Yaz?c? Sürümü
İslam Alimleri Ansiklopedisi 22.Bölüm
EBÛ ZEYD EL-MERVEZÎ:
FÂRİS BİN ÎSÂ BAĞDÂDÎ:
GULÂM-I SA’LEB ZÂHİD (Muhammed bin Abdülvâhid Bâverdî
GÜLÂBÂDÎ
HAKÎM-İ SEMERKANDÎ:
HÂKİM-İ ŞEHÎD (Muhammed bin Muhammed):
HAKÎM-İ TİRMİZÎ (Muhammed bin Ali):
HALLÂC-I MENSÛR (Hüseyn bin Mensûr
HASEN BİN ABDULLAH ASKERÎ:
HASEN BİN ABDULLAH SAYRAFÎ:
HASEN BİN AHMED (Ebû Sa’îd-i İstahrî
HASEN BİN ALİ BERBEHÂRÎ:
HASEN BİN SÜFYÂN EN-NESEVÎ
HASSAN BİN MUHAMMED EN-NİŞÂBÛRÎ
HAYR-ÜN-NESSÂC
HÜSEYN BİN AHMED (İbn-i Hâleveyh
HÜSEYN BİN ALİ (Hüseynek):
HÜSEYN BİN SÂLİH (İbn-i Hayran
HÜSEYN HİREVÎ
HÜSEYN MASERCİSÎ:
İBN-İ ABD-İ RABBİH (Ahmed bin Muhammed):
İBN-İ ATÂ:
İBN-İ ATİYYE (Abdullah bin Atıyye Dımeşkî

EBÛ YA’KÛB NEHRECÛRÎ:
Tasavvuf büyüklerinden. İsmi, İshâk bin Muhammed olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. 330 (m.
944) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Irâk’da Ahvaz’ın yakınındaki Nehrecûr denilen köyden
olduğu için, Nehrecûrî diye bilinir. Hicaz’a gitti. Uzun seneler Harem-i şerîfe komşu olarak kaldı. Cüneydi
Bağdâdî, Ya’kûb es-Sûsî ve Amr bin Osman el-Mekkî ve daha başka büyük zâtlarla görüşüp, sohbet
elmiştir.
Fazîlet sahibi bir zâttır. Tasavvufun yüksek makamlarına kavuşmuştur: Lütfü ve ikrâmı bol, edebi
pek çok idi. Arkadaşları kendisini çok severdi. Yeryüzünde herkesin fark ettiği bir nûrânîlik vardı. Çok
ibâdet ederdi. Gönlü bir gün bile rahat olmamıştı. Nitekim “Ey Ya’kûb! Sen kulsun. Kul rahat olmaz” diye
bir ses işitti.
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî buyurdular ki: “Doğruluk, açıkta ve gizlide hakka uymak ve uygun olmaktır.
Doğruluğun hakikati, darlık ve kıtlık zamanlarında da hakkı söyliyebilmektir.”
“Allahü teâlâyı en iyi tanıyan, O’nun eserlerini, kâinatdaki eşsiz nizâm ve intizâmı, ondaki ince ve
yüksek san’atı görüp, Allahü teâlânın büyüklüğü ve yüceliği karşısında hayran olup, hayrette kalan kimsedir.”
Anlatılır ki, birisi gelip Ebû Ya’kûb’a, “Benim kalbimde bir katılık var. Ba’zı zâtlarla istişarede bulundum.
Bana çeşitli tavsiyelerde bulundular. Fakat kalbimdeki bu katılık, hiçbirisinin dediği ile gitmedi.
Bunun üzerine Ebû Ya’kûb, “Onlar hatâ etmişler. Sen şöyle yap, herkes uyuduğu zaman, Kâ’be-i
muazzamadaki Mültezeme’ye (Hacer-ül-esved ile Kâ’be-i muazzamanın kapısı arasındaki yere) git, orada
namaz kıl. Allahü teâlâya yalvarıp yakar. Yâ Rabbî, işimde şaşırıp kaldım. Bana yardımını ihsan eyle
diye duâ et.” dedi. O şahıs da Ebû Ya’kûb’un dediği gibi yaptı. Kalbindeki o katılık gitti.”
Yine birisi ona gelerek, “Namaz kılıyorum, fakat tadını içimde bulamıyorum” dedi. Ebû Ya’kûb o
zâta dedi ki, Allahü teâlâyı sâdece namazda hatırlarsan böyle olur. Allahü teâlâyı her zaman hatırlamalıdır
ki, yapılan ibâdetlerin tadı alınabilsin.” “Dünyâ bir derya, insanlar bu denizde yolcu, gemi takva,
âhıret ise sahildir.”
“Doyması yemekle olan kimse, dâima açtır. Zenginliği mal ile olan fakîrdir. Çünkü o mal, her zaman
elde kalmaz. Allahü teâlâdan yardım istemiyen, başarısızlığa mahkûmdur, ihtiyâcını insanlara arz
eden mahrum kalır. Gerçekte bütün ihtiyaçları gideren Allahü teâlâdır. Kullar birbirinin ihtiyaçlarını gidermekte
vasıtadır. Allahü teâlâ, insanlara, birbirinin ihtiyâcını gidermek için güç ve kuvvet vermezse,
kimsenin kimseye yardımcı olmaya gücü yetmezdi. Bu bakımdan ihtiyaçları herşeyin sahibi ve mâliki
Allahü teâlâya arz etmeli. Allahü teâlâ bir işin olmasını dilerse, onun meydana gelmesini te’mîn edecek
sebebleri de yaratır.”
“İnsan kendisine verilen ni’mete şükrederse, Allahü teâlâ, o ni’meti insanın elinden almaz. Eğer
ni’mete şükretmeyip, kıymetini bilmezse, o ni’met devam etmez, elden gider.”
“Kul ma’nevî yönden yüksek mertebelere erişip kemâle erişince, artık ona, belâ ve sıkıntılar ni’met
şeklinde görünür. Çünkü, onun Allahü teâlâya olan muhabbet ve sevgisi o kadar fazladır ki, artık O’ndan
gelen herşey, ona güzel ve tatlı gelir.”
“İnsanın kazançlı olmasının esâsı, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve nefsin arzu ve isteklerini
terk etmektir.”
“Kişi, kendi benliğinden sıyrılıp, Hak ile beraber olursa, o zaman kulluk makamına kavuşur. Kul olabilmek
pek yüksek bir makamdır.”
“İnsanda huzur ve sevinç, şu üç şeyle hâsıl olur Birincisi; kişi Allahü teâlâya ibâdet edip, beğendiği
işleri yaptığı zaman duyduğu sevinç ve rahatlık. İkincisi; kalbini Allahü teâlâdan başka herşeyden sıyırıp,
sadece Allahü teâlâ ile beraber kılmak. Üçüncüsü; Allahü teâlâdan başka şeyler hakkında konuşmayı
bırakıp, Allahü teâlâyı anmaktan hâsıl olan tatlılık ve sevinç. Allahü teâlânın anılması sebebiyle meydana
gelen neş’e ve sevincin alâmeti üç şeydir: Birincisi; kulun dâima, tâat (Allahü teâlânın beğendiği şeyler)
üzere olması. İkincisi; dünyâdan ve dünyâya düşkün olanlardan uzak kalmak. Üçüncüsü; yaptıkları
- 130 -
ibâdet ve tâatlerde, sâdece Allahü teâlânın rızâsını gözetmesi, İnsanların da görmesi ve bilmesi düşüncesinden
kurtulması.”
“En fazîletli ve üstün amel, bilerek yapılan ameldir.” (Bilmeden amel yapan kimsenin, harâma
düşmesi ihtimâli vardır.)
“Gerçek tevekkül sahibi, başkasına eziyet ve sıkıntı vermez. Başına gelen belâ ve musîbetlerden
dolayı kimseden şikâyetçi olmaz. Mahrum kaldığı şeylerden dolayı da kimseyi kötülemez. Çünkü o, hayrın
da, şerrin de, Allahü teâlâdan olduğuna kâmil bir şekilde îmân etmiştir.”
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî’ye Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Câhillerden
uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allahü teâlâyı anmaya devam etmek”
diye buyurdu.
1) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-356
2) Tabakât-üs-sûfiyye sh-378
3) Nefehât-ül-üns sh-180
4) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-325
5) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-111
6) El-A’lâm cild-1, sh-296
EBÛ ZEYD EL-MERVEZÎ:
Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinin en büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Abdullah bin
Muhammed el-Mervezî el-Fâşânî olup, künyesi Ebû Zeyd’dir. 301 (m. 913) senesinde Merv’in köylerinden
Fâşân’da doğdu. 371 (m. 981) Receb-i şerîfin 13. Perşembe günü Merv şehrinde vefât etti.
Haram ve şüpheli şeylerden çok sakınırdı. Dünyâya hiç düşkün değildi. Gençliğinde çok fakîr olduğundan,
soğuk kış günlerini paltosuz geçirirdi. Bu kadar sıkıntıya rağmen, ilim öğrenmek için; Irak,
Şam ve Mekke’ye gitti. Muhammed bin Abdullah es-Sa’dî, Ebû İshâk el-Mervezî, Ömer bin Allek el-
Mervezî, Ebü’l-Abbâs ed-Degavlî, Muhammed el-Münkedirî ve başka büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti.
Mekke-i mükerremede Muhammed bin Yûsuf el-Ferebrî’den Sahîh-i Buhârî’yi dinledi. Heysem bin
Ahmed es-Sabbağ, Abdülvâhid bin Mişmâs, Abdülvehhâb el-Meydânî, Ebû Abdullah el-Hakîm, Ebû
Abdurrahmân es-Sülemî, Ebû Bekr el-Berkânî, Muhammed bin Ahmed el-Mehâmilî, Ebü’l-Hasen Dâre
Kutnî, Ebû Muhammed Abdullah bin İbrâhîm ve başka birçok âlimlere ders verip, onları yetiştirdi.
Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (r.a.); aklı, fehmi, hâfızası çok kuvvetli olup, Şâfiî mezhebinin inceliklerine
vâkıf idi. Zamanının bir tanesi olup, o zamanda bulunan bütün tâlibler (dîni öğrenmek istiyenler) kendisinden
istifâde etmişlerdir. Dînin emirlerine uymaktaki hassasiyeti, ilim, edeb ve fazîletlerinin çokluğu
konusunda, zamanındaki insanların ittifakı vardı. Ebû Bekrî el-Bezzâz diyor ki: “Ebû Zeyd el-Mervezî ile
beraber Nişâbûr’dan Mekke-i mükerremeye gittik. Beraber olduğumuz müddet içerisinde, kendisini yakından
tâkib ettim. Edebe uygun olmayan bir hâlini görmedim. Beraber olduğumuz müddetçe, meleklerin,
onun bir hatâsını tesbit edip günah yazmış olduklarını zannetmiyorum.”
Mekke-i mükerremede, Kâ’be yakınında yedi sene kaldı. Makâm-ı İbrâhîm ve civarında bulunur, ilim
öğretirdi. Hiç kimsenin ayıbını, husûsî hâlini araştırmaz ve bilmek istemezdi.
Ebû Zeyd el-Mervezî şöyle anlattı. “Mekke’de yedi sene geçtikten sonra, memleketim olan Merv’e
dönmeye karar verdim. Fakat, mesafe çok uzak, yol meşakkatli, yaşım da çok ilerlemiş olduğundan, bu
yolu nasıl alacağım endişesinde iken uyuyuverdim. Rü’yâmda Peygamber efendimizi gördüm. Mescid-i
harâmın ortasında oturuyorlardı. Yanında bir genç vardı. Ben, Peygamber efendimize durumumu arz
edince, yanındaki gence iltifat edip, “Yâ Cebrâil! Vatanına gidinceye kadar buna arkadaş ol!” buyurdu. O
zaman Resûlullah efendimizin yanında bulunan zâtın, bir genç suretinde, Cebrâil aleyhisselâm olduğunu
anladım. Herhangi bir sıkıntı ve yol meşakkati görmeden, bir ânda Merv’e vâsıl oldum.”
Buyurdu ki: “Kim, zor işleri yapmaktan çekinir, boş kalmayı isterse, hiç olmazsa hafif işler yapsın,
yine de boş kalmasın.”
“Allahü teâlâ, âhırette mü’minlere vereceği iki ni’metin benzerini, dünyâda iken onlara ihsan etmiştir:
Birincisi; Cennette bulunmak ni’metinin benzeri olarak, dünyâda iken mescidlerde oturmak ni’metini
verdi. İkincisi; Cennette dîdârını görmek ni’metinin benzeri olarak, dünyâda iken, mü’min kardeşlerinin
yüzlerine muhabbetle bakmak ni’metini verdi.”
1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-71
2) Târih-i Bağdâd cild-1, sh-314
3) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh-76
4) Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh-208
5) Tabakât-üs-sûfiyye sh-303, 305
- 131 -
FÂRİS BİN ÎSÂ BAĞDÂDÎ:
Evliyânın büyüklerinden. Hallâc-ı Mensûr’un halifesi idi. Bağdâd’da doğup, Semerkand’da vefât etti.
Künyesi, Ebü’l-Kâsım olup, Ebû Tayyîb de denildi. Ona Sûfî, Bağdâdî ve Dineverî nisbet edildi. Vefâtı
340 (m. 951) yılından sonra olmuştur.
Bağdâd’da tahsile başlayan Fâris bin Îsâ Bağdâdî, daha sonra Horasan, Semerkand ve Merv’de
de zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil edip, tasavvuf yolunda ilerledi. Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı
Mensûr, Yûsuf bin Hüseyn, Ebü’l-Abbâs bin Ata ve Hüseyn bin Muhammed, onun hocaları arasındaydı.
Ebû Mensûr Mâtürîdî ve ebü’l-Kâsım Semerkandî ile aynı yıllarda yaşadı. Ebû Bekr bin İshâk Kûlabâdî-i
Buhârî, kitâplarında ondan vasıtasız olarak rivâyetlerde bulundu. Abdullah-ı Sülemî ve İmâm-ı Kuşeyrî
de eserlerinde, onun talebeleri vasıtasiyle rivâyetlerde bulundular. Hocası Yûsuf bin Hüseyn’in, Zünnûn-i
Mısrî hazretlerinin talebelerinden olması dolayısiyle; ondan, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin pek kıymetli
sözlerini rivâyet etti. Ömrü boyunca, Allahü teâlânın dînini doğru olarak öğrenmek, öğrendiklerine uygun
olarak yaşamak ve O’nun rızâsına kavuşmak için çalıştı. İnsanların huzur ve se’âdete kavuşmaları için
uğraştı. Çok ibâdet eder, pek güzel sözlerle insanlara doğru yolu anlatır. Onların din ve dünyâ
se’âdetine ulaşmaları için bütün gücüyle çalışırdı.
Bu mübârek zâttan ders alıp, talebeleri arasında olmakla şereflenenlerden; Ahmed bin Ali bin
Ca’fer, Ali bin Ahmed Buznânî, Muhammed bin Ahmed Fârisî, ondan duyduklarını rivâyet etmişlerdir.
Kendisi anlatır: “Hallâc-ı Mensûr’a “Mürîd kimdir ” diye sordum. “Mürîd, maksadı Allahü teâlâ olan
ve O’na kavuşmayınca hiçbir şeye meyletmeyen kimsedir” buyurdu.
“Nefsine biraz istirahat ver, ona bu kadar yüklenme” diyen dostlarına: “Allahü teâlâya kavuşacağım
yolu kesemem” buyurdu.
“Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri çok namaz kılardı, ölüm vaktinde de ders yapıyorduk ve o îmâ ile
namaz kılıyordu” buyurdu.
Fâris bin Îsâ Bağdâdî buyurdular ki: “Allahü teâlânın muhabbetiyle yananların kalbleri, Allahü
teâlânın nuru ile aydınlanmıştır. Bunlar şevke gelince; bu nur, gökle yer arasını aydınlatır. Sonra Allahü
teâlâ bunları meleklerine takdim eder ve: “Bunlar bana kavuşmak isterler, siz şahid olun ki, ben bunlara
onlardan daha çok hasretim” buyurur.”
Hocaları vasıtasıyla Zünnûn-i Mısrî hazretlerinden nakleder:
“Kim güzel amelini riyakârlıkta kullanırsa, onun yapmış olduğu iyi ameller günaha dönüşür.” “Bir
dostum vefât etmişti. Birgün rü’yâmda gördüm. Allahü teâlânın kendisine nasıl muamele ettiğim sordum.
Allahü teâlânın “Ben seni affettim. Sen dünyâda fakîrlere, benim rızam için yiyecek götürüyor, onları
doyuruyordun” buyurduğunu anlattı.”
Arif, hergün korku içindedir. Çünkü o, hesap vaktinin her saat yaklaştığını yakînen bilmektedir.”
1) Risâle-i Kuşeyrî cild-2, sh-629
2) Nefehât-ül-üns sh-205
3) Tabakât-üs-sûfiyye sh-23, 317
4) Târîh-i Bağdâd cild-12, sh-390
GULÂM-I SA’LEB ZÂHİD (Muhammed bin Abdülvâhid Bâverdî):
Lügat, hadîs, tefsîr ve fıkıh âlimi. Künyesi, Ebû Ömer olup, ismi, Muhammed bin Abdülvâhid bin
Ebî Hâşim’dir. Aslen Horasan bölgesindeki Kbyurd’tan (Bâverd) olduğu için Bâverdî, Bağdâd’da yerleştiği
için Bağdâdî nisbet edildi. Meşhûr lügat âlimi Sa’leb Kûfevî’nin derslerini hiç kaçırmayıp, ondan çok
istifâde etmek maksadıyla yanından ayrılmadığı için, Gulâm-ı Sa’leb (Sa’leb’in hizmetçisi) diye meşhûr
oldu. İbâdete çok düşkün olduğu için Zâhid, kumaş nakışçılığı ile uğraştığı için Mutarız lakabı verildi.
261 (m. 875) yılında Ebyurd’da doğdu. 345 (m. 956) yılında Bağdâd’da vefât etti. Ma’rûf-i Kerhî hazretlerinin
karşısına defn edildi.
İlimlerinden istifâde için hocalarına köle gibi hizmet eden, onların bildikleri herşeyi öğrenebilmek için,
gece-gündüz yanlarından ayrılmayan Ebû Ömer Zâhid, lügat ve nahiv ilmini Kûfe dil mektebine
mensûb olan Sa’leb Nahvî’den öğrendi. Mûsâ bin Sehl Veşa’, Ahmed bin Ubeyd Nersî Hammâl, İbrâhîm
bin Heysem Beledî, Ebü’l-Abbâs Küdeymî, Beşîr bin Mûsâ Esedî ve daha birçok âlimden ilim öğrendi.
Lügat ilminde zamanının imâmı idi. Yüzbin hadîs-i şerîfi, râvileriyle birlikte ezbere bilirdi. Hadîs âlimleri
sika olduğunu söylediler. Edebiyat bilgilerinde, zamanının bir tanesiydi. Üçbin varaklık lügati, ezberinden
yazdırdığı meşhûrdur. Eski şâirlerin şiirlerini, hayatlarını ve lügatîan kullanışlarını çok iyi bilirdi.
Hâfızası çok güçlü idi. Muarızları tarafından yapılan ithamlara gayet ustalıkla cevap verir, lügat
mes’elelerine, şâirlerin şiirlerinden seçtiği beyitleri delil getirirdi, önceleri kumaş ve halı dokuma ve ticâ-
132 -
retiyle uğraşır, güzel nakışlar yapardı, ilimle meşguliyeti, ticârette iflâs etmesine sebeb oldu. O tamamen
ilimle meşguliyetine devam ederek, ticâreti terk etti. Kumaş ve halı nakşı ile uğraşır, geçimini kendi elinin
emeği ile sağlardı. Zâhid bir hayat yaşar, az yer, az uyur, çok ibâdet ederdi. Devamlı ilim ve ibâdetle
meşgul olurdu. Allahü teâlânın rızâsı için ibâdet eder, O’nun rızâsı için ilim öğrenir ve öğretirdi. Zamanındaki
âlimlerin birçoğu kendisinden ilim öğrendi.
Ebû ÖmerZâhid’in talebelerinden, meşhûr âlimler yetişti. Bunlardan bir kısmı, İbn-i Rızkaveyh, Hâkim
Nişâbûrî, İbn-i Mende, Kâdı Ebü’l-Kâsım bin Münzir, Ebü’l-Hüseyn bin Beşrân, Ali bin Ahmed Rezzâz,
Ebû Ali Bin Şâzân ve İbn-i Hâleveyh’dir. Bu âlimlerden başka, birçok kimse kendisinden ilim tahsil
etti. Onlardan ba’zıları, hadîs-i şerîf rivâyetinde de bulundular.
Kendisi anlatır: Ali bin Muvaffak’tan bana gelen haberde şöyle bildirildi: “Şehriyar isminde mecûsî
bir komşum vardı. Ona müslüman olmasını teklif ettim. Kendi ateşperestliklerinin daha doğru olduğunu
iddia etti. Daha sonra, mecûsî dîni üzere öldü. Bir gece rü’yâmda gördüm. Hâlinin nasıl olduğunu sordum.
Bir Cehennem çukurunda olduğunu; neyin hak, neyin bâtıl olduğunu iyi anladığını söyledi. “Sizin
altınızda kimler var, sizden kötü durumda olan kimlerdir ” diye sordum. “Sizden bir topluluk” diye cevap
verdi. “Onlar knnlerdir ” deyince de, Onlar, Kur’ân-a mahlûk diyerek hakaret etmeye cür’et eden
Mu’tezilîlerdir” dedi.”
Alimler Ebû Ömer Zâhid hakkında buyurdular ki:
Tenuhî, “Ebû Ömer Zâhid kadar hâfızası kuvvetli olan bir kişi görmedim. Ezberinden üçbin yaprak
yazardı.”
İbn-i Burhan, “Lügat ilminde öncekilerden ve sonrakilerden, onun gibi güzel söz söyleyen bir kimse
daha yoktu.”
İmâm-ı Süyûtî ileri gelenler ve kâtibler, ondan birşey işitmek için huzurunda bulunmaya can atarlardı.”
Ebû Ömer Zâhid; tefsîr, hadîs, fıkıh, târih ve edebiyat ilimlerinde pekçok eser yazdı. Bunlardan
hocası Sa’leb’in “Fasîh” inin şerhi, Yevâkît, Cürcânî, Muvaddah, Sâ’at, Yevm ve leyl, Müstahsen, İşerât,
Sevrî, Buyu’, Tefsîr-i esmâ-i şuarâ, Kabâil, Meknûn ve Mektûm, Tefâha, Medâhil (Şam’da 1929’da yayınlandı.)
Ale’l-medâhil, Nevâdir, Fa’t-ül-ayn, Fa’t-ül-cemhere, Fedâil-i Muâviye (r.a.) Garîb-ül-ehâdis-i
Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve bunlardan ayrı olarak Ali bin Hamşâd Nişâbûrî’nin Tabakât-üşşuyûh’unda
bildirilen üçyüz cüzden oluşan bir de Müsned’i vardır.
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-10, sh-266
2) Târîh-i Bağdâd cild-2, sh-356
3) Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh-329
4) Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh-67
5) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh-164
6) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-370
7) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh-142
8) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-189
9) El-Bidâye ve’n-nihâye cild-11, sh-230
10) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh-873
GÜLÂBÂDÎ:
Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin İshâk, Buhârî Gülâbâdî’dir. Künyesi, Ebû Bekr, lakabı,
Tâc-ül-İslâm’dır. Buhârâ’nın Gülâbâd mahallesinden olduğu için oraya, nisbetie “Gülâbâdî” diye
meşhûr olmuştur. 380 (m. 990) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir.
Fıkıh ilmini Muhammed bin Fadl’dan, tasavvuf ilmini de Hallâc-ı Mensûr’un talebesi Fâris bin Îsâ’dan
almıştır. Zamanının diğer âlimlerinden de ilim öğrenmiştir. Amelde Hanefî mezhebinden olup, çok kıymetli
eserler yazmıştır. Yazdığı eserlerde Ehl-i sünnet i’tikâdını anlatıp, tasavvufun mahiyeti ve ıstılahları
üzerinde durmuş, bu hususlarda kendinden önceki İslâm âlimlerinden nakiller yaparak, gayet net ve
sağlam bilgiler nakletmiştir. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve buna bağlı olan tasavvufu anlatırken muhaliflere
karşı ağır tenkidlere girmemiş, tenkidden ziyâde doğruyu açık bir şekilde anlatma yolunu tercih etmiştir.
Yazdığı eserler pek fâideli olup, bunlarla İslâmiyyete büyük hizmet etmiştir. Eserleri:
Et-Tearrûf fî mezheb-i ehl-it-tasavvuf,
Bahr-ül-fevâid fî meân-il-âsâr,
El-Eşfâ ve’l-evtâr, El-Erbâîn fi’l-hadîs,
El-Emâli fi’l-hadîs.
- 133 -
Gülâbâdî hazretlerinin en meşhûr eseri, et-Tearrûf li mezheb-i ehl-it-tasavvuf’ adlı kitabıdır. Bu eserinde,
önce Ehl-i sünnet i’tikâdını kısa, öz ve gayet net bir şekilde anlatmıştır. Bundan başka, tasavvufun
hemen her konusunda bilgi vermekte ve bu hususlarda tasavvufta yetişmiş büyüklerin sözlerini nakletmiştir.
Böylece tasavvuf ilminin İslâmî ilimlerden olduğunu, açıklamıştır. Tasavvufun, İslâm dîni dışında
ayrı bir yol değil, bizzat dînimizin içinde emir ve yasaklara kolaylıkla uyulmasına yardımcı ve Allahü
teâlâya muhabbet yolu olduğunu kısaca izah etmiştir. Böylece din bilgisi az olanların ve hakîkî tasavvuf
ehli olmayanların, bir takım hilelerle insanları aldatmalarına ve böyle olanların, ma’rifet ve kerâmet sahibi
hakîkî velîlerle karıştırılmasına mâni olmuştur. Bu hususta yanlış bilgiye sahip olanlara veya bilmeyenlere
ışık tutmuştur. Nihayet zamanında bu hususdaki bir takım karmaşık tutum ve anlayışlar karşısında,
yazdığı bu eseri ile hizmet etmiştir. Bütün bu vasıflarıyla Tearrûf kitabı, sahasında ilk kaynak eserlerindendir.
Bu eser yetmişbeş bölümden meydana gelmekte olup, Mısır’da basılmıştır. Çeşitli şerhleri
ve tercümeleri yapılmıştır. Belli başlı şerhleri şunlardır:
1. Şerh-i Tearrûf li mezheb-i ehl-it- tasavvuf, İsmâil bin Muhammed Müstemlî tarafından yapılan
Farsça şerhi olup, dört cild hâlinde basılmıştır.
2. Şerh-üt-tearrûf, Şeyh-ül-islâm Abdullah bin Muhammed Ensârî Hirevî tarafından yapılmıştır.
3. Hüsn-üt-tasavvuf fî şerh-it-tearrûf, Kâdı Alâüddîn Ali bin İsmâîl Tebrizî Konevî tarafından yapılan
şerhdir.
4. Mukaddimesinde, Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin “Tearrûf olmasaydı, tasavvufun ne olduğu
bilinmezdi” buyurduğu bir başka şerhi daha mevcud olup, kim tarafından şerh edildiği kesin bilinmemektedir.
İsmâil bin Muhammed tarafından yapılan şerhin hülâsası olan “Hülâsa-i şerh-i tearrûf’ adlı bir
eser daha vardır.
Tearrûf kitabı hakkında; Şihâbüddîn Sühreverdî hazretleri: “Lev-let-tearrûf mâ urifet-tasavvuf =
Tearrûf olmasaydı tasavvuf (mahiyeti) bilinmezdi” buyurmuştur.
Râgıb Paşa: “Tearrûf, emsali çok az bulunan, pek faydalı bir eserdir. Bu eserde, sûfîlerin meşrebine
ve sülûkun hakikatine işaret edilmiştir” demiştir.
Kâtib Çelebi: “Tearrûf, tasavvuf büyüklerinin ehemmiyet verdikleri, kısa fakat meşhûr bir eserdir.
Mutasavvıflar, bu eser için “Tearrûf olmasaydı, tasavvuf bilinmezdi” buyurmuşlardır” demiştir.
Nicholson: “Tearrûf, tasavvuf târihinin ilk kaynak ve temel eserlerinden biridir” demiştir.
Arberyy: “Gülâbâdî’nin eseri, eski tasavvuf târihi ile ilgili birinci, derecede bir kaynaktır. Tearrûf’te
sûfîlerin akîde ve ruhi tecrübelerinden ve tasavvufla alâkalı, hemen hemen bütün mes’elelerden bahsedilir”
demiştir.
Hadîs ilminde de hâfız derecesinde âlim olan Gülâbâdî hazretlerinin diğer meşhûr bir eseri de, hadîs
ilmiyle ilgili olan “Bahr-ül-fevaîd” adlı eseridir. Bu eserinde ikiyüzden fazla hadîs-i şerîfin şerhini yapmıştır.
Bu eserini yazmadan önce, Peygamber efendimizi rü’yâsında görmüş, Peygamberimiz (s.a.v.)
“Bu yolda bulunduğun müddetçe, hadîslerimi açıklamaya devam et” buyurmuş ve eline kâğıt-kalem
vermiştir. Uyanınca elinde hadîs-i şerîflerin yazılı olduğu bir kâğıt görmüş ve hadîs-i şerîfleri vefâtına
kadar şerh etmeye devam etmiştir. Bu eserinde, ahlâk ve tasavvuf ile ilgili hadîs-i şerîfleri gayet hoş bir
tarzda açıklayıp, izah etmiş, incelikleri ve hikmetleri üzerinde durmuştur.
Gülâbâdî hazretleri, Tearrûf adlı eserinin mukaddimesinde şöyle buyurmaktadır: “Allahü teâlâya
hamd olsun. O, ötelerin ötesidir, hiç bir şeye benzemez, başlangıcı ve sonu yoktur. Bakîdir. İsim ve sıfatlarıyla
kendisini, evliyâsına tanıtmaktadır. Velî kullarının sırlarını ve ruhlarını, kendisine yaklaştırmaktadır.
Dostlarının gönüllerini kendine çevirmektedir. Merhamet ederek evliyâsını kendine çeker. Onların
sırlarını nefsâniyet kirlerinden temizler. Onları kendine itâat ettirerek yükseltir.
Sevdiği kullarından dilediğini peygamber olarak seçmiş, vahiy göndererek peygamber yapmıştır.
Onlara indirdiği kitablarında, emirler ve yasaklar bildirmiş, emre itâat edenlere Cenneti va’d etmiştir.
Nehiylerinden (yasakladıklarından) sakınmayanları, Cehenneme atacağını bildirmiştir. Peygamberlerinin
derecelerini, kimsenin anlayamayacağı kadar yükseltmiştir.
Peygamberlerinin sonuncusu olarak. Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. O’na îmân ve itâat etmeyi
emretti. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, dinlerin en hayırlısı, Ümmeti de ümmetlerin en
üstünüdür. O’nun dîni kıyâmete kadar bakidir, değişmez, ümmetinden sonra başka bir ümmet gelmez.
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hayırlı ve seçilmiş insanlar yarattı. Bunlar
seçilmişlerdir, diye hükmetti. Onları müttekî (takva sahibi) kıldı. Nefslerini dünyâya düşkün olmaktan
uzaklaştırdı. Bunlar nefislerinin arzularına uymamakta samimidirler. Bunun için zâhirî ve batınî ilimlere
kavuşmuşlardır. Kalbleri, saf, tertemiz hâle geldiği için, onlara doğru bir fîrâset ihsan edilmiş, Allahü
teâlânın râzı olduğu yolda sabit olmuşlardır. Allahü teâlâdan başka herşeyden yüz çevirmişlerdir. Zulmet
- 134 -
perdelerini yırtıp, yüksekliklere ulaşmışlardır. Bedenleri zulmetten temizlenmiş, yeryüzünde Allahü
teâlânın dostları olup, mübârek kimseler hâline gelmişlerdir. Halk arasında Hakkın emânetleri, insanlar
arasında Allahü teâlânın seçkin kulları bunlardır. Daha sonra onların yoluna rağbet ve hakikati yaşayanlar
azalıp, yazarak anlatanlar çoğalmıştır. Bu sebeble bunları ancak ehli olanlar anlar. Hâl böyle olunca,
ma’nâ gitti isim kaldı. Hakikat kayboldu, şekil kaldı. Tasavvuftan anlamayanlar sûfîlik (şeyhlik) iddia etti.
Bu vasfı taşımayanlar, öyle gözükmeye çalıştı. Dilleriyle tasavvuf ehliyiz dediler, halleriyle uymadılar.
Hâlleri dillerinin yalan söylediğini gösterdi. Böyle sahte kimseler, tasavvuftan olmayan şeyleri ortaya attı.
Tasavvuf ehli olan büyüklere de dil uzatıp, câhil dediler. Câhiller âlim zannedildi, âlimler câhil zannedildi.
İşte bu durum beni, bu kitapta tasavvufun ne olduğunu ve tasavvuf ehlinin gidişatını tanıtmaya
şevketti... İlim ile anlatılması mümkün olan hususları anlatıp, izahı uygun olan mes’elelerin izahını açıkça
bildirdim. Evliyânın işaretlerinden anlamayanların ve tasavvuf konularını kavramayanların bunu anlayıp,
kavramaları için gayret ettim, istedim ki bu kitab, büyüklere ve onların yoluna tâbi olmak isteyenlere
bir rehber olsun... Bu eseri tasavvufta ehil olan bir çok âlimin kitaplarını ve tasavvuf ehlinin menkıbelerini
araştırdıktan sonra ve tasavvuf ehli ile sohbet edip onlara suâller sorduktan sonra yazdım.
Allahü teâlâdan yardım diler, O’na sığınırım. O’nun Peygamberine salât ve selâm olsun. Onu kendime
vesîle ederek, şefâatini beklerim. Günahlardan yüz çevirip tâate yönelmek, Allahü teâlânın güç ve
kuvvet vermesi iledir.”
Eserlerinden seçmeler:
“Tasavvuf büyükleri buyurdular ki: Sûfilere “Sûfiyye” denilmesinin sebebi, içlerinin saf (hâlis), dışlarının
pak (temiz) olması sebebiyledir.”
Bişr bin Hâris: “Sûfî, kalbini Allah için saf hâle getirmiş olan zâttır” buyurdu. Ba’zı büyükler de:
“Sûfilere, sofdan (yünden) yapılmış elbise giydikleri için sûfî denilmiştir” buyurdular.
Evliyâdan bir zâta sûfî kime denir diye sorulunca: “Kendisi bir mala sahip olmadığı hâlde, kendisinde
hırs ve dünyâya düşkünlük bulunmayan kimseye denir” cevâbını vermiştir.
Tasavvuf büyüklerine sıfat ve saff-ı evvel nisbet edenler, bâtınlarını, kalblerini dikkate aldılar. Gerçekten,
eğer bir kimse dünyâya düşkün olmaz ondan yüz çevirirse, Allahü teâlâ o kulun sırrını, saf kalbini
nurlu kılar. Kalbine nûr akıtır. Resûlullah (s.a.v.) hadîs-i şerîfte “İçine nûr giren kalb açılır ve genişler”
buyurdu. “Yâ Resûlallah bunun alâmeti nedir ” diye sorulunca, “Fânî dünyâdan uzaklaşmak,
ebedî olan âhırete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır” buyurdu. Bu hadîs-i
şerîfle Peygamberimiz (s.a.v.), dünyâya düşkün olmayanların kalblerini, Allahü teâlânın nurlandıracağını
bildirdi.
Kalbin saf ve nurlu olması “Eshâb-ı Suffanın” vasıflarındandır. Zahirdeki temizlik; pis olan şeylerden,
bâtındaki temizlik; aklı kötü düşüncelerden, kalbi aşağı ve kötü arzulardan uzaklaştırmak suretiyle
olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş,
onları Allahı anmaktan (O’na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan) alıkoymaz...”
buyurdu (Nûr-37).
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir ” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir”
buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, tasavvuf nedir diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların
rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak,
ruhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde
hareket etmek, herkese nasîhatta bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahidde durmak, Muhammed
aleyhisselâmın dînine uymak.”
Yûsuf bin Hüseyn, Zünnûn-i Mısrî hazretlerine; “Kiminle dost olayım ” diye sorunca, “Fazla bir şeye
sâhib olmayan, senin hiç bir hâlinden dolayı seni ayıplamayan, kendilerine karşı ne kadar değişirsen
değiş, sana karşı gösterdikleri tavırlarını değiştirmeyen kimselerle dost ol. Çünkü dostlara en çok muhtaç
olduğun zaman, çok değiştiğin zamandır” buyurdu.
“Ma’lûm olsun ki, tasavvufî ilimler, hâllere ait bilgilerdir. Hâller amellerden hâsıl olur ve amelin neticesidirler.
Sâlih amel işlemeyen, hâllere kavuşamaz. Amellerin doğru olması için ilk şart, bunlara ait bilgileri
öğrenmektir. Bu bilgiler ise fıkıh ilmi ile bildirilen dînî hükümlere ait bilgilerdir. Namaz, oruç ve diğer
farzlar olup, nikâh, talâk, alış-verişten, hayatın diğer ihtiyaçlarına ait bilgiler (ilmihâl bilgileri) bu konuya
girer. Bu bilgiler çalışmak ve öğrenmekle elde edilir.
İnsana ilk lâzım olan şey, sağlam bir i’tikâda, ya’nî Ehl-i sünnet i’tikâdına sâhib olmasıdır. Bu yolun
doğru olduğunu kesinlikle bilecek kadar yeterli bilgiye sâhib olması da lâzımdır. Buna tevhid ve ma’rifet
ilmi (veya i’tikad bilgisi) denir. Bu i’tikâdı elde ettikten sonra lâzım olan şey, dînî hükümleri (ilmihâl bilgile-
135 -
rini) öğrenmesi ve onlarla amel etmesi lâzımdır. Bunları elde eden kimsenin nefsin âfetlerini bilmesi,
nefsin nasıl ıslâh edileceği, kötü huyların ne şekilde düzeltileceğini ve şeytanın kurduğu tuzakların neler
olduğunu, dünyâ fitnesini ve bunlardan korunma yollarını bilmesi gerekir. Bu ilme “Hikmet ilmi” denir.
Büyüklerden biri buyurdu ki: “Havâtır=hatıra gelen şeyler dört çeşittir: Allahü teâlâdan gelen, melekten
gelen, nefsten gelen, şeytandan gelen. Allahü teâlâdan gelen, kulu uyarmak içindir. Melekten
gelen, ibâdete teşvik için, nefsden gelen, hevâ ve heves peşinde koşmaya sevk etmek için, şeytandan
gelen, günahı câzib göstermek içindir. Allahü teâlâdan gelen hatırlama, tevhid nuruyla kabul edilir. Melekten
olan hatırlama, ma’rifet nuru ile kabul edilir. Nefsden gelenden, îmân nuru ile sakınılır. Şeytandan
gelenden ise, İslâm nuruyla sakınılır, karşı konulur.”
Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Tövbe nedir ” diye sorulunca, “Günahı unutmandır” buyurdu. Bu sözü ile,
günah olan işi kalbinden öyle çıkarmak lâzım ki, ruhunda bundan eser kalmasın. Böylece bu günahı hiç
işlemeyen, tanımayan biri hâline gelirsin” demek istemiştir. Rüveym hazretleri de: “Tövbe, tövbeden tövbe
etmektir” buyurmuştur. Bu sözü, Râbi’a-i Adviyye hazretlerinin şu sözü açıklamaktadır: “Rabbime
tövbe ederken, estağfirullah derken, bu sözümdeki samîmiyyetimin tam olmamasından korkar, bunun
için tövbe ederim.”
Hüseyn bin Megazilî’ye tövbe nedir denildi. “İnâbe tövbesini mi, isticâbe tövbesini mi soruyorsunuz ”
dedi. Soran kimse inâbe tövbesi nedir dedi. “Sana ve herşeye gücü yeten Allahü teâlâdan (Allahü
teâlânın azabından) korkmandır” buyurdu. Ya isticâbe tövbesi nedir deyince, “Sana yakın olduğu (her an
seni gördüğü) için Allahü teâlâdan utanarak haya etmendir” buyurdu. Zünnûn-ı Mısrî hazretleri buyurdu
ki: “Avamın tövbesi günahlardan, evliyânın tövbesi gaflettendir. Enbiyânın tövbesi ise, bulunduktan yüksek
derecelerden daha yükseğine kavuşamadıkları içindir.” Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri “Zühd, eli maldan,
kalbi, onu arzu etmekten çekmektir” buyurdu.
Şiblî hazretlerine zühd nedir diye sorduklarında “Eğer dünyânın Allah indinde sivrisineğin
kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire bir yudum su bile içirmezdi” buyurulan hadîs-i şerîfe işaret
ederek, “Yazık size, dünyâda bir sivrisineğin kanadından daha kıymetli ne var ki, ondan zühd edilsin ”
buyurdu. Sehl-i Tüsterî hazretleri “Sabır, Allahü teâlâdan bir ferahlık kapısı açmasını beklemektir” buyurdu.
Ali Rodbârî hazretleri bir şiirinde: “Her uzvumun bir dili olsa, bununla, verdiğin ni’metler için
(Rabbim) sana şükretsem, bu benim şükrümün çok olmasından ziyâde, senin ni’met ve ihsanının arttığını
gösterir. Çünkü, ni’metlerine şükretmeyi nasîb etmen de bir ni’mettir” buyurdu.
Ebû Eyyûb hazretleri buyurdu ki: “Tevekkül, bedeni kulluğa, kalbi Allaha çevirmek ve yetecek kadar
rızka râzı olmaktır.”
Ebû Abdullah Kureşî de: “Tevekkül, sâdece Allahü teâlâya sığınmak, O’na yönelmektir” buyurdu.
İbn-i Mesrûk: “Tevekkül, tecelli eden kadere ve hükme teslim ve râzı olmaktır” buyurdu.
Zünnûn-i Mısrî hazretleri: “Rızâ, kaderin tecellileri, acıları karşısında, kalbin sürûr içinde olmasıdır”
buyurdu.
Ruveym hazretleri de rızâyı, “Allahü teâlânın takdirini sevinçle karşılamaktır” diye ta’rif etmiştir.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri “Yakîn, şüphenin kalkmasıdır” buyurdu.
Büyüklerden biri: “Zikir, gafletten kurtulmaktır. Gafleti ortadan kaldırdığın zaman sussan da zikirdir”
buyurmuştur.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri: “Muhabbet, kalbin meylidir” buyurdu. Bu sözün ma’nâsı; Muhabbet:
Kulun kalbinin, tekellüfsüz (zorlamadan) Allahü teâlâya ve O’na ait olan şeylere yönelmesidir. Bir başka
zât, “Muhabbet muvafakattir” buyurdu. Bu sözün ma’nâsı: Allahü teâlânın emrettiği şeylere itâat etmek,
menettiği şeyleri terk etmek, hükmüne ve takdirine râzı olmak demektir.
Bir başka zât da, “Muhabbet; sevdiğin herşeyini, sevdiğine fedâ etmendir” buyurmuştur.
Sehl-i Tüsterî hazretleri buyurdu ki: “Kim Allahü teâlâyı severse, hayat onun yaşadığı hayattır.” Bu
sözün ma’nâsı; böyle yaşayanın hayatı hoş olur. Çünkü, ister sıkıntı, ister ferahlık olsun, sevgiliden gelen
herşey sevene lezzet verir demektir. “Kim Allahü teâlâyı severse, O’nun için hayat yaşamak değildir.”
Bu sözün ma’nâsı da; Rabbini seven, dâima Rabbine kavuşmak ister. Bunun ızdırabını çeker. Böylece
bu dertle hayat ona tatlı olmaz.
Bir büyük zât da buyurdu ki: “Allahü teâlânın kulunu sevmesi, başka şeyle meşgul olmayacak derecede,
onu kendine mübtelâ kumaşıdır.”
Gülâbâdî hazretlerinin diğer meşhûr bir eseri olan “Bahr-ül-fevâid” adlı eserinden seçmeler: Bu
eserine, Allahü teâlânın sevgisi ile ilgili hadîs-i şerîfleri açıklamaya başlayarak, güzel ahlâkla ilgili birçok
- 136 -
hadîs-i şerîfi şerh etmiştir. Bu şerhlerinden bir kısmı şöyledir: Enes bin Mâlik (r.a.), Resûlullahın (s.a.v.)
şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.”
Gülâbâdî hazretleri bu hadîs-i şerîfi şöyle şerh etmiştir: “Kolaylaşırınız”: Gönüllü olan insanların yönlerini
Allahü teâlâya çeviriniz. Onları, bütün ihtiyaçlarını Allahü teâlâdan ister hâle getiriniz. Her hâllerinde
doğru yol üzere olmaları için, onlara rehber olunuz, demektir. Çünkü kolaylığın her çeşidi Allahü
teâlâdandır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Allah sizin için kolaylık diler, size güçlük
dilemez” (Bekara-189) ve “Allah size bir güçlük dilemez” buyurdu (Mâide-6).
“Zorlaştırmayınız”: İnsanı, insana muhtaç hâle sokmayınız: Bir kimseyi, ihtiyaçları halk tarafından
karşılanır duruma getirmeyiniz. Çünkü ihtiyaçları karşılayan kimseler de, muhtaç kimseler gibi muhtaçtırlar.
Bu sebeble belli bir şeyin kendilerine ait olması için, birbirleri ile çekişir duruma gelirler. Böylece
sâhib olmak istediğiniz ve bunun için uğraştığınız şeyleri elde etmekte güçlük çekersiniz, demektir.
“Sevdiriniz (diğer bir rivâyetle Müjdeleyiniz)” ibaresi de bu söylediklerimizi kuvvetlendirir. Çünkü sükûn,
itminan ve tatmin ma’nâsınadır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen, “Bunlar, Allahın zikri ile
kalbleri huzura kavuşarak îmân edenlerdir...” buyurdu (Ra’d-28). Mü’min, umduğunu elde etmek
için devamlı ızdırab ve sıkıntı içindedir. Allahü teâlâya döndürülüp, ızdırabı, zarurî ve ihtiyari olarak sükûna
kavuşuncaya kadar, umduğuna kavuşmak için ızdırap çeker. Umduğunu arzu etme hâli devam
eder. “Nefret ettirmeyiniz” buyurulması da böyledir. Onları, Allahü teâlâdan başka şeylere ve başkalarına
yönelterek dağınık hâle sokmayınız. Dağınıklığın sonunda yolları ayrılır, meslekleri değişir. Gayelerine
kavuşmak için, tâkib ettikleri yollar onları parçalar.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir kimsenin maksadı dünyâ ve dünyâlık olursa,
Allahü teâlâ onun iki yakasını bir araya getirmez. Maksadı ahıret olan kimseyi ise, Allahü teâlâ
perişan etmez, ona huzur verir.” Maksadı dünyâ olanın hâli böyledir. Maksadı ahıret olanın hâli de
budur. Buna göre düşününüz. Hz. Âişe “Resûlullah (s.a.v.) her nezaman iki iş arasında muhayyer bırakılsa,
en kolayını tercih ederdi” diye rivâyet ettiği hadîs-i şerîfin izahı budur. Bu hadîs-i şerîf “Resûlullah
(s.a.v.) dâima Allah için olanı tercih ederdi” demektir. Çünkü o, Allahü teâlânın muradı olan şeyi tercih
etmek, kolaylığı tercih etmektir. Çünkü Allahü teâlânın irâde ettiği ve istediği şey kolaylıktır.
“Allahü teâlâ bir kuluna ihsanda bulununca, ni’metinin eserini üzerinde görmek ister”
hadîs-i şerîfini Gülâbâdî hazretleri şöyle açıklamıştır: “Ni’metin eseri” sözü ile, iyi amel işleyerek Allahü
teâlâya şükretmek ve O’na hamd ve senada bulunmak, zahiren ve bâtınen onu zikretmek, insanlara
ikrâm ve iyilikte bulunmak, başkalarına faydalı olup, komşuya iyilik etmek, sâhib olduğu malın fazlasını
hayra harcamak” ma’nâlarına gelmektedir.
Gülâbâdî hazretleri: “Tasavvuf, kadere rızâ göstermek ve güzel ahlâka sâhib olmaktır” buyurdu.
1) Et-te’arruf li mezheb-i ehl-it-tasavvuf
2) Bahr-ül-fevâid Vr. a-b
3) Hediyyet-ül-ârifîn cild-2, sh-54
4) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh-53, 105, 225, 419
5) Tabakât-üs-sûfiyye sh-379
6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-1000
7) Mektûbât (İmâm-ı Rabbânî) cild-3, 90. mektub
8) Mu’cem-ül-müellifîn cild-8, sh-212, 222
HAKÎM-İ SEMERKANDÎ:
Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebü’l-Kâsım olup, adı İshâk bin Muhammed bin İsmâil
bin İbrâhîm bin Zeyd el-Hakîm es-Semerkandî’dir. Hakim Semerkandî lakabıyla meşhûr olmuştur. Fıkıh
ve kelâm ilmini, meşhûr âlim Ebû Mensûr Muhammed Mâtürîdî’den tahsil etti. Ebû Bekr Verrâk ve zamanındaki
Belh evliyâsı ile sohbet etti ve onlardan tasavvuf ilmini öğrendi. Hakim Semerkandî 342 (m.
953) senesinde Muharrem ayının onuncu günü vefât etti.
Hakim Semerkandî, Abdullah bin Sehl ez-Zâhid ve Amr bin Âsım el-Mervezî’den hadîs-i şerîf
dinliyerek rivâyet etmiştir. Kendisinden ise, Abdülkerîm bin Muhammed el-Fakîh es-Semerkandî hadîs-i
şerîf dinleyip rivâyette bulunmuştur.
Sem’ânî, Hakim Semerkandî hakkında şöyle demiştir: “Hakim Semerkandî sâlih kullardan olup,
hikmet, güzel söz, iyi ifâde hususunda örnek idi. Uzun zaman Semerkand kadılığı yaptı. Güzel ahlâk
sahibi idi. Doğu ve batı illerinde ismi yayıldı. Ebü’l-Kâsım HaMm diye tanındı.”
Hakim Semerkandî, birçok eser yazmıştır. Eserlerinden “es-Sevâd-ül-a’zam” diye tanınan “er-
Redde âlâ eshâb-il-hevâ el-müsemmâ Kitâb es-sevâd el-a’zâm âlâ mezheb el-İmâm el-a’zam Ebû
Hanîfe” adlı eseri çok meşhûrdur. Bu kitapta Ehl-i sünnet i’tikâdına ait altmışbir temel esâsı açıklamakta
ve bid’at ve dalâlet fırkalarını reddetmektedir. Ayrıca es-Sahâif-ül-ilâhiyye adlı yazma eseri Mısır’daki
Ezher Üniversitesi’nin kütübhânesinde mevcuttur.
- 137 -
Hakim Semerkandî es-Sevâd-ül-a’zam kitabına, Peygamber efendimizin (s.a.v.) şu hadîs-i şerîfini
rivâyet ederek başlar: Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Benî İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı.
Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasara da,
yetmişiki fırkaya ayrılmıştı, Ye’mişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim
de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.”
Eshâb-ı kirâm, bu bir fırkanın kimler olduğunu sordukta, “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve
Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. O kurtulan fırka, Ehl-i sünnet vel cemâatdır ki, insanların
en iyisi olan Peygamber efendimizin (s.a.v.) yoluna sarılmışlardır.
Hakîm-i Semerkandî’nin aynı eserinde; bir insanın “Ehl-i sünnet vel cemâat’den olabilmesi için,
atmışbir temel esâsı kabullenmesi gerekir. Bu temel esaslardan ba’zıları şunlardır:
1. İmânında şübhesi olmayacak. Mü’min, imânında şüpheye yer vermemelidir. Çünkü Allahü teâlâ
Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allaha ve Peygamberine
îmân etmişlerdir, sonra îmânlarında şüpheye düşmemişlerdir.” (Hucûrât-15)
2. Günahkâr olan mü’mine, günaha helâl demedikçe kâfir denmeyecek. Meselâ, bir müslüman
yüzbin cana kıysa, yüzbin küp şarap içse ve bu günahlara helâl demedikçe yine mü’mindir. Bir
müslümana kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.
3. Hayır ve şerrin Allahü teâlânın takdiriyle meydana geldiğine inanacak. Çünkü Cebrâil (a.s.),
Peygamber efedimize (s.a.v.) îmânın ne olduğunu sorduğunda, imânın altı temel esâsını açıklamış ve
sonunda şöyle buyurmuştur: “İmânın altıncı şartı da, kadere, hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna
inanmaktır.”
Mü’min bilmelidir ki, hiçbir şey ilâhi kaza dışında meydana gelemez ve kul Allahü teâlânın kazasının
önüne geçemez. Allahü teâlânın kazâsını inkâr ve reddetmek de küfürdür.
4. Allahü teâlânın kelâmı olan Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir diyecek ve inanacak. Çünkü Kur’ân-ı
kerîm, hakiki anlamında Allahü teâlânın sözüdür. Kurân-ı kerîm mahlûktur diyen küfre gider. Peygamber
efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Ümmetim üzerine bir zaman gelecek ki, o zaman
ba’zı kimseler Kur’ân mahlûktur (yaratılmıştır) diyecek. Aranızdan, yaşayıp da onlara yetişen
olursa, kendileri ile ağız mücadelesi yapmasın, onlarla oturup kalkmasın, çünkü onlar yüce
Allaha küfür etmişlerdir. Onlar Cennete gidemezler, kokusunu alamazlar.”
5. Kabir azabını hak bilecek ve inanacak. Kabir hayatının varlığını Peygamber efendimiz (s.a.v.)
şöyle açıklıyor: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya ateş çukurlarından bir çukur
dur.” “Her gece Mülk sûresini okuyandan, Allahü teâlâ kabir azabını uzaklaştırır.”
6. Peygamber efendimizin şefâatine inanacak. Çünkü Peygamber efendimiz (s.a.v.): “Şefâatim,
ümmetimden günahı büyük olanlaradır.” buyurdu. Şefâati inkâr eden sapık yoldadır. Yine bir hadîs-i
şerîfte Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Her kim bana salevât geti rirse, onun bu salevâti kıyâmet
günü bana arz edilir. Umarım ki, ben de kendisine şefâatte bulunurum.”
7. Peygamber efendimizin (s.a.v.) mi’râcına, göklere yükselip Arş’a vardığına inanacak. Mi’râcı inkâra
kalkışıp bu husustaki âyetleri reddeden dinden çıkar. Kur’ân-ı kerîmde mi’râc hakkında Allahü teâlâ
meâlen şöyle buyuruyor: “Peygamber doğru yoldan sapmadı. Bâtıla da inanmadı. O kendi nefsinden
söylemiyor. Kur’ân sâde bir vahiydir, ancak vahy olunur. Ona, kuvvetleri pek çok olan
(Cebrâil) öğretti. Öyle ki, görünüşü güzel olup, hemen hakîki şekli üzere doğruldu ve Cebrâil en
yüksek ufukta idi. (dünyâ semâsında idi.) Sonra Cebrâil, Hz. Peygambere yaklaştı ve (aşağı)
sarktı. Böylece Peygambere olan mesafesi, iki yay aralığı kadar veya daha az oldu. Cebrâil
vahy etti. Allah’ın kuluna vahy ettiğini, Hz. Peygamber, mi’râcta gözü ile gördüğünü, kalbi ile
tekzîb etmedi. Şimdi siz Peygamberin o görüşüne karşı, O’nunla mücâdele mi ediyorsunuz
Yemin olsun ki O, Cebrâil’i hakîkî suretinde bir daha da (mi’râctan inerken) gördü. Sidret-ülmüntehânın
yanında gördü. Me’vâ Cenneti, Sidre’nin yanındadır. Sidre, çepeçevre meleklerle
kaplanmıştı. (Hz. Peygamber gördüğü ahvâli tam gördü de) göz ne kaydı, ne de aştı. And olsun ki;
Peygamber, Rabbinin en büyük alâmetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm 2-18)
8. Bir mü’min kıyâmet günü hesaba çekileceğine inanmak zorundadır. Bunu inkâra kalkışan,
İslâmiyyetten ayrılmış ölür.
9. Bir mü’min, Peygamber efendimizden (s.a.v.) sonra gerek Sahâbîler, gerek ümmet içinde sırasıyla
Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den (r.anhüm) daha üstün kimsenin olmadığına ve
bunların Allah’ın Resûlünün halîfeleri olduğuna inanacaktır.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) hadîs-i şerîfte buyurdular ki: “Benden sonra bu ümmetin en üstünü
(sırasıyla) Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’dir. Onların aleyhinde konuşmayın, haklarında
hayırdan başka söz söylemeyin ki, bedbaht olmayanınız.”
- 138 -
10. Bir müslüman Peygamberlerin derecelerinin, velilerin mertebelerinden üstün olduğuna inanacak.
Aksini söyleyen doğru yoldan ayrılmıştır. Çünkü veliler yüksek derecelere, ancak Allahü teâlâya ve
Resûlüne üstün bir itâat göstermekle yükselebilirler. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor:
“Allaha ve Peygambere itâat edenler. İşte bunlar, Allahın kendilerine ni’met verdiği Peygamberlerle,
sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlar ne güzel bir arkadaştır.”
(Nisa: 69).
11. İmânın iki uzuv, ya’nî dil ve kalb ile gerçekleştiğine inanacak, imân, Allahü teâlânın
vahdaniyyetine ve Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna kalb ile inanmak, dil ile söylemektir.
Dili ile söyleyip, kalbi ile bu birliği ikrara yanaşmayan münafıktır. İki yüzlüdür. İmân, dil ile ikrar, kalb ile
tasdîktir.
12. Allahü teâlânın hiçbir varlığa benzemediğini bilecek. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde
meâlen şöyle buyuruyor: “O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden çiftler yaratmıştır.
O’nun misli gibi O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, Semidir. Bütün söylenenleri işitir.
Basîrdir; bütün yapılanları görür.” (Şûrâ-11). İhlâs sûresinde ise Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor:
“De ki; O, Allahdır, tekdir, eşi ortağı yoktur. Allah Samed’dir; her yaratığın muhtaç bulunduğu
eksiksiz bir varlıktır. Doğurmadı ve doğurulmadı da. Hiçbir şey de O’na denk olmamıştır.”
13. Müslüman, ölüm sonrası dirilmeyi kabullenecek. Diriliş gününü inkâr eden İslâmiyetin îmân
esâsını kabul etmemiş olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Sizi (babanız Âdem’i),
o arzdan (topraktan) yarattık. Yine ölümünüzden sonra, sizi ona döndüreceğiz. Hem de
ondan sizi, başka bir defa daha, çürümüş ve dağılmış bedenlerinizi toplayıp ruhlarınızı iade
ederek çıkaracağız.” (Tâhâ-55).
14. Vücûddan kan, irin, vs. aktığında abdestin bozulduğuna, yeniden abdest almak lâzım geldiğine
inanmak gerekir. İnsanın içinden dışarıya çıkan veya akan her madde ile abdest bozulur.
15. Müslüman, son nefesini nasıl vereceği endişesiyle Allahü teâlâdan korkmalıdır. Çünkü hiçbir
kimse, imânla mı, yoksa imânsız olarak mı gideceğini bilemez. Son nefes korkusunu hissetmek, bütün
mü’minlere farzdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler! Allahtan
korkun ve herkes, yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Allahtan korkun, çünkü
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Haşr-18).
Bir hadîs-i kudsîde ise, Peygamber efendimiz (s.a.v.), Allahü teâlânın şöyle buyurduğunu haber
verir “Kuluma iki korku ve emânı birlikte vermem. Ya’nî, dünyâda benden korkanı, âhırette emin
kılarım, dünyâda benden emin bulunanı da, âhırette korkuturum.” Son nefes endişesi duymayan
ve sonunun ne olacağı hususunda Allahü teâlâdan korkmayan dalâlet içindedir.
16. Müslüman pekçok günah işlese de, Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Çünkü,
Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesen imânsız olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle
buyuruyor: “Allah’ın lütfundan ümidinizi kesmeyiniz! Çünkü Allahın lütfundan ancak kâfirler
topluluğu ümidini keter.” (Yûsuf-S )
Müslüman bir kimse, mü’min bir kardeşini öldürse, zina yapsa, namaz kılmaşa, oruç tutmasa ve
birçok günah işlese, İslâmiyeti inkâr etmediği sürece kesinlikle mü’min sayılır. Bu işlediği günahlardan
tövbe ederse, Allahü teâlâ tövbesine karşılık verir. Tövbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse adaletiyle
azâb eder. dilerse rahmetiyle Cennete sokar. Kim bir mü’mine bu işlediği büyük günahlardan dolayı kâfir
dese, kendisi kâfir olur. Ayrıca, Allahü teâlâya inandıktan sonra yaptığı günahlar, mü’mine zarar
getirmez fikrini ileri süren de imânsız olur.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Ey günah işlemekle nefslerine karşı
haddini aşmış kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyiniz. Çünkü Allah, şirk ve küfürden
başka, dilediği kimselerden bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki, O, Gafurdur; çok
bağışlayıcıdır. Rahimdir, çok merhametlidir.” (Zümer 53)
17. Müslüman, imânla amelin ayrı ayrı şeyler olduğunu bilecek. Her Peygamberin kendine has bir
şeriati, bir yolu vardır. Fakat hiçbirinin îmânı ötekinden farklı değildir. îmânda süreklilik şart iken, amelde
bu mevzubahis değildir. Zîrâ kişinin vakit girmeden kıldığı namaz, vakit namazı yerine geçmez. Ramazan
gelmeden tuttuğu oruç, Ramazan orucu olarak sayılmaz. Bir inançsız bütün hayır ve tâatleri yapsa
müslüman olamaz, çünkü îmân amelden önce gelir.
18. Müslüman, Münker ve Nekir adlarındaki iki meleğin, kabirde ölüyü sorguyaçekeceklerini hak
bilecek. Bunu inkâr eden Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılmış olur. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali’nin
de bulunduğu bir toplulukta Hz. Ömer’e buyurdu ki: “Yâ Ömer! Ölünce seni dar bir mezara koyarlar.
Münker ve Nekir getir. Gözleri şimşek çakar, sesleri gök gürültüsü gibidir. O zaman ne yapa-
139 -
caksın ” Hz. Ömer suâl etti ki: “Yâ Resûlallah, o zaman, şimdiki gibi aklım başımda olur mu ” “Evet
yâ Ömer” diye buyurduklarında Hz. Ömer, “Öyleyse korkmam. Allah’ın izniyle onlara gereken cevâbı
veririm” dedi.
19. İmân eden kimse, dünyâdaki insanların beş kısma ayrıldığını bilecek. Bunlar; müşrik, münafık,
günah işlemeyen mü’min, günah işleyip hemen arkasından tövbe eden müslüman ve tövbede ısrar etmeyen
günahkâr müslümandır. Müşrik veya münâfık olarak ölen, Cehenneme girer ve orada ebediyyen
kalır. Günahsız veya tövbe etmiş olarak vefât eden mü’min, Cennete girer ve orada ebedî kalır. Günah
kâr mü’minlere ise, Allahü teâlâ dilerse adaletiyle azâb eder, dilerse lütfuyla Cen nete sokar.
20. Bir müslüman şunu iyi bilmelidir: Üzerinde kul hakkı olan bir kimse, hakkı bulunan kimseleri
hoşnut kılmadan ve helâlleşmeden vefât ederse, âhıret gününde, Allahü teâlâ onun iyiliklerinden hak
sahiblerine alacakları kadar verir.
21. Bir müslümanın, Sırat köprüsünü hak bilmesi lâzımdır! Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadîsi
şerîfte buyuruyorlar ki: “Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden
karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit; bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere,
yaya yürüyüşüyle üçbin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan,
ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekâttan, dördüncüde oruçtan, beşincide hacdan,
altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana- baba hakkından ve kul hakkından sorulur.
Bunlara cevap verirse, şimşekden hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse Cehenneme
düşer.”
22. Mü’min kişinin, Allahü teâlânın dilediğini yaptığını ve yapacağını bilmesi gerekir. Hüküm
O’nundur. Kimse O’na hükmedemez. İstediğine karar veren O’dur. Yapacağından mes’ûl olmaz.
23. İmân eden kimse, Allahü teâlânın bizatihi alîm ve kadir olduğunu, ilim ve kudret sahibi bulunduğunu
bilmelidir.
24. Evliyânın kerâmetine inanmak lâzımdır. Evliyânın kerâmetine inanmıyan, bid’at sahibi sapık
olur.
Es-Sevâd-ül-a’zam kitabının sön kısmında, Hakim Semerkandî şöyle yazıyor: “İmâm-ı Ebû
Hanîfe’ye göre, îmân iki temel üzeredir. Kalb ile tasdîk, dil ile ikrardır. Tasdik en büyük temeldir, ikrar bu
tasdîkin varlığını isbâtlayan bir delildir, îmân kesinlikle, ziyâde ve noksanlığı kabul etmez.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh-237
2) Keşf-üz-zünûn sh-1008
2) El-A’lâm cild-1, sh-296
3) Fevâid-ül-behiyye sh-44
4) Tabakât-ül-fukaha sh-63
5) Nefehât-ül-üns sh-175
7) Es-Sevâd-ül-a’zam
8) Kıyâmet ve Âhıret sh-242
HÂKİM-İ ŞEHÎD (Muhammed bin Muhammed):
Hanefî mezhebindeki hadîs ve fıkıh âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Ahmed bin
Abdullah bin Abdülmecîd bin İsmâil bin Hâkim el-Mervezî el-Belhî’dir. Künyesi, Ebü’l-Fadl olup, Hâkim
lakabıyla meşhûr olmuştur.
İlim öğrenmek için Horasan, Nişâbûr, Rey, Bağdâd, Kûfe ve daha başka yerlere seyahatler yaptı
ve çeşitli kitaplar te’lif etti. Buhara kadılığında ve daha sonra Horasan emîrinin vezirliğinde bulundu. 344
(m. 955) târihinde Rebî-ül-âhır ayında şehîd edildi.
Hâkim, Merv’de Muhammed bin Ussâm bin Süheyl, Muhammed bin Hamdeveyh, Rey’de İbrâhim
bin Yûsuf, Bağdâd’da Haysem bin Halef, Kûfe’de Ali bin Ebî Abbâs Becilî, Mekke’de Mufaddal bin Muhammed,
Mısır’da Ahmed bin Süleymân el-Mısrî, Buhârâ’da Muhammed bin Sa’îd en-Nevhâbâzî ve
daha başka âlimlerden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Kendisinden de Ebû Abdullah
el-Hâkim, Horasan emîri ve daha başka âlimler ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.
O, hadîs-i şerîf ilminde sika (sağlam, güvenilir), sadûk; ya’nî rivâyet ettiği hadîslerde i’timâd edilir,
altmış bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen, çok ibâdet eden, halkın sevgisini kazanmış, fazîlet, vera’ ve takva
sahibi bir âlimdir.
Sem’ânî şöyle anlatıyor: Hâkim-i Şehîd, şehid olduğu günün sabahına kadar, kıldığı her namazdan
sonra “Yâ Rabbî! Bana şehîdliği nasîb eyle ” diye duâ ederdi. Son gece gürültüler işitti. “Ne var, ne
oluyor ” dedi. Dışarıdan: “Askerler toplanmışlar, erzakın eksik verildiğini söyleyerek sizi suçluyorlar”
dediler. “Yâ Rabbî! Beni affeyle” dedi. Sonra bir berber çağırıp başını tıraş ettirdi, gusül abdesti aldı ve
- 140 -
güzel bir kefen giydi. Bütün gece sabaha kadar namaz kıldı. Sabahleyin isyancılar etrafını sardılar. Sultan,
toplanan isyancıların üzerine asker gönderip, onları bu işten menetti. Sultânın askerleri ile isyancılar
arasında büyük bir vuruşma oldu. Neticede sultânın askerleri gâlib geldiler. Fakat Hâkim bu arada, secdede
iken şehîd edildi.
İbn-i Âbidin, birinci cildin kırkyedinci sahifesinde: “Hanefî mezhebinin bilgileri, sonraki âlimlere üç
yoldan gelmiştir:
Birincisi, (Usûl) haberleri olup, bunlara zahir haberler de denir. Bunlar, Hanefî mezhebinin sahibi
olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’den ve talebesinden gelen haberlerdir. Bu haberler, İmâm-ı Muhammed’in
altı kitabı ile bildirilmektedir. Bu altı kitab; (El-mebsût), (Ez-ziyâdât), (El-câmi-üs-sagîr), (Es-siyerüs-
sagîr), (El-câmi-ül-kebîr), (Es-siyer-ül-kebîr) kitâplarıdır. Bu kitapları İmâm-ı Muhammed’den güvenilir
kimseler getirdiği için, (Zahir haberler) denilmiştir. Usûl haberlerini ilk toplıyan Hâkim-i Şehîd (Muhammed
bin Muhammed)’dir. Bunun (Kâfi) kitabı meşhûrdur. Kâfi’nin şerhleri çoktur.” buyurmaktadır.
Hâkim-i Şehîd’in yazmış olduğu eserler, ilimdeki üstünlüğünü ve olgunluğunu göstermektedir. Onun
Kâfi ve Müntekâ adlı kitapları, İmâm-ı Muhammed’in bildirdiği usûl bilgilerini toplayan iki meşhûr
eserdir.
Kitaplarından ba’zıları şunlardır: Kitâb-ül-Muhtasar, Kitâb-ül-Müntekâ, Kitâb-ül-Müstehlis, Kitâb-ül-
Kâfi, Kitâbüd-Dürer ve Gurer.
1) Tabakât-ül-fukaha sh-57
2) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh-282, 602
3) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh-32
4) Fevâid-ül-behiyye sh-185
5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh-185
6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-121, 235, 1009, 1078, 1073
7) İbn-i Âbidin cild-1, sh-47
HAKÎM-İ TİRMİZÎ (Muhammed bin Ali):
Büyük hadîs imâmı. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, ma’rifet sahiblerinin en ileri gelenlerinden,
ilmi ile amel eden âlimlerdendi. İsmi, Muhammed bin Ali bin Hasen bin Bişr ez-Zâhid olup, künyesi Ebû
Abdullah’tır. Tirmiz’de doğmuş olup, doğum târihi bilinmemektedir. Horasan evliyâsının büyüklerinden
olan Hakîm-i Tirmizî, Tirmiz’de uzun müddet bulundu. Tirmiz, Buhârâ’nın güneyinde, Ceyhun nehri kenarında
bir kasabadır. Hakîm-i Tirmizî’nin ba’zı beyanlarından dolayı, bu sözlerinin ince ma’nâsını anlayamayan
kimseler tarafından Tirmiz’den çıkarıldı, Belh şehrine geldi. Belh ehâlisi, onu büyük saygı ve
hürmet ile karşıladı. Kendisine izzet ve ikrâmda bulundu. Uzun müddet Belh şehrinde ikâmet eden Hakîm-
i Tirmizî, daha sonra Nişâbûr’a geldi. 320 (m. 932)’de şehîd edildi.
Hakîm-i Tirmizî; babasından, Kuteybe bin Sa’îd, Hasen bin Ömer bin Sakîk, Sâlih bin Abdullah
Tirmizî, Sâlih bin Muhammed Tirmizî, Ali bin Hucr es-Sa’dî, Yahyâ bin Mûsâ, Utbe bin Abdullah el-
Mervezî, Abbâd bin Ya’kûb ed-Devrâkî, Süfyân bin Vekî’den, Horasan ve Irak’taki muhaddislerden hadîs-
i şerîf öğrenmiştir. Yahyâ bin Mensûr el-Kadı, Hasen bin Ali, Nişâbûr âlimleri ve daha pek çok âlim
de ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Tasnif etmiş olduğu pekçok kitabı olan Hakîm-i Tirmizî, Ebû
Türâb Nahşebî Ahmed bin Hadraveyh ve İbn-i Celâ gibi evliyâ ile sohbet etmiş, beraber bulunmuş ve
onlardan çok istifâde etmiştir. Çok hadîs-i şerîf toplamış, zâhid (dünyâya düşkün olmayan) ve âbid (çok
ibâdet eden) bir zât olan Hakîm-i Tirmizî Muhammed bin Ali’nin yazdığı kitapların ekserisi tâb olunmuştur.
Sünnet-i seniyyeye tam uyan, ilmiyle âmil, ümmet-i Muhammed’in büyüklerinden bir zât olan Hakîm-
i Tirmizî, zamanın evliyâsından idi. Velayet s’âhiblerinden olan Hakîm-i Tirmizî, herkesin dili ile
öğülmüş, medh edilmiştir. İnce ma’nâları açıklama ve izah hususunda bir üstâd, hadîs ilminde ise sika
(sağlam güvenilir) bir âlimdi. Sözleri kâmil, hilmi (yumuşaklığı) pek ziyâde, şefkati çok ve ahlâkı pek güzeldi.
Peygamberimizin (s.a.v.) mübârek ahlâkı onda gürülürdü. Meşhûr Keşf-ül-mahcûb kitabının sahibi
Hucvurî: “Hakîm-i Tirmizî çok büyük, mübârek bir zâttır. Benim yanımda öyle bir kıymeti vardır ki, kalbim
tamamen ona bağlanmıştır. Benim üstadım onun için; “Muhammed bin Ali, tek olan iri bir inci’dir. Cihanda
eşi az bulunur” buyurdu” demiştir. Çok kıymetli ve ma’nâlı sözlerinden dolayı Hakim-i evliyâ (velîlerin
hikmetli söz söyleyenlerinden) ismi verilmişti.
Gençliğinde ilim öğrenmek ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için bulunduğu yer olan
Tirmiz’den ayrılıp, başka yerlere gitmek üzere iki arkadaşı ile anlaştı. Bu kararlarını ve anlaşmalarını
annesine anlatınca annesi üzüldü ve “Yavrucuğum! Ben zaîf, kimsesiz ve hastayım. Benim hizmetlerimi
sen yapıyorsun. Beni yalnız, çaresiz kime bırakıyorsun ” dedi. Bu sözler üzerine genç Muhammed bin
Ali Tirmizî’nin gönlüne dert düştü ve arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmayı bozup seferden vazgeçti, iki arkadaşı
ise onu yalnız bırakıp, ilim tahsili için yola çıktılar. Buna ziyadesiyle üzülen Muhammed bin Ali, ne
- 141 -
annesinden ayrılabildi, ne de gönlünden ilim aşkını silip atabildi. Yalnız kaldığı zamanlarda, tenhâ yerlerde
uzun uzun ağlardı. Yine bir gün mezarlıkta oturmuş ağlıyor, hem de “Ben burada câhil kaldım, ilimden
mahrum kaldım. Arkadaşlarım ise âlim olarak geri gelecekler” diye düşünüyordu. Gözlerinden
yaşlar boşandığı bir sırada aniden nûrânî yüzlü, tatlı sözlü bir ihtiyar çıkageldi ve: “Yavrum niye
ağlıyorsun ” diye sordu. O da başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine, “Kısa zamanda o iki arkadaşını
ilimde geçmen için, hergün sana ders vermemi arzu eder misin ” diye sordu. “Evet arzu ederim” cevâbını
verdi. Bunun üzerine bu tatlı sözlü, nûr yüzlü mübârek ihtiyar, Muhammed bin Ali’ye hergün ders
veriyordu. Üç yıl devamlı ders okudu. Üç yıl sonra, bu mübârek zâtın Hızır (a.s.) olduğunu anladı. Buyurdu
ki: “Bu büyük devlet, annemin rızâsı ve duâsı bereketiyle ihsan olundu.” Her Pazar gecesi Hızır
aleyhisselâm ona gelir, ma’nevî hâllerini birbirlerine anlatırlardı.
Buyurdu ki: “Kim bir şeyden korkarsa; ondan uzaklaşır ve ondan kaçar, kim de Allahü teâlâdan
korkarsa, O’na doğru koşar, ya’nî emirlerine yapışır.”
“Âhirette kurtulmak, ibâdet ve amelin çok olmasıyla değil; amellerin ihlâslı ve edeblerine uygun olarak
yapılması iledir.”
“Kalblerin kemâli, Allahü teâlâdan korkmakdaki kemâl ile, nefslerin itminana kavuşması da, takvanın
(haramlardan uzaklaşmanın) kemâli iledir.”
“Mü’minin neş’esi yüzünde, hüznü kalbindedir.”
“Dünyâda iyilikten daha ağır bir yük yoktur. Çünkü, sana iyilik yapan seni bağlamış, kötülük yapan
da, seni serbest bırakmış olur.”
“Çocukların yetiştirilmesi ve terbiyeleri mekteplerde, eşkıyâlarınki hapishanelerde, kadınlarınki evlerde,
gençlerinki ilimde, yaşlıların ve ihtiyarlarınki ise câmilerde olur.”
“Ma’rifetin nuru kalbtedir. Parıltısı ise göğüsteki gönülgözündedir.”
“Cömertlik; Allah için, nefsine düşman olmandır.”
“Dünyâ; hükümdarlar için gelin, zâhidler için aynadır. Hükümdarlar onunla güzelleşir, zâhidler ise
âfetlerine bakarak ondan uzaklaşıp terk ederler.”
“Allahü teâlânın kullarına ve dînine hizmet edecek olanların, tevazu ve teslimiyet sahibi olması
şarttır.”
“Bir kimse kulluğun vasıflarını bilmezse, Rabbânî vasıfları hiç bilemez. Din ilmi ve kulluğun vasıfları
hakkında câhil olan, Allahü teâlânın vasıfları konusunda daha da câhil olur. Mahlûk olduğu hâlde, nefsini
tanımanın yolunu bulamayan bir kimse, Halik olan Allahü teâlâyı tanımaya hiç yol bulamaz. Bir kimse
beşerî sıfatlardaki âfet ve tehlikeleri görmezse; Allahü teâlânın sıfatlarındaki latifeleri ve incelikleri
nasıl ve nereden bilebilir. Çünkü zâhirin, bâtınla alâkası vardır. Bir kimsenin bâtınsız olarak zahirle ilgilenmesi
imkânsızdır. Aynı şekilde; diğer bir kimsenin de, zâhirsiz olarak bâtınla alâkalanması mümkün
değildir.”
“Îsâr nedir ” diye sordular. Cevâbında; “Başkalarının lezzetini ve rahatlığını, kendi lezzet ve rahatlığına
tercih etmektir” buyurdu.
“Yakîn nedir ” diye sordular. Cevâbında; “Yakîn; kalbin, Allahü teâlânın emirlerine itâat etmesidir”
buyurdu.
“Şükür nedir ” diye sordular. Cevâbında, “Şükür, gönlünün, nî’met veren Allahü teâlâya tam bağlı
olmasıdır” buyurdu.
“Nefsin, sende mevcut olduğu hâlde, sen Allahü teâlâyı tanımak istiyorsun. Halbuki senin nefsin,
daha kendisini dahi tanımış değildir. Rabbini nasıl tanıyacak ” “Kendisine halkın vasıfları sorulduğu zaman:
“Apaçık olan bir zaaf ve acizlik. Buna rağmen uzun bir iddia ve da’vâ (uzun emeller)” cevâbını verdi.
Huşu’ sahibi olanların kimler olduğu sorulduğu zaman: “Huşu’’ sahibi olanlar; arzu ateşi sönen,
kalbindeki arzu ve maksaddan tad alma dumanı sükûnet bulan, kalbi İslâmiyete hürmet ve ta’zîm nurları
saçan, böylece nefsin arzuları ve şehvetleri ölen, fakat kalbi ve ruhu dirilen; bunun içinde a’zâları ve
bedeni, huşu’ ve sükûnet içinde bulunanlardır” cevâbını verdi.
“Kanâat nedir ” diye sorulunca, “İnsanın kısmetine düşen rızkına râzı olmasıdır” cevâbını vermişti.
Kendisine, “İmânın gitmesine en çok sebeb olan günah nedir ” diye sordular. Buyurdu ki: “Üç günah
vardır. Birincisi; îmân ni’metine kavuştuğuna şükretmemek. İkincisi; îmânın gitmesinden korkmamak.
Üçüncüsü; mü’minleri incitmek ve onlara eziyet etmek. Biliniz ki, haksız yere bir müslümanı incit-
142 -
mek, Kâ’beyi yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır. Resûlullah efendimiz (s.a.v.) böyle buyurmuştur.
Beyt:
Elinden geliyorsa, kırma kişi kalbini,
Kendini mahv edersin, sen kırarsan birini.
Fütüvveti şöyle tarif etmiştir: “Fütüvvet; evinde devamlı ikâmet edip kalanla, geçici bir zaman bir
kaç günlüğüne oturan birini müsâvî görmektir.” Ya’nî, evinde bir kaç günlüğüne misafir kalanla, aylarca
hattâ yıllarca misafir kalan veya başka türlü, mihnet ve sıkıntı veren iki kişiyi aynı tutmaktır. Hattâ uzun
zaman kalana daha çok izzet ve ikrâmda bulunmaktır.”
Buyurdu ki: “Murakabeni, seni her an; gören Allahü teâlâ için yap. Şükrünü; ni’metlerini senden
eksik etmeyenî Allahü teâlâ için yap. Tâatini; kendisine her an muhtaç olduğun Allahü teâlâ için yap.
Saygı ve huşû’unu da bir ân bile hükümranlığının dışına çıkamayacağın Allahü teâlâ için yap.”
“İslâmiyetin, müslümanlığın aslı şu iki şeydir “Allahü teâlânın yapmış olduğu iyilik ve ihsanı görmek
(ona göre şükr etmek), diğeri ise hicran, ya’nî âhırette çok fecî ve acıklı bir hâle düşmek korkusu.” “Hakîkî
ma’nâda Allahü teâlâyı sevmek, O’nu her an zikredip, O’nunla, ünsiyyet etmektir.”
“Kaybolan, niyetine üzüldüğün kadar, kaybettiğin hiçbir şeye üzülme. Çünkü hiçbir hayırlı amel, niyetsiz
sahîh olmaz.”
“Her kim ki, şübhelilerden uzaklaşmadan kazandığı nafaka ile yetinirse, muhakkak günaha, harâma
düşer.”,..
“Allahü teâlâ kullarının rızkına kefil olmuştur. Kullarına da tevekkül etmeği emr etmiştir. O hâlde
insanlar, Allahü teâlânın tekeffül ettiği şey ile uğraşmayıp, teklif ettiği şeylere, ya’nî O’nun dînine hizmete
koşmalıdırlar.”
Kimin arzusu din, ya’nî âhıret olursa; bu hayırlı düşüncesi hürmetine, dünyevî işleri de âhıret işi
hâline gelir. Bir kimsenin düşüncesi de dünyâ olursa; niyetinin bozukluğu sebebiyle, âhıret işleri de dünyâ
işi hâline gelir.”
“Şeytanın insana, gâfil olduğu bir zamanda yaptığı zarar, yüz aç kurdun, bir koyun sürüsüne yaptığı
zarardan daha fazladır. İnsanın nefsinin kendisine yaptığı zarar da, yüz şeytanın yaptığı zarardan
fazladır.”
“Bir kimsede bulunan fena huyların en kötüsü; kibri, büyüklenmeyi sevmesi ve işlerinde ihtiyar sahibi
olmasıdır (kendi, istediğini yapmasıdır). Çünkü kibir ve büyüklük, kendisinde hiçbir noksanlık bulunmayan
Allahü teâlâya lâyıktır. İrâde ise, ilminde hiçbir cehâlet bulunmayan bir zâttan (cenâb-ı Haktan)
olursa doğru olur.”
“Velî, dâima hâllerini gizler. Fakat her şey, onun velayetini izhâr eder. Velî olduğunu iddia eden
kimse ise, kendisinin velî olduğunu söyler. Fakat herşey, onun yalancı olduğunu söyler, onu tekzîb eder.”
“Azîz, izzet ve şeref sahibi kimse; günahın kendisini zelîl kılmadığı kimsedir. Hür olan kimse; hırs
ve tamahın kendisini köleleştirmediği kimsedir. Arif; şeytanın kendisini esir almadığı kimsedir. Akıllı;
Allahü teâlâdan korkan, harâmlardan sakınan ve nefsini hesaba çekendir.”
Kendisine “Evliyâ son nefeslerinde kötü bir hâlde ölmekten korkarlar mı ” diye sorulunca; “Evet
korkarlar. Fakat bu hatarât (tehlikeler) şeklinde bir korkudur. Allahü teâlâ dostlarının, evliyânın hayatlarını
karanlık bir hâle getirmeyi asla arzu etmez” buyurdu.
“Allahü teâlânın zikri ve O’na ibâdetle öyle meşgul olmalı ki, O’ndan herhangi bir şey istemeye fırsat
kalmamalıdır.”
Kendisine takva ve fütüvvetten suâl edildiği zaman, “Takva (haramlardan sakınmak); kıyâmet günü
hesâbda, hiçbir kimsenin yakana yapışmamasıdır. Fütüvvet de, o gün hiç kimsenin yakasına yapışmamaktır.”
“Her kim harâm bir kuruşu alacaklısına iade ederse, nübüvvetten bir nura kavuşur.”
“Evliyâyı küçük görmek, Allahü teâlâyı tanımanın azlığından ileri gelir. Her makamın kendisine has
bir ehli vardır. Kim bir makama çıkmak arzu ettiği halde, o makamın ehline ya’nî o makamdakilere hürmet
etmezse; o makamdan hâsıl olacak bereketten mahrum olur. Ayrıca ulaştığı makam, yavaş yavaş o
kimseyi helake sürükler.” Çünkü yolda yürürken düşen bir kimsenin düşmesi ile bir binanın beşinci katından
düşmek arasında çok fark vardır. Kalbin kıymetini ve vaktin ehemmiyetini şu sözleriyle beyân
etmiş ve: “Kalbin ve vaktin, sana bir sermayedir. Fakat sen kalbini kötü zanlarla (Allahü teâlânın sevgisinden
başka şeylerle) doldurdun. Vaktini de malaya’nî, boş ve fâidesiz şeylerle geçirdin, iflâs etmiş,
sermâyesini kaybetmiş olan bir kimse, nasıl kâr edebilir ” buyurdu.
- 143 -
İlmiyle âmil olan ariflerin büyüklerinden olan Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî’nin (r.a.) çok kerâmetleri
görülmüştür. Keşf ve kerâmetleri ve tasavvufun ince ma’rifetleri ile meşhûr olan Hakîm-i
Tirmizî, Hızır aleyhisselâm ile devamlı görüşmesiyle de meşhûr idi.
Ebû Bekr Verrâk anlatıyor: Hakîm-i Tirmizî bana cüzler ve bir risâle vererek, “Al bunları Ceyhun
nehrine at” buyurdu. Bunları aldım, fakat atmaya gönlüm râzı olmadı, götürüp evime gizleyerek yanına
geldim. “Attın mı ” diye sordu ve “Ne gördün ” dedi. “Hiçbirşey görmedim” dedim. “O hâlde onu atmadın,
tekrar git ve onu suya at” dedi. Hemen geri döndüm. Fakat hem atmanın acısı, hem de göreceğim
şeylerin heyecanı beni şaşırtmıştı. Evden cüzleri ve risâleyi aldım, suya attım. Derhal su ikiye ayrıldı.
Kapağı açık bir sandık meydana çıktı. Attığım cüzler ve risâle içine düştü ve sandığın kapağı kapandı,
su da eski hâlini aldı. Hakîm-i Tirmizî’nin yanına geldim ve gördüğüm şeylerin hepsini anlattım.” “Tamam
şimdi atmışsın” buyurdu. “Efendim bağışlayınız. Allahü teâlânın hakkı için bu işin sırrını bana anlatınız,
dedim. Cevâbında: “Büyüklerin ilmine (tasavvufa) dâir bir risâle te’lif etmiştim. Onun ince ma’nâlarını
keşf ve idraktan akıl âcizdi. Bunu, kardeşim Hızır aleyhisselâm benden istedi. O sandığı onun emri ile
bir balık oraya getirdi. Allahü teâlâ da suya, bu sandığı ona ulaştırması için emir verdi” buyurdu.
Muhammed Tirmizî çok sayıda kitap yazmıştır. Ba’zıları yazdığı kitapları beğenmediler. Bunun üzerine
yazdığı kitapları Ceyhun nehrine attı. Büyük balıklar, kitapları alıp muhafaza ettiler, iki sene sonra
kitapları isteyince, tekrar suyun yüzüne çıkardılar. Kitaplara bakıldığında, hiç suya düşmemiş gibi, hattâ
bir noktasının dahi bozulmamış olduğu görüldü.
İmâm-ı Şa’rânî hazretleri buyurdu ki: İmâm-ı Muhammed Tirmizî, bir fıkıh kitabı ile tasavvufa ait bir
kitap yazmıştı. Birisi gelip ona dedi ki: “Senin bu kitablarını okuyanlar, velîlerin, peygamberlerden daha
üstün olduğunu zan edecekler.” Bunun üzerine Muhammed Tirmizî hazretleri bir sandık yaptırdı. O iki
kitabı içine koydu. Ve sandığı nehre attı. Oradakiler gördüler ki, nehirden iki el çıkıb sandığı aldı ve şöyle
bir ses işitildi: “Suların âmiri olan melek bize şu sandığı muhafaza edin dedi.” Bir müddet sonra sandık
dışarıya çıktı, sandığı açtığımızda, içindeki kitaplardan hiçbirinin ıslanmadığını gördük. Sandığı bulduğumuzda,
o da vefât etmişti. Ebû Bekr Verrâk anlatıyor: Birgün Muhammed bin Ali Hakim-i Tirmizî bana,
“Bugün seni bir yere götüreceğim” dedi. “Siz nasıl emrederseniz” dedim. Yürümeye başladık. Bir müddet
sonra ucu bucağı belli olmayan bir çöle ulaştık. Çölün ortasında her tarafı yeşillik bir vahaya vardık. Orada
yeşil yapraklı büyük bir ağaç ve onun altında bir taht, üzerinde de güzel elbiseler giymiş, yüzü nûr
saçan bir ihtiyar gördüm. Yan tarafta da bir pınar akıyordu. Hakîm-i Tirmizî (r.a.) bu zâtın yanına varınca,
o hemen hürmetle ayağa kalktı ve onu yerine oturttu. Biraz sonra, birçok zâtlar geldi ve sayıları kırka
ulaştı. Bir müddet sohbet ettikten sonra, içlerinden birisi ellerini havaya kaldırdı. Semâdan bir sofra indi,
yemeklerini yediler. Daha sonra Hakîm-i Tirmizî, o zâta çeşitli sorular sordu. Orada konuşulanlardan
hiçbir şey anlamadım. Hakîm-i Tirmizî, o zâttan izin istedi, geri döndü ve bana,” Yâ Ebâ Bekr haydi git,
hiç şüphen olmasın ki, sen se’âdet-i ebediyyeye kavuştun” dedi. Bir müddet sonra Tirmiz’e döndük. “Ey
efendim, suâlimi affedin. Acaba orası neresi idi O gördüğümüz zât kimdi ” diye sordum. “Orası Tîh
sahrası (çölü) idi. O zât da zamanımızın büyüğü Kutb-u Medâr’ı idi. [İmâm-ı Rabbânî (k.s.), “Kutb-u Medar:
Âlemde, dünyâda her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için, feyz gelmesine vâsıta olan büyük
velîdir” buyurmaktadır.] Diğer zâtlar da kırklardı” buyurdu. Bunun üzerine, “Efendim, Tirmiz’den Tîh
sahrasına kısa zamanda nasıl ulaştık ” diye sordum. “Ey Ebû Bekr sen bunu düşünme... Senin için mühim
olan, vusul ya’nî ulaşmaktır” cevâbını verdi.
Kendisi şöyle anlatmıştır: “Nefsimin tâat üzere olup, Allahü teâlâya teslim olması için çok çalıştım,
onunla çok uğraştım. Fakat onunla baş edemedim. Nihayet bu işi başarmaktan ümidimi keserek “Herhalde
Allahü teâlâ bu nefsi, dünyâ ve Cehennem için yaratmış” deyip Ceyhun nehrinin kenarına gittim.
Oradan geçen birine, “Ellerimi ve ayaklarımı bağla” dedim. O da bağladı ve geçip gitti. Sonra yanım üzerine
yuvarlanarak, kendimi nehre attım. Maksadım suda boğulmaktı, su çarptı ve ellerimin bağını açtı.
Bir dalga geldi. Kenara vurdu. Kendimden ümidimi keserek: “Sübhânallah, Allahü teâlâ öyle bir nefs yaratmış
ki, ne Cennete ne de Cehenneme lâyık” dedim. Kendimden ümid kestiğim bu ânda, kalbimin kırıklığı
hürmetine bir sır keşif olundu. Böylece bana lâzım olan şeyleri öğrendim.”
Zamanında büyük bir zâhid vardı. Hakîm-i Tirmizî’nin büyüklüğüne inanmaz ve itiraz ederdi. Hakîm-
i Tirmizî’nin (r.a.), küçük bir kulübesinden başka bir şeyi yoktu. Dünyâda sâhib olduğu tek mal bu idi
ki; onun da kapısı olmayıp, girişinde bir perde asılı idi. Haccetmek için memleketinden ayrıldı. Haccını
îfâ ettikten sonra tekrar geri döndüğünde, kulübeye bir köpeğin girip yavrulamış olduğunu gördü. Bu
köpeği buradan çıkarmak istedi. Belki yavrularını alıp buradan çıkar diye, seksen defa evine gitti. Aynı
günün gecesi, Hakîm-i Tirmizî hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden Zâhid, rü’yâsında Peygamberimizi
(s.a.v.) gördü. Resûlullah (s.a.v.) ona: “Ey filan, evine giren bir köpeği çıkarmak için, kendiliğinden çıkar
diye köpekten ricada bulunarak, seksen defa gelip giden bir zâtla kendini eşit mi tutuyorsun Eğer ebedî
se’âdete kavuşmak istiyorsan, git onun hizmetine kavuş” buyurdu. Bun on üzerine, bu zâhid zât, Hakîm-i
Tirmizî’nin huzuruna geldi. Özür dileyerek affına sığındı ve ölünceye kadar hizmetinden ayrılmadı.
- 144 -
Her türlü kusuru kendinde arayan, hiçbir kimseye kabahat ve kusur bulmayan Hz. Hakîm-i Tirmizî,
herkesin kızdığı, kötü şeyler söylendiği zaman, o iyilik yapar, hattâ diğer zamanlarda yaptığı iyilik ve
ihsandan daha fazlasını yapardı. Hanımına sordular “Hâkim-i Tirmizî’nin kızdığını anlayabiliyor musunuz ”
Cevâbında: “Evet anlıyoruz, bizden bizar olduğu zaman, bize karşı daha iyi davranır, yemek yedirir,
su verir, ağlar ve “Yâ Rabbî! Ben ne günah işledim de seni gazaplandırdım ki, bunları benim üzerime
gönderiyorsun! Rabbim tövbe ettim, beni affet ve onları iyi hâle çevir” diye duâ ederdi. Böyle duâ ettiği
zaman, onun kızdığını ve onu üzdüğümüzü bilirdik. Onu bu belâdan kurtarmak için de, tövbe eder ve
affını isterdik” buyurdu.
Hakîm-i Tirmizî’ye (k.s.), gençliğinde bir güzel kadın gelerek onu da’vet etti, ama o asla kabul etmedi.
Fakat bu kadın Hakîm-i Tirmizî hazretlerinin peşini bırakmadı. Birgün bağda yalnız başına çalıştığını
öğrenince, hemen bağa gitti. Kadının kendisine doğru geldiğini gören Hakîm-i Tirmizî (k.s.) hemen
durumu fark edip kaçmaya başladı. Peşinden koşan kadın, “Sen benim kanıma girmek istiyorsun, beni
katil edeceksin” diye bağırıyordu. Hiç ona aldırış etmeyen Hakim-i Tirmizî (k.s.), yüksekçe bir duvara
rastladı. Hemen kendisini oradan atarak, o kadının şerrinden kurtuldu. Hakîm-i Tirmizî (k.s.) ihtiyarladığı
zaman, bir gün eski günlerini hatırladı ve o hâl hatırına geldi. O an nefsinden zihnine; “O kadının teklifini
kabul edip, ihtiyâcını temin etseydin ne olurdu Nasıl olsa o zaman gençtin. Daha sonra tövbe ederdin”
diye bir düşünce geldi. Zihnine, Nefisten böyle bir düşüncenin gelmesine çok üzüldü ve “Ey günahlarla
ve pisliklerle dolu olan habîs nefs. Kırk sene evvel, genç iken hatırında böyle bir şey yoktu da, şimdi
bunca mücâhede ve riyâzetten sonra, günâh işlemedim diye pişman olmak nereden hatırına geldi ”
dedi. Çok üzüldü, bir köşeye çekildi, günlerce ağladı, matem tuttu. “Nasıl oldu da hatırıma böyle pis bir
düşünce geldi” diyordu. Bir müddet sonra, rü’yâsında Peygamberimizi (s.a.v.) gördü. Peygamberimiz
ona “Ey Muhammed! Nasıl sözler söylüyorsun Senin yaptığın işler, bizimki gibi değildir. Senin yaptıkların
sehiv ve gaflet, bizim (ya’nî Peygamberlerin ise) ancak sahv (uyanıldık) ve doğruluktur” buyurdu.
Bunun üzerine pişman oldu ve tövbe etti.
Nakl olunmuştur ki: Uzun bir zaman Hızır aleyhisselâmı görmemişti. Birgün, temiz yeni elbiseler
giymiş, sarığını sarmış câmiye giderken, bir mes’ele yüzünden kendisine kızan bir kadının evinin önünden
geçiyordu. Kadın, çocuğunun kirli elbiselerini yıkamış, leğen de pislikli su ile dolmuştu. Hakîm-i
Tirmizî’yi evinin önünden geçerken görünce, leğendeki pis suyu olduğu gibi üzerine attı. Her tarafı necaset
ve idrarlı su ile ıslandı. Bunun üzerine Hakîm-i Tirmizî hazretleri hiçbirşey söylemediği gibi, başını
kaldırıp bakmadı bile. Biraz sonra Hızır aleyhisselâm geldi ve “Sen bu hakaret ve kötülüğe katlanıp, sabredip
hiçbir şey söylemediğin için bizi gördün” buyurdu. (Çünkü o büyükler, tamamen nefslerinden uzaklaşmış,
Hakka âşık olmuşlardır. O’ndan başka bir düşünceleri, O’nun rızâsından başka bir maksatları
yoktur. Sabır, onların hâli olup, dâima Allahü teâlâyı anarlar.)
Hakîm-i Tirmizî (r.a.) son derece edebli ve Peygamberimizin (s.a.v.) güzel ahlâkına sahip idi. Ailesi
içinde dahi, küçücük nahoş bir hareketi görülmemişti. Birisi onu imtihan kasdıyla yanına gitti. Hakîm-i
Tirmizî hazretleri, o sırada câmide namaz kılıyordu. Onu böyle görünce, namazını bitirmesi için bir müddet
bekledi. Hakîm-i Tirmizî (r.a.) namazını bitirince câmiden çıktı ve yürümeye başladı. O kişi de, imtihan
düşüncesiyle arkasından yürüdü. O esnada Hakîm-i Tirmizî hazretleri geri döndü ve “İmtihan etmeye
kalkma, bu senin için iyi olmaz” buyurdu.
Muhammed bin Ali Hakîm-i Tirmizî’nin, tasavvufta beyân ettiği ve kendisine intisâb edenlerin yoluna,
Hakîmiye denilmektedir. Zâhirî ve batınî ilimlerden büyük nasîbi olan Hakîm-i Tirmizî
hazretlerinin daha önce belirtildiği gibi, çok güzel sözleri ve te’lif ettiği eserleri vardır. Yolu
vilayet yollarından idi. Velî- ler Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Onlara son derece hürmet ve
edeb lâzımdır. Onlar Allahü teâlânın husûsî ni’metlerine kavuşmuşlardır. Onlar, Allahü teâlânın
nuru ile bakarlar. Onlarla beraber olanlar şakî olmazlar. Buyurdu ki: “Evliyâ mâ’sum (günahsız) değildirler.
Çünkü, ismet sahibi olmak günahsız olmak) velîlik için şart değildir. Fakat Allahü teâlâ onları günâhlardan
hıfz eder.” Hakîm-i Tirmizî; tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm ve tasavvuf ilimlerinde kıymetli pek çok eser
te’lîf etmiştir. Buyurdu ki: Yazdığım kitapları, bana isnad edilsin, bunun kitapları denilsin diye te’lîf etmedim.
Fakat hâller beni kaplayıp, kendimden geçtiğim zamanlar, te’lîf ile teselli bulurdum.” Böylece yazdığı
eserleri, Allahü teâlânın yardımı ile te’lif ettiğini beyân buyurdu.
Pek çok risâleleri mevcut olmakla beraber, yazdığı meşhûr kitapları; Kitâb-ül-furûk, Hatm-ül-vilâye
ve İ’lel-üş-şer’iyye Nevâdir-ül-üsûl fî ehâdis-ür-Resûl, Gars-ül-muvahhidîn, Eriyyâdatü ve edeb-ün-nefs,
Gavr-ül-umûr, el-Menâhî, Şerh-üs-salât, el Mesâil-ül-meknûne, el-Ekyâs ve’l-mu’terrîn, Beyân-ül-fark
beyn-es-sadr, el-Akl ve’l-hevâ’dır. Bunların dördü hariç, diğerleri basılmıştır. Ba’zı risâleleri de, yakın
zamanda Şam’da’tekrar basılmıştır.
Hakîm-i Tirmizî, İbrâhîm bin Meysere’den haber veriyor ki, Ebû Eyyûb-el-Ensârî (r.a.) İstanbul’a
gazâ etmeğe gitti. Birinin yanından geçerken, “Bir kimsenin öğle vakti yaptığı işler, akşam olunca mezârdakilere
gösterilir” dediğini işitti. Ebû Eyyûb hazretleri; “Niye böyle söylüyorsun ” dediği zaman; “Val-
145 -
lahi bunu sizin için söylüyorum” dedi. Ebû Eyyûb (r.a.) “Yâ Rabbî! Sana sığınırım, Ubâde bin Sâmit’in ve
Sa’d bin Ubâde’nin (r.anhümâ) yanında, onlar öldükten sonra yaptıklarımdan dolayı, yüzümü kara etme”
diye duâ etti. O kimse cevâbında, “Allahü teâlâ kullarının kusurlarını örter, amellerinin iyisini gösterir”
buyurdu. Hakîm-i Tirmizî, (Nevâdir) kitabında bildirdiği hadîs-i şerîfte “İnsanların yaptıkları işler, Pazartesi
ve Perşembe günleri Allahü teâlâya arz olunur. Peygamberlere, evliyâya ve ana-babaya
Cum’a günleri gösterilir. İyi işleri görünce sevinirler. Yüzlerinin parlaklığı artar. Allahtan korkunuz!
Ölülerinizi incitmeyiniz” buyurdu.
Hakîm-i Tirmizî hazretleri Kitâb-ül-akl ve’l-hevâ isimli eserinde buyurur ki:
Fehim (anlamak): Üç şeyle hasıl olur. Birincisi, zihnin boş ve hazır olması. İkincisi, Allahü teâlâya
(anlayış ihsan etmesi için) yalvarmak. Üçüncüsü, dünyâ ve âhıretin ne olduğunu, hakikatini anlamış ve
kavramış biriyle müzâkere etmek. Dünya ve âhıretin durumunu kavrayanlar, ancak basîret sahipleridir.
İhlâs yedi şeyle olur: Birincisi, Allahü teâlâya tevekkül etmek, güvenmek. İkincisi, işlerini Allahü
teâlâya havale etmek. Üçüncüsü, mahlûktan birşey beklememek. Ne isterse Allahü teâlâdan istemek.
Dördüncü, mahlûkların za’îfliğini düşünmek. Beşincisi, azîz kılan ve yükseltenin, zelîl kılan ve alçaltanın
kul değil, Allahü teâlâ olduğunu bilmek. Çünkü, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Resûlüm, şöyle
de: “Ey mülkün sahibi Allahım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker
alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelîl edersin, hayır yalnız senin elindedir, muhakkak
ki sen her şeye kadirsin.” (Âl-i İmrân-26) Altıncısı, öldükten sonra amellerini tartılacağını ve bunların
karşılığını göreceğini, sevab tarafı ağır gelirse Cennete gideceğini, günahları çok olursa, Cehenneme
gideceğini hatırlamak. Yedincisi, şeytanın, işlerinde kendisine riya verdiğini hatırlamak. İhlâs, amelde
doğru olmak ve yaptığını sırf Allahü teâlânın rızâsı için yapmakla hâsıl olur. İhlâsın zıddı riyadır.
İhlâsın üç alâmeti vardır: Birincisi, övülmekten korkmak. Çünkü övülmek kişinin amelini bozar. İhlâslı
olan kişi, yaptıklarının karşılığını sâdece Allahü teâlâdan bekler. İkincisi, ihlâslı kimse, Allahü teâlânın
rızâsına uygun olarak yaptığı işlerde, kınayanın kınamasından endişe etmez. Çünkü insanların ayıplamasından
korkan kimse, Allahü teâlânın rızâsı bulunan birçok şeyi terk eder. Bunun içindir ki, ihlâslı
kimse sâdece Allahü teâlânın kınamasından korkar. Üçüncüsü, Allahü teâlânın rızâsına uygun işlerde, o
işi yapmama hususunda mazeret beyân eden kimse, ihlâs sahibi olamaz. Üç şey vardır ki, onları ihlâs
sahibi kimseler yapar. Birincisi, acı da olsa, hakkı ve doğruyu konuşur. İkincisi, hak ile amel eder. Onu,
insanların kendisine yardımı kesmeleri korkusundan dolayı terk etmez. Çünkü Allahü teâlâ ona rızâsına
uygun olarak yaptığı işlerinde yardımını ihsan etmektedir. Üçüncüsü, Allah korkusundan yapmak istediği
şeyi, insanların korkusundan dolayı bırakmaz. Çünkü, Allah korkusu, kalbindeki insan korkusuna mâni
olur.
İhlâs ne güzeldir. Ne mutlu Allahü teâlânın kendisine ihlâs lütfedip, ihlâsa muvaffak kıldığı kimseye.
Tevazu: Beş şeyle hâsıl olur. Birincisi, başlangıçta hangi şeyden yaratıldığını hatırlamakla. İkincisi,
dünyâya geldikten sonra, muhtaç bir varlık olarak yaşadığını düşünmekle. Üçüncüsü, dünyâda sayılı
ömrünü tükettikten sonra, kokuşan bir leş ve onra da toprak olacağını hatırlamak. Dördüncüsü, za’îf ve
âciz olduğunu, başına gelen en ufak bir sıkıntıdan kurtulmaya bile güç yetiremediğini düşünmek.
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Allah için tevazu yapanı, Allahü teâlâ yükseltir.” Beşincisi,
Resûlullahın (s.a.v.) “Başlangıcı; nutfe (meni), ortası; irin, kan, bevl (idrar) ve gaita, sonu; kabrinde
leşdir” hadîs-i şerîfini hatırlamak.
Tevazunun zıddı; tekebbür (büyüklenmek), şımarmak, azmak ve kendini beğenmektir.
Nasîhat: Üç şeyle olur. Birincisi, kalbinde mü’minlere saygı duymak. İkincisi, âhırette se’âdete kavuşmayı,
mü’minlere nasîhat etmekte görmek. Üçüncüsü, Allahü teâlânın ni’met ve yardımının nasîhatle
birlikte olduğunu düşünmek. Nasîhat” eden kimsenin üç alâmeti vardır: Birincisi, müslümanlara kıymet
vermek. İkincisi, müslümanları ilminden faydalandırmak. Üçüncüsü, müslümanlara yardım etmeyi, onlara
nasîhat etmeye vesîle ve vâsıta bilmek. Üç şey nasîhat edenlerin yaptığı işlerdendir: Birincisi, insanlar
kötü işlerinden vazgeçinceye kadar, devamlı onların yaptıkları kötü işlerin başlarına getireceği âfet ve
tehlikelerden bahsetmek ve onlara, doğru işlerinde yardımcı olmak. İkincisi, âhırete hazırlanma hususunda,
müslümanlara va’z ve nasîhat eder. Üçüncüsü, insanların ellerinde bulunan şeylere rağbet
etmez. Eğer sâdece onların ellerinde olan dünyâlıklarına rağbet ederse, onlara nasîhati terk eder.
Âhıretteki kurtuluşu için, müzminlere nasîhat etmeyi vesîle bilir. Ne mutlu, Allahü teâlânın kendisine
nasîhatta muyaffak ettiği kimseye. Çünkü Resûlullah (s.a.v.), “Dikkat ediniz. Muhakkak ki, din nasîhattir”
buyurmuşlardır. Cerîr bin Abdullah (r.a.) buyurur ki: “Resûlullaha (s.a.v.) her müslümana nasîhat
etmek hususunda bî’at ettim. Müslümanlara nasîhatta bulunan kimse, aynı zamanda kendisine de nasîhat
eder. Nasîhat eden kimse, dünyâ ve âhırette azîzdir. Şefkat: Üç şeyle olur. Mü’minlerin, Allahü
teâlânın katındaki derecesini ve kıymetini düşünmek. İkincisi, onun müslümanlara, müslümanların da
kendisine olan ihtiyâcını gözönüne getirmek. Çünkü, o yalnız başına za’îf kalır. Gerek dünyâ ve gerek-
146 -
se, âhıret işlerinde, diğer mü’min kardeşlerinin yardımına muhtaç olduğunu hatırlamak. Üçüncüsü, kıyâmet
günü mü’minlerin şefâatlerine muhtaç olduğunu hatırlamak. Şefkatin zıddı, düşmanlıktır. Şefkatli
müslümanın üç alâmeti vardır. Birincisi, düşmanlık etmeyi sevmemek. İkincisi, hasedi sevmemek. Üçüncüsü,
kötülemek ve kusur bulmayı sevmemek. Şu üç şey, şefkatli mü’minin yaptığı şeylerdendir. Birincisi,
lütuf ve ihsanda bulunmak. İkincisi, hilm sahibi olmak. Üçüncüsü, müslümanları sevmek. Kişi,
mü’minlerin Allahü teâlâ katındaki derece ve kıymetlerini düşünmedikçe, gerçek şefkati yapamaz. Allahü
teâlânın mü’minlere şefkat etmeye muvaffak kıldığı kimseye ne mutlu. Müslümanlara nasîhat ederek
onlara faydalı olan kimse, kıymetlidir. Dünyâ ve âhırette emindir. Hased eden kimse ise, dünyâ ve
âhırette hor ve hakir olup, korku içerisindedir.
Verâ’: Beş şeyle olur. Birincisi, ilim. İkincisi edindiği bilgileri hatırlamak. Üçüncüsü, Allahü teâlânın
azamet ve kibriyâsını, yüceliğini ve kudretini hatırlamak. Dördüncüsü, Allahü teâlâdan haya etmeyi hatırlamak.
Beşincisi, Allahü teâlânın kendisine gazap etmesinden korkmayı hatırlamak. Vera’ sahibinin üç
alâmeti vardır. Birincisi, az şeyi sever. Çünkü az şeyin hesabı da az olur. İkincisi, az konuşmak. Üçüncüsü,
az yemek. Üç şey de vera’ sahiblerinin yaptığı şeylerdendir: Birincisi, ölçülü ve delilli konuşmak.
İkincisi, gecesinde ve gündüzünde Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden sakınmak. Üçüncüsü, kendisiyle
meşgul olup, insanların ayıplarından bahsetmemek. Bir kimse, Allahü teâlânın büyüklüğünü, kudretini,
yegâne hüküm sahibi olduğunu tefekkür etmedikçe (düşünmedikçe), gerçek vera’ya kavuşamaz.
Şükür şunlarla hâsıl olur: Birincisi, ni’mete şükr edildiği zaman, ni’metin artacağını hatırlamak.
Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurdu: “Ni’metlerimin kıymetini bilir, emrettiğim
gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetlerini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden
alır, şiddetli azâb ederim.” (İbrâhîm sûresi-7) Üçüncüsü, o ni’metin, Allahü teâlânın ihsanı olduğunu,
düşünmek. Şükreden kimsenin alâmetleri üç tanedir. Birincisi, Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere
şükretmek için gayret gösterir. İkincisi, Allahü teâlâ ya yalvarıp yakarmayı sever. Üçüncüsü, ibâdet etmeyi
sever. Şu üç şey de şükredenlerin yaptığı işlerdendir. Birincisi, Allahü teâlânın verdiği ni’meti dâima
hatırlar. İkincisi, iyi ve kötü kimselerin hâllerinden ibret alır. Üçüncüsü, Allahü teâlânın ihsan etmiş
olduğu ni’metlere karşı şükür vazifesini yerine getirinceye kadar çalışır.
Hakîm-i Tirmizî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz (s.a.v.), “Allahü teâlâ, kulunun
san’at sahibi olduğunu görmeği elbette sever” buyurdu.
Rivâyet ettiği bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurulmuştur: “Benim, af ve keremim, dünyâda bir
müslümanın günahını setredip de, sonra onu rüsvâ etmiyecek kadar büyüktür. Kulum bana
istiğfâr ettiği müddetçe günâhını dâima affederim.”
1) Tezkiret-ül-evliyâ sh-248
2) Nefehât-ül-üns sh-169
3) Risâle-i Kuşeyrî sh-127
4) Kâmûs-ul-a’lâm cild-3, sh-1970
5) Tezkiret-ül-huffâz cild-2sh-645
6) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-101
7) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-233
8) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-2, sh-245
9) Tabakât-üs-sûfiyye sh-217
10) Geschichte des Arabischen Schriftums cild-1, sh-653
11) Rüdüvv-üş-şân
HALLÂC-I MENSÛR (Hüseyn bin Mensûr):
Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerden. İsmi, Hüseyn bin Mensûr olup, künyesi Ebül Mugis’tir.
Doğum târihi kesin bilinmemekle beraber 243-246 (m. 857-860) yılları arasında İran’ın Beyzâ şehrinde
doğduğu kaydedilmiştir. 306 (m. 918)’de şehîd edildi. Babasının ise Mahamma isimli bir zerdüşt olduğu
rivâyet edilmiştir.
İlk gençlik yıllarından sonra tasavvufa meylederek, Tüster’de büyük velîlerden Abdullah-ı
Tüsterî’nin (k.s.) sohbetinde iki sene bulundu. Onsekiz yaşında Basra’ya gelerek Amr bin Osman-ı
Mekkî’ye bağlandı ve onsekiz ay sohbetinde kaldı. Her iki velînin yanında da çok sıkı riyâzetler (nefsin
isteklerini yapmamak), mücâhedeler (nefsin istemediklerini yapmak) yaptı. Mu’teber ailelerden Ebû
Ya’kûb-i Aktâ’nın kızı ile evlendi. Bir müddet Basra’da kaldıktan sonra, Bağdâd’a Cüneyd-i Bağdâdî’nin
(r.a.) yanına geldi. Cüneyd (r.a.) ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz’a
giderek, bir sene Ravda-i mutahhara’da mücavirlik yapıp tekrar Bağdâd’a geldi. Burada yine Cüneyd-i
Bağdâdî hazretleri ile görüştü ve ba’zı suâller sordu. Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) suâllerine cevap vermedi.
Sorduğu mes’elelerin cevâbını alamayınca, izin alarak Tüster’e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük
kabul ve ilgi gördü. Daha sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Mâverâünnehr
gibi beldelerde bulundu. Sonra Ahvaz’a geldi. Burada da nasîhatlarda bulunup, Ahvaz halkı içinde bü-
147 -
yük kabul ve ikrâm gördü. Ahvaz’da ilâhî esrardan çok bahsettiğinden, kendisine Hallâc-ı Esrar denildi.
Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra’ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz’a gitti. “Halkı Hakka da’vet için şirk beldelerine
gidiyorum” diyerek, o zamanlar henüz müslüman olmamış ba’zı Türk ve Kürt kavimlerinin
müslümanlığı kabul etmeleri için, Hoten ve Turfan’a sonra Hindistan’a gitti. Bu arada üç defa hac etmiştir.
Tarikat sarhoşluğunda gördüklerini, İslâmiyetin zâhirine uymayan kelimelerle söylediğinden, 306 (m;
918) yılı Zil-ka’de ayının 24. Salı günü, halife Ca’fer bin Mu’tasım’ın zamanında Bağdâd’da elleri ve ayakları
kesilip asılarak şehîd edildi. Sonra yakılarak, külleri Dicleye atıldı..
Hallâc-ı Mensûr, zamanındaki ba’zı zahir âlimlerinin de anlayamadığı sâdık, Allahü teâlânın aşkı
ile yanan bir Hak âşığıdır. Şiddetli mücâhedeler ve çetin riyâzetler çekmiş, himmeti yüksek, kerâmetler
sahibi bir velîdir. Sözleri güzel, konuşması fasîh ve belîğ, fîrâseti üstün, hakikat, esrar, ma’nâ ve
ma’rifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, dâima ibâdet ve riyâzetle meşgul olurdu. Günde bin rek’at
namaz kılardı. Şehîd edildiği günün gecesinde de 500 rek’at kılmış olup, her gece en az dörtyüz rek’at
namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı. Hallâc-ı Mensûr’a; “Bu yüksek derecelere ulaşmış iken, niçin
bu kadar meşakkat çekiyorsun ” diye sorulunca, “Allahü teâlâya dost olanların işlerine, ne rahat, ne de
meşakkat te’sîr eder. Onlar, Allahü teâlânın sıfatlarında fânî olup, kendilerini unuttuklarından, rahat veya
zahmet onlara te’sîr etmez” cevâbını vermiştir.
Aslında Mensûr’un mesleği hallac (pamuk atıcı) değildir. Birgün dostu olan bir hallâcın dükkânında
otururken, onu bir işe gönderdi ve “Senin işini de ben görürüm” dedi. Parmağı ile işaret edince pamuklar,
çekirdek ve tozlarından ayrıldı. Bu kerâmet yayılarak, “Hallâc” ismiyle meşhûr oldu.
Her an şükür ve tâat üzere olduğu hâlde, Arafat meydanında başını bir kum tepesi üzerine koyup,
“Ey âlemlerin Rabbi! Ey azîz olan Allahım! Bütün tesbih edenlerin tesbihinden, bütün tehlîl söyleyenlerin
tehlîlinden ve her tefekkür sahibinin tefekküründen seni tenzih ederim. Yâ ilâhî! Biliyorsun ki, sana şükretmekten
âcizim. Benim şükrüm ancak budur” buyurdu.
Fakîrlik nedir diye sordular: “Fakîr; Allahü teâlâdan başka herkesden müstağni (uzak, beri) olan
ve ancak Allahü teâlâya muhtaç olup, herşeyi ondan bekleyen kimsedir” cevâbını verdi.
Buyurdu ki: “Hakîkî tevekkül sahibi, bulunduğu şehirde kendisinden daha muhtaç ve daha hak sahibi
biri varsa, orada yemek yemez.”
“Kul, ubûdiyyetin (kulluğun) bütün şartlarını kendinde toplarsa, (Allahtan başkasına) kul olmanın
yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde (Allaha) kul olmanın zîneti
ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddîkların makamı budur. Ya’nî, bu durumdaki kul mahmul hâle gelir.
(Ya’nî, ibâdet ve tâat bedene zor gelse bile, Allahü teâlânın yardımı ile onu zevkle ve gönül rahatlığı ile
îfâ eder.) İslâmiyet yönünden bu nevi ibâdetlerle süslü bulunduğu hâlde ibâdetlerinde kalbine en küçük
bir meşakkat, sıkıntı ârız olmaz.”
“Kim hürriyeti murâd edinirse ubûdiyyete (kulluğa) sıkı bir şekilde devam etsin. Hakiki hürriyet
Allahtan başkasına kulluk yapmamaktır.”
“Allahü teâlâ bir kulunu kendisine çekti mi, bütün sırlar onun mülkü hâline gelir. Bunların hepsini
görür ve ne olduklarını haber verir.”
“Firâset sahibi ilk bakışta doğruyu bulur. Te’vîle, zanna ve şüpheye saplanmaz.”
“Yüksek ahlâk, bir kere Hakkı mütâlâa ve müşahede ettikten sonra, artık halkın eza ve cefâsının
sana te’sîr etmemesidir.”
“Kul; ma’rifet-i ilâhiyeye ulaştığı zaman, Allahü teâlâ onun kalbine ve zihnine (bir çok gizli sırlar) ilham
eder.”
“Hakiki muhabbet, insanın kendi vasıflarının, sıfatlarının, hepsini unutarak, sevgiliyle beraber bulunmaktır.”
“Huluk-i azim, engüzel ahlâk, Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, halktan gelen eza ve cefânın insana
te’sîr etmemesidir.”
“Mürid, tövbesinin, murâd (Allahü teâlânın kendisine çektiği kimseler) ise günah işlememenin gölgesindedir.”
“Dünyâyı unutan, nefs zahidi; âhıreti unutan, kalb zahidi; kendini unutan da ruh zahidi olur.”
Şehîd edilmeden önce kendisinden nasîhat isteyen hizmetçiye: “Nefsi, yapması gerek bir şeyle (ibâdetlerle)
meşgul et! Yoksa yapılmaması gereken bir şeyle (haramlarla), o seni meşgul eder” dedi.
“Azîz ve celîl olan Allahtan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne,
Allahü teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdi bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat
eder. Kendisi ile onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe (vesvese) olur.”
- 148 -
Kerâmetleri pek çoktur ve halk içinde yayılmıştır. Meselâ, insanlara yazın kış meyveleri, kışın yaz
meyveleri çıkarır ikrâm ederdi. Elini havaya uzatınca avucu, üzerinde “Kul hüvallahü ehad” yazılı gümüş
paralarla dolardı. Bunlara, kudret paraları ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını,
ne konuştuklarını ve kalblerinden geçenleri haber verirdi.
Kerâmetlerinden daha mühimi; ma’rifet, hikmet ve ince ma’nâlar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim
ve ma’rifette ulaştığı kıymetli dereceleri çok güzel gösteren birer delildirler. Hallâc-ı Mensûr (r.a.) bir kafile
ile beraber hacca giderlerken, sahrada birkaç gün yiyecek bulamadılar. Hüseyn bin Mensûr’a, şimdi
kelle kebabı olsa da yesek dediler. Elini arkaya uzatıp, bir kebâb olmuş kelle ile iki pide alıp, birine verdi.
Dörtyüz kişi idiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide
almış oldu ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa
da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan
sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.
Sahrada ba’zı insanlar, kendisinden incir istediler. Elini havaya uzattı ve önlerine bir tabak incir
koydu.
Bir defasında yine tatlı istediler. Bir tabak helva ve sıcak şeker önlerine koydu. Bu helva,
Bağdâd’da Tak kapısında bulunur dediler. Bize, Bağdâd ve sahra aynıdır buyurdu.
Birgün çölde İbrâhîm Havvâs’a, işin nedir dedi. Tevekkül makamında tevekkülü dürüst yapıyorum
dedi. Bütün ömrünce, karnının, mi’denin tâmiriyle uğraştın, ne zaman tevhidde fâni olacaksın dedi.
Hallâc-ı Mensûr “Enel-Hak=(Ben Hak’ım)” sözünü söyledi. Bu sözünü zahir âlimleri dalâlete ve
ilhâda hükmedip katline fetva verdiler. Bunun, asıl sebebi ise şöyle nakledilmiştir:
Birgün Hüseyn bin Mensûr’un hatırından: “Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem),
Mi’râc gecesi, sadece mü’minleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve yâ Rabbi, cümlesini bana
bağışla demedi” diye geçti. Böyle düşünürken, Resûlullah içeri girdi ve: “Biz kimi dilersek, Hakkın fermanı
ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakkın ferman evidir. O’nun irâdesinin ve fermanının gayrisinden pak ve
ma’sûmdur. Eğer O, hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim” buyurdu. Bundan sonra Hüseyn bin Mensûr,
başından sarığını çıkararak Resûlullahın huzurunda kerâmet gösterdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem) buyurdu: “Bu sarık kerâmeti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben râzı olayım.” Onun katline, hakikatte
sebep, bu hüküm oldu.
Darağacında iken, şöyle derdi: “Bu işin başıma neden geldiğini ve kimin muradı olduğunu bilirim.
Bundan yüz çevirmem.” Sâdık olan âşık, elbette böyle olur. O sekr (Aşk-ı ilâhî sarhoşu) olduğundan, hâli
doğru ve ma’zûr idi. Söylediği söz, dilinden, bu sekr hâlinde sâdır oldu.
Şeyh Ebû Abdullah-ı Hafîf şöyle buyurdu: “Bir çok hile ile zindana girerek Hüseyn bin Mensûr’u
görmeye gittim. Güzel bir oda gördüm ki, yumuşak halılar, döşeklerle döşenmiş, iyi tertip edilmiş, duvara
bir ip bağlanmış, üzerinde bir el bezi (havlu) asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm. “Şeyh nerededir ”
diye sordum. “Abdesthânededir. Abdest hazırlığı görüyor” dedi. Ben: “Ne zamandan beri şeyhin
hizmetindesin ” dedim. Dedi ki: “Onsekiz aydan beri” dedi. “Bu zindanda şeyh ne yapıyor ” dedim.
“Onüç batman ağırlığında bir demir bağ ile, hergün bin rek’at namaz kılıyor” dedi. Sonra devam ederek:
“Bu gördüğün zindanın kapılarının her birinin arkasında eşkıya ve hırsız kimseler vardır. Onlara nasîhat
eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser” dedi. “Ne yer ” diye sordum. “Hergün önüne çeşitli yemeklerle donatılmış
bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar. Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar
ve içli bir sesle çeşitli şiirler söyler. Asla onları yemez. Onun için önünden alır, götürürüz.” Biz bu şekilde
konuşurken o abdesthâneden çıktı. Güzel görünüşlü olup, cazibeli bir boyu vardı. Beyaz sof giymiş, işlemeli
bir peştemalı (örtüyü) başına sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu. Bana: “Ey delikanlı! Neredensin ”
dedi. “Farstanım (İranlıyım)” dedim. “Hangi şehirdensin ” diye sordu. “Şirazdanım” dedim. Benden
meşâyıh haberlerini sordu. Ebû Abbâs Atâ’ya gelince, (sözümü keserek): “Onu görürsen, o kâğıtları
(mektûbları) yakmasını söyle” dedi. Sonra yine: “Buraya nasıl gelebildin ” dedi. “Ba’zı İran askerlerinin
yardımıyla” dedim. Tam bunu söylediğim zaman zindancıbaşı içeri girdi. Yer öpüp oturdu. Şeyh ona:
“Sana ne oldu ” dedi. Zindancıbaşı: “Düşmanlarım beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan
birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim, işte şimdi beni alıp götürecek,
katledecekler” dedi. Şeyh: “Var selâmetle git” dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında
dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şahadet parmağı ile işaret ederek,
ansızın ağladı, öyle ağladı ki, gözyaşıdan her tarafı ıslandı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O
sırada zindancıbası içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu. Şeyh: “Ne oldu ” diye sordu. Zindancıbaşı:
“Kurtuldum” dedi. “Hangi sebeple kurtuldun ” diye sordu. O, “Beni halifenin yanına götürdükleri zaman
halife, “Şimdiye kadar seni katletmeyi tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar
affettim” dedi. Bundan sonra şeyh, yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin
yüksekliği şeyhden yirmi arşın yukarıda idi. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin eli mi uzandı yoksa
- 149 -
o havlu mu şeyhe yakınlaştı anlayamadım.” Sonra ben çıkıp gittim. İbn-i Atâ’ya vardım. O haberi verdim.
Dedi ki: “Eğer tekrar onunla buluşursan; beni kendi, başıma bırakırlarsa, ona mektubları saklıyacağımı
söyle” dedi.
Birinin bir papağanı vardı, ölmüştü. Hallâc ona: “Allah’ın izni ile onu dirilteyim ister misin ” dedi.
Adam “İsterim” dedi. Hallâc parmağı ile işaret etti. Hayvan yerinden kalkarak canlandı.
Zindanda iken İbn-i Hafîf yanına gelip “Sana neler oluyor ” diye sordu. “Allahü teâlâ bana zahirî ve
bâtınî ni’metler veriyor” buyurdu. İbn-i Hafîf “Size üç suâlim var” dedi. “Buyrun dinliyorum” diyerek izin
verince şöyle sordu:
“Sabır nedir ”
Hallâc-ı Mensûr hazretleri ellerini ve ayaklarını bağlayan zinciri göstererek:
“Şu zincire bakarsam açılır” buyurdu. O anda zincire baktı ve zincir açılıverdi. Duvar yarıldı. İbn-i
Hafîf diyor ki; “O anda kendimi Dicle kenarında buldum.” (Yâ’nî) ben işte buna rağmen buradan çıkıp
gitmiyor, bu zindana ve zincirlere sabrediyorum demek istedi.)
Sonra ikinci suâlini sordu: “Fakr (tasavvufta fakîrlik) nedir ”
Hallâc-ı Mensûr hazretleri oradaki taşlara baktı, taşlar altın ve gümüş oluverdi. Sonra, “İşte bu
fakrdandır. Ben ise zeytin yağı almak için bir fülüse (o zamanın en küçük parası) muhtacım.”
Sonra üçüncü olarak:
“Fütüvvet nedir ” suâline de: “
“Onu Yarın anlarsın” buyurdu. İbn-i Hafîf diyor ki: “Gece olunca rü’yâmda kıyâmeti gördüm.
Hüseyn bin Mensûr Hallâc nerededir diye bir ses duydum. Allahü teâlânın huzuruna durdu. Kendisine;
seni seven Cennete, sana kızan Cehenneme girer dendi. Yâ Rabbi! Hepsini mağfiret eyle diyerek yalvardı.
Sonra bana dönüp fütüvvet işte budur, buyurdu.”
Yine bir gün kendisine, Sabır nedir ” diye sorduklarında: “Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler,
onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muameleler yaparlar da bir kere âh etmez”
buyurdu. Nitekim kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir..
Abdülmelik Evkaf anlatır: “Birgün üstadım olan Hallâc-ı Mensûr’a: “Ey hocam! Arif kimdir ” diye
sordum. Buyurdu ki: “Arif o kimsedir ki, Zil-ka’de ayından altı gün kala, Salı günü, 306 (m. 918) seneside
Bağdâd’ta eli ayağı kesilerek, gözleri çıkarılarak, baş aşağı astırılıp, gövdesi yakılarak, külünü savururlar.”
Onun dediği zamanı gözledim. Meğer o söylediği kendiymiş, o ne söyledi ise aynını yaptılar.
Bir gece Mensûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mensûr...
Üçüncü gece, zindan da Mensûr dâ yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde: “İlk gece
O’nunİaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimle idi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü
gece, herşey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes şeriatın emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye”
buyurdu.
Hallâc-ı Mensûr’u (r.a.) Bağdâd’da Tak kapısına götürdüler. Evvela yüz kırbaç vurdular. Kendisinden
en küçük bir ses çıkmadı, ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler.
Hallâc-ı Mensûrun (r.a.) elleri ve ayakları kesildiğinde buyurdu ki: “Sakın korkudan sarardığımı
zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum.”
Darağacına çıkan Mensûr hazretlerine şu suâl soruldu. “Tasavvuf nedir ” “Tasavvufun en aşağı
derecesi işte bende gördüğünüz bu hâldir.” “Yâ ileri derecesi ” “Onu görmeğe tahammülünüz olmaz.”
İdam edilmeden önce halk taş atmağa başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hattâ tebessüm
ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mensûr hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda şöyle
cevap verdi: “Taş atanlar beni yakînen tanımıyanlardır. Tabiidir ki hâlden anlamazlar. Hâlden
anlıyanların bir gülü bile beni incitti.”
Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler, izin isteyip şöyle dedi: “Allahım, bana
senin için bu işkenceyi reva görenlere rahmet et! Senin rızân için beni elimden, ayağımdan, gözlerimden,
başımdan, canımdan ayıran bu kullarını affet!”
Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı. Külleri Dicle’ye atıldı. Atılan küller de havada
(Enelhak) şeklini aldı. Nehre külleri dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmağa başladı. Kabaran Dicle’nin
suları Bağdâd’ı basmak üzereydi ki; bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski
normal hâlini aldı. Hallâc-ı Mensûr (r.a.) bu kimseye, şehîd edilmeden önce, “Benim kollarımı, bacaklarımı,
başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle’ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdâd’ı
basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at” buyurmuştu.
- 150 -
Buyurdu ki:
“Mevlâm! Rabbim! Emrine amadeyim, buyur!
Ey benim maksadım ve ma’nâm, emrindeyim, ferman buyur!
Ey zâtî, vücûdumun aynası ve himmetimin müntehâsı!
Ey benim konuşmam, işaretlerim ve ihbarım olan Allahım!
Hallâc-ı Mensûr hazretlerinin idamına sebep olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip
olduğu kendi hâl ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren
kelime ma’nâsı “Ben Hakîm” demek olan bu sözün hakîkî ma’nâsı: “Ben yokum. Hak vardır” demektir.
Tasavvufta çok ince bir bilgi ve hâl olan Vahdet-i vücûd (varlığı bir görmek) mertebesinde söylenmiştir.
Bu büyüklerin böyle sözleri, görüp müşahede ettikleri şeyleri ifâde edecek başka söz, başka kelime
bulamadıkları için böyle söylemişlerdir. Onun bu sözü, İslâmiyetin zâhirine uymadığı için, zahir âlimlerince
ve câhil halk tarafından anlaşılamadığı ve “tevhid” ehli olan ve olmayanın bir daha böyle sözler söylememesi
için şehîd edildi.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.), Mektûbât kitabının ikinci cild kırkdördüncü mektubunda buyuruyor ki “O büyüklerin
(Herşey O’dur) demeleri, hiç birşey yoktur. Yalnız O vardır, demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mensûr
Enel-Hak (Ben Hak’ım) dedi. Böylece, ben Hak’ım, Hak teâlâ ile birleştim demek istemedi. Böyle diyen
kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün ma’nâsı (Ben yokum, Hak teâlâ vardır) demektir. İşte
Sofiyye (evliyâ) her şeyi Hak teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın
“kendisinin” bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden
hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse inerek, o gölge şekline girmiştir,
gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı
seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka birşey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır diyebilir. Ya’nî, gölge
yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyaya, Hak teâlâdan meydana gelmiştir,
Hak teâlâ değildir diyor. O hâlde, sofiyyenin (Herşey O’dur) sözleri, (Herşey O’ndandır) demektir
ki, ahinler de böyle söylemektedir, iki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, Sofiyye, eşyaya,
Hakkın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekden çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde
bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.” Hallâc-ı Mensûr (r.a.), hâlleri doğru, zamanındakilerin,
kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. O, hiç bir zaman Allahlık iddia etmedi.
Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı. Gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli
yaşında iken, “Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım” buyurdu. İslâmiyetin bütün emir ve yasaklarına
en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mubahları zaruret miktarı kullanırdı, ömrünün temeli belâ üzerine
kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir şeydir.
Onun hâl ve mertebesini anlayan pek çok âlim ve evliyâ yüksek bir velî olduğunu söylemişlerdir.
İbn-i Ata, Ebû Abdullah Hafif, Şiblî, Ebü’l-Kâsım, Nasr Abâdî, Şeyh Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr, Şeyh Ebü’l-
Kâsım-ı Gürgânî, Şeyh Ebû Alî Farmedî ve Yûsuf-ı Hemedânî hazretleri bunlardan ba’zılarıdır. Büyük
evliyâdan Şiblî, onun için “Ben ve Hallâc aynı şeyiz. Ama bana deli dediler kurtuldum. Onun aklı ise onu
helâk eyledi” buyurmuştur. Yine şeyh-ül-islâm Abdullah-ı Ensârî “Hallâc, imamdır. Fakat durumunu her
kişiye söyledi. Zayıflara ağır yük yükletti. Avam (halkın) bilgisi ile ve akıl yoluyla anlıyamayacakları şeyleri
konuştu. Bu hususta İslâmiyete riâyet etmedi. Ona ne vâki olduysa, bu sebepten oldu” demiştir.
Ali Râmitenî hazretleri ise Hallâc-ı Mensür’un hâlini “Hüseyn bin Mensûr zamanında, Hâce
Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin oğullarından biri bulunsaydı. Mensûr idam edilmezdi” buyurarak en veciz
şekilde izah etmiştir. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin ma’nevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsa idi,
Hüseyn bin Mensûr’u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lâzım
gelmezdi. Çünkü Hallâc-ı Mensûr, her ne kadar büyük velî olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine
ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe, nihayetten çok uzaktır.
Büyükler buyuruyor ki: “Vilâyet (evliyâlık) dereceleri sonsuzdur. Bunların ilki kalb
makamıdır. Muhyiddîn-i A’râbî, Hallâc-ı Mensûr ve Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî gibi zâtlar, hep kalb
makamında idiler. Allahü teâlâ kalb makamında olan bir mü’mine tayy-ı mekân ve tayy-ı zemân
ihsan eder. (Ya’nî, uzun mesafeleri bir anda giderler ve çok az bir zaman içinde,
yapılamayacak işleri yaparlar.) Bu makamda olanlar bir ağaca baksa- lar. Allahü teâlâ ağacın
yapraklarının adedini bildirir. Bir kimsenin yüzüne baksalar, hangi günahı işlediğini bilirler.
Vilâyet derecelerinin ilkinde olan bir veliye, Allahü teâlâ bunları ihsan eder. Vilâyet (evliyâlık)
dereceleri sonsuzdur.”
1) Tam İimihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-90, 450, 694, 697, 865, 1010
2) Müjdeci Mektûblar. Mektub No: 24, 100, 266
3) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh-114
4) Kuseyrî risâlesi sh-28, 43, 312, 333, 473, 474, 487, 494, 661
5) Nefehat-ül-üns (Osmanlıca) 199
- 151 -
6) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-140
7) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh-548
8) Târih-i Bağdâd cild-8, sh-112
HASEN BİN ABDULLAH ASKERÎ:
Tefsîr ve lügat âlimi, edib ve şâir. Künyesi, Ebû Hilâl olup, ismi, Hasen bin Abdullah bin Sehl bin
Sa’îd bin Yahyâ’dır. Ehvâs civânnddki Asker-i Mükrem’den olduğu için Ebû Hilâl-i Askerî nisbetiyle tanınan
Hasen bin Abdullah, 395 (m. 1005) yılında vefât etti.
Zamanındaki birçok âlimden ilim öğrenen Ebû Hilâl-i Askerî, tefsîr ve lügat ilimlerinde yazdığı pek
kıymetli eserleriyle tanınır, Ayrıca fıkıh ilminde de derin bilgiye sahip olup, bu ilimde ve diğer ilimlerde
kıymetli kitaplar yazdı.
Hasen bin Abdullah Askerî, lügata dâir Telhis, Kitâb-ı Sınâateyin nazm ve nesr adındaki eserleri
yanında, diğer sahâlarda da; Kitâbu Cemheret-ül-emsâl, Kitâbu meâm-ül-edeb, Kitâb-üt-tebsire, Kitâbu
şerh-ül-Hamâse, Kitâb-üd-dirhem ve’d-dînâr, Kitâb-ül-mehâsin fî tefsîr-ül-Kur’ân, Kitâb-ül-umde, Kitabu
Fadl-ül-atâî alel-usr, Kitâbu ma telhamu fih-il-hassa, Kitâbu a’lâm-ül-meânî fî me’ân-üş-şi’r, Kitâb-ülevâil,
Kitâbu dîvâni şi’rihî, beyn-el-meânî, Kitâbu nevâdir-ül-vâhid vel-cemî, adlı kitapları yazdı.
Süleymâniye kütüphanesinde bu eserlerinden ba’zıları mevcuttur. Onlar da: Divân, Cemheret-ül-emsâl,
Kitâb-ül-hassı âlâ talebi’il-ilm vel-ictihâd fî cemihi, Kitâbu mâ ihtekame bih-il-hulefa İle’l-kudât, Kitâb-üssumâateyn,
Tefsîr, Telhis ve Evâil adlı kitaplarıdır. Kevâkib-ül-mudiyye fî tarikat-il-Muhammediyye velevâil
adlı Süleymâniye Kütüphânesindeki bulunan eserinde, bilhassa, İsâmiyyette ilk olan hâdiseleri anlatır.
Bunlardan bir kısmı şöyledir: İlk akkabısını çıkarıp Kâ’be’ye giren, Mugîre’dir. Zina suçundan ilk
recim olunan Rebîa bin Hudâr Esedî’dir. İlk ata binen ve ilk Arabça kitap yazan İsmâil’dir (a.s.). Araplardan
Hanîf dininde olup da, ilk öldürülen Adiy bin Zeyd’dir. Besmeleyi ilk yazan Muhammed’dir (s.a.v.). İlk
hediye Peygamber efendimize (s.a.v.) Medine’de Zeyd bin Sâbit’in (r.a.) hediyesidir. İlk at zekâtı alan
Hz. Ömer’dir. Resûlullahla (s.a.v.) ilk alış-veriş yapan Sinan bin Ebî Sinan Esedî’dir (r.a.). Allah yolunda
ilk kan akıtan Sa’d biif Ebî Vakkas’tır (r.a.). Kur’ân-ı kerîmi Mekke’de ilk açıktan okuyan, Abdullah bin
Mes’ûd’ dur (r.a.) İlk ezan okuyan Bilâl-i Habeşî’dir (r.a.). Yazıda Allahü teâlâya hamddan sonra,
Resûlullaha da (s.a.v.) salât-ü selâmı yazan, ilk önce halife Hârûn Reşîd’dir. Fıkıh ilminde ilk kitap yazan
Mâlik bin Enes’dir (r.a.). Kelâm ilminde ilk kitap yazan Ebû Huzeyfe Vâsıl bin Atâ’dır.
Kitâb-ül-hassi âlâ taleb-il-ilm vel-ictihâd adlı eserinde, ilim hakkında İslâm âlimlerinin şöyle buyurduğunu
bildiriyor: “İlim altı şey ile tamam olur. Bunlar: Kuvvetli bir zihin, uzun zaman, zenginlik, öğrenilenle
amel, mütehassıs bir hoca ve olme duyulan arzu ve istek. Bunlardan biri eksik oldu mu, ilim de
eksik olur.” Burada tabiat (huy) zikredilmedi, zîrâ bu zihnin kendisidir. Bilindiği gibi; şâir, kendi zihninden
bir şiir ortaya koyar. Başkasına tâbi olmaz. Burada arzu ve isteğin zikredilmesi şunun içindir: Eğer nefis
bir şeye arzu duyarsa, onun ele geçmesi için büyük bir çaba harcar. İnsan, ilmi çalışması kadar elde
eder. Zenginliğin zikredilmesi ise, geçim derdi. İlimden alıkoymasın diyedir. Hocanın mütehassıs olması
ise, böyle olmayan hoca insanı yanlış yollara götürdüğü içindir.
Mâlik bin Dinar buyurdu ki: Ba’zı semavi kitaplarda okudum, buyuruluyor ki: “Hikmet; şerefi çoğaltır
ve köleyi sultanlar meclisine oturtur.” Ebû Esved ed-Düeli, “İlimden daha azîz birşey yoktur. Sultanlar
“İnsanlara, âlimler de sultanlara hükmediyorlar” buyurmuştur. Ebû Zeyd Temimî buyuruyor ki: “Nerede
bir âlim duyduysam, ondan birşeyler öğrenmek için ona koştum.”
Müellif, “İlim, çok müzâkere, ders vermek, çok ibâdet ve kuvvetli bir zihin ile muhafaza edilir” buyurmaktadır.
İlim, kalbe doğan bir nurdur, ilmin tadınılan bir daha ilmi bırakmaz ve ölene kadar ilme doymaz.
Sa’îd bin Cübeyr buyuruyor ki, “Kişi öğrenmeye devam ettiği sürede âlim, öğrenmeyi terk ettiğinde olduğundan
daha câhildir.” Sa’îd bin Müseyyib ise, “Gece ve gündüz, aç ve susuz olarak bir tek hadîs-i şerîf
öğrenmek için dolaştığım olurdu” buyurmuştur.
Kitâbu mâ ihtekame bih-il-hülefâ ile’l-kudât adlı eserinde ise şöyle naklediyor: Mensûr Mehdî buyurdu
ki, “Halife takva ile ıslah olur. Sultân tâat ile doğru olur. Vatandaş asâlet ile iyi olur. İnsanlar ise,
ceza vermeye muktedir iken affedilmekle doğru olur. İnsanların aklı en az olanı, kendisinden aşağı ve
zayıf olanlara zulüm edendir.” Hz. Ali, “Kişinin, Allahü teâlânın bir olduğuna, ortağı olmadığına, O’nun
gibi hiçbir varlık olmadığına, O’nu görmediği halde şehâdet etmesi, doğruluğundan ve iyiliğindendir” buyurmuştur.
1) Mu’cem-ül-üdebâ cild-8, sh-258
2) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh-10
3) Bugyet-ül-vuât sh-221
- 152 -
4) El-A’lâm cild-2, sh-196
5) El-Evâil (Süleymâniye ktph. Hkm. (r. 689) muhtelif varaklar)
6) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh-199
7) Vefeyât-ül-a’yân cild-7, sh-46
HASEN BİN ABDULLAH SAYRAFÎ:
Nahiv, kelâm, hadîs, fıkıh, kırâat ve edebiyat âlimi. Künyesi Ebû Sa’îd olup, ismi, Hasen bin Abdullah
bin Merzubân’dır. Basra Körfezi sahillerinde bir şehir olan Sayraf’da doğduğu için Sayrafî nisbet edildi.
Babası, Behzad adında bir mecûsî idi. Sonradan müslüman olup, Abdullah adını aldı. 280 (m. 893)
yılında doğan Sayrafî, 368 (m. 978) yılında Bağdâd’da vefât etti. Hayzerân kabristanına defn edildi.
İlk tahsiline, doğduğu şehirde başlayan Sayrafî, Zenc isyanı dolayısıyle oraya gelen, Asal bin
Zekvân ve Ebû Zekvân Kâsım bin İsmâil’den ders alarak başladı. Yirmi-otuz yaşlarında iken Amman’a
gitti. Orada Hanefî mezhebi fıkhını öğrendi. Ehvan bölgesinde Asker’i Mükrem’e gitti. Orada Muhammed
bin Ömer Saymirî ile tanışıp, Muhammeâ bin Mübremân’dan nahiv ilmini öğrendi. Bağdâd’da Ebû Bekr
İbni Düreyd’den lügat ve nahiv öğrendi. Bu âlimin en meşhûr râvilerinden biri oldu. Kırâat ilmini Ebû
Bekr bin Mücâhid’den, nahiv ilmini de Ebû Bekr Serrâc’dan okudu. Sayrafî’nin hocaları arasında; fıkıh
âlimi Muhammed bin Ebü’l-Ezher Bûşencî, fıkıh âlimi Ebû Ubeyd bin Harbeveyh ve Abdullah bin Muhammed
bin Ziyâd Nişâbûrî ve daha birçok âlimin de bulunduğu bildirilmektedir.
Basra dil mektebinin, zamanındaki imâmı olan Sayrafî, hadîs, fıkıh, kırâat, hesap, hendese, ferâiz,
kâfiye ve aruz ilimlerinin çeşitli dallarında ilim sahibi oldu. Bağdâd’ut doğu bölgesi olan Rasâfe’de oturup,
elli sene namaz kıldırdı. Bağdâd kadılığına ta’yin edildi. Yıllarca sağlam hükümler verip, insanların
huzurla yaşamalarına vesîle oldu. İnsanların çeşitli konulardaki suâllerine yerinde cevaplar verdi. İslâm
âleminin çeşitli bölgelerinden kendisine mektûblarla sorular sorulurdu. Bunların arasında devlet adamları
ve vezirler de vardı. Sâmanoğulları emîri Nuh bin Mensûr, Sayrafî’ye yazdığı bir mektubuna dörtyüz suâl
eklemiş ve cevaplandırılmasını istemişti.
Geceleri ibâdet eder, gündüzleri oruç tutardı. Kırk yıl, harâm olan günler hariç, devamlı oruç tuttu.
Günahlardan çok sakınır, harâma düşmek korkusundan şüphelilere yaklaşmaz, hattâ mubahların çoğunu
da terk ederdi. Kâdılıktan ücret almaz, meclisine çıkmadan önce, çok güzel olan hattıyla on yaprak
yazar, bunları satar ve aldığı para ile geçimini temin ederdi. Ölümden bahsedilince ağlamaya başlar,
yemekten içmekten kesilirdi. Yaşıtlarından birini görüp de, onda yaşlılık alâmeti görünce teselli bulurdu.
Her zaman Allahü teâlânın kullarına hizmet için çalışır, O’nun rızası olmayan hiçbirşeye el uzatmazdı.
Verdiği güzel hükümlerle, insanların rahat yaşamaları, güzel nasîhatleriyle doğru yoldan ayrılmamaları
ve doğruyu bulmaları için çalışan Ebû Sa’îd Sayrafî’den birçok âlim ilim öğrendi. Talebelirinin bir kısmı
da, kendi hocaları idi. Bunlardan İbn-i Düreyd nahiv ilmini, İbn-i Serrâc ve Mübermân da kırâat ilmini
ondan öğrendiler. Kâdı’l-kudât Ebû Muhammed bin Ma’ruf, Hüseyn bir Ca’fer Hâlis, Muhammed bin
Abdülvâhid bin Ruzmer ve Ali bin Eyyûb gibi âlimler de ondan ilim öğrendiler.
Eşsiz ilmini, insanlara kitâblarıyla da öğretmek için gayret sarf eden Ebû Sa’îd Sayrafî,
pekçok kıymetli eser yazdı. Daha önce bir benzeri yazılmamış olup sonra gelenler için bir çığır
açmış olan, Şerh-i Kitâb-ı Sibeveyh adlı eseri çok meşhûrdur. Şerh-üd-düriyye, Elifât- ül-kat’ velvasl,
oğlu Yûsuf’un, tamamladığı el-İknâ’ fi’n-nahv, Şerh-i Şevâid Sibeveyh, Medhal ilâ Kitâb-ı
Sibeveyh, el-Vakf fil-İbtidâ, San’at-üş-şiir ve’l-belagâ, Basra nahiv âlimlerine dâir bilgiler veren
Ahbâr-ün-nahviyyîn-il-Basrîyyîn adlı eserler, onun kitapları arasındadır. Sayrafî’nin el yazması
olan, pek güzel yazıları ile süslü eserleri de ayrı bir değer taşımaktaydı. Onun hattından çıkan
kitaplar, asıllarından daha yüksek fîata satılırdı. Eserlerinden “Şerh-i Kitâb-ı Sibeveyh”, Mısır’da
1317 (1899) yılında muhtasar olarak basılmış, Almanca tercümesi de 1894’de
yayınlanmıştır. Kitâb-ı Sibeveyh’te geçen beyitlerin şerhi olan “Şerh-i Şevâhid-i Kitâb-ı Sibeveyh” adlı
eserinin 443 (1051) târihli bir nüshası, Topkapı Sarayı Kütüphanesi Üçüncü Ahmed kısmı, 2601 numarada
mevcuttur. “Ahbâr-ün-nühât-ül-Basriyyîn” adlı eserinin 367 (986) târihli bir nüshası da Süleymâniye
Kütüphanesi Şehîd Ali Paşa kısmı 1842 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Bu son eser, “Ahbâr-ünnahviyyîn-
il-Basrîyyîn” adıyla 1936’da neşredildi.
1) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, s h. 78
2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-242
3) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh-507
4) Şezarât-üz-zeheb cild-3, sh-65
5) Mitâh-üs-se’âde cild-1, sh-173
6) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh-341
- 153 -
HASEN BİN AHMED (Ebû Sa’îd-i İstahrî):
Şâfiî mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden. İsmi, Hasen bin Ahmed bin Yezîd bin Îsâ bin Fadl bin
Bişâr bin Abdülhâmid bin Abdullah bin Hâni bin Kamîsa bin Amr bin Âmir’dir. Künyesi, Ebû Sa’îd olup,
“İstahrî” nisbetiyle meşhûr oldu. İstahra, İran şehirlerinden birinin adıdır. 244 (m. 858) senesinde doğdu.
Birçok âlimden ilim aldı. Kum şehrinde kadılık yaptı. Elde ettiği yüksek ilimlerle, kıymetli eserler yazdı.
328 (m. 940) senesi Cemâzil-âhır ayında, Cum’a günü vefât etti. Vefât târihi olarak, başka târihler de
rivâyet edilmektedir. Bâb-ı Harb denilen yere defn edildi.
İlimde ve vera’da yüksek derecelere kavuşan Ebû Sa’îd-i İstahri. Irak’ta Şafiî âlimlerinin en büyüğü
idi. O; Sa’dân bin Nasr, Hafs bin Amr er-Ribâlî, Ahmed bin Mensûr er-Ramâdî, Îsâ bin Ca’fer el-Verrâk,
Abbâs bin Muhammed ed-Dûrî, Ahmed bin Sa’d ez-Zührî, Ahmed bin Hâzim, Cemil bin İshâk ve daha
bir çok. âlimden ilim aldı. Kendisinden de; Muhammed bin Muzaffer, Ebü’l-Hasen ed-Dâre Kutnî, Ebû
Hafs bin Şahin, Yûsuf bin Ömer el-Kavvâs, Ebü’l-Hasen bin Cündi, Ebü’l-Kâsım bin Sellâc ve daha
pekçok âlim ilim aldılar, rivâyette bulundular.
Fıkıh ilminde büyük âlim olan Ebû Sa’îd-i İstahrî, zühd ve kanâat sahibiydi. Dünyâya düşkün değildi.
Eline geçen az birşey ile geçimini devam ettirirdi. Büyük âlim Esnevî diyor ki, “O ve İbn-i Süreyc,
Bağdâd’da Şâfiî âlimlerinin şeyhi, en büyüğü idi. Birçok kitaplar yazdı. Bunlardan “Âdâb-ül-kazâ” meşhûrdur.
Bütün âlimler, onun bu eserini beğenmektedirler. Vera’ı (şüphelilerden sakınması) ve dinine
bağlılığı çoktu. Tavizsiz bir hayat yaşardı. Abbasî halifesi Muktedir-billah, onu Sicistan kadılığına ta’yin
etti. Sonra Bağdâd Muhtesibliğine getirildi.” O, Bağdâd’ın evlendirme işlerine bakardı. Nikâhta velîsinin
izin vermesi şartını arardı. Çünkü Hanbelî ve Mâlikî mezheblerinde nikahın farzlarından birisi de, velînin
izin vermesidir. Halbuki orada bulunan halkın çoğu bu şartı aramadan nikâhlanıyordu. Çünkü Hanefî
mezhebinde, bulûğ çağına giren kızın nikâhı için, velînin izin vermesi şartı farz değildir. Hanefî mezhebinde
de bâliga olmamış kızı, velîsi izinsiz evlendirebilir.
Ebû İshâk-ı Mervezî dedi ki, “Bağdâd’a geldiğim zaman kendisinden ders okumaya, Ebü’l-Abbâs
bin Süreyc’den ve Ebû Sa’îd-i İstahri’den daha lâyık olan kimseyi bulamadım.” Yine o şöyle anlattı:
Birgün Ebû Sa’îd-i İstahrî’ye, “Kocası ölen hâmile bir kadına, nafaka vermek icâb eder mi ” diye soruldu.
O da, “Evet” diye cevap verdi. Kendisine, bu hükmün Şâfiî mezhebinde olmadığı bildirildiğinde, onu tasdîk
etmedi. Bu mes’eleyi daha önce yazdığı kitabında gösterdiler. Yine ictihâdından rücû etmedi ve Şâfiî
mezhebinde olmasa bile, Hz. Ali’nin ve İbn-i Abbâs’ın mezhebinde böyledir” dedi.
Kâdı Ebû Tayyîb ve İmâm-ı Taberî diyorlar ki, “O, vera’ ve dîne bağlılıkta çok yüksek bir makamdaydı.
Onun elbisesi, tek bir parçadan ibaretti. Çok eser yazdı. “Kitâbü edeb-ül-kazâ” bunlardan en
meşhûrudur. Bu eserinin bir benzeri yoktu. Bağdâd muhtesibliğine ta’yin edildiğinde oraya varınca, özel
olarak oyun için yaptırılan yeri derhal yıktırdı. Burada beldenin fesadına, ahlaken bozulmasına sebep
olan boş, faydasız oyunlar oynandığı için bu işi yaptırmıştı.
Halife Kâhir, ondan Sâbi’î dînine tâbi olanlar hakkında nasıl hareket etmesi icâb ettiğini sorduğunda,
dedi ki: “Sâbi’îler, yıldızlara tapınmaktadırlar. Yahudilere ve hıristiyanlara da muhalefet ediyorlar.
İslâm ülkesinde zımmî (gayri müslim vatandaş) olarak yaşayamazlar. Onların dinlerini terk edip
müslüman olmaları lâzımdır. Yoksa öldürülmeleri gerekir.” Halife de, böyle yapmaya karar verdi. Bütün
Sâbi’îleri toplayıp, ellerinde bulunan bütün malları ganimet olarak dağıttı.”
Ebû İshâk-ı Mervezî de, “İstahrînin huzurunda, onun izni olmadıkça fetva vermezdim” dedi.
“El-Kâfî fî târih-i Harezm” kitabının sahibi, Muhammed bin Ebû Sa’îd el-Furâtî’nin şöyle dediğini
bildiriyor: “Ben Bağdâd’dan döndüğüm zaman Hemedan’da, Kum şehrinden dönen Ebû Sa’îd-i İstahrî ile
karşılaştım. Daha önce Kum’a kadı olarak ta’yin edilmişti. Bana oradan ayrılışını şöyle anlattı: “Kâdılık
yaptığım yerde bir adam öldü. Buna vâris olarak bir kıza ile amcası kalmıştı. Mirası hususunda bana
gelip hüküm istediler. Ben de onun hakkında Allahü teâlânın hükmü olan, “Kız için yarım hissedir. Gerisi
amcanındır” hükmünü bildirdim. Kum şehrinin halkı: “Biz bu hükme râzı olmayız, kıza hepsini vermelisin”
dediler. Ben de: “Dinde bu helâl değildir” diye cevap verdim. Bunun üzerine onlar bana yakınlık gösterip,
“Biz seni, kadılıktan (hâkimlikten) ayırmayız” dediler. Fakat gece olunca evimin etrafını sardılar ve benden
izin almadan hapisteki esirlerin yerlerini değiştirmeye başladılar. Ben, bundan birşey
anlıyamamıştım. Sabah olunca, bundan dolayı şaşkınlığım çoğaldı. Dostlarımdan biri bana: “Onlar, kendilerinin
bunu yapabildikleri gibi, seni de öldürebileceklerini göstermek istiyorlar” dedi. Ben de bu hâdise
üzerine oradan ayrıldım. Kumluların inanışı, Gurabiyye mezhebi i’tikâdı üzereydi. Onlarda, Eshâb-ı kirâma
düşman olanların en şerlilerinden olan bir kavimdi. Onlara göre, böyle bir mirasta malın hepsi kıza
verilirdi.
Ebû Sa’îd-i İstahrî, Semûd kavminin medeniyeti hakkında şunları bildiriyor:
Allahü teâlâ Şuarâ sûresi 146-152.nci âyetlerinde, Sâlih aleyhısselâmın kavmine meâlen şöyle
nasîhatta bulunduğunu haber verdi:
- 154 -
“Ey kavmim! Siz burada (müşrik olduğunuz hâlde, ölümden, âfetten) emin olarak bırakılır mısınız
Bu bahçeler, bostanlar, pınarlar, ırmaklar, ekinler, meyvası hoş hurma ağaçları içinde
(kalır mısınız ). Bir de ince san’atla, dağlardan hayrete değer evler yontuyorsunuz (Bunların içinde
şirk üzere ebedî kalır mısınız ). Şu halde Allahtan korkunuz ve bana itâat ediniz! Ve yeryüzünü
fesada verip, ıslahına çalışmayan şu müşriklerin sözlerine kapılmayınız!” Semûd kavmi zamanında,
Medine ile Şam arasındaki Vâdi-ül-kurâ havalisi, bir medeniyet beşiği idi. Dağların içinde oydukları
meskenler, ince birer san’at eseri halindeydi. İstahrî, taştan dizilmiş bu evleri gördüğünü söyleyerek
şöyle anlatıyor: “Semûd kavminin bu evleri bizim evlerimiz gibi tam teşkilâtlı ve dağlar gibi yüksektir.
Uzaktan bakıldığında, bu evler birbirine bitişik sanılır. Fakat biraz ortalarına doğru varılınca, bunlardan
her birinin birbirinden ayrı birer kâşane (saray) olduğu görülür, etrafları dolaşılabilir. Fakat yukarısına
kadar çıkmakta çok güçlük çekilir.”
1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-230, 235
2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-312
3) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh-268
4) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-74
5) Mu’cem-ül-Büldân cild-3, sh-221
HASEN BİN ALİ BERBEHÂRÎ:
Hanbelî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebû
Muhammed’dir. 233 (m. 848) senesinde doğdu. 329 (m. 941)’da vefât etti. Hanbelî
mezhebinde zamanının en meşhûr fıkıh âlimi idi. Berbehâr,
Hindistan’dan getirilen bir baharatın ismidir. O zaman bunu getirtenlere berbehârî
denilmiştir. Bu işle uğraşan Hasen bin Ali’ye de “Berbehârî” lakabı verilmiştir.
Bugün baharat ve baharata denilmektedir.
Hasen bin Ali Berbehârî, bid’atlerden sakınır ve sakındırırdı. Ehl- i sünnet
i’tikâdının yayılması için çok hizmet ederdi. Bid’at ve bid’at ehline
(Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında ve O’nun dört halîfesi zamanlarında bulunmayıp da, dinde
sonradan meydana çıkarılan, uydurulan sözleri, yazıları, usûlleri ve işleri ibâdet olarak inananlara, yapanlara
ve yaptıranlara) karşı sert tutumu sebebiyle, bir ara Bağdâd’dan basra’ya sürülmüş, daha sonra
tekrar Bağdâd’a dönmüştür.
Muhrmmed bin hasen Mukrî şöyle anlatmıştır: “Dedem ve ninem bana şöyle anlattılar: Ebû Muhammed
Berbehârî ömrünün son günlerinde bir eve çekildi. Bir ay kadar orada kaldı. Sonra vefât etti.
Vefât ettiğini görenlerden bir kadın hizmetçisine; git bak cenâzesini yıkamakla kim meşgul oluyor dedi.
Hizmetçi, gördüklerini şöyle anlatmıştır: (Biri gelip, cenâzesini yıkadı. Sonra namazını kıldırdı. Üzerlerinde
beyaz ve yeşil elbise olan kalabalık bir cemaat cenâzesinde bulundu. Namaz bitince hiç biri
görünmez oldu. Vefât ettiği evde defn edildi.”
Hasen bin Ali Berbehâri’nin çeşitli eserleri vardır. Bunlardan “Şerh-i kitâb-üs-Sünen” adlı eserinin
ba’zı bölümleri şöyledir: “Ortaya çıkardan her bid’at, önce az bir şeyle başlatılır. Sanki hakka, doğruya
benzer, buna dalan aldanır. Sonra ondan kurtulamaz iş büyür. Böylece bozuk bir yola girmiş olur. Bu iş
dinden çıkmasına kadar uzanabilir. Zamanın insanlarının söylediklerine iyi bak. Acele etme. Âlimlerden
işitmediğin ve onların nakletmediği bir işe dalma.”
Doğru yoldan ayrılmak iki türlüdür. Birincisi; iyi niyetli olduğu hâlde yanlış iş yapan ve haktan ayrılan,
ayağı kayan kimseye uymak. Bu insanı helâk eder. İkincisi; hakka karşı inadcı olmak ve kendinden
önce geçen sâlih, müttekî kimselere muhalefet etmek. Böyle yapan kimse sapık ve saptırıcıdır. Böyle
kimse, ümmet arasında şeytan gibidir. Kimsenin ona aldanmaması için, onun hâlini insanlara bildirmek
lâzımdır.
Ölüm ânında üç çeşit söz söylenir. Ba’zılarına ey Allah’ın kulu, sana Allah’ın rızâsını ve Cennetini
müjdelerim, denir. Ba’zılarına ey Allahın kulu, sana cezanı çektikten sonra Cennete gideceğini müjdelerim
denir. Ba’zılarına da, ey Allahın düşmanı sana Allahü teâlânın gazabını ve Cehennemi bildiririm,
denilir.
Müslümanın din hususunda nasîhati gizlemesi, yapmaması helâl olmaz. Kim nasîhati yapmazsa,
müslümanlara hîle yapmış olur. Müslümanlara hîle yapan, dîne hîle yapmış olur. Dîne hîle yapan da
Allahü teâlâya, Resûlullaha (s.a.v.) ve mü’minlere ihânet etmiş olur.
Buyurdu ki: “Münâkaşaya oturmak, fâide kapılarını kapatır.”
“Bid’at ehli olanlar, başlarını ve vücûdlarını toprakta gizleyip, kuyruklarını açıkta tutan ve yaklaşanı
sokan akrebler gibidirler. İnsanlar arasında gizlenmiştirler, yanlarına yaklaşanı bid’ate düşürürler, bid’at
yayarlar.”
- 155 -
Ebû Muhammed Berbehârî, evliyânın meşhûrlarından Sehl-i Tüsterî’nin arkadaşı idi. Ondan şöyle
nakletmiştir: “Allahü teâlâ dünyâyı yarattı. Dünyâ üzerinde âlimler ve câhiller yarattı. İlmin en fazîletlisi,
kendisiyle amel edilen ilimdir. İlmin ancak kendisiyle amel olunanı delildir. Amelin doğru olanı hariç, diğer
kısmı heba olmuştur. Amelin sahih olması için de çok şartlar vardır.”
Fudayl bin İyâd hazretlerinin de şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ehl-i sünnet bir kimseyi görünce,
sanki Eshâb-ı kirâmdan birini görmüş gibi olurum. Bid’at ehli birini gördüğüm zaman da, münafıklardan
birini görmüş gibi olurum.”
“Bid’at ehli ile oturana, hikmet verilmez. Bid’at ehli ile oturanın üzerine la’net inmesinden korkarım.
Kim bid’at ehlini severse, Allahü teâlâ onun amelini boşa
karır ve kalbinden İslâm nurunu çıkarır.” “Bid’at sahibini üstün tutan, dînin yıkılısına yardım etmiş
olur. Kim bid’at ehline güler yüz gösterirse, dîni hafife almış olur. Bid’at ehlinin kızını alan, akrabalık bağlarını
kesmiş olur. Bid’at ehlinin cenâzesine katılan, ayrılıncaya kadar Allahü teâlânın gazabından
kurtulamaz, gayrimüslim ile yemek yerim, fakat bid’at ehliyle sofraya oturmam. Bid’at ehli ile aramda
demirden bir kale olması, bana çok sevimli gelir. Bid’at sahibine buğz eden kimsenin ameli az da olsa,
Allahü teâlâ onu affeder... Bid’at ehlinden yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ îmân ile doldurur. Bid’at
ehlini hakir gören kimsenin, Allahü teâlâ Cennette derecesini yüz derece yükseltir. Ebediyyen bid’at sahibi
olma!”
1) Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh-18
2) El-A’lâm cild-2, sh-201
3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-319
4) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-253
HASEN BİN SÜFYÂN EN-NESEVÎ:
Horasan’da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebü’l-Abbâs eş-Şeybânî, en-
Nesevî’dir. 213 (m. 828) senesinde Horasan’ın Nesâ şehrinde doğdu. Bu sebeble, “Nesevî” denildi. 303
(m. 916) de, Nesâ şehrine yakın Bâlûz köyünde, yetmiş yaşında iken vefât etti. İlim öğrenmek için çok
yer gezdi. Horasan’da, Bağdâd’da, Basra’da, Mısır ve Hicaz’da zamanının âlimlerinden ilim öğrendi. İlim
aldığı zâtlar; Yahyâ bin Maîn, Şeybân bin Ferrûh, Kuteybe, Abdurrahmân bin Selâmet Cümehî, Sehl bin
Osman, Hibbân bin Mûsâ ve diğer âlimlerdir. İbn-i Ebî Şeybe’nin eserlerini bizzat kendisinden dinleyip,
okudu. Fıkıh ilminde hocası olan Ebû Sevr’in Müsned’ini de kendisinden dinledi. Muhammed bin Ebî
Bekr Mikdemî’den ve Sa’d bin Yezîd el-Ferrâ’dan da tefsîr ilmini öğrendi. Kendisinden ise; İbn-i
Huzeyme, Yahyâ bin Mensûr el-Kâdı, Hâfız Ebû Ali, Muhammed bin İbrâhîm el-Hâyimî, Ebû Bekr elİsmâilî,
Ebû Hatim bin Hibbân, Ebû Amr bin Handan, Ebû Ahmed bin Gatrif ve kendi torunu İshâk bin
Sa’d bin Hasen ilim almışlardır. Nadr bin Sümeyl’in talebelerinden de, edebiyat ilimlerini öğrenmiştir.
“Müsned-i kebîr”, “El-Câmi”, “El-Mu’cem” adlı eserleri vardır.
Hasen bin Süfyân, zamanında Horasan’ın meşhûr hadîs âlimi olarak tanınmış ve hadîs ve fıkıh ilmindeki
üstünlüğü darb-ı mesel hâline gelmiştir. Yetmiş yaşına geldiği hâlde, hâfızasında hiç zayıflama
olmamış, ezberlediği hadîs-i şerîflerden hiç birini unutmamıştır. İçlerinde İbn-i Cerîr Taberî’nin de bulunduğu
hadîs hâfızlarından bir grup, Hasen bin Süfyân’ın yanına gidip, birçok hadîs-i şerîfin senedlerini
karıştırıp, değiştirerek okudular. Böylece onu denemek istediler. Onlar bu hadîs-i şerîfleri okuduktan
sonra, hepsinin senetlerini düzeltip, doğrusunu kendilerine birer birer okudu.
Hasen bin Süfyân, hadîs-i şerîf öğrenmek için, bir toplulukla Mısır’a gitmek üzere yola çıkmıştı.
Yolda yiyecek ve içecekleri bitmişti. Üç gün yiyecek birşey bulamayıp, aç kaldılar. O kadar çaresiz düştüler
ki, çevreden birşeyler aramaya karar verip, aralarından birini bu işle görevlendirmek üzere kur’a
çekdiler. Kur’a Hasen bin Süfyân hazretlerine çıktı. Önce yakınlarında bulunan mescide girip iki rek’at
namaz kıldı. Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmeye başladı. Yardım ihsan etmesini diledi. Duâsını bitirince
mescide bir genç girip, Hasen bin Süfyân nerede diye bağırdı. Benim deyince yanına yaklaşıp, “Emîr
Tolon sana selâm söyledi. Kusura bakmasın dedi. Sana ve kervanda bulunan her şahsa yüzer dinar
gönderdi. Buyurun” diyerek paraları verdi. Bunun üzerine Hasen bin Süfyân, bu nereden icâbetti diye
sorunca, genç şöyle anlatmıştı: “Emîr Tolon hergün bir miktar istirahat eder. Yine böyle istirahat ederken
uyumuş ve bir rü’yâ görmüş. Rü’yâsında, atlı bir zât gelip, elindeki mızrak ile dürterek Hasen bin
Süfyân’ın ve arkadaşIarının imdadına yetiş, kalk onların yardımına yetiş, onlar falan mesciddedirler, üç
günden beri aç duruyorlar, demiş. Emîr Tolon uyanıp, derhâl bunları size gönderdi.” Emîr Tolon, bu paraları
acele gönderdikten sonra, kendisi de yanlarına gelip ziyâret etti. Bulundukları mescidin etrafındaki
araziyi satın alıp, orayı hadîs-i şerîf öğrenmeye gelenlerin istifâde etmesi için vakfetti.
1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-263
2) El-Bidâye ve’n-nihâye cild-11, sh-124
3) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-703
- 156 -
4) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-228
5) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-241
HASSAN BİN MUHAMMED EN-NİŞÂBÛRÎ:
Şâfiî mezhebi âlimlerinin meşhûrlarından. Horasan’da yetişen hadîs âlimlerinin imamıdır. Adı,
Hassan bin Ahmed bin Hârûn bin Hassan bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Anbese bin Sa’îd bin
Âs’dır. Künyesi, Ebû Velîd’dir. Kureyş kabilesinin Emevî soyuna mensûb olduğu için, “Kureşî” ve
“Emevî” olarak anılmaktadır. 270 (m. 883) senesinden sonra doğmuştur. Nişâbûr, Bağdâd ve Nesâ şehirlerinde
birçok âlimden ilim öğrendi. Hadîs ve fıkıh ilimlerinde yüksek derecelere kavuştu. 349 (m. 960)
senesinde Rabî-ul-evvel ayının beşinci günü Cum’a gecesinde Nişâbûr’da vefât etti.
Şâfiî âlimlerinin büyüklerinden biridir. O, Horasan’da hadîs âlimlerin imâmı idi. Bağdâd’da Ahmed
bin Hasen es-Sûfî’den ve başka âlimlerden; Nişâbûr’da İbrâhîm bin İbrâhîm el-Bûşencî’den ve Muhammed
bin Nuaym’dan; Nesâ’da ise Hasen bin Süfyân’dan ve daha başkalarından ilim aldı. Büyük bir hadîs
âlimi olarak yetişti. Ayrıca fıkıh ilminde de, Horasan’daki Şâfiî âlimlerinin en büyüğüdür. İbn-i Süreyc
ile çok sohbetleri oldu. Hadîs ve fıkıh ilimlerinde birçok kitap yazmıştır. Hadîs-i şerîflerde ve O’na ait
diğer ilimlerde derin bir ilme sahipti. Meşhûr hadîs kitaplarından Sahîh-i Müslim üzerine tahric yapmış,
ondaki hadîs-i şerîflerin değişik rivâyetlerini bildiren bir eser yazmıştı__________r. Ayrıca fıkıh ilmine dâir de İmâm-ı
Şâfiî’nin “Usûl-i fıkh”ını şerh etmiştir, genişletmiştir.
Ondan birçok âlim ilim öğrendi. Bunlardan Kâdı Ebû Bekr el-Hîri, İmâm-ı Ebû Tâhir bin Tahmiş ez-
Zibâdî, el-Hâkim Ebû Abdullah, Ebû Fadl Ahmed bin Muhammed es-Sehlî es-Saffâr ve daha pekçok
âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundular.
Hassân-ı Nişâbûrî, büyük bir âlim olduğu kadar vera’, zühd ve takva sahibi idi. Haramlardan çok
sakınırdı. Dünyânın mal ve mülküne düşkünlüğü yoktu. Hadîs âlimlerinden Hâkim, onun hakkında diyor
ki: “O, Horasan’da hadîs âlimlerinin imâmı idi. Âlimlerden gördüklerimin en zahidi ve en çok ibâdet edeni
olup, medresesinde ve evinde, kendisine dâima müracaat edilmeye ihtiyaç duyulurdu. Yüzüğünün nakşında,
“Allahü teâlâ, Hassan bin Muhammed’in istinatgahıdır” yazılı idi.”
Hâkim, onun hakkında yine şöyle anlatıyor: Hassan bin Muhammed, hastalandığında onu ziyârete
gitmiştim. Annesinin kendisine şöyle dediğini anlattı: “Ben, sana hâmile idim. Büyük âlim Abbâs bin
Hamza’nın etrafında insanlar, toplanır, ondan ilim öğrenirlerdi. Babandan, onun ilim meclisinde kadınlara
mahsus yerde bulunabilmem ve kendisinden ilim öğrenmem için izin istedim. Onuncu günde bana
izin verdi. Ders vermesini bitirence Abbâs bin Hamza, orada bulunanlara; “Ayağa kalkınız!” dedi. Ben de
onlarla beraber kalktım. Abbâs bin Hamza duâ etmeye başladı. Ben de: “Ey Allahım! Bana tâlim olacak
bir erkek evlâd ihsan eyle!” diye duâ ettim. Sonra eve geldim. O gece rü’yâmda gördüm ki, birisi (Sana
müjdeler obun! Allahü teâlâ senin duânı kabul etti. Sana erkek bir evlâd verecek ve onu âlim yapacaktır.
O, senin babanın yaşadığı kadar yaşayacaktır, dedi. Benim babam 72 sene yaşamıştı.” Hassan bin Muhammed,
bana bu hikâyeyi anlattıktan sonra dört gün daha yaşadı. Vefât ettiğinde 72 yaşındaydı. Yine
Hâkim şöyle anlatıyor: “Birgün Cum’a gecesinde, yatsı namazından sonra onun yanına gittim. O, oturuyordu.
Bana eliyle geri dönmemi işaret etti. Ben ayrılmayıp orada kaldım. Onun evinden yatsı namazını
kılıncaya kadar ayrılmadım. Bana: “Benim cenâzemi, Mîkât’a kadar taşıyacak birisini bana getir!” dedi.
Sonra yanından ayrıldım. O gece, seher vaktinde vefât etti.”
Ahmed bin Ömer ez-Zehîd diyor ki: “Rü’yâmda hocam Ebû Velîd’i (Hassan bin Muhammed’i) gördüm.
Ona hâlinden sordum. Dedi ki: Dünyâda iken insanlara anlattığım her dînî mes’ele ile karşılaştım.
Onların her birisi ayrı ayrı bana soruldu.” Ebû Sa’îd-ül-Edîb şöyle anlatıyor: “Ebû Ali es-Sekafî’nin, ölümünden
evvelki hastalığında kendisini ziyâret etmiştim. Ona: “Helâl ve harâmlar hakkında senden sonra
kime soracağız ” diye sordum. O da: “Ebû Velîd’den sorun!” dedi.
Onun rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Hz. Âişe şöyle bidiriyor: Resûlullah (s.a.v.), namazından sonra
şöyle duâ ederdi:
“Ey Allahım! Kabir azabından sana sığınıyorum, Deccâl’in fitnesinden sana sığınıyorum.
Dirilerin ve ölülerin fitnesinden sana sığınıyorum. Ey Allahım! Günah işlemekten ve borca
dalmaktan sana sığınıyorum”
Bu hadîs-i şerîf hakkında kendisine: “Borçlanmaktan Allaha sığınmanın sebebi nedir ” diye sorulduğunda,
buyurdu ki: “İnsan borçlandığı zaman, sıkışık durumlarda kaldığından konuşması icâb etse,
yalan söyler ve eğer va’d ettiği şeyler varsa va’dinden vazgeçer.”
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-192
2) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-226
3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-380
4) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh-895
- 157 -
HAYR-ÜN-NESSÂC:
Evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin İsmâil olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Aslen,
Samarrâ şehrinden olup, Bağdâd’da ikâmet ederdi. Daha çok Hayr-ün-Nessâc lakabı ile meşhûrdur.
Sırrî-yi Sekâtî’nin talebesi, Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebü’l-Hüseyn Nuri’nin akranı idi. Ebû Hamza Bağdâdî
ve başka zâtlarla görüşüp sohbet etti. Ebü’l-Abbâs İbni Ata, Ebû Muhammed Cerîrî ve başka zâtlar kendisinden
ilim öğrendiler. İbrâhîm-i Havvâs, Ebû Bekr Şiblî ve başka birçok zâtlar, bunun meclisinde tövbe
etti. Ebû Bekr Şiblî’yi yetiştirmesi, lüzumlu ilimleri öğretmesi için Cüneyd-i Bağdâdî’ye gönderdi. İnsanlara
va’z ve nasîhat ederdi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatırdı. Güler yüzlü ve tatlı sözlü idi.
Güzel ahlâkı ile herkesin kalbine te’sîr ederdi. Hilmi (yumuşaklığı), harâm ve şüphelilerden sakınması,
nefsinin arzularına muhalefet etmesi, âlimlere ve evliyâya olan muhabbet ve bağlılığı, hep onlardan anlatması
mükemmeldi. Sözleri çok te’sîrli idi. Kerâmetleri, nasîhatleri, hikmetli sözleri meşhûrdur. 322 (m.
933)’de 120 yaşında iken vefât etti.
Hayr-ı Nessâc diye isimlendirilmesine sebeb olan hâdise şöyle nakledilir; Muhammed bin İsmâil,
hacca gitmek üzere memleketinden ayrıldı. Kûfe’ye geldiğinde şehrin kapısında bir kimse kendisini gördü.
Bu kimsenin Hayr isminde bir kölesi vardı. Bu köle efendisinden kaçıp gitmişti. Bu kimse Kûfe şehrinin
kapısında karşılaştığı Muhammed bin İsmâil’i kaçan kölesi Hayr’a benzetip: “Ey kaçak! Sen benim
kölem olan Hayr’sın. Benden kaçtın ha! Çabuk gel buraya!” dedi. O ise hayretler içerisinde kaldı. Ne
olduğunu anlıyamamıştı. İnsanlar etrafına toplanmaya başladılar. O kimseye dönerek: “Vallahi bu senin
kölen Hayr’dır” dediler. Köle sahibi bunu alıp, diğer kölelerini çalıştırdığı yere götürdü. Orası kumaş dokunan
bir atölye idi. Bez dokuyan kimseye Nessâc denirdi. Muhammed bin İsmâil’i bir tezgâhın başına
oturtup, “Önceki yaptığın işine devam et!” dediler. Bu işi ilk defa gördüğü hâlde, senelerdir sanki o işi
yapıyormuş gibi çalışmaya başladı. Günler ve aylar böyle geçti. “Yâ Hayr!” diye çağırılırsa, “Efendim,
buyurun!” diye cevap verir, “Ben sizin köleniz Hayr değilim, başka bir kimseyim” demezdi. Bir gece kalkıp
abdest aldı, namaz kıldı ve “Yâ Rabbî! Benim hâlim sana ma’lûmdur. Beni buradan kurtar” diye duâ
etti. İşin sahibi Hayr’ın edebini, çok ibâdet ettiğini yakından tâkib ediyordu. Ertesi günü, iş sahibi olan
kimse baktığında, bu hizmetçinin, kaçıp gitmiş olan Hayr ismindeki köleye hiç benzemediğini gördü. Yanına
çağırıp: “Sen benim kölem olan Hayr değilsin. Ben yanılmışım.
Kusurumu affet, hakkını helâl et. İstediğin yere gidebilirsin, serbestsin” dedi. Muhammed bin İsmâil,
Mekke’ye gidip bir müddet kaldı. Evliyâlık yolunda çok yüksek derecelere kavuştu. Öyle ki, Cüneyd-i
Bağdâdî (r.a.) “Hayr, hayırlımızdır” buyururdu. Hayr-ı Nessâc hazretleri kendisine (Hayr) ismi ile hitâb
edilmesinden hoşlanır, “Müslüman bir kimsenin verdiği ismi değiştirmek iyi olmaz” diye söylerdi. Bundan
sonra Hayr-ı Nessâc diye meşhûr oldu.
Ebü’l-Hüseyn Mâlik şöyle anlatıyor: “Hayr-ı Nessâc (r.a.) vefât ettiği zaman ben yanında idim. Akşam
namazı vakti idi. Vefât edeceği zaman kapıya doğru işaret ederek: “Allahü teâlâ sana, benim canımı
almayı, bana da namaz kılmayı emretti. Şu anda namaz vaktidir. Ben, bana emrolunanı yapayım.
Ondan sonra da sen, sana emrolunanı yaparsın” buyurdu. O zaman biz, Hayr-ı Nessâc’ın Azrâil
aleyhisselâm ile konuştuğunu anladık. Sonra abdest alıp, namazını kıldı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı.
Sonra Kelime-i şehâdet getirip ruhunu teslim etti. Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görüp:
“Allahü teâlâ sana nasıl muamele eyledi ” diye sordular. “Bana bundan sormayın, fakat ben, harâmlarla
ve günahlarla dolu alçak dünyâdan kurtulup rahata kavuştum” buyurdu.
Nafakasını temin etmek için ba’zan dokumacılık yapardı. Sık sık da Dicle nehri sâhilıne; gidip, sakin
bir yerde ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Orada kendisine bez dokutanlardan bir kadın, “Bunun ücretini
getirdiğimde, sizi bulamazsam ne yapayım ” diye sordu. O da, kadına: “Dicleye atıver ” buyurdu.
Kadın bildirdiği günde borcu olan parayı getirdi. Kendisini orada bulamadı, önceki emir üzerine, getirdiği
parayı nehire attı. Bir müddet sonra Hayr-ı Nessâc (r.a.) geldiğinde, balıklar ağızlarında kadının attığı
paralarla çıkıp kendisine teslim ettiler.
Birgün Hayr-ı Nessâc hazretlerine birisi gelerek, “Ey üstâd! Dün siz eğirilmiş ipliği iki dirheme satıp,
parasını cebinize koymuştunuz. Ben de size duyurmadan o iki dirhemi cebinizden aldım. Fakat iki
dirhem elimde iken elim kapandı ve açılmıyor. Ben yaptığıma pişman olup tövbe ettim. Duâ edin de elim
açılsın” diye yalvardı. Hayr-ı Nessâc (r.a.) tebessüm edip, eli ile o kimsenin eline işaret edince, eli açıldı.
Sonra o kimseye: “O iki dirhemi sana hediye ettim. Ailenin ihtiyaçları için harca! Bir daha da böyle bir
şey yapma!” buyurdu.
Hayr-ı Nessâc (r.a.) buyurdu ki:
“Belâlara sabır, yiğit kişilerin Allahtan gelen her şeye rızâ göstermek ise, kerem sahiplerinin (evliyânın)
ahlâkıdır.”
“Allahü teâlânın azabından korkmak, kamçı gibidir, edebsizliği ahlâk edinenleri bu kamçı ile terbiye
ederler. A’zâların kötü bir şey işlemeleri, kalbin gafletindendir.”
- 158 -
“Yapılan amelin maksada ulaştığının alâmeti, o amelde acz ve kusurdan başka birşey görmemektir.”
“Dünyânın ne değerde olduğunu idrâk eden, âhıretten nasîbini alır. Dünyâya düşkün olmak, âhıreti
tanımıyanın kalbini öldürür.”
“İhlâs, amelin kabulüne vesîle olan güzel düşünce (niyet)’dir.”
1) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-307
2) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-102
3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-294
4) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh-345
5) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-251
6) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh-94
7) Tabakât-üs-sûfiyye sh-322
8) Risâle-i Kuşeyrî sh-145
9) Nefehât-ül-üns ter. sh-185
HÜSEYN BİN AHMED (İbn-i Hâleveyh):
Şâfiî mezhebi âlimlerinden. Hadîs, kırâat, nahiv, lügat ve edebiyat ilimlerinde büyük bir âlimdir. İsmi,
Hüseyn bin Ahmed bin Hâleveyh bin Hamdan’dır. Künyesi, Ebû Abdullah-ı Hemedânî’dir.
Ailesi Hemedanlıdır. Orada doğdu. İlim öğrenmek için Bağdâd’a geldi. Birçok âlimden Kur’ân-ı kerîmin
kırâatini, nahiv, lügat ve edebiyat bilgilerini öğrendi. Lügat ve nahivden başka ilimlerde de, asrının
âlimlerinin en üstünü oldu. Sonra Şam’a geldi. Nihayet Haleb’e yerleşip, 370 (m. 980) senesinde orada
vefât etti. İbn-i Hâleveyh, Arap dili ve edebiyatı imlerinden olan; lügat, nahiv ve diğerlerinde zamanının
imâmı, en büyük âlimidir. İlim öğrenmek için 314 senesinde Bağdâd’a gelmişti. Orada birçok âlim ile
görüşüp, etinde bulundu. Onlardan çeşitli ilimler aldı. Kur’ân-ı kerîmin kırâat bilgilerini, Ali bin
Mücâhid’den okudu. Nahiv ve edebiyat bilgilerini de; Ali bin Düreyd’den, Niftaveyh’den, Ebû Bekr bin
Anbarî’den ve Ebû Ömer-i Zâhid’den aldı. Hadîs ilmini, Muhammed bin Muhalled el-Attâr ve daha başkalarından
öğrendi. Ondan ilim almak için gelenlere Câmi-ül-Medîne’de, imlâ ettirerek hadîs-i şerîf öğretirdi.
Kendisinden; Mu’âfe bin Zekeriyyâ ve daha birçok âlim, ilim alıp hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.
İbn-i Hâleveyh, daha sonra Şam’a geldi. Orada, bulunan Seyfüddevle bin Hamdan ile sohbet etti.
Onun çocuklarından ba’zısına edebiyat ilimlerini öğretip, terbiyesiyle meşgul oldu. Sonra Haleb’e yerleşip
ilmini ve hadîs-i şerîf rivâyetlerini orada yaydı. Ebû Tayyîb el-Mütennebbî ile birçok ilmî münazaralar
yaptı. Bütün ilimlerin her kolunda, zamanının bir tanesi oldu. Her taraftan ilim öğrenmek için kendisine
geliyorlardı.
Ed-Dânî, “Tabakât’ında diyor ki; “O, Arapçayı çok iyi biliyordu. Lügatları ezberlemişti. Hadîs ilminde
sika (güvenilir, sağlam) bir râvi ve kırâat ilminde derin bir âlimdi. Kendisinden ilim aldığımız birçok
âlim, ondan hadîs-i şerîf rivâyetlerinde bulunmuşlar. Bunlar; Abdülmün’ım bin Ubeydullah, Hasen bin
Süleymân ve diğerleridir.”
Çok güzel şiirleri vardır. Bunlar eserlerinde toplanmıştır. Ayrıca çeşitli ilimlere ait birçok eserler de
yazmıştır.
Bir şiirinde şöyle demektedir:
“Bir mecliste, meclisin efendisi yoksa, Bu meclisi kuran kimsede hayır yoktur.
Seni yaya olarak görmedim diyen kimse, Kendisi süvari olursa, beni nasıl görür
Cömertlik huyumdur, ancak malım yok! Başkasının malı ile nasıl cömertlik yapılır
İşte bütün malım, istediğini al!
Gâibden beni ferahlatacak ümitlerim var.”
Yazdığı eserlerinin başlıcaları şunlardır:
1.El-Cümelü fin-nahvi, 2.Kitâbü iştikâk-ı Hâleveyh, 3. İtragaşşün fil-lüga, 4. El-Bedî’u fil-kıraât-ıs-
Seb’a, 5. Şerh-ül-Memdûh vel-maksûr, 6. Şerhu Maksûret-i İbn-i Düreyd, 7. El-i’râb: Kur’ân-ı kerîmde 30
sûrenin i’râbıdır. 8. El-Elifât (veya Kitâb-ül-elkâb), 9. El-Müzekker vel-müennes, 10. Kitâbü “Leyse”, 11.
Kitâbü Garib-ül-Kur’ân, 12. Muhtasar-ul-Müzenî, 13. Kitâb-ül-al: Ehl-i beytten olan 12 imâmın doğum ve
ölüm târihlerini, annelerini çok güzel anlatmaktadır. 14. Kitâb-ül-esed.
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-310
2) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-269
3) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh-71
4) El-Bidâye ven-nihâye cild-11, sh-297
5) Bugyet-ül-vuât, cild-1, sh-529
6) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-178
- 159 -
7) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh-148
HÜSEYN BİN ALİ (Hüseynek):
Hadîs âlimlerinden. Künyesi, Ebû Ahmed Nişâbûrî’dir. 293 (m. 905) senesinde doğdu. 375 (m.
985)’de vefât etti. Küçük Hüseyn ma’nâsında “Hüseynek” ismiyle tanınmıştır. İbn-i Huzeyme’nin yanında
büyüyüp, yetişti ve onun tarafından terbiye edilip, ilim öğretildi. İbn-i Huzeyme onu kendi evlâdından
üstün tutar, başkasına öğretmediğini ona öğretirdi. İbn-i Huzeyme, sultanın meclisine onu kendine vekil
olarak gönderirdi. Hüseyn bin Ali otuz yaşında iken hocası vefât etti. Bu hocasından başka, Muhammed
bin İshâk es-Sirâc’dan ve Nişâbûr’da diğer âlimlerden ilim almıştır. 309 (m. 921) senesinde hacca gitti.
Bağdâd’a da gidip, Amr bin İsmâil bin Ebî Gaylan es-Sekafî ve tabakasından ilim aldı. Bağdâd’dan
ayrılıp, dört sene sonra ikinci defa Bağdâd’a gitti. Ebû Kâsım Begâvî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin
çoğunu yazdı. Bağdâd’da onun dersine devam edenlerden dinledi. Kûfe’ye de gidip, Abdullah bin
Zeydan’dan, Muhammed bin Hüseyn el-Eşnânî’den ve bunların tabakalarından hadîs-i şerîf işitip, yazdı.
Buradan Nişâbûr’a sonra da tekrar Bağdâd’a gidip, hadîs-i şerîf dinleyip, yazdı. Hadîs ilminde,
yüzbin hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezbere bilen, hâfız derecesinde âlim idi. Kendisinden; Ebû Bekr
Berkânî, Muhammed bin Ali, Hüseyn bin Ahmed bin Bükeyr, Ahmed bin Muhammed Za’ferânî, Kâdı
Ebü’l-A’lâ el-Vâsıtî, Ubeydullah bin Amr bin Şahin ve diğerleri, hadîs-i şerîf işitip, rivâyet etmişlerdir.
Hüseyn bin Ali, çok ibâdet eden ve Kur’ân-ı kerîmi çok okuyan bir âlim idi. Teheccüd namazını yolculukta
dahi terk etmez, çok sadaka dağıtırdı!
1) Tabakât-üş Şâfiiyye cild-3, sh-274
2) El-Bidâye ven-Nihâye cild-11, sh-304
3) Târîh-i Bağdâd cild-8, sh-74
4) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh-968
5) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh-84
HÜSEYN BİN SÂLİH (İbn-i Hayran):
Şâfiî mezhebi âlimlerinden. İsmi Hüseyn bin Sâlih bin Hayrân’dır. Künyesi, Ebû Ali’dir. Bağdâd’da
yetişen âlimlerin en büyüklerindendir. Zühd, vera’ ve takva sahibiydi. 310 (m. 923) senesi Zilhicce ayının
17’sinde Salı gecesi vefât etti. Vefâtı hakkında başka târihler de bildirilmektedir.
İbn-i Hayran, vera’ sahibi olan fakîhlerin büyüklerindendir. Zamanındaki Şâfiî âlimlerinin imâmı olup,
fazîlet bakımından onların en üstünlerindendi. Abbasî halifesi Muktedirin zamanında kadılık teklif
edilince, yapamıyacağını söyledi. Vezir Ebü’l-Hasen Ali bin Îsâ, onu kendi yerine vekil edeceğini, bu
hususta düşünüp karar vermesini söyledi ve dedi ki: “Ben bununla, bizim zamanımızda kendi yerimize
vekil bırakabilecek ve kendisine kadılık görevi verilebilecek bir kimsenin var olduğunun, fakat onun da
bunun yaymadığının bilinmesini istedim.”
İbn-i Hayran’ın kadılık vazifesini kabul etmemesi, Eshâb-ı kirâm zamanındaki şu hâdiseye benzemektedir:
Hz. Osman (r.a.), Abdullah bin Ömer’i çağırdı ve “Derhal git ve kadılık vazifesine başla!” dedi.
O da: “Ey mü’minlerin emîri! Beni bu vazifeden affetmez misiniz ” dedi. Halife de: “Hayır, hemen git kadılık
vazifesini yerine getir!” dedi. İbn-i Ömer de: “Acele etme, ey mü’minlerin emîri! Sen, Resûlullah efendimizin
(Allahü teâlânın azâb etmesinden korunmak isteyen kimse, Muâz bin Cebel’in emirlerine
sarılsın) buyurduğunu işitmedin mi ” dedi. Halife Osman (r.a.) da “Evet, işittim” deyince, o da:
“Bunun için ben kadı olmaktan Allahü teâlâya sığınıyorum” dedi. Halife Osman (r.a.) da: “Baban Ömer,
insanlar arasında kadılık yaptığı hâlde, seni bundan alıkoyan şey nedir ” diye sordu. O da: “Benim bu
vazifeyi kabul etmeme mâni olan şey, Resûlullahın: (İnsanlar arasında kadı olup da, bilmeden hüküm
veren kimsenin yeri Cehennemdir) buyurmasıdır” diye cevap verdi.
Hüseyn bin Muhammed el-Keşfülî diyor ki, “Halife Muktedir-billah’ın veziri Ali bin Îsâ, Ebû Ali bin
Hayrân’ın kendisine teklif edilen “Kâdı’l-kudât”lık, ya’nî Başkadılık (Temyiz reisliği) görevini kabul etmesini
emretti. O ise, kaçıp evine gizlendi. Vezir adamlarına, onun kapısı önünde onaltı gün nöbet tutturup
dışarı çıkarmadı. Komşuları vâsıtası ile karşıladığı suya olan ihtiyâcı çok arttı. Bu durum vezire ulaştı. O
da, serbest bırakılmasını emretti ve birçok kimsenin hazır bulunduğu meclisinde: “Biz Ebû Ali hakkında;
hayırdan, iyilikten başka birşey düşünmedik. Memleketimizde, doğu ile batı arasında Kâdı’l-kudâtlık yapabilecek
bir zâtın bulunduğunu, fakat bunu kabul etmediğini göstermek istedik” dedi.
Büyük fıkıh âlimi Abdülmelik bin Muhammed bin Adî el-Isterâbâdî, onun hakkında diyor ki; “O,
müslümanların her hususta kendisine müracaat ettiği en büyük âlimlerden birisiydi. Hadîs ilminde hâfız
idi. Ya’nî, yüzbinden çok hadîs-i şerîfi senetleriyle ve râvileriyle ezberlemişti.”
1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh-271
2) El-Bidâye ven-nihâye cild-11, sh-71
- 160 -
3) Târih-i Bağdâd cild-8, sh-53
4) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-287
5) Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh-133
HÜSEYN HİREVÎ:
Hadîs âlimi. Yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberden bilirdi. Künyesi Ebû Ali olup, ismi,
Hüseyn bin İdris bin Mübârek bin Heysem’dir. Ensârî ve Hirevî nisbetleri verildi. Doksan yaşlarında iken
301 (m. 913) yılında vefât etti.
Gerekli ilmi öğrendikten sonra; Sa’îd bin Mensûr, Süveyd bin Sa’îd, Süveyd bin Nasr, Hişâm bin
Ammâr, Osman bin Ebî Şeybe, Dâvûd bin Reşid ve zamanın diğer âlimlerinden ilim tahsil etti. Çok
seyehat eder, hadîs-i şerîf öğrenmek için dolaşırdı,. Duyduklarını yazar, ezberlerdi. Allahü teâlânın dînine
hizmet için toplamış olduğu hadîs-i şerîflerden seçtiklerini kitaplarına yazdı. Öğrenmek isteyenlere
rivâyet etti. Tâliblerine ders olarak okuttu. Zamanının mümtaz kişileri ona talebe oldu. Bunlar arasında
sâdece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çalışan, pek kıymetli âlimler yetişti. Kendisinden; Beşr
bin Muhammed Medenî, Mensûr bin Abbâs, Muhammed bin Abdullah bin Humeyreveyh, Ebû Hâtem bin
Hibbân, Ebû Bekr Nakkaş ve daha birçok âlim ilim tahsil edip hadîs-i şerîf rivâyet etti.
Ebü’l-Hasen Dâre Kutnî, Hüseyn Hirevî’nin sika (güvenilir) olduğunu bildirmiş, Ebû Velîd, Bâcî,
onun rivâyetlerinin sağlam olduğunu söylemiştir. Târih-i Buhara tarzında yazdığı ve çok önem verdiği
bildirilen bir Târih-i kebîr’i vardır.
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh-205
2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-235
3) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh-695
HÜSEYN MASERCİSÎ:
Hadîs ve fıkıh âlimi. Râvileriyle birlikte yüzbin hadîs-i şerîfi ezberden bilirdi. Künyesi Ebû Ali olup,
aslen Nişâbûrludur. İsmi, Hüseyn bin Muhammed bin Ahmed bin Mâsercis’tir. Dedelerinden Mâsercis,
hıristiyan iken sonradan müslüman olmuştur. 297 (m. 910) yılında doğan Mâsercisî, 365 (m. 976) yılında
vefât etti. Namazını kardeşinin oğlu fıkıh âlimi Ebû Hasen Mâsercisî kıldırdı.
İlim tahsiline, dedesinin öğrettikleriyle başlayan Hüseyn Mâsercisî; Ebû Bekr bin Huzeyme, Ebû
Abbâs Serrâc, İbn-i Şarki ve devirlerindeki diğer âlimlerden ders aldı. 321 (m. 933) yılında Irak’a gitti.
Daha çok Mısır’da kaldı. Horasan ve Şam’a giderek, oradaki âlimlerden ilim tahsil etti. Ömrünü Allahü
teâlânın rızâsı için, O’nun dîninin herkes tarafından güzel bir şekilde öğrenilmesi için çalıştı, iyi huylu,
güzel ahlâklı ve cömertti. Çok tatlı konuşur, devamlı tebessüm ederdi. Görenin, hemen gönlü ona meylederdi.
Allahü teâlânın dînine hizmet için talebe yetiştirirken, aynı zamanda pek kıymetli kitaplar da yazdı.
Hadîs âlimlerinden Zührî’nin rivâyetlerinin tamamını topladı. Onları yazdı ve ezberledi. Kimsenin yazmadığı
bir şekilde Müsned-i kebîr’inde yazdı. Kâtibler, üçbin cüz hâlinde yazdılar. Ebû Muhammed bin
Ziyâd, onun Müsned’ini talebelerine okuturdu. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın (r.a.) rivâyetlerini, on küsur cüz hâlinde
toplayıp, Müsned-i Ebû Bekr adını verdi. Kâtipler, bunu, altmış küsur cüz hâlinde yazdılar.
Buhârî ve Müslim’in sahiblerine aldıkları hadîs-i şerîfleri tahric ederek, onların rivâyet ettikleri hadîs-
i şerîfleri onların râvilerinden başka râvilere dayanarak müstahreclerini yaptı.
Ayrıca, fıkıh ilminde bir kitab ve megâzî, kabileler, hadîs âlimlerine dâir eserler de yazdı.
1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh-45
2) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh-50
3) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh-955
4) El-A’lâm cild-2, sh-253
İBN-İ ABD-İ RABBİH (Ahmed bin Muhammed):
Meşhûr târih ve edebiyat âlimlerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Abd-i Rabbih olup, künyesi
Ebû Ömer, lakabı Şihâbüddîn’dir. Endülüsî veya Kurtubî diye de lâkablandırılmıştır. 246 (m. 860) senesinde
Kurtuba’da doğup, 328 (m. 940) târihinde yine burada vefât etmiştir. Yakut isimli târihçi, Abd-i
Rabbih’in vefâtını 348 (m. 959) olarak göstermiş ise de bu târih doğru değildir.
Abd-i Rabbih, uzun bir ömür yaşadı. Emevî emirlerinden bir çoğunun zamanına yetişti. Bunlardan,
Muhammed bin Abdurrahmân, Münzir bin Muhammed, Abdullah bin Muhammed ile yakınlığı olup, zaman
zaman görüşürlerdi. İbn-i Abd-i Rabbih, geniş edebiyat ve târih bilgisine sahipti. Endülüslü âlimlerin
yazdığı kaynak eserlerde, İbn-i Abd-i Rabbih’i medheden şiirler vardır. Üçüncü Abdurrahmân zamanın-
161 -
da çok meşhûr oldu. İbn-i Abd-i Rabbih, emir oluşundan itibaren Üçüncü Abdurrahmân’ın hayatının büyük
bir kısmını yazdı. Burada, onun yaptığı muharebeleri, emirliğinin mühim taraflarını anlattı.
İbn-i Abd-i Rabbih en çok “El-kad-ül-ferîd” kitabiyle meşhûrdur. Kitap, bu ismiyle geniş bir çevrede
tanınmaktadır. Tahkiki yapılıp, yeniden basılmıştır. Eski kaynaklar, bu kitabı “El-Ikad” diye zikreder, Yeni
kaynakların ekserisi “El-Ikd-ül-ferîd” diye yazmaktadır. İbn-i Abd-i Rabbih el-Ikd-ül-ferîd’in mukaddimesinde
(önsözünde), bu kitabında ta’kib ettiği metodu Râyet açık bir şekilde anlatmaktadır.
El-Ikd-ül-ferîd’in ifâdeleri akıcı ve tatlı, ma’nâlar kolay ve okuyucunun anlıyabileceği bir şekildedir.
Kitapta bildirilen haberlerde, çoğunlukla bu haberleri bildirenlerin isimleri zikredilmemiştir. İbn-i Abd-i
Rabbih, uzun isimlerin okuyucuya vereceği ağırlığı gidermek için böyle yapmıştır, İbn-i Abd-i Rabbih, bu
kitabının çeşitli mevzûları, muhtelif haberleri, özellikle, değişik mevzûları içine alan bir eser olmasına
dikkat etmiştir.
Bu hususta o şöyle der: “Yazılmış olan kitaplara baktım. Onların çok az konuyu içerisine aldıklarını
gördüm. Ben bu kitabı daha çok mevzuyu ihtiva edecek şekilde yazdım. Bu kitapta anlatılanlar, büyükküçük,
sultanların ve halkın konuşup anlata geldikleri haberleri içine alacak şekilde hazırladım.”
El-Ikd -ül-ferîd kitabından seçmeler:
Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “İstişâre eden pişman olmaz. İstihâre eden zarar
etmez.”
Allühü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Resûlullaha, (s.a.v.) müşavere etmeyi emredip, meâlen şöyle buyuruyor:
“...İş hususunda, onlarca müşavere et. Bir iş için azmettiğin zaman, Allahü teâlâya güvenip,
dayan... (Âl-i İmrân-159).
“Hâkimler (hikmet sahibi olanlar) dediler ki: Sırrın senin kanın gibidir. Onu neşeye akıttığına bak.
Onlar bununla, sırrı ifşa etmenin kanı akıtmak gibi olduğunu söylediler.”
“Kişinin göğsü, kendi sırrı için dar olunca, sırrını emânet ettiği kişinin göğsü daha dardır.”
Birisine: “Senin sırrını gizleme durumun nasıldır ” diye sordular. O, “Kalbim, sırrım için kabirdir”
cevâbını verdi.”
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Peygamber efendimize (s.a.v.) meâlen şöyle buyurdu: “...Eğer, kaba,
katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve
kendilerine Allahü teâlâdan mağfiret dile...” (Âl-i İmrân-159).
Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünyâ ve
âhıret iyilikleri verilmiştir.”
Ömer bin Abdülazîz, halife olunca, Sâlim bin Abdullah’a ve Muhammed bin Ka’b’a birisini gönderip,
çağırttı. Onlar gelince: “Bana tavsiyelerde bulunun, yol gösterin” dedi. Bunun üzerine, Sâlim bin Abdullah:
“Sen, insanları kendine; baba, oğul, kardeş yap. Baba makamında olanlara, babana yaptığın gibi
iyilik yap. Kardeşin durumunda olanları koru ve gözet. Evlâdın mesabesinde olanlara, kendi çocuklarına
yaptığın merhameti yap. Muhammed bin Ka’b da: Kendin için istediğini insanlar için de iste. Kendin için
istemediğin, iyi görmediğin şeyi, onlar için de isteme. Şunu iyi bil ki, sen ilk ölen halife değilsin” buyurdular.
Halife Mensûr, oğlu Abdullah bin Mehdî’ye “İyice düşünmeden bir iş hakkında karar verme. Çünkü,
akıllı kimsenin düşünmesi, öyle bir aynadır ki, kişiye iyi ve kötü taraflarını gösterir. Halifeyi ancak takva,
sultanı teb’asının ona itâati, halkı da adalet ile muâmele etmek düzeltir. İnsanlardan affa en lâyık olanı,
ceza vermeye en çok güç yetenidir, insanların aklı en az olanı, kendisinden aşağıda olanlara zulüm edenidir”
diye nasîhat ettiler.
Halife Mehdî’nin kâtibi Ebû Ubeydullah dedi ki: “Kim, kibrin kötülüğünü bilmezse, dilinin hatâlarından
kendini muhafaza edemez. Büyük olsa bile günahını büyük görmez.”
Meşhûr hükümdarlardan Erdeşir, halka şöyle nasîhatta bulundu: “Birbirinize kin tutmayınız. Yoksa
size düşman musallat olur. İhtikâr (karaborsacılık) yapmayınız, size kıtlık gelir. Bu dünyâya kıymet vermeyiniz.
Çünkü bu dünyâ kimseye kalmamıştır. Fakat dünyâyı da büsbütün terk etmeyiniz, Çünkü,
âhıret dünyâ ile kazanılır. (Dünyâyı terk etmek iki türlüdür: Birisi, bütün harâm olan şeyler ile beraber
mubahları da, ya’ni günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarurî olan miktarım
kullanmaktır. Ya’nî, dünyânın zevk, keyf ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve
lezzetlerden vazgeçip, bütün zamanını ibâdet ile ve müslümanların rahatlıktan ve İslâm dinini
bilmiyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lâzım olan ilmi ve teknik usûlleri ve vâsıtaları, en ileri ve üstün
şekilde yapmak ve kullanmakla geçirmek ve durmadan çalışmaktır. Ve dünyâ zevkini böyle çalışmakta
aramak ve bulmaktır. Eshâb-ı kirâmın hepsi ve büyüklerimizin çoğu, böyle idi. Dünyâyı bu söylediğimiz
şekilde terk etmek, pekâlâ ve pek fâidelidir. İkincisi, dünyâda harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp,
mübahları kullanmaktır. Bu kısım, bu zamanda çok kıymetlidir.)
- 162 -
“Allahü teâlâ, kullarına onların güçlerine göre ni’met verir, ihsanda bulunur. Onları, güçleri ve
tâkatlarına göre şükürle mükellef tutar.”
“Ni’mete nankörlük, ni’metin yok olmasına sebeb olur. Ni’mete şükür ise, o ni’meti arttırır.”
“İyilik sahibini iyiliğinden dolayı övmek, ona teşekkür etmek mesabesindedir.”
“İyiliği yayan kimse, o iyilik için teşekkür vazifesini eda etmiş olur. İyiliği gizliyen kimse de, o
ni’mete nankörlük etmiş olur.”
Vâkıdî anlatır: Yahyâ bin Hâlid el-Bermekî’nin yanına gidip: Burada ba’zı kimseler, sizin iyiliğinizi
anlatıp medhediyorlar, dedim. Bunun üzerine o, bana: “Onlar (Yaptığım iyiliği) övüyorlar. Bu durumda
bize de, onların teşekkürüne karşılık teşekkür etmek gerekir” dedi.
Adiy bin Erta (r.a.), Ömer bin Abdülazîz’e (r.a.) bir mektûb yazdı. Mektubunda: “Ben bereketli, bolluk
bir yerde bulunuyorum. Ancak, daha önce burada bulunan müslüman kardeşlerimin, Allahü teâlânın
bu kadar ni’metlerine karşılık az şükür etmiş olmalarından endişeliyim” dedi. Ömer bin Abdülazîz de
(r.a.) ona cevâbında şöyle yazdı: “Allahü teâlâ bir cemâate (topluluğa) bir ni’met ihsan eder, onlar da o
ni’metden dolayı Allahü teâlâya hamd ederlerse, onlara kavuştuklarından daha fazlası verilir. Allahü
teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurdu: “Gerçekten biz, Dâvûd’a ve Süleymân’a bir ilim verdik
de onlar şâyle dediler: “Hamd olsun o Allaha ki, bizi mü’min kullarından çoğu üzerine üstün
kıldı” (Neml-15).
Birgün Resûlullah (s.a.v.) efendimiz, Hz. Âişe’yi, Züheyr bin Cenâb’ın şu mısralarını okurken duydu.
Senden daha güçsüz ve za’îf olana yardımcı ol. Onu tutup kaldır. Onun bu güçsüz durumundan sana
bir şey zarar vermez. Belki bir gün onun durumu iyi olur da, sana faydalı olur veya daha önce kendisine
yardımcı olduğundan dolayı seni iyilikle anar. Çünkü, yapılan iyiliğe karşı iyilik sahibini medhedip,
öven, o iyiliğin karşılığını veren kimse gibidir. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) efendimiz: “Doğru! Yâ
Âişe, insanlara teşekkür etmiyen kimseyi, Allahü teâlâ övmez ve medh eylemez” buyurdular.
Abd-i Rabbih, el-Ikd-ül-ferîd kitabında ba’zı meşhûr cömert zâtlardan bahsetmiş ve onlara dâir
menkıbeler anlatmıştır. Bu zâtlar ve ba’zı menkıbeleri şöyledir:
“Ubeydullah bin Abbâs: Komşularına çok ikrâmda bulunan, gelip gidenlerin istifâde etmesi için,
yollara sofralar kuran bir zâttır. Bir şâir onun hakkında şu meâlde şiir söylemiştir. “O kıtlık senede, acı,
tatlı neyin varsa hepsini yedirdin. Sen yetimleri görüp gözetirsin. Herkese karşı şefkatli ve merhametli
olan Ebü’l-Fadl senin babandır.”
Anlatılır ki, ona bir gün bir adam geldi. O, evinin avlusunda bulunuyordu. Gelen şahıs onun yanına
yaklaşıp, Ey İbn-i Abbâs! Benim senin yanında bir elim var, şimdi ona ihtiyâcım var, onu almaya geldim,
dedi. Ubeydullah bin Abbas, o şahsa dikkatlice baktı, fakat tanıyamadı. Sonra ona: Senin benim yanımdaki
elin nedir diye sordu. O şahıs: Birgün, seni, Zemzem’in yanında dururken gördüm. Hizmetçin sana
Zemzem suyu verdi. Hava da gayet sıcak idi. Bu sırada sana, elbisemin bir tarafı ile gölgelik yaptım.
Ondan sonra, sen suyu içtin. Bunun üzerine Ubeydullah bin Abbâs: Evet, hatırlıyorum, dedi. Biraz düşündükten
sonra hizmetçisine; Yanında ne kadar para var diye sordu. Hizmetçisi: Onbin dirhem ve
ikiyüz dinar var, dedi. Ubeydullah bin Abbâs hizmetçisine onların hepsini, o şahsa vermesini, haddizatında,
bu kadar paranın bile onun elinin hakkını ödemediğini söyledi. O şahıs Ubeydullah bin Abbâs’ın
bu cömertliğine hayran kaldı.
Ubeydullah bin Abbâs’a bir dilenci geldi. O, dilenciyi tanımıyordu. Ubeydullah’a (r.a.) bana sadaka
ver, çünkü ben, Ubeydullah bin Abbâs’ın kendisinden bir şey istiyene bin dirhem verdiğini duydum, dedi.
Ubeydullah bin Abbâs; ben nerede, Ubeydullah bin Abbas nerede dedi. Dilenci, hangi hususu kastediyorsun,
mal çokluğu bakımından mı, yoksa şeref ve kıymet bakımından mı diye sordu. Ubeydullah bin
Abbâs her iki yönden de, herkesin bildiği, tanıdığı Ubeydullah bin Abbâs gibi olamam dedi. Dilenci, kişideki
haseb, onun asaleti, yaptığı işler ve hareketlerinden belli olur. Bu bakımdan insan bir iyiliği, kendi
isteğine bağlı olarak yapar. Eğer sen bir iyilik yaparsan, haseb sahibi olursun. Ubeydullah bin Abbâs,
ona ikibin dirhem verdi. Daha fazla veremediği için özür diledi. Şimdi durumunun dar olduğunu söyledi.
Bunun üzerine dilenci, eğer sen Ubeydullah bin Abbâs değilsen, sen ondan daha iyisin. Eğer sen o isen,
bugün, dünden daha iyisin, dedi. Ubeydullah bin Abbâs ona bin dirrhem daha verdi. Dilenci, Ubeydullah
bin Âbbâs’ın bu ihsanı karşısında çok duygulandı.
Ubeydullah bin Abbâs’a Ensâr’dan bir zât gelir: “Ey Resûlullahın (s.a.v.) amcasının oğlu!
Bu gece benim çocuğum dünyâya geldi. Ben ona teberrüken (hayır umarak) sizni isminizi
verdim. Fakat annesi vefât etti, dedi. Bunun üzerine Ubeydullah bin Abbâs: “Allahü teâlâ, sana
ihsan ettiği çocuğunu hayırlı mübârek eylesin. Hanımının vefâtı sebebiyle de sana bol sabırlar
versin” dedi. Hizmetçisini çağırıp: “Hemen git, ona bakıp terbiye edecek bir câriye satın al,
onun ihtiyaçlarına harcaması için de kendisine iki yüz dînâr ver” dedi. Sonra Ensârdan olan o
- 163 -
mübârek zâta; “Birkaç gün sonra tekrar bize gel. Çünkü bu gelişinde, biraz darlık içerisinde olduğumuz
için fazla ikrâmda bulunamadık” dedi. Ensârdan olan zât, Ubeydullah bin Abbâs’ın bu iltifatından son
derece memnun oldu.
İbn-i Abd-i Rabbih’in el-Ikd-ül-ferîd kitabında bildirdiği hadîs-i şerîflerden ve büyüklerden
ba’zılarının hutbe ve sözlerinden bir kısmı şöyledir:
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “Sizden biriniz bir şey yediği zaman sağ eliyle yesin, sağ eliyle
içsin. Muhakkak şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer.”
Yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak sünnettir. Başlarken besmele okumalıdır. Sonunda
da elhamdülillah demelidir.
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Sizden biriniz aksırıp elhamdülillah dediğinde, ona “yerhamükellah” deyiniz. Hamd
etmezse ona teşmitte bulunmayınız.”
İbn-i Ömer aksırdı ve elhamdülillah dedi. Oradakiler “yerhamükellah” deyince İbn-i Ömer,
“Yehdîkümullah ve yuslih baleküm” diye cevap verdi.
Hadîs-i şerîfte: “Evlât kokusu, Cennet kokularındandır” buyuruldu.
Hikmet sahipleri dedi ki: “Küçüklükte kim çocuğunu terbiye ederse, o büyüdüğünde sevindirir.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Tanıdığınız ve tanımadığınız müslümanlara selâm veriniz.”
“Birbirinize selâm veriniz. Birbirinize yiyecek ikrâm ediniz, akrabanızın haklarını gözetiniz.
Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selâmetle Cennete giriniz.”
Selamda sünnet şöyledir ki; önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki
merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine,
baba oğluna, ana kızına selâm verir. Rütbe ve ni’meti çok olan önce verir.
Birisi Resûlullaha geldi ve “Babam size selâm söyledi” dedi. Resûlullah buyurdu ki: “Aleyke ve
alâ ebîkesselâm.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını
yoklamak cenâzesinde bulunmak, da’vetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene,
yerhamükellah diyerek cevap vermek” buyuruldu.
“(Birinin evine girileceği zaman) izin üç defa istenir. (Birincisinde izin verilmezse, bir dakika
kadar sonra ikinci defa istemeli, yine verilmezse, üçüncü defa istenmelidir. Yine izin
verilmezse, dört rek’at namaz kılacak kadar beklemiş ise içeri girmemeli, gitmelidir.)”
“Rabbim bana dokuz şeyi yapmamı bildirdi. Ben de size (ümmetime) bildiriyorum: Aşikâre
olsun gizlilikte olsun ihlâsı, öfkeli anda da rahatlık ânında da adaleti, zenginlik ve fakîrlikte
orta yolu, bana zulmedeni affetmeyi, vermeyene vermeyi, benden alâkayı keseni arayıp sormayı,
susmamın tefekkür, konuşmamın zikir, bakışımın ibret olmasını.”
“Sizi boş ve lüzumsuz konuşmaktan, malı israf etmekten ve lüzumsuz çok soru sormaktan
men ederim.”
“Mallarınızı zekât vererek koruyunuz. Hastalarınızı sadaka vererek tedavi idiniz. Size gelecek
belâları duâ ile önleyiniz.”
“Veren el, alan elden hayırlıdır.”
“İnsanoğlu malım malım der. Halbuki onun malım dediği; yiyip bitirdiği, giyip eskittiği
yahut verip elinden çıkardığı şeylerdir.”
“İlmi, bir yere yazmakla koruyunuz”
Allahü teâlâ Peygamberin) (s.a.v.) en güzel edeb ile edeblendirmiştir. Onun için Kur’ân-ı kerîminde
meâlen şöyle buyurdu: “Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme
ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.” Burada orta hâli emretmektedir. Cimrilikten
ve çok dağıtıp israftan sakındırdı. Onlar ki, harcadıkları zaman israf etmezler, sıkılık da yapmazlar
ve harcamalar bu ikisi arası ortalama olur.
- 164 -
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmdeki şu âyetlerinde bütün güzel ahlâkı Peygamberinde topladığını
meâlen şöyle buyurdu: “Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir” (A’râf.
199).
“Sana tabî olan mü’minlere kanadını indir (tevazu yap)” (Şuârâ: 215).
“Uhud savaşında sen, Allahtan gelen bir merhamet sayesindedir ki onlara (Eshâba) yumuşak
davrandım. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi.”
(Âl-i İmrân: 159).
“Hem iyilikle kötülük müsavi olmaz. Sen kötülüğü, en güzel olan iyi harekette önle. O vakit
bakarsın ki, seninle arasında bir düşmanlık bulunan, yakın bir dost gibi olmuştur” (Fussılet:
34).
Şu âyet-i kerîme ile de Resûlullahın edebinin çok yüksek olduğu meâlen şöyle bildirildi:
“And olsun, size içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer.
Size çok düşkündür. Mü’minlere çok merhametlidir, onlara hayır diler” (Tevbe: 128).
Hadîs-i şerîfte: “Haya îmândan bir şu’bedir” buyuruldu.
Avn bin Abdullah dedi ki: “Haya, hilm (yumuşaklık) ve susmak îmândandır.”
İbn-i Ömer dedi ki: “Haya ve îmân birbirine bağlıdır. Birisi ayrılınca, diğeri de onunla birlikte gider.
Her zaman beraber olurlar.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Mü’min yalancı olmaz.”
“Allahü teâlâ sizden ilmi almak için, ilmi ile âmil olan âlimleri kaldırır, câhiller kalır. Dinden
suâl edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan ayırırlar.”
Hadîs-i kutside: “Kibriya benim ridâm, azamet izârımdır. Bunlardan biri için benimle çekişmeye
gireni Cehennem ateşine atarım” buyuruldu.
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) buyurdu ki: “İlmi öğreniniz, öğrendikten sonra, o ilimle amel ediniz.”
Şa’bî dedi ki: “Âlim ancak Allahü teâlâdan korkan kimsedir.”
Hikmet sahipleri dedi ki: “Öğrendiğin ilmi, bilmiyene öğret. Bilenden de ilim öğren. Böyle yaparsan
bildiğin şeyi çok iyi korumuş olursun ve bilmediğini de öğrenirsin.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“İlmin fazîleti, ibâdetin fazîletinden daha hayırlıdır.”
“İlimle yapılan az amel, ilimsiz yapılan çok amelden hayırlıdır.”
Esmâî dedi ki:
“İlim öğrenmede ilk adım susmak, sonra dinlemek, sonra ezberlemek, sonra öğrenilen bilgi ile amel
etmek, sonra da o bilgiyi insanlara öğretmektir.”
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) buyurdu ki: “Kişi âlim olarak doğmaz, ilim ancak çalışmakla öğrenilir.”
Abdullah bin Abbâs (r.a.) buyurdu ki: “İki sınıf insan vardır ki doymaz. Biri âlim öğrenmeye
doymaz. Diğeri de tamahkârdır, dünyânın malına, doymaz.”
Hz. Ömer’in hutbesi: Hamd ve senâdan sonra, şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Kur’ân-ı kerîmi öğreniniz.
Onunla amel ediniz. Kur’ân-ı kerîm ehlinden olunuz.”
Hz. Ali’nin hutbesi: “İmdi, şüphesiz dünyâ sırt çevirip, veda zamanının geldiğini bildirdi. Muhakkak
ki, âhıret yolculuğu göründü. Dikkat ediniz. Siz şimdi amel günlerindesiniz. Arkanızda ecel var. Kim eceli
gelmeden önce, şu günlerde, amellerini Allahü teâlânın rızâsına uygun yaparsa, ameli ona fâide verir.
Emeli ise zarar vermez. Kim de bu amel günlerinde, ecel gelmeden önce âhırete hazırlığını eksik yaparsa,
ameli boşa gider ve emeli de ona zarar verir. Dikkat ediniz! Cenneti istiyenleri de, Cehennemden
korkup kaçanları da uyur görüyorum. Dikkat ediniz! Âhıret yolculuğu ile emrolundunuz. Oraya azık hazırlamanıza
işaret edildi. Sizin hakkınızda en çok koltuğum şey; arzu ve isteklerinize tâbi olup, uzun emel
sahibi olmanızdır.” (Tûl-i emel) Kalb hastalıklarındandır. Tûl-i emel, zevk ve sefa sürmek için, çok yaşamağı
istemektir. İbâdet yapmak için, çok yaşamağı istemek, tûl-i emel olmaz. Tûl-i emel sâhipleri ibâdetleri
vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeği terk ederler. Kalbleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar. Va’z ve nasîhatten
ibret almazlar. Hadîs-i şerîfle: “Ölümden sonra olacak şeyleri, sizin bildiğiniz gibi hayvanlar
da bilselerdi, yemek için semiz hayvan bulamazdınız” buyuruldu.)
- 165 -
Zehrâ’nın hutbesi: “Ey insanlar! Benden Şu beş şeyi öğreniniz alınız. Eğer, bunları elde etmek için
bineklerinize binip yolculuklar yapmış olsaydınız bunların benzerini yine elde edemezdiniz. Dikkat ediniz!
Allahü teâlâdan başkasından bir şey beklemeyiniz. Bilmediğiniz şeyi öğrenmekten, bilmediğiniz bir
şey sorulunca, bilmiyorum demekten utanmayınız. Dikkat ediniz. Sabır imândandır. Sabır, cesede göre
baş mertebesindedir. Kur’ân-ı kerîmi düşünerek okumalı, ibadeti kim için ve niçin yaptığını bilerek yapmalı,
hilm, ilimle güzelleşir. Dikkat ediniz! Size gerçek âlimi haber veriyorum. Allahü teâlânın kullarına,
günahları, kötülükleri güzel göstermiyen, onlardan alıkoyan, onları Allahü teâlânın mekrinden emin kılmayıp,
rahmetinden ümit kestirmiyen âlim, gerçek âlimdir. Allahü teâlâya karşı kulluk vazifesini yapanlar
için, mutlaka Cennete gidecek, günahkâr müslümanlar için de, mutlaka Cehenneme girecektir diye kesin
söz söylemeyiniz. Bunu sadece Allahü teâlâ bilir. İyi kimseler için, onların artık Allahü tfeâlânın azabından
kurtulduklarına teminat vermeyiniz. Günahkâr müslümanları da Allahü teâlânın rahmetinden ümit
kestirmeyiniz. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmd’e meâlen: “Allahü teâlânın rahmetinden ancak
kâfirler ümid keser.” (Yûsuf: 87) buyurmaktadır.
Ömer bin Abdülazîz’in ilk hutbesi: Ey insanlar İçinizi düzeltiniz ki, dışınız da düzelsin: Âhıretinizi
iyi yapın ki, dünyânız iyi olsun.” Başka bir hutbesi: Şüphesiz, her yolculuk için bir azık hazırlığı vardır.
Öyleyse, dünyâda iken âhıretiniz için takvadan azık hazırlayınız. Allahü teâlânın, ahırette kendisi için
hazırladığı sevab ve ikâbı görüp tatmış olan bir kimse gibi olunuz. Böyle yaparsanız, günah işlemekten
korkar, Allahü teâlânın emirlerine uymayı arzularsınız, ömrünüz size uzun gelmesin, yoksa kalbiniz katılaşır.
Düşmanlarınıza boyun eğersiniz. Gece olunca, sabahlayıp sabahlamıyacağını, sabahlayınca, akşama
kavuşup kavuşamıyacağını bilemiyen kimse uzun emelli olamaz. Ba’zan, bu iki zaman arasında
ölüm tehlikeleri olabilir. Dünyaya, ancak akıbetinden emin olanlar meyleder. Dünyâda, bir yarasını iyileştiren
kimseye, başka taraftan bir yara isabet eder. Öyleyse, insan dünyâya nasıl meyledebilir Kendimi
men ettiğim Şeyleri size emretmekten, Allahü teâlâya sığınırım. Yoksa, hak ve doğruluktan başka bir
şeyin fâide vermediği kıyâmet gününde, rezil ve rüsvâ olurum..”
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) bu hutbesinden sonra ağladı. Orada bulunanlar da onunla beraber ağladı.
Ömer bin Abdülazîz’in (r.a.) Şam’a yakın Hünasva denilen yerde okuduğu son hutbe: Ömer bin
Abdülazîz (r.a.), ölünceye kadar başka bir hutbe okumamıştır. O, Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra
şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Siz, boşuna yaratılmadığınız gibi, başıboş da terk edilmiş, değilsiniz.
Yarın kıyâmet günü Allahü teâlâ sizin aranızda hükmedecektir. Allahü teâlânın her şeyi kuşatan rahmetinden
çıkan kimse, hüsrana uğramıştır ve genişliği, gökler ve yer kadar olan Cennetten mahrum kalır.
Biliniz ki, yarın kıyâmet gününde emniyet ve güven; bugünden korkup, hazırlanan, azı (dünyâyı) verip,
çoğu (ebedi âhıret se’âdetini) satın alan kimseler içindir. Görmüyor musunuz Siz, fâni olan kimselerin
çoluk çocuklarısınız. Sizden sonra onların soyunu, kalanlarınız devam ettirecek. Siz de gideceksiniz.
Yine görmüyor musunuz ki, hergün aranızdan, ömrünü tüketen birisini âhırete uğurluyorsunuz. Sonra
onu, topraktan bir çukur olan mezara gömüyorsunuz. Onu oraya, yastıksız ve yataksız bırakıyorsunuz.
Artık o, orada hiçbir iş yapacak, bir ihtiyâcını temin edecek halde değildir. Dostlarından ve sevdiklerinden
ayrılmış, hesap verme ile karşı karşıyadır. Onun orada, dünyâda bıraktığı malına mülküne ihtiyâcı
yoktur. Fakat, dünyâda iken gönderdiği iyiliklere, yaptığı ibâdet ve tâatlere çok ihtiyâcı vardır. Vallahi
ben size bunları söylüyorum. Fakat, aranızda kendimden daha günahı, çok birisini de görmüyorum.
Allahü teâlâdan beni ve sizi af ve mağfiret buyurmasını diliyorum.
Harfin Reşîd’in hutbesi: “Ni’metlerinden dolayı Allahü teâlâya hamd ederiz. O’na karşı itâatta muvaffak
olmamız için, O’ndan yardım isteriz. Düşmanlarına karşı, O’ndan zafer dileriz. O’na kâmil bir îmânla
imân ederiz, işlerimizi O’na havale eder, O’na güvenip dayanırız. Ben şehâdet ederim ki, Allahü
teâlâdan başka ilâh yoktur. O’nun şeriki (ortağı) yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.)
Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür. Allahü teâlâ O’nu Cennetle müjdeleyici ve Cehennemle, korkutucu
olarak gönderdi. Resûlullah (s.a.v.) peygamberlik vazifesini tebliğ etti. Ümmete nasîhat eyledi. Allah yolunda
muharebe eyledi. Allahü teâlânın rızâsına uygun iş yapanlar için yaptığı iyi va’dleri ve emrine karşı
gelenler için yaptığı tehdidleri bildirdi. Vefâtlarına kadar bu vazifeyi yerine getirdi.
Resûlullaha (s.a.v.) salât (hayırlı duâlar) ve selâm olsun. Ey Allahın kulları! Size takvayı tavsiye
ederim. Çünkü takva günahları örter, iyilikleri katkat yapar. Takva, Cenneti kazanmaya ve Cehennemden
kurtulmaya bir vesîledir. Sizi öyle bri günden sakındırırım ki, o gün gözler korkudan dikilir kalır, bütün
sırlar ortaya dökülür. Siz yakında bu geçici dünyâ hayatınden, ebedi âhıret yurduna göçeceksiniz.
Öyleyse, tövbe etmek suretiyle, Allahü teâlânın mağfiretine, takva ile Allahü teâlânın merhametine, mabetle
(Allahü teâlâya dönmekle) onun hidâyetine koşunuz. Çünkü Allahü teâlâyı anmak, müttekileri
O’nun rahmetine, tövbe edenleri O’nun mağfiretine, O’na dönenleri ve yalvaranları da O’nun hidâyetine
kavuşturur. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Rahmetim, dünyâda her
şeyi kuşatmıştır. (Mü’mine de kâfire de şâmildir). Fakat âhırette onu, küfürden sakınanlara, zekâtı
verenlere ve âyetlerimize îmân etmiş olanlara has kılacağım” (A’raf-156). Başka bir âyet-i kerîme-
166 -
de ise meâlen şöyle buyurdu: “Bununla beraber, şüphe yokki ben, tövbe eden, imân edip, sâlih
amel işliyeri, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için gaffarım (çok bağışlayıcıyım)” (Tâhâ:
82). Siz geçen asırlardaki hâdiseleri biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, babalarınızı, dedelerinizi
dostlarınızı, ölüm, evlerinizden aranızdan kapıverdi de, siz onların ölümüne mâni olamadınız. Onlar
dünyâdan ayrıldılar. Ellerinde hiçbir imkân kalmadı. Şimdi dünyâ onları, hesaplar görülmek üzere amelleri
ile başbaşa bıraktı. Dünyâda günah işlemiş, kötü işler yapmış olanlar, yaptıklarının cezasını görecekler.
Amel-i sâlih işliyenler ise mükâfatlarını göreceklerdir. Sözlerin en güzeli, nasîhatların en üstünü,
Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîmdir. Allahü teâlâ, meâlen buyuruyor ki: “Kur’ân-ı kerîm okunduğu
zaman hemen onu dinleyin ve susun. Olur ki, merhamet edilirsiniz” (A’râf: 204).
Hz. Alinin hutbesi: Allahü teâlâya hamd-ü senadan sonra şöyle buyurdu: “Ey Allahın kulları! Size
ve kendime Allahü teâlâdan korkup, yasaklarından sakınmayı, Allahü teâlânın emirlerine itâata sarılmayı,
sâlih ameller yapmayı, uzun emeli terk etmeyi tavsiye ederim. Ey gâfil insan! Allahü teâlânın habercisi
(Azrâil aleyhisselâm) sana geldiği halde, onun kapısını çalmıyacağını sanıyorsan. Halbuki Azrâil (a.s.)
bu hususta senden bir bedel kabul etmiyecek. Senden bir kefil de almıyacak. Senin küçük (çocuklarına)
acımıyacak, büyük (çoluk çocuğuna da) bu hususta hürmet edip (seni bırakmıyacak). Nihayet seni, karanlık
mezarın dibine bırakacak. O mezarın etrâfı sessiz ve sedasız ve kimseler yoktur. Azrâil (a.s.) bunu
daha önce geçmiş kavimlere de yapmıştı. Hani nerede, o bütün güçleriyle çalışanlar servet yığanlar,
yaldızlı ve süslü yüskek binalar kuranlar, hani nerede, aza kanaat etmeyip, çoktan da
faydalanamıyanlar. Nerede büyük ordulara kumandanlık edenler Büyük bayrakları açanlar Sonra toprak
altında, ölüler hâline gelip, ufalıp, kırıntı hâline gelenler. Şimdi sizler, onların bardaklarıyla su içiyorsunuz,
onların yürüdüğü yollarda yürüyorsunuz. Ey Allah’ın kulları! Allahü teâlâdan korkun. O’nun emirlerine
uyunuz. Dağların yürütüleceği, semanın (göğün) yarılacağı, amel defterlerinin, sağ ve sol taraflardan
uçuşarak geleceği kıyâmet günü için amel-i sâlih yapınız, O gün kendini hangisinden görüyorsun
“Gelin kitâbımı okuyun” (Hakka-19) diyen mi, yoksa “Eyvah! Keşke kitabım bana verilmeseydi.”
(Hakka-75) diyen mi Emirlerini yerine getirdiğimiz zaman Cennetini va’deden Allahü teâlâdan, bizi gazabından
muhafaza buyurmasını dileriz. En güzel söz ve en üstün nasîhat, Allahü teâlânın kitabı Kur’ânı
kerîmdir.”
Hz. Ebû Bekr’in (r.a.) halife olduğu zaman yaptığı bir konuşma: “Ey insanlar! Sizin en üstününüz
olmadığım halde, size halife seçildim. Bu sebeple, eğer siz beni hak üzere bulursanız, bana yardım ediniz.
Eğer böyle bulmazsanız, bana doğruyu gösteriniz. Sizin hakkınızda Allahü teâlâya itâat ettiğim
müddetçe, siz de bana itâat ediniz. Eğer Allahü teâlâya isyan edersem, bana itâat etmeyiniz. Dikkat ediniz,
muhakkak ki, hakkını alıncaya kadar, sizin zaîfleriniz benim yanımda en kuvvetli olanınızdır. En
za’îfiniz ise, za’îfin hakkını ondan alıncaya kadar, kuvvetlilerinizdir. Söyleyeceğim bunlardan ibarettir.
Allahü teâlâdan beni ve sizi bağışlamasını diliyorum.”
Yahyâ bin Hayyan dedi ki: “Şerefli ve asil olan kişi, kuvvetli olunca, tevazu (alçak gönüllülük) yapar.
Düşük ve bayağı olan ise, kibirli olur.” Hakimlerden ba’zısı: “Topraktan yaratılan insanda kibir nasıl
bulunur” demişlerdir.
Mahmûd el-Verrâk: “Kibir, insanın dindarlığını bozar. Aklını noksanlaştırır. İnsanların kınama ve
kızgınlığını çeker. Güleryüz, güleryüz göstermeden verilen bağıştan daha güzeldir” demiştir.
Denilmiştir ki: “Her hastalığın bir ilâcı vardır, tedavisi mümkündür. Fakat, ahmaklığın tedavisi zordur.
Bu hastalık, tabibleri bile yordu.”
Ebû Atâhiyye dedi ki: “Ahmakla beraber olmaktan sakın. Çünkü ahmak, yamalı elbise gibidir. Bir
tarafını yama yaparsan, yine rüzgârla bir tarafından yırtılıp, sonunda parçalanır.”
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim tevazu’ gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir.”
İbn-i Semmak, Îsâ bin Musa’ya: “Makam ve mevki sahibi iken tevazu göstermek, makam ve mevki
sebebiyle kazandığı şereften daha yüksek bir şereftir” demiştir.
Hakimler (hikmet sahibi kimseler) dediler ki: “Yumuşaklıkla, şiddet ve sertlikle elde edilemeyecek
şeylere kavuşulur. Görülmüyor mu ki, su, yumuşak olmasına rağmen, çok sert taşları aşındırmaktadır.”
Eşçe’ bin Amr es-Sülemî dedi ki: “İnsanlarla ve mal ile kavuşulamıyan şeylere, yumuşaklıkla kavuşulur.”
Resûlullah (s.a.v.) “Ciddi de olsa, şaka da olsa, yalan söylemek caiz değildir” buyurdular.
Yine şöyle buyurdular: “Mü’min yalancı olmaz.”
Abdullah bin Ömer (r.a.): “Va’dine muhalefet etmek, arfâkın (münafıklığın) üçte ikisidir.”
İbn-i Ömer, Tevrat’ta şöyle yazılı olduğunu bildirdi: “Haya etmezsen (utanmazsan) istediğini yap.”
Kendisi de şöyle dedi: “Haya edilecek zâtlarla beraber olmak suretiyle, hayayı ihya ediniz (yaşatınız).”
- 167 -
Resûlullah (s.a.v.) “Sizi dedikodudan, malı zayi etmekten ve çok suâlden men ettim” buyurdu.
Resûlullahın (s.a.v.) buyurduğu hadîs-i şerîflerden birkaçı:
“Zekât vermek suretiyle malınızı koruyunuz. Sadaka vermek suretiyle, hastalarınızı tedavi
ediniz. Belâyı, duâ ile karşılayınız..” (Hakkıyle duâ eden kimseyi, Allahü teâlâ belâ ve musîbetlerden
muhafaza buyurur.)
“Hâkim, kızgın iken iki kişi arasında hüküm vermesin.”
Hz. Ali’nin ba’zı buyurdukları: “Kim kendi ayıbına bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Kardeşine
kuyu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi sürçmesini (hatâsını) unutan kimse, başkasınınkini büyük
görür. Başkasının perdesini yırtan kimsenin, evinin gizli şeylerini örten perdesi yırtılır, işlerinde başkasıyla
yarışa kalkan kimse, başkalarının kızgınlığını üzerine çeker. Kendi görüşünü beğenen kimse, doğruyu
bulamaz. Aklına güvenen kimse, hatâ eder. İnsanlara karşı büyüklük taslayan kimsenin ayağı kayar.
Düşük ve bayağı kimselerle beraber olan kimse, hor görülür. Âlimlerle beraber olan kimse ise hürmet
görür. Kim kötü işlerin olduğu yerlerde bulunursa, töhmet altında kalır. Ahlâkı iyi olan kimsenin, işleri
kolay olur. Sözünü güzel yapan kimse, heybetli olur. Allahü teâlâdan korkan kimse, kazanır.”
Şebib bin Şeybe dedi ki: “Edebli olunuz. Edeb, aklın bulunduğuna delâlet eder.”
Süfyân-i Sevrî (r.a.) buyurdu ki; “Kendini tanıyan kimseye, başkasının hakkında söyledikleri zarar
vermez.”
İbn-i Kuteybe; “Eğer âlim olmak istiyorsan, tek bir ilmi seç. Eğer edip olmak istiyorsan, çeşitli ilimlerden
haberin olsun” dedi.
Amr bin Utbe, oğlunun muallimine: “Oğlumu ıslâh etmek istiyorsan, önce kendini ıslâh et. Çünkü
onların gözleri senin gözündedir. Onlara göre güzel ve iyi, senin yaptığın şeylerdir. Çirkin ise, senin
yapmayıp, terk ettiğindir. Onlara Allahü teâlânın kitabını (Kur’ân-ı kerîmi) öğret, onları fazla zorlama,
yoksa birdenbire bıkkınlık gösterirler. Büsbütün de onları kendi hâllerine bırakma, sonra tamamen
Kur’ân-ı kerîm okumayı terk ederler. Onlara en güzel sözleri anlat. En temiz (ahlâkı bozmayan) şiirlerden
naklet. Bir ilmi iyice öğrenmeden, onları başka bir ilme geçirme. Çünkü zihinde fazla ve kalabalık
sözlerin birikmesi anlamayı zorlaştırır. Onlara büyük zâtların hayatını ve yaşayışlarını öğret. Onlara lüzumsuz
şeylerden bahsetme.”
Urve bin Zübeyr ve Kâsım bin Muhammed şöyle anlattılar: Hz. Ebû Bekr, Âişe’ye (r.anhâ) vefât ettiği
zaman Resûlullahın (s.a.v.) yanına defn edilmesini vasiyet etti. Hz. Ebû Bekr vefât edince, kendisi
için, Resûlullahın (s.a.v.) yanında bir kabir kazıldı. Başı, Resûlullahın (s.a.v.) mübârek iki omuzu hizasına
kondu. (Hz. Ömer’in başı ise, Hz. Ebû Bekr’in böğrünün hizasına kondu.)
Hişam bin Urve babasından anlatıyor: Ebû Bekr’in (r.a.) cenâze namazı gece kılındı ve gece defn
edildi. Altmışüç yaşında iken vefât etti. Hz. Ebû Bekr’in babası kendisinden sonra biraz daha yaşayıp
vefât etti. Hz. Ebû Bekr’in yüzüğünde: “Allahü teâlâ ne iyi kadirdir (kudret sahibidir)” yazılı idi.
Muhammed bin Abdülazîz şöyle bildirdi: Hz. Ebû Bekr vefâtına yakın, vasiyyetini yazdı. Bunu Hz.
Osman ve Ensârdan birisi ile, bütün Medîne-i münevverelilere okumaları için gönderdi. Herkes onların
etrafına toplandı. Hz. Ebû Bekr’in vasıyyetini onlara okudular. Vasıyyet şöyle idi: “Bu dünyâdan ayrılıp
âhıret hayatına gireceği zaman Ebû Kuhâfe’nin oğlu Ebû Bekr (size olan) vasiyyetidir. Ben size, Hz.
Ömer’i halife yaptım. Eğer adaletli olur ve (işleriniz hususunda) Allahü teâlâdan korkarsa, zâten onun
hakkında benim zannım ve ondan beklediğim de budur. Eğer böyle olmazsa, ben hayır ve iyiliği kastederek
böyle yapıyorum. Gaybı ise ancak Allahü teâlâ bilir.”
Leys bin Sa’d bildiriyor: Ebû Bekr (r.a.), Beyt-ül-mal’den ve Fey’den hiçbir şey almazdı. Sâdece bir
kere borç almıştı. Onu da vefâtına yakın, Hz. Âişe’ye, ödemesini söyledi. Hz. Ömer ise, her gün için
Beyt-ül-mal’den kendisi için iki dirhem alıyordu. Ömer bin Abdülazîz (r.a.) halife olunca, ona dendi ki:
Ömer bin Hattâb (r.a.) gibi sen de kendine Beyt-ül-mal’den biraz bir şey alsan dediklerinde: Hz. Ömer’in
(geçimini te’mîn edecek) hiçbir şeyi yoktu da aldı. Benim ise kâfi gelecek kadar malım var, dedi ve Beytül-
mal’den hiçbir, şey almadı.
Hz. Ömer buyurdu ki: Ebû Bekr bizim efendimizdir. Efendimizi âzâd etti. (Hz. Ömer burada, Bilâl-i
Habeşî’yi kasdetti. Bilâl-i Habeşî (r.a.), Umeyye bin Halefin kölesi idi. Müslüman olduğu ve putların ilâhlığını
inkâr edip, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed O’nun kulu ve Resûlüdür dediği için,
müşrikler ona çok eziyet ve işkence yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr, onu Umeyye bin Haleften
satın alıp âzâd etti.)
Şa’bî, Seleme’den rivâyet etti: Hz. Ali’ye, Hz. Ebû Bekr ile, Ömer’den (r.anhüm) soruldu. O da:
“Vallahi ikisi de sâlih ve başkalarını da ıslâh eden halifelerdir” diye cevap verdi.
- 168 -
Abdullah bin Ömer anlattı: Tebük gazvesinde, müslümanlar büyük bir açlık ve sıkıntıya düşmüşlerdi.
Bunun üzerine Hz. Osman müslüman askerler için yiyecek aldı ve diğer ihtiyaçlarını giderdi.
Resûlullah (s.a.v.): Mübârek ellerini kaldırıp, Hz. Osman için “Yâ Rabbî! Ben Osman’dan razıyım sen
de ondan râzı ol.” diye duâ buyurdu.
Peygamber efendimiz (s.a.v.), Hz. Osman’ın, kerîmesi Rukiyye (r.anhâ) ile evlendirdi. O vefât edince,
diğer kerîmeleri Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Zührî, Sa’îd bin Müseyyib’den şöyle bildirir: Rukiyye
(r.anhâ) vefât edince, Hz. Osman çok üzüldü. “Yâ Resûlallah! Benim seninle akrabalığım sona erdi” dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) “Senin benimle olan akrabalığın sona ermez. Çünkü Cebrâil,
Rukiyye’nin kızkardeşi (Ümmü Gülsüm) ile seni evlendirmemi, bunun Allahü teâlânın emri olduğunu
söyledi” buyurdu.
Resûlallah (s.a.v.) buyurdular ki: “Hasen ile Hüseyn, Cennetliklerin efendileridir. Babaları ise,
oğullarından daha üstündür.”
Birisi Ömer bin Abdülazîz’e: “Ne zaman konuşayım ” diye sorunca: “Susmayı arzu ettiğin zaman”
cevâbını verdi. “Ne zaman susayım ” diye sorunca da: “Konuşmayı arzu ettiğin zaman” dedi.
Buraya kadar olan bütün seçilmiş parçalar, İbn-i Abd-i Rabbih’in el-Ikd-ül-ferîd adlı kitabından alınmıştır.
1) Âdâb-ür-râfidîn sh-352
2) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh-312
3) Mu’cem-ül-Udebâ cild-4, sh-211 s
4) Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh-110
5) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh-371
6) El-Bidâye ven-nihâye cild-11, sh-193
7) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh-228
8) Mu’cem-ül-rmüellifîn cild-2, sh-115
İBN-İ ATÂ:
Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Abbas olup, ismi, Ahmed bin Muhammed bin Sehl bin Atâ’dır.
Aslen Bağdâdlıdır. İbn-i Ata, zamanın büyük âlimlerinden ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf dinlemiştir.
Vaktini, ilim öğrenmek ve öğretmekle, ibâdetle ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçiren İbn-i Ata, 311 (m.
923) veya 319 (m. 931) yılında vefât etti.
İbn-i Ata (r.a.); Yûsuf bin Mûsâ el-Kattân, Fadl bin Ziyâd, Cüneyd-i Bağdâdî, İbrâhîm Mâristânî ve
daha birçok âlimden ilim öğrenmiş, hadîs-i şerîf dinlemiştir. Kendisinden, ise, Muhammed bin Ali bin
Atabiş en-Nâkid, İbn-i Hafîf ve daha birçok âlim ilim öğrenmiş, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. İbn-i Ata için,
Ebû Sa’îd Harrâz:; “Tasavvuf, güzel ahlâktır. Ben bunun ehli olarak, Cüneyd-i Bağdâdî ve İbn-i Atâ’dan
başkasını germedim.” Ebü’l-Hüseyn Muhammed bin Îsâ bin Hâkan; “O gece ve gündüz iki saat uyurdu.
Abdullah bin Muhammed es-Seczî ise, “Ben evliyâ arasında ondan daha idrak ve anlayış sahibi olanını
görmedim demiştir.
Anlatırlar: İbn-i Atâ’nın, çok güzel on erkek evlâdı vardı. Bir gün onlarla beraber yolda
eşkıyalar onları çevirdi. Eşkıyâların reisi, İbn-i Atâ’nın çocuklarını sırayla öldürdü, her
birinin öldürülüşünde, başını semâya kaldırarak, gülümsüyordu. Sonuncu çocuğa
geldiğinde, çocuk babasına dönerek “Sen ne kadar şevkatsiz bir baba imişsin.
Dokuz yavrunu öldürdükleri hâlde, hiç sesini çıkarmıyorsun ve gülüyorsun” dedi. İbn-i Ata
oğluna dönerek; “Babasının ciğerparesi! Bunu yapan zâta birşey söylenmez ki! Aslında O,
biliyor ve görüyor. Dilerse hepsini korumaya da kadirdir” dedi. Bunun üzerine eşkıyabaşında bir
hâl hâsıl oldu ve İbn-i Atâ’ya: “Şayet bu sözlerini önceden söyleseydin, çocuklardan hiçbirini
öldürmezdik” dedi ve oğlunu serbest bıraktı, İbn-i Ata bunun üzerine: “Takdir böyle imiş, söyleseydim
bile bir şey değişmezdi” dedi.
İbn-i Ata, çölde yolunu şaşıran bir talebesinin başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı: “O çölde
yolunu şaşırdı. Dolaşırken kendisini bir su başında buldu. Pınar başında çok güzel bir kız gördü. Kızın
karşısında durdu. Kız ona “Benden uzak ol” deyince, “Sen bütün varağınla benim ol” dedi. Kız, “Şurada,
öyle güzel bir kız var ki, ben ona hizmetçi bile olamam” dedi. O talebe dönüp o tarafa baktı. Kimseyi
göremedi. Tekrar kıza dönünce, kız ona: “Doğruluk ne kadar güzel, yalan ne kadar kötü, sanmıştım ki,
bütün varlığınla bana bağlısın. Halbuki, benim yanımda, bir başkasına bakmak istiyorsun” dedi. Talebe
utancından başını önüne eğdi Başını kaldırdığında, karşısında kimseyi göremedi.”
İbn-i Atâ’nın vefâtı şöyle anlatılır: “Hallâc-ı Mensûr’u öldüren vezir, İbn-i Ata’ya “Hallâc-ı Mensûr
hakkında ne dersin ” diye sordu, İbn-i Ata bu soru üzerine, “Sen kendi işlerine bak, evliyâ ile uğraşma”
dedi. Vezir, Hallâc-ı Mensûr hakkında kötü sözler söylemeye başlayınca, İbn-i Ata ona, “Sakin ol! Doğru
- 169 -
konuş!” dedi. Buna sinirlenen vezir, İbn-i Atâ’nın dişlerinin sökülmesini ve bunların başına çakılması için
emir verdi. İbn-i Ata (r.a.), bu eziyetin te’siriyle vefât etti.
İbn-i Ata hazretleri buyurdular ki: “Tövbe, ilmin kötülediği herşeyden, ilmin methettiğine dönmektir.”
“Kullara ve yaratılmış olan şeylere bakıldığında, Allahü teâlânın varlığı bilinir.”
“Kim nefsine sünnetleri uygularsa, Allahü teâlâ onun kalbini ma’rifetle nurlandırır.”
“Her velînin üç alâmeti vardır. Bunlar Allahü teâlâ ile arasındaki sırrı saklamak, halkla arasında
geçen muamelelerde, duygularını hatâdan korumak, herkese aklı ve anlayışı ölçüsünde söylemektir.”
“Âdem (a.s.) bildiğimiz hatâyı işledikten sonra, Cennette bulunan herşey, onun perişan hâline üzüldü
ve ağladı. Ağlamayan sadece altın ve gümüş oldu. Allahü teâlâ, kelâm sıfatı ile onlara tecelli etti
ve sordu. Adem’e herşey ağlarken, siz neden ağlamazsınız Onlar şu cevâbı verdiler Biz, sana karşı
hatâ işliyene ağlamayız. Bunun üzerine Hak teâlâ şöyle buyurdu: İzzetime, celâlime yemin ederim. Size
her şeyin üstünde bir değer biçeceğim ve Ademoğullarını size hizmetçi kılacağım.”
“Halka ayrılık acısının tattırılmasındaki hikmet, Allahü teâlâdan başkasına güvenmelerini önlemektir.”
“Edebten mahrum bırakılan bir kimse, bütün hayırlardan mahrum bırakılmış olur.”
“Tevekkül; yüce Allaha en iyi şekilde sığınıp, samîmi bir şekilde O’na muhtaç olmaktır.”
“Sabır, musîbetler içinde iken bile edebe riâyet etmektir.”
“Ahlâk iyi olmadıktan sonra, kılınan namazın, tutulan orucun çok olmasının önemi yoktur. Hattâ
sadaka ve mücâhede (nefsini yenmeye çalışma) bile hiçtir. Bu yolda yükselenler, ne namazla, ne de
oruçla yükseldiler. Ne sadaka ile, ne de mücâhede ile üstün dereceler buldular. Yükselen, ancak iyi huyla
yükseldi. Çünkü Resûl-i ekrem (s.a.v.), “Kıyâmet günü, bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk
bakımından en güzel olanınusdır” buyurdu.”
“Dünyânın geçici lezzetlerine dalan, hakikatleri bulamaz. Bu lezzetlere dalması, onun kuvvetini
azaltır.”
“İtâatların en fazîletlisi, devamlı olarak Allahü teâlâyı düşünmektir.”
“Nefsini tanımayan, ariflerin meclisinde bulunsun. Hikmet nuru ile aydınlanmak isteyen ise, ilim ve
hikmet sahiblerinin meclisinde bulunsun.”
“En büyük ilim olan ma’rifetullahın neticesi, heybet ve hayadır. Bir kimsenin kalbinden haya ve
heybet duygusu gittiği zaman, artık onda hayır kalmaz.”
“Allahü teâlâ için en sevimli şey, kulun dünyâdan yüz çevirmesi, O’na ulaşılacak en iyi vesîle ise,
kulun nefsinden vazgeçmesidir.”
“En iyi iş yapılmış, en iyi ilim söylenmiştir. Bu sebeble, şimdiye kadar yapılmamış bir işi yapma,
söylenmedik sözü söyleme.”
İbn-i Atâ’nın söylediği bir şiirin tercümesi şöyledir:
Yollar çeşit çeşittir.
Hakka giden yol birdir.
Çoktur doğru yoldan,
Gittiğini zanneden.
İnsanlar bihaber doğru yoldan.
Bilmeden gidiyorlar bir yoldan.
1) Târîh-i Bağdâd cild-5, sh-26
2) Tabakât-ı Sûfiyye sh-269
3) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh-302
4) Mir’ât-ül-cinân cild-2, sh-261
5) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh-379
6) Sıfât-üs-saffe cild-2, sh-850
7) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh-57
8) Risâle-i Kuşeyrî sh-135
9) Nefehât-ül-üns sh-191
- 170 -
İBN-İ ATİYYE (Abdullah bin Atıyye Dımeşkî):
Tefsîr, kırâat ve hadîs âlimi. Künyesi, Ebû Muhammed olup, ismi, Abdullah bin Atiyye bin Abdullah
bin Habîb’dir. Memleketine nisbetle “Dımeşkî” ve “Şâmî” denildi. İbn-i Atıyye diye meşhûr oldu. 383 (m.
993) yılında vefât etti. Yine İbn-i Atıyye diye bilinen Endülüslü müfessir Abdülhâlık bin Gâlib bir başka
zâttır.
“Tefsîr-i İbn-i Atıyye” veya “Tefsîr-ül-Kur’ân” adlı kitabı ile meşhûr olan İbn-i Atıyye’nin hayatı hakkında,
kaynaklar çok az bilgi vermektedir. Zekâsı keskin, hâfızası kuvvetli, ilmi çoktu. Dünyâya hiç değer
vermezdi. Kur’ân-ı kerîmin kelimelerini açıklayabilmek için, eski Arab şâirlerinin şiirlerinden ellibin beyti
ezberlemişti. Birçok hadîs-i şerîf ezberledi. Âlimler, onun rivâyetlerinde sika (güvenilir) olduğunu söylediler.
Dımeşk’de (bugünkü Şam) Bâb-ı Câbiye’de bir câmide kalır, orada namaz kıldırırdı. Sonraları bu
câmi, “İbn-i Atıyye’nin mescidi” diye anıldı. Bütün İslâm âlimleri gibi İbn-i Atıyye de şan ve şöhret için
değil, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kaza nabilmek için emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker yaptı. Ya’nî,
Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildirdi. İnsanlara pek faydalı nasîhatlerde bulundu. Şam’da onun
Allahü teâlânın kitabını ve Resûlullahın (s.a.v.) hadîs-i şerîflerini açıklayan güzel sözleri, dededen
toruna yıllarca dillerde dolaştı. Bunlar kalblere ferahlık ve insanlara huzur verdi.”
Tefs-i İbn-i Atıyye’nin İstanbul’da Nur-u Osmaniye Kütüphanesi onüç numaradaki nüshası kayıp
olup, Âtıf Efendi Kütüphanesi doksaniki numarada ikinci bir nüshası mevcuttur. Nisâ sûresinde meâlen:
“Ancak Allah’ın kabul edeceğini va’d buyurduğu tövbe, o kimseler içindir ki, bir cahillikle
bir kabahat yaparlar da, sonra çok geçmeden tövbe ederler, işte Allah bunların tövbelerini kabul
buyurur. Allah ihlâsla tövbe edenleri hakkıyla bilicidir.” “O kimseler ki, kötü işlerde ısrar
ederken, onlardan birine ölüm gelip hayattan ümidini kesince: “Ben, şimdi tövbe ettim” der.
Halbuki o kimseler için tövbe yoktur. (Tövbeleri kabul edilmez) Kâfir oldukları hâlde ölenlere de
tövbe yok, işte biz onlar için âhırette acıklı bir azâb hazırlanmışızdır.” Onyedi ve onsekizinci âyet-
i kerîmelerinin tefsîrinde İbn-i Atıyye buyurdu ki; “Burada tövbe kelimesinin lügat ma’nâsı rücû etmek,
dönmek, şer’î ma’nâsı ise, yaptığı kötülüklere pişman olup, Allahü teâlâya karşı olan isyanından
vazgeçmek demektir. “Ölüm geldiği zaman”dan maksat akıl ölümün geldiğini, artık çârenin kalmadığını
anladığı zaman demektir. Tövbenin, günahların hepsi için farz olduğu, icmâ-i ümmet ile bildirilmiştir.
İctihâd sanibi âlimlerin bu icmâ’ı Nur sûresinde meâlen; “Ey mü’minler! Hepiniz Allaha tövbe edin ki,
dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşacaksınız” otuzbirinci âyet-i kerîmesine dayandırılmaktadır. Bu
âyet-i kerîmeyi tefsîr eden İslâm âlimlerinden bir kısmı; ‘Son nefeste tövbenin kabul olmaması’ kâfirler
içindir. Günahkâr müslümanların tövbesi kabul olunacaktır” buyurmaktadır. Bu hususta büyüklerden
birine, Resûlullahın (s.a.v.) “Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, canı gargaraya gelmeden
kabul eder” hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz diye suâl edildi. O büyük zât da: “Evet,
Resûlullahın (s.a.v.) buyurduğu doğrudur. Senin mesleğin nedir ” dedi. Suâl eden, terzi olduğunu söyledi.
O büyük zât; “Terzilikte en kolay olan nedir ” diye sordu. O zât “Makası alıp kumaş kesmektir” dedi.
“Kaç senedir bu işi yaparsın ” sorusuna da, “Otuz senedir kumaş keserim” diye cevap verdi. “Canın
gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin ” buyurdu. Adam da, “Hayır, kesemem” deyince, o büyük
zât: “Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene çok rahat bir şekilde yaptığın işi, o zaman
yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin Bugün gücün yerinde iken
tövbe eyle. O zaman belki yapamazsın, gel şimdi tövbe et. Bir daha günah işleme” buyurdu. Adam da
hemen tövbe edip, güzel amel sahibi müslümanlardan oldu.
İbn-i Atıyye, Nisâ sûresinde meâlen: “Onlara şöyle de: “Dünyânın zevki pek azdır. Âhıret ise,
sakınanlar için muhakkak hayırlıdır. Ve kıl kadar haksızlığa uğramazsınız.” yetmişyedinci âyet-i
kerîmesinin tefsîrinde buyuruyor ki: “Dünyânın faydası pek azdır. Zîrâ, dünyâ gölge gibi gelip geçicidir.
Âhırette ise ni’metler ebedî olup, Allaha itâat edip korkanlar içindir.”
1) El-A’lâm cild-4, sh-103
2) Hediyyet-ül-ârifîn cild-1, sh-47
3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh-83
4) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh-106, 282, 526
5) Tefsîr-ül-Kur’ân, Âtif Efendi Kütüphanesi Nr-92
6) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh-1017
8) İslâm Ahlâkı sh-158


İnsanların En Güzel Ahlaklısıydı
Enes b. Malik (r.a.) şöyle dedi:Allah Resulü (a.s.), insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendisi evimizde iken namaz vakti gelirdi de hemen altında bulunan serginin (düzeltilmesini) emreder, yaygı süpürülür, sonra üzerine su serpilir, daha sonra da Allah Resulü (a.s.), imam olur biz arkasında saf tutardık. O da bize namaz kıldırırdı. Enes´lerin bu yaygısı hurma yapraklarından idi.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 1054

Keşke Sana Gelselerdi
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah´ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah´tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah´ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.