Yaz?c? Sürümü
Kelam İlmi ve İslam Akâidi Şerhul-Akâid İsimli Tercüme Üzerine
I. ŞERHU’L-AKÂİD VE TERCÜMESİ:
Hicrî sekizinci asırda yaşayan; Dilbilgisi, Belağat, Mantık, Kelam ve Usul-i Fıkıh sahasında verdiği eserlerle devrinin en meşhur âlimlerinden biri olan Taftazanî’nin, meşhur Hanefî fakihi Ömer Nesefî’nin (v.537) Metnu’l-Akâid’i üzerine yazdığı Şerhu’l-Akâid isimli eseri, kelam sahasında yüzyıllardan beri okuna gelen bir kitaptır. Bir terim ve ıstılah yumağı olan bu kitabın anlaşılması ve okutulması konusundaki zorluk göz önünde bulundurularak eser üzerine öteden beri birçok şerh ve haşiye yazılmıştır.
Kitap, günümüz okuyucu kitlesinin kitabı anlama konusunda yaşadığı zorluklar ve geçmişte bıraktığı izler dikkate alınarak, mevcut Osmanlıca çevirilerinden de faydalanmak ve bazı konuları notlandırmak suretiyle, Bursa Yüksek İslam Ensitütüsü Tasavvuf Tarihi Eğitim Üyesi iken Süleyman Uludağ tarafından tercüme edilerek 1980 yılında Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Uludağ tercümeye seksen beş sayfalık bir girişle başlar. Bu kısımda kelam ilminin doğuşuyla ilgili geniş bilgi verir. İlk kelamî mezheplerden Mutezile ve Ehl-i Sünnet kelamının iki kolu olan Maturidilik ve Eş’ariliği tanıtırak Ehl-i Sünnet’in bu iki fırkası arasındaki ihtilaf noktalarını belirtir. Ayrıca bu bölümde Metnu’l-Akaid sahibi Ömer Nesefi ile kitabın şarihi Taftazanî’nin biyografilerine yer verir. Son olarak Şerhu’l-Akaid kitabını tanıttığı bu bölümde Uludağ, kitabın baskıları, şerhleri, Türkçe tercümeleri, kitabın özellikle Asya, Anadolu ve Balkanlardaki Müslüman coğrafya üzerindeki tesirleri, kitabın kelamî içeriği, Sünni olmayan mezheplere karşı yaklaşımı ve cevapsız bıraktığı meselelerden bahsederek kitabın tenkidini yapmakta ve kitapta geçen hadislere ait bir bahisle de giriş bölümünü tamamlamaktadır.
Son dönem kelam anlayışının tenkit edildiği giriş bölümünde Uludağ, başta Taftazanî olmak üzere müteahhirin kelamcıları, Osmanlı Devleti âlimlerini ve özellikle Şerhu’l-Akaid şarih ve muhaşşilerini ağır bir dille eleştirmekte ve yer yer istihzaî bir üslup kullanmaktadır. Uludağ’ın giriş bölümünde yaptığı pervasızca eleştiriler ve kullandığı tahrik edici üslub, İslamî ilimler geleneğine karşı hürmet ve güven duygularına sahip olan kimseleri üzdüğü gibi –bir anlık da olsa– kelamî geleneğe karşı tereddüt duyguları uyandırmaya yetmiştir.
Doğrusu gerek giriş bölümündeki kendinden emin ifadeleri gerekse ilerlemiş yaşını ve engin tecrübesini dikkate alarak hocamızın haklı olabileceğini ve meslekten birinin tenkitleri olması hasebiyle saygı duyulması gerektiğini düşünmüştük. Öyle ya hayatını İslamî ilimleri tedris ve telife veren bir üstadın, konunun hassasiyetini idrak ettiğine ve geleneksel ilimlerin üslup ve terminolojisine vakıf olduğuna inanıyorduk. Ne var ki tercümeyi dikkatlice gözden geçirdiğimizde bütün bu ümitlerin boşa çıktığını ve maalesef üstadın daha klasik metinlerin diline bile aşina olmadığını gördük. Ne yazık ki, sayın Uludağ “alem değişkendir”, “her değişken hadistir” önermelerinin birincisine kübra, ikincisine suğra diyerek İsagoci düzeyinde bile mantık bilmediğini göstermiştir. Tezayüf gibi klasik kitaplarda sık sık kullanılan ve sıradan medrese talebelerinin dillerinde dolaşan böyle basit bir kavramı bile yanlış anlayan Süleyman Uludağ, allame Taftâzânî’den edeple istifade etmek yerine onu ağır bir dille eleştirmeyi denemiştir. Çokları gibi o da geleneği kavrayamamıştır. Çünkü daha geleneğin dilini anlamaktan acizdir. Sonuç yine aynıdır: akademik kariyerlerin gölgesinde hasır altı kalan büyük gaflar.
Bu kitapta İslamî ilimler geleneğinin haksız bir itham altında kaldığını düşünerek Uludağ’a cevap vermenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Uludağ’ın kelam geleneğini tenkit ettiği noktalarla ilgili cevaplara geçmeden önce sıcağı sıcağına tercümede gözümüze çarpan hataları bir makalede toplayıp okuyucuyla paylaşmak istedik.
Mezkur tercümenin Ekim 1999 yılında Dergah Yayınları arasından çıkan, 4. ve son baskısı ile, tercümenin sonuna eklenen Şerhu’l-Akaid’in Arapça nüshasını karşılaştırarak tespit ettiğimiz hata ve eksiklikleri ‘Tercüme yanlışları’ ve ‘Diğer hata ve eksiklikler’ ana başlıkları altında belirtmeye çalıştık.
Aşağıda bir kısmını inceleyeceğimiz bu hatalar, sayın Uludağ’ın Arap Dili, Felsefe ve Usul konularında yeterli birikime sahip olmadığı kanaati vermektedir. Oysa Şerhu’l-Akaid gibi bir kitabın tercümesine cesaret gösteren birinin bu ilimlerde böylesine büyük sorunlar yaşamaması gerektiğini düşünüyoruz.
II. TERCÜMENİN TENKİDİ
Tercüme Hataları:
1. Metin (s:6): Bi hilâfi kavlihim: “Sıfetün tûcibü temyizen lâ yahtemilü’n-nakîza . Fe innehû ve in kâne şâmilen li’idrâki’l-havâssi, -binâen alâ ‛ademi’t-takyîdi bi’l-me‛ânî- ve li’t-tasavvurâti -binâen ‛alâ ennehâ lâ nakâiza lehâ ‛alâ mâ ze‛amû- lâkinnehû lâ yeşmulü gayra’ l-yakîniyyâti mine’t-tasdîkâti.
Tercüme (s:105):…Halbuki ilmin aşağıdaki tarifi bu bakımdan yukarıda geçen tarife aykırıdır: ‘İlim öyle bir sıfattır ki, aksi ihtimali saf dışı bırakan iki şey arasında bir temyiz ve ayrım yapmayı gerektirir’. İddia ettiklerine göre bu tarife “manalar” kaydı konulmadığı için duyu organlarının idraklerini ve aksi ihtimale sahip olmayan tasdik nevinden olan bilgileri şumulüne almamaktadır.
Sayın Uludağ burada 1) Aksi ihtimali olmayan “tasavvur nevinden” demesi gerektiği halde, “tasdik nevinden” demiş, 2) tarif, duyu organlarının idrakleri ile aksine ihtimali olmadığı için tasavvur nevinden bilgileri şumulüne aldığı halde bunları tarif dışı bırakmış, 3) tarifin ‘yakini olmayan tasdikleri içermediğini’ ifade eden metnin son kısmını da tercüme etmemiştir.
Altı çizili metnin doğru tercümesi şöyledir: “Bu tarif, manalar kaydı olmadığı için “duyu organlarının idraklerini” ve -onların iddiasına göre- ‘nakizi/aksine ihtimali’ olmadığı için tasavvur nevinden olan bilgileri içine alsa bile, yakîni olmayan tasdik nevinden bilgileri içermez.”
2. Metin (s.20): Ve’l-bu‛dü ‛ibâratün ‛an imtidâdin kâimin bi’l-cismi ev bi-nefsihî ‛inde’l kâilîne bi vücûdi’l-halâi .
Tercüme (s.150): “Halânın (yani mutlak boşluğun) var olduğu kanaatinde olanlara göre bu’d (boyut) kendi kendine veya cisimle kaim olan bir imtidât (uzam)dan ibarettir.”
Sayın Uludağ burada, Arapça metinde geçen -’inde- zarfını, -ev- atıf harfinden önce geçen ve bu‛du, ‘cisimle kaim olan imtidat(uzam) dan ibaret görenler’e de taalluk ettirip, bunları da halânın varlığını kabul edenlerden göstermiştir. Oysa halânın varlığını kabul edenler sadece bu‛du, ‘kendi kendine kaim bir imtidat’ olarak tarif edenlerdir. (Bu konu ile ilgili bkz. Keşşâfu istilahâti’l-funûn -Halâ md.- c.1.s:756)
Şerhu’l-akaid gibi ´felsefî kelam´ devrinde yazılmış bir kitabın, felsefi konulara bu denli yabancı biri tarafından Türkçe’ye kazandırılmış olması, okuyucu açısından bir talihsizlik olmuştur.
Metnin doğru tercümesi: “Bu‛d (boyut), cisimle kâim veya -halânın var olduğu kanaatinde olanlara göre- kendi kendine kâim olan bir imtidat (uzam)dan ibarettir.”
3. Metin (s.22): Ve enne sıdka’l-müştaakki ‛ale’ş-şey’i yaktazî sübûte me’hazi’l-iştikâki lehû
Tercüme (s.157): Ve yine malumdur ki, müştak ve türetilmiş bir kelimenin, bir şeye delalet etmesi, onun hakkında doğru olması, o şeyin türetildiği kök bir kelimenin var olmasını gerektirir. (Alimin mevcut olması, kendisinden alim kelimesinin türetildiği bir ilim kelimesinin mevcut olduğunu icap ettirir)
Sayın Uludağ, Arapça metinde geçen ‘lehû’ zamirini ‘el-müştakk’ kelimesine döndürdüğü için hem tercümede, hem de tercüme sonrası yaptığı parantez içi açıklamada hataya düşmüştür. Halbuki “mukaddes bir kitabı tefsir etme anlayışı ve uysallığı zihniyeti ile Taftazani’yi adım adım takip etmekle suçladığı haşiyeciler zümresinden olan ve Sayın Uludağ’ın tercümesi esnasında özellikle ibareyi anlama konusunda kendisinden -kaynak belirtmeden- hayli faydalandığını anladığımız Ramazan efendi, haşiyesinde (s.119) bu zamirin merciini açıkça ifade etmiştir. Doğrusu da bu haşiyede belirtilen ve aşağıda yaptığımız şekilde zamiri ‘eş-şey’ lafzına döndürmek ve de buna uygun tercüme ve izahta bulunmaktır.
Metnin doğru tercümesi: Ve yine herkesçe bilinir ki; müştak/türetilmiş bir kelimenin bir şeye kullanılabilmesi, bu kelimenin türeme kökünün de (me’hazü’l-iştikak) o şeyde bulunmasını gerektirir. (Alim kelimesinin biri için (örneğin Allah için) kullanılabilmesi, alim kelimesinin kendisinden türediği kök olan “ ‛ilm”in de onda (örneğin Allah’ta ) bulunmasını gerektirir.)
4. Metin (s.23): Ve leyse’n-nizâ‛u fi’l-‛ilmi ve’l-kudreti ve’l-hayâtilletî hiye min cümletil-keyfiyyâti ve’l-melekâti kemâ sarraha bihi meşâyihunâ min ennellâhe te‛âlâ hayyün velehû hayâtün ezeliyyetün leyset bi ‛arazin velâ müstehîli’l-bekâi
Tercüme (s.157): “Kelamcı alimlerimizin (r.a.) de açıkladıkları gibi, tartışma konusu meleke ve keyfiyet nevinden olan ilim, kudret ve hayatla ilgili olan şu nokta değildir; “Allah’u Teala hayy’dır, O’nun hayatı vardır, bu hayat araz değildir, bekası imkansız olan bir şey de değildir…”
Sayın Uludağ, Arapça metinde beyan ifade eden ‘min’ harfinden sonra gelen cümleyi, geride geçen ‘meleke ve keyfiyet cinsinden olan sıfatların’ tefsiri yapmıştır. Oysa metindeki ‘min’ harfi, hemen öncesindeki ‘kemâ sarraha’ cümlesini beyan etmektedir.
Sayın Uludağ’ın yaptığı şekilde bir tercüme, Ehl-i sünnet kelamcılarının, Allah-u Teala’yı vasıfladıkları ‘araz olmayıp, bekası da imkansız olmayan bir ‘hayat’ sıfatıyla’, meleke ve keyfiyet türünden olan sıfatları aynı kabul ettikleri anlamına gelir ki; onların bu sıfatları bir kabul etmediği aşikârdır.
Sayın Uludağ, bu konuyu altı numaralı dipnotta doğru anlattığı halde, metni nasıl bu şekilde yanlış tercüme ettiğini anlayabilmek mümkün değildir.
Metnin doğru tercümesi: Tartışma konusu; (Allah’ın kendileriyle vasıflanamayacağı konusunda ittifak bulunan) meleke ve keyfiyet nevinden olan ilim, kudret ve hayat sıfatlarında değildir. Nitekim bu durum (tartışmanın meleke ve keyfiyet nevinden olan sıfatlarda olmadığı hususu) kelam alimlerimizin şu sözlerinden de anlaşılmaktadır: “Allah’u Teala hayy’dır, O’nun ezeli bir hayat sıfatı vardır, bu sıfat ne araz, ne de bekası imkansız olan bir şeydir…” [yani meşayıhın hayat sıfatını tanımlarken onun araz olmadığını tasrih etmeleri söz konusu sıfatları birer araz türü olan keyfiyet ve meleke olarak algılayamayacağımızı gösterir.]
5. Metin (s.38): la yukâlü lev kâne’l-küfrü bi kazâillâhi te‛âlâ leveceb’r-rızau bihi lienne’r-rızâe bi’l-kazâi vâcibün ve’l-lâzimü bâtılun lienne’r-rızâe bi’l-küfri küfrün liennâ nekûlü …
Tercüme (s.193): ‘Küfür Allah Teala’nın kazasıyla olsaydı, ona razı olmak vacip olurdu’ denilemez.↔ Zira kazaya rıza göstermek farzdır. Fakat bunun lazımı ve neticesine (yani küfre ve kötü şeylere rıza göstermek) batıldır. Çünkü küfre rıza küfürdür. Onun için biz diyoruz ki…
Sayın Uludağ, Arapça metinde geçen ‘lienne’r-rızâe’ kelimesindeki ‘lam’ harfini, cümle başındaki ‘lâ yukâlü’ sözüne talil yapmıştır. Oysa bu ‘lâm’ harfi ‘levecebe’ kelimesinin talilidir. ‘lâyukâlü’ kelimesinin talili ise, biraz aşağıdaki ‘liennâ nekûlü’ sözüdür.
Metnin doğru tercümesi: ‘Küfür Allah Teala’nın kazasıyla olsaydı, ona razı olmak gerekirdi.↔Zira kazaya rıza göstermek farzdır. Lâzım (yani küfre razı olmanın gerekliliği) batıldır. Çünkü küfre rıza küfürdür’ denilemez.↔Zira biz diyoruz ki…
6. Metin (s.78 ): ‘Yüstecâbu li’l-‛abdi mâ lem yed‛u bi-ismin ev katî‛ati rahmin mâ lem yesta‛cil’
Tercüme (s.359): “Bir insan acele etmediği sürece, günah işlese ve sıla-yı rahm halinden uzak kalsa dahi duası kabul edilir.”
Sayın Uludağ, hadis-i şerifte geçen mâ lem yed‛u bi-ismin sözünü ‘günah işlese… (dahi), ev katî‛ati rahmin sözünü de ‘sıla-yı rahim halinden uzak kalsa dahi’ şeklinde tercüme ederek ‘mâ lem yed‛u’ sözünün anlamını vermediği gibi, ‘bi-ismin’ ve ‘ev katî‛ati rahmin’ sözlerine de yanlış anlam yüklemiştir.
Kelamcıları; ‘işlerine geldikçe eserlerine zayıf ve mevzu hadis alan, işlerine gelmeyince sahih hadisleri bile görmezden gelen’ (Terc. s.77), ‘hadis bilmedikleri iddiasını kuvvetli bulan’, (Terc.s:85) ‘haşiye ve şerh yazarlarını da hadislerin sıhhati gibi önemli konuları es geçip, çok lüzumsuz bilgiler veren’ kişiler” (Terc.s:85) olarak niteleyen Sayın Uludağ’ın, bu hadisi, manasını tahrip edercesine nasıl bu kadar yanlış tercüme edebildiğini anlamış değiliz!..
Hadisin doğru tercümesi:
“Kul (kabul edilmesi konusunda) aceleci davranmadığı ve de bir günah(ı elde etmek) veya akrabalık ilişkisini kesmek için dua etmediği sürece, duası kabul edilir.”
Mezkur hadisin, ifade ettiği bu anlamın açıkça belirtildiği diğer bir rivayeti için bkz. Ahmet b. Hanbel, Müsned, 3:18 Hadis No: 11150.
7. (Terc.s.366) : Sayın Uludağ, tercümenin son sayfasındaki Hz. İsa ile ilgili söylenen ‘O mücerrettir’ sözünü parantez içinde (Bekar) olarak açıklamıştır. Halbuki ‘mücerred’in buradaki manası, ‘babası olmayan’dır. Zaten bir sonraki ‘lâ ebe lehü’ cümle-i tefsiriye olup, mücerred kelimesini açıklamaktadır. Bkz. Muhammed Abdulaziz el-Ferhârî, en-Nibrâs, 359.

2. Diğer Bazı Hata ve Eksiklikler:
a) Kitap ve şahıs isimlerindeki yanlışlar:
1. (Terc.s:21) Sayın Uludağ : ‘Kemalettin Beyazi’nin, Ebu Hanife’nin ‘el-Fıkhu’l-Ekber, ‘er-Risale’, el-Fıkhu’l-Ebsat, Kitabu’l-Alim, el-Vasiyye isimli risalelerini topladığı kitabın ismini İşarâtu’l-Meram min ibarâti’l-İmam olarak vermiştir. Oysa Kemalettin Beyazi’nin İmam Ebu Hanife’ye ait beş risaleyi topladığı kitabın ismi ‘el-Usûlü’l-Münîfe li’l-İmam Ebi Hanife’dir. Mütercimin zikrettiği kitap ise el-Usûlü’l-Münîfe isimli kitabın aynı müellife ait şerhidir. Mütercim burada şerh ile metni birbirine karıştırmıştır.
2. (Terc.s.40) Sayın Uludağ, Maturidîlik ile Eş’arîlik arasındaki farklar ve ihtilaflı meseleleri tespit için yazılan eserleri sayarken “es-Simtü’l-Abkarî fi şerhi ikdi’l-cevherî”… isimli eseri Halid Ziyaeddin’e nispet etmiştir. Oysa bu eser, kitabın iç kapağında da yazdığı gibi Halid Ziyaeddin’in ‘el-İkdü’l-Cevheri’ isimli risalesi üzerine yazılmış bir şerh olup, Abdulhamid Hamdi Efendi’ye aittir.
3. (Terc.s.195) Sayın Uludağ, kitapta nakledilen kadı Abdulcebbar ile Ebu İshak İsferaînî arasında geçen bir tartışmanın kalan bölümünü parantez içi olarak tamamlamış ve kaynak olarak da Ahmet Emin’e ait Zuhru’l-İslam kitabının ismini hatalı olarak Zahru’l-İslam şeklinde vermiştir.
4. (Terc.s:164) Şerhu’l-Akaid’in sıfatlar konusunda Ebu’l-Mu‛în en-Nesefi’ye ait et-Tebsira’dan bir nakil yapılmış ve gerçek adı Cafer bin Harb olan bir Mutezilî kelamcının ismi istinsah hatası olarak Cafer bin Haris şeklinde verilmiştir. Et-Tebsıra’ya veya diğer kelam kitaplarına müracaatla (bkz.1:242) düzeltilebilecek bu istinsah hatasını mütercimin atladığını görüyoruz.
5. Sayın Uludağ, Şerhu’l-Akaid’in ‘Kebire’ bahsinde Kifaye sahibi es-Sabûni’den yapılan bir naklin devamındaki Taftazani’ye ait son cümleyi, Sabuni’den yapılan alıntı ile karıştırmıştır. (krş.el-Bidaye:85 ve Tercüme:263)
Belirtilen yanlışlardan, mütercimin kitap ve biyografi alanında yeterli bilgiye sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kitap içinde yapılan nakillerin, asıl kaynaklarıyla karşılaştırılmaması; istinsah hatalarının aynen bırakılması ve Taftazani’nin sözünün, diğerleriyle karıştırılması sonuçlarını doğurmuştur.
b) Hadis Tahriçleri ile ilgili hata ve eksiklikler:
1. (Terc.s.344 ) Hz. Ali’den rivayet edilen meshin müddeti ile ilgili hadisin tahrici yapılmamıştır. Hadis için bkz. Müslim, Kitabu’t-tahare, Bab.24 Hadis No: 276’
2. (Terc.s.358 ) Sayın Uludağ, Sa‛d b. ‛Ubâde’den rivayet edilen bir hadis hakkında 19 No’lu dipnotta ‘Aslını bulamadık’ demektedir. Hadis için bkz. Ebu Davut, Bab fi fadli sakyi’l-mâ Hadis No:1681
3. (Terc.s.344) Sayın Uludağ, Enes b. Malik’ten rivayet edilen ‘Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in alameti’ hakkında gelen rivayetin kaynağı olarak 10 No’lu dipnotta Buhari, Vudu:35 ve Müslim, Taharet:22’yi göstermiştir. Oysa belirtilen kaynaklarda sadece mesh ve meshin müddeti ile ilgili bazı rivayetler yer alıp, ilgili rivayet mevcut değildir.
4. (Terc.s.362) Sayın Uludağ, “İçtihat et! Eğer isabet edersen on sevap, hata edersen bir sevap alırsın” şeklinde geçen hadisin de kaynağını belirtmemiştir. Hadis için bkz. Hakim, el-Müstedrek, Kitabu’l-Ahkam Hadis No:7004
5. (Terc. s.362) Sayın Uludağ, “İçtihatta isabet edene iki, hata edene de bir ecir ve sevap tayin edildiği”ni belirten hadisin kaynağını belirtmemiştir. Hadis için bkz. Buhari, el-İ‛tisâm, Bab:22. Hadis No: 7352. Müslim, Kitâbu’l-akziye, Bab:6. Hadis No:1716.
Sayın Uludağ, tercümenin 84. sayfasında Şerhu’l-Akâid’de bulunan hadisleri tahriç ettiğini söylemesine rağmen, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bazı hadisleri ya tahriç etmemiş, ya yanlış tahriç etmiş, ya da – Ebu Davut gibi mütedavel bir kaynakta olmasına rağmen- aslını bulamadığını söylemiştir. Bu durum, mütercimin hadis konusunda yaşadığı zafiyet ve sıkıntıyı göstermesi bakımından önemlidir.
Sayın Uludağ’ın en çok göze çarpan yanlışları da, mantık ilmi ıstılahlarına olan yabancılığından kaynaklanmaktadır. Örneğin tercümenin 119. sayfasının dipnotunda nazariyata örnek verirken, ‘alem değişkendir’, ‘her değişken hadistir’ mukaddimelerinden birincisine kübra, ikincisine suğra diyerek, bu ilme olan yabancılığını belli etmektedir. Buna ilaveten tercümesinin 163. sayfasında, mantıkî bir ıstılah olan tezayüf kavramını hem yanlış tanımlamış, hem de yanlış örneklendirmiştir.
Yine Sayın Uludağ, tercümesinde birçok yerde olumlu olması gereken cümleleri olumsuz, olumsuz olması gereken cümleleri de olumlu olarak kullanmıştır. (Bkz. s:118 ikinci satır, s:126 alttan ikinci satır, s.163 on birinci satır, s:206 on sekizinci satır.)
Ayrıca tüm bu yanlışlara ilaveten Sayın Uludağ’ın tercümesinde zaman zaman kendisiyle çeliştiğini de görmekteyiz. Buna örnek olarak; kendisi, tercümenin girişinde (s.87) akaid ve kelam konularında Buhari ve Müslim’in ittifakla rivayet ettiği hadislere değer verilmesi gerektiği şeklinde bir kural koymuş ve bu kuralı, Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettikleri Nüzül-ü İsa ile ilgili hadisleri ahad oldukları gerekçesiyle reddederken çelişkiye düşmüştür.
Uludağ’ın kelamî felsefe, felsefî kelam ayrımı için bkz. Terc.16
Bkz. Terc. : Giriş, 66.
Bkz. Ramazan Efendi Haşiyesi s. 119.
Bkz. İşaratü’l-Meram, s: 8 (Kevseri’nin bu kitaba yazdığı mukaddime)
Bkz. es-Simtü’l-Abkarî (Cemal Efendi Matbaası)
Ahmet Emin, İslam ilim ve medeniyeti tarihini incelemek üzere Fecru’l-İslam, Duha’l-İslam ve Zuhru’l-İslam adlı eserlerini kaleme almıştır. İsimlerinden de anlaşıldığı üzere Ahmet Emin bu kitaplarda İslam tarihini günün belli vakitlerine uyarlayarak anlatmıştır.
Tezayüf kavramı için bkz. Keşşâfu Istılâhâti’l-Funun 1: 468.
Buhari, Büyû‛, Bab:102. Hadis No:2222.
Müslim, Babu Nüzülü İsa, Hadis No:155


(Dâru´l-Hikme Tercüme Tedkikleri Komisyonu: Talha Hakan Alp, Abdulkadir Yılmaz, Orhan Ençakar)



Di?er Yaz?lar? Okumak ?çin T?klay?n?z.

Evliya Çelebi´den Nasihatler
Hz. HÜSEYİN (r.a.)
İblis ve Azabını Beyan
Ramazan Ayı Duası İmam Zeynelabidin (k.s.)
İnsanlık Kurtuluşu Arıyor Seyh Muhammed Muta El-Haznevi (k.s)
Tasavvufun Diğer İslami İlimler Arasındaki Yeri
İbn Teymiyye ( ö. 728/1328 ) ve İbn Haldun´un ( ö. 808/1405 ) Tasavvufa Bakışları
Tasavvuf Kapıları Açmaktır Pr.Dr.Mahmut Erol Kılıç
Şeytanın Kalbe Giriş Yolları İmam Gazali
Tevbe - İmam Gazali
Ramazan-ı Şerifte Okunabilecek Dualar
İbadetleri Şuurlu Bir Şekilde Yapabilmek
Haklar (Hukuk) Risalesi - İmam Zeynelabidin (k.s.)
Tasavvufi Meselelere Fıkhi Bakış Prof. Dr. Orhan ÇEKER
Hz. Peygamber’in En Yakın Akrabalarını İslâm’a Davet Etmesi
Hz.Peygamberin (s.a.v.) Adaleti
Hz.Muhammed (s.a.v.) ve Soyu
Kur´ân-ı Kerim´de Hz. Muhammed (s.a.v.)
Bir Mücâhid, Bir Komutan Olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)
Adem Su ile Toprak Arasında İken Ben Peygamberdim
1. Dünya Savaşında Kadınlar
Kuma Yazılan Destan-Hatıralarla Kanal ve Filistin Cephesi
1.Dünya Savaşında Irak Cephesi İrfan DAĞDELEN
Osmanlı - Alman İttifakı Muzaffer ALBAYRAK
Hace Ubeydullah-i Ahrar
Rabıta-Murabata-Ribat-Al-i İmran Suresi 200.Ayetten Yansıyanlar
Râbıta’nın Usûl-i Fıkıh Işığında Tahlîli
Rabıta-i Şerife Hakkında İtirazlar
Asya´nın Kurtuluşu İçin Osmanlı-Japon İttifakı-Esra Çifçi
Osmanlı Açe´nin İstediği Yardımı Neden Ulaştıramadı? (İsmail Çal)
Osmanlı Askeri Kudüs´ten Çıkarken Mescid-i Aksa´yı Düşündü İsmail Çal
Piri Mehmet Paşa - Raif Hatipoğlu
İngilizlerin Sadık Dostu Mustafa Reşid Paşa-Sedat Uyar
Redhouse ve Osmanlı Devleti
Plevne´de Olanlar
Doğu Türkistan Uygur Müslümanları ve Çin Zulmü
Endülüslülerin Sultan Bayezid’e Gönderdikleri Feryadnâme (1486-87)
Ramazan-ı Şerifte Her Gün Okunabilecek Dualar
Osmanlı İmparatorluğunda Çocuk Okulları
Prayers (Salat)
Osmanlı Matbaayı Neden Geç Getirtti ?
Arakan Müslümanları - Said Demir
Brezilya´da Bir Osmanlı Abdurrahman Efendi - Kübra Demiray
Çinli Müslüman Amiral Sadece Amerika’yı mı Keşfetti?
Batılılaşmaya İlk Tepki Osmanlı’nın Batısından
Ekber Şah ve İmam Rabbani
Kızılderililer Biyolojik Silahla Katledilmiş
Sultan Vahdettin Neden Hac Yapamadı ?
Ölüm Üzerine
Modern Dünyada İman-Amel Münasebeti
İstanbul´un Kayıp Camileri
Türkiye´nin Sekülerleşme Sürecinde Selanik Serdar Demirel
II. Abdülhamit´in Filistin Politikası Prof. Tufan Buzpınar
Gazâlî Karşıtlığının Anlamı Nedir? Dücane Cündioğlu
İbadetleri Hangi Ruh haliyle Yapmalı?
Gazze Günlükleri
İslam Medeniyet tarihinde İlim Yolculukları İhsan ŞENOCAK
Ücretle Kur´an Okumanın Dindeki Yeri Muhammed MAŞALI
Coğrafi Keşiflerin İçyüzü
Fikir ve İnanç Özgürlüğü Üzerine
Amerika´yı kim yönetiyor? Paul Craig Roberts
Meal Müslümanlığının Mahiyeti
Kelam İlmi ve İslam Akâidi Şerhul-Akâid İsimli Tercüme Üzerine
Tasavvuf Metinleri Ulu Orta Neşredilmemeli! Dücane Cündioğlu
Oryantalizmin Gayri Meşru Çocuğu : Modernizm
İngilizlerin Balonunu Patlatan Sadrazam Mustafa Armağan
İsrail Küstahlığının Kaynağı - Serdar Demirel
Abdülhamid Han Niye Tahtan İndirildi.?
Modern İnsan,Dine Mecburdur. Dr. Serdar Demirel
Batının İslam'ı Yok Etme Projesi Ahmet AÇIKGÖZ
Kur'an İle Aldatmak
Risaletin Büyük Şahidi Ümmîlik-İhsan ŞENOCAK
Hilal Gözetleme,Hesap ve Rüyet
Kadın,Cami ve Özgürlük Halit İSTANBULLU
Osmanlı İle İran Tek Devlet Olsun
İki Nehrin Hikayesi Recep Sarıhan
Yesi´den Sulucakaracahöyük´e Sadettin Ökten
Maveraünnehir´in Uzak Tarihi Ali Erdem
Maveraünnehir´in Fethi Turgay Enezli
Abdulhamit Döneminin Bilinmeyen Yönleri
Kimyasal Gazların Tarihçesi
Celaleddin Muhammed Ekber Şah ve Yeni Bir Din Denemesi
Mecelle´den Ölçüler Abdullah ÇELİKKANAT
İmâm-ı Rabbânî´nin(k.s.) Hayatı ve Davetçi Kişiliği Ömer Faruk Tokat
Kimyasal Gazların Tarihçesi
İmam-ı Azam´ın Talebesi Yusuf B.Halit Es-Semiti´ye Vasiyeti
Sultan Kılıç Arslan
Macellan ve Filipinler
Martin Luther King ve Ölümü
Enver Paşa´nın Türkistan Macerası
Mehmed Akif, bu milletin manevî mimarıdır! Hekimoğlu İsmail
Bizi Bölen Tefrika-Mehmet Akif Ersoy
Sultan Abdülhamid ve Kolera
´Soykırım´ İddialarının Arkasındaki Gerçek Prof. Dr. İlber ORTAYLI
Burma'da İslam ve Osmanlı'nın İzleri
Karaköy Camii Nereye Kayboldu. Can ALPGÜVENÇ
Burası Bir Mezarlık..... (Ekrem Şama)
Mezar Taşı Metinlerinde Ölüm- Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz
İslam Coğrafyası: Açe H. Zehra Öztürk
Süleymaniye'nin İhtişamlı Kubbesi- Can Alpgüvenç
Osmanlı´nın Yarıda Kalmış Olan Hülyası: Hicaz Demiryolu
Ebussuud Tefsiri Üzerine Ergun Göze ile Sohbet Zeynep ULUANT
İstanbul´un Fethinde İman(Ahlak), İlim(Bilgi) ve Tekniğin(Aksiyon) Zaferi
Ali Ulvi Kurucu´nun Dilinden Mustafa Sabri Efendi
Bonaparte´dan Zağlul´a Mısır´da Masonluk
Siyah Aydınlık
Modern Tarihin Zulüm Sistemi:Sömürgecilik (İlmi Araştırma)
Endülüs´te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi
Çanakkale´den Düşman Kaçıyor Ekrem Şama
Çanakkale´de Ağustos Savaşları Başlıyor Ekrem Şama
Çanakkale Kara Savaşları Başlıyor Ekrem Şama
Çanakkale Savaşlarına Giriş Ekrem Şama
Kültür Sohbetleri Dursun Gürlek
Çanakkale´de Almanların Niyeti Yrd.Doç.Dr. İsmet Görgülü
Abdulhamid Han´ı Anlamak


Alnımızı Koyacak Yer Bulamazdık
İbn Ömer (r.a.) şöyle anlattı:Hz. Peygamber (a.s.), Kur´an okurdu. Bazen içinde secde ayeti bulunan bir sureyi okurdu da hemen secde ederdi. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve sıkışık bir halde secde ederdik) ki, bazılarımız alnını koymak için yer bulamazdı.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 900

Dağ Parçalanırdı
Şayet biz bu Kuran´ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.