Takva Kurtuluş Vesilesidir – Almanya Sohbeti 2004

0
Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla

Hamd ve senalar alemlerin Rabbi olan Allah´a (c.c.), en faziletli salavatlar ve en mükemmel teslimler Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa´ya, aline ve ashabına olsun. Cenab-ı Allah (c.c.), şeyhimiz, mürşidimiz, terbiyecimiz, kendisine mensup olmakla iftihar ettiğimiz ve bize imdat eden Baz´ul Eşheb Şeyh İzzeddin Haznevi (ks.) hazretlerinden de razı olsun.

Ve ben hepinizi hanif olan İslam dininin selamıyla selamlıyorum ve diyorum ki, Allah´ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinizde olsun.

Ben, Şeyh hazretlerinin (ks.) tarikatının ne kadar selim, ne kadar nezih, ne kadar temiz, ne kadar şaibelerden uzak olduğuna işaret etmek ve Şeyh İzzeddin hazretlerinin (ks.) bereketini üzerimize çekmek niyetiyle Şeyh hazretleri (ks.) böyle konuşmalara nasıl başlıyorsa, o üslupla başlamayı yeğliyor ve onu uygun görüyorum.

Babam gibi şanı büyük ve muazzam bir insanla benim gibi zayıf bir insanı mukayese etmek elbette mümkün değil. Hani Süreyya yıldızı ve hani sera. Yani toprakla yıldız arasında ne kadar fark var. Ama yine de kerim insanlara, büyük insanlara benzeyin. Onlar gibi olmasanız dahi onlara benzemekte fayda var, kurtuluş var denilmiştir.

Ben kendi ismimi Şeyh hazretlerinin (ks.) ismi yanında anmaktan, inanınki hicap duyuyorum. Fakat az önce söylediğim gibi kerim insanlara benzemekte felah var, kurtuluş var. Dolayısıyla benim adım Muhammed. Öyle bir zatın oğluyum ki, Baz-ı Eşhep diye meşhur ve maruftur. Bütün dünyaya adı sanı duyulan, malını, ruhunu ve her şeyini Allah için feda eden ve dinden kaynaklanan selim ve sağlam tarikatın adabını insanların arasında neşreden Baz-ı Eşheb lakablı Şeyh İzzeddin Haznevi hazretlerinin oğluyum.

Ben kendimi biraz tanıttım, sizlere gelince, ben hepinizi tek tek tanımak isterdim. Yalnız takdir edersiniz ki, bu dar vakitte, namüsait zamanda hepinizi tek tek tanımak imkanı bulunmuyor.

Değerli kardeşlerim, ben babamdan iki hususu miras olarak aldım. O da kendi babası Şeyh Ahmed Haznevi (ks.) hazretlerinden bu iki hususu miras olarak almıştı. Aynı şekilde o miras bize de geçti. Bize varis kalan ilk şey uğraşmadığımız şey dünyadır. Biz, Allah´a (c.c.) hamd ve senalar olsun, insanların malını istemiyoruz. Hatta bize takdim edilen malları dahi kabul etmiyoruz. Allah´a (c.c.) hamd ve senalar olsun ki, Cenab-ı Allah (c.c.) Hazretleri bizleri insanların mallarından müstağni kıldı, ihtiyacımız yok.

Kalbinde hastalık olanlar hariç insanların çoğu biliyor, siz de biliyorsunuz. Çoğunuz gördünüz. Biz günde, Allah´a (c.c.) hamd ve senalar olsun, binlerce öğrenciye nafaka veriyoruz. Onları yediriyor, giydiriyor ve barındırıyoruz. Yalnız talebeleri mi ? Hayır. Her gün gelen binlerce misafire de bakıyoruz. Onlara yemek ve imkan takdim ediyoruz. Nasıl insanlara ihtiyacımız olsun ki.

Varisi olduğumuz ikinci husus siyaset ile uğraşmamaktır. Ben ne kendi memleketimde, ne de bulunduğum herhangi bir memlekette siyasete müdahale etmiyorum, hiç uğraşmıyorum. Çünkü rahmetli babam diyordu ki insanların ıslahı ve irşadı için uğraşan bir insanın, sözünün toplumda makbul olması için, insanların arasında geçerli olması için, konuşması sırf Allah için olmalı. Başka maksatlara matuf olmamalıdır.

İkinci olarak Allah´a (c.c.) şükrediyor ve hamd ediyorum ki, bu güzel kavuşmayı bize nasip etti. Hem benim için, hem siz değerli ve aciz kardeşlerim için. Çoktan bunu bekliyor, acaba bir an gelir de kardeşlerime kavuşur muyum diyordum. Allah´a hamdü senalar olsun, bu da nasip oldu. Sizinle bir araya geldim. Sizinle mülaki oldum.

Şeyh hazretleri, burada bulunan siz değerli kardeşlerimiz için çok titriyor, çok düşünüyor, sizleri, evlatlarınızı, çocuklarınızı çokça tefekkür ediyordu. Sizlerin kendi adetlerinden, İslami geleneklerinden, dinlerinden, edeplerinden uzak kalmamaları için çok gayret sarf ediyordu. Artık o tam bir şekilde kendini sizlere böyle adamış iken, benim sizlere karşı kusurlu davranmam ve buraya gelmemem elbette beklenemezdi. Onun için elhamdulillah gelebildim.

Buraya gelmemizin sebebi, sizlerin ıslahı, İslam´ı yaşamaları,adet, gelenek ve göreneklerini koruyabilmeleri için elimizden gelen gayreti göstermek içindir. Şeyh hazretleri bu duyguları ve size olan teveccühünü ve hasretini bana da aşıladı. Bazılarınız biliyor, gördü, köyümüzde Telmaruf´ta o kadar misafirler var ki insanlar Şeyh hazretlerinin dergahına elhamdulillah akın akın geliyorlar. O kadar kalabalıkları bıraktım ve binlerce kilometre kat ettim ki, size ulaşayım. Size bir şeyler anlatayım ve faydalı olayım inşaallah .

Değerli kardeşlerim insanın başına gençlikten sonra yaşlılık gelir, acizlik gelir, ihtiyarlık gelir, zayıflık ve bunama gelir. Hepsinden sonra kabre girme gelir!

O gösterişli sultanlar, hatta tüm sultanlar, padişahlar ve şatafatlı insanlar, o heybetli görkemli insanlar şimdi neredeler. Hepsi gittiler. Mal mülklerinden, saltanatlarından, şatafatlarından, debdebelerinden hiçbir şey kalmadı. Örümcekler onların mezarlarına ağ yaptı, yuva kurdu. Onların celallerini ve güzelliklerini sildi süpürdü.

Hazreti Peygamber (sav.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar ki akıllı insan nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için düşünen, tefekkür edendir. Aciz, cılız ve zayıf insan kimdir ? Kendi hevasının, nefsinin peşinden giden ve daha sonra nasıl olsa Allah beni affedecek diye saplantıya ve kuruntuya kapılandır.

Düşünmemiz lazım. Biz öbür aleme, ahirete nasıl hazırlık yaptık. Önümüzden neyi gönderdik. Oradaki durumumuz nasıl olacak ? Acaba ölümden sonra ne tarafa gececeğiz ? Bizim mekanımız yerimiz neresi olacak ? Cehennem mi başka bir yer mi ? İşte bu düşünceler bize hakim değilse, biz bunu düşünemiyorsak, bu en büyük musibet ve beladır.

Değerli kardeşlerim, bazı darbı meseleler var Bunlardan da ibret ve hikmet almak lazım. İnsan ne ekerse onu biçer. Hiçbir zaman arpa eken buğday biçemez. Hiçbir zaman buğday eken gül biçemez. Dolayısıyla şerir, fasık ve facir insanların kıyamet gününde, ahirette muttakilerle, salihlerle, ebrar taifesiyle birlikle olması mümkün müdür ? Elbette değildir. Bir şairin dediği gibi, Allah´ın kulu yani Abdullah- ne ekerse onu biçer. Allah için ekerse, Allah için mahsul toplar.

Değerli kardeşlerim ! Biz her birimiz bir diyardan geldik. Her birimiz bir yerden geldik buraya. Biz aşiret değiliz. Ve bizi buraya toplayan bir menfaat da değildir.Ben sırf kıyamet gününde Allah´ın (c.c.) huzuruna ak yüzle varmak için, muttaki olabilmek için, payımız ve hissemiz takva olsun umuduyla, Allah´ın (c.c.) rızası için, Allah´ın (c.c.) evinde,mescidde, burada, sizin gibi değerli kardeşlerimle bir aradayım. Yoksa başka ne gaye olabilir ki ?

Bir yerde takva varsa, Allah korkusu o topluma, o insana hakimse, demek ki o toplumda, o insanda iman vardır. Zira imanın alametlerinden biri Allah´tan ittika, ve O´nun azabından korkmak, yasaklarından kaçmaktır. Zira buyuruyor ki, müminseniz benden korkun. Bir yerde korku varsa iman var, korku yoksa Allah korusun- orada iman olmama tehlikesi var demektir. Ve imana söz gelmişken, imanın rükünleri altıdır. Allah´a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna ve dolayısıyla, kadere iman etmektir.

İmanın rükünlerinden biri kitaplara inanmaktır. İnanılacak kitaplardan biri de Kur´an-ı Kerim’ dir. Kur´an-ı Kerim´de ne buyuruyor Cenabı Hak, Allah´ın (c.c) indinde en kerim olan, en muttaki olandır. Ve müminseniz benden korkun. O halde bu ayetlere, bu esaslara iman etmekte imanın gereğidir.

Kur´an-ı Kerime iman etmek, O´nun içindeki hakikatleri idrak etmek demektir. Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun, buyruluyor. Dolayısıyla oradaki yakıt mazot benzin falan değil, bizzat insanlar ve taşlardır. Taşlardır, bazıları buna kükürt taşı demişler ki, o diğer bütün şeylerden daha şedittir. Değerli kardeşlerim onun için , Allah´ın bu fermanına kulak verelim.

Eğer biz Allah´a gerçekten iman etmiş olsaydık, O´nun emirlerine muhalefet eder, masiyetler işler miydik ? Elbetteki işlemezdik. Bakınız, rivayetlerde bahsedilen cehennemde azap göreceklerden biri veya birileri var. Onların ayaklarının altlarına cehennemden bir kor bırakılır ki, bunun ateşi narin olan beyinlerini fokur fokur kaynatır. O zannediyor ki, cehennemde en ağır azap benimdir, halbuki en hafif odur. Değerli kardeşlerim, Allah cümlemize hidayeti kesinkes bulabileceğimiz sahih, selim ve dosdoğru bir aklı nasip eylesin!

Eğer iman zayıfsa insanın ne yapacağı belli olmaz. Aklı nereye eserse, neyi hevası isterse onu yapar. Ben, Şeyh hazretlerinden duymuştum. Şöyle buyurdular; Bir gün birileri gemiye biniyorlar. Tabi eski gemiler şimdiki gemiler gibi muhkem ve kuvvetli değildi. Böyle tahtaları bir araya getirip, usulen bir gemi yapıyorlardı. Bu gemi denizde giderken bir kasırgaya yakalanıyor ve gemi paramparça oluyor. Bir kadın çocuğuyla beraber bir tahtanın üzerinde kalıyor, bakıyor etrafındaki yolcuların tümü gark olmuş, denize batmış. O da dua ediyor, Ya Rabbi beni koru, ya Rabbi oğlumu koru diye.

Bir müddet sonra kadın arkasına baktı ve orada bir karartı gördü. İyice dikkat etti, o karartı, siyah zenci bir adam. Oda bir tahtanın üzerinde , yavaş yavaş kendisine yaklaşıyor. O zenci adam geldi, kendi tahtasını bırakıp, kadının tahtası üzerine çıktı ve o durumda kadından kendisi ile zina yapmasını istedi. Tam o esnada dua etmeleri gerekirken, Allah´a (c.c.) yalvarmaları gerekirken, adam masiyet istiyor, zina istiyor. Kadın ona diyor ki  Allah´tan kork, böyle bir şey olmaz. Biz şimdi bizi kurtarsın diye Allah´a yalvarmalıyız. Sen niye böyle yapıyorsun ? Ne dediyse, ne söylediyse o zenci adam arzusundan vazgeçmedi.

Bu zenci kişi istediği kötülüğü ısrarla dile getirince, bir taraftan da çocuk ağlıyor, kadın dedi ki ben çocuğu emzireyim, bir sussun, ondan sonra gerekeni yaparız. Kadın bir taraftan çocuğa süt veriyor, bir taraftan da ağlayıp susmasın diye habire cimdik atıyordu. Zenci adam çocuk susmayınca usandı ve çocuğu alıp denize attı. Kadın Cenab-ı Allah´a halini şikayet etti. Yalvarmaya başladı. Ansızın büyük bir balık başını denizden çıkardı. O büyük balık, o siyah zenciyi yakaladı, midesine indirdi, ondan sonra denizin karanlıklarına karıştı ve kadın yalnız başına kalakaldı.

Daha sonra bu kadını dalgalar adaya doğru sürükledi ve orada karaya çıktı. Orada vakit geçirirken, uzaktan bir geminin geldiğini gördü, ona seslenmeye başladı. Gemidekiler onu gördüler, yaklaşıp, kadını gemiye aldılar. Kadın gemide dolaşırken, baktı ki çocuğu orada. Hemen üzerine kapandı. Çocuğum, çocuğum diye sevgi gösterisinde bulundu. Gemideki insanlar hayret ettiler. Bu nasıl senin çocuğun oluyor dediler. Kadın kıssayı baştan sona onlara anlattı. Başından geçenleri tüm macerayı onlara söyledi.

Gemidekiler bu acıklı olayı dinledikten sonra dediler ki, biz de bizim başımızdan geçenleri anlatalım. Biz gemiyle giderken büyük bir balık su yüzüne çıktı, gemiyi devirmek ve gemiye zarar vermek istedi. Bir de baktık ki onun üzerinde bir çocuk var. Biz çocuğu onun üzerinden alınca balık bizi rahat bıraktı.

Değerli kardeşlerim, işte bakın bu kadının imanı, Allah´a olan imanı kendisini ve çocuğunu kurtardı. Ama o azgın, o bagi olan ve zina isteyen o siyah zencinin başına bakın neler geldi. Cenabı Allah ondan intikam aldı. Onu helak etti. Eğer insan samimi bir mümin olur Allah´a teveccüh ederse, Cenabı Hak hem dünyada hem ölürken, hem kabirde, her zaman onun yanında olur. Onun yar ve yardımcısı olur.

Cenabı Hak cümlemizi maksadına vasıl olanlardan eylesin. Mahrum olanlardan eylemesin. Değerli kardeşlerim, elhamdulillah çoğunuz adabı, İslam´ı biliyor ve yasıyorsunuz. Virdinizi çekiyor, hatmeler yapıyorsunuz. Dolayısıyla şunu kesin bilmek lazım, Allah´a imanı ve itimadı olan bir insana Cenabı Allah yüz kapı, bin kapı açar. Fakat Allah´a imanı zayıf olan, korkusu olmayan bir insan dünyada helak olanlardan olacağı gibi yevmi kıyamette de pişman olacaklardan olacağı kesindir. Bunu böyle bilmek lazım.

Değerli kardeşlerim, mal ve mülk her şey değildir. Şimdiki zamanla daha önceki zamanları mutlaka mukayese etmemiz lazım. Şeyh hazretlerini tanıdınız, gördünüz. Biz sizin için buraya geldik. Mal ve mülk için gelmedik. Şu memleketin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bize verseniz, biz bir zerre dahi almayız. Başta da söylediğim gibi elhamdulillah ihtiyacımız yok. Ama istedik ki insanlar gaflet uykusundan uyansın, Vaaz edelim, irşad edelim, bir şeyler söyleyelim. Şeyh hazretlerinin size olan düşkünlüğünü, sizin üzerinize titremesini biz çok iyi biliyoruz. Ona vefa olarak ve o hatıraları canlandırmak için sizlere geldik. Bizim sizden istediğimiz tek şey dürüst olun, bu adabı yaşayın, iyiyi kötülükten ayırt edin. Çünkü siz çok şey biliyorsunuz. Siz ebleh değilsiniz. Çok şeyler biliyorsunuz hatta bir kitap gibisiniz. Dünyayı iyi biliyorsunuz. Madem biliyorsunuz, iyiyi kötülükten ayırmanız ve temyiz etmeniz lazım.

Değerli kardeşlerim, sizler çok şey biliyorsunuz dedim. Sizin babalarınız, atalarınız büyükleriniz Haznevi adabına sımsıkı bağlıydılar. Eminim ki, imanıyla İslam´ıyla övünen iftihar edilen nesil olmanızı çok canı gönülden arzu ediyorlardı. Babalarınız simdi konuşsaydı, diyecekti ki en sahih yol, insanı kurtaran yol budur. Onun için bu adaba sımsıkı sarılın. Bundan ayrılmayın. Babalarınıza, dedelerinize vefa bunu gerektiriyor. Ve siz, sizden sonra gelecek olan nesillerinize, mevcut olan çocuklarınıza da bunu aşılayın. Onlara bu adabı anlatın. Ve umudumuz o ki, bizi selamet sahiline, Allah´ın rızasına ve Sadatın adabına götürecek olan yol da budur.

Biraz daha uzatmak isterdim ama Cuma olması hasebiyle bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Cenabı Allah şüphesiz her şeye kadirdir. Allah cümlemizi muvaffak eylesin. İslamı, imanı yaşamaya, onları izhar etmeye bizleri muvaffak eylesin inşallah!

Share.

About Author

Leave A Reply