Yaz?c? Sürümü
Ömer B. Abdülaziz´in Vefat Nedeni


Ömer B. Abdülaziz´in Vefat Nedeni

Fasıl

Yezid B. Abdülmelik´in Halifeliği

Hicretin Yüzikinci Senesi

Mesleme´nin Irak Ve Horasan İllerindeki Valiliği

Türklerle Müslümanlar Arasında Cereyan Eden Bir Savaş.

Hicretin Yüzikinci Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler.

Dahhak B. Müzahim El-Hilalî

Ebu Mütevekkil En-Nacî

Hicretin Yüzüçüncü Senesi

Hicretin Yüzüçüncü Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler.

Yezîd B. Ebi Müslim..

Mücahid B. Cübeyr El-Mekkî

Fasıl

Mus´ab B. Sa´d B. Ebi Vakkas.

Musa B. Talha B. Ubeydullah Et-Temimî

Hicretin Yüzdördüncü Senesi

Hicretin Yüzdördüncü Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler.

Halîd B. Sadan El-Külaî

Amir B. Sad B. Ebî Vakkas El-Leysî

Amir B. Şurahil Eş-Şa´bî

Ebu Bürde B. Ebi Musa El- Eş´arî

Ebu Kalabe El-Cürmî

Hicretin Yüzbeşinci Senesi

Yezid B. Abdülmelik B. Mervan´ın Biyografisi

Hişam B. Abdülmelik B. Mervan´ın Halifeliği

Hicretin Yüzbeşincî Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler.

Eban B. Osman B. Affan.

Hicretin Yüzaltıncı Senesi

Hicretin Yüzaltıncı Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler.

Salim B. Abdullah.

Tavus B. Keysan El-Yemanî



Ömer B. Abdülaziz´in Vefat Nedeni


Allah rahmet etsin, Ömer´in vefat nedeni verem hastalığı idi. Za­yıf bir rivayette anlatıldığına göre bir kölesi, onun yemeğine veya içe­ceğine zehir, katmıştı. Bu nedenle vefat etmişti. Kölesine bu işi yap­ması için başkaları tarafından 1.000 dinar para verilmişti. O da bu ci­nayeti işlemiş ve Ömer, bu nedenle vefat etmişti. Ömer´e, zehirlenmiş olduğu haberi verildiğinde şöyle demişti: «Zehiri içtiğim gün anla­dım.» Böyle dedikten sonra, zehiri kendisine içiren kölesini çağırmış ve ona şöyle demişti:

- Yazıklar olsun sana! Neden böyle yaptın

- Bana 1.000 dinar verildi de ondan yaptım.

- Git, o paralan getir.

Köle gidip o paraları getirdi. Ömer de beytü´1-mala koydu. Sonra ona: «Haydi, seni kimsenin göremiyeceği bir yere git. Yoksa seni öldü­rürler.» dedi.

Hastalığı esnasında Ömer´e: «Hastalıktan kurtulmak için tedbir al.» dedilerse de Ömer, şu cevabı verdi: «Allah´a yemin ederim ki, eğer kulak yumuşağıma dokunarak veya bana getirilecek bir kokuyu kok­layarak şifa bulacağımı bilsem, yine de bu çarelere başvurmam.»

Kendisine: «Şu çocukların için foniki çocuğu vardı) birşey vasiyet etmiyecek misin Onlar yoksuldurlar.» dediklerinde Ömer, şu cevabı

vermişti:

«"Çünkü benim dostum, kitabı indiren Allah´tır. O, iyileri dost edinir." {ei-Arâf, 196.) Vallahi, çocuklarıma hiç kimsenin hakkını ver­mem. Çocuklarım, ya salih olurlar ya da salih olmazlar. Salih olurlar­sa Allah, onların veliliğini yapar, salih olmazlarsa o zaman günah iş­lemeleri için onlara yardım edecek değilim.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre ise çocukları için şöyle de­miştir: «Onların hangi vadide helak olacakları umurumda değil.»

Diğer bir rivayette ise Ömer´in çocukları için şöyle dediği nakle­dilmektedir: «Allah´a isyan etmeleri ve günah işlemelerine yardımcı olacak bir malı onlara bırakayım da bu günah ve isyanlarında, ölü­mümden sonra yapacakları pisliklerde onların ortağı mı olayım Ha­yır, ben bunu yapmam.»

Böyle dedikten sonra çocuklarını yanına çağırdı. Onlarla vedalaş-tı ve onları teselli etti. Sonra da onlara bu sözleri ile vasiyetini yapıp şöyle dedi: «Haydi kalkın gidin. Allah, sizi korusun ve halifeliği ara­nızda güzelce devam ettirsin.»

Ravi diyor ki: Ömer b. Abdülaziz´in çocuklarından birinin, Allah yolunda seksen at üzerinde yük ve silahı cepheye sevkettiğini gördük. Buna karşı Süleyman b. Abdülmelik´in çocuklarından bazıları, kendi­lerine bol miktarda miras bırakıldığı halde gelip Ömer b. Abdüîaziz´in çocuklarından dilenirlerdi. Çünkü Ömer, çocuklarını Aziz ve Celil olan Allah´a havale etmişti. Süleyman ve diğerleri ise, çocuklarım kendilerine bıraktıkları mirasa havale ediyorlardı. Bu nedenle onlar zayi oluyor, malları da şehvetler uğruna heba oluyordu.

Yakub b. Süfyan, Eyyüb´ün şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer D- Abdülaziz´e şöyle denildi:

- Ey mü´minlerin emiri! Keşke Medine´ye gelsen. Eğer Cenâb-ı Allah, sana orada ölmeyi nasib ederse Rasûlullah, Ebu Bekir ve Os­man´ın yanındaki dördüncü mezara defnedilirsin.

Allah´a yemin ederim ki, Allah beni her çeşit azabla azablandı- olsa bile -yalnız ateş azabı hariç, çünkü ben o azaba dayanamam- Allah´ın benim gönlümde Rasûlullah´ın yanındaki mezara def­nedilmeye ehil olduğumu düşündüğümü bilmiş olmasından daha çok hoşuma gider.»

Anlatıldığına göre Ömer b. Abdülaziz, Humus köylerinden Deyr-ü Sem´an´da hastalandı. Yirmi gün süreyle hasta yattı. Can çekişirken: «Beni oturtun, beni oturtun.» dedi. Oturttuklarında şöyle dedi: «İlahi, bana emir verdin, ama ben kusur işledim. Beni bazı şeylerden yasak­ladın, ama ben isyan ettim.» Bu sözü üç kez tekrarladı, sonra sözleri­ne şöyle devam etti: «Ama Allah´tan başka ilah yoktur.» Böyle dedik­ten sonra başım kaldırdı. Keskin nazarlarla bakmaya başladı. Kendi­sine: «Ey mü´minlerin emiri, şiddetli bakışlarla bakıyorsun.» dedikle­rinde: «Ben ne ins, ne de cin oldukları belli olmayan bazı varlıkların buraya geldiklerini görüyorum.» diye karşılık verdi ve o anda vefat etti.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre ölüm döşeğinde iken aile efradına: «Yanımdan çıkın.» demiş, aile efradı da yanından çıkıp git­mişler, Mesleme b. Abdülmelik ile kız kardeşi Fatıma, kapıda oturup beklemeye başlamışlardı. Onun içeride şöyle dediğini işitmişlerdi: «Ne insan, ne de cin yüzü olmayan şu yüzlere hoş geldiniz diyorum.» Böyle dedikten sonra şu ayet-i kerimeyi okumuştu:

«Bu ahiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemiyen kimselere veririz. Sonuç, Allah´a karşı gelmekten sakınan­larındır.» (el-Kasas, 83.)

Bu ayeti okuduktan sonra sesi kesilmişti. Kapıda bekleyenler içe­ri girdiklerinde gözlerini yummuş olduğunu gördüler. Onu, kıbleye dördürdüler ve o anda vefat etti.

Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, Abdülaziz b. Ebi Seleme´nin şöyle dediği­ni rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, mezara konulduğunda şiddetli bir rüzgar es­ti. Yeryüzüne çok güzel bir hatla yazılmış bir sayfa düştü. Sayfayı alıp baktıklarında içinde şunların yazılı bulunduğunu gördüler:

«Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla.

Bu, Allah katından Ömer b. Abdülaziz´e gönderilen bir Cehen­nem´den kurtuluş beraatıdır.» Bu sayfayı alıp Ömer b. Abdülaziz´in kefeninin içine soktular ve öylece defnettiler.»

Buna benzer bir hadise de Abdüssamed b. İsmail´in biyografisin­den bahsederken İbn Asakir tarafından rivayet edilmiştir. İbn Asa-kir, bunu Umeyr b. Habib es-Sülemî´den nakletmiştir, şöyle ki:

Ben ve sekiz arkadaşım, Emeviler zamanında Bizanslılara tutsak olduk. Bizans hükümdarı, boyunlarımızın vurulmasını emretti. Arka­daşlarım öldürüldü. İmparatorun komutanlarından biri araya girerek bağışlanmamı sağladı. Komutan beni alıp kendi evine götürdü. Evde güneş misali güzel bir kızı vardı. İslâm´dan çıkıp Hristiyanlığa gir­mem şartıyla kızını bana vereceğini ve sahib olduğu nimetleri benim­le paylaşacağını söledi. Sonra beni kızıyla başbaşa bıraktı. Kızı, be­nimle olmak istedi, ama ben kabul etmedim. Bana: «Niçin kabul et­miyorsun » diye sorunca ben: «Dinim buna engeldir. Bir kadın veya herhangi birşey için dinimi bırakamam.» diye cevap verdim. Kız: «Memleketine gitmek istiyor musun » diye sorunca ben: «Evet.» diye cevap verdim. Kız: «Şu gördüğün yıldızı takib ederek geceleri yürü, gündüzleyin saklan. Bu yıldızı takib edersen memleketine ulaşırsın.» dedi. Ben de o şekilde yola çıktım. Dördüncü günde gündüzleyin bir yerde gizlenmekte iken bir atlının bana doğru geldiğini gördüm. Beni yakalamak için geldiklerini sanarak korktum, ama bir de baktım ki gelenler, öldürülen arkadaşlarımdır. Beraberlerinde doru atlar üze­rinde başkaları da vardı. Bana: «Umeyr sen misin » dediler. Ben de: «Evet, ben Umeyr´im.» dedim. Onlara: «Sizler öldürülmediniz mi » di­ye sorduğumda şu cevabı verdiler: «Evet, öldürüldük, ama Aziz ve Ce-lil olan Allah, Ömer b. Abdülaziz´in cenazesine katılmaları için şehit­lere izin verdi ve onları diriltti.» dediler. Sonra aralarındaki biri: «Eli­ni bana ver ey Umeyr.» dedi, elimi uzattım, beni alıp terkisine bindir­di. Az bir miktar yol gittikten sonra terkisine bindiğim adam beni Ce-zire´de evimin yakınında beni yere fırlattı ama bana herhangi bir za­rar dokunmadı.

Reca b. Hayve dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, kendisini yıkayıp ke­fenlememi vasiyet etti. Yüzüne bakıp kendisini mezara sarkıtmam için kefeninin düğümünü çözdüğümde yüzünün kağıt gibi bembeyaz

olduğunu gördüm.»

Reca b. Hayve´nin bana anlattığına göre o, daha önceki halifeler­den hangisini defnetmişse kefenlerini çözdüğünde yüzlerinin simsi­yah olduğunu görmüştü.

Yusuf b. Mahik´in biyografisinden bahsederken İbn Asakir, onun

şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz´i defnedip üzerine toprak atıp mezarım dü­zelttiğimiz esnada gökten bir sayfa düştü. Sayfada şunlar yazılıydı:

«Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla.

Bu, Cehennem ateşinden kendisine eman verildiğine dair Ömer b. Abdülaziz´e Allah katında gönderilen bir berattır.»

Bu rivayette şiddetli gariblik vardır. Doğrusunu Allah bilir. An­cak Ömer b. Abdülaziz´le ilgili olarak bazı salih rüyalar görülmüştür. Onun Ölümüne hem havas takımı, hem de avam takımı üzülmüşler­dir. Özellikle âlimler, zahidler ve abitler onun için çok hüzünlen-nıişlerdir. Burada, onun için ağıt yakan Küseyyir Azze´nin şu şiirini nakletmekte yarar vardır:

«Onun yaptığı faydalı icraatlar umumi .oldu, ölümü de umumi bir hüzün verdi.

Onun ölümü nedeniyle bütün insanlar üzüldükleri için sevab ka­zandılar.

Herkes, ona matem tutmaktadır.

Her evde onun için ağıt ve hıçkırıklar, inlemeler vardır. Kendisine iyilik yapmadığın kimseler dahi ey Ömer, seni hayırla övüp yadetmektedir.

Çünkü sen, övgüye layık bir insansın.

Yaptığı icraatlar onu hayattaymış gibi gösteriyor, varlığını devam ettiriyor.

Sanki onun icraatları, ondan bir ferman gibi her tarafa yayılıyor.» Cerir de Ömer b. Abdülaziz için şu ağıdı yakmıştı:

«Ey mü´minlerin emiri! Ey Allah´ın Beyt´ini hac ve umre için ziya­ret edenlerin en hayırlısı! Haberciler bize senin vefatını duyurdular.

Sen büyük bir görev yüklenmiştin ve onun hakkını vermiştin.

O görevi Allah´ın emriyle yürüttün ey Ömer.

Güneş tutulmuştur, artık doğmuyor, gecenin yıldızları ve ay, se­nin için ağlıyorlar.»

Muharib b. Disar da Ömer b. Abdülaziz için şu ağıdı yakmıştı:

«Eğer ölüm, adaletli olduğundan ötürü yaratıklardan birini yaka­lamamak ve saygı göstermek isteseydi ey Ömer, ölüm sana isabet et­mezdi.

Senin nice adilane hükmün vardı ki, o yüzden tabutun hazırlan­mıştı. Öldürülmek üzereydin, başkası senin yerini gözetliyordu.

Eyvah, benimle birlikte senin için üzülenlerde var, çok adil biriy­din. Ama artık mezar çukuru seni içine çekiyor.

Gözlerim üç kişinin benzerini göremedi, mescitte.

Mezar çukuru onları içine aldı, kara toprak onları bağrına bastı.

Sende onların peşinden gittin, artık hak yolundan gittiğin için muhtaç ve susuz kalmaz, yorgun düşmezsin.

Eğer sabah akşam ayan beyan gelen galip kaderlere güç yetirebil-seydim.

Ey iyiliklerin Ömer´i, senin ölümüne engel olurdum. Deyr-i Sem´-an´da yere düşüp ölmene göz yummazdım. Ne var ki, kader galip geldi, vefat ettin.»

Anlatıldığına göre Ömer b. Abdülaziz, hicri 102. senenin receb ayının beşinde perşembe günü (veya cuma günü) Humus toprağında, peyr-i Sem´an denen mıntıkada vefat etmiştir. Onun, receb ayının bitimine iki gün kala veya on gün kala veya hicri 101. senede vefat ettiğine dair çeşitli rivayetler de vardır. Cenaze namazını, amcası oğ­lu Mesleme b. Abdülmelik kıldırdı. Yezid b. Abdülmelik´in kıldırdığı, oğlu Abdülaziz b. Ömer b. Abdülaziz´in kıldırdığı da söylenir.

Vefatında otuzdokuz yaşını birkaç ay geçmiş idi. Kırk yaşını bir­kaç ay veya bir sene veya daha fazla geçtiği de söylenir. Altmışüç se­ne yaşadığına dair zayıf bir rivayet de vardır. Otuzaltı sene, otuzyedi sene, otuzsekiz sene yaşadığına dair çeşitli rivayetler de vardır. Otuz ile kırk sene arasında ömür sürdüğü, yaşının kırka varmadığı da ge­len rivayetler arasındadır.

Ahmed, Abdürrezzak tarikiyle Ma´mer´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ömer b. Abdülaziz, kırkbeş yaşma ayak basmışken vefat etti.» İbn Asakir, bunun yanlış olduğunu, sahih rivayete göre otuzdo­kuz sene birkaç ay yaşamış olduğunu söylemiştir. Ömer b. Abdüla­ziz´in halifeliği, iki sene beş ay dört gün sürmüştür, ya da iki sene beş ay ondört gün sürdüğü de söylenmiştir. İki buçuk sene süreyle halife­lik yaptığına dair zayıf bir rivayet de vardır.

Allah rahmet etsin, Ömer b. Abdülaziz, esmer tenli, ince yüzlü, yakışıklı, nahif bedenli, güzel sakallı, gözleri çukurda, alnında yara izi olan, saçı ağarmış, hatta saçma kına sürmüş bir insandı. Allah ona rahmet etsin. Onun şemailini noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, elbetteki daha iyi bilir. [1]



Fasıl


Halifeliğe geçtiğinde, önünde mızrakla yürümek ve daha önceki halifelerin âdetini devam ettirmek üzere gelen muhafız komutanına Ömer b. Abdülaziz: «Benimle ne işin var Benden uzakla . Ben ancak Müslümanlardan biriyim.» dedi ve halkla birlikte mescide gidinceye kadar yürüdü. Mescide girdikteki sonra minbere çıktı. İnsanlar, onun için camide toplandılar. Ömer, onlara şöyle hitab etti:

«insanlar! Benim görüşüm, benim talebim ve bu hususta Müslü­manlarla meşveretim olmadan bu halifelik işi bir imtihan olarak be­nim omuzlarıma yüklendi. Bana bey´at ettiğinize dair sorumluluğu­nuzu üzerinizden kaldırıyorum. Ben kemdimi bu işten azlettim. Siz kendiniz ve yönetiminiz için uygun gördüğünüz bir başkasını seçin.» **Öyle demesi üzerine Müslümanlar, hep birlikte çığlık atarak: «Biz hem kendimiz, hem de yönetimimiz için seni seçtik. Hepimiz buna va-z* olduk.» dediler. Sesleri kesilince bu defa Ömer, Allah´a hamd-ü se­nada bulunduktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü.

«Allah´a karşı takvalı olmanızı size tavsiye ederim, zira Allah´a karşı takvalı olmak, herşeyin yerini doldurur. Ama hiçbir şey, Allah´a karşı takvalı olmanın yerini dolduramaz. Ölümü çokça anın. Çünkü o, lezzetlerin yıkıcısıdır. Başınıza gelmeden önce Ölüm için hazırlık yapın. Doğrusu bu ümmet, ne Rabbi, ne kitabı, ne de peygamberi hu­susunda ayrılığa düşmüş değildir. Bu ümmet, ancak dinar ve dirhem hususunda ayrılığa düşmüştür. Doğrusu, ben Allah´a yemin ederim ki, hiç kimseye haksız yere mal ve para vermem ve hiç kimsenin hak­kım da vermekten geri durmam. Hiç kimseyi hakkından mahrum bı­rakmam.»

Sonra sesini yükselterek şöyle dedi:

«İnsanlar! Allah´a itaat edene itaat etmek vacib olur. Allah´a is­yan edene ise itaat etmek gerekmez. Allah´a itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah´a isyan ettiğim takdirde üzerinizde bana itaat etme­niz için hakkım kalmaz.»

Böyle dedikten sonra minberden indi, evine kapandı. Üzerine perdeler sarkıtıimasını emretti. Halifelere mahsus giysilerin satılma­sını buyurdu ve bunlar da satıldı. Bu paralar, beytü´1-mala konuldu. Sonra gidip öğle istirahatına çekildi. Oğlu Abdülmelik, yanma gide­rek: «Ey mü´minlerin emin, sen ne yapmak istiyorsun » diye sorunca istirahat etmek istediğini söyledi. Bu defa oğlu: «Haksızlığa uğrayan­ların haklarını kendilerine iade etmeden önce mi istirahata çekiliyor­sun » diye sordu. Ömer de: «Ben dün Süleyman´ın işiyle uğraştığım için uykusuz kaldım. Öğle namazını kıldıktan sonra hak sahiplerinin haklarım iade ederim.» dedi. Oğlu da: «Öğleye kadar yaşayacağını kim sana garanti ediyor » deyince Ömer: «Yaklaş bana ey oğlum.» de­di. Oğlu yaklaşınca tutup alnından öptü ve: «Zürriyetimden, dinim hususunda bana yardım edecek birini çıkaran Allah´a hamdolsun.» dedi. Sonra kalkıp öğle istirahatını terkederek evden çıktı. Münadisi-ne de: «Haksızlığa uğrayan her kim varsa bana müracaat etsin.» diye ilanat yaptırdı. Humuslu bir zımmi kalkıp yanma gitti ve şöyle dedi:

- Ey mü´minlerin emiri, senden Allah´ın kitabı ile hüküm verme­ni istiyorum.

- Meselen nedir

- Abbas b. Velid b. Abdülmelik arazimi gasbetti.

Abbas da orada oturmakta idi. Ömer b. Abdülaziz, ona şöyle dedi:

- Sen ne diyorsun bu konuda ey Abbas

- Evet, bunun arazisini mü´minlerin emiri Velid, bana ikta olarak verdi ve bu konuda bana bir ferman da yazdı.

- Sen ne diyorsun ey zımmi

- Ey mü´minlerin emiri, senden bu hususta Allah´ın kitabı ile hü­küm vermeni istiyorum.

- Evet, Allah´ın kitabı, Velid´in fermanına nisbetle uymaya daha layıktır ve ondan daha önce gelir. Ey Abbas! Kalk, şu adamın arazisi­ni kendisine geri ver.

Bu buyruk üzerine Abbas, arazisini o zımmiye iade etti. Sonra in­sanlar, şikayetlerini ona sunmak üzere sıraya girdiler. Bütün şika­yetlerin gereğini yaptı. Haksızlığa uğrayanların haklarım iade etti. Gasbedilen mallar kendisinin de başkasının da elinde olsa, bu malla­rı sahiplerine iade etti. Nihayet Mervanilerin ve diğerlerin ellerinde­ki gasbedilmiş malları sahiplerine iade etti. Mervanilerden her biri, eşrafa koşarak Ömer b. Abdülaziz nezdinde kendilerine şefaatçi ol-, masını istedilerse de bunun onlara hiç yararı olmadı. Nihayet halala­rı Fatıma binti Mervan´a giderek Ömer b. Abdülaziz´den gördükleri muameleden ötürü şikayetçi oldular. Ömer´in, ellerindeki malları al­dığını, onun nezdinde tahkir edildiklerini, şikayetçilerin karşısında direnmediğini söylediler. Fatıma binti Mervan, izinsiz olarak halifele­rin huzuruna girer ve hiçbir isteği geri çevrilmezdi. Halifeler, ona ik­ramda bulunup saygı gösterlerdi. Halifelikten önce Ömer b. Abdüla­ziz de ona saygı gösterirdi. Fatıma, kalkıp bineğine bindi ve Ömer´in huzuruna gitti. İçeri girince Ömer, ona saygı gösterip ikramda bulun­du. Çünkü Ömer´in halasıydı. Ömer, ona bir yastık verdi. Rahatça oturmasını söyledi. Onunla sohbete başladı ama Fatıma´nm anormal bir halde olduğunu ve sinirli olduğunu gördü. Ömer, ona: «Halacığım, neyin var » diye sorunca Fatıma, şöyle karşılık verdi: «Kardeşim Ab-dülmelik´in oğulları ve torunları senin zamanında hakarete uğruyor­lar, sen ellerindeki malları alıp başkalarına veriyorsun. Senin huzu­runda onlara sövüyorlar, ama sen buna karşı çıkmıyorsun. Bu nasıl iştir » Ömer, güldü ve Fatıma´nm kendisine karşı kışkırtıldığını gör­dü. Sonra sohbete başladı, ama Fatıma´nm öfkesi bir türlü dinmek bilmiyordu. Ömer, onu bu halde görünce işi ciddiye aldı ve şöyle dedi:

- Ey halacığım, şunu bilesin ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve­fat edince insanları akar bir nehir üzerinde bıraktı. Sonra bir adam, hilafete geçti. O nehrin idaresini üstlendi ve ölünceye kadar o nehir­den bir damla su eksiltmedi. Ondan sonra bir başka adam, o nehrin idaresini ele aldı. O da ölünceye kadar o nehrin suyundan bir damla dahi eksiltmedi. Onun ölümünden sonra bir başka adam, nehrin ida­resini üstlendi ama bir sakalık suyu ondan kiraya verdi. İşte ondan sonradır ki, insanlar, o nehirden sakalarca su kiralamaya başladılar. Öyle ki, nehri kuruttular. İçinde bir damla su dahi kalmadı. Allah´a yemin ederim ki, eğer Allah beni yaşatacak olursa, bu nehri önceki haline getireceğim. Beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez. Eğer haksızlık yapanlar, valinin yakınları iseler ve vali de bu haksızlığı or­tadan kaldırmıyor sa, uzaktaki adamların başına gelecek haksızlıkları nasıl ortadan kaldırabilecek

- Bari Mervanilere senin yanında sövmesinler.

- Kim onlara sövmüş Adamlar, onları şikayet ediyorlar, haksızlı­ğa uğradıklarını ifade ediyorlar. Ben de Menvanilerden onların gas-bedilmiş mallarını görünce alıp kendilerine iade ediyorum.

İbn Ebi´d-Dünya, Ebu Nuaym ve diğerleri bunu böyle nakletmiş-lerdir. Müellif de buna gizli bir işarette bulunmuştur.

Meslenıe b. Abdülmelik dedi ki: «Hastalığı zamanında Ömer b. Abdülaziz´in ziyaretine gittim. Üzerinde kirli bir gömlek gördüm. Ka­rısı Fatıma´ya: «Mü´minlerin emirinin gömleğini yıkamıyor musun » diye sorduğumda o: «Vallahi, onun bundan başka gömleği yoktur.» dedi. Ömer ağladı. Fatınıa ağladı. Evdekilerin hepsi ağladılar, ama bunlar niçin ağladıklarını bilmiyorlardı. Gözyaşları dindiğinde Fatı-ma: «Ey mü´minlerin emiri, niçin ağladın » diye sorunca Ömer, şu ce­vabı verdi: «Aziz ve Celil olan Allah´ın huzurunda insanların gruplara ayrılarak bir kısmının Cennet´e, bir kısmının da Cehennem´e sevkedi-leceklerini düşündüm.» Böyle dedikten sonra çığlık atıp bayıldı.

Bir defasında ona beytü´l-nıaldan misk getirerek koklatmak iste­diler, ama o, kokunun tekrar beytü´1-mala iade edilişine kadar burnu­nu tıkadı. Niçin böyle yaptığını sorduklarında da: «Miskten tabii ki, çünkü onun kokusu ile yararlanılır.» dedi.

Vefat edeceği zaman çocuklarını huzuruna çağırdı. Erkek çocuk­ları, ondan fazla idi. Onlara bakıp gözleri yaşardı. Sonra: «Gençliğe canım feda.» dedi.»

Ömer b. Abdülaziz, şu beyitleri çok defa kendine nümune-i imti­sal edinirdi:

«Miskin görünür. O, kendisini meşgul eden işlerden ötürü halkla konuşmak istemez.

İlim, onu bütün cahilliklerden yana rahatsız eder. Bir şeyi bilen, bilmeyen gibi değildir.

Onları gördüğü zaman Ömer, cahillere yüz a*sar.

Cahillere karşı gülümseyen ve şakalaşan yanakları yoktur onun.

Hayatın geri kalan kısmını düşünerek ürktü.

Ahiret, onu dünya ile uğraşamaz hale getirdi.»

İbn Ebi´d-Dünya, Meyimin b, Mehran´ın şöyle dediğim rivayet´et-miştir:

«Ömer b. Abdülaziz´in huzuruna girdim. Yanında Sabık el-Ber-berî vardı, ona şiir okuyordu. Şiirini okurken şu beyitlere geldi:

«Ölümden korkusu olmayan ve emin bir durumda bulunan nice

cağhklı kimse vardı ki, geceleyin uykuya daldıktan sonra,

Ölüm ansızın ona gelir.

Ölüm ona ansızın gelince de ölümden kaçıp kurtulamaz, ona kar­sı kendini gücüyle savunamaz.

Sabah olunca da kadınlar peçeli olarak onun üzerine ağlarlar. Se­sini yükseltse de seslenenin sesini duyamaz.

Mezarı yaklaştırılır, mezar onun istirahatgahı olur.

Dün biriktirdiği servetten, bugün el çekip ayrılır.

Ölüm, malı ve servetinden ötürü zengini bırakmadığı gibi,

İhtiyaç sahibi yoksulu da. geride bırakmaz. Hepsini alıp götürür.»

Reca b. Hayve dedi ki: «Mu minleri emiri Ömer b. Abdülaziz vefat edince ondan sonra Yezîd b. Abdülmelik halifeliğe geçti. Ömer b. Ve-lid b. Abdülmelik de yeni halife Yezid´in yanına giderek şöyle dedi:

«Ey mü´minlerin emiri, şu gösterişçi Ömer b. Abdülaziz, hainlik yaparak ele geçirebildiği kadar Müslümanların nefis mücevherlerini ve paha biçilmez incilerini alıp iki odaya doldurdu. Onlar şimdi o iki odada kilitlidir.»

Ömer b. Velid´in bu ihbarı üzerine Yezid, Ömer b. Abdülaziz´in karısı ve kendisinin de kız kardeşi Fatınıa binti Abdülmelik´e haber göndererek şöyle dedi: «Duyduğuma göre Ömer, geride kilitli iki oda dolusu mücevher ve inci bırakmıştır.»

Fatıma da haber göndererek şu cevabı verdi:

«Ey kardeşim, Ömer, bir tek kıl bırakmadığı gibi servet de bırak­madı. Ancak bütün bıraktığı, şu mendilin içindeki eşyadır.» Bu ceva-bıyla birlikte mendili ve içindeki eşyaları da kardeşi Yezid´e gönderdi. Yezid, ağzı kapalı mendili âçmca içinde yamalı ve kaba kumaştan do­kunmuş bir gömlek, temiz bir aba, fersude olmuş, astarı çürümüş kaba kumaştan dokulu bir cübbe gördü. Bunun üzerine Yezid, mendi­li getiren adama dedi ki: «Fatıma´ya de ki: Benim ondan istediğim bu eşyalar değildir. Ben ondan, o iki odadaki inci ve mücevherleri istiyo­rum.» Adam gidip bu buyruğu kendisine iletince Fatıma, şu haberi gönderdi:

«Mü´minlerin emiri Ömer b. Abdülaziz´in ölüm musibetini başıma getiren yüce Allah´a yemin ederim ki, içerisine girmemden hoşlanma­dığım bildiğim için kocam Ömer, halifeliğe geçtiğinden beri ben o iki odaya girmiş değilim. İşte o odaların anahtarlarını sana gönderiyorum.Gel, kendin aç, içindeki eşyaları da beytü´l-malma aktar.»

Yezid, Ömer b. Velid´i yanına alarak gitti. Ömer´in kilitli odaları kapısına vardı. Odalardan birini açınca içeride deri bir koltuk ve

0 tuğun yanında yere dizilmiş dört tuğla, bir de bakır bir ibrik gör Ömer b. Velid: «Allah´ım, beni bağışla.» dedi. Sonra Yezid, ikinci odayı da açınca içerisinin çakıl taşlarıyla döşenmiş bir mescit olduğu­nu, tavana asılı bir zincir bulunduğunu gördü. Zincirin ucunda insan başının girebileceği genişlikte tasmayı andıran bir halka buldu. Örner b. Abdülaziz, ibadet esnasında uykusu bastırdığı zaman ya da bazı günahlarını hatırladığında başını o halkaya koyar, öylece dururdu. Yine orada bir sandık buldular. Sandık kilitliydi. Açtıklarında içinde sofrayı andıran bir bez buldular. Bezi açtıklarında içinde bir zırh ve diz donu gördüler. Bu zırh ve diz donu, kaba kumaştan dokunmuştu. Yezid ve beraberindekiler ağladılar. Yezid: «Ey kardeşim Ömer b. Ab­dülaziz, Allah sana rahmet etsin. Doğrusu, senin gizliliğin de aşikar-lığın da tertemizdi.» dedi. Ömer b. Velid de mahcub bir halde oradan dışarı çıkarken: «Allah´ım, beni bağışla. Ben ancak bana söylenen sözleri söyledim.» dedi.»

Reca b. Hayve dedi ki: «Ömer b. Abdülaziz, can çekişirken şöyle demeye başladı: «Allah´ım, beni kazan ile razı et. Kaderimde de bana bereketler ve uğur nasib.et ki, hakkımda acilen verdiğin hükmün er­telenmesini veya ertelediğin hükmün çabuklaştırılmasını istemiye-yim.» Vefat edinceye kadar bu sözleri tekrarladı.»

Ömer b. Abdülaziz, şöyle derdi: «Ben işlerde ve yönetimde hevesi­me yer bırakmadım. Ancak Allah´ın bu işlerde verdiği hükme göre hareket ettim.»

Şuayb b. Safvan dedi ki: Salim b. Abdullah b. Ömer b. Hattab, halifeliğe geçtiği zaman Ömer b. Abdülaziz´e şöyle bir mektup gön­derdi:

«İmdi ey Ömer, senden önce de halifeliğe ve hükümdarlığa başka kimseler geçmişlerdi. Gördüğüm gibi onlar, vefat edip gittiler. Daha önce topluluk iken, etraflarında hizmetçi ve muhafızlar var iken, son­ra yalnız başlarına Allah´ın huzuruna çıktılar. Kaçmakta oldukları Ölümün acılarını çektiler. Lezzetlere bakmaktan bir an dahi geri dur­mayan gözleri oyuldu. Şimdi onların daha önce yumuşak yastıklara dayanan, sergi ve halılara uzanan, hizmetçi ve cariyelerle destekle­nen boyunları, vücutları mezara defnedildi. Türlü nimetlerden, yiye­ceklerden, mallardan ve paralardan doymayan karınları yarıldı. Da­ha önce dünya da hoş kokularla kokulanan bedenleri leşe dönüştü. Hatta bu dünyada iken onların tahkir ettikleri miskinler bile şimdi onların yanında dursalar, onlardan rahatsız olurlar ve kaçıp giderler. Halbuki daha önce o hükümdarlar ve halifeler, kendi hevesleri için güzel kokular sürünür, kıymetli ve yumuşak elbiseler giyer, heva ve hevesleri uğruna israf ederek mal ve para harcarlar, ama Allah´ın hakkı ve emri gereğince yapmaları gereken harcamaları kısarlardı. Şimdi sen, kıyamet gününde amelleriyle başbaşa bırakılan o kimsele­rin hapsedildiklerini görüp kendin hiçbir şeye bağlı olmaksızın, hapiste olmaksızın Allah´ın huzuruna çıkmak istiyorsan, bunun gereği­ni şimdiden yap. Allah´tan yardım dile. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. O, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.

Hiçbir hükümranlık yoktur ki, az bir süre sonra harab olmasın. Salim kalmaz, her ne kadar muhafızları ve koyucuları çok olsa da.

Kapısı sağlam ve kapıcıları bulunan kimsenin kapıcıları, az bir süre sonra kapıyı terkedecekler.

Ölümden başkası da olsa, o kapıcılar ve yardımcılar ile dost, seni bırakıp başkalarına yönelecekler.

Öldükten sonra seni kıskanan herkes sevinecek ve arkadaşlarınla dostların seni mezara teslim edecek.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre bu beyitler, Salim b. Abdul­lah b. Ömer b. Hattab´tan başkasına aittir.

"el-İhlas" adlı kitabta İbn Ebi´d-Dünya, Meymun b. Mehran´m şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz, bir gün yanında kardeşlerinden bir cemaat oturmakta iken konuşmaya ve güzel öğütler vermeye başladı. Meclis­te oturan ve gözleri yaşaran bir adama bakınca Ömer, konuşmasına son verdi. Ben, kendisine: «Ey mü´minlerin emiri, öğüt vermene de­vam et. Umarım ki Allah, bu Öğütleri duyan veya duyan kimselerin kendisine ulaştırdığı kimseye bu öğütler sayesinde lütufta bulunur.» deyince Ömer, bana şu cevabı verdi: «Bana karışma ey Ebu Eyyüb, konuşmakta insanlara fitne vardır. Bu fitneden, konuşan kimse de kurtulamaz. Oysa konuşmak yerine icraatta bulunmak mü´mine da­ha yaraşır.»

Ibn Ebi´d-Dünya, Ömer b. Abdülaziz´in şöyle dediğini rivayet et­miştir:

«Bazı kimseleri vali yaptık. Yöneteciliğe tayin ettik, onların iyi ve seçkin kimseler olduklarını sanıyorduk, ama onları tayin edince gü­nahkar kimseler gibi amel ettiklerini gördük. Allah, onları kahretsin. Onlar, mezarların yanından geçip ibret almıyorlar mı »

Abdürrezzak, Ma´mer´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ömer b. Abdülaziz -kendisinden bazı nahoş şeyler duyduğu için- Adiy b. Er-tat´a şöyle bir mektup gönderdi:

«İmdi senin âlimlerle oturman, başına siyah sarık takman, sangı­nın ucunu arka tarafa sarkıtman beni aldatmıştı. Sen zahiren güzel bir davranış sergiliyordun, ben de seni iyi bir insan sanmıştım ama senin yaptığın birçok işlerden Allah beni haberdar kıldı.»

Taberanî, Darekutnî ve birçok ilim ehli kimselerin rivayetlerine göre Ömer b. Abdülaziz, valilerinden birine şöyle bir mektup göndermistir:

«İmdi ben sana takvalı olmayı, Rasûlün sünnetine uymayı, onun emrinde orta yolu tutmayı, Rasûlullah´tan sonra bid´atçıların ortaya koyduğu bid´atları terketmeyi, onun sünnetiyle savaşanların uydur­ma âdetlerinden uzaklaşmayı, onun getirdikleri ile yetinmeyi tavsiye ediyorum. Sonra şunu da bil ki, ortaya atılan her bid´atm asılsızlığına ve batıllığına dair bir delil önceden geçmiştir. Sen, sünnete sarılmaya bak, bu sünneti ortaya koyan zat şunu bilmiştir ki; bu sünnete muha­lefet etme durumunda kayma ve sapma vardır. Hata vardır, dalalete dalma ve ahmaklık vardır. Sünnete sarılan kimseler, işleri daha sağ­lamca keşfederler, sağlam iş yaparlar. Bunların işleri, aslanın işine benzer, eğer kendi nefislerinize yüklediğiniz şeylerde bir fazilet var­sa, onlar buna daha layıktırlar, fazilet yoluna daha çabuk koşarlar. Çünkü onlar, her hayır ve iyiliğe önceden koşup giderler. Eğer bun­lardan sonra bir bid´at ortaya çıkmış diyecek olursan, şunu bil ki, bu bid´atı, mü´minlerin yolundan başka yola tabi olan, onların hak yo­lundan sapan, kendini onlardan uzaklaştıran kimse ortaya koymuş­tur. Onlar, bu sünnet hususunda yeterince konuştular. Sadra şifa ve­recek nitelemelerde bulundular. Bunlardan geri kalan kişi taksirli­dir, bunlardan daha fazlasını yapmaya kalkışan da iyi yapmış olmaz. Bazı kimseler, dinlerinde taksirat yaptılar, yalınayak kaldılar. Bun­lardan başkaları da tamahkar oldular, kaybettiler.»

Allah, Ömer b. Abdülaziz´e rahmet etsin. Kalbten çıkan bu sözleri ne kadar da güzeldir. Onun kalbi, sahabelerin yoluna uyma ve onlara sevgi ile doluydu. Fıkıhçılardan ve diğerlerinden hangisi böyle sözler söyleyebilir

Hatib Bağdadî, Ömer b. Abdülaziz´in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir:

«Rasûlullah (s.a.v.) ve kendisinden sonra gelen halifeleri, bazı sünnetler koydular. Bu sünnetlere sarılmak, Allah´ın kitabını tasdik etnıekdir, ona taatta bulunmaktır. Herhangi bir kimsenin, bu sünnet­leri değiştirmeye hakkı yoktur. Bu sünnetlere muhalefet edenlerin görüşüne itibar edilmez. Her kim, Rasûlullah´ın ve halifelerinin sün­netine uyarsa, doğru yola girer. Her kim, basiretle buna ittiba ederse, doğru yolu bulur, her kim de buna muhalefet eder ve mü´minlerden başkalarının yollarına uyarsa, Allah, onu gitmek istediği yola iter ve de Cehennem ateşine atar, orası ne kötü bir dönüş yeridir.»

Bir gün Ömer b. Abdülaziz, münadisine emir vererek toplanmala­rı için halka duyuru yapmasını istedi. Münadi de: «Namaz için topla­nın.» diye duyuruda bulundu. İnsanlar gelerek camide toplandılar.* Ömer, onlara bir hutbe irad etti. Hutbede şöyle dedi:

«Ben sizi sırf şunun için topladım: Sizlerden her kim yarın Al-

lah´ın huzuruna çıkmayı, ahiret yurduna varılacağını tasdik eder de bunun için çalışmaz ve gerekli hazırlığı yapmazsa, ahmaktır. Bunu yalanlayan da kafirdir.» Böyle dedikten sonra şu ayet-i kerimeleri okudu:

«Dikkat edin! Onlar, Rablerine kavuşmaktan şüphededirler. Dik­kat edin, Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.» (el-Fussiiet, 54.)

«Onların çoğu, ortak koşmadan Allah´a inanmazlar.» (Yûsuf, ıoe.)

İbn Ebi´d-Dünya´dan rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdülaziz, çocuklarını bir mürebbileri ile birlikte Taife göndermişti ki, orada nıürebbi, çocuklarına bazı bilgileri öğretsin. Bir süre sonra Ömer, o mürebbiye şöyle bir mektup göndermişti:

«Çocuklara hiç de iyi öğretmemişsin. Çünkü Müslümanların ima­nının önüne, niyeti bilmeyen bir çocuğu geçirmişsin.»

îbn Ebi´d-Dünya, bunu telifi olan "Niyet" kitabında anlatmıştır.

"er-Rika ve´1-Büka" adlı kitapta yine İbn Ebi´d-Dünya, Ömer b. Abdülaziz´in azatlılarından birini anlatırken, Ömer´in ona şöyle dedi­ğini nakletmiştir:

«Ey oğulcuğum, senin sözünün dinlenmesi ve sana itaat edilmesi hayır değildir. Aslında hayır, Aziz ve Celil olan Rabbinden gafil kalıp­ta sonra ona itaat etmendir. Ey oğulcuğum! Bu gece sabaha varınca­ya ve güneş bir miktar yükselinceye kadar kimseyi yanıma sokma. Çünkü yanıma gelenlerin sözlerini anlayamamaktan ve onların da benim sözlerimi anlayamamalarından korkuyorum.»

Azatlısı ona: «Efendim, dün seni şiddetli bir şekilde hıçkıra hıçkı-ra ağlarken gördüm. Daha önce o kadar şiddetli ağlamış değildin.» deyince Ömer, tekrar ağlamaya başladı, sonra şöyle dedi: «Ey oğulcu­ğum, yarın Cenâb-ı Hakk´ın divanına duracağımı hatırladım, onun için ağladım.» Böyle dedikten sonra tekrar bayılıp düştü ve güneş yükselinceye kadar ayılamadı. Artık bundan sonra vefat edinceye ka­dar Ömer´in gülümsediğini hiç görmedim.

Bir gün şu ayet-i kerimeyi okudu: «Ey Muhammedi Ne iş yapar­san yap ve sizler ona dair Kur´ân´dan ne okursanız okuyun; ne yapar­sanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka biz sizi görü­rüz.» (Yûnus, 61.) Bu ayet-i kerimeyi okuduktan sonra o kadar yüksek sesle ve şiddetlice ağladı ki, hane halkı onun ağlayış ve feryadını duy­dular. Karısı Fatıma, yanına gelip oturdu. Onun ağlayışı nedeniyle kendisi de ağladı. İkisinin ağlamasını gören hane halkı da hep birlik­te ağlamaya başladılar. Oğlu Abdülmelik, onlar bu halde iken yanla­rına geldi, babasına: «Niçin ağlıyorsun » diye sorunca babası Ömer, şu cevabı verdi: «Hayırdır evladım, keşke baban dünya ile tanışma-saydı. Allah´a yemin ederim ki ey oğulcuğum, ben helak olmaktan, ce­hennemliklerden olmaktan korktum.»

İbn Ebi´d-Dünya, Abdulala b. Ebi Abdillah el-Anberî´nin şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

«Ömer b. Abdülaziz´in, kirli giysilerle cuma günü evden çıktığını gördüm, arkasında bir Habeşli yürümekte idi. Halkın yanma vardı­ğında Habeşli geri döndü. Ömer, iki adamın yanına vardığında: «İşte böyle, Allah size rahmet etsin.» diyordu. Böylece adamların önünden geçip camiye girdi, minbere çıkıp hutbe irad etti. Hutbede şu ayetleri okudu: «Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman...» (et-Tekvîr, ı.) Evet, o zaman güneşin durumu ne olacaktır «Cehennem alevlendirildiği za­man; Cennet yaklaştırıldığı zaman...» (et-Tekvîr, 12-13.) Bu ayet-i kerime­leri okuduktan sonra hem kendisi ağladı, hem de mescitteki cemaat ağladı. Ağlama ve feryat sesinden mescit sarsıldı. Öyle ki, sanki mes­cidin duvarlarının da onunla birlikte ağladığını gördüm. O esnada be­devinin biri yanına gelip ona şöyle dedi:

- Ey mü´minlerin emiri, muhtaçlıktan ötürü sana geldim, artık dermanım kalmadı ve benim durumumu Allah sana soracaktır.

Adamın böyle demesi üzerine Ömer, ağladı ve ona şöyle sordu:

- Sen ve aile efradın kaç kişisiniz

- Ben ve bir de üç kızım varız.

Ömer, ona 300 dirhem maaş bağladı. Kızlarından herbirine de yüzer dirhem daha verdi. Ayrıca kendi malından ona yüz dirhem da­ha vererek şöyle dedi:

- Haydi git, Müslümanların maaşı çıkıncaya kadar bu parayı ih­tiyaçlarına sarfet, maaş çıkınca diğer Müslümanlarla birlikte sen de alırsın.»

Azerbaycanlı bir adam, Ömer b. Abdülaziz´in yanına gelip karşı­sında dikildi ve şöyle dedi:

«Ey mü´minlerin emiri! Yarın sen Allah´ın huzurunda nasıl dura-caksan işte ben de şimdi senin huzurunda öylece duruyorum. Yarınki durumunu hatırla. Mahlukattan çok davalaşan kimseler olmasına rağmen Allah, yine de seninle uğraşacaktır, o günde sen ameline gü-venemiyeceksin, günahlarından ötürü de beratın olmayacaktır. Sen ne yapacaksın o zaman »

Adamın böyle demesi üzerine Ömer b. Abdülaziz, sarsıla sarsıla ağladı, sonra adama şöyle sordu:

- İhtiyacını söyle

- Azerbaycan´daki valin bana haksızlık etti. Benden 12.000 dir­hem alıp beytü´1-mala koydu.

Ömer, yanındaki görevlilere şu talimatı verdi: «Hemen o valiye mektup yazın. Şu adamın parasını geri versin.» Sonra bu mektubu özel bir ulakla valiye gönderdi.

Ibn Ayyaş´ın azatlısı Ziyad´dan şöyle rivayet edilmiştir:

«Kışın çok soğuk bir gecesinde Ömer b. Abdülaziz´in yanına git­tim- Evindeki bir ocağın önünde ısınmaya başladım. Mü´minlerin emin olduğu halde Ömer de gelip benim yanımda benimle birlikte o ocağın önünde ısındı ve bana şöyle dedi:

- Ey Ziyad!

- Buyur ey mü1 minlerin emiri.

- Bana kıssa anlat.

- Ben kıssacı değilim.

- Konuş öyleyse.

- Ziyad mı senin huzurunda konuşacak

- Bunun nesi var ki

- Eğer Ziyad, Cennet´e girecek olursa, Cehennem´e girecek olanın ona zararı olmaz. Eğer Ziyad, Cehennem´e girecek olursa, Cennet´e girenin ona faydası olmaz.

- Doğru söyledin.

Böyle dedikten sonra Ömer, ocaktaki ateş sönünceye kadar ağla­dı.»

Ziyad el-Abdî, Ömer b. Abdülaziz´e şöyle dedi: «Ey mü´minlerin emiri, sen kendi nefsini vasfetme, onu içine düştüğü durumdan kur­tarmaya çalış. Eğer vücudundaki kıllardan her biri, Allah´a hamde-dip şükürde bulunarak ve O´nu överek konuşacak olsa, yine de içinde bulunduğun durumun sırrına eremezsin.»

Sonra Ziyad, ona şöyle dedi:

- Ey mü´minlerin emiri, hasmı çok çetin ve mücadeleci olan bir adamın durumu nice olur, onu bana anlat hele

- O adamın durum çok fena olur.

- Peki, bir adamın çetin ve tartışmacı iki hasmı olursa, durumu nice olur

- Daha fena bir halde olur.

- Ya hasmı üç kişi olursa, durumu nice olur

- O adamın yaşamasında artık hayır kalmaz.

- Allah´a yemin ederim ki ey mü´minlerin emiri, şunu bilesin ki, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin her bir ferdi, mutlaka senin hasmın­dır.

Bunun üzerine Ömer, o kadar çok ağladı ki, keşke bunu kendisi­ne anlatmış olmasaydım, dedim.»

Ömer b. Abdülaziz, Adiy b. Ertat´a ve Basrahlara şöyle bir mek­tup gönderdi:

«İmdi bazı kimseler var ki, şu şarap için ömürlerini tüketmiş ve ihtiyarlamışlardır. Şarap içip de akılları gittiğinde yasak olan işleri yaparlar. Haram olan kanı akıtırlar, haram olan cinsel organlara te­cavüzde bulunurlar, haram mal yerler. Oysa Cenâb-ı Allah, helal içeçekler yaratarak sizleri şarap içmeye muhtaç bırakmamıştır. Her ni nebiz yapacak olursa, mutlaka deri tulumlar içinde yapsın ve Allah´ın helal kıldığıyla yetinip haram kıldığından uzak dursun. Allah´ın ha­ram kıldığı içkiyi içen birini görürsek, onu şiddetle cezalandırırız. Al­lah´ın kendisine haram kıldığı şeyi hafife alan kimseye gelince, Allah onu daha şiddetli cezalandırıp azaplandıracaktır.»[2]



Yezid B. Abdülmelik´in Halifeliği


Kardeşi Süleyman b. Abdühnelik´in kendisini Ömer b. Abdüla-ziz´den sonrası için veliaht tayin etmiş olması sesebiyle halk, halifeli­ği için ona bey´at etti. Bu senenin, (hicri 101. senenin) receb ayında Ömer b. Abdülaziz vefat edince halk, Yezid b. Abdülmelik´e bey´at et­ti. Yezid, kendisine bey´at edildiği zaman yirmidokuz yaşındaydı. Ha­lifeliğe geçtikten sonra bu senenin ramazan ayında Ebu Bekir b. Mu-hammed b. Amr b. Haznı´ı Medine valiliğinden azlederek yerine Ab-durrahman b. Dahhak b. Kays´ı tayin etti. Onunla Ebu Bekir b. Hazm arasında düşmanlık ve rekabet geçti. Öyle ki, neticede ona iki had tatbik etme mecburiyeti hasıl oldu.

Yine bu senede Bestam el-Haricî´nin adamları olan Haricilerle Küfe askerleri arasında bir savaş cereyan etti. Haricilerin sayısı azdı. Küfe askerleri ise 10.000 süvari kadardı. Hariciler, az kalsın onları kıracak ve mağlub edeceklerdi. Nihayet Küfe askerleri, gayrete gele­rek Haricilere büyük bir darbe vurdular ve onları baştan sona öldür­düler. Onlardan ayakta kalabilen bir tek kişi dahi kalmadı.

Yezid b. Mühelleb, bu yıl isyan etti. Yezid b. Abdülmelik´in halife­liğini tanımadı ve Basra´yı ele geçirdi. Uzun bir muhasaradan ve çok uzun süren savaşlardan sonra Basra´yı ele geçirebilmişti. Ele geçirin­ce ahaliye adaletle hükmetti, bol para harcadı. Basra valisi Adiy b. Ertat´ı hapsetti. Çünkü Adiy, daha önceleri vali iken Mühelleb´in Basra´daki adamlarını hapsettirmişti. Yezid b. Mühelleb, Ömer b. Ab-dülaziz´in zindanlarından kaçtıktan sonra Adiy, onun Basra´daki adamlarını yakalayıp hapse attirmıştı.

Yezid b. Mühelleb, Basra´yı ele geçirdikten sonra hükümet kona­ğına girdi ve Adiy b. Ertat´ı huzuruna getirtti. Yezid, huzuruna güle­rek giren Adiy´e şöyle dedi: «Gülmene şaşıyorum. Çünkü sen savaş­tan kadınlar gibi kaçmıştın, şimdi de huzuruma getirilirken kölelerin sürüklenişi gibi sürüklenip getiriliyorsun.» Adiy de ona şu cevabı ver­di: «Ben şuna gülüyorum ki, benim hayatta kalmam, senin de hayat­ta kalman demektir. Çünkü beni öldürecek olursan, arkamda öyle bir güç vardır ki, senin yakanı bırakmayacaktır.» Yezid, o gücün ne oldu­ğunu sorunca Adiy, şu cevabı verdi: «Onlar, Şam´daki Ümeyye oğulla-

nn askerleridir, seni rahat bırakmayacaklardır. Deniz dalgalarına çarpılmadan önce kendin için tedbir al, aksi takdirde geri çekilmek istesen de yakam bırakmayacaklardır. Özür dilesen de özrünü kabul etmeyeceklerdir.» Yezid de ona cevap verdi, sonra kendi adamlarını hapse attırışı gibi Adiy´i de attırdı. Yezid b. Mühelleb, Basra´ya ha­kim oldu. Çeşitli mıntıkalara ve beldelere naiblerini gönderdi. Ah-vaz´a da naib gönderdi. Kardeşi Müdrik b. Mühelleb´i de Horasan na-ibliğine gönderdi. Kardeşinin yanma bir savaşçı topluluğunu da kat­mıştı.

Halife Yezid b. Abdülmelik, Yezid b. Mühelleb´in isyanım haber

almca, kardeşi oğlu Abbas b. Velid b. Abdülmelik´i, Mesleme b. Ab­dülmelik ordusunun öncüleri olarak 4.000 askerle birlikte Yezid b. Mühelleb´le savaşsınlar diye Basra´ya gönderdi. Mesleme b. Abdülme­lik ise Şam ordusunda idi.

Yezid b. Mühelleb, halife ordusunun gelmekte olduğu haberini almca Basra´dan çıktı. Basra´da kardeşi Mervan b. Mühelleb´i vekil bıraktı, kendisi gidip Vasıt´a karargah kurdu. Beraberindeki komu­tanlara nasıl bir yol izlenmesi gerektiği hususunda danıştı, onlar da kendisine çeşitli görüşler sundular. Komutanlardan biri, dağ başla­rında istihkam tedbiri alsın ve kalelere sığınsın, diye Ahvaz´a gitme­sini teklif etti. Yezid, bu teklifi uygun görmeyip: «Siz beni dağ başın­da bir kuşa döndürmek mi istiyorsunuz » dedi. Iraklılardan bazıları ise, onun Cezire´ye gitmesini ve oradaki en müstahkem kaleye yerleş­mesini teklif ettiler. O zaman Cezirdiler, gelip etrafında toplanacak­lar ve o da onlarla birlikte Şamlılara karşı savaşacaktı.

Yezid, Vasıfta iken bu yıl sona erdi. Şam askerleri de ona doğru gelmekteydiler.

Bu senede (hicretin 101. senesinde) Medine valisi Abdurrahman b. Dahhak b. Kays, insanlara haccettirdi. Mekke valisi, Abdülaziz b. Abdullah b. Halid b. Useyd idi. Küfe valisi, Abdülhamid b. Abdurrah­man b. Zeyd b. Hattab idi. Küfe kadısı, Amir eş-Şa´bî idi. Basra valisi, Yezid b. Mühelleb idi. Yezid, orayı istila etmiş ve mü´minlerin emiri Yezid b. Abdülmelik´i görevden hal1 etmişti.

Bu senede Ömer b. Abdülaziz, Rib´i b. Hiraş, Ebu Salih es-Süm-man vefat ettiler. Ebu Salih; abid, sadık ve sebatkar bir insandı. Onun biyografisini "Tekmil" adlı kitabımızda nakletmişizdir. Doğru­sunu Allah bilir. [3]



Hicretin Yüzikinci Senesi


Bu senede Mesleme b. Abdülmelik ile Yezid b. Mühelleb, karşı karşıya geldiler. Şöyle ki: Yezid b. Mühelleb, Vasıt´ta oğlu Muaviye´yi

vekil bırakarak askerleriyle birlikte yola çıktı. Önü sıra kardeşi Ab-dülmelik b. Mühelleb vardı. Nihayet Akr denen yere vardılar.-Mesle-me b. Abdülmelik de Yezid´in karşı koyamayacağı büyük bir orduyla oraya geldi. İki ordunun öncüleri orada karşı karşıya gelip şiddetlice savaştılar. Basrahlar, Şamlıları yendiler, sonra Şamlılar, kendi ara­larında gayrete gelerek Basrahlar üzerine hamle yaptılar, onları boz­guna uğrattılar. Basralılarm bahadırlarından bir topluluğu öldürdü­ler. Bunlar arasında Mentuf adında ünlü bir yiğit de vardı. Bu, Bekir b. Vail kabilesinin azatlılanndandı. Bu hususta şair Ferezdak şöyle demiştir:

«Bekir b. Vail kabilesi, Mentuf üzerine ağlıyor. Mesma´m oğulla­rına ağlayanları ise ağlamaktan menediyor.»

Sevrilerin Hemedanlı kölesi Ca´d b. Dirhem -ki bu adam, Cehmi, lerin ilk adamıdır- ona cevap verdi. Evet, Halid b. Abdullah el-Kusa-rî, kurban bayramı gününde Ca´d´ı öldürmüştü. Ca´d, Ferezdak´a ver­diği cevabında şöyle demişti:

«Kavmine yardım ettiğinden ötürü Mentuf a ağlıyoruz.

Keşke ebeveyni şanlı olan o ikisine de ağlasak.

Bekir b. Vail, kabilenin çevresini korumak istediler.

Eğer Temim kabilesi, Bekir b. Vail kabilesine darbe vursaydı yükselirdi.

Onlar, bir an dahi Allah´ın rahmeti ile karşılaşmasınlar.

Onlara ağlayan gözler asla rahatlamasın.

Bunların üzerine ağlarsak, boşuna ve aldanmış yere mi ağlayaca^ ğız

Oysa biz dirhemlerde aldatıldık.» (Dirhemler sözüyle Ca´d b. Dir­hem ve adamlarım kastediyor.)

Mesleme ile kardeşi oğlu Abbas b. Velid, Yezid b. Mühelleb´in or­dusuna yaklaştıklarında Yezid b. Mühelleb, kendi askerlerine hutbe irad etti ve onları savaşa teşvik etti. Beraberinde 120.000 asker vardı ki, hepsi de onun emrini dinlemek ve kendisine itaat etmek üzere Al­lah´ın kitabı ve Rasûiünun sünneti üzerine bey´at etmişlerdi. Yabancı askerleri, kendi ülkelerinin topraklarına bastırmayacaklarına, fasık Haccac´ın devrinin geri gelmesine müsaade etmeyeceklerine söz ver­mişlerdi. Bu hususta kendileriyle anlaşanların anlaşmalarına riayet edeceklerini, muhalif olanlarla ise savaşacaklarını ifade etmişlerdi.

İbn Eş´as´ın zamanında uzun savaşlar cereyan ettiği ve bu neden­le çok sayıda insan öldüğü için o günlerde Hasan-ı Basrî, insanları

innım

fitneye dahil olmamaya teşvik ediyor ve bu hususu şiddetle yasaklı­yordu. Hasan, insanlara hutbeler veriyor ve nasihatlarda bulunuyor­du. Fitneden uzak durmalarını tavsiye ediyordu. Basra naibi Abdül-melik b. Mühelleb, bunu duyunca kalkıp insanlara bir hutbe irad etti. Onları ciddiyete, gayrete ve cihada teşvik etti. Savaşmak üzere alarmda bulunmalarını istedi. Sonra da şöyle dedi:

«Duyduğuma göre -Hasan-ı Basrî´nin adını zikretmeksizin- şu sa­pık ve riyakar ihtiyar, insanları gayretten ve cihaddan geri durmaya çağırıyormuş. Allah´a yemin ederim ki, ya o bu davranışından vazge­çer, ya da ben ona yapacağımı bilirim.»

Böyle diyerek Hasan-ı Basrî´yi, isim vermeksizin tehdit etti. Ha­san-ı Basrî, onun böyle dediğini duyunca: «Allah´a yemin ederim ki, onun bana hakaret etmesi ile Allah´ın bana ikramda bulunmasını ünıid ederim.» dedi. Cenâb-ı Allah da onların devletleri sona erinceye kadar Hasan-ı Basrî´yi onlardan korudu.

İki tarafın askerleri karşı karşıya geldiklerinde göğüs göğüse sa­vaştılar. Savaş şiddetlenince Iraklılar, hızla firar ettiler, geldikleri köprünün yakıldığım duydukları için bozguna uğradılar. Yezid b. Mü­helleb, daha önce böyle bir firar olayını görmediği için: «Şu insanlara ne oluyor » diye sorunca kendisine şöyle dediler: «Bunlar, bu tarafa gelirken üzerinden geçtikleri köprünün yakıldığı haberini duydular, onun için kaçıyorlar.» Yezid de: «Allah onları kahretsin.» dedi. Bun­dan sonra kaçanları geri getirmek istediyse de bunu başaramadı. Kendi adamlarından bir cemaatla orada sebat etti, ama onlardan da bazıları birer birer kaçmaya başladılar. Nihayet yanında az sayıda bir topluluk kaldı. Bununla beraber Yezid, yürüyor, ilerliyor ve karşı­laştığı bütün süvarileri bozguna uğratıyordu. Onu gören Şamlılar, sa­ğa sola kaçışıyorlardı. Kardeşi Habib b. Mühelleb öldürülmüştü. Bu­nun üzerine Yezid, daha da öfkelendi ve kızdı, doru atı üzerindeydi. Sonra Mesleme b. Abdülmelik´e doğru ilerledi, sırf onu öldürmek isti­yordu. Onunla karşı ka-rşıya geldiğinde Şamlı süvariler, Yezid´e sal­dırdılar ve onu öldürdüler. Onunla birlikte kardeşi Muhammed´i ve bahadırlardan Sümeyda´yı da öldürdüler. Yezid b. Mühelleb´i, Kahl b. Ayyaş adında biri öldürmüştü. Kendisi de Yezid´in yanında vurulup öldürüldü. Yezid´in kesik başını alıp Mesleme b. Abdülmelik´e götür­düler. Mesleme, o başı, Halid b. Velid b. Abdülmelik´e gönderdi. Mes­leme, Yezid b. Mühelleb´in ordugahmdaki şeyleri ele geçirdi. Sonra kardeşine haber göndererek o esirlere nasıl bir muamele tatbik ede­ceğini sordu. Kardeşinden gelen cevabi mektupta esirleri öldürmesi emrediliyordu. Mesleme, yoluna devam etti ve Hire´ye gitti.

Yezid´in hezimet haberi Vasıfta bulunan oğlu Muaviye´ye ulaştı­ğında o, elindeki otuz kadar esiri öldürdü. Öldürülen esirler arasında

halife Ömer b. Abdülaziz´in naibi Adiy b. Ertat ile oğlu, Mesnıa´nın oğullan Malik ile Abdülmelik ve eşraftan bir cemaat da bulunuyordu Sonra Muaviye, yoluna devam etti. Basra´ya gitti. Yanında bol mik­tarda mal ve hazine vardı. Onunla beraber amcası Mufaddal b. Mü-helleb de Basra´ya gelmişti.

Mühelleb ailesi, Basra´da toplandılar, gemiler hazırladılar, kaç­mak için tam teşkilatlı bir hazırlığa başladılar. Sonra çoluk çocukları­nı, mallarını ve yüklerini yanlarına alarak Kirman dağına gittiler ve oraya yerleştiler. Yezid b. Mühelleb´le beraber savaşan kılıç artığı as­kerlerden bir grup da gelip orada Mühelleb ailesine katıldılar. Başla­rına Mufaddal b. Mühelleb´i emir yaptılar. Mesleme de, Mühelleb ai­lesini yakalatmak için Hilal b. Macur el-Muharibî komutasında bir askeri birliği harekete geçirdi. Başka bir rivayette anlatıldığına göre Mühelleb ailesi, başlarına Müdrik b. Dabb el-Kelbî adında birini emir yapmışlardı. Hilal b. Macur el-Muharibî komutasındaki askeri birlik Kirman dağına gelerek Mühelleb ailesi ile şiddetlice savaştı. Mufad-dal´ın adamlarından bir grup öldürüldü ve eşraftan bir topluluk esir alındı. Geri kalanlar hezimete uğradılar. Sonra Hilal´in askerleri, Mufaddal´ı yakalayıp öldürdüler. Başını kesip Mesleme b. Abdülme-lik´e yolladılar. Aralarında Malik b. İbrahim b. Ester en-Nehaî´nin de bulunduğu Yezid b. Mühelleb taraftarlarından bir grup gidip Şam emirinden kendileri için eman aldılar. Sonra yükleri, mallan, kadın­ları, çoluk çocuğu gönderdiler. Bunlar Mesleme b. Abdülmelik´in ya­nına geldiler, beraberlerinde Mufaddal´ın ve Abdülmelik b. Mühel-leb´in başları vardı. Mesleme, bu başları ve dokuz güzel çocuğu, kar­deşi Yezid´e gönderdi. O da o çocukların boyunlarının vurulmasını emretti. Boyunları vurulduktan sonra kesik başları Şam´da bazı yer­lere dikildi. Sonra Yezid, bunları Haleb´e gönderdi ve orada belli başlı yerlere diktirdi.

Mesleme b. Abdülmelik, Mühelleb ailesinin zürriyetini satmaya yemin etmişti. Komutanlardan biri de onun yeminini yerine getirmiş olmak için bu çocukları 100.000 dirheme ondan satm aldı ve çocukları azad edip serbest bıraktı, ancak Mesleme o komutandan herhangi bir para almadı.

Şairler, Yezid b. Mühelleb´in ölümü dolayısıyla ağıtlar yakmışlar­dı. Bu ağıtları, İbn Cerir nakletmiştir. [4]



Mesleme´nin Irak Ve Horasan İllerindeki Valiliği


Mesleme, Mühelleb ailesiyle yaptığı savaşı tamamladıktan sonra kardeşi Yezid b. Abdülmelik, onu Küfe, Basra ve Horasan valiliğine atadığını bu senede bir mektupla kendisine bildirdi. O da Küfe ve

Basra´da yerine naipler bıraktı. Horasan´a da damadı Said b. Abdüla-ZİZ b. Haris b. Hakem b. Ebi´1-As´ı (Huzeyme´yi) naib olarak gönderdi, oraya gitti. Horasanlıları sabır göstermeye ve şecaatlı olmaya teşvik etti. Mühelleb ailesi adına hüküm sürmekte olan yetkilileri cezalan­dırdı. Onlardan bol miktarda paralar aldı, bazıları da işkence altında can verdiler. [5]



Türklerle Müslümanlar Arasında Cereyan Eden Bir Savaş


Bu savaşın meydana geliş sebebi şu idi: Türk hükümdarı Büyük Hakan, Müslümanlarla savaşmak için Körsal komutasındaki bir as­keri birliği Suğd´a gönderdi. O da Bahili Kasrı´na gidip karargah kur­du. İçindeki Müslümanlarla birlikte Bahili Kasrı´nı kuşatma altına aldı. Semerkand naibi Osman b. Abdullah b. Mutarrif, 40.000 dirhem vermek şartıyla onlarla barış yaptı ve ayrıca yanında rehine bulunan onyedi Dihkanı da onlara verdi. Ama bundan sonra Müslümanları imdada çağırdı. Müseyyeb b. Bişr er-Riyahî adındaki bir Müslüman komutan, 4.000 askeriyle onun imdadına geldi. Yolda iken Müseyyeb, askerlerine hutbe irad ederek onları savaşa teşvik etti. Şehadet elde etmek maksadıyla düşman üzerine gitmekte olduğu haberini verdi. Bunun üzerine 1.000´den fazla askeri geri döndü. Sonra her konak yerinde askerlerine böyle bir nutuk irad ediyordu. Askerlerinden ba­zıları geri dönüyorlardı. Nihayet yanında 700 savaşçı kaldı. Onlarla birlikte yoluna devam etti ve Türk askerleriyle karşı karşıya geldi.

Türk askerleri, Bahiîi Kasrı´nı kuşatma altında tutmaktaydılar. Kaledeki Müslümanlar, kadınlarını ve çocuklarını kendi önlerinden ölüme sürmeye, sonra da kendileri kaleden inip baştan sona öldürü-lünceye kadar düşmanla savaşmaya karar vermişlerdi. Müseyyeb, onlara haber göndererek o gün sabır ve sebat göstermelerini istedi. Onlar da sebat ettiler.

Müseyyeb, seher vaktine kadar bekledi. Seher vakti olunca tekbir aldı. Onu duyan arkadaşları da hep birlikte tekbir almaya başladılar. Parolaları, «Ya Muhammed» olarak belirlendi. Sonra can-ü gönülden Türklere saldırdılar. Onlardan çoğunu öldürdüler, çoklarının binekle­rini kestiler. Türkler de onlara karşı hücuma geçtiler ve iki taraf şid­detlice savaştılar. Öyle ki, Müslümanların çoğu kaçmak mecburiye­tinde kaldı. Müseyyeb, bineğine bir darbe vurulunca inmek mecburi­yetinde kaldı. Diğer bahadırlar da onunla birlikte bineklerinden indi­ler. Yerde büyük bir savaş verdiler. Müseyyeb´in etrafını sardılar ve Cenâb-ı Allah, kendilerine fethi nasib edinceye kadar sabrettiler. Fe­tih müyesser olunca müşrikler onların önlerinden kaçmaya başladı-

lar. Öyle gidiyorlardı ki, arkalarına hiç bakmıyorlardı.

Türklerin sayısı gerçekten çoktu. Müseyyeb´in münadisi: «Kaçan hiçbir kimseyi kovalamayın. Siz, Bahile Kasrı´na ve kasırdakilere ba­kın.» dedi. Gidip kasrdaki mahsur kalmış Müslümanları kurtarıp ge­tirdiler. Türklerin garnizonundaki malları ve kıymetli eşyaları da ga­nimet edindiler. Salimen geri döndüler. Kuşatma altındaki Müslü­manları da beraberlerinde götürdüler.

Ertesi gün Türkler, oraya geldiklerinde ses seda işitmediler. Hiç-birşey bulamadılar ve kendi kendilerine: «Dün burada bizimle karşı­laşanlar insan değil, cin idi.» dediler. [6]



Hicretin Yüzikinci Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler


Dahhak B. Müzahim El-Hilalî


Bu zatın künyesi, Ebu´l-Kasım idi. Ebu Muhammed de denilirdi. Horasanlıydı. Belh, Semerkand ve Nişabur´da da yaşamıştır. Kadri yüce bir tabii idi. Enes, İbn Ömer, Ebu Hüreyre ve bir tabii cemaatın­dan hadis rivayet etmiştir. Her ne kadar İbn Abbas´la yedi sene kom­şuluk yaptığına dair bir rivayet varid ise de; onun sahabelerden, hat­ta İbn Abbas´tan hadis dinlediği sahih değildir, diyenler de vardır. Dahhak, tefsirde imamdı.

İmam Ahmed b. Hanbel, onun sika bir ravi olduğunu söylemiştir. Şu´be, onun İbn Abbas´tân hadis dinlediğine dair sözleri reddetmiş ve ancak Said kanalıyla İbn Abbas´tan rivayette bulunduğunu söylemiş­tir. İbn Said el-Kattan ise, Dahhak´ın zayıf bir ravi olduğunu söyle­miştir. İbn Hibban, onu sika raviler arasında zikretmiş ve: «Sahabe­lerden hiçbirinden hadis dinlemedi.» demiştir. Onun İbn Abbas ile karşılaştığını söyleyenler hata yapmıştır.

Annesi, onu iki sene karnında taşımıştı. Doğururken de dişleri vardı. Çocuklara meccanen ders verirdi.

Anlatıldığına göre o, hicretin 105. senesinde vefat etmiştir. 106. sene de vefat ettiğine dair zayıf bir rivayet de vardır. Doğrusunu Al­lah bilir. [7]



Ebu Mütevekkil En-Nacî


Bu zatın asıl adı, Ali b. el-Basrî´dir. Kadri yüce bir tabii olup sika ravilerdendir. Seksen yaşma geldiğinde vefat etti. Allah, ona rahmet etsin. [8]



Hicretin Yüzüçüncü Senesi


Bu senede Huzeyne lakabıyla tanınan Ömer b. Hübeyre Said, Irak valisi tarafından Horasan naibliğinden azledildi. Onun yerine halifeden izin alarak Said b. Anır el-Cüreyşî´yi tayin etti. Ömer b. Hübeyre Said, ünlü yiğitlerdendi. Türkler, ondan çok korkmuşlar ve rahatsız olmuşlardı. Bu nedenle Suğd beldelerinden geriye doğru Çin taraflarına çekilmişlerdi.

Yine bu senede Yezid b. Abdülmelik, Abdurrahman b. Dahhak b. Kays´ı Medine ve Mekke valilliklerine atadı. O da Abdurrahman el-Vahid b. Abdullah en-Nadrî´yi Taif naibliğine tayin etti.

Bu senede Haremeyn emin Abrurrahman b. Dahhak b. Kays, in­sanlara haccettirdi. Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir. [9]


Hicretin Yüzüçüncü Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler


Yezîd B. Ebi Müslim


Bu senede Yezid b. Ebi Müslim´in yanı sıra Ebu´1-A´la el-Medenî, Ata b. Yesar el-Hilalî, Ebu Muhammed el-Kas el-Medenî, Meymu-ne´nin azatlısı ve Süleyman´ın kardeşi Abdullah ve Abdülmelik de ve­fat ettiler. Bu zatların hepsi tabii idiler. Yezid b. Ebi Müslim, sahabe­ler cemaatından hadis rivayet etti. Hadis imamlarından birkaçı, onun sika ravilerden olduğunu söylemişlerdir. Zayıf bir rivayette anlatıldı­ğına göre Yezid, hicretin 103. veya 104. senesinde vefat etmiştir. Onun, hicretin 100. senesinden önce İskenderiye´de vefat ettiği de söylenir. Vefat ederken yaşı sekseni geçmişti. Doğrusunu, noksanlık­lardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir. [10]



Mücahid B. Cübeyr El-Mekkî


Künyesi, Ebu´l-Haccac´dır. Kureyşli ve Mahzumludur. Saib b. Ebi Said el-Mahzumî´nin azatlısı olup tabii imamlarından ve müfessirle-rindendir. İbn Abbas´ın en yakın arkadaşlarmdandı. Zamanının en bilgili müfessirlerindendi. Hatta denilir ki: Mücahid ile Tavus´tan başka, Allah rızası için ilim taleb eden başka kimse görülmemiştir.

Mücahid dedi ki: «İbn Ömer, atımın üzengisini tutup bana şöyle dedi: Oğlum Salim ile kölem Nafi´nin sana muhafızlık etmelerini çok isterdim.»

Anlatıldığına göre o, İbn Abbas´a Kur´ân-ı Kerim´i otuz kere -baş-

ka bir rivayete göre iki defa- arzedip okumuştur. Okurken her ayetin sonunda durmuş ve hükmünü ona sormuştur.

Mücahid, hicretin 100. senesinde secde halindeyken vefat etti. Hicretin 101., 102., 103. veya 104. senesinde vefat ettiğine dair muh­telif rivayetler de vardır. Vefat ederken yaşı sekseni geçmişti. Doğru­sunu Allah bilir. [11]



Fasıl


Taberanî, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «İbn Abbas bana dedi ki: "Abdestsiz olarak uyuma. Uyuyacağın zaman mutlaka abdestli ol. Çünkü ruhlar ne halde kabz edilirler s e o halde de dirilti­lirler."»

Taberanî´den rivayet olunduğuna göre Mücahid, şu ayet-i kerime hakkında şöyle demiştir: «Kötülüğü en iyi ile sav.» (ei-Mü´minûn, 96.) Yani kötülük yapan adamla karşılatığmda ona selam ver.»

Bazıları kötülük yapana iyilikle mukabele de bulunmanın onunla tokalaşmak olduğunu söylemişlerdir.

Amr b. Mürre´den rivayet olunduğuna göre Mücahid, şöyle demiş­tir: «Cenâb-ı Allah, Davud peygambere şöyle vahyetti: Allah´a, karşı gelmekten ve günahkar olarak Allah´ın senin canını almasından sa­kın. Aksi takdirde yarın huzuruna vardığında sana rahmet nazarı ile bakmaz. Öyle bir halde vefat et ki, huzuruna vardığında hiçbir ihti­yacın kalmasın.»

İbn Ebi Şeybe, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Medine´de muhtaç bir aile vardı. Bunların bir koyun başları var­dı. Biraz para kazandılar ve: "Keşke şu koyun başını bizden daha muhtaç birine göndersek." dediler. Onu muhtaçlara gönderdiler, kim­se onu almak istemedi. Koyun başı Medine´de dolaştırıldı, tekrar ken­dilerine geri döndü.»

İbn Ebi Şeybe, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir mü´min vefat edince mutlaka yer ve gök onun üzerine kırk sabah ağlar. Şu halde insanlar mezarlardaki yerleri için şimdiden ya­tak hazırlasınlar.»

Evzaî, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İsrail oğullarından 100.000 kişi hacca geldiler. Bunlar, Harem´in kaldırımlarına ulaştıklarında ayakkabılarını çıkarıp yalınayak ola­rak Harem´e girdiler.»

Yahya b. Said el-Kattan, Mücahid´in aşağıdaki ayet-i kerimeler hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ.» (âi-i imrân, 43.) Buradaki boyun eğmekten maksat, sükunet istemektir.

«Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat.» (ei-lsrâ, 64.) Buradaki "sesinle" kelimesi ile Davud peygamberin zurnası kastedilmiştir.

«Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar ve Cehennem vardır,» (ei-Müzzemmii, 12.) Buradaki "boyunduruk" kelimesi ile zincir bağları ve prangalar kastedilmiştir.

«Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur.» (eş-Şûrâ, 15.) Bu­rada "tartışılacak şey yoktur" derken, aramızda dava ve husumet yoktur, denmek istenmiştir.

«Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksi­niz.» (et-Tekâsür, 8.) Yani dünyadaki her lezzetin hesabı size sorulacak­tır.

Ebu Dubey, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İblis, dört kez inledi. Lanetlendiğinde, yere indirildiğinde, Rasû-lullah (s.a.v.)´a peygamberlik verildiğinde ve "Elhamdülillahi RabbÜ âlemin" ayeti Medine´de nazil olduğunda.»

İbn Nüceyh, Mücahid´in anılacak ayet-i kerimeleri şöyle tefsir et­tiğini rivayet etmiştir:

«Siz her yüksek yere koca bir bina kurup boş şeyle mi uğraşırsı­nız » (eş-Şuarâ, 128.) Buradaki "yüksek bina" ile hamam burçları kaste­dilmiştir.

«Kazandıklarınızın temizlerinden infak edin.» (ei-Bakara, 267.) Bura­daki "kazanç"tan maksat, ticarettir.

Leys, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini söylemiş­tir:

«Rabbimiz Allah´tır deyip sonra da doğrulukta devam edenler...» (ei-Fussüet, 30.) Yani istikamet üzere olup ölünceye kadar Allah´a, ortak koşmayanlar, bu ayet-i kerimede kastedilmişlerdir.

Yahya b. Said, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir.

«Hiçbir şey O´na denk değildir.» (ei-îhlâs, 4.) Bu ayet-i kerimedeki "denk" kelimesi ile eş kastedilmiştir.

Leys, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Süleyman pey­gamberle konuşan karınca büyük bir kurtçuk kadardı.»

Taberanî, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ad kavmin­den bir köle vardı, 200 yaşına varıncaya kadar ihtilam olmadı.»

Yine Taberanî´nin rivayetine göre Mücahid, şu ayet-i kerimeleri Şöyle tefsir etmiştir:

«Birisi soruyor.» (ei-Meâric, ı.) Yani birisi, dua ediyor.

«Onları bu hususta denememiz için onlara bol su içirirdik.» (el-Cinn, İ6-17.) ki benim bu husustaki ilmime geri dönsünler.

«Hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar.» (en-Nûr, 55.) Yani benden başka-Sını sevmezler.

«Kötülük yapmakta düzen kuranlar...» (ei-Fâtır, ıo.) Bunlar riyakar­lardır.

«Ey Muhammedi İnanmışlara de ki: Allah´ın bir milletin yaptıkla­rına karşılık cezalandıracağı günlerinin geleceğini ummayanları şim­dilik bağışlasınlar.» (ei-Câsiye, 14.) Çünkü onlar, Cenâb-ı Allah´ın kendi­lerine nimet bahşettiğini veya etmediğini anlamazlar.

Böyle dedikten sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu:

«Allah´ın günlerini onlara hatırlat.» (ibrâhîm, 5.) Yani onlara Al­lah´ın nimetlerini ve cezalarım hatırlat.

«Eğer bir şeyde çekişirseniz, onun hallini Allah´a ve peygambere bırakın.» (en-Nisâ, 59.) Yani bir şeyde ihtilafa düşerseniz, onun çözümü­nü Allah´ın kitabına ve -hayatta olduğu sürece- Rasûlüne havale e-din. Eğer Rasûlullah, vefat etmişse onun sünnetine havale edin.

«Nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz » (Lokman, 20.) Allah´ın açıkça bahşettiği nimetler, İslâmiyet, Kur´ân, Rasûlullah ve nzıktır. Gizlice bahşettiği şeylere gelince, bun­lar da örtülen ayıp ve günahlardır.

Hakem, Mücahidin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kadının birisi, Mekke´ye Süleyman peygamberin yanma gider­ken bol miktarda odun gördü. Süleyman peygamberin kölesi şöyle bir soru sordu:

- Sizin efendiniz, şu odunların dumanının ağırlığının ne kadar ol­duğunu bilir mi

- Sen benim efendimi bırak. Ben bu odunların dumanının ağırlı­ğını bilirim. Ben bildikten sonra efendim nasıl bilmez

- Öyleyse söyle bakalım. Bu odunların dumanının ağırlığı ne ka­dardır

- Odunlar tartılır. Sonra ateşle tutuşturulur. Yakıldıktan sonra külü tartılır. Kül ile odun arasındaki ağırlık farkına gelince bu, du­manın ağırlığıdır.»

Mücahid, şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmiştir: «Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir.» (ei-Hucurât, ıı.) Yani sa­bahladığında ve akşamladığında tevbe etmeyen kimse, zalimlerden­dir.

Dünyada sona eren her gün, mutlaka o günde Cenâb-ı Allah´a hamdederek şöyle der: «Beni dünyadan ve dünyalıklardan kurtarıp rahata kavuşturan Allah´a hamdolsun.» Böyle dedikten sonra o gün dürülür ve kıyamete dek açılmayacak şekilde mühürlenir. Nihayet kıyamet gününde Aziz ve Celil olan Allah, o günün mührünü açar. Mücahid, şu ayet-i kerimeleri de şöyle tefsir etmiştir: «Allah, hikmeti dilediğine verir.» (ei-Bakara, 269.) Yani Cenâb-ı Allah, dilediği kuluna ilim ve fikıh verir. Sizden olan fıkıhçılar, idarenin basına geçtiklerinde onlara itaat edin.

«Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın.» (ei-En´âm, !53.) Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollar, bid´atlar ve şüpheler­dir.

İbadetlerin en faziletlisi güzel görüş, yani sünnete tabi olmaktır.

Birisi, beni İslâm yoluna kavuşturan, diğeri de heveslerden koruyan iki nimetten hangisi daha faziletlidir, bilemiyorum.

Sizden olan ulü´1-emr, (idareciler), Muhammed´in ashabıdır.

Aziz ve Celil olan Allah´ın dininde fazilet sahibi olan akıllı kimse­lerin yaptıkları işler gizlidir.

«Allah, bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır.» (en-Nahi, 8.) Yani elbisenizdeki bitleri de yaratır.

«Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayfladı.» (Meryem, 4.) Burada ke­miklerim sözü ile dişler kastedilmiştir.

Abdullah b. Hanbel, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir adam, Aziz ve Celil olan Allah´a taat uğruna Uhud dağı ka­dar para sarfetse bile israfçılardan sayılmaz.»

Mücahid, şu ayet-i kerimeleri de şöyle tefsir etmiştir:

«Allah, pek kuvvetli olandır.» (er-Ra´d, 13.) Yani, düşmanlığı pek olandır.

«Aralarında bir engel vardır. Birbirinin sınırını aşamazlar.» (er-Rahmân, 20.) Yani iki deniz arasında Allah tarafından konulmuş bir en­gel vardır. Suyu tatlı olan deniz, suyu tuzlu olan denizle karışmaz. İkisinin suları birbirlerine geçmez.

İbn Mendeh, A´meş´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mücahid, her nerede harika ve hayret verici birşey bulunduğunu duyarsa mutlaka gider, o şeye bakardı. Hadramut´a gidip Berhud ku­yusuna baktı. Babil´e gitti. Babil´de onun dostu olan bir vali vardı. Mücahid, gidip ondan Harut ile Marufu kendisine göstermesini iste­di. Vali de büyücülerden birini çağırarak ona: «Şu adamı götür de kendisine Harut ile Marufu göster.» dedi. Yahudi büyücü: «Yalnız, Harut ile Marufun yanında Allah adını´ anmaması şartıyla kendisini götürürüm.» dedi. Mücahid, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: Adam, beni bir kaleye götürdü. Oradan bir taş kesti, sonra bana: Ayağımı tut." dedi. Beni alıp içeriye götürdü. Öyle bir hal ile karşı karşıya geldim ki, Harut ile Marufu, iki büyük dağ gibi asılı ve baş­ları eğik durumda gördüm. Görünce de: «Sizi yaratan Allah, ne yüce­dir!» dedim. Ben böyle deyince ikisi sarsıldılar. Sanki dünyanın bütün dağları birbirlerine çarptılar. O esnada ben de Yahudi de düşüp ba-yudık. Ama daha sonra Yahudi, benden önce ayıldı ve bana: «Haydi kalk, az kalsın kendini de beni de öldürecektin.» dedi.»

ibn Fudayl, Mücahid´in şöyle dediğini rivayte etmiştir:

«Kıyamet gününde biri zengin, biri hasta, biri de köle olmak üze­re üç kişi hesap yerine getirilirler. Yüce Allah, zengine şöyle sorar:

- Seni yaratma amacım olan ibadetten alıkoyan şey neydi

- Ya Rabbi, bana çok mal verdin, ben de azdım, onun için ibadet edemedim.

Zenginin bu cevabı üzerine Süleyman peygamber, bütün mülkü ile hesap yerine getirildi ve Cenâb-ı Allah, o zengin adama şöyle sor­du:

- Senin mi daha çok malın, daha çok meşguliyetin vardı, yoksa şu Süleyman´ın mı

- Hayır, şununki daha çoktur ya Rab.

- Bunun fazla malı, mülkü ve meşguliyeti olduğu halde yine de bana ibadette kusur etmedi.

Sonra hasta adam, huzura getirildi. Cenâb-ı Allah, ona sordu:

- Seni yaratma amacım olan ibadetten alıkoyan şey neydi

- Ya Rab, vücudumun hastalığı beni ibadetten alıkoydu.

Hastanın böyle cevap vermesi üzerine hasta haliyle Eyyüb pey­gamber, huzura getirilir. Bundan sonra Cenâb-ı Allah, o hasta adama şöyle sorar:

- Sen mi daha ağır hastaydın, yoksa şu Eyyüb mü

- Hayır ya Rab, bu benden daha ağır hastaydı.

- Ama yine de hastalığı bana ibadet etmesine engel olmadı. Bundan sonra köle, huzura getirilir. Cenâb-ı Allah, ona sorar:

- Seni yaratma amacım olan ibadetten alıkoyan şey neydi

- Ya Rab, beni birçok rablerin (efendilerin) eli altına bıraktın, on­lar bana sahib oldular ve sana ibadetten beni alıkoydular.

Kölenin böyle cevap vermesi üzerine Yusuf peygamber, kölelik haliyle huzura getirilir. Cenâb-ı Allah, köleye şöyle sorar:

- Sen mi daha sıkı kayıtlar ve bağlar altındaki bir köleydin yoksa şu Yusuf mu

- Hayır ya Rab, Yusuf un hali, benimkinden daha zordu.

- Ama yine de köleliği ve esareti bana ibadet etmesine engel ol­madı.»

Humeyd, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Yolculukta İbn Ömer´le arkadaş olurdum. Bineğime binmek iste­diğim zaman o, bineğimin üzengisini tutardı. Ben binince de elbisemi üzerime örterdi. Bir defasında bu durumdan rahatsız olduğumu gö­rünce bana: "Ey Mücahid, sen asabi bir adamsın." dedi.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Mücahid, şöyle demiştir: «Ben, İbn Ömer´le arkadaşlık ettim, ona hizmet etmek istiyor­dum, ama o bana hizmet ediyordu.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet eder:

«Yeryüzü Azrail´e bir tas gibi kılındı. Oradan dilediğini alırdı. Ona yardımcılar da verildi. Bu yardımcılar canları vefat ettirirler. Sonra o da, vefat ettirdikleri kişilerin, ruhlarını yardımcılarından teslim alırdı.

Adem peygamber, yeryüzüne indiğinde Azrail, ona şöyle dedi: «Harab olacak şu dünya, ölüme yüz tutmuş bir çocuktur ve fani ol­mak üzere doğmuştur.»

Kuteybe, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini riva­yet etmiştir:

«Lanetçiler onlara lanet ederler.» Yeryüzündeki hayvanlar ve Al­lah´ın dilediği diğer varlıklar, hatta yılan ve akreplerde isyankar Adem oğullarına lanet ederler ve: "Ademoğullarmm günahları nede­niyle yağmurdan mahrum bırakıldık." derler.»

Başkaları dediler ki: Haşereler, mezarlarındaki isyankarlara mu­sallat olurlar. Çünkü onlar, bu isyankarların günahları nedeniyle sı­kıntıya maruz kalmışlardı. O isyankarların dünyada işledikleri ve lezzet aldıkları günahlar, mezarlarında yılan, akrep ve haşerelere dö­nüşerek onlar için bir azap haline gelirler. Cenâb-ı Allah´tan biz afi­yet diliyoruz. «İnsan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.» (ei-Âdi-yât, 6.)

İmam Ahmed b. Hanbel, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: «Helalden utanmayan kişinin azığı ve yükü hafif olur. Kendi nef­sini de rahatlatır.»

Amr b. Zeruk, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir:

«O, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı.» (ei-Enbiyâ, 87.) Yani günahı nedeniyle kendisini cezalandırmayacağımızı sanmıştı.

Ben, "zuhruf´ kelimesinin manasını iyi bilmiyordum. Nihayet onu Abdullah´ın kıraatmda altundan bir ev alarak işittim.»

Kuteybe b. Said, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Aziz ve Celil olan Allah, kişinin salih olması nedeniyle çocuğunu da salih kılar.»

Mücahid dedi ki: Duyduğuma göre İsa peygamber şöyle dermiş: «Mümine ne mutlu! Cenâb-ı Allah, onun geride bıraktıkları kimseler arasında hayırlı evlatlarıyla namını sürdürür.»

Fudayl b. İyaz, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir:

«Ve aralarındaki bağlar kopacaktır.» (ei-Bakara, 166.) Yani onlarla dünya arasındaki bağlar kopacaktır.»

Süfyan b. Uyeyne, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etti­ğini rivayet etmiştir:

«Onlar hiçbir mü´minin yakınlık veya ahdini gözetmezler.» (et-Tevbe, 10.) Bu ayet-i kerimedeki yakınlık kelimesiyle Aziz ve Celil olan Al­lah kastedilmiştir.

«Allah´ın sizin için geri bıraktığı daha hayırlıdır.» (Hûd, 86.) Burada Allah´ın geri bıraktığı şeyden kasıt, ona itaat etmektir.

«Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki Cennet vardır.» (er. Rahman, 46.) Bu kişi, günahlara yöneldiği esnada Allah´ı hatırlar ve gü­nahlardan geri durur.»

Fudayl b. İyaz, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir:

«Onların alametleri yüzlerindedir.» (ei-Fetih, 29.) Yüzlerindeki ala­metleri, huşu´dur.

«Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun.» (el-Bakara, 238.) "Gönülden boyun eğerek" sözü ile; Allah korkusundan dolayı süku­net, huşu, gözleri kapamak ve alçak gönüllülük kastedilmiştir. Âlim­lerden birisi, namaza duracağı zaman karşıya dik bakmaktan, sağa sola bakmaktan veya çakıl tanelerini secde yerinde düzeltmekten ve­ya herhangi birşeyle oynamaktan veya dünya meseleleriyle ilgili her­hangi birşeyi hatırına getirmekten dolayı Allah´tan korkardı. Namaz­da durduğu sürece mutlaka huşulu olurdu.»

Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ben daha önce Arapları (bedevileri) hafife alırdım. Onları dinin gerisinde sanırdım. Ama onlar namaza durduklarında gördüm ki, onlar sanki ruhsuz beden gibidirler.»

A´meş, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kalp, el gibidir,, bir kimse günah işlerse kalbi şöyle yumulur, sonra da mühürlenir. (Böyle derken önce serçe parmağını, sonra yü­zük parmağını, sonra diğer parmaklarını birer birer yumdu ve yum­ruk haline getirdi. Yani kalbin böylece kapanıp mühürleneceğini kas-detti.) Evet işte onlar bunun, kalbin paslanması olduğunu söylerler. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

«Hayır, hayır; onların kazandıkları, kalblerini paslandırıp körlet-

mİştİr.» fel-Mutaffifîn, 14.)»

Kubaysa, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini riva­yet etmiştir:

«Hayır öyle değil; kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler; cehennemlikler işte onlardır.» (el-Bakara, 8i.) Günahlar, kuşat­ma duvarı gibi kalbi kuşatırlar. Kişi günah işledikçe bu duvarlar yükselir, nihayet kalbi örter ve şu yumuk elim gibi yumulur. İşte kal­bin paslanması bu demektir (Mücahid, böyle derken elini yumup gös­termişti.).»

Şu ayet-i kerimeyi tefsir ederken de şöyle demişti:

«O gün, insanoğluna önde ve sonda yaptığı ne varsa bildirilir.» (ei-Kıyâme, 13.) Yani kulun amelinin evveli ile sonu kendisine haber verilir.

Mücahid, şu ayet-i kerimeyi de şöyle tefsir etmişti:

«Ve ümid edeceğini yalnız Rabbinden iste.» (ei-inşirâh, 8.) Yani dün­ya işini tamamlayıp namaza durduğun zaman rağbetini Allah´a yö­nelt, niyetinde O´na doğru olsun.»

Mansur, Mücahid´in şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir:

«Huzur içinde olan nefis.» (el-Fecr, 27.) Huzur içinde olan nefis; Al­lah´ın kendisine Rab olduğuna kesin olarak inanan; ve O´nun emir ve taatına uymak için kendi önüne kesin bir çizgi koyan nefistir.»

Abdullah b. Mübarek, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir kişi öldüğü zaman mutlaka kendi meclis arkadaşları kendi­sine gösterilir. Eğer zikir ehlindense zikir ehli olan arkadaşları ken­disine gösterilir. Eğer oyun ve eğlence ehli kimselerdense oyun ve eğ­lence ehli olan arkadaşları kendisine gösterilir.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Mücahid´den rivayet etti ki: İblis şöyle demiştir: «Ademoğlu beni her konuda aciz bıraksa da üç hususta asla aciz bırakamaz, malı haksız yere başkasından almak ve malı haram yere haksızca sarfetmek hususunda beni asla aciz bırakamaz, mağlub edemez. Mutlaka ben onu mağlub ederim.»

İmam Ahmed b. Hanbel, A´meş´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mücahid´i gördüğümde onun eşeğini kaybetmiş, kederli ve üzün­tülü bir kimse olduğunu sanırdım.»

Leys, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir kimse, kendi nefsine ikram edip onu aziz bilirse, dinini al-çaltmış olur. Bir kimse de nefsini zelil kılarsa, dinini yüceltmiş olur.»

Şu´be, Hakem´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Mücahid, bana dedi ki:

- Ey Ebu´1-Gazi, Nuh peygamber yeryüzünde ne kadar kaldı

- 950 sene kaldı.

- Ondan bu yana insanların ömürleri, bedenleri ve ahlakları hep eksildi.»

Ebu Bekir b. Ebu Şeybe, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir:

«Alimler gittiler. Sadece öğrenmek isteyenler kaldılar. Sizin ara­nızdaki müctehidler, sizden önceki insanlar arasında oyunlarla uğra­şan kimseler gibidirler.»

İbn Ebi Şeybe, Mücahidin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kişi, Müslüman kardeşinden hiçbir şey kazanmasa bile, ondan utanarak günah işlemekten geri durursa, bunda da hayır vardır.»

Yine Mücahid, şöyle demiştir:

«Fakih, ilmi az olsa da Allah´tan korkan kimsedir. Cahil, ilmi.çok olsa da Allah´a karşı gelen ve asi olan kimsedir.

Kul, kendi kalbiyle Allah´a yönelirse, Allah da bütün mü´minlerin kalbim ona yöneltir.»

Mücahid, şu ayet-i kerimeleri şöyle tefsir etmiştir:

«Giydiklerini temiz tut.» (ei-Müddessir, 4.) Yani amelini düzelt ve salih amel işle.

«Allah´tan bol nimet isteyin.» (en-Nisâ, 32.) Yani dünya malından ve metaından başka nimetler isteyin.

«Gerçeği getiren ve onu doğrulayan...» (ez-Zümer, 33.) Bunlar, Kur1-ân´ı getirip ona tabi olan ve ondaki hükümlerle amel eden kimseler­dir.

Kur´ân, kula şöyle der: «Bana tabi olduğun sürece seninle berabe­rim ariıa sen benim hükümlerimle amel etmezsen o zaman ben sana tabi olmuş sayılırım.»

Mücahid, şu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişti: «Dünyadaki payı­nı da unutma.» (ei-Kasas: 77.) Ahiretin için gerekli olan şeyi dünyadan al. Yani dünyadaki ömründe Aziz ve Celil olan Allah´a taatta bulunarak salih amel işle.»

Davud b. Muhber, Mücahid b. Cübeyr´in şöyle dediğim rivayet et­miştir:

«İbn Ömer´e şöyle bir soru sordum:

- Allah´ın Beyt´ini haccedenlerin hangisi daha faziletli ve sevabı daha çoktur

- Samimi bir niyetle ve tam bir akılla, ayrıca helal bir nafaka ile hacceden kişinin fazileti daha çok, sevabı da daha boldur.

Ben onun bu cevabını İbn Abbas´a aktardığımda o, bana şöyle de­di:

- Doğru söylemiş.

- Niyeti halis, nafakası da helal olduktan sonra aklının kıtlığı kendisine ne zarar verir

- Ey Haccac´m babası, sen, Rasûlullah (s.a.v.)´a sorduğum soruyu bana sordun. Ben ona bu soruyu sorduğumda şöyle cevap vermişti: «Canım kudret elinde bulunan zata yemin edekim ki kul, güzel akla sahib olmak kadar daha üstün birşeyle Allah´a taatta bulunmuş de­ğildir, aklı ile çalışmadıkça kulun ne orucunu ne namazım ne de her­hangi bir hayırlı çalışmasını Cenâb-ı Allah kabul etmez. Cahil bir ki­şi, kendini ibadete adamış kimselerden daha fazla ibadet etmiş olsa bile onun bozduğu şeyler, düzelttiği şeylerden daha fazla olur.» [12]



Mus´ab B. Sa´d B. Ebi Vakkas


Kadri yüce bir tabiidir. O, bu senede (hicretin 103. senesinde) vefat etmiştir. [13]



Musa B. Talha B. Ubeydullah Et-Temimî


Salih bir kimse olduğundan dolayı "Mehdi" lakabıyla tanınırdı. Kadri yüce bir tabii olup Müslümanların önde gelen şahsiyetlerinden-di. Allah, ona rahmet etsin. [14]



Hicretin Yüzdördüncü Senesi


Bu senede Horasan naibi Said b. Amr el-Hireşî, Suğdlularla sa­vaştı. Hocent halkını kuşatma altına aldı. Çok sayıda adam öldürdü. Çok miktarda malı ganimet edindi ve cidden çok sayıda insanı tutsak etti. Bu durumu Yezid b. Abdülmelik´e bir mektupla bildirdi. Çünkü onu, Horasan naibliğine tayin eden Yezid idi.

Bu senenin rebiyülevvel ayında Yezid b. Abdülmelik, Abdurrah-man b. Dahhak b. Kays´ı Haremeyn valiliğinden azletti. Bunun da se­bebi şuydu: Abdurrahman, Hüseyin´in kızı Fatıma ile evlenme tale­binde bulunmuş, ancak Fatıma, onun bu talebini kabul etmemişti. Abdurrahman ısrar etti, evlenmediği takdirde kendisine zorluklar çı­karacağına dair tehditte bulununca Fatıma, bu durumu Yezid´e bildi­rerek şikayette bulundu. Yezid de Taif naibi Abdülvahid b. Abdullah en-Nadrî´ye haber göndererek onu Medine´ye vali olarak gönderdi. Abdurrahman b. Dahhak b. Kays´ı, kendisi Şam´da yatağında uzan­mış iken sesini duyacak kadar feryad etmesine neden olacak şekilde dövmesini emretti. Ayrıca ondan 40.000 dinar almasını istedi. Abdur­rahman, bu durumu haber alınca Şam´a gidip Mesleme b. Abdülme­lik´e sığındı. O da kalkıp kardeşi Yezid´in yanına gitti ve şöyle dedi:

- Sana ihtiyacım var.

- Her ne istersen yapacağım. Yalnız Abdurrahman b. Dahhak´ın işi hariç.

- Vallahi benim ihtiyacım da buydu.

- Vallahi senin bu isteğini kabul etmeyeceğim ve onu affetmeye­ceğim.

Bunun üzerine Mesleme de onu Medine´ye geri gönderdi. Abdül­vahid, onu yakalayıp dövdü. Malını elinden aldı. Onu sadece yün cüb-besiyle bıraktı. O da Medine´de dilencilik yapacak duruma düştü. Me­dine´de üç sene birkaç ay valilik yapmıştı. Zührî, ona doğru yolu gös­termiş ve iyiliği tavsiye etmişti. Bir problemle karşılaştığında çö­zümünü âlimlere sormasını teklif etmiş, ancak o, bu teklin kabul et­memiş ve gerekeni yapmamıştı. Bu nedenle halk ona kızmış, şairler onu yermiş ve bu akibete maruz kalmıştı.

Bu senede Ömer b. Hübeyre, emrini hafife aldığından dolayı Said b. Amr el-Hireşî´yi görevden aldı ve onu huzuruna çağırttı, cezalan­dırdı. Ondan çok miktarda para ve mal aldı. Öldürülmesini emretti. Ama sonra da affetti. Horasan´a Müslim b. Said b. Eşlem b. Zür´a el-Kilabî´yi vali olarak tayin etti. Müslim´de Horasan´a gitti. Said b. Amr el-Hireşî´nin zamanında hileli olan paraları saflaştırdı.

Ermeniye ve Azerbaycan naibi Cerrah b. Abdullah el-Hakemî Türk diyarına gazaya gitti. Belencer´i fethetti. Türkleri hezimete uğ­rattı. Onları, çoluk çocuklarını suda boğdu. Onlardan çok sayıda insa­nı tutsak etti. Belencer civarındaki kalelerin çoğunu fethetti. Oradaki insanların büyük bir kısmını sürgün etti, Türk hakamyla karşılaştı. Aralarında büyük savaşlar cereyan etti, neticede Hakan yenilgiye uğ­radı. Müslümanlar, onu ve askerlerini kovalamaya başladılar. Onlar­dan çok sayıda insan öldürdüler, sayılamıyacak derecede Türk öldü­rüldü.

Bu sene de Haremeyn ve Taif valisi Abdülvahid b. Abdullan en-Nadrî, insanlara haccettirdi.

Bu senede Irak valisi Ömer b. Hübeyre, onun Horasan´daki naibi de Müslim b. Said idi.

Seffah Ebu´l-Abbas Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas, bu senede doğdu. Seffah lakabıyla bilinen bu zat, Abbasilerin ilk halifesidir. Iraklılardan bir topluluk, bunun babasına gizlice bey´at etmişlerdi. [15]



Hicretin Yüzdördüncü Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler


Halîd B. Sadan El-Külaî


Sahabeler cemaatından rivayetleri vardır. Kadri yüce bir tabii, meşhur ve sayılı din âlimlerinden, imamlarındandı. Oruçlu olduğu halde her gün 40.000 defa tesbihatta bulunurdu. Humuslularm ima­mıydı. Ramazan ayında teravih kıldırırdı. Her gece teravihte Kur´-ân´ın üçte birini okurdu. Cüzcanî, onun şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: «Hak yolda giden kimseyi kınamaya cüret gösteren kimse hakkın­da yapılan övgüleri, Cenâb-ı Allah yergiye çevirir.»

İbn Ebi´d-Dünya, onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Her kulun dört gözü vardır. İkisi yüzündedir ki, bunlarla dünya işlerini görür. İkisi de kalbindedir ki, bunlarla da ahiret işlerini gö­rür. Allah, bir kula hayır diledi mi onun kalbindeki gözlerini açar. O gözleriyle ahiret işlerini görür ve tabii ki, o gözleri başkalarına görün­mez. Böyle olunca da görülmeyen gözlerle görünmeyen ahiretinden

emin olur. Cenâb-ı Allah, bir kula da hayırdan başka birşey diledi mi, o kulun kalbini olduğu gibi bırakır. Kalp gözüyle bakar, ama birşey anlamaz ve göremez. Ama hakkında hayır dilenen kul, kalp gözüyle baktığı zaman bakışından yararlanır. Kalp gözü ahirettendir, yüzde­ki gözler dünyadandır.» , .

Halid b. Sa´dan´ın çok faziletleri vardır. Allah ona rahmet etsin. [16]



Amir B. Sad B. Ebî Vakkas El-Leysî


Babasından ve diğerlerinden çok rivayetleri vardı. Kadri yüce bir tabiidir. Meşhur ve sika ravilerdendir. [17]



Amir B. Şurahil Eş-Şa´bî


Amir de hicretin 104. senesinde vefat eden şahsiyetlerdendir.

Bu zat, Hemedanlıdır. Künyesi Ebu Amr´dir. Küfe halkının en âlimiydi. İmam ve nafizdi. Çok çeşitli ilimlerden haberdardı. Sahabe­lerden bazısına yetişti. Bir tabii cemaatından rivayetlerde bulunmuş­tur. Ebu Miclez; «Şa´bî´den daha fakih birini görmedim.» demiştir. Mekhul: «Geçmiş seneleri ondan daha iyi bilen birini görmedim.» de­miştir. Davud el-Evdî dedi ki: «Şa´bî, bana: "Haydi kalk, yanıma gel de sana biraz ilim öğreteyim." dedi. Aslında o ilmin başıydı. Ben de kendisine: "Bana ne öğreteceksin " diye sorduğumda şöyle dedi: «Bil­mediğin birşey sana sorulacak olursa: "Bunu Allah daha iyi bilir." de. Çünkü böyle demek çok güzel bir ilimdir.»

Amir, şöyle demişti: «Bir adam, Yemen´in en uzak mıntıkasından gelse ve ömrünün ileriki zamanlarında kendisine fayda verecek bir kelimeyi ezberlemese, onun bu yolculuğu boşa gitmiş olmaz. Ama dünya veya şehvetler uğruna yolculuğa çıkmak üzere şu mescidin dı­şına çıksa, yine de bu birkaç adımlık seferinin işkence ve boşuna har­canmış bir çaba olduğuna kaniyim. İlim, vücuttaki kıllar sayısından daha çoktur. Sen her ilimden en güzelini al ve öğren.» [18]



Ebu Bürde B. Ebi Musa El- Eş´arî

Şa´bî´den Önce Küfe kadılığına tayin edildi. Şa´bî, Ömer b. Abdüla-ziz´in halifeliği zamanında Küfe kadılığı yapmıştı. Vefat edinceye kadar o görevde kalmıştı. Ebu Bürde´ye gelince o, Haccac´ın zamanın­da kadıydı. Sonra Haccac, onu azletti. Yerine kardeşi Ebu Bekir´i ta­yin etti. Ebu Bürde fakih, hafız ve âlimdi. Çok sayıda rivayetleri var­dır. [19]



Ebu Kalabe El-Cürmî


Asıl adı, Abdullah b. Yezid el-Basrî´dir. Sahabeler cemaatından ve diğerlerinden çok sayıda rivayetleri vardır. İmam ve fakiblerin bü-yüklerindendi. Kadılığa tayin edilmesi için kendisine teklifte bulu­nulduğunda kaçıp gurbete gitti. Şam´a gidip Deriye´ye yerleşti. Orada vefat etti. Allah, ona rahmet etsin.

Ebu Kalabe şöyle demişti: «Cenâb-ı Allah, sana ilim verirse sen de ona ibadette bulun. İnsanların dillerine doladıkları şeyler senin tasan olmasın. Belki de sen, karanlıklarda bocalamakta iken insanlar faydalanır ve müstağni olurlar. Ben, şu meclislerin ancak yorgun ya­tağı olduğu kanaatındayım. Kardeşinden hoşlanmadığın birşey sana ulaşacak olursa, sen onun bu hareketi için bir mazeret ara. Eğer sen mazeretini bulamazsan, "Belki de benim bilmediğim bir mazereti var­dır kardeşimin." de.» [20]



Hicretin Yüzbeşinci Senesi


Bu senede Cerrah b. Abdullah el-Hakemî, Lan ülkesine gaza yap­tı. Belencer´in gerisinde bulunan çok sayıda kaleler ve çevresi geniş beldeler fethetti. Bol miktarda ganimet elde etti, Türk çocuklarından bir kısmını esir aldı.

Müslim b. Said, Türk illerinden Suğd´a bağlı büyük bir şehri ku­şatma altına aldığında oranın valisi, çok sayıda mal ve para karşılı­ğında kendisiyle barış antlaşması yaptı.

Said b. Abdülmelik b. Mervan bu senede Rum illerine gaza yaptı. Kendisi gitmeden önce öncü birlik olarak 1.000 süvariden oluşan bir müfreze gönderdi ama bunların hepsi öldürüldüler.

Hicri 105. senenin şaban ayının bitimine beş gün kala, cuma gü­nü, mü´minlerin emin Yezid b. Abdülmelik b. Mervan, Belka´ya bağlı İrbet kasabasında vefat etti. Vefat ederken yaşı otuz ile kırk arasın­daydı. [21]



Yezid B. Abdülmelik B. Mervan´ın Biyografisi


Yezid b. Abdülmelik b. Mervan Ebu Halid el-Kureşi el-Ümevî. Mü´minlerin emiriydi. Annesi, Atika binti Yezid b. Muaviye´dir. Anla­tıldığına göre o, vefat edince Atika´nm mezarına defnedilmiş tir. Bu nedenle o mahalle kendisine nisbet edilmişti. Doğrusunu Allah bilir.

Ömer b. Abdülaziz´den sonra hicretin 101. senesinin receb ayın­da, kardeşi Süleyman´ın veliahdı olduğundan ötürü kendisine halife­lik bey´atı yapıldı. Kardeşi Süleyman, Ömer b. Abdülaziz´den sonra onun halife olmasını bir fermanla beyan etmişti. Halifelik için kendi­sine receb ayının bitimine beş gün kala bey´at edilmişti.

Muhanımed b. Yahya ez-Zühelî, Zührî´nin şöyle dediğini rivayet

etmiştir:

«Müslüman kişi kafire, kafir kişi de Müslümana Rasûlullah´m, Ebu Bekir´in, Ömer´in ve Ali´nin zamanlarında mirasçı olamazdı. Ama Muaviye halife olunca, Müslümanı kafire mirasçı kıldı, ama ka­firi Müslümana mirasçı kılmadı. Kendisinden sonraki halifeler de onun bu hükmünü benimsediler. Ömer b. Abdülaziz, halife olunca ilk sünnete döndü. Bu hususta Yezid b. Abdülmelik de ona tabi oldu. An­cak Hişam halife olunca halifelerin sünnetine uydu. Yani Müslümanı kafire mirasçı kıldı.»

Velid b. Müslim, îbn Cabir´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Biz Mekhul´ün yanında iken Yezid b. Abdülmelik oraya geldi. Kendisine mecliste yer vermek istedik. Mekhul; «Bırakın. Neresini boş bulursa oraya otursun ve tevazuu öğrensin.» dedi.»

Yezid, halife olmadan önce âlimlerin meclisine sık sık katılırdı. Halife olduktan sonra Ömer b. Abdülaziz´in yolundan gitmeye karar verdi ama kötü arkadaşlar onu rahat bırakmadılar. Zalimliği ona hoş gösterdiler.

Harmele, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Yezid b. Abdülmelik, halifeliğe geçince: «Ömer´in yolundan gidin.» dedi, kırk gece böyle devam etti. Kırkıncı günde ihtiyar bir adam ha­line geldi. Onun bu hali nedeniyle insanlar ahirette halifelerin hesap ve azab görmeyeceklerine şahadet ettiler. Bazı kimseler, onun dini yönünün zayıf ve noksan olduğunu iddia etmişlerse de bu doğru de­ğildir. Böyle olan, onun oğlu Velid b. Yezid´dir. Nitekim bu husus ile­ride de açıklanacaktır.

Ömer b. Abdülaziz, ona şöyle bir mektup göndermişti: «İmdi ben ölümden kurtulacağımı sanmıyorum ve halifelik mutlaka sana gele­cektir. Halife olduğun zaman Muhammed ümmetine kötülük yap­maktan sakın. Allah´tan kork, Allah´tan! Çünkü sen de yakın zaman­da ölecek ve dünyayı, mazeretini kabul etmeyecek birine bırakacak­sın vesselam.»

Yezid b. Abdülmelik, kardeşi Hişam´a şöyle bir mektup gönder­mişti:

«İmdi mü´minlerin emiri duymuş ki, sen onun hayatının uzadığı­nı söylemiş, onun vefatını temenni etmiş ve halifeliğe kasdetmişsin.»

Mektubunun sonuna da şu şiiri eklemişti:

«Bazı adamlar ölmemi istiyorlar, ben ölsem de bu yolda ölecek olan yegane kişi ben değilim.

Bildiler ki, eğer yanlarında fayda verecek olursa ben öldüğüm za­man asi ve taşkınlar bana karşı ebedi kalacak değiller.

Onlar da beklemedikleri bir günde ve zamanda ölümle karşılaşa­caklar ve yüzüstü düşüp öleceklerdir.

Geçip gidenin peşi sıra makama geçecek ve mirasçı olacak kişiye deki:

Sen de onun gibi senden sonrakine mal ve makam bırakmak için hazırlığını yap. Ecelin bitmek üzeredir.»

Hişam da ona şu cevabi mektubu göndermişti: «Allah, benim ölü­mümü senden önce gerçekleştirsin. Çocuğumu da senin çocuğundan önce öldürsün. Senden sonra yaşamakta benim için hayır yoktur.»

Yezid, cariyelerinden, Habbabe diye çağrılan ve asıl adı Aliye olan çok güzel bir kadına ileri derecede sevdalıydı. O cariyeyi kardeşi­nin zamanında 4.000 dinara Osman b. Sehl b. Hanife´den satın almış­tı. Kardeşi Süleyman, ona: «Senin eline taşla vurmak istedim.» deyin­ce Yezid cariyeyi sattı. Halifelik makamına geçtikten sonra karısı Su´de bir gün ona şöyle sordu: «Ey mü´minlerin emiri, gönlünde tat­min edilmemiş bir dünya arzusu kaldı mı » Yezid; «Evet, Habbabe´-nin sevdası hiç gitmedi.» deyince karısı Su´de çarşıya bir adam gön­derdi ve Habbabe´yi satın aldı. Su´de, eve getirilen Habbabe´ye güzel elbiseler giydirdi, süsledi ve perdenin arkasında oturttu. Yine kocası­na: «Ey mü´minlerin emiri, dünya arzularından tatmin edilmeyen bir arzun kaldı mı » diye sordu. Yezid de: «Sana daha önce söylememiş miydim » diye karşılık verince karısı Su´de: «İşte Habbabe burada.» dedi ve Habbabe´yi perdenin arkasından çıkarıp kendisine takdim et­ti, ikisini başbaşa bıraktı. Cariye Habbabe, Yezid´in yanında kıymet gördü. Karısı Su´de de çok itibarlı oldu.

Bir gün Yezid, Habbabe´ye: «Köşkte uzun bir zaman seninle baş­başa kalmak istiyorum. Yanımızda hiç kimseler olmasın.» dedi ve onunla birlikte köşküne çekildi. Yanlarında kimse yoktu. Yezid için o köşke türlü sergiler ve kıymetli halılar serilmişti. Eksiksiz çok nimet­ler hazırlanmıştı. Onlar, çok mutlu ve rahat bir halde köşkte bulun­maktayken önlerindeki tabaktan üzüm yiyiyorlardı. Yezid, gülmekte olan Habbabe´nin ağzına bir üzüm tanesi attı. Fakat üzüm tanesi ne­fes borusuna kaçtı ve Habbabe öldü. Habbabe´nin cesedi günlerce köşkte Yezid´in yanında kaldı. Yezid, onu ölü iken de öpüyor, dudak­larını emiyordu. Nihayet Habbabe´nin cesedi koktu ve Yezid, defne­dilmesini emretti. Defnedildikten sonra da günlerce mezarının başın­da kendinden geçmiş halde bekledi. Sonra evine döndü, tekrar mezar başına gitti, orada durdu ve şöyle dedi:

«Gönlüm seni unutsa veya sana olan sevdasını bıraksa, bil ki, dayanıklılığımdan ve sabrımdan ötürü değil, ümitsizliğimden ötürü seni unutmuştur.

Beni ziyarete gelen her dost, mutlaka şöyle dedi: Senden Ötürü bu gün veya yarın, bu da çöllere düşüp gidecektir.»

Sonra döndü, evine kapandı, ancak tabutuyla birlikte evinden çıktı, vereme yakalanmıştı. Hicretin 105. senesinin şaban ayının biti­mine beş gün kala cuma günü Ürdün´ün sevadmda vefat etti.

Halifeliği, dört sene bir ay sürdü. Meşhur kavle göre de böyledir. Bundan daha az süreyle halifelik yaptığına dair zayıf bir rivayet de vardır. Vefat ederken otuzüç yaşındaydı. Otuzbeş, otuzaltı, otuzsekiz veya otuzdokuz yaşında olduğuna dair çeşitli rivayetler de vardır. Hatta kırk yaşına vardığına dair bir kavil de vardır. Doğrusunu Allah bilir.

Uzun boylu, iri cüsseli, beyaz tenli, yuvarlak yüzlü, geniş ağızlıy­dı. Saçı ağarmıştı. Colon´da vefat ettiği söylenir. Havran´da vefat etti­ğine dair bir rivayet de vardır. Namazım onbeş yaşındaki oğlu Velid b. Yezid kıldırdı. Kardeşi Hişam b. Abdülmelik´in kıldırdığı da söyle­nir. Hişam, ondan sonra halife olmuştu. Yezid´in cenazesi insanların omuzunda taşındı, nihayet getirilip Şam´daki Babü´l-Cabiye ve Ba-büssağir mezarlığına defnedildi. Kendisinden sonra kardeşi Hişam´m halifeliğini ilan etmişti. Hişam´dan sonra da kendi oğlu Velid b. Ye­zid´in halifeliğini ilan etmişti. İnsanlar Yezid´in vefatından sonra kar­deşi Hişam´a bey´at ettiler. [22]



Hişam B. Abdülmelik B. Mervan´ın Halifeliği


Hişam b. Abdülmelik´e, kardeşi Yezid´in 105. hicri senesi şaban ayının bitimine beş gün kala vefat ettiği cuma gününde bey´at edildi. Yaşı otuzdörttü. Çünkü o, babası Abdülmelik´in hicri yetmişikinci se­nede Mus´ab b. Zübeyr´i öldürdüğü esnada doğmuştu. Babası, uğur getirsin diye ona "Mansur" adını vermişti. Sonra eve geldiğinde karı­sının ona kendi babasının adı Hişam´ı taktığını görmüş ve onaylamış­tı.

Vakidî dedi ki: Hişam, Deysune´de kendi evinde iken halifelik kendisine geldi. Ulak, ona halifelik alameti olan asayı ve yüzüğü ge­tirdi. Halifelik selamını kendisine verdi. O da Rusafe´den Şam´a geldi. Halifelik makamına layıkı veçhiyle oturdu. Bu senenin şevval ayında Ömer b. Hübeyre´yi Irak ve Horasan valiliğinden azletti. Yerine Ha-lid b. Abdullah el-Kusarî´yi tayin etti. Denildiğine göre Hişam, onu hicretin 106. senesinde Irak´a vali tayin etmiştir, ama meşhur olan birinci rivayettir.

Bu senede mü´minlerin emirinin dayısı Hişam b. İsmail el-Mah-zumî´nin oğlu İbrahim insanlara haccettirdi. İbrahim, Hişam b. Ab-dülnıelik´in annesi Aişe binti Hişam b. İsmail´in kardeşiydi. Abdülnıe-lik´in ondan başka çocuğu doğmamıştı. Nihayet Abdülmelik, onu bo-şamıştı, çünkü o, ahmak bir kadındı.

Bu senede Abbasilerin Irak´ta gizlice yaptıkları propaganda işleri kuvvetlenmişti. Propagandacılar, propaganda işinde kendilerine ya­rayacak bol miktarda mal ve para sağlamışlardı. [23]



Hicretin Yüzbeşincî Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler


Eban B. Osman B. Affan


Bu zatın vefatı, hicretin seksenbeşînci senesi olaylarından bahse­dilirken anlatılmıştı. Tabiilerin fıkıhçılarmdan ve âlimlerindendi. Amr b. Şuayb: «Hadisi ve fikhı ondan daha iyi bilen başka birini gör­medim.» demiştir.

Yahya b. Said el-Kattan: «Medine´nin on fıkıhçısı var olup şunlar­dır: Eban b. Osman, Harice b. Zeyd, Salim b. Abdullah, Said b. Mü-seyyeb, Süleyman b. Yesar, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Urve, Kasım, Kabise b. Züeyb ve Ebu Seleme b. Abdurrahman.» demiştir.

Muhammed b. Sa´d dedi ki: "Eban b. Osman´da sağırlık ve alaca­lık vardı. Vefatından bir sene önce felç oldu. Hicretin 105. senesinde vefat etti."

Bir kavle göre bu senede Ebu Reca el-Utaridî, Amir eş-Şa´bî de vefat etmiştir. Başka bir kavle göre Küseyyir Azze de bu sene de ve­fat eden meşhur şahsiyetlerdendir. Zayıf bir rivayette anlatıldığına göre Küseyyir, hicretin 106. senesinde vefat etmiştir. Nitekim bu ile­ride de anlatılacaktır. [24]



Hicretin Yüzaltıncı Senesi


Bu senede Hişam b. Abdülmelik, Abdülvahid b. Abdullah en-Nad-rî´yi Medine, Mekke ve Taif valiliklerinden azletti, yerine dayısı oğlu İbrahim b. Hişam b. İsmail el-Mahzumî´yi vali olarak tayin etti.

Said b. Abdülmelik, Anadolu gazvesine gitti.

Müslim b. Said, Fergana ve oraya bağlı kazalara gazaya gitti. Orada Türklerle karşılaştı. İki taraf arasında büyük muharebeler ce­reyan etti, bu muharebelerde Türklerin hakanı ve birçok adamı öldü­rüldü.

Cerrah el-Hakemî, Hazar diyarının derinliklerine doğru gitti. Ha-zarlılar, onunla barış antlaşması yaptılar. Ona cizye ve haraç ödedi­ler.

Haccac b. Abdülmelik, Lan şehrine gazaya gitti, orada çok sayıda

insan öldürdü. Bol miktarda ganimet edindi ve salimen geri döndü.

Bu senede Halid b. Abdullah el-Kusarî, Müslim b. Said´i Horasan valiliğinden azletti. Yerine kardeşi Esed b. Abdullah el-Kusarî´yi ta­yin etti.

Mü´minlerin emiri Hişam b. Abdülmelik, bu senede insanlara haccettirdi. Medine´ye girmeden önce kendisini karşılamasını ve hac nıenasikini kendisine yazmasını Ebu´z-Zinad´a bir mektupla emretti. O da gerekeni yaptı, insanlar Medine´den çıkarak Hişam b. Abdülme-lik´i yolda karşıladılar/Karşılayanlar arasında Ebu´z-Zinad da vardı. Kendisine verilen emirleri yerine getirmişti. Karşılayanlar arasında Said b. Abdullah b. Velid b. Osman b. Aifan da vardı. Said, Hişam b. Abdülmelik´e şöyle dedi: «Ey mü´minlerin emiri, senin aile efradın bu mübarek yerlerde Ebu Türab´a (Hz. Ali´ye) sürekli lanet ederler, sen de lanetle onu.» Ebu´z-Zinad´ın ifadesine göre Said´in bu sözleri, Hi-şam´ın çok ağrına gitmiş ve o: «Ben buraya herhangi bir kimseye söv­mek veya kimseyi lanetlemek için gelmedim, haccetmeye geldim. Başka bir amacım yoktur.» demişti. Sonra Said´den yüz çevirmiş, onunla konuşmasını kesmiş ve Ebu´z-Zinad´a yönelerek onunla ko­nuşmaya başlamıştı.

Mekke´ye vardığında İbrahim b. Talha gelip Hişam´a şikayette bulunarak arazisinin haksız yere elinden alındığını söyledi.

Hişam, ona şöyle dedi:

- Bunu daha önce Abdülmelik´e söylemedin mi

- Söyledim ama o da bana haksızlık etti.

- Velid´e söylemedin mi

- Söyledim, ama o da bana haksızlık etti.

- Ömer b. Abdülaziz´e söylemedin mi

- Söyledim ve arazimi bana geri verdi.

- Ya Yezid ne yaptı

- Yezid, arazimi tekrar elimden aldı, şimdi arazim senin hük­münde ve elindedir.

- Sende vurulacak yer olsaydı vururdum.

- Evet, bende kılıç ve kırbaç darbelerinin yeri vardır.

Aralarındaki bu konuşmadan sonra Hişam, onun yanından ayrıl­dı- Ayrılırken de yanındaki adamlara: «Bundan daha fesahatli konu-Şan bir adam görmedim.» dedi.

Bu senede,-yani hicretin 106. senesinde Mekke, Medine ve Taif valisi İbrahim b. Hişam b. İsmail idi. Irak ve Horasan valisi, Halid el-Kusarî idi. Doğrusunu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir. [25]



Hicretin Yüzaltıncı Senesinde Vefat Eden Meşhur Şahsiyetler


Salim B. Abdullah


Salim b. Abdullah b. Ömer b. Hattab Ebu Amr el-Fakih. Fıkıhçı-lardan ve âlimlerdendi. Babasından ve başkalarından rivayetlerde bulunmuştu. Abid ve zahidlerdendi. Hişam b. Abdülmelik, haccetti­ğinde Kabe´ye girmiş ve Ka´be´nin içinde Salim b. Abdullah´la karşı­laşmıştı. Ona şöyle demişti:

- Ey Salim, benden bir dilekte bulun.

- Evindeyken, kendisinden başka birinden dilekte bulunmaktan Allah´tan utanırım.

Salim, Ka´be´den çıkınca Hişanı da peşi sıra dışarı çıktı ve ona şöyle dedi:

- İşte şimdi Allah´ın evinden dışarı çıktın, benden bir dilekte bu­lunabilirsin. ,

- Dünya işleriyle ilgili mi yoksa ahiret işleriyle ilgili mi dilekte bulunayım

- Dünya işleriyle ilgili bir dilekte bulun.

- Ben, dünyalığı dünyanın sahibinden istemedim. Dünyayı, sahi­bi olmayan bir kimseden nasıl isteyeceğim

Salim, sıkıntılı bir yaşam sürüyordu. Kaba yünden dokunmuş giysiler giyiyordu. Kendi arazisinde ziraatla uğraşır, diğer işleri ya­par, kendi el emeğiyle geçinir, halifelerin bağışlarını kabul etmezdi. Alçakgönüllüydü, dostluğu sağlamdı. Zühd ve takvada ileri safhalar­daydı. [26]



Tavus B. Keysan El-Yemanî


İbn Abbas´ın en önemli arkadaşlanndandı. İbn Abbas´ın arkadaş­larının biyografilerini "Tekmil" aldı kitabımızda nakletmişizdir. Bü-tün.hamdler Allah´a varır.

Tavus´un künyesi, Ebu Abdurrahman´dı. Babasının adı Key-san1 di. Yemen tabiilerinin ilk tabakasındadır. Kisra´nm Yemen´e gön­derdiği Farsların çocuklarındandır. Tavus, bir sahabe cemaatına ka­vuşmuş ve onlardan rivayetlerde bulunmuştur. Meşhur imamlardan­dır, abidlik, zahidlik, faydalı ilim ve salih ameli kendi üzerinde topla­mıştı. Elli kadar sahabeyle görüşmüştü. Rivayetlerinin çoğu, İbn Abbas´tandır. Tabiilerden bir grup ondan rivayetlerde bulunmuştur. On­dan rivayetlerde bulunan tabiiler arasında Mücahid, Atâ, Amr b. Di­nar, İbrahim b. Meysere, Ebu Zübeyr, Muhammed b. Münkedir, Zührî, Habib b. Ebi Sabit, Leys b. Ebi Süleym, Dahhak b. Müzahim, Abdülmelik b. Meysere, Abdülkerim b. Muharik, Vehb b. Münebbih, Muğire b. Hakim es-San´anî, Abdullah b. Tavus ve diğerleri de vardır.

Tavus, hac için gittiği Mekke´de vefat etti. Namazını halife Hişam b. Abdülmelik kıldırdı. Mekke´ye defnedildi. Allah, ona rahmet etsin.

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdürrezzak´tan rivayet etti ki, onun babası şöyle demiştir:

«Tavus, Mekke´de vefat etti. Hişam, oğlunu muhafızlarla gönde-rinceye kadar namazını kimse kıldırmadı. Abdullah b. Hasen´in tabu­tunu kendi omuzu üzerine koyduğunu gördüm. Başının üzerindeki takkesi düşmüş, abası arka taraftan yırtılmıştı. Çünkü cemaat çoktu, kalabalık fazlaydı. Nasıl böyle olmasın ki Zira Peygamber (s.a.v.): «İman, Yemen´dendir.» buyurmuştur (Tavus b. Keysan da Yemenliy­di.). Yemen´den, sözünü ettiğimiz bir grup insan çıkmıştı. Aralarında Ebu Müslim, Ebu İdris, Vehb, Ka´b, Tavus ve diğer birçok insanlar vardı.»

Damüre, İbn Şevzeb´in bu hususta şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Hicretin 105. senesinde Mekke´de Tavus´un cenazesine katıldım. Ce-maattekiler, "Allah, Ebu Abdirracıman´a (Tavus´a) rahmet etsin." de­meye başladılar. Tavus, kırk defa haccetmişti.»

Abdürrezzak, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Tavus, Müzdelife´de -veya Mina´da- hac amellerini ifa ederken vefat etti. Ce­nazesi taşınırken Abdullah b. Hasan b. Ali, tabutunun ucunu tuttu. Mezara varıncaya kadar tabutunu bırakmadı.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdürrezzak´m şöyle dediğini rivayet et­miştir:

«Tavus, Mekke´ye geldi. Mü´minlerin emiri Hişam da geldi. O es­nada Tavus´a denildi ki: «Mü´minlerin emiri o kadar faziletlidir ki, şu ve şu faziletleri vardır, keşke yanına gitsen.» Tavus: «Benim ona ihti­yacım yoktur.» deyince yanındakiler: «Gitmezsen sana zarar verme­sinden korkuyoruz.» dediler. O zaman Tavus: «Öyleyse sizin anlattığı­nız gibi faziletli biri değildir.» diye karşılık verdi.»

İbn Cerir, Atâ´nm kendisine şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Tavus, yanıma geldi ve bana şöyle dedi: «Ey Atâ, kapısını senin yüzüne kapayan kimselere ihtiyacını arzetmekten sakın, suratına karşı perde sarkıtan kimselere ihtiyacını söyleme, kapısı devamlı su­rette kıyamet gününe kadar sana açık olan, senden kendisine ihtiya­cım bildirmeni isteyen ve isteğine icabet edeceğini vaad eden Allah a ihtiyacını arzet.»

İbn Cüreyc, Tavus´un şu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir:

«Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.» Cel-Fussilet, 44.) Yani bunlara kalblerinden uzak bir yerden sesleniliyor da anlamıyorlar.»

Ahcerî, Leys´in şöyle dediğim rivayet etmiştir:

«Tavus, bana şöyle dedi: Öğrendiğin ilmi kendi nefsine öğret, çün­kü insanlarda emanet ve sadakat duygusu yok olup gitmiştir.»

Abdurrahman b. Mehdî, Salt b. Raşid´in şöyle dediğini rivayet et­miştir:

«Tavus´un yanındaydık. Horasan valisi Müslim b. Kuteybe b. Müslim ona geldi. Birşeyler sordu, ama Tavus onu kovdu. Ben, Ta-vus´a: «Bu, Horasan valisi Müslim b. Kuteybe b. Müslim´dir.» deyince o bana: «Bu,, benim ve onun için daha kolay olan bir yoldur.» cevabını verdi.»

Adamın birisi Tavus´a: «Evin tamir edildi.» deyince, o: «Ama biz ömrümüzün akşamına vardık.» diye karşılık verdi.

Abdürrezzak, Tavus´un şu ayet-i kerime hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İnsan zayıf yaratılmıştır.» {en-Nisâ, 28.) İnsan, kadınlar konusunda zayıf yaratılmıştır. İnsan, kadınlar konusundan başka hiçbir şey de bu kadar zayıf değildir.»

Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Meryem oğlu İsa peygamber, İblisle karşılaştı. İblis, ona şöyle dedi:

- Bilmez misin ki, Allah´ın senin kaderine yazdığı şeyden başka hiçbir şey senin başına gelmeyecektir

- Evet, Öyledir.

- Öyleyse şu dağın tepesine çık ve kendini aşağıya at, bak baka­lım yaşıyor musun, yoksa yaşamıyor musun

- Bilmez misin ki, Cenâb-ı Allah: «Kulum beni tecrübe edemez, ben dilediğimi yaparım.» diye buyurmuştur.

Zührî´den gelen bir rivayette anlatıldığına göre İsa peygamber, şöyle demiştir: «Kul, Rabbini deneyemez ama Rab, kulunu dener.»

Başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: «Kul, Rabbini imtihan edemez; ama Rab, kulunu imtihan eder.»

Böyle dedikten sonra İsa peygamber, İblis´i mağlub etmişti.» Fudayl b. İyaz, Tavus´un şöyle dediğim rivayet etmiştir: «İyi ve salih kimselerin haccı, binek üzerinde yapılır.» İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Ebi Davud´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Tavus ve arkadaşlarının, ikindi namazını kıldıktan sonra kıbleye yöneldiklerim, hiç kimseyle konuşmadıklarını, dua ederek Allah´a niyazda bulunduklarını gördüm. Tavus, şöyle demişti: «Cimrilik yap-niayan ve yetim malının idaresini üstlenmeyen kimse, zorlu ve me­şakkatli şeylerle karşılaşmaz, belaya uğramaz.»

Tavus, oğluna şu öğüdü vermişti: «Ey oğulcuğum! Akıllılarla ar­kadaşlık et, onlardan olmasan bile onlardan sayılırsın. Cahillerle ar­kadaşlık etme. Aksi takdirde onlardan olmasan bile onlardan sayılır­sın. Her bir şeyin gayesi bulunduğunu bil, insanın gayesi de aklının güzel olmasıdır.»

Adamın birisi, Tavus´tan birşey istedi. Tavus, onu kovdu. Adam, ona: «Ey Abdurrahman´in babası, ben senin kardeşinim.» deyince Ta­vus, ona şu karşılığı verdi: «Bütün insanlar dururken sadece sen mi benim kardeşim oluyorsun »

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Haricilerden birisi, Tavus´­tan birşey istedi, o da kendisini kovdu. Adam ona: «Ben senin karde­şinim.» deyince Tavus, şu karşılığı verdi: «Bütün Müslümanlar du­rurken sadece sen mi benim kardeşim oluyorsun »

Affan, Eyyüb´ün şöyle dediğini rivayet etmiştir: ,

«Adamın birisi, Tavus´tan birşey istedi. Tavus, onu azarlayıp ko­vacağı sırada şöyle dedi: «Sen benim boynuma bir ip bağlamak, sonra da beni etrafta dolaştırmak mı istiyorsun »

Tavus; gözü çapaklı, elbisesi kirli, miskin bir adam görünce ona şöyle dedi: «Haydi oradan! Yoksulluk Allah´tan gelmiştir ama suya niye yaklaşmıyorsun Su bulamıyor musun yoksa »

Taberanî, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Yapılan haksızlıkların bir kısmını itiraf etmek, haksızlığa de­vam etmekten daha iyidir.» v

Abdürrezzak, Davud b. İbrahim´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Hacca giden bir grup insanı bir gece vakti yolda bir aslan alıkoy­du. Yollarını kesti, insanlar birbirlerine çarpıldılar. Seher vakti olun­ca aslan yoldan çekilip gitti. İnsanlar, etrafa dağılarak uyumaya baş­ladılar. Ama Tavus, kalkıp namaza durdu. Adamın birisi -başka bir rivayete göre oğlu- ona: «Uyumayacak mısın, gece uykusuz kaldın ve yorgun düştün » diye sorunca Tavus, şu cevabı verdi: «İnsan seher vakti uyur mu hiç » Başka bir rivayette anlatıldığına göre ise şu ce­vabı vermişti: «Seher vakti uyuyan bir kimse bulunacağını sanmıyo­rum.»

Taberanî, Tavus´un oğlunun şöyle dediğim rivayet etmiştir: Baba­ma: «Ölü için söylenecek en güzel ve en faziletli söz nedir » diye sor­duğumda babam: «İstiğfardır.» diye cevap verdi.

Taberanî, Numan b. Zübeyr es-San´anî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Muhammed b. Yusuf -veya Eyyüb b. Yahya- Tavus´a 700 dinar gönderdi. Parayı götüren elçisine de şöyle dedi: «Eğer Tavus, bu para­yı senden alırsa, emir sana güzel elbiseler giydirecek ve ihsanda bu­lunacaktır.» Elçi parayı alıp Tavus´un yanına götürdü ve ona şöyle dedi:

- Ey Abdurrahman´ın babası, emir bu nafakayı sana gönderdi.

- Benim buna ihtiyacım yoktur.

Elçi parayı alması için çeşitli yollarla onu ikna etmeye çalıştıysa da Tavus, parayı kabul etmedi. Ama bir süre sonra Tavus´un dalgınlı­ğından yararlanan elçi, elindeki parayı Tavus´un evinin ışık pencere­sine bıraktı. Sonra dönüp emirin yanına gitti ve: «Tavus parayı aldı.» dedi. Aradan bir süre geçtikten sonra emir, Tavus´un kendisi aleyhin­de birşey söylediğini duydu ve adamlarına: «Tavus´a haber salın, pa­ramızı bize geri versin.» dedi. Elçisi Tavus´un yanına gidip: «Emirin sana göndermiş olduğu parayı bize iade edeceksin.» deyince o: «Ben onun parasını almadım ki...» diye karşılık verdi. Elçi, dönüp durumu ve Tavus´un cevabını emire iletti. Emir ve adamları, Tavus´un doğru söylediğini anladılar ve: «Parayı ona götürmüş olan adamı bulup geti­rin.» dediler. Parayı Tavus´a götürmüş olan adam bulundu ve tekrar Tavus´a gönderildi. Adam gidip Tavus´a: «Ey Abdurrahman´ın babası, sana getirmiş olduğum paradan hiçbir şey aldın mı sen » diye sorun­ca Tavus: «Hayır.» diye cevap verdi. Bunun üzerine adanı parayı bı­raktığı ışık penceresine baktı ve paranın olduğu gibi eksiksiz olarak orada bulunduğunu ve üzerinde örümceklerin ağ ördüklerini gördü. Parayı alıp emire götürdü.»

Süleyman b. Abdülmelik, hacca gittiğinde yanındaki adamlarına: «Bana bir fakih bulup getirin ki, kendisine bazı hac menasikini sora­yım.» dedi. Mabeyincisi çıkıp bir fakih aramaya başladı. Tavus´u gö­rünce: «İşte bu, Tavus el-Yemanî´dir.» dediler. Mabeyinci, kendisine: «Mü´minlerin emirinin çağrısına icabet et.» dedi. Tavus: «Beni bu iş­ten affet.» dediyse de mabeyinci kabul etmedi. Onu alıp Süleyman´-ın huzuruna getirdi. Tavus, oradaki durumunu anlatarak şöyle demişti: «Süleyman´ın huzurunda durduğumda kendi kendime: "Allah, bura­daki duruşumun hesabını bana soracaktır." dedi.»

Evet, huzuruna girdiğimde Süleyman´a şöyle dedim:

- Ey mü´minlerin emiri, bir kaya parçası Cehennem´in kenarında duruyordu, içine yuvarlandı, yetmiş sene müddetle yuvarlandıktan sonra ancak dibine varıp durdu. Sen o kaya parçasını Cenâb-ı Al­lah´ın kime hazırladığını biliyor musun

- Hayır, yazıklar olsun sana, Cenâb-ı Allah, onu kim için hazırla­mış Sen söyle bakalım.

- Hükümdarlık makamına geçtiği halde insanlara zulmeden kimse için hazırlamıştır.»

Zührî´den rivayet olunduğuna göre Süleyman b. Abdülmelik, Ka´be´yi tavaf eden yakışıklı ve kamil bir adam görünce yanında bu­lunan Zührî´ye: «Bu kimdir ey Zührî » diye sormuş, Zührî de ona şu cevabı vermiş: «Bu, Tavus´tur, birçok sahabe ile görüşmüştür.» Bu­nun üzerine Süleyman, haber göndererek Tavus´u yanına çağırttı. Tavus gelince Süleyman, ona şöyle dedi:

- Bize hadis okusana.

- Ebu Musa, Rasûlullah (s.a.v.)´m şöyle buyurduğunu bana anlat­tı: «Aziz ve Celil olan Allah´ın nazarında en düşük kimse, Müslüman­ların yöneticiliğini yapıp da onlara adaletli davranmayandır.»

Bunun üzerine Süleyman´ın yüzünün rengi değişti. Başını uzun süre önüne eğdi. Sonra başım kaldırıp Tavus´a şöyle dedi:

- Bize hadis okusana.

- Peygamber (s.a.v.)´in ashabından biri (İbn Şihab´ın ifadesine gö­re bununla Hz. Ali kastedilmiştir.) dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.), beni Kureyş meclislerinden birinde verilen bir yemeğe çağırdı. Yemekte Rasûlullah, şöyle buyurdu: «Sizin Kureyş üzerinde hakkınız vardır. Kureyşlilerin de insanlar üzerinde haklan vardır. Ama kendilerinden merhamet dilenildiğinde merhamet ettikleri, hüküm verdiklerinde adil oldukları, kendilerine teslim edilen emaneti sahiplerine verdikle­ri sürece onların insanlar üzerinde hakları vardır. Böyle yapmayan kimsenin üzerine Allah´ın, meleklerin ve bütün insanların laneti ol­sun. Allah, böyleîerinin farz ve nafile ibadetlerini kabul etmesin!»

Bunun üzerine Süleyman´ın yüzünün rengi değişti. Başını önüne eğdi ve uzun süre öylece bekledi, sonra başını kaldırıp Tavus´a şöyle dedi:

- Bize hadis anlatsana.

- Ibn Abbas, Allah´ın kitabından en son nazil olan ayetin şü ayet olduğunu bana anlattı: «Allah´a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğra­madan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden kor­kunuz.» (el-Bakara, 281.)

Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Ömer b. Abdülaziz´in Tavus´a şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«ihtiyacını mü´minlerin emirine (Süleyman´a) arzetsene.

- Benim ona ihtiyacım yoktur.

Tavus´un bu cevabı karşısında Ömer b. Abdülaziz şaşırmıştı.» Süfyan dedi ki: Ka´be´nin karşısında duran İbrahim, yemin ede­rek bize şöyle dedi: «Şu Ka´be´nin Rabbine yemin ederim ki, Tavus dı-Şmda herhangi bir kiftıse, şerefli ile şerefsizi eşit tutmazdı. Onun na­zarında şerefli, şerefsiz, soylu, soysuz, herkes eşitti. Süleyman b. Ab-dülmelik´in oğlu gelip Tavus´un yanında oturdu. Tavus, ona dönüp bakmadı. Tavus´a: «Mü´minlerin emiri, senin yanında oturmuş, sen ona dönüp bakmıyorsun, bu olacak şey mi » denildiğinde o, şu cevabı verdi: «Bunlara ve bunların elinde bulunan şeye tenezzül etmeyen, itibar göstermeyen bazı Allah kullarının bulunduğunu bu ve babası bilsinler diye böyle yaptım.»

Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Tavus´un oğlunun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Hac yolculuğuna çıktık. Bir kasabada mola verdik. Valilere ve hakimlere karşı sert ve katı olduğundan ötürü babama bir zarar gel­mesinden korkuyordum. O kasabada Muhammed b. Yusuf un naibi vardı. Adı Eyyüb b. Yahya idi. Eyyüb, Haccac b. Yusuf un kardeşiydi. Başka bir rivayette anlatıldığına göre o kasabadaki naib, İbn Nü-ceyh´ti. İktidar tarafından atanan valilerin en murdarı, en kibirlisi ve en zorbasıydı. Mescitte sabah namazına durduk, bir de baktım ki, İbn Nüceyh -babamın o kasabada bulunduğunu duyduğu için- geldi ve ba­bamın önünde oturdu. Babama selam verdi, ama babam selamını al­madı. Sonra konuşmaya başladı. Babam ondan yüz çevirdi, kendisi de babamın döndüğü tarafa döndü ama bu defa babam yüzünü öbür tarafa çevirdi. Bu olup bitenleri görünce kalkıp naibin yanma gittim. Elinden tutup ona şöyle dedim: «Babam seni tanımadı.» Böyle dediği­mi duyan babam: «Hayır, onu iyi tanıyorum.» diye araya girdi. Naib: «O beni iyi tanıyor, tanıdığı için bu gördüklerini bana yaptı.» dedi. Sonra hiçbir şey demeden sessiz sedasız çekip gitti, eve girdiğimde babam bana şöyle sitem etti: «Ey alçak! Başka zaman, "Şu valilere ve halimlere karşı kılıçla çıkmak istiyorum." dediğin halde şimdi bunla­ra karşı dilini dahi tutamıyorsun.»

Ebu Abdillah eş-Şamî dedi ki: «Tavus´a gittim, içeri girmek için izin istedim. Kapıya oğlu çıktı, ama oğlu çok yaşlı idi. Ona dedim ki:

- Sen Tavus musun

- Hayır, ben onun oğluyum.

- Sen onun oğluysan demek ki ihtiyar baban bunamıştır.

- Âlim adam bunamaz.

İçeri girdim. Tavus, bana şöyle dedi:

- Sor soracağını, ama lafı fazla uzatma.

- Sözü ne kadar özlü söylesem de senin huzurunda bunu becere­mem ki.

- Sen bu meclisimde Tevrat´ı, İncil´i ve Furkan´ı senin için bir araya getirmemi mi istiyorsun

- Evet.

- Öyleyse Allah´tan o kadar kork ki, senin nazarında ondan daha korkulu birşey olmasın ve Allah´tan o kadar ümitvar ol ki, ona olan ümidin, ondan hissettiğin korkundan daha kuvvetli olsun. Kendin için istediğin şeyi insanlar için de iste.

Kıyamet günü mal ile sahibi hesap yerine getirilir. İkisi birbirle­riyle tartışırlar. Mal sahibi, mala şöyle der:

- Seni şu kadar günde şu kadar ayda şu kadar senede topladım.

- Senin ihtiyaçlarını karşılamadım mı Ama ben ve bana olan sevgin, Allah´ın emrini yapmana engel olduk.

- İplerle bağladığımız ve sağlama almaya çalıştığımız, kendimizi uğruna feda ettiğimiz mal işte budur.»

Osman b. Ebi Şeybe, Habib b, Ebi Sabit´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Benim yanımda beş kişi toplandı- ki, bunlar gibi başka bir beş ki­şi benim yanımda artık toplanamazlar. O beş kişi şunlardır: Atâ, Ta­vus, Mücahid, Said b. Cübeyr ve İkrime.»

Süfyan dedi ki: Ubeydulah b. Ebi Yezid´e şöye bir soru sordum:

- Kiminle birlikte İbn Abbas´m yanma gidiyorsun

- Atâ ve avam tabakasından bazılarıyla birlikte gidiyorum. Ta­vus ise, havas tabakasından bazı kimselerle birlikte gidiyor.

Habib dedi ki: Tavus bana şöyle dedi: «Sana bir hadis anlattığım­da onu sabit görmüş isen, artık başkasına sorma.» Başka bir rivayet­te anlatıldığına göre şöyle demiştir: «Onu benden başkasına sorma.»

Ebu Üsame, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.)´m ashabından elli kişiye ulaştım.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Tavus´un oğlunun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Babama dedim ki:

- Falan kadınla evlenmek istiyorum.

- Git, o kadına bak.

Eve gidip düzgün ve güzel elbiselerimi giyindim. Başımı yıkadım, -yağ süründüm. Babam beni bu halde görünce:

- Otur, artık gitme, dedi.»

Tavus´un oğlu Abdullah dedi ki: «Babam Mekke´ye giderken bir ay yürürdü. Dönüşünde de bir ayda gelirdi. Kendisine bunun sebebini sordum, bana şöyle açıkladı: «Bana ulaşan bir rivayette anlatıldığına göre kişi, Allah´a taat uğruna yolculuğa çıktığında evîne dönünceye kadar Allah yanında sayılır.»

Hamza, Halid b. Ka´b´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Tavus, Yemen´den yola çıkarken su içmezdi. Ancak şu cahiliye döneminden kalma eski kuyulardaki sulardan içerdi.»

Adamın birisi, Tavus´a: «Bana dua et. Allah´tan niyazda bulun.» deyince ona şu cevabı verdi: «Sen kendi nefsin için dua et. Çünkü Cenâb-ı Allah, darda kalmış kimsenin duasına icabet eder.»

Taberanî, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Geçmiş zamanlarda akıllı, düşünceli bir adam vardı. Bu adam yaşlandı, evine kapanıp oturmaya başladı. Bir gün oğluna: «Artık ev­de sıkıldım. Yanıma bazı adamlar getir ki, benimle konuşsunlar, soh­bet edelim.» dedi. Oğlu gidip birkaç kişiyi topladı ve onlara: «Baba­mın yanına gelin ve onunla sohbet edin. Eğer nahoş bir sözünü du­yarsanız onu mazur görün. Çünkü o yaşlanmıştır. Ama hayırlı ve gü­zel bir sözünü duyarsanız onu da kabul edin.» dedi. Adamlar eve gelip yaşlı adamla merhabalaştılar. Onlara söylediği ilk söz şu oldu: «En akıllı kimse, takvalı olan kimsedir. En aciz kimse de günahkar olan kimsedir. Adam, bir kadınla evlenecek olduğunda salih bir madenden olan (asaletli) bir kadınla evlensin. Bir kimsenin bir günahına rastla-dınızsa onu ikaz edin. Çünkü onun başka günahları da vardır.»

Seleme b. Şebib, Ömer b. Müslim el-Cirî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Tavus, oğluna dedi ki: «Beni mezara defnettiğin zaman me­zarıma bak. Eğer beni orada bulmazsan Allah´a hanıdet. Eğer beni orada bulursan, doğrusu bizler Allah´a aidiz ve ona dönücüleriz.»

Abdullah dedi ki: «Tavus´un oğullarından birisi bana, babasının mezarına baktığını, onu mezarında bulamadığını söyledi ve o çocuğun yüzünde sevinç aydınlığı görülüyordu.»

Kabise, Tavus´un şöyle dua ettiğini rivayet etmiştir:

«Allah´ım, beni mal ve evlat çokluğundan yoksun bırak, bana iman ve amel nasib et.»

Süfyan, Zührî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Eğer Tavus b. Keysan´ı görseydin, onun asla yalan söylemeyen bir kimse olduğunu anlardın.»

Avn b. Selam, İmran b. Halid el-Huzaî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Atâ´nm yanında oturmaktaydım. Adamın birisi gelip ona şöyle dedi: Ey Muhammed´in babası! Tavus diyor ki: «Yatsı namazını kıl­dıktan sonra iki rekat daha kılan ve bu fazla namazın birinci rekatın­da Secde sûresini, ikinci rekatında ise Mülk sûresini okuyan bir kim-.seye; Arefe´de vakfe etmişçesine ve kadir gecesini ihya etmişçesine sevap yazılır.»

Ata, buna şu cevabı verdi: «Tavus, doğru söylemiştir. Ben de bu iki rekat namazı asla terketmedim.»

İbn Ebi´s-Sirrî,Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İsrail oğullarından bir adam vardı, delileri tedavi ederdi. Güzel bir kadın delirmişti. Kadını bu adamın yanma tedaviye getirdiler. Adam, kadından hoşlandı, onunla cinsel ilişkide bulundu ve hâmile bıraktı. Şeytan gelip adama dedi ki: «Eğer bu yaptığın duyulursa re­zil rüsvay olursun, duyulmaması için bunu Öldür ve evine defnet.» Adam, kadını öldürüp kendi evine defnetti. Sonra aradan bir süre

geçti. Kadının ailesi gelip hastalarının durumunu sordular. Adam: «Hastanız öldü.» dedi. Salih ve itibarlı bir kimse olarak bilindiği için kadının sahipleri onu itham etmediler, ama şeytan onlara gidip: «Hastanız ölmedi, aksine o adam hastanızla cinsel ilişkide bulunup hamile bıraktı, öldürüp kendi evine, falanca yere defnetti.» dedi. Bu­nun üzerine kadının ailesi, o adama gelip: «Seni suçlamıyoruz, yalnız kadını nereye defnettiğini ve seninle birlikte kimlerin de bulunduğu­nu bize söyle.» dediler. Adamın evini kazdılar ve kadını defnedildiği yerde buldular. Adamı yakalayıp hapse attılar. Şeytan adama gelip: «Ben senin arkadaşınım, dostunum. Eğer şu içinde bulunduğun sı­kıntılı durumdan kurtulmak ve bu zindandan çıkmak istiyorsan, Al­lah´ı inkar et.» dedi. Adam, şeytana uyup Aziz ve Celil olan Allah´ı in­kar etti. Fakat kadının sahipleri yine onu öldürdüler. O esnada şey­tan da ondan uzaklaştı.

Tavus dedi ki: Bildiğime göre şu aşağıdaki ayet-i kerimeler, o adam ve benzerleri hakkında nazil olmuştur:

«İkiyüzlülerin durumu insana: "İnkar et!" deyip, insan da inkar edince: "Doğrusu ben senden uzağım; âlemlerin Rabbi olan Allah´tan korkarım." diyen şeytanın durumu gibidir.» (ei-Haşr, 16.)»

Taberanî, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İsrail oğullarından bir adamın dört oğlu vardı, adam hastalandı. Oğullarından birisi, kardeşlerine şöyle dedi: «Ya siz babamın bakıcılı­ğını yaparsınız ve mirasından birşey almazsınız, ya da ben babamın bakıcılığını yaparım ve mirasından da birşey almam.» Neticede baba­sının bakıcılığını yaptı. Ölünce de babasını defnetti ve mirasından birşey almadı.

Bu oğlu^ yoksul ve çoluk çocuk sahibiydi. Bir rüya gördü, rüyasın­da kendisine şöyle denildi: «Falanca yere git, orayı kaz, orada yüz di­nar bulacaksın, o paraları al.» Rüyada kendisine böyle diyen adama sordu: «O parayı bereketle mi alacağım yoksa bereketsiz mi alaca­ğım » Adam da: «Hayır, bereketsiz alacaksın.» diye cevap verdi. Sa­bah olunca rüyasını karısına anlattı, karışı da: «Git, o parayı al, onun bereketi o parayla bana elbise giydirmen ve geçimimizi sağlamandır.» dedi. Adam bunu kabul etmedi ve: «İçinde bereket olmayan birşeyi al­mam;» dedi.

;Akşam olup uykuya daldığında yine rüya gördü. Rüyada kendisi­ne «Falanca yere git, orada on dinar bulacaksın, o paraları al.» denil­di. O da: «Bereketle mi yoksa bereketsiz mi » diye sordu. «Hayır, be­reketsizdir.» diye cevap verildi. Sabah olunca rüyasını karısına anlat­tı. Karısı yine aynı şeyleri söyledi. O yine bu paraları almayı kabul etmedi. Üçüncü gece de aynı rüyayı gördü. Kendisine: «Falanca yere git, orada bir dinar bulacaksın, o parayı al.» denildi. «Bereketle mi yoksa bereketsiz mi » diye sorunca: «Bereketle.» diye cevap verildi. "İşte o zaman olur." dedi.

Sabah olunca rüyada kendisine tarif edilen yere gitti, orada bir dinar buldu. Yolda iki balık götürmekte olan bir balıkçı gördü. Balık­ları kaça satacağını sorunca balıkçı, bir dinara satacağını söyledi. Adam, elindeki bir dinara o iki balığı aldı. Evine götürüp karısına teslim etti. Karısı da balıklan temizlemeye başladı. Balıklardan biri­nin karnını yarınca içinde değeri takdir edilemiyecek bir inci buldu. İnsanlar, o inci gibisini asla görmemişlerdi. Sonra diğer balığın kar­nını da yarınca onda da aynı incinin bir benzerini gördü.

Bu sırada zamanın hükümdarı bir inci almak istedi. İnciyi alma­ları için adamım piyasaya gönderdi, ama hükümdarın istediği inciyi bulamadılar. Neticede o adamın yanında buldular. Hükümdar, ada­mına: «Git, o inciyi bana getir.» dedi. Adam gidip inciyi getirdi.,Hü-kümdar inciyi görünce Cenâb-ı Allah, o inciyi hükümdarın gözünde kıymetlendirdi ve tatlılaştırdı. Hükümdar: «Bunu bana satın alın.» dedi. İncinin sahibi: «Ben bunu otuz katır yükü altından eksiğe ver­mem.» dedi. Hükümdar, «Sununla anlaşın.» dedi. Çıkıp hazineye git­tiler. Otuz katır yükünü incinin sahibine verdiler ve inciyi ondan al­dılar.

Hükümdar, inciye bakınca çok hoşuna gitti ve: «Bunun bir benze­rini daha bulmak gerekir. Yoksa bu yalnız başına bir işe yaramaz.» dedi. Gidip o adama: «Bu incinin bir benzeri daha var mı sende Eğer varsa sana verdiğimiz altınların bir mislini daha veririz.» dediler. Adam: «Gerçekten verir misiniz » diye sorunca, «Elbette veririz.» de­diler ve inciyi alıp hükümdara götürdüler. Hükümdar, inciyi görünce âdeta inciye aşık oldu ve: «İncinin sahibini razı edin.» dedi. Ona otuz katır yükü altın daha verdiler.» Doğrusunu Allah bilir.

Abdullah b. Mübarek, Davud b. Sabur´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Tavus´a: «Bize bazı dualar oku.» dedik. O da şu cevabı verdi: «Bunun bir sevabı olacağım tahmin etmiyorum.»

İbn Cerir, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Buhl, kişinin kendi elinde bulunan şeyleri vermeyip cimrilik yapmasıdır. Şuhh ise, kişinin insanların elinde bulunan şeyleri ha­ranı yolla elde etmeyi istemesi ve kanaatsiz olmasıdır. Başka bir riva­yette anlatıldığına göre şuhh, kanaati terketmektir veya başkasının elinde bulunan şeyler hususunda cimri davranmasıdır ki, bu da kalbî hastalıklardandır. Kulun kendini elden geldiğince bu hastalıktan uzak tutması gerekir. Çünkü şuhh, bize cimriliği emreder. Nitekim sahih hadiste Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır: "Şuhhtan sakının, çünkü şuhh, sizden öncekileri helak etti. Onlara cimriliği emretti, onlar da cimrilik yaptılar. Sıla-i rahmi kesmelerini de emretti onu da kestiler. İşte bu, dünyaya tutkun olmak ve dünyayı sev­mektir."»

İbn Ebi Şeybe, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Dikkat edin, bir adam geceleyin on ayet okuyup sabahladığında kendisine yüz veya daha fazla sevap yazılır, daha fazla okuyana daha fazla sevap yazılır.»

Kuteybe b. Said, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Gencin ibadeti, evlenmedikçe tamamlanmaz.»

Süfyan, İbrahim b. Meysere´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Tavus, bana şöyle dedi: «Ya evlenirsin, ya da Ömer b. Hattab´m Kbu´z-Zevaid´e söylediğini ben de sana söylerim. Ömer, Ebu´z-Zeva-id´e: "Evlenmene engel olan şey ya acizliğin ya da facirliğindir." de­mişti.»

Tavus dedi ki: «Müminin dinini ancak çukuru muhafaza eder.» (Çukur kelimesiyle karısının tenasül organı kastedilmiş olmalı.)

Abdürrezzak, Mamer b. Tavus´un ve başkalarının şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Adamın birisi, Tavus´la beraber yolda yürüyordu. Adam bir kar­ganın öttüğünü duyunca, «Hayırdır.» dedi. Tavus da ona şu cevabı verdi: «Bunda ne hayır, ne de şer var. Artık benimle arkadaşlık etme ve benimle beraber yürüme.»

Bişr b. Musa, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İnsan, sabahladığı zaman şeytan onu takib eder. İnsan, evine vardığında hane halkına selam verirse, şeytan geride durur ve: "Bu­rada bizim için istirahat yeri yoktur." der. Yemeği kendisine getirildi­ğinde insan Besmele çekerse o zaman: "Burada bizim için ne yemek var, ne de istirahat yeri var." der. Ama insan evine girerken selam vermezse, o zaman şeytan: "Burada kendimize istirahat yeri bulduk." der. Yemeği getirildiği zaman insan Besmele çekmezse, o zaman şey­tan: "Burada hem bize yiyecek var, hem de istirahat yeri var." der. Akşamleyin de aynı şeyleri söyler. Melekler, ademoğlunun namazını: "Falan adam, namazında şunu ve şunu fazl al aştırdı. Falan adam da namazında şunu ve şunu eksiltti." diye yazarlar. Rükûda, huşûda ve secde hususunda da aynı şeyleri yazarlar.»

Tavus dedi ki: «Cehennem ateşi yaratıldığında meleklerin yürek­leri ağızlarına geldi. Adem yaratıldığında ise sakinleştiler. Adem, gök gürültüsünü duyunca: "Kendisine teşbihte bulunulan Allah, noksan­lıklardan münezzeh ve yücedir." diyordu.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Mücahid´in Tavus´a şöyle dediğini riva­yet etmiştir:

«Ey Abdurrahman´m babası, ben seni Ka´be´de namaz kılarken gördüm. Peygamber (s.a.v.) de kapıda duruyor ve sana şöyle diyordu:

«Peçeni aç ve okuyuşunu belirgin, açık seçik yap.» Tavus da Müca­hide: «Sus, bu sözünü kimse duymasın.» dedi. Sonra düşüncelere dal­dı ve nihayet konuşmaya başladı.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Tavus´un Ebu Nüceyh´e şöyle dediğini ri­vayet etmiştir:

«Ey Ebu Nüceyh! Konuşup aynı zamanda Allah´a karşı takvalı olan kimse, susup aynı zamanda Allah´a karşı takvalı olan kimseden daha hayırlıdır.»

Mis´ar, bir adamın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Tavus, seher vakti bir adama gitti. Adamın uyumakta olduğunu söylediler, o da şöyle cevap verdi: «Seher vakti uyuyan bir kimse bulunacağını sanmı­yorum.»

Sevrî dedi ki: «Tavus, kendi evine kapanıp oturmaya başlamıştı. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle cevap vermişti: «Deylet başkanlarının zulmü ve insanların fesadı beni buna zorladı.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdürrezzak´m şöyle dediğini rivayet et­miştir:

«Tavus, soğuk bir kış gününün sabahında namazını biraz gecik­miş olarak kılmakta iken Yemen valisi ve Haccac b. Yusuf un kardeşi Muhammed b. Yusuf yanından geçti. Tavus, o esnada secde halindey­di. Vali ise bineğinin üzerindeydi, secde halindeki Tavus´un üzerine çok pahalı ve kıymetli bir şal ya da taylesan atılmasını emretti. Üze­rine o şal veya taylesanı attıkları halde Tavus, secdeden başını kal­dırmadı. Nihayet namazını tamamlayıp selam verdiğinde üzerinde bir şal bulunduğunu gördü. Silkinerek üzerinden attı ve hiç bakma­dan geçip evine gitti. Şal, yerde kaldı.»

Nuaym b. Hammad, Tavus´tan rivayet etti ki, İbn Abbas şöyle de­miştir: «Ademoğlunun söylediği her söz, hatta hastalık halindeki inle­mesi bile defterine kaydedilir ve bu onun aleyhine olur.»

İmam Ahmed b. Hanbel, hastalandığında inlemeye başladı. Ken­disine: «Tavus, hastanın inlemesini hoş karşılamazdı.» dediklerinde inlemeyi bıraktı.»

Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, Davud b. Şabur´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Adamın birisi, Tavus´a: «Bizim için Allah´a dua et.» deyince o, şu karşılığı verdi: «Kalbinde Allah korkusunu göremiyorum ki, senin için dua edeyim.»

İbn Talut, Hasan b. Ebi´l-Hüsayn el-Anberî´nin şöyle dediğini ri­vayet etmiştir:

«Tavus, kelleci dükkanının önünden geçti. Dükkancı tezgah üze­rine kelleleri dizmişti. Bunu gören Tavus bayıldı.»

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Tavus, pişmiş kelleleri gördüğü günün akşamında asla yemek yemezmiş.

İmam Ahmed b. Hanbel, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Ölüler, mezarlarında açlıkla imtihan edilirler. İmtihan edildikleri günlerde yakınlarının kendileri için hayrat yaparak yemek vermele­rini çok arzularlar.»

fbn İdris, kadınlardan bahsedildiği zaman Tavus´un şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: «Onlarda geçmişlerin ve geride kalmışların küfrü

vardır.»

Ebu Asım, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Denilir ki: «Zamanında maymuna secde et. Yani iyi hususlarda ona uy.»

Ebu Bekir b. Ebi Şeybe, Tavus´un şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kendim kadar kendi nefsinden emin ve güvende olan başka biri­ni görmedim. Öyle bir adam gördük ki, eğer bana: "Tanıdıkların ara­sında en faziletli kişi kimdir " diye sorsalardı o adamı gösterirdim. Bir süre böylece kaldım. Sonra o adam, karın sancısına yakalandı, karnı su gibi ter dökmeye başladı, iştahı da açıldı, onu bir post üze­rinde gördüm. O kadar çok terliyordu ki, hangi tarafından daha çok ter döküldüğünü anlayamadım. Nihayet ter içinde kalarak öldü.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Beşer´in şöyle dediğini rivayet et­miştir:

Tavus, yürürken salınarak giden Kureyşli bir grup genci görünce onlara şöyle dedi: «Babalarınızın giymediği elbiseleri giyiyorsunuz, damatların ve gerdeğe girenlerin beğenmedikleri bir şekilde de yürü­yorsunuz.»

İmam Ahmed b. Hanbel, Mamer´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Tavus, bir yol arkadaşı hastalandığı için onunla ilgilendi ve haccı kaçırdı.»

Mis´ar b. Küdam, Tavus´tan rivayet etti ki; İbn Abbas, şöyle de­miştir:

Kıraati en güzel adamın hangisi olduğu sorulduğunda peygamber (s.a.v.), şöyle cevap verdi: «Kıraatini işittiğinde A.ziz ve Celil olan Al­lah´tan korktuğunu anladığın kimsedir.»

İbn Lühey´a, Tavus´tan rivayet etti ki, İbn Abbas, şöyle demiştir:

«Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: İnsanların kıraati en güzel olanı, Kur´ân okurken okuyuşuyla hüzünlenen kimsedir.»

Tavus, Abdullah b. Amr b. As´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Rasûlullah (s.a.v.), üzerimde asfurla boyalı iki elbise görünce ba­na: «Annen mi bunları giymeni emretti » diye sordu. Ben de: «Bunları yıkayayım mı » diye sordum. «Hayır, birini yıka.» diye cevap verdi.»

Muhammed b. Mesleme, Tavus tariki ile İbn Ömer´den rivayet et-to ki, Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:

«Kaba ve haşin adamlarla sert muhafızlar ve zalimlerin yardımcılan, Cehennem köpekleridir.»

Taberanî, Tavus tariki ile Enes b. Malik´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Rasûlullah (s.a.v.)´m Ebu Talib oğlu Ali´ye şöyle dediğini işittim:

«Ey Ali, mü´minlerden çok kişiyi dost edin, dünyada ne kadar çok dostun olursa bu, ahirette senin için bereket olur.» Hz. Ali, bu buyru­ğu aldıktan sonra bir süre insanlardan karşılaştığı herkesi ahiret için kendine dost edindi. Bundan sonra Rasûlullah´ın yanına gitti. Rasû­lullah (s.a.v.): «Ey Ali, sana verdiğim emri yerine getirdin mi » diye sorunca o: «Evet, yerine getirdim ya Rasûlallah.» diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.v.) da: «Haydi git, onların haberlerini dene.» dedi. Hz. Ali gitti, sonra başını önüne eğmiş olarak Rasûlullah´ın yanma geldi. Rasûlullah (s.a.v.), yine: «Haydi git, onların haberlerini dene.» dedi. Hz. Ali gitti. Bu defa gülümseyerek Rasûlullah´ın yanına döndüv Ra­sûlullah (s.a.v.), ona: «Ey Ali, öyle sanıyorum ki, sadece ahiretlik adamlar seninle dostlukta sebat ettiler.» dedi. Hz. Ali de: «Hayır, seni hak peygamber olarak gönderen Allah´a yemin ederim ki, öyle değil.» deyince Rasûlullah (s.a.v.), ona şu karşılığı verdi: «O gün Allah´a kar­şı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olur­lar. Allah: "Ey kullarım! Bugün size korku yoktur." der.» (ez-Zuhruf, 67-68.) Ey Ali, sen kendi işine bak, diline sahib ol, zamanındaki insanlar­dan seninle muaşerette bulunanları görmezden gel ki, salim va ka­zançlı olasın.»

Bu rivayet, ancak bu yolla gelmiştir. Bu hususta bildiğimiz bu­dur. Doğrusunu Allah bilir. [27]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/340-345.

[2] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/345-356.

[3] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/356-357.

[4] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/357-360.

[5] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/360-361.

[6] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/361-362.

[7] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/362.

[8] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/362.

[9] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/363.

[10] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/363.

[11] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/363-364.

[12] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/364-372.

[13] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/372-373.

[14] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/373.

[15] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/373-374.

[16] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/374-375.

[17] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/375.

[18] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/375.

[19] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/375.

[20] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/376.

[21] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/376.

[22] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/376-379.

[23] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/379-380.

[24] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/380.

[25] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/380-382.

[26] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/382.

[27] İbn Kesîr, El Bıdaye Ve´n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 9/382-396.


İnsanların En Güzel Ahlaklısıydı
Enes b. Malik (r.a.) şöyle dedi:Allah Resulü (a.s.), insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendisi evimizde iken namaz vakti gelirdi de hemen altında bulunan serginin (düzeltilmesini) emreder, yaygı süpürülür, sonra üzerine su serpilir, daha sonra da Allah Resulü (a.s.), imam olur biz arkasında saf tutardık. O da bize namaz kıldırırdı. Enes´lerin bu yaygısı hurma yapraklarından idi.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 1054

Keşke Sana Gelselerdi
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah´ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah´tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah´ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.