Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı İle

   Hamd, kullarını Sırat-I Mustakim'e hidayet ederek üstün kılan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm mü'minlere karşı pek merhametli ve cana yakın olan peygamberimiz ile O'nun temiz ali ve tüm sahabileri ve kıyamet gününe kadar O'nun sağlam metodundan ayrılmayan bağlıları üzerine olsun.

   Şimdi, aşağıda okuyacağınız bilgiler muridlerin terbi­ye edicisi, saliklerin mürşidi, şeriat sancağının taşıyıcısı, iksir mesabesindeki Nakşibendi nisbetinin açıklayacısı alim, ilmi ile amil ve kâmil Şeyh Ahmed Haznevi haz­retlerinin menkıbelerinden seçilmiş bir kaç değerli inci ve yaralıların yaralarını iyileştirecek bir kaç şifalı merhem­dir. Şimdi onun bu seçme menkıbelerini birlikte gözden geçirelim.

   Ahmed Haznevi hazretleri - Allah (c.c.) ondan razı olsun ­-; Peygamberimize -salât ve selam üzerine olsun- fevka­lade bağlı, O'nun sözleri, hareketleri ve hasletleri konu­sunda çok titiz, şeriatına olağanüstü derecede tutkun, bu şeriatın inceliklerini çok inceleyen, azimetleri ile amel edip bid'at ve ruhsatlarından titizlikle uzak duran bir zat idi.

   Bu sözlerimizin en sadık delili, çevresindeki alimlerin etrafında birleşip ona biat etmiş olmalarıdır. Bu alimler titiz araştırmalardan, sözlerini derinliğine inceleyip şe­riat ölçüsüne vurduktan sonra ona biat etmişlerdir. Bi­lindiği gibi alimler hep birlikte bir büyük veliye teslim ol­madan önce böyle yaparlar. Onun hakkında söylediğimiz sözlerin diğer bir delili de sözlerine kulak veren her uya­nık mü'minin kalbini, tıpkı bir mıknatısın demiri kendi­ne doğru çekmesi gibi cezbetmesidir.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? aşağıdaki hadise göre amel etmekte çok titiz ve ısrarlı idi:

   «Ameller niyetlere bağlıdır. Herkes niyet ettiğini elde eder.»

   Her sözünde ve her hareketinde bu hadisi rehber edi­nirdi. Öyle ki, binlerce kişi tarafından kınansa bile hiç bi­rine aldırış etmez, iyi niyetsiz bir kuruş bile harcamazdı.

   Nitekim bir ara hizmetkârı Said üç yıl yüce eşikte barınan bir fakirin kovulmasını emretmişti. Çünkü söz­konusu fakir, bu emre yolaçan bir kusur işlemişti. Bu ara­da Şeyh hazretleri sohbete gelince o fakir orada bulunan ve ço­ğunluğunu gariplerin meydana getirdiği müridler toplu­luğunun önünde yalva­rarak tekkede bırakılmasını rica etti.

   Şeyh hazretleri, adamın bu ricasını hemen yerine ge­tirmekten kaçındı ve ona «yakamı bırak da niyetim saf hale gelsin» dedi. Fakat adam bu cevaba rağmen susma­dı, daha ısrarlı şekilde yalvarmaya ve geri alınması için rica etmeye devam etti. Buna rağmen Şeyh hazret­leri onun ricasına kulak asmadı. Ama bir süre sonra sözü geçen fakiri yanına çağırarak kendisine «şimdi niyetim saf hale geldi, gitme, burada kal» dedi. Bu konuda bizzat kendisi şu olayı anlatmıştır:  

    Bir ara hacca gitmek hususunda içimde güçlü bir özlem doğdu. Hemen yol hazırlığı yaptım. Fakat bir süre sonra içimden bu konuda nefsimi imtihan etme duygusu doğdu. Nefsime hacc yolculuğu için ayırmış olduğum malı fakirlere dağıtmayı ve hacca gitmekten vazgeçmeyi öner­dim, teklifimi reddetti, hacca gitmeyi arzu ettiğini belirtti.

   Bunun üzerine ben de nefsimin arzusuna karşı koymak için hacca gitmekten vazgeçtim. İyi niyete sahip olmak­sızın, hiç kimseye bir çörek bile vermem.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? şeyhine aşırı derecede düşkündü. Öyle ki, şeyhinden bah­sederken daima yanaklarından yaşlar akardı. Üstelik şey­hinin hallerini saklı tutmak konusunda da fevkalade ti­tizdi.

   Ben de bu yüzden şöyle bir adet edinmiştim: Şeyhi­mizin bir sohbetini dinleyip de aynı bilgiye tasavvuf kitaplarından birinde rastlayınca babama «bu konuyu fa­lan kitapta gördüm.» demez, onu şeyhimizin kendi sözü imiş gibi ifade ederek «Şeyh hazretleri şöyle dedi.» diye naklederdim. Çünkü şeyhimizin adını anınca babamın büyük bir haz ve zevk duyduğunu görürdüm.

   Bir ara şeyhimizin oğlu Şeyh Muhammed Masum hacc'dan dönmüş, bizleri misafirliğe kabul etmişti. Ba­bamla birlikte sohbetini bir süre dinledikten sonra babam ev sahibi rahatsız olur endişesi ile kalkıp gitti. Babam git­tikten sonra biz bir süre daha sohbete devam ettik. Daha sonra Muhammed Masum hazretleri eve gitmemi söyle­yince emrine uyarak kalkıp eve gittim.

   Eve varınca babamın lambayı söndürüp yatağa gir­diğini gördüm. Fakat geldiğimi duyunca «kim o?» diye sordu. Benden «Alâuddin» cevabını alması üzerine «niye bu kadar geç kaldın?» diye sordu. Kendisine Üstadımızın oğlunun sohbetini dinlediğimi söyleyince bana «o halde yanıma gel ve ışığı yak. Üstad-ı Azam hazretlerinden söz edilince benim uyumama imkan olmayacağını bilmiyor musun?» dedi.

   Babamın emrine uyarak yanına gidip lambayı yaktım. Bunun üzerine yattığı yerden doğrularak yatağı üzerine oturdu ve ben de Üstadımızın oğlunun sohbetinden ak­lımda kalanları kendisine anlattım. Bir adeti de, şeyhini görenin veya onun yanından yeni gelenin sohbetine git­mekti. Böyleleri ile sıkıntı verme endişesi baskın gelene kadar uzun uzun sohbet eder ve eve gelince bize «falan­canın sohbetine gidiniz ve gerek şeyhimiz gerekse onun ailesi hakkında söylediklerini aklınızda tutup gelince bana anlatınız.» derdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun?­şeyhinin huylarını huy edinmeye, onun hareket ve dav­ranışlarını örnek edinmeye çok önem verirdi. Öyle ki, çoğu kere sağ kolunu cübbesinden çıkarır, mescide ve başka yerlere öyle giderdi. Çünkü şeyhi Rus savaşları sırasında yaralanarak sağ kolunu kaybettiği için, son yıllarda, hep böyle gezerdi. Zaten sık sık «beni üstadımın bir çok huy­larını edinmeye muvaffak eden, bunu bana nasibeden Allah'a hamdolsun» derdi. O kadar ki, bağlılarından birini, bir iş buyurmak için çağırınca ders çalışan bir talebe gibi çekingen davranır ve bunu da şeyhine uymak için yap­ardı.

   Şeyhinin tüm sohbetlerini ezberlemişti. Üstelik o soh­betlerin yapıldığı yerleri, o sırada şeyhin irşad için hangi köyde bulunduğunu, kendilerini ağırlayan ev sahibinin kim olduğunu, şeyhi ile birlikte iken ne gibi olaylar geç­tiğini olduğu gibi hatırlardı. Öyle ki, bunları anlatırken kendisini dinleyenler, önünde duran yazılı bir metin ol­duğunu sanırlardı.

   Şeyhin aile mensuplarına karşı o kadar saygılı, on­ların haklarına karşı o kadar riayetkar idi ki, bu konudaki bütün gördüklerimi anlatsam söylediklerime inanılmaz diye korkuyorum. Mesela Üstad Molla Abdülbaki'nin kızı le evlenişinden ölümüne kadar ondan ne içecek su iste­miş, ne seccadesini hazırlamasını emretmiş ne ona bir kere bile olsun «lambayı yak» veya «çorba hazırla» demiştir.

   Tam tersine eşine kendisi hizmet ederdi. Üstelik eşi çok iyi bir aile terbiyesi ile yetiştiği, iyi ahlaklı ve mütevazi olduğu için kocasının kendisine hizmet etmesini istemez, bu iltifat kendisine fevkalâde ağır gelirdi. Bu dur­umu izah ederken de «Saide'yi eşimdir diye değil, Üstad­ımızın torunudur diye seviyor, ayrıca ulu Allah bize Üs­tadımızın torunundan Abdülgani adında bir evlad nasib ttiği için iftihar ediyoruz» derdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? tarikat adabı karşısında fevkalâde titiz davranır, bu alan­a bir savsaklama meydana gelince çok canı sıkılırdı. Hatta bir defasında tüm alimleri topladı ve kızgın bir ifad­e ile onlara «tarikatta meydana gelen her bid'atın, her savsaklamanın sebebi sizsiniz. Çünkü adabı yeterince öğ­retmiyorsunuz. Cahiller mazurdur» dedi. Bu şekilde öf­kelenmesinin sebebi, teveccüh sırasında birinin gözlerini açtığını ve bir başkasının da arkadaşına arkası dönük ola­rak oturduğunu görmüş olması idi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? odasındayken gece gündüz hep kitap okurdu, önemli bir iş çıkmadıkça kitabı elden bırakmazdı. Hatta çoğu zaman ramazanda iftarla akşam namazı arasında bile kitab okur­du. En çok okuduğu eserler tasavvuf ile ilgiliydi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? fıkıh ilminde ve şeriat meselelerinin incelikleri konusun­da uzmandı. Öyle ki, fetva konusunda tek merci haline gelmişti. Çünkü insanlar arasında geçen olaylarla yakın­dan ilgilenmiş olduğu gibi, herkes de bu konuda ona baş- vuruyordu.

   Fetva verirken pek fıkıh kitablarına bakmazdı. Oysa halk kendisine çok sayıda mesele sorar, bir çok ihtilâf1arı çözümler ve hiç kimse ondan başkasının hükmüne ve fet­vasına razı olmazdı. Alimler arasında bir mesele dolaşıp da o konuda görüşünü söyleyince derhal bütün alimler onun görüşüne meyleder, onun sözünü desteklemeye ko­yulurlardı. Çünkü daha önce kitablara başvurarak her zaman haklı çıktığını denemişlerdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? her zaman görüşünde haklı çıkar, hiç yanılmazdı. Öyle ki, onun görüşüne uyan muradına erer, buna karşılık görüşüne ters düşen sonunda hayal kırıklığına uğrardı. Biz­lere ilk söylediği görüşe uymamızı tavsiye ederek şöyle derdi:

   «Benim adetim şöyledir: Bana bir şey soran olur­sa ilk plânda görüşümü söylerim. Eğer karşı taraf, ısrarla görüşümün tersini diler veya canının öyle istediğini hissedersem, bana karşı çıkıp da zarara uğramasından çe­kindiğim için kendi görüşümü bırakarak onun fikrini des­teklerim. Benim kerametim yoktur. Fakat ender bazı is­tisnalar dışında verdiğim hükümler doğrudur. »

   Zaten bu durum, onun bağlıları arasında, bir çok de­neylerle perçinlenmiş kesin bir gerçek olarak bilinir hale gelmişti.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? gayet sağlam bir mantığa ve acayip bir ferasete sahip idi. Öyle ki, insanı görür görmez özel hallerini ve durumunu hemen anlayıverirdi. Nitekim bir kaç kızgınlık anında bize« benim aklım kılı bile yarar» demişti.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? kendisinden başka ancak kamil kimselerin erebileceği de­recede çok yumuşak huylu, pek müsamahakâr ve Allah'ın kullarına karşı babalarından bile daha cana yakın olacak raddede şefkat sahibi idi.

   Nitekim bir seferinde Dekuriye kabilesinden Hacı Culi'nin ailesi tarafından Kendur köyündeki Meliye aşi­retinin reisi İsa Ağa'ya arabulucu olarak gitmesi rica edil­mişti. Dekuriye kabilesi, İsa Ağa'nın kardeşi Muhammed Salih'i öldürmekle itham ediliyordu.

   Şeyh hazretleri bu ricayı kabul ederek İsa Ağa'nın evine gitti. İsa Ağa da onun davetini kabul ederek tam bir gönül rızası ile katil zanlılarını bağışlayarak arabulucu­luğu kabul etti. Bu sonuç sırf Şeyh hazretlerinin kerameti olarak karşılanmıştı.

   Arabuluculuktan sonra köylülerin davetine icabet ederek orada teveccüh yapmak üzere Amude köyüne git­meye karar verdi. Çünkü İsa Ağa'nın köyünde büyük bir kalabalık biriktiği için Amude köyünden gelenleri tevec­cühe alamamıştı. Amude köyüne varınca belde halkından, şeyhlerden, kabile reislerinden, devlet memurlarından ve bu arada çevre köylerden gelen karşılayıcılardan meyda­na gelen büyük bir kalabalık tarafından karşılandı.

   Büyük bir izdiham oluşmuş ve binlerce insan biraraya gelmişti. Öyle ki, Şeyh hazretleri beldeye vardığı halde kendisini karşılayanların arabaları, atlılar ve yayalar he­nüz Kendur köyü ile Amude köyü arasında ve Amude köyünün iki saat kadar uzağındaydılar.

   Şeyh hazretleri köye varınca ilk önce Şeyh Beşir Ha­midi'nin evine uğrayarak bir yakınının ölümünden do­layı kendisini teselli etti. Arkasından halifesi Molla Mu­hammed Lâtif'in evine gitti. Teveccüh'ten sonra öğle na­mazını kılmak üzere camiye gidince halkı selamlamak için Muhammed Latif'in evi ile cami arasında uzun süre ya­kıcı sıcak altında ayakta durdu. Bu arada yerden kalkan toz bulutu başların üzerine yükseliyordu.

   Bu sırada yakın dostlarından biri halka seslenerek: «Şeyh hazretlerini yordunuz, bırakınız da gölgeye sığın­sın dedi. Fakat şeyh hazretleri bu söze kızarak şöyle dedi:

   «Ne dostlarımın ve ne de evladlarımın hiç biri bana benzemiyor. İnsanların kalblerini nasıl kırarsınız? Oysa onlar özledikleri için, muhabbet ve ihlaslarından dolayı üzerime üşüşüyor, yanıma sokulmak için can atıyorlar. Allah'tan dilerim ki, huyumu sizlerinki gibi yapmasın.»

   Öğle namazının arkasından Amude'ye geldikten son­ra yaptığı ikinci teveccüh'ü gerçekleştirmiş, daha sonra dostlarından biri kendisini yemeğe çağırmış ve kendisini eve kadar götürecek olan araba caminin önüne yanaşmış­tı. Fakat Şeyh hazretleri camiden çıkar çıkmaz halk yine üzerine hücum etmişti. O sırada yanında yürüyen bir dos­tu halka engel olmaya çalışarak; «Şeyh hazretleri şu ana kadar ağzına bir şey koyamadı. Sabahtan beri teveccüh, tevbe, ziyaret ve namazla meşgul olduğu için çok yorul­du. Bu şiddetli sıcakta onu bırakın da yemek yiyip isti­rahat etsin»dedi.

   Şeyh hazretleri dostunun bu sözlerini duyunca ona dönerek; «vallahi, iki saat ayakta kalmayı halka engel ol­manıza tercih ederim» dedi ve o yakınının hareketine çok kızdı.

   Yine bu arada ondan fetva istemek ve aralarındaki çatışmaları çözmesini dilemek için taşradan yanına ge­lenler ayaklarının çamuru ve pisliği ile seccadesini Çiğ­niyor, yanında yüksek sesle, hatta bağırarak konuşuyor, kızgınlıktan değneklerini yere vurunca yerden kalkan toz başının üzerine yükseliyor, konuşurken neredeyse par­makları mübarek gözlerine girecek şekilde ellerini kolla­rını sallıyor, kimi ona «ya sufi», kimi «ya hacı», kimi «ya fakih» diye sesleniyordu. Bu durum karşısında, bazı ya­kınları bu taşralıların taşkınlıklarına engel olmaya çalı­şarak onlara Şeyhe karşı edepli davranmalarını emredi­yorlardı.

   Fakat kendisi bu yakınlarına kızıyor ve onlara «bı­rakınız, istediklerini yapsınlar. Benim onlardan hiç bir şi­kâyetim yok, niye onlara engel oluyorsunuz?» diyordu.

   Bir keresinde ağabeyim Muhammed Masum'la bir kaç talebesine ders okutuyordu. O sırada biri içeri girdi ve seccadesine bastı. Adamın ayakları çok çamurlu idi. Bu­nun üzerine talebelerden biri adamın seccadeden uzak durmasını sağlamak için ona yüksek sesle bağırdı.

   Şeyh hazretleri bu durumu görünce kızdı ve o tale­beye ?niye adamın kalbini kırdın. Adam taşralı olduğu için yaptığının farkında değildir.» dedikten sonra su iste­yip seccadeyi yıkadı. O arada da «seccadeyi yıkamak adamın kalbini kırmayı gerektirecek kadar zor bir şey değil­dir.» dedi.

   Misafir gelince yanlarında bulunup onların hizmet­lerini yapar ve hizmetlerinin bittiği kanaatine varıncaya adar yanlarından ayrılmazdı. Bu arada bir saat, iki saat hatta daha uzun bir süre şiddetli sıcakta veya şiddetli so­ğukta ayakta beklerdi. Misafirlerini bizzat ağırladıktan sonra odasına döner ve önüne yemek getirilirdi. Yemek yerken evlatlarından biri veya hizmetçisi gelip birinin ka­pıya gelerek, şeyhi görmek istediğini ve ona bir şey söyle­yeceğini bildirince hemen yemeği yarıda bırakarak kapı­daki adamın işini görmeye koşardı.

   Zaten her zaman bize kendisini arayan olursa hemen haber vermemizi emreder ve «eğer birinin benden bir di­leği olduğunu öğrenir de adam beklemek istemediği halde gelişini bana haber vermezseniz, hakkımı size helal et­mem» derdi. Böyle durumlarda ziyaretçisinin Olduğunu kendisine bildirmemizi ısrarla ister ve uykuda bile olsa kendisini uyandırmamızı söylerdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? bağlılarına karşı fevkalade müsamahakârdı, kendisine karşı işlemiş oldukları hiç bir kusurdan dolayı onları azar­lamazdı. Buna karşılık aile fertlerine karşı çok titizdi, en ufak bir hatalarına bile göz yummazdı. Bu iki tutumun her birinin ayrı birer hikmeti vardır ki, onları ancak hik­met ehli olanlar bilir.

    Birinci tutumun gerekçesi şudur: Bizzat kendisi bu gerekçeyi anlatmaya ayırdığı bir sohbetini şöyle devam ettirdi:

    Şah-ı Nakşibend hazretleri halifelerinden birini kovmuştu. Çünkü bu halife şeyh hazretlerinin «bu yeme­ğin hiç bir kusuru yok» şeklindeki sözünden gücenmişti. Olay şöyle oldu: Halife her yemekten sonra tatlı yemek adetindeydi. Bir gün Şah-ı Nakşibend hazretleri kendisi­ni yemeğe çağırmış ve adetini bildiği halde yemekten son­ra önüne tatlı koydurmamış, hatta ?bu yemeğin hiç bir kusuru yok» demişti.

   Halife, Şeyh hazretlerinin bu sözüne içinden alınmış ve Şeyh hazretleri de onun batıni aleminden haberdar ola­rak onu kovmuştu.

   Ayrıca Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri de bir ha­lifesini kovmuştu. Sebep, halifenin irşad görevi yaparken bir devlet adamından altın yaldızlı bir mushafı hediye ola­rak almasıydı. Oysa Halid-i Bağdadi hazretleri, halifeye irşad görevi sırasında hiç bir hediye almamasını tenbih etmişti. Bu yüzden sözü geçen devlet adamı kendisine mus­haf vermek isteyince önce «ben hiç bir şey almam» de­miş, fakat devlet adamı «bu öyle göz dikilecek bir meta değil, Allah'ın kelamıdır» diye üsteleyince hediyeyi kabul etmişti.

   İşte Halid-i Bağdadi bu hediye meselesini haber alın­ca «ben sana irşad görevi sırasında hiç bir hediye kabul etmemeni söylememiş miydim?» diyerek halifeyi tarikattan kovmuştu.

   Oysa bu halife oldukça yüksek bir dereceye ermişti. Nitekim Şam'dan, evinin bulunduğu Diyarbekir şehrine döndüğünde bağlıları nisbetinin kokusunu alarak daha uzaktayken kendisini karşılamaya çıkarlardı. Buna karşı­lık tarikattan kovulduktan sonra evine gelinceye kadar hiç kimse onu karşılamaya çıkmamıştı. Demek ki, mu­ridler henüz kovulduğunu duymadıkları halde onlar na­zarındaki itibarını yitirerek gözlerinden düşüvermişti.

   Şeyh hazretleri, bu sohbeti bitirince bana döndü ve «Alauddin, kalk ibriği al da dereye kadar gidip su alalım» dedi. O sırada mevsim bahardı ve yaylada kalıyorduk. De­reye varınca kendisine dedim ki: «Babacığım! Ulu Allah­'ın sana nasib etmiş olduğu bu yumuşak huydan ve bu şef­katten dolayı her zaman O'na şükür secdesi yapmamız ge­rekir. Çünkü biz eğer Şah-ı Nakşibend veya Halid-i Bağ­dadi hazretleri zamanında olsaydık, onlar hepimizi tari­kattan kovarlardı.»

   Sözlerim bitince, babam önce aşağıdaki ayeti okudu:

   «Eğer Allah, insanlara karşı işledikleri günahlara göre muamele etseydi, yeryüzünde hiç bir canlı varlık bırakmazdı.» (Fatır süresi, 45)

   Arkasından şöyle dedi: ?Eğer bu zamanda herkese davranışları uyarınca muamele etsem, hepsini tarikattan kovmam gerekir. Çün­kü günümüzde edebe uyan kimse kalmamıştır. Hatta bir çok muridi, tarikattan soğuyacaklarından çekindiğim için nasıl eğiteceğimi kestiremiyorum. Çünkü bunların ihlâsı, muhabbeti ve teslimiyeti fevkalâde zayıftır.?  

   İkinci tutumun (yani ailesinin mensuplarına karşı ti­tiz davranmasının) gerekçesine gelince bizzat kendisi bu hususu şöyle açıklardı: ?Sizlerin başınızda sopa olmazsa, daha küçükten size gerekli terbiyeyi vermemiş olsam, her zaman davra­nışlarınızı gözetim altında tutup hatalarınızı zamanında cezalandırmasam, bu zamanda sınırları çiğner ve haddi­nizi aşarak helâke uğrardınız.?

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? insanlardan gelen eziyetlere ve onların zulümlerine karşı olağanüstü derecede dayanıklı idi. Öyle ki, insanın gücü o kadarından aciz kalırdı. Bunun bir örneği şudur:

   Nusaybin'deki meşhur Tay aşiretinin şeyhi olan Mu­hammed b. Abdurrahman, Efendi hazretlerine büyük ezi­yetler yapmış ve giriştiği zulümler herkesçe bilinecek de­recede aşikâr hale gelmişti. Bu zulümlerden biri şöyle ol­muştur: Fransız hükümeti Şeyhi Türkiye sınırının uzağında yer alan Telmaruf adlı yere sürmesine rağmen yine oradan da üç yıllığına Deyrzur ve Heseke denen yerlere sürülmüştü. Çünkü muridler yüz­lerce ve binlerce guruplar halinde sınırı aşarak tevbe edip tarikata girmeye geliyorlardı. Fakat bir süre sonra her iki hükümet de kendisine yönelttikleri suçlamaların asılsız olduğunu, hiç bir par­tinin taraftarı olmadığını, daha doğrusu hiç bir dünyevi maksadı olmayıp sadece insanları hidayete erdirmeyi amaç edindiğini kesinlikle anlayınca adı geçen Telmaruf denen yerde oturabileceğine dair izin çıktı. Orası ıssız ve yıkık bir yerdi, hiç kimsenin mülkü değildi. Şeyh hazretlerinin emri ile orada evler yapıldı, ara­zisi ekilebilir hale getirildi ve böylece orada bir süre otur­du.

   Günün birinde yukarda adı geçen Tay kabilesinin şeyhi Muhammed bir akşam üzeri silahlı adamları ile çıka­geldi. Maksadı Şeyh hazretlerini köyden çıkarıp orayı kendi eline geçirmekti. Muridler kendisine karşı koyup onu silahlı adamları ile birlikte geri çekilmek zorunda bırak­tılar. Çünkü Şeyh hazretleri ile çevresi ondan daha güçlü bulunuyordu. Fakat Şeyh hazretleri gelince muridlerine engel oldu ve Tay şeyhinden köyü boşaltmak üzere sabaha kadar mühlet istedi. Fakat Tay şeyhi mühlet vermeye yanaş­mayarak ateşte kaynayan yemek dolu kazanları yere dök­tü ve köyü derhal boşaltmalarını istedi. Bunun üzerine Şeyh hazretleri; eşi, çocukları ve tüm bağlılarını yanına alarak gece karanlığında Telmaruf köyüne göç etti. An­cak seher vakti oraya varabildiler.

   Görüldüğü gibi Tay şeyhi zulüm ve haksızlıkla o köye el koymuştu. Buna karşılık Şeyh hazretlerinin ona karşı koymaya, zulmüne engel olmaya yetecek kadar gücü var­ken büyüklerimizin tutumlarını örnek edinerek, onların davranışlarını rehber kabul ederek ve onların dosdoğru yollarından giderek Tay şeyhinin haksızlıklarına taham­mül etmişti.

   Sonraları bu konuda «Tay şeyhi hicret konusunda Peygamber Efendimize ?salât ve selam üzerine olsun? uymama sebep oldu» demiştir.

   Bütün bu anlattıklarımızın daha ötesi ve daha şaşır­tıcısı da şudur: Sözü geçen Tay şeyhi bir ara hastalandı. Hastalığı ağırlaşınca adamlarından biri ile haber gönde­rerek Şeyh hazretlerini yanına çağırdı. Gönderdiği habe­re göre eski yaptıklarından dönmek ve Şeyh hazretlerinin önünde yeniden tevbe etmek istiyordu. «Yeniden diyo­ruz», çünkü daha önce de bir kere önünde tevbekâr olmuş, fakat tevbesini bozmuştu.

   Şeyh hazretleri bu haberi alınca onun yanına gitmek üzere hazırlık yapmaya girişti. Bunun üzerine kendisine şöyle dedik: «Şeyh hazretleri nasıl olur da onun ayağına gider? Adam kendisine elinden gelen zulmü, edepsizliği fazlası ile yapmış, hatta büyüklerimize bile çirkin şekilde dil uzatmaktan geri kalmamıştı» Bu sözlerimize karşı kızdı ve bize şu cevabı verdi:

   «Nasıl olur da bu zalim adamın tevbesine ve hi­dayete ermesine sebep olmaktan geri kalabilirim? Val­lahi, adam gönderip beni tevbe etmek üzere yanına çağı­rınca eğer gökyüzünden oluk oluk yağmur boşansa da bir binek hayvanı bulamasam, yaya olarak yürüyüp ya­nına giderdim.»

   Gerçekten adamın yanına giderek yaptıklarını ona helâl etti. Adam da onun önünde yeniden tevbe etti ve bir süre sonra bu tevbe ile öldü. Bu olay Şeyh hazretleri­nin şu sözlerinin en canlı örneği olmuştu:

   «Nakşibendi tarikatına bağlı olanların zincirine gi­ren ve sonra çeşitli günahlar işleyip haddini aşan kimse, bu tarikatın bereketi ile, son nefesinde bile olsa yaptık­larından dönerek tevbekâr olur. »

   Ne satılan ve ne de satın alınabilen bu büyük nimete karşılık Allah'a şükrederiz.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? kendisini kıskananlara, inkârcılarına karşı fevkalâde mü­samahakâr davranır, onlar ona şiddetle karşı çıkmaları­na rağmen kendisi onlara karşı iyi davranırdı. Hatta bu inkârcılarından biri ?neuzubillah? onun ve bağlılarının kâfir olduğunu ileri sürmüş, onlara karşı harbetmenin kâ­firlere karşı harbetmekten bile daha faziletli olduğunu söylemişti.

   Diğer bir inkârcısı da hakkında kulakları tırmalaya­cak iftiralar düzerek kendisinin peygamberlik iddiasına kalkıştığını ileri sürmüştü. Herkes, hatta Hama ve Amman gibi uzak beldeler bile, bu iftiracıya cevap verilmesi hu­susunda sözbirliği yaparak bu iftiracıya karşılık büyük bir protesto gösterisi düzenlenmişti. Ayrıca çok sayıda tekzip mektubu gönderilerek gerek gazete sahibinin ve ge­rekse sözü edilen iftiracının cezalandırılması istenmişti, fakat bütün bunların tümü şeyh hazretlerinin emri ve bilgisi dışında yapılmıştı. Çünkü bu protestolara katılan­lar, ileri sürülen şeyler katıksız yalan olduğuna göre de­lile ve burhana ihtiyaç olmadığı görüşünde idiler.

   Diğer bir inkârcısı da şeyh hazretleri, daha önce anlattığımız arabuluculuk hizmeti için Amude köyündeyken bir kağıt parçasına «neuzubillah, Şeyh Ahmed, Süfyan ve bağlıları da birer şeytandır.» diye yazarak geceleyin camı duvarına astı. Şeyh hazretleri bu olayı öğrenince «benim hakkımda söylenenler değil de bağlılarım hakkında söylenen çirkin sözler ile küfür iftiraları ağrıma gitti.» dedi

   Bu çirkin haber kasabada duyulunca kasabanın bel­ediye başkanı bir heyetle birlikte şeyhimizin huzuruna gelerek; «kasabadaki bütün erkekleri toplamak ve el ya­zı1arını cami duvarındaki yazı ile karşılaştırarak bu çirkin işi kimin yaptığını ortaya çıkarmak, arkasından da o kimseyi en ağır şekilde cezalandırmak istiyorum.» dedi. Buna karşılık Şeyh hazretleri belediye başkanına şu ce­vabı verdi:  

   «Ben böyle bir şey yapmanıza razı değilim. Bu işi yapanı ulu Allah'a havale etmek istiyorum. Büyüklerimin tutumu böyle idi. Beni de onlara uymaya sevkeden Al­ah'a hamdolsun.»

   Zaten bizlere inkârcılarına ve kendisini kıskananlara karşı toleranslı davranmamızı, onlardan gelen eziyetlere katlanmamızı, onlarla karşılaşınca güler yüzlü ve tatlı sözlü olmamızı tavsiye ederdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? yüce derecesine rağmen gayet mütevazı, alabildiğine gü­ler yüzlü ve tatlı çehreli idi. Halkla konuşurken onların düşünce düzeyine inerek anlayabilecekleri bir dil kullanırdı. Bu yüzden onunla sohbet eden kimse, yanından ay­rılmak istemezdi.

   Bunun yanında dünyalık haz ve lezzetlerden hoşlan­maz, ne bulursa onu yer ve giyerdi. Çoğu zaman murid­lerin yediği yemekten yerdi. Bizleri de sık sık «niye bazı yemekleri kendinize ayırıyorsunuz? Muridlerin sizden ne farkı var?» diye azarlardı.

   Odasına genellikle hasır yayardı. Yalnız şeyhinin ailesinden biri veya seçkin bir misafiri gelince, sadece o zaman odasına elinden geldiği kadar güzel yaygılar yaya­rak misafirlerine saygı gösterirdi. Bir gün kendisine niye böyle yaptığını sorduğumuzda bize: «Peygamber Efendi­miz ?salât ve selam üzerine olsun? hasır üzerinde uyur­du. Ayrıca bir çok kereler şeyhimizin odasına girdim, yerde hasırdan başka bir şey görmedim.» diye cevap verdi.

   Sadeliğe ne kadar düşkün olduğunu gösteren başka bir örnek de şudur: Samimi ve yakın dostu Hacı İsmail ona bir lüks lambası hediye etmişti. Fakat bu lambayı oda­sında yakmamıza izin vermedi. Bu konudaki ısrarlarımı­za: «iyi insan, evi aydınlık olan kimse değil, mezarı ay­dınlık olan kimsedir.» şeklinde karşılık verdi.

   Nitekim öldükten ve kabri üzerine kubbe yapıldıktan sonra orada geceleyin Kur'an okunabilsin diye o lüks 1ambasını türbesinin kubbesine asmıştık. Böylece batınını ilahi tecellilerle ve zahirini sağlığında odasında yaktırmamış ol­duğu lüks lambası ile aydınlatan, kendisine bu mazhari­yeti nasibeden Allah'a hamdolsun. Ayrıca velilerinin söz­lerinde ve hareketlerinde acayiplikler yaratan Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederiz.

   Bütün bunlar yanında, Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? çok yiğit, fevkalâde heybetli ve karşısındakilerde hürmet uyandıran bir şahsiyete sa­hipti. Kur'an-ı Kerim'in ifadesi ile: «Allah uğrunda hiç kimsenin kınamasına aldırış etmezdi.»

   Nitekim Haseke'de sürgündeyken bir keresinde He­fırkan aşiretinin reisi Haco Ağa ile birlikte Fransız işgal kuvvetleri komutanı ile görüşmeye gitmişti. Amacı, sebepsiz yere sürgünde tutulmasını protesto etmekti. Bu görüş­me sırasında Fransız komutanına karşı hiç kimsenin ce­saret edemeyeceği derecede ağır sözler kullandı. Ona özet­le şöyle hitabetmişti:

   «Kabile reisleri size gelirler ve sizinle görüşmeyi kendileri için şeref sayarlar. Bana gelince, sizin ayağını­za gelmiş olmayı kendim için noksanlık ve şerefsizlik ka­bul ederim. Çünkü siz her ay, ay sonunda evime dönme­me izin vereceğinizi, sürgün hayatıma son verip beni ser­best bırakacağınızı va'dediyor, fakat ay sonu gelince sö­zünüzü tutmuyorsunuz. Ahde vefa, sözünüzde durmak ve adalet nerde kaldı? Bana karşı neden böyle davranıyor­sunuz, hayret ediyorum! Çünkü ben Suriye vatandaşıyım ve hiç bir suçu olmayan masum bir insanım. Ayrıca her gurubun ve herkesin bildiği gibi siyasetle de hiç bir ilgim yoktur.»

   Şeyh hazretleri, Fransız komutana karşı yukarıdaki sert sözleri söylerken yanında bulunan Haco Ağa, kendi­sine yumuşak konuşmasını ve aşağıdan almasını işaret ediyordu. Çünkü Fransız komutanın öfkelenerek kendi­sine uygunsuz şekilde karşılık vermesinden çekiniyordu. Oysa Şeyh hazretleri onun bu iyiliksever işaretlerine al­dırış etmeksizin açık açık konuşuyor, Fransız komutan da kendisini dikkatle dinliyordu. Şeyh hazretlerinin sözleri bitince Fransız komutan ona şu cevabı verdi:

   «Ey Şeyh, söylediklerinizde haklısınız, durumu biz de biliyoruz. Biz dini liderlerimizin devlet ve dünya adam­larına başvurmalarını istemeyiz.»

    Bu konuşmaları dikkatle dinleyen Haco Ağa Fransız komutanının Şeyh hazretlerine karşı takındığı yumuşak ve saygılı tutumdan dolayı şaşırdı kaldı. Çünkü sözü edilen komutan çabucak öfkelenen ve halka karşı çok zalimce davranan bir kimse idi.

   Bir keresinde de, yukarda adı geçen Tay kabilesinin şeyhi, anlatmış olduğumuz çirkin davranışlarından, ve zu­lümlerinden sonra Şeyh hazretlerinin huzuruna gelmiş ve hemen mubarek elini öpmek istemişti. Fakat Şeyh hazret­leri onun elini öpmesine ağır ve acı sözlerle engel olmuş, kendisini alabildiğine paylamıştı. Söylediklerinin bir kıs­mı şunlardı:

   «Tay aşiretinin şeyhi sen olacağına, keşke, senin yerine onların şeyhi şarapçı bir kadın olsaydı. Eğer böyle bir kadın onların şeyhi olsaydı, senden daha dürüst ve na­muslu davranırdı.»

   Bu sözlerin arkasından da, adamın hiç bir şey söyle­mesine fırsat vermeksizin kendisini yanından kovuverdi. Şeyh hazretlerinin, o adama karşı takındığı bu beklen­medik sert tavır, onun bir kerameti idi. Çünkü adı geçen şeyh o günlerde çok zalim ve nüfuzlu bir kimse olarak tanınıyordu. Hatta bu yüzden bazı devlet adamları da da­hil olmak üzere herkes onun şerrinden çekiniyordu.

   Şeyh hazretlerinin bu tutumunun diğer bir örneği de şöyledir: Milliyetçiler Fransız kuvvetlerine karşı başkal­dırınca Fransız komutan bir adamı ile haber göndererek Şeyh hazretlerini yanına çağırdı. Şeyh hazretleri yanına varınca ona şunları söyledi:

   «Ey Şeyh, seni çağırmamın sebebi şudur: Milli­yetçiler karşısında bize destek vadetmenizi istiyoruz. Eğer bizim tarafımızı tutarsanız, ne isterseniz verir ve bu ül­kede kaldığınız sürece istediğiniz her şeyi yaparız.»

   Şeyh hazretleri, Fransız komutana: «Dini inançlarım sizi müslüman kardeşlerime karşı desteklememe engeldir.» diye cevap verince adam: «O takdirde sana sürgün yeri olarak verdiğimiz ve mülkiyetine geçirdiğimiz Haseke kö­yünü geri alırız.» diyerek Şeyh hazretlerini ağır bir dille tehdit etti. Fakat Şeyh hazretleri, bu tehditlere aldırış etmediği gibi ne tutumundan taviz verdi ve ne de işgalci komutana boyun eğdi.

   Nitekim o günden sonra Fransız işgal yönetimi her fırsatta Şeyh hazretlerine karşı düşmanca bir tutum ta­kındı. Sözü geçen köyü elinden aldı. Oysa köyde yirmi ka­dar ev yaptırmış ve su kuyuları açtırmıştı. Onun elinden aldığı köyü işgal yönetimi ile işbirliği yapan yukarda sö­zünü ettiğimiz Tay şeyhine verdi. Sözün kısası, Elhamdulillah, işgal kuvvetleri, yurdumuzu boşaltıncaya kadar Şeyh hazretleri, bir an bile rahat yüzü göremedi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? misafirlere ve muridlere karşı çok ilgi gösterirdi. Her bi­rine değeri ve derecesine göre muamele ederdi. Yemekleri ile alâkadar olur, ekmeklerine bakar ve mercimek bile olsa onlara yemek dağıtılırken başında dururdu. Bu ko­nuda bir eksiklik görünce kızar ve «muridlere mutlaka lezzetli yemekler vereceksiniz, demiyorum. Çünkü kala­balık oldukları için buna gücümüz yetmez. Fakat mevcut yemeği onlara kusursuz ve eksiksiz olarak veriniz ki, in­san önüne koyduğunuz şeyi yiyebilsin, diyorum.» derdi.

   Bunun yanında misafirlerin ve muridlerin durumları ile yakından ilgilenirdi. Öyle ki, onların ne yiyecekleri, nerede yatacakları, kendilerine nasıl hizmet edileceği, bü­tün bunlar onun görüşü, gözetimi ve ilgisi altında gerçek­leşirdi.

   Bütün bu gayretlerine rağmen, yine de sık sık «mi­safirler meselesi saçlarımı ağarttı. Çünkü onların ağırlanışında eksiklikler görüyorum. Onlara kendi elimle hiz­met etmeye kalkışsam, bunu istemezler. Eğer böyle olma­saydı, onlara kendim yemek verir ve yerken hizmetlerini kendim yapardım. Çünkü insanın gerek Allah ve gerekse kullar karşısındaki en önemli iftihar kaynağı misafirle­rine ilgi göstermesidir.»

   Sayın okuyucu! Onun misafirlerini, başkalarının mi­safirleri kadar sanmamalısın! Tersine onun misafirleri ba­zen elli, bazen seksen, bazen yüz, bazan iki yüz, kimi za­man da bin veya iki bin kişi olurdu.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? çok sayıda açın karnını doyurur, yine çok sayıda çıplak kalmışı giydirir, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını karşılar; bazı bağlılarının, acizlerin ve kendisine başvuranların ba­kımını üstlenirdi. Bütün bu masrafları çokluğuna rağmen kendi özel malından karşılar, muridlerinin ve çevresinde­kilerin malına güvenmezdi.

   Zaten gerek çevresindekiler ve gerekse muridleri ona dünya malı sağlamamışlar. Hatta devamlı olarak medre­sesinde okuyan kırk kadar talebenin bakımını sağlamayı, yemeklerinin ve ekmeklerinin pişirilmesi için gereken odu­nu karşılamayı bile üzerlerine almamışlardır. Bu masrafların çoğunu kendi özel malından karşılar ve talebeler ile gerektiği gibi ilgilenebilmek için elbise, yatak ve benzeri gibi zaruri ihtiyaçlarını da üstlenirdi. Çünkü alimlere ve talebelere çok önem verir, onlara herkesten çok saygı du­yardı.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? her taraftan kendisine başvuran yoksullara ve dilencilere karşı cömertçe davranırdı. Nitekim son hastalığı sırasın­da; «Elhamdulillah, asla hiç bir dilenciyi boş çevirmedim. Ömrüm boyunca bana karşı el açan hiç bir insanı hayal kırıklığına düşürmedim. İsteyen herkese haline, mevcut imkanlara ve nasibine göre bir şeyler vermeye çalıştım.» demiştir. Zaten hepimiz kapısının, hemen hemen her gün dilencisiz kalmadığını görüyorduk. Buna rağmen böyle söylemesinin hikmeti, bizi cömert olmaya teşvik etmek ve incelikli bir üslup ile bizi de bu yola sevk etmekti.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? yanında dünya meselelerinin konuşulmasını sevmezdi. Hatta bize «Benim yanımda dünya işleri konuşmayınız ve bana böyle meseleleri danışmayınız. Çünkü ben dünya iş­lerinizi kendinize bıraktım.» derdi. Buna rağmen odasında veya bulunduğu mecliste dünya meseleleri konuşsak ya da bu konularda ona danışsak, tarafımıza bakmaz, dahası bazen öfkeyle yanından kovar ve «Benim yanımda dünya işleri konuşmamanızı, bu konularda benden fikir sorma­manızı tembih etmedim ve dünya işlerinizi kendinize bı­rakmadım mı?» diyerek bu emrine uymayanları azarlardı. Bununla birlikte bizleri sıkı sıkıya gözetler ve dünya­ya aşırı şekilde daldığımızı veya uygunsuz bir davranış gösterdiğimizi tespit edince bizlere engel olurdu.

   Ahmed Haznevi hazretlerinin ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? nazarında en önemli şey ilim öğrenmeye çalışmaktı. Her zaman bizi ilim öğrenmeye çalışmaya teşvik eder, durmadan bize bunu telkin ederdi. Öyle ki, gerek bana ve ge­rekse İzzeddin'e tahsil hayatımıza engel olur endişesi ile hiç bir zaman hizmet emretmemiştir.

   Çoğu zaman bazı işleri kendi eli ile yapmayı tercih eder ve bizleri ders çalışmaktan alıkoymasın diye, o işleri bizim yapmamızı istemekten kaçınırdı. Bizleri ilim öğrenmeye teşvik etmek üzere sık sık şeyhinin «Dünyayı isteyen ilim öğrensin, ahireti isteyen ilim öğrensin, bunların ikisini is­teyen de ilim öğrensin.» şeklindeki sözlerini bize hatırla­tırdı.

   Sohbetinde yeri geldikçe ilmin ve alimlerin faziletini anlatır, alimleri ders okutmaya ve talebeler ile yakından ilgilenmeye teşvik eder, ilim öğretmelerine engel olan iş­lerle uğraşmamaları gerektiğini belirtir, böyle işlere bu­laşan alimleri azarlar, gerek dünya işlerine ve gerekse başka şeylere dalarak talebe okutmaktan uzak kalan alimlerle karşılaşınca canı sıkılırdı. Bu davranışının se­bebi, alimlere karşı içinde beslediği şefkat idi. Onlara kar­şı büyük bir yakınlık duyduğu için ders okutmak gibi bü­yük bir ecri, büyük bir devleti kaçırmasınlar diye kendi­lerine nasihat ederdi.

   Nitekim son hastalığı sırasında şöyle demiştir: ?Şu üç şeyden dolayı Allah'a hamdederim: Birincisi, hiç bir zaman hiç bir dilenciyi eli boş geri çevirmiş değilim.

   İkincisi, ömrüm boyunca hiç kimseden bir şey isteme­dim. Yalnız bu konuyu biraz açıklamam gerekir. İlk za­manlar çok fakirdim. Çünkü bir yandan küçük yaşımda babamı kaybettiğim halde ilim tahsil ile meşgul oluyor, öte yandan da tarikata girmiş bulunuyordum. O sıralarda çoluk - çocuğumu geçindirecek bir gelirim yoktu. Saydı­ğım iki sebep yüzünden de bir köye imam olamamıştım. Bu yüzden güvendiğim bazı kimselere halimi açıklıyordum ki, Allah'ın kendilerine vereceği ilham sonucu bana biraz yardım etsinler. Bir yandan da bu işten çeki­niyordum, ağrıma gidiyordu. Bir gün şeyhimin halifele­rinden Molla Muhammed Emin'e meseleyi açıklayarak «durumum böyle böyledir.» dedim. O da bana şaka yolu ile «böyle yapmazsan öl» diye cevap verdi. Buna rağmen kalbim rahat etmedi. Ayrıca Molla Muhammed Emin bana «sakın bu durumunu Efen­di hazretlerine anlatma. Çünkü o öyle bir adamdır ki, in­sanları öldürür, yani bu yaptığına engel olur» dedi.

   Ondan bu sözleri duyunca iyice endişelendim, daha çok korkmaya başladım. Nihayet Efendi hazretlerine gi­derek kendilerine şöyle dedim: «Benim ve çoluk çocu­ğumun geçimini sağlayacak gelirim yok. Ayrıca bir köyün imamı da değilim ki, köy halkının vereceği zekâtlarla ge­çineyim. Bu yüzden yaz gelince güvendiğim bazı kimse­lerden biraz zekât isterim. Zekât dağılımı sırasında orada bulunursam adam bana ayırdığı zekâtı bizzat elime ve­riyor, yok eğer o sırada şeyhimin evinde olursam adam bana vereceği zekâtı vekilime teslim ediyor. Bu konuda bana ne dersiniz? Acaba bir zararı var mı? » Sözlerim bitince Efendi hazretleri başını önüne eğdi ve bir süre öyle kaldıktan sonra bana «isteme, çünkü o da bir bakıma başkalarına el açmak sayılır. Allah'a güven.» diye cevap verdi. Efendi hazretlerinin bu emri üzerine, o günden sonra, o huyu tam bir gönül hoşnutluğu ve sevinç içinde bırakarak artık hiç kimseden zekât istemedim.

   Efendi hazretleri beni böyle davranmaktan alıkoyduk­tan sonra bir gün adı geçen halifeye vararak: «Efendi haz­retleri öyle yapmama izin vermedi» deyince halife de bana «bu işi ona anlatmamanı sana söylemedim mi? Sana, o in­sanları öldürür, yani böyle bir şeye izin vermez, demedim mi? » diye cevap verdikten sonra yine şaka yolu ile «şimdi git de zehir ye» diyerek bana takılmıştı.

   Üçüncüsü, önceleri imkanlarımın gayet yetersiz olma­sına rağmen, ömrüm boyunca hiç bir zaman evim talebe­siz kalmamıştır. Hatta bir defasında sadece bir öğünlük akşam yemeğimiz kalmıştı. Ben ve eşim geçim yetersizli­ği yüzünden talebelerden ayrı kalacağız diye üzüntü için­deydik. Buna rağmen o akşam talebelerle birlikte bulduğumu­zu yiyip yattık. Ertesi günü için ne bir avuç unumuz ve ne de başka bir yiyeceğimiz kalmıştı. Fakat Allah'a gü­ven içinde sabahladığımız zaman ulu Allah beklemediği­miz bir yerden rızkımızı göndererek benim ve çocukları­mın annesinin sıkıntısını gideriverdi. Bu arada şunu be­lirtmek isterim ki, ulu Allah eşime gerek talebelerin ve gerekse muridlerin sayısız sıkıntılarına katlanma konu­sunda büyük bir sabır, tahammül ve arzu ihsan etmişti.»?

   Şeyh hazretlerinin bu sözleri söylemesi, bizleri de bu hasletleri edinmeye teşvik etmek içindi. Çünkü bu haslet­lere sahip olmak dünyaya ve dünyada bulunan her şeye bedeldir. İşte bu yüzden o en güzel şekilde kendi rengi ile renklenmemizi amaç edinmiştir. Onun istediği gibi dav­ranabilmek hususunda Allah'ın bize başarı ihsan etmesi­ni diliyoruz.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? muridlerin terbiyesi ve saliklerin irşadı hususunda yüce bir himmet ve şaşırtıcı bir tasarruf sahibi idi. İnsanlar her taraftan uzak mesafeleri aşarak ona geliyorlardı. O ise evinden, hatta odasından ayrılmazdı. Henüz meşhur ol­madığı ilk zamanlar hariç, irşad için hiç bir yolculuğa çık­mamıştır.

   Buna karşılık meziyetlerini duyan kalabalıklar ona koşuyorlardı. Daha doğrusu o, insanları meczub, kendile­rinden geçmiş ve muhabbet şarabı ile sarhoş ederek ken­dine çekiyordu. Bu müthiş cezbeye tutulan insanlar aile­lerini ve mallarını bırakarak fevc fevc tarikata giriyor, onun önünde tevbe ederek çirkin davranışlarından ve o güne kadarki kötü huylarından uzaklaşıyor ve artık dini görevlerini öğrenmeye, eski namaz borçlarını kılmaya ve daha önce işlemiş oldukları haksızlıkları tamir etmeye yö­neliyorlardı.

   Oysa bu insanların çoğu, onun önünde tevbe etmeden önce din konusunda Kelime-i Tevhid'den başka bir şey bil­miyorlardı. Ulu Allah onun eli ile binlerce insanı hidayete erdirmiş, şeriat sancağını havalandırmış ve Nakşibendi ta­rikatının kilometre taşlarını dikmiştir.

   O bir sohbetinde şöyle demişti: ?Şeyh Abdurrahman Tahi ile şeyhim Muhammed Ziyauddin hazretlerinin Allah onlardan razı olsun? üzerimdeki himmetleri kendi elleri ile olmamıştı. Çünkü onların her ikisi de irşad için yolculuklar düzenleyerek halk arasında gezerlerdi. Bazen bu yolculukları iki ay, hatta daha uzun sürerdi. Amaçları, ulu Allah'ın onlar va­sıtası ile insanları hidayete erdirmesi idi. Bana dediler ki: «Sen evinde otur, biz elde değnek insanları senin yanın­da toplar, Allah'ın izni ile kalabalıkları her yönden sana doğru akın akın sevkederiz.»?  

   Nitekim ulu Allah bütün köylerde onun aracılığı ile camiler ve medreseler kurdurmuş ve buralara imamlar tayin ettirmiştir. Bu imamların tümü onun yüce eşiğine bağlı idi. Böylece cemaatler, zikirler, hatmeler çoğalmış; halk arasında fitneler, kargaşalıklar, birbirini öldürmeler, soygunlar, zulümler ve hırsızlıklar ortadan kalkmıştır. Bu başarı her şeyden önce onun ihlası ve Allah'a sıdk ile yö­nelmiş olmasının sonucudur. Nitekim Peygamberimiz ?salât ve selam üzerine olsun? şöyle buyurmuştur: «Allah'a itaat eden kimsenin önünde her şey boyun eğer.»

   Onun bir çok halifeleri, meşhur birer alimdi. Her biri bir yörede oturmuş, kendilerini halkı irşad etmeye ve ilim öğretmeye vermişlerdi.

   Ahmed Haznevi hazretleri ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? muridleri terbiye etmek, eğitmek alanmda mahir ve hekim bir murşid idi. Öyle ki, çoğu kere emirlerini sadece işaretle verirdi. Birine bir hizmet teklif etmek isteyip de sözü­nün tutulmayacağından çekindiği takdirde bize «falanca­ya söyleyin de şu işi yapsın, ama sakın o işi yapmasını benim arzu ettiğimi ona açıklamayın derdi.» Niçin böyle davrandığını sorduğumuz zaman da bize şu cevabı ve­rirdi:

   ?Sebep o kimseyi zarara sokmamaktır. Çünkü mu­rid, şeyhinin açık emrine karşı geldiği takdirde kesinlik­le edep dışına çıkmış ve zarara düşmüş olur.?

   Bir başka huyu da şöyle idi: Eğer birine bir iş em­retmiş, adam da emredilen işi titizlikle yaparak içinden «şeyhim bu işimi görünce benden razı olacak ve bana ha­yır dua edecek» diye geçirmiş ise derhal karşısına çıka­rak ona kızar ve yapmış olduğu işteki kusurları yüzüne karşı sayardı. Öyle ki, adam riya ve gösterişe kapılarak amelinin sevabını yok etmek endişesi ile bir şey yapmaya teşebbüs etmekten çekinir ve pişman hale gelirdi.

   Ayrıca muridlerinden herhangi biri bir edep kuralını çiğnediği takdirde yerine göre ya açıkça veya işaretle onu yaptığı edepsizlikten en kısa zamanda alıkordu. Nitekim yanından ayırmadığı halifesi MolIa İbrahim Kersevari şöyle bir olay anlatmıştır:

   «Şeyh hazretleri, Hacc görevini yerine getirmek üzere Hicaz'a gittiği sırada kardeşi Molla Mustafa ile beni de yanında götürmüştü. Şeyh hazretlerinin bu kardeşi muridlerin çoğuna tarikat adabını öğretmişti. Bu yüzden ölünce Şeyh hazretleri onun hakkında ?MoIIa Mustafa'yı halifeler halkasına katamadığımdan dolayı üzgünüm. Kabiliyetinin kemaline ve istidatının yeterliliğine inandı­ğım için ona halife olmasını teklif ettiğim halde teklifimi geri çevirerek kendisine böylesine ağır bir yük yükleme­mi rica etti. Çünkü aşırı tevazuundan ve kendini yetersiz gördüğünden dolayı, halifelik yükünü taşıyamayacağın­dan çekiniyordu.? Demiştir.

   İşte hakkında böyle konuştuğu kardeşi ile beni yanı­na alarak Hacc yolculuğuna çıkmıştı. Haremeyn sınırın­dan içeri girdiğimiz andan itibaren hem Molla Mustafa'nın ve hem de benim kalblerimizi kırmaya başladı. Her gün bir veya birkaç kere bize kızıyordu.

   Öyle olduk ki, hüzünden ve ağlamaktan dolayı hiç kimseyle oturup konuşamıyor, kendimizden, onun ha kız­dı ha kızacak endişesinden ve sinirliliğinden başka hiç bir şey düşünemiyorduk. Bir yandan da Şeyh hazretlerinin bu tutumu yüzünden büyük bir şaşkınlığa kapılmıştık. Çünkü bizzat kendisi hacılara bir çok tavsiyeler yapıyor­du. Bu tavsiyelerin başlıcaları, yol arkadaşları ile iyi ge­çinmek, onların verebileceği sıkıntıları sabırla karşılamak ve hiç kimsenin kalbini kırmamaktı. Bu tavsiyelerine rağ­men bizzat kendisi bize karşı böyle davranıyordu.

   Fakat Haremeyn sınırından çıkınca beni şefkat ko­kan bir ses tonu ile yanına çağırdı. Derhal koşarak ya­nına gittim. İçimden ?Elhamdulillah, belli ki bugün sinirli değil? diye düşünüyordum. Bana bir ibrik su getirmemi emredip önümüzde uzanan bir vadiye doğru yürümeye başladı. Derhal su dolu ibriği hazırlayıp arkasından ye­tiştirdim ve peşi sıra yürümeye koyuldum.

   Vadiye varınca ansızın beni arkamdan tutarak yana­ğımdan öptü ve bana şöyle dedi: ?Ya Molla İbrahim! Sen­den hakkını bana helal etmeni istiyorum. Çünkü seni bu yolculuk sırasında çok hırpaladım. Bu yüzden şu ana ka­dar gözünün yaşı hiç dinmedi.

   Vallahi, bu davranışın belirli bir hikmete dayanıyor. O hikmet de şudur: Kitapların yazdığına göre Hacc'ın se­vabı, Hacc sırasında işlenen küçük bir günah yüzünden bile kaybolabilir. Ben de bu yolculuk sırasında sevabının günahlar yüzünden kaybolmasından çekindiğim için kendi derdinle meşgul olup günah işlemeye fırsat bula­mayasın diye kalbini kırmaya koyuldum. Böylece seni üzerken kendi kendimi yaktım ki, sen helâke uğrayanlar­dan olmayasın. Yani kendimi arkadaşım uğruna feda et­tim.»

   Bu sözleri duyunca o kadar duygulandım ki, kendimi ağlamaktan alıkoyamadım ve bir yandan gözyaşı dökerken kendilerine şu cevabı verdim: «Ruhum sana feda ol­sun! Nasıl olur da benden helâllık istersin. Oysa sen be­nim şeyhim ve yetiştiricim olduğun gibi bu şaşırtıcı işi de benim iyiliğim için yaptın. Eğer bende bir hakkın varsa bir kere yerine bin kere helâl olsun.»

   Kardeşi Molla Mustafa'nın yanına dönüp de durumu kendisine anlatınca «vallahi, bana da aynısını yaptı» dedi.

   Şeyh hazretleri yüce himmete ve acayip tasarrufa sa­hip maharetli bir doktor olduğu gibi öyle bir hale geldi ki, Zikrullah'ı gördüğü zaman kendini herkesten aşağı gö­rürdü.

   Nitekim birkaç kere yanına girip de kendisini ağlar­ken görünce önce Üstad hazretleri tarafından üzücü bir şey duyduğu endişesine kapıldım ve kendisine «babacı­ğım, niye ağlıyorsun?» diye sordum. Bana şöyle cevap verdi:

   Bir yandan şu muhabbeti, şu cezbeyi, şu şevki, şu coşkunluğu, şu insanların her taraftan fevc hevc (kala­balıklar halinde) koşup bana gelişlerini görüp de bir yandan kendime bakınca ağlamamı tutamıyorum. Çünkü ben bu insanlar içinde benden daha hakirini, hatta kendim kadar hakir olanını göremiyorum. Buna rağmen bu sa­yısız ve hesapsız kalabalığın hidayetine sebep oldum. Bu yüzden çoğu zaman şu hadisin hükmünün -kapsamına gir­mekten korkuyorum:

  «Ulu Allah, hiç şüphesiz, bu dini facir bir kimse ara­cılığı ile de destekler.»

   Hadiste kastedilen kişilerden biri olmaktan, yani bu ümmet uğruna feda olmaktan çekiniyorum. Bu yüzdendir ­ki, bu nisbetin ortaya çıktığı andan beri Allah'a şöyle dua ediyorum: ?Ya Rabbi, eğer benim şahsıma yönelen bu muhabbet, bu cezbe ve bu insan kalabalığı senin rı­zana uygun ise, sırf senin uğruna ise onu devam ettir, yok değil ise en kısa zamanda bu durumu sona erdir.? Kâbe'de ve Ravza-i Mutahhara'da da aynı duayı yapmış­tım.»

   Görüldüğü gibi o her gün gelişme ve terakki yolun­da idi. Nitekim onun sadık ve samimi bir dostu olan Mu­hammed Said Deyri şöyle bir olay anlatmıştır:

   ?Bir gece Hazne'de sohbetin bitiminden sonra Şeyh hazretleri ayağa kalktı ve (daha önce de adından sözedi­len) meşhur halifesi Molla İbrahim'e su dolu bir güğüm getirmesini emretti. Bana da cübbesini çıkarıp vererek yü­rümeye başladı. Biz de arkasından gidiyorduk. Köyün merasının ortalarına varınca MoIla İbrahim'e yaklaştı, onu sıkı bir şekilde göğsünden tutup kendine doğru çektikten sonra kendisine «De ki: ?vallahi, billahi ve tallahi, sadece doğruyu söyleyeceğim?.» dedi. Molla İbrahim de «Vallahi, billahi ve tallahi, sadece doğruyu söyleyeceğim dedi.» Fa­kat Şeyh hazretleri onu tekrar aynı sertlikle kendine doğ­ru çekerek kendisine yine «De ki; ?vallahi, billahi ve tal­lahi, sadece doğruyu söyleyeceğim?.» dedi. Molla İbrahim de ilk seferinde olduğu gibi; «Vallahi, billahi ve tallahi, sadece doğruyu söyleyeceğim.» diye cevap verdi. Üçüncü bir sefer olarak yine Molla İbrahim'e «De ki; ?vallahi, billahi ve tallahi, sadece doğruyu söyleyeceğim?.» dedikten sonra ondan üçüncü defa «Vallahi, billahi ve tallahi, sa­dece doğruyu söyleyeceğim» cevabını aldıktan sonra ha­lifesine şöyle dedi: «Ey kardeşim Molla İbrahim, bende hiç bir münafıklık alameti gördün mü? Eğer bende bu alametlerden birini gördün ise bana söyle ondan vazge­çeyim.

   Molla İbrahim bu sözleri duyunca hüngür hüngür ağ­layarak kendisine «vallahi, billahi ve tallahi, sende hiç bir zaman evla olanın tersine hiç bir şey görmüş değilim.» dedi.?

   Sayın okuyucu! Ahmed Haznevi hazretlerinin ?Allah (c.c.) ondan razı olsun? menkıbeleri sayısız ve hesapsızdır. Maksadımız ona karşı saygımızı ifade etmek ve onun ya­şama tarzından haberdar olarak davranışlarını örnek edinmektir ki, bunun için bu kadarı yeterlidir. Bu yüz­den menkıbelerin bu kadarını yeterli gördük.

   Yoksa bu fakir Alauddin biliyor ve inanıyor ki, bu işin çok uzağındadır, bu meydanın suvarilerinden değildir. Fakat diğer bağlılar, aciz oldukları için değil, fakat sade­ce kendilerinin bildiği hikmetlere dayanarak bu işe el sürmeyince, bu fakir bütün zavallılığına ve yetersizliğine rağmen bu konuda adım atmayı yararlı gördü.

   Çünkü o böylelikle bu menkıbelerin yokluktan var­lığa çıkışına sebep olduğu gibi, elhamdulillah, bağlıları arasında hatasını düzeltecek ve kaleminin aşırılık ve eksik­liklerini düzeltecek çok sayıda kimse vardır.

   Efendimiz Muhammed'in ve O'nun sahabileri ile alinin üzerine salât ve selam olsun.




İnsanların En Güzel Ahlaklısıydı
Enes b. Malik (r.a.) şöyle dedi:Allah Resulü (a.s.), insanların en güzel ahlâklısı idi. Bazen kendisi evimizde iken namaz vakti gelirdi de hemen altında bulunan serginin (düzeltilmesini) emreder, yaygı süpürülür, sonra üzerine su serpilir, daha sonra da Allah Resulü (a.s.), imam olur biz arkasında saf tutardık. O da bize namaz kıldırırdı. Enes´lerin bu yaygısı hurma yapraklarından idi.
Sahih-i Müslim´deki hadis numarası: 1054

Keşke Sana Gelselerdi
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah´ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah´tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah´ı tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (4/64)

Bu site Şeyh hazretlerinin sevenlerince hazırlanmış olup, Haznevi cemaatının ve yüce üstadının resmi sitesi değildir.