Ana Sayfa İletişim Haberler Videolar Kasideler Ne Söylediler
Haznevi Ekolü Şeyh Muhammed Haznevi(k.s.) Şeyh Muhammed Muta(k.s.) Altın Silsile    

Nakşi-Haznevi Tarikatı'nın gayesi İslam'ın ameli yönünü uygulamaktır. Bir müride lazım olan şey; haramlardan kaçınması,vacipleri yapması, uygun değilse mübahları terketmesidir.





                                 

                                       Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı İle

   Hamd alemleri yaratan ve onları evliya kulları ile süsleyen yüce Allah'a olsun.Salat ve selam O'nun seçkin dostu,rehberimiz, önderimiz,en büyük insan HzMuhammed Mustafa'ya ve O'nun bu eşsiz çizgisini tüm zamanlara taşıyan ehl-i beytine,ashabına, sadıklara,şehitlere ve salihlere olsun

   Bilindiği üzere Yüce Allah'ın katında son ve geçerli olan din,İslam dinidir.İslam on üç yılı Mekke ve on yılı da Medine'de olmak üzere toplam yirmi üç yıl gibi uzun bir süre içerisinde tamamlanmış ve tüm güzellikleriyle kemale ulaşmış bir dindir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de bu hakikatı Tevbe Suresinin 33.ayetinde şu şekilede beyan buyurmuştur.'O Allah ki müşrikler hoşlanmasa da kemale ermiş son dininin, bütün dinlerin üzerinde olduğunu göstermek için Resulü'nü hidayet(rehberi olan Kur'an) ve hak din(olan İslam) ile göndermiştir.'(9/33)

   Bu yirmi üç yı llık risalet ve vahiy dönemi içerisinde,gerek son peygamber ve İslam dininin temsilcisi olan Hz.Muhammmed(s.a.v.) ve gerekse de onun etrafında sımsıkı bir halka oluşturan güzide sahabeleri (r.anhüm) çok büyük sıkıntılara,eziyet ve zorluklara katlanmak zorunda kaldılar.Kendi sevdiklerinin, akrabalarının,dostlarının ve kabilelerinin baskısı,hor görmesi,alay etmesi,işkence ve boykotları,vatanlarından hicret etmek zorunda bırakılmaları onları asla yıldırmadı.Davalarından kesinlikle dönmediler ve inançları üzerinde sebat gösterdiler.Bu inanmış insanlar daha sonraları tüm dünyaya yayılacak olan,ilk İslam cemaatının ve İslam ümmetinin çekirdeğini oluşturd ular.

    Peygamber Efendimizin(s.a.v) bu zor süreç içinde, gelen vahiy doğ rultusunda müminleri yetiştirirken, hiç yılmayan bir azimle,insanları hak dine davet etmeye devam ediyordu.Mekke'de süren on üç yıllık çileli bir dönemden sonra o da Medine'ye hicret etmek zorunda kaldı.Kendilerine daha sonra 'Ensar' denilecek olan Medineli müslümanlar büyümekte olan İslam dinine ve tüm inananlara emniyetli bir merkez olması için Peygamber Efendimizi kendi şehirlerine davet ettiler.Böylece Medine şehri,İslam'a kucak açmış ve Allah'ın sevgilisini bağrına basmış bir şehir olarak,İslam tarihindeki yerini almış oluyordu.Bu vefa öylesine güzel ve anlamlıydı ki Peygamber Efendimizin mübarek kabirlerinin bu şehirde bulunması,sanki Medine şehrine bundan dolayı verilen bir mükafattı.

   İslam'ın burada başlayan ikinci dönemi,Hz.Muhammed(s.a.v)'in vefatına kadar yani on yıl sürdü.Bu zaman zarfında İslam dini yayılmaya ve müslümanlar sahip oldukları inanç,ahlak ve adalet sistemi ile örnek bir topluluk ve önemli bir güç merkezi olmaya başladılar.Bu inanmayan ve çıkarları zedelenen fasit zümre için dayanılamaz bir vakıaydı.Bunun muhakkak surette önüne geçmeleri gerekiyordu. Onun için insanlığın o zamana kadar görmediği bu büyük şahsiyete, Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v.)'e ve onun kutlu cemaatına savaş ilan ettiler.Bedir,Uhud ve Hendek olmak üzere üç büyük savaş ve pek çok sayıda gazve denilen daha az sayıda kişinin katıldığı muharebeler yaşandı.Sonuç; İslam'ın önüne geçilemez,kıyamete kadar korunmuş olarak kalacak,tüm azametiyle ayakta duran bir din olduğu hakikatının perçinlenmesi şeklinde tezahür etti.Bu kesin bir zaferdi ve hediyesi de Mekke'nin feth edilmesi oldu.Böylece öncelikle tüm Arap yarımadasının ve daha sonra tüm dünyanın İslam ile tanışmasının önü açılıyordu. O zaman ki devletler ve yönetim merkezleri gönderilen elçilerle yeni dine davet edildiler.İrşad hareketi büyük bir hızla ilerliyordu.İnsanlar artık kitleler halinde geliyor,tevbe edip bu yeni dine yani İslam dinine giriyorlardı.İlk vahyin gelmesinden bu yana tam yirmi üç yıl geçmişti. Artık tüm geçmiş dinler nesh edilerek hükümleri kaldırılmış,hak din kemale ermiş ve tüm güzellikleriyle kendisini insanlara açmıştı.Yüce Rasul(s.a.v.) kendisine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmişti.

   Peygamber Efendimiz(s.a.v.) ümmetinden ayrı lırken,beyan buyurdukları Veda Hutbesi'nde Kur'an ve sünneti emanet olarak bıraktıklarını ve kendisinden sonra bunlara sıkı sıkıya sarılınması gerektiğini vasiyet ettiler.Bu yeri asla doldurulamaz ve kıyamete kadar gelecek tüm müslümanların hasretiyle yanacakları bir ayrılıştı. Yüce Peygamber vazifesini hakkıyla yerine getirmiş ve artık insanların arasından ayrılmalarının vakti gelmişti.Bu acı bir ayrılıştı.Tüm müminleri derinden sarsan bir olaydı.Fakat ortada duran bir din gerçeği vardı.Bu din yaşanmak ve insanlara ulaştırılmak için gelmişti.Öyleyse mücadele devam etmeliydi.

   Sahabeler aldı kları eğitim doğrultusunda İslam'ı tüm dünyaya yaymayı vazgeçilmez bir vazife olarak bilen bir topluluk idiler.Bu çoşku ve gayret İran'ın fethi ve Bizans'ın gücünün zayıflatılması şeklinde tezahür etti.Yapılan fetihler müslüman devletin güçlenmesine ve hazinesinin ağzına kadar dolmasına sebep oldu.İlk vahyin gelmesinden sonra geçen yarım asırlık gibi kısa bir zaman zarfında müslümanlar çok büyük ve güçlü bir devlete sahip olmuşlardı.Bu güç, iktidar ve zenginlik demekti.Bunlar ise beraberlerinde dünyevileşme denilen bir baş belasını da getirmişlerdi.Bunun üzerine bir de İslam'a sonradan girenlerin kendi eski din ve kültürlerinden getirdikleri olumsuzluklar da eklenince,İslam toplumunda yavaş yavaş yozlaşmalar görülmeye başlandı.Lükse,eğlenceye düşkünlük ve takvadan uzaklaşma yavaş yavaş yaygınlaşıyordu. Bu durum öncelikle kimi yöneticelerde görülmeye başladı ve yavaş yavaş onlarla ilişkide olanlar arasında da yayıldı. İktidar sevgisi,dünyanın çekiciliği,sefahatten doğan kötü ahlak beraberinde fitneleri getirdi ve Peygamber Efendimizin(s.a.v) vefatından otuz üç yıl sonra Hz.Ali (k.v.)' nin şehit edilmesiyle, bambaşka bir döneme girildi.Bu yüce hilafet ve gerçek İslami yönetimden,saltanata,heva ve hevesin İslam'la beraber hakim olduğu bulanık bir döneme geçişti.Ehil olmayan insanların devlet kademelerini ele geçirdiği, yöneticilerin heva ve heveslerine tabi oldukları bu dönemde Hz.Hüseyin(r.a.)'in feci şekilde şehit edilmesiyle artık iş iyice çığırından çıkmıştı.

   Bu durum gayret ehli insanları harekete geçirdi.İslam dininin bu fitneler içerisinde zarar görmesinin engellenmesi ve ayrıca ortaya çıkan yeni sapık fikirlerle ve bidatlarla mücadele edilmesi gerekiyordu.Zaten vahyin geldiği ilk günden itibaren Kuran'ın ve hadislerin korunmasına ayrı bir önem veriliyordu.Fakat bu yeni dönemle birlikte tüm İslami ilimlerde ayrı bir atılım görüldü.Böylece kelam ilmi sistematize edildi.Başlıbaşına bir ilim olarak ortaya çıktı.Kendilerine ehl-i hadis denilen zatlar Peygamberimize ait hadisleri toplamaya ve senetlerine göre tesbit edip,sahih olanlarla olmayanları belirlemeye çalıştılar. Büyük külliyatlar,hadis mecmuaları oluşturulurken,başlı başına bir ilim olarak hadis ilmi doğmuş oldu. Diğer islami ilimlerde hızla gelişti. Tefsir,fıkıh,arapça dilbilgisi, belagat,siret vb.ilimler bir sistematiğe oturtuldu.Her alanda kapsamlı çalışmalar yapıldı ve büyük eserler ortaya konuldu.Fıkıh alanında İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şafii,İmam Malik,İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Cafer-i Sadık(r.anhüm) gibi büyük müçtehitler yetişti.Bunlar müslüman kitlelerin karşılaştıkları sorunlara İslami kaynaklardan hareketle çözümler getirdiler. Sahih bir islami hayatın yaşanabilmesi için ilim ehli tüm gayretini ortaya koymaktaydı.

   Tüm bu saydı klarımızın dışında ayrı bir grup daha vardı ki bunlar daha farklı bir alanda gayret gösterdiler.Gerçi yukarıda belirtilen alanlarda da uğraşıyorlardı.Fakat asıl gayretleri insanların nefislerini ıslah edip,İslam'ı gerçekten yaşamaları ve Yüce Allah'a salim ve temiz bir kalp ile ulaşmaları idi.İslamın ilmi-zahiri boyutu yanında manevi,ahlaki, irfani ve ruhi boyutu ile de ilgiliydiler.Bunlar insanları irşad eden ruh terbiyecileri ve ahlak hocaları idiler.Kendilerine tasavvuf ehli veya irfan ehli de denilen bu zatlar muhabbetle Allah'a kulluk edilmesi,peygamberi ahlakın kazanılması,dünya sevgisinden,nefsin ve şeytanın afetlerinden kurtulunması konularında uzmandılar.Sahabelerin yaşantı tarzlarını andıran bir hayat süren bu zümre halktan beklediği ilgiyi fazlasıyla gördü.İnsanlar ateşin aydınlığına uçan kelebekler gibi onlardaki nura ve aydınlığa kanat açtılar.Bu yeni ve zor dönemde İslam'ın yayılması görevini de onlar üstlendiler.Zaten sahip oldukları ruhi olgunluk ve kemal sıfatlarla bu işe layık olanlar da onlardılar.

   Etkileri toplumun tüm kesimlerine yayı ldı.Dünyevileşme belasından kurtulmak ve gerçek kulluğa ermek isteyen herkes onların dergahlarına gelmeye başladı.Kalbi huzur,manevi olgunluk ve ilahi marifet yolcuları nerede olurlarsa olsunlar onları buluyorlardı.Hanefi mezhebinin kurucusu ve dört büyük müçtehid imamdan biri olan İmam-ı Azam Ebu-Hanife(r.a) ;'Eğer İmam Cafer-i Sadık'la (k.s.) geçirdiğim iki sene olmasaydı,Numan helak olmuştu.'diyerek tasavvufun ve bu ilmin ehli kimselerin önemini ve vazgeçilmezliğini bu şekilde belirtmiştir.Aynı konuda İmam Şafii(r.a.) ise şöyle demiştir;'Hem alim ol,hem de mutasavvıf.Eğer sadece alim olur da tasavuf ehli olmazsan kalbin katı olur.Eğer tasavvuf ehli olur da ilim sahibi olmazsan,sen zaten yolu kaybetmişsin.Bu halinle başkalara nasıl yol göstereceksin.'

   Böylece bu büyük alim ve müçtehid zat dahi bu zümrenin önemini ve onları n ilim, iman,ahlak hikmet,yakin ve muhabbet güzelliklerini herkese ilan etmiştir. Sadece ilim sahibi olmanın yetmediğini en yetkin bir makamda olarak beyan buyurmuştur. Gerçekten de gerek İmam-ı Azam'ın ve gerekse de İmam-ı Şafii'nin halen milyonlarca takipçileri vardır.

   Aynı konuda büyük alim,Allah dostu arif-i billah Şeyh İzzeddin El-Haznevi (k.s.) ise şöyle söylemiştir:'Tarikat şeriatın hizmetçisi ve onun en güzel bir şekilde uygulanmasıdır.Tasavvuf İslam'ın ve selefi salihin ahlakı ile ahlaklanmaktır.Tarikat eğer ehlinin elinde olursa insanları birleştirici,onları Allah'a ulaştırıcı,cazibe merkezi kemal ve olgunlukların kaynağıdır.'

Rİ SALET-VELAYET

   İslam dini Hz.Adem(a.s.) ile başlamış ve son peygamber Hz.Muhammed (s.a.v) ile en son ve kamil haline ula şm ış tır.Her peygamber toplumuna yüce Allah'ın buyruklarını ileten bir elçi,onları hakka davet eden yüce bir davetçi,ruhlarını terbiye eden büyük bir mürebbi vazifesi görürken aynı zamanda Yüce Allah'a kulluk eden, ona yönelen bir abd durumundaydı.Tüm nebiler risalet yükü ve sorumluluğu yanında velayet bilinci ve kulluk şuuru içersinde olan kamil insanlar idiler.Son peygamber Hz.Muhammed(s.a.v.)'de aynı durumdaydı.Allah'tan aldığı vahyi insanlara ulaştıran bir rahmet deryası,nübüvvet ağacının en kutlu meyvesi olması yanında,Yüce Rabbine yönelen,kulluğun kimsenin ulaşamıyacağı zirvelerinde olan, risaletini eşşiz velayet güneşi ile daha da aydınlatan bir mürşid, bir veli ve büyük bir önder idi.Onun vefatı ile artık risalet son bulmuştur.Fakat velayet ve kulluk kıyamete kadar devam etmektedir.Yeryüzü hiçbir zaman Yüce Allah'a gerçekten kulluk eden,O'na yönelen,kalplerine gafletin uğramadığı,yüce ahlak üzere olan veli kullardan boş kalmamış ve kıyamete kadar da boş kalmayacaktır.

   'Kim Allah'a ve Rasule (can-u gönülden) itaat ederse,işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebiler,sıddıklar,şehitler ve salihlerle beraberdir.Onlar ne güzel arkadaştırlar.'(Nisa Suresi-69.ayet) Bu ayeti kerimede Yüce Allah(c.c.)iman edenlere seslenmekte ve eğer samimi bir itaat gösterirlerse,kendilerine ayrı ayrı ve farklı nimetler verdiği bu dört zümre ile beraber olabileceklerini,onların eşi bulunmaz çok güzel dostlar olduklarını bildirmektedir.Ayetteki sıralamaya dikkat edilirse,nebilerden sonra sıddıklar gelmektedir ki bu onların makam olarak hemen peygamberlerden sonra olduklarını göstermektedir.Sonra ise sırasıyla şehitler ve salihler gelmektedir.Hepsinin de ayrı ayrı kulluk dereceleri ve sahip oldukları makama uygun velayetleri vardır.

   Peki Allah'a kulluk eden zümreler içerisinde diğ erlerinden ayrılan ve Allah katındaki mertebeleri nebilerin makamından sonra gelen,Kuran'ın kendilerine sıddıklar dediği bu zatlar kimlerdir ve onları diğerlerinden ayıran özellikleri nedir.? Bu konumuzun daha net anlaşılabilmesi için cevaplanması gereken bir sorudur.

   İlmin kapısı ve velayet ağacının köklerinden biri olan Hz.Ali (k.v.) ibadeti üçe ayırmıştır.Bunlar; a)Kölelerin ibadeti , b)Tüccarların ibadeti ve c)Hür olanların ibadetidir.

   Kölelerin ibadeti;Allah'a cehennem korkusu ile ibadet edenlerin halidir.Bunlar cehennemden ve onunla ilgili gelen rivayetlerden korktukları için ibadete başlamış ve bu hal üzere kulluğa devam etmektedirler.O'nun yani Yüce Allah'ın azabından korktukları için vaciplerine sarılmışlardır.İnsanlar birbirlerinden farklı özelliklerde yaratılmışlardır.Birini amele sevk eden bir husus diğeri üzerinde o kadar tesirli olmayabilir.Onun içindir ki Yüce Kur'an'da hem azapla ve cehennemle korkutan ayetler ve hem de cennet ve nimetleriyle özendiren ayetler mevcuttur.Birinci guruba girenler Yüce Allah'a azametinden dolayı itaat etmektedirler.Nitekim köleler de efendilerinin azametinden ve verebileceği zarardan korktukları için ona itaat ederler.

   Tüccarları n ibadeti ise daha farklıdır.Bu guruba giren insanlar,Yüce Allah'a, O'nun cennetine ve oradaki vereceği nimetlere kavuşmak arzusu içindedirler.Bunlar orada vaad edilen güzel beldelerden,o muhteşem nimetlerden ve belki hurilerden bahseden ayetlerden etkilenmiş ve bunlara kavuşmak için ibadete başlamış bir zümredirler ve halleri bu minval üzere devam etmektedir.Cennetin güzellikleri onlar üzerinde teşvik edici ve harekete geçirici bir etki oluşturmuştur.Bu ise takvalı olma sonucunu doğurmaktadır.Bahsedilen bu iki durum insanların çoğunun üzerinde olduğu hallerdir.Hem caizdir ve hem de Allah tarafından kabul edilmiş ve makbul görülmüştür.

   Bu sayı lan iki kesim dışında başka bir gurup daha vardır ki bunların ibadet ediş niyet ve anlayışları diğer iki guruba hiçte benzememektedir.Bunlar sadece ve sadece Allah'a ibadete layık olduğu için,O'na olan muhabbetlerinden dolayı ve O, ibadeti istediği için O'na yönelen kullardırlar.İşte bunlar Hz.Ali'nin(k.v.) kendilerinden hür olanlar diye bahsettiği müminlerdir ve bu onların ibadet anlayışıdır.İnsanlar arasında az ve seçkin bir zümreyi oluşturan bu zatlar gerçek kulluk edenlerdirler.Yüce Allah' a çok farklı bir niyetle ve çok samimi bir şekilde tüm ruhlarıyla can-ı gönülden yönelmişlerdir.Onların farkını anlamak için gelecek şu misal daha aydınlatıcı olacaktır: Farz ediniz ki Allah-u Teala kullarına, kulluk vazifelerini yerine getirmeseler de onları cennete koyacağını ve bu beyanından sonra eğer isterlerse yine de kulluk edebileceklerini ama sonucun aynı olacağını yani herkesin cennete gireceğini bildirmiş olsun.Yani insanlar serbestirler.Cehennemden korkmalarına gerek yoktur.Cennete girmek ve onun nimetlerine kavuşmak için ibadetin zorluklarına katlanmalarına da gerek yoktur.Dünyada keyiflerine göre bir ömür yaşayıp,cennete girme imkanları vardır.Eğer insaflı olarak düşünülürse,görülecektir ki böylesi bir durumda Allah'a ibadet edenler arasında,hür olanlar gibi kulluk edenler dışında ubudiyete devam eden hiç kimse kalmayacaktır.İnsanların çok büyük bir kesimi ubudiyetten uzaklaşacaktır.Çünkü cennete girmeleri