İslam’da Kazancın (Kesbin) Önemi

0

İslam’da kazanç (geçim sağlama) alanına atılmak, aslında ilim gibi bütün müslümanlar için pek önemli bir görevdir. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:

“Çalışarak kazanç sağlama yollarını aramak, müslüman olan her erkek ve kadın için bir farzdır.”

Çünkü her müslüman, yükümlü olduğu görevleri kazanç sayesinde yerine getirebilir. Bu görevlerin yapılması kuvvet ve sağlığa bağlıdır. Kuvvet ile sağlık da gıdaya ve diğer ihtiyaçlara bağlıdır. Bunlar da ancak kazançla sağlanabilirler. Onun için kazanç alanına atılmak önemli bir görevdir, bir farzdır. Şöyle ki:

Herhangi bir müslüman kendi nefsini ve geçimleri üzerine gerekli olan kimseleri geçindirmeye ve borçlarını ödemeye yetecek kadar helaldan kazanmakla yükümlüdür, bu bir farzdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:

“Her müslüman üzerine helali aramak vacibdir.”

Fakirlere yardım, düşkünlere iyilik etmek için yetecek miktardan fazla kazanç sağlamak memduhtur (iyidir). Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun yararı başkalarına dokunur.

Geniş bir dirliğe ermek ve fazla nimetlenmek için daha fazla kazanç sağlamak mübahtır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:

“Salih (iyi ve dürüst) insan için, yararlı mal ne güzeldir.”

İnsanlara karşı büyüklenmek ve övünüp gururlanmak için yapılan kazançlar haramdır. Helal yoldan kazanılmış olması fark etmez. İnsanlara karşı serveti ve mevkl ile çalım satan kimseler âhirette Yüce Allah´ın gazabına uğrayacaklardır.

Çeşitli Kazanç Yollarının Üstünlük Derecesi

Çeşitli kazanç yolları vardır: Bunlardan en faziletlisi, cihad yoludur. Sonra sırası ile ticaret, ziraat ve sanattır. Bazılarına göre, ziraat ticaretten daha faziletlidir. Şöyle ki:

Müslümanlar için gerektiğinde cihada koşmak, İslâmiyeti yüceltmek, İslâm yurdunu ve varlığını korumaya çalışmak farzdır. Bu farz duruma göre genişler. Eli silâh tutan müslümanların bir kısmına ve yetişmezse hepsine yönelen bir farz olur. Bu uğurda düşman ile çarpışan ve düşmanı sindiren İslâm mücahidleri gazi ve ölenler de şehidlik rütbesini kazanırlar.

Şehidlere ölü denilmesi doğru değildir. Onlar ebedî bir hayata sahibdirler. Onlar yüce Allah´ın manevî huzurunda rızıklanır dururlar. Onun için şehidlik büyük bir rütbedir.

İşte bu cihad sonunda müslümanların galip gelerek mal elde etmeleri, en faziletli bir kazançtır. Çünkü bu sayede İslâm üstün kılınmış olarak maddeye de sahib olunur. Bu mallar İslâm devlet başkanı tarafından bir ölçü içerisinde mücahidlere bölünür. Bu malları mücahidlerin kendilerinin almaları, karışıklığa sebeb olacağı, diğer mücahidlerle hazinenin haklarına aykırı düşeceği için helal değildir.

İslâmda ticaret de pek önemli bir kazanç yoludur. Çünkü ticaret cemiyetlerin yükselmesine ve mutluluğuna sebebdir. Bir hadis-i şerifde:

“Rızkın onda dokuzu ticarettedir” buyurulmuştur”.

Diğer bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur:

“Muamelesi doğru müslüman bir tacir, peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle bir arada bulunur.”

İslâmda ziraat da pek önemli bir kazanç yoludur. Bunun yararı çok geniştir. Ekincilik insanlarla beraber doğmuştur. Bununla ilk uğraşan zat, Hazret-i Adem Aleyhisselâm´dır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:

“Rızkı yerin altında bulunan şeylerde arayınız.”

Bu yüksek emir, hem ziraat, hem de madencilik için geçerlidir.

İslâmda san´at da, pek geçerli bir kazanç yoludur. Birçok sanatlar vardır. Bunların bir kısmı cemiyet hayatı için gereklidir. İnsan kendine, en yararlı ve seçkin sanatlardan birini seçmelidir. Bir hadis-i şerifin anlamı şöyledir:

“San´at, fakirlikten koruyan bir güvencedir.”

İslâmda dilenme aslında bir kazanç yolu değildir. Az çok kazanabilmeye gücü yeten bir müslüman için dilenme haramdır. Müslüman yüksek bir şerefe sahib olduğu için onun ruhu dilenmeye tenezzül etmez. Ancak kazançtan tamamen aciz kalan bir kimse için dilenme gerekli olur. Böyle aciz bir kimse, dilenmeyi bırakıp açlıktan ölecek olsa, günah işlemiş olur. Çünkü kendisini tehlikeye atmış ve bir nevi intihar etmiş sayılır. Bu durumda dilenmek bir mecburiyet olduğu için zillet sayılmaz. Bir hadis-i şerfde buyurulmuştur:

“Dilenme, kulun en son kazancıdır.”

Bir fakir dilenemeyecek durumda olursa, halini anlayan her müslüman için ona bizzat yardım edip yedirmek veya başkasını vasıta kılmak ve böylece onun hayatını kurtarmak farz olur. Bu farz yapılmazsa, durumundan haberi olan müslümanlar günahta; ortak olurlar. Şu da bilinmelidir ki, bir günlük yiyeceği olan bir fakirin dilenmesi helal değildir.

Alış-Verişin Çeşitleri ve Kâr (Kazanç) Miktar

Satış, “Malı malla değişmek” demektir. Bir kimse, elindeki malını aza çoğa satabilir mi Bu mesele açıklanmaya muhtaçtır. Şöyle ki: Satış işlemi başlıca dört kısma ayrılır:

1) Bir malı maliyet fiyatına satmaktır. Buna “Tevlive” denir ve caizdir. Bir satıcı bazan elindeki malını hiç kâr gözetmeksizin aldığı fiata satar. Bu kendi hakkıdır. Ancak burada gözetilecek şey, maliyet fiatını doğru söylemektir. Değilse, satıcı Allah katında sorumlu olur. Alıcı da, dilerse alış muamelesini bozdurur, dilerse fazla bedeli geri alır.

2) Bir malı maliyetinden noksana satmaktır. Buna da, “Vazı´a” denir. Burada da doğruyu söylemek gerekir. Burada alıcıya düşen ahlâkî bir görev vardır. Şöyle ki: Eğer malını böyle noksan fiyatla satmakta olan kimse fakirse, onun zararına meydan vermemeli, o malı değeri ile satın almalıdır. Bu bir yardım ve sadaka yerine geçer.

3) Bir mala masraflarını ilâve ederek maliyetini çıkardıktan sonra bir miktar fazlası ile satmaktır. Buna da “Murabaha” denir. Sermayenin ve masrafların hepsini tam olarak tayin eden bir tüccar, elindeki malı az çok bir kârla satabilir, bu caizdir. Ancak alıcının o mala olan ihtiyacından faydalanmaya kalkışmamalı, insafı elden bırakmamalıdır. Aksi halde, böyle bir muamele kerahetten ve sorumluluktan kurtulmaz.

4) Bir malı, maliyetini söylemeksizin az çok istenilen bir bedel karşılığında satmaktır. Buna da “Müsaveme” denir. Böyle bir satış da caizdir. Hatta yalan söylemiş olmak ve sermayenin tayininde hataya düşmüş olmak tehlikesinden kurtulmak için bu tür satış iyidir. Ancak satıcı alıcıyı aldatırsa, onun piyasayı bilmemesinden faydalanarak o malın başka bir yerde bulunamayacağını ve malın çok kıymetli olduğunu söyleyerek aldatırsa ve böylece o malı Gabn-i Fahiş (aşırı aldanma) ile satarsa bu yaptığı iş helal olmaz. Satıcı Allah katında sorumlu olur. Alıcı da, böyle bir aldatmadan dolayı o malı geri verebilir.

Gabn-i fahiş (aşırı aldanma), mal ve eşya cinsinden olan bir şeyi değerinden yüzde yirmi fazlasıyla, hayvanı yüzde on fazlasıyla, emlâk ve akarı da yüzde beş fazlasıyla veya daha çoğa satmaktır. Fakat böyle bir aldatma bulunmayınca yapılan satış muamelesi zorla bozulamaz.

İhtikârın Mahiyeti ve Hükümleri

İhtikârın lûgat anlamı, azalsın ve kıymetlensin diye bir malı saklamaktır. Din deyiminde ise: “İnsanların ve evcil hayvanların yiyecek ve içecekleri olan maddeleri ucuz yerlerden alıp kıymetleri yükselsin diye kırk gün bekletmektir.” Böyle yapan kimseye “Muhtekir” denir.

İhtikârın kırk gün ile bağlanması, dünyaca yapılacak ceza bakımındandır. Yoksa bir gün bile ihtikâre meydan veren kimse günahkâr olup âhiret azabına hak azanır.

Bir beldeye dışardan gelecek malları, şehirde serbest satılmaması için şehir dışında karşılayarak satın almak da bir nevi ihtikârdır.

İhtikâr, tarifinden de anlaşıldığı, gibi, İmam Azam´a göre yalnız yenecek ve içilecek maddelerde olur. Fakat İmam Muhammed´e göre, elbiselik mallarda da ihtikâr olur. İmam Ebû Yusuf´a göre de, topluma zarar veren her hangi bir maddede ihtikâr olur. Altın, gümüş, demir ve diğer maddeler gibi…

İhtikârın hükümlerine gelince: Topluma zararlı olan bir ihtikâr, tahrimen mekruhtur. Yüce Allah katında sorumluluğu gerektirir.

İhtikârın sonu iflâstır. İhtikâr yapan, kendi adi yararı için toplumu zarara ve sıkıntıya sokuyor. Bunun sonucu olarak da toplumun hayatına kasdetmiş oluyor. Onun için yetkili idareci, ihtikâr mallarını satmasına hüküm verebilir. Eğer satmaz da karşı çıkarsa, uygun şekilde cezalandırılır ve o mallar ihtikârcının adına satılır.

İhtikâr zamanında yetkili olan idareci eşyaya kıymet koyabilir. Şöyle ki: İdareci veya yetkili kıldığı kimse, bir zaruret görülmedikçe, ticaret mallarına kıymet biçemez. Bu durumda mallara “Fiat koymak” mekruhtur. Çünkü ticaretin gelişmesine engel olabilir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: “Gerçekte kıymet takdir buyuran, daraltan, genişleten ve rızık veren Yüce Allah´dır.” Fakat bu malların sahibleri aşırı giderlerse ve böylece en az iki kat fiyatla satmaya başlarlarsa, idareci veya yetkili kılacağı kimse, bu konuda bilgi sahiblerinin fikirlerini alarak mallara fiyat koyabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hattâ İmam Malik´e göre, kıtlık yıllarında fiatları belirlemek, vali bulunan zat üzerine vacib olur; İsterse fiatlarda bir aşırılık bulunmasın.

Bir kimse, kendi arazisinin ürünlerini hapsetmekle ihtikâr yapmış sayılmaz. Çünkü bu ürünler kendisinin katıksız bir hakkıdır. Buna toplumun hakkı girmez. Bir kimse, kendi arazisini ekmeyebilir. Bunun için ürününü de satmayabilir. Ancak kıtlık ve pahalılık zamanını beklediği için günaha girer. Çünkü müslümanlar için kötü bir niyette bulunmuş olur.

Başka bir memleketten kendi memleketine getirmiş olduğu bir malı hapseden kimse, İmam Azam´a göre ihtikâr yapmış sayılmaz. Çünkü toplumun hakkı, bulundukları memleketten veya o memleketin çevresinden toplanan mallarda olur. Bununla beraber dış memleketlerden getirilen malları satmak müstahabdır. Bunları hapsetmekte kerahet bulunur.

İmam Ebû Yusuf´a göre, bu kimse de ihtikâr yapmış sayılır. Bunun hakkında muhtekir işlemi uygulanır. İmam Muhammed´e göre ise, âdete uygun olarak dışardan getirilen mallan hapsetmek (bekletmek) mekruhtur. Fakat âdete aykırı olarak pek uzak yerlerden getirilen malları bekletmek mekruh değildir. Çünkü bunlarda toplumun hakkı bulunmaz.

Sonuç

İhtikârda hayır yoktur. Bu, şefkat ve merhamet duygularına aykırıdır. İnsanlık ve hayırseverlik duygularına karşı olduğundan bundan kaçınmalıdır.

Ribanın Mahiyeti ve Nevileri

Riba´nın lûgat anlamı ziyade demektir. Din deyiminde, alış-verişlerde bir karşılık olmaksızın akidler arasında ziyade bir miktarı şart koymaktır. On dirhem gümüşü, on bir dirhem gümüş karşılığında satmak gibi.

Riba, tartı ile satılan altın ve gümüş gibi mallarla ölçekle satılan buğday, arpa, hurma, tuz, kuru üzüm gibi şeylerin alış-verişinde olur.

(Malikîlere göre riba, yalnız altın ile gümüşte ve geçim sağlanan erzakta olur. Şafiîlere göre de, yalnız altın ve gümüşle, yiyecek sayılan şeylerde olur.)

Riba, iki nevidir: Riba-i Fazl ve Riba-i Nesîe. Riba-i Fazl, tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında peşin olarak ziyadesi ile satılması şeklinde olur. Onun için altın, gümüş, bakır, buğday, arpa ve tuz gibi bir madde, kendi cinsi ile hemen değiştirilecek olsa, miktarları birbirine eşit olması gerekir. Birinin miktarı biraz fazla olunca, bu bir riba olmuş olur. Bu fazlalık haramdır. Allah yanında cezası pek büyüktür. Aynı cinsten olan bu iki kısım eşyadan biri, sanat ve kıymet bakımından veya biri diğerinden iyi olma bakımından farklı olsalar bile, yine riba olur.

Altın ile gümüş, sanat bakımından veya darb edilmiş para haline geçmekle tartıya bağlı olmaktan çıkmazlar. Ağırlıkları ile işlem görürler Çünkü bunların tartıya bağlı olmaları dinin bir hükmüdür. Misal: On gram altın, yine on gram altın karşılığında peşin olarak satılır, onbir gram karşılığında satılamaz. Bu bir gram fazlalık riba olur.

Yine, on kile buğday, on kile buğday karşılığında peşin olarak satılabilir. Fakat dokuz veya on bir kile karşılığında satılamaz. Ziyade olan miktar ribadır.

Riba-i Fazl´dan kurtulmak için, bir cinsten olan riba ile ilgili mallardan her birini ya tamamen veya kısmen kendi cinslerinden başkası ile değiştirmelidir.

Misal: On gram altın; yüz gram gümüş karşılığında ve on kile buğday, on beş kile arpa karşılığında peşin olarak satılmalıdır. Yine on gram altın, dokuz gram altın ile bir miktar gümüş ağırlığı karşılığında veya on kile buğday, beş kile buğday ile sekiz kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir.

Riba-i Nesîe´ye gelince: Bu da tartılan ve ölçülen şeyleri, birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir. Miktarları eşit olsa bile, haramdır.

Örnek: On gram gümüş, bu ağırlıktaki gümüş para karşılığında veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunların cinsleri ve miktarları birdir. Biri peşin, diğeri veresiyedir. Bu şekilde aralarında bir fark vardır. Onun için bu bir riba işlemidir ve günahtır.

Yine, eldeki bir kile buğday ile sonradan harman zamanında verilecek bir kile buğday satın alınamaz. Bunlar iyi veya düşük cins olma bakımından farklı olsalar da yine ribadır. Çünkü cinsleri ve miktarları aynıdır. Böyle olmakla beraber biri peşin, diğeri veresiyedir. Veresiye ise, peşine karşılık olamaz. Arada bir fazlalık bulunmuş olur.

Tartıya bağlı olan şeyler, cinsleri değişik olsa da, birbirleri ile veresiye olarak değiştirilemezler. Şu kadar kilo demir karşılığında, o kadar kilo bakır veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunlar ağırlığa bağlı olma bakımından birdirler.

Yine, şu kadar kile bugday o kadar kile arpa karşiliginda veya tuz karşiliginda veresiye olarak satilamaz. Çünkü bunlar ölçege baglidir.

Bu esastan yalnız nakid paralar müstesnadır. Şöyle ki: Nakid paralar karşılığında, nakid cinsinden olmayan tartılır ve ölçülür şeyler peşin olarak alınabileceği gibi, veresiye olarak da alınabilir. Çünkü alış-veriş için buna ihtiyaç vardır.

İstikraz (Ödünç Alma) Meseleleri

İstikraz (borç alıp verme) muamelesi, altın ve gümüş gibi yalnız misliyat denilen tartılır şeylerde, ölçeğe bağlı buğday ve arpa gibi şeylerde ve taneleri arasında kıymet değiştirecek derecede fark bulunmayan yumurta ve ceviz gibi sayıya bağlı şeylerde olur. Hayvanlarda ve kumaş gibi değere bağlı şeylerde olmaz.

Gerek altından ve gümüşten ve diğer maddelerden olan nakid paralar, gerekse diğer tartılan veya ölçülen şeyler, sonradan yalnız misilleri alınmak üzere borç olarak alınıp verilebilir. Buna “Karz-ı Hasen” denilir. Sosyal bir yardım olduğundan büyük bir sevabdır. Fakat bunun karşılığında fazla bir şey verilmesi şart kılınırsa, bu bir faiz olur ki, riba hükmündedir. Borç verenin bir veya birkaç kişi olması arasında bir fark yoktur.

Borç alınan şeyler, sonradan kendi misilleri ile ödenir. Borç alınan bir altın para, yine aynı bir altın para olarak ödendiği gibi, bir altın para ile bir miktar buğday, yine fazlalık yapmaksızın aynı altın para ve aynı ölçek buğdayla ziyade yapmaksızın ödenir. Ancak borç alınan para, geçer kâğıt para iken sonradan piyasada bulunmasa veya geçmez bir hale gelse, kabul edilen fetvaya göre, son geçerli olduğu tarihteki kıymeti ile ödenir.

Bir kimse, borç verdiği para ve başka şeylerin tamamını veya bir kısmını borçlusuna bağışlayabilir. Borç alan da, arada bir şart olmaksızın alacaklı olan kimseye hediye verebilir.

Sonuç

İstikraz işlemlerinde iki taraftan birine şart, kılınan bir menfaat helal değilse de, şart koşulmayan bir menfaat helaldır. Onun için bir borçlu, borcunu ödemekle beraber kendiliğinden, bir adet olmayarak, bir miktar fazla verse, bu helal olur.

Bir kimsenin bir parayı, başka bir yerde bulunan bir adama ödemek şartı ile borç alması mekruhtur. Fakat böyle bir parayı aralarında bir şart bulunmaksızın, borç verenin izni ile, başka bir yerde bulunan bir adama götürüp vermesi mekruh değildir. Hattâ böyle bir şart ve adet bulunmaksızın, biraz da fazla vermesinde bir haramlık yoktur. Bu, bir bağış olur.

Bir kimsenin bir adama, her ay veya her yıl belli bir miktar ödemek üzere para vermesi caiz değildir. Verilen bu ödünç paraya karşı alınan fazla paralar riba olmuş olur. Fakat belli bir parayı muayyen işte kullanıp elde edilecek kârından belli bir nisbette, üçte bir veya dörtte bir gibi, vermesi şartı ile para verilmesi caizdir. Çünkü bu bir ticaret ortaklığı işlemidir. Bu durumda o kimsenin zarara da sermayesi nisbetinde ortak olması gerekir.

Komşular arasında ekmekler, ister sayı ile ve ister tartı ile borç alınıp verilebilir. Bu husustaki işlem bir kolaylık ve zaruret esasına bağlıdır. Bu, İmam Muhammed´in görüşüdür ve fetva da buna göredir.

Faizin dinde yasak olmasının birçok hikmetleri vardır. Önce, muhtaç bir kimseye verilen bir paradan, daha sonra fazla bir şey alınması sosyal yardımlaşma görevine aykırıdır. Sonra bir paranın bu şekilde arttırılması, çok kere insanın çalışma gayretini azaltır. Onu tenbelliğe sevkedebilir. Bununla beraber borç alınan paradan borç alanın bir kazanç elde edip etmeyeceği kesin değildir. Bir ihtimalden ibarettir. Çok kere alınan borç paralar boşuna harcanarak karşılığında birçok zararlara katlanmak gerekir. Rehin verilen nice kıymetli malların bu yüzden hiç bahasına elden çıktığı daima görülür. Oysa ki, verilecek fazla miktar belli ve kesindir. Onun için düşünülen bir kazanç, kesin ve belli olan bir mala karşı tutulamaz.

Aslında kesin bir lüzum görülmedikçe, borç almamalıdır. Borç huzuru ve rahatı kaçırır, hürriyeti kısıtlar. Borç verecek durumda olanlar da, ellerinden gelen yardımı muhtaçlardan esirgememelidirler. Sadece Allah rızası için “Karz-ı Hasen” sureti ile borç verip mükâfatını Allah´dan beklemelidir. Yerinde olarak verilen borç para, sadaka vermekten daha faziletlidir. Bununla beraber borç alacak olanlar da, güvenilir ve sözünde durur, ilk fırsatta borcunu öder kimselerden olmalıdırlar. Bu gibi iyi duygulardan yoksun olmak, yardımlaşma görevini de bozar.

Share.

About Author

Leave A Reply