Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı İle
İnsanın eğitim süreci Hz.Adem(a.s.) ile başlamış ve kıyamete kadar devam edecek olan bir süreçtir.İlk eğitim, daha dünyaya inmeden evvel Hz.Adem ve tertemiz eşi HzHavva'ya,şeytanın nasıl bir düşman olduğunu anlatmak ve insanın kendi nefsine uyunca neler kaybedeceğini göstermek amacı ile meşhur meyvesi yenmesi yasaklanan ağaç olayı ile verilmiştir.
Dünyaya iniş ve imtihan olma sürecinin başlangıcı ile birlikte uyarı ve peygamberlik misyonu da başlamıştır.Yaşanan hayatın çekiciliği,nefsin hazır olan lezzetlere duyduğu haz onu erdemlerden geri bırakmakta ve uzun emelli olmaya sevk etmektedir.Öfkesine ve şehvetine tabi olan insanın her geçen gün biraz daha dünyaya bağlılığı artmakta ve artan hevesini tatmin için daha çok çaba göstermektedir.Bu ise insanın zulüm etmesine sebep vermektedir.Kişi kendi arzularını elde etmek için aklını,gücünü ve diğer yeteneklerini devreye sokmakta ve hile,desise,yalan,iftira,öldürme,aç bırakma v.b. yollara başvurmaktan çekinmemektedir.Aklı, heva ve hevesinin elinde adeta bir köle olmaktadır.Adeta aklın ve vicdanın önü bir perde ile örtülmüştür.
Peygamberler (a.s.) işte bu durumdan insanları kurtarmak ve onları kemallere yöneltmek için gelmişlerdır.Onlar insanoğluna sunulan en büyük nimetlerdendirler.Varlıkları ile alemi şereflendirmiş ve her asra damgalarını vurmuşlardır.Bu gün dünyanın neresinde hayırdan ve iyilikten yana birşey varsa, bu onların irşadlarından kalan bir parıltıdır.
Bu cehd ve gayret yolunda nebiler yanlız olmamışlardır.Her devirde onlara destek çıkan ve yollarını sürdürmelerinde yardımcı olan kişiler muhakkak çıkmışlardır.Son peygamber,efendimiz ve rehberimiz Hz.Muhammed'in (s.a.v.) ahirete irtihalinden sonra her ne kadar nübüvvet sona ermişse de insanların terbiye edilmesi ve ıslah yolu kıyamete kadar devam etmektedir.Gerçek alimler peygamberlerin varisleri olarak bu vazife ile vazifelendirilmişlerdir.İnsanoğlu kıyamete kadar eğitime muhtaç olacaktır.
Bir insanın kendi kendine bir sanatta veya bir ilimde ustalaşması ve derinleşmesi,bir eğitmen ve hoca olmaksızın imkansızdır.Onun tecrübelerinden,göstereceği açılımlardan ve ona sunacağı eskilerin mirasından yararlanmadan kendi kendine uğraşmak hem çok zor,hem gereksiz ve hem de abes bir iştir.Herhangi birimizin kendi kendine tıp ilminde derinleşmesi ve kendisini ameliyat etmesi mümkün olmayan bir iştir.Ya da kendi kendine ders görmeden,bir hocadan ilim okumadan en karışık mühendislik hesaplarını yapması,uzay matematiği ile ilgili problemleri çözmesi düşünülemez.Bu işte muhakkak bir üstada ihtiyacı vardır.Aynen bunun gibi de insanın ahlakını düzeltmesi,erdemlerle dolabilmesi için bir ahlak hocasına ve ruh terbiyecisine ihtiyacı vardır.Kendi kendine ahlakını düzeltmek ve kamil bir insan olmak mümkün değildir.
Nefis gizli,sinsi,gaddar ve ne zaman,hangi şekilde saldıracağı belli olmayan bir düşmandır.Şeytan ve dünya ise aldatıcı ve hileci düşmanlardır.Bunların elinden kurtuluşun çaresi;selim bir kalbe sahip olmaktır.Eğer insan böyle bir kalb-i selim sahibi değilse,bu yolun üstadları olan sadatlara yani ruh terbiyecisi, hikmet ehli insanlara tabi olmalıdır.Onlar insan sarraflarıdırlar.Keskin zekaları ve ferasetleri ile kişiyi gördüklerinde veya onunla konuştuklarında halini hemen anlamakta ve ona gerekli kurtuluş reçetesini sunmaktadırlar.Bu babta Şeyh İzzeddin Hazretleri(k.s.) bir sohbetlerinde binaları yapan,köprüler inşa eden bir mühendis topluluğuna ;'Sizler ilminiz ile bu yapıları inşa edebilirisiniz.Binaları dikip,köprüler inşa edebilirsiniz.Peki bir insanın kalbinden kini ve nefreti sökebilir misiniz!Ondan dünya sevgisini giderebilir misiniz!İşte bu da bizim işimizdir.' demişlerdi.
Niyazi-yi Mısri (k.s.) için anlatılan bir kıssada onun tasavvufa ilk giriş yıllarından bahsedilmektedir. Çok zengin bir zat olan Mısri bu yola girdikten sonra tüm varlığını,kendi davası yolunda harcar ve bir o kadar daha da borçlanır.Fakat bunların hiç birine ehemmiyet vermeden vazifesini ifa etmeye devam eder.Birgün üstadı dergahta bulunan tüm müridleri toplar ve hepsinden Niyazi-yi Mısri'yi terslemelerini, ona selam vermemelerini ve hiç itibar göstermemelerini emreder.Herkes bu emri yerine getirirken,bir tek Şeyhi ona iyi davranmakta ve onunla ilişkisini devam ettirmektedir.Bu hal epey bir müddet böyle devam ettikten sonra bir gün üstadı onu yanına çağırarak,huzurundan kovar ve artık onunla işi kalmadığını ve bu tekkeyi terk etmesini ondan ister.Mısri perişen olmuş,afallamış ve bütün dünyası yıkılmış bir halde orasını hıçkıra hıçkıra ağlayarak terk eder.Bir mağaraya sığınır.Ağlayarak gözyaşları içerisinde Allah'a ellerini açarak dua etmeye başlar;'Ya Rabbi! Senden başka herşey yalanmış! Sadece Sen varmışsın!.Senin dışında herşey boşmuş! Ben sadece sana sığındım ve Sana yöneldim.' Bu yöneliş öyle içtendir ki onun üzerine çok büyük bir nur ve feyiz iner.Çok yüce bir mertebe elde eder.Yüce Allah ona rahmet nazarı ile bakmış ve onu yüceltmiştir.İçi imanın kemalı ile dolmuştur.O zamana kadar yaptığı ibadet ve hizmetler ile elde edemediği bir makama ulaştığını görmüştür.Tam bu anda geri döner ve birde bakar ki,mağaranın içinde şeyhi ve tüm müridler onu izlemektedirler.Onun peşinden gelmişlerdir.Şeyhi ona;' İşte tüm bu yapılanlar,senin bu mertebeye ulaşman içindi.' diye söyler.
Bu yüce zatlar kalplerin tabipleridirler.İnsanların eğitimi ve yüce ahlaki değerlerle boyanmaları için birer rehberdirler.Onlarla birlikte olmak,onların yoluna girmek en büyük kazançtır.Kişinin yalnız,tek başına kaldığı sürece, nefisini yenmesi ve şeytanın hilelerinden kurtulması mümkün değildir.Bu yola giren insanın imanı zayıfsa kuvvetlenir.İbadetlerde eksikleri varsa,onlar tamam hale gelir.İbadetlerini tam olarak yapan biri ise,gerçek ihlasa ulaşır.İhlas sahibi ise yakin sahibi olur.Yakini varsa,hal sahibi yüce makamlara eren birisi olur.Kalbi selim bir halde Rabbi Rahimine kavuşur.En önemlisi de nefsine muhalefet etmiş,onu serbest bırakmamış ve Allah'a (c.c.) tam kul olması için,onu bir mürşid eline verip,ıslah yoluna sokmuştur.
Efendimizin(s.a.v.) Özel Uygulamaları
Efendimiz (s.a.v.)'in kimi sahabelerinden aldığı özel beyatlar vardı.Mesala bir seferinde,ömür boyu kimseden birşey istememek üzere birkaç sahabeden beyat almıştı.Onlar ellerini Rasullullah'a (s.a.v.) uzatmış ve bu konuda ona söz vermişlerdi.Bu kişiler en ufak bir ihtiyaçlarını dahi kimseden istemiyorlardı.Kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılıyorlardı. Onlardan öyleleri vardı ki,zırhını giymiş,silahlarını kuşanmış bir halde atının üzerindeyken,mendil gibi bir şeyini düşürürdü de kimseden istemezdi.Tüm ağırlığı ile atından, üşenmeden iner ve o mendili alıp,tekrar atına binerdi.Verdiği sözü ve bu şekilde cereyan eden bağı koparmaz ve ölünceye kadar sözleştikleri hususa riayet ederlerdi.
Tasavvuf yolu ile yapılan bağlanma da işte bu tür bir beyata benzemektedir.Belli hususlara riayet etme konusunda bir anlaşma yapılmaktadır.Böylece Rasulullah(s.a.v.) Efendimizin bu sünneti canlandırılmaktadır.Bu yola giren, tevbe etmek,sünnete bağlanmak ve bu edepleri yerine getirmek üzere elini uzatmakta ve üstadının elini tutmaktadır.İhlas,muhabbet ve teslim yoluna sarılmakta ve mürşidinin tasarruflarına ve onun eğitim programına kendini bırakmaktadır.Böylece nefsini kırma,kendini görmeme ve kamil bir şahsiyete ulaşma yoluna girmektedir.
Bir mürşide bağlanmak ve kendine bir ahlak hocası belirlemek,onun tedrisine girmek özgür olmak içindir.Bu bağlanış birinin bir iple bir ağaca bağlanması gibi bir bağlılık değildir.Çünkü böylesi bir bağlılık kendi alanını daraltmak ve kendini güdükleştirmektir.İrfan yoluna giriş ve maneviyat önderlerine bağlanış zerrenin kendi varlığından geçip,okyanusa dalması ve umman olmasına benzemektedir.Su damlasının bulut olabilmek için kendi nefsinden geçip,eriyerek buhar olmayı kabul etmesi gibidir.Kendini gören,ilmine ve değerine güvenen kimse,ucb belasına düşmüş ve kibre kapılmıştır.Bundan kurtuluş tevazu,ilim ve irfan yolunun ufuk insanlarına tabi olmaktadır.İbn-i Sina bir seferinde, bir tarafı üçgen diğer tarafı küp gibi olan bir cismi,ilim sahiplerinden birisinin önüne atıp,ondan hacmini hesaplamasını ister.Amacı kendi ilmini göstermek,onu zor duruma sokmaktır.Bu alim ve mutasavvıf zat ise onun önüne bir ahlak kitabı atıp; 'Sen önce ahlakını düzelt.Ben ondan sonra bu cismin hacmini hesaplarım.'der.Görüldüğü gibi önemli olan ilim sahibi olmak değildir.Onu yaşamak ve hal sahibi olmaktır.Öyle büyük islam alimleri vardır ki,koca koca külliyatları kaleme aldıktan sonra,kalplerindeki problemleri çözmek için, yaşları ilerlemiş olmasına rağmen tasavvuf ehli alimlerin tedrisine girmiş ve onların rehberliğinde nefis tezkiyesi uygulamışlardır.
Ekollerin Ortaya Çıkışı
Asr-ı saadetin sona ermesinden ve Raşid halifeler döneminin bitmesinden sonra gelen fitneler dönemi İslam alemine büyük darbeler indirmiştir.Farklı fırkaların ortaya çıkması, bidat ehlinin çığırtkanlıkları,yaşanan kargaşalar,savaşlar,elde edilen dünyalıklar ve işlenen cinayetler büyük yıkımlara sebep vermiştir.Bu durum karşısında hamiyet sahibi İslam alimleri gayrete gelmişler ve İslami değerleri korumaya çalışmışlardır.Herbirisi farklı bir alana el atmış ve farklı ekoller meydana getirmişlerdir.Hadisleri toplayıp,uydurma olanları ayıran ve sahih olanları belirleyen hadis ekolü,yaşanan itikadi problemleri çözmek için kelam ekolü ve fıkhi problemlere cevap vermek için fıkıh ekolü doğmuştur.Peygamberimizin(s.a.v.) hayatını ve yaşanan olayları yazan tarihçiler ise,İslam tarih ve siret ilminin temellerini atmışlardır.Tefsir ,hadis ve fıkha dair usul ilimleri de bu arada gelişmiştir.
Efendimizin (s.a.v.) zamanında bu ekollerin hiç birisi ortaya çıkmamıştı.Fakat bunlar öz olarak,çekirdek olarak Peygamberimizin(a.s.) şahsiyetinde toplanmışlardı.O gelen her türlü problemi çözen tek merci idi.Ondan sonra ise,sahabelerden ilimde ileri seviyede olan müçtehid sahabeler, bu ilimlerden pek çoğunu şahıslarında barındırıyorlardı.Onlardan sonra ise büyük mezhep imamları bu işi üzerlerine aldılar ve kendi ekollerini geliştirdiler.İslamın irfani ve tasavvufi boyutuna ait ilimler de bu dönemde aynı sebeplerden dolayı ekolleşme yoluna girdi.İlk mutasavvıflar ortaya çıkmaya başladılar.Her ilim dalında olduğu gibi,irfan ve ahlak ilminde de özel terimler ve kavramlar oluşturuldu.Bir ilim dalı olarak tasavvuf ilmi de böylece doğmuş oldu.Günümüze kadar gelişe gelişe gelen bu ekol hala canlılığını korumakta ve İslamın yayılmasında diğer ekollere göre daha başarılı hizmet vermektedir.Çünkü direkt olarak insan ruhunun merkezi olan kalple ilgilenmekte ve insanı insan yapan imani,ahlaki ve irfani değerler ile uğraşmaktadır.
Anadolu'nun,Balkanların.Rumeli'nin,Uzakdoğu ve Afrika'nın İslamlaşmasında tasavvuf ehli insanların katkıları çok büyüktür.Bu coğrafyalara yayılan dervişler, ahlaki üstünlükleri ve sahip oldukları manevi hayat ile insanları etkilemişler,onların kalplerini İslam'a ısındırmışlardır.Böylece oralarda da İslamiyet yayılabilmiştir.İslam toplumu içinde ise,müslümanların yozlaşmasına,dünyevileşmesine karşı siper ve Asr-ı saadet özlemi duyanlara bir sığınak olmuşlardır.Bu yol bugün Haznevi Mürşidlerinin kutlu dergahında devam etmekte ve insanlığa nur,iman,ahlak ve maneviyat saçmaya devam etmektedir.
Sadıklarla Beraber Olmak-Tevbe Suresi 119.Ayet
Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de Tevbe Suresi 119.ayette: "Ey îman edenler! Allah´dan korkun ve sâdıklarla beraber olun." buyurmuştur.
İnsanın birisiyle beraber olması (birebir olmak,bir olmak,beraber olmak) ayrı olmayı da kapsamak üzere dört şekilde ele alınabilir.Bunlar:
1-Zahiren ve batınen beraber olmak
2-Zahiren beraber, batınen ayrı olmak
3-Zahiren ve batınen ayrı olmak
4-Zahiren ayrı ama batınen beraber(birlikte) olmak.
Bu dört kategoriyi sırası ile inceleyecek olursak,şu neticelere varılacağı görülecektir.
1-) Zahiren ve batınen beraber olmak :
Zahiren beraberlik aynı mekanı,aynı ortamı paylaşmak,bir arada olmak demektir.Kişi birisiyle aynı ortamı isteyerek ve severek paylaştığında,batını yani kalbi de o kişi ile birlikte olmuş olur.Bu tam birlik ve gerçek beraberlik halidir.Aynı mecliste,aynı duyguları paylaşmak. Kalplerin ve kalıpların bir olması,birlikte olması.Bu hal ibadetlerde de arzulanan bir haldir.İbadeti adetten ayıran en önemli husus,kalbin hazır olmasıdır. Kulun namazdan (kazandığı ecir) ancak aklı ererek kıldığıdır.(İhyâ-u Ulumi´d-dîn,c I. s-118)
Namazda bedenin olması,namazın rüku,secde,kıraat gibi rükünlarını yerine getirmek, namaz kılmak için yeterli şart değildir.Namaza kalbinde katılması, zahiren ve batınen namazda olmak gerekmektedir. "Namazlarını hûşu ile kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir." buyrulmaktadır. (Mü´minun,1)
Abdulvahid bin Zeyd:"Alimler, kulun kıldığı namazdan, onun için sadece şûurlu olarak kıldığı kısımların sevap temin ettiği hususunda ittifak etmişlerdir." demiş ve bu hususta bir icma bulunduğunu söylemiştir.Sahabelerden Ammar Bin Yasir'in(r.a.) bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Öyle durumlar olur ki, kişi namazını bitirince defterine kıldığı namazın sadece onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri veya yarısı kadar sevap yazılır."(Darimi, Salat, 91)
Tüm bu rivayetlerde de görüldüğü gibi,insan için sadece zahir ehli olmak yeterli değildir.İnsanı insan yapan husus onun görünmeyen boyutu,yani maneviyatıdır.Her şeye asıl manasını ve anlamını kazandıran bu manevi boyuttur.İnsanlara bakışı,onlara söylenen sözleri,karşılıklı ilişkileri ve ibadetleri anlamlı kılan aslında bu görünmeyen batıni boyuttur.
Konumuza dönecek olursak,sadıklarla beraber aynı mecliste veya ortamda olmak, zahiri beraberlik ve bu anda kalbin onlarla,onların sevgisi üzere olması ise batıni beraberliktir. Bu kalbi ilgi insanı,onları dikkatle dinlemeye,hal ve tavırlarını özümsemeye ve onlara benzemeye yönlendirir.
2) Zahiren beraber,batınen ayrı olmak :
Bu münafıkların,ikiyüzlülerin, taraftar görünmek zorunda kalan korku içindeki kişilerin,dünyevi menfaatlerini fikirlerini açıklamamakta görenlerin,zalimlerden korkan mazlumların v.b. kimselerin durumudur.Böyleleri zahiren muhabbet belirtisi olan hal ve tavırlar sergilerken,içlerinde,batınlarında,özlerinde ise tam tersi bir haldedirler.Korkuları,çıkarları veya güttükleri siyaset onları böyle olmaya yönlendirmiştir.
Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz." derler. (Bakara: 14.ayet )
İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah´a ve ahiret gününe inandık." derler. (Bakara: 8.ayet )
Sadıklarla beraber olma iddiasında bulunan kimi insanlar, kalben onların makamlarını inkar ve onlara karşı kalben bir buğuz içindedirler.Kalplerinde safiyet yoktur.Nefisleri yoldan çıkmış, menfaatleri, dünyevi çıkarları onları sadıkların huzuruna yönlendirmiştir. Onlarla aynı ortamda olmalarına rağmen,kalben çok ama çok uzaklardadırlar.
3-) Zahiren ve batınen ayrı olmak :
Bu kafirlerin,inkarcıların,bidat ehlinin,düşmanlık güdenlerin ve bir guruba rakip olanların tavrıdır. Onlar arasında kalben hiçbir rabıta yoktur.Aralarında şefkati gerektirecek bir şeyler de yoktur.Ya da düşmanlık göstermeseler de farklı dünyaların insanları oldukları için birbirlerinin dünyasını önemsemez,ona karşı ilgi duymazlar.Aynı şeyleri hissetmez ve aynı ortamları isteyerek paylaşmazlar.Büyük bir hata içinde olanlar,inkarı meslek edinenler,şuç işleyenler,bozgunculuk yapanlarla bunların karşısında olanlar gibi.
Rahman, Rahim olan Allah´ın adıyla.De ki: Ey kafirler! Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk etmem. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edenler değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk edecek değilim. Sizde benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size benim dinim bana.(Kafirun Suresi)
Onların dinine uymadıkça ne Yahûdiler senden razı olurlar, ne Nasrânîler. De ki: Ancak Allah´ın hidâyet yolu, doğru yoldur. Bilgi sahibi olduktan sonra da onların nefsanî dileklerine uyarsan sana Allah´tan başka ne bir dost vardır artık, ne bir yardımcı. (bakara Suresi 120.Ayet)
4-) Zahiren ayrı ama batınen beraber (birlikte) olmak :
Bu birbirini çok sevenlerin,aşıkların yada birbirlerine karşı çok derin hisler besleyenlerin halidir. Sevgi öyle bir şeydir ki,kişi çok sevdiği birisini ondan ayrı olsa da,uzak kalsa da kalbinden çıkarmaz.Onu unutmaz.Çokça onu hatırlar.Hayal eder.Sureti gözü önünde şekillenir.Bu birisine karşı aşırı derece de kin ve nefret duyan içinde geçerlidir.O da içindeki yangından,duyduğu düşmanlıktan dolayı asla rakibini aklından çıkarmaz.Adete onunla yatıp, onunla kalkar.İntikam hissini canlı tutmak için bu halini korur.
Tevbe Suresi 119. ayetinde kasdedilen sevgiden doğan birlikteliktir.Müminlerden istenen bu olduğu için,onlar ellerinden geldiğince sadıklarla aynı ortamı paylaşmaya çalışmalıdırlar.Bu mümkün olmadığında ise Batıni beraberliği esas almalıdırlar.
Nakşibendi büyüklerinden Ubeydullah Ahrar (ö 895/1490) bu ayeti şöyle açıklamıştır: "Buradaki sadıklarla beraber olma emri, mutlak ve daimî bir beraberliği ifade eder. Beraberlik iki türlü olur. Hakîkî ve hükmî beraberlik. Hakîkî beraberlik sadıklarla aynı mecliste büyük bir kalb huzuru ile fiziki olarak da ortamı paylaşmaktır. Hükmî beraberlik ise onlarla aynı mekanda olmanın imkansız olduğu zamanlarda gıyabî olarak suret ve sîretlerini tahayyül etmek suretiyle fikrî, zihnî ve kalbî olarak beraber olmaktır".
|