Allah (c.c.) ve Rasulünü (sav.) Yüceltmenin Hakikatı

0

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salavatların en güzeliyle, selamlarım en mükemmeli, varlığın reisi, peygamberlerin efendisi, nebi ve resullerin sonuncusu, en büyük ve en güzel sevgiliye, Hazret-i Muhammed’e, O’nun âline, ashabına, ensarına, tertemiz, pir ü pak ev halkına, ilmiyle amel eden alimlere ve kıyamet gününe kadar yollarını izleyecek olanlara olsun.

Bilindiği gibi her yıl, Rebiülevvel ayı geldiğinde, her tarafı bir sevinç ve heyecan kuşatır. Kuşkusuz bunun tek nedeni, Mevlid kandili ve yüce Resul’ün doğum yıldönümü etkinlikleridir. Her millet kendi büyüklerini anmayı adet haline getirmişse, biz, Hazret-i Peygamberin ümmeti olarak daha öncelikli ve daha haşmetli bir tarzda Peygamberimizi anmak durumundayız. Heyecanının kalplerimizin derinliklerinde hissederek mevlidine büyük önem vermeli, her yerde O’nu anmalı, O’nu sohbetlerimizin ana konusu yapmalı ve ihtişamlı törenlerde bu görevi ifa etmeliyiz. Kuşkusuz bu muhteşem kutlamalar O’nu yücelttiğimizin, O’na değer verdiğimizin ve O’nu sevdiğimizin göstergesidir.

Muhterem Müslümanlar, Allah Resulü’nün (sav.) doğum gününü kutlamak şekilden ibaret kalmamalı. İster buradaki kutlama isterse de başka yerdeki törenler olsun, bu noktada hiçbiri fark etmez. Maddi tören ve kutlamalar elbette yapılacak ancak sadece bunlarla iktifa edilmeyecek.

Evet bunlar da önemlidir, ancak asıl önemli olan gerçek anlamdaki yüceltmedir ki, bu da O’nu sevmek, Şeriat’ına tabi olmak, Sünnet’ini uygulamak ve O’nun ahlakıyla ahlaklanmak şeklinde gerçekleşir. Bu yüzden sadece maddi anmayla yetinmememiz gerekir. Özü bırakıp kabukla uğraşmak bize yakışmaz.

Rabbime,söylediklerimizle yaptıklarımızı uyumlu hale getirmesi için yalvarıyorum. Söz ve eylem uyuşmazlığı şeklinde ifade edilebilecek nifaktan bizleri korusun. Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmak, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ı ve Resulü’nü yüceltmeyi bizlere nasip etsin. İşte Allah’ı ve Resulü’nü yüceltmek asıl budur.

Kardeşlerim, benim gibi bir aciz kul, Allah’ın tavsif ettiği bir zatı, nasıl tavsif edebilir ki? Nitekim, Rabbimiz, sevgilisi Hazret-i Mustafa’yı (sav.), en beliğ ve en muhteşem ifadelerle nitelemiş ve buyurmuş ki, “Muhakkak ki sen, büyük bir ahlak üzeresin.” Bundan daha büyük bir vasıf olabilir mi? Yine yüce Rabbimiz, Hazret-i Peygamber hakkında şöyle buyuruyor, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya, 107) Yani, insanlara, cinlere hatta yaratılmışların tümüne… İşte bundan daha büyük bir övgü olabilir mi?

Ayrıca biz yüce Allah’ın (c.c.), “De ki, eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran, 31) sözünün neresindeyiz acaba? Yüce Allah’ın (c.c.) kelamından daha büyük ve daha doğru bir söz olabilir mi? Kesinlikle hayır!

Yüce Allah (c.c.) yine buyuruyor ki, “O, hevasından konuşmaz, söyledikleri kendisine vahyedilendir.” (Necm, 3-4) Bundan daha açık bir niteleme olabilir mi? Kesinlikle hayır!

Hatta yüce Allah (c.c.) şehadet kelimesinde, sevgilisi Mustafa’nın (sav.) ismi ile kendi ismini birlikte zikretmiştir. Bizler inanarak ve iman ederek diyoruz ki, “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka İlah yoktur ve yine şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.”

Kardeşlerim, Allah, -Hazret-i Muhammed’in (sav.) Allah’ın Resulü olduğuna iman etmediği sürece- hiç kimsenin İslamiyetini ve namazını kabul etmez. Nitekim, teşehhütte Allah’ın ismiyle birlikte Resulün ismi de söylenmedikçe namaz kabul olmaz.

Kardeşlerim, aciz bir kul olarak ben, Hazret-i Peygamber ile ilgili deryadan bir damla aktardığımda ve bu konuda sizlerle sohbet ettiğimde, amacım Peygamberi yüceltmek değildir. Çünkü O’nu yücelten ve onurlandıran Allah’ın kendisidir. Şu halde, Hazret-i Peygamberin (sav.) getirdiği ahlak ve öğretiler bütün insanlık için önemlidir. Onurlu olan her insana yeterlidir. O’nun getirdiği düsturlar bütün alim ve mürşidlere yöntem olarak kafidir.

Kardeşlerim, yüce Rabbimiz şanlı Peygambere ikramda bulunmuş, O’nu peygamber ve resullerin sonuncusu kılmış, O’nun dini ve şeriatı ile bütün dinleri yürürlükten kaldırmıştır. Ayrıca yüce Allah, geçmiş din ve şeriatlardaki bütün güzellikleri O’nun dininde toplamış, ahlakın erdemliklerini O’nunla tamamlamıştır.

Bu yüzden kıymetli kardeşlerim Hazret-i Peygamberi (sav.) anmak çok büyük bir olaydır. Çünkü bu olayın sahibi kainatın gözbebeğidir. İlimlerin kaynağı O’dur. Şunu da ifade edelim ki, davasında başarılı olmasının en önemli faktörlerinden bir tanesi O’nun güzel ahlakıdır. Çünkü Hazret-i Peygamberin (sav.) birtakım özellikleri ve ahlakı O’nun doğruluğunun kanıtı olmuştur. Zira insanları davet ettiği şey, Allah’ın hak davası idi. Hatta Hazret-i Peygamberin düşmanları pek çok yöntem ile O’nda –haşa- birtakım kusur bulmayı denemişler, fakat bütün teşebbüsleri sonuçsuz kalmış ve az bile olsa Hazret-i Peygamberde bir noksanlık tespit edememişlerdir. Öyle ki, peygamberlikten ve İslam’dan önce dahi Hazret-i Peygamberde (sav.) bir eksiklik bulamamışlardır. Allah (c.c.), böylece düşmanlarının bütün planlarını boşa çıkarmış ve akim bırakmıştır.

Nitekim İslam olmadan önce, Ebu Süfyan, Roma imparatoru Heraklius’a gittiğinde öncelikle Heraklius, Ebu Süfyan’a, Hazret-i Peygamberin doğru sözlü olup olmadığını ve insanları neye çağırdığını ve O’nunla ilgili ne düşündüğünü Ebu Süfyan’a sormuş. Bunun üzerine Ebu Süfyan, “Ben ve bütün Mekke halkı O’na kesinlikle yalan isnat edemeyiz.” diye cevap verince, Heraklius, “Siz akrabaları ve aşireti olduğunuz halde size karşı yalan söylemiyorsa O, Allah’a da iftirada bulunmaz.” diye cevap vermiştir. İşte bir Allah düşmanının Hazret-i Peygamber lehindeki tanıklığı…

Ey Müslümanlar, biz dünyanın özellikle de İslam dünyasının her tarafta gördüğü acı gerçeğe, sıkıntı, problem ve krizlere, karşı karşıya kaldığımız çöküş ve yıkılışa dikkatlice baktığımızda anlarız ki, bu acıklı durumun gerçek sebebi, Hazret-i Peygamberin getirdiği ahlak ve faziletlerden uzaklaşmamız, Allah’ın yasakladığı günahlara dalmamız ve pervasızca Allah’ın hududunu çiğnememizdir. Hazret-i Peygamberin ahlak ve öğretilerinden uzaklaşmamız bugünkü durumumuzun gerçek sebebidir. Bu yüzden Allah, rahmet ve başarı kapılarını kapatmış ve üzerimize sıkıntı ve musibetlerini indirivermiştir.

Bu durumdan kurtuluşumuzun tek çaresi Hazret-i Peygamberin ahlakına dönmek, O’nun ahlakıyla ahlaklanmak, kainatın sahibi biricik Allah’a (c.c.)dönmek, tövbe ve istiğfar ile O’nun kapısına yönelmektir. Umulur ki, bu sayede düştüğümüz bataklıktan kurtulur ve bir çözüme kavuşuruz. Unutmayalım ki, bela ve musibetlerin ortadan kaldırılmasının en güzel aracı duadır. Dualar sayesinde en ağır bela ve musibetler ortadan kalkar. Nitekim, Allah Resulü de sıkıntıya düşenler için dua eder, onlar için Allah’a yalvarır, bela ve musibetlerin kalkması talebinde bulunurdu.

Zaten dua etmek bir bakıma İlahi emirdir. Nitekim, yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, “Dua ediniz, cevap vereyim.”(Mümin, 60) buyuruyor. Resulü’ne hitaben de, “Kullarım beni sana sorarlarsa, ben yakınım, bana dua edenin duasına cevap veririm, dolayısıyla çağrıma cevap versinler. Bana inansınlar, umulur ki, böylece doğruyu bulurlar.” buyurmuştur.

Hiçbir peygamber yoktur ki, her hal ve durumda dua silahıyla silahlanmasın. Özellikle bela, musibet ve sıkıntılara karşı, korku, ıstırap ve düşmanların hücumu karşısında duayı ihmal etmezlerdi. İşte Peygamberimizin, yakın aralıklarla vefat eden amcası Ebu Talip ve eşi Hazret-i Hatice’den sonra imtihanı ağırlaştı. Kavminin serserilerinden eziyet gördü. Ardından bir destekçi ve takviye edici bulma ümidiyle Taif’e gitti, fakat onlar da tam aksine kendisini zulüm ve eziyetle karşıladılar. Memleketimizden çık, git dediler. Sokak serserilerini O’na musallat ettiler. O’nu taşladılar. Ayakları kanadı, üzüntülü bir şekilde Taif’ten Mekke’ye geri döndü ve tarihe geçen o meşhur duasını yaptı: “Allah’ım güçsüzlüğümü, perişanlığımı sana arz ediyorum. Sen zayıfların ve kimsesizlerin Rabbisin. Beni kime teslim ediyorsun, bana hücum edecek, düşmanlık yapacak, gazaba gelecek birilerine mi? Senin afiyetin benim için rahat ve geniştir. Karanlıkları aydınlatan yüzünün nuruyla sana sığınıyorum. Senin gazabının bana bulaşmasından sana iltica ediyorum. Her şey senin elindedir. Güç ve kuvvet ancak sendendir.”

Bunun üzerine yüce Allah (c.c.), dağlarla vazifeli meleği gönderdi. Taif halkının üzerine etraftaki dağları birleştirebileceğini söyledi. Peygamberimiz, hayır, dedi ve devam etti, “Umulur ki, Allah, onların neslinden Allah’a ibadet eden, O’na ortak koşmayan birilerini dünyaya getirir.”

Hazret-i Ali (k.v.) buyuruyor ki, “Musibet dalgalarını dualar ile def edin.”Allah’a (c.c.) yalvarıyor ve niyaz ediyorum ki, bizi Hazret-i Peygamberin ahlakıyla ahlaklandırsın. İlahi emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından uzaklaşmayı bize nasip etsin. Rabbimizin her şeye gücü yeter.

Share.

About Author

Leave A Reply