Yaz?c? Sürümü
Fıkıh




İBÂDÂT MUAMELÂT UKÛBÂT (ceza)

1. Taharet I. Akitler (Medeni huk. Borç. Huk.) 1. Cinayet

2. Namaz, 2. Kaza (Usul huk.) 2. Hudud,

3. Oruç, 3. Ferâiz (miras huk.) 3. Kısas

4. Hac 4. İflâs ve hacr (İcra ve İflas hük.) 4. Ta´zir

5. Zekât (maliye h.) 5. Rehin (Eşya huk.) 5. Kaza(usul)

6. Cihad (Devletler . 6. Nikâh (aile hukuk)

7. Kurban 7.Siyer (Devletler hukuk)

8. Nikâh (Aile huk) 8. Zekât (maliye huk.)

9. Şirket (Ticaret huk.)



Fıkhî hükümlerin tamamı, klasik bir fıkıh kitabında bulunur. Ancak bazı hukukçular, fıkhın bir konusunu, bir branşını Edebü´1-Kâdî, es-Siyer, es-Si-yâsetü´ş-Şer´iyye, el-Ahkâmu´s-Sultâniyye, K.el-Harâc, K.el-Emvâl, Ferâiz, el-Evkâf, en-Nafaka, eş-Şurût gibi isimler altında müstakil bir kitap halinde tetki­ke tabi tutmuşlardır.

Bazı araştırmacılar da fıkhî hükümlerin özelliklerine göre yedi ana gruba ayrılabileceğini ifade etmişlerdir.[1] Bunlar şunlardır:

1. İbâdât: Namaz, oruç gibi ibadetlerle ilgili hükümler.

2. Ahvâl-ı Şahsiyye: (Aile ve Şahsın Hukuku): Nikâh, talâk, nafaka, ehliyet gibi aile ve şahsın hayatiyle ilgili hükümler.

3 . Ahkâm-ı Sultâniyye veya Siyâset-i Şer´iyye (Amme Hukuku, Anayasa, idare, usul hukuku): Devlet idaresiyle ilgili hükümler.

5 . Ukûbât: Ceza ve usulü hukuku: Suç işleyenlerin cezalandırılmalanyle il­gili hükümler .

6. Siyer (Devletler umumi Hukuku): Harb ve sulh ile ilgili hükümler

7. Âdâb; Muaşeret kaideleri ve hükümleri.


D. Fıkhın Gayesi:


İnsanların doğuştan cemiyet halinde yaşamağa mecbur olduklarını ifade et­mek üzere "insan yaratılıştan medenîdir" sözü söylenmiştir. Toplu yaşamanın bir çok faydaları yanında bir takım problemleri de vardır. Çünkü insan yaratılış itibariyle iyi ve kötü işleri yapmağa kabiliyetlidir. İnsanların ekserisi sorumlulu­ğunu idrak ettiği halde bazıları sorumluluk duygusundan mahrumdurlar. Nite­kim cemiyetin huzurunu bozan, hakkına razı olmayan, başkalarını rahatsız eden insanlar vardır. Güçlü ve sorumsuz insanların başıboş hareketlerinden dolayı hak­sızlıklara, tecavüzlere meydan vermemek ve böylece cemiyet emniyetini temin etmek için ilk zamanlardan beri Cenab-ı Hakk, gönderdiği kitaplarda insanların uyması gereken bir takım hukuki ve ahlâkî kaideler koymuştur. En son gönder­diği İslam dininde de insanların uyması gereken hukuki ve ahlâkî kaideler bu­lunmaktadır. Bu dindeki hukukî kaidelerin gayesi, toplum içindeki fertlerin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, haksızlıkları engellemek, fertlerin birbirleri­ne, cemiyete ve Allah´a karşı vazifelerini belirtip cemiyet nizamım sağlamaktır. Hiç şüphesiz İslam hukukunu bilen ve ona göre yaşayan bir kişi, dünya ve ahiret mutluluğunu elde eder.


E. Fıkh (İslam Hukuku)´In Özellikleri


Fıkhın en önemli özelliklerini kısaca maddeler halinde belirtelim:

1. İslam Hukuku, İslam dininden neşet etmiş bir hukuk sistemidir. Hüküm kaynakları, Kur´an Sünnet, İcma ve diğer fer´i delillerdir. İslam Hukuku bu kay-naklarıyle her asrın ihtiyaçlarına cevap verecek derecede mükemmelliğe sahiptir.

2. İslam Hukuku, insan ile insan, insan ile devlet ve insan ile Allah arasın­daki münasebetleri tanzim eder. Bu bakımdan sahası, beşeri hukuk sisteminin

sahasından daha geniştir.

3. İslam Hukukunun tasnifi, nevî şahsına münhasırdır. Fıkhî hükümler; iba-dat, muamelât ve ukûbât olmak üzere üç ana gruba ayrılır. İslam Hukuku, Ro­ma hukukunda olduğu gibi amme hukuku, hususî hukuk olarak ikili bir taksime tabi tutulmamıştır. Gerçi İslam Hukukunda kul hakkı (hakku´l-âdemî), Allah hakkı (hakkullah) terimleri vardır. Bu terimler, Roma hukukuna tatbik edilirse -bazı farklılıklar bir tarafa bırakılırsa- kul hakkı hususî hukuka, Allah hakkı am­me hukukuna tekabül eder. Ancak İslam Hukuku böyle bir tasnife tabi tutul­mamıştır.

4. İslam Hukukunda hukuk düzeniyle ilgili her hareketin bir mükâfat veya bir cezası vardır. Bu ceza veya mükâfat hem dünyevîdir ve hem de uhrevîdir.


F. Fıkıh (İslam Hukuku)´In Kaynakları


İslam Hukuku´nun ilk teşri kaynağı Kur´an-ı Kerim´dir. İlahi vahiy eseri olan Kur´ân-ı Kerim, insan hayatının bütün safhaları için hüküm koymuştur. Kur´ân-ı Kerim, Hz. Peygamber´e de teşri salahiyeti tanımıştır. Bu bakımdan Kur´an´dan sonra Sünnet ikinci teşri kaynağı olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinden sonra İcmâ da bir hüküm kaynağı olmuş­tur. Hz. Peygamber devrinden itibaren ictihad, bir hukuk kaynağı olarak kulla­nılmıştır. İctihâd´ın sahası çok geniştir. Kıyas, mesalih-i mürsele, istishab, istihsan gibi fer´î deliller ictihâd mefhûmunun şümulü içindedir. Müctehidlerin rey ve ka­naatleri, Kur´ân ve Sünnet´in tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Hiç bir zaman bu iki kaynağa aykırı fikir ve kanaat ileri sürülemez, hükümleri değiştiri­lemez. Ancak dini nassların mahiyetlerine aykırı olmamak şartıyle yeni hüküm­ler getirilebilir. Sava Paşa teşrî açısından ictihâd´ın önemine işaret ederken "ictihad ister yeni ve meçhul bir meseleye ait olsun, isterse malum bir meselenin başka bir şekilde halline matuf bulunsun, îslamiyetin bütün devirlerinde, bir teşrî yani kanun yapma vasıtası olarak telâkki edilmiştir" diyor. Biz İslam Hukuku ´-nun kaynaklarını önceden "şer´î deliller" bölümünde genişçe izah etmiştik.


G. İslam´ın Hukuk İlmine Hizmetleri


İslâm Hukuku, Kur´ân, Sünnet, İcmâ ve İctihâd kaynakları muvacehesinde inkişâf ederken hukuk âlemine bir takım yenilikler getirmek suretiyle hukuk il­mine hizmetlerde bulunmuştur. .1. Hukuk tarihinde ilk yazılı Anayasa Hz. Pey­gamber tarafından tanzim edilmiştir. Bu Anayasa 52 madde halinde Hicretin birinci yılında hazırlanmıştır. 2. Aynı şekilde siyasetten tamamen ayrı bir şekilde harb ve sulh hukuku yani Devletler umumi ve hususi hukuku müslümanlar tara­fından tesbit ve tanzim edilmiştir. îmam Muhammed eş-Şeybânî´nin es-Siyerü´l-Kebîr adlı eseri bu hukuk dalının en eski müdevvenatidir. Evzâî de Siyer adıyla bir eser kaleme almıştır. 3. Hukuk Felsefesini de hukuk âlemine İslam Hukukçu­ları kazandırmıştır. Bu konuda İmam Şafiî, er-Risâle adlı kitabı yazmıştır. Bu, ilk usulü fıkıh kitabıdır. Usulü fıkıh bir yönüyle hukuk felsefesi demektir. 4. Aynı şekilde müslümanlar hukuk ilmine diğer bir sahada iştirakleri olmuştur ki, bu da hukukta "niyyet", müessesesine yer vermiş olmalarıdır.

2. FASIL

FIKIH TARİHİ VE DEVİRLERİ[2]


Fıkıh Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında doğmuş, zamanla tekâmül etmek suretiyle büyük bir gelişme kaydetmiştir. Fıkıh´m geçirdiği gelişim safhalarını kı­saca izah edeceğiz. Fıkıh ilminin geçirdiği gelişim safhaları şunlardır;

I. PEYGAMBER (s.a.s.) DEVRİ (VAHÎY DEVRİ)

2. SAHABE DEVRİ

3. TÂBİÛN DEVRİ

4. TEBEÜ´T-TÂBİÎN DEVRİ (BÜYÜK MÜCTEHİD İMAMLAR

DEVRİ)

5. TAKLİD DEVRİ

6. DURAKLAMA DEVRİ

7. KANUNLAŞTIRMA DEVRİ

I. HZ. PEYGAMBER DEVRİNE FIKIH


A. Mekke Ve Medine Devirleri


Bu devir, Kur´an´m Peygamber´e vahyedi.digi bir devirdir, özellikleri iti­bariyle bu devreyi iki bölümde incelemek mümkündür.

1. Mekke devri (M. 600-622).

2. Medine devri (M. 622-632).



1) Mekke Devri:


Bu devrede vahiy daha ziyade itikad ve ahlâk konularında iniyordu. Bu dev­rede fıkıhla ilgili hükümler az miktarda vazedildi. İbadetlerle ilgili hükümlerin bir kısmı bu devrede tebliğ edildi. Nikâh, talâk, îlâ, zihâr, yemin konularında bu devrede bir takım hükümler konuldu. Mekke devri sonlarına doğru Hz. Pey­gamber (s.a.s.)´in Medine´lilerle Akabe´de yaptığı biatlarda zina, hırsızlık, öl­dürme gibi hususlarda ilgili hükümlerin yer aldığını görüyoruz. Mirâc´da bir takım fıkhî hükümlerin konulduğunu İsrâ suresinden öğrenmek mümkündür.


2. Medine Devri:


Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine´ye hicret eder etmez, islam Devletini kur­du. Bu devlet için vazettiği 52 maddelik Anayasa´da müslüman ve gayr-i müslim vatandaşların adlî, siyasî, mali ve benzeri sahalarda takip edecekleri hattı hare­ket tarzını gösterdi. Bu devirde fıkhın kaynaklarını, mümeyyiz vasıflarını, tedvi­nini izah edelim.


B. Bu Devirde Fıkhın Kaynakları:


Hz. Peygamber devrinde bir hükmü gerektiren bir hadise, bir problem, bir soru olduğu zaman, ya onların hükümlerim açıklamak üzere bir ayet iniyordu veya onların hükümleri peygamber tarafından açıklanıyordu. Bazen de herhan­gi bir sebep olmadan bir ayet iniyordu veya peygamber açıklamalarda bulunu­yordu. Bu devrede fıkhın kaynakları: Kur´ân, Sünnet idi.

A. Kur´ân:


Medine´de bir taraftan ibâdet ile ilgili, diğer taraftan muamelât ve ukûbât ile ilgili hükümler konuluyordu. Bazı âlimlere göre Kur´an´da ibadetler de dahil olmak üzere 500 kadar ahkâmla ilgili ayet bulunmaktadır. Ahkâm ayetlerinin konuları itibariyle âdedleri şöyledir: Aile hukukuna ait 70, muamele ve akitlere ait 70, ceza hukukuna ait 30, muhakeme usulüne ait 13, hükümet nizamına ait 10, harb ve sulh hukukuna ait 22, maliye hukukuna ait 10. Ahkâm ayetlerini tefsirini konu edinen tefsir kitaplarına şunlar misal olarak verilebilir: îmam Şa­fiî, Ahkâmu´l-Kur´ân; el-Cessâs, Ahkâmu´l-Kur´ân; Îbnü´i-Arabî, Ahkâmu´l-Kur´ân; el-Kurtubî, el-Câmi li ahkâmı´1-Kur´ân.


B. Sünnet:


Kur´ân ayetleri inmediği zamanlarda, Hz. Peygamber teşrii faaliyette bulu­nuyordu. Sünnet´in teşrideki yeri, bazen Kur´an´ı teyid etmek, bazen mücmelle­rini açıklamak, bazen de Kur´an´ın meskût kaldığı yerlerde doğrudan doğruya hüküm koymaktır.

Bazı âlimlere göre 4000 kadar hüküm ifade eden hadis rivayet edilmiştir. Hadis kitablarının Ahkâm, Âdâbu´1-Kâdî, Hudûd, Kısas, Büyü´ ve benzeri bömleri ahkâm hadislerini ihtiva etmektedir. Ayrıca bu nevi hadisler, îbn Hacer l-Askâlânî´nin Bulûğu´1-Meram, eş-Şevkânî´nin Neylü´l-evtâr, Zeyleî´nin Nas-

hur Râye, Tehâvî´nin Şerhü Meâni´I-Âsâr ve benzeri eserlerde toplu bir şekilde

yer almaktadır.


C. Peygamber (S.A.) Devrinde İctihad


Bazı âlimlere göre Peygamber (s.a.s.) nadiren de olsa ictihâd ile hükmedi­yordu. Ancak içtihadında hata bulunacak olursa, Cenab-ı Hak, onun hatasını vahiy yoluyla düzeltiyordu. Nitekim Bedir esirleri hakkında Peygamberimiz sa-habeleriyle istişarede bulunmuştu. Sahabilerden bazıları, esirlerin kayıtsız şart­sız serbest bırakılmalarını, bazıları hepsinin öldürülmesini, bazıları da fidye karşılığında salıverilmelerini teklif etmişti. Hz. Peygamber, fidye mukabilinde salıverilmelerini teklif edenlerin görüşüne katıldı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, savaş devam ettiği müddet zarfında esirlerin salıverilmesinin doğru olmadığını vahiyle bildirdi.[3]

Hz. Peygamber (s.a.s.) sahabilerine ictihâd etme yetkisini vermişti. Bunun üzerine sahabiler, Kur´ân ve Sünnet´te hükmünü bulamadıkları meseleler için ic-tihadları ile hüküm verip ona göre amel yapıyorlardı. Nitekim Amr b. As´ın da hazır bulunduğu bir askerî birlikte bazı sahabilerin gusül abdesti almaları gere­kiyordu. Ancak su ve hava soğuktu, üstelik suyu ısıtma imkânları da yoktu. Bu­nun üzerine teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bazı sahabiler, suyu ısıtma imkânını elde ettikten sonra gusül abdesti alıp namazlarım iade ettiler. Bazıları ise etmediler. Durum Hz. Peygambere arz edilince iki içtihadı da kabul etti.


D. Bu Devirde Fıkhın Mümeyyiz Vasıfları


Bu devirde, teşri faaliyeti, insanların maslahatı esasına dayanıyordu. Bu de­virde teşrî faaliyetin mümeyyiz vasıfları, tedriç, kolaylık ve nesih olarak ifade edilebilir.


A. Tedrîc:


Kuran ın ayetleri bir defa da değil ihtiyaç duydukça parça parça indirilmiştir. Sünnet de bir defa değil ihtiyaç duyuldukça ve zamanı gelince söylenmiştir.Çünkü hükümlerin yeri ve zamanı geldikçe konulmaları insanların onları daha iyi tanımalarını ,öğrenmelerini sindirerek kabul etmelerini temin eder.


Zaman Yönünden Tedrîc:


Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi islâmî hükümler bir anda berlîğin başlangıcından, peygamberimizin vefatına kadar geçen devrede pey, ihtiyaç duyuldukça konulmuştur.



Hüküm Yönünden Tedriç:


Bu devrede, hükümler, insanların nefislerine ağır gelmeyecek şekilde azar azar konulmuştur. Mesela namaz ilk Önceleri kuşluk ve akşam vakitlerinde kılı­nıyordu. Sonra bu beş vakte çıkarıldı, önceleri zekâtın belirli bir sınırı yoktu her müslüman istediği kadar veriyordu. Sonradan zekât için belirli sınırlar tayin edildi. Şarab bir anda değil, tedrici bir surette yasaklandı. Aynı şekilde hüküm­ler Önceleri genel mahiyette idi. Sonradan genel mahiyette olan hükümleri açık­layıcı kaideler kondu. Mesela bey önceleri genel mahiyette serbest bırakılmıştı. Ancak sonradan hangi malların ahm-satımı ve ne şekilde alınıp satılacağı husu­sunda bazı kayıtlar getirildi.


B. Kolaylık:


Cenâb-ı Hak, insanlara her zaman kolaylık ister, onlardan güç olan bir şe­yin yapılmasını istemez. Bu konuda "Allah, size kolaylık diler, size güçlük istemez"[4], "...Din (işlerin)de üzerinize hiç bir güçlük de yüklemedi"[5] gibi ayetleri, "kolaylaştırın, güçîeştirmeyin, sevdirin, nefret ettirmeyin"[6] hadisi mi­sal olarak verilebilir.

İslam´da kolaylık murad edildiği için bir takım ruhsatlar konulmuştur.


C. Nesih:


İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre nesih hadisesi, Peygamber devrine mah­sustur. Ondan sonra nesh hadisesi cereyan etmez. Neshin sebeb ve hikmeti, fert ve cemaat yararına riayet, güçlük ve darlığı mükelleflerden kaldırmak, yumu­şaklık ve tedriç yolunu tutmaktır. Çünkü belirli bir alışkanlığı olan cemiyette, yepyeni bir sistemi yerleştirmek ancak bu usûlle mümkündür.


E. Hz. Peygamber Devrinde Tedvin


Kur´an ayetleri indikçe, müslümanlar onları ezberliyorlardı. Ayrıca vahiy kâtipleri de onları yazıyorlardı. Kur´an-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir´in hilâfeti esna­sında mushaf haline getirildi. Sahabiler, Peygamberimizden işittikleri hadisleri ez­berliyorlardı. Bazıları da onları yazıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber, sahabilerini Kur´an´ın ayetlerini yazmakta serbest bıraktığı halde, Kur´an ile Sünnet´i birbi­rine karıştıracağını bildiği kimselere hadisleri yazmağı yasaklamamıştı sünnet de daha sonraki devirlerde de tedvin edilmiştir.



2. SAHABE DEVRİNDE FIKIH


Bu devreye "Hüîefa-i Râşidîn devri" "Fıkhın Gelişme Çağı" da denir. Bu devir, Hz. Peygamberin vefatiyle başlar, hicri 40 senesine kadar devam eder. Hz. Peygamber vefat edince ilâhi teşri de sona ermiştir. Hz. Peygamber, sahabileri-ne "Size iki şey bırakıyorum; İkisine sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız: Kur´-ân ve Nebi´nin Sünneti" buyurmuştur.

Dört halife devrinde fetihler neticesinde İslam ülkesinin topraklan genişle­di. Müslümanlar, bir takım yeni hadiseler ile ve muhtelif örf-âdet, küitür, nizam ve kendilerine has alışkanlıkları bulunan milletlerle karşı karşıya geldiler. Hz. Ali´nin hilafeti esnasında önceleri siyasi´ iken sonradan itikadı ve fıkhı mezheb haline gelen Şiâ ve Hariciyye mezhebi1 doğdu.


A. Bu Devrede Fıkhın Kaynakları:


Sahabiler, karşılaştıkları problem ve meselelerin hüküm ve hal tarzım Kur´-ân ve Sünnet´de aradılar. Kur´ân´da hükmünü bulamadıkları meseleler için icti-hâdlarda bulundular. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanlarında, ilim şûrası vardı. Hz. Ebu Bekir, kendisine bir mesele arzedüince ilk önce Kur´an´a bakıyordu. Kur´ân´da hükmünü bulamadığı mesele için hadislere başvuruyordu. Meselenin çözümünü sünnet´de de bulamayınca âlim sahabileri topluyor, o mesele hakkın­da onların görüşlerini alıyordu. Bu arada sahabilerin ittifakla kabul ettiği görü­şü benimsiyordu. Sahabilerin ittifakla kabul ettikleri görüş icmâdır. İhtilaf olduğu durumlarda ise kendisine göre en doğru olan görüşü benimsiyordu. Halife biz­zat kendisi de ferdî ictihad da bulunuyordu. Bu devrede ictihad için re´y veya ictihâdü´r-re´y tabiri kullanılıyordu.

Hz. Ömer de Ebu Bekir´in usulünü uyguluyordu.

Şu halde bu devrede fıkıh´ın dört kaynağı vardı:

1. Kur´an, 2. Sünnet, 3. İcmâ, 4. Rey, İctihad.


B. Reyin Mahiyeti Ve Rey´e En Çok Başvuran Sahabiler


Sahabiler, Kur´an ve Sünnet´de hükmünü bulamadıkları meseleler için isti­şarede bulunuyorlardı. Onlar, bazen bir meselede fikir birliğine varıyorlardı ve ittifaklarına "icmâ" adı veriliyordu. Bazen de bir konuda görüş birliği sağlana-mıyordu. Her sahabînin o konuda fikri başka oluyordu. Bu devirde reyin mana

ve mahiyeti şöyle idi: Kitab ve Sünnetde hükmü açıklanmayan meselelerin hü­kümlerini, nasslann ışığı altında çıkarmaktır. Bu devirde reyin sahası kıyasdan daha genişti. Daha sonraki devirlerde kıyas, istihsan, mesalihi mürsele, sedd-i zerâyi, istıslah adı verilen esas ve metodlar bu devirde rey adi altında uygula­nıyordu.

İbn Abbâs "Nebî (s.a.s.) yiyecek maddelerinin kabzdan önce satışını yasakladı" hadisini rivayet ettikten sonra "her şeyin yiyecek gibi olduğunu sanıyorum" demiş ve kıyas yoluyla hüküm çıkarmıştır. Hz. Osman, ölüm hasta­lığında iken karısını boşayan kimsenin, talâkını geçersiz kabul etmiştir. Böyle bir hükmü, sedd-i zerâyi metodu ile çıkarmıştır. Bir kimseyi öldüren bir cemaa­tin tamamının kısas cezasıyle öldürülmesinin mesnedi, sedd-i zerâyi ve mesâlih-i mürseledir.

Sahabîlerin bütünü, ihtiyaç anında reye müracaat ediyorlardı. Ancak bazı­ları, rey ile çok bazıları da az ictihâd´da bulunuyorlardı. Reyiyle en çok ictihâd-da bulunan sahâbiler şunlardır:

1. Hz. Ömer, 2. îbn Mes´ûd, 3. Hz. Ali.

Rey ile az ictihadda bulunan sahâbiler de şunlardır:

1. Abdullah b. Ömer, 2. Abdullah b. Amr, 3. Abdullah b. Zübeyr.

Bazı sahâbiler, nasslann zahiriyle yetinmişler,hüküm ve fetvalarını onların üzerine bina kılmışlardır. Bu konuda fazla reye başvurmamışlardır. Nassların zâhirleriyle yetinmeyen sahâbiler ise nassların zahiri manalarıyle birlikte onları teşrî-i gaye ve maksadlarımn nelerden ibaret olduklarını araştırmışlar ve bu ko­nuda fazlaca ictihadda bulunmuşlardır. Sahabilerden herbiri reyiyle ictihadda bu­lunduktan sonra "bu benim reyimdir; şayet doğru ise Allah´dandır, hata ise bendendir" derdi.

Bu devirde nazarî fıkıh başlamamıştır. Hadiseler meydana gelince onların hükümleri araştırılmıştır. Meydana gelmemiş bir hadisenin hükmüyle meşgul olunmamıştır.


C- Bu Devirde İhtilaflar Ve Sebepleri


Bu devirde fıkhı ihtilaflar azdır. Bu ihtilâfların sebeplerini şöylece sıralaya­biliriz:

1. Kur´ân´la ilgili ihtilâflar:

Fakîh sahâbiler, Kur´ân nasslarmı anlayıp tefsir etmekte birbirlerinden farklı görüş ve fikir ileri sürmüşlerdir. Mesela "Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç kur´ beklerler"[7] ayetinde geçen kuru kelimesini, İbn Mes´ûd hayız, Zeyd b. Sabit ise tuhûr olarak tefsir etmişlerdir.

2. Sünnet´le ilgili ihtilâflar:

Sahabe devrinde, Sünnet tamamiyle tedvîn edilmemişti. Bazı sahabîlerin bir konuda bildiği bir hadîsi, başka bir sahâbî bazen bilmiyordu. Hadis kendisine ulaşmadığı için o konuda ictihadda bulunuyordu. Sünnet kendisine ulaştıktan sonra da sünnete muhalif olan içtihadını değiştiriyordu. Mesela, Hz. Ömer, el parmaklarının diyetini eşit kabul eden Sünnet kendisine söylenince içtihadından dönmüştür. İbn Abbâs, kocası ölen gebe kadının iddetini en uzun iddet olan iki yıl kabul etmiştir. Çünkü kendisine daha önce Sebîatü´l-Eslenıiyye hakkındaki hadis ulaşmamıştı. O hadisle Hz. Peygamber (s.a.s.) gebe kad;mn iddetinin do­ğumla sona ereceğini belirtmişti. Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Amr ve başkaları, zifaftan önce ve mehir kedisine kararlaştırılmadan kocası ölen kadına mehir ve­rilemeyeceği görüşünde idiler. Çünkü Bürû´ bintü Vâşık hakkındaki hadisi bil­miyorlardı. Halbuki bu hadiste böyle bir kadına mehr-i misil verileceği kararlaştırılmıştı.[8] Şöyle ki bir şahıs evlendiğinde mehir tesbit edilmemişti. Bu şahıs zifafa girmeden önce vefat etti. Geride kalan nikâhlı karısına mehir verilip verilemeyeceği hususu, İbn Mes´ûd´a soruldu. İbn Mes´ûd, kadının akrabası olan hanımların mehri kadar mehir verilmesine hükmetti. Ve şöyle dedi: "Bu hüküm, doğru ise Allah´dan, hatalı ise bendendir". Bunun üzerine mecliste oturanlar­dan Ma´kil b. Sinan el-Eş´câî yemin ederek "Sen Resûlullah´m Eşcâîkabilesin­den Berva bintü Vâşık hakkında verdiği hüküm ile hükmettin" dedi. Verdiği hükmün Peygamberin verdiği hükme uygun olduğunu öğrenen İbn Mes´ûd, o güne kadar hiç sevinmediği bir derecede sevindi.[9] Hz. Ali bu hükme muhale­fet etti. Ve şöyle dedi: "O kadın miras hakkına sahiptir. Bu sebeple iddetini bek­leyecektir. Mehir hakkına ise sahip değildir, Kitabullah´da hüküm varken[10], bir kabileye mensup şahısın sözü kabul olunamaz" dedi. Böylece Hz. Ali hüküm verirken ölümü, boşamaya kıyas etti.

Bazı sahâbîler de hadisin râvîsine güvenmediklerinden ötürü, o hadisle amel etmemişlerdir. Mesela, Hz. Ömer, Fâtıma bintü Kays´ın "Kocam beni üç talâk ile boşadı. Hz. Peygambere (s.a.s.) bana nafaka ve süknâ takdir etmedi" diye rivayet ettiği hadisle amel etmemiş ve "Biz, Rabbimizin kitabını ve Peygamberi­mizin sünnetini bir kadının sözüyle terk edecek değiliz. O kadın geçmiş durumu belki unutmuştur" demiştir.[11]

3. Rey ile ilgili İhtilâflar:

Bu devirde, fakîh sahabiler, hükmü nasslarla sabit olmayan meselelerin hü­kümlerini çıkarmak üzere reye başvurmuşlar ve farklı metodlar takip ederek farklı ictihadlarda bulunmuşlardır. Bazen kıyâs, bazen maslahat-ı mürsele, bazen sedd-i zerâyi´ veya başka usulleri kullanmışlardır. Meselâ Hz. Ebû Bekir, Beytü´1-Mâl gelirlerinden insanlara eşit bir şekilde hisse vermiştir. Hz. Ömer ise İslâm´a girişlerindeki önceliğe göre dağıtımda bulunmuştur. İhtilâfın esası, mal tevziindeki adaleti gerçekleştirmektir. Ebu Bekir´e göre gelirler müslümanlara eşit bir şekil­de dağıtılırsa adalet gerçekleşmiş olur. Hz. Ömer´e göre ise bu konuda adalet ancak müslümanhğa girişteki kıdemi nazarı kabare almak suretiyle gerçekleşmiş olur.

Bu devirde Şam, Irak, Mısır, Filistin gibi bölgelerin fethedilmesi neticesin­de müslümanlar değişik kültür ve hadiselerle karşı karşıya geldiler. Bu durum ise farklı ictihadlara sebep oldu.


D. Bazı İctihadlar


Bu devrede Maslahat, sedd-i zerâyi esaslarına göre bulunulmuş ictihâdlardan örnekler:

Sahâbiler, iyiliği teşvik kötülüğü önleme, amme menfaatini gözönünde bu­lundurarak hüküm verir, hüküm mesnedlerinin yani illetlerin değişmesi sebebiy­le de hükmü değiştirirlerdi. Bazı misaller:

1. Hz. Ömer, müellefe-i kulübün zekât hissesini kesti.

2. Hz. Ömer, kıtlık senesinde hırsızlıkcezasını uygulamadı.

3. Hz. Ömer´in hilâfetine kadar teravih namazı cemaatle kılınmıyordu. Bu devrede farz namazlarla karışması ihtimali ortadan kalktığı için cemaatle kılın­maya başlandı.

4. Hz. Peygamber (s.a.s.), kaybolmuş develerin kendi hallerine terkedilme-lerini istemişti. Bu tatbikat, Hz. Osman´ın hilâfetine kadar devam etti. Hz. Os­man, insanların ahlâkî durumlanndaki değişikliğigözönünde tutarak, kaybolmuş develerin satılmasını, elde edilen paraların sahiplerinin gelmesine kadar saklan­masını emretti. Hz. Ali ise kaybolmuş develerin sahiplerinin ortaya çıkmasına kadar, hususi olarak yaptırılan âhırlarda saklanmalarını emretti

5. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer´in hilâfetinin ilk iki yılına kadar geçen devrede, bir mecliste söylenen üç talâk, bir talâk olarak kabul ediliyordu. Hz. Ömer, boşamalarda önemli bir ölçüde artış olunca bir tedbir olarak bir mecliste söylenen üç talâkı, üç talâk olarak kabul etti veböylece boşa­maların azalmasını sağladı.

6. Hz. Ömer, devrinde, Şâm ve Irak fethedildi. Fetih sonucunda, fâtihler, fethedilen arazinin menkul ganimetler gibi kendilerine dağıtılmasını istediler. Hz. Ömer, bu konuda ashâb ile istişarede bulundu. İstişare sonucunda, fethedilen arazinin müslüman fâtihlere dağıtılması uygun bulunmadı.Bu arazinin eski sa-hiblerinde kalması, buna mukabil onlardan harâc vergisi alınması kararlaştırıldı.

7. Hz. Ömer zamanına kadar geçen devrede bir şahsın vermesi gereken di­yeti, o şahsın mensub olduğu kabile ödüyordu. Hz. Ömer zamanında divan teş­kilatı kuruldu. Bundan böyle divan kabile yerine geçti ve akrabanın diyet gibi mali sorumlulukları, bu divana yüklendi.

8. Kur´ân-ı Kerim, ehl-i kitab kadınlarla evlenmeye izin verdiği halde[12], Hz. Ömer, Medâin valisine gönderdiği bir mektubla bunu menetti ve "...böyle evliler devam ederse, müslüman kadınlar kocasız kalır, bu durum ise onlar için felâket olur" dedi.[13]

9. Hz. Osman, Mina´da namazı seferi olmasına rağmen iki değil fam kıldı " .bu yıl anlayışı kıt, bilgisiz kimseler çok; onların bunu görüp namazı de-vamh olarak iki rek´at olarak kılmalarından korktum" dedi.[14]

10. Hz. Önıer devrine kadar, zanaatkar nezdinde onun taksiri olmadan zayi olan eşya ödetilmezken, bundan sonra insanların ahlâkî durumlarında değişik­lik gözönünde bulundurularak ödettirildi.

11. Hz. Osman, ölüm hastalığında iken karısını boşayan kimsenin, talâkını geçersiz saydı ve karıyı mirasçı yaptı. Böylece karıyı mağdur olmaktan korudu,

kocanın kötülüğüne mani oldu.

12. Hz. Ömer, iddeti bitmeden bir kadınla evlenen erkeğe, ebedî olarak o kadının nikâhını yasakladı.


E. Fakîh Sahâbiler


Sahâbiler, önceleri özellikle Medîne´de ikâmet ettiği halde, sonraları çeşitli sebeplerle yeni fethedilen şehirlere gidip yerleşmek mecburiyetinde kalmışlardır.

İbn Kayyım´ın da dediği gibi fıkıh, tefsir, hadis gibi İslamî İlimler fakîh sa­hâbiler vasıtasıyle ülkelere yayılmıştır. Iraklılar, İbn Mes´ûd´un Mekkeliler îbn Abbâs´ın, Medineliler Zeyd b. Sabit, îbn Ömer, Hz. Âişe gibi sahâbîlerin fetva ve ictihadlariyle ilimde yüksek mertebeye ulaşmışlardır.[15] Hatta diyebiliriz ki, hicrî ikinci asım başında teşekkül eden fıkhî mezhepler, bahis konusu edilen sa-hâbüerin fetva ve ictihadlarından son derece istifade etmişlerdir. Bir başka ifa­deyle fakîh sahâbiler, fetva ve ictihadlariyle müstakbel fıkıh mezheblerinin

tohumlarını atmışlardır.

Hiç şüphesiz sahabilerin ikamet ettikleri Medine, Mekke, Küfe, Şâm, Bas­ra, Mısır gibi şehir ve bölgelerin Örf-âdet ve şartları değişik idi. Fıkhı tatbik ede­cek sahâbiler de insan olmaları sebebiyle farklı kabiliyet ve düşünce yapısına sahip idiler. Bütün bu sebepler, değişik ictihadlann ortaya çıkmasına yol açtı. Her sa-hâbî, oturduğu şehirde ictihadlarıyle fıkha hizmette bulundu. Şimdi şehirlere göre fakîh sahâbîleri tanıyalım.


A. Medine´de Fıkıh Ve Fakîhler:




Hz.Peygamber ,suffa da ashabını ilmen yetiştirdi.Bunlar arasından yüzotuzküsür kişi fetva verecek dereceye yükseldi.

Bunlar arasında da yedi kişi fetva verme hususunda temayüz etti. Bunlar Hz.Aişe Hz.Ömer Hz.Ali İbn Mesut İbn Ömer İbn Abbas ve Zeyd b.Sabit idi. özellikle Zeyd b. Sabit, Hz. Mes´ûd, ibn Ömer, îbn Abbâs ve Zeyd Hz.Âişe ve İbn Ömer´in Medine´de yetişen tabıun fakîhleri üzerinde tesirleri büyük oldu.

oldu.



B. Mekke Fakihleri:


Sahabilerin ekserisi, Medine´de oturuyorlardı. Bu arada her sene hacc mev­siminde Mekke´ye gidiyorlardı. Bu vesile ile bu şehirde bir müddet kalıyorlardı Mekke´de özellikle İbn Abbâs, tâbiûn fakihleri üzerinde müessir oldu.


C. Basra Fakihleri:


Basra, Hz. Ömer zamanında kuruldu. Bu şehirde Ebû Mûsâ el-Eş´arî, Enes >. Mâlik gibi sahabiler kalıp, ilmî faaliyette bulundular.


D. Küfe Fakihleri:


Hz. Ömer zamanında kurulan Küfe şehrinde Abdullah b. Mes´ûd, Hz. Ali gibi sahabilerin tâbiûn devrinde yetişen fakihler üzerinde büyük etkisi oldu.

E. Mısır Fakihleri:


Hz. Ömer zamanında fethedilen Mısır´a Abdullah b. Amr vali tayin edildi. |AbdulIah b. Amr burada yetişen fakihler üzerinde müessir oldu.


F. Şam Fakihleri:


Ebû´d-Derdâ, Muâz b. Cebel, Ubâde b. Sâmit gibi sahabiler, Şam bölgesin-jde ilmî faaliyetlerde bulundular.


F. Sahabe Devrinde Tedvin:


Kur´ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir´in hilâfeti esnasında bir mushaf haline geti­rildi. Hz. Osman zamanında çoğaltılarak büyük şehir merkezlerine birer nüsha gönderildi. Bu, devirde hadislerin büyük bir kısmı yazılı, az bir kısmı ise şifahî halde bulunuyordu. Bu devrede de hadislerin ezberlenmesine önem veriliyordu. Rivayete göre Hz. Ömer, sünnetin tamamen yazılıp tedvin edilmesini istemişse de, bu fikrinden sonradan vazgeçmiştir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, Sa´d b. Ubâde gibi sahabilere ait not halinde bazı fikhî malzemenin bulunduğu rivayet edilmiştir.

3. TÂBİÛN DEVRİ


Bu devir,hicri 40 yılında başlar yani Emevî Devletinin kuruluşundan başlar, hicri 132 yılına kadar devam eder.. Bu devirde İslam ülkesi fetihler neticesinde genişledi. Müslümanlar, fethedilen bölgelerde çeşitli örf-adet ,kültür mirasına sahip insanlarla karşı karşıya geldi.Hz.Osman ın şehit edilmesiyle başlayan ihtilaflar siyasi birliği sarstı ve müslanlar şu üç fıkraya ayrıldı.

1. Hariciler (Havâriç),

2. Şîa,

3. Cumhur (Ehl-i Sünnet).

Havâriç ile Şîa çeşitli sebeplerle Emevilerin hilafetine karşı çıktı. Müslüman­ların çoğunluğunu teşkil eden Cumhur (Ehl-i Sünnet) ise Muaviye´ye biat etti.

Bu devrin başlangıcında Sahâbîlerden bazıları hayatta idi. Onlar vefat et­tikten sonra Tâbiûn nesli, onların yerini aldı.


A. Tâbiûn Devrinde Fıkhın Kaynakları


Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer´in hilâfetleri esnasında Sahâbîler, özellikle Me­dine şehrinde ikamet ediyorlardı. Sahâbîler, bir zaruret bulunmadıkça bu şehir­den çıkıp yeni fethedilen şehirlere gitmiyorlar di. Hatta Hz, Ömer, Sahabe´nin Medine´den ayrılmalarını yasaklamıştı. Bu sebeple bu devrede îcmâ kolay bir şekilde vuku buluyordu. Hz, Osman zamanında durum değişti. Hz. Osman, Sa­habilerin Medine´den ayrılmalarına izin verdi. Bunun sonucu, Sahâbîler, İslam ülkesinin her tarafına yayıldılar ve büyük şehirlere yerleştiler. Her bölge hal­kı, kendi bölgelerine yerleşen sahabîlere özel bir ilgi gösteriyor ve dini konularda onlardan fetva soruyorlardı. Bu arada İlme meraklı genç öğrenciler, kendi böl­gelerinde bulunan sahabilerin ders halkalarına devam ediyor ve onların görüşle­rini öğrenip benimsiyorlardı. Mesela Medine´H Tabiiler İbn Ömer, Mekkeliler İbn Abbas, Kûfeliler İbn Mes´ûd, Mısırlılar Abdullah b. Amr´dan fıkhı Öğren­mişlerdi. Böylece Tabiiler, fıkhı kendi bölgelerinde bulunan Sahabilerden öğren­mişler, hükümleri çıkarmada onların usullerini uygulamışlardı. Tabiiler, hocaları olan Sahabiler gibi, hüküm istinbatında önce Kitâb´a, sonra Sünnet´e başvuru­yorlardı. Bu iki kaynakta hükmünü bulamadıkları meseleler için Sahabilerin o konuda görüşleri bulunup bulunmadığını araştırıyorlardı. Bu devirde İslam ülkesi çok genişlediğinden ve sahabîler, ülkenin her köşesine dağıldıklarından do­layı herhangi bir konudaki icmâları nadiren vuku buluyordu. Bu devirde Hicaz bölgesinde bulunan fakîhler, zaruret halinde re´ye başvururken, Irak bölgesinde bulunan fakîhler, şartlar icabı çokça rey´e başvuruyorlardı. Şu halde bu devirde fıkhın kaynaklan şunlardı: 1. Kitâb, 2. Sünnet, 3. İcmâ, 4. Sahabe Kavli ve Fet­vaları, 5. Rey´ (ictihâdü´r-Re´y).


B. Tâbiûn Devrinde Fıkhı Gelişmeler


Bu devirde fıkhı gelişmeleri üç madde halinde Özetleyebiliriz:

a. Fıkıh sahasında ihtilâfların devam etmesi,

b. Fıkıh sahasında tedvin hareketlerinin başlaması,

c. Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis mekteplerinin ortaya çıkışı.

Bunları ayrı başlık altında inceleyelim.


C. Tâbiun Devrinde İhtilafların Devam Etmesi


1. Kur´ân´la ilgili ihtilaflar: Bu devirde de Kur´ân´da bulunan bazı kelime­leri anlamadaki ihtilaflar devam etmiştir. Mesela Kuru´ kelimesini bazı tabiîler hayız, bazıları ise tuhûr olarak tefsir etmişlerdir.

2. Sünnetle ilgili ihtilaflar: Tabiilerden bazılarının bir konuda hadis´i bil­mesi, diğerlerinin o konudaki o hadis´i bilmeyişi, ihtilafa sebep olmuştur. Çün­kü bu devirde de hadisler tamamen tedvin edilmemişti. Veyahut hadis bilinmekle beraber, o hadis´i rivayet edene güvenilmemesi sebebiyle onunla amel edilmiyordu.

3. Örf-âdet ve benzeri hususlarla ilgili ihtilaflar: Tabiilerin yetiştiği ülkeler arasında örf-âdet, muamelat kaideleri, sosyal, iktisadî konular bakımından fark­lılıklar vardı. Bu farklılıklar, hukukçuların ictihâdlarına tesir etmiştir.


D. Fıkıh Sahasında Tedvin Hareketlerinin Başlaması:


Bu devir, tedvin hareketi bakımından başlangıç safhası mahiyetindedir. Ta­biilerden bazıları, fıkıh sahasında eserler yazmıştır. Urve b. Zübeyr´e atfolunan fıkıh kitabının Harra gününde (h. 63) yanıp kül olduğu rivayet edilmiştir. Şâ´bı öl. 103), "es-sadakât ve´I-ferâiz" adlı eseri yazdığı rivayet edilmiştir. Ebû´z- Zinâd(öl. H. 131) "biz helâl ve haram hakkında yazdık, fakat Zühri her ısıttığıni yazdı" demiştir. Zührî (öl. 124) fetvaları, fıkıh bablanna göre üç, Hasan el-Basrî (öl. 110) ise fetvaları yedi bab halinde yazmıştır. Mekhûl b. Şuhrâb (ol. 116) "es-Sünen fi´1-fıkh" adında bir kitap yazmıştır. İbrahim en-Nehaî, hocala­rının fetvalarını bir kitap haline getirmiştir. Hammad b. Ebî Süleyman´ın fıkh a ait bir mecmuasının bulunduğu rivayet edilmiştir. Bugün elimizde mevcut fıkıh sahasında ilk tedvin edilmiş eser, Zeyd b. Ali (öl. 122)´nin "el-Mecmû´ul-fıkhı´ adlı eseridir. Bu eser, müsteşrikler tarafından neşredilmiştir.



E. Ehli Rey Ve Ehli Hadis Mektepleri:
Bu devirde, ehl-i rey ve ehl-i hadis mektepleri ortaya çıktı. Bilindiği gibi bu devirde fakîhler iki kısma ayrılıyordu:

1. Ehl-i rey (Ehlü´r-Re´y). ;

2. Ehl-i hadis (ehlü-hadîs).

Ehl-i rey, Irak bölgesinde, ehl-i hadis ise Hicaz bölgesinde ortaya çıktı. Çık­tıkları bölge itibariyle ehl-i rey´e, Irak Mektebi, ehli hadise de Hicaz mektebi

adı verildi.

Bilindiği gibi, Dört Halife devrinde fakîhlerden bazıları reye çok başvuru­yorlardı. Diğerleri ise ancak zaruret halinde reye müracaat ediyorlardı. Reye çok müracaat eden sahabîler, nasslann zahiri manası yanında, onların illetleri, teşrii gayeleri üzerinde de duruyorlardı. Bu sebeple onlar reyi çok kullanıyorlardı.

Sahabîler çeşitli şehirlere yerleştikten sonra, tabiilerden olan öğrencileri, on­ların araştırma, hüküm çıkarma usullerini öğrendiler. Mesela Alkarna, Küfe´de İbn Mes´ûd´un hüküm çıkarma metodunu öğrendi. Alkame´den de İbrahim en-Nehaî, nasslardan hüküm çıkarma usulünü öğrendi. Böylece Irak mektebi orta­ya çıktı. Medine´de Saîd b. Müseyyeb, reyi çok az kullanan İbn Ömer gibi Hicaz bölgesinde oturan sahabilerden nasslardan hüküm çıkarma usulünü öğrendi. Böy­lece Hicaz mektebi ortaya çıktı.


A. Hicaz Mektebi Ve Özellikleri:


Bu mektebin sahâbe´den üstadları, Zeyd b. Sabit, İbn Ömer, İbn Abbâs, Hz. Âişe´dir. Fakat bu mekteb üzerinde en çok Zeyd b. Sabit´in tesiri görülmüş­tür. Tâbiûn´dan Saîd b. Müseyyeb bu mezhebin reisi oldu.

Ehl-i hadisin istînbat usûlü:

Hicaz bölgesinde bulunan fakihler, ancak zaruret halinde re´y´e başvuru­yorlardı. Herhangi bir mesele hakkında fetva verdikleri zaman, önce Kur´an´a sonra Sünnet´e ondan sonra da sahabenin eserlerine (Asar) bakıyorlardı. Hük­münü bunlarda bulamadıkları zaman re´y´e başvuruyorlardı.

Ehl-i hadîs´in re´ye az müracaat etmelerinin sebebleri:

1. Zeyd b. Sabit, İbn Ömer gibi sahabeden üstadları ancak zaruret halinde re´ye başvuruyorlardı. Burada yetişen fakihler de bu konuda onlara tâbi oldular.

2. Bir olay olunca onun hükmünü veriyorlardı. Olay olmadan yani nazari olarak hüküm vermiyorlardı.

3. Hadîs kabulünde çok sıkı şartlar ileri sürmüyorlardı. Meşhur olmayan bir hadisi re´ye tercih ediyorlardı.

4. Ehl-i Hadîs´in yanında çok hadîs ve âsâr vardı. Çünkü Hicaz bölgesinde Hz. Peygamber ve dört halife yaşamıştı. Bu bölge vahiy ve hadîs vatanı idi.

5. Burada çok az olay vuku buluyordu. Zaten Peygamber ve dört halife za­manında meydana gelen çeşitli olayların şer´î hükümleri otoriteleri tarafından çıkarılmıştı. Tâbiûn devrinde vuku bulan az sayıdaki olayların şer´î hükümleri ise nasslann ışığı altında çıkarılıyordu. Zaruret halinde re´ye başvuruluyordu.

Ancak burada bulunan bazı âlimler de re´ye fazla müracaat ediyordu. Meselâ Rabî´etu´r-re´y, re´yi çok kullandığı için kendisine bu isim verilmişti. Hadîslerin ezberlenmesi, toplanması, amelî olarak tatbik edilmesi için büyük çaba göster­mişlerdir. Aynı şekilde bunlar sahabenin fetva ve kazalarını hıfz etme ve topla­ma hususunda büyük çaba sarfetmişlerdir.

Burada ifade edelim ki Irak´lı tâbi´ûn fakihleri, nass olan bir yerde Re´ye asla müracaat etmiyorlardı. Hatta burada da ehl-i re´y´den ziyade ehl-i hadîse meyleden âlimler bulunuyordu. eş-Şâ´bî gibi. Velhasıl ehl-i hadîs ve ehl-i re´y taksimi görünüştedir. Her iki mektebin de önce kullandıkları kaynaklan kitap ve sünnettir. Ehl-i hadîs, nassların sadece zahiri ile iktifa ederken diğerleri onun yanında teşrî´i gaye ve illetleri üzerinde durmuşlardır.


b. Irak Mektebi ve Özellikleri:


Irak mektebinin sahabe neslinden üstadları Hz. Ömer, İbn Mesûd, Hz. Ali Sa´d b. Ebî Vakkâs´dır. Fakat Irak mektebi üzerinde en çok İbn Mes´ûd´un te´-siri olmuştur. Tâbî´ûn devrinde Basra ve Kûfe´de en meşhur fakihler şunlardır: Alkame b. Kays, Mesruk b. Ecdâ, Ubâdetu´s-Selmânî. Bunlardan sonra İbra­him en-Nehâî, Âmir b. Şurâhil eş-Şâ´bî ve başkaları. Bu medresenin reisi İbra­him en-Nehâî kabul edilir. Bu medreseye mensup olan alimler, nassların zahiri üzerinde olduğu gibi onların teşrî´ gayeleri, illetleri üzerinde de imâli fikirde bu­lunmuşlar ve re´ye fazla müracaat etmişlerdir.

Bu medresenin re´yi çok kullanmasının sebebleri:

1. İbn Mes´ûd gibi sahabeden üstadları, re´ye çok müracaat ediyorlardı. Bun­lar, re´ye müracaatta İbn Mes´ûd´un te´siri altında kaldılar.

2. Irak bölgesinde hadîs, Hicaz bölgesine nazaran az idi. Çünkü hadîs râvî-lerinin ekserisi, Hicaz bölgesinde idi. Irak´hlar, kendi bölgelerine yerleşen sahâ-bîlerin rivayet ettikleri hadislerle yetiniyorlardı. Hatta, Iraklı tâbiûn fakihleri hadîs kabulünde çok sıkı şartlar ileri sürüyorlardı. Çünkü bu bölgede bazı kötü niyetli kişiler tarafından mevzu hadisler ortaya sürülmüştür.

3. Irak bölgesinde meydana gelen olaylar, meseleler, Hicaz bölgesindekilere nazaran çok idi. Çünkü Irak, Fars medeniyetine beşiklik etmiş bir ülke idi. Bu­rada bulunan insanların örf ve adetleri çok farklı idi.

4. Irak bölgesinde sosyal hayat karmaşık idi. Burada halk, zirâat, ticaret ve san´atla meşgul oluyordu. Bu durumlar, re´ye dayanan ictihâdları gerekti­riyordu.

5. Bu bölgede bulunan alimler, kendilerince makbul olan hadîsleri ezberli­yorlar ve onları topluyorlardı.

6. Iraklı fakihler özellikle İbn Mes´ûd´un fetvaları ile Hz. Ömer, Hz. Ali ve Şurayh´ın kazalarım topluyorlardı.

7. Irak´h fakihler, olaylar vuku bulmadan da onları zihinlerinde düşünü­yorlar ve böylece farazi olaylar hakkında hükümler ortaya koyuyorlardı.



F. Tabiun Devrinde Sünnet


Bu devirde hadisleri ezberleme ve onları toplama faaliyeti başladı. Hadis l´mleri yetişti. Emevi halifesi Ömer b. Abdilaziz, hadislerin tedvini için ez-Zührî ile Ebû Bekir Muhammed b. Amr b. Hazm´ı görevlendirdi.

Bu devirde bozuk fikirli ve İslam düşmanı kişiler tarafından uydurma ha­disler rivayet edildi. Bu arada cahil kişiler ile siyasî fırkalara aşırı derecede bağlı olanlar, halkı güya iyiliklere teşvik etmek, kötülüklerden uzaklaştırmak makda-siyle hadisler uydurdular. Bu sebeple özellikle Iraklı hukukçular, hadis kabulün­de sıkı şartlar ile sürdüler. Hadis uyduran kişilerin hileleri, düşündükleri şekilde çok uzun sürmedi, uydurdukları hadislerle müslümanları aldatamadılar. Bu arada bazı alimler, uydurulmuş hadisleri tesbit etmek üzere faaliyette bulundular ve böylece sahih hadislerle, uydurulmuş hadisleri birbirinden tefrik ettiler.


G. Tâbiûn Devrinde Yetişen Fakihler


Tabiûn devrinde yetişen fakihlerin en meşhurları şunlardır: Medine´de: Saîd b. Müseyyeb (öl. 94), Urve b. Zübeyr (öl. 97), Kasım b. Muhammed (öl. 102), Hârice b. Zeyd (öl. 100), Ebû Bekir b. Abdülah (Öl. 94), Süleyman b. Yesâr (öl. 107), Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe (öl. 98). Bunlara yedi fakîh (el-fukâha´s-seb´a) denir. Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm (öl. 120), Ebû Ca´fer b. Muhammed b. Ali (öl. 117), Rabiatü´r-rey (öl. 136), ez-Zührî (öl. 124), en-Nâfi´ (öl. 117), Ebû´z-Zinâd (öl. 131).

Mekke´de: Atâb. EbîRabâh(öl. 115), Mücâhid (öl. 100), İkrime(Öl. 105), Mısır´da: Yezîd b. Ebî Habib (öl. 128), Ebû´1-Hayr Mersed b. Abdillah el-Yezenî (öl. 90).

Basra´da: Hasan el-Basrî (1.110), Muhammed b. Şîrîn (Öl. 110), Katâde (öl. 117).

Kûfe´de: Alkarna b. Kays (1.62), Şureyh (öl. 82), Mesruk b. Eçdâ (öl, 63), Abdurrahman b. Ebî Leylâ (83), İbrahim en-Nehaî (1.96), Saîd b. Cübeyr (1.95, Hammâd b. Ebî Süleyman (öl. 120), eş-Şa´bî (öl. 104).

Yemen´de: Tavus b. Keysân (öl. 106), Vehb b. Münebbih (öl. 114), Yahya b. Ebî Kesîr (öl. 129).

Şam´da: Mekhûl (öl. 116), Ömer b. Abdilaziz (öl. 101), Ebü İdris el-

Havlânî (öl. 80)







4. MÜCTEHİD İMAMLAR DEVRİNDE FIKIH


Bu devir, hicri 132 yılından başlar, hicri dördüncü asrın ortalarına kadar devam eder. Bu devir "fıkıhm yükseliş devri", "fıkhın altın devri", "tedvin dev­ri", müctehidler devri", "etbau´t-tabiîn devri" olarak da adlandırılır.

Bu devir başlarında hilâfet Abbasilere geçti. Abbiseler, Emevi sülalesine çok sert davrandı. Emevi sülalesinden Abdurrahman gizlice İspanya´ya giderek orda Endülüs Emevî Devletini kurdu. Abbasi devleti çeşitli sebeplerle bölünerek, bazı küçük devletler kuruldu. Bu devirde fıkıh sahasında büyük bir gelişme kaydedil­miştir. Bu devirde fıkhın gelişme sebeblerini ana başlıklar altında inceleyeceğiz.


Bu Devirde Fıkhın Gelişme Sebebleri


A. Abbasi halifelerinin din ilimlerine ve âlimlere gösterdikleri yakın ilgi:

Emevî halifeleri genellikle siyasi isyanları bastırmak, devletin mali, idari, askeri ve benzeri sahalardaki işlerini düzeltmek ve fetihleri gerçekleştirmekle meş­gul oluyorlardı. Din ilimleriyle pek fazla ügilenemiyorlardı. Bu devrede fakîh-ler, ders okutuyor, halkın dini sorularını fetvalarıyle cevaplandırıyorlardı. Kadılar, müctehid alimler arasından seçiliyordu. Bu sebeple onlar, ictihadlanyle hüküm yeriyorlardı. Tayin edilen kadılar, vazifeleri esnasında Emevilerin siyasi işlerine karışmadıkları müddetçe rahat ediyorlardı. Din alimleri, Emevi halifelerini, İs-lami ilimlere gereken ilgi ve rağbeti göstermedikleri için sevmiyorlardı. Abbasi halifeleri, emevi halifelerinin aksine din ilimlerine ve din bilginlerine yakın bir ilgi gösterdiler. Abbasi halifelerinin alimlere yaklaştıklarını gösteren bazı Örnekler:

1. Halife Mansur, îmam Malik´in Muvatta´ını hâkim ve müftilerin uygula­yacağı devletin kanunu yapmağa teşebbüs etti. Fakat İmam Malik, buna razı ol­madı. Aynı isteği Harun Reşid de tekrarladı. Yine İmam Malik ona müsbet cevap vermedi.

2. Halife Harun Reşid, Ebû Yusuf dan devletin maliye işleriyle ilgili olarak uygulayacağı islami hükümleri ihtiva eden bir eser yazmasını istedi. Ebu Yusuf, bu isteğe müsbet cevap verdi ve K. el-Harâc´ı yazdı.

3. Abbasi halifeleri, din bilginleriyle sohbette bulundular, onlarla fikir alış­verişinde bulundular, din bilginlerinden çocuklarının okutmalarını istediler, on­lara bolca maddi ihsanlarda bulundular.



B. Fikir:Ve İctihad Hürriyeti:


Bu devirde, önceki devirlerde olduğu gibi fikir ve ictihad hürriyeti vardı Müftİler içtihada dayanarak fetva veriyorlardı. Hakimler de ictihad ile hüküm veriyorlardı. Bu devirde gerek müftiler ve gerekse hakimler muayyen bir kanuna veya muayyen bir mezhebe bağlı değillerdi. İctihad iktidarına sahip olamayan kişiler ise istedikleri alimlerden soru sorarak faydalanabiliyorlardı. Herhangi bir mezhebe bağlanma mecburiyeti yoktu.


C. İslam Ülkesinin Genişlemesi


Bu devirde İslam ülkesinin toprakları, İspanya´dan Çin´e kadar uzanıyor­du. Bu topraklar üzerinde çeşitli örf ve adetleri bulunan insanlar yaşıyordu. De­ğişik örfler, değişik ictihadlara sebep oluyordu. Buna ek olarak yeni müslüman olan kişiler, İslami ilimleri öğrenmek arzusunda idiler. Bu kişiler, müctehid alim­lere koşarak onlardan ders okuyorlardı ve bir taraftan da fetva istiyorlardı. Fa­kihler de o kişilere gereken alakayı gösteriyor ve memnuniyetle fetvalar veriyorlardı. Böylece fıkıhın sahası genişledi ve fikhî malzeme çoğaldı.


D. Kabiliyetli Kişilerin İslami İlimlerle Meşgul Olması:


Bu devirde tâbiûn devrinde olduğu gibi her aile, çocuğunun İslami İlimleri okuyarak bu sahada bir alim olmasını arzu ediyordu. Bu sebeple çocuklarım tahsil için tanınmış fakihlere gönderiyorlardı. Bu devirde gerek arab ve gerekse arap olmayan milletler, İslami ilimleri okuyup öğrendiler. İşte İslami ilimlere rağbe­tin neticesinde çokça müctehrd yetişti. Bu müctehidlerin her birisi, bir toplumu arkasından sürükleyebilecek kabiliyette idi. İşte kabiliyetli bu müctehidler, icti-hadlanyle İslam hukukunun gelişmesini temin ettiler.


E. İlimlerin Tedvini:


Bu devirde, tefsir, hadis, kıraat, fıkıh, fıkıh usulü, lügat, edebiyat, sarf, na-|hiv gibi dîni, edebi ilimler tedvin edildi.


F. Seyahatlar:


Bu devrede İslam ülkesinin her köşesinde müctehid derecesinde alimler bu­lunuyordu. Bağdad, Basra, Küfe, Medine, Mekke, Mısır, Şam, gibi şehir ve böl­geler birer ilim merkezi idi. Bu devirde fakihler ilim için seyahatlar yaparak çeşitli şehirlerdeki alimlerle fikir teatisinde bulunuyorlardı. Aynı zamanda ilim mer­kezlerinde şöhret yapmış alimlerden ders okumak üzere İslam ülkesinin dört bir köşesinden öğrenciler gelerek bu alimlerin ders halkalarına katılıyorlardı. Bu arada fakihler özellikle hac mevsiminde Mekke ve Medine´de bir araya gelerek fikir alış verişinde bulunuyorlardı.


G. Fıkıh Mezheblerinin Ortaya Çıkışı:


Bu devrede fıkıh mezhebleri ortaya çıktı. Her mezhebin görüşlerini, usullerini yayan ,bir çok taraftarları vardı.Mezheb imamları ve onların öğrencileri ,fıkıh ve fıkıh usulüne ait kitaplar yazdılar.Fıkıh mezhebleri ve imamlarıyla ilgili bilgi ,ayrı bir bölümde verilecektir.


H . Fıkıh Istılahlarının Doğuşu:


Mezhebler kurulurken fıkıh ıstılahları da ortaya çıktı.Farz, vacib , sünnet ,mendub haram mekruh şart illet sebeb fasid batıl sahih ve benzeri ıstılahlar izah edildi.

İ.İlmi Münakaşaların Yapılması

Müctehid imamlar devrinde,alimler arasında ilmi münakaşalar yapılırdı.Hatta bir müctehidin görüşlerine cevap mahiyetinde kitaplar da yazılırdı.Mesela İhtilafu İbn Ebi Leyla ve Ebu Hanife er-Reddü Ala Siyeri l-Evzai el-Ümm gibi.İmam Malik ile Leys b. Sa d arasında ilmi yazışmaların yapıldığına da şahid oluyoruz.



5. TAKLİD DEVRİNDE FIKIH


Bu devir, hicri dördüncü asrın yarısından başlar, Moğolların Bağdad´ı istilâ ettikleri hicri 656 tarihine kadar devam eder.


A. Taklid Devrinin Fıkhî Özellikleri Ve Taklid

A. Taklîd´in Başlaması Ve Mezheblerin Taklidi:


Sahabe, Tâbiûn ve Tebeu´t-tâbiûn devirlerinde ictihâd iktidarına malik olan âlimler, Kur´ân ve Sünnet nasslarına tabi olarak yaşıyorlardı. îctihad iktidarına sahip olamayanlar ise bilemedikleri konulan istedikleri âlimlerden sorup öğreni­yorlardı. Muayyen bir âlime veya mezhebe tabi olmuyorlardı. Halbuki bu devir­de gerek alimler ve gerekse halk, imam kabul ettikleri bir müctehidin mezhebine bağanmışlardı. Alimler, tabi oldukları mezhebin hükümlerine, Kur´ân ve Sün-net´in nassları gibi inanıyorlardı. Bu konuda iki misal verelim:

1. Hanefi fakihlerinden Ebû´l-Hasen Ubeydullah el-Kerhî (öl. 340) "Bizim fakihlerimizin vermiş oldukları fetvalara aykırı düşen ayetler, ya mensûhtur ve­ya te´vile muhtaçdır. Keza bu durumda olan her hadis, ya mensûhtur veya te´vil edilmelidir" demiştir.

2. İbnu´s-Subkî, et-Tabakatu´1-Kübrâ´da yazdığına göre Ebû Muhammed Abdullah b. Yûsuf el-Cüveynî (öl. 438), muayyen bir mezhebe bağlanmamak üzere el-Muhît adıyla bir eser yazmağa başlamış ve bu eseri yazarken sahîh hadislere tabi olmağı istemiştir. Kaleme aldığı bu eserin üç formasını eline geçirip okuyan el-Beyhakî (öl. 458), eserin müellifi el-Cüveynî´ye bir mektup göndermiştir, el-Beyhakî, mektubunda "İmam Şafiî´nin delil olarak kullanmadıkları hadislerin, gizli kusurlarının bulunduğuna, hadislerle amel etmenin sadece ona ait olduğu­na, buna mukabil el-Muhît´de yer alan hadislerin bir kısmının zayıf olduğuna ve anlarla amel edilemeyeceğine işaret etmiştir. Mektubu alan eî-Cüveynî, ei-Beyhakî´ye dua ederek, el-Muhît´i tamamlama fikrinden vazgeçmiştir.


B. Taklide Sürükleyen Sebepler


Bu devirde fakihleri taklide sürükleyen sebeplerin Önemlilerini şöyle sırala­yabiliriz:


1. Hocalara Saygı:


Talebeler, bu devirde hocalarına tabi olmuşlar, bunlar­dan sonra gelenler de daha öncekilere tabi olmuşlar ve bu tabi olma durumu ne­silden nesile sürüp gitmiştir. Her nesil, kendinden önceki nesli daha çok takdir etmiş ve ona tabi olmayı bir vazife telakki etmiştir.


2. Mezheplere Bağlı Olan Kişilerin Kadı Tayin Edilmesi:


Bundan önceki devir­lerde halifeler, kadıları Kur´ân ve Sünnet ilminde temayüz etmiş ve şer´î hüküm­leri nasslardan çıkarma gücüne sahip olduğu çevrece bilinen müctehidler arasından seçerek tayin ederler ve bunlardan nasslarla, nass olmayan yerlerde nassların ru­huna uygun görüşle amel etmelerini isterlerdi. Tayin edilen kadılar da âdil ola­rak icra-i kazada bulunurlardı. Ancak zamanla bazı kadılar, vazifelerinin kudsiyetini unutarak hak ve adaletten ayrılmağa başladılar, hatta bazıları rüşvet bile aldılar. Bu durum karşısında halkın adalete itimadı sarsıldı. Dolayısiyle kö­tüye kullanılmağa başlanan içtihada halkın itimadı kalmadı. Halk, eski imamla­rının ictihadlarına dayanmayan hükümlere razı olmamağa başladı. Bu sebeple halifeler, adaletin itibarı sarsılmasın diye kadıları eski mezhep imamlarının icti­hadlarına göre hüküm vermeğe mecbur ettiler. Böylece kadıların ictihad kabili­yetleri söndü, taklid aldı yürüdü ve hükümleri tedvîn edilmiş mezheplerin daha fazla yayılmasına sebeb oldu.


3. Mezheblerin Hükümlerinin Tedvin Edilmesi:


Müftî ve kadılar, hükümleri tedvin edilmiş mezheblerden kolayca istifade edebiliyorlardı. Böylece fıkhî mezheblerin hükümlerinin tedvin edilmesi, müftî ve kadıları tembelliğe ve yeni araştırmalar yapmamağa şevketti.


4. Nefse Güvenin Azalması:


Bu devirde, nefse güven azalmış, ictihaddan çekinilmiştir. Fakihler, kendi­lerini zayıflık ve acizlikle ithamda bulunmuşlar, Kitâb ve Sünnet nasslanndan hüküm çıkarmağa kudretlerinin bulunmadığını zannetmişlerdi. Onlar için en ha­yırlısı ve en münasip şeyin, bilinen bir mezhebe bağlanmak, onun prensiplerini .anlamak şeklinde düşünülmüştür.


5. Halifelerin Muayyen Bir Mezhebi Desteklemesi:


Abbasi halifeleri, türk hükümdarları genellikle hanefi mezhebini, Nizamul-mülk, Selahaddin Eyyübî Şafiî mezhebini desteklemişlerdir. Maliki mezhebi ise Endülüs´de himaye gördü.


6. Muayyen Mezheblere Vakıfların Tahsisi:


Bu devirde hükümdar ve vezirler, medreseler kurup maaş ve vazifeleri, mu­ayyen mezhep erbabına tahsis ettiler. Medreselerde vazife ve maaş alabilmek için müderrisler ve öğrenciler, dört mezhebden birine bağlanmak durumunda kaldı­lar. Bu durum ise içtihada mani oldu.



7 Alimler Arasında Rekabetin Başlaması:


Bilindiği gibi ilk devirlerde devlet adamları, iftâ ve kaza makamlarına en h´I kişileri seçerek getirirlerdi. Alimler, bu makamlar için tâlib olmazlardı. Hal­buki bu devirde âlimler, bu makamlara gelebilmek için devlet adamlarının aya-" na kadar gider ve kendilerinin o makama ehil olduklarını, başkalarının ise ehil olmadıklarını söylerlerdi. Bu durum ise âlimler arasında rekabetin meydana gel­mesine sebep oldu ve âlimler, matlûb değil tâlib duruma düştüler.


B. Fıkhı Tedvîn


Bu devir fakihleri, taklidi tercih etmelerine rağmen, fıkhî sahada faydalı ça­lışmalarda bulunmuşlardır. Onların tedvine yönelik hukuki çalışmalarım şöyle sıralayabiliriz:


1. Usûl Kitaplarının Yazılması:


Bilindiği gibi mezhep imamlarından nakledilen her hükmün illeti ve delili belirtilmemiştir. İşte bu devir fakihleri, imamlarının görüşlerini naklederken il­let ve delillerini tesbit ettiler. Bu konuda fıkıh usulü kitapları te´lif .ettiler.


2. Fürû Kitaplarının Yazılması:


Bu devirde yetişen fıkıh alimleri, mezheblerinin furû-ı fıkıh kitaplarını yaz­dılar. Yazdıkları kitaplarda hükümlerin delillerini de tesbit ettiler. Mesela Se-rahsî, Mebsüt´u, Şirâzî, Mühezzeb´i te´lif etti.


3. Tercihlerin Yapılması:


Bu devirde yetişen fakihler, imamlarından kendilerine intikal eden rivayet ve ictihadlar arasında tercihler yaptılar. Mesela hanefi fakihleri, İmam Muham-med´in kitaplarında mevsuk olarak nakledilenleri tercih ettiler. Şâfiîler, Rabî ve Müzenî´nin görüşlerini, diğerlerine tercih ettiler. Malikîler de İbmVl-Kâsım´ın ri­vayetlerini daha sahih buldular.


4. Hilâfiyyat Kitaplarının Yazılması:


Bu devir fakihleri, mezheplerin mukayesesini konu edinen kitaplar te´lif et­tiler. Mezheblerin mukayesesini konu edinen ilim dalı, Ümü´I-hilâf (hilâfiyyât)´dır. Bazı fakihler, kendi mezheblerinin üstünlüğünü isbat maksadiyle eserler yazdı­lar. Mebsût ve Mühezzeb gibi eserler de hilafa da yer verilmiştir. Hanefilerden ed-Debûsî, ilm-i hilafın kurucusu olarak bilinir. Taberî, İbn Rüşd gibi âlimler de hilafa dair eserler yazmışlardır.


5. Cedel İlmine Ait Kitapların Yazılması:


Bu devir hukukçuları, münakaşa ve münazara âdabına ait (ilmu´l-cedel ve ilmu âdâbi´I-bahs ve´1-münazara) kitaplar te´lif ettiler. İlk devirlerde fakihler ar sında mesela Ebu Hanife ile İbn Ebî Leylâ arasında ilmî münazara ve münaka salar olurdu. Şafiî, Ümm´ünde fukâhâ ile yaptığı münakaşaları nakleder. Bun lardan maksat, hakikati ortaya çıkarmaktır. Bu devirde, münakaşa ve münazaralar hakikatin ortaya çıkmasını sağlamaktan ziyade, haklı çıkmak için yapılıyordu´ Halbuki eskiden münazara yapanlar, delile tabi oluyorlardı. Hangi tarafın delili kuvvetli ise o kazanırdı. Bu devirde ise delilden ziyade mezheb imamının söz ve ictihadlanna müracaat ediliyordu.


C. İctihad Kapısının Kapanması


Bu devirde ictihad kapısının kapanıp kapanmadığı konusunda ortaya iki gö­rüş atılmıştır:

1. İctihad kapısı kapatılmıştır (mesdûd),

2. îctihâd kapısı kapanmıştır (münsedd).

Birinci görüşü müdafaa eden fakihler, ictihad ehliyetini haiz olmayan kişi­lerin hukuka uygun olmayan batıl fetvalariyle halkın dini bozulacağından kork­tukları için ictihad kapısının kapatıldığına dair fetva vermişlerdir. İkinci görüşü müdafaa eden fakihlere göre, müctehid kalmadığı için ictihad kapısı kendiliğin­den kapanmıştır.

Burada ifade edelim ki, mukayyed ictihad müessesesi, hiç bir zaman sona eremez. Her asırda ona ihtiyaç duyulabilir. Farz -ı kifâye olan içtihadı, müslü-manların devam ettirmeleri dinî bir vecîbedir.


D. Taklid Devrinde Yetişen Başlıca Fakihler


Bu devirde yetişen fakihlerden bazılarının isimlerini vermekle yetineceğiz:


a. Hanefi Fakîhleri:


l. Kerhî(öl. 340).

2. Cassâs (öl. 370).

3. Ebû´1-Leys es-Semerkndî (öl. 373).

4. Ebû Abdillah Yusuf b. Muhammed el-Cürcânî (Öl. 398).

5. Kudûrî (öl. 428).

6. Debûsî (öl. 430).

7. Ebû Bekir Hahârzâde (öl. 433).

8. Serahsî (öl. 483).

9. Pezdevî (öl. 483).

10. Hakîm eş-Şehid (öl. 344).

11. Kâsânî (öl. 585).

12. Kâdîhân (öl. 592).

13. Mergînânî (593).



b. Maliki Fakîhleri:


1 . Îbnü´l-Arabî (öl. 543).

2 . Kâdî îyâz (öl- 541).

3 . îbn Rüşd (öl- 595).


c. Şafiî Fakîhleri:
1. Kaffâl el-Kebir eş-Şâşî (öl. 336).

2. Kaffâl es-Sağir (öl. 417).

3. Ebû İshak el-Isferaymı (ol. 418).

4 el-Maverdi (öl. 450).

5 Ebû îshak eş-Şirâzî (öl. .476).

6. Ebû´l-Meâli el-Cüveynî (öl. 478).

7. Gazâlî (öl. 505).


d. Hanbelî Fakihleri:


1. Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed el-Hallâl (Öl. 311).

2. İbnu´l-Kasım el-Hırakî (öl. 334).

3. İbn Kudâme (Öl. 620).


e. Zahiri Fakihleri:


1. İbnu´l-Muğallas(öl. 324).

2. İbn Hazm (öl. 456).



6. DURAKLAMA DEVRİNDE FIKIH


Bu devir, Bağdad´ın Moğollar tarafından istilâsı olan H. 656 yılında başlar, Mecelle´nin tedvinine başlandığı h. 1286 tarihine kadar devam eder.


A. Bu Devrin Fıkhı Özellikleri Ve Duraklama:

A. Fakihlerin Çalışmalarında Duraklamanın Başlaması:


Bu devirde İslami ilimleri öğrenenler, genel olarak bir mezhebi seçti ve o mezhebin hükümlerini, usullerini müdafaa ettiler. Fıkha çok önemli katkıları bu­lunmadı.


B. Duraklama Sebepleri:


1. Alimler, eskilerin ruhu besleyen, zihinleri açan ilim yüklü açık kitapları bir tarafa bırakarak, muhtasar kitapları okuttular.

2. Alimler arasında fikir birliği kalmadı, münasebetler kesildi. Önceden ilim için yapılan seyahatler, aşağı yukarı yapılmadı.

3. Medreselerde ana kaynak kitaplar bırakılıp, lüzumsuz kaide ve i´râb mü-nakaşalariyle vakit öldürüldü. Yani alet ilimlerine verilen Önem, tefsir, hadis, fıkıh gibi temel islamî ilimlere verilmedi.


B. Fıkhi Tedvin

A. Metin-Şerh-Haşiye-İhtisar Mahiyetinde Kitap Yazma Faaliyeti


Bu devir hukukçuları, kitap yazma faaliyetinde bulundular. Bu devirde ba­zı alimler, fıkıh ve fıkıh usulüne ait bir metin yazardı. Hiç şüphesiz metin halin­de yazılan bu eserde, müphem ve kapalı kelime, terkib ve cümleler bulunurdu. Bu sebeple bizzat metin yazarı veya başkaları tarafından o metne bir Şerh yazı­lırdı. Mesela Molla Hüsrev´in Mirkat ve Mir´ât´ı böyledir. Sonra da Şerh´ler üze­rine düşünceler, taliklerden ibaret Haşiyeler yazılırdı. Hakikatte Şerhler ve Haşiyelerle, metnin kapalı kelime, cümle ve terkipleri izah edilirdi. Ayrıca bu

devirde bazı kitapların ihtisâr´ı yapılırdı. Bu devirde Metin, Haşiye, Şerh ve İh­tisar halinde yazılan kitaplardan bazılarının ibareleri kolay, açık ve anlaşılır ve ilmî kitap hüviyetinde idi. Bu devirde bazı alimler -az da olsa- ilk devir hukukçu­larının usullerine uygun eserler kaleme aldılar.


B. Fetva Kitapları:


Bu devirde bazı fakihlerin, halkın soruları üzerine verdikleri fetvaları bir kitap halinde toplandı. Bu fetva kitaplarının bir kısmı, bir fıkıh kitabı mahiye­tinde İdi. Bazı fetva kitapları ise soru-cevap şeklinde kaleme alındı. Fetva kitap­ları, günlük tatbiki hukuku aksettirmeleri yönünden ve hukukçuları muayyen bir mezhebin mes´elelerine kıyasla da olsa tatbiki meselelere hüküm bulma ve hal­letmede çok önemlidir.


C. Kanunnameler Ve Kanunlar:


Şer´î hukukun yanında, idare, mâliye, ceza gibi çeşitli hukuk sahalarına âit olmak üzere, vaktiyle padişahların emir ve fermanları ile vazedilmiş olan kanun ve nizamları, aynen veya hulâsa olarak bir araya toplamak suretiyle tertib edilen mecmualara, "kanunnâme" denir. Bazan kanun yerine "yasa" veya "yasak", kanunnâme yerine de "yasaknâme" tabirinin kullanıldığı görülmektedir.

Akkoyunlular ve Memlûkler´den intikal etmiş kanunlar bulunmaktadır. An­cak bugün elimizde mevcut bulunan ve derlenmiş kanunnâmeler, Osmanlılara aittir. Fâtih, Kanunî, II. Selim, I. Ahmed, IV. Murad ve Abdülmecid zamanla­rında çıkarılmış ceza kanunları da bize kadar gelmiştir.


C. Duraklama Devrinde Yetişen Başlıca Fakihler:


Burada duraklama devrinde yetişen bazı fakihlerin isimlerini vermekle yeti­neceğiz.


A. Hanefi Fakihleri:


1. Ebû´l-Berekât en-Nesefî (öl. 710),

2 .Sadru´ş-Şerîa (öl. 747).

3 .Zeyleî (öl. 743).

4 .İbnü´l-Hümâm (öl. 861).

5 .Aynî (öl. 855).

6 .İbn Nüceym (öl. 969). -

7 .Seyyid Şerif Cürcânî (öl. 816).

8 .Alaeddin Kara Hoca (öl. 800).

9. Molla Hüsrev (öl. 885).

10 .İbn Melek (öl. 885).

11. Ebu´s-Suûd (öl. 982).

12 .Emir Kâtib el-îtkânî (öl. 758).

13. Babertî (öl. 786).

14. Molla Fenâri (öl. 834).

15. Hızır Bey (öl. 863).

16. İbn Kutlubuğa (öl.879).

17. Molla Gürânî (öl. 893).

18. Zenbilli Ali Efendi (öl. 923).

19. İbn Kemâl (öl. 940). 20..İbrahim Halebî (öl. 956). 21. İbn Abidin (öl. 1252).


b. Maliki Fakihleri:


1. İbn Hadb (Öl. 646).

2. Karâfî (öl. 664).

3. îbn Ferhûn (öU 799).


c. Şafii Fakihleri:


1. İbn Abdisselâm (Öl. 660).

2. İbn Dakîki´1-îd (öl. 701).

3. Îbnü´r-Rif´a (öl. 710).

4. Sübkî (öl. 756).

5. Îbnü´s-Sübkî (öl. 771). ,j´.6. Teftezânî (öl. 793). ^7. Fîrûzâbâdî (öl. 817).

8. îbn Hacer el-Askalânî (öl. 852).

9. Celaleddin el-Mahallî (öl. 864). 10. Süyûtî (öl. 921).


d. Hanbelî Fakihleri:

1. Necmüddin el-Tûfi (öl. 716).
2. İbn Teymiyye (öl. 728).

3. İbn Kudâme (Şemsüddin) (öl. 744).

4. îbn Kayyım (öl. 751).


e. Hiçbir Mezhebe bağlı olmayan müctehidler:


1. Şevkânî (öl. 1250).



7. KANUNLAŞTIRMA DEVRİNDE FIKIH:


Bu devir, Mecelle´nin tedvin edilmeğe başlandığı hicri 1286 yılından başlar, zamanımıza kadar devam eder.


A. Bu Devrin Fıkhî Özellikleri Ve Kanunlaştırma Faa­liyeti:


İslam Hukuku, bu devreye kadar asırlar boyunca kananluştınlamadı. Müf-tiler, hâkimler ve idarecilere karşılaştıkları dini ve hukuki meselelerin hükümle­rini bilmek için Önceleri Kitap ve Sünnet´e müracaat ediyorlardı. Mezheblerin kurulmasından sonra ise fıkıh ve fetva kitaplarına müracaat ediyorlardı. Devlet muayyen bir mezhebin hükümlerini mahkemelerde uygulanır hale getirirdi.

Osmanlı devletinde iç ve dış sebeplerle fıkıh hükümlerinin kanunlaştırılma­sına ihtiyaç duyuldu. Adliye nazırının başkanlığında İslam Hukukçularının ileri gelenlerinden meydana gelen bir komisyon kuruldu. Bu komisyon 1286-1293 / 1869-1876 tarihleri arasında peyderpey 1851 madde ve 16 kitaptan oluşan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye´yi hazırladı. Hanefi fıkhına dayanan Mecelle, borçlar, eşya, şahıs, muhakeme usulü kanunlarını ihtiva etmektedir. Ayrıca Osmanlılarda ai­le, arazi gibi konularda kanuni düzenlemeler yapıldı.

Bu devrede Mısır, Ürdün, Irak, Suriye, Fas, Tunus, Hindistan, Pakistan gibi İslam ülkelerinde kanunlaştırma faaliyetleri başladı ve bazı konularda İsla-mî kanunlar çıkarıldı.


B. Ferdi Çalışmalar


Bu devrede İslam hukukuyla ilgili mukayeseli etüdler yapıldı ve ayrıca bazı islam ülkelerinde fıkıh ansiklopedileri hazırlama teşebbüsünde bulunuldu.


C. Başlıca Fıkıh Bilginleri


1. Leknevî (öl. 1304),

2. Şihâbüddin el-Mercânî (öl. 1306),

3. Kadri Paşa (öl. 1306). - -

4. Sıddık Hasan Han (öl. 1307).

5. Ahmed Cevdet Paşa (öl. 1312).

6. Ömer Hilmi Efendi (öl. 1307).

7. el-Kâsımî (öl. 1332).

8. Ö. N. Bilmen,

9. Ali Haydar Efendi (öl. 1355).

10. Ahmed ez-Zerkâ

11. Hudari Bey,

12. Abdulkerim Zeydan...





--------------------------------------------------------------------------------

[1] ez-Zerkâ, el-Fikhû´l-İslâmî, I, 55-56.

[2] Bu konuda fazla bilgi için bk.Muhammed Yusuf Musa ,Fıkh-i İslam Tarihi trc.A.Meylani,İstanbul 1973;Hallaf Teşiir İslam Tarihi trc.H.Algül,İstanbul 1971;Hudari İslam Hukuk Tarihi trc.H.Hatiboğlu ,İstanbul 1974;Zeydan İslam Hukuku Tarihi İstanbul 1974;Enver Mahmud Debur, el-Medhal li diraseti l-fıkhi l-İslami ,Kahire 1985;Kavakçı Karahanlılar Devri İslam hukukçuları Ankara 1976 Abdullatif es-Sübki,Muh.Sayıs-Muh.el-Beriri, Tarihu t-teşri i l-İslami ,Kahire 1939.

[3] bk. Enfâl, 67-70

[4] Bakara, 185.

[5] Hâcc, 78.

[6] Buhârî, Megâzî, 60.

[7] Bakara, 228.

[8] Zeydan, İslam Hukukuna Giriş, s. 201.

[9] Neseî, VI, 198.

[10] Bakara, 236.

[11] Hudarî, İslam Hukuk Tarihi, 145-148.

[12] Mâide, 6.

[13] Karaman; Tarih," s. 48.

[14] a.g.e., aynı yer.

[15] İbn Kayyım, İ´lâm, I, 16.


Alnımızı Koyacak Yer Bulamazdık
İbn Ömer (r.a.) şöyle anlattı:Hz. Peygamber (a.s.), Kur´an okurdu. Bazen içinde secde ayeti bulunan bir sureyi okurdu da hemen secde ederdi. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve sıkışık bir halde secde ederdik) ki, bazılarımız alnını koymak için yer bulamazdı.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 900

Dağ Parçalanırdı
Şayet biz bu Kuran´ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (59/21)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.