Tasavvuf Risalesi – Bediüzzaman

0

Telvihât-ı Tis’a

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَۤاءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ 1

Şu kısım, turuk-u velâyet hakkında olup Dokuz Telvihtir.

BİRİNCİ TELVİH

Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neş’eli,ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden, ders veren,tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. جَزَاهُمُ اللهُ خَيْرًا كَثِيرًا 2 Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhalarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.

Sual: Tarikat nedir?

Elcevap: Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; “tarikat,” “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.

Dipnot-1
“İyi bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” Yunus Sûresi, 10:62.
Dipnot-2
Allah onları bol hayırla mükâfatlandırsın.

( Tasavvuf şirin- nurani – neşeli – ruhani bir hakikat-i kudsiyyedir. İnsana sevimli gelir, kalbini ve hayatını nurlandırır, ona yaşama sevinci ve neşesi verir, ruhuna kut ve gıda olur bir kutsi hakikattır. Hakikattır yani gerçekliği tartışılmazdır. Hayal mahsulü, bir takım nazari görüşlere dayanan, aslı astarı olmayan asılsız ve köksüz bir şey değildir. Tasavvuf kutsi bir hakikattır. Onun bu güzelliklerini anlatan,ilan eden, ders veren binlerce cilt kitap vardır. Bunları iman hakikatları ve manevi makamlar kendilerine açılan ve bunlara yaşayarak tatmış olan ehl-i zevk ve şeriatın inceliklerini kalplerine ilham olunan ehl-i keşif olan ve ilmi gerçekleri delilleri ile bilen muhakkik zatlar yazmışlardır.

Tarikat aslı amacı ve gayesi, Kuran ve iman hakikatlarını kalbi bir coşku ile hissederek, haz alarak yaşamaya, haline yansıtmaya ve gerçek olduklarına açıkça şahitlik edecek derecede yakini bir inanca sahip olmak için Hz.Muhammed’in sav. miracının gölgesinde ve O’nun manevi himayesi altında kalp ayağı ile yapılan ruhani bir mücahede, manevi bir yürüyüşe yani yüce ve kemal insani bir sırra verilen isimdir. )

Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

İşte, madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve herhalde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.

( İnsan ve kainat Rabbimiz olan Yüce Allah’ın iki eseridirler. Aynı kaynaktan çıkmışlardır. İnsanın bu kainattaki yeri merkezi bir konumdadır. Yüce Allah bilinmek istemiş ve bu alemi yaratmıştır. İnsan ise bu noktada en donanımlı yaratılmıştır. o bu yetileri ile Rabbini en iyi tanıyacak varlıktır. İnsandaki her bir yeti farklı bir aleme açılan bir kapı gibidir. İnsan aklı ile hadsiz fenler ve beşeri ilimler ortaya çıkarmış, eserler vermiş ve böylece maddi alem üzerindeki perdeyi kısmen kaldırarak birbirinden kopuk gibi duran alanların birbiri ile irtibatını göstermiş, onları birbirine bağlamıştır. Aynen bir santral gibi. Akli seviyesini aldığı eğitim ile geliştiren bir insan nasıl başkalarının göremediği anlayamadığı şeyleri anlıyorsa, kalbi melekelerini geliştiren bir insan da başkalarının kalbi ile göremediği hakikatları ve alemleri görür. Alemde var olan tüm yaradılış katmanları bir şekilde insanda bulunmaktadır. İnsan bedeni ile maddi aleme ait iken ruhu ile manevi aleme aittir. Ruhunun farklı yetileri kalp gibi sır gibi farklı manevi alemlerle irtibatlıdır. Oralara açılır.

İnsanın yetileri bir çekirdek gibidirler. Çekirdeğin içine nasıl ağacın tüm bilgileri eklenmişse insanın her bir yetisi içine de böyle ebedi, uhrevi, haşmetli bir makinanın aletleri ve çarkları derc edilmiştir. İnsan amelleri ile ebedi alemleri inşa edebilecek bir yapıdadır. Cennet ve içindeki sayısız ve ebedi varlıkların yaratılmasına vesiledir. Akıl kainatın sırlarını çözecek ve orada gözüken ilahi tasarruflara ait yasaları ve sırları bulacak ve böylece Yüce Allah’ın azametini ortaya çıkaracaktır. Kalp ise hadsiz hakikatların ve manevi sırların ve marifetlerin, yüce velayet makamlarının kaşifi ve sahibi olmak için çalışacak ve bu yolda ilerleyecektir. Kalbi bu şekilde işlettirmek için en büyük vesile tarikat yoluyla, zikri ilahi ile velayet mertebelerinde ilerletmek ve iman hakikatlarına yöneltmektir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s.) “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna, “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” demişlerdir. Yani derinlemesine bir inanca sahip olmak, iman hakikatlarını derinlemesine ve tüm ayrıntıları ile sahiplenmek, ilahi marifetlerin apaydınlık bir şekilde ve tüm ayrıntıları ile kişi de ortaya çıkması, delil ile elde edilen bilgilerin yani akli hakikatların kalp ile kavranıp, özümsenip, kesin bir iman ve yakin haline gelmesidir. )

İKİNCİ TELVİH

Bu seyr ü sülûk-i kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini tâdâd ile bitmez. Hadsiz fevâid-i uhreviyeden ve kemâlât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz’î bir faidesi şudur ki:

Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için, herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimâât-ı ünsiyetkârâne, on insanda bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferit yaşıyor, ya derd-i maişet onu ücrâ köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet verip teselli etmez.

İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup Allah diyerek kalbiyle ünsiyet edip, o ünsiyetle, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm vaziyetinde düşünüp, “Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim; tevahhuş mânâsızdır” diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye mânâsını anlar, Allah’a şükreder.

(Tasavvuf bir rehber eşliğinde yapılan nefsi terbiye etme mücadelesidir. Bu yolda yürümek ve gayret etmek demektir. Kalbi bir yolculuktur. Ruh ile ilgili bir harekettir. Elbette ki bedene ve azalara ve onlarla işlenen amellere de yansımaları vardır. Kalp düzelirse tüm azalar düzelecektir. İnsanın asıl cevheri ruhudur. Ruhun yücelmesi nefsin isteklerine galebe çalınması demektir. Ruh yücelirse, insan nefsini terbiye etmiş olur. İşte bu yolun kapısını açan anahtar ve onda yürümeyi sağlayan vesileler zikir ilahi ve tefekkürdür. Yüce Allah’ı c.c. kalbi ile zikretmek ve O’nun eserlerini ve gönderdiği vahyini, ölümü ve ondan sonrasını tefekkür etmek insana sayılamayacak derecede çok faydalar sağlar. Ahirette sağlayacağı uhrevi faydaları ve insana kazandıracağı kemalleri bir kenara bırakıp sadece dünyaya ait ufak bir faydasını anlatmak istesek o da dünya hayatının verdiği yalnızlık ve çaresiz hissetme hissine karşı insana bir güven ve sürur vermesidir.

İnsan iç huzuru arayan ve iç huzuru olmadan rahatça hayatını sürdüremeyen bir canlıdır. Medeni bir varlık olan insan şehirleri kurmuş ve topluca yaşamanın yollarını oluşturmuştur. İnsanlarla bir araya gelmek ve onlarla teşriki mesai içinde bulunmak bir nebze de olsa insanı rahatlatır. Onu can sıkıntısından ve yalnızlığın verdiği ızdıraptan kurtarır. Gerçi bu rahatlama geçici bir süre içindir. İnsanlardan ayrılınca son bulur. Burada kişinin sıkıntısını gideren şey sarhoşluktaki gibi hislerin bir süreliğine iptal olma durumudur. Bu gafletin verdiği bir kendini geçici olarak unutma halidir. Ama geçici de olsa insana bir rahatlama, bir yakınlık ve bir neşe hali verir. Bu günün teknolojik imkanları medya, internet ve televizyon yayınlarının yaygınlaşması insanları kendilerini daha çok unutmaya ve sarhoşcasına bir bağımlılıkla ruhi ızdıraplarına oralarda çare aramaya itmiştir. Bu ise ruhi bunalımların ve psikolojik sorunların daha da büyümesinden başka bir şeye yaramamaktadır.

İnsanların büyük çoğunluğu ya işlerinden sebep ya yaşadıkları yerlerde dostlarının olmaması, ya hastalık ve yaşlılık gibi sebeplerden dolayı topluma karışamamaları, veya sevdiklerinin ölüm ile onlardan ayrılmış olmaları ya gurbette yaşamak zorunda kalmaları, ya geçim sıkıntısı dolayısı ile uzun mesaili işlerde çalışmak zorunda kalmaları, ya yaşanan savaş, kıtlık, ekonomik kriz gibi sebeplerden dolayı hayatlarının büyük bir kısmında yalnız kalmak zorundadırlar. İşte böylesi bir durumda kalbe rahatlama hissi verecek ve ona yalnız olmadığını hissettirecek olan zikr-i ilahi ve tefekkürdür. Zikir ile kalbi rahatlar, vakti boş geçmemiş olur. Allah ile yakınlık onu içinde olduğu sıkıntıdan kurtarır ve tefekkür ile etrafında gördüğü her şeyin Yüce Rabbin sevimli ve dost birer yaratığı olduğunu anlar. Onlarda Allah’ı zikretmektedirler. Kendini dostları arasında bir zikir meclisinde gibi görür ve hisseder. Yalnızlığın verdiği ızdırap ve vahşetten kurtulup, rahatlar. Allah’a hamd eder.

Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri (k.s.) bir sohbetlerinde biz zenginlere bakıyoruz, onlar hayattan şikayet ediyorlar. Sıkıntı içinde olduklarını söylüyorlar. Bu sefer onların zıddı olan fakirlere dönüyoruz. Onlara bakıyoruz. Onlar nasıllar ? Onlar da hayattan şikayet ediyorlar. Dertli olduklarını görüyoruz. Aradıkları huzura sahip olmadıklarını müşahede ediyoruz. Bu sefer ikisinin ortasında bulunan ne zengin ne fakir olan orta halli insanlara bakıyoruz. Görüyoruz ki onlar da hallerinden şikayetçidirler. Evet hakikat şudur ki kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur, diyorlardı.)

ÜÇÜNCÜ TELVİH
Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir burhan-ı şeriattır. Çünkü risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velâyet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynel yakîn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat’î bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarikat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir burhan-ı bâhirdir. Evet, nasıl ki velâyet ve tarikat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr-ı kemâli ve medar-ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyâtı ve bir menba-ı tefeyyüzâtıdır.

İşte bu sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı firak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envardan başkalarının mahrumiyetine sebep olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki:
Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensup bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar, ehl-i tarikatin içinde gördükleri bazı sûiistimâlâtı ve bir kısım hatîâtı bahane ederek, o hazine-i uzmâyı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser menbaını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı kusurlar ve sûiistimâlât olacak. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sûiistimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, âhirette muhasebe-i a’mâl düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat ve seyyiâtın muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat râcih ve ağır gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat râcih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiâtın muvazenesikemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiâta tereccuheder, affettirir.

Madem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür.Tarikat, yani Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatin hasenâtı seyyiâtına kat’iyen müreccah olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikadla aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olamaz. Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul’u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır.

İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.

( Velayet risalete kesin bir delildir. Risaletin hakikat olduğunu gösteren bir senettir. Tarikat ise şeriatın gerçekliğini gösteren kati bir delildir. Velayet makamı ile veliler, şeriatın getirdiği iman hakikatlarının kesin ve doğru olduklarına kalben yaşayarak şahid olur ve ruhen onlardaki güzellikleri hisseder, aldıkları manevi zevk ile aynelyakin derecesinde doğru olduklarına şahitlik ederler. Onların bu şahitlikleri risaletin hak olduğuna kesin bir delil olur. Çünkü dinin anlattığı iman hakikatlarını kalpleri ile yaşamaktadırlar. Müşahede etmektedirler. Şahit olmaktadırlar. Eğer bunlar hak olmasaydı onlarda bu tesiri yapmazdı. Kabir ehlinin halleri kendilerine perdeler açılıp zahir olan, Levhi mahfuzdaki kimi sırlara vakıf olan, melekut alemindeki yaşananları görebilen, kaderi kimi sırlara vakıf olan, kalpler üzerinde tesiri olan bir zat elbette ki diğer insanlardan daha güçlü bir imana sahip olacaktır..

Velilerde görülen kerametler Hz.Peygamberin (as.) risaletinin hak olduğuna bir başka delildir. Çünkü o veliler bu makamlara o nebinin risaleti ile ulaşmışlardır. Onlarda görülen her kemalat risalete aittir. Ona bir delildir. Ayrıca tarikat şeriatın vaz ettiği ahkamın hak olduğuna bir delildir. Çünkü tarikat ehli o ahkamın hak olduğuna ondan aldıkları lezzet ve kalben gördükleri fayda ve manevi keşifleri ile onlarda gördükleri nurlar ile şahid olmuşlardır. İlahi hükümlerdeki manevi ve nurani sırlar ve güzellikler onlara açılmıştır. Eşyanın hakikatına vasıl olmuş kişilerin bakışları elbette ki diğerlerinden farklıdır. Onlar namazdaki sırları, manevi nurları, secde ederken gelen ilahi lütufları, abdest azalarında oluşan manevi güzellikleri, abdestin insandaki manevi etkilerini, haram fiillerin meydana getirdiği zulümatı ve haram işleyenlerden yayılan pis kokuları manen görmektedirler. Onların şehadeti şeriat ahkamının hak olduğuna kesin bir delildir. İslam dininin doğuşundan bu zamana kadar sayıları milyonları bulan veli zatların bu dinin hak olduğuna dair şehadetleri inkar edilemeyecek derecede sağlam bir delildir.

Tasavvuf, İslamiyetin mükemmelliğini gösteren bir sır, içinden nurların fışkırdığı bir nurlar kaynağı , insana verilen ilahi emanetin, o yüce insanı ruhun güzelliklerinin ortaya çıktığı bir feyizler kaynağıdır. Hal böyle iken dalalete düşmüş bazı fırkalar tasavvufa saldırmış, onu batıl bir şeymiş gibi göstermeye çalışmışlardır. Bunlar kendileri göremedikleri ve faydalanamadıkları bu güzellikten başkalarının da nasipsiz bırakmaya çalışmaktadırlar. Ne yazık ki kendilerine ehl-i sünnet diyen bazı zahir uleması da tasavvuf ve tarikatler hakkında olumsuz beyanlarda bulunmaktadırlar. Onlar tarikat ehlinde gördükleri bazı hatalardan ve yaşanan suistimallerden dolayı bu hayat veren menbağı ve kevser suyunu kurutmaya çalışmaktadırlar. Elbette ki her kurumun, her yapının içinde bir takım art niyetli kişiler bulunur. Bunlar bir takım yanlışlar yaparlar. Onların bu hataları tüm bir yapıya mal edilemez. Ortada bir değer varsa, mutlaka onun taklitleri ve sahteleri olacaktır. Paranın ve altının sahtesinin olduğu gibi tarikat ehli içinde de sahte sofiler bulunacaktır. Fakat bir yapının konumu, fayda ve zararı tartılıp hangisi ağır geliyorsa, onun üzerinden değerlendirilmesi gerekir. İlahi adalette bu minval üzere işlemektedir.

Tarikatın en ufak faydası kendisine müntesip olanları küfür ve bidat cereyanlarına karşı koruması ve onların imanlarının sarsılmasına engel olmasıdır. En sıradan, avamdan bir ehl-i tarikat kişi, tabi olduğu ruhani silsiledeki zatlara olan manevi irtibatı ve onlara duyduğu bağlılık ve güven hissi ile asla küfre meyletmez. Bunca yüce zatın üzerinde ittifak ettiği bir dini ve yolu asla bırakmaz. Önüne binlerce delil getirseler onun aklını karıştıramaz, sağlam itikadını sarsamazlar. Onu günahlara sevk edebilir ama dininden döndüremezler. Ama tahsilli ve fakat tarikat ehli olmayan bir müslüman için durum böyle değildir. Hatta tasavvuftan hissesi olmayan araştırmacı bir alim için bile imanını korumak zorlaşmıştır. Böylesi insanların küfrün saldırıları karşısında çoklukla sarsıldıkları görülmektedir.

Tarikatlar, İslamiyeti düşmanlarına karşı savunan üç önemli kaleden birisidirler. Diğerleri medreseler ve hilafet makamı olsa gerektir. Tarikatlar İslam kardeşliğin oluşmasında en önemli amillerden birisidirler. Müslümanlar arasındaki bağları kuvvetlendiren en önemli yapılardandırlar. 1917 yılında Osmanlı ‘da yapılan nüfus sayımına göre İstanbul’un nüfusu 560.434 kişidir. Bunların 82.880 kişisi Ermeni, 205.752 kişisi ise Rum’dur. Müslüman nüfus 271.802 kişidir. O dönem İstanbul’unda 500 civarında tekke olduğu anlaşılmaktadır. Yaklaşıl olarak 580 kişiye bir tekke düşmektedir. Bu tekkeler halkın manevi ihtiyaçlarını karşılamakta, camilerle ve medreselerle birlikte halkı korumaktadırlar. Dikkat edilirse gayri müslüm toplam nüfusu 288.632 ile müslüman nüfustan daha fazladır. Yüzyıllar boyunca müslümanlara kendilerinden olmayanlarla beraber yaşama becerisini kazandıran yerler bu tekkeler ve oradan kazanılan erdemler olmuştur. Tekkelerde insanlar ruhen incelmiş ve ahlaken olgunlaşmış ve dinen kemale ermişlerdir. Hal böyle iken bazı takvasızların, ehil olmayanların ya da kendilerini tarikat gibi gösteren ve onun şemsiyesi altında saklanmaya çalışan bidat akımların, gayrı islami toplulukların olumsuzluklarına bakıp, tarikatları mahkum etmek insaf değildir. Buna kimsenin hakkı da yoktur. )

DÖRDÜNCÜ TELVİH
Meslek-i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlıdır; çok kısa olmakla beraber çok uzundur; çok kıymettar olmakla beraber çok hatarlıdır; çok geniş olmakla beraber çok dardır. İşte bu sırlar içindir ki, o yolda sülûk edenler bazan boğulur, bazan zararlı düşer, bazan döner, başkalarını yoldan çıkarır.

Ezcümle, tarikatte “seyr-i enfüsî” ve “seyr-i âfâkî” tabirleri altında iki meşrep var.

Enfüsî meşrebi, nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enâniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nuranî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikati, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu yolla gidiyor. Bunun da en mühim esası enâniyeti kırmak, hevâyı terk etmek, nefsi öldürmektir.
İkinci meşrep âfâktan başlar, o daire-i kübrânın mezâhirinde cilve-i esmâ ve sıfâtı seyredip sonra daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.

İşte, birinci meşrepte sülûk eden insanlar nefs-i emmâreyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terk edip enâniyeti kırmazsa, şükür makamından fahir makamına düşer, fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizap ve incizaptan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, “şatahat” namıyla haddinden çok fazla dâvâlar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebep olur.

Meselâ, nasıl ki bir mülâzım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş’esiyle gururlansa, kendini bir müşir zanneder. Küçücük dairesini o küllî daire ile iltibas eder. Ve bir küçük âyinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebep olur. Öyle de, çok ehl-i velâyet var ki, bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede ediyor, kendini haklı buluyor. Hattâ ben gördüm ki, yalnız kalbi intibaha gelmiş, uzaktan uzağa velâyetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini Kutb-u Âzam telâkki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim:
“Kardeşim, nasıl ki kanun-u saltanatın, sadrazam dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine kadar bir tarzda cüz’î, küllî cilveleri var. Öyle de, velâyetin ve kutbiyetin dahi öyle muhtelif daire ve cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrazam-misal kutbiyetin âzam cilvesini, bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su bir küçük denizdir.”
O zat şu cevabımdan inşaallah ayıldı ve o vartadan kurtuldu.

Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdi kendilerini biliyorlardı ve “Mehdi olacağım” diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var; ve o esmâya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de, mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:

Makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münasebettar bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.

İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebettar meşhur zatlar zannediyorlar. Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdi itikad eder veya Kutb-u Âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u caha talip enâniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla dâvâları şatahat sayılır; onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında hubb-u caha müteveccih ise, o zat enâniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarik-i haktan sapar. Çünkü, büyük evliyayı kendi gibi telâkki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira, nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu derk eder. O büyükleri de kendine kıyas edip kusurlu tevehhüm eder. Hattâ, enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.

İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve usulüddin ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.

Bu meşrepteki şatahat, hubb-u nefisten neş’et ediyor. Çünkü muhabbet gözü kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsiz bir cam parçası gibi nefsini bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki: Kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz’î mânâları “kelâmullah” tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulyâ-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, balarısının ve hayvânâtın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın ve havâss-ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı melâikenin ilhâmâtından tâ havâss-ı kerrûbiyyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmat, bir nevi kelimât-ı Rabbâniyedir. Fakat mazharların ve makamların kàbiliyetine göre, kelâm-ı Rabbânî, yetmiş bin perdede telemmu eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbânîdir.

Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i has ve onun en bâhir misal-i müşahhası olan Kur’ân’ın nücumlarına ism-i has olan “âyet” namı öyle ilhâmâta verilmesi, hata-yı mahzdır. On İkinci ve Yirmi Beşinci ve Otuz Birinci Sözlerde beyan ve ispat edildiği gibi, elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli güneşin misali, semâdaki güneşe ne nisbeti varsa; öyle de, o müddeîlerin kalbindeki ilham dahi, doğrudan doğruya kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân güneşinin âyetlerine nisbeti o derecededir. Evet, her bir âyinede görünen güneşin misalleri güneşindir ve onunla münasebettardır denilse haktır; fakat o güneşçiklerin âyinesine küre-i arz takılmaz ve onun cazibesiyle bağlanmaz!

( Velayet yolu içerisinde çok büyük hayırlar ve bereketler taşıyan bir yoldur. Selef-i salihinden bu yana yaşanan süreç içerisinde bu yolda milyonlara varan sayıda büyük ve salih zatlar yetişmiş olmasına rağmen sapan, saptıran, yolunu şaşıran ve hata yapan zatlar da olmuştur. Nasıl fıkıh ve kelam alanında hak olmayan mezhepler ortaya çıkmışsa tasavvuf yolunda da haktan sapan meşrepler ortaya çıkmıştır. İlk başlarda hak olan ve fakat zamanla bozulan tarikler olduğu gibi yaşadıkları manevi hallerden dolayı zahiren şeriata aykırı beyanlarda bulunan salih zatlarda olmuştur. Şatahat denilen bu hal onlarda geçici olmuş ve o durumdan ayıldıklarında yine şeriat üzere olmuşlardır. Bu sözleri şeriata göre bir tevile tabi tutulmuştur.

Tasavvuf yolunda ilerleyen için iki şart çok önemlidir. Bunlardan ilki ilim, ikincisi ise gerçek bir mürşid-i kamile intisaplı olmaktır. İrfan yoluna giren birisi Kuran ve sünneti bilmek zorundadır. Asıl olan budur. İkinci olarak bu yolun zorluklarına karşı ona yardımcı olacak ve sapmalardan koruyacak bir önder, bir yol gösterici salik için mecburidir. Nefsi emmareyi terk edemeyen, hevayı kırıp nefsin alt seviyedeki boyuta ait manevi ölümünü tam olarak gerçekleştirip daha üst boyuta çıkamayanlar için sapmalar kaçınılmazdır. Böylesi birisi kendinde gördüklerini abartır. Bulunduğu makamı çok büyük bir şey zanneder. Şükürden fahre yani övünmeye ve oradan gurura yani kendini ve amelini yüce görmeye sebep olan ucba sürüklenir. Kendi makamına yakışmayan büyük sözler söylemeye başlar.

Bunu şu misalle daha iyi anlayabilir. Askerlik emir komuta zinciri üzerine kurulu bir yapıdır. En altta onbaşı ve çavuştan en üstte generale kadar bir dizi komutanlar hiyerarşisi mevcuttur. Çavuşta komutandır, albay da, generalde. Ama hepsinin bir mertebesi vardır. Eğer bir çavuş kendinde gördüğü komutanlık özelliğini abartıp, kendini general gibi görmeye başlarsa hata etmiş ve sapmış olur. Devlet kurumu içinde aynı durum mevcuttur. Devlet amirler hiyerarşisinin hakim olduğu bir kurumdur. Bir köy muhtarı haddini bilmeyip kendi makamına ait amirlik hassasına aldanıp, ben de amirim padişahta ne var aramızda derse makamının onu kuşattığı, onu tesiri altına aldığı, onun kendini ve haddini bilmediği anlaşılır. Olgun birisi olsaydı böyle yapmazdı. Bu ilim ve ilim adamlığı içinde böyledir. Hz. Ali (k.v.) ilim tahsili yolunda kişinin yaşayacağı durumu üç mertebe olarak açıklar. İlk mertebe de kişi ilim öğrenmeye başlar. Bir süre ilim öğrenir ve bildiklerine bakıp, kendini çok büyük bir alim zanneder. Bu ilk mertebedir. Kişi ilim öğrenmeye devam eder. Bir müddet daha geçer. Bildiklerine ve bir de ilmi eserlere bakar ve ilimden az bir şeye sahip olduğunu anlar. Bu ikinci merhaledir. Üçüncü merhalede ise kişi ilim öğrenmeye devam eder ve bir süre sonra kendi bildikleri ile ilmi mukayese eder ve görür ki kendi ilmi hiç bir şeydir. İşte bu kemal mertebesidir. İnsanın bu tür hatalara düşmemesi ve düşerse kurtulabilmesi için bir mürşidin, bir üstadın gözetimi altında olması kaçınılmazdır.

Tasavvuf yolunda yaşanan tehlikelerden birisi de kişinin bir makamı elde ettiğini sanmasına rağmen aslında o makamda olmamasıdır. O makamı değil de onun gölgesini görmüş olmasıdır. Ya da kendi geldiği makamda daha üst makamlara ait bir takım tecelliler ve o makamlarla bağlantılı kimi hususiyetler olabilir. Daha üst makamlara ait olan bazı özellikler o makamda da kısmen gözükebilir. Bazı ortak noktalar olabilir. Onlara bakıp, onlara aldanıp kendini ait olmadığı bir yerde sanmaya başlar ve o makamların sahibi yüce zatları kendisi gibi görme hatasına düşer. Bu durumda kendi nefisinin eksiklerini bildiği için onları da kendi makamına indirip kendini onlar gibi gördüğünden dolayı onlara karşı olan hüsn-ü zannı yara alır. Mesela bazı makamlarda Kutb-u azam’a ait bazı hususlar bulunabilir. Ya da bir makamda mehdiyetle ilgili bir hususiyet olabilir. O makamın Hz.Hızır ile ve onun makamı ile bir bağlantısı olabilir. Orada o makamın bir gölgesi ya da bir hususiyeti olabilir. Ya da bazı meşhur velilere ait onların has makamlarına ait kimi yansımalar orada görülebilir. Kendi makamında o yüce makamlarının cüzi numunelerini gören ya da gölgesini gören kendini bir nevi Hızır yada Mehdi ya da Kutb-u Azam sanmaya başlar. Hatta bazıları kendilerine gelen ilhamları ayet gibi sanıp vahiy gibi görüp öyle değerlendirir. Yoldan çıkar. Bunların temelinde nefsi kıramamak, nefis sevgisinden kurtulamamış olmak vardır.

Böylesi vartalara düşen kişi eğer onda hubb-u cah yoksa, şöhret olma arzusu yoksa ondan sadır olan iddialar ve sözler şatahat kabul edilir. Bunlardan dolayı mesul olmama durumu olabilir. Eğer sağlam bir mürşidi varsa onu o durumlardan çekip alır. Eğer oradan çıkamıyorsa, o makamın tesirinden kurtulamıyorsa , samimi bir niyeti varsa mazur görülür. Eğer onda enaniyet varsa, hubb-u caha esir olursa hem sapar hem de insanları saptırabilir. Yüce zatları ve hatta nebileri kendi gibi görmeye başlar. Şeytanların vesveseleri ile nebilik iddiasında bulunanlar işte bu şekilde sapanlardır. İbadetleri kaldırıp, terk edip kemalata sahip olunabileceğini iddia edenler de bunlardandır.

Bu durumlara düşenler İmam Rabbani (k.s.) gibi Abdulkadir-i Geylani (k.s.) gibi zatların eserlerini ve düsturların kendilerine rehber edinmelidirler. Abdulkadir-i Geylani (k.s.) bir gün gaipten bir ses duyar. Ses ona, ey kulum Abdulkadir ben senden razıyım, diye seslenir. Bunu duyan büyük üstad sevinir. Hamd eder. Rabbi ondan razıdır. Bir süre sonra aynı sesi tekrar duyar. Bu sefer o ses ona, Ey kulum Abdulkadir, ben senden razıyım ve senin üzerinden ibadet yükümlülüklerini kaldırdım ,der. Bunun üzerine Abdulkadir-i Geykani Hazretleri defol pis şeytan, defol pis melun diye bağırır. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığı sorulduğunda şeriata baktım ve gördüm ki mükellefiyetler ölünceye kadar kaldırılamazlar, onun için onun şeytan olduğunu anladım, diye cevap vermişlerdir.

Bazıları da kendilerine gelen ilhamı ayet diye tabir ederler ki bu da çok büyük bir hata ve Kuran ın ayet diye sınıflandırılan vahiy kısımlarına bir nevi hürmetsizliktir. Sıradan insanlardan üstün mertebedeki velilere, arılardan ve diğer hayvanlara yapılan ilhamlara kadar pek çok derece de ilham vardır. Yetmiş bin perdeli farklı derecelerde farklı makamlara farklı ilhamlar bulunmaktadır. Kendini gören kişi kendi ilhamını yüceltir ve bazen vahiy gibi görmeye başlar ise yoldan çıkar şaşırır. Güneş nerede yıldızlar nerededir. her cam parçası güneşi aksettirir. Onda güneşten bir yansıma vardır. Ama onun ışığı güneşe denk olamaz.

Avarifu’l-Mearif / İmam-ı Sühreverdi (k.s.) şu açıklamaları yapmaktadır : ” Bir takım sufi topluluklar , büyük bir hataya düşerek namaz’dan maksadın zikrullah olduğu zannıyla , zikir hasıl olunca, namaz’a ne ihtiyaç vardır? düşüncesine kapılmışlardır. Ve böylece bir çok sapık yollara düşmüşler, akla hayale gelmez bir takım batıl hayallere dalarak , resmi ibadetlerin usul ve ahkamını yok sayıp , helal ve haramı reddetmişlerdir.

Diğer bir grup sufiler de , bu konuda belki sapıklıktan uzak fakat, hal olarak kendilerini noksan ve geride bırakacak olan bir yola koyularak ; sadece farzları kabul edip, nafile ibadetlerin faziletlerini inkara kalkışmışlardır. Böylece onlar azıcık bir hal zevkine aldanarak, faziletli amelleri ihmal etmişlerdir. Nitekim onlar, namazın ve diğer ibadetlerin her bir şekil ve hareketlerinde Allah’ın nice sırrının bulunduğunu ve onlarda zikirlerde bulunmayan bir çok hikmetlerin bulunduğunu bilemediler.

Halbuki, haller ve ameller, ruh ve cisim gibidir. Zira kulun şu fani dünyada yaşadığı sürece, hayırlı amellerden yüz çevirmesi taşkınlık ve şaşkınlıktır. Hasılı ameller, manevi hallerle arındırılıp ve temizlenirler ; haller de uhrevi ameller sayesinde gelişip olgunlaşırlar. ”

NOT: Bediüzzaman üveysi meşrepli bir islam alimidir. I. Dünya Savaşından sonra Darü’l Hikmetü’l İslâmiye azalığına getirilmiştir. Buradaki görevinde de ilimlerle meşgul olmuştur. Bu dönemde ruhi çalkantılar yaşayan Said Nursi bir kurtarıcı arar. (Ruhi çalkantısına neden olan durum İmparatorluğun yıkılışı, İslâm âleminin parça parça oluşu, İslâmiyet’e ve Müslümanlara madden ve manen büyük bir taarruzun gerçekleşmesi olsa gerektir.) Bu amaçla Abdülkadir Geylani’nin Fütuhu’l Gayb adlı kitabından rastgele bir yer açar. Açtığı yerde “Sen Darü’l Hikmettesin. Önce kendi kalbini tedavi edecek bir doktor ara.” ibaresiyle karşılaşır. Said Nursi Geylani’nin kitabını doktor tasavvur ederek okur. Çok da istifade eder. Daha sonra İmam Rabbani’nin Mektubat adlı eserinden rastgele bir yer açar ve “Mirza Bediüzzaman’a” isimli bir parçayla karşılaşır. Rabbani’nin kitabında şu prensip dikkatini çeker: “Tevhid-i kıble et. Yani birini üstad tut onun arkasından git, başkasıyla meşgul olma.” Tevhid-i kıbleyi nasıl anlayacağını veya nasıl gerçekleştireceğini düşünür ve şu sonuca ulaşır: “Bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân-ı Hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en ala mürşid ve en mukaddes üstad da odur.” Bundan sonraki terakkiyatında her zaman Kur’ân’ı rehber edinmiştir.Kendi yolunu Kastamonu Lahikası’nda şu şekilde anlatılır: “İman saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise mü’minin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak on adamı veli yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.” Mektubat adlı eserinin 27. sahifesinde Abdülkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbani gibi zatların bu zamanda gelmiş olsalardı bütün himmetlerini iman hakikatlerinin ve İslâmi kaidelerin takviyesine sarf edeceklerini belirtir. İslam alemindeki büyük yıkım, küfrün hücümu ve 1.dünya savaşı sonrası yaşanan bu büyük değişimden sonra Kur’ân’ın i’cazı, Kur’ân’ın çelik zırhı olmuştu. Yani problemler Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğunun ispatlanmasıyla aşılabilecekti. Bu mesele halledilebilirse toplum Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanacak veya en azından ahlâkını sorgulamaya başlayacaktı. Zira artık ne Kur’ân’ı anlatan ulema ne de temsil edebilecek kurum kalmıştı.

Mektubat’ta şöyle bir ibare var: « Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikate nüfuz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki, surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabul ederler. Hattâ, kuvvetli bir hakikati zayıf bir adamın elinde zayıf görür; ve kıymetsiz bir meseleyi kıymettar bir adamın elinde görse, kıymettar telâkki eder. »(28.Mektub 7.Risale) Yani akıl ve ilim yoluyla hitab edilebilecek insan kitlesi en fazla yüzde yirmidir ve bu fıtri bir meseledir, değiştiremezsiniz. Bu durumda tasavvufun verdiği cezbe ve mürşidin çekiciliği insanları irşad etme noktasında çok öne çıkmaktadır.)

BEŞİNCİ TELVİH
Tarikatin gayet mühim bir meşrebi olan “vahdetü’l-vücud” namı altındaki vahdetü’ş-şuhud, yani, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı, o vücud-u Vâcibe nisbeten o kadar zayıf ve gölge görür ki, vücut ismine lâyık olmadığını hükmedip, hayal perdesine sarıp, terk-i mâsivâ makamında onları hiç saymak, hattâ mâdum tasavvur etmek, yalnız cilve-i esmâ-i İlâhiyeye hayalî bir âyine vaziyeti vermek kadar ileri gider.

İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakikati var ki: Vâcibü’l-Vücudun vücudu, iman kuvvetiyle ve yüksek bir velâyetin hakkalyakîn derecesinde inkişafıyla,vücud-u mümkinat o derece aşağıya düşer ki, hayal ve ademden başka onun nazarında makamları kalmaz; adeta Vâcibü’l-Vücudun hesabına kâinatı inkâr eder.
Fakat bu meşrebin tehlikeleri var. En birincisi şudur ki:
Erkân-ı imaniye altıdır. İman-ı billâhtan başka, iman-ı bi’l-yevmi’l-âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise, mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniye hayal üstünde bina edilmez. Onun için, o meşrep sahibi, âlem-i istiğrak ve sekirden âlem-i sahve girdiği vakit, o meşrebi beraber almamak gerektir ve o meşrebin muktezasıyla amel etmemek lâzımdır. Hem, kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî suretine çevirmemektir. Çünkü, Kitap ve Sünnetten gelen desâtir-i akliye ve kavânin-i ilmiye ve usul-ü kelâmiye o meşrebi kaldıramıyor, kabil-i tatbik olamıyor. Onun için, Hulefâ-yı Râşidînden ve Eimme-i Müçtehidînden ve Selef-i Sâlihînin büyüklerinden, o meşrep sarihan görünmüyor. Demek, en âli bir meşrep değil. Belki yüksek, fakat nâkıs; çok ehemmiyetli, fakat çok hatarlı; çok ağır, fakat çok zevklidir. O zevk için ona girenler, ondan çıkmak istemiyorlar; hodgâmlıkla, en yüksek mertebe zannediyorlar.
Bu meşrebin esasını ve mahiyetini Nokta Risalesinde ve bir kısım Sözlerde ve Mektubat’ta bir derece beyan ettiğimizden, onlara iktifâen, şurada o mühim meşrebin ehemmiyetli bir vartasını beyan edeceğiz. Şöyle ki:

O meşrep, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsivâ sırrıyla mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşreptir. Şu meşrebi, esbab içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir surette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-i İslâmiyeden uzaklaştırmaktır. Çünkü, dünyaya âşık ve daire-i esbaba bağlı bir nazar, bu fâni dünyaya bir nevi bekà vermek ister. O dünya mahbubunu elinden kaçırmak istemiyor, vahdetü’l-vücud bahanesiyle ona bir bâki vücut tevehhüm eder; o mahbubu olan dünya hesabına ve bekà ve ebediyeti ona tam mal etmesine binaen, bir mâbudiyet derecesine çıkarır—neûzü billâh—Allah’ı inkâr etmek vartasına yol açar.
Şu asırda maddiyyunluk fikri o derece istilâ etmiş ki, maddiyatı her şeye merci biliyorlar. Böyle bir asırda, has ehl-i iman, maddiyatı idam eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden, vahdetü’l-vücud meşrebi ortaya atılsa, belki maddiyyunlar sahip çıkacaklar, “Biz de böyle diyoruz” diyecekler. Halbuki, dünyada meşârib içinde, maddiyyunların ve tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşrep, vahdetü’l-vücud meşrebidir. Çünkü, ehl-i vahdetü’l-vücud, o kadar vücud-u İlâhîye kuvvet-i imanla ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar ise, o kadar mevcudata ehemmiyet veriyorlar ki, kâinat hesabına Allah’ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar nerede, ötekiler nerede?

( Vahdet-i Vücud pek çok büyük evliyanın içinde bulunduğu bir meşreptir. Yüce Allah’ın varlığı ve vücudu yanında veya karşısında ya da haricinde vücud olarak, varlık olarak herhangi bir şeyin olmadığını ve olamayacağını iddia etmeye dayanan bir meşreptir. Yaratılmışlara varlık ve vücud sahibi denemeyeceği, onların aslında yok gibi oldujkarı ve ancak gölge gibi sayılmaları gerektiği ve gölge varlıklar olduklarını ilan etmektir. Tevhidi ve Allah’ın birliğini yüceltmeye dayalı bir anlayıştır. Bu anlayış özel bir makama aittir. Oraya girenler, İmam Rabbani Hazretlerinin (k.s.) buyurduğu gibi oradan çıkmak istemezler ve o makamın üzerinde daha yüce makamlar olduğunu göremiyorlar. İbni Arabi hazretleri (k.s.) bizim talebemiz olmayanlar bizim kitaplarımızı okumasınlar buyurmuştur. Vahdet-i vücud düşüncesi avama nakledilirse bir kısım insanın yanlış anlamasına ve sapmasına sebep olunabilir. Ahirete iman akidesi ahiretin ve ondaki varlık ve mekanların var olmalarını gerektirmektedir. Bunlar ve her şey hayalse, niye amel edelim gibi düşüncelere insanlar kapılabilirler. Kimi cahiller ve art niyetliler varlık tek bir vücud ise ben de Allah ın bir parçasıyım diyebilirler. Oysa vahdet-i vücud meşrebi bunlardan beridir. Tevhidde ve vahidiyette fani oluştur. Bu halde Allah’ın varlığı öylesine aşikar ve yaratılmışlar öylesine O’nun karşısında hiç gibidirler ki onları gözleriş görmez, yok hükmünde değerlendirirler.

Vahdet-i şuhud ise alemde görülen ve tecelli eden tektir, o da Yüce Allah’tır , demektir. Tüm alem ve varlıklar onun isim ve sıfatlarının tecellileridirler. Varlıklar cam parçalarına ve Allah ise güneşe benzetilirse, her bir cam parçasında nasıl güneşin bir yansıması görülüyorsa, tüm varlıklarda da yüce Allah’ın isim ve sıfatları değişik mertebelerde görülür. Bu cam parçaları içinde en parlak ve güneşi en güzel göstereni insandır.

Panteizm ise tüm varlıkları ezeli kabul edip, maddi aleme sonsuz bir güç vermek ve maddeyi yüceltmek demektir. Evren tanrı ve tanrı evrendir. Evrenden ayrı bir tanrı anlayışı panteizmde yoktur. Vahdet-i vücudun tam tersidir. Onunla hiç alakası yoktur. Biri maddeyi maddi alemi yüceltip ilah seviyesine çıkarmakken , diğeri evrenden ve maddeden bağımsız bir ilah anlayışıdır. O öylesi yüceltilir ki O’nun dışındaki her şey yok sayılır. )

ALTINCI TELVİH
Üç Noktadır.
BİRİNCİ NOKTA: Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır. Yani, a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir. İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, her bir ameli, sünneti ve şer’i o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î veriyor. O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.
İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir.

( Velayet yollarının en güzeli, en nurlusu, en sağlamı ve güvenli olanı ve en zengini sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir. Sünnet uymak ile insanın gündelik yeme, içme, oturma, kalkma, iaşe temini gibi fıtri ve örfi hareketleri ibadet hükmüne geçer. Sünnetin düsturları tüm hayatı kapsayacak şekildedir. Hareketlerini sünnete uyduran kişi her sünnete uygun amel edişinde, dinin bir hükmüne göre hareket ettiğini hatırlar. Uyguladığı sünnet ile o sünnetin sahibi Efendimizi (sav.) hatırlar. O hatırlama Cenab-ı Allah’ı hatıra getirir. Böylece ilahi huzurda olduğunu unutmaz. Ömür dakikaları nurlanır ve huzurda olma bilinci hayatın içinde yaygın hale gelir ve ömür dakikaları ibadet haline geçer. İşte bu yol Sahabe ve Selef-i salihin (r.anhüm) üzerinde gittiği yoldur. Şeyh Ahmed Haznevi Hazretleri de (k.s.) bir sohbetlerinde, bizim yolumuz iki esas üzerine kuruludur, bunlardan ilki Kuran ve sünnete ittiba etmek, ikincisi ise ihlas, muhabbet ve teslim üzere olmaktır, buyurmuşlardır. Büyük veliler zahirini Peygamberimize uydurmanın seyrü sülük yolunun ilk şartı olduğunu ve bunu başaramayanların batınlarını temizlemeyeceklerini eserlerinde belirtmişlerdir. )

İKİNCİ NOKTA: Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda gezemez.
Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet, muhabbet, mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zayıf emâreleri, kavî hüccetler hükmünde görür. Daima mahbubuna taraftardır.

İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağıyla marifetullaha teveccüh eden zatlar, şübehâta ve itirâzâta kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların Mahbub-u Hakikîsinin kemâline işaret eden bir emâreyi, onların nazarında iptal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri itirazat içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i iman ve dikkat-i nazar lâzımdır ki kendisini kurtarsın. İşte bu sırra binaendir ki, umum merâtib-i velâyette marifetullahtan gelen muhabbet, en mühim maya ve iksirdir.

Fakat muhabbetin bir vartası var ki: Ubûdiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye geçmesiyle, tiryak iken zehir olur. Yani, gayrullahı sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve Onun namına, Onun bir âyine-i esmâsı olmak cihetiyle rapt-ı kalb etmek lâzımken, bazan o zâtı, o zat hesabına, kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi namına düşünüp, mânâ-yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamberi düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mânâ-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.

( Velayet yolunun en mühim esası ihlastır. İhlas olmadan hiç bir şey elde edilemez. Bu yolda yürümek için en büyük vasıta ise muhabbettir. Muhabbet yolun zorluklarını görmemeyi sağlar. Salik mahbubuna muhabbetle sarılsırsa, onu döndürmeye çalışan şeytanlara ve nefsine karşı en büyük silahı elde etmiş olur.Binler şeytanlar gelseler ona bir hata, bir kusur gösteremezler. Muhabbet ehli olmayan teslim salikler ya da muhabbeti eksik olanlar ise şeytanların attığı şüpheler karşısında çok zorlanacaklardır. Muhabbetin gözü kördür, denilmiştir. Bu doğru bir sözdür. Sağlam ve sahih bir yol bulmak ve o yolda olmak şartı ile muhabbet o yolda yürümenin motor gücü ve koruyucu bir zırhtır.

Muhabbetin de kişiyi hataya düşürebilecek yanları vardır. Muhabbet, ehlini dua ve niyazdan alıkoyabilir. Oysa kulluğun en öneli hususiyetlerinden birisi kendini aciz görüp, dua ve niyazdan ayrılmamaktır. Mürşidlerimiz bunun ilacını göstermişlerdir. Kişi hangi makamda olursa olsun, kendini insanların en hakiri gibi görmelidir, hatta kafirlerden bile kendini üstün görmemelidir. İmanı ile ucba düşmek bir felakettir. Kişi akibetinin ne olacağının bilemez. Olur ki kafir döner, tevbe eder ve çok yüce bir makama çıkar, salik ise hata yapar ve sahip olduklarını kaybeder. Nitekim menakıp kitapları böyle menkıbelerle doludur.

Muhabbetin bir başka vartası ise, Muhabbet edeni vesile olması hasebi ile sevmekten sarfı nazar edip, o kişiyi kendi kemalleri ve zati güzelliği için sevme derekesine düşmektir. Bu kişiyi yoldan saptırır. Onun ilerleyişini durdurur. Çünkü yüce zatları sevmek, onlar ilahi marifetlere ve Yüce Allah’a kavuşmaya bir vesile olmaları ciheti iledir. Yoksa kendi zatları için değildir. hedef onlar değildir. Hz.Ali’yi seven ve fakat onun yoluna uymayan aleviler buna en güzel örnektir. Evliyaullahı seven, zikir yapan ama şeriata tabi olmayan, sünnete uymayan sapmış tarikat ehilleri buna başka bir örnektir. )

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Bu dünya dârü’l-hikmettir, dârü’l-hizmettir; dârü’l-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a’mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a’mâl berzahta ve âhirette meyve verir.

Madem hakikat budur; a’mâl-i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunâne değil, mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünkü, Cennetin meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla bâki hükmünde olan amel-i uhrevî meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek,kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir.İşte bu sırra binaen, ehl-i velâyet, hizmet ve meşakkat ve musibet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar, şekvâ etmiyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ 1diyorlar. Keşif ve keramet, ezvak ve envar verildiği vakit, bir iltifât-ı İlâhî nev’inden kabul edip setrine çalışıyorlar. Fahre değil, belki şükre, ubûdiyete daha ziyade giriyorlar. Çokları o ahvâlin istitar ve inkıtâını istemişler, tâ ki amellerindeki ihlâs zedelenmesin. Evet, makbul bir insan hakkında en mühim bir ihsan-ı İlâhî, ihsanını ona ihsas etmemektir-tâ niyazdan naza ve şükürden fahre girmesin.

İşte bu hakikate binaendir ki, velâyeti ve tarikati isteyenler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı olan ezvak ve kerâmâtı isterlerse ve onlara müteveccih ise ve onlardan hoşlansa, bâki, uhrevî meyveleri fâni dünyada, fâni bir surette yemek kabilinden olmakla beraber, velâyetin mayası olan ihlâsı kaybedip velâyetin kaçmasına meydan açar.

( Keramete elde etmek, keşif sahibi olmak için tarikata girmek kişiyi yolundan alıkoyar ve onun ihlasına zarar verir. Bir kısım manevi zevk ve nurları kazanmak için amel edilmez. Onlar istenilmeden verilir ve bu bir çocuğu ders çalışmaya teşvik için ona alınan hediyeler gibidir. Asıl olan bunlara itibar etmemektir. Bu yolda en mühim kerametin istikamet yani Kuran ve sünnet doğrultusunda bir hayat yaşamak olduğu üstatlarımızca önemle belirtilmiş bir husustur.

Veli zatlar esasen keramet sahibi olmayı istemezler ve kendi hallerini saklar setrederler. Onlar ihlaslarına bir zarar gelmemesi için böyle yaparlar. Bazı evliyaullah kerametlerini açıktan göstermişlerdir. Bunların makamları ve ihlasları kendilerini bu tür sapmalardan koruyacak bir haldedir. Bazen kerametlerin ortaya konulması ve açıktan gösterilmesi gerekir. Maslahat bunu iktiza eder. O zaman örtme zamanı değil açıktan ilan etme zamanıdır. Bunun da göz ardı edilmemesi ve açıktan ve çok sayıda keramet gösteren zatların ihlası töhmet altında kalmamalıdır.
Bir gün Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin tekkesine yaşlı bir kadın gelir. Kendi oğlu o tekkenin dervişlerindendir. Oğlunun hücresine gelir ve onu bir tas su ve bir dilim ekmek yerken ve bir hasır üstüne oturmuş bir halde görür. Annelik şefkati ile oğlunun haline acır ve üstadın odasına doğru yollanır. Birde bakar ki Geylani Hazretlerinin (k.s.) önünde mükellef bir sofra kurulmuş. Hemen içeri girer ve veryansın eder. Abdulkadir-i Geylani’nin önünde pişmiş bir tavuk durmaktadır. Tavuğa seslenerek, kalk biiznillah der. Tavuk canlanır ve kalkar. Bunun üzerine Hazret senin oğlunda bu hale gelsin, sonra istediğin yesin,der.)

YEDİNCİ TELVİH

Dört Nüktedir.

BİRİNCİ NÜKTE: Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında, hitab-ı İlâhînin neticesidir. Tarikatin ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer; yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkemâtıdır. Yani,hakaik-i şeriata yetişmek için, tarikat ve hakikat meslekleri, vesile ve

Dipnot-1 “Her hal üzere Allah’a hamd olsun.” Kenzü’l-Ummâl, 1:72, 181; Tirmizî, 5:578, hadîs no: 3599; İbni Mâce, 1:92, hadîs no: 251, 2:1260, hadîs no: 3830.

hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git gide, en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mânâ-yı hakikat ve sırr-ı tarikate inkılâp ederler. O vakit şeriat-ı kübrânın cüzleri oluyorlar. Yoksa, bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zâhirî bir kışır, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.
Evet, şeriatın, tabakat-ı nâsa göre inkişâfâtı ayrı ayrıdır. Avâm-ı nâsa göre zâhir-i şeriatı hakikat-i şeriat zannedip, havassa münkeşif olan şeriatın mertebesine hakikat ve tarikat namı vermek yanlıştır. Şeriatin, umum tabakata bakacak merâtibi var.
İşte bu sırra binaendir ki, ehl-i tarikat ve ashab-ı hakikat, ileri gittikçe hakaik-i şeriata karşı incizapları, iştiyakları, ittibâları ziyadeleşiyor. En küçük bir Sünnet-i Seniyyeyi en büyük bir maksat gibi telâkki edip onun ittibâına çalışıyorlar, onu taklit ediyorlar. Çünkü, vahiy ne kadar ilhamdan yüksek ise, semere-i vahiy olan âdâb-ı şer’iye, o derece, semere-i ilham olan âdâb-ı tarikatten yüksek ve ehemmiyetlidir. Onun için, tarikatin en mühim esası, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmektir.

( Tarikat ve tasavvuf ile seyrü sülük neticesinde elde edilecek kimi manevi güzellikleri ve hakikatları şeriattan ayrı ve farklı bir şeymiş gibi göstermek yanlıştır. Elde edilen şeriatın farklı boyutlarıdır. Makamlar yükseldikçe şeriatın farklı sırları kişiye açılır. Bunları sanki şeriattan ayrı imiş gibi farklı bir şeymiş gibi göstermek yanlıştır. Yani şeriat var ve bir de ondan farklı şeyler var demek hatadır. Elde edilen tüm manevi makamlar ve irfani hakikatlar o şeriatın perdeli olan, bulmak için çaba gereken gizlenmiş hakikatları ve anlam katmanlarıdır. Şeriat- tarikat- hakikat- marifet diye yapılan tasnif konunun anlaşılabilmesi ve kat edilmesi gereken yolun salike gösterilmesi içindir. Aslında gidilen yol hep şeriat üzerindedir. Onun dışında değildir. Şeriat içinde şeriatın derinliklerine doğru bir yolculuktur yaşanan. Denizin içinde olan ve kıyıda yüzen birisine denizin nice derinlikleri ve nice sırları var, onda nice bilinmezlikler gizli bunu göstermek ve kişiyi gel dalgıç elbisesi giy ve derinler dal demektir . İşte giyinilen dalgıç elbisesi tarikattır. Tasavvuf kişiyi denizin derinliklerine götürür. Kıyı da yüzen de denizi bilir ama bir dalgıç gibi bilemez. Denizden denize, denizin derinliklerine doğru bir yolculuk yapılmaktadır. Şeriat kabuktur diyenler denizi kıyıdan ibaret sananlara bir uyarı yapmak istemişlerdir. Bunun yanlış anlaşılmaması gerekir. Üstadımız Şeyh Muhammed Muta Hazretleri de tarikat şeriatın ta kendisidir buyurarak bu hakikata işaret etmiştir. )

İKİNCİ NÜKTE: Tarikat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksud-u bizzat hükmüne geçseler, o vakit şeriatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, resmî hükmünde kalır, kalb öteki tarafa müteveccih olur. Yani, namazdan ziyade halka-i zikri düşünür; ferâizden ziyade evrâdına müncezip olur; kebâirden kaçmaktan ziyade, âdâb-ı tarikatin muhalefetinden kaçar. Halbuki, muhkemât-ı şeriat olan farzların bir tanesine, evrâd-ı tarikat mukàbil gelemez, yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarikat ve evrâd-ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakikî zevke medar-ı teselli olmalı, menşe olmamalı. Yani,tekkesi, camideki namazın zevkine ve tâdil-i erkânına vesile olmalı; yoksa, camideki namazı çabuk, resmî kılıp, hakikî zevkini ve kemâlini tekkede bulmayı düşünen, hakikatten uzaklaşıyor.

( Tarikat ve hakikat vesile olmaktan çıkmamalıdır. Dinde asıl olan farzlardır. Sonda vacipler ve sonra sünnetlerdir. Bunlarda gevşeklik gösterip, tarikatın adaplarına daha fazla önem vermek doğru değildir. Tarikatın adapları dini daha iyi yaşamak için vesiledirler. Şeyhlerimiz bizim tarikatımız şeriatın hizmetkarıdır buyurarak, buna dikkat çekmişlerdir. )

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: “Sünnet-i Seniyye ve ahkâm-ı şeriat haricinde tarikat olabilir mi?” diye sual ediliyor.
Elcevap: Hem var, hem yok. Vardır; çünkü bazı evliya-yı kâmilîn, şeriat kılıcıyla idam edilmişler. Hem yoktur; çünkü muhakkıkîn-i evliya, Sâdi-i Şirâzî’nin bu düsturunda ittifak etmişler:
مَحَالَسْتِ سَعْدِى بَرَاهِ صَفَا ظَفَرْ بُرْدَنْ چُزْ دَرْ پَى مُصْطَفٰى
Yani, “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhaldir ki, hakikî envâr-ı hakikate vasıl olabilsin.” Bu meselenin sırrı şudur ki:
Madem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır ve umum nev-i beşer namına muhatab-ı İlâhîdir. Elbette, nev-i beşer onun caddesi haricinde gidemez; ve bayrağı altında bulunmak zarurîdir.

Ve madem ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak, muhalefetlerinden mes’ul olamazlar. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez; o lâtife hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer’iyeye muhalefetiyle mes’ul tutulmaz. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez; o lâtife, kalbi ve aklı dinlemez. Elbette, o lâtife bir insanda hâkim olduğu zaman—fakat o zamana mahsus olarak—o zat, şeriata muhalefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayılır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i imanîye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa, o hale mağlûp olup—neûzü billâh—o hakaik-i muhkemeye karşı inkâr ve tekzibi işmam edecek bir vaziyet, alâmet-i sukuttur.

Elhasıl, daire-i şeriatın haricinde bulunan ehl-i tarikat iki kısımdır.

Bir kısmı, sabıkan geçtiği gibi, ya hale, istiğraka, cezbeye ve sekre mağlûp olup veya teklifi dinlemeyen veya ihtiyarı işitmeyen lâtifelerin mahkûmu olup, daire-i şeriatın haricine çıkıyor. Fakat o çıkmak, ahkâm-ı şeriatı beğenmemekten veya istememekten değil, belki mecburiyetle, ihtiyarsız terk ediyor.

Bu kısım ehl-i velâyet var. Hem mühim velîler, bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu neviden, değil yalnız daire-i şeriattan, belki daire-i İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı muhakıkkîn-i evliya hükmetmişler. Fakat bir şartla: Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği ahkâmın hiçbirini tekzip etmemektir. Belki ya düşünmüyor veya müteveccih olamıyor veyahut bilemiyor ve bilmiyor. Bilse, kabul etmese, olmaz.

İkinci kısım ise, tarikat ve hakikatin parlak ezvaklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan hakaik-i şeriatın derece-i zevkine yetişemediği için, zevksiz, resmî bir şey telâkki edip ona karşı lâkayt kalır. Git gide, şeriatı zahirî bir kışır zanneder; bulduğu hakikati esas ve maksud telâkki eder. “Ben onu buldum; o bana yeter” der, ahkâm-ı şeriata muhalif hareket eder. Bu kısımdan aklı başında olanlar mes’uldürler, sukut ediyorlar, belki kısmen şeytana maskara oluyorlar.

( İkinci kısma örnek olarak bozulmuş Bektaşi tekkeleri ve Ya Vedud baba örnek olarak verilebilir. )

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Ehl-i dalâlet ve bid’at fırkalarından bir kısım zatlar,ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhirî hiçbir fark yokken ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ, Mutezile mezhebinde Zemahşerî gibi, İtizalde en mutaassıp bir fert olduğu halde,muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirâzâtına karşı onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir râh-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî’nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbâî gibi Mutezile imamlarını, merdud ve matrud sayıyorlar.
Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra, lûtf-u İlâhî ile anladım ki, Zemahşerî’nin Ehl-i Sünnete itirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ tenzih-i hakikî, onun nazarında, hayvanlar kendi ef’âline hâlık olmasıyla oluyor. Onun için, Cenâb-ı Hakkı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnetin halk-ı ef’âl meselesinde düsturunu kabul etmiyor.Merdud olan sair Mutezile imamları, muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnetin yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merduddurlar.
Aynen bu ilm-i kelâmdaki Ehl-i İtizalin Ehl-i Sünnet ve Cemaate muhalefeti olduğu gibi, Sünnet-i Seniyye haricindeki bir kısım ehl-i tarikatin muhalefeti dahi iki cihetledir.
Biri, Zemahşerî gibi, haline, meşrebine meftûniyet cihetinde daha derece-i zevkine yetişemediği âdâb-ı şeriata karşı bir derece lâkayt kalır.
Diğer kısmı ise—hâşâ—âdâb-ı şeriata, desâtir-i tarikate nisbeten ehemmiyetsiz bakar. Çünkü dar havsalası o geniş ezvâkı ihata edemiyor ve kısa makamı o yüksek âdâba yetişemiyor.

SEKİZİNCİ TELVİH

Sekiz Vartayı beyan eder.

BİRİNCİSİ: Sünnet-i Seniyyeye tamam ittibâı riayet etmeyen bir kısım ehl-i sülûk, velâyeti nübüvvete tercih etmekle vartaya düşer. Yirmi Dördüncü ve Otuz Birinci Sözlerde, nübüvvet ne kadar yüksek olduğu ve velâyet ona nisbeten ne kadar sönük olduğu ispat edilmiştir.
İKİNCİSİ: Ehl-i tarikatin bir kısım müfrit evliyasını Sahabeye tercih, hattâ enbiya derecesinde görmekle vartaya düşer. On İkinci ve Yirmi Yedinci Sözlerde ve Sahabeler hakkındaki Zeylinde kat’î ispat edilmiştir ki, Sahabelerde öyle bir hassa-i sohbet var ki, velâyetle yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve enbiyaya hiçbir vakit evliya yetişmez.
ÜÇÜNCÜSÜ: İfratla tarikat taassubu taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrâd-ı tarikati Sünnet-i Seniyyeye tercih etmekle sünnete muhalefet edip, sünneti terk eder, fakat virdini bırakmaz. O suretle âdâb-ı şer’iyeye bir lâkaytlık vaziyeti gelir,vartaya düşer.
Çok Sözlerde ispat edildiği gibi ve İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i ehl-i tarikat derler ki:”Bir tek Sünnet-i Seniyyeye ittibâ noktasındahâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez. Bir farz bin sünnete müreccah olduğu gibi, bir Sünnet-i Seniyye dahi bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” demişler.
DÖRDÜNCÜSÜ: Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf, ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı vahiy nev’inden telâkki eder, vartaya düşer. Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhâmat ona nisbeten ne derece cüz’î ve sönük olduğu, On İkinci Sözde ve i’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci Sözde ve sairrisalelerde gayet kat’î ispat edilmiştir.
BEŞİNCİSİ: Sırr-ı tarikati anlamayan bir kısım mutasavvıfe, zayıfları takviye etmek ve gevşekleri teşcî etmek ve şiddet-i hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için istenilmeyerek verilen ezvak ve envar ve kerâmâtı hoş görüp meftun olur; ibâdâta, hidemâta ve evrâda tercih etmekle vartaya düşer. Şurisalenin Altıncı Telvihinin Üçüncü Noktasında icmâlen beyan olunduğu ve sair Sözlerde kat’iyen ispat edilmiştir ki, bu dâr-ı dünya dârü’l-hizmettir, dârü’l-ücretdeğil. Burada ücretini isteyenler, bâki, daimî meyveleri fâni ve muvakkat birsurete çevirmekle beraber, dünyadaki bekà hoşuna gidiyor, müştakane berzaha bakamıyor. Adeta bir cihette dünya hayatını sever; çünkü içinde bir nevi âhireti bulur.
ALTINCISI: Ehl-i hakikat olmayan bir kısım ehl-i sülûk, makamât-ı velâyetin gölgelerini ve zıllerini ve cüz’î nümunelerini, makamât-ı asliye-i külliye ile iltibas etmekle vartaya düşer. Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında ve sair Sözlerde kat’iyen ispat edilmiştir ki: Nasıl güneş âyineler vasıtasıyla taaddüt ediyor; binler misalî güneş, aynı güneş gibi ziya ve hararet sahibi olur. Fakat o misalî güneşler,hakikî güneşe nisbeten çok zayıftırlar. Aynen onun gibi, makamât-ı enbiya ve eâzım-ı evliyanın makamâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk onlara girer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm görür, belki enbiyadan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için, usul-ü imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı daima rehber ve esas tutmak ve meşhudunu ve zevkini onlara karşı muhalefetinde ittiham etmekledir.
YEDİNCİSİ: Bir kısım ehl-i zevk ve şevk, sülûkünde fahri, nazı, şatahatı,teveccüh-ü nâsı ve merciiyeti şükre, niyaza, tazarruâta ve nâstan istiğnâya tercih etmekle vartaya düşer. Halbuki en yüksek mertebe ise, ubûdiyet-i Muhammediyedir ki, “mahbubiyet” ünvanıyla tabir edilir. Ubûdiyetin ise sırr-ı esası niyaz, şükür, tazarru, huşû, acz, fakr, halktan istiğnâ cihetiyle o hakikatin kemâline mazhar olur. Bazı evliya-ı azîme, fahir ve naz ve şatahata muvakkaten,ihtiyarsız girmişler; fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktida edilmez. Hâdidirler,mühdî değillerdir, arkalarından gidilmez.
SEKİZİNCİ VARTA: Hodgâm, aceleci bir kısım ehl-i sülûk, âhirette alınacak ve koparılacak velâyet meyvelerini, dünyada yemesini ister ve sülûkünde onları istemekle vartaya düşer. Halbuki, وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ 1 gibi âyetlerle ilân edildiği gibi, çok Sözlerle kat’iyen ispat edilmiştir ki, âlem-i bekàda birtek meyve, fâni dünyanın bin bahçesine müreccahtır. Onun için, o mübarek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek yedirilse, şükredilmeli; mükâfat için değil, belki teşvik için bir ihsan-ı İlâhî olarak telâkki edilmeli.
DOKUZUNCU TELVİH: Tarikatin pek çok semerâtından ve faidelerinden yalnız burada dokuz adedini icmâlen beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ: İstikametli tarikat vasıtasıyla, saadet-i ebediyedeki ebedî hazinelerin anahtarları ve menşeleri ve madenleri olan hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhu ve aynelyakîn derecesinde zuhurlarıdır.
İKİNCİSİ: Makine-i insaniyenin merkezi ve zembereği olan kalbi, tarikat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle sair letâif-i insaniyeyi harekete getirip netice-i fıtratlarına sevk ederek hakikî insan olmaktır.

Dipnot-1
“Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
ÜÇÜNCÜSÜ: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde, tarikat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kàfile-i nuraniye ile ebedü’l-âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta mânen ünsiyet etmek ve evham ve şübehâtın hücumlarına karşı onların icmâına ve ittifakına istinad edip, her bir üstadını kavî bir senet ve kuvvetli bir burhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra gelen dalâlet ve şübehâtı def etmektir.
DÖRDÜNCÜSÜ: İmandaki marifetullah ve o marifetteki muhabbetullahın zevkini, sâfi tarikat vasıtasıyla anlamak; ve o anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından ve insanın kâinattaki gurbet-i mutlakasından kurtulmaktır. Çok Sözlerde ispat etmişiz ki, saadet-i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin hakikatindedir. İkinci Sözde beyan edildiği gibi, iman, şecere-i tûbâ-i Cennetin bir çekirdeğini taşıyor. İşte,tarikatin terbiyesiyle o çekirdek neşvünemâ bulur, inkişaf eder.
BEŞİNCİSİ: Tekâlif-i şer’iyedeki hakaik-i lâtifeyi, tarikatten ve zikr-i İlâhîden gelen bir intibah-ı kalbî vasıtasıyla hissetmek, takdir etmek-o vakit taate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itaat edip ubûdiyeti ifa eder.
ALTINCISI: Hakikî zevke ve ciddî teselliye ve kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakikî medar ve vasıta olan tevekkül makamını ve teslim rütbesini ve rıza derecesini kazanmaktır.
YEDİNCİSİ: Sülûk-ü tarikatin en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vasıtasıyla, şirk-i hafîden ve riyâ ve tasannu gibi rezâilden halâs olmak ve tarikatin mahiyet-i ameliyesi olan tezkiye-i nefis vasıtasıyla nefs-i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.
SEKİZİNCİSİ: Tarikatte, zikr-i kalbî ile ve tefekkür-ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vasıtasıyla âdetlerini ibadet hükmüne çevirmek ve muamelât-ı dünyeviyesini a’mâl-i uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü istimal etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını, hayat-ı ebediyenin sümbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.
DOKUZUNCUSU: Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü’min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 1
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى الْغَوْثِ اْلاَكْبَرِ فِى كُلِّ الْعُصُورِ وَالْقُطْبِ اْلاَعْظَمِ فِى كُلِّ الدُّهُورِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِى تَظَاهَرَتْ حِشْمَةُ وَلاَيَتِهِ وَمَقَامُ مَحْبُوبِيَّتِهِ فِى مِعْرَاجِهِ وَاِنْدَرَجَ كُلُّ الْوَلاَيَاتِ فِى ظِلِّ مِعْرَاجِهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 2

Dipnot-1
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-2
Allah’ım! Bütün asırların gavs-ı ekberi ve bütün çağların kutb-u âzamı olan Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et-o efendimiz ki, Miracında haşmet-i velâyeti ve makam-ı mahbubiyeti tezahür etmiştir ve bütün velâyetler onun Miracının gölgesinde münderiç bulunmaktadır. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Share.

About Author

Leave A Reply