Yaz?c? Sürümü
Uhud Savaşı





Büyük Bedir yenilgisi Kureyş´i tasalandırmış ve iyiden iyiye düşündürmüştü. Çünkü o günde hak ile batıl birbirinden ayrıl­mış; mü´minlerin kuvvetli, müşriklerin de zayıf oldukları orta­ya çıkmıştı. Müşriklerin Hz. Peygamberin ordusundan aldıkla­rı ilk yenilgi buydu. Hezimetin acısı da çok şiddetli idi. Çünkü seçkin kimselerini kaybetmişler, cahiliyet hükmünce bir tanesi­ni bütün kabileye bedel tuttukları liderlerini yitirmişlerdi. Da­ha da önemlisi, tutunmakta oldukları şirk devletinin yıkılmaya yüz tuttuğunu hissetmeye başlamışlardı. Halbuki onlar müş-rikliği ata inancı olarak kabul etmekte ve : "Biz babalarımız­dan ne gördüysek onu kabul ederiz. Onların dinlerine bağlıyız" demekteydiler.

Ayrıca Kureyşliler Araplar arasındaki itibarlarının ve şe­reflerinin yıkılmaya yüz tuttuğunu görmüşlerdi. Eğer bu du­rum böyle devam ederse, şerefleri ve itibarları büsbütün yok olacaktı. Şeref ve itibarlarına boyun eğip teslim olan çöldeki Arapların, bundan böyle emirleri altından çıkıp kendilerine baş kaldıracaklarını ve yapabilirlerse, diğer Arap kabilelerinin de bağımsızlıklarını ilan edeceklerini sanmışlardı. Ticaret kervan­larının Hz. Muhammed´in eline geçtiğini ve malların arka­daşları arasında ganimet olarak paylaştırıldığını görmüşlerdi. Yazın ve kışın kervanlar düzenleyip ticari faaliyetler yapmak için güvenli bir yolları da kalmamıştı.

îşte bütün bunları gördükten sonra Hz. Muhammed´den öç almak için yollar aramaya başladılar. Bu uğurda bazı hamleler düzenledilerse de bir şey elde edemediler. îşte Sevik gazvesinde azıklarını bırakıp kaçmışlardı. Bütün bu alçaklıklara ve rezil­liklere maruz kalmışlardı. Artık susacaklar mıydı Ticaret ker­vanlarının elden gitmesine sussalar da, kaybettikleri şerefle­rinden dolayı susmayacaklardı. Büyüklerinin ve liderlik pozis­yonunda olan insanlarının ölümünden dolayı öç alacak ve asla susmayacaklardı.



Kervan Yerine Kuvvet


Abdullah bin Ebi Rebia, Ikrime bin Ebi Cehil, Safvan bin Ümeyye ve Bedir gününde babaları, ya da oğulları öldürü­len kişilerden oluşan bir heyet toplanarak Ebü Süfyan´ın yanı­na gittiler. Yeni savaşta kendilerine kumandanlık etmesini is­tediler ve kendisiyle bu hususta konuştular. Hezimete uğramış oldukları büyük Bedir savaşında kumandanlık, Ebu Cehl ile Ukbe bin Muayt arasında paylaşılmaktaydı. Bu defa kuman­danlığı tek elde, yani Ebu Süfyan´ın elinde birleştirmek istedi­ler. Geride kalan büyüklerinin başında Ebu Süfyan gelmek­teydi. Çünkü(kervanlarını kurtaran oydu. Kurtarılan kervanın mallarının, büyük Bedir yenilgisinin öcünü almak için feda edilmesini istiyorlardı. Ebu Süfyan´a giden bu heyet, kervan sahiplerine hitaben şöyle dediler: "Ey Kureyş topluluğu! Mu-hammed sizin dostlarınızı Öldürdü. Seçkinlerinizi yok etti. Onunla savaşıp öç almak için bu kervandaki mallarınızla bize yardım edin." Mal sahipleri, savaş malzemeleri ve savaş teçhi­zatı temin edilmesi için mallarından feragat ettiler. Heyet sa­vaş teçhizatını ve savaşçıları hazırladı. Çünkü Kureyşliler eski itibarlarını geri almadıkça zillet, utanç ve mahcubiyet altında kalacaklarını çok iyi bilmekteydiler. Kureyş´in bütün boyları ve evleri toplanıp bir araya geldiler. Herkes bir savaşçı verdi. Sa­vaş için hazırlık yaptı, tslamiyeti her ne kadar kökünden kazı-yamasalar bile, Medine´ye Öldürücü darbe indirmek için gerekli hazırlığı yapıyorlardı. Hesaplarına göre mü´minlerden öç ala­cak, şeref ve itibarlarını geri kurtaracak ve üzerlerindeki utanç lekesini sileceklerdi.

Kinane ve Tihame kabileleri ile, mızrakla savaş tecrübesi olan bir çok Habeşlileri de yanlarına aldılar. Bunlar arasında Allah´ın arslanı Hamza´nın katili Vahşi de vardı. Kendisine Kureyş´i tehdit etmekte olan Hamza´yı, keskin kılıcıyla öldür­düğü takdirde azad edileceği vaad edilmişti. Savaşmak için de­ğil-, sadece Hamza´yı gözetlemesi için görevlendirilmişti. Bir bakıma hile ile Öldürme görevini üstlenmişti, yoksa maksadı savaşmak değildi. Bunlar Mekke etrafındaki kabileleri ve Ha­beşlileri yanlarına almakla yetinmemiş, aksine Medine´deki Evs kabilesine mensup bazı müşriklerden de yardım vaadi al­mışlardı. Çünkü Evs kabilesine mensup bazı müşrikler de, tıp­kı bu Kureyşliler gibi, müslümanlara karşı kin gütmekte idiler. Bunlar münafıklık yapmaya, iki yüzlü görünmeye razı olma­mış, düşmanlıklarını açıktan açığa devam ettirmek yolunu seç­mişlerdi. Katade´nin rivayetine göre, Ben-i Salebe´nin kar­deşi Ebu Amir bin Sayfi, Hz. Peygamberden uzak kalmak için, yanına Evs kabilesinden elli kişiyi de alarak Medine´den çıkmıştı. Bu adam Hz. Peygamberin Medine´ye gelişinden önce oradan ayrılmıştı. Kureyşliler kendisine; "Eğer Medine´ye dö­nersen, kabilenden hiç kimse sana karşı çıkmaz ve sana muha­lefet etmez. Aksine senin emrine girerler" dediler.

Böylece müslümanlara karşı üçbin kişi civarında asker top­lanmış oldu. Beraberlerinde ikiyüz at ve ikiyüz de süvari bulu­nuyordu. Halid bin Velid sağ cenaha, İkrime bin ebi Cehil d e sol cenaha kumanda edecekti. Bunlar Hz. Peygamberin, din hamiyyeti ile ve manevi ruhtan destek alarak sayı ve teçhizatın üzerinde bir kuvvetle zorluklara karşı göğüs gererek savaşmakta olduğunu biliyor ve görüyorlardı. Beraberlerine, kendile­rine moral bakımından güç verecek kadınlarını da almayı uy­gun gördüler. Çünkü böylece, kadınların yanında cehpeden kaçmaktan utanacak ve kadınlarını müslümanlara esir bırak­mamak için var güçleriyle savaşacaklardı.

Ebu Süfyan bin Harb, kumandan olarak yola çıktı. Zevcesi Utbe kızı Hind´i de yanına aldı. Hind müslümanlara karşı bü­yük bir intikam duygusu besliyordu. Çünkü babası, kardeşi ve oğlu müslümanlar tarafından öldürülmüştü. Ebu Cehil´in oğlu Ikrime de onlarla birlikte sefere çıkmıştı. Beraberinde Haris´in kızı Ümmü Hakim adındaki zevcesi de vardı. Kureyş içinde şeref ve asalet sahibi kimseler de bunlar arasına katılmışlardı. Bunlar askerleri teşvik etmek ve cepheden kaçmalarını önle­mek için gelmişlerdi. Kısacası, sayı, silah ve teçhizatları mü­kemmeldi ve ayrıca yanlarında kendilerini müslümanlara karşı kışkırtacak ve savaşta onlara cesaret verecek kadınları da var­dı. Çünkü onlarda, müslümanlarda bulunan manevi kuvvet ve iman gücü bulunmuyordu. Bunun yerine savaşta kendilerini yüreklendirmek, askerlere de savaş şevki vermek için kadınlar­dan şairlerden ve hatiplerden yardım bekliyorlardı. Savaşta kendilerini cesaretlendirmek için Ebu Azze Amr bin Abdul­lah el- Cemhi´yi de yanlarına almışlardı. Bu adam büyük Be­dir savaşında esir alınmış, Hz. Peygamber tarafından hiçbir fidye alınmaksızın serbest bırakılmıştı. Çünkü yoksul ve çoluk çocuğu kalabalık olan bir kimseydi. Hz. Peygambere dil uzat­masın ve müslümanlarla yapılacak savaşta müşriklere yardım­cı olmasın diye Hz. Peygamber tarafından serbest bırakılmıştı. Fakat müşrikler onu, Hz. Peygambere verdiği bu sözden cay­dırdılar. Safvan bin Ümeyye: "Ey Ebu Azze, sen şair bir adamsın. Dilinle bize yardım et, bizimle birlikte cepheye gel" demişlerdi.

Ebu Azze, Safvan´a şu karşılığı vermişti:"Muhammed beni fidyesiz olarak serbest bıraktı. Ona karşı sizleri teşvik et­mek ve askerlerinizi onlarla savaşmaya kışkırtmak istemiyo­rum.7´

Safvan bu defa kendisine şöyle hitap etmişti: "Hiç değilse varlığınla bize yardım et, şahsınla bize destek ol. Allah´a söz veriyorum ki, eğer bu savaştan salimen dönersen kızların için sana yardım ederim. Eğer öldürülürsen kızınla kızlarımı bir tutarım. Bollukta ve sıkıntıda hep onların koruyucusu olurum"

Ebu Azze çaresiz kalarak onlarla birlikte sefere çıktı. O ve başka şairler Kinane Oğullarını Kureyş askerlerine katılmaya ikna ettiler. Onları, Hz. Peygamberle savaşmak için kışkırttı­lar.

Öyle görülüyor ki, Hz. Peygamber, onların yola çıktıklarını haber almıştır. Rivayetlerin çoğuna göre bu sefere katılmayan Abdulmuttalib oğlu Abbas hazretleri bir mektupla, Kureyş-liler´in, beraberlerindeki müttefikleriyle birlikte müslümanlar-la savaşmak üzere yola koyulduklarını Hz. Peygambere bildir­miştir. Ayrıca Hz. Peygamberin etrafa gönderdiği adamları da vardı. Bunlar müşriklerin islam´a karşı kurdukları planları Hz. Peygambere bildiriyorlardı. Yola çıkan kervanlardan sefere ko­yulan ordulardan müslümanları haberdar ediyorlardı. Fakat Peygamber efendimiz olacakları bekledi. Onlar yola çıkınca, kendisi de karşılarına çıkacaktı. Onlar işe başlamadan, kendisi başlamak istemiyor ve yerinden ayrılmıyordu. Kureyş ordusu yola koyuldu ve sonunda Medine´ye geldi. Medine´nin yakınla­rındaki tarlalara ve mezarlara girdiler. Müslümanlara karşı meydan okurcasına, atları ve develeriyle ekinleri çiğnemeye başladılar.



Hz. Peygamberin Onlarla Karşılaşması


Kalabalık düşman ordusu, hicretin üçüncü yılı Şevval ayı başlarında Medine´ye ulaştı. Savaş, Şevval ayının ortalarında, başka bir rivayete göre ise, onbirinde başladı.

Hz. Peygamber sayı ve teçhizat çokluğuyla değil; iman, hak ve şura kuvvetiyle müşriklere karşı savaşmak için hazırlığa başladı. Müslümanlar arasına yardımlaşma ruhunu yaydı. Şu­raya katılmaları için mü´minleri davet etti. Çünkü ihlaslı kim­seler arasında şura yapılması halinde, o şuraya katılan herkes, kendini toplumun kopmaz bir parçası olarak hisseder. Namaz­dan sonra Hz. Peygamber, müslümanlar arasında durdu ve Mü´minler, işin çok önemli olduğunu hissettiler. Hz. Peygam­ber, savaştan önce müslümanlara danışmaya ve fikirlerini al­maya başladı. Şura meclisinin görüşü iki noktada toplanmaktaydı. Birinci görüş Hz. Peygamber iman ordusuyla beraber müşriklere karşı çıkıp savaş için en uygun yerde onları karşıla­sın. İkinci görüş de, Medine´de kalıp sonucu beklesin şeklindey­di. Eğer müşrikler Medine dışında bakleyecek olurlarsa, azıkla­rı tükenecek ve binekleri heder olacaktı. Medine´ye girmek iste­dikleri takdirde ise, taştan ve tuğladan yapılmış yolları ve bi­nalarıyla bu şehir kaleye benzediği için, içeriye nereden gire­ceklerini bilemeyeceklerdi.

Şura meclisi, her iki görüşün de düşman aleyhine olduğuna inanıyordu. Hz. Peygamber Medine dışına çıkmayı uygun gör­müyordu. Rivayete göre şura meclisine hitaben şöyle demişti: "Bekleyin, çoluk çocuğunuzu, sağlam kaleleri andıran evlerini­ze bırakın. Eğer düşman Medine´ye girerse sokaklarda onlarla savaşırız. Evlerin üzerlerinden onlara ok atarsınız."

Ibn Ishak´m rivayetine göre ise, Hz. Peygamber şura mecli­sine hitaben şöyle demiştir: "isterseniz Medine´de kalalım, on­ları da konakladıkları yerde bırakalım. Eğer orada kalırlarsa bulundukları yer onlar için çok kötüdür. Eğer yanımıza gelir­lerse, burada onlarla savaşırız."

Abdullah bin Ubey bin Selül´ün de Hz. Peygamberin görü­şünde olması dikkat çekicidir. Belki de o, düşmanla karşılaş­maktan korkuyor ve münafıklığının açığa çıkmasından endişe ediyordu. Ya da dostları olan yahudilerin, Medine´deki şehir sa­vaşım fırsat bilerek, müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı boza­cakları ihtimalim düşünüyordu. Maksadı ne olursa olsun -Kalblerde olanı ancak Allah bilir- o şöyle demişti: Ey Allah´ın Resulü, Medine´de kal, düşmana karşı çıkma. Andolsun ki biz, her ne zaman düşmanla karşılaşmak üzere Medine dışına çık­mışsak mutlaka yenilgiye uğramışızdır. Ne zaman da düşman Medine içine girmişse mutlaka onları yenilgiye uğratmışızdır. Ey Allah´ın Resulü, onları yerlerinde bırak. Eğer orada kalır­larsa kaldıkları yer, onlar için çok kötüdür. Eğer Medine´ye gi­rerlerse, adamlarımız yüz yüze çarpışırlar. Kadınlar ve çocuk­lar da evlerin içinden üzerlerine taş atarlar. Böylece hezimete uğrayarak geri dönerler.

Hz. Peygamberin görüşü de bu olmasına rağmen, mücahitle­rin çoğu bu görüşe muhalefet ettiler. Mücahitlerin bir kısmı, güçlü, kuvvetli ve savaşçı oldukları için Medine´de kalıp beklemeyi yiğitliklerine sığdıramıyorlar, mutlaka düşmana karşı çı­kıp onlarla savaşmayı istiyorlardı. Bunlar arasında Allah´ın arslanı Abdulmuttalip oğlu Hanıza da vardı. Şöyle demişti: "Ey Muhammed ! Sana kitabı indirene yemin olsun ki, biz, müşriklerle mücadele edeceğizi"

Ensardan güçlü bir adam da şöyle demişti: "Ey Allah´ın Re­sulü! Milletimiz olan Medineliler´in yanındayken onlarla sa­vaşmayacağız da, ne zaman savaşacağız !"

Bedir savaşma katılmamış olan ikinci kısım mücahitlerse, bu günü fırsat bilerek cihad şerefine kavuşmayı arzuluyorlar di. "Biz Allah´tan böyle bir şeref bahşetmesini dilerken, o düşman­larını ayağımıza gönderdi. Daha ne duruyoruz " diyerek Medi­ne dışında müşriklerle savaşmak arzusunda olduklarını ifade ettiler. Böylece Medine dışına çıkıp düşmanla çarpışma arzu­sunda olanların sayısı epey yüksek olduğundan, şura meclisi, Medine dışına çıkıp düşmanla savaşma görüşünde karar kıldı. Zaten Hz. Peygamber de şurayı çoğunluğun hükmüne uymak için toplamıştı.



Hz. Peygamber Mü´minleri Savaşa Hazırlıyor


Hz. Peygamber, sayı bakımından çoğunlukta olan ve kendile­rine güvenip büyüklük taslayan düşmanla karşılaşacağı yerle­rin durumunu öğrenmek istedi. Ordusunun düşman ordusunun geçeceği yerden geçmemesi için, uygun olan yeri bulmaya çalış­tı. Buhari ve Müslim´in Sahihlerinde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Bizi düşmana uğratmayacak bir yoldan geçi­rerek, düşmana hakim bir tepenin üzerine götürebilecek birisi var mı " diye sordu. Ebu Heyseme,"Ben varım ya Resulul-lahn dedi ve yürümeye başladı, islam ordusunu Harise kabile­sinin taşlık arazisinden geçirerek Nihayet Merba bin Kay-zi´nin arazisine geldi. Merba, münafık ve kör bir adamdı. Hz. Peygamber ile beraberindeki müslümanların oradan geçtikleri­ni hissedince müslümanların yüzlerine toprak savurmaya baş­ladı. Hz. Peygamber (sav)´e: "Eğer Allah´ın Resulü isen, tarlam­dan geçmeni helal etmiyorum" dedi ve sonra da bir avuç toprak alıp: "Vallahi bu toprağın, etrafındaki adamlara değil de sade­ce senin yüzüne isabet edeceğini bilseydim mutlaka yüzüne savururdum" diye ekledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber´in ya­nında bulunan ashab onu Öldürmek için koşmaya başladılar. Ama Hz. Peygamber onları durdurarak şöyle dedi: "Onu öldür­meyin. Çünkü bunun hem gözü, hem de kalbi kördür." Fakat bu arada Peygamber efendimizin etrafındakiler acele davrana­rak onu dövmüşler ve ellerindeki yay ile kafasım varmışlardı.

Hz. Peygamber Medine dışına çıkma kararını mü´minlerin görüşlerine uyarak vermiş ve yola koyulmuştu. Askerleri sava­şa başlamadan önce onlara, görüşlerine uyduğunu ve bu nedene le savaş zırhını giydiğini hatırlatmıştı. Askerleri de uygun yer­lere yerleştirmişti.

Bazı mü´minler Hz. Peygamberi, Medine dışına çıkmaya zor­ladıklarını hissetmiş ve: "Rasulullah Medine de kalmamızı em-retmemişti. O, her şeyi Allah´ın kendisine bildirdiği vahiy ile bizden daha iyi bilmektedir" demişlerdi ve Medine´de kalma fikrinin vahye dayalı ilahi bir emir olduğunu sanmışlardı. Fa­kat daha sonra imanlarının güçlü olmasından dolayı: "Eğer du­rum böyle olsaydı, Hz. Peygamber bu hususta kimseye danış-mazdı" dediler. Çünkü Allah´ın kesin emir, ya da yasağının bu­lunduğu bir meselede insanların görüşüne müracaat edilmez. Ancak savaş ve taktik konusunda Resulullah görüş belirtebilir­di. Bu nedenle onların fikirlerine müracaat etti ve çoğunluğun görüşünü benimsedi. Çünkü bu bir şura işiydi.

Öyle görülüyor ki, onlar bu düşüncelerinden dolayı görüşle-´ rinden vazgeçmişlerdi. Ama şuranın anlamı, tereddüt etmek değildi. Çünkü tereddüdün arkasından hezimet gelir. Azmin ol­madığı yerde tereddüt olur. Azim ise ordunun kuvvetini gös­terir. Hz. Peygamber onları, tereddüt etmemeleri gerektiği hu­susunda uyarmış ve peygamberlik hikmeti uyarınca onlara şöy­le demişti: "Bir peygambere, savaş zırhını giydikten ve düşma­na karşı çıkmaya izin verdikten sonra, savaşta geri dönmek ya­raşmaz. Ben sizi Medine´de kalmaya davet etmiştim, ama ço­ğunluk mutlaka düşmana karşı çıkma konusunda birleşti. Öy­leyse savaş ve zorluk anında sabredip Allah´a karşı gelmekten sakınmalısınız. Allah size ne emrettiyse ona bakın,9* Hz. Pey­gamber, bu sözlerinden sonra beraberindeki mü´minlerden olu­şan ordusuyla Medine dışına çıktı. Bu savaşta, önce de söyledi­ğimiz gibi, müşriklerin sayısı üç bin civarındaydı. Buna karşılık müslümanların sayısı, -aralarına karışan münafıklarla bir­likte- ancak bin kişi kadardı. Zühri´nin rivayetine göre, Ensar-dan bazıları müttefikleri olan yahudilerden yardım almak hu­susunda Resulullah (sav) dan izin istemişlerdi. Fakat Resulul-lah (sav) : "Bizim onlara ihtiyacımız yokturl" demişti. Çünkü Hz. Peygamber, ordusunun, inançlarını savunmak uğruna sa­vaşmak isteyen kimselerden teşekkül etmesini istemişti. Ayrı­ca noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bir ayetle şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar, kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin; onlar sizi bozmaktan geri durmazlar. Size sı­kıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmak­tadır. Göğüslerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür." (Ai-imran: 118)

Zafer kazanmak, yolundaki bir peygamberin yahudilerden yardım istemesi uygun olmazdı. Onunla Kaynuka Oğullan olan yahudiler arasında öyle olaylar cereyan etmişti ki, sonunda on­ları Medine´den sürgün etmek mecburiyetinde kalmıştı. Çünkü Allah, yahudilerin sürgün edilmelerini farz kılmıştı.



Münafıklar


Cenab-ı Allah, îslam ordusunu münafıklardan arındırdı. Ab­dullah bin Übey bin Selül´ün adamlarından olan ve bin kişi­lik îslam ordusunun yaklaşık üçte birini teşkil eden münafık askerler, îslam ordusundan ayrıldılar. Abdullah bin Übey, görüşüne Hz. Peygamber tarafından aldırış edilmediği gerek­çesiyle öfkelendiğini ve bu nedenle ordudan ayrıldığını açıkla­mıştı, îşte bütün diktatörler görüşlerini zorla başkalarına ka­bul ettirmek isterler. Bu vasıftaki kimseler, Abullah bin Übey gibi münafıktırlar. Onun ve beraberindeki kimselerin ordudan ayrılmaları, kendi münafık-lıklarmı müslümanlara ilan etmek anlamındaydı. O : "Muhammed onlara uydu ve bana karşı geldil" demişti.

îslam ordusundan ayrılışının peşi sıra, bazı ihlaslı kimseler onu ayıplayıp kınadılar. Bunun yanı sıra, bazı mü´minler de ona tabi olmaya yeltendiler. Onu ve beraberindeki müna-fıklan kınayanların başında Amr bin Hüzam gelmektedir. Ona ve adamlarına şöyle diyordu: "Ey kavim! Allah aşkına peygamberinizi ve milletinizi yalnız bırakmayın. Düşmanla karşılaştık­ları bir sırada onlardan el çekmeyM" Kureyş ordusu Medi­ne´ye girmek üzere surlara tırmanmaktayken -münafıklıkla­rından olacak ki- şöyle demişlerdi "Eğer savaşacağınızı bilsek, sizi düşmanlarınıza teslim etmeyiz. Ama aranızda savaş olaca­ğını sanmıyoruz." Abdullah bin Übey ile adamlarının isyan edip başkaldırdıkları bir sırada, mü´min bir adam onlara hita­ben şöyle dedi: "Allah´ın düşmanları! Allah sizi yok etsin ve rahmetinden uzaklaştırsın. Mutlaka yüce Rabbimiz, Peygambe­rini size muhtaç etmeyecektir .!"

Münafıkların geri dönmeleri, tereddüt içindeki bazı müslü-manlarm paniğe kapılmalarına sebep oldu. Halbuki onları ko­ruyacak ve onlara yardım edecek olan, Cenab-1 Allah´tı. Tered­düde düşen müslüman gruplar Seleme oğullarıyla Harise oğul­larıydı. Bunlar da Abdullah bin Übey ´le birlikte geri dönmek istemişlerdi. Çünkü münafık olmamalarına rağmen sayı bakı­mından kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusuyla karşılaşmaktan aşırı derecede ürkmüşlerdi. îşte bunlarla ilgili olarak cenab-ı Allah, Hz. Peygambere şu haberi göndermiştir: "Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın, (Uhud´da) mü´minle-ri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi. Sizden iki takım, korkup bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Al­lah, kendilerinin dostu idi. İnananlar, Allah´a dayansınlar." (Al-i îmran: 121-122)

Yüce Rabbimizin "Allah onların dostudur" sözünden dolayı, bozulmaya yüz tutmuş olan o iki grup çok sevinmişlerdi. Bu ilahi teminat üzerine tereddüt içinde olsalar da münafık olma­dıkları açıklandğından dolayı, sükunet bulmuşlardı. Çünkü Ce­nab-ı Allah, mü´minlerin dostu ve velisidir. Münafıkların dostu ise şeytandır.

Münafıklar İslam ordusundan ayrılınca, yaşları onbeşe var­mamış olan, savaş ve atıcılık tecrübeleri olmayan, bedeni gücü bulunmayan, normal yaştaki erkekler gibi, iş beceremeyen kü­çücük mü´min çocuklar dahi Hz. Peygambere müracak ederek cehpeye gönderilmelererini istemişlerdi. Buhari ve Müslim´in Sahih´lerinde yer alan bir rivayete göre, Abdullah bin Ömer hazretleri tek başına gelerek Hz. Peygambere Uhud savaşma katılmak istediğini söylemiş Hz. Peygamber de onun bu isteğini kabul etmemişti. Aynı şekilde Üsame bin Zeyd, Zeyd bin Sa­bit, Bera bin Azib ve diğerleri de cepheye gönderilmek arzu­sunda olduklarını ifade etmişler, ama Hz. Peygamber onların bu arzularını kabul etmemişti. Yine yaşı onbeşe ulaşmamış olan Rafi bin Huzeyi Hz. Peygambere başvurarak, cephede savaşmak istediğini söylemiş, Hz. Peygamber onu reddedeceği sırada, onun iyi ok attığını söylemişler. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber cephede savaşması için ona izin vermişti. Çünkü ok atabilmek için bedeni kuvvete ihtiyaç yoktur. Sadece hedefi tutturmak konusunda usta olmak gerekiyordu ki, bu da o genç­te mevcuttu. Yine bu yaşlarda olan Sebire bin Cündüp de cepheye gidip savaşmak arzusunda olduğunu Hz. Peygambere ifade etmiş, Peygamberimiz de reddetmek üzereyken orada bu­lunanlar: uEy Allah´ın Resulü! Bu genç çobanları bile devirecek güçtedir" demişler, Hz. Peygamber de onun bedeni güce sahip olduğunu görünce savaşa katılmasına izin vermişti.



Savaş Üsleri


Hz. Peygamber mü´minleri savaş üslerine yerleştirmeye baş­ladı. Cenab-ı Allah, îslâm ordusunu münafıklardan arındırmış, tereddüt içinde bulunanlara da sebat vermişti. Hz. Peygamber askerlerini sabra davet etmişti. Cenab-ı Allah´ın kendilerine yardımcı olacağını, nitekim sayıca düşmandan az oldukları hal­de, Bedir savaşında da yardım etmiş olduğunu bildirmişti. Sab­rettikleri takdirde zafere ereceklerini kendilerine müjdelemişti. Cenab-ı Allah, Peygamberlerinin o günde kendilerine sebat ve­rişini anlatarak şöyle buyurmaktadır: "Allah müzminlere yar­dım eder Nitekim Allah size Bedir´de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idiniz. O halde Allah´tan korkun ki şükredesiniz. O zaman sen mü´minlere: ´Rabbinizin, size, indirmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmedi mi ´ diyordun. Evet, eğer sabreder, (Allah´tan) korkarsanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beşbin Melekle yardım eder. Allah bunu, ancak size müjde olsun kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır. Yardım, yalnız, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır. inkar edenlerden bir kısmını kessin veya pe­rişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye (size yardım eder)." (Al-i İmran: 123-127)

Bu müjdelerle Cenab-ı Allah mü´minlerin kalblerine sebat verdi. Onları meleklerle destekledi. Savaş meydanında sabır ve sebat edip Allah´ı andıkları, O´nun, her gücün üstünde olduğu­nu hatırladıkları, savaştan yüz çevirmedikleri, düşman peşine düşerek ganimetle meşgul olmadıkları, kendilerini doğru yola çağıran idrakli kumandanları olan Hz. Peygambere muhalefet etmedikleri, savaş alanında birbirlerine yardımcı oldukları tak­dirde muzaffer olacaklarını müjdeledi. Mü´minler, birbiriyle yardımlaşan askerlerden teşekkül eden bir ordu olduklarını, ganimetleri elde etmek için birbirleriyle yarışan dağınık grup­lar olmadıklarını anladılar. Çünkü zaferi elde etmek için, bir­birleriyle rekabet etmelerine gerek yoktu.

Hz. Peygamber Medine´den çıkarak Uhud´a geldi ve dağın yanındaki vadinin kıyısına konakladı. Müşriklerin saldırısına uğramamaları için askerlerinin sırtını Uhud´a dayadı. Bedir´de olduğu gibi, bu savaşta da orduyu bizzat kendisi düzenledi. Onun bu düzenlemesini gören müşrikler de, onu taklit ederek ordularını saflara ayırıp düzenlediler. Elli kadar kişiyi okçu olarak ayırıp ordunun arkasına yerleştirdi. Başlarına da Ab­dullah bin Cübeyr´i komutan olarak tayin etti. Arkadan gele­cek olan süvarileri geri püskürtmelerini emretti ve kumandan Abdullah bin Cübeyr´e şöyle dedi: "Arkadan bize saldıracak olan süvarileri oklarınızla geri püskürtün. Biz düşmanı takibe çıktığımızda kesinlikle yerlerinizden ayrılmayın."

Hz. Peygamber bu düzenlemeleri yaptıktan sonra zırhını giy­di. Okçulara müşrik askerlerinin arkadan saldırılarına izin vermemeleriniHenbih etti. Çünkü müşrik orduları sayıca çok fazlaydı. Hz. Peygamber, ordusunu saf düzenine koyup yerleri­ne yerleştirdikten sonra, kendisi emir vermeden savaşa başla­mamalarını söyledi. Böylece kumanda birliği sağlanmış olacak ve îslam ordusunun arkası da okçular tarafından koruma altı­na alınmış olacaktı.

Hz. Peygamber tarafından yapılan bu düzenleme, o zamana kadar araplarm bilmediği bir savaş taktiğiydi. Eğer okçular onun emrine uymuş olsalardı, îslam ordusu asla sarsıntı geçir-meyecek ve bu gazada darbe yemeyecekti. îman ordusunun önünde sayı çokluğu ve teçhizat fazlalığıyla övünen şirk ordusu vardı. Müşriklerin ikiyüzü aşkın atları ile develeri Medine´nin tarla ve mezralarını geliş- gidiş yolu yapmışlardı. Bu da Medi­ne halkının hamiyet duygularını alevlendirmiş, onları savaşa yöneltmişti. Öyle ki, Medine´den çıkıp düşmanla savaşma hu­susunda Hz. Peygamber kendileriyle müşavere yaparken, Me­dine halkının sözcüsü şöyle demişti: Evs ve Hazreç kabileleri­nin tarlaları düşman atları ve develerinin ayakları altında çiğ­nendiği halde, herhangi bir harekette bulunulmayacak mı Bu olacak şey midir !



İki Ordu


îki ordu karşı karşıya geldi, iki tarafın savaşa başlamaların­dan önce her iki taraf askerinin görünen ve görünmeyen vasıf­larını anlatmamız gerekmektedir. Çünkü onların durumlarını anlatmamız, bir bakıma onların sonlarını anlatmak bakımın­dan faydalı olacaktır. Allah mü´minlerin dostu ve yardımcısıdır.

Müşrik ordusu bütün maddi kuvvetlere sahipti. Savaşçıları­nın sayısı da mü´minlerinkinden kat kat fazlaydı. Onları sava­şa sürükleyen sebep, öç duygusu ve kaybettikleri itibarı yeni­den kazanmak duygusuydu. Servet kaynakları olan ticaretleri­ni teminat ve garanti altına alma endişesi de bu sebepler ara­sındaydı. Çünkü ticaret yolları, tamamen müslümanların kont­rolü altına girmişti. Savaşmak ve zafer uğruna candan ve mal­dan geçmek için bütün sebepler mevcuttu. Şunu iyice anlamış­lardı ki, onlarla Hz. Peygamber arasındaki iş, ölüm kalım me-selesiydi. Ya hayatta kalıp onurlu bir şekilde yaşayacak ve di­ğer kabilelere karşı övünecekler, ya da utanç damgası altında alçakça bir hayat sürecek veya öleceklerdi. Hz. Peygamberin yaptığı gibi askerlerini saf düzenine soktular. Kumandan, as­kerlerini düzene koymak ve disiplin altında tutmaktan sorum­ludur. Böyle yapmadığı takdirde savaşı istediği yöne sevkede-mez. Müşrikler beraberlerinde kadınlarını da getirmişlerdi. Bu kadınlardan hepsinin, ya babası, ya kardeşi, ya oğlu veya diğer yakınları önceki savaşlarda kaybolmuşlardı. Kadınları getirme­lerinin sebebi, daha önce de söylediğimiz gibi savaşçıların kaç-mamasıydı. Çünkü kadınlar varken savaştan kaçmak ve kadın­ları düşmana teslim etmek onlar için ayıp ve utanç verici bir durumdu.

Rivayete göre iki ordu karşı karşıya gelip birbirlerine yaklaş­tıklarında, Utbe kızı Hind, beraberindeki kadınları da yanına alarak def çalmaya ve müşrik askerleri savaş için coşturmaya başlamıştı. Kureyş ordusunun sancağı Abdü´ddar Oğullarının elindeydi. Onları teşvik etmek için şöyle demişti: "Haydi göre­yim sizi Abdü´ddar oğulları

"Haydi göreyim sizi, arkayı kollayanlar

Keskin kılıçlarınızla vurun onlara"

Bedir savaşında babasını, kardeşini, oğlunu kaybeden bu Hind, yine müşrik askerlerini kışkırtarak şöyle bir kaside okumuştu:

İlerlerseniz sizleri kucaklarız

Size kadife döşekler sereriz

Eğer gerilerseniz sizden ayrılırız

Sizden ayrılırız ve ve sizi hiç sevmeyiz!

Savaş başlamadan önce Ebu Süfyan´da askerlerine atılım ruhunu aşılıyor ve onları müslümanlara karşı olanca gücüyle kışkırtıyordu. EbuJshak´m rivayetine göre, Ebu Süfyan şöyle diyordu: "Ey Abdü´ddar oğulları! Bedir savaşında da sancağı­mızı sizler taşıyordunuz. Başımıza neler geldiğini gördünüz. Sancak yok oldu mu, kendileri de yok olur. Ya sancağımızı hakkıyla taşırsınız. Ya da bırakın onu biz taşıyalım ve hakkını verelim." Ebu Süfyan´ın bu sözleri üzerine Abdü´dar oğulları ona saldırmak istediler ve onu tehdit ettiler: "Sancağımızı sa­na mı teslim edeceğiz Yarın düşmanla karşılaştığımız zaman neler yapacağımızı görürsünl"

Sayı ve teçhizat üstünlüğüne sahip Kureyş ordusunun mane­viyatı yüksekti. Hamiyyet duygusuyla, batıl davalarının etra­fında kenetlenmişlerdi. Şer, kin ve intikam, onları aynı gaye et­rafında toplamıştı.

Şimdi islam ordusuna dönelim. Bu ordunun iman ve manevi­yat gücü, müşriklerden daha az değildi. Savaşa iten sebep müş­rikler için kin ve intikam, müslümanlar içinse iman ve şehadet tutkusuydu. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, müs-lümanlarla birlikteydi. Yeryüzünün iman ve maneviyat bakı­mından en büyük kumandanları onlar arasında olduğu gibi, mü´minler için en güzel bir örnek olan Hz. Peygamber de başlarmda bulunmaktaydı. Ancak bütün bunlarla birlikte bazı müla­hazalarda bulunmamız gerekmektedir. Şöyle ki:

1- Bedir savaşma katılmayan ve o savaşta ganimet elde ede­meyen bazı kimseler, bu gaye ile müslümanlar safında savaşa çıkmak ve düşmanla karşılaşmak istemişlerdi. Maksatları Be-dir´de ganimet elde eden mü´min kardeşleri gibi, ganimet elde etmekti. Her ne kadar buna ek olarak kuvvetli bir imanları ve canlarını feda etme tutukusu bulunsa da, hedeflerinin bir kıs­mını ganimet elde etme arzusu teşkil etmekteydi. Müslümanla­rın yeryüzüne hakim olup düşmanın belini kırmadan önce esir almaları nasıl yasaklanmışsa, aynı şekilde zafer kesinleşmeden ganimet peşine koşmak da yasaklanmıştır.

2- Münafıkların îslam ordusu saflarından çıkmalarıyla, ordu nifaktan arındıysa da, azmi kuvvetli olmayan bazı mütereddit kimseler, müslümanlar arasında bulunmaktaydı. îki grup, ne-dereyse bozulmaya yüz tutmuştu. Bu iki grubun içindeki fertle­rin tümünün; azmini kuvvetlendirdiğim, savaşmakta ısrarlı ol­duğunu, zafer elde etmek istediğini söylememiz mümkün de­ğildir. Bunlar arasında bazı kimseler mütereddit olarak îslam ordusuyla birlikte cepheye gelmişlerdi. Tabii ki sayılarının çok­luğu oranında islam ordusunun kuvveti azalmaktaydı.

3- Medine etrafında bulunan bazı yahudilere münafıklar da katılmışlardı. Bunlar, savaşmakta olan İslam mücahitlerinin arkasında Medine´de bir gedik bırakmışlar ve düşman ordusu­nun buraya sızmasına zemin hazırlamışlardı. Fakat Hz. Pey-gamber´in kumandanlığı sayesinde bütün zaaf faktörleri orta­dan kaldırılmış, askerlerdeki tereddüt unsuru gizlenmişti. An­cak ganimet ışıkları parladığı esnada, onlarda gizli bulunan ga­nimet elde etme güdüsü açığa çıkmıştı. Zafer ışıkları parlayın-ca, kaçmakta olan yenik müşrik kuvvetlerinin ardına düşmek-tense, ganimeti elde etmek için koşuşmaya başlamışlardı. Tabii ki, yüce Allah´ın kelimesi her şeyin üstündedir. Onur ve üstün­lük sadece ona aittir. O, doğru yolda yürüdükleri, savaşta sa­bırlı oldukları takdirde mü´minlere yardımcı olacaktır. Yüce Al­lah´ın tevfıkinden sonra, zafer için böyle bir kuvvete ihtiyaç vardı. Hz. Peygamber de, zafer için bütün hazırlıkları tamam­lamış, askerlerin morallerini takviye etmiş, azimlerini bileme­mişti. Yüce Allah da şu müjdeyi veriyordu: "Bir kere azmettin mi artık Allah´a dayan}"



Savaş


Hz. Peygamber askerlerini savaş üslerine yerleştirmiş ve iki şeye özellikle dikkat etmişti. Birincisi okçularla ilgiliydi. Yerle­rinden ayrılmamalarını onlara sıkıca tembihlemiş ve onlara şöyle uyarıda bulunmuştu: "Siz ordunun arkasını koruyun. Çünkü müşriklerin arkadan saldırmaları tehlike meydana geti­rir. Yerinizden asla ayrılmayın. Oldürül-düğümüzü görseniz bile, bize yardıma gelmeyin ve bizi savunmayın. Sizin yegane vazifeniz, arkadan gelecek olan süvarileri oklarınızla geri püs­kürtmektir. Çünkü süvariler, okları görünce bize karşı hücuma geçemezler!"

Hz. Peygamberin itina gösterdiği ikinci husus ise şuydu: Cephenin ilk safına güçlü askerleri yerleştirmişti. Bunlar Bedir savaşında büyük başarı gösteren Allah´ın arslanı Hz. Hamza ile yine îslam kahramanı Hz. Ali ve Zübeyr bin Avvam gibi kahramanlardı. Bunların isimlerini söylemek bile müşriklere Bedir yenilgisini hatırlatmak için yeterliydi. Bunlar müşrikle­rin ödlerini koparan kimselerdi. Çünkü bunlar müşriklerin saf­larını yararak arkalarından gelmekte olan savaşçılara yol açı­yorlardı. Hz. Peygamber bu bahadırlara, kendi emri olmadan ileriye atılmamalarını sıkıca tembihlemişti. Önde gelen asker­leri gözden geçirdi kahramanları savaşa teşvik etti. Büyük mü­cahitleri savaşmaya şevketti.

Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre Hz. Peygamber, Uhud gününde eline bir kılıç aldı ve : "Bu kılıcı kim hakkıyla alıp savaşır " diye sordu. Mü´minler ona bakmaktaydılar. Yi­ne: "Bunun hakkını kim verecek " diye sorunca, Ebu Düca-ne: "Onun hakkını ben koruyacağım ey Allah´ın Resülu" dedi. Kılıcı alıp müşriklerle savaşmaya başladı.

İbn İshak der ki: Ebu Dücane, gayet yiğit bir adamdı. Sa­vaş esnasında salına salma yürür, kılıç sallardı. Savaşırken ba­şına sardığı kırmızı bir sarık ile tanınırdı. Kılıcı Hz. Peygambe­rin elinden alınca iki safın arasına girdi ve sarığı sardı. Onun bu halini gören Hz. Peygamber şöyle dedi: "Ebu Dücane´nin böyle mütekebbirane yürüyüşü, ancak savaş anında kabul edi­lebilecek bir yürüyüştür. Diğer zamanlarda Cenab-ı Allah bu şekilde yürümeyi asla hoş karşılamaz."

Müşriklerin sancağı Talha bin Ebi Talha´nm elindeydi.

Sonra onu Osman bin Ebi Talha eline aldı. Sancaktarların hepsi de Abdu´ddar oğullarındandı. Hz. Peygamber îslam ordu­sunun sancağını Ebu Talib oğlu Ali ´ye verdi. Fakat müşrikle­rin sancağını Abdu´ddar oğullarından Talha bin Ebi Tal-ha´nın elinde olduğunu görünce, îslam ordusunun sancağını H z. Ali ´den alıp A b dü ´ddar oğullarından olan büyük müca­hit Mus´ab bin Umeyr´e verdi.



Savaşın Başlaması:


Müşrikler tarafından savaşa ilk başlayan, Ebu Amir bin Sayfî idi. Evs kabilesine mensup olan bu adama "Rahip" adı verilmişti. Hz. Peygamber ise onun, müşrikleri müslümanlara karşı kışkırtmak maksadıyla öne çıktığını görünce, ona "Fasık" adını vermişti. Hz. Peygamberin Medine´ye hicretinden önce o, kavmi olan Evs´liler arasında itibar sahibi birisiydi. Şirk ordu­su, onu öne sürmüşlerdi. Beraberinde elli kadar adamı vardı. Onu öne sürmekle ensarm kuvvetini zayıflatacaklarını zannet­mişlerdi, îleri çıktığında bu maksatla Evs kabilesine şöyle ses­lenmişti: "Ey Evsliler topluluğul" Evs kabilesi ise kendisine ce­vaben, "Allah senin güzünü aydın etmesin" dediler. Attığı oklar hedefe isabet etmedi. Adamlarının okları da boşa gitti. Perişan olup geri dönmek üzereyken: "Benden sonra milletim gayet kö­tüleşmiş" dedi.

Hz. Peygamber bunun üzerine mü´minlere savaşma izni ver­di. Mü´minlerin parolası "öldür, öldür" idi. Müslüman ordusu­nun bahadırları müşrikleri öldürmek için ileri atıldılar. Ebu Dücane, elinde Hz. Peygamberin kendisine verdiği kılıcıyla müşriklerin kafalarını yara yara ilerliyordu. Çünkü o kılıcı hakkıyla alıp kullanacağını Hz. Peygambere taahhüt etmişti.

Müşriklerle birlikte kadınları da, ya peçeli olarak, ya da er­kekler gibi yüzü açık olarak savaşa gelmişlerdi. Rivayete göre Ebu Dücane, Ebu Süfyan´ın karısı Hind´i görünce kılıcını kaldırmış, ama Hz. Peyganfoerin kılıcının, bir kadını öldürme­sinin yakışık almayacağını düşünerek onu öldürmekten vaz geçmişti.

Abdulmuttalib oğlu Hamza da kılıcıyla müşriklerin saflarım yara yara ileriye gidiyor, müşrik askerlerini keskin kılıcıy­la öldürüyordu. Onu görenler, paralayıcı bir aslanın Önünden kaçan koyunlar gibi, panik içinde kaçışıyorlardı.

Müşrik ordusunun sancaktarı Talha bin Ebi Talha, müba-reze isteğinde bulundu, yani karşısına kendisiyle dövüşmesi için mü´minlerden bir asker istedi. Onun karşısına Ebu Talib oğlu Ali hazretleri çıktı. Kısa bir süre sonra da ona öldürücü darbeyi vurdu. Tarihçiler, onun daha ilk darbeyle birlikte yere düştüğünü söylerler.

Hz. Hamza´mn Şehit Edilmesi:

Müslümanlar savaş alanında büyük bir başarı gösterdiler. Nihayet müşrikler îslam kılıçları önünde dayanamayıp kaçma­ya başladı. Bu kılıcı onlara Allah Resulü çekmişti ve çekilen kı­lıç, şirke ve müşriklere karşı çekilmişti. Müşrikler, canlarını ve mallarını cennet karşılığında Allah´a satan, onun yolunda sava­şan, öldüren ve öldürülen mücahitlerin önünden kaçmaktaydı­lar. Bu mücahitler dünya hayatına sahip olmak için değil, ahi-rette Allah´ın mükafatına kavuşmak için cepheye gelmişlerdi. islam ordusunun sancağım taşıyan Musab bin Ümeyr şe­hit düşmüş, ondan sonra sancağı Hz. Ali almış ve yere düşür­memişti. Ama Hz. Ham za´nm şehit edilmesi nedeniyle kayıp çok büyüktü. Erkekçe vurulmamış, haince bir tuzağa düşürüle­rek şehit edilmişti. Gerçekten Haşim Oğullarından hiçbiri, düş-manıyla yüz yüze ve göğüs göğüse döğüşürken şehit edilmemiş­tir. Hepsi de haince kurulan tuzaklar sonucunda öldürülmüş­lerdir. Hinci ve diğer Kureyşliler, Vahşi´ye Hamza´yla yüz yü­ze gelmemesini ancak arkadan vurmasını tavsiye etmişlerdi. Vahşi iyi kılıç kullanmasını bilen biri değildi. Gerçi bilseydi bi­le, bu sanatını Allah´ın arslanı Hamza´mn önünde göstere­mezdi. Hz. Hamza, Kureyşin bahadırlarıyla dövüşüyordu. Kar­şısına çıkan herkesi yere deviriyordu. Bu da, onun savaştaki yerini göstermektedir. O savaşırken Vahşi adındaki köle tara­fından uzaktan gözetilmekteydi. Efendisi Cübeyr bin Mut´im, Hanız a yi öldürmesi karşılığında onu hürriyetine kavuşturaca­ğını va´d etmişti. Çünkü Hz. Hamza, Zübeyr´in amcasını öl­dürmüştü. Vahşi, bir yere.saklanmış, Hz. Hamza´yı öldürmek için iyi bir fırsatın çıkmasını kolluyordu. Vahşi ´nin bizzat söy­lediği gibi, Hz. Hamza kır renkli develer gibi kılıcını sallıyor, Önüne çıkan askerleri yere yıkıyordu. Nitekim Vahşi, aradığı fırsatı bulur bulmaz mızrağıyla Hz. Hamza ´y1 şehit etmiş ve hürriyetine kavuşmuştu.

Hz. Peygamberin amcası ve şehitlerin efendisi Hz. Hamza şehidlik mertebesine yükselmişti. Nitekim Resulullah (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur: "Şehitlerin efendisi, Abdulmut-talib oğlu Hamza ile, zalim sultan karşısında doğruyu söyleye­rek öldürülen kimsedir."

Hz.Hamza´nın haince öldürülmesi, gerçi Cübeyr bin Mut´im ile Utbe kızı Hind´i memnun etmişti. Ama gerçekte, ortada alçaklık ve hainlikten başka bir şey yoktu. Vahşi ´nin bu tutumu nerede, Ebu Dücane ´nin tutumu nerede Ebu Dü-cane, kendisiyle savaşanın bir kadın olduğunu görünce onu Hz. Peygamberin kılıcıyla öldürmeyi kendi şanına yakıştırama-mıştı.

Bin kuvvetli adama bedel olan Hz.Hamza´nm şehid edilme­si, îslâm ordusunda bir gevşeklik ve zaaf meydana getirmedi. Aksine, Allah düşmanlarını takibe koyuldu ve bu takibini de­vam ettirdi. Her ne kadar üzüntülü olsa da, yoluna devam etti. Çünkü galip olan kendisiydi. Müşriklere gelince, sancakları, sancaktarların peşpeşe ölmesi nedeniyle durmadan el değiştiri­yordu. Sancaktarları İbn Ebi Talha öldürülmüş, arkasından kardeşi Osman sancağı ele almıştı. Onun ölümünden sonra da, kardeşi Ebu Sa´d taşımaya başlamıştı. Sa´d meydan okuyarak Hz. Ali´yle vuruşmak isteğinde bulunmuştu. Meydan okuyan cengaverlerin hiç birinden kaçmayan Hz. Ali, karşısına çıkıp onunla vuruşmaya başlamıştı. Hz. Ali´nin dövüştüğü hiçbir kimse sağ kalmamıştı. Müşriklerin sancaktarları olan Ebu Sa´d ile Hz. Ali vuruşmaya başladı. Musab bin Umeyr, sonra müslümanlarm sancağım taşıyan Sad bin Ebi Vakkas da müşriklerin sancaktarına ok atmaya başlamıştı. Hz. Ali, müş­riklerin sancaktarını kılıcıyla vurup yere düşürdüğü halde, onu öldürmekten vazgeçmişti. Çünkü İslam aslanı Hz. Ali, yere dü­şen kimseye değil, karşısında dikilen adama kılıç sallardı. Bazı arkadaşlarının, "Niçin onu öldürmedin " diye sormaları üzeri­ne, Hz. Ali şöyle demiş: "O, avreti ile karşıma çıktı. Ona acıyıp vurmadım. Zannettim ki Allah onu öldürmüştür."

Biz Hz.Ali ile, köleleri kışkırtanların karşılaştırılmasını yapmıyoruz. Çünkü Ali´nin yaptığı kahramanlık, diğerinin yap-tığıysa aşağılık bir harekettir. Müşriklerin sancaktarları peş peşe vurulup düşünce, sonunda sancaklarını bir kadın eline alıp taşımaya başlamıştı.

Hz. Hamza´nın hile ve desise ile öldürülmesinden sonra da îslam ordusu sükunetle savaşı sürdürdü ve düşman saflarını yarmaya devam etti. Müşrik askerler, mallarını ve teçhizatları­nı bırakarak kaçmaya başladılar.



Öldürücü Ganimetler


Düşman ordularının sayıca fazla olmaları kendilerine bir fayda sağlamamıştı. Hiçbir kazanç elde edemişlerdi. Sonunda kaçmaya başladılar. Ancak fazla uzaklaşmadıkları için belleri tamamen kırılmamıştı. Halid bin Velid ile İkrime bin Ebi Cehil kumandasında ikiyüz atlıları vardı. Bunlar fırsatını bul­dukları takdirde arkadan islam ordusuna saldırma görevini al­mışlardı. Bu kumandanlar oldukça tedbirli davranıyorlar, kin ve intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Hamiyyet uğruna sa­vaşmaktaydılar. Öte yandan ganimetler mücahitlerin bir kıs­mını aldatmıştı. Ali ile Zübeyr, Sad bin Ebi Vakkas ve diğer bahadırlar, müşriklere büyük kayıplar veriyordu. Fakat bunla­rın arka taraflarında kalan mücahitlerin bir kısmı ganimetleri topluyor ve müşrik ölülerinin üzerlerindeki mallarıyla silahla­rını alıyorlardı. Bunlarla uğraşırken de, kardeşleri Ebu Düca-ne´yi başı yarık ve yerde yatar vaziyette kendi haline terkedi-yorlar, mü´min ordusunun arka taraflarını korumuyorlardı.

Müslümanların ganimete koşuşmalarından önce savaşın ne şekilde seyrettiğini tbn îshak şöyle anlatır: "Cenab-ı Allah müslümanları zafere ulaştırmış, va´dini gerçekleştirmişti. Müs­lümanlar kılıçlarıyla müşrikleri kovayalarak ordugah dışına çıkarmışlardı. Artık kesin olarak müşrikler yenilmişlerdi."

îslam bahadırlarından Zübeyr bin Avam der ki: "Hind´in cariyeleriyle hizmetçilerine baktım. Yanlarına aldıklar az bir malla veya elleri boş olarak kaçmaya çalışıyorlardı"

Herkes ganimet toplamaya başlamıştı. Okçular ganimetlerin çokluğunu ve savaşçıların ganimet için koşuştuklarını görünce görevlerini unuttular ve Hz. Peyamberin, îslam askerlerinin dört katı olan müşriklerin îslam ordusunu arkadan kuşatmala­rına izin verilmemesi konusundaki emirlerine rağmen, okçular yerlerini terkedip ganimet elde etmeye koştular. Öte yandan Halid bin Velid ile Ikrime bin Ebi Cehil, okçuların yerle­rinden ayrılmalarım dört gözle bekliyorlar ve süvarileriyle İs­lam ordusunu arkadan vurmak için fırsat kolluyorlardı. Okçu­ların yerlerinden ayrıldığını görür görmez, onların boş bıraktık­ları yere saldırdılar ve imân ordusunu arkadan vurmaya başla­dılar. Kureyş ordusunun büyük bir kısmı kırılmaya başladığı ve yenilginin kesinleştiği bir sırada Kureyş ordusu intikam al­mak maksadıyla yeniden islam askerlerine saldırmaya başladı. Öldürmek amacıyla Hz. Muhammed´in üzerine yürüdüler. Fa­kat Hz. Peygamber, müslüman mücahitler tarafından çember içine alınarak korundu.

İbn İshak der ki: Müslüman okçuların yerlerinden ayrılma­ları büyük bir darbe oldu. O gün büyük bir imtihan, mal sevda­sına kapılanlarla kapılmayanların seçim günüydü. Yüce Allah bazı müslümanlara şehitlik mertebesini ikram etti. Öyle bir an olmuştu ki, müşrikler Hz. Peygambere yaklaşmışlar, ona taş atmışlardı. Hatta bu taşlardan biri onun mübarek dişini kır­mış, dudağını ve yüzünü yaralamıştı. Müşrik askerlerinin at­tıkları taşla miğferinin iki halkası da temiz ve mübarek yanağı­na batmış, Hz. Peygamber saldırı esnasında müslümanları dü­şürmek için Ebu Abir el- Evsi tarafından Jtazılan çukura düş­müştü. Hz. Ali ile Talha bin Übeydullah onu tutup kaldır­mışlardı.

Sahabiler Peygamber Efendimizin mübarek yüzünü temizle­meye başladılar. Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah yanağına ba­tan miğferin iki halkasından birini dişi ile çekti. Bu sırada da süt dişlerinden biri düştü. îkinci halkayı çekerken de öbür süt dişi düştü. Müşrik askerler Hz. Peygamberi öldürdüklerini ve işin bittiğini zannediyorlardı. Bu sebeple müslüman bahadır­lar cephe önünde onu etten bir duvar ile koruma çemberine al­mışlardı. Kılıçlar etrafında sakırdıyordu. Bir çok mü´min canla­rı pahasına onu korumaya çalışırken, müşrik askerler de O´nu öldürmek için bütün güçleriyle uğraşıyorlardı. Hz. Peygamber (sav)´i koruyanlardan biri de , sancaktar Musab bin Ümeyr´di. Onu korurken, kendisini Hz. Peygamber sanarak şehit ettiler. Vuran adam, Hz. Peygamberi öldürdüğünü sanarak, Kureyş askerleri arasında yüksek sesle " Muhammed´i öldürdüml" diye bağırmıştı. Bu esnada Musab bin Ümeyr´in elinde bulu­nan îslam sancağını Hz. Ali almıştı. Kureyşliler Hz. Peygam­beri ok yağmuruna tutmuşlardı. Oklar, bedenini Hz. Peygam­bere siper yapan, Ebu Dücane´nin sırtına saplanmış, fakat o buna rağmen Hz. Peygamberin üzerine eğilerek ona ok isabet etmemesini temin etmişti. Sonunda sırtına saplanan oklar ço­ğalınca yere düşüp şehit oldu. Bu arada Sad da müşrikleri Hz. Peygamberden uzaklaştırmak için, üzerlerine durmaksızın ok atıyordu. Hz. Peygamber de ona ok yetiştirerek: "At. anam ba­bam sana feda olsun ey Sad\" diyordu.

Müşrikler arasında Hz. Peygamberin öldürüldüğü haberi ya­yılmıştı. Bu haberi duyan müslümanlar umutsuzluğa kapılmış, zayıf iradeliler ümitlerini yitirmişti. Ama çoğu da daha fazla çarpışmaya başlamıştı. Ancak mü´minlerin arasında bulunan Enes bin Nadir, yüksek sesle bağırarak müslümanlara şöyle hitap etmişti: "Hz. Peygamber vefat ettikten sonra, artık siz ne diye yaşıyorsunuz! Kalkın,sav aşın ve Resulullah´ın hayatını fe­da ettiği dava uğrunda Ölünl" Onun bu çağrısına mü´min as­kerler icabet ettiler. Vuruştular ve ölünceye kadar düşmanla çarpıştılar.

Bir süre sonra, Hz. Peygamberin hayatta olduğu müjdesi gel­di. Bu haber bütün müslümanları yeniden canlandırdı. Hz. Peygamber ve beraberinde bulunan Ebubekir, Ömer, Ali, Talha, Zübeyr ve diğer güçlü müslümanlar da büyük bir azimle savaşa başlamışlardı. Ansızın karşılaştıkları bu saldı­rıyla, müslümanlarm bir kısmı öldürülüp şehitlik mertebesine yükselmiş, kalan mü´minler ise büyük bir kargaşalık içine düş­müşlerdi. Öte yandan Ebu Süfyan, beraberindeki savaşçılarla müslümanları yüksekten gözetliyordu. Bu sıkıntılı ve zorlu devrede Hz. Peygamber şöyle dua etmişti: "Allah´ım! Bu müş­rikler bize üstün gelmesinler. Eğer bu bir avuç topluluk öldürü-lürse, artık yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz!"

Bu duadan sonra, müşrikleri o yüksek tepeden indirecek olan sahabilerini vuruşmaya davet etti. Bunun üzerine müslümanlar yeniden cansiperane bir şekilde savaşarak müşrikleri dağın tepesinden uzaklaştırdılar. Üzgün oldukları halde, Ku-reyş´e karşı tekrar üstünlük kurdular. Çünkü büyük Bedir sa­vaşma katılmış olan mü´minlerin kalblerinde uyarıcı bir iman kuvveti vardı.

Artık Kureyş´in azmi kırılmıştı. Çünkü dağın üst tarafından Halid´in süvarileri üzerine yağmur gibi taş yağmaktaydı. Ha-lid her ne kadar Kureyş´i kesin bir zafere kavuşturmamışsa da tam bir yenilgiye uğratmaktan da kurtarmıştı. Hz. Peygambe­rin öldürülmediği, hayatta olduğu, müşriklere karşı yeni plan­lar ve taktikler hazırlığı içinde olduğu müjdecinin verdiği se­vinçli haber, Kureyşlilerin kalblerine ümitsizlik düşürmüştü. Artık müslüman askerlere karşı kesin zafer elde etme ümidini yitirmişlerdi, islam ordusunun tedirginliğinden sonra, Hz. Pey­gamber kumandayı yeniden ele almış, önce sancaktarhk yapan Musab bin Ümeyr şehitlik mertebesine yükseldiği için sanca­ğı Ebu Talib oğlu Ali´ye vermişti. Sancağı alan Hz. Ali, ölüm­den korkmadan Kureyş üzerine yürüdü. Müslümanlar tepeye hakim olunca, yeniden vuruşmaya başladılar, Halid´in hücum­larını sürdürmesinin müşriklere bir faydası olmadı. Ebu Dü-cane, Zübeyr, Talha ve sancaktar Hz. Ali ile diğer kahra­manların karşı saldırıları ile Kureyşliler yine hakimiyeti elle­rinden kaçırmışlardı. îslam ordusunun sarsıntı geçirdiği ve çok şehit verdiği bir esnada zafer şimşeği Kureyşliler lehine parla­mıştı. Çünkü müşrik ordusuna nisbetle İslam ordusunun sayısı gerçekten çok azdı. Hz. Peygamberin öldürüldüğü haberi müş­rikler arasında yayılınca zaferi elde ettiklerini ve iman ordusu­nu yok ettiklerini sanmışlardı. Fakat gözlerini alan bu parlak şimşek, islam askerlerinin tepeyi yeniden ele geçirmeleri esna­sında hemen sönüvermişti. Halid bin Velid ile beraberindeki süvarilerin püskürtülmesi esna-sında artık müslümanlara kar­şı zafer elde edemiyeceklerini anlamışlardı. Hz. Ali, îslam san­cağını taşımaya başlamıştı. Sancak arkasındakiler her ne ka­dar desteklemeseler de, yalnız başına zafer taşıyıcısıdır. Kaldı ki Ali, zaferi asla elden kaçıracak biri değildi. Onu Bedir ve Uhud savaşlarında usta bir silahşor olarak görmüşlerdi. Nite­kim Ebu Süfyan da: "Ordu, sancaktarının ardı sıra yürür" de­mişti.

Savaşın başlarında Kureyş ordusunun büyük bir yara aldığı­nı unutmamalıyız. Askerlerin yaralarını tedavi edip onları hü­cuma sevkeden şey, zafer umudu olmuştu. İslam ordusunun sarsıntı geçirdiği esnada zaferi kazanacaklarını ummuşlardı, îman ordusunun durumu düzelince Kureyşlilerin yaraları yeni­den kanamaya ve sonuçtan korkmaya başladılar. Kesin zaferi elde etmekten umut kestiler. Çünkü müslümanların, yeniden karşılarına dikildiklerini görmüşlerdi. Daha önce büyük Bedir savaşında az sayıdaki müzminlerin hücumları neticesinde baş­larına ne gibi büyük bir felaket geldiğini unutmuş değillerdi.

îşte tam bu esnada savaşa son vermek istediler. Geçici zafer onları sevindirmiş, bir sürelik galibiyet bile onlara yetmişti. Ama mutlaka kaybedeceklerdi. Çünkü geleceği geçmişe, yani büyük Bedir savaşına kıyaslıyorlar ve mutlaka yenilgiye uğra­yacaklarını düşünüyorlardı. Çünkü yaşanılmakta olan an, mut­laka maziye karışacaktı.

Uhud gazasıyla ilgili olarak tarihçiler, Peygamber ordusu­nun hezimete uğradığını söylerler. Fakat bu savaşta müslü­manların durumunu ifade etmek için yenilgi kelimesini kullan­mak doğru değildir. Eğer iman ordusu geri dönüp kaçsa ve müşrikler de onları kovalasaydı, o zaman bunun adı yenilgi ola­bilirdi. Fakat bu savaşta mücadeleyi durduranlar, bizzat saldı­ranların kendileridir. Müslümanlardan birkaç kişiyi öldürmek­le yetinmişlerdi. Daha fazlasını yapamıyacaklarım bildiklerin­den dolayı savaşa son vermek istemişlerdi. Çünkü geçici bir sarsıntıya uğrayan İslam ordusunda, kılıçların yeniden parla­maya başladığını görmüşler ve parlayan bu kılıçların acısını iki defa tatmışlardı. Bu sebeple Hz. Peygamber, onların savaşa son verme isteklerine uymuştu. Müslümanlar Uhud savaşında ye­nilgiye uğramadılar. Ancak bu savaşta iki taraftan birisi zafer de kazanamamıştır.

Çünkü bu savaş, Kur´an-ı Kerim´in de ifade ettiği gibi, müs-lümanlar için bir yara ve darbe olmuştur. Nitekim noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah bu savaşla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Eğer siz (Uhud´da) bir yara aldıysanız, şüp­hesiz o topluluk da (Bedir´de) benzeri bir yara almıştır. Al­lah´ın, gerçekten inananları belirtmesi ve içinizden şahitler edinmesi; Allah´ın inananları arıtması ve inkar edenleri yok etmesi için, insanlar arasında bu günleri bazen lehe, bazan aley­he döndürür dururuz. Allah cihad edenleri ve sabredenleri be­lirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz Andolsun ki, siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. işte onu gördünüz. Muhammed, ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz Kim ökçesi üzerinde geriye dö­nerse, Allah´a hiç bir zarar vermez. Allah, şükredenleri müka­fatlandır acaktır." (Ali İmran: 140-144)

Müşriklerin bıraktığı ve islam ordularının onların peşine dü­şerek kovaladığı Uhud savaşıyla ilgili olarak üç hususa işaret etmemiz gerekmektedir.

1- Bu gazada Hz. Peygamber bir müşriği kendi eliyle öldür­müştür. Olay şöyle cereyan etmiştir: Ubeyd bin Halef, daha Mekke´deyken Hz. Peygamberi öldürmeyi istemiş ve Uhud sa­vaşı başladığında yüzüne demir bir peçe takarak: "Muham­med kurtulursa ben kurtulmam" diye ortaya atılmış, savaşta Musab bin Ümeyr tarafından öldürülmüştü. Ama Musab´m öldürdüğü kişinin bir başkası olduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayete göre Übey´i Hz. Peygamber öldürmüştür. Hz. Peygam­ber mızrağını eline almış, demir miğferiyle zırhı arasındaki boşluktan köprücük kemiğine fırlatmıştı. Mızrak boşluktan ge­çip köprücük kemiğine saplanınca, atından düşüp yerde yuvar­lanmaya başladı. Ravilerin anlattıklarına göre mızrağın değdi­ği yerden kan çıkmamıştı. Arkadaşları yanına geldiklerinde, Übey acı içinde çırpmıyordu. Ona, "Seni rahatsız eden ne­dir " diye sordular. "Bak işte kan akmıyor, sadece bir çizik gö­rünüyor" dediler. Böğürmekte olan Übey şu cevabı verdi: "Nef­sim kudret elinde olan Allah´a andolsun ki, bana isabet eden bu yara zilmecaz ahalisine isabet etmiş olsaydı, hepsi ölürler­di" Bundan sonra da öldü.

İbn İshak, Hz. Peygamberin Übey bin Halefi öldürmesini şöyle anlatır: Übey, Hz. Peygamberin yanına yaklaşınca, Al­lah´ın Resulü etrafındaki sahabilere: "Ona ilişmeyin onu bana bırakın" dedi. Ubey biraz daha yaklaşınca yanında bulunan Haris bin Samme bir mızrak aldı. Yerinden öyle bir fırladı ki, onun hızından dolayı biz, adeta devenin koşarken sırtındaki yünlerin havalanması gibi, havalanır gibi olduk. Sonra Übey´in karşısına geçerek boynuna mızrağını fırlattı. Mızrağın hızı, atı­nın hızından defalaraca fazlaydı.

Bu da Hz. Peygamberin, her ne kadar bizzat savaşmasa da, vuruşma gücünü göstermektedir.

2- Hz. Peygamberin ordusuyla birlikte kadınlar da sefere çı­karlardı. Mücahitlere su taşırlar imkan buldukça yaralıların yaralarını tedavi ederler, gerektiğinde de kılıçla vuruşurlardı. Rivayete göre Nesibe´tül- Mazineye adındaki Ümmü Arama-re künyesini taşımakta olan bir kadın da islam ordusuyla bir­likte sefere çıkmıştı. Orduya su taşıyordu. Mücahitlerin yükü­nü bağlıyor, yaralarını sarıyordu. Müşrikler etrafı çevirince Hz. Peygamberin, müşrik oklarına maruz kalmasından korktu ve kılıcını çekip diğer müslümanlarla birlikte Hz. Peygamberi ko­rumaya başladı. Düşmanlara ok atıyor, kılıç sallıyordu. Fakat bir süre sonra omuzundan ağır bir darbe aldı. Darbe, omuzun-da oldukça derin bir yara açmıştı.

Hz. Peygamberin kızı Fatıma da, babasının mübarek yü­zünde açılan yaradan akan kanları yıkayıp tedavi ediyordu. Buhari, Sehl bin Sa´d´ın şöyle dediğini rivayet eder: "Ama vallahi ben, Hz. Peygamberin yarasını yıkayanın, yarasına su dökenin kim olduğunu ve yarasının ne ile tedavi edildiğini bil­miyorum. Yalnız, Hz. Peygamberin kızı Fatıma onun yarasını yıkıyordu. Ali´de kalkan ile yarasının üzerine su döküyordu. Fatıma, su dökmenin akan kanı daha da fazlalaştırdığını görünce, bir parça hasır alıp yaktı ve külünü yaranın üzerine yapıştırdı."

Bu haberden anlaşıldığına göre Hz. Peygamberin kızı Fatı­ma anamız da, mücahitlerle birlikte savaşa katılmış, babasının yarasını tedavi etmiştir. Hazreti Peygamberin yarası, eve dö-nünceye kadar kanamaya devam etmişti.

3- Müşriklerin şehitlere, özellikle Hz. Hamza´nm mübarek naaşına yaptıklarıyla Hz. Ali´nin Ebu Talha ile dövüşürken onu yere yıktığında avret mahali görününce kılıcını kaldırıp onu öldürmemesi bunu mürüvvete sığdırmaması karşılaştırıldı­ğında, iki ordunun insani ve ahlaki nitelikleri ortaya çıkar.

Müşrikler cesedleri kadınlara bırakmışlardı. Kadınlar Ebu Süfyan´m karısı ve Muaviye´nin anası Utbe kızı Hind´in ku­mandası altında cesedlerin organlarını parçalayıp koparıyorlardi. İbn İshak´ın anlattığına göre, Utbe kızı Hind ile berabe­rindeki kadınlar, Hz. Peygamberin şehit düşen arkadaşlarının kulaklarını, burunlarını kesip koparıyorlardı. Hatta Hind, er­keklerin burunlarını ve kulaklarını koparıp ayağına halhal yapmış ve boynuna gerdanlık olarak asmış, kendi asıl gerdanlı­ğını ise hizmetçisine ve Hz. Hamza´yı öldüren Vahşi´ye hediye etmişti. Hind, Hz. Hamza´nın karnını yararak ciğerini alıp dişlemiş ve sonra da atmıştı. Bundan sonra, yüksek bir kaya­nın üzerine çıkarak şu şiiri okumaya başlamıştı:

Bedir´de yaptıklarınızın cezasını verdik.

Bir savaştan sonra, ikinci savaşın ne getireceği bilinemez

Ben Utbe gibi; kardeşim gibi,

Amcam gibi, sabırlı değilim

Gönlümü rahatlattım, adağımı yerine getirdim

Vahşi, gönlümdeki ateşleri söndürdü

Ömrüme ömür kattı

Artık mezarımda kemiklerim çürüyünceye kadar rahat ede­ceğim



Mü´min ve Verdiği Söz


"Mü´minlerden öyle erkekler var ki, Allah´a verdikleri sözde durdular. Bu uğurda canını vermiş (şehit oluncaya kadar çar­pışacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehit düştüler), kimi de (şehitlik) beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir. Bu sebeple Allah, doğruları, doğruluklarıyla mükafatlandırır; ikiyüzlüleri de dilerse azablandırır, yahut tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Ahzab. 23-24)

Bu ayeti kerimenin ifadeleri, Uhud´da sebat eden mü´min er­keklere tam tamına uymaktadır. Bu ayet ister onlar hakkında isterse genel olarak nazil olmuş olsun, cihada katılan bütün mü´min erkekleri kapsamına almaktadır.

Bu gazada, sadakat sahibi olan, imanlarında dürüst olan er­kekler vardı. Örneğin şehitlerin efendisi, şirk ordusunun büyük korkusu Hz. Hamza, bunlardandı. Peygamber Efendimizin kı­lıcının hakkını vererek müşriklerin kafalarım yaran Ebu Dücane, Musab bin Ümeyr, kahramanlar kahramanı Ali bin Ebu Talib de bunlardandı. O, çok zor anda îslam sancağını ta­şımıştı. Peygamber efendimizin sancağı ona vermesi, müşrikle­ri ürkütmüştü. Talha bin Ubeydullab da bu müjdelenen kim­selerdendi. Mü´minlerin beklemekte oldukları hezimeti zafere çevirme faziletinin yegane sahibi Talha´ydı. Talha´nın yenilgi­yi zafere çevirmesinin ardı sıra müşrikler kötü akibete uğraya­caklarından endişe ederek savaşa son vermişlerdi.

Beyhaki, Hz. Peygamberin nübüvvetini gösteren delilleri anlatırken şöyle diyor: "Uhud savaşında herkes, Hz. Peygambe­rin etrafından dağılmışlar yanında ensardan sadece onbir kişi kalmıştı. Talha bin Ubeydullah da yanında bulunanlardan bi­risiydi. Uhud dağına çıkıyordu. Müşrikler yanına yaklaştıkla­rında Hz. Peygamber: "Bunlarla savaşacak kimse yok mu "di­ye sorunca Talha, "Ben varım, ya Resulullah" dedi. Peygamber´ efendimiz, "evet sen öylesin", buyurdu. Ensardan bir adam için müşriklerle vuruştu. Beraberindekilerle birlikte Hz. Peygamber dağa tırmanmaya devam etti. Sonra o Ensari şehit edildi. Müş­rikler Hz. Peygambere yaklaştılar. Hz. Peygamber yine: "Bunla­rı savacak kimse yok mu " diye sordu. Talha tekrar aynı şekil­de cevap verdi. Peygamber efendimiz de ona, daha önceki ceva­bı verdi. Ensardan bir adam: "Ben varım, ya Resulullah!" dedi ve vuruştu. Bu arada Peygamber efendimiz ashabıyla birlikte Uhud´un tepesine tırmanıyordu. Bu arada Ensardan olan o adam da şehit edildi. Müşrikler yine peygamber efendimize ya­naştılar. Yine aynı şeyi sordu. Talha, "ben varım, ya Resulul­lah!" dedi. Bu defa Ensardan başka bir adam müşriklerle vu­ruşmak için izin istedi. Peygamber Efendimiz ona izinverdi. Adam vuruştu, önceki arkadaşı gibi şehit edildi. Hz. Peygambe­rin yanında sadece Talha kalmıştı. Hz. Peygamber: " Bu müş­rikleri durduracak kimse yok mu " diye sorunca Talha: "Ben varım ya Rasulullah" deyip onlarla vuruşmaya başladı. Ken­dinden önce şehit edilenlerin tümü gibi cengaverce savaştı ve parmak uçları koptu. Sonra Hz. peygamber ashabının yanına doğru tırmanmaya başladı. Ashabı, Uhud tepesinde beklemek­teydiler. Onlara şöyle dedi: "Bugün Talha´nın günü oldu."

Müşriklerin kendilerini uzaklaştırmalarından sonra, müslü-man mücahitlerin Uhud tepesine tırmanmaları, geçirdikleri sarsıntıdan sonra yeniden insiyatifî ele alıp tereddütsüzce sa­vaşa devam etmeleri arasında ayırıcı bir çizgi olmuştur. Bu de­fa sancağı - Allah yüzünü mübarek kılsın- Hz. Ali taşıyordu. Halid bin Velid kumandasındaki müşrikler eskisine nisbetle daha kuvvetle vurmaya başladılar. Onlardan öç aldılar. Çünkü yedikleri darbenin etkisinden kurtulmuşlar ve yeniden düzene girmişlerdi. Müslümanların yeniden toparlandıklarını gören müşrikler hemen savaşa son verdiler. Neticenin kendi aleyhle­rine dönmesinden korktukları için savaşı sürdürmek istemedi­ler. Nitekim mü´minler de, Allah´ın izniyle, onları öldürmeye ve köklerini kazmaya başlamışlardı.



Ebu Süfyan´ın Sevinci


Ebu Süfyan her ne kadar müslümanların kökünü kazıya-mamış ve kalıcı bir zafer kazanamamışsa da, intikamını aldığı­nı sanmış ve bu sevinçle savaşa son vermişti. Gerçekler de, elde ettiği nisbi zaferi kaybetmesin diye savaşa son vermesi husu­sunda onu ikna etmişti. Her ne kadar malını geri alamamış, Medine´yi yerle bir edememişse de öcünü almış ve bunu yeterli görmüştü. Elde ettikleriyle övünerek mü´minlere yüksek sesle şöyle demişti: "Ordunun içinde Muhammed var mıdır Kav­minin içinde Muhammed var midir " Uç defa bu şekilde ses­lenmiş, Hz. Peygamber ise sahabilerine, ona cevap vermemele­rini emretmişti. Bundan sonra Ebu Süfyan şöyle sormuştu: "Kavmin içinde Ebu Kuhafe´nin oğlu (Ebu Bekir) var mıdır Kavminin içinde Hattab´ın oğlu (Ömer) var mıdırV Bundan sonra kendi arkadaşlarına yönelerek şöyle demişti: İCVallahi bu saydıklarım öldürülmüşlerdir. Artık elde etmek istediğimizi el­de etmiş bulunmaktayız"

Onun böyle konuşması karşısında Hz.Ömer kendini tu-tamayarak şöyle karşılık vermiştir: "Vallah yalan söyledin, ey Allah´ın düşmanı! Senin adlarını saydıklarının hepsi de hayat­tadır."

Bunun üzerine Ebu Süfyan şöyle karşılık verdi: "Bu gün Bedir gününe karşılıktır. Savaş, kuyu kovası gibi bir iner bir çıkar. Ey Hübel,dinini yücelt; Ey Hübel,dinini yüceltl"

Hz. Peygamber etrafındaki sahabilere: "Ona cevap vermeye­cek misiniz " diye sorunca, sahabiler, "Ne cevap verelim ey Al­lah´ın Resulü " diye sordular. Hz. Peygamber şöyle cevap ver­di: "Deyin ki: Allah daha yücedir ve daha üstündür]" Sahabiler bu cevabı aktarınca Ebu Süfyan da şöyle karşılık verdi: "Bizim Üzza´mız var. Sizin Üzza´nız yoktur."

Hz. Peygamber, etrafındaki sahabilere: "Ona cevap vermeye­cek misiniz \" diye sorunca, sahabiler tekrar ona ne söyleyecek­lerini sordular. Hz. Peygamber de: "Deyin ki, Allah bizim mev-lamızdır sizin mevlanız yoktur \" buyurdu.



Kur´an-ı Kerim´de Uhud Savaşı


Kur´an-ı Kerim Uhud savaşını çok ince ifadelerle tasvir et­miştir. Hz. Peygamberin askerlerini, özellikle savaşta ganimet peşine düşenleri ve onların savaşa etkilerini veciz bir şekilde açıklamıştır.

Şöyle ki: "Bu (Kur´an) insanlara bir açıklama, (Allah´tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz. Eğer siz (Uhud´da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Bedir´de) benzeri bir yara almıştır. Allah´ın gerçekten inanan­ları belirtmesi ve içinizden şahitler edinmesi, Allah´ın inanan­ları arıtması ve inkar edenleri yok etmesi için, insanlar arasın­da bu günleri bazen lehe, bazen aleyhe döndürür dururuz. Al­lah zalimleri sevmez. Yoksa içinizden Allah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni edi­yordunuz, işte onu gözlerinizle bakarak gördünüz. Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döne­ceksiniz Ökçesi üzerinde geriye dönen, Allah´a hiçbir zarar ve­remez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır. Allah´ın izni olmadan hiçbir kişi ölmez. (Ölüm) belirli bir süreye bağlanmış­tır. Kim dünya nimetini (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim ahiret sevabını isterse ona ondan veririz. Şükre-denlerin mükafatlarını vereceğiz." (Ali İmran. 138-145)

Bu ayeti kerimeler, savaşın müslümanlarm aleyhinde mey­dana getirdiği sonucu tasvir etmektedir. Aslında bu sonuç, mü´minleri denemek, sabırlı mücahitleri, mütereddit zayıflar­dan ayırd etmek içindi. Bu da, İslam ordusunun askerleri ara­sında mütereddit kimseler bulunduğuna işaret etmektedir. Ni­tekim askerlerin niteliklerinden bahsederken, buna değinmiş­tik. Bu yüce ifadelerde bazı sabit gerçeklere işaret vardır. Me­sela bir defa darbe yemekle müslümanın hemen gevşememesi ve üzülmemesi gerekir. Çünkü gevşeklik ve üzüntü insanı Al­lah´ın rahmetinden ümit kesmeye yöneltir. Oysa inananlara Al­lah´tan ümit kesmek yaraşmaz. Çünkü kafir kavimden başka­ları Allah´ın rahmetinden ümit kesmezler.

Bu sabit gerçeklerden biri de, mü´minlerin geçmişte Bedir savaşında elde ettikleri zaferle, Uhud´da uğradıkları yenilgiyi birbirine kıyaslamaları gerektiğidir. Birinde nefisleri sürura gark eden bir zafer, diğerinde ise insanı üzüntüye boğan bir ye­nilgi vardı. Cenab-ı Allah´ın kainatta uyguladığı kanunlardan biri de değişimdir. Bu değişim gereğince insanlar nihai zaferi her zaman elde edemeyebilirler. Oysa gerçek zafer, ancak yüce ve hikmet sahibi olan Allah katından gelir.

Yukarıdaki Kurani ifadelerin işaret ettiği sabit gerçeklerden bir diğeri de şudur: Peygamber efendimizin ölümlü bir insan ol­duğu, ölebileceği veya öldürülebileceği kabul edilmelidir. Onun, Allah tarafından seçilmiş bir elçi olması dolayısıyla Ölümsüz ol­duğunu düşünmek elbette ki doğru olmaz. Aksine mü´minlerin, onun irtihalinden sonra ziyan içinde geri dönmeleri gerekir. Ondan sonra da hiç gevşeklik ve fütur göstermeden risalet bay­rağını taşımaları ve getirdiği hakikatleri insanlara tebliğ etme­leri, bu uğurda her şeyleriyle savaşmaları gerekir.

İşte Uhud savaşından sonra müslümanlarm durumu buydu. Bundan ibret alınacak noktalar vardır.

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah,Uhud savaşının başlangıcını ve ortalarını tasvir ederken o savaşa katılan müs-lüman askerlerin mütereddit olanlarıyla, sebatkâr olanların durumlarını açıklamış, o savaştaki acizlik sebeplerini beyan buyurmuştur. Şöyle ki: "Kendi izniyle onları öldürdüğünüz sü­rece Allah, size (yardım) vadini doğruladı: Nihayet siz korktu­nuz, Allah size sevdiğiniz (galibiyet)i gösterdikten sonra savaş iş (in) de birbirinizle çekiştiniz ve isyan ettiniz: Kiminiz dünya­yı istiyordu, kiminiz de ahireti, sonra Allah sizi denemek için geri çevirip yenilgiye uğrattı. Andolsun ki, O sizi bağışladı. Al­lah, müzminlere karşı çok lütufkardır. Peygamber arkanızdan sizi çağırırken siz boyuna (düşmandan) uzaklaşıyor, hiç kimse­ye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstü­ne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzel-meyesiniz, Allah yaptıklarınızı duymaktadır. Sonra o üzüntü­nün ardından (Allah) size güven ve huzur indirdi.Oysa bir ta­kımınız kendi dertlerine düşmüşlerdi. Haksız yere, Allah hak­kında, cahiliye zannı gibi bir zanda bulunuyorlar; "(hani) bu işten bize birşey var mı " diyorlardı. De ki: "bütün iş, Allah´a aittir," Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Diyorlar ki: "Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürül-mezdik." De ki: "Evlerinizde olsaydınız, haklarında ölüm yazılı olan kimseler, yine de devrilecekleri yere varırlardı." Bu Al­lah´ın içinizde olanı denemesi, kalblerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir. İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenleri, yaptıkları bazı işlerden do­layı şeytan, (yoldan) kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah, onları affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halimdir." (Al-i İmran: 152-İ55)

Bu açıklamaları, kalblerde bulunan düşünceleri bilen Allah yapmıştır. Yine bu ayeti kerimelerde savaşın başlangı-cının ne şekilde olduğu da beyan edilmektedir. Bu savaşta iman ordusu şirki Öldürüyor, yok ediyordu. Müşriklerin canlarını ve hayat unsurlarım alıyordu. Fakat savaşın ortalarına doğru iş değişti; mü´min askerler ganimet etrafında anlaşmazlığa düştüler. Ki­misi alalım, kimisi almayalım dediler. Ganimetleri alma halin­de büyük komutan Hz. Peygambere karşı gelmiş olacaklardı. Almamaları halinde ise kendi nefislerine isyan etmiş olacaklar­dı. Ama şüphesiz, o büyük kumandana itaat etme, nefse boyun eğmekten daha iyiydi. Fakat her çekişmenin sonunda acizlik vardır. Bu sebeple Kur´an-ı Kerim bunun bir gevşeme ve köklü yenilgi olduğunu açıklamıştır. Ganimetleri alıp almama husu­sundaki ihtilaf, nefislerde gizli olan duyguları açığa çıkardı. Bazıları dünyalık elde etmek istediklerinden ganimetlerin peşi­ne düşerek mü´minlerin safları arasında boşluk meydana getiriyorlardi. Cenab-ı Allah zahirde muvahhit olan askerleri gani­metlere yöneltti ki, bu hezimet meydana gelsin. Sonuçta durum müslümanlar aleyhine döndü. Müminler düşmandan kaçıyor, Hz. Peygamber de arkalarında durup onları tekrar cepheye ça­ğırıyordu. Fakat bundan sonra büyük bir pişmanlık meydana geldi. Mal elde edemedikleri gibi, canlarını da koruyamadılar. Kendilerine büyük bir üzüntü isabet etmişti. Gam üstüne gam gelmişti. Daha doğrusu işi zamanından önce yapmak istemiş­ler, ganimet elde etmek için acele davranmışlardı. Mü´min kar­deşlerini şehit vererek kaybetmişlerdi, ilerisi görünmeyen bir karanlığa düşmüşlerdi. Yorgun düşen nefislerine büyük bir ke­der ve üzüntü isabet etmişti. Bu, her ne kadar dünyalık peşine düşenler Allah katındaki sevabı elde etmek isteyenler için ge­nel bir üzüntüyse de, özellikle Allah katındaki sevabı elde et­mek isteyen mücahitler kendi adlarına olaya daha fazla üzül­müşlerdi. Tek tesellileri, olanlardan ibret almaktı. îşte bu te­sellinin bir görüntüsü olarak da, onlar hafif bir uykuya daldırıl­mışlardı. Geçici bir sükunete kavuşturulmuşlardı. Allah´ın tak­dirine rıza göstermişlerdi. Cihad ederken zafere kavuşmak için bütün sebeplere sarılmışlar, ama kesin zafer ellerinden kaçıp gitmişti. Şeytan, ganimet elde etmek isteyen askerlerin ayakla­rını kaydırmış ve onları hataya sürüklemişti. Diğer grup ise bu huzur ve sükuna kavuşmamışlardı. Çünkü orduya isabet eden sarsıntı ve ürküntünün sebebi, bizzat kendileri olmuştu. Elde etmek istedikleri malı yitirmişlerdi.

İslam ordusunun uğradığı geçici hezimetten dolayı bazı kim­seler kötü bir düşünceye kapılarak, kendi nefislerini ve canları­nı emniyete almak için, münafıkların lideri Abdullah bin Übey´e mektup yazmayı düşündüler. Ona karşı çıktıkları için pişman olduklarını ve emrine gireceklerini bildirmek istediler.

İbn Kesir´in tarihinde anlatıldığına göre, bozulmaya yüz tu­tan islam askerleri arasındaki bazı müteredditler şöyle demiş­lerdi: "Keşke Abdullah bin Übey´e bir elçi göndersek de bizim için Ebu Süfyan´dan teminat alsa... Ey millet! Doğrusu Mu-hammed Öldürülmüştür. Onlar size gelip sizi öldürmeden Önce siz kendiniz, kavminize dönün." Onların böyle demelerine kar­şılık Enes bin Nadir hazretleri şu cevabı vermişti: "Ey millet! Muhammed öldürülse bile, Muhammed´in Rabbi bakidir. Siz Muhammed´in savaştığı dava uğruna savaşın. Allah´ım! bunların söyledikleri sözlerden dolayı senden özür diliyorum. Ve bunların yaptıklarından uzak olduğumu sana arzediyo-rurn." Böyle dedikten sonra kılıcını kuşanıp şehit edilinceye kadar savaştı.

Buna daha önce işaret etmiştik. Burada işaret etmek istedi­ğimiz şey, yenilgi ruhuna kapılanlar kendi nefislerinin kaygısı­na düşmüşlerdir. Onların manevi hastalığı ordunun bozulması­na sebep olmuştur. Her ne kadar ordunun tam bir hezimete uğ­radığı söylenemezse de, bunların tereddütlü davranmaları or­duya sarsıntı vermişti. Bunlar sadece ganimet elde etmek mak­sadıyla îslam ordusunun araşma katılmışlardı. Bedir savaşma katılan mücahitlerin elde ettiklerini kendilerinin de elde etme­leri gerektiğine inanıyorlardı. Yoksa maksatları gerçekten ve ihlasla cihad etmek değildi.



Savaşın Sona Ermesi


Daha önce de söylediğimiz gibi, Uhud gazası mü´minler için tam bir hezimet sayılmaz. Çünkü savaştan çekilen taraf müş­rikler olmuştu. Yoksa bu savaşı sona erdirmek isteyen mü´min­ler değildi. Evet mü´minler darbe yemişlerdi, ama tamamen mahvolmuş değillerdi. Müşriklere de darbeler isabet etmişti, ama mü´minlerinkinden daha azdı. Müşrikler yalnızca müslü-manlardan öç almak için gelmişler, fakat öçlerini tam olarak alamamışlardı. Her ne kadar Hz. Hamza´dan intikam almış­larsa da, bu intikam da mertçe alınmış bir intilçam değildi.

Müslümanlar uğradıkları hüzün ve kederden kurtulduktan sonra insiyatifî ele alıp savaşa yeniden başladıklarında, artık müşrikler adeta önlerinden kaçarcasına savaşa son vermişler­di. Saldırının geri tepmesinden korkmuşlar ve Allah´ın izniyle, savaşın başında olduğu gibi mü´minlerin kendilerini yok etme­lerinden endişe etmişlerdi. Dolayısıyla, savaşa Hz. Peygamber son vermiş sayılmıyordu. Hatta mü´min askerlerle birlikte müşrikleri takibe başlamıştı. Yeni bir takviye kuvveti almış de­ğildi. Aksine beraberindeki bir avuç mücahitle birlikte peşleri­ne düşmüştü. Her ne kadar askerlerinden 70 kadarını kaybetmisse de, yanında 600´ü aşkın savaşçı, vardı. Ordu, yara alma­sına rağmen, savaş gücünü yitirmemişti. Cihadın kahramanı Hz. Ali´nin de dediği gibi, bu cengaverler son derece iyi kılıç kullanmasını bilen kimselerdi.



Hz. Peygamberin Yeniden Savaşa Çıkması


Hz. Peygamber hicretin üçüncü yılında 15 Şevval´de, cumar­tesi günü yapılan Uhud savaşından sonra Medine´ye geri dön­dü. Pazar günü sabahleyin askerler O´na, müşrikleri takip et­me önerisinde bulundular. O da, beraberinde Uhud´da savaş­mış olan mücahitlerle birlikte yeniden müşrik ordusunu takip etmeyi uygun gördü. Abdullah bin Übey ile beraberindeki münafıklar da kendisiyle birlikte çıkmak istediler. Fakat Hz. Peygamber, onların bu isteklerini kabul etmedi. Mü´minler, kendilerinin Hz. Peygamberle takibe çıkacaklarını duyunca çok sevinmişlerdi. Hz. Peygamber onlara: "Ancak Uhud savaşında benimle birlikte çarpışmış olanlar gelebilirler" demişti. Böylece dinlerinde Allah´a karşı ihlaslı olan, bela ve darbelere maruz kalıp yaralanan mü´minlerin arzularına icabet etmişti. Noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah bu ihlaslı mü´minler hak­kında şöyle buyurmuştur: "Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberinin çağrısına koşanlar, hele onlar­dan iyilik edip sakınanlara büyük bir ecir vardır." (Al-i İmran 172)

Savaşı tam olarak sona erdirmek ve vuruşmaya son veren düşmanı yakalamak için yola çıkmış olan Hz. Peygamberin ve savaşçıların durumu böyleydi. Savaş değirmeni hala dönmek­teydi. Müşrikler müslümanlara acıdıklarından değil, fakat tam olmasa bile, nisbi bir intikama kavuştuklarından ötürü savaşa son vermişlerdi. Ebu Dücane, Ali, Zübeyr gibi kılıçları hala şakırdamakta olan bahadırlar hayattaydı. Adeta firar edercesi­ne kaçıp vuruşmaya son veren müşrikler, rivayetlere göre bir­birini kınamaya ve : "Niçin bir şey yapamadınız Sadece Mu-hamme d´in adamlarının gücünü kırdınız, sonra onları öldür­meden bırakıp geldiniz. Liderleri hala size kötülük yapmak için bir araya gelmektedirler" diyerek birbirlerini ayıplamaya ve kötülemeye başlamışlardı.

Bu, onların kendi ağızlarıyla söyledikleri sözlerdi. Hakikatte ise Hz. Muhammed´in adamları hala onları ürkütecek güce sahiptiler. İslam ordusu her şeye rağmen, müşriklere korku sa­lacak bir güce sahipti. Allah´ın yardımı ile zafere kavuşma inancı hala gönüllerini doldurmaktaydı.

Müşrikler, Hz. Peygamberin kumandası altındaki mücahit­lerin yeniden saldırarak, elde etmiş oldukları nisbi zaferi kay­betmekten korkmasalardı, yine müslümaniara saldırmayı plan­lamışlardı. Hz. Peygamber yenilgiden sonra beraberindeki mü­cahitlerle birlikte Uhud tepesine çıkınca, onlara yaptıkları kö­tülüğün misliyle mukabele etmeye başlamıştı. Bunu gören müşrikler elde ettikleri nisbi zafere razı olarak müslümaniara tekrar saldırmaktan vaz geçmiş ve savaşa son vermişlerdi.

Hz. Peygamber müşriklerin kaçıp gitmelerinden sonra Medi­ne´ye sekiz mil mesafedeki Hamra´ül- Esed denen mevkiye gel­di. Medine´de yerine vekil olarak Ibn Ününe Mektum´u bırak­tı. Hamra´ül-Esed denen yerde bazı Huzaa´lılar peygamber efendimizle karşılaştılar. Bu kabilenin hepsi, inananı ve ina-mayanı ile Hz. Peygamberden yana idiler. O´na şöyle demişler­di: "Ey Muhammed, Allah´a andolsun ki, sana ve arkadaşla­rına isabet eden yenilgi bizim çok ağırımıza gitmiştir. Dileriz ki Allah senin intikamını onlardan alsın."

Bu sözü söyleyen, Huzaalı Mabed bin Ebi Mabed idi. Böy­le dedikten sonra Ravha´ya gitti ve orada Ebu Süfyan bin Harb ile karşılaştı. Rivayete göre Ebu Süfyan ve ordusu ür­kek bir vaziyette bir araya gelerek Hz. Peygambere ve ordusu­na yeniden saldırma planlarını kuruyorlardı. Ama Hz. Peygam-ber´in kendilerini yakalamak için yola çıktığını öğrenince, kor­kuları daha da artmıştı. Ebu Süfyan, Mabed´e: "Ey Mabed, geride bıraktığın yerlerde neler oluyorT diye sormuştu. Ma­bed ise şu cevabı vermişti: "M uhammed sizi yakalamak için ashabıyla birlikte yola çıkmıştır. Fakat o kadar kalabalıklar ki, şimdiye kadar öyle büyük ve kalabalık bir ordu görülmemiştir. Sizi yakalamak ve intikamlarını almak için yanıp tutuşuyor­lar. Savaşta kendisini terk edenler, yine yanına gelip kuvvetle­ri arasına katılmıştır. Onu terketmeden ötürü pişmanlık duy­maktadırlar

Ebu Süfyan ona şöyle demişti: "Yazıklar olsun sana, neler söylüyorsun Vallahi sen buradan ayrılmadan atların alınları­nı göreceksin.Yemin olsun ki, biz onlara yeniden saldırmak ve köklerini kazımak için toplandık. Onlara öldürücü darbeyi va-racağızl" Orada bulunan Said dedi ki: ttEy Ebu Süfyan! Sana, onlara saldırmayı hiç tavsiye etmemi"

Mabed´in sözleri, müşriklerin azmini kırmış ve saldırmak­tan vazgeçirmişti. Müslümanlarla yeniden karşılaşmaktan kor­kuyorlardı. Ama Muhammed´in onlar takip edip yakalaması­nı da istemiyorlardı. Bunu önlemek için Abdul Kays kabilesin­den bazılarını Hz. Peygamberi korkutmak için görevlendirmiş­lerdi. Abdul Kays atına binerek İslam ordugahının bulunduğu Hamra´ül- Esed mevkiine geldi ve Hz. Peygambere, Ebu Süf-yan´ın kalan müslümanlarm kökünü kazımak için yeniden sal­dırmak üzere asker topladığını haber vermişti. Fakat Hz.Pey-gamber onun bu yalanlarına aldırmamış, korkmadan şöyle ce­vap vermişti: "Bize Allah kafidir. O ne güzel vekildirl" Buha-ri ´nin rivayetine göre, Cenab-ı Allah bununla ilgili olarak şu ayeti kerimeyi indirmiştir: "însanlar onlara ´.´Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun´ dedi­ler. Bu, onların imanlarını artırdı da: ´Allah bize yeter, O ne güzel Vekil´dir!´ dediler." (aii İmran: m)

Sonunda müşrikler zarar içinde gerisin geri dönmüşler ve el­de ettikleri nisbi zafere razı olmuşlardı. Hz. Peygamber ise, on­ları takip ediyordu.

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, elbette müslümanlarm Uhud savaşında yenik düştükleri söylenemez. Hezimet, ordu­nun geri dönüp kaçması demektir.



Kumandan Peygamberin Rahmeti


Askerlerin ardı sıra yürüyen, canını feda etmekten kaçınma­yan, askerleriyle birlikte en tehlikeli yerlere giren ve bundan dolayı da ürküntü ve korkuya kapılmayan kumandan, merha­metli kumandandır. Askerlerini, babanın evladını koruduğu gi­bi koruyan ve onlara şefkat eden kumandan, merhametli ku­mandandır. Askerini şehit olmak için öne süren peygamber sa­vaşa katılmamazlık yapmıyor, o da askerleriyle beraber cepheye gidiyor. Muzaffer kumandan; askerlerini birer savaş aleti gibi cepheye sevkeden kumandan değildir. Askerlerin de canı bulunduğunu, onların yüce ve insani idealler uğruna kanlarım feda ettiklerini unutan ve kalbinde merhamet bulunmayan ku­mandan, muzaffer kumandan değildir. Hakkın kelimesini kuv­vetlendirmek uğruna canlarını veren, kılıçlarım şakırdatan, sa­vaş meydanlarına atılan askerlerin, ulvi maksatlar uğruna çar­pışmakta olan canlar olduklarım unutan kumandan, muzaffer kumandan değildir. Bu tip duygusuz kumandanlar, savaşın rahmet değil fakat bir taktik olduğunu zannetmektedirler. Bunlar bazen muzaffer olsalar da, çoğu kez başarıya ulaşamaz­lar. Çünkü bunlar kendilerine yardım edecek ve kendilerini destekleyecek askerleri, orduları bulamazlar. Savaş meydanla­rında cesetleri yerde yatan ve etleri kurtlar tarafından parçala­nan askerleri gördüğü halde hiç üzüntü duymadan: "Ne yapa­lım, savaştır bu" diyen kumandanlar görmüşüzdür. Bunlar kendilerini kumandan sanırlar, ama peş peşe hezimete uğrar­lar. Örneğin muzaffer kumandanlardan olan Napolyon, Fran­sa´ya dönerken askerlerini Rusya´da kar altında bırakmıştı. Karla pençeleşmekte ve açlıktan dolayı kırılmakta olan asker­leri unutmuştu. Bu da, onun hezimetinin başlangıcı olmuştu. Daha sonra da zafer elde edememişti. Oysa Hz. Peygamber, as­kerlerine merhametli olan kumandanlar için ideal bir örnek teşkil etmektedir. O, askerlerini kendi canının bir parçası ola­rak görmekteydi. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, Hz. Peygamberdeki rahmeti tezkiye ederek şöyle buyurmuştur: "Allah´ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davran-dm. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, gider­lerdi. Öyle ise onlar (m kusurların) dan geç, onlar için mağfiret dile, (yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de az­mettin mi, artık Allah´a dayan; çünkü Allah, kendine dayanıp güvenenleri sever.n (Ah tmran-159)

Uhud´da, tslam ordusunun darbe yemesinin, askerlerin ya­ralanmasının peşi sıra Hz. Peygamberin merhameti, askerleri­ne olan şefkati açık olarak görülmüştü. Kimseyi kınamamış, meydana gelen hatalardan ötürü askerleri muhakeme etmeyi aklından geçirmemişti. Tek düşüncesi, askerlerinin yeniden üs­tünlük sağlamasıydı. Askerlerinin düşman önünde yere yıkılmamasını istiyordu. Bu nedenle onları yeniden Uhud tepeleri­ne çıkardı. Sancağı, hakkıyla taşıyan birine (Hz. Ali´ye) verdi. Vuruştu, direndi; hatta müşrikler mü´minlerin kökünü kazı­maktan ümit kesip korkmaya başladılar. Çünkü Resulullah´ın askerlerinin, yaralı oldukları halde yine de şiddetle savaşmak­ta olduklarım görmüşlerdi.

Hz. Peygamber, emre itaatsizlik edip yerlerini terkeden ok­çuları affetti. Kahramanlıkları ve savaş güçleri yok olmasın di­ye, onlara ceza vermedi. Her ne kadar yaptıkları memnuniyet verici bir şey olmasa, hatta büyük zararlara sebep olsa da, Hz. Peygamber onları affetti. Affetmekle kalmadı, Cenab-ı Al­lah´tan da onları bağışlamasını diledi.

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, bu savaşın Medine dı­şında yapılmasına, topladığı şuranın kararı sonucu razı oldu. Onun asıl görüşü düşmanı Medine´de beklemekti. Fakat yine de savaştı, eğer Hz. Peygamberin sözünü dinleyerek hareket edilse ve okçular yerlerini terketmeselerdi, yine kesin bir başa­rıya ulaşacaklardı. Dolayısyla, İslam ordusunun yara alması­nın sebebi şura değil, aksine kumandana itaatsizlikti. Bu se­beple Cenab-ı Allah mü´minlerin şuraya devam etmelerini ve bir iş yapacakları zaman birbirlerine danışmalarını emir bu­yurdu. Çünkü şura neticesinde meydana çıkan görüş yanlış da olsa, sonuçta doğruya yönelir. Çünkü şura, ümmetin iradesini güçlendirir. Buna rağmen bir diktatörün verdiği karar doğru da olsa, sonuçta yine zarar verebilir. Çünkü tek kişinin görüşü, toplumun iradesini zayıflatır, trade zayıflığı ise, insandaki az­mi köreltir, nefisleri fesada sürükler ki, bu da aslında hataların en büyüğüdür.

Hz. Peygamber, şehit düşen sahabilerin ailelerine gönderil-mektense, hemen oracıkta defnedilmelerini emir buyurdu. Ce-sedleri parçalanmasın ve kendilerini gören aileleri hüzünlenip feveran etmesinler diye aileleri tarafından alınıp Medine´ye gö­türülmek üzere olan şehitleri yine şehit düştükleri yere gönde­rip oraya defnettirdi. Bu da onların şehit düştükleri yerde def­nedilmelerini gerektiren ilahi rahmetin gereğiydi. Hz. Peygam­ber sonraları şehitliği ziyaret ederdi. Ebubekir, Ömer ve O s -man hazretleri de onun bu adetini devam ettirdiler. Hz. Ali, Bedir ve Uhud savaşlarına katılıp şehid edilen kimselerin çoluk çocuğuna büyük ikramlarda bulunurdu. Onların cenaze namaz­larını kıldırırken dörtten fazla tekbir alırdı. Hz. Peygamber de şehitleri birden fazla olarak aynı mezara gömerdi. Biribirleriyle hayatta iken arkadaş olanları seçip aynı mezara defnederdi. Daha çok okumuş olanları daha az okumuş olanlara tercih ede­rek, öncelikle onları defnederdi. Aslında hepsi şehid olup islam nazarında üstünlük, keramet, ve azamet sahipleriydiler. Hz. Peygamber, ailelerinin şehitler üzerine hüzünlenip ağlamaları­na engel olmaz, ancak şöyle derdi: "Ağlamak rahmanda, bağı­rıp çağırmaksa şeytandandır." Allah´ın arslanı olan amcası Hz. Hamza için çok gözyaşı dökerdi. Hatta günün birinde ensar kadınlarının, şehit düşen yakınları için ağlaştıklannı görünce, kendisi de hüzünlenip ağlamaya başlamış ve: "Hamza´nın ağ­layanları yok mu " demişti. Yine şehitlerin ailelerine olan aşırı merhametinden dolayı halası Safîye´nin, kardeşi Hamza´yı görmesine engel olmuştu. Çünkü müşrik kadınlar, Hz. Ham­za´nın temiz naaşıyla adeta oyuncak gibi oynamış ve onun vü­cudundan parçalar koparmışlardı.

İbn İshak der ki: Abdulmuttalib´in kızı Safîye, kardeşi Hamza´nın başına gelenleri görmek için mübarek cesedine doğ­ru gidiyordu. Hz. Peygamber yanında duran Zübeyr´e: "Safi-ye´ye yetiş ve onu geri çevir. Kardeşi Hamza´nın başına gelenleri görmesini" demişti. Safîye´nin yanına giden Zübeyr, ona: "Ey anacığım geri dön, Allah´ın Resulü senin geri dönmeni emredi­yor" dedi. Safîye şu cevabı verdi: "Peki, ama niçin Ben karde­şimin vücudundan parçalar koparıldığını duydum. Tabii ki bu da Allah´tandır. Allah yolunda bundan daha beterine de razı­yız. Ben mutlaka tahammül edeceğim.Inşaallah sabırlı olaca­ğım" Geri dönen Zübeyr, Safîye´nin bu sözlerini Hz. Peygam-ber´e aktarınca, Hz. Peygamber: "Peşini bırakın" demişti. Sa­fîye, Hz. Hamza´nın mübarek cesedinin yanına gitmiş. O´nu seyretmiş ve :" Doğrusu biz Allah´a aidiz. Ve şüphesiz O´na dö­nücüleriz" demiş. Günahlarının bağışlanması için istiğfarda bulunmuştu.

Resulullah (sav), şehitlerin efendisi ve amcası Hamza´yı kardeşi oğlu Abdullah bin Cahş´la birlikte aynı mezara def-netmişti. Çünkü Abdullah´a da Hamza´ya yapılanın aynısı ya­pılmıştı. Onun da vücudundan parçalar koparılmıştı. İşte Hz. Peygamber, merhametli bir kumandan olarak yaralılara ve şe­hitlere böyle davranırdı. Çünkü peygamberliği, onun böyle iyi­lik yapmasını gerektiriyordu. Hakikatte öldürülen mücahitler şehit idiler ve Allah katında rızıklanmaktaydılar. Nitekim nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, aksine (onlar) Rab-lerinin katında diridirler. Allah´ın bol nimetinden onlara ver­diği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar." (ah îmran: 169)

Bu şehitler, şehitlik ve gazilik gibi üstün iki iyi şeyden en güzelini elde etmişlerdi. Ancak kıyamet gününde bunlar yeni­den hayat bulacaklardır.



Sayı ve Hesap


Şirkin kumandanı Ebu Süfyan bin Harb, Uhud savaşında müslümanlara karşı böbürlenerek şöyle demişti: "Bugününüz, Bedir gününe karşılıktır. Savaş, kuyu kovası gibi iner, bir de çıkar." O, bu iki savaşın birbirine denk olduğunu sanıyordu. Uhud gününde müslümanların uğradığı hasarın, Bedir günün­de müşriklerin uğradığı hasarla birbirine eşit olduğunu düşü­nüyordu. Ama bu ikisi eşit miydi

Sayı ve hesap, buna kesin hükmü ve cevabı veriyor: Bedir gazasında müşrikler 70 ölü ve bir o kadar da esir vermişlerdi. O günde yüzüstü düşüp yenik vaziyette gerisin geri kaçmışlar­dı, islam´ın kılıçları kafalarının üzerinde şakırdamıştı. Fakat Uhud gazasında müslümanlar, müşriklerin Bedir günündeki durumlarına düşmüşler miydi Buna evet demek mümkün de­ğil. Çünkü Uhud gazasında müslümanlar tek esir bile verme­mişlerdi. Yine bu gazada müşriklerden yirmi iki kişi Ölmüştü. Bedir´de esir alınıp serbest bırakılmış olduğu halde, Hz. Pey­gamberin aleyhinde bulunmama sözü karşılığında fîdyesiz ola­rak serbest bırakılan Ebu Azze el-Cemhi, bu gazada müslü­manlar tarafından yine esir alınmıştı.

Bedir gazasında esir alındığı halde, yoksulluğundan ve çoluk çocuğunun kalabalık olmasından dolayı Hz. Peygamber ona acıyıp fîdyesiz olarak serbest bırakmıştı. Ayrıca islam aleyhin­de konuşmama şartını da ileri sürmüştü. Fakat o, bu şartını unutmuş, müslümanların aleyhine düzenlenen tertiplerin safında müslümanlara karşı gelmişti. İyiliğe iyilikle ve kötülüğe ceza ile karşılıkta bulunmayı prensip haline getiren Hz.Pey­gamber, yine serbest bırakılmasını isteyen Ebu Azze´ye: "Ya­naklarını silip Muhammed´i iki kez aldattım dedirtmemek için seni serbest bırakmam! Mü´min aynı delikten iki defa sokul-maz\" buyurdu ve sonra öldürülmesini emretti. Mü´minlerin, müşrikler elinde esirleri yoktu. Çünkü mü´minler geri dönüp kaçmamış, hezimete uğramamışlardı. Bu nedenle de müşrikle­rin kılıçları, kafalarının üzerinde şakırdamamıştı. Her ne ka­dar savaşın ikinci devresinde arkadan kuşatılmış ve çembere almmışlarsa da, müşrik saflarını yararak yükseğe çıkmış ve kendileri için uygun bir yer seçmişler, savaşın seyrini kendi lehlerine çevirmişlerdi. Öyle ki, müşrikler, zaferi elden kaçır­dıklarını düşünmeye başlamışlardı. İkinci günde müslüman as­kerler, müşrikleri takibe başlamışlardı. Her ne kadar yaralan-mışlarsa da, yenik düşmemişlerdi. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşmaktaydılar. Müşrikler mü´minlerle aynı seviyede değil­dirler. Dolayısıyla bu karşılaştırma sonucu, müslümanların müşriklere daha üstün olduklarını görürüz. Mü´minlere isabet eden yaralar ve darbeler hezimet sayılmaz. Nitekim büyük ku­mandan Mahmud Şid Hattab, Uhud savaşını değerlendirir­ken şöyle diyor: "Ordunun yüzde onunun kaybedilmesi, fakat diğerlerinin dimdik ayakta durarak düşman saflarını yarması ve galibiyete ulaşması, kisinlikle hezimet sayılmaz. "Nitekim Cenab-ı Allah´ın da buyurduğu gibi, bu ancak bir darbe ve yara idi: "Eğer size (Uhud´da) bir yara dokunduysa, o topluluğa da (Bedir´de) benzeri bir yara dokunmuştur. O günler... (Evet) on­ları biz insanlar arasında çevirip duruyoruz."(Ah Imran: 140)

Savaşın nöbetleşe olması sadece yenilgi ve galibiyet husu­sunda değildi. Aynı zamanda askerlere isabet eden darbelerde de savaş nöbetleşe olmuştu. Bedir´de müşrikler hezimete uğra­mışlardı. Uhud´da müslümanlara aynı şekilde bir darbe vura-mamışlar, hatta sonuçta firariler gibi kaçmaya başlamışlardı.

Uhud´dan İbret Almak

Bütün bu olup bitenler karşısında Uhud´dan alınması gere­ken bazı dersler vardır. Uhud´da yapılan bazı yanlışlıklar vardı ve bu yanlışlıklar dolayısıyla müslümanlar darbe yemişlerdi. Nitekim müşrikler de Bedir´de aynı şekilde darbe yemişlerdi. Ama onların yedikleri darbe, müslümanlarınkine nisbetle daha şiddetliydi. Çünkü onlar bunun sonucunda hezimete uğramış­lardı.

Müslümanların yedikleri darbenin bazı sebepleri vardır:

1- İslam ordusunun safları arasında yalnızca ganimet mak­sadıyla Uhud´a gelmiş olan askerler bulunuyordu. Bunlar Be-dir´e kıyaslama yaparak Uhud´da da bir zafer kazanılacağına kesin gözle bakmaktaydılar. Daha savaş başlamadan önce bunların ganimet peşinde oldukları anlaşılmıştı. Çünkü savaş başlamadan önce, islam ordusunda bulunan gruplardan ikisi bozulmaya yüz tutmuştu. Ama onların yardımcısı Allah idi. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyuruyordu: "Sizden dünyayı isteyen ve ahireti isteyen vardır" Dünyayı ve dünyalığı isteyenler ganimetlerin peşine koşmuş, Hz. Peygam­berin emrine karşı gelmişlerdi.

Savaştan sonra ganimet elde etmek ve dünyalığa kavuşmak isteyenler kendi nefislerinin kaygısına düşmüşler, emre itaat­sizlikten dolayı pişman olmuşlardı. Çünkü bunlar ganimet elde edemedikleri gibi, darbe de yemişlerdi. Savaşın, kumandan ta­rafından belirlenen taktiklere uymayı zorunlu kıldığını düşüne­memişlerdi. Oysa kumandana itaat edip dosdoğru yolda yürü­dükleri takdirde, Cenab-ı Allah, kendi tevfîki ile onlara yardım edip zafer ihsan edecekti.

îşte bunlar, mü´min askerler arasında cihad hususunda te­reddüt ruhu yayıyorlardı. Bunlarla ilgili olarak yüce Allah şöy­le buyurmuştur: "Başkalarını iki misline uğrattığımız bir mu­sibete kendiniz uğrayınca mı" Bu nereden " dersiniz Ey Mu-hammed, de ki: "O, kendi tarafınızdandır." Doğrusu Allah her şeye Kadir´dir. iki topluluğun karşılaştığı günde}sizin başınıza gelen, ancak Allah´ın izniyledir. Bu, inananları da, münafıklık edenleri de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: "Gelin, Al­lah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun" dendiği zaman: "Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelir­dik" dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındırlar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Halbu ki Allah, gizlediklerini onlardan iyi bilir." (âh tmran: ıes-167)

2- îslam Ordusu arasında bulunan savaşçılardan bir kısmı, dünyalık peşinde koşanların etkisi altında kalmışlardı. Gani­metlerle meşgul olmuş, safları arasında meydana gelen sarsın­tıdan sonra müşrikleri kovalamışlardı. Müşrik safları arasında, güçlü sadık ve bahadır mü´minlerin darbeleriyle boşluk, sarsın­tı ve panik meydana gelmişti. Fakat mü´minler, onları bellerini kırasıya kovalayıp takip etmemiş, kendilerini kuşatmalarını engellememiş ve öldürücü darbeyi indirmemişlerdi.

3- Dünyalık elde etmek isteyen kumandana isyan suçunu iş­lemişler, ahireti elde etmek isteyenler ise bunlara karşı çıkmış­lardı. Ama dünyalık peşinde koşanlar, müslüman ordusunun ardını boş bırakmışlardı, işte bunun sonucunda müslümanlar darbe yemişlerdi. Bunda, alınacak ibretler vardır. Fakat buna rağmen mü´minler tam bir hezimete uğramış değillerdi. Bütün bunlar müslümanlarm başına, Cenab-ı Allah´ın kendisine iman edip ahireti dileyenleri, dünyalık peşinde koşup ahiret yurdun­da ve Allah katında bulunan mükafatları düşünmeyen kimse­lerden seçip ayırd etmesi için gelmiştir.

Bunlar ganimetler peşinde koşarlarken, -ki bu bir ve baldır ahireti isteyen ihlaslı kimseler Hz. Peygamber´in etrafında et­ten bir duvar oluşturmuşlardı. O´na gelen kılıç darbelerini kar­şılıyor, okları geri püskürtüyorlardı. Kendileri de düşmanlara ok fırlatıyor, büyük kumandan Hz. Peygamber´in emrine uyu­yorlardı. Onlar, canlarını Allah´a feda etmişlerdi. O´nun yolun­da savaşıyor, Öldürüyor, Ölüyor ve düşman saflarını yarıp Uhud tepesine çıkıyorlardı. Doğal olarak bu durum, düşman darbele­rini boşa çıkarıyor, onların zafer ümidini büsbütün kırıyordu. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, mücahitleri vasfe-derken şöyle buyurmuştur: "Allah´ın inananları (günahlardan) arıtması ve kafirleri yok etmesi için insanlar arasında bazen le­he, hazan aleyhe çevirir dururuz. Allah zulmedenleri sevmez. Yoksa içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cen­nete gireceğinizi mi sanıyordunuz " (Alı Imran. uı-142)

Sabreden mücahitler diğerlerinden ayrılmıştı. Bunlardan ki­mi şehitlik şerbetini içmiş, kimi de şehit olmayı bekliyorlardı. Allah´a vermiş oldukları sözü asla değiştirmemişlerdi. Sonucu ne olursa olsun, Uhud gazası, Hz. Peygamberin de bildirdiği gi­bi, müslümanlarm şirkten yedikleri bir darbe ve onlardan aldıkları bir yaradır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah bize yardım edinceye kadar, müşriklere bizden böyle bir darbe isabet edecek değildir"



Resulullah (sav)´ın Uhud´daki Duası


Hz. Peygamber Uhud savaşı sonucunda mü´minlerin üzün­tülü ve savaşın şiddetinden tedirgin olduklarını görünce, dua etmişti. îmam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre, Resulu-lah (sav), Uhud savaşı sona erip müşrikler geri çekildiklerinde mü´minlere: ´´Saf halinde dizilin ki, aziz ve celil olan Rabbime dua edeyim" dedi. O, şu duayı yaptı: "Allah´ım! Hamd ve sena ancak sana yaraşır! Allah´ım! Senin açıp yaydığını dürecek yoktur. Senin saptırdığını doğrultacak yok; senin doğrulttuğu­nu da saptıracak yoktur. Senin vermediğini verecek yok; senin verdiğini de engelleyecek yoktur. Senin uzaklaştırdığını yaklaş­tıracak yok; senin yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yoktur. Al­lah´ım! Rahmet ve bereketlerini, fazl-u keremini aç, yay üzeri­mize. Allah´ım! Ben, yoksulluk gününde nimet, korkulu günde emniyet dilerim senden. Allah´ım! Bize verdiğin, vermediğin şeylerin zararlarından sana sığınırım. Allah´ım! Bize imanı sevdir, gönüllerimizi onunla süsle. Küfürden, azgınlık ve taş­kınlıktan uzaklaştır bizi. Din ve dünyamıza zararlı şeyleri bi­lenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi. Allah´ım! Bizleri müslüman olarak yaşat ve müslüman olarak öldür. Salihler, iyiler zümresine kat. Ki onlar ne şeref ve haysiyetlerini yitiren­lerdir, ne de dinlerinden dönenlerdir. Allah´ım! Senin peygam­berini yalanlayan, senin yolundan yüz çeviren, peygamberinle çarpışan kafirlerin de, ehli kitap kafirlerinin de, cezalarını ver! Azabını onlar üzerine indir, ey hak ve gerçek ilah. Amin..." [1]

Sadece hakkı isteyen Resulullah ve ashabı, bu dua ile Al­lah´a yönelmiş, O´nun rızasından başka bir şey amaçlamadıkla­rını bildirmişlerdi. Cihaddaki gayelerinin bu olduğunu açıkla­mışlardı. Sahabileri arkasında saf halinde dizilerek Allah´a hamd ve senada bulunmuş, O´na şükretmiş, uğradıkları mih­netten dolayı iman ve teslimiyetlerini daha da arttırmıştır, bü­tün işlerini Allah´a havale etmiş ve itikadlarında asla şüpheye düşmemiş, aksine iman ve yakinlerini daha da arttırmışlardı. Dini hamiyetlerini, rabbani kuvvetlerini eskisine nisbetle daha fazlalaştırmışlardır. işte bu zorlu savaş sayesinde iyilerle kötü­ler, sabırlılarla gevşekler birbirlerinden ayrılmış, kötüler bir tarafa itilmiş, sağlam inançlılar dimdik ayakta durmuşlardı. Mü´minler Hz. Peygamberle birlikte bu duayı yaparlarken, sa­dece nefsi kaygılarına kapılanlar ve cahiliyet zannı üzerinde kalıp Allah hakkında doğru olmayan şeyleri düşünenler şöyle demektedirler: " (Hani) bu işte bizim bir fikrimiz var mı Bu iş­te bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürülmezdik." (ah îmran: 154)

Allahu Teala ise onlara şunu söylüyor: "Bizim sözümüzü tutsalardı Öldürülmezlerdi" diyenlere söyle: "Eğer doğru sözlü iseniz, o halde ölümü kendinizden savın" caii tmran: 168)



Uhud Sonrası


îslam ordusunun Uhud´da hezimete uğramadığını açıkla­mıştık. Ama kesin galip olduğunu da iddia etmiyoruz. Çünkü müşrikler müslümanlara öldürücü darbeyi vurmadan çekip git­mişlerdi. Hırsızlama, geçici bir zafere razı olmuş ve savaş mey­danını terketmişlerdi. Develerine binip geri döndüklerim gören Hz. Peygamber, onların mutlaka geri döneceklerini biliyordu. Kendisi de askerlerin yaralarını tedavi etmeleri için Medine´ye döndü. Fakat daha sonra iman ordusunun müşriklerden inti­kamlarını almak umuduyla Hamra´ül- Esed denen yere çıkıp ordugah kurdu.

Ama Abdullah bin Abbas hazretleri Hz. Peygamberin Uhud´da muzaffer olduğu görüşündedir. Rivayete göre, Abdul­lah bin Abbas (ra) şöyle demiştir: "Cenab-ı Allah Uhud´daki kadar hiçbir günde Hz. Peygamber´e yardım etmemiştir." Onun bu sözünü kabul etmeyen kimselere karşı verdiği cevap şudur: "Benimle sizin aranızda Allah´ın kitabı hakem olsun. Allah´ın kitabında şu ifadeleri görmekteyiz:"

*(Kendi izniyle onları öldürdüğü sürece Allah, size (yardım) va´dini doğruladı." (Ali Imran: 152). Bu ayeti kerimede geçen ( "hasse" ) fiili öldürme anlamım ifade eder. Hatta savaşın ilk safhasında müslümanların durumu oldukça iyiydi. Hatta müş­riklerin yedi, ya da dokuz sancaktarı öldürülmüştü. Bu durum, müslümanlarm savaş terazisindeki kefelerinin ağır bastığını, müşriklerinkinin ise hafif geldiğini göstermektedir. Müşrikle­rin bütün sancaktarları öldürülmüş ve sonunda sancak bir ka­dın tarafından alınıp taşınmaya başlanmıştı. Mü´minlerin san­cağını ise Mus´ab bin Ümeyr taşımaktaydı. Hz. Peygamberi koruyarak savaşmış ve şehit düşmüştü. Hz. Pegyamber Uhud tepesine çıkmayı başardı. Sancağı Ebu Talib oğlu Ali´ye verdi. Böylece müşrikler, müslümanlarm sancağına ulaşamadılar ve onu ele geçiremediler. Müslümanlar yenik düşmedikleri ve Hz. Peygamber ordusunun da sancağı yere düşmediği halde, yahu-dilerle münafıklar arasında Hz.Peygamberin ordusunun hezi­mete uğradığı haberi yayılmıştı. Müslümanlara isabet eden darbenin tam bir yenilgi olduğunu söylemişlerdi. Bunu da müs-lümanlara karşı yürek soğutmak ve onları küçümsemek için fırsat bilmişlerdi. Öyle ki, sözcüleri şöyle demişti: "Muhammed eğer peygamber olsaydı, hezimete uğramazdı." Böyle dedikten sonra kendi ırkdaşlarını, kardeşlerini ve kardeşleri olmayanla­rı ayıplayarak şöyle demişlerdi: "Eğer onlar bizimle beraber ol­salardı öldürülmez, ya da yaralanmazlardıV

Mü´minleri küçümsemekte o kadar ileriye gittiler ki, müna­fıkların lideri Abdullah bin Übey, onlarla açıkça ve yüksek sesle alay etmeye başladı. "Siret" adlı eserinde İbn İshak şöy­le der: "Abdullah bin Übey´in, cuma günleri mescidde oturduğu bir yeri vardı. Onun kavmi içinde itibarlı bir kimse olduğu in­kar edilemez. Kavminin Önderi ve sözü geçerli kişilerinden bi­riydi. Cuma günü, Resullulah hutbe için yerine geçince, kendisi ayağa kalkıp şöyle diyordu: "İşte bu Allah´ın Resulüdür ve ara­nızda duruyor. Allah onun vesilesiyle size ikramda bulundu ve onunla sizi yüceltti. Siz de ona yardım edin, onu destekleyin, onu dinleyin, ona itaat edin". O, bu davranışı, münafıklığının bir gereği olarak yapardı. Bu sözleriyle güya kafirliğini örtbas ediyordu. Ama mü´minler onun kafirliğini ve münafıklığını bi­liyordu. Çünkü onlar, bu adamın iman ordusu arasında yenil­gi ve tereddüt havası yaydığını, sonra da ordunun kuvvetini azaltmak maksadıyla geri çekildiğini, hatta İslam ordusundaki gruplardan ikisinin bozulmaya yüz tutmasına sebep olduğunu görmüşlerdi. Ama o, içinde gizlediğini açığa vurmaya devam ediyor ve bu tutumunu sürdürüyordu. İslam ordusu her ne kadar yenilgiye uğramamışsa da, bir yara almıştı. O her cuma günü böyle söyleyerek Peygamber Efendimizle alay ediyordu. Mü´minler, onun kendilerini horladığını ve küçümsediğini an­layınca yakasına sarıldılar ve "Otur ey Allah´ın düşmanı! Se­nin bu sözleri söylemeye hakkın yoktur. Çünkü sen Uhud´da ya­pacağını yaptın" dediler. Cuma günü Mescid´de halkın boyun­larına basarak ön safa doğru ilerliyor ve :" Vallahi ben Mu-hammed´i desteklemek için böyle söylüyorum. Ama adamlar be­ni tutup geri çektiler" diyordu.Ensardan bazıları ona: "Geri dön de, Resulullah senin için istiğfarda bulunsun" deyince, on­lara şu cevabı veriyordu: "Hayır, vallahi benim için istiğfarda bulunmasını istemiyorum."

Çünkü kendisi mü´minlerle alay etmek için böyle konuşmuş­tu. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, onun gibi kalbi hasta olan münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur: "Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, Allah´ın onların kinlerini ortaya çıkarmayacak mı sandılar Biz dileseydik, onları sana gösterir­dik. Sen de onları simalarından tanırdın. Onları konuşmala­rından da tanırdın. Allah bütün işlediklerinizi bilir. Andolsun ki sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çı-^karana ve haberlerinizi açıklayana kadar deneyeceğiz." (Muhammed: 29- 31)

Müslümanların Uhud savaşında yara almalarından ötürü münafıklar çok sevinmişlerdi. Öfkeleri ağızlarından taşıyordu. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah onlar hak­kında şu ayeti kerimeyi indirmiştir: "Size bir iyilik dokunsa (bu) onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa, ondan dolayı sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah (m bilgisi), onların yaptıklarını kuşatmıştır (onlar ne yaparlarsa Allah hepsini bilir)." (Aiümran: 120)



Yahudiler


Yahudiler de, müslümanlarm Uhud savaşında yara almala­rından dolayı çok sevinmiş ve müslümanları ortadan kal-dıra-cakları yolunda ümit beslemeye başlamışlardı. Çünkü onlar dostlarından ve akrabalarından mahrum bırakılmışlardı. Kaynuka Oğullarına yapılanların cezasını müslümanlara Ödetmek istiyorlardı. Mü´minlerin başına felaket gelmesini bekliyorlardı. Uhud gününde müslümanlar darbe yeyince, bunun bir fırsat ol­duğunu düşündüler ve korkularını devam ettirmenin gereksiz olduğu hükmüne vardılar. Mü´minlerin belaya uğrayacağını tahmin ediyorlardı. Şüphesiz ki, sevinçleri çok büyüktü. Özel­likle yahudi olup da müşriklerin safında yer alarak İslama kar­şı silah kullananların sevincine nihayet yoktu. Bunlardan biri Ebu Ammar er- Rahib idi. Gelişi ile Medinelileri Hz. Peygam­berin etrafından dağıtacağını ve Hz. Peygamberi yalnız bıraka­cağım sanmıştı. Öyle ki damlara çıkıp Hz.Peygamberin üzerine taş atmak suretiyle O´nu öldürmeyi planlamışlardı. Hz. Ebu-bekir, Ömer ve Ali ile beraber oldukları bir sırada Hz. Pey­gamberi ölüm tuzağına düşürmüşlerdi. Ama Cenab-ı Allah onu yahudilerden kurtarmıştı. Gizli açık demeden gösterdikleri aşı­rı düşmanlıktan dolayı müslümanlar, yahudilerin kötülük ya­pacaklarını düşünmekteydiler. Fakat burada bizim, Cenab-ı Allah´ın da buyurduğu gibi, yahudiler arasında ayırım yapma­mız gerekmektedir: "Ama hepsi bir değildir. Kitaplılar içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah´ın ayetlerini okuyarak sec­deye kapanan bir topluluk da vardır." (Ah İmran: 113) Bu ayeti ke­rimede sözü edilen insaflı ehli kitaba örnek olarak, Abdullah bin Selam ile beraberindeki kimseleri gösterebiliriz. Bunlar Hz. Peygamberin Medine´ye teşrifi esnasında ona iman etmiş­lerdi. Bunlarla birlikte, zorlu Uhud savaşı sırasında ihlasla müslüman olan az bir grup da vardı. Tarih bunlardan da bah­setmektedir. Muhayrik´i bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Uhud savaşında şehit edilen bu gruba dahil inananlar hakkın­da tbn îshak şöyle demektedir: "Muhayrık Uhud savaşında şehit edildi. O beni Sa´lebe kabilesindendi. Uhud savaşı başla­dığında yahudilere hitaben şöyle demişti: "Ey yahudiler toplu­luğu! Vallahi siz, Muhammed´in peygamber olduğunu, ona yar­dım etmenin üzerinize bir görev olduğunu pekala bilirsiniz!" Yahudiler: "Bugün cumartesidir, hiç bir şeyle meşgul olun­maz!" deyince Muhayrık:"Sizin için cumartesi diye bir şey yok­tur!" cevabını verdi ve kılıcını, teçhizatını yanına aldı, akraba­sından birisine: "Eğer bugün Öldürülürsem bütün mallarım Muhammed´indir. O, onlar hakkında Allah´ın kendisine gösterdiği şekilde dilediğini yapar!" dedi. Sonra Resulullah´la birlik­te omuz omuza vuruştu ve şehit edildi. Resulullah (sav): uMu-hayrık, yahudilerin en iyisidir" buyurmuştur. Süheyli, Resulul­lah (sav)´ın, Muahyrık´dan kalan yedi bahçeyi Medine´de vakıf haline getirdiğini rivayet etmektedir. Öyle görülüyor ki bu, Hz. Peygamberin yapmış olduğu ilk vakıftır. Bu, vakıfların caiz ol­duğu konusunda bir delildir. Çünkü bu, kıyamete kadar varlı­ğını sürdürecek olan peygamberi bir iştir. Henüz İslama girme­miş bazı Yesribliler müslüman olmuş Uhud savaşına katılmış­lardı. Abdu´l- Eşhel Oğullarından Useyrim bunlardan biridir. Kureyşlilerin Medine´ye saldırmak üzere geldikleri sırada, o, savaşa katılmadan Medine´de oturmayı gururuna yedir-ememiş ve beraberindeki bazı Habeşlilerle birlikte müslümanların sa­fında yer alarak Uhud savaşına katılmıştı. Müslüman muha­riplerle birlikte Medine dışına çıkarken Allah´ın hidayetine ka­vuşmuş ve iman etmişti. Halbuki daha önce İslam´a girmeye yanaşmıyor kendi kavminden olan kimseleri İslam´dan uzak­laştırmaya çalışıyordu. Uhud günü kılıcını kuşandı, insanların arasına katılarak müşriklere karşı savaştı ve yaralandı. Ab­du´l- Eşhel Oğlu kabilesinden bir kaç kişi bu savaşta şehid dü­şen adamlarını ararken Abdu´l- Eşhel Oğlu Usayrim´i de orada buldular: "Bu bizim Usayrim´dir. Savaşa bizimle birlikte gel­memişti. Onu Medine´de bıraktığımızda inkarcı biriydi!" dedi­ler ve niçin savaşa katıldığını sordular: "Ey Useyrim! kavmine olan bağlılığından mı, yoksa Islama olan rağbetinden mi bura­ya geldin " O da şu cevabı verdi: "İslam´a olan rağbetimden do­layı geldim. Allah´a ve Resulüne iman edip müslüman oldum. Kılıcımı alıp Resulullahla birlikte savaştım. Vurdum, vuruş­tum, nihayet gördüğünüz gibi yaralandım." Bunun üzerine çok geçmeden şehitlik mertebesine ulaştı. Savaşa girerken müslü­man olmuş, Allah ve Resulüne iman etmişti. Müslüman olma­sıyla müşrikler tarafından öldürülmesi arasında bir namaz vakti bile geçmemişti. Resulullah (sav) de, onun cennetlik oldu­ğu müjdesini vermişti." Ebu Hureyre, Peygamber Efendimi­zin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bana bir vakit dahi namaz kılmadan cennetlik olan bir adamı söyleyin." Bu ada­mın kim olduğunu sorduklarında, Hz. Peygamber şu cevabı vermiştir: "Abdu´l- Eşhel Oğulları kabilesinden Usayrim (Amir bin Sabit) dir."

Uhud´u çevreleyen, Uhud´un ardı sıra Medine´de meydana gelen ve bazı Arap ülkeleriyle Medine´deki komşu kabilelerde etkisi görülen bazı olayları anlatmış olduk. Bu arada faaliyetle­ri de nakletmeye çalıştık.Şimdi de Hz. Peygamberin Uhud´da yaptığı işlerden çıkarılacak hükümleri anlatmaya çalışacağız.



Hz. Peygamberin Uhud´daki Uygulamaları


Büyük Bedir savaşı, nefis müdafaası, düşman saldırısını bertaraf etmek ve İslam´ın çağrısını yayıp korumak maksadıy­la, savaşın meşru kılındığını müslümanlara gösteren bir olay olmuştur. Nitekim Kur´an-ı Kerim de bunu açıklıkla beyan bu­yurmaktadır: "Kendileriyle savaşılan (mü´min) lere, (savaşma) izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye kadirdir."´(Hac: 39)

"Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda (size de) savaşın, ama aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez."

"Fitne ortadan kalkıncaya ve yalnız Allah´ın dini ortada ka­lıncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara-193)

"Savaş hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı, ihtimal ki, hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir. Ve ihtimal ki, sev­diğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Allah bilir, siz bilmezsi­niz" (Bakara: 216)

işte bunlar gibi, savaşın mübahlığı, hatta fesadı bertaraf et­mek maksadıyla vacipliği hususunda bir çok ayeti kerime nazil olmuştur. Nitekim Cenab-x Allah bir ayeti kerimede konuyla il­gili olarak şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah, insanların bir kıs­mıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün alemlere karşı lütuf sahibidir." (Bakara 251)

Bu ayetler, savaşın ilk meşru kılındığı zamana göre nazil ol­muşlardı. Uhud savaşına gelince, burada cihadla ilgili olarak Hz. Peygamberin yaptığı işler sonucunda bazı ayrıntılı hüküm­ler meşru kılınmıştır. Ordusunu düzene koymak ve düşmanını karşılamak gibi işlerden çıkarılan hükümlere şu örnekleri vere­biliriz:

a- Uhud gazasında sabit kılınan hükümlerden biri şudur: Onbeş yaşına varmamış olan kimseler savaşa katılamazlar. Ancak bedeni kuvveti olan, ya da ok atma ve benzeri alanlarda savaş sanatına vakıf bulunan kimseler onbeş yaşına varmamış olsalar bile savaşa katılabilirler. Hz. Peygamber, yaşları onbeşe ulaşmamış iki delikanlıyı; biri ok atma ustalağına, diğeri de güreş dolayısıyla bedeni kuvvete sahip olduğundan dolayı sava­şa kabul etmiştir.

Hz. Peygamber kadınları da, mücahitlere su taşımak yaralı­ları tedavi etmek maksadıyla cepheye kabul etmiştir. Bunlar gerektiğinde mücahitlere yardım edecek, hatta onlarla birlikte savaşabileceklerdir. Örneğin Uhud savaşında müşrikler tara­fından kuşatma altına alınan Hz. Peygamberi, canlarıyla koru­yan mücahitlerle birlikte bazı kadınlar da korumaya çalışmış­lardı. Bunun sonucunda Cenab-ı Allah müşriklerin heveslerini kursaklarında bırakmış ve Hz. Peygambere ilişmemişlerdi.

tşte bu nedenle fıkıhçılar kadınların da, tedavi gibi amaçlar­la cepheye gitmelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bazı fı­kıhçılar kadının ancak savaşçı olma durumunda ata binebilece­ğine cevaz vermişlerdir.

b- Savaş için hazırlığa girişildiğinde ve savaşa gitmek üzere yola çıkıldığında, artık askerlerin tereddüte düşmeleri caiz de­ğildir. Çünkü tereddüt, askerler arasındaki birliğin ortadan kalkmasına, ihtilafa düşmelerine ve birbirlerini yardımsız bı­rakmalarına sebebiyet verir. Bu nedenledir ki, Resulullah (sav) savaş zırhını giydiğinde mücahitlerin görüşlerini değiştirmiş olduklarını görünce, onlara şöyle demiştir: "Bir Peygamberin, savaş zırhını giydikten sonra,t ekrar onu çıkarması yakışık al­maz" Aynı şekilde mü´minlerin şura neticesinde kararlaştır­dıkları bir işte de asla tereddüt etmemeleri gerekir. Çünkü bu gibi kesinleşen konularda tereddüt etmek, mü´minler arasında çekişme ve dağılmalara yol açar.

c- Mücahitlerin, başkasının özel mülkü de olsa, toplu halde iken diledikleri yoldan geçmeleri caizdir. Nitekim Peygamber (sav) efendimiz de ordusunu münafık bir yahudinin bahçesin­den geçirmiş, itiraz edenlere aldırış etmemişti. Bu gibi durum­larda Özel mülkiyetin saygınlığı kalmaz. Ancak böyle bir du­rumda çoğunluğa bir zarar gelecekse, o zaman bu tür uygula­maya gidilemez. Ordunun geçeceği yollar kapanmışsa ve sadece bir şahsın özel mülkiyetinde olan yoldan veya bahçeden geçme zorunluluğu ortaya çıkmışsa, -sahibi her ne kadar itiraz etse de- ordu o yoldan ve özel mülkten geçebilir. Bu nedenle pey­gamber efendimiz, Uhud savaşına giderken kör bir yahudinin bahçesinden geçmiş ve bahçe sahibinin itirazına aldırmamış: "O, hem gözü, hem de kalbi kör olan, basiretsiz bir adamdır] demişti.

d- Cihad eden bir kimsenin, gevşeklik ve teslimiyet havası içinde değil, fakat onurlu ve üstünlük havası içindeyken, güçlü ve kuvvetliyken Allah yolunda şehit olmak istemesi caizdir. Ama bu gibi durumlar dışında ölümü istemek caiz değildir. Ni­tekim Abdullah bin Cahş, cihad için öne atıldığı bir sırada şöyle demiş: "Allahım! Beni müşriklerden, küfrü büyük, gazabı ve öfkesi şiddetli olan bir adamla karşılaştır. Onunla vuruşa­yım da, beni öldürsün; üzerimdeki malları silah ve teçhizatı yağmalasın. Sonra da burnumu ve kulaklarımı koparsın. Ya­rın ahirette senin huzuruna çıktığım zaman "Ey Cahş Oğlu Ab­dullah! Burnun ve kulakların niye kesildi " diye sorduğunda: "Ey rabbim senin uğruna ve senin yolunda kesildi" diye cevap vereyimV7

Öyle görülüyor ki, Abdullah bin Cahş, bu duayı, müşrikle­rin, şehitlerin vücudlarmdan parçalar kopardıklarım gördüğü bir zamanda yapmıştır.

e- Müslüman, intihar ettiği zaman günahkar olur, cehenne­me girer. Bir kişi, şiddetli bir yaralanmadan dolayı dayanamı-yacak bir hale geldiği bir anda bile kendini öldürürse, bu inti­har olur ve cehennemlikler arasına katılır. Bu hükme varışımı­zın sebebi şudur: Uhud savaşında Kuzman ismindeki bir müs-lüman ağır şekilde yaralanmış, artık yaraların acısına dayana-mıyacak hale gelmişti. Dayanılmaz ağrılar sonucunda intihar etmişti. Peygamber efendimiz sahabelerine onun günahkar ol­duğunu duyurmuştu. Çünkü o, Allah´ın rahmetinden ümit kes­mişti. "Doğrusu kafirler topluluğundan başkaları Allah´ın rah­metinden ümit kesmezleri (Yusuf 87)

f- Peygamber Efendimizin sünneti uyarınca, şehitler yıkan­maz ve kefenlenmezler. Şehit düştükleri esnada üzerlerindeki giysileri ile birlikte ve kanlan yıkanmadan defnedilirler.

g- Yine peygamber efendimizin sünneti uyarınca, şehitler vuruldukları yerde defnedilirler. Başka bir mekana taşınmaz­lar. Böylece kabirlerini ziyaret edenler iki şekilde ibret almış olurlar. Bu derslerden biri, Allah yolunda şehit olmayı ve cihad etmeyi istemek; diğeri ise onların şehit düştükleri, cihad ettik­leri yerleri görmektir. Çünkü onlar, yaptıkları cihad ve elde et­tikleri şehitlik mertebesi sayesinde gazilik ve şehitlik gibi iki güzel rütbeden en üstün olanını kazanmışlardır.

Uhud´da bazı sahabiler şehit düşen yakınlarını Medine´ye taşımışlardı. Bir haberci, onlara Resulullahın emrini duyurdu. Şehitlerin, şehit düştükleri yere geri getirilmelerini söyledi. Cabir bin Abdulah der ki: Bir ara ben Medine mezarlığının yanındayken halam, babamla dayımın cesetlerini getirdi. On­ları bir hayvanının üzerinde taşıyordu. O sırada adamın birinin şöyle seslendiğini duyduk: Haberiniz olsun! Resulullah (sav), şehitleri Uhud´a geri getirmenizi ve vuruldukları yere defnet­menizi emrediyor! Bunun üzerine biz de, babamla dayımın ce­setlerini tekrar Uhud´a götürdük.

Resulullah (sav) in tatbikatı uyarınca şehitlerin, vuruldukla­rı yerde defnedilmeleri sünnet haline gelmiştir.

h- îki, ya da üç kişinin aynı mezara defnedilmeleri caizdir. Nitekim Resulullah (sav) iki veya üç kişiyi aynı mezara defne­diyordu. Ve: "Bu ölülerden hangisi daha çok Kur´an okurdu " diye sorduğunda sahabiler hangisine işaret ederlerse hayattay­ken biribirleriyle dostlukları olan iki kişiyi aynı mezara defne-derdi. Örneğin Abdullah bin Amr bin Hazm ile Amr bin Ce-muh´u aynı mezara defnetmiştir. Çünkü bunlar, yaşarken bir­birleriyle dostlukları olan ve birbirlerini seven kimselerdi.

i- îslam ordusunun Uhud´da paniğe kapıldığı sırada bazı mü´minler, kafir zannederek bazı mü´min kardeşlerini de yan­lışlıkla öldürmüşlerdi. Bu duruma maktullerin kanları boşa gitmeyecek, aksine beyt-ül maldan diyetleri Ödenecekti. Ni­tekim Peygamber (sav), bu işler hep kendi kumandası altında iken vuku bulduğundan ve kendisi de mü´minlerin veliyyü´l-emri olduğundan dolayı maktullerin diyetlerini beyt-ül maldan Ödedi.

j- Mazereti olan mü´minler cihad yükümlülüğünden kurtu­lurlar. Ancak bunlar mücahit olarak cepheye gittikleri takdir­de cihad sevabını kazanırlar. Öldürüldükleri takdirde şehitlik mertebesine yükselirler. Mazeretleri doyasıyla cihaddan geri kalmaları bir ruhsattır. Ancak bu ruhsat cihadın umumi vacipligini ortadan kaldırmaz. Fakat bu gibi mazeretler sahiplerinin cihaddan geri kalmalarına ve cehpeye gitmemelerine cevaz ve­rir. Nitekim hastalık veya sefer halindeki bir kimse de maze­retli olduğundan, oruç tutmama ruhsatına sahiptir. Ama tuttu­ğu takdirde orucu kabul edilir. Bu gibi hallerde, tutamadığı günler sayısınca başka bir zamanda oruç tutarlar.

Müzminlerden Amr bin Cemuh, topal olduğu halde cepheye katılmıştı. Oysa topalların cihada katılma yükümlülükleri yok­tu. Buna rağmen Peygamber Efendimiz onu cihad etmekten alıkoymadı. Cihada katıldı ve şehid edilene kadar vuruştu. Ha­yatta iken dostu ve arkadaşı olan diğer bir şehitle birlikte aynı mezara defnedildi.

k- Düşmanlar, müslümanların bulunduğu şehrin kapılarına dayandıkları zaman, mü´minlerin onlarla çarpışmaları için mutlaka dışarı çıkmaları gerekmediği gibi, onların şehrin içine girmelerini de beklemezler. Aksine, savaş taktiklerinin gerek­tirdiği şeyi yapmaları icab eder. Eğer dışarı çıkmaları gereki­yorsa dışarı çıkarlar, şehir içinde beklemeleri gerekiyorsa şehir içinde beklerler. Nitekim Peygamber Efendimiz de Uhud sava­şında gereğini yapmıştı.

1- Şura, mü´minler üzerine vaciptir. Nitekim Hz. Peygamber de mü´min askerlerin gönül rahatlığıyla savaşa katılmaları için, onlarla istişarede bulunmuştur. Böyle yapması zaferin el­de edilmesi bakımından daha ümit verici bir davranış olur.

m- Şehit üzerine namaz kılınmaz. Hz. Peygamberin Uhud şehitleri üzerine ve diğer gazalarda öldürülen şehitler üzerine namaz kılmadığı sabittir. Çünkü bunların şehit düşmüş olma­ları, sağ kimselerin onlara dua etme ve üzerlerine cenaze na­mazı kılmalarına, kendileri için Allah´a yalvarıp istiğfarda bu­lunmalarına ihtiyaç bırakmaz.

n- İbn Kayyım yaralı kimsenin oturarak namaz kılabilece­ğini söylemiştir. Bu kişi imam da olsa aynı hüküm geçerli olur.

Ama oturarak namaz kıldırmakta olan imamın arkasındaki cemaatin ayakta durarak namaz kılması caiz olur mu Bu hu­susta fıkıhçılar ihtilaf etmişlerdir. Ancak burada bu ihtilafın detaylarına inmemiz uygun olmaz.

Uhud gazasında Hz. peygamber´in yapmış olduğu bu işler, uyulması gereken bazı şer´i hükümlerin açıklanması mahiyetindedir. Şüphesiz ki bu hükümler, teklifi hükümlerden üçü­nün kapsamına girmektedirler. Bunlardan bazıları caizlik hük­mü altındadırlar. Bazan tercihe şayan olabilecekleri gibi, bazan da vacip olabilirler. Bu duruma göre değişir. Nitekim kadınla­rın da erkeklerle birlikte cihada çıkmaları bazen caiz, bazan mubah, ya da müstehab olabilir. Erkekler yeter sayıda iseler, bu hüküm söz konusudur. Ama mücahit erkeklerin çok sayıda hemşire ve hasta bakıcıya ihtiyacının olması durumunda, ka­dınların da erkeklerle birlikte cepheye gitmeleri vacib olur.

Nitekim mazereti olan kimsenin cehpeye gitmemesine Pey­gamber Efendimiz müsaade buyurmuştur. Mazereti olmakla birlikte, kuvvetli bir savaşçı olan kimsenin yerinde oturması caiz ise de, cepheye gitmesi elbetteki daha iyi ve daha faziletli olur. Her iki durumda da sevap kazanır. Öldürüldüğü takdirde şehitlerin mükafatına kavuşur. Sağ kaldığı takdirde mücahitle­rin mükafatına kavuşur.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ah­med bin Hanbel, Musned, C 3, S 424


Alnımızı Koyacak Yer Bulamazdık
İbn Ömer (r.a.) şöyle anlattı:Hz. Peygamber (a.s.), Kur´an okurdu. Bazen içinde secde ayeti bulunan bir sureyi okurdu da hemen secde ederdi. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve sıkışık bir halde secde ederdik) ki, bazılarımız alnını koymak için yer bulamazdı.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 900

Dağ Parçalanırdı
Şayet biz bu Kuran´ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.