|
|
 |
| İslam Alimleri Ansiklopedisi 18.Bölüm |
SIRRÎ-Yİ SEKATÎ SÜLEYMÂN BİN DÂVÛD EBÛ EYYÜB EL-HÂŞÎMÎ: SÜLEYMÂN BİN DÂVÛD EL-ITKÎ: SÜREYC BİN YÛNUS EL-MERVEZÎ ŞAH ŞÜCA’ KİRMÂNÎ TİRMİZÎ VÂKIDÎ (Muhammed Bin Ömer VELÎD BİN ŞÜCA’ EL-KÛFÎ YAHYÂ BİN ABDÜLHAMÎD EL-HIMMANÎ: YAHYÂ BİN ADEM EL-KÛFÎ YAHYÂ BİN EKSEM: YAHYÂ BİN HASSÂN TİNNÎSÎ: YAHYÂ BİN MAÎN YAHYÂ BİN MUÂZ-I RÂZÎ: YAHYÂ BİN MÜBÂREK YEZÎDÎ: YAHYÂ BİN SELLÂM EL-BASRÎ: YA’KÛB BİN İSHÂK HADRAMÎ YA’KÛB BİN SÜFYÂN EL-FESEVÎ: YA’KÛB BİN ŞEYBE YÛNUS BİN ABDÜL-A’LÂ ES-SADEFÎ YÛSUF BİN YAHYÂ EL-BUVEYTÎ YUSUF BİN YA’KÛB EL-EZDÎ ZEYD BİN HABBAB ET-TEYMÎ: ZÜBEYR BİN BEKKAR ZÜHEYR BİN HARB: ZÜNNÛN-İ MISRÎ:
SIRRÎ-Yİ SEKATÎ: Evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından. İsmi, Sırrî bin Muglis es-Sekatî olup, künyesi, Ebü’l- Hasen’dir. Bağdâd’da doğdu. 251 (m. 865)’de Ramazân-ı şerîf ayında orada vefât etti. Şûnizî kabristanına defn edildi. Ma’rûf-i Kerhî hazretlerinden feyz aldı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin dayısı ve hocasıdır. Tasavvufta, vera’ ve takvada asrının bir tanesi idi. Hâris-i Muhâsebî ve Bişr-i Hafî’nin akranıdır. Sırrî-yi Sekatî; Hüşeym bin Beşîr, Ebû Bekir bin İyâş, Ali bin Garâb, Yahyâ bin Yemân, Yezîd bin Hârûn ve birçok âlimden ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ebû Abdurrahmân Sülemî, Tabakât-üs-sûfiyye kitabında diyor ki: “Üçüncü asırda yaşamış olan evliyâların hemen hepsi, Sırrî-yi Sekatî’den feyz almıştır.” Zühd ve edebte pek çok harikulade hâl ve hareketleri, tasavvufa dâir sözleri meşhûrdur. Bir yere gittiğinde, yolda olan şeyler ve havada uçan kuşlar, açık bir lisân ile kendisine selâm verirlerdi. Kırk defa yürüyerek hacca gidip geldi. Üzüntü ve dert deryası, hilm ve sebat dağı, mürüvvet ve şefkat hazînesiydi. Ticâret yapardı. Bağdâd’da bir dükkânı vardı. Ticârette yüzde beşten fazla bir kâr almazdı. Bir defasında altmış altına badem aldı. Badem birden pahalılaştı. Dellâl, bademleri doksan altına satmak istedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, “Ben âdetimi bozmam, ancak 63 altına satarım” dedi. Dellâl ise bunu kabul etmeyip malları satmadı. Büyüklerin yoluna girmesini şöyle anlatır: “Bir gün Habîb-i Râî dükkânıma uğradı. Fakîrlere vermesi için ona birşeyler verdim. Bana, “Allahü teâlâ mükâfatını versin” diye duâ etti. Ertesi gün hocam Ma’rûf-i Kerhî hazretlerini, hurma çekirdeği toplarken gördüm. Ona; “Bunları ne yapacaksın ” diye sordum. Bana: “Şu çocuğu ağlar vaziyette gördüm ve niçin ağlıyorsun diye sordum. O zaman çocuk, “Ben yetimim. Annem babam yok. Bütün arkadaşlarımın güzel elbiseleri var. Fakat benim ne elbisem var, ne de oyuncağım” dedi. Ben de şimdi bunları toplayıp, satacağım ve onun ihtiyâcını alacağım” dedi. Bunun üzerine ben de Ma’rûf-i Kerhî’den izin isteyip, çocuğa bir takım elbise ve oyuncak aldım. Yetim çocuk çok sevindi. Ma’rûf-i Kerhî hazretleri bu durumu görünce buyurdu ki: “Senin bu çocuğu sevindirdiğin gibi, Allahü teâlâ da seni sevindirsin. Dünyâ sevgisini kalbinden çıkarsın. Seni bu meşguliyetten kurtarsın.” İşte bu duâlar sebebi ile kurtuldum.” Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: “Sırrî-yi Sekatî hazretlerinden ziyâde ibâdet ehli kimse görmedim. Dâima edebli bir hâlde otururdu. Allahü teâlâdan hiçbir zaman gâfil olmadı. Yetmiş yıl, hiç kimse onun ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmedi. Gece gündüz Allahü teâlânın huzurunda olduğunu düşünür ve her zaman edebli bir şekilde otururdu. Ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi.” Kendisi anlatır: “Birgün bir hatâ işledim! O hatânın ateşi otuz yıldır içimde durmakta, hatırladıkça kalbim cayır cayır yanmaktadır. Birgün Bağdâd şehrinde, dükkânımın bulunduğu semtte yangın çıktı. Bütün dükkânlar yandığı hâlde yalnız benim dükkânım yanmamıştı. Dükkânımın yanmadığı haberi gelince, “Elhamdülillah” diye Allahü teâlâya şükrettim. Hemen akabinde, başkalarının zarar ve ziyânını düşünmediğimi hatırlayıp, çok tövbe ve istiğfâr ettim. Keffâret olarak dükkânımdaki bütün mallarımı fakîrlere dağıttım. Fakat otuz yıldır, kalbimden bunun acısını silemedim..” Birgün Lübnan’dan biri gelip dedi ki: “Falan zâtın size selâmı var.” Sırrî-yi Sekatî hazretleri buyurdu ki: “O kişiye bizden selâm söyle, insanlardan uzaklaşıp dağ başında oturması, yalnız ibâdetle meşgul olması uygun değildir. Hak âşığı dediğin, çarşıda, pazarda alışverişle de meşgul olur ve bu esnada bir an olsun Allahü teâlâdan gâfil olmaz, insanlara hizmet etmesi de ibâdettir. Kişinin zarurî ihtiyaçlarını karşılaması tevekkülüne mâni değildir.” Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: “Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin ömürlerinin son günlerinde ziyâretine gitmiştim. Yakınımda bir yelpaze vardı. Onu elime alıp, mübârek yüzlerine sallamaya başladım. Gö- 228 - zünü açtı. Elimde yelpazeyi görünce: “Ey Cüneyd, yelpazeyi elinden bırak! Sallama! Çünkü ateş, yellenince daha çabuk ve çok yanar” dedi. Kendilerine “Bir emriniz var mı ” diye sordum. Buyurdu ki: “Dâima Allahü teâlâyı hatırla! Bundan gâfil olma’ Âhıreti unutturacak kadar dünyâ işlerine dalma!” Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin kızkardeşi, birgün ziyârete gelip, “Eğer müsâade buyurursanız evinizi süpüreyim” dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri müsâade etmedi. Başka bir gün yine ziyâretine geldiğinde, bir kocakarının Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin evini süpürdüğünü gördü. Bunun üzerine, “Ey birâderim, ben senin hemşiren iken haneni süpürmeme müsâade etmedin. Şimdi ise süpürmek için ihtiyar bir kadın getirmişsin” dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, hemşiresinin bu sözü üzerine tebessüm ederek buyurdu ki: “Ey Hemşirem, o gördüğün acuze kadın dünyâdır. Allahü teâlâ, dînine hizmet edene, dünyâyı hizmetçi eyler.” Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) şöyle anlatıyor: “Birgün dayım Sırrî-yi Sekatî’ye (r.a.) gittim. Ağlıyordu. Sebebini sordum. “Bu gece, ibriğe su koyup biraz bekleteyim de soğusun diye aklıma geldi, öyle yaptım. Gece rü’yâmda bir huri gördüm. “Sen kimsin ” dedim. “Suyu soğutmak için ibriği bekletmiyenin” dedi ve ibriğimi alıp yere çaldı. İşte parçaları” diyerek yerdeki dağılmış ibriğin parçalarını gösterdi.” Yine Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) şöyle anlatıyor: “Dört dirhemim vardı. Sırrî-yi Sekatî’nin (r.a.) yanına gidip, “Bunları size getirdim efendim” dedim. Bana “Oğlum! Sana müjdeler olsun. Sen kurtulmuşlardansın. Dört dirheme ihtiyâcım vardı. Kurtulmuş olanlardan birinin eli ile, ihtiyâcım olan parayı bana göndermesi için Allahü teâlâya duâ etmiştim. Sen getirdin” buyurdu.” Sahillerden bir zât şöyle anlatıyor: “Bir defa Sırrî-yi Sekatî’yi (r.a.) ziyâret etmek için evine gidip, kapısını çaldım. İçeriden “Kim o ” dedi. “Âşığın birisi” dedim. “Eğer âşık olsaydın, hep Allahü teâlâ ile meşgul olur, bana gelmezdin” buyurdu ve “Yâ Rabbî! Bu kimseyi hep kendin ile meşgul eyle ki, başkaları ile meşgul olmasın” diye duâ etti. Bu anda bende çok değişiklikler hâsıl oldu. Duâsı kabul olmuştu.” Sırrî-yi Sekatî (r.a.), bir gün va’z veriyordu. Sultânın adamlarından birisi, merasim ile oradan geçerken, (Şuraya bir uğrayalım) deyip, içeri girdi. O sırada Sırrî-yi Sekatî (r.a.), “Mahlûkât içerisinde en âciz ve zayıf olan mahlûk, insandır. Bununla beraber, bu kadar mahlûk arasında, Allahü teâlânın emirlerine insan kadar isyan edip yüz çeviren mahlûk da yoktur. Eğer insan iyi olursa, melekler ona gıpta eder imrenirler. Eğer insan kötü olursa, şeytanın dahi kendisinden nefret ettiği, kendisinden kaçtığı, şerli bir kimse olur. Ne kadar hayret edilir ki, bu kadar zayıf ve âciz olan insanoğlu, kendisine her ni’meti veren, her an varlıkta durduran, yaşatan, kudret ve azamet sâhibi olan Allahü teâlâya karşı gelmekte ve isyân etmektedir...” diye anlatıyordu. Sultânın yakınlarından olna bu kişi, bu hikmet dolu sözlerni te’sîri ile, ağlaya ağlaya kendinden geçi. Bir zaman sonra kalkıp evine gitti. Hiç konuşmuyor, bir şey yiyip içmiyor, hep ağlıyordu. Sabah olunca, yürüyerek, Sırrî’nin (r.a.) sohbet ettiği yere gelip, anlatılanları dikkatle dinledi. Üçüncü gün yine geldi. Sohbet bittikten sonra, “Efendim! Sizin söyledikleriniz bana çok te’sir etti. Kabûl ederseniz, sizin talebelerinizden olmayı arzu ediyorum.” dedi. Kabûl edildi. Ahmed ismindeki bu talebe, az zamanda çok yüksek derecelere kavuştu. Birgün hocası Sırrî-yi Sekatî’nin huzûruna çıkıp, “Ey şefkatli ve merhametli efendim! Beni günah karanlıklarında kurtarıp, huzûr ve saâdete kavuşturdunuz. Bunun için Allahü teâlâ size bol bol mükâfatlar ve hayırlı karşılıklar ihsân buyursun.” dedi. Kısa zaman sonra Hz. Sırrî-yi Sekatî’ye biri gelip, “Efendim, beni talebeniz ahmed gönderdi. Rahatsız olduğunu size bildirmemi söyledi.” dedi. Sırrî-yi Sekatî (r.a.) gelen kimse ile beraber talebesi Ahmed’in bulunduğu yere gittiler. Şehrin duşında, sahrada çukur bir yerde yattığını ve ölmek üzere olduğunu gördüler. Hz. Sırrî, bu sâdık talebesinin başını kaldırıp dizine koydu. Yüzünün tozlarını sildi. Ahmed gözünü açıp hocasını görünce çok sevindi. Huzûr içerisinde ruhunu teslim etti. Gasl ve defin hizmetlerini yerine getirmek için şehre geri geliyorlardı ki, şehir halkının kendilerinden tarafa gelmekte olduklarını gördüler. Hayret edip nereye gittiklerini sordular. Onlar, “Biz şehirde (Her kim, Allahü teâlânın velî kullarından birinin cenâzesinde bulunmak isterse, Şûniziye kabristanına gitsin) diye bir ses duyduk. Onun için yola çıktık” dediler. Yıkayıp kefenledikten sonra Şûniziye kabristanına defn ettiler. Cüneyd-i Bağdâdî şöyle anlatır: “Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir şey öğretmek istediği zaman suâl sorardı. Birgün bana, “Ey Cüneyd! Şükür ne demektir ” diye suâl etti. Ben de cevap olarak: “Ni’metimi destek yaparak Allahü teâlâya âsi olmamaktır.” deyince, “Bu hikmet sana nereden geliyor ” diey tekrar suâl etti. Ben de, “Senin meclisinde bulunmaktaan” dedim. Şöyle anlatılır: Birgün Sırrî-yi Sekatî’ye, sabrın ne olduğu soruldu. O da sabır konusunu anlatmaya başladı. İğnesini defalarca kendisine soktuğu hâlde, Sırrî-yi Sekatî hiçbirşey yokmuş gibi, sâkin sâkin konuşmasına devam etti. Neden akrebi fırlatıp atmıyorsunuz Diye soranlara, Sırrî-yi Sekatî şöyle cevap verdi: “Sabır konusunda konuşurken, sabretmemek husûsunda Hak teâlâdan hayâ ederim.” Cüneyd-i Bağdâdî şöyla anlatır: “Birgün Sırrî-yi Sekatî’nin yanına gittim. Bana şunu anlattı: Hergün yanıma küçük bir kuş gelirdi. Elimdeki ekmek kırıntılarını yerdi. Bir kere bu kuş bana doğru geldi. Fakat, - 229 - elime konup ekmek kırıntılarını yemedi. Ben kendi kendime “Ne hatâ işledim ” diye düşündüm. Daha önce ekmekle beraber bir sebze yemiştim. Bunu hatırladım ve “Bir daha şüpheli şeyler yemiyceğim” diyerek tövbe ettim. Bunun üzerine kuş elime kondu ve elimdeki ekmek kırıntılarını yedi.” Şöyle anlatılır: Sırrî-yi Sekatî, bir bayram günü meşhûr bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. “Neden böyle yaptın ” diye ona sorduklarında Sırrî-yi Sekatî, “Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte: “İki mü’min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir” buyurmuştur. İstedim ki, o benden daha çok sevap alsın” diye cevap verdi. Cüneyd-i Bağdâdî yine şöyle anlatır: “Birgün Sırrî-yi Sekatî’nin yanına gittim. Onu üzgün olarak gördüm. “Neden böyle üzgünsünüz ” diye sordum. Sırrî-yi Sekatî, “Yanıma bir delikanlı geldi. Benden tövbenin ne olduğunu izah etmemi istedi. Ben de, “Günahını unutma” diye cevap verdim. O genç ona itiraz ederek; “Hayır! Belki tövbe, günahını unutmak ve bir daha yapmamaktır” dedi. Ben de buna üzüldüm” deyince, ben de, “Benim kanâatim de, gencin kanâati gibidir” dedem. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sebebini sordu. Ben de “Allahü teâlâ bana, işlediğim günahıma tövbe etmemi nasîb ettiği zaman, tövbe hâlinde günahı hatırlamak günah olmaz mı ” dedim. Bunun üzerine Sırrî-yi Sekatî sükût etti. Kendisi anlatır: “Yaya olarak Rum diyârına gazâ için gitmiştim. İstirahat ederken, yorgunluktan sırt üstü yatmış, ayağımı duvara dayamıştım. O esnâda bir ses duydum. Bu ses bana; “Yâ Sırrî! Köle, efendisinin yanında böyle yatarmı ” dedi. Bundan sonra, bir daha ayağımı hiçbir şekilde uzatarak yatmadım.” Cüneyd-i Bağdâdî şöyle anlatır: Sırrî-yi Sekatî hasta iken, üç günde bir ziyâretine giderdim. Bir defasında yanına girdim, uyuyordu. Baş ucunda ağlamaya başladım. Göz yaşlarım yanağına düştü. Gözlerini açtı ve bana bakınca, “Bana nasîhat et!” dedim. O zaman buyurdu ki: “Kötü kimselerle sohbet etme. İyi kimselerle beraber bulunarak, Allahü teâlâya ibâdet et.” Başka birgün ziyârete gittiğimde, Sırrî-yi Sekatî’ye “Kendini nasıl hissediyorsun ” diye sordum. O bunun üzerine, “Hâlimden tabibime nasıl şikâyet edebilirim ki, bana bunu veren O’dur” buyurdu. Ebü’l-Abbâs bin Mesrûk şöyle anlatır: “Sırrî-yi Sekatî’yi hastalığında ziyârete gittik. Yanında uzun süre oturduk. Halbuki karnında bir sancı vardı. Sonra Sırrî-yi Sekatî’ye yanından ayrılırken, “Bize duâ edin” dedik. Ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Bunlara hasta ziyâretinin nasıl olacağını öğret.” Sırrî-yi Sekatî; Hişâm bin Urve’den şöyle rivâyet ediyor: “Resûlullahın (s.a.v.), hastalığı şiddetlenip, cemâate gidecek tâkat bulamayınca; “Ebû Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın” buyurdu. Hz. Ebû Bekir üç gün cemâate namaz kıldırdı. Peygamberimiz (s.a.v.), vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hz. Ebû Bekir cemâate sabah namazını kıldırmak içni imâmete geçmiş idi. Eshâbına bakıp, onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra mescide girdi. Resûlullahın (s.a.v.) teşrifini fark eden Hz. Ebû bekir, mihrâbdan çekilmek üzere iken, Resûlullah eliye yerinde durmasını işaret edip, oturduğu yerde Hz. Ebû Bekir’e uyarak sabah namazını kıldı.” Sırrî-yi Sekatî; Eshâb-ı kirâmdan Hâzım bin Harmele’den şöyle rivâyet ediyor: “Birgün yolda Resûlullah beni gördü ve buyurdu ki: “Ey Hâzım! Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söyle. Zîrâ o Cennet hazînelerindendir.” “Allahü teâlâyı görmekten mahrûm kalmak, en şiddetli Cehennem ateşinden daha çok azâb verir.” “Cehennemlik olanlar, Cehennemde iken, Allahü teâlâyı görmekle şereflenebilselerdi, hiçbir zaman Cenneti hatırlarından geçirmezlerdi. Çünkü, ismi azîz olan Hak teâlâyı seyretmek, rûha o kadar çok neş’e verir ki, bu neş’e ona, bedeninin çektiği azâbı unutturur. Bu azâb ile meşgûl olmak hatırına bile gelmez. Cennette ise, Allahü teâlâyı temâşâdan daha mükemmel bir ni’met mevcud değildir. Cennetteki ni’metlerin hepsi yüz misli arttırılsa, fakat Cennette olan kimselerle Allahü teâlâ arasında bir perde bulunsa, yine de cânı gönülden feryâd ve figân ederlerdi.” “En kuvvetli, kudretli insan, kendi nefsini yenendir.” “Kendi nefsini terbiye edemiyen, kendi nefsini yenendir.” “Yarın kıyâmette herkesi, peygamberi ile çağırırlar. Ey Mûsâ aleyhisselâmın ümmeti, ey Îsâ alehisselâmın ümmeti, ey Muhammed aleyhisselâmın ümmeti derler. Ancak Allahü teâlânın sevgili kullarına; “Ey Allahın evliyâ kulları, Allahü teâlânın katına geliniz” denir. Bunun üzerine onların gönülleri, sevinçten yerinden çıkacakmış gibi olur.” “Gerçekten Allahü teâlâdan korkan, hâlinin ne olacağnı ve nereye varacağını bilinceye kadar yemesini ve içmesini terk eden ve uykuyu bırakan kimsedir.” “Sâlih bir kul olmak isteyip de, yarın yaparım diyerek günlerini geçiren kimse aldanmıştır.” - 230 - “Günahlara ağlamak, ayıpları ıslah etmek, Allahü teâlâya ibâdet etmek nefsinin arzu ve isteklerine boyun eğmemek, korkan kalp, mü’min için ne güzeldir.” “Bir adam, içinde Allahü teâlânın yarattığı her türlü ağacın bulunduğu ve ağaçların üzerinde yaratılan her cins kuşun bulunduğu bir bahçeye girse ve bu bahçedeki kuşlar ona “Ey Allahın velîsi sana selâm olsun” deseler. Nefs de bundan sükûnet bulur ve gururlanırsa, bu kimse nefsinin elinde esîr olur.” “Kul; nâfileleri yaparken farzları yapmayı unutursa ve bedeni ile ibâdet ederken, kalbi allahü teâlâdan gâfil olursa, Hak teâladan esir olur.” “Ba’zı Peygamberler kavimlerine şöyle derler: Hayâsızların çokluğundan hayâ etmez misiniz ” “Farzları yapmak harâmlardan kaçmak, gafleti terk etmek, Allahü teâlânın kendilerini çok sevdiği, evliyâsının ahlâkındandır.” “Dil, kalbin tercümanı, yüz kalbin aynasıdır. Kalbde gizli olan, yüzde meydana çıkar.” “Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp, başkasının ayıbıyla meşgul olmasıdır.” “İyi huy, başkalarını incitmemek ve onlardan gelen sıkıntılara katlanmaktır. “Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek.” “Kulun amellerini boşa çıkaran, kalbleri bozan, kulu en sür’atli helake götüren, devamlı hüzne boğan, cezayı çabuklaştıran, riyayı sevdiren, ucba (amellerini beğenip güzel görmek) götüren, baş olmak hevesine kaptıran şey, insanın nefsini tanımaması, kendi ayıblarını bırakıp, başkalarının ayıblarını görmesidir.” “Gençler! Gençliğinizin kıymetini biliniz. Güç kuvvet elde iken, çok ibâdet ediniz. Bizlerden (yaşlılardan) ibret alınız da, zaîf ve güçsüz duruma düşmeden evvel, çok ibâdet yapınız.” (O, bu sözü söylerken, gençlerden çok ibâdet ediyordu.) “İhtiyaç kadar yemek, ihtiyaç kadar su, ihtiyaç kadar elbise, ihtiyâca yetecek kadar bir ev ve doğru ilim sahibi olmaktan başka, dünyâda herşey boş ve fâidesizdir.” “Edeb, güzel kalblilik ve akıllılık alâmetidir.” “Bir kimse bir ni’mete kavuşur da bunun şükrünü yapmazsa, o ni’met elinden gider de, o kimsenin haberi bile olmaz.” “Bir kimse âmirine itâat ederse, emrindekiler de kendisine itâat eder.” “Sünnete uygun olarak yapılan az bir ibâdetin sevabı, bid’at işlenerek yapılan çok amelden kat kat daha fazladır.” “Mürüvvet, insanın kendi nefsini, her türlü, kirden ve insanların ayıb saydıkları şeyleri yapmaktan korumak ve bütün işlerinde insanlara karşı şefkatli, merhametli ve insaflı davranmaktır.” “Çok istiğfâr etmek, alçak gönüllü olmak ve çok sadaka vermek: Allahü teâlânın kendilerini çok sevdiği, evliyâsının ahlakından olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturur.” “Kul dört şeyle yükselir. Bunlar ilim, edeb, emânet ve iffettir.” “Sırrî-yi Sekatî hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hâli o derece fazla idi ki, “Bağdâd’da ölmek istemem. Çünkü bu insanlar, benim hakkımda iyi zan sahibleridirler. Korkarım ki, toprak beni kabul etmez de, herkese rezîl olmuş olurum.” “Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak, hergün bir kaç defa aynaya bakarım” ve “Keşke bütün insanların kalblerindeta sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanlar hep rahat olsalar” buyururlardı. 1) Tabakât-üs-sûfiyye sh-48 2) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-116 3) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-74 4) Risâle-i Kuşeyrî sh-64 5) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-357 6) Sıfât-üs-safve cild-2, sh-209 7) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-127 8) Târih-i Bağdâd cild-9, sh-187 9) El-Bidâye ven-nihâye cild-11, sh-13 10) Tezkiret-ül-evliyâ cild-1, sh-245 11) Nefehât-ül-üns sh-92 12) Câmi’u Kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh-21 - 231 - 13) Keşf-ül-mahcûb sh-203 14) Tam ilmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-277, 769, 994, 1000, 1067 15) Fâideli Bilgiler sh-35, 167, 181 SÜLEYMÂN BİN DÂVÛD EBÛ EYYÜB EL-HÂŞÎMÎ: Meşhûr âlimlerden. Künyesi, Ebû Eyyûb el-Hâşimî’dir. 219 (m. 834) senesinde vefât etti. Süleymân bin Abdurrahman bin Ebû Zinâd, İbrâhîm bin Sa’d, İsmâil bin Ca’fer, Abser bin Kâsım ve Süfyân bin Uyeyne’yi dinleyip, onlardan rivâyette bulundu. Kendisinden de, Ahmed bin Hanbel, Ebû Yahyâ Sâika, Hasen bin Muhammed ez-Za’ferânî, Abbâs bin Muhammed ed-Devrî ve daha başka âlimler (r.aleyhim) rivâyette bulunmuştur. Ebû Velîd Cârûdî: “Bize İmâm-ı Şâfiî geldi. Şu iki zâttan daha akıllı birisini görmedim. Bunlar, Süleymân bin Dâvûd ile Ahmed bin Hanbel’dir” dedi. Ahmed bin Hanbel hazretleri, “Eğer bana, bu ümmet için bir kişiyi onların başına seç dense, ben Süleymân bin Dâvûd’u seçerdim” dedi. 1) Tabakât-ı Şâfiiyye cild-2, sh-139 2) Târîh-i Bağdâd cild-9, sh-31 3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-4, sh-187 4) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-45 SÜLEYMÂN BİN DÂVÛD EL-ITKÎ: Hadîs âlimi. dünyâya kıymet vermeyen fazîletler sahibi bir zât. İsmi, Süleymân bin Dâvûd el-Itkî el- Basrî olup, künyesi, Ebû Rebî’ ez-Zührânî’dir. Basra’da 140 (m. 757)’de doğmuştur. Daha sonra Bağdâd’a yerleşmiş ve orada 234 (m. 849)’da Ramazan ayında vefât etmiştir. Süleymân bin Dâvûd; Mâlik bin Enes, Hammâd bin Zeyd, Abdullah bin Ca’fer el-Medînî, Felîh bin Süleymân, Şüreyk bin Abdullah, Ya’kûb el-Kımmî, Ebâ Şihâb el-Hannâd, Süfyân bin Uyeyne ve pek çok âlimden hadîs-i şerîf öğrenmiştir. Ahmed bin Hanbel, Ali bin el-Medînî, İshâk bin Râheveyh, Muhammed bin Ma’mer el-Buhrânî, Muhammed bin Yahyâ ez-Zehlî, Müslim bin Haccâc, Ebû Zür’a er-Râzî, Ebû Dâvûd Sicistânî, Îsâ bin Abdullah et-Tayâlisî, Yahyâ bin Muhammed bin el-Buhterî, İdris bin Abdülkerîm el-Mukrî ve pek çok âlim de ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Basra’dan Bağdâd’a gelip yerleşen Süleymân bin Dâvûd’un ilminin yayılması Bağdâd’da olmuştur. Yahyâ bin Maîn, Ebû Zür’a ve Ebû Hatim onun sika (sağlam, güvenilir) olduğunu söylemiştir. O doğru sözlü ve hadîs rivâyet etme şartlarına sâhib idi. İbn-i Hırâş ise, “Süleymân bin Dâvûd sâlih bir kimse ve sağlam bir râvi olarak insanların içerisinde konuşurdu” buyurdu. Ahmed bin Hanbel ondan hadîs, yazdı. Hadîs hâfızı idi. Ya’nî, yüzbin hadîsi ezber okurdu. Hadîsde hâfız olan Süleymân bin Dâvûd, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olup, çok güzel Kur’ân-ı kerîm okurdu. Kırâat ilmi ile ilgili Câmi’ün fi’l-kırâat, ayrıca musannef türünde bir de hadîs kitabı yazmıştır. Te’lîf ettiği bu Musannef’in hususiyeti ise hadîs-i şerîflerin fıkıh bâblarına göre tasnif edilmesidir. 1) Târîh-i Bağdâd cild-9, sh-38 2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-4, sh-190 3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh-262 4) El-A’lâm cild-3, sh-125 SÜREYC BİN YÛNUS EL-MERVEZÎ: Hadîs, tefsîr, kırâat ve fıkıh âlimlerinden. İsmi, Süreyc bin Yûnus bin İbrâhîm el-Mervezî’dir. Künyesi, Ebû Hâris’tir. Bağdâd’a yerleşip, orada ilimle meşgul olduğu için “Bağdâdî” denmiştir. Doğum târihi bilinmemektedir. 235 (m. 849) senesinin Rabî’ül-evvel ayında vefât etti. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan Süreyc bin Yûnus, Süfyân bin Uyeyne, Huseym İbni Âliyye, Abbâd bin Abbâd, Mervân bin Şüca’, İsmâil bin Ca’fer, Amr bin Ubeyd, Selem bin Sâlim, İbrâhîm bin Hayseme bin Irak ve daha birçok âlimden ilim aldı. Onlardan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de, Ebû Yahyâ bin Sâika, Muhammed bin Ubeydullah bin Münâdî, İshâk bin Süneyn el-Hatlî, Mûsâ bin Hârûn, Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, Ebû Kâsım Begâvî, Müslim bin Haccâc en-Nişâbûrî, Ebû Zür’a ve daha pekçok âlim hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. O, hadîs âlimleri arasında “İmâm” derecesine yükselenlerdendi. Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, Ebû Dâvûd es-Sicistânî ve daha bir çok hadîs âlimi. Onun sika (güvenilir), sadûk (rivâyetleri sağlam), zekâsı ve anlayışı kuvvetli bir âlim olduğunu bildirdiler. - 232 - Kendisi şöyle anlatıyor: Bir gece su kenarına yakın bir evde yatarken, bağıran bir kurbağa sesi işittim. Sesin geldiği tarafa baktığımda, kurbağanın yılanın ağzında çırpındığını gördüm. Yılana: “Allah aşkına onu bırak!” dedim. Yılan da kurbağayı bıraktı. İbn-i Ca’d şöyle anlatıyor: Süreyc, çocuğu doğduğu gece bana geldi. Bana üç dirhem verip; bal, yağ ve yemeklik birşeyler istedi. “Bende bunlar yok!” dedim. Bana: “Kaplarına bir bak!” dedi. Gidip baktığımda boşaltmış olduğum kapları dolu buldum. İstediklerinden daha çok çeşitli yemekler vardı. Getirip kendisine vermek istediğimde: “Bunlar ne böyle Hani yanımda birşey yok dememiş miydin ” dedi. Ben de ona: “Al ve sus!” dedim. O ise, “Hayır, alamam!” deyince, ona durumu anlattım. Bana, “Ben hayatta olduğum müddetçe bu hâlden kimseye bahsetme” dedi. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları şunlardır: “Şüphesiz ki, kişinin namazı uzun, hutbeyi kısa tutması, anlayışlı olduğuna alâmettir. Binâenaleyh siz, namazı uzun tutun. Fakat hutbeyi kısa kesin!” Abdullah İbni Abbâs da şöyle anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.), zemzemden ayakta olduğu hâlde içerlerdi.” Çeşitli ilimlere ait yazmış olduğu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1. Kitâb-üt-tefsîr, 2. Kitâb-üt-târih, 3. Kitâb-ün-nâsih ve’l-mensûh, 4. Kitâb-ül-kırâat, 5. Kitâb-üssünen fi’l-fıkh. 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh-209 2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-84 3) Târih-i Bağdâd cild-9, sh-219 4) Tehzîb-üt-tehzîb cild-3, sh-457 ŞAH ŞÜCA’ KİRMÂNÎ: Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü’l-Fevâris olup, adı Şah bin Şücâ’dır. Kirman padişahının oğlu idi. Zamanının büyüğü, hakikat yolunun önderi idi. Firâseti keskin idi. İşi evliyâyı bulup, onunla sohbet etmek idi. Ebû Türâb Nahşebî, Ebû Hafs, Ebû Ubeyd Busrî ve Yahyâ bin Muâz gibi âlimlerle sohbet etmiştir. Ebû Osman Bayrî talebesi iken, Şah Şücâ’nın izniyle Ebû Hafs’ın talebesi olmuştur. Şah Şücâ’ 276 (m. 889)’da vefât etti. Tövbesinin sebebi şöyle anlatılır: “Şah Şücâ’ dünyâya geldiği vakit, göğsüriün üzerinde yeşil bir hatla, “Allah celle celâlühü” yazılı idi. Gençlik zamanında gezip tozmayı, eğlenmeyi kendine iş edinmişti. Kendisi saz çalıp, şarkı söylerdi. Bir gece, bir mahallede, saz çalıp şarkı söylüyordu. Bir kadın evinden çıkıp, onu seyretmeye gitmişti. Kocası uyanıp karısını evde göremeyince, dışarı çıkıp karısını Şah Şücâ’yı seyrederken görünce, Şah Şücâ’ya: “Ey zâlim! Tövbe etmenin zamanı gelmedi mi ” diye sordu. Şah Şücâ’ bunun etkisinde kalarak, “Geldi, geldi...” deyip elbisesini yırtmış, sazı kırmıştı. Eve gelip gusül ederek, kırk gün dışarı çıkmadı ve birşey yemedi Bunun için babası, “Bize kırk yılda vermediklerini ona kırk günde verdiler” demişti. Şah Şücâ’ kırk yıl uyumadı. Uyumaması için gözüne tuz sürerdi. Gözleri bu yüzden kızarmış idi. Bir gece uyuduğunda, rü’yasında anlatılması güç, çok güzel şeyler gördü. Bundan sonra onu nerede görseler, yanında bir yastığa dayanır, uyurdu. “Belki öyle bir rü’yâ görürüm diye uyuyorum” derdi. Uyumağa âşık olmuştu. “Böyle rü’yânın bir ânını, bütün âlemin uyanıklığına değişmem” buyururdu. Şöyle anlatılır: “Şah Şücâ’ ile Yahyâ bin Muâz arasında iyi bir dostluk vardı. Aynı yerde bulundukları halde, Şah Şücâ’, Yahyâ bin Muâz’ın meclisinde bulunmazdı. Niçin Yahyâ bin Muâz’ın sohbetlerine katılmıyorsun ” dediklerinde, “Doğrusu budur” dedi. Israr etmeleri üzerine, bir gün gidip bir köşede oturdu. Yahyâ bin Muâz konuşamadı ve “Burada, konuşmağa benden lâyık birisi vardır” dedi: Şah Şücâ’, “Ben buraya gelmem uygun olmaz demedim mi ” dedi. Şah Şücâ’ Kirmânî’nin bir kızı yardı. Kirman valileri ona talib idi. Şah onlardan üç gün mühlet istedi. Bu üç gün içinde mescidleri dolaştı. Güzel namaz kılan bir genç gördü. Namazı bitirinceye kadar onu seyretti. Sonra yanına gidip, “Ey genç, evli misin ” diye sordu. Genç, “Hayır” deyince ona, “Kur’ân-ı kerîm okuyan, takva sahibi ve güzel bir kızla evlenmek ister misin ” dedi. Genç; “Bana kim kız verir ki, dünyâda üç dirhemden başka hiç bir şeyim yok” dedi. “Ben veririm. Bu üç gümüşün biri ile ekmek, biri ile katık, biri ile güzel koku satın al” dedi. Şah Şücâ’ kızını o genç ile evlendirdi. Kızı, o fakîr gencin evine girdiğinde bir kuru ekmek parçası gördü. “Bu nedir ” diye sorunca, genç “Senin nasîbindir. Yarın sabah yemek için ayırmıştım” dedi. Şah’ın kızı babasının evine doğru gitmeye başlayınca genç, “Ah! ben Şah’ın kızının, benim yanımda durmayacağını bilmiştim” dedi. Kız bunu işitince, “Ben senin fakîrliğin sebebiyle gitmiyorum, îmânının zayıflığı için gidiyorum. Sen akşamdan, sabahın ekmeğini hazırlıyorsun. Ben ise babama şaşıyorum. Bunca senedir yanındayım, bana seni takva ve zühd sahibi birine vereceğim derdi. Bugün öyle birine verdi ki, Rabbine i’timâd etmiyor, rahat içinde bulunmuyor. Bu evde ya ben - 233 - kalırım, ya bu ekmek. Sen karar Ver” dedi. Genç ekmeği bir fakîre verdi. Şah’ın kızı geri döndü ve onunla mes’ûd olarak yaşadı. Şöyle anlatılır: “Ebû Hafs, Şah Şücâ’ya bir mektûb yazarak: “Nefsime, amelime ve kusuruma bakıp ümitsizliğe düştüm” dedi. Şah Şücâ’ ona cevap yazarak şöyle dedi: “Mektubunu kendi gönlüme ayna yaptım. Eğer hâlis bir şekilde nefsimden ümit kesecek olursam, saf bir şekilde Allahü teâlâya ümid bağlamış olurum. Şayet Allahü teâlâya saf bir şekilde ümit bağlarsam, Allahü teâlâdan saf bir şekilde korkmuş olurum. O zaman kendi nefsimden ümit keserim. Nefsimden ümit kesince, Allahü teâlâyı zikredebilirim. Ben Allahü teâlâyı zikredince, Allahü teâlâ beni affeder. Allahü teâlâ beni affedince halktan kurtulur, Allah dostları ile beraber olurum.” Hâce Ali Sirgâhî, Şah’ın türbesinin yanında yemek verirdi. Yemek verdiği bir gün, “Yâ Rabbî! Bir misafir gönder” dedi. Aniden bir köpek geldi. Hâce Ali köpeği kovaladı. Köpek kaçtı. Sonra Şah’ın kabrinden bir ses geldi: “Misafir istiyordun. Gönderdik, kovdun” dedi. Derhal kalktı, dışarı koştu. Köpeği aradı bulamadı. Şehrin dışına gitti. Köpeği orada bir ağacın altında yatıyor halde buldu. Yemeği onun önüne koydu. Köpek yemeğe dönüp bakmadı. Hâce Ali utandı ve istiğfâra başladı. Tövbe etti. Köpek “Ey Hâce Ali, şimdi iyi ettin. Misafir çağırıp kovmak ne demektir. Dikkatli ol! Eğer Şah Şücâ’ orada olmasaydı, göreceğini görmüştün” dedi. Şah Şücâ’ Kirmânî buyurdu ki: “Evliyâyı sevmekten daha kıymetli ibâdet olamaz. Evliyâyı sevmek, Allahü teâlâyı sevmeğe yol açar. Allahü teâlâyı seveni, Allahü teâlâ da sever.” “Hiç bir âlimin yaptığı ibâdetler arasında, evliyâya karşı duyulan sevgiye ulaşanı yoktur.” “Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.” “Gözünü harâma bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murakabe, bedenini sünnete uygun amellerle ma’mur edenin, firâsetinde hiç hatâ olmaz.” “Sabrın alâmeti üçtür: “Samimî bir rızâ, şikâyeti terk, kaderin tecellisini gönül hoşluğuyla kabullenme.” “Tövbe etmiş olmak için dünyâyı, murada ermek için de nefsinin arzu ve isteklerini terk et.” “Takvanın alâmeti vera’, vera’nın alâmeti helâl olduğu şüpheli olan şeylerden geri durmaktır.” “Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyânette bulunmaktan uzak durunuz.” “Korku dâima hüzündür. Allahü teâlâdan korkmanın alâmeti dâima ondan korkmaktır.” Şah Şücâ’ Kirmânî’nin Mir’ât-ül-hukemâ isimli bir kitabı ve tasavvufa dâir birçok küçük risâleleri vardır. 1) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-237 2) Tabakât-üs-sûfiyye sh-192 3) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-105 4) Nefehât-ül-üns sh-137 5) Keşf-ül-mahcûb sh-286 6) Kıyâmet ve Âhıret sh-333 7) Tezkiret-ül-evliyâ sh-202 TİRMİZÎ: Büyük hadîs âlimlerinden. Kü-tüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabından olan “Sünen-i Tirmizî” adıyla meşhûr Câmi-üs-sahîh adlı kıymetli hadîs kitabını yazan âlimdir. İsmi, Muhammed bin Îsâ Tirmizî, künyesi Ebû Îsâ’dır. 209 (m. 824) senesinde, Buhârâ’nın güneyinde Ceyhun nehri kıyısında bulunan Tirmiz kasabasında doğdu. 279 (m. 893)’de Boğ şehrinde, Receb ayının onüçüncü günü Pazartesi gecesi vefât etti. Ömrünün son yıllarında gözleri görmez olmuştu. Hadîs ilminde meşhûr ve sika (sağlam, güvenilir) bir âlim olduğu ittifakla bildirilmiştir. Hadîs ilmini öğrenmek için seyahatler yapmıştır. Bu maksatla Hicaz, Irak, Horasan civarlarını dolaşmış, oradaki âlimlerden ilim almış, hadîs-i şerîf dinlemiştir. Hadîs ilminde, en meşhûr âlimlerden ders almıştır. Ders aldığı hocalarının başında; Kuteybe bin Sa’îd, Ebû Mus’ab, Mahmud bin Geylan, Muhammed bin Beş- -şar, Süfyân bin Vefa’, Muhammed bin İsmâil (İmâm-ı Buhârî) ve Müslim bin Hâlid (İmâm-ı Müslim) vardır. Bunlardan başka, pek çok sayıda hadîs âliminden hadîs-i şerîf işitip, rivâyet etmiştir. Hadîs-i şerîf aldığı âlimler, sayılamayacak kadar çoktur. Ayrıca evliyânın büyüklerinden olan Ebû Türâb Nahşebî, Ebû Abdullah Celâ’ ve Ahmed bin Hadraveyh gibi zâtların sohbetinde bulunarak, tasavvuf ilminde de yükselip, yetişmiştir. Hâfızasının üstünlüğü darb-ı mesel hâlini almıştır. İmâm-ı Tirmizî’den hadîs-i şerîf rivâyet eden hadîs âlimlerinden bir kısmı şu zâtlardır: Ebû Hâmid Ahmed bin Abdullah, Heysem bin Küteyb Şâmî, Muhammed bin Mahbûb, Ahmed bin Yûsuf Nesefi, - 234 - Es’ad bin Hamdeveyh, Dâvûd bin Nasr bin Süheyh el-Bezdevî, Abd’übnü Muhammed bin Mahmud Nesefî, Mahmud bin Nümeyr ve oğlu Muhammed bin Mahmud, Muhammed bin Mekfa bin Fevel (Nuh), Ebû Ca’fer, Muhammed bin Süfyân, Muhammed bin Münzir ve diğer hadîs âlimleridir. İmâm-ı Tirmizî, hadîs ilminden başka, fıkıh ve tefsîr ilminde de üstün bir âlimdir. Rivâyet ettiği hadîs- i şerîfler ile Kur’ân-ı kerîmin tefsîri hususunda mühim hizmetler yapmıştır. Bilhassa âyet-i kerîmelerin nüzul sebepleriyle ilgili, garib-ül-Kur’ân denilen Kur’ân-ı kerîmin ba’zı lafızlarıyla ve Kur’ân-ı kerîmdeki kıssalar ile ilgili en doğru hadîs rivâyetleriyle meşhûrdur. Bu bakımdan âlimler arasında İmâm-ı Buhârî’nin, İmâm-ı Tirmizî’nin ve Hâkim’in tefsîrleri “Esahh-üt-Tefâsîr” en sahih tefsîrler kabul edilmiştir. Alimler, İmâm-ı Tirmizî’ye “Hâkim” payesini vermişlerdir. Bu isme lâyık olduğunu, daha üstün meziyetlere sâhib olduğunu, yine onlar bildirmişlerdir. Büyük velîlerden Ebû Türâb Nahşebî ile görüştü. Ebû Abdullah Celâ’, Ahmed bin Hadraveyh ile de sohbette bulundu. Her birinden ayrı ayrı feyz aldı. Eserlerini ilâhî bir ilhamla hazırlamıştı. Hepsini Allahü teâlânın ihsanı bilir, kendisine mal edilmesini istemezdi. Buyurdu ki: “Yazdığım eserlerin hiçbirini, eserim olsun düşüncesi ile yazmadım. Ba’zan daraldığım zamanlar oldu. İçten gelen bir duygu ile bunları yazmağa başladım. Yazdıkça gönlüm açıldı, işte bu hâl içinde onlar meydana geldi” Eserleri: İmâm-ı Tirmizî’nin birçok eserleri vardır. Başlıcaları şunlardır: Kitâb-ül-Ilel, Kitâb-üşşemâil, Kitâbu esmâ’is-sanâbe, Kitâb-ül-esmâ ve’l-künâ ve en meşhûr kitabı es-Sünen diye, anılan el- Câmi’idir. Tirmizî’nin. Süneni, hasen hadîs mevzuunda ana kaynaktır. Bu eser dört kısımdan ibarettir. Birinci kısımda sahîh olduğu kat’î olan hadîsler, ikinci kısımda Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin şartlarına uygun olan hadîsler, üçüncü kısımda, illetini açıkladığı hadîsler, dördüncü kısımda ise, “Bu kitaba aldığım hadîslerle ba’zı fakîhler amel etmişlerdir” diyerek, durumunu açıkladığı hadîsler vardır. Diğer bir hususiyeti de hadîs çeşitlerinden sahîh, hasen ve garibleri bildirmesi, cerh ve ta’dile âid konulara yer verip, sonuna İlel kitabını, ya’nî bahsini ilâve edip, ondan da çok güzel fâideler toplaması, diğer hadîs kitaplarından farklı yönleridir. Diğer bir hususiyeti de mezheplerinin, istidlâl (delil getirme) şekillerini bildirmesidir. İmâm-ı Tirmizî buyurur ki: “Ben bu kitabı yazıp, Hicaz âlimlerine arz eyledim. Hepsi beğendiler. Irak âlimlerine arz eyledim, onlar da beğendiler. Horasan âlimlerine arz eyledim. Çok güzel oldu dediler.” İmâm-ı Tirmizî’nin “Sünen” adlı hadîs kitabının Hindistan’da, Diyobend şehrindeki Dâr-ül-ulûm müderrislerinden Muhammed Enver Şah Keşmîrî tarafından arabî şerhi yapılmış, (Meârif-üs-sünen) adı verilerek 1383 (m. 1963) senesinde Muhammed Yûsuf Benûrî tarafından önemli açıklamalar ilâve edilerek, Pakistan’da basılmıştır. En önemli kitaplarından biri de, yukarıda adı geçen (Şemâil-i Nebî) kitabıdır. Bu konuda yazılmış kitapların en güzellerindendir. Sayılamıyacak, anlatılamayacak kadar bereketli, fâideli bir kitabtır. Okunması; işlerin görülmesi, murâdın hasıl olması için, çok fâidelidir. İmâm-ı Tirmizî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır: “Yemeğin bereketi, başında ve sonunda elleri yıkamakladır.” “Namazda yedi şey şeytandandır. (Onlar da) burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, sağa-sola bakmak ve herhangi bir şey ile oynamaktır.” “Bir kimse, insanların kızacakları şeyde Allah’ın rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan, geleceklerden korur. Bir kimse, Allahü teâlânın kızacağı şeyde, insanların rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.” “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünyâ ve âhıret iyilikleri “Haya îmândandır, îmânı olan Cennettedir. Fuhş, kötülüktür. Kötüler, Cehennemdedir.” “Cehenneme girmesi harâm olan ve Cehennemin de onu yakması harâm olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösterendir.” “Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zâifdirler, güçleri yetmez. Birşey yapmak için yemin ederlerse, Allahü teâlâ bunların yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları da bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler.” “Bir kimse ayakta iken kızarsa, otursun. Oturmakla geçmezse, yatsın.” “Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, hayvanın yularını tutan kimse gibidir. Durdurmak isterse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine sürmek isterse, hayvan oraya koşar.” “Kıyâmet gününde, Allah katında insanların en kötüsü, iki yüzlü olandır.” “Doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü doğruluk, iyilikle beraberdir. İkisi de Cennetliktir. Yalandan sakınınız; çünkü yalan, kötülükle beraberdir. Bunların ikisi de Cehennemliktir. Allahtan afiyet - 235 - isteyiniz. Çünkü gerçek imândan sonra, afiyetten daha hayırlı birşey verilmemiştir. Birbirinize dargınlık etmeyiniz, birbirinize arka çevirmeyiniz, birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize kin beslemeyiniz, ey Allahın kulları, kardeşler olunuz.” “Kur’ân-ı kerîmi kendi arzusuna göre tefsîr eden, Cehennemdeki yerini hazırlasın.” “Haksız olduğunu anlayıp mücâdeleden vaz geçen kimseye, Allahü teâlâ Cennetin kenar yerinde bir ev bina eder. Kim ki, haklı olduğu hâlde mücâdeleyi terk ederse, Allahü teâlâ ona Cennetin en iyi yerinde bir bina inşâ eder.” “Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için, yâ Rabbî! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra ruhunu al, derler.” “Kul vefât edince, bütün amellerinin sevabı kesilir. Üç ameli müstesnadır. (Bunlardan birincisi) Sadaka-i Câriye, (ikincisi) kendisi ile faydalanılan bir ilimdir. (Üçüncüsü) kendisine duâ eden sâlih evlâttır.” “Allahü teâlâ katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı olanıdır. Komşuların da en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.” “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allaha şükür etmiş olmaz.” “Mîzânda, güzel ahlâktan başka ağır gelecek birşey yok.” “İyilikle emr etmen ve kötülükten alıkoyman bir sadakadır. Kardeşinin yüzüne karşı güler yüzlü olman bir sadakadır. İnsanların yolundan taş, diken ve kemik gibi (engel teşkil eden) şeyleri gidermen, senin için bir sadakadır (sevabtır). Bir de yolu belli olmayan bir yerde, insanlara yol göstermen bir sadakadır.” “Beş şey Peygamberlerin seçtiği sünnettendir: 1. Bıyık kısaltmak, 2. Tırnakları kesmek, 3. Kasıkları tıraş etmek, 4. Koltuk altlarını yolmak, 5. Misvak kullanmak.” “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine boyuna söz uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlarıdır.” İmâm-ı Tirmizî hazretlerinin güzel sözlerinden bir kısmı şunlardır: Buyurdu ki: “Azîz, kendisini günahın zelîl kılmadığı kimsedir. Hür, kendisini tamahın kötüleştirmediği kimsedir. Hoca, kendisini şeytanın esir almadığı kimsedir. Zekî, Allahü teâlâdan sakınan ve nefsini bizzat hesaba çeken kimsedir. Hakka giden yola düşen ve hakikati bilen bir kimsenin, günahlara hiç ihtirası kalmaz.” Bir sohbet toplantısında, bize insanı ta’rif eder misiniz dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “İnsanda dâimi bir zaaf hâli görülür. Bununla beraber, o bir da’vâ peşindedir, hem de büyük iddia. Bu zayıf haliyle, o büyük iddiasını nasıl gerçekleştirebilir ki İnsan dikkat etmeli. Yaptığı her işe bakmalı. Hayrını, şerrini bilmelidir. Dikkat etmezse, yanılabilir. Belki de, zararına olan bir şeye bilmeden sevinir. Büyüklerin nazarında onun bu işi, zor affedilen bir hatâdır.” “Namaz bir ziyafettir. Allahü teâlâ, kendine inananlara, mü’rninlere merhamet ederek, namaza da’vet eder. Namaz içinde, onların önüne rahmet sofrasını yayar. Ni’metlerini onlara bol bol dağıtır. Sevdiği kulların, bu ni’metlere nâil olmasını diler.” “Herkesin terbiye ve ıslah şekli başkadır. Çocukların terbiye yeri mekteb, yol kesenlerinki zindan, kadınların terbiye yerleri ise evleridir.” 1) El-A’lâm cild-6, sh-322 2) Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh-278 3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh-105 1) Tehzîb-üt-tehzîb cild-3, sh-387 2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-174 3) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-633 4) Mîzân-ül-i’tidâl cild-3, sh-678 5) Mearif-üs-sünen cild-1, sh-4 6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-1077 VÂKIDÎ (Muhammed Bin Ömer): Târih, fıkıh, hadîs, kırâat, tefsîr ve edebiyat âlimi. Künyesi, Ebû Abdullah olup, asıl ismi Muhammed bin Ömer bin Vâkıd’dır. Sehm bin Sehloğullarının azatlı kölesi olduğu için es-Sehmî, es-Sehlî, dedesi Vâkıd’e nisbetle Vâkıdî, Medîneli olduğu için de el-Medenî nisbet edildi. 130 (in. 747) yılında Medine’de doğan Vâkdî, 207 (m. 822) senesinde Bağdâd’da vefât etti. Borçlarının ödenmesini halife Hârûn - 236 - Reşîd’in oğlu Abdullah’a vasiyet etti. Namazını Batı Bağdâd kadısı Muhammed bin Semâa kıldırdı. Hayzerân kabristanına defn edildi. İlim tahsiline babası Ömer bin Vâkıd’dan aldığı derslerle başlayan Muhammed bin Ömer el-Vâladî, İmâm-ı Mâlik, Süfyân-ı Sevrî, Ma’mer bin Râşid, Sevr bin Yezîd, İbn-i Cüreyc (r.aleyhim) ve daha birçok âlimden hadîs, fıkıh ve diğer ilimleri tahsil edip, hadîs-i şerîf rivâyet etmekle şereflendi. Kırâat ilmini Nâfi bin Nuaym, Îsâ bin Verdan, Süleymân bin Müslim ve İbn-i Cemmâz’dan aldı. Gazalarla ilgili bilgilerin çoğunu 170 (m. 786) yılında vefât etmiş olan Ebû Ma’şer Nuceyh es-Sindî’den aldı. Şehîd çocuklarından, gâzilerin yakınlarından savaşlarla ilgili bilgileri topladı. Önceden elde edilen malûmatları bilenlerden öğrendi. Halife Hârûn Reşîd hac için geldiği zaman, ona ziyâret yerlerini gösterdi. Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yaşadığı yerler ve oralarda cereyan eden hâdiseler hakkında bilgiler verdi. Halife ile beraber bulunan vezir Yahyâ bin Hâlid Bermekî’yle dostluk kurdu. Halife ve vezirinin ihsanlarına kavuştu. Buğday ticâretiyle meşgul olan Muhammed bin Ömer bin Vâkıdî, Peygamberimize, peygamberliğinin bildirilmesinden, kendi zamanına kadar geçen bütün hâdiselerin cereyan ettiği yerleri, tek tek gezerek gördü. Oralarda incelemeler yaptı. Çok cömert bir zât olan el-Vâkıdî, elindeki malları fakîrlere dağıtınca, kendisi muhtaç duruma düştü. Ticâreti bırakarak 180 (m. 796) yılında Bağdâd’a gitti. Vezir Yahyâ Bermekî’nin tertib ettiği ilmî meclislerdeki sohbetlere iştirak etti. Şam ve Rakka’da da bir müddet bulunduktan sonra, tekrar Bağdâd’a döndü. Halifenin de ihsanlarına mazhar olan bu büyük âlim, Bağdâd’ın Asker-i Mehdî (Rasâfe) bölgesinde kadılık yaptı. Vefâtına kadar burada kaldı. Her ilimde âlim olan Vâkıdî’nin, bilhassa târih ilminde mühim bir yeri vardır. İslâm târihini doğru olarak yazmıştır. Vâkıdî, İbn-i Haldun ve İbn-i Hilligân târihlerinde, İslâm târihi doğru olarak anlatılmıştır. Bu eserlerde Sahâbe-i kirâm (r.anhüm) hakkında dîne ve edebe muhalif birşey yoktur. Talebelerinden İbn-i Sa’d’ın ifâdesine göre, zamanındaki âlimler Vâkıdî’ye gelirler, bilmedikleri bir şeyi sorarlar, itiraz etmeden cevâbını aynen alıp giderlerdi. Vâkıdî’nin idrak etmiş olduğu bu dönemde, Sahâbe-i kirâm ve Tâbiînin şâhid oldukları hâdiseleri, doğum ve vefâtlarını kaydedip, kitaplara geçiren kimse, yok denecek kadar azdı. Vâkıdî, Eshâb-ı kirâmın katıldığı muharebeleri, siyâsî hareketleri, yaptıkları fetihleri inceledi. Bunlarla ilgili her yere giderek, bu hususta bilgisi olan kimselerle görüştü. Elde ettiği bilgileri günü gününe yazdı. Savaşlarla ilgili hikâyeler ve siyer ilminde üstâd olan Vâkıdî, İslâm târihçilerinin en eski ve en mümtazlarındandır. Müslümanların dünyaya medeniyet ve fazîlet yayan, feyz saçan fetihlerini, bütün ihtişamıyla tasvir ederek, mücâhidlerin savaşlardaki hâl ve hareketlerini ve gösterdikleri kahramanlıkları da canlı ve çok güzel bir şekilde göz önüne sermiştir. Kendisinden, Kâtib-i Vâkıdî diye bilinen meşhûr tabakât müellifi Muhammed bin Sa’d, Ebû Hasen Ziyâdî, Muhammed bin İshâk Sagânî, Ahmed bin Halîl Bercilânî, Abdullah bin Hasen Hâşimî, Ahmed bin Ubeyd bin Nâsuh, Muhammed bin Şücâ’ Selcî, Hâris bin Ebî Üsâme gibi âlimler ve diğerleri ilim tahsil edip hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Muhammed bin Ömer Vâkıdî’den Abdullah bin Ubeydullah nakleder: Halife Hârûn Reşîd, hacdan sonra Medîne-i münevvereye gelmişti. Veziri Yahyâ Bermekî’den “Resûlullah (s.a.v.) efendimiz ve Eshâbının yaşadığı hâdiseleri, bizzat yerlerini göstererek anlatacak birini bulmasını” istemişti. O da kime sorduysa, beni tarif etmişler ve yatsı namazında Mescid-i Nebevî’de bulunmam hakkında haber göndermişlerdi. Yatsı namazından sonra vezir beni çağırıp, halifeye takdim etti. Halife ve vezirle birlikte birer merkebe binip, gece sabaha kadar dolaştık. Cebrâil’in (a.s.) Peygamberimize (s.a.v.) vahiy getirdiği yerleri, şehîdlerin mezarlarını tek tek gösterip, orada cereyan eden hâdiseleri anlattım. Her gittiğimiz yerde onlar bineklerinden indiler. İki rek’at namaz kılıp, uzun uzun duâlar ettiler. Duydukları her hâdisede ağladılar. Sabah ezanı okunurken mescide geldik, namazlarımızı kıldık. Yahyâ Bermekî, halifenin çok memnun olduğunu ve onbin dirhem parayı da hediye olarak kabul etmemi rica ettiğini, söyledi. “Bu sana şimdilik yeter, ihtiyâcın olduğu zaman bize müracaat et” diye de, tenbih etti. Ben de “Peki” deyip evime döndüm. O parayla bütün borçlarımı ödedim. O sene hiç sıkıntı çekmedim. Ertesi sene, tekrar borçlar benim sırtıma bindi. Hanımımın da teşvikiyle Bağdâd’a vezirin yanına gitmeye karar verdim. Vezir Yahyâ Bermekî, beni izzet ve ikrâmla karşılayıp, Ramazan ayı boyunca her akşam iftara da’vet etti. Kendisi imâm olup, namazı kıldırarak, diğer âlimlerin de bulunduğu yemekten sonra, toplanan ilim meclisinde beni yanına oturturdu. Benden başka hiç kimseden birşey sormazdı. Her gün, içinde beşbin dirhem para bulunan bir kese hediye ederdi. Ben orada bir ev tutup, hizmetçi ve at sahibi oldum. Medine’ye giden kadı Zübeyrî ile de evime para gönderdim. Vezir, bayram namazında çok güzel giyinmemi ve beni halifeye takdim edeceğini söyledi. Halife, benim hac esnasında kendisine delil - 237 - olan kimse olduğumu anlayınca, otuzbin dirhem hediye etti. Bayramdan sonra, vezirden Medine’ye gitmek istediğimi söyleyip izin istedim. Benim yanıma bir kişi verip, hediyeler aldırttı ve Medine’ye kadar bana refakat etmesini tenbih etti. Adam, beni Medine’ye kadar götürdü ve bir kuruş masraf ettirmedi. Ben hayatımda, vezir Yahyâ bin Hâlid Bermekî gibi güzel ahlâklı ve cömert kimse görmedim.” Çok cömert bir insan olan Muhammed bin Ömer el-Vâkıdî’den yine Abdullah bin Ubeydullah nakleder. Ramazan ayına on gün kalmış ve benim evimde hiçbir hazırlık yapılmamıştı. Birşeyler alacak para da yoktu. “Olmazsa gider, dostlarımdan alırım” diye düşünürdüm. Hilâlin görünmesine iki gün kala, dostlarımdan birinin kapısını çaldım. Durumumu anlattım. Biraz düşündü ve yastığın altından bir kese alıp verdi. Ben de eve döndüm. Hizmetçiyi çağırıp, çarşıdan alınacakların listesini yazdırmaya başladım. Bütün ihtiyaçlarımı yazıp bitirdiğimiz esnada kapı çalındı. Gelen, Peygamber efendimizin (s.a.v.) torunlarından, bir mübârek kimseydi. Evimizi şereflendirmesinin sebebini sorduğumda, “Ramazanın gelmesi dolayısıyla, paraya ihtiyâcı olduğunu” söyledi. Ben de, Resûlullahın (s.a.v.) torununu boş çevirmek istemedim. Keseyi arz ettim. O da aldı gitti. Listeyi de bir kenara koydum. Hanıma durumu anlatınca, o da çok sevindi. Resûlullahın (s.a.v.) torununa yapmış olduğum bu iyilik için, beni tebrik etti. Onun ihtiyâcını görmekle şereflendiğimiz için, Allahü teâlâya şükrettik. Daha sonra bir başka dostum hatırıma geldi. Gidip onun kapısını çaldım. Hâlimi anlattım. O da bir kese çıkarıp, “Yarısını al, yarısını da bana bırak” dedi. Dediği gibi yaptım. Bu esnada kesenin, benim Resûlullahın (s.a.v.) torununa verdiğim kese olduğunu gördüm. Eve dönüp ihtiyaç listesini tekrar yazdırmağa başladım. Kapı çalındı. Bir saray hizmetçisiydi. Vezir Yahyâ Bermekî’nin beni evine da’vet ettiğini söyledi. Söylenen saatte gittiğimde, vezir beni sevinçle karşıladı. Ramazanın yaklaştığını, bir ihtiyâcım olup olmadığını sordu. Ben de hikâyemin uzun olduğunu söyledim. O anlatmamı istedi. Bana para vereni ve benden para isteyenlerin hâlini anlattım. Hazinesine bakan adamını çağırıp, her birimiz için birer kese verdi. Ben de götürüp, dostlarıma ve Resûlullahın (s.a.v.) torununa verdim. Çok sevinip vezire duâlar ettiler.” Vâkıdî hakkında; İbrâhîm bin Harb, “Vâkıdî, müslümanlar için emîn bir kimsedir” derken, Muhammed bin İshâk da, “Eğer sika (güvenilir) olduğunu bilmeseydim, ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmezdim” demektedir. Muhammed bin Ömer Vâkıdî, Sahâbe-i kirâmdan en son vefât edenleri, şu şekilde bildirir: “Eshâb-ı kirâmdan (r.anhüm) Kûfe (bugünkü Necef) şehrinde en son vefât eden, Abdullah bin Ebî Evfâ’dır. Şam’da en son vefât eden, Abdullah bin Yesr’dir. Medîne-i münevverede en son vefât eden, Sehl bin Sa’d’dır. Doksanbeş yaşında vefât etti. Basra’da en son vefât eden, Enes bin Mâlik’dir. Mekke-i mükerremede en son vefât eden Ebüttufeyl Âmir’dir ki, hepsinden sonra, hicretin yüzüncü yılında vefât eden budur.” Vâkıdî’nin iki tane yardımcısı tarafından gece-gündüz temize çekilen yazıları, onun eserlerini meydana getirmiştir. Ba’zı rivâyetlerde, yüzyirmi devenin taşıyabildiği bir külliyatı vücûda getirdiği bildirilen bu eserler, hadîs, fıkıh, târih, tefsîr, edebiyat gibi ilimlere dâirdi. Onun bilhassa mümtaz talebesi ve kâtibi, Tabakât-ül-kübrâ yazarı Muhammed bin Sa’d, hocasının kaybolmuş olan Tabakât’ını günümüze aktarmıştır. el-Vâkıdî, Tabakât’ını hadîs-i şerîflerin rivâyet merkezi olan Medîne-i münevvereden yirmibeş büyük âlimi senet göstererek yazmıştır. Hülâfa-i Râşidîn (r.anhüm) devri ve daha sonraki yıllarda cereyan eden hâdiseleri, Sahâbe, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînin (r.aleyhim) tabakalarına göre yazmıştır. Dünyânın dört bucağına nüshaları yayılan ve çeşitli şehirlerde ve dillerde baskıları yapılmış olan Vâkıdî’nin eserlerinden bir kısmı şunlardır: Bilhassa şehîd çocuklarından, râvilerden, âlimlerden ve ilk olarak bu hususta kitap yazan Ebû Ma’şer’den en ince ayrıntısına kadar öğrenerek yazdığı, “el-Megâziyün- Nebeviyye”, Afrika’daki fetihleri anlatan “Fütûh-u Afrikiyye”, “Fütûh-u Mısır ve’l-İskenderiyye” gibi cüzler hâlindeki “Târih-i Kebîr”i meşhûrdur. İmâm-ı Taberî, yazdığı târih kitabında, 179 (m. 795) hâdiselerine kadar olan kısmı, Vâkıdî’nin yazdığı Târih-i Kebîr’den istifâde ederek hazırlamıştır. Peygamber efendimizin (s.a.v.) vefâtını müteakip ortaya çıkıp, savaşlara sebep olan dinden dönenler ve yalancı peygamberlerle yapılan muharebelerden bahseden “er-Ridde” ve “Megâzî” adlı kitabları ve Tefsîr-i Vâkıdî” bilinen eserleridir. Vâkıdî’nin “Târih-i Kebîr”i 1882 yılında Welhausan tarafından Almancaya tercüme edilmiştir. Vâkıdî târihinde, Hz. Ebû Bekr devri hâdiselerinden biri şöyle anlatılmaktadır: Hz. Ebû Bekr, Şam’ın fethi için asker topluyor, bunun için etrafa mektûblar gönderiyordu. Yemen mektubunu Hâdim-i Resûlullah (Allah’ın Resûlünün hizmetçisi) lakabının sahibi Hz. Enes bin Mâlik ile göndermişti. Hz. Ebû Bekr oradan gelecek haberi bekliyordu. Aradan günler geçmişti. Nihayet Enes (r.a.), Medîne-i münevvereye döndü. Hz. Ebû Bekir’e Yemenlilerin geldiği müjdesini şöyle verdi: “Ey Resûlullahın halîfesi! Kıymetli mektubunuzu kime okuduysam, hepsi sizin da’vetinizi kabul etti. Harb hazırlıklarını yaptılar. Ey Resûlullahın halîfesi! Sana, Yemenlilerin büyük bir cemâat hâlinde geldiğini - 238 - müjdelerim. Bu gelenler, Yemen’in kahramanlarıdır. Bütün ağırlıklarıyla, çoluk çocuk hepsi geliyor. Sanki sen onların arasındasın. Sana çok yaklaştılar. Buraya kavuşmak üzereler. Lütfen, sen onları karşılamaya hazırlan”. Enes bin Mâlik (r.a.), verdiği müjdeye Hz. Ebû Bekr’in çok sevindiğini bildirerek, daha sonraki hâdiseleri de şöyle anlattı: Ertesi gün, beklenen kimseler geldi. Yolculuk sebebiyle, toz toprak içerisinde kalmışlardı. Gelen asker topluluğu, Medîne-i münevvereliler ve daha başka yerlerden gelenlerle beraber, sancaklarını açarak Hz. Ebû Bekr’in önünden geçmeye başladılar. Kabileler, peşpeşe birbirlerini tâkib ediyorlardı. Bunların ilki, Yemen’den gelen Himyer kabilesi idi. Hepsi baştan ayağa silâhlanmışlardı. Başlarında Zü’l-Kelâ’-i Himyerî (r.a.) de vardı. Hz. Ebû Bekr’e yaklaşınca, Zü’l-Kelâ’ şu ma’nâdaki beyitleri okudu: “Himyer kabilesi sana çoluk-çocuğu ile geldi. Hepsi çeşitli rütbelere sahip. Her biri, harbi bilen genç aslanlar. Hepsi emrinize hazırdırlar.” Hz. Ebû Bekr, onun bu sözüne tebessüm etti. Sonra, Ali bin Ebî Tâlib’e: “Ey Ebû Hasen! İşitmedin mi Resûlullah efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Himyer kabilesine mensûb kimseler, yanlarında çocuklarını taşıyan kadınlar olduğu hâlde geldikleri zaman, bütün müşriklere karşı, Allahü teâlânın nusret ve yardımı ile sizi müjdelerim.” Hz. Ali, “Evet doğru söyledin. BendeResûlullahtan (s.a.v.) bunu duydum” dedi. Himyer kabilesi, bütün asker ve ağırlıklarıyla yürüdü, önlerinde reisleri Kays bin Hübeyre Murâdî (r.a.) vardı. Hz. Ebû Bekr’in hizasına vardığı zaman, “Resûlullaha (s.a.v.) salât-ü selâm getiriniz” diye bağırdı. Sonra şu ma’nâdaki mısraları söyledi: “Sana taçlar sahibi seçkin askerler geldi. Kavmimizin uzun kılıçlı kahramanlarını görmeniz için, huzûrlarınızdayız” deyip, emrindeki askerlerle geçti. Ondan sonra Tay kabileleri geldi. Onları ise reisleri Hâris bin Mus’îd Tâî takdim ediyordu. Hz. Ebû Bekr’in hizasına gelince, atından indi. Yürüyerek geçmeye hazırlanırken, Hz. Ebû Bekr tekrar atma binmesini emretti. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr’e yaklaşıp, selâm verdi ve müsâfeha yaptılar. Bundan sonra, Yemen kabileleri de büyük kalabalıklar hâlinde birbirlerinin peşinden geçtiler. Onların bu hâlleri ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için Yemen gibi uzak yerlerden gelmeleri, Hz. Ebû Bekr’i çok sevindirdi. Bunun için Allahü teâlâya şükretti. Ordu, Medîne-i münevverenin dışına doğru hareket etti. Hz. Ebû Bekr de, Resûlullah efendimizin (s.a.v.) eshâbı ile beraber, yaya olarak tâkib etti. Aralarında, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali de vardı. Ordu büyük bir heybetle ilerliyordu. Bu sırada bütün ordu, tekbîr getirdi. Tekbîr sadâları dağlarda akisler yapıyor, yer-gök “Allahü Ekber” nidâlarıyla çınlıyor, kuşlar ve kurtlar Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını terennüm ediyordu. Bu esnada Hz. Ebû Bekr, orduya bir göz atınca, her tarafın askerle kaplı olduğunu gördü. Bu hâl sebebiyle, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. “Allahım! Sen onlara sabır ver. Yardımını lütfet. Düşmanlarına teslim etme. Sen her şeye kadirsin” diye duâ etti. Hz. Ebû Bekr muhtelif kimseleri çağırıp, onlara sancak verdi. Bunların ilki Yezîd bin Ebî Süfyân idi. Onu bin süvarinin başına komutan olarak ta’yin etti. Hicaz bölgesinin meşhûr kahramanı Rebîa bin Âmir’e de sancak ve emrine bin süvari verdi. Sonra Yezîd bin Ebî Süfyân’a döndü: “Rebîa bin Âmir kahraman birisidir. Onu senin emrine verdim. Onu askerin önünde bulundur, işlerinde onunla istişare et. Fakat ona muhalefet etme” dedi. Bundan sonra askerler, serî bir şekilde silâhlarını kuşandılar. Hepsi bir araya toplanıp, atlarına binerek hareket ettiler. Fakat Hz. Ebû Bekr, Eshâb-ı kirâm ile beraber yürüyordu. Bunu gören Yezîd bin Ebî Süfyân: “Ey Resûlullahın halîfesi! Seni râzı eden, Allahü teâlânın gazabından kurtulur. Siz yürürken, bizim atlarımız üzerinde olmamıza gönlümüz râzı olmuyor. Ya siz de binersiniz, yahut biz atlarımızdan ineriz” dedi. Hz. Ebû Bekr ona, “Ben binmeyeceğim, siz de atlarınızdan inmiyeceksiniz” diye cevap verdi. Onlarla Seniyyet-ül-vedâ denilen yere kadar yürüdü. Burada durdu. Yezîd bin Ebî Süfyân, Hz. Ebû Bekr’in yanına gelip, “Ey Resûlullahın halîfesi! Bize tavsiyede bulun” dedi. Hz. Ebû Bekr, “Yolda kendim ve emrin altındakileri sıkma, işlerinde onlarla istişare et. Kendi kavmine ve arkadaşlarına kızma. Adalet ile muamele et. Çünkü, zulmeden bir cemâat felaha (kurtuluşa) eremez. Düşmanlarına gâlib gelemez. Siz düşmanla karşılaştığınız zaman “Onlara arkalarınızı çevirmeyin, kaçmayın. Kim böyle bir günde, tekrar düşmana atılmak için kendini kaçar gibi göstererek aldatmak veya başka birliğe katılıp savaşma dışında kâfirlere arka çevirip kaçarsa, muhakkak ki, o, Allah’ın gazabına uğramıştır. Onun yeri Cehennemdir. Ve o ne kötü bir dönüş yeridir.” (Enfâl sûresi: 15-16) âyet-i kerîmesini unutmayın. Eğer düşmana gâlib gelirseniz, çocukları, ihtiyarları öldürmeyiniz. Yenilecek hayvanları lüzumsuz kesmeyiniz. Söz verdiğiniz zaman sözünüzü bozmayınız. Sulh yaptığınız zaman onu ihlâl etmeyiniz. Kiliselerde rahiblere rastlarsanız, onlara dokunmayınız. Kiliseleri yıkmayınız. Sonra, başka kimselere rastlarsınız, bunlar şeytanın yardımcıları ve putperesttirler. Bunlar, İslâma girmezler ve cizye vermeyi kabul etmezler ise kılıçtan geçiriniz. Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedi. Sonra Yezîd bin Ebî Süfyân’a sarıldı ve onunla müsâfeha etti. Rebîa’ya da aynı şekilde yaptı ve ona, “Ey Rebîa! Bugün kahramanlığını ortaya koy. Allahü teâlâ bizi ve sizi af ve mağfiret eylesin” dedi. Daha son- 239 - ra yoluna devam etti. Hz. Ebû Bekr de, yanındakilerle beraber Medîrie-i münevvereye döndü. Ordu ise, sür’atle yoluna devam ediyordu. Bu sırada Rebîa bin Âmir “Ey Yezîd, bu yolculuk nedir Halbuki Hz. Ebû Bekr sana, yolculuk sırasında yumuşak muamele etmeni emretti.” Yezîd, “Ey Âmir! Ebû Bekir (r.a.) Şam’a çok asker gönderdi. Ben herkesten önce Şam’a varmak istiyorum. Belki herkes oraya ulaşmadan önce biz orayı fethederiz.” dedi. Ordu Tebük vs sonra Gabiye denen yere varabilmek için Vad-il-Kura üzerinden yürüyordu. Müslümanların bu hareketi Herakliyus’a ulaştı. Haber kesinleşince, o da en cesur askerlerini toplayarak gerekli hazırlıkları yaptı. Müslümanlardan Tebük’e ilk gelen Yezîd bin Süfyân, Rebîa bin Âmir ve beraberlerinde bulunan müslümanlar oldu. Onlar, Rumlardan üç gün önce geldi. Dördüncü gün müslümanlar Şam’a hareket ettiler. Yezîd bin Süfyân, Rumlara göre sayıca az olan ordusuna bir konuşma yaptı ve “Biliniz ki, Allahü teâlâ size zaferi va’d etti. Sizi meleklerle destekledi. Allahın izni ile met az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bekara sûresi: 249) âyet-i kerîmesini okudu. Devamla, “Siz, Şam’a ilk giren ve buranın insanlarıyla ilk savaşanlarsınız” diyerek orduya nasîhat ederken, Rumların öncüleri ve arkasından orduları göründü. Rumlar müslümanları görünce, hepsinin bu kadar olduğunu zannettiler. Birbirlerine, memleketimizi almak istiyen müslümanların hemen işini bitiriverelim deyip, hücuma geçtiler. Fakat onlar, karşılarında Resûlullah efendimizin Eshâbının yüksek himmet ve gayretlerini buldular. Rumlar, müslümanlar üzerine daha fazla asker yığdılar. Kısa zamanda, müslümanların işlerini bitireceklerini sandılar. Fakat aniden, karşılarına gizlenmiş bulunan Rebîa bin Âmir çıkıverdi. Müslümanlar tekbîrler, tehlîller ve Resûlullah efendimize salât-ü selâmlarla, cân-ı gönülden hücum ettiler. Rumlar, kahramanların karşısında şaşkına döndüler. Allahü teâlâ onların kalbine korku verdi. Gerilemeye başladılar. Rebîa, bir taraftan askerlerini savaşa teşvik ederken, diğer taraftan düşman ordusu içinde en azgınının üzerine hücum edip, onu yaraladı. Böğrü üzerine düşürdü. Bunu gören Rumlar, geri dönüp kaçmaya başladılar. Böylece zaferi, müslümanlar kazandı. Rumlar, o gün bir daha toplanamayıp savaş alanından kaçarak uzaklaştılar. Sa’d bin Evs de, Tebük’te müslümanlarla Rumların karşılaşmasını şöyle anlatır: “Yezîd bin Ebî Süfyân ve Rebîa bin Âmir kumandasındaki ordu, Rum ordusuyla Tebük’de karşılaştı. Allahü teâlâ Rumları hezimete uğrattı. Bu çarpışmada müslümanlar 120 şehîd vermiş, Rumlardan ise 1200 kişi öldürülmüştü. Rumlar mağlup olunca, kumandanları, “Size yazıklar olsun, İmparatorun yanına hangi yüzle gideceksiniz. Müslümanlar bizi perişan ettiler. Her taraf bizim ölülerimizle dolu” dedi. Bu sözü duyan Rumlar, çadırlarının yanında toplandılar. Kendilerine yardımcı kuvvet olarak gelen Araplardan birisini müslümanlara gönderdiler. Ona: “Git, müslümanlara söyle, ileri gelenlerinden birisini göndersinler, ne istediklerini konuşalım” dediler. O şahıs atına bindi, müslümanların tarafına geldi. Müslümanlar onu görüp karşıladılar. Ne istediğini sordular. O da. “Kumandanımız sulh için sizinle konuşmak istiyor” dedi. Durumu Yezîd’e haber verdiler. Rebîa. “Ben, giderim” dedi. Yezîd. “Ey Rebîa! Onların sana bir şey yapmalarından korkarım. Çünkü, dün sen onların büyüklerini öldürdün” dedi. Rebîa: “Bize Allahü teâlânın takdir ettiğinden başkası ulaşmaz. O, bizim mevlâmızdır. Onun için mü’minler, yalnız Allahü teâlâya tevekkül etsinler. (O’na) güvenip bağlansınlar” (Tevbe sûresi: 151) âyet-i kerîmesini okudu. Sonra siz beni iyi tâkib edin. Herhangi bir durumda, yardıma koşarsınız. Eğer onların sözlerinden döndüğünü görürseniz, üzerlerine saldırırsınız” dedi. Sonra atına bindi, Rum ordusunun yanına gitti. Rebîa’yı götüren Rum taraftarı şahıs: “Atından in, kralın ordusuna hürmet et!” deyince Rebîa: “Ben izzetten (şerefli bir durumdan) zillete (alçak ve düşük bir duruma) geçmem. Hem ben atımı da kimseye teslim edemem. Ben melikin çadırının kapısından başka bir yerde inmem. Aksi takdirde, geri dönerim. Çünkü siz bizi çağırdınız” dedi. Rebîa bin Âmir’in yanında refakatçi olan şahıs, bu durumu Rumlara bildirdi. Onlar da, Rebîa’yı haklı buldular. Rebîa çadırın kapısında indi. Orada atının dizginini ve silâhını eline aldı. Bu sırada Rumların kumandanı Cercis (Yorgi) yanına geldi. İmparator Heraklius, dinler hakkında bilgisi olan bir papaz göndermişti. Kapıcı, papazı da oraya getirdi. Papaz gelip oturunca; Cercis, papaza, “Rebîa’ya, kendi dinlerinden sor” dedi. Papaz, ona “Ey Arab kardeş! Bizim bildiğimize göre Allahü teâlâ Hicaz’da, Hâşimoğullarından ve Kureyş kabilesinden bir peygamber gönderecek. Bunun alâmeti, Allahü teâlânın onu geceleyin göklere doğru yükseltmesidir. (Mi’râc hadîsesidir.) Bu oldu mu, olmadı mı ” diye sordu. Rebîa, “Evet, oldu. Bunu Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde haber verdi” deyip, “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allahdır ki, kulunu (Hz. Muhammed’i) gece Mescid-i Hafam’dan (Mekke’den alıp) o etrafını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya kadar götürdü. O’na, âyetlerimizden (kudretimize delâlet eden acaîbliklerden) gösterelim diye yaptık.” (İsrâ sûresi: 1) âyetini okudu. Papaz, “Bizim kitaplarımızda, Allahü teâlâ sizin Peygamberinize ve ümmetine, Ramazan’da bir ay boyunca oruç tutmayı farz kıldığını söylüyor” dedi. Rebîa da: “Evet öyledir” deyip, Kur’ân-ı kerîmden şu âyet-i kerîmeyi okudu: “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân-ı kerîm o ay içerisinde indirilmiştir. O Kur’ân insanları hakka ulaştırır. Helâl ile harâmda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır.” (Bekara sûresi: 185) Papaz, “Ben bizim kitaplarımızda gördüm: Kim bir iyilik yaparsa, onun on katı ona yazılır” dedi. Rebîa; “Evet, öyledir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde; “Kim bir hayır ve güzel amelle gelirse, ona on misli sevab verilir. Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak nüsü ile (günahı kadarla) - 240 - ceza verilir. Onlar (gerek iyilik ve gerekse kötülük yapanlar) haksızlığa uğratılmaz” (En’am sûresi: 160), buyurmaktadır” dedi. Papaz: “Bizim kitabımızda yazdığına göre, “Allahü teâlâ, Muhammed’in (s.a.v.) ümmetine, Peygamberlerine (a.s.) salât-ü selâm okumalarını emrediyor” bu gerçekten böyle midir ” diye sordu. Rebîa “Evet öyledir, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde “Gerçekten, Peygambere (s.a.v.) salât ederler. (Şeref ve şânını yüceltirler.) Ey îmân edenler! Siz de ona salât edin (Allahümme salli alâ Muhammed, deyin) ve gönülden teslim olun.” (Ahzâb sûresi: 56) dedi. Papaz, Rebîa’nın verdiği bu cevaplara hayran kaldı. Yanındakilere, “Bu kavim hak üzeredir” dedi. Orada bulunan hizmetçilerden biri, papaza, “Senin kardeşini öldüren budur” dedi. Bunun üzerine, Rebîa’nın üzerine atladılar. Bütün bu durumları tâkib eden Yezîd bin Ebî Süfyân, yanındaki birlik ile Rebîa’nın bulunduğu yere hücum ettiler. İki ordu tekrar şiddetle çarpıştılar. Neticede müslümanlar yine muzaffer oldular. Onlardan çok ganimet ve mallar elde ettiler. Hepsini beşyüz süvari ile birlikte Medîne-i münevvereye gönderdiler. Zafer Hz. Ebû Bekr’e haber verilince, Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı. Daha sonra Yermük’de İslâm ordusuna katıldılar. Aynı târih kitabının başka bir yerinde, Hz. Ebû Bekr’in İslâm ordusunun diğer bir koluna nasîhati şöyle anlatılmaktadır: Ebüdderdâ (r.a.) buyurdu ki: Ben Amr bin Âs’ın ordusunda bulunuyordum. Hz. Ebû Bekr’in ona şu nasîhatta bulunduğunu duydum: “Gizlide ve açıkta Allahü teâlâdan kork. Yalnız olduğun zamanlarda da Allahü teâlâdan haya et. Çünkü sen O’nu görmüyorsan da, O seni ve yaptıklarını görüyor. Âhıret için çalışanlardan ol. Yaptığını sırf Allahü teâlânın rızâsı için yap. Yanındakilere, emrin altında bulunanlara baba gibi ol. Yolculuğunda onlara yumuşak ve müsamahakâr ol. Belki onlar arasında zaif durumda olanlar vardır. Müşrikler istemeseler de, Allahü teâlâ dînini bütün dinlere karşı üstün kılmak için, müslümanların yardımcısıdır. Sakın, İbn-i Ebû Kuhâfe (Ebû Bekr) beni az bir kuvvetle düşmana ezdirecek, deme. Çünkü “ey Amr! Sen de gördün, biz çok yerlerde bulunduk. Bizden kat kat fazla düşmanlarla muharebe ettik. Sonra sen Huneyn’de Allahü teâlânın müslümanlara nasıl yardımda bulunduğunu da biliyorsun. Ey Amr, senin yanında Bedir’de savaşmış olan Muhâcir ve Ensârdan olanlar var. Onlara çok ikrâmda bulun. Onların hakkını gözet. Onlar üzerinde hüküm ve otoriten ile büyüklük ve üstünlük gösterme. Şeytanın vesvesesi sana karışıp da, “Ben onlardan daha üstün olduğum için, Ebû Bekr beni onların başına seçti” demiyesin. Şeytanın hilesinden çok sakın. Sanki onlardan biri gibi ol. İşlerinde onlarla istişare et. Namaza çok sarıl. Vakit girince ezan okut. Namazları ezânsız kılma. Ezanı bütün asker işitsin. Seninle beraber namaz kılmayı arzu edenlere namaz kıldır. Bu en fazîletli olanıdır. Fakat, yalnız başına namaz kılanın da namazı olur. Düşmanından çok sakın. Dikkatli ol. Arkadaşlarına söyle, onlar da çok dikkatli olsunlar. Sen maiyetinde bulunanların ahvâlini iyi bil. Onların arasında bulun. Onlarla beraber otur. İnsanların gizli şeylerini açma. Düşmanla karşılaştığın zaman düşmandan değil, Allahü teâlâdan kork. Arkadaşlarına nasîhatte bulunduğun zaman, kısa ve öz söyle. Önce kendini düzelt ki, emrin altında olanlar da sana karşı iyi olsunlar. İmâm (işin başında bulunan) kimsenin bildiğini ve emri altındakiler hakkında yapacağını, Allahü teâlâdan başkası bilmesin. Ben seni Araplardan muhtelif kabilelerin başına geçirdim. Sen onların her birisine kendi durumlarına uygun olan neyse, ona göre muamele et. Onlara, şefkatli ve merhametli bir baba gibi ol. Yola çıkmadan önce öncü birlik gönder. Düşmanını gördüğün zaman sabırlı ol. Askerine Kur’ân-ı kerîm okut. Câhiliyye sözlerinden onları menet. Böyle sözler, kabilelerin birbirlerine karşı üstünlük ifâde eden sözleri, aralarında düşmanlık doğurur. Dünyânın parlaklığına rağbet etme. Böyle yaparsan, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde övdüğü kimselerden olursun” buyurdu. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın (r.a.) cihâda da’vet için Mekkelilere yazdığı mektûb şöyledir: Bismillahirrahmanirrahîm. Ebû Bekr’den, Mekkelilere ve diğer mü’minlere. O’ndan başka ilâh olmıyan Allahü teâlâya hamd eder, O’nun Peygamberi Hz. Muhammed’e salât ve selâm ederim. İmdi, ben, müslümanları cihâda ve Şam taraflarının fethine çağırıyorum. Sizi ve diğer müslümanları Allahü teâlânın emrettiği şeye da’vet ediyorum. Çünkü, Allahü teâlâ Tevbe sûresi kırkbirinci âyet-i kerîmesinde: “Ey mü’minler gerek hafif (süvari) gerek, ağırlık (piyade) olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda muharebe edin. Eğer bilirseniz, bu sîzin için pek hayırlıdır.” Bu âyet-i kerîmeyi ilk önce tasdîk edenler, onun hükmüne ilk uyanlar sizlersiniz;. Bu hatamdan (her zaman) bu âyet-i kerîmenin hükmüne öncelikle uymaya lâyık olanlar, sizlersiniz. Kim Allahü teâlânın dînine yardım ederse, Allahü teâlâ da ona yardım eder. Kim de bu hususta cimrilik ederse, Allahü teâlânın ona asla ihtiyâcı yoktur. Öyleyse, (Ey Mekkeliler): “Meyvelerinin devşirilmesi çok yakın olan yüksek bir Cennete (el- Hâkka-23) koşunuz. Allahü teâlâ onu Ensâr ve Muhacirlere hazırlamıştır. Kim onların yoluna tâbi olursa, Allahü teâlânın velî kullarından ve seçilmişlerden olur. “Allahü teâlâ bize kâfidir ve O ne güzel vekildir” (Âl-i İmrân-73). “Hz. Ebû Bekir, mektubunu mühürleyip, Ahdullah bin Huzâfe’ye verdi. Abdullah bin Huzâfe mektubu alıp yola çıktı. Mekke’ye varınca, Mekke haltanı yüksek sesle yanına da’vet etti. Mekkeliler, onun yanına toplandılar. Hz. Ebû Bekr’in mektubunu kendilerine verdi. Mektup, Resûlullahın (s.a.v.) Eshâbına (r.anhüm) okundu. Mektubu dinledikten sonra, Sehl bin Amr, Hars bin Hişâm, İkrime - 241 - bin Ebî Cehl, “Biz bu dâ’veti kabul ettik. Bize söylenilenlerin hepsini tasdîk ettik, dediler. Ayrıca İkrime: “Ne zamana kadar canlarımızı fedâ etmeden duracağız Herkes gidilecek yere gitti. Kazanan kazandı. Biz onlardan geri, kalmış olsak bile, hiç olmazsa, cihâd için bizden önce davranıp gidenlere kavuşur, böylece, biz de onlardan oluruz” dedi. Sonra İkrime bin Ebî Cehl ve Hars bin Hişâm, Mahzumoğulları ile beraber hareket ettiler. Mekkelilerden beşyüz kişi de onlara katıldı. Hz. Ebû Bekr, Tâiflilere mektûb yazdı. Onlar da dörtyüz kişi ile yola çıktılar. Onlar arasında Sa’îd bin Hâlid bin Sa’îd bin Âs isminde cesur bir genç vardı. Asîl bir genç idi. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın huzuruna çıkıp: “Ey Resûlullahın halîfesi: Sen, babam Hâlid’e bayrak vermek istemişsin. O senin askerlerinin kumandanı olacakmış. Fakat, ba’zı kimseler onun hakkında konuştuğu için sen onu azletmişsin. Halbuki o, canını Allah yoluna vakfetmişti. Hem ben de senin cihâd da’vetini kabul ettim. İstersen beni bir miktar askerin başına ver. Ben harbden asla çekinmem” dedi. Sa’îd bin Hâlid babasından daha kahraman ve savaşçı birisiydi. Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekr ona bayrak verip, ikibin kişilik bir kuvvetin kumandanı yaptı. Ancak Ömer (r.a.) bunu muvâfik görmedi. Doğruca Hz. Ebû Bekr’in yanına gelip: “Ey Resûlullahın halîfesi, sen daha üstünleri bulunduğu halde, Sa’îd bin Hâlid’e bayrak verip kumandan yapmışsın, öyle mi ” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr çok düşündü. Sa’îd bin Hâlid’i de kumandan yapmak istiyor, diğer taraftan, Ömer’e (r.a.) de muhâlefet etmek istemiyordu. Çünkü, Hz. Ömer’i seviyor, onun nasîhatine kıymet veriyor, onun Resûlullahın (s.a.v.) yanındaki yerinin ne kadar yüksek olduğunu çok iyi biliyordu. Bunun üzerine kalkıp, Hz. Âişe’nin yanına gitti. Kendisinin Sa’îd bin Hâlid’e bayrak vermek istediğini, Hz. Ömer’in ise bunu münâsib görmediğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Aişe: “Sen de biliyorsun ki, Ömer’in (r.a.) İslâma olan hizmeti büyüktür. Bu hizmeti Allah rızâsı için yapıyor. Kalbinde hiçbir müslüman için kin ve buğz yoktur. (Onun, Sa’îd bin Hâlid’e bayrak yerilmesini uygun görmemesi, en iyi olanın yapılmasını istemesinden dolayıdır) dedi. Ebû Bekr (r.a.) Hz. Âişe’nin bu sözlerini kabul edip, oradan ayrıldı. Sonra Ezd ed-Devsî’yi çağırdı. Ona, “Sa’îd bin Hâlid’e git, bayrağı sana teslim etmesini söyle” dedi. Ezd ed-Devsî, Sa’îd bin Hâlid’in yanına gidip, bayrağı kendisine teslim etmesini, söyledi. Sa’îd bayrağı ona teslim edip dedi ki: Vallahi, Hz. Ebû Bekr nerede olursa, onun bayrağı altında harb edeceğim. Çünkü, beti, canımı Allah yoluna vakfettim.” Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.), ordunun önünde kimi göndereceğini düşünüyordu. Bu sırada yanına Sehl bin Amr, İkrime bin Ebû Cehl, Hişâm bin Hars gelip: “Şâhid olunuz, biz canımızı Allah yoluna vakfetmişiz. Bu uğurda savaştan asla geri dönmeyiz” dediler. Onların bu sözleri üzerine, Ebû Bekr (r.a.): “Allahım onları umduklarından daha iyisine kavuştur” diye duâ etti. Sonra, Hz. Ebû Bekr Amr bin Âs’ı (r.a.) çağırdı. Ona bayrağı teslim edip, “Seni, Mekkeliler, Tâifliler, Hevâzin ve Benî Kilab’dan ibaret bir ordunun başına kumandan yaptım. Filistin mıntıkasına git. Orada Ebû Ubeyde (r.a.) ile muktuplaş, ona yardımcı ol. İşlerinde onunla meşveret etmeden (ona danışmadan) karar verme. Haydi git. Allahü teâlâ sana da, Ebû Ubeydeye de (r.a.) hayırlar versin” dedi. Hz. Ebû Bekr, Amr bin Âs’a, müslüman askerlere ve Allahü teâlânın izni ile zaferi kazandıktan sonra, düşmanlara ve onların çoluk çocuğuna karşı nasıl muamele edeceğine dâir, ba’zı nasîhatlarda bulundu. Sonra onları uğurlayıp, gönderdi. Hz. Ebû Bekr, Amr bin Âs’dan bir gün sonra, Ebû Ubeyde (r.a.) kumandasındaki orduyu da, sancak ve bayraklar açarak uğurladı. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Ubeyde (yardımını ve sizi muzaffer kılmasını) dilerim” deyip, onları da uğurladı. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Ubeyde için: “Ebû Ubeyde bu ümmetin emînidir.” buyurmuşlardı. Hz. Ebû Bekr, Ubeyde’ye: “Ey ümmetin emîni, Amr bin Âs’a yaptığım nasîhatleri duydun. Aynı tavsiyeleri, sana da yapıyorum.” buyurdu. Hz. Ebû Bekr, ebû Ubeyde’nin ordusunu da uğurladıktan sonra, Hâlid bin Velîd’i (r.a.) çağırdı. Onun için de bir bayrak açtı. Onu da kumandan yaptı. Ayrıca ona seçkin askerler verdi. Bunlar, çok kahraman kimselerdi. Bunların hesi, Resûlullah (s.a.v.) ile muhârebelere katılmış eshâb-ı kirâmdan (r. anhüm) meydana geliyordu. Hz. Ebû Bekr, Hâlid bin Velîd’e: “Ey Ebû Süleymân, seni bu ordunun başına kumandan yaptım. Sen, doğru Irak ve İran tarafına git. Allahü teâlâdan, size nusretini (yardımını ve sizi muzaffer kılmasını) dilerim.” deyip, onları da uğurladı. Hz. Ebû Bekr böylece her orduyu, başında bir kumandanla göndermişti. Zamanla Hz. Ebû Bekr’i bir düşünce ve bir endişe kapladı. İslâm ordularının durumlarını merak ediyordu. Bu, yüzünden belli idi. Bunu sezen Hz. Osman (r.a.) ona “Niçin böyle gamlısın ” diye sorunca, Hz. Ebû Bekr, “Acaba İslâm ordularının durumu ne olacak diye merak ediyorum” dedi, Bunun üzerine Hz. Osman: “Benim, Şam’a gönderilen ordu dışında, diğer ordulardan hiç endişem yok. İnşâallah Rumlara ve İranlılara karşı zafer kazanacağız. Bu hususta, Allahü teâlânın va’di var. Allahü teâlâ va’dine asla muhalefet etmez. Ancak zafer bu ordu ile mi, yoksa başkası ile mi olur, onu bilmiyorum. Fakat sen yine de, Allahü teâlâdan zafer bekle” dedi. O gün akşam oldu. Hz. Ebû Bekr o gece rü’yâda, Amr bin Âs’ı (r.a.) sıkıntılı bir hâlde gördü. Sonra Amr bin Âs, ovalık, yeşillik ve rahat bir yere doğru gidip at üstünde düşmana saldırdı. Peşinden müslüman askerler saldırdı. Sonra geniş bir araziye gelip, istirahat ettiler. Bu sırada Hz. Ebû Bekr, uykudan uyandı. Gördüğü rü’yâdan dolayı rahatladı. (Rü’yâsını Hz. Osman’a anlatınca), O: Rü’yâ, müslümanların muzaffer olacağına delâlet ediyor. Fakat, Amr bin Âs (r.a.) düşmanla savaş ederken büyük bir sıkıntı ile karşılaşacak, ancak, bu durumdan kurtulacak, dedi. - 242 - Gerek İslâmiyetten evvel ve gerekse İslâmiyetten sonra, Şam taraflarından tüccarlar Medîne-i münevvereye gelir, beraberlerinde buğday, arpa, zeytin, incir, kumaş ve daha başka Şam’da bulunan eşyaları getirip, satarlardı. Yine bu satıcılardan ba’zısı gelmişti. O sırada da, Hz. Ebû Bekr, Rumların ve İranlıların üzerine ordular göndermişti. Bütün bunları gören tüccarlar, Şam’a dönünce, Medîne-i münevverede olup bitenleri, Rum kralı Herakl’e bildirdiler. Bu haberi alan Herakl, hemen devletin ileri gelenlerini topladı. Onlara, kendisine ulaşan haberi bildirdi. Onlara: “Daha önce de size böyle bir durumla karşılaşacağınızı haber vermiştim. O Peygamberin (s.a.v.) Eâhâbı, mutlaka benim hâkimiyetim altında olan yerlere sahip olacaktır. Bunun zamanı çok yakındır. Muhammed’in(s.a.v.) halîfesi, sizin üzerinize ordular gönderiyor. Onlar şu anda bize çok yaklaştılar. Artık dîninizi ve kendinizi koruyunuz. Eğer, gevşeklik ederseniz, Arablar, bütün memleketinize ve mallarınıza sahip olacaklardır” dedi. Herâkl’in bu sözlerini dinliyen Rumlar, ağlamaya başladılar. Herakl, onlara: “Ağlamayı bırakın da, başınızın çâresine bakın” dedi. Sonra, Herâkl’in veziri: “Ey Melik, bize bu haberi getirenleri dinlemek istiyoruz” deyince, Herakl, kapıcılarından birisine, haberi getiren hıristiyan tüccarları çağırmasını emretti. Kapıcı, yanında, o tüccarlardan birisi ile geldi. Herakl ona; “Getirdiğiniz, bu haber ne zamana ait ” diye” sorunca, tüccar, “Yirmibeş günlük” dedi. Herakl: “Şimdi onların başında kim var ” dedi. Tüccar: “Ebû Bekr-i Sıddîk denen birisi var. Senin memleketine orduları o gönderiyor” diye cevap verdi. Herakl, “Sen onu gördün mü ” diye sordu. Tüccar, “Evet! O benden dört dirhem karşılığında bir Semle (peştemal gibi bir örtü) satın aldı. Onu omuzuna koydu. O sanki, halktan birisi gibi. Üzerinde sadece iki elbisesi var. Halk arasında dolaşıyor. Çarşıya gidiyor, insanların yanına gidip, onlarla görüşüyor. Zayıfın hakkını kuvvetliden alıyor” dedi. Bunları dinliyen Herakl: “Evet biraz daha anlat” dedi. Tüccar: “Ebû Bekr, rengi soluk ve yanakları ince bir zâttır” diye konuştu. Bunun üzerine Herakl: “Dînim hakkı için, bu anlattığın zât, bizim kitaplarımızda okuduğumuz ve kendisinden sonra müslümanların başına geçeceği bildirilen, Ahmed’in (Resûlullahın) arkadaşıdır. Kitaplarımızda, onun uzun boylu, kuvvetli bir arslan gibi olduğu bildirilir.” Tüccar, Herâkl’in bu sözünü duyunca, şiddetle bağırdı: “Ebû Bekr’i aynen anlattığın gibi gördüm” dedi. Daha sonra, Herakl: “Vallahi, bunların hepsi, doğrudur. Hattâ ben, Rumları Muhammed’in dînine da’vet ettim de, onlar bana itâat etmediler. Fakat, şu kesindir ki, benim hâkimiyetim, çok yakında yok olacaktır.” Sonra, haç’ı ordusunun kumandanlarından birisine verdi. Ona, “Seni başkumandan yaptım. Arabları, Filistin’den çıkarmak için harekete geçiniz. Filistin, bolluk ve bereketli bir topraktır. Filistin bizim şerefimiz, makam ve mevkimiz başımızın tâcı ve her şeyimizdir” dedi. Böylece, Rum ordusu yola çıktı. Hz. Ebû Bekr’in Amr bin Âs komutasında gönderdiği ordu Filistin toprağına varınca; Amr bin Âs, Muhâcir ve Ensârı toplayıp onlarla, istişare etti. Müslümanlar muharebe hakkında istişare hâlinde iken, Adiy bin Âmir çıkageldi. Adiy Müslümanların seçkinlerinden bir zât idi. Şam taraflarına çok gidip gelirdi. Şam’ı, buradaki insanları ve onların hâllerini iyi bilirdi. O gelince Amr bin Âs’ın yanına oturttular. Amr bin Âs ona, “Şam taraflarında neler var ” dedi. Adiy “Hıristiyanlar ordularıyla geliyorlar. Karınca gibiler, çok kalabalıklar” dedi. Bunun üzerine, Amr bin Âs ona: “Biz onlara karşı Allahü teâlâya güveniyor, ondan yardım diliyoruz. Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” dedi. Sonra şöyle konuştu: “Burada hepimiz eşitiz. Birimizin diğerinden farkı yoktur. Düşmana karşı Allahü teâlâdan yardım isteyiniz. İ’lây-ı kelîmetullah (Allahü teâlânın İsm-i şerîfini yüceltmek için) harb ediniz. Kim böyle savaşırsa, şehîd olur. Kim de böyle savaşıp, hayatta kalırsa, o kimse mes’ûd ve bahtiyar bir insandır. Şimdi, herkes harb hususunda fikirlerini beyân etsin” dedi. Herkes düşmana galip gelmek için, nasıl hareket edilmesi gerektiğine dâir görüşlerini bildirdiler. Muhacirlerden birisi de şöyle dedi: “Biz Resûlullah (s.a.v.) ile beraber, az bir orduyla, kalabalık orduları yenerdik. Allahü teâlâ, bize yardım edeceğini va’d etti. O, sabredenlere hayır ve iyilik va’d etti. Kur’ân-ı kerîmde: “Ey mü’minler! Önce kâfirlerden size, yakın bulunanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet ve kuvvet bulsunlar. Biliniz ki, Allahü teâlâ takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe: 123) buyurmaktadır” dedi. Nihayet müslümanlar, düşmanla bütün güçleriyle harb edeceklerine dâir karara vardılar. Amr bin Âs, Abdullah bin Ömer bin el-Hattâb’a sancak verip, emrine bin tane süvari verdi. Bunlar arasında Tâif ve Sakîf kabilelerinden birçok kahraman vardı. Birlik, Amr bin Âs’ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yürüdüler. Bu sırada, kalabalık insan topluluğuna dâir bir takım izlere rastladılar. Abdullah bin Ömer (r.a.), “Bu asker izi. Zannederim, Rumların öncü birliklerine aittir” dedi. Sonra, emrindeki askerlerle birlikte durdu. Askerler: “Sen bizi bırak, bu izi takip edelim”, dediler. Abdullah bin Ömer (r.a.): “Hayır, izin kime ait olduğunu öğreninceye kadar, kimse dağılmasın” diye emir verdi. Bu yüzden kimse yerinden ayrılmadı. Araştırma neticesinde, onbin kişilik Rum askerinin, yakınlarında olduğunu gördüler. Bunlar, müslümanlara dâir haber alabilmek için dolaşan Rum öncüleri idi. Abdullah bin Ömer, onları görünce, müslüman askerlere: “Bu fırsatı kaçırmayınız. Cennet kılıçların gölgesi altındadır” dedi. Bu sırada, müslümanlar, gür bir sesle, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” söylediler. Her taraf Kelime-i tevhîd sesleriyle doldu. Ağaçlar, taşlar ve orada bulunan herşey onlara, Kelîme-i tevhîd ile cevap veriyordu. İlk hücum eden İkrime bin Ebû Cehl oldu. Onu Sehl bin Amr ve Dahhâk ta’kib etti. İki ordu birbirine girdi. Abdullah bin Ömer (r.a.) bu sıradaki manzarayı şöyle anlatır: “O anda, Rumların önde gelen kahramanlarından, iri yapılı, sağına soluna çevik hareketlerle vuran birisini gördüm. Bu öncü kuvvetlerinin komutanı ve Rumların gözbebeği olan birisi idi. Rum askerinin üzerinde moral yönünden - 243 - büyük te’sîri vardı. Üzerine hücum edip, mızrağımı ona doğru uzattım. Fakat o, mızraktan kendisini kurtardı. Ona doğru yaklaştım. Kendisini mutlaka öldürmek istiyordum. Bir fırsatını bulup, onu yaraladım. Kılıcımla ona vuruyordum. Fakat, sanki taşa vuruyordum. Kılıcımla vurdukça, kılıç sert taşa vurulunca çıkardığı ses gibi ses çıkarıyordu. Hattâ kılıcımın parçalandığını zannettim. Nihayet Rumların kumandanı yere düştü. Bunu gören Rumlar, büyük bir korkuya kapıldı. Bundan istifâde ederek Müslümanlar daha şiddetli çarpışmaya başladılar. Allah için Dahhâk ve Hars bin Hişâm çok kahramanlıklar gösterdiler. Rumlar büyük bir hezimete uğradılar. Bir kısmı da kaçtılar. Böylece muharebe, Allahü teâlâın Müslümanlara va’d ettiği nusretiyle (yardımıyla) zaferle sonuçlandı.” Harp sahasının çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Müslümanlar döndüler. Hepsi bir araya geldiler. Rumlardan aldıkları malları ve ganimetleri topladılar. Bütün Müslüman askerler dönmüş, Abdullah bin Ömer ise daha ortada yoktu. Müslümanlar, birbirlerine: Abdullah bin Ömer nerede diye soruyordu. Birisi, O çok zâhid ve çok ibâdet eden birisidir, diye konuştu. Başkaları ise: Bu muharebede Abdullah bin Ömer gibi birisi vardı. O öyle mübârek bir kimsedir ki, deyip onu çok methettiler. Onların arasında geçen konuşmaları bulunduğu yerden dinliyen Abdullah bin Ömer (r.a.), yüksek sesle, tekbîr ve tehlîl getirip, Resûlullaha (s.a.v.) salât ü selâm getirdi. Elinde bulunan bayrağı salladı. Bunu gören müslümanlar, doğruca onun yanına koşuştular. Ona nerede idin diye sorduklarında, o, Rumların kumandanları ile meşguldüm. Onu öldürdüm, dedi. 1) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-7, cild-5, sh-425 2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh-348 3) Ed-Dibâc-ül-müzehheb sh-230 4) Târîh-i Bağdâd cild-3, sh-3 5) Mîzân-ül-i’tidâl cild-3, sh-662 6) Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh-348 7) Tehzîb-üt-tehzîb cild-9, sh-363 8) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-18 9) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh-68, 195, 202, 218 10) Eshâb-ı Kirâm sh-16, 404 11) El-A’lâm cild-6, sh-311 12) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh-95 13) Fütûh-uş-Şâm sh-6 VELÎD BİN ŞÜCA’ EL-KÛFÎ: Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından. İsmi, Velîd bin Şücâ’ bin Velîd bin Kays es-Sekûnî el-Kindî İbn-i Ebî Bedr el-Kûfî’dir. Künyesi, Ebû Hümâm’dır. Aslen Şamlı veya Kûfelidir. Bağdâd’a yerleşti. Orada ilim tahsil etti ve talebe yetiştirdi. 243 (m. 857) senesinde Rabî-ül-evvel ayında Bağdâd’da vefât etti. Meşhûr hadîs âlimlerinden olan Velîd bin Şücâ’; Ali bin Müshir, Şüreyk bin Abdullah, İsmâil bin Ca’fer, Abdullah İbn-i Mübârek, Yahyâ bin Zekeriyyâ bin Ebî Zâide, Abdullah bin Vehb, Abdullah bin Nümeyr, Velîd bin Müslim, Yahyâ bin Hamza ve daha bir çok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf aldı. Kendisinden de Ebû Hatim er-Rââ, Abbâs ed-Devrî, İbrâhîm el-Harbî, Mûsâ bin Hârûn, Abdullah bin Naciye, Abdullah bin İshâk el-Medâinî, Ebü’l-Kâsım el-Begâvî, Ebü’l-Leys el-Ferâizî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn-i Mâce ve daha pekçok tanınmış âlimler hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundular. Velîd bin Şücâ’, i’timâd edilir, doğru sözlü, sadûk (rivâyetleri sağlam) âlimlerdendir. İlim öğrenmek için çok yeri dolaştı. Bir çok âlimle sohbet etti. Ömrü ilim öğrenmek, talebe yetiştirmek ve çeşitli ilimler hakkında kitap yazmakla geçti. Ahmed bin Muhammed şöyle bildiriyor: Ahmed bin Hanbel’e, Ebû Hümâm’ın sağlamlığı hakkında soruldu. O da: “Ondan yazınız!” buyurdu. Yahyâ bin Maîn; Ebû Hümâm’ın, yüzbin hadîs-i şerîf ezberlediğini bildirdi. Ahmed bin Muhammed İbn-i Kâsım bin Muhriz şöyle anlattı: “Yahyâ bin Maîn’e, Ebû Hümâm’ı sordum. Yahyâ bin Maîn i’timâd edilir, doğru sözlü bir âlimdir” dedi. Ahmed bin Ali İbâr şöyle anlatır: “Adamın birisi, Yahyâ bin Maîn’e, ismini işitemediğim kimsenin, nasıl birisi olduğunu sordu. İbn-i Maîn de, sorduğu zâtın güvenilir birisi olduğunu söyledi. Soran adama, “Kimin hakkında ma’lûmat edindin ” dedim. O da, “Ebû Hümâm hakkında!” dedi. Ebû Hümâm’ın kâtibi Ebû Yahyâ şöyle bildirdi: “Ebû Hümâm’ı rü’yâda gördüm. Başının üzerinde kandiller asılıydı. Yâ Ebâ Hümâm, ne yaptın da bu kandillere kavuştun dedim. Bunlara Havz, şefâat ve bunlara benzer nice hadîs-i şerîfler sebebiyle kavuştum!” dedi. 1) Târîh-i Bağdâd cild-13, sh-443 2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-135 3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-170 - 244 - YAHY BİN ABDÜLHAMÎD EL-HIMMANÎ: Meşhûr hadîs âlimlerinden. Künyesi, Ebû Zekeriyyâ’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 228 (m. 843) senesinde Samarrâ’da vefât etti. Samarrâ’da vefât eden ilk hadîs âlimi o idi. Hımmânî, Bağdâd’a geldi. Orada, Süleymân bin Bilâl, İbrâhîm bin Sa’d, Şerik bin Abdullah, Ebû Avâne, Hammâd bin Zeyd, Hâlid bin Abdullah ve daha başkalarından hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan da Hammâd bin Ali el-Verrâk, Ahmed bin Yahyâ el-Hülvânî, Ebû Bekir bin Ebüd-dünyâ, Ebû Kılâle er-Rakkâşî hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kûfe’de “Müsned” yazanların ilki odur. Hadîs-i şerîf öğrenip, yazmak için çok memleketler dolaştı. Onbin hadîs-i şerîf ezberlemişti. Abdullah bin Muhammed bin Menî’ der ki: “Biz Yahyâ bin Abdülhamîd’in kapısının yanında idik! Bu sırada Yahyâ bin Maîn bineği üzerinde geldi. Hadîs âlimleri ona, kendilerine hadîs-i şerîf öğretmesi için istirhamda bulundular. O da “Ben Ebû Zekeriyyâ’nın yanına geldim” dedi. Ebû Zekeriyyâ’nın yanına girdi. Bir müddet içerde kaldıktan sonra, tekrar dışarı çıktı. Ona, Ebû Zekeriyyâ’yı nasıl buldukları sorulunca, sika (güvenilir) olduğunu söyledi.” Muhammed bin Abdullah bin Süleymân el-Hadrâmî dedi ki: “Muhammed bin Abdullah bin Nümeyr’e, Yahyâ el-Hımmânî’yi sordum. O da, onun sika ve iyi bir âlim olduğunu, ondan istediğini yazabileceğini söyledi.” 1) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-243 2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12 sh-205 3) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-423 4) Târîh-i Bağdâd cild-14, sh-167 5) El-A’lâm cild-8, sh-152 YAHY BİN ADEM EL-KÛFÎ: Kırâat, hadîs, fıkıh ve tefsîr âlimi. Yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberden bilirdi. Ebû Muît ailesinin âzâdlı kölelerindendir. İsmi, Yahyâ bin Âdem bin Süleymân olup, künyesi, Ebû Zekeriyyâ, nisbeti Kûfî’dir. Kendisine kırâat âlimi olduğu için Mukrî, hadîs âlimi olduğu için Muhaddis, fıkıh âlimi olduğu için Fakîh, müslümanların mes’elelerini kolayca hallettiği için el-Ahvel ve yüzbin hadîs-i şerîfi ezbere bildiği için de Hâfız lâkabları verildi. 203 (m. 808) yılında Vâsıt şehri yakınlarında Fem-i Sılh’da vefât etti. Namazını Hasen bin Sehl kıldırdı. Kırâat ilmini İmâm-ı Âsım’ın râvilerinden Ebû Bekr bin Şûbe bin lyâş’tan alan Yahyâ bin Âdem el- Mukrî, Yezîd bin Abdülazîz, Kutbe bin Abdülazîz, İbrâhîm bin Sa’d, Hasen bin Sâlih, İsrâil bin Yûnus bin Abdurrahmân bin Hâmid, ÎsâbinTahmân, Fıtr bin Halîfe, Süfyân-ı Sevrî, Yûnus bin Ebî İshâk, Cerîr bin Hâzim, Hasen bin Hayy, Yahyâ bin Zekeriyyâ, Züheyr bin Muâviye, Ebü’l-Ahvâs, Ammâr bin Ruzayk, Fudayl bin Merzûk, Mufaddal bin Muhelhil, Vekî’ bin Cerrâh, Varaka’, Vehîb ve diğer âlimlerden ilim tahsil edip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kırâat ilminde, meşhûr on kırâat imamından biri olan Halef’i yetiştiren Yahyâ bin Âdem (r.a.) müslümanların işlerini kolaylaştırmak için fıkıh ilminde pek kıymetli eserler vermiştir. Kendisinden sonra gelen âlimler onu, Veki’ bin Cerrâh’ın halefi olarak görmüşler, asrında en sağlam bilgileri toplayan üç âlimden biri olarak bahsetmişlerdir. Hadîs ilminde sika (güvenilir) olduğunda ittifak edilen İbn-i Âdem el- Hâfız’ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden Kütüb-i sitte adı verilen altı hadîs-i şerîf kitabının her birine alınmıştır. Sadaka-i câriye olarak faydalı kitaplar yazan bu büyük âlim, dînimizin pek kıymetli bilgilerini mümtaz talebelerine öğretmiş, onların müslümanlara, faydalı hâle gelmesi için gayret sarf etmiştir. Bu âlimden, başta Ahmed bin Hanbel hazretleri olmak üzere, İshâk-ı Hanzâlî, İshâk bin Nasr, Ahmed bin Ebî Reca’ el-Hirevî, Ebû Kureyb, Abdullah-ı Mesnedî, İbn-i Ebî Şeybe, Abde bin Abdullah, Hârûn-ı Hammâl, Hasen bin Ali bin Affân ve daha birçok âlim ilim tahsil edip, hadîs-i şerîf rivâyet etmekle şereflenmiştir. Muhammed bin Ahmed bin Berâe, Ali bin Medenî’nin: “Sahih rivâyetlerin şu altı kişi üzerinde toplandığını gördüm: Medine’den İbn-i Şihâb, Mekke’den Amr bin Dinar, Basra’dan Katâde ve Yahyâ bin Ebî Kesîr, Kûfe’den Ebû İshâk ve A’meş. Bunların ilmi de, kitap tasnif eden şu oniki âlime geçti: Medine’den Mâlik ve İbn-i İshâk, Mekke’den İbn-i Cüreyc ve İbn-i Uyeyne, Basra’dan Sa’îd bin Ebî Arûbe, Hammâd bin Seleme, Ebû Avâne, Şu’be ve altısından da ilim öğrenen Ma’mer, Kûfe’den Süfyân-ı Sevrî, Şam’dan Evzâî, Vâsıftan Hüşeym’dir.” dediğini rivâyet ederek, sonuncular arasında Hammâd bin Zeyd’i unuttuğunu söyler. Ali bin Medenî’nin devam ederek “Sonra bu oniki kişinin ilmi, Yahyâ el-Kattân, Yahyâ bin Zekeriyyâ bin Ebî Zâide ve Veki’ye geçti. Daha sonra da bu üç âlimin ilmi, İbn-i Mübârek, Abdurrahmân bin Mehdî ve Yahyâ bin Âdem’de karar kıldı” buyurduğunu rivâyet etmektedir. - 245 - Yahyâ bin Âdem el-Fakîh’in fıkha dâir kıymetli eserlerinden “Kitâb-ül-harac”ı Ahmed Muhammed Şâkir tarafından 1347 (m. 1928) yılında Kahire’de neşredildi. Kitâb-üz-zevâl, Kitâbül-ferâiz adlı fıkha dâir iki kitabı ve Ahkâm-ül-Kur’ân adlı tefsîre dâir kitabı eserlerinden ba’zılarıdır. 1) El-A’lâm cild-8, sh-133 2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-175 3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-8 4) Tabakât-ül-müfessirîn cild-2, sh-360 5) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh-359 6) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-185 7) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh-253, 256 8) Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh-399 YAHY BİN EKSEM: Hanefî fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İlmi çok, fikri parlak, kadri yüksek, şânı yüce bir zât olup, ismi, Yahyâ bin Eksem bin Muhammed et-Temîmî el-Esedî el-Mervezî’dir. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Nesebi, meşhûr Arap hâkimlerinden Eksem bin Sayfî’ye dayanır. 159 (m. 775) senesinde Merv’de doğdu. 242 (m. 856)’de hacdan dönerken Rebze’de 83 yaşında vefât etti. İmâm-ı Muhammed Şeybânî, Abdullah bin Mübârek, Fadl bin Mûsâ es-Sinânî, Hafs bin Abdurrahmân en-Nişâbûrî, Mihrân bin Ebî Ömer er-Râziyyîn, Süfyân bin Uyeyne ve daha başka âlimlerin (r.aleyhim) derslerini dinleyip, onlardan rivâyette bulunmuştur. Kendisinden de, Muhammed bin İsmâil el-Buhârî, Ebû Hâtem er-Râzî, İsmâil bin İshâk el-Kâdî ve kardeşi Hammâd bin İshâk gibi birçok âlimler rivâyette bulunmuşlardır. Yahyâ bin Eksem hazretleri, İmâm-ı a’zamın (r.a.) torunu İsmâil’den sonra, henüz yirmi yaşında iken Basra şehrine kadı ta’yin edildi. Basralılar, yeni ta’yin olan kadı efendinin bu kadar genç yaşta olmasına hayret edip, “Kadımız kaç yaşındadır ” denilince; “Ben, Peygamber efendimizin (s.a.v.) Mekke-i mükerremeye kadı ta’yin ettiği Attâb’dan (r.a.) ve Yemen’e kadı ta’yin ettiği Mu’âz bin Cebel’den daha yaşlıyım” buyurdu. Hatîb el-Bağdâdî onun hakkında şöyle der: “Yahyâ bin Eksem, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat i’tikâdı üzere olup, bid’atden çok sakınırdı.” Talha bin Muhammed bin Ca’fer der ki: “Gelmiş geçmiş ilim ehlinin büyüklerinden, büyük küçük herkesin tanıdığı meşhûr bir âlimdir. İlmi ve fazîleti çok idi. Herkes ile çok iyi geçinirdi. Edebi pek fazla idi. Güç işleri kolayca hallederdi... Halife Me’mûn’un yanında kıymeti herkesten daha fazlaydı. Me’mûn onu kadı ve memleket işlerini tanzim etmekle (düzenlemekle) görevlendirdi. Vezirler bile onun mütâlâa ve görüşünü almadan hiç bir iş yapamazlardı.” Ebû Ayna: “Zamanın tanınmış kişilerinden birisine, Yahyâ bin Eksem’in mi, yoksa, yine onun gibi halîfenin yanında kıymeti olan, İbn-i Ebî Duât’ın mı daha üstün olduğu soruldu. O zât, Yahyâ bin Eksem’in daha üstün olduğunu, çünkü onun, yalnız dostlarıyla değil, hasmı ve düşmanlarıyla bile iyi geçindiğini, herkese iyi ve güzel muamelede bulunduğunu söyledi.” Yahyâ bin Eksem, Me’mûn’un çocuklarının terbiyesi ile görevlendirilmişti. Yahyâ bin Eksem, Me’mûn zamanında mahkeme reisliği yapıyordu. Ona birisi gelip: “Allahü teâlâ kadımıza iyilikler verip, halini iyi eylesin. Bana yemek yemede ölçüm ne olsun, söyler misin ” dedi. Yahyâ bin Eksem, “Açlık ile tokluk arasında yiyeceksin” dedi. O kimse tekrar, “Gülmede ölçü ne olacak ” deyince “Yüzünde açıklık olacak. Fakat sesini yükseltmiyeceksin” cevabını verdi. “Ağlama hakkında ne dersin ” diye sorunca, “Allahü teâlânın korkusundan ağladığını kimseye söyleme” cevâbını verdi. “Amellerimi gizleme hususunda ne söylersin ” deyince, “Gücünün yettiği kadar gizle” diye cevap verdi. “Amelimden ne kadar göstereyim ” deyince de, “Sâlih kimselerin sana uyacağı, insanların sana i’timâd edebileceği kadar” cevâbını verdi. Bu suâlleri soran şahıs aldığı cevaplardan çok memnun oldu. İsmâil bin İshâk: Yahyâ bin Eksem’in, fıkıhla alâkalı çok kıymetli kitapları bulunduğunu, ancak uzun olması sebebiyle insanların onları okuyamadıklarını söylemiştir. “Tenbîh” isimli bir eseri olup, bunu Irak âlimlerinin usûlü üzere yazmıştır. Yahyâ bin Eksem (r.a.) vefât ettikten sonra, kendisini sevenlerden Ebû Abdullah Hüseyn isminde bir zât rü’yâda görüp, “Allahü teâlâ sana ne muamele eyledi ” diye sordu. Yahyâ (r.a.) cevâbında buyurdu ki: “Allahü teâlâ bana, “Yâ Yahyâ! Sen dünyâda iken, benim için şu, şu amelleri yapmıştın, değil mi ” Ben de, “Yâ Rabbî! Ben yaptığım amellere değil, bana rivâyet edilen bir kudsî hadîse i’timâd edip ümitlendim” dedim. Allahü teâlâ, “O hadîs-i kudsî nedir ” buyurdu. Ben de dedim ki, “Bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührî’den, o dahi Urve’den, o dahi Hz. Âişe-i Sıddîka’dan, o dahi Hz. Peygamber efendimizden, o dahi Hz. Cebrâil’den o dahi Allahü teâlâdan haber verdiler. Allahü teâlâ, “Ben azîmüşşân, İslâmda - 246 - ağaran saç ve sakala azâb etmekden haya ederim” buyurdu dedim.” Allahü teâlâ hazretleri, o zaman buyurdu ki, “Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cebrâil sâdıksınız. Ben azîmüşşân dahi seni mağfiret ettim.” Yahyâ bin Eksem (r.a.) buyurdu ki: “Koğucunun zararı, sihirbazın zararından daha çoktur. Koğucu az bir zaman içerisinde öyle zararlar yapar ki, sihirbaz onu bir ayda yapamaz.” 1) Tabâkât-ı Hanâbile cild-1, sh-140 2) Vefeyât-ül-a’yân cild-6, sh-147 3) En-Nücûm-üz-zâhire cild-2, sh-217 4) Cevâhir-ül-mudiyye cild-2, sh-210 5) Mir’ât-ül-cinân cild-2, sh-135 6) Târih-i Bağdâd cild-14, sh-191 7) Mîzân-ül-i’tidâl cild-4, sh-361 8) Kıyâmet ve Âhıret sh-12 9) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-101 YAHY BİN HASSÂN TİNNÎSÎ: Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Zekeriyyâ olan Yahyâ bin Hassan bin Hayyân, 144 (m. 761) yılında Basra’da doğdu. Mısır’ın Tinnîs bölgesine hicret ederek, orada yerleşti. Basrî, Tinnîsî ve Bekrî nisbet edildi. 208 (m. 823) yılında Mısır’da vefât etti. Tâbiîn zamanına yetişerek, Tebe-i tâbiînden olmakla şereflenen Yahyâ bin Hassân, Vüheyb bin Hâlid, Muâviye bin Sellâm, İbn-i bi’z-Zenâd, Süleymân bin Bilâl, Hammâd bin Seleme, Hammâd bin Zeyd, Kureyş bin Hayyân, Muhammed bin Râşid Makhûlî, Heysem bin Hamîd, Heşîm, Leys, Süleymân bin Dellâl, Îsâ bin Yûnus, Abdülvâhîd bin Ziyâd, Rebî’ bin Süleymân ve daha birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Mısır’ın büyük âlimlerinden olup, imâm ve hüccet sayılırdı. Ya’nî, üçyüzbinden fazla hadîs-i şerîfi ezberden bilirdi. Kendisinden bahseden âlimler, sika (güvenilir) olduğunu bildirmişlerdir. Abdullah bin Ahmed’in babası, el-Iclî, Ebû Hatem, Nesâî, İbn-i Hibbân, Mervân bin Muhammed ve İbn-i Yûnus gibi hadîs âlimleri bunlar arasındadır. Yahyâ bin Hassan Tinnîsî’den, başta İmâm-ı Şâfiî hazretleri olmak üzere, oğlu Muhammed bin Yahyâ, Duheym, Ahmed bin Sâlih Mısrî, Rebî bin Süleymân Murâdî, Haşiş bin Esram, Muhammed bin Sehl bin Asker, Muhammed bin Miskîn, Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahîm Berkî, Ca’fer bin Müsâfir, Hasen bin Abdülazîz, Yûnus bin Abdüla’lâ Sadafî, Dârimî ve daha bir çok âlim ilim tahsil edip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Birçok kitapta bildiklerini aktaran Yahyâ bin Hassân’ın hadîsle ilgili bu kıymetli eserlerinin neler olduğu, kaynaklarda bildirilmemektedir. 1) Tehzîb-ül-esmâ ve’l-lügâ cild-2, sh-75 2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-197 3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-190 4) Kifâye sh-152 5) El-A’lâm cild-8, sh-140 YAHY BİN MAÎN: Meşhûr hadîs âlimi. İsmi, Yahyâ bin Maîn bin Avn bin Ziyâd el-Bağdâdî olup, künyesi Ebû Zekeriyyâ’dır. 158 (m. 775) senesinde doğup, 233 (m. 847) târihinde 75 yaşında iken vefât etti. Kendisi Arab değildir. Abbâs el-Anberî, Yahyâ bin Maîn’e: “Yâ Ebâ Zekeriyyâ! Hangi Arablardansın ” diye sorunca, “Ben Arab değilim. Fakat onların âzâdlısıyım” diye cevap vermiştir. Yahyâ bin Maîn, İbn-i Ebî Hayseme’ye: “Ben, Hişâm bin Abdülmelik el-Emevî’den önce Horasan emîri olan, Cüneyd bin Abdurrahmân el-Mukrî’nin âzâdlısıyım” demiştir. Yahyâ bin Maîn’in aslen, Horasan taraflarında bulunan Serahs (İran’ın kuzey sınırında Merv ile Meşhed arasında) şehrinden olduğu söylenir. Bağdâd’a 12 fersah mesafede bulunan ve Nikyâ denilen Enbâr şehrinden olduğu da bildirilir. Kaynaklar, onun Bağdâdlı olduğunu ifâde eder. Bu da onun, Bağdâd’da doğup, burada yetiştiğini gösterir. Doğumu Ebû Ca’fer el- Mensûr’un hilâfetinin sonlarına rastlamaktadır. Bunu, Yahyâ bin Maîn’den Hüseyn bin Hibbân ve başkaları işitmiştir. Kaynaklarda ailesi hakkında fazla bilgi yoktur. Bir miktar babasından bahsedilmiştir. Babası, zamanın tanınmış kâtiplerinden idi. Taberistan; Rey ve çevresinin valisi olan Abdullah bin Mâlik’in kâtibi olarak çalıştı. Yahyâ bin Maîn babası vefât ettiğinde, 32 yaşındaydı. Yahyâ bin Maîn’e babasından çok servet kaldı. Hepsini hadîs tahsili için harcadı. Yine kaynaklar, Yahyâ bin Maîn’in bir oğlu ile bir kızının olduğunu bildirmektedir. Yahyâ bin Maîn’in vefâtı hakkında Târih-i Bağdâd’da şöyle der: Yahyâ bin Maîn Medîne-i münevvere üzerinden hacca gidip gelirdi. Son haccında, dönüşte yine Medîne-i - 247 - münevvereye uğramış, burada iki veya üç gün kaldıktan sonra yola çıkmışlardı. Bir konak ileride, arkadaşlarıyla beraber kalıp, geceyi burada geçirdiler. Yahyâ bin Maîn gece rü’yasında, gizliden gelen bir ses işitti: “Ey Ebû Zekeriyyâ! Benim civarımı terk edip de mi gidiyorsun ” diyordu. Sabah olunca, Yahyâ bin Maîn arkadaşlarına: “Siz yolunuza devam ediniz. Ben Medîne-i münevvereye dönüyorum” dedi. Medîne- i münevvereye varınca, üç gün sonra vefât etti. Hatîb el-Bağdâdî, “Sahih olan, hac dönüşünde değil, hacca giderken Medîne-i münevverede vefât ettiğidir” der. Yahyâ bin Maîn’in cenâzesi için, Resûlullah (s.a.v.) efendimizin serîri çıkarılıp, onun üzerine kondu. Herkes, “Bu cenâze, Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini toplayıp, onları zayi olmaktan koruyan, Resûlullah efendimiz söylemediği halde, yalandan hadîs uydurup, Resûlullaha (s.a.v.) isnâd edenlerin yalanlarını ortaya çıkaran bir zâtın cenâzesidir” diyordu. Medine valisi de: “Resûlullahın (s.a.v.) hadîs-i şerîfi hususunda çok emin ve güvenilir bir kimsenin cenâzesinde bulunmak istiyen gelsin” diyordu. Cenâze namazını Medîne-i münevverenin valisi kıldırdı. İbn-i Mübeşşir der ki: “Yahyâ bin Maîn’i gece rü’yâmda gördüm. Rabbin sana nasıl muamelede bulundu dedim. “Allahü teâlâ bana ihsanlarda bulundu. Beni buranın sıkıntılarından muhafaza buyurdu. Beni hurilerle evlendirdi. Sonra meleklere karşı beni övdü” dedi.” Yahyâ bin Maîn vefât ettiği zaman, hadîs âlimlerinden birisi, “Bu büyük âlim, hadîs ilmini de beraberinde götürdü. Her taraftan bilmediklerini öğrenmek için, herkes ona gelirlerdi” dedi. Süleymân bin Mâbed’in Yahyâ bin Maîn hakkında söylediği kasîdenin bir kısmının ma’nâsı şöyledir: “Yahyâ bin Maîn’in vefâtı haberini alınca bütün müslümanları büyük bir üzüntü kapladı. Herkes, onu toprağa defn ettik deyince, benim gönlüm, hüzün ve kederden parça parça oldu. Gözyaşlarıma ve için için ağlamama mâni olamadım. Kendi kendime, hepimiz Allahü teâlâya deneceğiz, dedim. Allahü teâlâ için, Yahyâ bin Maîn’e ne kadar üzüldüm. O gittikten sonra, şimdi kime gidip, suâllerimizi arz edeceğiz. Vallahi o, geçip giden büyük âlimlerden sonra, onların bir yadigârı idi. O vefât edince, ilmi de beraberinde kefenine sokup götürdü. Ondan sonra şaşırıp kaldık. Sanki çobansız sürüler gibi olduk. Ey Yahyâ, gözlerimizin senin için döktüğü yaşlar, sana yetmez. Fakat, elemi ve acısı olan, ağlamakla sâdece rahatlar, biraz içini boşaltır. Yemin ederim ki, insanlar için ölüme bir çâre yoktur. Allahü teâlânın hükmünü kimse bozamaz. Eğer, ölümden kurtulmak bir mahlûk için mümkün olsaydı, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullah efendimiz ölmezdi. İnsan bununla teselli buluyor. Resûlullahın âhırete teşriflerindeki üzüntü daha başka idi. Ben, Yahyâ bin Maîn’in ölümüne, ilim de onunla beraber gittiği için ağlıyorum. Allahü teâlâ, Resûlullahın kabr-i şerîflerine komşu olan Bâki’ kabristanındaki Yahyâ bin Maîn’in kabrini rahmet yağmurlarıyle sulasın. Ölünceye kadar Rabbinin rızâsına göre yaşadı. Herkes ondan istifâde etti. Allahü teâlâdan, kıyâmet günü Habîbi Muhammed’i (s.a.v.) ona şefâatçi kılmasını dilerim.” Özellikle hadîs ilminde yüksek bir dereceye ulaşan Yahyâ bin Maîn’in, istifâde ettiği âlimler şunlardır: Abdullah bin Mübârek, Îsâ bin Yûnus, Süfyân bin Uyeyne, Muâz bin Muâz, Yahyâ bin Sa’îd el- Kattân ve daha başkaları. Ondan da Ahmed bin Hanbel, Ebû Hayseme, Züheyr bin Harb, Muhammed bin İsmâil el-Buhârî, Ebû Dâvûd-es-Sitistânî gibi âlimler rivâyette bulunmuşlardır. Yahyâ bin Maîn, Edille-i şer’iyyenin (1. Kur’ân-ı kerîm, 2. Sünnet, 3. İcma’, 4. Kıyas) ikincisi olan Sünnet-i seniyyeye çok hizmet etmiştir. Resûlullaha (s.a.v.) ait olmıyan sözleri bulup atmak için çok çalıştı. Resûlullahın hadîs-i şerîflerini bulup öğrenmek ve onları tesbit edip derlemek için çok memleketler dolaştı. O her işittiği hadîs-i şerîfi yazardı. Yahyâ bin Maîn, bizzat kendisi, bir rivâyete göre yüzbin, diğer bir rivâyete göre bir milyon hadîs-i şerîf yazmıştır. Yazdığı hadîs-i şerîflerin hepsini ezberlerdi. Nihayet hadîs ilminde yüksek bir mertebe olan “Hâkim (300 binden fazla hadîs-i şerîfi râvileri ile beraber ezbere bilen)” derecesine ulaştı. Hadîs ilminde herkesin mürâ’caat ettiği bir merci durumunda idi. Kendisine ulaşan hadîs-i şerîflerin sahîh olup olmadığını ayırmakta pek mâhir idi. Sened ve metin kısımları birbirine karışmış hadîs-i şerîfler kendisine getirildiği zaman, hadîs-i şerîfin sened ve metnini ayrı ayrı ve açık olarak, bu hadîs-i şerîf şöyle, şu da böyledir, diyerek okur, soranlar hayran kalırlar idi. Âlimlerin hakkında buyurdukları: İbn-i Hibbân (r.a.): “Yahyâ bin Maîn çok dindar, fazîlet sahibi, Resûlullah efendimizin sünnetlerini toplamak için, gece-gündüz çalışacağını diye dünyâ ile alâkasını kesmiş büyük bir âlim. Hadîs sahasında rehber, zor mes’elelerde merci (müracaat edilen) idi.” Iclî (r.a): “Hadîs-i şerîfleri Yahyâ bin Maîn gibi bilen birisine rastlamadım. O, İbn-i Medînî, Ahmed bin Hanbel ve benzerleri ile beraber bulunmuş, hepsi de onun büyüklüğünü kabul etmişlerdir.” İbn-i Rûmî (r.a.): “Ben, Ahmed bin Hanbel’in yanında idim. Bu sırada ona birisi geldi: “Ey Ebû Abdullah! Şu hadîs-i şerîflerde bir hatâ olup olmadığına bakıver” dedi. Ahmed bin Hanbel (r.a.) ona: “Sen Yahyâ bin Maîn’e git. O hadîs-i şerîfleri çok iyi bilir” buyurdu. - 248 - Yahyâ bin Sa’îd el-Kattân, “Bize, zamanımızda şu iki âlim gibisi gelmedi. Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn” dedi. İlim için yaptığı yolculuklar: Yahyâ bin Maîn, Resûlullah efendimizin (s.a.v.) Sünnet-i seniyyesini ve mübârek sözlerini doğru olarak bulup öğrenmeyi küçüklüğünden beri çok arzu ediyordu. Bunun için ilk yolculuğu Kûfe’ye oldu. Sonra Basra’ya gitti. Yirmidört yaşında iken, yürüyerek hacca gitti. Hicaz’ın dînî yönden önemi ve her taraftan gelen büyük âlimlerle görüşüp, onlardan istifâde ve ilim alma imkânı olduğu için, hacca çok defalar gitti. Bu mukaddes yerleri sık sık ziyâret etti. Hattâ, vefâtı da Medîne-i münevverede oldu. Otuzdört yaşında Yemen’e gidip, oradaki meşhûr âlimlerden faydalandı. Daha sonra Tebriz, Rey, Şam ve Mısır’ı dolaştı. Bütün bunlar, Allahü teâlânın rızâsı için ve Resûlullah efendimizin Sünnet-i seniyyesini, doğru ve sağlam olarak öğrenip derlemek ve toplamak içindi. Böylece, sonraki asırda gelenlere, büyük bir miras bırakmış oluyordu. Ehl-i sünnet akîdesi ile alâkalı ba’zı sözleri: Birisi gelip, Yahyâ bin Maîn’e: “Ey Ebû Zekeriyyâ! Ne dersin, kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz ” diye sordu. Yahyâ (r.a.), “Evet, göreceğiz” cevâbını verdi. O şahıs: “Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde: “Hiçbir göz O’nu ihâta ve idrâk edemez. Fakat O (ilmiyle) bütün gözleri (varlıkları) ihâta eder. O bütün incelikleri bilir, her şeyden haberdardır” (En’âm-103) buyuruyor, buna ne dersin ” deyince, Yahyâ (r.a.): “Bu görme, dünyâda olmaz. Fakat âhırette Allahü teâlâ görülecektir. (Allahü teâlânın âhırette görüleceğine inanırız, fakat nasıl görüleceğini düşünmeyiz) buyurdu. O, Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman’a (r.anhüm) dil uzatanlara karşı: Resûlullah efendimizden (s.a.v.) sonra, bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr (r.a.), sonra Ömer (r.a.), sonra Hz. Osman, sonra Hz. Ali’dir, derdi. Kur’ân-ı kerîm’e mahlûktur, diyen Ehl-i bid’at ve dalâletten olan Mu’tezile’ye karşı da: “Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahlûk değildir” demiştir. Zühdü, takvası, kerâmeti ve şefkati: Yahyâ bin Maîn, dünyâya kıymet vermezdi. Hayatını tamamen ilme vermişti. Aslında o, dünyâda çok müreffeh bir hayat yaşıyabilirdi. Çünkü, babası ona çok servet bırakmıştı. Fakat, o bu serveti, Resûlullâhın Sünnet-i seniyyesine hizmet için harcamış, o kadar ki, ayakkabı alıp giyecek parası kalmamıştı. Hüseyn bin Muhammed bin Abdurrahmân anlatır: Yahyâ bin Maîn, Fudayl bin İyâd’ın “Eğer bütün arzdakiler bir misli ile beraber o kâfirlerin olsa, kıyâmet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka fedâ ederlerdi” âyet-i kerîmesinin devamı olan “Artık zannetmedikleri bir azâb Allahü teâlâ tarafından onlar için meydana çıkmıştır.” (Zümer-47) kısmı hakkında “Onlar, hasenat (iyilikler) zannettikleri amellerini gösterirler. Fakat, onlar bu amellerinin, hasenat değil, seyyiât (kötülük) olduğunu görürler” şeklindeki açıklamasını bana anlatırken, ağladığını gördüm” demiştir. Yahyâ bin Maîn (r.a.) arkadaşlarıyla Mısır’ın köylerinden birisinde bulunuyordu. Yanlarında yiyecek bir şey bulunmadığı gibi, satın alacak paraları da yoktu. Akşamı bu hâlde geçirdiler. Sabahladıkları zaman, bir de ne görsünler, karşılarında bir tepsi dolusu kızarmış balık var. Orada kimseler de yoktu. Arkadaşları durumu Yahyâ bin Maîn’e arz etti. Yahyâ bin Maîn onlara, “Onu paylaşın ve yiyin. Bu Allahü teâlânın size gönderdiği bir rızıktır” dedi. Kitâb-üt-târih’inde bildirdiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları: Ümmü Ferve rivâyet etti. Resûlullaha (s.a.v.) en fazîletli amel nedir diye sorulduğunda “İlk vaktinde kılınan namazdır” buyurdular. Ebû Sa’îd el-Hudrî bildirdi. Resûlullah (s.a.v.) yemek yemeyi bitirdiği zaman, “Elhamdü lillâhillezî et’amenâ ve sekânâ ve ce’alenâ mine’l-müslimin: (Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi müslüman kılan Allahü teâlâya hamd olsun)” buyururlardı. İbn-i Abbâs (r.a.) Peygamber efendimizin, yemeğe üflemeyi yasakladığını, bildirmiştir. Ebû Hüreyre (r.a.) rivâyet etti. Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Allahü teâlâ şöyle buyurdu: Kibriya ridâm, azamet izârım mesabesindedir. Bu hususta bana ortaklık etmek istiyenleri Cehenneme atarım.” Sa’îd bin Müseyyib rivâyet etti: Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Allahü teâlâya îmândan sonra, aktın başı, insanlara müdâra yapmaktır” (Müdâra; dîni korumak için, dünyâlık vermek.) Müdâra ederken tatlı dilli ve güler yüzlü olmak lâzımdır. Abdullah bin Amr (r.a.) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Babasını râzı eden, Allahü teâlâyı râzı etmiş olur. Babasını râzı etmiyen, Allahü teâlâyı râzı etmemiş olur.” Resûlullah (s.a.v.) buyurdu \â: “Pişman olmak, nedamet getirmek, tövbedir.” - 249 - İbn-i Ömer (r.a.) rivâyet etti: Resûlullah efendimize birisi gelerek “Yâ Resûlallah! Gecenin hangi kısmında duâ daha makbul olur ” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) da, “Gecenin son üçte birinde yapılan duâ” buyurdu. Enes bin Mâlik bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kâfir bile olsa, mazlumun duâsından sakınınız. Çünkü, onun duâsı için, Allahü teâlânın katında perde yoktur.” Ebü’l-Ahvas rivâyet etti. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kur’ân-ı kerîmi okuyunuz. Çünkü, Allahü teâlâ size, onu okuduğunuz için sevab verir.” Ebû Ümâme (r.a.) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ne mutlu beni görüp, sonra bana îmân edene. Ne mutlu beni görmeyip de, bana îmân edene.” (Resûlullah efendimiz bunu yedi kere tekrar ettiler.) Yahyâ bin Maîn’in bildirdiği başka bir hadîs-i şerîf: “On şey sünnettir! Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak, mazmaza, istinsah, tırnak kesmek, ayak parmaklarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, kasıkları temizlemek, su ile istincâdır.” Yahyâ bin Maîn (r.a.) buyurdu ki: “Mal, helâlden de olsa, harâmdan da olsa mutlaka gider. Fakat, harâmdan elde edilmiş ise, geriye günahları kalır.” “Allahü teâlâdan korkan takva sahipleri için, korkulacak bir şey yoktur. Çünkü, onların yemeleri ve içmeleri hep güzel, temiz ve helâldir.” “Biz, uzun bir hayat yaşamayı arzu ediyoruz. Halbuki, günlerimiz, nefeslerimizle, göz açıp kapamalarımızla akıp gidiyor.” “Kişinin alın teri ile, bileğinin kuvveti ile kazanması ve konuşurken, sözünün güzel olması ne güzeldir.” Eserlerinden ba’zıları: 1. Et-Târih ve’l-ilel: Hadîs ricali hakkındadır, matbûdur. 2. Ma’rifet-ür-ricâl. 3. Künyeler ve isimler Bunun bir cildi Riyâd Üniversitesi’ndedir. 1) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-268 2) El-A’lâm cild-8, sh-172 3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-280 4) Tehzîb-ül-esmâ ve’l-luga cild-2, sh-156 5) Vefeyât-ül-a’yân cild-5, sh-139 6) Târîh-i Bağdâd cild-14, sh-177 7) Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh-268 8) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-429 9) Mir’ât-ül-cünûn cild-1, sh-79 10) Mîzân-ül-i’tidâl cild-4, sh-410 11) Kitâb-üt-târih (Mukaddime) YAHY BİN MUÂZ-I RÂZÎ: Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Yahyâ bin Muâz bin Ca’fer ar-Râzî olup, künyesi, Ebû Zekeriyyâ ve lakabı Vâ’iz idi. İnsanlara nasîhatle se’âdet yokmu anlatmakta, zühd, vera’ ve takvada, (haram ve şüphelilerden sakınmada), hikmetli söz söylemekte, Allahü teâlânın emirlerine ve Resûlullahın (s.a.v.) sünnetine tâbi olmakta zamanının bir tanesi idi. Rey şehrinde doğdu. 258 (m. 872)’de Cemâzil-âhir ayında Nişâbûr’da vefât etti. Bağdâd ve Belh şehirlerine gitti. Tasavvuf ehli büyük âlimlerle görüşüp sohbet etti. İshâk bin Süleymân er-Râzî, Mekkî bin İbrâhîm el-Belhî, Ali bin Muhammed ve başka âlimlerle görüşüp, kendilerinden ilim tahsil etti. İlim, amel ve ahlâkta, nefsiyle mücâdele etmekte şaşılacak hâl ve üstünlük sahibi idi. İbrâhîm ve İsmâil adında iki kardeşi olup, onlar da yüksek hâl sahibi idiler. Kardeşlerinden birisi Mekke’ye gidip oraya yerleşti. Yahyâ hazretlerine bir mektûb yazıp “Üç arzum vardı, ömrümün sonunu en kıymetli yerde geçirmek, bir hizmetçimin olması ve ölmeden önce sizi bir defa daha görmek. Bunlardan ikisine kavuştum. Şu anda Harem-i şerîfte bulunuyorum ve bir hizmetçim var. Duâ edin de Allahü teâlâ üçüncü arzuma da kavuşmayı nasîb etsin” dedi. Yahyâ bin Muâz, cevap yazıp, “Sen insanların en iyisi ol da istediğin yerde yaşa Yerler insanlarla değer kazanır, insanlar yerlerle değil, iki cihanın efendisi o taraflarda bulunduğu için, oralar çok kıymetli olmuştur. Hizmetçin bulunması arzusu, keşke bulunmasaydı. Efendilik Allahü teâlânın, hizmetçilik ise kulun sıfatıdır. Birini kendine hizmetçi edip de, o kimsenin Hakka kulluk etmesine mâni olmak mürüvvete yakışmaz. Uygun değildir. Beni görmek arzu ettiğini söylüyorsun. Eğer hep Allahü teâlâyı hatırlar, her an O’nunla meşgul olursan, beni hatırına getirmezsin. - 250 - Şu anda bulunduğun yer, evlâdı kurban etmek yeridir. O’nu bulmuş isen, ben senin işine yaramam. Eğer O’nu bulamadınsa, benden sana ne fâide gelir” buyurdu. Sevdiklerinden birine yazdığı mektubda da “Dünyâ, uyku; âhıret ise uyanıklık yeridir. Rü’yâda ağlayan uyanıklıkta güler, sevinir. Sen dünyâ hayatında ağla ki, âhıret uyanıklığında gülesin ve neş’eli olasın” buyurdu. Yahyâ bin Muâz (r.a.), Peygamber efendimizi (s.a.v.) rü’yada görüp, “Yâ Resûlallah! Seni nerede arayıp bulayım” dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Ebû Hanîfe’nin mezhebinde” buyurdu. Yûsuf bin Hüseyn-i Râzî diyor ki: “Âlim ve velîleri görmek için yüzyirmi şehir gezdim. Yahyâ bin Muâz’dan (r.a.) daha te’sîrli ve daha güzel söz söyliyeni görmedim.” Yahyâ bin Muâz-ı Râzî buyurdu ki: “İyilik gördüğü zaman artmayan, kötülük gördüğü zaman eksilmeyen muhabbet, hakîkî muhabbettir.” “Allahü teâlânın emri ile ne kadar meşgul oluyorsan, kendi işin için, halktan o kadar alâka bekle.” “Gâfillerden, câhillerden ve yaltakçılardan uzak dur.” “Bir kimse, hocasının hareket ve davranışlarından istifâde edemiyorsa, sözlerinden hiç istifâde edemez.” “Açlık nurdur. Tokluk ateştir. Şehvet odundur. Şehvet ve tokluk bir araya gelince ateş yanmaya başlar. Sahibini yakıp bitirir.” “İlmi ile âmil olan âlimler, müslümanlara analarından babalarından daha şefkatli, daha merhametlidirler. Çünkü onlar, insanın âhıretini kurtarıp, Cehenneme girmemelerini temin ederler. Ana-baba ise, insanı ancak dünyâ ateşinden ve felâketinden koruyabilir.” “Dünyâya aldanmaktan çok sakınınız. Burası, yolcu konağı gibi geçicidir. Bugün buradayız. Belki yarın, belki daha önce göç edeceğiz. Burada bir an evvel azığımızı tamamlıyalım. O kadar çabuk olalım ki, konuşmağa vaktimiz kalmasın. Konuşmayı âhırete bırakalım.” “Kalbinde dünyâ hırsı bulunan bir kimsenin ilmi, Hz. Abdullah İbni Abbâs’ın ilmi kadar olsa, o kimse, insanlar için zararlıdır. Çünkü onun kendisine hayrı yoktur. Başkalarına nasıl olsun ” “Evliyâ, insanları şeytanın elinden kurtaran zâttır.” “Bir şeye ihtiyaç duyulduğu halde, çalışıp onu temin etmemek, çoluk çocuğu perişan bırakmak, cahillik ve tenbelliktir.” “Ölümü bir tabağa koyup çarşıda satsalardı, âhıret ehli, başka bir şeye bakmayıp onu satın alırdı.” “Cehennemliklerin amellerini işleyip; sonra da Cenneti istemek büyük ahmaklıktır..” “Tövbeden sonraki bir günah, tövbeden önceki yetmiş günahdan daha çirkindir. Kalb ve beden hastalıklarımız için en iyi ilâç, günahı terk etmektir.” “İhlâs, ameli kusurlardan temizlemektir.” “Dînî ve ahlâkî bir vazifeyi îfâ etme fırsatını elden kaçırmak, ölümden daha zordur.” “İbret alınacak hâdiseler pekçok, bunlardan ibret alanlar ise çok azdır.” “Allahü teâlâyı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Allahü teâlâdan korktuğun kadar, herkes senden korkar. Allahü teâlâya kulluk ettiğin miktarda, herkes sana yardımcı olur.” “Evliyânın sohbetine kavuşan sâdık bir kimse, her şeyi unutur. Her an Allahü teâlâ ile olur.” “Dünyâ sevgisini terk etmek gayet zordur. Ama Cennete kavuşmak için, dünyâyı terk etmek lâzımdır.” “Dünyâ kendisini terk etmezden evvel dünyâyı terk eden, kabre girmeden evvel orası için hazırlanan, Allahü teâlâya kavuşmazdan evvel rızâsına kavuşan kimse, çok akıllıdır.” “Dünyâ ekin yeri, insanlar da sanki ekindir. Ölüm, bu ekinleri biçen oraktır. Azrâil (a.s.) harman sahibi, mezar da harman yeridir. Cennet ve Cehennem ise ekinlerin durumuna göre konulacağı anbar gibidir, insanların da bir kısmı Cennete ve bir kısmı da Cehenneme gideceklerdir.” “En çok sevindiğim ve sevdiğim şey, Allahü teâlânın bana ihsan ve ikrâm ettiği îmân ni’metidir. En çok korktuğum şey ise, onun benden gitmesidir.” “Para akrebdir. Panzehirin yoksa, onu eline alma Çünkü seni sokar ve öldürür. Paranın panzehiri, helâl yoldan kazanıp, meşru olan yere sarf etmektir.” - 251 - “Allahü teâlâya itâat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazinenin anahtarı duâ, anahtarın dişleri de helâl lokmadır.” “Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.” “İnsanlar, fakîr olmaktan korkarak dünyâlık için çalıştıkları kadar, Cehennemden korkup, korunmak için çalışsalardı, mutlaka Cennete giderlerdi.” “Dünyâda, Allahü teâlâdan en çok korkan kimse, kıyâmet günü insanların en emîni olur.” “İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyleri aramakta, kişiler için zillet, âhıreti aramakta ise izzet vardır. Yok olacak şeylerin peşlerinde koşarak zillete düşmek, ebedî olanı terk edip, kendisini izzete ulaştıracak şeyi terk edene ne kadar çok şaşılır.” “Allahü teâlânın dînine, O’nun kullarına hizmet etmekten zevk duyan bir kimsenin hizmetinde bulunmaktan, bütün mahlûklar zevk alırlar.” “Kişinin ayağının sürçmesi, bir kusuru sebebiyledir.” “Allah korkusu, kalbde yerleşmiş olan bir ağaç gibidir.” “Allah korkusu, ibâdetin süsüdür.” “Düşünmeden konuşan pişman olur. Konuşmadan önce düşünen selâmet bulur.” “Kıyâmet günü fakîrlik ve zenginlik tartılmayacak, fakîrliğe ne ölçüde sabredilmiş ve zenginliğe ne ölçüde şükür edilmiş ise, o hesâb edilecek Mes’ele çok fakîr veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir.” “Her kimde bulunursa bulunsun, tevazu güzeldir, ama zenginlerde bulunursa çok daha güzel olur. Her kimde bulunursa bulunsun, kibir rirkindir. Ama, fakîrlerde bulunursa çok daha çirkin olur.” “Bir müslümanı medhedemiyorsan, bari kötüleme. Faydalı olamıyorsan bari zararlı olma, sevindiremiyorsan hiç olmazsa üzme.” “Allah yolunda yürümek istiyene en zor gelen şey, yabancılarla beraber olmaktır.” “Esas fakîrlik, fakîr olmaktan korkmak, esas zenginlik ise, Allahü teâlâya güvenmektir.” “Senden meydana gelen bir hatâ sebebiyle seni özür dilemeye mecbur eden, beraber olduğunuzda kendisine müdârâ etmen icâb eden ve kendisine, (Allahü teâlâya duâ ettiğinde beni de hatırla) demeye ihtiyaç duyduğun kimse, hakîkî dost olamaz.” “Yâ Rabbî! Kalbimdeki en tatlı hâl, rahmetinden ümitli olmamdır. Dilimdeki en tatlı hâl, seni tesbih etmenidir. Bana en tatlı gelen zaman da, dîdârını göreceğim zamandır.” 1) Tabakât-üs-sûfiyye sh-107 2) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-51 3) Sıfât-üs-safve cild-4, sh-71 4) Tabakât-ül-kübrâ cild-1 sh-94 5) Risâle-i Kuşeyrî sh-132 6) Vefeyât-ül-a’yân cild-6, sh-165 7) Târîh-i Bağdâd cild-2, sh-138 8) Şezerât-üz-zeheb cild-14, sh-208 9) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh-266 10) Nefehât-ül-üns sh-108 11) Keşf-ül-mahcûb sh-222 12) Fâideli Bilgiler sh-164 YAHY BİN MÜBÂREK YEZÎDÎ: Kırâat, nahiv ve lügat âlimi ve şâir. Künyesi, Ebû Muhammed el-Adevî ve Yezîdî’dir. 134 (m. 755) senesinde doğdu. 202 (m. 818)’de Merv’de 74 yaşında iken vefât etti. Adiy kabîlesi arasına gitmiş olmasından veya bu kabilenin âzâdlı kölesi olmasından dolayı “Adevî” denilmiştir. Abbasî halifesi Mehdî’nin dayısı Yezîd bin Mensûr’un çocuğunun yetiştiricisi olması sebebiyle de “Yezîdî” denilmiştir. Hârûn Reşîd’in o sırada henüz küçük yaşta olan oğlu Me’mûn’a da müreb-bîlik yapmıştır. Aslen Basralı olup Bağdâd’da yerleşmiş ve ilim tahsili yapmıştır, önce kırâat ilmini öğrendi. Kırâat ilminde hocası, Ebû Amr bin A’lâ’dır. Bu hocasından ve İbn-i Cüreyc’den hadîs rivâyetleri vardır. Kendisinden bu hususta ve kırâat ilminde rivâyette bulunanlar ise, oğlu Muhammed Ebû Şuayb, Sâlih bin Ziyâd-es-Sûsî, Ebû Ubeyd Kâsım bin Selâm, İshâk bin İbrâhîm Musûlî, Ebû Amr ed-Devrî, kardeşi İbrâhîm bin Muhammed, torunu Ahmed bin Muhammed’dir. Yahyâ bin Mübârek kırâat ilmini öğrendikten - 252 - sonra nahiv ve lügat ilmini de öğrendi. Bu ilimleri, Arab dili ve edebiyatını, târih ilmini, Halîl bin Ahmed’den, Ebû Amr bin İshâk Hadramî’den ve zamanının bu husustaki diğer âlimlerinden öğrendi. Lügat ilminde “Nevâdir” kitabı meş__________hûr olup, bundan başka “Maksûr ve’l-Memdûd” “Menakıb-ı benî Abbâs”, “Muhtasar fi’n-Nahv” adlı eserleri vardır. Şiirleri de bir dîvânda toplanmıştır. Yahyâ bin Mübârek’in beş oğlu vardı. Hepsi âlim, edib ve şâir idi. Lügat ve edebiyat ile ilgili eserler yazmışlardır. 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-220 2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-4 3) Vefeyât-ül-a’yân-cild-6, sh-183 4) Târîh-i Bağdâd cild-14, sh-146 5) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh-340 6) El-A’lâm cild-8, sh-163 YAHY BİN SELLÂM EL-BASRÎ: Tebe-i tâbiîn devrinde yetişen tefsîr, fıkıh, hadîs ve lügat âlimlerinden. İsmi, Yahyâ bin Sellâm bin Ebî Sa’lebe el-Basrî’dir. Künyesi, “Ebû Zekeriyyâ”dır. 124 (m. 742) senesinde Kûfe’de doğdu. Babası ile birlikte Basra’ya gitti. Orada yetişip ilim öğrendi. Buraya nisbetle kendisine “Basrî” denildi. Bilâhare Mısır’a gitti. Oradan Afrika’ya (Kâyravân’a) geçti ve orasını vatan edinip yerleşti, ömrünün sonuna doğru hacca gitti. Hacdan dönüşünde, 200 (m. 810) senesinde Mısır’da (Fustat’ta) vefât etti. Yahyâ bin Sellâm, Tâbiînden yirmiye yakın kimse ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Onlardan tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerine ait çok şeyler öğrendi. Onlar da kendisinden ilim aldılar. O; Hammâd bin Seleme, Hasen-i Basrî, Hasen bin Dînâr, Hemmâm bin Yahyâ, Sa’îd bin Arûbe ve daha başka âlimlerden ilim alıp rivâyetlerde bulundu. Kendisinden de, Mısır’da Abdullah bin Vehb ve ilimde onun dengi olan daha başka âlimler ilim aldı. İbn-i Cezerî diyor ki: “O, bir müddet Afrika’da kaldı. Orada kendisinden birçok kimse, “Tefsîr-ül-Kur’ân” adındaki eserini okuyup öğrendi. Oraya, daha önce onun gibi bir âlim gelmemişti.” Oğlu Muhammed bin Yahyâ, “Tefsîr-ül-Kur’ân”a birçok ilâveler yapmıştır. Kendisi, oğlu ve torunu, birçok ilmî eserler ortaya koymuşlardır. Yazma ve dağınık halde bulunan tefsîrinden, bugün ele geçebilen nüshaları çok azdır. Mevcut olan eksik nüshaları, ya oğlu Muhammed bin Yahyâ, yahut da talebesi Ebû Dâvûd Ahmed bin Mûsâ nakletmişlerdir. Onun bu tefsîrinde, Resûlullah efendimizden, Tâbiînden ve Tebe-i tâbiînden naklettiği rivâyetlerle birlikte, tip, biyoloji, matematik ve diğer fen bilgileri, kırâat, nahiv, lügat, târih gibi birçok ilimlerden bahsedilmektedir. Bu tefsîr, çeşitli ilimlerden bahseden ilk tefsîr örneklerindendir. Mısır’da yirmidokuz sene kaldı. İbn-i Hibbân Sikât kitabında onu, sika (sağlam, güvenilir) râviler içerisinde zikretmiştir. Nesâî “Onun rivâyetlerinde bir beîs yoktur” demiş, Hâkim ise “O İran’daki hadîs âlimlerinin imâmı idi. Ebû Amr el-Müstemlî’nin kitabında Ya’kûb bin Süfyân’ın Muhammed bin Yahyâ’nın meclîsinde kırkbir sene bulunduğunu okudum” demiştir. Muhammed bin Yezîd el-Attâr diyor ki: Ya’kûb bin Süfyân’dan işittim, şöyle anlattı: “Bir yolculuğum sırasında, nafakam çok azaldı. Geceleri yazıyor, gündüzleri okuyordum. Bir kış gecesi mum ışığında oturmuş yazarken, gözüme bir su düştü ve hiçbir şey göremez oldum. Bunun üzerine memleketimden uzakta böyle olduğuma ve artık gözlerimi kaybettiğimden ilim de öğrenemeyeceğim için ağladım. Ağlaya ağlaya uyumuşum. Rü’yâmda Peygamberimizi (s.a.v.) gördüm. Beni çağırdı ve “Yâ Ya’kûb niçin ağlıyorsun ” diye sordu. “Yâ Resûlallah gözlerim gitti (kör oldu) ve kaçırdığım şeye (artık ilim öğrenemeyeceğime; ağlıyorum” dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) “Bana yaklaş” buyurdu. Yaklaştım, mübârek elleri ile gözlerimi mesh etti. Bu sırada sanki gözlerim üzerine bir şeyler okuyordu. Sonra uyandım ve gözlerim eskisinden daha iyi görmeye başladı. Sonra oturdum kitabımı yazmaya başladım.” Ebû Zür’a ed-Dımeşkî: Bize insanların en şereflilerinden iki kimse geldi. Onlardan birisi hadîs öğrenmek için çok dolaşan Ya’kûb bin Süfyân’dır. (ikincisi Harb bin İsmâil’dir.) Irak âlimleri onun gibi birisinden rivâyet etmekten âciz kaldılar. Ya’nî, onun gibisi yoktu. Târih konusunda müracaat edilen kimseydi. Bizim içimizde kadri yüksek, şerefli, asîl ve kıymetli bir zâttı” demiştir. Abdan bin Muhammed el-Mervezî şöyle anlatır: “Ya’kûb bin Süfyân’ı (vefâtından sonra) rü’yâmda gördüm. “Allahü teâlâ sana nasıl muamele etti, ” diye sordum. Buyurdu ki: “Allahü teâlâ beni affetti ve bana; yer yüzünde nasıl hadîs ilmini öğretiyorsam, semâda da öylece öğretmemi emr etti.” Ya’kûb bin Süfyân, Mekkî bin İbrâhîm, Behz bin Hâkim’den o da babasından, o da dedesinden rivâyet etti: Peygamberimize (s.a.v.) bir yiyecek geldiği zaman, hediye mi yoksa sadaka mı olduğunu sorardı. Eğer hediyedir denilirse ondan yerdi. Yok sadakadır denilirse Eshâbına yemelerini buyururdu. (Bkz. Selmân-ı Fârisî (r.a.) - 253 - En meşhûr eseri olan Târîh-ül-kebîr’i basılmamıştır. El yazma olarak çeşitli kütüphanelerde vardır. Müzekkirât-ül-meymenî: Bu kitab el-Ma’rifetü ve’t-târih kitabının ikinci cüz’ü olarak Topkapı Fıkıh ilmine dâir yazdığı “İhtiyârât” adındaki eseri meşhûrdur. Onun bu eserinden, “Me’âlimü’lîmân” kitabının sahibi İmâm-ı Beyhekî de bahsetmektedir. “Kitâb-ül-Câmi” adındaki eserini de İmâm-ı İbn-i Cezerî zikretti ve onun hakkında: “O, sika (güvenilir) sağlam, kitab ve sünneti (Ya’nî, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri), lügat ilmini ve Arapçayı iyi bilen bir âlimdir” Ve Ebü’l-Arab da: “Her ilimde onun çok eseri vardır” dediler. İbn-i Hibbân, onu sika râviler arasında zikretmektedir. İbn-i Cezerî, Tabâkât-ül-Kurrâ” adındaki eserinde Yahyâ bin Sellâm’dan bahsetmektedir. O kırâat ilminde de sika bir râvidir. Kur’ân-ı kerîm harflerinin nasıl okunacağını bildiren nakilleri vardır. Bu ilme dâir olan ilmi, Hasen-i Basrî’den, o da, Hasen bin Dinar’dan ve diğerlerinden almıştır. Kırâatda, rivâyet tarîki ile bildirdiği çeşitli kavilleri (tercih ettiği sözleri) vardır. 1) El-A’lâm cild-8, sh-148 2) Tabakât-ül-müfessirîn cild-2, sh-371 YA’KÛB BİN İSHÂK HADRAMÎ: On kırâat imamından dokuzuncusu. Kur’ân-ı kerîmin kırâatim, okunuş şekillerim” ve bununla ilgili usûlleri, kaideleri naklen bildiren kırâat imâmlarındandır. Künyesi, Ebû Muhammed olup, Basralıdır. 205 (m. 820) senesinde 88 yaşında vefât etmiştir. Basra’da, rivâyet edilen ve yayılan kırâatin Ebû Amr’dan sonra imamıdır. Sâlih, sika (güvenilir) bir âlim olup, kırâat ilminde rumuzu (yâ ve ayn) harfleridir. Babası ve dedesi de kırâat âlimi idi. Ebû Hâtem şöyle demiştir: “Ya’kûb bin İshâk, âlimler yetiştiren bir aileye mensûbtu. Kırâat, Arab dili ve fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Kırâat öğretenlerin en meşhûrlarından olup, bizim zamanımızda gördüğümüz âlimler içerisinde en üstünü idi. Hurufatta, Kur’ân-ı kerîmdeki kelimeler üzerinde, harf ayrılıklarında ve sebeblerinde ve nahiv âlimlerinin bu husustaki bildirdikleri hususlarda kuvvetli bir âlim idi.” Ya’kûb bin İshâk, kırâat ilmini arz yoluyla (okuyup dinletmek yoluyla) Selâm bin Süleymân’dan, Mehdî bin Meymûn’dan, Ebû Esheb el-Utâridî’den ve diğer kırâat âlimlerinden almıştır. Kırâat ilminde silsilesi şöyledir: Kendisi lürffatfarânü Selâm bin Süleymân’dan, bu zât Âsım bin Ebî Necûd’dan, bu zât da Hz. Ali’den, Hz. Alide Peygamber efendimizden (s.a.v.) naklen almıştır. Kendisinden ise birçok kırâat âlimi kırâat işitip, nakletmişlerdir. Kırâatta meşhûr iki râvîsi vardır. Bunlardan birincisi, Muhammed bin el- Mütevekkil’dir. Künyesi Ebû Abdullah olup, Ruveys lakabı ile tanınmıştır. Diğer râvisi Ravh bin Abdülmü’min’dir. Künyesi Ebü’l-Hasen olup, Ravh ismiyle meşhûrdur. Ya’kûb bin İshâk, nahiv, kırâat, Arap dilinde, dil rivâyetinde ve fıkıh ilminde meşhûr bir âlim idi. Ebû Hatim Sicistânî şöyle demiştir: “Gördüğüm âlimler içerisinde, harflerin telaffuzunu, ihtilâf, sebeb ve yollarını, nahiv yollarını ondan daha iyi bilen yoktuı” İmâm-ı Cezerî de “Ya’kûb, nahiv ilminde ve kırâat ilminde zamanının en meşhûr âlimi idi” demiştir. Ya’kûb bin İshâk hadîs ilminde de âlim olup, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyetleri, Sahîh-i Müslim’de, Sünen-i Ebî Dâvûd’da, Sünen-i Nesâî’de, Sünen-i İbn-i Mâce’de yeralmıştır. Hadîs-i şerîf rivâyet ettiği zâtlardan ba’zıları şunlardır: Dedesi, Zeyd bin Abdullah, Esved bin Şeybân, Süheyl bin Mihran, Sevâde bin Ebî Esved, Süleymân bin Muâz ed-Da’bî, Selîm bin Hayyam, Hammâd bin Seleme ve diğer âlimlerdir. Kendisinden ise, Amr bin Ali, Ebû Rebî Zehrânî, Abdullah bin Muhammed bin Yahyâ Tarsûsî, Ukbe bin Mukrim ve diğer hadîs âlimleri hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. İbn-i Hallikan şöyle demiştir: Arabiyât ilimlerini ilk defa ortaya koyan ve rivâyet eden Ebü’l-Esved Düelî’dir. O da bunu Hz. Ali’den öğrenmiştir. Ebü’l-Esved’den, Meymûn Akran, bundan Anbese, sonra Abdullah bin Ebî İshâk Hadramî almıştır. Bu zât Ya’kûb bin Hadramî’nin dedesidir. Bundan Îsâ bin Ömer Sakafî, bundan Halîl bin Ahmed, bundan Sibeveyh ve bundan da Ahfeş almıştır. 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-243 2) Vefeyât-ül-a’yân cild-6, sh-390 3) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh-43 4) Tabakât-ı İbn-i Şad cild-7, sh-304 5) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-14 6) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh-348 7) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-382 YA’KÛB BİN SÜFYÂN EL-FESEVÎ: Büyük hadîs âlimlerinden. İsmi, Ya’kûb bin Süfyân bin Cevvân el-Fârisî el-Fesevî olup, künyesi, Ebû Yûsuf dur. İran’ın Fas şehrinde 191 (m. 807)’de doğmuştur. Hadîs-i şerîf öğrenmek için çok yerler - 254 - dolaşmış, memleketinden uzak olarak yaşamıştır. Binden fazla hadîs âliminden hadîs öğrenmiştir. 277 (m. 890)’da Fas şehrinde Receb ayında vefât etmiştir. Ya’kûb bin Süfyân, hadîs ilminde hâfız idi. Ya’nî, yüzbin hadîs-i şerîfi, râvileri ile ezbere bilirdi. Târih ilminde de üstâd idi. Ya’kûb bin Süfyân nerede hadîs bilen bir zât olduğunu öğrense onu bulur ve hadîs-i şerîf dinlerdi, ömrü böyle hadîs aramakla geçen Ebû Yûsuf, Habbân bin Hilâl, Ebû Âsım en- Nebîl, Ebû Nuaym bin Dükeyn, Süleymân bin Harb Esmâî, Abdullah bin Yezîd el-Muhrî, Ebî Meşhûr, Âdem bin Ebî İyâs, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Ebî Yezîd, Mekkî bin İbrâhîm, Abdullah bin Abdülcebbâr, İbrâhîm bin Münzir, Yahyâ bin Ya’lâ ve pek çok âlimden hadîs rivâyet etmiştir. Ya’kûb bin Süfyân’dan da Tirmizî, Nesâî, Muhammed bin İshâk, İbrâhîm bin Ebî Tâlib, Hüseyn bin Muhammed-el-Kabâlî, İbn-i Hırâş, Hasen bin Süfyân, Ebû Avâne, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin İshâk es-Serrâc ve pekçok âlim hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Ya’kûb bin Süfyân; Şam, Humus, Filistin’de ondokuz sene ilim için dolaştı. Sarayı kütüphanesinde (1554 numara ile) mevcuttur. Üçüncü bir kitabı ise el-Meşîhat’dır. 1) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-385 2) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-582 3) El-A’lâm cild-8, sh-198 4) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13) sh-249 5) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-171 6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh-537 YA’KÛB BİN ŞEYBE: Büyük hadîs ve fıkıh âlimlerinden. İsmi, Ya’kûb bin Şeybe bin Salt bin Usfür olup, künyesi, Ebû Yûsuf es-Sudûsî’dir. Basralıdır. 182 (m. 798)’de Basra’da doğmuştur. Bağdâd’a gelerek yerleşmiş ve orada 262 (m. 875)’de Rabî-ül-evvel ayında vefât etmiştir. Ya’kûb bin Şevbe, Ali bin Âsım, Yerid bin Hârûn, Ravh bin Ubâde, Affân bin Müslim, Ya’lâ bin Ubeyd, Mala bin Mensûr, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Eban-Nasr Hâşim bin Kâsım, Esved bin Âmir, Ebû Naîm, Kabîsa bin Utbe, Yahyâ bin Ebî Bükeyr, Müslim bin İbrâhîm, Ebû Velîd et-Tayâlisî ve pek çok âlimden hadîs-i şerîf öğrenmiştir. Kendisinden de, kardeşinin oğlu Muhammed bin Ahmed bin Ya’kûb, Yûsuf bin Ya’kûb bin İshâk hadîs rivâyet etmişlerdir. Sika (sağlam, güvenilir) bir râvî idi. Bağdâd’da oturdu ve orada hadîs rivâyet etti. İmâm-ı Mâlik’in mezhebine tam vâkıf olan Ya’kûb bin Şeybe, Mâlikî mezhebini anlatan çok güzel bir kitap yazmıştır. Mâlikî fıkhını, Mâlikî âlimlerinden İbn-i Ma’zel, Usbûğ bin Ferec, Hâriç İbn-i Miskîn, Sa’îd bin Ebî Nebr’den öğrenmiştir. Daha pek çok Mâlikî âlimi ile görüşmüştür. Böylece Bağdâd’daki Mâlikî âlimlerinin büyüklerinden bir fakîh (fıkıh âlimi) olmuştur. Hadîs ilminde Kesîr-ül-hadîs’dir. Ya’nî, çok hadîs rivâyet eden âlimlerdendir. Hadîs hâfızı idi. Yüzbinden ziyâde hadîs-i şerîfi sened ve râvileriyle ezbere okurdu. Muallel (illetli) bir müsned kitabı yazmıştır. Bu müsned kitabını tamamlayamamıştır. Yazmış olduğu müsned kitabını temize çeken kırk kâtip bulundurur, bunların ücretini verirdi. Bunun için onbin altın harcadı. Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyet ettiği hadîsleri topladığı müsnedinden ikiyüz cüz Mısır’da mevcut idi. Ayrıca Aşere-i mübeşşerenin (Cennetle müjdelenen on Sahâbînin) İbn-i Mes’ûd, Ammâr bin Yâser, Utbe, Ebî Gazvân, İbn-i Abbâs ve ba’zı Sahâbîlerin (r.anhüm) rivâyetlerini topladığı müsnedi vardır. Zehebî “Ya’kûb bin Şeybe’nin müsnedinin 5 cild olduğu haberi bana ulaştı” buyurdu. Ya’kûb bin Şeybe, Kur’ân-ı kerîm hususunda birşey konuşmaz, kendisine sorulduğu zaman da cevap vermezdi. Irak kadılığına ta’yin edildi. Fakat Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğunu söylemedi diye, o zaman devlet idaresini elinde bulunduran Mu’tezile yolundaki bozuk inançlı kimseler tarafından, vazifesine başlattırılmadı. Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olmadığını açıkça söylemediği için de ba’zı kişiler tarafından bid’at sâlıibi olduğu söylenildi. Halbuki o hiç bir zaman Kur’ân-ı kerîme mahlûk demedi. Ya’kûb bin Şeybe son derece cömerd idi. Bayramın yaklaştığı bir zaman, fakîr bir adam mektûb yazıp, çoluk çocuğunun nafakasına (ihtiyaçlarına) harcamak üzere, ondan yüz dirhem istedi. Ya’kûb hemen bir keseye yüz dirhem koyup, ağzını mühürledi ve o adama, gönderdi. Birkaç gün sonra, paranın kendisine ulaşmadığını bildiren bir mektûb aldı. Bunun üzerine o kimse hakkında iyi düşünerek (hüsn-i zan ederek), yine bir keseyle yüz altın gönderdi. Bir müddet sonra aynı kimse, yüz dinar daha istedi, yine gönderdi. Tekrar aynı şekilde yüz dinar gönderince, kendisi de peşinden gitti. (O kimseyi bu kötü huyundan kurtardı ve kendisi de rahat etti.) 1) Târih-i Bağdâd cild-14, sh-281 2) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-577 3) Ed-Dîbac-ül-müzehheb sh-355 - 255 - 4) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-146 5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh-249 6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2 sh-537 7) Keşf-üz-zünûn sh-1678 YÛNUS BİN ABDÜL-A’L ES-SADEFÎ: Şâfiî fıkıh ve kırâat âlimlerinin büyüklerinden. Künyesi, Ebû Musa’dır. 170’(m. 786) senesi Zilhicce ayında doğup, 264 (m. 877) senesi Rabî-ül-âhir ayında Mısır’da vefât etti. Sedef kabristanına defn edildi. Babası Abdül-A’lâ’dır. Künyesi, Ebû Seleme’dir. Sâlih bir zât idi. İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin talebelerindendir. Onun yanından ayrılmazdı. Kendisinden çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kur’ân-ı kerîmi meşhûr kırâat âlimi Verş ve diğer kırâat âlimlerinin yanında okudu. O da başkalarına Kur’ân-ı kerîm okuttu. Süfyân bin Uyeyne, İbn-i Vehb, Velîd bin Müslim, Mâ’n bin Îsâ, Ebû Damre bin İyâd ve İmâm-ı Şâfiî’den (r.aleyhim) hadîs-i şerîf rivâyet etti. İmâm-ı Şâfiî’den” ve başka âlimlerden fıkıh ilmini öğrendi. İmâm-ı Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce, Ebû Avâne, Ebû Bekir bin Ziyâd en-Nişâbûrî, Ebû Tâb3r el-Medînî ve daha başka birçok âlim de kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Mısır’da Reîs-ül-ulemâ (âlimlerin reisi) idi. İmâm-ı Şâfiî onun için, “Mısır’da İbn-i Abdül-A’lâ’dan daha akıllı birisini görmedim.” Yahyâ bin Hassan da, “O İslâmın direği mesabesinde bir âlimdir” demiştir. O fazîlet ve vera’ sahibi bir zâttır. Ebüİ-Hasen İbni Zulak “Ahbâr-ı Kudât-ı Mısır” isimli eserinde şöyle der: Kâdı Bekkâr bin Kuteybe, Mısır kadılığına ta’yin edilip, Bağdâd’dan Mısır’a doğru giderken, yolda büyük âlim Muhammed bin Leys ile karşılaştı. Muhammed bin Leys, Bekkâr bin Kuteybe’den önce, Mısır kadısı idi. Irak’a kadı olarak ta’yin edilmişti. Bekkâr ona: “Ben buraya yabancıyım. Sen ise Mısır’ı iyi tanıyorsun. Bana, istişare edip, kendisiyle görüşebileceğim birisini tavsiye eder misin ” dedi. Muhammed bin Leys ona “Sana iki kişiyi tavsiye ederim, onlara iyi yapış. Bunlardan birisi çok akıllı bir zât, Yûnus bin Abdül-A’lâ’dır. Diğeri, Ebû Hârûn Mûsâ bin Abdurrahmân’dır. O çok zâhid birisidir.” Bekkâr, Muhammed bin Leys’e, “Onların vasıflarını bana biraz daha açıkla” dedi. Muhammed bin Leys onun ba’zı hususiyetlerini de anlattı. Bekkâr bin Kuteybe Mısır’a gelince, herkes onun ziyâretine gittiler. Gelenler arasında Yûnus bin Abdül-A’lâ da vardı. Orada bulu nanlar Bekkâr’a, Yûnus bin Abdül-A’lâ’yı takdim ettiler. Bekkâr, ona iltifat etti. İkrâmda bulundu. Mûsâ bin Abdurrahmân gelince onu da güzel karşıladı, ikisi ile husûsî olarak görüşür, yaptığı işlerde onlarla istişare ederdi. Yûnus bin Abdül-A’lâ, İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin ba’zı kıymetli sözlerini bildirmiştir. Bunlardan ba’zıları şunlardır: “Kendi tırnağından başkası, senin vücûdunu iyi kaşıyamaz. Bütün işlerini kendin gör. Bir ihtiyâcın için, senin kıymetini bilen birisine git.” (Kıymetini bilmeyen kimseye gitme.) “İnsanları memnun etmek, ulaşılması çok güç bir yüksekliktir (çok zordur). Dînin ve dünyân için sana fâideli olan şeyleri ara, onlara sarıl.” Buyurdular ki: “Sana lâzım olmıyan şeyi satın alırsan, lâzım olanı satarsın. Onun için lâzım olmıyan şeyi satın alma.” 1) Tabakât-ı Şâfiiyye cild-2, sh-170 2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-11, sh-440 3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-98 4) Vefeyât-ül-a’yân cild-7, sh-249 YÛSUF BİN YAHY EL-BUVEYTÎ: Şâfiî mezhebinin en büyük âlimlerinden ve İmâm-ı Şâfiî’nin en kıymetli arkadaşlarından. Dinde imâm, çok ibâdet eden, dünyâya kıymet vermeyen büyük fıkıh âlimi ve çok güzel Kur’ân-ı kerîm okuyan mübârek bir zât. İsmi Yûsuf bin Yahyâ el-Mısrî olup, lakabı Ebû Ya’kûb el-Buveytî’dir. Doğum târihi tesbit edilememiştir. 231 (m. 845)’de Mu’tezile arkasındaki bozuk inançlı kimseler tarafından, boynuna ve ayaklarına zincirler vurulmuş ve elleri de başının üstüne bağlanmış olarak, Bağdâd’da Receb ayında şehîd edildi. Yûsuf bin Yahyâ; Abdullah bin Vehb ve İmâm-ı Şâfiî’den hadîs-i şerîf dinledi. Ebû İsmâil et-Tirmizî, Rebî’ bin Süleymân el-Murâdî, İbrâhîm bin İshâk el-Harbî, Ebü’l-Vefid bin Ebi’l-Cârûd, Muhammed bin Âmir el-Mesîsî, Kâsım bin el-Mugîre el-Cevherî, Ahmed bin Mensûr er-Remadî, Kâsım bin Hâşim de Yûsuf bin Yahyâ’dan hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Ebû Hatim onun sadûk olduğunu, hadîs rivâyet etme şartlarını taşıdığını bildirmiştir. İmâm-ı Şâfiî’den hadîs-i şerîf öğrenen Ebû Ya’kûb el-Buvevtî aynı zamanda İmâm-ı Şâfiî’nin fıkhını da en iyi şekilde yine ondan öğrenmiş ve İmâm-ı Şâfiî’nin en yakın ve en âlim arkadaşlarından olmuştur. Ebü’l-Âsurî diyor ki: “İmâm-ı Şâfiî, fetva hususunda Buveytî’nin fetvalarına güvenir ve kendisine bir - 256 - mes’ele sorulduğu zaman ona gönderirdi.” İmâm-ı Şâfiî, fetva hususunda kolay kolay herkese i’timâd etmeyen ve bu husus üzerinde son derece titizlikle durması ile tanınan, müctehid mezheb imâmı idi. Bir âlim, onun ilminin her tarafa yayılıp meşhûr olduğu bir zamanda, kendisinden ilim öğrendiklerini haber vermişlerdir. “El-Muhtasar” ismiyle meşhûr olan, İmâm-ı Şâfiî’nin ictihâdlarını ve verdiği hükümleri topladığı bir kitap yazmıştır. Bu eser İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin “Mebsût” kitabının, bâbları (konuları) üzerine yazılmıştır. İmâm-ı Şâfiî (r.a.) vefât etmeden önce onu yerine vekîl bıraktı. Buveyti’nin (r.a.) elinde, yüzlerce büyük âlim yetişti ve bunlar Şâfiî mezhebini her gittikleri yere yaydılar. Zamanındaki ba’zı kimseler, Buveytî’nin ilimdeki ve ictihâddaki yüksek derecesini anlıyamadılar. Bunlardan biri de İbn-i Abdülhakem idi. Bu, Buveytî’yi kötülüyor ve fetvalarını beğenmiyordu. Aralarındaki en büyük mes’ele ise, İmâm-ı Şâfiî’nin vefâtıyla boşalan ilim meclisine oturma hakkının, hangisine ait olduğuydu. İmâm-ı Şâfiî’nin beyanlarına tâbi olarak, talebeleri ve diğer âlimler, Buveytî’yi İmâm-ı Şâfiî’nin yerine geçirdiler. Ebû Ca’fer Sükkerî diyor ki: İmâm-ı Şâfiî’nin meclisinde, onun olmadığı bir zamanda, Buveytî ile İbn-i Abdülhakem arasında münazara oldu. Buveytî “Benim söylediğim daha doğrudur” diyor. İbn-i Abdülhakem ise kendisinin söylediğinin doğru olduğunu iddia ediyordu. Humeydî geldi. O zaman Mısır’da bulunduğu günlerdi. Buyurdu ki: İmâm-ı Şâfiî’den işittim buyurdu ki: “Benim ilim meclisimde, Ebû Yûsuf el-Buveytî’den daha doğru bir kimse yoktur. Benim talebelerimin içinde ondan daha âlimi de yoktur.” Ya’nî, en âlimi odur diye söylediğini haber verdi. Bunun üzerine İbn-i Abdülhakem, kabul etmeyip, kendi sözlerinde ısrar etti ve ilmi olan bir insana yakışmıyacak karşılık verdi. İmâm-ı Şâfiî’nin hastalığı sırasında, onun ilim halkasında kimin ders vereceği hususunda, Buveytî ile İbn-i Abdülhakem arasında fikir ayrılığı görüldü. Bu haber İmâm-ı Şâfiî’ye ulaşınca; meclîsinde ilim öğretme hakkının Buveytî’ye ait olduğunu söyledi. Zamanının Mısır valisi kendisine gelen her fetvayı Buveytî’ye arz eder, ondan başkasının fetvasına i’timâd etmezdi. Onun fetvalarıyla ve doğru olduğunu beyân ettiği fetvalarla amel ederdi. Buveytî (r.a.) yukarıda da beyân edildiği gibi, İmâm-ı Şâfiî’nin daha hayatında, onun emriyle fetva verirdi. İmâm-ı Şâfiî’nin vefâtından sonra, onun yerine geçen ve bu vazifesini gayet güzel yapıp birçok âlim yetiştiren, devlet adamlarının da-i’timâdını kazanan Buveytî’yi çekmeyen hased eden kimseler, onu Irak’taki İbn-i Ebî Dâvûd’a mektûb yazıp şikâyet ettiler. İbn-i Ebî Dâvûd da Mısır valisine mektûb yazıp, Buveytî’yi imtihan etmesini istedi. O da imtihan etti ve herhangi bir cevap yazmadı. Çünkü onun Buveytî hakkındaki görüşü iyiydi. Bunun üzerine vali Buveytî’ye, “Benimle senin aranda bir şey mi oldu ” diye sordu. Buveytî: “Bana yüzbin kimse uyuyor” dedi. Başka bir cevap vermeden oradan ayrıldı. Bu sözüyle neyi kasdettiği anlaşılamadı. Bu şikâyetler çoğalınca, boynuna ve ayaklarına zincirler vurularak, Mısır’dan Bağdâd’a götürüldü. Asıl mes’ele ise, Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olup olmaması mes’elesi idi. O zaman “Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğu” yanlış inancına sâhib olan Mu’tezile fırkasında olan kimseler, her yere hâkim idiler. Buveytî ise Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olmadığını, Allah kelâmı olduğunu beyân ediyor, Ehl-i sünnet i’tikâdını yayıyordu. Rebî’ şöyle anlatıyor: Buveytî devamlı Allahü teâlâyı zikrederdi. Allahü teâlânın kitabından hüküm çıkarmakta ondan iyisini görmedim. Fakat ben onu gördüm ki, boynuna ve ayaklarına kelepçeler vurulmuş, zincirlerle boynu ve ayakları birleştirilip bütün vücûdu zincirle örtülmüştü. (Ona bu eza ve cefâ, Kur’ân-ı kerîme mahlûk demediği için yapılıyordu. Nitekim birçok âlim gibi, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel de bu işkencelere ma’ruz kalmıştı.) Zindanda uzun zaman kalan Buveytî (r.a.), her Cum’a günü gusül abdesti alır, güzel kokular sürer, elbiselerini giyerdi. Cum’a ezanını işittiği zaman zindanın kapısına gelirdi. Zindancı onu men eder, “Yerine dön” derdi. O zaman Buveytî “Allahım, ben senin da’vetine icâbet ettim. Fakat beni Cum’a namazı kılmaktan men ettiler” derdi. Ebû Ya’kûb Buveytî’ye (r.a.), bozuk inançlı Mu’tezilî kimselerin yaptıkları eza ve işkence, anlatılmak ve yazılmaktan çok uzaktı. Bütün gece sabaha kadar nam’az kılan, her gece Kur’ân-ı kerîmi hatmeden Buveytî (r.a.), zincirlerle ellerinden, ayaklarından ve boynundan bağlanıp, duvara gerildi. Hareket etme, yatma, birşey yeme, hattâ taharet yapma imkânı dahi yoktu. Namaz kılmasına müsâade etmiyorlardı. Kendisine yapılan işkence bununla da kalmayıp, hergün kırbaçlıyorlardı. Ebû Amr el-Müstemlî diyor ki: “Biz Muhammed bin Yahyâ ez-Zühlî’nin meclisinde bulunuyorduk. Buveytî’den Muhammed bin Yahyâ’ya bir mektûb gelmişti. Okudu dinledik, mektubunda, “Sizden, hâlimi hadîs âlimlerine bildirmenizi istiyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, onların duâları bereketiyle beni bu zindandan kurtarır. Ben zincirlerle bağlıyım. Farzları eda etmekten, taharet yapmaktan, hattâ namaz kılmaktan âciz kaldım” diyordu. Orada bulunanların hepsi, yapılan işkenceler karşısında titrediler ve ağlamaya başladılar Onun kurtulması için duâ ettiler. Buveytî (r.a.), zindanda bulunduğu, zincirlere vurulduğuna zerre kadar üzülmüyordu. Onun üzüntüsü, farzları eda edememekten ileri geliyor ve bu hâlden kurtulması için de kendisine duâ edilmesini istiyordu. - 257 - Buveytî (r.a.), zindanda zincirlere bağlanmış olduğu hâlde vefât edip, Allahü teâlâya kavuştu. Hocası, büyük âlim ve velî olan İmâm-ı Şâfiî, onun bu hâlde vefât edeceğim, vefâtından önce kerâmeten bunu haber vermişti. Rebî’ diyor ki; “Ben, Müzenî ve Buveytî, İmâm-ı Şâfiî’nin huzurunda idik. İmâm-ı Şâfiî bana “Sen hadîs-i şerîf aramak yolunda öleceksin”, Buveytî’ye; “Sen zincirler içinde öleceksin.” Müzenî’ye de “Bu adam ise, Şeytan onunla münazara etse yenilirdi” buyurdu. Hakîkaten de daha sonra, aynen İmâm-ı Şâfiî’nin buyurduğu, gibi oldu. Ebû Ya’kûb Buveytî, harâmlardan tamamen sakınmakla beraber, şübhelilerden uzaklaşmış ve mübahların çoğunu da terk etmişti. İlim ile meşgul olmadığı zamanlarında, hep zikrederdi. Zikr-i ilâhî ile meşgul olmadığı zaman yok gibiydi. Fâidesiz konuştuğu görülmemişti. Çok güzel Kur’ân-ı kerîm okur, dinleyenler kendinden geçerdi Her gece Kur’ân-ı kerîmi hatmederdi ve çok namaz kılardı. Ömrü ilim öğretmekle geçmişti. Sehîden can verdi. Zindanda kalmanın değil, farzları yerine getirememenin acısı ile Allahü teâlâya kavuştu. 1) Tabakât-ı Şâfiiyye cild-2, sh-162 2) Târih-i Bağdâd cild-14, sh-229 3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-14, sh-427 4) Vefeyât-ül-a’yân cild-7, sh-61 5) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-71 YUSUF BİN YA’KÛB EL-EZDÎ: Hadîs ve fıkıh âlimlerinden. İsmi, Yûsuf bin Ya’kûb bin İsmâil bin Hammâd bin Zeyd bin Dirhem el- Ezdî el-Basrî’dir. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. 208 (m. 823) senesinde doğdu. İlim öğrenmeğe, talebe yetiştirmeğe çok gayret etti. Basra, Vâsıt ve son olarak da Bağdâd’ın doğusunda kadılık yaptı. Kâdılıktan (hâkimlikten) ayrıldığı şuralarda, 298 (m. 910) senesinde Ramazan ayının ilk Pazartesi günü vefât etti. Yûsuf bin Ya’kûb, Müslim bin İbrâhîm, Süleymân bin Harb, Amr İbni Merzûk, Muhammed bin Kesîr, Yahyâ bin Habîb bin Arabî, Muhammed bin Ebî Bekir el-Makdemî, Kamu bin Talha, Abdullah bin Muhammed bin Esma, Şebîbân bin Fürûh, Abdülvâhid bin Gıy as ve daha pekçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de, Ebû Amr bin Semmâk, Ebû Sehl bin Ziyâd, Abdülbâkî bin Kani’, İsmâil bin Ali el-Hatîbî, Da’lec bin Ahmed, Ebû Bekr eş-Şâfiî, Ebû Muhammed bin Mâsî ve daha birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundular. O hadîs ilminde sika (güvenilir), sadûk (rivâyetleri sağlam), fıkıh ilminde sened, hüküm vermekte mahir, verdiği hükümleri övülen, kadılardan ilmiyle âmil olan, insanları memnun edip de onlardan duâ alan âlimlerdendir. Bağdâd’da “Mescid-ül-câmî” denilen yerde bulunurdu. Talha bin Muhammed bin Ca’fer şöyle anlatıyor: “O, iffetli, hayır ve hasenat sahibi, sâlih bir zâttır. İlmi güzeldir. Hüküm verme hususunda son derece kuvvetli ve mehâretli bir kadı (hâkim) idi. Bu hususta hiçbir kimsenin hatırını gözetmez, âdil karar vermekten ayrılmazdı. Son derece heybetli ve otoriter bir şahsiyete sahipti. Birçok kimse, ondan ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf aldı. O, hadîs-i şerîf ilminde sika (güvenilir) bir râvidir.” Onun oğlu kadı Ebû Ömer Muhammed bin Yûsuf da şöyle anlatıyor: “Emîr-ül-mü’minîn Mu’tedid Billâh’ın seçkin hizmetçilerinden birisi, aralarındaki bir ihtilâf sebebiyle hasmını da’vâ edip babamın huzuruna getirdi. Hizmetçi, Enûr-ül-mü’minînin yakını olduğunu düşünerek, hasmından daha yüksek bir makama oturdu. Babam kendisine, da’vâ ettiği hasmı ile aynı yerde durmasını söyledi ise de, o devlet makamına yakınlığının verdiği şımarıklığı sebebiyle, orada oturmağa devam etti. Bunun üzerine babam: “Hasmınla aynı yerde durmana mâni olan şey nedir, ey hizmetçi ” diye ona çıkıştı. Daha sonra, kapıcısına: “Elinle tutup, bu hizmetçi ile da’vâlı olduğu hasmını aynı yere oturt!” dedi. Hüküm verme işi tamamlandıktan sonra, hizmetçi hemen halife Mu’tedid Billâh’a gidip, kadı efendinin söylediklerini ona, anlatmaya ve yanında ağlamaya başladı. Halife de, hizmetçiye bağırıp: “Şayet seni satsalar, buna izin verirdim ve seni asla mülküme sokmazdım. Senin benim yanımda, hâkimin hükmünü değiştirecek ne özelliğin var ki Çünkü o, sultânın memuru ve dînin direğidir. Hüküm vermede adalet gözetilmezse, devlet ve din elden gider” dedi. Yûsuf-ı Ezdî’nin kitaplarından ba’zıları şunlardır: 1. Kitâb-üs-sünen, 2. Kitâb-ül-ilm, 3. Kitâb-üz-zekât, 4. Kitâb-üs-sıyâm. 1) Târih-i Bağdâd cild-14, sh-310 2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh-344 3) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-€6U 4) Şezerât-uz-zeheb cild-2, sh-227 5) El-A’lâm cild-8, sh-258 - 258 - ZEYD BİN HABBAB ET-TEYMÎ: Büyük hadîs âlimlerinden. Künyesi, Ebû Hüseyn’dir. 158 (m. 774)’de vefât etmiştir. Mâlik bin Mugavvel, Süfyân-ı Sevrî, Şû’be, Seyf bin Süleymân, Mâlik bin Enes gibi büyük âlimlerin (r.aleyhim) derslerini dinlemiştir. Ondan da, Abdullah bin Vehb, Yezîd bin Hârûn, Ahmed bin Hanbel, Ebû Bekr bin Ebî Şeybe rivâyette bulunmuşlardır. Bağdâd’a gidip, orada ders verdi. Hadîs-i şerîf öğrenmek için Mısır ve Horasan’a gitti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Ebî Dâvûd, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Nesâî ve Sünen-i İbn-i Mâce’de mevcuttur. Rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: Abdullah bin Büreyde’ye babası (r.a.) dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) mescide gelmişti. Ben de mescidin kapısındaydım. Elimden tutup, beni mescide soktu. Mescide girince, namaz kılıp, duâ eden birisini gördük. O zât şöyle duâ ediyordu: “Allahümme innî es-elüke biennî eşhedü enneke entellâh. Lâ ilâhe illâ ente’l-ehed-üs-Samed ellezî lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehû küfüven ehad” diyordu. Sonra Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Allahü teâlâya yemin ederim ki, o İsm-i a’zam ile duâ etti. İsm-i a’zam ile (Allahü teâlâdan) birşey istendiğinde, Allahü teâlâ o şeyi verir, onun ile duâ edildiğinde, Allahü teâlâ o duâyı kabul buyurur.” 1) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh-442 2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh-350 3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-3, sh-402 ZÜBEYR BİN BEKKAR: Hadîs âlimlerinin meşhûrlarından. Künyesi, Ebû Abdullah’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 256 (m. 869) senesi Zilka’de ayında vefât etti. Süfyân bin Uyeyne, Nadr bin Şumeyl, Ebû Hâsen el-Medâinî, Abdullah bin Nâfi es-Sâiğ, İbrâhîm bin Münzir ve daha başka âlimleri dinlemiş, onlardan rivâyetlerde bulunmuştur. Ondan da, Ahmed bin Yahyâ Sa’leb, Muhammed bin Ahmed bin Berrâ, Ebû Bekr bin Ebiddünyâ ve başka âlimler (r.aleyhim) rivâyette bulunmuştur. Zübeyr bin Bekkâr, rivâyetlerinde i’timâd edilir bir zât olup, nesebler (soylar) hakkında da geniş bilgi sahibi idi. Kureyş kabilesi ve onlarla alâkalı haberleri iyi bilirdi. Mekke-i mükerremede kadılık yaptı. Bağdâd’a gelip, burada ders verdi. Cahza isminde birisinin, zamanın valisi, Muhammed bin Abdullah bin Tâhir ile iyi münâsebetleri vardı. O der ki, Zübeyr bin Bekkâr, Hicaz’dan gelmişti. Valinin huzuruna girebilmesi için ona izin aldım. Zübeyr bin Bekkâr, valinin huzuruna girince, vali kendisine çok hürmet ve ikrâmda bulundu. Ona; “Her ne kadar aramızda akrabalık olmasa da, yine de birbirimize yakınlığımız ve sevgimiz var. Mü’minlerin emiri (Halifemiz) sizden bahsetti. Çocuğunun ta’lim (öğretim) ve terbiyesi (eğitilmesi) için sizi uygun gördü. Maaş olarak da onbin dirhem verilmesini, eşyalarının Samarrâ’ya kadar taşınması için, on deve tahsis edilmesini emretti” dedi. Zübeyr bin Bekkâr, teşekkür edip, yapılan teklifi kabul etti. Onun rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına ve benim Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğuma şek ve şüphe etmeden inanarak, Allahü teâlâya kavuşursa, Cennete girer.” 1) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh-467 2) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-311 3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-134 4) Dibâc-ül-müzehheb sh-119 5) Keşf-üz-zünûn sh-179, 295, 1910 6) Tezkiret-tü-huffâz cild-2, sh-528 ZÜHEYR BİN HARB: Hadîs âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Züheyr bin Harb bin Şeddâd en-Nesâî’dir. Bağdâd’da bulunduğu için “Bağdâdî’’de denir. Künyesi, Ebû Hayseme ve Ebû Harrâşî’dir. 160 (m. 777) senesinde doğdu. Sonra Bağdâd’a yerleşti. Burada birçok âlimin sohbetinde bulundu. Onlardan çok ilim öğrendi. Birçok talebe yetiştirdi. 234 (m. 848) senesinde Şa’bân ayının son Perşembe gecesi 74 yaşında iken vefât etti. Meşhûr hadîs âlimlerinden olan Züheyr bin Harb, Süfyân bin Uyeyne, Huşeym İbni Beşîr, İsmâil bin Âliyye, Cerîr bin Abdülhamîd, Yahyâ bin Sa’îd el-Kattân, Abdurrahmân bin Mehdî, Abdullah bin Idrts, Beşîr bin es-Serâ, Velîd bin Müslim, Ebû Muâviye ed-Darîr, Vekî’ bin Cerrâh ve daha pekçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Kendisinden de, oğlu Ahmed, Ya’kûb bin Şeybe, Ebû - 259 - İbrâhîm Ahmed bin Sa’d ez-Zührî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Muhammed bin İsmâil el-Buhârî, Müslim bin Haccâc, Ebû Zür’a, Ebû Hatim er-Râziyân, Abbâs ed-Devrî, İbrâhîm el-Harbî, Ca’fer et-Tayâlisî, Mûsâ bin Hârûn, Ebû Bekr bin Ebiddünyâ ve daha tanınmış birçok meşhûr âlimler, hadîs-i şerîf aldılar ve rivâyette bulundular. O, ilim öğrenmek ve öğretmek için birçok yeri dolaştı. Hadîs ilminde sağlam, güvenilir, hâfız (yüzbinden ziyâde hadîs-i şerîfi senetleriyle ezberleyen), hâfızası kuvvetli, anlayışı yüksek bir âlimdir. Nesâî, Yahyâ bin Maîn, Ya’kûb bin Şeybe, İbn-i Ganî, İbn-i Hibbân ve daha birçok âlim, onun hadîs ilminde sika, sağlam, sadûk, hâfız, olduğunu bildirdiler. İbn-i Ebî Hatim şöyle anlatıyor: “Babama, onun cerh ve ta’dili hakkında ya’nî rivâyet bakımından ayıplı ve kusurlu bir hâli var mıdır ” diye soruldu. Babam da: “O, sika, sadûk bir âlimdir” dedi. İbn-i Maîn şöyle anlatıyor: “Onun ilmi ve konuşması, o kadar kuvvetli idi ki, sorulara cevap vermekte, bir kabileye yeterdi.” Ferayâbî de: “Ebû Hayseme ve Ebû Bekr bin Ebî Şeybe hakkında sorular sordum. Ve hangisini daha çok seversin dedim. O da, “Ebû Hayseme’yi daha çok severim” dedi ve hâllerini anlatmaya başladı.” Onun eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1. Kitâb-ül-ilim, 2. Kitâb-üt-târih, 3. Kitâb-ül-müsned 1) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh-482 2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh-186 3) Keşf-üz-zünûn sh-1440 4) Fihrist sh-230 5) Mir’ât-ül-cinân cild-2, sh-193 6) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-437 7) Tehzîb-üt-tehzîb cild-3, sh-342 ZÜNNÛN-İ MISRÎ: Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü’l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhîm’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 245 (m. 860) senesinde Mısır’da vefât etti. Amr bin Âs’ın (r.a.) yanına defn edildi. Bir deniz yolculuğu sırasında, bindiği gemide bir tüccara ait mücevher dolu bir kese kaybolmuştu. Gemide bulunanlar, sen aldın diyerek ona iftira edip, hakarete ve işkence yapmaya başlamışlardı. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmıştı. O balıkların ağzındaki mücevherden bir tane alıp gemidekilere verdi. Bu durumu gören esas hırsız keseyi getirip vermişti. Böylece Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtulmuştu. Bu sebeple ismine, balık sahibi, balıkçı ma’nâsında “Zünnûn” denilmiştir. Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defa o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerini” sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve izahlarından sonra Mısır’da yayılmış ve nice kimselerin dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşmasına sebep olmuştur. Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes’tir. Onun eseri Muvattâ’yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil’den öğrenip kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmiyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve vefâtına kadar onun değerini anlayamadılar. Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakkın âşığı idi. O’nun sevgisi ile deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrette kalanların arzusu idi. Zünnûn-i Mısrî’nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hali gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmiye karar verdi. Biraz ileride, bir viranede fakîrlerle karşılaştı. Birlikte gece orada yattılar. Ertesi gün, Zünûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakîrlere dağıttı. Kendisi de tahtayı alıp, o gece de orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüp başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rü’yâsında şöyle söylediler: “Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!” Hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu. Şeyh-ül-İslâm Abdullah-ı Ensârî buyurdu ki: “Zünnûn, ne kerâmetle bilmek mümkün olan ve ne de makamları medh edilebilen bir zümredendir. O, zamanının imâmı ve tasavvufta önder idi.” Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır. Zünnûn-i Mısrî hazretleri anlatıyor: “Benî İsrâilde bir âbid, yediyüz sene Allahü teâlâya ibâdet etmiş ve dâima: “Yâ Rabbî! Senin rızânı isterim!” diyordu. O sırada peygamber olan Danyal aleyhisselâma - 260 - vahy geldi ki, “O âbide söyle, eğer göktekilerin ve yerdekilerin ibâdetini yapsa, yeri Cehennemdir!” Danyal aleyhisselâm bunu o âbide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve “Ey Rabbimin hükmü! Ne hoşsun! O’nun kazası hoş geldin!” dedi. Sonra da “Ey Allahın Peygamberi! Yediyüz yıl Hakkın rızâsını istedim. O’nun mülkünde kendimi sivrisinekten aşağı kabul ettim. Şimdi, Cehennemin odunu olmaya lâyık olduğumu ve O’nun rızâsının bunda bulunduğunu, ya’nî Cehenneme gideceğimi anladım. Artık O’nun rızâsı olan yeri ister oldum” dedi. Yine vahy geldi ki: “Ey Danyal! O kuluma söyle ki, o benden râzı olunca, ben de ondan razıyım. Onu Cennet ve Cemâlime lâyık eyledim.” Birgün Zünnûn-i Mısrî’nin yanına birisi geldi ve: “Borcum var, hiç param yok ki ödeyeyim” dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüd olmuştu. Dörtyüz altına sattı ve borcunu verdi. Bir genç, Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence: “Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir” buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı. Zünnûn-i Mısrî’yi hapis etmişlerdi. Günlerce aç kalmıştı. Bir kadın iplik parası ile hazırladığı yemekten gönderdi. Zünnûn-i Mısrî yemedi. Kadın işitince, üzüldü. Helâl para ile yaptığımı biliyorsun, niçin yemedin dedi. Evet yemek helâl idi. Fakat zâlimin tabağı içinde getirdiler buyurdu. Yemeği zindancıların tabağında getirmişlerdi. Şöyle anlatılır: Birgün bir çeşmeden abdest alıyordu. Karşıdaki, evin penceresinde, güzel elbiseler giymiş güzel bir kadına gözü ilişince “Kimdir bu güzel ” dedi. Bunun üzerine o kadın “Yâ Zünnûn! Seni uzaktan gördüğümde âlim bir zât sandım. Yakınıma gelince, söylediklerini duydum. Deli, câhil ve hakkı bilmez biri imişsin” dedi. Zünnûn-i Mısrî: “Bunları neden söylüyorsun ” deyince, kadın; “Deli olmasaydın abdestsiz yere basmazdın. Âlim olsaydın, yabancı kadınların yüzüne bakmazdın. Şayet arif olsaydın, Allahü teâlâdan başka yerde gözün olmazdı” dedi ve kayboldu. Bunun üzerine Zünnûn-i Mısrî, “Anladım ki, bu bir tenbih, bir ikaz idi, o kadın insanlardan değil idi” dedi. Birgün ihtiyar bir kadın çaresiz olarak, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına gelerek dedi ki: “Biricik oğlumu, ciğerparemi Nil’de timsah kaptı. Ne olur evlâdımı kurtar” diye yalvardı. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Nil nehrine gitti. Orada ellerini açıp: “Yâ Rabbi, şu kadının çocuğunu kurtar” diye yalvardı. Biraz sonra, su üzerinde bir timsah göründü. Kenara yaklaşıp çocuğu sağ olarak bırakıp gitti. Bu hâdise kadının çok tuhafına gitti. Dedi ki: “Esasen size inanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Fakat yanıldığımı ve Allahü teâlânın, evliyâsının duâsını nasıl kabul ettiğini gözümle gördüm” diyerek Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin büyüklüğüne inandı ve O’ndan özür diledi. Zamanının hükümdarı, hakkındaki ithamların aslını öğrenmek için huzuruna çağırttı. Hükümdarın yanına götürülürken yolda bir ihtiyarla karşılaştı, ihtiyar, Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bakarak dedi ki: “Şimdi seni hükümdarın yanına çıkartacaklar. Sakın ondan korkma, onu üstün görme, asıl korkulacak Allahü teâlâdır. Kendini haklı göstermeğe çalışma, kendini de kötülemeye kalkışma. Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık yapılmışsa Allahü teâlâya sığın, seni kurtarır.” Hükümdarın karşısına çıkarılınca, hükümdar sordu: “Senin için zındıktır, doğru yoldan ayrıldı, kâfirdir diyorlar. Bu ithamlara karşı ne dersin ” Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle cevap verdi: “Ne söyliyeyim. Hayır, değilim desem, bana bu isnadı yapmış olan müslümanları itham etmiş, onların yalancı olduklarını söylemiş olurum. Evet, öyledir desem, yalan söylemiş olurum. Bu bakımdan siz reyinize müracaat ediniz. Ve hükmünüzü buna göre veriniz. Ben nefsimden yana olup, onu müdâfaa edecek değilim.” Bunun üzerine, hükümdar biraz düşünüp: “Bu kimse yapılan iftiralardan uzaktır” diyerek onu serbest bıraktı. Yûsuf bin Hüseyn şöyle anlatır: “Birgün Zünnûn-i Mısrî’nin yanına gittim. Bana buyurdular ki: Bir zaman Mısır’ın bir köyüne gidiyordum. Yolda uyudum. Bir müddet sonra uyandığımda, yer yarıldı ve içinden iki tabak çıktı. Birisinde şemsem isminde bir yemek, diğerinde ise gül suyu vardı. Bana dediler ki: “Ey Zünnûn bunlardan ye ve bundan iç!” Ben bir müddet tereddüt ettim. Sonra kalbime onları yememek isteği geldi. Onlar aniden kayboldu. Gâibden bir ses geldi ve dedi ki: “Ey Zünnûn bu senin için büyük bir imtihandı. Sen imtihanını çok iyi verdin.” İmâm-ı Yâfiî anlatır: “Ebû Ca’fer dedi ki: Birgün Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanında idim. Eşyaların evliyâya itâatinden bahsediyordu. Meselâ şu sandalyeye odanın dört köşesini dön desem, döner ve - 261 - eski yerine gelir, buyurdu. Daha sonra sandalyeye odanın dört köşesini dön dedi. Sandalye odanın dört köşesini döndü ve eski yerine geldi. Orada bulunan bir genç ağlamaya başladı ve orada öldü. Bana dönerek “Ey Ebî Ca’fer, eğer bize itâat eden her şeyi size gösterseydik, siz de bu genç gibi olurdunuz” buyurdu. Şöyle anlatılır: Mısır’da Muhakked bin İsmâil isimli birisinin çok güzel ve dillere destan evleri vardı. Birgün yine güzel bir ev yaptırmış ve başka bir eksiklik var mı diye etrafında dolaşırken Zünnûn-i Mısrî yanına geldi. Ona “Ey mağrur, bu kadar emeği, emânet olan bir dünyâ evine verdin. Ebedî evin olan Allahü teâlânın evine (Îmâna) ne emek verdin ” diye sordu. Sonra “Bu dünyâda kendin için nasıl olsa bir ev bulursun ve içinde oturursun. Fakat öbür dünyâda eğer şu dört hudut arasında kendine bir ev yapmazsan hâlin perişan olur. Maazallah Cehenneme gidersin. Şu dört huduttan ilki; dünyâdaki fazla malı, ihtiyaç sâhiblerine vermek, ikincisi; Allahü teâlâdan korkmak, üçüncüsü; Allahü teâlâyı ve O’nun sevdiklerini sevmek, dördüncüsü ise; bütün musîbetler üzerinde sabır etmektir, işte bu dört hudut içindeki evi kendine al, o senin için yeterlidir. O hudutlar arasında yer alan ev Cennet evidir. Altında bal ve sütten sular akan, içinde istediğin her ni’met ve yiyecek vardır” dedi. Bunun üzerine o şahıs “Ey efendi, ben çok günah işletimi, onlara ne yapayım ” dedi. Zünnûn-i Mısrî, “Allahü teâlâ dilerse bütün günahları affeder. Yeter ki sen cân-ı gönülden tövbe et” deyince, adam ağlamaya başladı ve cân-ı gönülden tövbe etti. Bütün evlerini satıp, parasını fakîrlere dağıttı. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi oldu. Bir süre sonra bu zât vefât etti. Kabre koyduklarının ertesi gününde gördüler ki, kabrin üzerinde bir kâğıt duruyordu. Üzerinde be şu yazıyordu: “Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Canı gönülden tövbe ettiğim için, daha önce işlediğim bütün günahlarımı Allahü teâlâ affetti. Şimdi altından ırmaklar geçen Cennet evindeyim.” Bekir bin Abdurrahman anlatır: Birgün Zünnûn-i Mısrî hazretleri ile birlikte yolda gidiyorduk. Bir dere kenarında Zünnûn-i Mısrî kuru bir ağacın üstüne oturdular. O anda canım taze hurma yemek istedi. Fakat o bölgede hurma ağaçları yoktu ve hurma mevsimi de değildi. Gördüm ki, Zünnûn-i Mısrî hazretleri bana dikkatli bir şekilde bakıyordu. “Ey Bekir! Canın çok mu taze hurma istiyor ” diye sorunca, ben de “Evet efendim” dedim. O zaman kuru ağaca “Haydi sen bizi bir hurma ağacının yanına götür” deyince, baktım o kuru ağaç, Allahü teâlânın izniyle yürümeye başladı. Bizi epey uzakta, hurmaları olmuş bir ağacın yanına götürdü. Zünnûn-ı Mısrî bana “Ey Bekir, doyuncaya kadar taze hurma ye” dedi. Ben doyuncaya kadar hurma yedim. Daha sonra Zünnûn-i Mısrî kuru ağaca “Bizi yerimize götür” buyurdu. O ağaç bizi eski yerimize getirdi. Ben nereye gidip geldiğimizi bilmiyordum. Birgün talebeleri Zünnûn-i Mısrî’yi ağlarken görüp, sebebini sordular. Bu gece ma’nâ âleminden bir ses geldi, “Ey Zünnûn! İnsanları yarattım, on bölük oldular. Dünyâyı bunlara gösterince, dokuz bölüğü dünyâyı istedi. Bir bölüğü de on bölük oldu. Bunlara Cenneti gösterince, dokuz bölüğü Cenneti istedi. Kalan bir bölük de on bölüğe ayrıldı. Bunlara Cehennemi gösterince dokuzu korkup dağıldılar. Bir bölük kaldı. Bu bölük, ne dünyâyı, ne de Cenneti istediler ve ne de Cehennemden korktular. (Ey kullarım! Ne dilersiniz ) fermanıma cümlesi, dileğimizi sen bilirsin dediler.” Şimdi ben hangi bölükten olayım bilmiyorum. Mahrum bölüklerden olurum korkusuyla ağlıyorum” dedi. Kendisi şöyle anlatır: “Birgün dağlarda dolaşırken bir topluluk gördüm. Hepsi bir yerinden rahatsızdı. “Siz burada ne yapıyorsunuz ” diye onlara sorduğumda bana; “Şurada bir âbid var, her sene bir sefer dışarı çıkar, bize okuyunca hepimiz şifâ buluruz” dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Bir adam çıktı. Yüzü sarı, vücûdu zayıf ve gözleri çukurlaşmıştı. Heybetinden dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, sonra semâya baktı, onlara doğru üfleyince, hepsi şifâ buldu. Yerine girmek isterken, eteğine yapışıp “Allah için onları maddî hastalıklardan kurtardın. Benim de ma’nevî hastalığımı tedavi et” dedim. “Ey Zünnûn, elini eteğimden çek. Allahü teâlâ seni gördüğü hâlde, O’nu bırakıp benim eteğimi tuttun. Allahü teâlâ ikimizi de helak eder” dedi. Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî on sene canı “sikbaç” denilen bir aş yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayraım gecesi nefsi kendisine “Ne olur, bayramı günü olsun bana bir sikbaç aşı versen” deyince Zünnûn-ı Mısrî “Ey Nefs! Şayet bu gece bana yardım edip de, iki rek’at namazda Kur’ân-ı kerîmi hatim edersen, sana bu yemeği veririm” dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra sikbaç aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. “Niçin böyle yaptın ” deyince “Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de “Hayır ulaşanındın” diyerek lokmayı geri koydum” dedi. Yûsuf adında gezginci bir zât, Zünnûn-i Mısrî’nin İsm-i a’zamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitti. Zünnûn-i Mısrî’nin huzuruna vardı, ilk önceleri iltifat görmedi. Daha sonra huzura kabul edilerek, Zünnûn-i Mısrî’ye bir sene hizmet etti. İlaha sonra “Ey Üstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir. Senin İsm-i a’zamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin bir başka kimse olmayacağını bilirim” dedi. Sükût etti. Ona cevap vermedi. Altı ay sonra bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış birşeyi çıkardı. O’na “Fustat’ta bulunan fidan dostumuzu bilirsin değil mi ” diye sorunca - 262 - “Evet” dedi. Zünnûn-i Mısrî ona “İşte bunu ona götür” dedi. Sarılı tabağı aldı, giderken “Zünnûn-i Mısrî gibi bir zât hediye gönderiyor. Acaba nedir, ne kadar kıymetlidir ” diye düşündü. Merakını yenemiyerek tabağı açtı. İçinden bir fare çıktı ve kaçarak kaybolup gitti. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî’nin yanına gitti. Zünnûn-ı Mısrî ona “Biz seni denedik. Sana bir fare emânet ettim, ona hıyânet ettin. Hiç sana İsm-i a’zamı güvenip teslim edebilir miyim ” dedi. Birgün bir çocuk Zünnûn-i Mısrî’nin yanına gelip; “Bana büyük miktarda para miras kaldı. Bunu sizin hizmetinizde sarf etmek istiyorum” dedi. Zünnûn-i Mısrî “Bülûğ ve reşîd çağın geldi mi ” deyince, çocuk “Hayır” dedi. Zünnûn-i Mısrî o zaman; “Senin paranı harcamak caiz olmaz, rüşd oluncaya kadar sabret” dedi. Çocuk reşîd olunca Hz. Zünnûn’un hizmetinde bulunmaya başladı ve bütün parasını fakîrlere dağıttı. Birgün önemli bir ihtiyâcı karşılamak için borç para almak icâb edince, çocuk “Keşke daha fazla param olsaydı da, bu yolda harcasaydım” dedi. Zünnûn-i Mısrî bu sözleri üzerine çocuğun daha olgunlaşmadığını anladı. Genci yanına çağırarak “Falan aktara git. Üç dirhem falan otu versin” dedi. Genç gidip söylenileni alıp getirdi. Zünnûn-i Mısrî “Bunları havanda ez, yağda hamur hâline getir, ondan üç boncuk yap ve hepsini iğne ile delerek bana getir” dedi. Genç söylenilenleri yapıp onun yanına gitti. Zünnûn-i Mısrî üç boncuğu eline aldı, biraz oğuşturdu ve üzerlerine nefesini üfleyince her biri hiç kimsenin görmediği birer mücevher oldu. Gence dönerek “Bunları al pazara götür, değerini öğren gel” dedi. Genç pazara gitti. Bunların her birine yüzbin dirhem altın verildiğini öğrendi. Gelip durumu Zünnûn-i Mısrî’ye bildirince, ona “Bunları havana koy, ufala ve suya at gitsin. Şunu bil ki, talebelerim ekmek bulamadıkları için aç değil, istedikleri için açtırlar” dedi. Bunun üzerine genç tövbe etti. Gönlünde dünyânın hiç bir değeri kalmadı. Kendisi anlatır: “Birgün Mekke’de Kâ’be-i şerîfi tavaf ederken, Kâ’be ile gök arasında bir nurun sütun gibi durduğunu gördüm. Daha sonra kaybolan bu nurun, kimden veya kim için yükseldiğini merak ettim. Tavafını bitirdikten sonra iki rek’at namaz kıldım. O nuru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimden geldiğini merak ettim ve bir kadının Kâ’be’nin örtüsüne tutunup gözyaşı döktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dökülüyordu; “Ey dostlar dostu! Sen bilirsin, ey gönül dostum sen bilirsin. Sana olan sevgimi o kadar gizledim ki, kalbim ve ruhum daralmaya başladı.” Kadının bu muhabbet ateşi içinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti. Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: “Allahım! Ey tek sahibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla!” Buna şaşırdım ve kendisine yaklaşarak “Allahım! Sana olan muhabbetim hürmetine, deseydin olmaz mıydı ” diye sordu. Bana dikkatle baktı ve “Yaklaş ey Zünnûn! Bilmez misin Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde sevdiği bir milletten söz ederken “Allah onları sever, onlar da Allahı sever” buyurmuştur. Bunun için benim O’na olan sevgim hürmetine demedim. O’nun bana olan sevgisi hürmetine dedim” diye cevap verdi. Ben ona “Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnûn olduğumu nereden bildiniz ” dedim. “Ey Zünnûn! Cebbar olan Allahü teâlânın ma’rifetiyle tanıdım” deyince, vilâyet makamına ulaşmış bir hâtûn olduğunu gördüm. Daha sonra bana “Ey Zünnûn! Dön arkana bak, ne var ” deyince arkama baktım, hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.” Zünnûn-ı Mısrî buyurdu ki, “Üç defa sefere çıktım. Her seferinde bir ilim getirdim, ilk seferde getirdiklerimi, avam da, havas da kabul etti. İkinci seferde getirdiklerimi havas, seçkin kimseler kabul etti, avam etmedi. Üçüncü, seferde getirdiğim ilmi, avam da, havas da kabul etmedi. Ben de terk edilmiş ve yalnız başıma kaldım.” Şeyh-ül-islâm Abdullah-ı Ensârî buyurdu ki: “Zünnûn-i Mısrî’nin getirdiği ilk ilim tövbedir ki, avam ve havas kabul etti. İkincisi tevekkül, muamele ve muhabbet ilmi idi ki, bunu havas kabul etti, avam kabul etmedi. Üçüncü ilim de, hakikat ilmi idi ki, halkın ilim ve akıl seviyesine göre değildi Şüphesiz onu anlıyamadılar ve uzaklaştılar. Böylece onu inkâr ettiler, onunla vefâtına kadar mücâdele ettiler.” Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti. Cenâzesi defn edilinceye kadar kuşlar oradan gitmediler. Ertesi gün kabri üzerinde Âdemoğlunun yazısına benzemiyen bir yazının yazılı olduğu görüldü: “Zünnûn, Allah’ın sevgilisidir ve şevki dolayısıyla da, canını O’nun yoluna fedâ etmiştir.” O yazıyı oradan kazımalarına rağmen, tekrar yazılırdı. Vefâtından sonra birçok âlim rü’yasında Peygamber efendimizi gördü. Peygamberimiz yanındakilere; “Hak dostu Zünnûn geliyor, karşılamaya gidelim” buyurdu. Zünnûn-i Mısrî’ye, kul hangi sebeple Cennete girer diye sorulunca, “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli aşikâr Allahü teâlâyı anmak (murakabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek” buyurdu. Allah korkusunun alâmeti nedir ” denilince: “Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır” cevâbını verdi. - 263 - Kul ne zaman Allahü teâlâdan korkar diye sorduklarında; “Hastalığın uzamaması için, kendisini herşeyden koruyan hastanın durumuna geldiği vakit” cevâbını verdi. Kulun ihlâs sahibi kimselerden olduğu nasıl belli olur diye sorduklarında “Kendisini tam ma’nâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve itibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman” cevâbını verdi. İnsan, Allahü teâlânın saf kullarından olduğunu, ne zaman ve nasıl anlar diye sordukları zaman “İnsan bu durumu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandan verirse, fakîrleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmek kendisine aynı gelirse” cevâbını verdi. Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmak lâzımdır diye sorduklarında: “Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur’ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak” cevâbını verdi. Kalbini en güzel koruyan kimdir diye sorduklarında: “Diline en çok hâkim olan” cevâbını verdi. Kur’ân-ı kerîm âlimlerinin durumunu sorduklarında “Onlar bu yolda dizlerini çürüttü, ömürlerini ve bedenlerini bu yolda harcadılar. Böylece Kur’ân-ı kerîm ilmine sâhib oldular. Bu ilme vâkıf olabilmek için, bu kadarla kalmadılar. Dudaklarında kan kalmadı. Göz yaşları sel olup aktı. Kur’ân-ı kerîm ilmini onlar böyle buldu. Hidâyete eren bunlar oldu. îmânlarını emniyet altına bunlar aldı” cevabını verdi. Buyurdu ki: “İnsanı arzulardan kurtaran dost ikidir. Gözü ve kulağı muhafaza etmektir.” “Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz, ikincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyaya, muhlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.” “Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.” “Arif için hüzün ve sürûr devamlı değildir. Kürsüde va’z ve nasîhat ederken şu dehşet verici manzara dâima gözü önündedir. Başının üzerinde bir kılıç asılı durmaktadır. Kılıç çok ince bir kılla tutturulmuştur. Kapının önünde de iki yırtıcı hayvan beklemektedir. Başının üzerindeki kılıç, dinin hükümleridir. Kapıda beklemekte olan yırtıcı iki hayvan da dinin emir ve yasaklarıdır.” “Her a’zânın tövbesi vardır. Kalb ve gönülün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harâma bakmamaktır. Dilin tövbesi, fena söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, harâm yerlere gitmekten kendini korumaktı.” “Şu üç şey ihlâs alâmetidir. Birincisi medh ve kötülenmek ona te’sîr etmez, ikincisi, amelleri unutur, günahlarını düşünür. Üçüncüsü, Hak teâlâdan gayrisini gönlünden çıkarır.” “Tövbe iki kısımdır: İnâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan korkup tövbe etmesi, İsticâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan utanıp tövbe etmesidir.” “Yemekle dolan mi’dede hikmet durmaz.” “Eline geçen bir parça ekmeğin yanında, ayrıca katık olarak da tuz arayan kimse, veliler kalında umduğunu bulamaz.” “İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.” “Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldandır diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.” “Murakabenin alâmeti, Allahü teâlânın tercih ettiğini tercih etmek, O’nun büyük gördüğünü büyük görmek ve küçük gördüğünü küçük görmek.” “Sabır, Allahü teâlânın emirlerine muhalif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakîrlik ihsan ettiği zaman, zengin görünmektir.” “Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O’un sevgili Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma uymaktır.” “Doğruluk, Allahü teâlânın bir kılıcıdır ki, üzerine konulan her şeyi keser.” “Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatan kimsedir.” “Kanâat eden rahat bulur, üstün olur.” “Tevekkül eden, emin ve metin olur. Fâideli işleri ihmâl eden, fâidesiz işlerle uğraşır.” “İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi ayıbını görmez.” “Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onların her birinin ilmi arttıkça, zühdü de artıyordu. Dünyâya karşı, ihtiyaçsız olup, onu sevmiyorlardı. Ama siz, bu hâlin tam zıddına sahipsiniz, ilminiz arttıkça, dünyâya - 264 - karşı sevginiz artıyor. Ona kavuşmak için, birbirinizi iterek geçiyorsunuz. Onlar başkaydı. Dünyâ malını ilim elde etmek için harcarlardı, onları böyle gördük. Ama siz şimdi tam tersine: Bir bilginiz varsa, dünyâlık sahibi olmak için, ortalığa saçıyorsunuz.” “Ruhun sıhhati az günah işlemek, bedenin sıhhati az yemektedir.” “Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, haya susturur.” “Zavallı arif, kendi Rabbini bırakıp nereye gider. Ey kardeşim dikkat etn İnsan hangi hususiyeti ile meleklerin mescûdü (kendisine doğru secde edileni) olmuştur. Bu üstünlüğü yemesi sebebinden olsa, buna ondan önce deve lâyıktı. Çünkü bir deve, elli insanın yediğini yer. Şehvet kuvveti sebebiyle olsa, buna eşek daha uygundur. Çünkü ondaki şehvet kuvveti yanında, insanınki ne kalır. Belki serçenin şehvet kuvveti bile insanınkinin birçok katıdır. Gadab ve kızgınlık sebebi ile ise, aslan buna daha lâyıktı. Görmek kuvveti sebebi ile olsa, buna akbaba daha uygundur. Akıl kuvveti sebebi ile ise, buna melekler daha uygundur. Çünkü insanın aklı, meleklerin aklının yanında çok az kalır. Eğer insanları doğru yoldan çıkarmak, kandırmak, aldatmak sebebiyle ise, şeytan buna daha lâyıktı. Görülüyor ki, insana mahsus olan özellikler ve meleklerin mescûdü hususiyeti, ondaki muhabbet cevheri ve aşk ateşidir. Bu, insanoğlundan başka hiçbir canlıya verilmemiştir.” “İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kainlerinden gitti mi, yollarını kaybederler.” “Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.” 1) Hilyet-ül-evliyâ cild-9, sh-333 2) Târîh-i Bağdâd cild-14, sh-316, cild-8, sh-393 3) Tezkiret-ül-evliyâ sh-23 4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-556, 715, 1090 5) Kıyâmet ve Âhıret sh-194 6) İslâm Ahlâkı sh-436 7) Kâmûs-ul-a’lâm cild-3, sh-2228 8) Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh-315 9) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh-331 10) Rehber Ansiklopedisi cild-18, sh-331 11) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-70 -
|
|
|