Yaz?c? Sürümü
İsra ve Miraç
İsra hadisesi Hicret´ten önceki senede vuku bulmuştur. Beyhaki´nin îbn Şihab Ez-zühri´den rivayet etiğine göre bu hadise, hicretten önceki sene içinde meydana gelmiştir. Hakim´den rivayet olunduğuna göre İsra hadisesi, Hicretten 16 ay önce meydana gelmiştir.

Buna göre îsra olayının hangi ayda meydana geldiği husu­sunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Süddi´nin dediğine gö­re Zilkade ayında, Zühri´nin dediğine göre ise Rebi´ul-evvel ayında vuku bulmuştur.

Cabir ile îbn Abbas´ın şöyle dedikleri rivayet edilir: "Resu-lullah (sav), Rebi´ul evvel ayının 12. gecesinde olan pazartesi gecesinde doğmuş, bu gecede risaletle görevlendirilmiş, bu gece­de göklere yükselmiş, bu gecede hicret etmiş ve yine bu gecede vefat etmiştir."

Bir başka rivayete göre ise İsra hadisesi, Recep ayının 27. gecesinde meydana gelmiştir. îbn Kesir şöyle demektedir: "Bu görüşü Hafız bin Sürür el-Makdisi de tercih etmiştir. Daha Ön­ce de bildirdiğimiz gibi senedi sahih olmayan bir hadisi, Recep ayının faziletlerinden söz ederken aktarmıştır. Ve bu hadise göre îsra olayı Recep ayının 27. gecesinde vuku bulmuştur ki doğ­rusunu Allah bilir. Bazıları îsra olayının Recep ayının ilk Cu­ma gecesinde meydana geldiğini iddia ederler ki bu da meşhur beş vakit namazın farz kılındığı Regaib gecesidir"

Bunun aslı yoktur. Doğrusunu Allah bilir.

Nihayetü´1-Erb adlı eserde anlatıldığına göre İsra olayı Ramazan´ın 17. gecesi olan bir cumartesi gecesinde, yani hicretten 18 ay önce meydana gelmiştir. Resulullah (sav), yaşı 51 sene dokuz ay iken göklere yükselmiştir.

Aktarılan bu rivayetlerden şu sonuca varıyoruz: Peygamber efendimizin siretini yazan bilginler, îsra olayının vuku bulduğu günün hangisi olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüş­lerdir. Ancak bu olayın vuku bulduğu elbetteki kesindir. Ancak bu olayın, Peygamber Efendimizin Taife gidişinden ve orada nahoş bir şekilde karşılanmasından sonra vuku bulduğu husu­sunda siyer alimleri görüş birliği etmişlerdir. îsra olayının Re­cep ayının 27. gecesinde meydana geldiği, Hafız îbn Kesir naza­rında sahih olmayan bir rivayetle sabittir. Doğrusunu yüce Al­lah bilir.

İnsanlar bu tarihi kabul etmiş ya da kabul ile karşılamış­lardır, insanların hüsn-ü kabulle karşıladıkları şeyi biz reddet­mez, aksine biz de doğrularız. Ancak kabul ederken de kesin görüş belirtmeyiz. îsra hadisesinin hicretten en azından bir se­ne önce vuku bulduğu hususunda rivayetler ittifak etmişlerdir. Öyle görülüyor ki bu olay, Hicretten önceki senenin ilk üçte bi­rinde ya da son üçte birinde meydana gelmiştir. Doğruyu nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir. Tarihi kronolojiden ve olaylar arasındaki münasebetlerden anlaşıldı­ğına göre îsra hadisesi, ay´ın ikiye bölünmesi olayından sonra vuku bulmuştur.

Adamın biri çıkıp da şöyle bir soruyu ileri atabilir: îsra ve Miraç meseleleri ile, bu olayın ne zamanda meydana geldiğini belirlemek arasında ne gibi bir münasebet vardır Eksiklikler­den münezzeh olan yüce Allah her şeyi yerli yerince yapandır ve herşeyi bilendir. O işleri yerinde ve zamanında yapar. Vade­si geldiği zaman emrini infaz eder. Cenab-ı Allah´ın bu husus­taki muradının kesinlikle bu olduğunu söylemeden biz onun bu konudaki hikmetini Öğrenmek istiyoruz. O, herşeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır. Göklerde ya da yerde büyük küçük hiçbir şey onun bilgisinden gizli kalamaz.

Yukarıda ileri sürülen soruya cevaben deriz ki, noksan-lık-lardan arınmış olan yüce Allah, Taif dönüşünde Rabbine el açıp yalvaran ve kuvvetinin azlığından şikayetçi olan Peygamberi­nin duasına icabet etmişti. Ona kuvvet ve yardımda bulunmuş­tu. Onu güzel tedbir ile desteklemiştir ki, güvenlik ve itminan içinde Mekke-i Mükerreme´ye girebilsin. Ayrıca müşriklerin kendisinden istemiş oldukları maddi mucizeleri vererek de onu güçlendirsin. Müşrikler, Peygamber efendimizin, yani Allah yo­luna davet eden davetçinin çağrısına uymamışlardı. Çünkü on­lar inatçı kimselerdi. İnatçıları deliller ikna etmez. Gözüyle görse, kendisine maddi deliller gösterilse de yine ikna olmaz ve "Büyülendik" derler. Halbuki ay´ın yarılması hadisesini Mekke dışında seferde bulunan kervancılar dahi müşahade etmişlerdi. Müşrikler bu maddi ve gözle görülür mucize ile de ikna olma­yınca Cenab-ı Allah, Peygamberini miraca çıkararak yalnızlığı­nı gidermek ve onu bir nevi teselli etmek istemişti. Mirac´m rü­ya halinde ruhen mi, yoksa rüyayı aşarak cesetle mi vuku bul­duğu hususuna değinmeden bu olayın Peygamber efendimizi teselli edici bir mucize olduğunu söylemekle yetineceğiz.[1]

Peygamber (sav) efendimiz iki sevdiği şefkatli Hatice ile müşfik amcası Ebu Talib´i kaybettikten sonra yalnızlık çekmiş­ti. Cenab-ı Allah ona fiilen şöyle demişti: Allah´ın dostluğu daha büyüktür. O´nun rahmeti daha muazzamdır. O´nun koru­ması daha yücedir. Onun seni ve tebliğ etmekte olduğun risale-tini muhafaza etmesi daha başarılı sonuçlar verir. Böylece sen amacına ulaşmış olacaksın. Allah; kollayıcı, merhamet edici ve şefkat göstericidir.

îşte bu sebeple îsra hadisesi ve ardı sıra göklere yükselme olayı meydana gelmişti.

Şimdi de îsra hadisesini açıkça ifade eden, sonra da Miraç olayını belirgin bir şekilde açıklayan ayet-i kerimelere geçelim. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Eksiklikten uzaktır o (Allah) ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram´dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa´ya yü­rüttü. Ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). Gerçekten o, işiten, görendir." (îsra: d Bu Kur´ani nasda îsra olayı açıkça beyan edilmektedir. Ayrı­ca uOna ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye..." ifadesiyle de Mirac´a işaret edilmektedir.

Bir başka ayet-i kerimede de Öenab-ı Allah şöyle buyurmuş­tur:

"Bir zaman sana: "Rabbin insanları kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur´an´da lanetlenmiş ağacı, in­sanları sınama (aracı) yaptık. Biz onları (çeşitli şekillerde) kor­kutuyoruz. Fakat bu, onlara sadece büyük bir azgınlık arttır­maktan başka bir katkıda bulunmuyor." (lsra:60)

Tefsirciler bu ayet-i kerimede geçen rüya ile, Mirac´m amaç­landığını söylemişlerdir.

Necm suresinde Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

"İnmekte olan yıldıza andolsun ki arkadaşınız sapmadı, az­madı. O, havadan konuşmaz. O (na inen Kur´an veya onun söy­lediği sözler), kendisine vahyedilen vahiyden başka birşey de­ğildir. Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti. Üstün akla sa­hip (olan melek) doğruldu. (Gerçek melektik şeklinde göründü): Kendisi yüksek ufukta iken. Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı onunla arasında ki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı. (Allah´ın) kuluna, vahyettiğini vahyetti. Onun (gözüyle) gördü­ğünü gönül yalanlamadı (Çünkü onu hem baş gözüyle, hem de gönül gözüyle görmüştü). Onun gördüğü üzerinde onunla tar­tışıyor musunuz1 Andolsun, onu bir kez daha inerken görmüş­tü. Sidretü´l-Münteha´da, ki barınılacak cennet onun yanında­dır. Sidreyi kaplayan kaplamıştı. (Onu kaplayan şeyin iç yüzü­nü akıllar anlayamaz).

(Muhammed´in) göz(ü) şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü." (Necm: ı-i8)

Tefsirciler bu ayet-i kerimelerin Miraç hakkında indiklerini ifade etmişlerdir ki bu apaçık bilinen bir şeydir.

Önceki ifadeler Peygamber efendimizin semalara yükseldiği­ni açıklıkla ortaya koymuyorsa da buna ilişkin sarih işaretler vardır ki, bu işaretler sarih lafızların yerini tutmaktadır. Açık işaretler, tıpkı sarih lafızlar gibi delil kuvvetine sahiptirler.

Bazı siyer alimlerinin anlattıklarına göre Peygamber efendi­miz Ebu Talib mahallesinde iken İsra hadisesi vuku bulmuş­tur. Eğer bu rivayetin senedi sahih ise, bundan anlaşıldığına göre o zamanlar Ebu Talib vefat etmiş ve görevi nihayete er­miştir. Oysa yüce Allah kalıcı ve ebedidir, evveldir, ahirdir, za­hirdir, batındır. O´nun yardımı devamlı ve yenilenen bir yar­dımdır. Musibetler anında insana ulaşır. Diğer yandan Buha-ri´de yer alan bir rivayetten anlaşıldığına göre îsra hadisesi, Peygamber efendimiz Mescid-i Haram´da Kabe´nin yanında Ha­tim denen yerde iken vuku bulmuştur.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Nihayetü´l Erb. c.16, s.283-284.




İsra Bedenen Vuku Bulmuştur[1]


"Eksikliklerden uzaktır O (Allah) ki geceleyin kulunu Mes­cid-i Haram´dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Ak-sa´ya yürüttü." îsra olayını isbatlayan Kur1 ani ayetlerden biri olan bu ayet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre îsra ha­disesi hem bedenen, hem de ruhen vuku bulmuştur. Çünkü bu ayet-i kerimede Cenab-ı Allah, kulunu geceleyin yürüttüğün­den bahsetmektedir. Kul, hem ruh hem de cesetten oluşur. Ayet-i kerimenin zahiri manada ele alınmasını engelleyecek akli ya da nakli bir delil bulunmadığı´takdirde, zahirine göre hükmetmek zorunlu olur. Zıt bir delil bulunmadığı ve ayet-i ke­rimeyi zahiri manasında anlamayı engelleyici bir karine bulun­madığı takdirde ayet-i kerimeyi zahiri manasında ele almak, kesinleşen hükümlerdendir. Burada da ayet-i kerimeyi zahiri manası dışında yorumlamayı gerektiren her hangi bir delil mevcut değildir. îşin dahası var: Peygamber (sav) efendimiz îs­ra haberini Kureyşliler arasında ilan ettiği zaman, müslüman-lardan bazıları fitneye düşüp dinden irtidad ettiler. îbn Kesir, Katade´den rivayetle bu konuda şöyle demektedir: "Resulullah (sav) îsra hadisesinden sonra Mekke-i Mükerreme´ye döndü. Karşılaştığı şeyleri Kureyşlilere duyurdu. İnsanların çoğu onu yalanladılar. Bazıları da müslümanlıklanndan sonra irtidad et­tiler. Ancak Ebu Bekir es-Sıddık, derhal Peygamber efendimizi doğruladı. Anlatıldığına göre Ebu Bekir es-Sıddık, Mescid-i Ak-sa´nın evsafını Peygamber efendimize sormuştu. Kureyşli müş­rikler bu haberi nasıl tasdik ettiğini kendisine sorduklarında Ebu Bekir şöyle demişti: "Ben sabah akşam gökten gelen haberler hususunda Muhammed´i tasdik ederken Mescid-i Aksa ha­berleri hakkında mı onu tasdik etmeyeceğim !" Böyle dediği için o günden itibaren Hz. Ebu Bekir´e, "es-Sıddık" unvanı ve­rildi.

Rivayete göre Peygamber (sav) efendimiz Kudüs´den Mekke-i Mükerreme´ye dönerken yolda Kureyş Kervanına ait bir deve­nin kaybolduğunu ve kervandaki adamların o deveyi aramakta olduklarını görünce, devenin yerini onlara göstermişti. Kervan­daki adamlar Mekke-i Mükerremeye döndüklerinde bu olayı halka duyurmuşlardı.[2]

Rivayete göre Peygamber efendimizin bu haberlerini redde­den Mekkeliler kendilerine ait bir kervanın yolda gelmekte ol­duğunu söylemişlerdi. Eğer vermiş olduğu bu haberler gerçek ise, yolda karşılaşması gereken bu kervanın özelliklerini kendi­lerine yapmasını istemişlerdi. Peygamber efendimiz de kendi doğruluğunu ortaya koyacak bir anlatımla onlara şöyle demişti: "Benim Miraç´a gidişimi doğrulayacak bir işareti size göstere­yim. Ben Mekke´ye dönerken falan vadide size ait bir kervana rastladım. Bineğimin güzelliği, onların develerini ürkütmüştü. Develerinden biri kaçmıştı. Ben de Kudüs´e doğru gitmekte iken onların bu hallerini görünce yanlarına vardım. Şahnan mevki­ine vardığımda falan oğullarının kervanına rastladım. Kervan­cıların uyumakta olduklarını gördüm. İçinde su bulunan bir kapları vardı. Kabın üzerini örtmüşlerdi. Örtüyü kaldırdım. Kabın içindeki suyu içtim. Sonra yine eskisi gibi kabın üzerini örttüm. Bu sözlerimin doğruluğuna delil olarak da şunu size söyleyeyim ki onların kervanları şu anda Tenim tepesindedir. Kervanın ön tarafında biri siyah, diğeri beyaz olmak üzere iki çuval taşıyan boz bir deve vardır." Peygamber efendimiz böyle dedikten sonra müşrikler Tenim tepesine gittiler. Kervanı gö­rünce su kaplarını sordular. Onlar da Peygamber efendimizin kendilerine anlattığı şeyleri aynen anlattılar.

Bütün bu anlatılanlar îsra hadisesinin ruhen ve bedenen va­ki olduğuna delalet etmektedirler. Peygamber efendimiz Mekke ile Kudüs arasında kervanla karşılaşmıştı. Bu haberini kervan­cılar da doğrulamışlardı.

Bu konuda nakledilen rivayetlerin senetleri hakkında bazı şeyler söylenebilirse de rivayetlerin bazısı diğerlerini takviye etmektedirler. Kur´an-ı Kerim´in nasları da bu hadiseyi doğru­lamaktadırlar.

Eğer îsra hadisesi sadece ruh ya da sadık rüya yoluyla vuku bulmuş olsaydı doğrulanmasını engelleyecek bir gariplik söz konusu olmazdı ve müşrikler bu olayı garipsedikleri zaman Peygamber efendimiz bu olayın sadece uyku halindeki bir rüya ya da Cenab-ı Allah tarafından kendisine vahyedilen bir vahiy yoluyla gerçekleşmiş olduğunu söylerdi.

Ayet-i kerimenin bahsettiği bu hadiseyi teyid edici bir hadis de vardır. Şöyle ki: Mü´minlerin annesi Hz. Aişe, babası Ebu Bekir´den rivayet ediyor. Aynı şekilde o zamanlarda îslam da­vetine düşman olan Muaviye bin Ebu Süfyan da rivayette bulu­nuyor. Ancak Hz. Aişe´nin diğerlerinden aktardığı gibi Ebu Süf-yan´ın da, bu hadiseyi görüp müşahede eden kimselerden nakil­de bulunmuş olması gerekir. Rivayetin sahiplerinden biri olan Hz. Aişe de o zamanlar Peygamber efendimiz ile evli değildi. Muaviye, müminlerin annesi Hz. Aişe´den ve babası Ebu Bekir es-Sıddık´tan sonra müslüman olmuştur. Peygamber (sav) efen­dimizin, dini konuları Hz. Aişe´den öğrenmeleri için sahabilere emir verdiğine dair bir rivayet varid olmuştur ki, bu da Hz. Ai­şe´nin söylediği rivayet edilen bir haberde bu haberin Hz. Aişe tarafından aktarılmasının olmasının imkansız olduğunu ortaya koyan bir unsur vardır. Haberde güya Hz. Aişe şöyle demiştir: "Peygamber (sav)´in bedeni îsra gecesinde yatağından ayrılmış­tır." Bu ifadelerden vehmolunduğuna göre Hz. Aişe, Peygam­ber efendimizle aynı yatakta yatıyormuş. Halbuki tarihçilerle hadisçilerin icmaına göre Peygamber efendimiz Mekke´de değil de Medine´de Hz. Aişe ile evlenip zifafa girmiştir. Hasan-ı Bas-ri´nin rivayetine göre bu görüşte olan kimseler, Cenab-ı Allah´ın bu kavli şerifini delil olarak ileri sürmüşlerdir:

"Sana gösterdiğimiz rüyayı, insanlan(n imanını) sınama (aracı) yaptık." (îsra 60)

Bu ayet-i kerimede geçen rüyanın, miraç gecesinde meydana gelen rüya olduğunu söylemişlerdir. Rüya uykuda görülen bir haldir. Nitekim Hz. Yakub da, rüya halinde gördüğü şeyleri kendisine anlatan oğlu Yusuftas)´a şöyle demişti: "Rüyanı kar­deşlerine anlatma."

Firuzabadi´nin Besair adlı kitabında şöyle denmektedir: "Rüya, uyku halinde gördüğün şeydir. Cemi tıpkı hüda veznin-deki gibi Rüa şeklindedir. Rüya kelimesindeki hemze hafiflete­rek okunur. Yani Rüya şeklinde okunur."[3]

Bu ve diğer ifadelerden açıkça anlaşıldığına göre rüya uyku halinde görülen şeye denir.

Ancak bu rüya tsra hadisesinde mi yoksa Miraç hadisesinde mi görülmüştür Hasan (ra)´dan gelen bir rivayette şöyle den­mektedir: Rüya, Miraç gecesinde görülmüştür. Evet hem îs-ra´nın, hem de Mirac´ın vuku bulduğu gece aynıdır. Ancak Mi­raç gecesinden bahseden nas, Hasan ile beraberindeki kimsele­rin sözlerinin îsra gecesiyle değil de Miraç gecesiyle ilgili oldu­ğunu göstermektedir. Bu görüşte olan kimseler delil olarak şu hususu ileri sürerler: îsra hadisesi, Buhari´nin Enes bin Ma-lik´ten rivayet ettiği hadisten de anlaşıldığı gibi ruhen vuku bulmuştur. Enes bin Malik´ten rivayet: "Resulullah (sav) efen­dimiz Mekke-i Mükerreme´den Kudüs´e gittiği gecede yolculuğa çıkmadan önce Kabe-i Muazzama da yanına üç melek gelmişti. -Bu hadise, kendisine vahiy yani nübüvvet gelmezden önce vu­ku bulmuştur- O Mescid-i Haram´da uyumaktaydı. Üç melek­ten birincisi: "hangisidir " diye sorunca ortadaki melek, "O bunların en hayırlısıdır" dedi. En sondaki üçüncü melek de: aResulûllah (uyurla uyanıklık arasında) kalbinin görmesi ha­linde bu melekleri- başka bir gece gelmelerine kadar- bir daha görmemiştir." Peygamber (sav) efendimizin gözü uyurdu ama kalbi uyumazdı. Diğer peygamberlerin hepsi de böyledirler. Gözleri uyur ama kalpleri uyumaz. Melekler onu hiç konuşma­dan yüklenip götürdüler. Zemzem kuyusunun yanına bıraktı­lar; orada Cebrail, Peygamber efendimizi onlardan teslim aldı. Miraç hadisesi tamamlandıktan sonra Peygamber efendimiz Mescid-i Haram´da uyanıverdi." Ravzul Enf in yazarına göre bu nasda herhangi bir müşkil yoktur. Ancak biz bunda bir nevi müşkil görmekteyiz. Çünkü üç meleğin nübüvvetten önce Peygamber efendimize geldiklerinden söz edilmektedir. Halbuki nübüvvetten önce Peygamber efendimizin îsra ve Miraç hadise­sinden söz etmediği görüşündeyiz. Ravzul Enf in müellifinin dediğine göre îsra hadisesinden bahseden deliller arasında çelişki vardır. Kendisi bu deliller arasında uzlaşma sağlamakta­dır ki, buna göre îsra hadisesi hem ceset hem ruh yoluyla; Mi­raç hadisesi ise sadece ruh yoluyla vuku bulmuştur. Bizce bu deliller arasında herhangi bir çelişki görülmemektedir. Tam aksine Isra´dan bahseden ruhen vuku bulduğu anlatılmaktadır ki bunlardan kuşkpı duyulmasını gerektirecek bir husus yoktur. Zayıf delilin kuvvetli delile muarız olmasına imkan yoktur. Bi­ze göre Isra hadisesi hem ruhen, hem bedenen vuku bulmuştur. Bu hadisenin sadece ruhen vuku bulduğunu ileri sürenlerin de­lillerinin yersiz olduğu kanaatindeyiz. "Sana gösterdiğimiz rü­yayı, insanları (m imanını) sınama (aracı) yaptık." Ayet-i keri­mesinin mevzuunun îsra değil de Miraç olduğu görüşündeyiz.

Cenab-ı Allah´ın, peygamberini Mekke-i Mükerreme´den alıp Kudüs´e götürmesi ve tekrar aynı gecede Mekke-i Mükerre-me´ye geri göndermesi tuhaf karşılanmamalıdır. Bu iş, Allah´ın kudretinden uzak değildir. Zira zaman ve mekan hususundaki mesafeler kullara göredir. Bu mesafeler Cenab-ı Allah´ın kud­retinde hiç bir önem taşımazlar. O herşeye kadirdir. Zamanları ve mekanları yaratan odur.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] İsra: Peygamber efendimizin Mekke´den Kudüs´deki Mescid-î Aksa´ya geceleyin gidişine denir. Miraç: Peygamber efendimizin Kudüs´deki Mescid-i Akaa´dan göklere yükselişine denir.

[2] Ravzul Enf el, s.244.

[3] Besair c.3, s. 177.



Mîrac Ruhen Vuku Bulmuştur


Alimlerin çoğuna göre Miraç da tıpkı îsra gibi hem bedenen hem de ruhen vuku bulmuş bir hadisedir. Rivayet edilen sahih hadislerin zahir lafızlarına dayanarak bu görüşü ileri sürmüş­lerdir. Çünkü bu hadislerde açıkça anlatıldığına göre Peygam­ber efendimiz gökte Adem, İbrahim, îdris, Isa, Yahya ve Musa peygamberlerle buluşmuştur. Ancak bu görüşte olan çoğunluk­taki alimler Peygamber efendimizin Cenab-ı Allah´ı görüp gör­mediği hususunda kesin ifadeler kullanmamış, bilakis ihtiyatlı davranmışlardır. Bir kısmına göre Peygamber efendimiz rabbi-ni görmüş ve rabbi ile muhatap olmuştur. Bu da ona özgü ilahi bir ikram olmuştur. Cenab-ı Allah onu yüceltip yanına yakın kılmıştır. Bu da şu ayet-i kerimede anlatılan şereflerin fevkin-deki bir şereftir:

"Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder." (Şura: 5i)

Peygamber efendimizin miraç gecesinde rabbini görüp onun­la yüz yüze konuşması, bu ayet-i kerimede anlatılan üç çeşit konuşmanın dışındaki bir konuşmadır. Bu alimlerin bir kısmı­nın anlattıklarına göre Peygamber efendimiz miraç gecesinde arada bir perde bulunmaksızın rabbi ile görüşüp buluşmuş ve konuşmuştur. îmam Ahmed bin Hanbel bu görüştedir. Ebu Ha­san el Eş´ari de bu görüşten yanadır. Diğer bir gurup Ulema ise böyle bir hadisenin vuku bulmadığını söylemişlerdir. Böyle der­ken de Müslim´in Ebu Zerr (ra)´den naklettiği hadisi delil ola­rak ileri sürmüşlerdir. Ebu Zerr demiş ki: uYa Resulullah Rab­bini gördün mü " diye Peygamber efendimize bir soru yönelt­tim. O da bana şöyle cevap verdi: "O nurdur. Ben onu nasıl gö­rürüm !" bir başka rivayette ise Peygamber efendimiz: aBen bir nur gördüm." demiştir.

tsra hadisesinin ruhen ya da sadık rüya şeklinde vuku bul­duğunu söyleyenler bu hususun aynıyla Mirac´ta da cereyan et­tiğini, hatta miracda cereyan etmesinin daha öncelik kazandı­ğını söylemişlerdir. Bunlara göre o gecedeki bütün yolculuk sa­dık bir rüya şeklinde vuku bulmuştur. Bu görüşte olanların de­lillerini tsra hadisesiyle ilgili olarak daha önce açıklamıştık. îs-ra hadisesinin hem bedenen hem ruhen vuku bulduğu görüşün­de olanlar da bunlara katılmıştır. Bunlardan bazıları derler ki: Miraç hadisesi ruhen cereyan etmiştir. Bu konuda Peygamber efendimizin hem bedenen hem ruhen miraca çıktığını teyid eden Kur´ani bir nas mevcut değildir. Mevcut olmadığı için de Öyle bir nasa uymak veya tevilini yapmak gereksizdir. Bilakis bu konuda varid olan lafızlara göre miracın sadece ruhen vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Bu nasları te´vil etmeye gerek yok­tur.

Şimdi de miraca delalet eden ayet-i kerimelere bir göz ata­lım:

İsra ayetlerinin miraca delaletleri, ibare ile değil de işaret ile olmuştur. Örneğin ayet-i kerimede Cenab-ı Allah şöyle bu­yuruyor: "Ona (Muhammed´e) ayetlerimizi gösterelim diye..." Cenab-ı Allah´ın Peygamber efendimize gösterdiği ayetler mi­raçtır ve sabık peygamberlere imamlığıdır.

Miraca delalet eden diğer ayetlere gelince bunların lafızları ancak beyani işaretle miraca delalet etmektedirler. Bu ayetlerin ibarelerine teker teker baktığımızda hepsinde yüksek bir beyan vardır. Erişilmez mertebede yüksek bir beyana sahiptir­ler. Örneğin bir ayet-i kerimede Cenab-ı Mevla şöyle buyuru­yor;

"Onu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti. Üstün akla sahip (olan) doğruldu. "(Necm: 5-6) Ayet-i kerimede sözü edilen müthiş kuvvet sahibinin Cenab-ı Allah değil de Cebrail (as) olduğunu söylemişlerdi. Eğer bundan kasıt Cenab-ı Allah olsaydı, O´nun öğretmesi telkin ile değil irşat ve vahiy yoluyla olurdu.

"O en yüksek ufukta iken ..." ayet-i kerimesindeki "O" zamiri ile Cebrail (as) kastedilmektedir. "Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı." Yani inip Peygamber efendimizin yakınma geldi.

"Kuluna neler vahyetti neler." Yani Cebrail vasıtasıyla Ce­nab-ı Allah kulu Muhammed´e vahyetti.

"Andolsun, onu bir kez daha inerken görmüştü." Burada yi­ne Cebrail kastedilmektedir. "Gördüğünü gönül yalanlamadı." Bu ifadeden de anlaşıldığına göre Peygamber (sav) efendimiz gördüğü büyük ayetleri gözüyle değil de gönlüyle görmüştür. "Göz şaşmadı ve sınırı aşmadı." Yani Peygamber efendimizin gözü, haddini tecavüz etmedi. Yani Peygamber efendimizin göz­leri sınırı tecavüz edipte görünmesi mümkün olmayan şeyleri görmeye çabalamadı. Görmediği şeyleri nefsine ilham etmedi.

Derinlemesine araştırma sonucunda edindiğimiz kanaat îs-ra hadisesinin ruhen ve bedenen vuku bulmuş olup miraç olayı-nın da sadece ruhen meydana geldiğidir. Ve sadık rüya şeklin­de gerçekleşmiştir. Bu kanaate varmamızı gerektiren gerekçe­ler şunlardır:

a- Hadiste anlatıldığına göre Peygamber efendimiz semada Adem, İbrahim, Musa, Yahya ve diğer peygamberlerle görüş­müştür. Onların hem ruhlarını hem bedenlerini görmüştür. Kir yamet gününde bütün insanların diriltileceği günde onlar ci-simleriyle de dirilecektir. Onların miraç gecesinde diriltildikle-rini, sonra yine bedenlerinin yok edildiğini farz edecek olursak, bu çok uzak bir faraziye olur. Ve böyle bir faraziyeden de hiç bir hadiste, -zayıf da olsa- hiçbir haberde söz edilmemiştir. Gaybi konularda delilsiz faraziyeleri sahiplerine reddederiz. Ancak akli burhanla te´yid edilmiş hususları kabul etmek mec­buriyetindeyiz. Peygamber efendimizin semada miraç gecesinde kendileriyle buluştuğu ifade edilen Peygamberlerin ci­simlerinin diriltildiklerini, sonra yine yok edildiklerini belirle­yen akli, ya da nakli hiçbir delil mevcut değildir.

b- Miraçla ilgili olarak varid olan Kur´ani ifadeler; işaret, hatta sarahat yoluyla bildiriliyorlar ki bu semavi yolculuk ru­hen gerçekleşmiştir. Peygamber efendimiz gördüğü şeyleri göz ve duyu organlarıyla değil, gönül ve kalp ile idrak etmiştir. Yü­ce Allah buyuruyor ki: "Gönül gördüğünü yalanlamadı. Gördü­ğü şeyler hususunda onunla tartışıyor musunuz !" Kur´ani ifa­delerin hepsi miraç gecesinde Peygamber efendimizin görmüş olduğu ´şeyleri gönül gözüyle gördüğünü isbatlamaktadırlar. Gördüklerini yalanlamayan gönlün gördüğü şeyler hususunda Peygamber efendimizle tartışmanın caiz olmadığı bildirilmek­tedir. Gönül gözüyle görmekse, ancak ruhen görmekle mümkün olur. Zira kalbin görmesi ancak ruhen mümkündür.

c- Miraç haberlerinde anlatıldığına göre Peygamber efendi­miz rabbini görmüştür. Yüceliğini kalbe yerleştirmek ve ilahi, tesbihatı yaptırmak yoluyla kalbi görüş mümkündür. Zaten Peygamber (sav) de, Ebu Zerr el-Gıfari´nin rivayet ettiği hadis­te rabbini görmemiş olduğunu açıkça beyan etmektedir. Büyük sahabi Ebu Zerr´in sorusuna cevaben Peygamber efendimiz şöy­le buyurmuştur: "Şüphesiz Allah nurdur. Ben nuru nasıl göre­bilirim !" Kıyamet gününde Cenab-ı Allah´ı görmek mümkün ya da gayr-ı mümkün olduğundan dolayı biz bu konuya değin­miyoruz. Kıyamet gününde insanlar diriltilip hesaba çekildik­ten ve cennetlikler cennete gittikten, cehennemlikler de cehen­neme gittikten sonra vuku bulması mümkün olan ya da olma­yan bir şeye değinmek istemiyoruz. Çünkü ahir ette olacak bir şeyden sözetmekle dünyada olacak bir şeyden sözetmek arasın­da fark vardır. Bizler bir çok şeyleri görüp hissederiz. Cenab-ı Allah´ın miraçta görünmesi fani gözlerle olacaktı. Halbuki cen­netliklerin Allah´ı görmeleri baki ve kalıcı gözlerle olacaktır. Allah, ne şekilde kullarına görüneceğini elbetteki daha iyi bilir. Bu anlatılanlardan şu iki sonuca varıyoruz:

1- îsra hadisesi sabit nasların zahir ifadelerinden de anlaşıl­dığı gibi hem bedenen, hem ruhen vuku bulmuştur. Buna kar­şıt bir delil yoktur.

2- Miracın hem bedenen hem ruhen vuku bulduğunu ispat­layan Kur´ani bir delil olmadığı için, miraç olayının sadece ruhen vuku bulduğunu kabul ediyorz. Ayrıca miraç hadisesinin hem ruhen, hem bedenen vuku bulduğunu söyleyenlere karşı hem nakli hem de akli deliller mevcuttur.

Şimdi de sahih haberlerde anlatıldığı şekilde tsra ve Miraç hadisesine dönelim. Yukarıdaki iki esasın ışığında bu konuda aktarılan haberlerin lafızlarını açıklamaya çalışalım.



Sahih Sünnette İsra ve Miraç


Isra ve Miraçla ilgili sözlerimize burada son verebilirdik. Ancak miracın ruhen vuku bulduğu esasını teyid etmek için Resulullah (sav)den aktarılan bir delili de zikretmeyi gerekli gördük. îsra hadisesinin meydana gelişine, ardı sıra göklere yükselme dediğimiz miraç olayının gerçekleşmesine ilişkin çe­şitli rivayetler nakledilmiştir ki biz, bunlar arasında Buha-ri´nin rivayetini tercih ettik. Buhari, Enes bin Malik´den o da Malik bin Sa´saa´dan rivayet ederek Peygamber (sav) efendimi­zin îsra gecesi hakkında şöyle dediğini nakleder:

"Bir kere ben Hatim´de yatmış, (uyurla uyanık arası) bulu­nuyordum. Bu sırada bana Cebrail geldi, (göğsümü yardı)- Ravi Katade, Enes bin Malik´in: "Şuradan şuraya kadar yardı" dediğini işittim, demiştir ki, ravi, bu işaret olunan yerin boğaz çukurunda kıl bittiği yere kadar (yani Ön mahalli) olduğunu bildirmiştir.- ve kalbimi çıkardı, sonra içi iman dolu bir tas ge­tirdi. Kalbim yıkandıktan sonra içine iman dolduruldu. Sonra eski haline getirildi. Daha sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz bir binit getirildi. Ben bunun üzerine bindirildim. Cebrail de benimle yola koyuldu. Bana refakat etti. Nihayet dünya semasına vardı. Cebrail gök kapısını çaldı (Bekçi melek tarafından):

-Kim o denildi. Cebrail:

-Cebrail´im! dedi.

-Yanındaki kimdir

-Muhammed.

-Ya., ona (vahiy ve miraç daveti) gönderildi mi

-Evet gönderildi.

-Merhaba gelen zat! Bu gelen kişi ne güzel yolcu denildi ve hemen gök kapısı açıldı. Ben birinci semaya varınca orada Adem (Peygamber) ile karşılaştım. Cebrail bana:

-Bu senin baban Adem´dir. Ona selam ver! dedi. Ben de se­lam verdim. Adem, selamıma karşılık verdi. Sonra:

-Merhaba hayırlı, iyi oğlum, salih peygamber! dedi. Cebrail benimle yukarı yükseldi. Ta ikinci semaya geldi. Bunun da ka­pısını çaldı:

-Kim o denildi.

-Cebrail´im!

-Yanındaki kimdir

-Muhammed.

-Ya! O´na vahiy ve miraç (daveti) gönderildi mi

-Evet gönderildi.

-Merhaba gelen zat! Bu gelen kişi ne güzel yolcu! Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben ikinci semaya varınca orada Yahya ve Isa (payganiberler)le karşılaştım. Yahya ile İsa, teyze oğulları­dır. Cebrail, bana:

-Bu gördüklerin Yahya ile İsa´dır. Bunlara selam ver, dedi. Ben de onlara selam verdim. Onlar da selamıma karşılık verdi­ler. Sonra:

-Merhaba hayırlı kardeş, Salih Peygamber! dediler. Sonra Cebrail benimle üçüncü semaya yükseldi. Bunun da kapısını çaldı.

-Kim o denildi.

-Cebrail´im.

-Yanındaki kimdir

-Muhammed!

-Ya! ona vahiy ve miraç (daveti) gönderildi mi

-Evet gönderildi

-Merhaba gelen zata! Bu gelen kişi ne güzel yolcu, denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben üçüncü semaya vardığımda Yusuf (peygamber) ile karşılaştım. Cebrail:

- Bu gördüğün Yusuf´tur. Ona selam ver, dedi. Ben de Yusuf a selam verdim. O da selamıma karşılık verdi. Sonra:

-Merhaba hayırlı kardeş, salih peygamber, dedi. Sonra Ceb­rail benimle yükseldi. Ta dördüncü semaya vardı. Bunun da kapısını çaldı.

- Kim o diye soruldu. -Cebrail! -Yanındaki kim

-Muhammedi

-Ona (miraç daveti) gönderildi mi

-Evet gönderildi!

-Merhaba gelen kişiye! Bu gelen zat ne güzel yolcu! denildi ve hemen gök kapısı açıldı. Ben dördüncü kat göğe vardığımda îdris (peygamber) ile karşılaştım. Cebrail, bana:

-Şu gördüğün Idris´tir. O´na selam ver! dedi. Ben de îdris´e selam verdim. O da selamıma karşılık verdi. Sonra:

-Merhaba salih kardeş, salih peygamber! dedi. Sonra Cebra­il benimle yükseldi ta beşinci semaya vardı. Onun da kapısını çaldı.

-Kim o

-Cebrail!

-Yanındaki kim

-Muhammed (sav)!

-Ona (miraç daveti) gönderildi mi

-Evet gönderildi.

-Ferah ve genişlik ona olsun! Bu gelen zat ne güzel yolcu, de­nildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben beşinci semaya varınca Harun (peygamber) ile karşılaştım. Cebrail bana:

-Bu Harun´dur. Ona selam ver! dedi. Ben de Harun´a selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra:

-Merhaba salih kardeş ve salih Peygamber! dedi. Sonra Ceb­rail benimle yükseldi ta altıncı kat göğe erişti. Gök kapısını çal­dı.

-Kim o

-Cebrail!

-Yanındaki kim

-Muhammed!

-Ya! Ona (miraç için davetiye) gönderildi mi

-Evet gönderildi.

-Bu gelen kişiye merhaba; ne güzel bir yolcu geldi! dedi. Ben altıncı göğe varınca Musa Peygamber ile karşılaştım. Cebrali bana:

-Bu Musa´dır, selam ver, dedi. Ben de Musa´ya selam ver­dim, o da selamıma karşılık verdi, sonra:

-Salih kardeşe ve salih peygambere merhaba dedi. Ben Mu­sa´yı bırakıp geçince Musa ağlamaya başladı. Musa´ya:

-Niye ağlıyorsun1 denildi. O da şöyle cevap verdi:

-Benden sonra bir genç peygambere biat olundu ki onun üm­metinden cennete girenler, benim ümmetimden girenlerden çok­tur da onun için ağlıyorum!

Sonra Cebrail benimle yedinci göğe yükseldi. Gök kapısını çaldı.

-Kim o

-Cebrail!

-Yanındaki kimdir

-Muhammed!

-Ona miraç daveti gönderildi mi

-Evet gönderildi!

-Bu gelen zata merhaba. Bu gelen kişi ne güzel yolcu!

Yedinci kat gökte ibrahim (peygamber} bulunuyordu. Cebra­il:

- Bu gördüğün baban İbrahim´dir. Ona selam ver; dedi. Ben de ibrahim´e selam verdim. O da selamıma mukabele etti ve:

-Ey hayırlı oğul, ey salih peygamber merhaba! dedi.

(Resulullah buyurdu ki:) Bütün bu yerlerden ve manzaralar­dan sonra karşıma Sidre-i Münteha alanı açıldı. Bir de gör­düm ki Sidr ağacının yemişleri (Yemen´in) Hecir (kasabası) destileri gibidir. (Onlar kadar iridir.) Yaprakları da fillerin ku­lakları gibidir. Cebrail bana:

-İşte bu Sidre-i Münteha´dır! dedi. Bu ağacın dibinden dört nehir kaynıyordu, iki nehir zahir, iki nehir de batın idi. Ben:

-Ey Cebrail bu dört nedir diye sordum. Cebrail:

-Batıni nehirler cennette iki nehirdir. Zahiri olan nehirler ise Nil ve Fırat nehirleridir, dedi. Sonra Beyt-ü Ma´mur bana gösterildi. Gördüm ki ona her gün yetmiş bin melek ziyarete gi­diyor. Sonra bana şarap,süt bal dolu üç bardak sunuldu. Ben süt dolu bardağı aldım, (içtim.) Cebrail bana "İçtiğin süt senin ve ümmetinin fıtratı, yani fıtrat-ı İslamiyesidir!" dedi. Sonra benim ile (ümmetim) üzerine, her gün için elli vakit namaz farz kılındı. Ben dönüp Musa´ya uğradığımda Musa:

-Ne emrolundun diye sordu. Ben:

-Her gün elli vakit namazla emrolundum diye cevap verdim. Musa:

-Hergün elli vakit namaza ümmetinin gücü yetmez. Vallahi ben, kesin olarak insanları senden Önce denedim. Ve İsrail oğullarını sıkı bir imtihana tabi tuttum. Bundan dolayı sen Rabbine dönüp ümmetin için hafifletmesini niyaz et, dedi. Ben de rabbime müracaat edip niyazda bulundum. Benden ve üm­metimden 10 vakit namaz kaldırıldı. Bunun üzerine Musa´ya dönüp geldim. Musa, önceki gibi tavsiyede bulundu. Ben yine rabbime niyazda bulundum. Bu defa 10 vakit namaz daha kal­dırıldı. Ben yine Musa´ya dönüp geldim. Musa da eskisi gibi öğüt verdi. Ben de rabbime niyazda bulundum. Benden 10 va­kit namaz daha kaldırıldı. Ben yine Musaya dönüp geldim. Musa da önceki gibi tavsiyede bulundu. Ben de Rabbime arz-ı niyaz ettim. Benden 10 vakit namaz daha kaldırıldı. Her gün 10 vakit namazla emrolundum ve Musa´ya dönüp geldim. Mu­sa bana evvelki mütalaasını söyledi. Ben de Allah´a arz-ı niyaz ettim, bu defa hergün beş vakit namazla emrolundum. Bunun üzerine Musa´ya dönüp geldim. Musa:

-Ne emrolundun diye sorunca Ben de:

-Hergün için beş vakit namazla emrolundum, dedim.

Musa:

-Ümmetin her gün beş vakit namaz kılmaya güç yetiremez, Ben senden önce insanları çok denedim ve îsrail oğullarını sıkı bir sınavdan geçirdim. Şimdi sen rabbine dön de bunun, üm­metin için hafifletilmesini dile, dedi. Ben:

-Rabbime çok yalvardım. Ta ki bir daha arz-ı niyaz etmek­ten utandım. Bu suretle beş vakit namaza razı olacağım ve bu­na teslimiyet göstereceğim, dedim. Ben Musa´nın yanından ge­çince bir münadi:

-Ben beş vakit namazla farizami imza ve irade eyledim ve kullarımdan fazlasını hafifletip kaldırdım! diye seslendi."

Buharı nin Kitabü´t-Tevhid adlı eserindeki bu rivayetinde anlatıldığına göre Peygamber efendimiz Musa (as) ile meşveret­te bulunduktan sonra beşinci defa Rabbine müracaat edip şöyle dedi: "Ey rabbim! Benim ümmetimin cesetleri, kalpleri kulakla­rı, gözleri ve işitme duyguları zayıftır, yükümüzü hafiflet" zorlu gücün sahibi kutlu ve yüce Allah şöyle buyurdu.: "Ey Muham­medi" Peygamber efendimiz "Emrine amadeyim ey Rabbim" di­ye cevap verince Cenab-ı Allah şöyle buyurdu: "Benim yanımda söz değiştirilmez. Ümmül kitapta sana farz kıldığım gibi na­mazların miktarı aynıyla kalacaktır. Her iyiliğe 10 misliyle se-vap yazılacaktır. Namazlar Ümmül kitapta elli vakit olarak yazılmıştır, ama siz beş vakit kılmakla mükellefsiniz!" [1]

Alimlerin ittifakla belirttiklerine göre Peygamber (sav) efen­dimiz bütün peygamberlere imamlık yapmıştır. Isra hadisesi­nin ruhen vuku bulduğunu söyleyenlere göre bu imamlık, rüya­yı saliha ile sabit olan ruhi bir imamlıktır. Mirac´m ruhen vuku bulduğunu söyleyenlere göre de bu imamlık, ruhi bir imamlık­tır. Ancak ravilerden bazılarının ifadelerinden anlaşıldığına gö­re Peygamber (sav) efendimiz Mescid-i Aksa´ya vardığında pey­gamberlere imamlık yapmıştır. Diğer bazı rivayetlerin ifadele­rinden de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz yüksek se­malara çıkarken diğer peygamberlere imamlık yapmıştır. "Ta­rihinde tbn Kesir, Peygamber efendimizin miracdan indikten sonra diğer peygamberlere imamlık yaptığı görüşünü tercih et­miş olup bu konuda şöyle demektedir:

"Peygamber (sav) efendimiz, Mescid-i Aksa´ya indi. Öyle an­laşılıyor ki, diğer Peygamberler de ona ikram ve tazimde bu­lunmak, ilahi huzurdan dönüşünde ona saygı göstermek için beraberinde Mescid-i Aksa´ya inmişlerdi. Nitekim misafirler de adet gereğince, çağrıldıkları makama varmadan önce başkala­rıyla buluşup görüşmezler. Nitekim Cebrail de peygamberler­den her birinin Resulullah´ı sorduğu zaman o, Peygamber efen­dimize şöyle tanımlamada bulunuyor ve diyordu ki: "Ey Mu-hammed, bu falan peygamberdir, kendisine selam ver" Eğer göklere yükselmeden Önce Peygamber efendimiz diğer peygam­berlerle buluşup görüşmüş olsaydı, onlarla ikinci kez tanışma­ya ihtiyaç hissetmezdi Nitekim Peygamber efendimizin şu söz­leri de bunu pekiştirmektedir: "Namaz vakti geldiğinde onlara imamlık ettim." Bu namaz da, sabah namazı idi. Cebrail, rab-binin buyruğuna dayanarak Peygamber efendimize, Öne geçip imamlık yapmasını emretmişti." [2]

Bu ifadeler de gösteriyor ki Peygamber efendimiz, en yüksek ufuklardan yere indikten sonra diğer peygamberlere imamlık yapmıştır. Bizim vardığımız kanaate göre de miraç hadisesi ru­hen ve sadık rüya şeklinde vuku bulmuştur.

Bu anlattıklarımız, îsra ve Miraç hadisesinin hikayesi idi. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de de bundan böyle bahsedilmektedir.

Sahih sünnetler de konuyu bu şekilde işlemektedirler. Bu hu­susta çok sözler söylenmiş olduğu ve muhtelif rivayetler nakle­dildiği için meseleyi biraz genişçe ele aldık. Ancak bu konuda söylenen sözleri tasfiye edip yanlışlıklardan arındırmak gere­kir. Özellikle miraç hadisesi ve ayın ikiye yarılması, Peygam­ber efendimizin hayatında meydana gelen harikulade maddi mucizelerdir. Buna rağmen Peygamber efendimiz, Kur´an-ı Ke-rim´i öne sürerek insanlığa meydan okuduğu gibi bu mucizeler­le insanlığa meydan okumuş değildir. Zira Peygamber efendi­miz ancak kendi şeriatinin kalıcılığına ve risaletinin süreklili­ğine münasip olan şeylerle insanlığa meydan okumuştur. Kur´an-ı Kerim, kıyamete dek insanlığa ve bütün nesillere hi­tap edecektir.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Kesir el-Bidaye ven-Nihaye, Ibn Kesir tefsiri Isra suresinin baş kısmı.

[2] Ibn Kesir el-Bidaye vennihaye, c.3, s 13



İnsanların En Güzel Ahlaklısıydı
Enes b. Malik (r.a.) şöyle dedi:Allah Resulü (a.s.), insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendisi evimizde iken namaz vakti gelirdi de hemen altında bulunan serginin (düzeltilmesini) emreder, yaygı süpürülür, sonra üzerine su serpilir, daha sonra da Allah Resulü (a.s.), imam olur biz arkasında saf tutardık. O da bize namaz kıldırırdı. Enes´lerin bu yaygısı hurma yapraklarından idi.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 1054

Keşke Sana Gelselerdi
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah´ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah´tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah´ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.