Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
|
İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren
iki bineğe benzeyen gece ve gündüz bineklerine binerek ahiret
alemine gitmek üzere yola çıkar.
Her geçen gece ve gündüz onun ömründen
bir miktar alıp götürür. Sonunda ömür tükenir ve yolculuk sona
erer. Ahiret alemine bir geçiş olan ölüm tadılır.
İnsanoğlu ölüm ile ilahi hükme boyun
eğer. Alevleri yükseldikten sonra gevşeyen ve sönen ateş misali,
nefesleri tükenir ve yaşam alevi son bulur. Vazife gören organları
ölüm yaklaştığında takatsiz ve hareketsiz kalır. Dünya aleminden
Berzah alemine intikal eder.
|
 |
Ölüm bütün yaratıkları kuşatır. Fakat ölümden ölüme fark
vardır. Taşıdıkları özelikleri ve arkalarında bıraktıkları eserler yönünden
insanların ölümleri farklı ve başka başkadır.
Bazıları ölünce arkalarında iyi ve övülen bir eser bırakmadıkları
için hakikaten tek başlarına ölmüş olurlar ki gerçek fani oluş ve acı
gidiş buna denir.
Bazıları ise ömür boyu uygun adımlarla ilerler, aklı selim
ile hareket eder, çok geniş ve büyük hizmetler verir, kesintisiz gayret
gösterirler. Övülen, güzel bir ruh haline ulaşınca hayatta ve dünyada
pek gözleri kalmaz. Umduğunu bulduğu için, dünyadan kalben el-etek çeker,
Allah'a kavuşur, huzur bulur ve bu şekilde ruhunu Allah'a teslim ederler.
 |
İşte böyleleri yanlız ölmezler. Nasıl
ki böylelerinin yaşamasıyla bir ümmet yaşıyordu, ölümleriyle de
bir ümmet ölür. Alimin ölümü alemin ölümüdür. Fakat ölüm dahi
onları unutturmaz.
Böyle şahsiyetlerin hatırası yaşatılmak
istenir. Sözleri, ömür boyu dilden dile dolaşır, kıssaları sürekli
anlatılır.
Bunlar gibi olanların ölümü esasen
yeni bir hayattır ve intikali sanki ebedi bir yaşamdır. Nurlarını
saçmaya devam ederler. Daima örnek gösterilir ve hiç unutulmazlar.
|
Şeyh Muhammed hazretleri (k.s.) der ki: ?Ey efendimiz,
babamız, mürşidimiz! Sana söz veriyoruz ki sana karşı inşaallah vefalı
olacağız ve yolundan, izinden gideceğiz. Üstün olan adabını tatbik edeceğiz
. Geride bıraktığın kıymetli hatıralarını yaşatacağız. Nakşibendi-Haznevi
Tarikatındaki nurlu talim ve irşatlar zaman duruncaya kadar devam edecektir.
Ta ki gelecek nesillerin yoluna ışık tutsun ve onların önlerinde parlak
bir kılavuz olsun.
Senin nurlu bedeninin içinde bulunduğu doğudan batıya
bütün Müslüman ve Haznevi ecdadının ziyaretgâhı olan bu mübarek Markad-i
Şerif bizim sığınağımız ve moral kaynağımız olacaktır. Zaman durdukça
yolumuzun kılavuzu olacaktır.
Ey Şeyhimiz Cenab-ı Hak sana rahmet eylesin. Firdevs Cennetinde
bizleri beraber kılsın. Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bayrağı altında
Nakşibendi büyüklerimizle bir arada toplasın.?
"İşte Allah'ın hidayet edip doğru yola ilettiği kimseler
onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir." (Zumer suresi: 18)
|
Şanı yüce İslam ümmetinin tarih semasında,
karanlık geceleri aralayan ve gecenin zulmetini kaldıran büyük
ıslahatçıları, değerli alimleri vardır ki, yıldızlar misali yol
gösterirler. Bunlar güneş gibidirler. Işık verir ve ısıtırlar.
Nesiller boyu bu böyle devam edegelmiştir. Bu Allah?ın çok büyük
bir nimetidir.
İlim direklerinden biri olan büyüklerden
sayılan, ıslah edici, rehber, hidayetçi ve davetçi olan eşsiz
dehaya, Şeyh İzzeddin hazretlerini (k.s.) anmak ve onun hatırasını
yaşatmaya çalışmak aslında nimet verici olan Allah'a bir şükürdür.
İrşat semasında yüzen, şüphe bulutlarını
izale eden ve kulların kalbinden günah damgalarını silen o parlak
ve nurlu güneş her zaman aydınlatmaya devam edecektir.
|
|
Şeyh İzzeddin hazretlerinin (k.s.) üstünlüğüne uzak-yakın
dost ve düşman herkes şahitlik ediyor. Haznevi Şeyhi?nin (k.s.) tarikatı;
dünden bugüne kadar salik ve alimlerin terbiye gördüğü bir kaynak olmuş
ve inşallah bu şekilde kıyamete kadar da devam edecektir. Bu medrese
ve bu sağlam kale; İslam ümmetine, ilmi ile amil olan ihlaslı, parlak,
taşıdıkları ağır mesuliyetin şuurunda olan; dinlerine ve inançlarına
karşı sorumluluk duygusunu bilen ve Efendimiz Hz. Muhammed'den (s.a.v.)
ilham alan alimler sunmuş ve hediye etmiştir.
Binlerce gönül eri ve Hakk aşıkları, Şeyh hazretlerinin
(k.s.); durgun ve safi pınarından, bitmek bilmeyen ummanından içmek
için dergâhına geliyorlar. Bu sahifeler ve satırlar, parlayan ruhunun
tecelli eden akisleridir.
Şeyh hazretlerine (k.s.) hürmet aslında insandaki o ilahi
yönelişe ve kulluk boyutuna hürmettir. Eğer bu şekil kavrayış bize hakim
olursa dünya daha güzel olacaktır.
Şeyh hazretlerinin (k.s.) hatırasını yaşatıp yadetmek,
ruh olgunluklarını, güzel ahlâklarını, kalb temizliklerini ve sırlarının
safiyetini görmeyi ve ibret almayı sağlayacaktır.
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİNİN (K.S.)
HAYATINDAN KESİTLER
 |
Şeyh İzzeddin El - Haznevi (k.s.)
1923 yılında Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı bir köy olan Hazne'de
dünyaya geldi. Şeyh hazretlerinin pederi alisi ve validesi çok
salih kimseler idiler. Şeyh hazretleri bu iki salih ebeveyninin
kucağında büyüdü. Ailesinden aldığı terbiye hayatı için çok önemli
bir başlangıç oldu.
Şeyh hazretlerinin babası, bütün dünyada
şöhret bulan havas ve avam arasında meşhur olan Şeyh Ahmed El
? Haznevi (k.s.) hazretleridir. Valideleri ise; takva sahibi,
gece namaz kılan, gündüz oruç tutan, Allah'a taat ve ibadetle
yönelen bir hanımefendiydi. Şeyh hazretlerinin şerefli aile ve
soyunun kökeninde ilim, takva, vefa, salah, temizlik ve nezaket
vardır. Bu tahir ve temiz ailenin misali şu ayet-i kerimede belirtildiği
gibidir: "Kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin
izniyle her zaman meyve veren bir ağaç misalidir.." (İbrahim
Suresi: 24)
|
Şeyh İzzeddin El-Haznevi hazretleri ilk çocukluk dönemlerini
babasının ve annesinin terbiye kucağında geçirmiştir. O zamanlar şerefli
ebeveyni Suriye'nin doğusunda bulunan Kamışlı kazasına bağlı Telma'ruf
köyünde idiler. İslami ve dini tahsillerini öncelikle akli ve nakli
ilimlerde üstün bir otorite sahibi olan Allame Şeyh Ahmed El - Haznevi'den
almışlardır.
Şeyh İzzeddin (k.s.) küçük yaşlarda Kur'an-ı Kerim'i
okudu. Daha sonra kardeşleri Şeyh Ma'sum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.)
ile birlikte ilim tahsiline başladı. Arap edebiyatı kaidelerini çok
güzel kavradı. Sarf, Nahiv, Belagat, adab vb. ilimlerde öylesine mesafe
katetti ki zamanın Sibeveyh'i ve asrının müracaat edileni haline geldi.
Daha sonra Fars dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmeye
başladı. Esaslarını, füru ve meselelerini kavradı. Mantık ilmini, meselelerini,
kaidelerini bütün yönleriyle ele aldı.
Bunun akabinde Şafii mezhebi ile ilgili yazılmış fıkıh
kitaplarını okumaya, usul ve füruunu, akli ve nakli yönlerini tahsile
başladı. Kendi akranı olanları geçip adeta zamanın İmam-ı Şafii'si oldu.
Yalnız bir ilmi değil birçok ilmi tahsil etti. Fıkıh, Nahiv, Edep, Tasavvuf,
Belagat, Mantık, Ahlâk, Usul ilimleri: Arap ve Fars Edebiyatı v.d.
Bu tatlı ilim kaynağından doya doya içtikten sonra, babası
Şeyh Ahmed El - Haznevi'nin marifet ve ilim deryasından; sarsılmaz azmi
ve üstün zekası, âli himmeti ile cevherler ve eşsiz inciler çıkarınca,
icazet almak şöyle dursun icazet vermek hususunda ehil olunca, pederi
âlileri mübarek eliyle yazdığı icazeti ona vermiştir.
Üstün bir feraseti, kabiliyeti ve çok harika bir zekâsı
vardı. Nasıl denizlerin hacmini ihata etmek, sırlarını keşfetmek zor
ise, deniz misali olan bazı insanların da Allah'ın onların kalplerine
ilka ettiği sırlar öyle çoktur ki onları bilmek ve anlamak çok zordur
. İşte Şeyh İzzeddin (k.s.) bu sır dolu zatlardan birisiydi.
İLİM ÖĞRENMEK ve ÖĞRETMEK HUSUSUNDAKİ
RAĞBETİ ve TEŞVİKİ
|
Şeyh İzzeddin hazretleri (k.s.) yalnız
ilmi sahada derinleşmekle kalmamıştır. Şu mübarek hadis-i şerifin
mânâsını ve ruhunu tamamen idrak etmiş ve yaşamıştır.
"Bu ilmi her nesilden adil (emin)
olanlar taşır ve ilmi korurlar. Haddi aşanların (herhangi bir
şeyi) değiştirmelerine müsaade etmezler. Yanlış yolda olanların
kötü niyetlerini defederler cahillerin (uygun olmayan) te'villerini
reddederler."
Şeyh hazretleri (k.s.) şuna inandı
ki: Çok gayret etmek, meşakkatlere ve zorluklara tahammüllü olmak
gereklidir. Bu yüzden Şeyh (k.s.) kendi rahatını terketti ve büyük
bir ciddiyetle meseleye sarıldı.
|
|
Devamlı olan ruhi lezzetler uğruna, fani ve bedeni olan
geçici lezzetleri terketti. Allah'ın indindeki nimetleri tahsil etmek
için insanların yanındaki geçici lezzetlere göz uzatmadı. Allah (c.c.)
şöyle buyurur: " İyi kişiler için Allah'ın katındaki (nimetler)
daha hayırlıdır." (Al-i İmran Suresi ayet:19)
Şeyh İzzeddin hazretleri (k.s.) mezun olduğu medresede
ilim okuttu. Şeyh Ma'sum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte
geceyi gündüze katarak ders okutmaya ve istifade etmek isteyenlere faydalı
olmaya çalıştı.
İlmi neşretmek, faziletleri yaymak yolunda hiç bir şey
esirgemedi. Çok alim yetiştirdi ki, bu alimler ilim dünyasının gökyüzünde
parlayan yıldızları ve simaları oldular.
Şeyh İzzeddin (k.s.) ilme çok değer veriyordu. İlim öğrenmenin
ve öğretmenin gereğini daima vurguluyordu. Dini müesseseleri yapıyor,
yaptırıyor ve akla hayala gelmeyen malları bunun için harcıyordu.
Bu medreselerin en barizi ve görkemlisi dini ilim merkezi
olan Haznevi Medresesi?dir. Bu muazzam medrese Tel'maruf köyündedir.
Bu medrese adeta İslam'ın bir kalesidir. Bir iman kaynağıdır. Şeyh (k.s)
bu medreseyi kendi özel malından yaptırmıştır. Medresede ilim okutacak
müderris kadrosunu kendi seçmiş, maaşlarını kendi malından tahsis etmiştir.
Bu hizmetin devam etmesi için kendi malından pay ayırmış ve büyük bir
meblağ ayarlaması yapmıştır. Bütün bunları yaparken istediği tek şey
Allah'ın (c.c.) rızası olmuştur.
Medresede okuyan sayıları bin iki yüz (bugün iki bini
aştı) olan bu öğrenciler ücretsiz ilim okuyor; medresede barınıyorlar.
Yiyecek içecek her şey medreseye aittir. Şeyh (k.s.)'e aittir. Şeyh
hazretleri gerek medreseyi yaparken ve gerek medreseye ve medresedekilere
harcama yaparken hiçbir kimseden veya hiçbir kurumdan bir kuruş dahi
yardım almamıştır.
Şeyh hazretleri ilim ve alimlerin kadru kıymetini, şerefini
anlatmak için özel gün ve gecelerde örneğin; Cuma gecelerinde toplantılar,
meclisler teşekkül ettirirdi. Onlara iltifat eder, onları ilme teşvik
ederdi. İlim ve alimlerin faziletlerini ihtiva eden ayet ve hadisler
okuyup anlatırdı.
Şeyh İzzeddin (k.s.) ilim hakkında şöyle buyuruyordu:
"Kim dünyayı isterse ilim okusun. Kim de ahireti istiyorsa ilim
okusun ve kim de hem dünyayı, hem ahireti istiyorsa yine ilim okusun."
Şeyh Hazretleri (k.s.) ilim ile ilgili şu misalleri verirdi:
"Eğer burada aynı ana babadan olan birkaç kardeş
bulunsa ve bu kardeşlerden biri büyük bir mertebe sahibi olsa. Birisi
doktor, öbürü mühendis, öbürü aşiret reisi olsa. Diğeri de servet sahibi
zengin biri olsa ve yine diğer birisi büyük bir makam sahibi olsa. Yaş
itibari ile en küçükleri alim olsa ve bunlar bir meselede istişare etseler.
Önemli bir konuda karar vermek isterseler görülecek ki, hepsi alim olanın
ağzına bakarlar. Ve onun görüşüne müracaat ederler. Çünkü inanırlar
ki, en kesin çözüm ve hayırlı netice alimin yanındadır. Bu arada kendi
meslek, mertebe ve makamlarını unuturlar. Allah'ın yücelttiği ilim makamını
yüceltir ve ona son derece itibar ederler."
Şeyh İzzeddin (k.s.) hazretleri, Hz. Ali (r.a.) efendimize
nispet edilen şu beyitleri çokça okur ve terennüm ederdi: "Fazilet
ilim ehlinin hakkıdır. İlim ehli hidayetli yol arayanlara hidayeti gösteren
rehberlerdir."
"Kişinin kıymeti, bildiği şeydir. Cahiller ise ilim
ehline düşmandır. Öyle bir ilim tahsil et ki, onunla daima diri kalır
yaşarsın. Zira insanlar ölür; ama ilim ehli olanlar diridirler."
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİ (K.S.) İLMİ
İLE AMEL EDİYORDU
Şeyh İzzeddin (k.s.) ilmi ile amel etmeye çok önem verirdi
ve daima bunu tavsiye ederdi. Peygamber?in (s.a.v.) şu hadisini pek
çok dile getirirdi: "Kim bildiği şeyle amel ederse Allah ona bilmediğini
öğretir." (Keşfulhafa C.2 S. 265.)
Zira ilmin semeresi (meyvesi) ameldir. Amelsiz ilim gayesiz
bir vesiledir ve meyvesiz ağaca benzer. İlmi ile amel etmeyen alimden
uzak olmanın gereğine işaret ediyor ve şu şiiri okuyordu:
"Eğer ilim ile takva yoksa o ilimde hayır yoktur.
Eğer takvaya cehalet hakim ise o takvada hayır yoktur."
Şeyh hazretleri ilmi ile amel etmeyen alimlerden sakınmanın
gereğini, şu kıssayı anlatarak vurguluyordu: ?Alimin birisi kumsal bir
yerde sırtüstü uzanan ve insanları aldatmaktan vazgeçen bir şeytan görür
ve ona sorar: ?Görüyorum ki sen insanları aldatma ve kandırma görevini
yapmıyorsun. Niçin?? Lanetlenmiş şeytan der ki: ?Bu işi benim yerime
yapacak halifelerim var.? Alim tekrar sorar: "Halifelerin kimlerdir?"
Şeytan der ki: " Onlar İlmi ile amel etmeyen kötü alimlerdir."
Şeyh İzzeddin hazretleri şöyle buyurdu: ?Babam Şeyh Ahmed
El -Haznevi (k.s.) bize ilim ile amel etmeyi emrederdi ve bizi teşvik
ederdi. Ne bana ne de Şeyh Alâaddin'e (k.s.) ilimden ayrı kalmamamız
için her hangi bir iş ve hizmet emretmezdi. Talebelere ders vermemizde
bir aksaklık olmaması için bazı işleri bizzat kendisi yapardı. Onu böyle
gördüğümüzde: "Ne olur biz yapalım." diye çok yalvarıyorduk
ve istirhamda bulunuyorduk. Şeyh Ahmed El - Haznevi (k.s.), ilim ile
uğraşmaya mani olacak hiç bir şeye müsaade etmez ve müsamaha göstermezdi.
HAZNEVİ - NAKŞİ TARİKATININ GÜZELLİKLERİ
HAKKINDA ŞEYH
İZZEDDİN HAZRETLERİNİN BAZI SÖZLERİ
Şeyh İzzeddin (k.s.) şöyle buyurdu: ?Bil ki Nakşibendi
Tarikatı (Allah kudretiyle onu muhafaza buyursun), sahabenin (Allah
cümle ashabdan razı olsun) çoğunun yaşayışını esas alır. Bu tarikat
asliyetini ve safiyetini geldiği gibi koruyor. Bu tarikatta ilave olmadığı
gibi ondan bir şey de çıkarılmamıştır.
Bu tarikat bütün hal ve hareketlerde adet, ibadet ve muamelelerde
Allah-u Tealâ'ya karşı bir huzur içerisinde, bidat olan şeylerden ve
ruhsatlardan uzaklaşarak kâmil bir azimet ve sünnete bağlılık içinde
zahiren ve bâtınen Allah'a karşı olan kulluğun devamlı olmasından ibarettir.
Bu tarikatta en büyük vasıta Sıddık-ı Ekber olan Ebu Bekir
Sıddık (r.a.)'dır. Tarikatın iki rüknü vardır. Bu iki rükün kime nasip
olduysa o kimseye sanki bütün üstünlükler ve hayırlar nasip olmuştur.
Bunlardan birincisi: Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kemâl derecesinde ittiba
etmek. İkincisi ise: Kâmil olan Şeyhe sevgidir.
Yine Şeyh İzzeddin (k.s.) şöyle buyurdu: ?Allame İbn-i
Hacer El- Haytemi Fetava-ı Hadissiyye isimli kitabının sonunda Nakşibendi
tarikatından bahsederken der ki: ?Sofilerin cehaletinden uzak ve selim
olan tarikat yüce olan Nakşi tarikatıdır.? Bu büyük alimin bu şehadeti
bu tarikat hakkında şehadet olarak kafidir.?
Şeyh İzzeddin (k.s.) şöyle buyurdu: ?Apaçık ve tecrübe
ile sabit oldu ki, Tevhid derecesine ulaşmak için müride en yakın ve
kalıcı olan tarikat Nakşi tarikatıdır. Çünkü bu tarikatın aslı tasavvufa
ve Peygambere varis olan mürşidin terbiyesine dayanır. Müridin nezdindeki
seyr ve sülûke cezbe mukaddimdir. Bu tarikat şu mubarek sözde ortaya
çıkar: "Allah göğsüme neyi koyduysa ben de onu Ebu Bekir'in göğsüne
döktüm." (Hadis-i Şerif)
Bu üstünlüğün mimarı bu incilerin vasıtası Hz. Ebu Bekir'dir.
Sünnete ittiba, bidattan uzaklaşma, azimetle amel, rezil işlerden uzaklaşma,
fazilet ve ahlâkın güzellikleri ile süslenmeyi şiar edinmiştir.
Şeyh hazretleri (k.s.) şöyle buyurdu: ?Batın ilmini öğrenmek
bazı insanların kurtuluşuna sebep olurken, diğer bazılarının helak olmasına
sebep olur. Selim bir kalbi olmayan kimseye seyr ve sülük, muamele adabını
öğrenmek farz-ı ayındır. Bu hakikat, hem önce gelen hem sonradan gelen
alimlerce sabit olmuştur.?
?Allame İbn-i Hacer'in Tuhfet-ul Muhtaç kitabı gibi kaynak
kitaplar derler ki: ?Selim bir kalb sahibi olmayan herkese kalb hastalıklarının
ilacını, kibir, ucb, riya vb. öğrenmesi farzdır. Fakat bu ihtimal farz-ı
kifayedir. Tıp ilmini öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu gibi.?
?Gaye isimli kitabın şerhinde Şafii alimlerinden Hatip
Eş-Şirbini şöyle der: ?Taharet; vacip ve sünnet diye ikiye ayrılır.
Vacip ise bedeni ve kalbi diye ikiye ayrılır. Kalbi taharet; haset,
ucb, kibir gibi. İmam-ı Gazali der ki: ?Kalbi taharetin haddini, sebebini
ve ilacını bilmek farzdır.?
?En kötü ucb (kişinin kendini beğenmesi), kişinin hatalı
görüşünü beğenmesidir. Üstelik bu görüşüyle sevinir, ısrar eder; kimsenin
nasihatini kabul etmez, herkese hor bakar. Cenab-ı Allah buyuruyor ki:
"De ki (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları,
kendileri muhakkak iyi yapıyorlar sanarak dünya hayatında çalışmaları
boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi ?" (El-Kehf: 103-104)
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİNİN ŞAHSİYETİ
ve BAZI SIFATLARI
Şeyh hazretleri (k.s.) orta boylu idi. Kısadan uzun, uzundan
kısa idi. Heybetli, celâletli ve vakarlı idi. Onunla ilk görüşen ondan
heybet kapar ve ürkerdi. Bu ise Hz. Peygamber'e (s.a.v.) iktida etmesinden
kaynaklanıyordu. Fakat onunla ilk görüşen ve ürperen insan onunla konuştuktan
ve ünsiyetten sonra bu hali unutur, korkusu sevgiye dönüşürdü. Onunla
ünsiyet ve mücaleseden tatlı sözlerinden çok haz alır rahatlardı.
Birisi ona bir soru sorsa sorusunu en güzel şekilde cevaplandırır,
cevabın anlaşılmasını kolaylaştıran misaller verirdi. O kişi Şeyh'in
(k.s.) meclisinden ayrılırken mutlaka ikna olmuş bir vaziyette ayrılırdı.
Ömer'in cesareti, Hatem'in cömertliği, Ahnef'in hilmi ve İyas'ın zekâsı
onun için biçilmiş kaftandı.
Şeyh İzzeddin (k.s.) sorulan bir soruya Allah'ın kitabından,
Hz. Peygamber'in hadislerinden, sahabeden günümüze kadar gelip geçen
İslam ümmetinin alim ve salihlerinin üzerinde ittifak ettikleri meselelerden
cevap verirdi.
ŞEYH HAZRETLERİNİN (K.S.) MARİFET
ve HİKMETLERİNDEN ESİNTİLER
Şeyh hazretleri şöyle buyurdu: ?Kalb hastalıkları içinde
hasetten daha zararlısı yoktur. Alimleri tehdit eden afetlerin en büyüğü
de budur.
-Bir baba kendi çocuğunun kendisinden üstün olmasını istediği
gibi ruhi (manevi) bir baba olan mürşid de kendi müridinin kendisinden
üstün olmasını ister.
-Muhabbet, istifade etmenin mıknatısı (cazibesi)dir.
-Güneşe baksanıza çok büyük olduğu halde ince bir bulut
tabakası onun önüne geçti mi hizasını gölge yapar.
Şeyh İzzeddin hazretlerinden (k.s.) olağan üstü bir iş
sadır olduğu zaman diyordu ki: ?Benim kerametim yoktur. Ben bunu, Allah'ın
bana verdiği akıl ve ferasetle bildim.?
-Mürid tavus kuşu gibi olmalıdır. Daima siyah ön ayaklarına
bakmalıdır. Rengârenk olan tüylerinin güzelliğine aldanmamalıdır. Bu
güzellik kendisinden olmadığı gibi onu ucb ve fitneye de sürükler.
-İnsanın gücünü aşan kahredici düşünceler mürid olan kimseye
zarar vermiyor ise de ondan dolayı istiğfarda bulunmak gereklidir.
- Allah (c.c.) Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hatırı için zahiri
meshi (dış değişmeyi) Ümmet-i Muhammed'den kaldırmıştır. Eski ve geçmiş
ümmetlerden biri günah işlediği zaman; domuz, maymun veya köpek suretine
girerdi. Bu dış mesh (değişme) bu ümmette yoktur. Yalnız manevi mesh
(iç değişme) hala vardır. Bu manevi meshin iki belirgin alameti vardır.
Vaaz-ü nasihatten müteessir olmamak, yapılan günahlardan pişman olmamak
ve müteellim olmamak.
- Allah korkusu kalbe girince (yasak) olan şehvetleri
yakar ve o kalbde dünyaya istek kalmaz.
Şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz
kılan birisinin namazda iken azaları ile oynadığını görür ve şöyle buyurur:
"Eğer bunun kalbinde huşu olsaydı, organları da kalbe bağlı olarak
huşu içinde olur, haşyet duyardı."
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİNİN (K.S.)
ÖNEMLİ BAZI HUSUSİYETLERİ
 |
Şeyh hazretleri mutasavvıf olan bir
fakih, ilmi ile amel eden bir alim ve insanları hikmet ile irşad
eden bir mürşid idi. Öyle bir şahsiyetti ki, şeriat ve tarikatı
cemetmişti. İnsanları dine davet ederken dinin güzelliğini, tarikatın
mükemmelliğini izhar ediyordu.
Şeyh İzzeddin (k.s.) avamın ve havasın
arasında İslam'ı yaydı. Onun adabını öğrenmek ve tarikatına girebilmek
için guruplar halinde insanlar akın akın yanına geldiler. İrşad
ve kulları ıslah için: gayret, kâmil bir rüşd, kuvvetli bir akıl,
geniş bir göğüs, üstün bir ahlâk, sâfi bir nefs, isabetli bir
görüş ve hüsnü niyet gereklidir. Bütün bunlar ancak şehvetlerin
zayıflayıp yok olması, nefsin belirli desiselerden, çirkin hasletlerden
kurtulup safa bulması ile mümkündür. İşte Şeyh hazretlerinin irşadının
başarı sırrı budur; kemâli bu zaviyedendir. İnsanların kalblerini
bu sır ile kazandı; onların derinliklerine bu sır ile girdi; hislerini
ve şuurlarını böyle uyandırdı.
|
Şeyh hazretleri büyüklere hürmet eder ve onları yüceltirdi.
Küçüklere merhamet eder, atıfta bulunurdu. Her insanı layık olduğu makamda
görür, herkese aklına ve idrakine göre muamele ederdi. Adil, insaflı
ve her hak sahibine hakkını veren, nereden gelirse gelsin hakkı kabul
eden ve haksızlıktan uzak olan bir müslüman için üstün bir misal teşkil
ediyordu.
Şeyh hazretleri çok gayret sahibi idi. Haklı ve mazlum
olan gayri müslimin hakkını müslümanlardan alırdı. Kim olursa olsun
insanlara zulüm etmemeleri için müslümanları ikaz ederdi. Madem insanlar
aynı yer küresinde yaşıyor, aynı toprakta iskân ediyorlar, o halde birlik
ve beraberlik içinde olsunlar diye uğraş gösterirdi
Sıdk, doğruluk, ihlas, nefs safiyeti, vicdan temizliği,
doğru söz söylemek gibi hususlarda önder bir şahsiyet idi. Derin düşünceli,
görüşü isabetli, insanların gönüllerine nüfuz eden, onların konuşup
söylemek istediklerini hemen kavrayan bir özelliğe sahipti.
Dış görünüşe aldanmazdı. Hiç bir hal ve durum ona karışık
gelmezdi. Şeyh İzzeddin'nin (k.s.) sıdk-u ihlası ve kalb safası; müridlerin
ona uymalarının ve emrini dinlemelerinin sırrı idi.
Şeyh hazretlerinin metodu terbiye ile dopdoluydu. Bu
yönden tarikatın müceddidi sayılmaktadırlar. Bu anlayışı kendine tabi
olanlara ve müridlerine de aşılamıştı.
Şeyh hazretleri yüklendiği bu emaneti sadece yakın akraba
ve etrafına tebliğ etmekle kalmamış, İslam dünyasının her köşesine,
Avrupa ve Arap memleketlerine kadar ulaştırmıştır.
Gittiği her yerde izzet ve ikram ile karşılanırdı. Renkleri
farklı, ayrı dillerden muhtelif insanlar onun etrafında toplanıyorlardı.
Hikmetli sözlerinden, tatlı pınarından istifade ederlerdi. Şeyh?in konuşmaları,
dinleyenlerin kalbine ve kalb derinliklerine nüfuz ederdi.
Dinleyenler onun iksir misali sohbetini işittiklerinde
ona intisap edip tarikatına girmek ve biat etmek isterlerdi. Bunun yanı
sıra takvanın lezzetini, imanın halavetini tadarlar ve geçmişte yaptıkları
hatalardan rucu eder, tevbeyi gerçekleştirirlerdi. Aklen ve fikren uyanırlardı.
Ona tabi olanlar; İslam?ı anlayan, aslına inen, kıymetlerini kavrayan,
fiilleriyle, sözleriyle, ahlaklarıyla birer mü?min olarak İslam?ı yaşarlardı.
Bu yüzden her yerde kalabalıklar halinde insanlar aşk ve şevk ile tarikatına
koşuyorlardı. Nefsini tasfiye eden, Allah'a adayan bu üstün insandan
gördükleri ihlas sebebiyle; ciddiyetle, sevgi ve atılganlıkla tarikata
giriyorlardı.
Şeyh hazretleri art niyetlerden uzaktı. Sözleri senetti.
Edep, marifet ve hakikat talipleri bu senede dayanır ve itimat ederlerdi.
Hâl ve hareketleri vaaz-u nasihatleri nesillere ibret oldu ve tesir
etti.
Şeyh hazretleri; fikri derin, aklı güçlü, görüşü keskin
bir şahsiyetti. Tercihi ve görüşü isabetli, tedbiri güzel ve keskin
zekâlıydı. Daima doğru bir feraseti ve şaşmayan tespiti vardı, zekâda
bir dahiydi.
En büyük özelliği iyi niyet sahibi olmasıydı. Her şeyi
Allah için yapardı. Bunu daima ön planda tutar, niyetsiz bir tek kuruş
harcamazdı.
Tasavvuf kitaplarını pek çok mütalaa ederdi. Kitap hiç
elinden düşmezdi. Okumaya başladığı kitabı sonuna kadar okur, bitirir
ve o zaman yerine koyardı.
TARİKAT ADABI HAKKINDA ŞEYH'İN (K.S.)
SÖZLERİNDEN ESİNTİLER
Allah'a hamd, Peygamber'e (s.a.v.) salâtu selâmdan sonra
şöyle buyurdu: ?Nakşibendi tarikatı -ehlinin sırrını Allah pak eylesin-
edeplerle ve yüksek terbiye ile dopdolu bir tarikattır. Bu edep ve terbiyeden
biri nefsi kırmaktır. Zira kötülüğü emreden nefs Allah'a düşmandır.
Bu nefs Allah'ın buğzettiği her şeyi seviyor, razı olduğu her şeye de
buğzediyordu. Müride yakışan kötülüğe teşvik eden bu nefsi kırmaktır.
Çünkü bu nefis kırıldıkça insan yükseklik ve izzet kazanır.
Bunu yapabilmenin yollarından birisi şudur: Kişi kendi
nefsini bütün insanlardan daha hakir ve düşük görmelidir. Eğer böyle
inanır ve görürse rahat yaşar, müteellim olmaz. Kendine pay ayırmayan
veya aramayan, kimse ile münakaşa ve düşmanlık yapmaz. Kendi mecrasında
akan ve temas ettiği her şeye hayat veren, gülleri, çiçekleri ve çeşit
çeşit ekinleri canlandıran, canlıların ilacı, meyvesi, gıdası ve lezzet
olan bitki ve ekinleri yeşerten su gibi olur.
Mürid kendine pay ayırmamalı ve düşünmeli ki bu pay imtihan
içindir ve ne lüzumu vardır? Malı olduğu için şeref ve üstünlük taslıyorsa,
bazı gayri müslimlerin malı haddi hesabı bilinmeyecek kadar çoktur.
Eğer güçlü olduğunu iddia ediyor ve bundan dolayı üstünlük taslıyorsa;
deve, fil gibi bazı hayvanlar ondan daha güçlüdür. Eğer bilgili olduğundan
dolayı üstünlük taslıyorsa şeytan ondan daha bilgiliydi. O zaman fazilet
ve şeref, nefsi kırmakta, zelil etmektedir. İşte o zaman nefs Allah'ın
kendisinden istediğini vermiş olur.
Şah-ı Nakşibend (k.s.) şöyle buyurdu: ?Müslümanların en
aşağısı olan kimseden daha üstün olduğunu iddia eden kimse daha tarikatın
kokusunu bile koklamamıştır. Çünkü yükseklik ve üstünlük tevazu ve merhamet
ile ölçülür.?
Allah (c.c.), Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ashabını methederken
şöyle buyuruyor: "Beraberinde bulunanlar; kâfirlere karşı çetin,
kendi aralarında merhametlidirler." (El-Fetih Suresi: 29)
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah
mütevazı olanı yüceltir." Tevazu Allah için olduğu zaman faydalıdır.
Zengine zengin olduğu için, mertebe sahibine mertebesi için, güçlü olana
gücü için gösterilen tevazu zararlıdır ve dini zayıflatır. Allah'a olan
inanca menfi mânâda etki eder. İşte böyle yanlış bir tevazu insanı helak
eder; yapılan amelleri boşa çevirir. Bunu söylerken şunu da unutmayalım:
İnsanın tevazusu, onu iyiliği emretmekten ve kötülüğü nehyetmekten alıkoymamalıdır
ve bu dereceye ulaşmamalıdır.
Dine muhalefet edenle mücadele edilmeli, bu mücadele bu
muhalefetin kalkması için olmalı, o insana düşmanlık için yapılmamalıdır.
Doktor hastayı ameliyat edip karnını yararken hastaya acı vermek için
değil, hastalığı tedavi için bunu yapmalıdır.
Allah yolunda cihad eden kimse, mücadele ettiği kimselerden
kendini daha aşağı kabul etmelidir. Çünkü sonu ve akibeti meçhuldür.
Kimin nasıl olacağı belli değildir.
Nasihate muhtaç kişi bazen tevbe eder. Allah tevbesini
kabul eder. Nasihat eden ise -Allah korusun- Allah'ın emrinden çıkar,
yanlış yola girer ve sapıtabilir.
Şeyh (k.s.) şöyle buyurdu: "Gafleti yok etmek lazım.
Gafletten kurtulmak ve sefaletin kökünü kurutmak lazım. Zaten tarikatın
faydası ancak gafleti yok etmekle olur." Peki gaflet nedir? Gaflet
nefsin çeşitli düşünceleri ve kalbin vesveseleridir. Kalbin dolaşması,
kayması, kişinin başkalarıyla münakaşa ve husumet yapması, dine uygun
düşmeyen alış-verişler ve insanı Allah'tan uzaklaştıran her fiildir.
İnsan gafleti bertaraf ettikten sonra iki hususa son derece dikkat etmelidir:
BİRİNCİSİ: Daima kalbini kontrol etmesi lazımdır. Sanki
kalbi durmadan ?Allah, Allah, Allah? diyor. Sanki kalbinde ağız ve dil
varmış gibi bu dil ve ağızdan Allah'ı zikrediyor. O takdirde bu beden
bu zikrin tesiriyle titrer ve sağa sola harekete geçer. Kişinin belli
bir zaman zikredip, diğer zamanlarda unutması yetmiyor. Daima Allah'ı
zikretmelidir. Tuvalette, yatarken, yürürken, münasebet esnasında kısaca
her hal-û kârda ve her an Allah'ı zikretmelidir. İşte yarışmak isteyenler
böyle bir huzuru yakalayabilmek için yarışmalıdırlar.
İKİNCİSİ: Kişi kendini her zaman Cenab-ı Hakk'ın gölgesinde
görmelidir. Aynı zamanda Allah'ın velilerini de sevmelidir. Nakşibendi
büyükleri, insanın zahiri meyletmesi ile yetinmezler. En üstün mertebe
ne ise ona teşebbüs etmeli ve daima kalbi ile Allah'ı zikretmelidirler.
Biz bizden istenen şeyleri yapmıyoruz. İstenilenden uzağız.
O şuuru yaşamıyoruz. Allah şöyle buyuruyor: "Kendileri uykuda oldukları
halde sen onları uyanık sanırdın." (Kehf Suresi: 18)
VERA ve TAKVASI
Şeyh İzzeddin (k.s.); bütün nefeslerini ?takva takva?
diye alıp veren, takvaya teşvik eden, ona; insanları davet eden ve muttaki
bir nesil yetiştirmek için bütün imkanlarını seferber eden gayretli
bir şahsiyetti. Bunu yaparken her şeyini feda ederdi ve kimseden dünyevi
bir yardım istemezdi. Tabir-i caiz ise katılık icap ederse katılık cenahını
sergilerdi. Talebelere karşı halim-selim olmak gerekiyorsa öğle olurdu.
Gerek kendisi ve gerekse yetiştirdiği talebeler ve alimler,
irşat ve ilim öğretmeye karşılık asla hediye kabul etmezlerdi. Çünkü
o bu hizmetinin karşılığını yalnızca Allah'tan beklerdi. Hediye küçük-büyük,
kıymetli- kıymetsiz kabul etmezdi.
Bir gün şöyle bir hadise vuku buldu: Şeyh İzzeddin (k.s.)
Rakka şehrinde irşat görevini ifa ederken yanında olan ve onunla dolaşan
birisi vardı. Bu kişi fakir idi ve üstü başı eski idi. Hava soğuk, mevsim
kış idi. Rakka'lı birisi bu adama acıdı ve ona üşümesin diye bir ceket
vermek istedi. O fakir kişi Şeyh hazretleri ile irşad görevinde olduğundan
cekete ellememek ve ona dokunmamak için bağırdı ve yılandan kaçar gibi
kaçtı. En muhtaç olduğu bir anda bakın nasıl davrandı. Sonra fakir kişi
öbür adama dedi ki: ?Senden bunu almamamın sebebi şudur: Ben Şeyh (k.s.)
ile irşattayım, tarikatın adabı buna engeldir.?
?Allah'a yemin ederim ki, kişinin hayatı ilim ve takva
iledir.
Eğer bu ikisi yoksa kişinin şahsiyetinin pek kıymeti yoktur.?
Şeyh buyuruyordu: ?Bir mürşidin birçok talebesi vardı.
Bunlardan birisini hepsinden daha çok severdi. Diğerleri bu sevgiyi
kıskandılar ve onu çekemediler. Bu mürşid talebelerinin hasedini ve
çekememezliğini anladığından onları denemek kastıyla dedi ki: ?Herkes
bir kuş ve bir bıçak alsın ve kuşunu kimsenin görmediği bir yerde kessin.?
Herkes kuşunu kesip getirdiği halde bu çocuk kuşunu kesmeden geldi.
Hocası sordu: ?Niçin kuşu kesmedin?? Çocuk dedi ki: ?Siz kimsenin görmediği
bir yerde kesin dediniz. Nereye gitsem Cenab-ı Hakk'ın beni gördüğünü
ve hiç bir yerin ve şeyin ona gizli olmadığını gördüm. Onun için kesemedim.?
Mürşid öğrencilere döndü ve dedi ki: ?İşte bu murakabe
ve anlayış sebebiyledir ki bu çocuğu sizden daha çok seviyor ve size
takdim ediyorum.
Şeyh hazretlerinin (k.s.) tavkası dillere destan idi.
Öyle ki hiç bir şüpheli şeye yanaşmazdı. Küçüklükten beri ihtiyatlı
idi. Şeyh İzzeddin (k.s.) kelimenin tam manası ile salih idi. Vera ve
ihtiyat sahibi idi. Allah'a çokça ibadet eden bir abid idi.
Şeyh hazretleri (k.s.) asla boş kalmazdı; ya ibadet ederdi,
ya kitap okurdu, ya Allah'ı zikrederdi, ya da sadaka veya namaz ile
veyahut insanları irşat ile, talim ve terbiye ile insanların ihtiyaçlarını
karşılamakla meşgul olurdu.
Çok vera sahibi idi. Çok ağlardı ve gözleri daima yaşlı
idi. Hiçbir dünyevi makamı ne kendisi ne de evlatları için arzu etmezdi.
Makam ve mevki için uğraşmazdı.
ŞEYH HAZRETLERİNİN (k.s.) İSTİKAMETİ
ve PEYGAMBERİN (s.a.v.) SÜNNETİNE BAĞLILIĞI
Şeyh İzzeddin (k.s.) istikamet üzere olmayı, kendine hem
yol hem de prensip edinmişti. İstikamete uyan bir işi alıp kabul ediyor,
uymayanı reddedip terkediyordu.
Şeyh Hazretleri (k.s.) yanlış olan işe buğzeder, asla
kabul etmezdi. İstikameti severdi. Şeyh hazretlerinin bu uygulaması:
"Emredildiğin gibi dosdoğru ol" (Hud Suresi: 112) ve: "Allah'ım
bizi dosdoğru yola ilet" (El - Fatiha Suresi: 6) ayeti kerimelerinin
kendi alemindeki yansımaları idi.
Şeyh hazretlerinin en büyük gayreti ve çabası, insanların
dine sarılmaları ve Peygamberin (s.a.v.) sünnetine tabi olmaları idi.
Şu hikâyeyi daima anlatırdı: ?Bir şeyhin talebeleri vardı.
Bunlardan birisini çok severdi ve onu diğerlerine takdim ederdi. Diğer
talebeler bundan müteessir oldular. Şeyh efendi bu öğrenciye fazla iltifatının
sebebini anlatmak istedi. Bir caminin yanında idiler. Şeyh efendi hepsine
camiye gelin girin diye emretti. Hepsi önce sol ayaklarını camiye atarak
girdiler. Sevdiği öğrenci ise önce sağ ayağını camiye atarak girdi.
Şeyh ikinci kez emretti: ?çıkın.? O sevdiği hariç diğerleri önce sağ
ayakları ile çıktılar. O talebe ise önce sol ayağını çıkardı. Bunu gören
şeyh dedi ki: "İşte bu öğrenci benimdir, sizinle her hangi bir
alakam yoktur." Bakınız sünnete tabii olduğu için şeyh efendi ona
nasıl iltifat etti.
Şeyh İzzeddin (k.s.) bu hikaye ile şu sonuca varmak istiyordu.
Hakki bir mürşidin gayesi, insanların dine sımsıkı sarılmaları ve Peygamber'in
(s.a.v.) sünnetine tam uymalarıdır. Yoksa gaye etrafında çok insan toplama
değildir. Şeyh (k.s.), Hz. Peygamber'in sünnetine sımsıkı bağlı idi.
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Kim ölmüş bir
sünneti ihya ederse elli veya seksen şehid ecri vardır."
Şeyh hazretleri (k.s.) bidatlardan ve dine uymayan şeylerden
son derece sakınırdı ve derdi ki: ?Bunların olduğu yerde tarikat ölür
ve söner. Çünkü tarikatın varlığını sürdürebilmesi sünnet ile amel etmek
ve bidatları terketmekle mümkündür.
Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) tarikat-ı aliyyeyi dünya
menfaatlerine alet etmediği gibi başkalarının da alet etmesine şiddetle
karşı çıkıyordu. Kendi menfaatlerine kullanmaya çalışanlara hiç taviz
vermiyordu. Bu anlamlı metodu yaşayıp yaşatmaya çalışıyordu. Müslümanların
bu gibi şahıslara aldanmamaları için kendi mesuliyetinin gereği olarak
onları defalarca ikaz ettikten sonra bu gibi art niyetli ve sünneti
yaşamayan insanları ilan ederek şerlerine son veriyordu. Sünneti ve
sünnet ehlini korumak ve bidatlarla mücadele etmek onun asli metodu
idi.
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİNİN (k.s.)
MENKIBELERİ ve SİRETİ
Şeyh hazretleri (k.s.) onu dinleyen insanların kalbine
tarikatın hak olduğunu, dini ve dinin adabını yaşamanın Hz. Peygamberin
(s.a.v.) ahlâkını yaşayabilmenin en büyük vesilesi olduğunu vurgular
ve bu fikri sürekli aşılardı.
Makam sahibi veya sorumlu birisine bu tarikatın adabını
ulaştırmak istediği zaman zahiri bir sebep bulur mutlaka ona ulaşırdı.
Ona dinin ve tarikatın adabından mümkün olduğu kadar bahsederdi. Şeyh
Hazretleri (k.s.) Meşfa eş-Şami Şam hastanesinde yattığı günlerde bu
hastaneye her tabaka ve sınıftan o kadar ziyaretçiler geldi ki bu olay
herkesin dikkatini çekti. Hastane sanki bir medrese oldu. Doktorlar,
ilgililer ve herkes dinin ve tarikatın adabını öğrenmeye başladı. Bu
olay Şam'da büyük yankı uyandırdı. Şeyh hazretleri (k.s.) hastaneden
çıkarken şöyle diyordu: ?Allah'a hamd-ü senalar olsun ki Şam halkı Haznevi
Tarikatının hakikatini, müridlerin Şeyhlerine olan sıdk ve ihlasını,
müridin; mürşidin sevgisine maldan, evlattan, akrabadan daha çok değer
verdiğini bizzat gördüler.?
Şeyh İzzeddin?e (k.s.) , kendi geçimini kendi temin ettiği
gibi, misafirlerin, bazen sayıları on binleri aşan ziyaretçilerin dergâhta
daimi kalan ve şimdi sayıları iki bine ulaşan öğrencilerin, hergün sayıları
dört yüzü bulan misafirlerin iaşelerini de temin ediyordu.
Bütün bu ihtiyaçları kendi malından karşılıyordu, Allah'tan
başka hiç kimseden hiç bir şey kabul etmiyordu. Bu infak ve harcama
yorulmadan, usanmadan, başa kakmadan, öf bile demeden seksen küsür yıldır
devam etmektedir.
Bu yüzden görüyoruz ki uzaktan yakından her yoldan insanlar
gelip onun tarikatına giriyorlar. Suriye'den, Türkiye'den, Amerika,
Avrupa ve daha başka ülkelerden insanlar işlerini güçlerini terkedip
geliyorlar; Şeyh'in (k.s.) dergâhında o safi, temiz, manevi pınardan
su içmek ve tevbe etmek için, günahlardan vazgeçmek için ve iyi işler
yapmak , Allah'a taat ve ibadet için gelip Allah'a söz veriyorlar.
Şeyh hazretleri (k.s) dinin bütünü ile meşgul oluyor
ve buna çokça ihtimam gösteriyordu. Bütün işlerinde ve sözlerinde ihlas
ve hüsnü niyete dikkat ediyor ve diyordu ki: ?Kişi yaptığı işlerde son
derece ihlasa riayet etmelidir. Zira Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Halbuki
onlar Allah'a onun dininde ihlas (ve samimiyet) ten başkasıyla emrolunmamışlardı."
(Beyyine suresi: Ayet 5) Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Ameller
niyetlere göredir. Herkese niyetinin karşılığı vardır."
| Meşhurdur ki Şeyh (k.s.) niyetini salih etmeden hiç bir şey
yapmaz ve hiçbir şey söylemezdi. |
|
Çok ülke gezdi. Oralarda da vaaz ve irşad eyledi, hareketiyle
binlerce insan günah bataklıklarından kurtuldu. Onlara sahih imanı ve
İslam?ı anlattı. Allah'ın kitabına ve Peygamberin sünnetine nasıl sarılmaları
gerektiğini gösterdi. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) sünnetine son derece
bağlıydı. Daima dinde en kuvvetli olanını alırdı. Eğer bir meselede
bir kaç görüş varsa en üstününü seçerdi.
Tarikatın adabına bağlıydı. Adaba uymayan şeylerden sakınırdı.
Hatta şöyle buyurdu: ?Bir defa Şeyh Ahmed EI-Haznevi (k.s.) alimleri
topladı ve kızarak onlara dedi ki: ?Tarikatta meydana gelen bidatlardan
siz sorumlusunuz. Çünkü siz adabı tam öğretmiyorsunuz, onlar ise zaten
bilmezler.?
Şeyh İzzeddin (k.s.) misafirlerle çok ilgilenirdi. Yemeklerine
dikkat ederdi. Bazen fırına gider ve çıkan ekmekte bir kusur var mı
diye kontrol ederdi. Eğer ekmek hamur veya iyi pişmemiş ise hemen fırıncıyı
ikaz ederdi. Bazen mercimek çorbası tabaklara dökülürken hazır olur
ve derdi: ?Daha başka çeşitli yemekler veremiyoruz; zira misafirler
çok Allah'a hamd olsun.?
Şeyh hazretleri şöyle buyurdu: ?Allah'ın her nimetine
şükrediyorum. Babam üç hasletten dolayı Allah'a hamd ederdi. Ben de
aynı şekilde Allah'a hamd ediyorum.
Birincisi: Hiç bir fakiri boş çevirmedim.
İkincisi: Hiç kimseden herhangi bir mal istemedim.
Üçüncüsü: Şeyh hazretlerinin (k.s.) dergâhı hiç bir zaman
talebesiz kalmadı.
Bulundukları bir mecliste Bir gün Şeyh hazretleri mürşidi
Şeyh Ahmed (k.s.) hakkında çölde yaşayan bir bedevinin ağzından şu kıssayı
anlattı:Bir bedevi alimlerin sohbet ettikleri meclise geldi ve bir şeyler
anlatmak istediğini söyledi ve şöyle dedi: ?Biz çölde yaşayanlar helali
haramı bilmezdik, temiz olanı temiz olmayandan ayıramazdık. Necaset
bakımından koyun ile köpek arasında fark görmezdik. (Bazı mezheplere
göre köpek necistir) Daha Şeyh Ahmed el-Haznevi (k.s.) ile tanışmamıştık.
Çölde yaşadığımız için kazanlarda, tencerelerde ayran çorbası yapardık.
Köpekler o çorbadan içmek için gelirdi. Benim ailem gelen köpeği, çorbanın
içinden çıkardığı ıslak kepçe ile vurur ve tencere içine koyardı. Islak
kepçe köpeğe temas ettikten sonra tekrar kazana veya çorba tenceresine
girerdi. Yıkanmadan temizlenmeden kabın içine daldırılırdı. Biz tarikata
girdikten sonra Şeyh Ahmed EI-Haznevi bize dinimizi, tarikatı, helali,
haramı öğretti, dinin inceliklerini bildirdi.
Yine böyle bir gün Şeyh Ahmet'in (k.s.) arkasında yatsı
namazını kıldım ve eve gittim, baktım ki benim eşimin elinde bir tencere
var onu dökmeye götürüyor. Dedim ki bu nedir, içinde ne var? Dedi ki
içinde ayran var. Bir kedi bundan içti, ben de temiz değil diye dökmeye
götürüyorum. Ben dedim ki: Bu necis değil, temizdir dökme. Ailem dedi
ki: Sen benim Şeyhime git ondan temiz olduğuna dair fetva getir kabul
edeyim, yoksa sen temiz desen de mutmain olmam.
Anladım ki ben onu ikna edemem. Tamam dedim ve Şeyh Ahmed'e
(k.s.) geldim, meseleyi anlattım buyurdu ki: ?Sizin oturduğunuz yere
yakın nehir var mı? Biz nehrin tam kenarındayız dedim, Şeyh buyurdu
ki muhtemel kedi herhangi bir necaset yedikten sonra nehire gitmiş ve
su içerek ağzını temizlemiştir, yine de hanımına söyle madem öğle ihtiyatlı
davranıyor o ayranın yağını alsın, fakat senelik yağın içine katmasın.?
Bedevi bunu anlattı ve dedi ki: ?İşte ey hoca efendiler, biz koyun ile
köpek arasındaki farkı bilmez iken şüpheden uzak ve ihtiyatlı davranır
bir hale geldik.?
Şu acaip kerameti oğlu Şeyh Muhammed (k.s.) anlatıyor.
?Şeyh İzzeddin (k.s.) prostat hastalığına yakalanmıştı. Doktorlar dediler
ki: ?Ameliyat yapmak için sizi uyuşturmamız gerekiyor.? Şeyh İzzeddin
(k.s.): ?Olmaz dedi. Ameliyat yapacaksanız uyuşturmadan yapınız.? Doktorlar
dediler ki: ?Nasıl olur, uyuşturmadan çok acı çekersiniz, nasıl tahammül
edersiniz?? ?Evet dedi. Tahammül edebilirim ve Allah'ın zikrinden mahrum
kalmamak için beni uyuşturmanıza razı olmam? dedi ve bu konuda ısrar
etti. Doktorlar onu uyuşturmadan ameliyat ettiler. O anda elinde bir
kitap vardı onu okuyordu.?
Şeyh (k.s.) sadece bazı ilim ve faziletleri kazanmakla
kalmamış aksine bütün mevcut ilimlere vâkıf olmuş, adeta bütün faziletleri
kendi şahsında toplamıştı. Bir meseleyi tabir ederken onu gören biri
zannederdi ki: büyük müctehitlerden biri tekrar dünyaya geri gelmiş.
Onun vera, zühd ve tevazusunu gören bu insan ya Uveys
el-Karani veya Ebu Yezid el Bestami derdi.
Akli meselelere girip de hikmeti sarf ederken ona kulak
veren diyecekti ki İmam-ı Gazali veya İmam-ı Kuşeyri bu imamdan istifade
etmişlerdir.
İhlası ve ibadetine bakan onu Hz. Ebu Bekir'e benzetir.
Adalet ve siyretini gören onu Hz. Ömer'den ayırt edemez, cesaret ve
kararlılığında Hz. Ali'yi, edeb ve hayada Hz. Osman'ı andırırdı.
İşte Şeyh İzzeddin (k.s.) böyle kâmil bir şahsiyet idi.
İlmi ile amel eden alimlerin tasavvufta yol arayan mutasavvıfların numune-i
imtisalleri idi.
Şeyh?in (k.s.) zekâsı; dini ilim ve faziletlerin yanında,
diğer ilmi faziletlere de şamildi.
Alimlerin müracaat ettikleri bir kaynak olduğu gibi, ziraatçıların
dahi ziraat hususunda müracaat ettikleri bir ziraat muallimi idi. Mühendislik
hususunda Hendese'den son derece iyi anlayan bir mühendis idi adeta.
İnsanların arasında onu gören derdi ki: Bu zat mükemmel
bir derviştir. Abidlerin arasında bir abid, kalp hastalıkları ve nefsin
rahatsızlıkları konusunda şifa arayanlara ise basiretli bir arif ve
mahir bir tabip idi.
Allah (c.c.) Şeyh hazretlerine hikmet, akıl ve velâyet
nasip etmişti.
ŞEYH HAZRETLERİNİN CESARETİ, SABRI
ve DİNİ GAYRETİ
Şeyh İzzeddin hazretlerinin (k.s.) en büyük özelliği ve
bariz vasfı üstün cesaret ve nadir bir cüret sahibi olmasıdır. En zor
şartlarda ve en çetin hallerde zillet tanımaz, kör kuyu bilmez ve makamı
mevkisi ne olursa olsun kimseden çekinmezdi.
Daima hakkı terennüm eder; iyiliği emreder, kötülükten
sakınırdı. Allah'ın dinini yaymak hususunda kimseden korkmaz, kınayanın
kınamasına aldırış etmezdi. Allah'ın dini için son derece gayret sahibi
idi.
Bütün güzelliklerin Hz. Peygamberin ahlâkında ve dinin
de mevcut olduğunu, Avrupa'da var gibi görünen güzel hasletlerin Peygamberin
ahlâkından çalıntı olduğunu söylüyordu. Maalesef Avrupalılar Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) ahlâkını adet olarak yaşarken biz, dinimiz olan o nefis hasletleri
terk etmişiz.
Şeyh hazretlerine (k.s.) göre dünya; salih amel, iyilik
ve hayır işler işlemek için bir vesiledir. Kişinin, gaye ve hedefe giderken
bindiği bir binittir.
Şeyh İzzeddin'i (k.s.) tanıyan biliyordu ki, Şeyh dünyanın
peşine asla düşmedi, makam, siyaset, mevki peşinde değildi. Onun dünyadan
tek bir gayesi vardı: ALLAH RIZASI. Teveccüh hakkında şunları söylerdi:
Ey aşağılık dünyayı isteyen kişi bil ki dünya insanın
önünde kurulmuş ve onu kendine düşürmek isteyen bir tuzaktır.
Dünya öyle bir diyardır ki insanı bir gün güldürürse yarın
mutlaka ağlatır. O halde ne kötü bir diyardır.
Şeyh İzzeddin (k.s.) çok merhametli, hassas ve yufka yürekli
olmasına rağmen zorlukların karşısında dağ gibi dururdu. Eşine rastlanmayan
bir sabır ve metanetle sabrederdi. Onun sabır ve metanetinden ders alınır,
ibret kazanılırdı.
Şeyh (k.s.) çok halim idi. Ahlâkı geniş ve sabırlı idi.
Dağların bile tahammül edemeyeceği ancak çok büyük insanların başarabileceği
tahammül gücüne sahip idi. Cenab-ı Hakk?ın kullarına şefkatli bir babadan
daha fazla şefkat gösteriyordu. Özellikle ilim okuyan talebeler için:
?bunlar benim evladım.? derdi.
Hilm konusunda onunla yarışılmazdı. Düşmanlarından çokça
eziyet görür, yine de iyilikle karşılık verirdi. Onlara kin gütmez,
cehaletlerine ise üzülürdü. Salih olmaları için dua ederdi. Kendi hakkında
yapılan hataları affeder, bu gibi davranan kişilere ikramda bulunurdu.
İnsanların gönlünü alırdı. İşte bu üstün ahlâk sayesinde insanların
kalbini kendine bağladı.
ŞEYH İZZEDDİN HAZRETLERİ (k.s.) TEVAZU
SİMGESİ
Onu ziyarete gelenler elini öpmek istediğinde, yaşlı olmasına
ve belindeki ağrıya rağmen eğilir ve onların ziyaret etmelerine fırsat
verirdi.
Şeyh hazretleri (k.s.) kendi çocuklarına terbiyeyi anlatırken
şöyle diyordu: ?İnsanların, sizin etrafınızda toplanmasına aldanmayın.
Çünkü sadatımızın birisinin etrafında kalabalık olunca kendi Şeyhine
mektup yazıyor ve vaziyeti ona anlatıyor. Şeyhi bunun üzerine diyor
ki: ?Bu kalabalığa aldanma; bu teveccühe kanma. Zira bu teveccüh bir
köpeğin boynunda asılı olan ekmeğe bakarak gelen köpeklerin teveccühüne
benzer. Bunların teveccühü ekmek içindir. Ekmek olmazsa veya biterse
kimse gelmez. Gelseler de ayrılırlar.?
Şeyh hazretleri (k.s.); "Kim ki Allah için tevazu
gösterdi, Allah onu yüceltir." hadisi ile tam amel ettiği için
son derece mütevaziydi.
Bir çok yerde Şeyh (k.s.) şöyle yemin ediyordu: ?Vallahi,
Billahi, Tallahi aranızda kendimden daha kötü halli kimseyi göremiyorum.?
Hastaları çokça ziyaret ederdi. Umumi meclislerde kendine
özel bir yer ayrılmasını ciddi bir mazeret yoksa kabul etmezdi. Bilakis
yaşlı olmasına rağmen sıradan biri gibi otururdu. Ve derdi ki: ?Mürid
kendine pay ayırmamalı, kendine kadru kıymet verilsin arzusunda olmamalı,
hatta kendini bir kafirden dahi üstün add etmemelidir. Zira akıbet meçhuldür.
Kimin nasıl, ne şekilde öleceği belli değildir. Kâfir tevbe edip imana
girebilir ve mü'min olabilir; fakat taat ve ibadet ehli bir insanın
durumu değişebilir ve arzu edilmeyen bir şekilde ölebilir.?
?Mürid, tavus kuşu gibi olmalı. İnsanlar onun rengârenk
tüylerine bakarlar, ama onun gözleri daima siyah olan ayaklarındadır.?
Şah-ı Nakşibend (k.s.) şöyle buyurdular: ?Kendi nefsini
müslümanların en aşağısından üstün gören kişi tarikatın zevkinin kokusunu
dahi alamamıştır.?
Bazı tarikat erbabına sormuşlar: ?Allah'a varmak ne ile
mümkündür?? Cevap vermişler: ?Bir ayağını nefsin boynuna bas, öbür ayağını
varacağın makamda bulursun.? Böyle olan insan, yani nefsini terbiye
eden kişi, insanlar ona değer vermeseler de onlara kızmaz. Çünkü kendini
herkesten aşağı görür.
Vaazını dinlemek ve dersine kulak vermek için yanına gelen
kalabalıklara şöyle diyordu: ?Ben zayıf bir insanım, kıymetim yok. Siz
inanıyorsunuz ki bu alimdir. Alimler de Peygamberlerin varisleridir.
Sizin bana olan hürmetiniz aslında dininize olan hürmettir. Hatta bu
Cenab-ı Allah'a olan hürmettir. Benim hakkımda olan düşüncelerinizi
gerçekleştirmesi için Allah'a yalvarıyorum.?
Şeyh hazretleri (k.s.) herhangi bir şeye okudu ve sonra
şöyle buyurdu: ?Rivayete göre bir gurup hırsız bir eve misafir olurlar.
O ev sahibinin felçli bir çocuğu vardı. Ev sahibi misafirlere izzet
ve ikram eder, yemek verir. Misafirler yedikten sonra arta kalan yemekten
misafirin artığı şifa diye felçli çocuğa verir. Çocuk yemeği yiyince
iyileşir, kalkar ve yürür. Hırsızlar ikinci defa o eve giderler; fakat
felçli çocuğu yürürken görürler ve bu işe çok şaşırırlar. Ev sahibi
meseleyi anlatır ve der ki: ?İşte bu çocuğun iyileşmesi sizin bereketiniz
sayesindedir.? O misafir olan hırsızlar mahcup olurlar, utanırlar ve
bu hallerinden tevbe ederler.
ŞAHSİ GAYRETİ
En büyük oğlu ve değerli halifesi Şeyh Muhammed EI-Haznevi
Hazretleri şöyle buyuruyor: ?Ne zaman gece uyanmışsam babamın, Şeyh
İzzeddin (k.s.), Şah-ı Nakşibend (k.s.) veya Molla Cami?nin (k.s.) şiirlerini
ve tasavvuf hakkında sözlerini okuyup terennum ettiğini ve evinde cenazesi
olanın ağlamasına benzer bir şekilde ağlayıp gözyaşı döktüğünü görmüşümdür.?
Şeyh İzzeddin (k.s.) nefsine karşı sanki savaş yapıyordu.
Mübah olan lezzetleri dahi ona yasaklamıştı. Nefs artık Şeyh hazretlerinden
umudu kesmiş ve ona istediğini yaptıramayacağını anlamıştı. Dünyadaki
vaziyeti böyle idi. Mübarek vücudu çok eskimiş ve yıpranmış bir testi
misali Allah için yorgun ve meşakket içinde idi.
Şeyh Hazretleri şu hikayeyi sıkça anlatırdı: ?Geçmiş zaman
içinde ibadetle meşgul olan salih bir zat vardı. Başka biri bu abidi
rüyasında bir dağın başında görür. Rüyasını ona anlatınca adam hayırdır
der. Bir başka zaman, aynı adam bu abidi dağın başında değil de dağın
eteklerinde rüyasında görür. Tekrar rüyasını anlatır ve abid der ki:
Hayırdır. Bir yıl sonra üçüncü kez rüyasında onu dağ başında görür ve
rüyasını tekrar anlatır. Abid tekrar hayırdır der. Rüya gören kişi abide
dedi ki: Ne olur beni meraktan kurtar ve aydınlat. Her üç rüyayı sana
anlattım ve sen her seferinde hayırdır dedin. Bu nedir? Adam dedi ki:
Birincisinde beni dağ başında gördün o zaman Allah (c.c.) ile aram iyiydi.
İkincisinde eşimi şehvetle öptüm makamım düştü ve Allah mertebemi düşürdü.
Makamı büyük olanların Allah'tan başka şeylerden zevk alıp ona iltifat
etmesi heybetine leke kondurur. Tevbe ve pişmanlık duydum. Bir yıl bu
yaptığıma ağladım. Allah tekrar beni eski makama yükseltti ve sen beni
tekrar dağların zirvesinde gördün. İşte rüyanın tabiri budur.?
ZEKÂ ve FERASETİ
Şeyh İzzeddin (k.s.) çok akıllıydı, ileri görüşlü idi.
Üstün bir zekâsı vardı. Onu vasfedenler onu vasf etmekten aciz kalıyorlardı.
Babası Şeyh Ahmet EI-Haznevi (k.s.) onun için yazdığı
icaze (diploma) de onu överken şöyle diyordu: ?Zeki, zarif, cüretli
ve dinin yücelmesine gayret eden İzzeddin (k.s.) çok üstün bir fetanet
ve feraset sahibidir.? Kendi nefsi için şöyle derdi: ?Kerametim yok;
ama aklım kılı kırk yarar. Benim aklım ise babamın aklından sadece bir
parça (cüz)dür.?
Şöyle buyurdu: ?Birisiyle bir defa görüşürsem elli yıl
sonra ikinci defa gördüğümde hemen tanırım. Birisi benimle konuşursa
sözünü bitirmeden ne diyeceğini anlarım.?
Şeyh İzzeddin (k.s.) bir gün irşat münasebetiyle Amuda
kazasının etrafındaki köylere gitmişti. Her taraftan gelip vaaz ve nasihatını
dinlemek istediler. Aşiret reisi Şeyh Hazretlerini görünce çok sevindi
ve dedi ki: ?Ey Şeyh İzzeddin (k.s.) senin iki hususiyetin benim acaibime
gidiyor ve hayret ediyorum. Şeyh buyurdu ki bu iki husus nedir? Aşiret
reisi dedi ki: ?Birincisi şudur: senin bu zayıf vücudun nasıl bu kadar
güçlü kuvvetli aklını taşıyabiliyor?? Bu söze karşılık Şeyh hazretleri
ona şöyle cevap verdi: ?Vücudumun maddi ağırlığı kırk beş kilodur; fakat
aklıma gelince benim aklım Şeyh Ahmet EI-Haznevi hazretlerinin aklından
sadece bir parçadır.?
İkincisi de şudur: ?Sen nasıl evlendin. Bu zekâ ve incelik
ile nasıl hanım beğendin?? Şeyh İzzeddin (k.s.) buna da şöyle cevap
veriyor. ?Ben evlilik hususunda kendi kendime karar vermiş değilim.
Beni babam evlendirdi.?
Şeyh hazretleri üstün zekâsına binaen: Herkese haline
göre muamele eder, anlayış kabiliyetine göre davranır, aklına göre konuşur
ve onu layık olduğu mertebede görürdü.
Bu yüzden Şeyh hazretlerinin (k.s.) çeşitli meclisleri
vardı. Bir meclisi vardı ki avam havas her tabakadan insanlar bulunur
ve herkes vaazı kavrar ve istifade ederdi. Diğer bir meclisi vardı ki
bu meclise sadece alimler ve salikler katılır, onlara tarikatın ve insanları
irşat etmenin hususiyetlerini anlatır, irfan demetleri sunardı. Bazen
de böyle bir mecliste o kadar veciz konuşurdu ki söylediklerini anlamalarını
istediği kimseler anlar, diğerleri anlayamazdı.
Üçüncü bir meclisi daha var idi ki bu dünya ehline has
bir meclisti. Bu vazifeli, ileri gelen ve kabile reisleri gibilere has
idi. Bu insanları irşat eder, yönlendirir ve kapasiteleri ölçüsünde
konuşurdu.
Dördüncü bir meclisi daha vardı. Alimler ve salihlerden
istediği kimseler ile oturur ve onların zekâ ve kabiliyetlerini teftiş
ederdi. Akıllı ve tedbir ehli, organizeden anlayan birini görünce sevinirdi.
Şu kıssayı Şeyh İzzeddin (k.s.) babası Şeyh Ahmet'den
nakille çokça anlatırdı: Şeyh Ahmet (k.s.) yanındaki saliklerden birisine
hilafet vermişti. Başka bir salik (alim) daha vardı ki yapılması gerekeni
yaptığı, katedilmesi gereken mesafeyi katettiği halde kendisine hilafet
verilmemişti. Şeyh Ahmet?in (k.s.) hanımı (r.a.) sohbet ve hasbıhal
olsun diye Şeyh Ahmet'e (k.s.) sordu: ?Ey Ma'sum?un babası filana hilafeti
verdin; ama onun gibi amelini bitiren diğer birine vermiyorsun niçin??
Şeyh Ahmet buyurdu: ?Kendisine hilafet vermediğim kişi tedbir ve organizeyi
beceremiyor. Epey mesafe almışsa bile ona hilafet vermek uygun değildir.
Kendisine hilafet verilse irşat edeceği insanları ıslah değil ifsat
eder.?
DAVETİ ve İRŞADI
Şeyh İzzeddin (k.s.) yetmiş yıla yakın ömrünü irşat, gayret,
talim ve terbiye ile geçirdi. İlk yıllarını ilim ve marifet tahsiline
verdi. 1969 yılında kardeşi Şeyh Alâaddin?ın (k.s.) vefatından sonra
irşat makamına oturdu ve tarikatı teslim aldı.
Maddi-manevi bütün gücünü harcadı. Allah'ın kullarına
marifetin, menfaatin ulaşması için pekçok cemaatlere vaaz ve nasihatlerde
bulundu. Doğudan batıdan her taraftan gelen insanlara tarikat dersleri
vermekle ömrünü geçirdi.
Onlara gerekli talimatları veriyor; terakki etmeleri
için gereken zamanda da ellerinden tutarak halden hale yükseltiyordu.
Şeyh hazretlerinin (k.s.) davetinin çok çarpıcı özellikleri
vardır. Kendisi Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetini takip ediyordu.
Ashab-ı Kiram'ın ve üstün tabiilerin izinde yürüyordu.
İki husustan son derece uzaktı ve uzak kaldı. Dünya menfaati
ve siyaset. Vaaz-u nasihatlerinde söze şöyle başlardı: ?Acizane ben,
Şeyh Ahmed El - Haznevi'nin oğlu İzzeddin El - Haznevi'yim. Babamdan
ve iki kardeşimden iki husus ile uğraşmamayı miras olarak devraldım.
Birinci husus: Ben ne kendi memleketimde ne de başka bir yerde asla
siyasetle uğraşmıyorum ve siyasi işlere müdahale etmiyorum. Zira insanların
irşadı ile uğraşanların belli bir grubu değil bütün dinleyenleri ve
müslümanları muhatap seçmeleri gerekiyor. Biz herkesi muhatap kabul
ettiğimiz için derslerimize her çeşit insan geliyor. İkinci husus: Hiç
kimseden mal istemiyorum. Bana verilmek istenen malları asla kabul etmiyorum.
Bu hususlar için Allah'a şükürler ediyorum. Zira irşat ile uğraşan insanların,
başkalarının elindekilerde gözü olmamalıdır.?
VEFATI
Şeyh İzzeddin Hazretleri 31 Temmuz 1992 (1 Sefer 1413
Hicri) tarihinde Cuma ikindi namazını kıldıktan sonra en faziletli ve
duaların en çok kabul edildiği bir saatte Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.
Vefat etmeden önce kendi evinde binlerce insana vaaz-u
nasihat ediyordu. Onlara şu hadisi anlatıyordu: Peygamber efendimiz
(s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Size iki vaiz bıraktım. Biri konuşan
vaiz diğeri de susan vaiz. Konuşan vaiz Kur'an-ı Kerim, susan vaiz ise
ölümdür." İşte bu mübarek Hadis-i Şerifin ışığı altında konu Feth
Bin Seleme'nin Ömer bin Abdülaziz'e nasihati idi.
Şeyh hazretleri konuya devam etti. Ölümden, ölüme hazırlanmaktan,
ölümün çok yakın olduğundan, bunun şuurunda olmanın gereğinden bahsediyordu.
O dereceye geldi ki, rahatsızlandı ve konuştuğu kelimeleri mübarek ağzından
tam telafuz edemiyor, mübarek eliyle mikrofonu tam tutamıyordu. Şeyh'in
elinden mikrofonu Şamlı eş Şeyh Arabi Kabbani aldı. Bu zat çocuklarıyla
Şeyh'i ziyarete gelmişti ve Şeyh'in yanında oturuyordu. Şeyh İzzeddin
hazretleri (k.s.) misafiri olan Şeyh Arabi Kabbani?ye vaazı tamamla
diye emretti. Misafir zat muhabbetten ve sevgiden bahsetti. Şeyh İzzeddin
(k.s.) ona teşekkür etti ve dedi ki: ?Siz ve çocuklarınız eve buyurun
size yemek verelim." Şeyh hazretleri son dakikalarını yaşadığını
anlayınca kendini kıbleye doğru çevirdi. Etrafındakiler Şeyh hazretlerinin
kendini kıbleye çevirdiğini görünce ağlamaya başladılar.
Şeyh İzzeddin (k.s.) etrafındaki insanların ağlamalarını
ve üzüntülerini görünce onlara merhamet etti ve aralarında iken mübarek
ruhunu teslim etmemeyi temenni etti. Hemen ilacını kullanmak için su
istedi ve "arabayı getirin" dedi.
Misafir olan Şeyh Arabi Kabbani?nin arabası yanaştı. Arka
koltuğa hizmet ehli olan Hasan efendi oturdu ve Şeyh İzzeddin'i (k.s.)
kucağına aldı. Ön tarafa Şeyh Arabi Kabbani ve Şeyh'in torunu Muhammed
Faiz bindi. Çok süratli bir şekilde Zebedan'daki evden iğneyi alıp Şam
Hastanesine doğru gittiler. 31 Temmuz 1992'de akşam saat 18:00'da mübarek
ve tahir ruhunu Allah'a teslim etti. En son sözü: "Lailahe illallah
Muhammedun Resulullah. La havle ve la kuvvete illa billahilaliyyil azim"
oldu.
Akla hayale gelmeyen kalabalıklar; Şam'dan, Zebedan'dan
ve her taraftan geldi ve hastaneyi adeta kuşattılar. O gün dehşetli
bir gün idi. Şam Radyo'su vefat haberini duyurdu. Sonra başka radyolar
da bu elim haberi verdiler. Gazeteler ve mecmualar bu elim haberi yazdılar.
Mübarek cesed yıkandıktan sonra hastaneye yakın Sad bin Muaz hazreterinin
(r.a.) adıyla bilinen camiye kaldırıldı. Şam'ın ileri gelen alimleri
ve muhteşem bir kalabalık cenaze namazını kıldılar. Şeyh İzzeddin (k.s.)
hayatında insanlara vaaz-u nasihat ettiği gibi vefatından sonra da vaaz
etmiş oldu.
Sonra bu dehşetli kalabalık eşliğinde Mübarek cenaze 1
Ağustos 1992'de Şam havaalanına getirildi. Özel bir uçak ile büyük oğlu
Şeyh Muhammed (k.s.) refakatinde Şeyh'in diğer oğulları, kerim ailesi,
akrabalar, alimler ile birlikte Kamışlı havaalanına getirildi.
Kamışlı havaalını, uçak pistine yakın her yer, yollar,
bahçeler yüz binlerce insanla doldu taştı. İnsanlar ağlıyor, gözyaşı
döküyorlar, mürşidleri ve mürebbibleri olan Şeyh'den ayrılık onları
son derece üzüyordu. Evet yüz binler sanki gözyaşı değil, kan ağlıyorlardı.
Şeyh İzzeddin hazretlerinin (k.s.) cenazesi kilometrelerce
uzanan konvoy eşliğinde Telma'ruf?a doğru yola çıktı.
Şeyh hazretlerinin (k.s.) mübarek cenazesi Telma'ruf'a
vardığı gece defnetmek mümkün olmadı. Çok aşırı bir kalabalık ve insan
seli karşısında izdihamdan dolayı mübarek naaşı o gece defnedilemedi.
Mübarek cenaze Şeyh hazretlerinin evine götürüldü ve bir
müddet çocukları, ehli ve akrabaları arasında kaldı. Bu arada insanlar,
cenaze münasebetiyle gelenler hiç bir yere sığmıyorlardı. Ne camide,
ne medreselerde ve ne avluda hiç bir yer kalmadı. Telma'ruf?a gelenler,
Müzdelife'de, meşar'ı haram'da ve çevresinde sabahladıkları gibi buldukları
yerlerde sabahladılar.
Evet 31 Temmuz günü ve onu takip eden bir kaç gün insanların
hiç karşılaşmadığı ve görmediği bir gün idi.
İnsanların akılları başlarından gitmiş, gözler soluk ve
sönük, kalbler heyecanlı ve canlar boğaza gelmişti. Büyük kalabalıklar
bir yana, Kamışlı bütünüyle Şeyh'in cenazesini karşılamak için havaalanına
gitmişti. Ve aynı kalabalık Şeyh hazretlerinin cenazesini, ikametgâhı
olan, dergâhın ve medresenin olduğu Telma'ruf'a getirmiş, beraberinde
gelmişlerdi.
2 Ağustos 1992 pazar günü Telma'ruf görmediği kalabalıklara
sahne oluyordu. Suriye'den, Lübnan'dan, Ürdün'den, Türkiye'den ve daha
başka yerlerden binlerce, on binlerce insan.
Bu muazzam kalabalık Şeyh Muhammed'in arkasında cenaze
namazını kıldıktan sonra; Şeyh'in kerim ailesi, aile efradı, evladı,
ev halkı onunla vedalaştılar. Sonra o kalabalık, başları ve elleri üzerinde
Şeyh hazretlerini, babası ve iki kardeşinin olduğu Markad-ı Şerif'e
doğru taşıyıp götürdüler. Tekbirler, tehliller ve gözyaşları arasında
babası ve kardeşlerinin yanına defnedildi. Allah Rahmet eylesin. Geniş
rahmetine gark eylesin. İslam ümmeti adına onlara rahmet eylesin ve
hayırlar versin.

Menzilleri uzakta da olsa onlar benim kalbimdedir.
Ben aşklarıyla yaşarım ve bundan razıyım
O sevdiğimi kulaklarımdan uzak tutsalar da ve mesafe
uzak da olsa.
Ruhum ondan gelecek haberlere sevinir ve rahat eder.
Ah o geçen zamana ve ah o güzel yerlere.
Fırsatı kaçırıp murakabe edemeyenlere.
Acaba geçen hayat geri gelir mi ki ben de
O hayatı tatması için bir gün olsun nefsime müsaade
edeyim.
Üzüntülü oturup kederli olarak beklemek bana yeter.
İştiyakler önümde ama, kaza ve kaderde beni takip ediyor.
|