Beni Kurayza’dan Sonra

0

BENÎ KURAYZA’DAN SONRA
Mugîre b. Şûbe’nin Müslüman Oluşu
Kays b. Nüşbe’nin Müslüman Oluşu
Eşca’ Kabilesinin Medine’ye Gelip Müslüman Olmaları ve Peygamberimiz Aleyhisselamla
Muahede Yapmaları
Kurata Seriyyesi
Kurataların Kimlikleri ve Yurtları
Kurata Seferi Ne Zaman, Niçin ve Nasıl Yapıldı?
Ganimet Mallarının Bölüştürülüşü ve Medine’ye Dönülüşü
Sümâme b. Üsal’in Yakalanışı ve Müslüman Oluşu
Sümâme b. Üsal’in Kimliği ve Geçmişi
Sümâme’nin Yakalanışı
Peygamberimiz Aleyhisselam m Sümâme’ye Islamiyeti Teklif Edişi ve Gönlünden Ne Geçirdiğini Soruşu
Sümâme’nin Müslüman Oluşu
Sümâme’nin Kalbine İslâmiyet Sevgisinin Nasıl Düşürüldüğü
Sümâme b. Üsal’en Umre Yapmak Üzere Mekke’ye Gidişi
Behî Lihyan Seferi
Seferin Tarihi ve Sebepleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâm Mücahidleriyle Birlikte Yola Çıkışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Reci’ Şehitlerini Rahmet ve Mağfiretle Anışı
Benî Lihyanların Kaçıp Dağ Başlarına Sığınmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Dönüşü
Gâbe (Zû Kared) Gazası
Gazanın Tarihi, İsmi ve Mevkii
Gâbe (Zû Kared) Gazası Niçin ve Nasıl Yapıldı?
Seleme b. Ekvâ’nın Baskını Medine Halkına Duyuruşu
Seleme b. Ekvâ’nın Baskıncıları Tedirgin Edişi ve Develerden Bazısını Kurtarışı
Uyeyne b. Hısn’ın Baskıncı Müşriklere İmdada Gelişi
Mücahidlerin Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanında Toplanmaları
Baskıncı Müşrikleri Yakalamak İçin Harekete Geçen Öncü Süvari Bölüğü
Ebu Katâde’nin Savaş Atında Gördüğü Şaşılacak Hal
Muhriz b. Nadle’nin Züllimme İsimli At Üzerinde Savaşa Çıkışı
Mikdad b. Esved’in Mes’ade İle Çarpışması
İslâm Süvarilerinin Baskıncı Müşrikleri Bozguna Uğratmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’den Hareket Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zû Kared’de Tepe Üzerinde Karargâhını Kuruşu
Ebu Katâde’nin Alnındaki Yarasının İyileştirilişi
Sa’d b. Ubâde’nin Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasına ve İltifatına Nail Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Seleme ve Ebu Katâde Hakkındaki Takdir ve İltifatları
Talha b. Ubeydullah’ın Na’man Kuyusunu Satın Alıp Vakfetmesi
Medine’ye Dönülürken Koşu Yapılışı
Gâbe (Zû Kared) Seferinin Ne Kadar Sürdüğü?
Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin Zevcesinin Baskıncıların Yurdundan Kaçıp Kurtuluşu ve Bindiği Deveyi
Kurban Etmeyi Adayışı
Gamr (Gamre) Seferi
Seferin İsmi, Mevkii, Tarihi ve Sebepleri
Zülkassa Seferi
Seferin ismi, Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Zülkassa’ya Gönderilişi
Cemum Seferi
Seferin Ad}, Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Zeyd b. Hârise’nin Cemum’a Gönderilişi

BENÎ KURAYZA’DAN SONRA

Mugîre b. Şûbe’nin Müslüman Oluşu

Muğîre b. Şube, Sakîf kabilesindendir. Ebu İsa künyesini taşırdı.[1]
Kendisi, Arap dahilerinden sayılırdı.[2] En sıkışık durumlarda, bir çıkar yol bulurdu.[3]
Muğîre b. Şube, Hendek savaşı yılında Müslüman oldu.[4]
Muğîre b. Şube der ki:
“Biz, Araplar içinde, dinine son derecede bağlı ve Lât putunun bakıcısı bir kavim idik.
Kavmimizin Müslüman olduğunu görecek olsam bile, onlara tâbi olmayacağımı sanırdım.
Malik oğullarından bir heyet, Kral Mukavkıs’a gitmek ve hediye sunmak üzere derlenip toplan­mışlardı.
Onlarla birlikte ben de gitmek üzere derlenmiştim.
Amcam Urve b. Mes’ud’a danıştım. Gitmekten beni men etti ve:
“Babanın oğullarından hiç kimse senin yanında değil!” dedi.
Ben onun sözünü dinlemedim, “İlle gideceğim!” dedim. Onlarla birlikte yola çıktım.
Malik oğullarının müttefiklerinden, yanlarında, benden başka kimse yoktu.
Nihayet, İskenderiye şehrine vardık.
O sırada, Mukavkıs deniz üzerinde bulunuyormuş.
Küçük bir vapura binip, oturduğu yerin hizasına kadar vardım.
Mukavkıs bana baktı ve birisine emretti ki; ben kimim ve ne istiyorum, öğrenilsin.
Memur benden sordu. İşimizi ve kendisini görmeye geldiğimizi haber verdim.
Kiliseye indirilmemizi ve orada ağırlanmamızı emretti. Ağırlandık.
Sonra, bizi çağırdı, huzuruna girdik.
Mukavkıs, Malik oğullarının liderine baktı, onu yakınına getirtti.
Birlikte oturdular.
Sonra, ona:
‘Bütün bunlar, Malik oğullarından mıdırlar?’ diye sordu.
O da:
‘Evet! Ancak bir tek kişi müttefiklerdendir1 dedi ve beni ona tanıttı.
Oradaki cemaatin Mukavkıs’a en önemsiz olanı, bendim.
Malik oğulları hediyelerini Mukavkıs’ın önüne koydular.
Mukavkıs sevindi ve onların alınmasını ve kendilerine bahşişlerinin de verilmesini emretti.
Bahşiş verilirken, onların bazısını bazısına üstün tuttular.
Bana gelince; anmaya değmez, az ve önemsiz birşey verdiler.
Mukavkıs’ın huzurundan çıktık.
Malik oğulları ailelerine hediyeler satın aldılar, sevinçli idiler.
Onlardan hiç kimse de, bana hiçbir fedâkârlıkta bulunmadılar.
Yola çıktılar ve yanlarına da içki aldılar, içki içmeye başladılar. Ben de onlarla birlikte içiyordum.
Ben içmeyi bıraktım.
‘Taife dönünce, kavmime Mukavkıs’ın beni hor, hakîr gördüğünü haber verecekler!’ diye, onları öldürmeyi tasarladım!
Irakta, Bassak nehri yanında bulunduğumuz sırada, yalandan hastalandım ve başımı bağladım.
Bana:
‘Neyin var?’ diye sordular.
Onlara:
‘Başım ağnyor!’ dedim.
İçkilerini ortaya koydular ve beni çağırdılar.
Onlara:
‘Başım ağnyor, ben içemeyeceğim. Fakat sizinle oturur, size içirebilirim!1 dedim.
Bana hiç itiraz etmediler.
Oturup onlara içki içirmeye başladım. Kadehten sonra kadeh içildi. Kadehler ardanda yetiştirilince, iştihalandılar. Kendilerine geri çevirdiğim boş kadehlerin bile farkına varamaz, düşünemez hale gelip sızakaldılar!
O zaman, ben de onların üzerlerine çöküp hepsini öldürdüm!
Yanlarında bulunan bütün malları alıp Peygamber Aleyhisselamın yanına geldim.
Kendisini, Mescidde ashabıyla birlikte otururken buldum.
Üzerimde yolcu elbisesi vardı.
Kendisine İslâm selamıyla selam verdim.
Ebu Bekir b. Ebi Kuhâfe, bakınca beni tanıdı ve:
‘Sen Urve’nin kardeşinin oğlusun galiba?1 dedi.
‘Evet! Allahtan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah’a hamd olsun ki, seni İslâmiyete hidayet etti1 buyurdu.
Ebu Bekir, bana:
‘İskenderiye şehrine emniyet ve selametle vardınız mı?1 diye sordu.
‘Evet!’ dedim.
‘Seninle birlikte bulunan Malikîlere ne oldu? Onlar nasıllar?1 diye sordu.
‘Onlarla bizim aramızda olan, bazı Araplar arasında olan şeydir. Biz şirk dinindeyizdir, onları öldürdüm! Elbiselerini soyup Resûlullaha getirdim. Beşte birini çıkarsın! Yahut onlar hakkında ne yap­mayı uygun görürse, öyle yapsın! O, müşriklerden bir ganimettir! Ben Muhammed Aleyhisselamı tasdik eden bir Müslümanım!’ dedi.
Resûlullah Al eyhisselam:
‘Senin Müslümanlığını kabul ettim. Fakat, onların mallarından, ben ne birşey, ne de beşte bir alınm! Çünkü, o bir gadrdir, gadrde ise hayır yoktur!’ buyurunca, sanki yakında uzakta ne varsa, hepsi beni tuttu, tutu I a kal di m!
‘Yâ Rasûlallah! Ben ancak kavmimin dininde bulunduğum sırada onları öldürmüş, sonra da Müslüman olup huzuruna gelmiş bulunuyorum!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘İslâmiyet, kendisinden önce olup bitenleri düşürür, siler!1 buyurdu.[5]
Maliklerden öldürülenler 13 kişi olup, öldürüldükleri haberi Taifte Sakîflere erişince, iki taraf çarpış­mak için çağnştılar.
Urve b. Mes’ud benim tarafımdan 13 diyet ödemeyi yüklenince, barıştılar. Peygamber Aleyhisselamın yanında Hudeybiye umresine kadar kaldım.”[6]

Kays b. Nüşbe’nin Müslüman Oluşu

Peygamberimiz Aleyhİ5Selamı ve Müslümanları Hendekte kuşatan müşrik orduları yurtlarına dönüp gittikten sonra, Süleym oğulları kabilesinden Kaysb. Nüşbe, Medine’ye, Peygamberimiz Aleyhisselamin yanına gelmişti.[7]
Kendisi, Cahiliye devrinde Allah’ı arayan, kitaplar okuyan bir adamdı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zuhurunu haber alınca, onunla görüşmeye can attı.
Medine’ye geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Sen Allah’ın Resûlü müsün?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet!” buyurdu ve soyunu da ona haber verdi.
Kays:
“Demek, sen kavminin içinde şerefli bir mevkiye sahip ve peygamber ailesine mensupsun?!” dedik­ten sonra:
“Senin kabule davet ettiğin şeyler nelerdir?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona İslâmiyeti açıkladı ve İslâmiyetin yapılmasını emrettiği veya yasakladığı şeyleri de anlattı.
Kays:
“Demek, sen ancak iyilikleri buyuruyor, kötülüklerden de sakındırıyorsun!
Ben gerimdeki kavmimin elçisiyim!
Onlar bana itaat ederler.
Ben sana bazı sorular soracağım ki; onları kendisine vahiy gelenden başkası bilemez!
Haydi, sen bana Kâh’ın ne olduğunu haber ver?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Semâdır!” buyurdu.
Kays:
“Sen bana Mahal’in ne olduğunu haber ver?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Arzdır!” buyurdu.
Kays:
“Bunlar kimindir?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ındır!” buyurdu.
Kays yedi kat göklerden ve onlarda bulunanlardan, onların yedikleri, içtikleri şeylerden sordu.[8]
Peygamberimiz Aleyhisselam da ona yedi kat gökleri, melekleri, onların Allah’a nasıl ibadet ettik­lerini , yeri ve yerdekileri anlattı. [9]
Kays Peygamberimiz Aleyhisselamın anlattıklarını can kulağı ile dinledi ve benimsedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu İslâmiyete davet etti.[10]
Kays:
“Sen doğrusun! Ben senin Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum!” diyerek[11] Müslüman oldu.
Kavmi olan Süleym oğullarının yanına döndül[12] ve onlara:
“Ey Süleym oğulları! Ben Rumların ve Farsların tercemelerini, Arapların, kâhinlerin şiirlerini, Himyerîlerin tekerlemelerini dinlemiş, işitmisimdir.
Fakat, onların kelamlarından hiçbirisi, Muhammed’den işitmiş olduğum Kelama benzememekte-dir. [13]
Siz bana Muhammed hakkında itaat edin![14] Ondan nasibinizi alın![15]
Çünkü, sizler onun dayısı sayılırsınız!
Eğer o muvaffak ve muzaffer olursa, bundan sizler de yararlanır ve mes’ud olursunuz.[16]
Ben taştan daha katı olan kalbimle onun yanına girmiştim; sözlerini bitirmedikçe, yanından aynla-madım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Kays’a “Süleym oğullarının en bilgilisi” adını takmıştı.
Onu göremediği zaman:
“Ey Süleym oğulları! Sizin en bilgiliniz nerede?” diye sorardı.[17]
Allah ondan razı olsun![18]

Eşca’ Kabilesinin Medine’ye Gelip Müslüman Olmaları ve Peygamberimiz Aleyhisselamla
Muahede Yapmaları

Benî Eşca’lar, Adnan’ın soyundan gelen Kahtan kabilelerinden olup babalarının adıyla Eşca1 diye anılırlar, Medine çevresinde otururlardı. [19]
Hendek yılında Eşca1 kabilesinden 400 kişilik bir savaş birliği, Mes’ud b. Ruhayle’nin kumandası altında gelip P eygam berim iz Aleyhisselama karşı Ebu Süfyan’ın ordusuna katılmıştı.[20]
Benî Kurayza savaşından sonra, başlarında yine Mes’ud b. Ruhayle olduğu halde, 100, diğer rivayetlere göre 700 kişilik bir kafile, Medine’ye gelerek Sel’ dağının vadisine kondular.
Peygamberimiz Aleyhisselam onların yanlarına gitti. Onlar için hurma yükletilip getirilmesini ashabı­na emir buyurdu.
Eşca’lar:
“Ey Muhammedi Kavmimiz olan Araplar içinde yurtları sana bizden daha yakın, sayılan bizden daha az olan kimseler bulunduğunu bilmiyoruz.
Biz, seninle çarpışmaktan, senin kavminle çarpışmaktan sıkılıyoruz!
Bunun için, seninle anlaşma yapmaya geldik!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam onlarla anlaşma yaptı.
Benî Eşca’lar, muahede yaptıktan sonra, Müslüman oldular.[21]
Allah onlardan razı olsun![22]

Kurata Seriyyesi

Kurataların Kimlikleri ve Yurtları

Kuratalar; Kurt, Karit, Kureyt oğulları, Abdullah b. Ebu Bekir b. Kilâb oğulları kabilesinden idiler.[23]
Kuratalar; Şerebbe diye anılan ve kendilerine ait bulunan Darıyye nahiyesindeki Bekerat suyunun başına konarlardı.[24]
Dariyye; Necd’de, Basra’dan Mekke’ye giden yol üzerinde olup,[25] Basra’ya 7 merhale uzaklık-tadır.[26]
Medine’ye ise 7 geceliktir.[27]

Kurata Seferi Ne Zaman, Niçin ve Nasıl Yapıldı?

Kurata seferine, Hicretin altıncı yılında[28] Muharrem’in onuncu günü çıktıktan sonra çıkı İmi ştır.[29]
Kırk kişilik İslâm irşad birliğini Bi’r-i Maûne’de kuşatarak şehit eden Âmirb. Tufeyl.[30] Benî Kilâbların Cafer b. Kilâb oğulları kulundandı .[31]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Muhammed b. Mesleme’nin kumandası altında, içlerinde Abbâd b. Bişr, Seleme b. Selâme b. Vakş ve Haris b. Hazeme’nin de bulunduğu 30 kişilik askerî bir bir­liği, Bekr b. Kilâb oğulları üzerine gönderdi .[32]
Bu mücahidlerin hepsi binitli olup,[33] bir kısmı at, bir kısmı da deve üzerinde idiler.[34]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere, gündüzleri gizlenip geceleri ilerlemelerini ve düşmana birdenbire ve her yandan baskın yapmalarını emir ve tavsiye buyurdu.[35]
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları, gündüzleri gizlenerek, geceleri ilerleyerek Şerebbe’ye ulaştılar.[36]
Mücahidler Şerebbeye, Darıyye’ye eriştikleri sırada idi ki, üzerlerinde çoluk çocuk taşınan hevdeçli develere rastladılar.
Muhammed b. Mesleme, göç sahiplerinin kimler olduklarını sorup öğrenmek üzere arkadaşlarından birisini onların yanına gönderdi.
Elçi gidip geri döndü ve:
“Onlar Muharib kabilesinden bir cemaat imiş!” dedi.[37]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hicretin 4. yılında Gatafan kabilelerinden Muharib ve Salebe oğullarının[38] Müslümanlarla çarpışmak üzere yığınak yaptıklarını haber alınca üzerlerine yürümüş,[39] fakat onlar çarpışmaktan korkarak dağ başlarına kaçmışlardı.[40]
Muharibler, bu sefer, Müslümanların yakınlarında konakladılar.
İslâm mücahidleri, onları, develerini salıp dinlendirinceye ve develerine çoluk çocuklarını bindirinc-eye kadar beklediler, sonra da onlara birdenbire baskın yaptılar.
Muhariblerden bazıları öldürüldü, sağ kalanları da kaçtılar. Kaçanlar takip edilmedi.
Mücahidler, Muhariblerin çoluk çocuklarına dokunmadılar. Ancak, deve ve davarlarını sürüp götürdüler.
Mücahidler, Benî Bekrlerin yurtlarına doğru ilerlediler.
Onların gözle görülebilecekleri birmevkie ulaştıkları zaman, Muhammed b. Mesleme, onların tutum ve davranışlarını öğrenmek üzere Abbâd b. Bişr’i ileri gönderdi.
Abbâd b. Bişr, Benî Bekrlerin bulundukları yere kadar sokuldu.
O sırada Benî Bekrler hayvanlarını dinlendirmekte, sağmakta, develerini sulayıp ıhdırmakta idiler.
Abbâd b. Bişr, geri dönüp, gördüklerini Muhammed b. Mesleme’ye bildirdi.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları hemen hareket ettiler, Benî Bekrlere birden ve her yandan baskın yaptılar. Benî Bekrierden on kişi öldürdüler. İğtinam ettikleri davar ve develeri Medine’ye doğru sürdüler.
Bir-iki gece yol alarak Dariyye’de sabahladılar.
Sabahleyin Dariyye’den ayrılıp Nahl vadisine indiler.
Müşrikler tarafından takip edilmekten korktukları için, davarları Adâseye kadar develerle birlikte at sürüsü gibi hızla sürüp akıttılar. Davarlar Rebeze’de yoruldular, yürüyemez hale geldiler.
Muhammed b. Mesleme, davarları yavaş yavaş sürüp götürmeleri için, arkadaşlarından bazılarını geride bıraktı.[41]
Nahl, Medine’ye iki merhalelik (konaklık) biryerdir.[42]
Rebeze de, Hicaz yolu üzerinde ve Zât-i Irk’ın yakınında, Medine’ye üç günlük bir kariyyedir.[43]

Ganimet Mallarının Bölüştürülüşü ve Medine’ye Dönülüşü

Muhariblerle Benî Sekilerden iğtinam edilen mallar; 150 deve ile 3000 davardı. Muhammed b. Mesleme, bunların beşte birini Peygamberimiz Aleyhisselam için ayırıp, kalanlarını (beşte dördünü) arkadaşlarına bölüştürdü. B ir deve, on koyuna denk sayı İdi.
Mücahidlerden her biri, deve ve davarlardan hisselerine düşenleri aldılar.[44] Kurata seferi 19 gün sürdü. Muharrem’in son gecesinde Medine’ye dönüldü.[45]

Sümâme b. Üsal’in Yakalanışı ve Müslüman Oluşu

Sümâme b. Üsal’in Kimliği ve Geçmişi

BenîHanîfe kabilesinden Sümâme b. Üsal, Yemâme halkının seyyidi ve ulu kişisi idi. [46]
Kendisi, daha önce, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına uğrayarak canına kasdetmiş, amcası
bu cinayete engel olmuştu.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâme’nin kanının dökülmesini mubah saymış,[47]
onu ele geçirme imkânını elde etmesi için de, Allah’a dua etmişti.[48]

Sümâme’nin Yakalanışı

Hicretin 6. yılı başlarında idi ki,[49] umre haccı yapmak maksadıyla Mekke’ye giderken, İslâm süvar­ileri Sümâme’yi Medine yakınlarında yakalayıp Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirdiler.[50]
Yakalayanlar, onun kim olduğunu bilmiyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Siz kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz?
Bu, Sümâme b. Üsalü’l-Hanefî’dir! Ona iyi muamele yapınız! Kendisini hoş tutunuz, incitmeyiniz!” buy urdu.[51]
Sümâme’yi Mescidin direklerinden bir direğe bağladılar.[52]
Peygamberimiz Aleyhisselam ev halkının yanına döndü ve onlara:
“Yanınızda bulunan yiyeceklerden toplayıp Sümâme’ye gönderiniz!” buyurdu.
Sağılan devenin sütünden sabah akşam içirilmesi için de emir verdi.
Sümâme’yi bağlı bulunduğu yerden ayırmadılar.[53]

Peygamberimiz Aleyhisselam’ın Sümâme’ye Islamiyeti Teklif Edişi ve Gönlünden Ne Geçirdiğini Soruşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, Sümâme’nin yanına vardıkça;
“Ey Sümâme! Müslüman ol!” buyuruyor[54] ve:
Ey Sümâme! Gönlünde ne var? İçinden ne geçiriyorsun?” diye soruyor, Sümâme de:
“Ey Muhammedi Gönlümde hayr var!
Eğer sen beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer sen bana iyilik eder, beni bağışlarsan, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olur­sun!
Eğer kurtulmalık için benden mal istersen, dilediğin kadar iste, al!” diyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu kendi haline bırakıyor, ertesi gün olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâmeye:
“Ey Sümâme! Gönlünde ne var? Neler düşünüyorsun?” diye soruyor, Sümâme de:
“Gönlümde, dün sana söylemiş olduğum şey var!
Eğer beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer bana iyilik eder, beni bağışlarsan, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!
Eğer kurtulmalık için benden mal istersen, dilediğin kadar iste, al!” diyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine onu kendi haline bırakıyor, ertesi gün Sümâmeye:
“Ey Sümâme! Gönlünde ne var? Sen neler düşünüyorsun?” diye soruyor, Sümâme de:
“Gönlümde, dün sana söylemiş olduğum şey var!
Eğer beni öldürecek olursan, kanlı bir katili öldürmüş olursun!
Eğer bana iyilik edersen, iyiliğe şükreden, iyilik bilen bir kimseye iyilik etmiş olursun!
Eğer benden kurtulmalık mal istersen, istediğin kadar iste, al!” diyordu.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sümâme’yi salıveriniz!” buyurdu.[55]

Sümâme’nin Müslüman Oluşu

Sümâme bağlı bulunduğu direkten salıverilip serbest bırakılınca, Yüce Allah onun kalbine İslâm sevgisini düşürdü.[56]
“Şehadet ederim ki; Allahtan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; Muhammed Allah’ın Resûlüdür!” dedi.[57]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona, Ebu Talha’nın bahçesine gidip gusletmesini emretti.[58]
Sümâme hemen gidip güzelce guslettikten sonra, geldi. Peygamberimiz Aleyhisselama İslâmiyet üzerine bey’at edip Müslüman oldu. Allah ondan razı olsun!
Akşamleyin yemeğini getirdiler.
Sümâme o yemekten ancak az bir miktarını yedi. Sağılan devenin sütünden de az bir miktarını içti.
Müslümanlar buna hayret ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Siz gündüzün evvelinde kâfir midesiyle yiyen ve gündüzün sonunda Müslüman midesiyle yiyen bir adamdan mı hayrete düştünüz?[59] Kâfiryedi mide ile yer, Müslüman ise bir tek mide ile yer!” buyurdu.[60]

Sümâme’nin Kalbine İslâmiyet Sevgisinin Nasıl Düşürüldüğü

Sümâme b. Üsal demiştir ki:
“Ey Muhammed! Vallahi, akşamleyin yanına geldiğim zaman, yeryüzünde bana senin yüzünden daha sevimsiz gelen bir yüz yoktu!
Fakat, sabaha çıkınca, senin yüzün bana bütün yüzlerin en sevimlisi ve sevgilisi olmuştur!
Vallahi, akşamleyin yanına geldiğimde, bana senin dininden daha sevimsiz gelen bir din yoktu!
Fakat, sabaha çıkınca, senin dinin bana dinlerin en sevimlisi ve en sevgilisi olmuştur!
Vallahi, akşamleyin senin yanına geldiğimde, bana senin yurdundan daha sevimsiz gelen bir yurt yoktu!
Fakat, bu sabaha çıkınca, senin yurdun bana yurtların en sevimlisi ve sevgilisi olmuştur!”[61]

Sümâme b. Üsal’ın Umre Yapmak Üzere Mekke’ye Gidişi

Sümâme b. Üsal:
“Yâ Rasûlallah! Ben umre yapmak istediğim sırada, senin süvarilerin beni yakalamışlardı.
Şimdi ne buyurursun? Ne yapayım?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam Sümâmeyi selametle müjdeledi ve niyetlenmiş olduğu umreyi yap­masını kendisine emretti. [62]
Sümame:
“Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! İnnel hamde ve’n-nimete leke vel mülke lâ şerike lek!” diye telbiye ederek Mekke’ye girince, Kureyş müşrikleri onu yakaladılar ve:
“Demek sen bize karşı davranmaya kalkışıyorsun ha!” dediler.
Sümâme’nin boynunu vuracakları sırada, içlerinden birisi:
“Bırakınız onu! Siz yiyecekleriniz hususunda Yemâıme halkına muhtaçsınız!” dedi.
Bunun üzerine, Sümâme’yi serbest bıraktılar ve:
“Ey Sümâme! Demek sen dinden çıktın?!” dediler.
Sümâme:
“Hayır! Ben dinden çıkmadım. Fakat, ben dinin hayırlısı olan Muhammed’in dinine tâbi oldum.[63] Ben İslâmiyet! kabul, Muhammed’i tasdik ve ona iman ettim.[64]
Vallahi, Allah’ın Resûlü olan Muhammed izin vermedikçe, size Yemâme’den bir buğday tanesi bile gelem eyecek![65]
Ben, şu Beyt’in (Kabe’nin) Rabbine and içmişimdir ki; son ferdinize kadar hepiniz Muhammed’e tâbi olmadıkça, size Yemâme’den yararlanacağınız hiçbir şey erişemeyecek!” dedi.
Kureyşîlerin her çeşit erzak ve menfaatleri hep Yemâme’den sağlanırdı.[66]
Sümâme b. Üsal, umre yaptıktan sonra, Yemâmeye gitti. Yemâme halkını Mekkeye herhangi birşey yükleyip salmaktan men etti.[67]
Sümâme b. Üsal Mekkelilere Yemâme’den hububat yüklenmesine engel olunca, Kureyş müşrikleri son derecede daraldılar.[68] Kıtlık yüzünden, deve yününü kanla yoğurup yemeye başladılar![69]
Peygamberimiz Aleyhisselama biryazı yazıp:
“Sen hem akraba hukukunu gözetmeyi emretmektesin! Hem de, bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte, çocukları açlıktan öldürmektesin!?[70]
Bak! Sümâme bizim yiyeceklerimizi kesti ve bizi zararlandırdı.
Eğer sen yiyeceklerimizle aramıza gerilmemesi için ona biryazı yazmayı uygun görürsen, yazıver emi” dediler.[71]
Kureyş müşriklerinin lideri Ebu Süfyan da, kalkıp Medine’ye kadar geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olduğunu söyleyen sen değil misin?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam “Evet!” buyurunca, Ebu Süfyan:
“Fakat, sen babaları kılıçla, bebeleri de açlıktan öldürmektesin!” diyerek çıkıp gitti.[72]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekkeli müşriklerin müracaatları ve ricaları üzerine, Yemâme’den Mekkelilere zahire satışına engel olmaması için Sümâmeye yazı yazdı.[73] Yazısında:
“Kavmimle yiyecekleri arasından çekil! Kendilerinin Yemâme’den erzak yüklemelerine engel olma!” buy urdu.[74]
Sümâme de Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruğunu yerine getirdi.[75]

Behî Lihyan Seferi

Seferin Tarihi ve Sebepleri

Benî Lihyan seferi, Hicretin 6. yılında Rebiülevvel ayının başında vuku bulmuştur.[76]
Cumâdelûlâ ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[77]
Lihyan b. Hüzeyl b. Müdrike oğulları, Usfan nahiyesinde otururlardı.[78] Hicretin 4. yılında, Benî Lihyan, Rı’l, Zekvan ve Usayya kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamdan, kendileri için din adamları ve yardımcıları istemişler; gönderilince de, onları Bi’r-i Maûne’de şehit etmişlerdi.[79]
Benî Lihyan kabilesi, ayrıca, Adal ve Kare kabilelerine yaşlı develer verip; buna karşılık, onlardan, Peygamberimiz Aleyhisselamla görüşmelerini ve kendilerini İslâmiyete davet etmek üzere ashabından bazılarını göndermesini sağlamalarını istemişlerdi.
Onlar, bu suretle ashabdan ele geçirdiklerinden bir kısmını, öldürülmüş olan adamları Süfyan b. Halid el-Hüzelîye karşılık öldürecekler, geri kalanlarını da Mekke’ye götürüp Kureyş müşriklerine sata­caklardı.
Çünkü, Kureyş müşriklerinin ashabdan bazılarını ele geçirip Bedir’de öldürülen adamlarına karşılık işkencelerle öldürmeleri kadar, özledikleri birşey yoktu.
Hicretin 4. yılında Adal ve Kare kabilelerinden yedi kişi gelip Müslüman olduklarını söylemişler ve:
“Aramızda İslâmiyet yayılmaya başladı. Ashabından bazılarını bizimle birlikte gönder de, onlar bize dini iyice anlatsınlar, Kur’ân okutsunlar ve İslâm şeriatını öğretsinler!” demişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, zaten, Kureyş müşriklerinin askerî bir hazırlıkta bulunup bulun­madıklarından haberdar olmak ve ona göre tedbir almak üzere ashabından bazılarını görevlendirip Mekke’ye göndermeye hazırlanmış bulunuyordu. Bunun için, Adal ve Kare davetçilerinin isteğini müsait karşılamış, Asım b. Sabit ve Mersed b. Ebi Mersed’in kumandası altında yedi veya on kişilik bir birliği onlarla birlikte yollamıştı.
Reci’ mevkiinde Benî Lihyan kabilesinden elleri kılıçlı 100 okçu tarafından bu İslâm irşad birliği kuşatılarak birçokları şehit edilmiş; birkaçı da esir edilip Kureyş müşriklerine satılmış, bir müddet sonra onlar da şehit edilmişlerdi.[80]
Bi’r-i Maûne faciası haberinin Peygamberimiz Aleyhisselama geldiği gece, Reci’ faciası haberi de gelmişti.[81]
Asım b. Sabitle arkadaşlarının başlarına gelenler, Peygamberimiz Aleyhisselamı son derecede üzmekte idi.[82]
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Unvanlara ansızın bir baskın yapmayı tasarladı.[83]
Hemen sefere hazırlanmalarını ashabına emretti.[84]
Benî Lihyan seferi, aynı zamanda Kureyş müşriklerini korkutacak askerî bir gösteri idi.[85]

Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâm Mücahidleriyle Birlikte Yola Çıkışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine’de yerine İbn Üımımi Mektum’u vekil bırakarak, 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. [86]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Lihyanlara gafil iken baskın yapmak için, Medine’den çıkışını, Şam’a doğru gitmek istiyormuş gibi gösterdi.[87]
Gündüzün başlangıcında Medine’nin Cüruf tarafında bulunan Madnbu’l-kubbe mevkiine indi.
Güneş batıp hava serinledikten sonra, hareket edip[88] Şam yolu üzerinde bulunan, Medine tarafına düşen Gurab dağı yolunu tuttu.
Sonra Mahisa, sonra Betra’ya vardı.
Sonra Zâtülyesar’a meyledip Medine yakınında bir vadi olan Bîn üzerine vardı.
Sonra, Suhayratül-Yemâme’ye vardı.
Sonra, Mekke yolundan geniş bir yol üzerine yönelip gidişlerini hızlandırdı.
Nihayet Guran’a vardı ve orada konakladı ki; Guran, Benî Unvanların menzillerinden olup, Emec’le Usfan arasında bulunan ve Saye diye anılan beldeye kadar uzanan bir vadidir.[89]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Reci’ Şehitlerini Rahmet ve Mağfiretle Anışı

Asım b. Sabitle arkadaşları Guran vadisinde şehit edilmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları rahmetle andı.[90] Kendilerinin yarlıganmaları için dua[91] ve şehitliklerini tebrik etti.[92]

Benî Lihyanların Kaçıp Dağ Başlarına Sığınmaları

Benî Lihyanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın geldiğini işitince,[93] korktular,[94] dağ başlarına kaçtılar[95] ve orada korundular.[96]
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada birkaç gün oturup her tarafa birlikler gönderdi[97] ise de, Benî Lihyanlardan hiç kimse ele geçirilemedi.[98]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“EğerUsfan’a inseydik, Mekke halkı bizim Mekke’ye geldiğimizi sanırdı” buyurup, ashabından 200 binekli kişi ile Usfan’a indikten sonra, iki atlı kişiyi Kurâu’l-gamîm’e gönderdi. Onlar oraya gidip geri döndüler.[99]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Usfan’a kadar gidişi, Kureyş müşriklerini korkutmak içindi.[100] Hz. Ebu Bekir’e:
“Usfan’a gelişimin haberi Kureyş müşriklerine ulaşmış, onlar şimdi, üzerlerine yürüyeceğim diye korkuya düşmüşlerdir.
Sen de, hemen on süvariyle birlikte Gamîm’e kadar gidiver!” buyurdu.
Hz. Ebu Bekir de, on süvariyle birlikte Gamîm’e kadar gitti. Hiçbir kimseye rastlamadan, geri döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu gelişimizi haber almaları, Kureyş müşriklerini çok korkutmuştur. Onlar, üzerlerine yürümemiz­den korkuyor!ardır” buyurdu.[101]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Dönüşü

Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm m üc ahi elleriyle birlikte Medine’ye döndü ve dönerken de: “Biz, Allah’a dönücüleriz! İnşaallah, tevbe edicileriz. Rabbimize ibadet ve hamd edicileriz.
Seferin meşakkatlerinden, dönüşün üzüntüsünden, mal ve ev halkı hakkında da kötü görüntüden Allah’a sığınırım” diyerek Allah’a dua etti.[102] Benî Lihyan seferi ondört gece sürdü.[103]

Gâbe (Zû Kared) Gazası

Gazanın Tarihi, İsmi ve Mevkii

Gâbe (Zû Kared) gazası, Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayının dördünde vuku bulmuştur.[104] Rebiülevvel ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[105] Bu gazaya Gâbe gazası da, Zû Kared gazası da denir.[106]
Gâbe; Şam yolu üzerinde, Medine yakınında, Medine’ye bir beridlik, yani oniki millik,[107] Sel1 dağı­na sekiz millik uzaklıktadır. Sık ağaçlı bir yerdir.[108] Bol suludur.[109]
Zû Kared de; Medine ile Hayber arasında, Medine’ye iki günlük uzaklıkta bir sudur.[110] Talha b. Ubeydullah, bu suyu satın alıp, yoldan gelip geçenlerin içmeleri için vakfetmiştir. [111]

Gâbe (Zû Kared) Gazası Niçin ve Nasıl Yapıldı?

Peygamberimiz Aleyhisselamın sağmal 20 devesi vardı.[112] Bunlar, beşte bir ganimet malların-dandı. Beyzâ’da ve Beyzâ yakınında yayılıyorlardı.
O sırada Medine çevresinde kuraklık olduğundan, bu develer Gâbe ormanlığına kadar ilerlemişler, oralarda ılgın ve dikenli ağaçlarla, ekşili, acılı otlardan yayılmakta idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu develeri otlağa uşağı Rebah ile göndermişti.
Bu çoban, her akşam onları sağandı. [113] Sağılan sütler her gece iki büyük kırba ile Medine’ye getir­ilir, Peygamberimiz Aleyhisselamın ev halkı onunla geçinirdi.[114]
Ebu Zerri’l-Gıfârî, bu develerin yanına gitmek için, Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben o taraflarda senin ansızın bir baskına uğramandan korkarım. Uyeyne b. Hısn ve adamlarına hiç güvenemeyiz. Orası, onun semtlerinden bir semttir” buyurdu.
Ebu Zerri’l-Gıfârî:
“Yâ Rasûlallah! Bana izin ver, oraya gideyim?” diyerek ısrar edince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben senin muhakkak oğlunun öldürüleceğini, kadınının yakalanıp götürüleceğini, senin de değneğine dayanarak yanıma dönüp geleceğini görür gibi oluyorum!” buyurdu.[115]
Ebu Zerri’l-Gıfârî; kendisine yapılan bu kadar açık uyarmaya rağmen, kadınını, oğlunu, gelinini yanına alarak, develerin yayıldığı Gâbe’ye gitmişti.[116]
Ebu Zerri’l-Gıfârî der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam ‘Oraya gidersen, başına şöyle şöyle işler geleceğini görür gibi oluyorum!’ diyerek uyardığı halde benim ‘İlle oraya gideyim!’ diye direnişim, doğrusu, şaşılacak şeydi!
Nihayet, vallahi, Resûlullah Aleyhisselamın dediği oldu! Haber verdiği şey, başıma geldi![117]
Vallahi, biz yerlerimizde bulunuyorduk. Yatsılayın develer suvarılmış, ağıllarına alınmış, sağılmış, biz de uykuya dalmıştık ki; geceleyin, Uyeyne b. Hısn, kırk atlı ile gelip bizi kuşattı, başuçlarımızı dikilip bize seslendi.
Oğlum onların yanına varınca, onu öldürdüler.
Sağmal develerin diz bağlarını çözmeye uğraşırlarken, ben onların yanından bir köşeye sıvıştım.
Peygamber Aleyhisselamın yanına gelip olan bitenleri kendisine haber verdim.
Peygamber Aleyhisselam gülümsedi.”[118]
Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin şehit edilen oğlu Zerr olup, develeri gütmekte idi.[119]
Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin baskıncılar tarafından yakalanıp götürülen kadınının ismi ise, Leylâ Hatundu. [120]
Baskından üç kişi kurtul muştu.[121]
Ebu Zerri’l-Gıfârî ile gelini (şehit edilen Zerr’in zevcesi) kurtulanlar arasında idi.[122]

Seleme b. Ekvâ’nın Baskını Medine Halkına Duyuruşu

Seleme b. Ekvâ der ki:
“Sabahleyin, Resûlullah Aleyhisselamin develerinin sütlerini Resûlullah Aleyhisselama getirmek üzere, Gâbe’ye doğru yola çıkmıştım. [123]
Gâbe dağının yokuşuna vardığım zaman, Abdurrahman b. Avf’ın uşağı bana kavuştu. Çok heye­canlı idi.
Ona:
‘Allah iyiliğini versin, ne oldu sana?1 dedim.
‘Peygamber Aleyhisselamın sağmal develeri tutulup götürüldü!’ dedi.
Ona:
Kim tutup götürdü?1 diye sordum.
‘Gatafan ve Fezâreler!1 dedi.”[124]
Seleme b. Ekvâ, Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn ile yanındaki süvarilerin çobanı şehit ederek Peygamberimiz Aleyhisselamın develerini sürüp götürdüklerini haber alınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın uşağına:
“Ey Rebah! Şu atı al! Hemen Talha b. Ubeydullah’a ulaştır! Resûlullah Aleyhisselama da, otlaktaki develerinin baskına uğrayarak sürülüp götürülmüş olduklarını haber ver!” dedi. [125]
Sonra da, Seniyyetü’l-vedâ’nın tepesine çıktı. Baskıncı müşriklerin atlılarına bakıp, bazılarını gördü.[126] Medine’ye yönelerek, üç kere:
“Yâ Sabâhâh! Baskına uğradık! Yetişiniz! Baskın var! Savaş var!” diyerek bağırdı.[127]
Sesini Medine’nin iki kara taşlığı arasındaki halka duyurdu.[128]

Seleme b. Ekvâ’nın Baskıncıları Tedirgin Edişi ve Develerden Bazısını Kurtarışı

Seleme b. Ekvâ’nın kılıcı ve yayı yanında bulunuyordu.
Baskıncı müşriklerin arkasından can alıcı, yırtıcı gibi koştu; onlara yetişti. Hemen yayına ok yer­leştirip onlara ok yağdırmaya başladı .[129] Okları atarken de:
“Al bunu benden! Ben Ekvâ’nın oğluyum! Bugün, yaramazların öleceği gündür!” diyordu.[130]
Seleme b. Ekvâ der ki:
“Onlardan, binitli bir adama yetişip:
‘Al şunu benden! Ben Ekvâ’nın oğluyum! Bugün, yaramazların öleceği gündür!1 diyerek bir ok attım. Okun demiri adamın omuzuna değdi! Vallahi, onlara hiç durmadan ok atıyor, onları öldürüyordum!
Ağaçlık biryerde idim. Bir süvari dönüp bana doğru gelmeye başlayınca, bir ağacın dibine oturdum. Sonra da bir ok atıp onu öldürdüm.[131] Bana yönelip de kendisini öldürmediğim hiçbir atiı yoktu.[132]
Dağ yolu darlaşıp müşrikler boğazın dar, ok yetişmez yerine girdikleri zaman, ben de dağın üzerine çıktım ve onlara taş atmaya başladım!
Allah’ın yarattığı mahluklardan olup Resûlullah Aleyhisselama ait bulunan sağ develeri ellerinden kurtarıp gerime alıncaya kadar, onları oka ve taşa tutmaktan geri durmadım, arkalarını bırakmadım. Onlara ok, taş yağdırmaya devam ettim.
Baskıncı müşrikler hafifleyip kaçabilmek için otuzdan fazla mızraklarını ve otuzdan fazla kaftanlarını bırakmak zorunda kalmışlardı. Bıraktıkları her bir şeyi yol üzerinde toplayıp, Resûlullah Aleyhisselam ve ashabı tanısınlar diye üzerlerine taşlardan işaretler koymakta idim.
Müşrikler dağ yolunun dar bir yerine erişmiş bulunuyorlardı.”[133]

Uyeyne b. Hısn’ın Baskıncı Müşriklere İmdada Gelişi

Kaba kuşluk vakti olmuştu ki, Uyeyne b. Hısn baskıncı müşriklere yardıma geldi.[134] Oturup, kuşluk yemeklerini yemeye başladılar.[135]
Ben de, onların üst taraflarındaki küçük bir dağın tepesine çıkıp oturdum.
Uyeyne:
‘Sizde görmüş olduğum şu hal perişanlığı nedir?1 diye sordu.
Onlar:
‘Şu adam canımıza tak dedirtti. Vallahi, seherden, sabahın karanlığından beri arkamızdan hiç ayrıl­madı! E İlerim izdeki herşeyi bıraktın ne ay a kadar, bize ok yağdırdı durdu!1 dediler. [136]
Uyeyne:
‘Onun gerisinde bıraktı klan nızı araştırmış olsaydınız, iyi olurdu. İçinizden birkaç kişi kalkıp ona doğru varsın!’ dedi.
Onlardan dört kişi, kalkıp bana yaklaşmak için dağa tırmandılar.
Sesimi, sözümü işitecekleri bir mesafeye yaklaştıkları zaman, onlara:
‘Beni tanıyor musunuz?’ diye sordum.
‘Hayır! Tanıyamadık! Sen kimsin?’ dediler.
Onlara:
‘Ben Seleme b. Ekvâyım! Muhammed’in zâtını peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki; ben sizden yakalamak istediğim kimseye muhakkak yetişirim! Sizden, beni yakalamak isteyen kimse ise, bana asla yetişemez!’ dedim.
İçlerinden birisi, onlara:
‘Ben de bunun böyle olduğunu sanıyorum1 deyince, dönüp geri gittiler.1″ [137]

Mücahidlerin Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanında Toplanmaları

Seleme b. Ekvâ’nın “Yâ Sabâhâh!” diyerek bağırdığı Peygamberimiz Aleyhisselama haber* ince:
“Yetişiniz! Yetişiniz! [138]
Ey Allah’ın süvarileri! Atlarınıza atlayınız!” denilerek seslenildi.[139]
İslâm süvarileri, birbirleriyle yarışırcasına, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geln başladılar.
Savaş davetini işitir işitmez Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına koşa koşa gelen süvarilerir Mikdad b. Amr (Esved) idi. [140]
Mikdad b. Amfin üzerinde zırh gömlek, başında da miğfer vardı, kılıcını sıyırmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, mızrağına bir sancak bağlayarak, onun eline verdi.[141]

Baskıncı Müşrikleri Yakalamak İçin Harekete Geçen Öncü Süvari Bölüğü

Baskıncı müşrikleri yakalamak için harekete geçen öncü süvari bölüğünde;
Muhacirlerden:
Mikdad b. Amr (Esved),
Muhriz b. Nadle,
Ükkâşe b. Mıhsan.
Ensardan:
Sa’d b.Zeyd,
E bu Ayyaş Ubeyd b. Zeydü’z-Zürakî,
Abbâd b. Bişr,
Useyd b. Hudayr,
Ebu Katâde Haris b. Rib’î[142] bulunuyordu.
Süvariler gelip toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam Sa’d b. Zeyd’i onlara kumandan tayin etti ve ona:
“Ben sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı müşriklerin arkalarından git!” buyurdu.
Ebu Ayyaş derki:
“Atımın üzerinde geldiğim zaman, Resûlullah Aleyhisselam, bana:
Keşke, sen bu atı senden daha iyi binici bir kimseye versen de, o, baskıncı müşriklere yetişiverse!1 buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Ben halkın en iyi ata bineniyim!’ diyerek atımı koşturmaya başladım.
Vallahi, daha 50 zira bile gitmemiştim ki, at beni sırtından yere atıvermişti!
Resûlullah Aleyhisselamın:
Keşke, sen bu atı senden daha iyi binene vermiş olsaydın!1 buyurmalarına karşı, benim:
‘Ben halkın en iyi ata bineniyim!’ diye cevap verişime şaştım![143]
Attan düşünce, ayağım kırıldı.
Kendi kendime:
‘Allah ve Allah’ın Resûlü, elbette doğru söyler!’ dedim.
Atıma amcamın oğlu Muaz b. Mâisüz-Zürakî bindi.”[144]

Ebu Katâde’nin Savaş Atında Gördüğü Şaşılacak Hal

Ebu Katâde, bir gün eteğine hurma yemi koyup atına götürünce, at başını kaldırdı, kulaklarını dikti!
Ebu Katâde:
“Allah’a yemin ederim ki; at, süvari atı kokusu almıştır!” dedi.
Annesi, ona:
“Vallahi, oğulcuğum! Biz Cahiliye devrinde bile kâhinlik etmez, gaibden yalan yanlış haber almaya ve vermeye kalkmazdık!
Muhammed Aleyhisselam geldikten sonra, böyle şeylerle nasıl uğraşırız?!” dedi.
At tekrar başını kaldırıp kulaklarını dikti.
Ebu Katâde:
“Allah’a yemin ederim ki; at, süvari atı kokusu almıştır!” dedi .[145]
Ebu Katâde der ki:
“Başımı, yıkıyordum. Başımın bir tarafını yıkadığım sırada idi ki, Cerve (Havze)’nin kişnediğini ve ayaklarını yere vurduğunu işittim.
‘Bu, savaşa hazırlanma işaretidir!’ dedim.
Başımın kalan yansını yıkamaksızın kalktım, ata bindim.
Üzerimde kaftanım vardı.
O sırada, Resûlullah Aleyhisselamın seslenicisi:
‘Yetişiniz! Yetişiniz!’ diyerek seslenmekte idi.[146]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Ebu Katâde! Hemen hareket et! Allah yoldaşın olsun!’ buyurdu.”[147]

Muhriz b. Nadle’nin Züllimme İsimli At Üzerinde Savaşa Çıkışı

Mahmud b. Mesleme’nin atı, bahçede bir hurma ağacına urganla bağlanıp bakılmakta idi.
Züllimme, süvari atlarının kişnediklerini işitince, kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladı.
Abduleşhel oğullarından bir kadın, atın böyle bağlı bulunduğu yerde ayaklarını yere vurup dur­duğunu görünce:
“Ey Kumeyr (ey Ahrem)! Şu ata binsen, Resûlullah Aleyhisselam ve Müslümanlara katılsan da savaşsan olmaz mı?” dedi.
Muhriz b. Nadle:
“Olur!” deyince, kadın atı ona teslim etti.[148]
Atın sahibi Mahmud b. Mesleme, o sırada Medine dışında bulunuyordu.[149]
Muhriz b. Nadle, hiç durup dinlenmeksizin atı sürdü, baskıncı müşriklere yetişti, onların önlerini kesti ve:
“Durunuz ey yaramazların, kötülerin dölleri!” diyerek bağırdı.
Baskıncı müşriklere yetişen süvarilerin ilki, Muhriz b. Nadle idi.[150]
Baskıncı müşrikleri tek başına oklar ve taşlarla takip eden Seleme b. Ekvâ der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın imdada gelen süvarilerini görünceye kadar, bulunduğum yerden ayrıl­madım.
Süvariler, ağaçların arasına girmeye başladılar. Onların ilki, Ahrem (Muhriz) idi. Onun arkasında, Resûlullah Aleyhisselamın süvarisi Ebu Katâde, Ebu Katâde’nin arkasında da Mikdad b. Esved vardı.
Baskıncı müşrikler, süvarileri görünce, dönüp kaçtılar.
Ben de, dağdan inip Ahrem’in önünü kestim ve atının gemini tuttum ve:
‘Ey Ahrem! Şu kavimden sakın! Resûlullah Aleyhisselamla sahabileri gelip kavuşuncaya kadar, onların seni kalbinden vurup şehit etmeyeceklerinden emin değilim!1 dedim.
Ahrem:
‘Ey Seleme! Eğer sen Allah’a ve ahiret gününe inanıyor, Cenneti hak ve gerçek, Cehennemi de hak ve gerçek tanıyorsan, benimle şehitlik arasına gerilme!’ deyince, atının gemini bıraktım.
Ahrem baskıncı müşriklere yetişince, Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn, döndü.
Birbirlerine mızraklarla saldırdılar.
Ahrem onu mızraklayıp yaraladı. Abdurrahman b. Uyeyne de, onu* mızraklayarak şehit etti.[151] Muhriz b. Nadle atından yere düştü.[152] Muhriz yere düşünce, atı şahlandı.
Benî Abduleşhellerin mahallesindeki ahırına gelip duraklayıncaya kadar, hiç kimse onun ne önüne geçebildi, ne de durdurup üzerine binebildin[153]
Ümmü Âmir binti Yezid b. Seken der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın savaşına katılmak üzere Muhriz’i hazırlayanlar arasında bulunuyordum.
Vallahi, hisarımızdan Mahmud b. Mesleme’nin atı Züllimme’nintozu dumana katarak ahırına kadar gelip kavuştuğunu görünce:
‘Vallahi, Muhriz şehit olmuştur!’ dedim.”[154]
Muhriz b. Nadle şehit olunca, Ebu Katâde Abdurrahman b. Uyeyne b. Hısn ile karşılaştı.
Birbirlerine mızraklarla saldırdılar.
Abdurrahman, Ebu Katâde’yi yaraladı. Ebu Katâde de, onu mızraklayıp öldürdü.[155]
Abdurrahman’ın öldürülmesinde, Ebu Katâde’ye Mikdad b. Esved, yardımcı oldu.[156]
Seleme b. Ekvâ der ki:
“Muhammed Aleyhisselamı peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki; baskıncı müşrik­leri yaya olarak tekrar takibe başladım.
O kadar ilerledim ki, artık arkamda ne Peygamber Aleyhisselamın ashabından, ne de onların yer­den kaldırdıkları tozlardan hiçbir şey göremiyordum!
Güneş batmadan önce idi ki, baskıncı müşrikler Zû Kared denilen sulu bir vadiye saptılar. Çok susamışlardı. Su içmek istediler. Dönünce, benim arkalarında bulunduğumu gördüler.
Onları oradan da tedirgin ettim, uzaklaştırdım! Sudan bir damla bile tadamadılar!
Oradan ayrılarak Zî Bi’r tepesine hızla ilerlemeye başladılar.
Güneş batmıştı.
Onlardan birisinin arkasından yetişip:
‘Al benden! Ben Ekvâ’nın oğluyum! Bugün, kötülerin öleceği gündür!’ diyerek bir ok attım.
Onu kürek kemiğinin oynak yerinden vurdum.
Bana:
‘Ey anası ağlayasıca! Yoksa, bu sabahın erkeninden beri bize göz açtırmayan, bizi tedirgin eden Ekvâî sen mi idin?!’ dedi.
Ben de:
‘Evet! Ey kendisinin düşmanı! Sabahın erkeninden beri sana ok yağdıran Ekvâî benim!’ dedim, hemen bir ok daha atıp onun ardına düştüm, kendisine iki ok yapıştırdım.
Baskıncı müşrikler, son derece yorup yürüyemez hale getirdikleri iki atı tepe üzerinde, arkalarında bırakarak gittiler.” [157]

Mikdad b. Esved’in Mes’ade İle Çarpışması

Mikdad b. Esved’in anlattığına göne; kendisi, Yüce Allah’tan şehitlik dileyerek yola çıkmıştı.
Heyfâ mevkiinde, düşmanın hayvanları yorulup en arkada kalanlarına, sonra da Mes’adetü’l-FezârPye yetişti, onu ucunda bayrak bağlı mızrağıyla mızrakladı, mızrak kaydı.
Mes’ade de dönüp Mikdad’ı mızrakladı, pazusundan yaraladı, kaçti. Mikdad’ı kendisine yetişmek­ten âciz bıraktı.
Mikdad b. Esved, bayrağını, sancağını arkadaşları görsün diye oraya dikti. O sırada, Ebu Katâde de gelip kavuştu.
Ebu Katâde, kendi atinin üzerinde idi. Tanınmak için, başına san bir sarık sarmıştı.
Bir müddet, birlikte ilerlediler.
İkisi de, Mes’ade’nin arkasından bakıyorlardı.[158]
Mikdad, Mes’ade’nin Muhriz b. Nadleyi şehit ettiğini Ebu Katâdeye haber verdi.[159]
Ebu Katâde, Mikdad b. Esved’e:
“Ey Ebu Ma’bed! Ben ya öleceğim, ya da Muhriz’i öldüreni öldüreceğim!” diyerek Mikdad’ı geçti.
Ebu Katâde’nin atı, Mikdad’ınkinden daha iyi ve yürügendi, Mikdad’ı gerilerde bıraktı.
Artık Mikdad onu göremez olmuştu.[160]
Ebu Katâde, Mes’ade ile nasıl karşılaştığını ve onu nasıl öldürdüğünü şöyle anlatır
“Baskıncı müşriklere yetişip saldırdığım zaman, alnımdan, bir okla vuruldum. Oku alnımdan çekip çıkardım.
Güçlü ve yavuz bir atlı üzerime geldi. Kendisinin miğferi yüzünü kapatmıştı.
Bana:
‘Ey Ebu Katâde! Allah beni sana kavuşturdu!’ diyerek miğferini kaldırıp yüzünü açtı.
Meğer Mes’adetü’l-Fezârî imiş!*
Bana:
‘Sen çarpışmak mı, yahut mızraklaşmak mı, yoksa güreşmek mi; hangisini istersin?’ diye sordu.
Ona:
‘Ben bunu sana bırakıyorum!’ dedim.
Bana:
‘Öyleyse, güreş!’ dedi, hemen atından inip kılıcını bir ağaca astı.
Ben de atımdan inip kılıcımı bir ağaca astım.
Sonra, sıçraştık.
Allah onu yenmemi bana nasip etti. Yere yıkıp göğsünün üzerine oturdum.
O sırada, başıma birşey dokundu. Dokunan, Mes’ade’nin ağaçta asılı kılıcı imiş!
Hemen uzanıp kılıcı elime aldım ve sıyırdım.
Mes’ade, kılıcı elimde görünce, elime sarılıp:
‘Ey Ebu Katâde! Beni sağ bırakmanı, öldürmemeni senden dilerim!’ dedi.
Ben:
‘Hayır! Vallahi, seni sağ bırakmayacağım!’ dedim.
Mes’ade:
‘Ya bizim küçükler kime kalacak?’ dedi.
‘Cehenneme!’ dedim, sonra da onu öldürdüm. Kendi kaftanımı çıkarıp üzerine örttüm, atına bindim. Çünkü, bizim çarpışmaya tutuştuğumuz sırada, atım kaçıp karargâha dönmüş, onu tanımışlar.
Sonra, ilerledim. Mes’ade’nin kardeşinin oğlunun üzerine geliverdim.
Kendisi, 17 kişilik bir süvari birliğinin içinde bulunuyordu.
Mızrağımı onun sırt omurgasına sapladım!
Yanındaki süvariler bozulup dağıldılar.1″![161]
Mikdad b. Esved, Ebu Katâde’yi kaftansız görünce:
“Sen ne yaptın?” diye bağırdı.
Ebu Katâde:
“Hayır yaptım! Sana onun atla yaptığı gibi!” dedi.[162]
Mikdad b. Esved de, Faraka (yahud Karafa) b. Malik b. Huzafe’yi öldürdü.[163]

İslâm Süvarilerinin Baskıncı Müşrikleri Bozguna Uğratmaları

İslâm süvarileri, baskıncı müşriklere yetişerek onlarla en şiddetli şekilde çarpıştılar ve onları Allah’ın yardımıyla bozguna uğrattı I ar. [164]
Müşriklerin önderleri öldürüldü, sağ kalanlarda mızraklarını, kaftanlarını atarak kaçıp gittiler.[165]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’den Hareket Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine’de yerine İbn Üımımi Mektum’u vekil bıraktı.
Sa’d b. Ubâde’yi de, Hazrecîlerden 300 kişilik bir kuvvetle, Medine’yi beklemek üzere görevlendir­di.
Çarşamba günü, zırhını sırtına giydi, miğferini başına geçirdi, silahlandı. 500 veya 700 kişilik bir kuvvet]e yola çıktı. [166]
Müslümanlar, yolda Ebu Katâde’nin öldürdüğü Mes’ade’nin üzerine örttüğü kaftanını görünce, tanıdılar.
“Ebu Katâde öldürülmüş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Ebu Katâde öldürülmem iştir. Fakat, o ölü, onun öldürmüş olduğu bir müşriktir!
Ebu Katâde, onu kendisinin öldürdüğünü bilsinler diye kendisine ait kaftanı onun üzerine örtmüştür” buy urdu. [167]
Hz. Ömer veya Hz. Ebu Bekir, koşarak gitti, ölünün üzerindeki örtüyü açıp Mes’ade’nin yüzü mey­dana çıkınca:
“Allahuekber! Allah ve Allah’ın Resûlü doğru söyler!” dedi .[168]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Zû Kared’de Tepe Üzerinde Karargâhını Kuruşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zû Kareci’e gelip, tepe üzerinde karargâhını kurdu.[169] Savaş davetini işitir işitmez, Amr b. Avf oğullarının atlıları hemen yola çıktılar. Onların arkasından da, yayaları yollandılar.
Bir cemaat de, develer, merkepler üzerinde gelip, Zû Kared’de Peygamberimiz Aleyhisselamin ordusuna katıldılar. [170]
Zû Kared’de Müslümanların parolaları “Emit! Emit!” idi.[171]

Ebu Katâde’nin Alnındaki Yarasının İyileştirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Katâde’ye:
“Mes’adeyi sen mi öldürdün?” diye sordu.
Ebu Katâde:
“Evet!” dedi.[172]
Peygamberimiz Al eyhisselam:
“Yüzüne ne oldu?” diye sordu.
Ebu Katâde:
“Bir okla vuruldum yâ Rasûlallah!” dedi.
Peygamberimiz Al eyhisselam:
“Yanıma yaklaş!” buyurdu.
Ebu Katâde yaklaşınca, Peygamberimiz Aleyhisselam onun yarasının üzerine püskürdü. Hiçbir ağrısı, sızısı kalmadı.[173]
Ebu Katâde’nin öldürdüğü Mes’adeyi Sa’d b. Zeyd soymuştu.
Peygamberimiz Al eyhisselam:
“Hayır! Onu Ebu Katâde öldürmüştür. Onun elbisesini ve silahını da Ebu Katâde’ye teslim et!” buyurduktan sonra, Mes’ade’nin atını da Ebu Katâdeye verip:
“Allah sana bunlan mübarek kılsın!” diyerek dua etti.[174]

Sa’d b. Ubâde’nin Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasına ve İltifatına Nail Oluşu

Sa’d b. Ubâde, İslâm mücahidlerine erzak olmak üzere, Peygamberimiz Aleyhisselama on deve yükü hurma göndermişti.[175]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ım! Sa’d’ı ve Sa’d hanedanını rahmetinle esirge!” diyerek dua ettikten sonra:
“Sa’d b. Ubâde ne iyi adamdır!” buyurdu.
Haz reciler:
“Yâ Rasûlallah! O, bizim aramızda büyüğümüzdür, büyüğümüzün de oğludur!
Onlar kıtlık yıllarında halkın karınlarını doyururlar, yolda belde kalan aileleri taşırlar; misafirleri ağır­larlar; musibet ve ihtiyaç zamanlarında verirler; kabileleri yurtlarına göçürürlerdi!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İslâmiyet devrinde halkın hayırlıları, Cahiliye çağında da insanların hayırlısı idiler!” buyurdu.[176]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Seleme ve Ebu Katâde Hakkındaki Takdir ve İltifatları

Seleme b. Ekvâ der ki:
“Baskıncı müşriklerin, yorup tepede bıraktıkları iki atı önüme katıp Resûlullah Aleyhisselama getirirken, amcam Âmir de, bir tulum sulandırılmış süt ve birtulum da su ile bana yetişti.
Su ile abdest aldım, sütten de içtim. Sonra, Resûlullah Aleyhisselamın yanına geldim.
Kendisi, baskıncı müşrikleri su içmekten men ettiğim suyun başında, Zû Kared’de idi. Yanında da 500 kişilik bir cemaat bulunuyordu.
Baskıncı müşriklerin elinden kurtarıp gerimde bıraktığım develer ile müşriklere bıraktırdığım herşeyi; bütün mızrakları, okları, kaftanları.. Resûlullah Aleyhisselamın almış olduğunu, Bilal’in de benim düşmandan kurtardığım develerden bir dişi deveyi boğazlayıp, onun ciğerinden, hörgücünden, Resûlullah Aleyhisselamın yemesi için kızartmakta olduğunu gördüm.[177]
‘Yâ Rasûlallah! Yanıma yüz kişi versen de, onları sıkboğaz edip senin sağmal develerinden onların ellerinde kalanları da kurtarsaydım![178]
Yâ Rasûlallah! Bana müsaade buyur da, şu yanındaki cemaatten yüz adam seçeyim ve düşmanı takip edeyim de, onlardan, tepelemediğim hiçbir haberci kalmasın’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam güldü, hatta gündüzün ışığında yan dişleri göründü ve:
‘Yâ Seleme! Seni bıraksam, acaba birşey yapacağını sanır mısın?'[179] buyurdu.
‘Evet!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Şüphesiz ki, onlara şimdi Gatafan toprağında ziyafet verilmektedir!
Gücün yetti mi, yumuşak davran, bağışlayıcı ol, sertliği bırak!1 buyurdu.[180]
O sırada, Gatafan’dan bir adam gelerek:
‘Onlar için filan kişi bir deve boğazladı, amma derisini açtıkları, yüzdükleri zaman, uzaktan bir toz görüp; ‘Müslüman cemaati sizi takip ederek geliyor!’ dediler, hemen oradan kaçıp gittiler!’ dedi.[181]
Sabaha çıktığımız zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bugün süvarilerimizin hayırlısı Ebu Katâde idi, yayalarımızın hayırlısı da Seleme olmuştur!’ buyur­duktan sonra, bana biri süvari, birisi de yaya hissesi olmak üzere iki hisse verdi ve ikisini benim için bir­leştirdi.”[182]
Baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri yirmi deveden onu kurtarılmış, geri kalan onu ise kaçıp giden müşriklerin elinde kalmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, etrafı araştırmak ve haber almak için, Zû Kared’de bir gün bir gece oturdu.
Mücahidlerden her yüz kişiye de, boğazlanıp yenmek üzere birer deve verdi ki, mücahidlerin sayısı 500 veya 700 idi.[183]

Talha b. Ubeydullah’ın Na’man Kuyusunu Satın Alıp Vakfetmesi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zû Kared’de Beysan diye anılan bir suya uğramış ve suyun adını sormuştu.
“Yâ Rasûlallah! Onun adı Beysan’dırve o çok tuzlu ve acıdır!” denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Onun adı Na’man’dır ve suyu da tatlıdır!” buyurdu.[184]
Peygamberimiz Aleyhisselam onun adını değiştirince, Yüce Allah tadını da değiştirdi, acılığını giderdi.
Talha b. Ubeydullah, bu kuyuyu da satın alarak vakfetti. [185]
Aynı zamanda, bir deve boğazlayarak halka ziyafet verdi.[186]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam;
“Ey Talha! Sen Talhatü’l-Feyyaz’sın!” buyurdu.
Bundan sonra, o, Talhatü’l-Feyyaz diye anıldı.[187]

Medine’ye Dönülürken Koşu Yapılışı

Seleme b. Ekvâ der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam beni devesinin terkisine almıştı.
Medine’ye dönülüp girilmek üzere bulunulduğu sırada idi ki, Ensardan, koşuda önüne geçilemeyen bir zât:
‘Medine’ye kadar benimle koşu yansı yapabilecek yok mu bir yarışçı? Var mı bir yarışçı?’ diye seslenmeye ve bunu tekrarlamaya başladı.
Onun sözlerini işitince, kendisine:
‘Senin ne bir kerîme, ne de bir şerîfe ikramın yok mudur?1 diye sordum.
Bana:
‘Yoktur! Ancak, o Resûlullah Aleyhisselam olursa, o bundan müstesnadır!’ dedi.
Bunun üzerine:
‘Yâ Rasûlallah! Babam, anam sana fieda olsun! Bana izin ver de, şu adamla koşuşarakyarışayım?’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Yarışmak istiyorsan, yarış!’ buyurdu.
Adama:
‘Haydi, sen Medine’ye doğru koş!’ dedim.
Ben de hemen deveden atladım.
Ayaklarımı pekiştirerek koşmaya başladım.
Ona karşı, bir veya iki yüksekçe yerde soluğumu devamlı kılayım, soluyup kalmayayım diye soluğu­mu kestim, tuttum.
Sonra da, onun ardından koşmaya başladım.
Nihayet, ona yetiştim. Onun iki küreği arasına ellerimle vurup:
‘Vallahi, senin önüne geçildi!’ dedim.
O da, güldü ve:
‘Ben de öyle olduğunu sanıyorum!’ dedi.
Medine’ye kadar onun önünde koştum.”[188]

Gâbe (Zû Kared) Seferinin Ne Kadar Sürdüğü?

Gabe (Zû Kared) seferi 5 gece sürmüş,[189] Pazartesi gecesi Medine’ye gelinmiştir. [190]

Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin Zevcesinin Baskıncıların Yurdundan Kaçıp Kurtuluşu ve Bindiği Deveyi
Kurban Etmeyi Adayışı

Peygamberimiz Aleyhisselamın Adbâ adıyla anılan devesi, baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri develer arasında bulunuyordu.[191]
Baskıncı müşrikler, Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin zevcesini de esir edip yanlarında götürmüşlerdi.[192]
Kadıncağız bağlı bulunmakta, baskıncılar da evlerinin önünde develeri dinlendirmekte idiler.[193]
Baskıncılar gece uykuya daldıkları sırada idi ki,[194] kadıncağız bağından kurtuldu ve hemen bir devenin yanına yaklaştı. Deve böğürünce, onu bıraktı.[195]
Binmek için hangi devenin yanına vanp üzerine elini koymuşsa, o deve böğürmeye başlamişti. [196]
Nihayet, yanına vardığı Adbâ hiç böğürmemiş, sesini çıkarmam işti. [197] Çünkü, o, yumuşak başlı, uysal bir dişi deve idi.[198]
Kadıncağız, Adbâ’nın üzerine oturdu, sonra onu kaldırdı.[199]
Başını, Medine cihetine yöneltti ve:
“Eğer,” dedi, “Yüce Allah beni bu devenin üzerinde kurtaracak olursa, adıyorum ki, onu muhakkak boğazlayacağım ![200] Ciğerinden ve hörgücünden de yiyeceğim !”[201]
Baskıncılar kadının deveye binip kaçtığını anladılar ve hemen onu aramaya koyuldularsa da, yakalamaktan âciz kaldılar.
Kadın da nihayet kurtulup Medine’ye geldiği ve halk onu Adbâ’nın üzerinde gördükleri zaman:
“Aaa! Resûlullah Aleyhisselamın devesi Adbâ!” dediler.
Kadın ise:
“O, adaktır! ‘Allah onun üzerinde kurtaracak olursa, o muhakkakboğazlanacaktır!’ diye adanmıştır!” dedi.
Onun bu sözünü Peygamberimiz Aleyhisselama duyurdukları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sübhânallah! Adbâ’ya ne fena bir mukabele! Bu nasıl adak?!
Allah onu Adbâ’nın üzerinde kurtaracak! O ise onu tutup boğazlayacak hâ?!” buyurdu.[202]
Hemen bir adam gönderip Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin zevcesini getirtti.[203]
Kadın başından geçenleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi ve arkasından da:
“Yâ Rasûlallah! Eğer Allah beni bu devenin üzerinde kurtarırsa onu boğazlamayı Allah’a adamış bulunuyorum!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi, sonra da:
“Adbâ’ya ne fena bir mukabele bu!?
Allah seni onun üzerinde taşısın ve seni onunla kurtarsın, sen de tutup onu boğazlayasın!?
Ne Allah’a mâsiyet şeyde, ne maliki bulunmadığın şeyde adamak olur![204]
Sen maliki ve sahibi bulunmadığın bir deveyi boğazlayamazsın![205]
Senin bu adaman, adak değildir!
Adak, ancak Allah’ın rızasını onunla kazanmayı dilediğin şeydir![206]
Adbâ, benim develerimden dişi bir devedir.[207]
Ne Allah’a mâsiyet teşkil eden birşey hakkında yapılan adama, nede kulun, âdemoğl unun malik ve sahip bulunmadığı birşey üzerinde yaptığı adama yerine getirilir.[208]
Haydi, sen Allah’ın bereketiyle ev halkının yanına dön!” buyurdu.[209]

Gamr (Gamre) Seferi

Seferin İsmi, Mevkii, Tarihi ve Sebepleri

Seferin ismi Gamr veya Gamre’dir. Gamrveya Gamre, Necd yolu üzerindedir.[210] Buna, Gamr-i Merzuk denilir.
Feyd’den Medine’ye giden ilk yol üzerinde, iki gecelik uzaklıkta, Esed oğullarına ait bir sudur.[211]
Gamr (Gamre) seferi, H icretin 6. yılında Rebiülâhir ayında vuku bulmuştur.[212]
Bunun, Rebiülevvel ayında vuku bulduğu rivayeti de vardır.[213]
Esed oğulları, Uyeyne b. Hısn’ın mensup olduğu Gatafanlarla müttefik idiler.
Gatafanlar, Hicretin 5. yılında Hendek savaşından önceki günlerde Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya hazırlanmaları için Esed oğullarına yazı yazmışlardı.[214]
Kureyş müşriklerinin ordusu Merru’z-zahran’a gelip konduğu sırada, Esed oğulları da Tulayha b. Huveylid el-Esedî’nin kumandası altında gelip Kureyş ordusuna katılmışlardı.[215]
Esed oğulları, böylece, Müslümanlar ve Müslümanlık için bir ölüm kalım savaşı olan Hendek (Ahzab) savaşında müşrikler ve Benî Kurayza Yahudileriyle işbirliği yapmış bulunuyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, 40 kişilik askerî bir birliği Ükkâşe b. Mıhsan’ın kumandası altında Gamr’e yolladı [216]
Esed oğulları, İslâm mücahidlerinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, sularının başından kaçıp dağıldılar, yurtlarının yüksek kısımlarına, yaylalarına çekildiler.
İslâm mücahidleri, Esed oğullarının sularının başına geldikleri zaman, yurtlarını bomboş buldular.
Ükkâşe b. Mıhsan, Esed oğullarını araştırmak, soruşturmak veya onlar hakkında bir ize rastlamak maksadıyla, etrafa gözcüler saldı.
Etrafa salınanlardan Şüca1 b. Vehb, izi sıra geri dönüp yakınlarında deve izleri gördüğünü haber verdi.
Hemen kalkıp oraya doğru gittiler.[217]
Mücahidler, Esed oğullarının geceleri ses dinlemekle görevlendirdikleri casusunu, uyurken yakaladılar.
Kendisine:
“Halk nerededir?” diye sordular.
Casus:
“Onlar şimdi yurtlarının yüksek yerlerine, yaylalarına erişmiş bulunuyorlar” dedi.
Ona:
“Esed oğullarının develeri nerededir?” diye sordular.
Casus:
“Yanlarındadır” dedi.
Mücahidlerden birisi elindeki kırbaçla dövmeye kalkınca, casus:
“Kanımı bağışla! Bana eman ver de, sana onların amca oğullarına ait develeri göstereyim?” dedi.
Mücahidler:
“Olur!”dediler.[218]
Casus tarafından gösterileceği bildirilen develer, Esed oğullarına aitti.[219]
Mücahidler, Esed oğullarının casusu ile bir hayli gittiler.
Adam araştırmayı uzatınca, casus tarafından tuzağa düşürüleceklerinden korkmaya başladılar.
Casusun yanına yaklaşarak:
“Vallahi, ya bize doğruyu söyleyeceksin, ya da boynunu vuracağız!” dediler.
Casus:
“Onları şu tepenin üzerinde göreceksiniz!” dedi.
Tepeye varınca, develerin orada yayılmakta olduklarını gördüler.
Mücahidler birden baskın yaptılar. Bedevî müşrikler bozulup etrafa kaçışmaya başladılar.
Ükkâşe b. Mıhsan, kaçanlan takip ettirmedi.[220]
Esed oğullarının eman verilen casusu serbest bırakıldı. [221]
Esed oğulları yurdunda ele geçirilen 200 deve, sürülüp Medine’ye getirildi.[222]

Zülkassa Seferi

Seferin ismi, Mevkii, Tarihi ve Sebebi

Muhammed b. Mesleme on arkadaşıyla birlikte Salebe ve Uval oğullarının oturdukları Zülkassa’ya gittiği için, bu sefere Zülkassa seferi denilmiştir.[223]
Zülkassa, Rebezeyolu üzerinde olup, Medine’ye 24 mil uzaklıktadır.[224]
Zülkassa seferi, Hicretin 6. yılında Rebiülâhir ayında yapılmıştır.[225]
Rebiülevvel’de olduğunu söyleyenler de vardır.[226]
Salebe ve Enmar oğullarının yurtlarında kuraklık hüküm sürüyor, Meraz’dan Tâlemeyn’e kadar uzanan bölgeye ise yağmur düşmüş bulunuyordu.[227]
Benî Muharib b. Hasafa, Benî Sa’d b. Sa’d ve Benî Enmar b. Bagîz kabileleri, Meraz’dan Tâlemeyn’e kadar uzanan bölgeye gelmişler, orada toplanmışlardı.[228]
Bunlar, Medinelilerin yaylım hayvanlarını yağmalamak hususunda söz birliği etmişlerdi.
O sırada, Medinelilerin yaylım hayvanları, Heyka vadisi yaylımında yayılmakta idi.[229]
Heyka’nın Medine’ye uzaklığı 7 mildir.[230]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Muhammed b. Mesleme’yi, yanına on kişi katarak, Zülkassa’da oturan Benî Sa’lebeler ile aynı kabileden Benî Uvallere saldı.
Bu keşif birliği, geceleyin onların üzerlerine vardılar.[231]
Salebe ve Uval oğulları, İslâm keşif birliğinin yurtlarına geldiklerinin farkına vararak gizlendiler.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşlarını, uykuya daldıkları sırada, yüz kişi ile kuşattılar ve oka tut­tular.
Muhammed b. Mesleme sıçrayıp kalktı, yayı üzerinde idi.
Arkadaşlarına:
“Silah başına!” diyerek bağırdı.
Onlar da sıçrayıp kalktılar.[232]
Geceleyin, bir müddet birbirlerine ok yağdırdılar.
Bundan sonra, Sa’lebeve Uval oğulları, İslâm keşif birliğinin üzerine mızraklarla saldırdılar.[233]
Üç kişiyi şehit ettiler.
Müslümanlarda, onlardan bir adam öldürdüler.
Salebe ve Uval oğulları, tekrar mızraklarla saldırarak, geri kalanlan da şehit ettiler.[234]
Muhammed b. Mesleme de ağır şekilde yaralanarak yere baygın düştü.[235]
Şehit olanlar arasında Müzeynelerden iki, Gatafanlardan da bir kişi vardı. [236]
Salebe ve Uval oğulları, Muhammed b. Mesleme’nin topuğuna vurup, kımıldamadığını görünce, ölmüş sanarak elbisesini soydular, çekilip gittiler.
Müslümanlardan bir zât oradan geçerken, şehitlere rastladı.[237]
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Bizler Allah içiniz ve O’na dönücüleriz” dedi.
O sırada ayılan Muhammed b. Mesleme, bunu işitince, onun Müslüman olduğunu anladı ve ken­disinin sağ olduğunu ona anlatmak için kımıldadı.[238]
O da, gelip Muhammed b. Meslemeyeyemekve su ikram etti.[239] Sonra da, bindirip onu Medine’ye getirdi.[240]

Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Zülkassa’ya Gönderilişi

Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayında, akşam namazı kılındıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı Müslümanlardan 40 kişilik bir kuvvetle Zülkassa’ya yolladı.[241]
Maksat hem Medinelilerin Heyka (Heyfa)’da yayılan hayvanlarına yapılması muhtemel bir baskını önlemek,[242] hem de Muhammed b. Mesleme’ye ve arkadaşlarına yaptıklarından dolayı Zülkassa toplu­luklarını cezalandırmaktı. [243]
Ebu Ubeyde ve arkadaşları, bütün gece yürüyüşe devam ederek, sabaha karşı Zülkassa’ya ulaştılar ve orada toplanmış bulunan müşrik Bedevilere birden baskın yaptılar.
Bedeviler dağılıp dağ başlarına kaçtılar.
Muharib, Salebe ve Enmar kabilelerinin kaçarlarken geride bıraktıkları develerle elbise ve ev eşyaları iğtinam edildi.[244]
İğtinam edilen mallar arasında davar da bulunuyordu.[245]
Zülkassa’da yakalanarak Medine’ye getirilen adam ise, Müslüman olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından serbest bırakıldı. [246]

Cemum Seferi

Seferin Adı, Mevkii, Tarihi ve Sebebi

Seferin adı Cemum’dur. Cemuh denildiği de vardır.[247]
Cemum; Süleym oğullarının yurdu olup.[248] Nahl ovası ile Nakre arası ndadır.[249] Nahl ovasının sol-undadır.
Nahl ovasının Medine’ye uzaklığı 4 berid’dir*[250]
Cemum seferi, Hicretin 6. yılında, Rebiülâhir ayında vuku bu I muştur. [251]
Âmir b. Tufeyl’in davetine icabetle, kendi su başları olan Bi’r-i Maûne’de ashabdan 40 kişilik İslâm irşad heyetinin canlarına kıyan Usayya, Rı’l ve Zekvanlar, Süleym oğulları kabilesine mensup idiler.[252]
Müslümanlığı ve Müslümanları ortadan kaldırmak için Mekke’ye giden Yahudi propaganda heyetine, Süleym oğulları, Kureyşîler harekete geçtiği zaman onlarla birlikte hareket edecekleri hakkın­da söz vermişlerdi.[253]
Kureyş ordusunun Merru’z-zahran’a geldiği sırada, Süleym oğulları da Ebu Âverü’s-Sülemî’nin babası Süfyan b. Abduşşems’in kumandası altında 700 kişilik bir kuvvetle gelip Kureyş ordusuna katılmışlar ve Medine’yi onlarla birlikte kuşatmışlardı.[254]
Bunun için, Süleym oğullarına da bir darbe indirilmesi gerekmiş bulunuyordu.[255]

Zeyd b. Hârise’nin Cemum’a Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hâriseyi, askerî bir birliğin başında Süleym oğullarına saldı.
Zeyd b. Harise Cemum’a vardığı zaman, orada Müzeynelerden Halime adında bir kadını bulup yakaladılar.
Halime, İslâm mücahidlerine, Süleym oğullarının konak yerlerinden birisini gösterdi.
İslâm mücahidleri de, oraya birden baskın yapıp bir hayli deve, davar ve esir alarak Medine’ye döndüler.
Yakalanan Halime’nin kocası da, esir edilen müşrikler arasında bulunuyordu.
Zeyd b. Harise, Medine’ye dönünce, her ikisini Peygamberimiz Aleyhisselama teslim etti.[256] Peygamberimiz Aleyhisselam da onlan serbest bıraktı. [257]

Iys Seferi

Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi

lys; Süleym oğulları yurdunda bir yerdir.[258] Medine’ye dört gecelik, Zü’l-merveye bir geceliktir.[259] Ağaçlı bir vadidir.[260]
lys seferi, Hicretin 6. yılında Cumâdelûlâ ayında vuku bulmuştur.[261]
Şam’dan Kureyş müşriklerinin bir ticaret kervanının gelmekte olduğu öğrenilmişti.[262]
Kureyş müşrikleri, daha önce de, Ebu Süfyan’ın idaresindeki büyük ticaret kervanının bağışlanan kazancıyla güçlenerek Uhud’a kadar gelip Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmış bulunuyorlardı. [263] Kureyş müşrikleri iktisaden güçlü durumda bulundukça, Hendek savaşında olduğu gibi, kabileleri yan­larına alarak, Medine’ye saldırın aktan;[264] bilakis, Sümame b. Üsal’in Yemâme’den Mekke’ye hububat yüklenmesinde[265] veya Ebu Basîr’in Şam ticaret yollarını kesmesinde[266] olduğu gibi, başlan dara geldikçe de, Peygamberimiz Aleyhisselama yalvarmaktan geri durmuyorlardı.[267]
O halde, Kureyş müşriklerinden selamette kalabilmek için, zaman zaman onları iktisaden zayıflat­mak, güç duruma düşürmek gerekiyordu.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, Şam’dan gelmekte olan Kureyş ticaret kervanına elkoy-mak üzere, Zeyd b. Hârise’nin kumandası altında 170 kişilik bir süvari birliğini yola çıkardı.[268]
Peygamberimiz Aleyhisselamın kızı Hz.Zeyneb’in kocası Ebu’l-Âs b. Rebi’ de ticaret için Şam’a git­mişti.
Kendisi, henüz Müslüman olmamakla beraber, güvenilir bir kişi idi.
Ebu’l-Âs’ın yanında Kureyş müşriklerine ait pek çok mal bulunuyor ve kendisi de kafile ile Şam’dan dönüyordu.[269]
İslâm mücahidleri Kureyş ticaret kervanını yakaladılar, kervanda bulunan malları, bilhassa Safvan b. Ümeyye’ye ait pek çok gümüşleri ele geçirdiler.
Kervanda bulunan kimseleri de esir ettiler.[270]
Ebu’l-Âs b. Rebi’ de esir edilenler arasında idi.[271]
İğtinam edilen mallar, mücahidler arasında bölüştürüldü.[272]

Ebu’l-Âs’ın Himayeye Alınışı

Ebu’l-As, seher vakti, Peygamberimiz Aleyhisselamın kızı Hz. Zeyneb’e:[273]
“Babandan, benim için eman al!” diye haber gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam Müslümanlara sabah namazını kıldırdığı sırada, Hz. Zeyneb başını hücresinin kapısından çıkararak:
“Ey insanlar! Ben Resûlullah’ın kızı Zeyneb’im![274] Ben Ebu’l-Âs’ı himayeme aldım!” diyerek seslen­di.[275]
Peygamberimiz Aleyhisselam, selam verince, yüzünü halka çevirdi ve:
“Ey insanlar! Benim işittiğimi siz de işittiniz, değil mi?” diye sordu.
Cemaat:
“Evet!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; sizin şimdi işitmiş olduğunuz şeyi ben de şimdi işitinceye kadar, bu hususta hiçbir şey bilmiyordum. [276]
Mü’minler, birbirlerine karşı tek kişi, tek el hükmündedirler.
Bunun için, onlara, yakınlarını himaye etmeleri yaraşır.[277] Müslümanlara, yakınlarını himaye etmeleri düşer!” buyurdu.[278]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mescidden dönünce, kızı Hz. Zeyneb’in yanına vardı[279] ve:
“Senin himayeye almış olduğun kişiyi biz de himayemize aldık!” buyurdu.[280]
Hz. Zeyneb, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Ebu’l-Âs akrabadır, amca oğludur. Hem de, çocuğumun babasıdır. Bunun için, onu himayeme aldım!” dedi.[281]
Hz. Zeyneb’in, Ebu’l-Âstan, Ali ve Ümame isimlerinde iki çocuğu vardı.[282]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Zeyneb’e Emri ve Ebu’l-Âs’a Mallarının Geri Verilişi

Peygamberimiz Aleyhisselann, Hz. Zeyneb’e:
“Ey kızcağızım! Makamını şerefli tut, gözet! Ebu’l-Âs sana yaklaşmaya yol bulmasın!
Çünkü, sen ona helâl değilsin;[283] o müşriklikte devam ettiği müddetçe!” buyurdu.[284]
Hz. Zeyneb, Ebu’l-Âs’ın iğtinam edilmiş olan malını istemeye geldiğini söyledi[285] ve onların kendi­sine geri verilmesini diledi.[286]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere haber saldı.
Gelip yanında toplandıkları zaman, onlara:
“Şu adamın (Ebu’l-Âs’ın) bizden olduğunu biliyorsunuzdur.
Siz onun ve ondan başkalarının mallarını iğtinam etmiş bulunuyorsunuz. O mallar size Allah’ın müşriklerden nasip ettiği ganimetlerdendir.[287]
Eğer ona malını geri vermenizi uygun görürseniz, geri veriniz![288]
Geri vermekten kaçınırsanız, zaten onlar sizin hakkınızdır!” buyurdu.
Mücahidler:
“Hayır yâ Rasûlallah! Biz o malları ona geri vereceğiz!” dediler.[289]
Her biri, almış oldukları şeylerin hepsini-küçük ve eski su kırbasına veya abdest matarasına veya ipe varıncaya kadar-yanlarında az veya çok hiçbir şey bırakmaksızın getirip ona verdiler.[290]

Ebu’l-Âs’ın Kureyş Müşriklerine Ait Malları Teslim Ettikten Sonra Müslüman Olup Medine’ye
Dönüşü

Ebu’l-As, aldığı mallarla Mekke’ye döndü.
Her hak sahibine hakkını, mallarını teslim edip işini bitirdikten sonra:
“Ey Kureyş cemaati! Herhangi birinize, yanımdaki mallarından, vermediğim birşey kaldı mı?” diye sordu.[291]
“Hayır! Vallahi kalmadı!” dediler.[292]
Ebu’l-Âs:
“Size olan ahdimi yerine getirdim mi?” diye sordu.
“Evet! Vallahi yerine getirdin![293] Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Biz seni şerefli ve vefalı bul­duk!” dediler.
Ebu’l-Âs:
“Vallahi, sizin yanınıza gelmeden önce Müslüman olmamı engelleyen şey; mallarınızı götürmek istediğim için Müslüman olduğumu sanmanız korkusundan başka birşey değildir![294]
Ben şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; Muhammed Allah’ın kulu ve resûlüdür!” dedi.[295]
Ebu’l-Âs Mekke’den Medine’ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona Hz. Zeyneb’i eski nikâhı ile veya yeni bir nikâhla ve yeni bir mehirle verdi. [296]

Tarf Seferi

Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi

Tart; Mıraz yakınında, Nuhayl’ın arkasında, Medine’ye 36 mil uzaklıkta, Mahacca üzerindeki Bakara yolunda bir sudur.[297] Su kaynağı di r.[298]
Tartta birçok kuyular ve su birikintileri de vardır.[299]
Tart, Zülkassa gibi, Benî Sa’lebelerin konak yerlerindendir.[300]
Tart seferi, Hicretin 6. yılında, Cumâdelâhir ayında vuku bulmuştur.[301]
Salebe oğullarının Hicretin 4. yılında Enmar kabileleriyle birleşerek Müslümanlarla çarpışmaya hazırlandıkları haber alınıp Zâtü’r-rikâ’ya kadar gidilmişti.[302]
Medine yaylımındaki hayvanları yağmalamaya hazırlanan ve Muhammed b. Mesleme kuman­dasındaki on kişilik keşif birliğini Zülkassa’da kuşatarak şehit eden Sa’lebe ve Uval oğullarına,[303] Ebu Ubeyde b. Cerrah, 40 kişilik bir kuvvetle Zülkassa’da ilk darbeyi indirmişti.[304]
Sa’lebe oğullarına ikinci darbeyi de, Tarf’ta Zeyd b. Harise indirecekti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Hârise’yi, onbir kişilik bir kuvvetle Tarta, Benî Sa’lebelere saldı. [305]
Sa’lebe oğulları Zeyd b. Hârise’nin birliğini Tarf’ta görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerler­ine yürüdüğünü sanarak korkup kaçtılar.[306]
Sa’lebe oğulları, Zeyd b. Hârise’nin birliğini, Peygamberimiz Aleyhisselamın öncü birliği sandılar.[307]
Zeyd b. Harise birliğinin parolaları “Emit! Emit!” idi.
Zeyd b. Harise, Sa’lebe oğullarının yirmi devesi ile ele geçindikleri davarlarını sürüp bir sabah Medine’ye getirdi.[308]
Salebe oğulları, Zeyd b. Hârise’nin öncü birliği olmadığını ve kendilerine başkaca kuvvet gelmediği­ni, gelmeyeceğini anlayınca, Zeyd b. Hârise’yi ve birliğini takibe koyuldularsa da, onlara yetişemedil-er.[309]
Tartta Sa’lebe oğullarıyla bir çarpışma olmamıştir.[310]
Tart seferi dört gece sürmüştür.[311]

Zeyd b. Hârise’nin ve Arkadaşlarının Başlarına Gelenler

Hicretin 6. yılında, Recep ayında, Zeyd b. Harise, ashabdan bazılarının ticaret mallarını Şam’a götürüp satmak için yola çıkmıştı. [312]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları atlı idiler.[313]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları, ticaret mallarıyla Vâdi’l-kurâ’ya yaklaştıkları sırada, Fezâre ve Bedr kabilesinden birtakım adamlar bunların önlerini kestiler, Zeyd b. Harise ile arkadaşlarını kılıçtan geçirdil­er.
Hepsinin öldüklerine kanaat getirerek, yanlarındaki bütün mallan gasbedip gittiler.
Zeyd b. Harise ağır yaralı olarak baygın bir halde yere düştü, ölme derecesine geldi.
Bir müddet sonra ayılıp, şehit arkadaşları arasından kalkarak yavaş yavaş Medine’ye geldi.
Başlarına gelenleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.[314]
Zeyd b. Harise, Benî Fezârelerle çarpışmadıkça yıkanmayacağına,[315] koku sürünmeyeceğine yemin etti.[316]

Abdurrahman b. Avf’ın Dûmetü’l-Cendel’e Gönderilişi

Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebebi

Dûmetü’l-Cendel; Şam yollarının ağzında olup, Dımaşk’a 5, Medine’ye 15 veya 16 gecelik uzaklık-ta,[317] Şam’ın Medine’ye enyakın beldelerinden olup, Tebükyakınında,[318] akarsuları, humnalıkve ekin­likleri bulunan bir yerdi.
Büyük bir panayır ve ticaret merkezi idi.[319]
Dûmetü’l-Cendel seferi, Hicretin 6. yılında, Şaban ayında vuku bulmuştur.[320]
Seferin sebebi, İslâmiyeti yaymaktı.[321]
Abdullah b. Ömer der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam Abdurrahman b. Avf’ı yanına çağırdı ve ona:
‘Hazırlan! Ben seni inşaallah bugün veya yarın sabah askerî bir birliğin başında göndereceğim!’ buyurdu.[322]
Ben bunu işitince, kendi kendime:
‘Mescide gireceğim. Sabah namazını Peygamber Aleyhisselamla kılacağım. Peygamber Aleyhisselamın Abdurrahman b. Avf a tavsiyelerini dinleyeceğim!’ dedim.
Mescidde sabahladım, sabah namazını Mescidde kıldım.
Mescidde, Resûlullah Aleyhisselamın ashabından şu on kişilik cemaatinin:
1. Ebu Bekir,
2. Ömer,
3. Osman,
4. Ali,
5. Abdurrahman b. Avf,
6. Abdullah b. Mes’ud,
7. Muaz b. Cebel,
8. Huzeyfe b. Yeman,
9. Ebu Saîd el-Hudrî,
10. Benim Resûlullah Aleyhisselamla birarada bulunduğumuz sırada, Ensardan bir zât gelip
Resûlullah Aleyhisselama selam verdikten sonra, oturdu ve:
‘Yâ Rasûlallah! Allah’ın salâtve selamı senin üzerine olsun! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Onların, ahlâkı en güzel olanıdır!’ buyurdu.
Ensarî:
‘Mü’minlerin en zekisi, en akıllısı hangisidir?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Onların, ölümü en çok hatırlayanı, ölüm gelmeden önce ona en iyi, en çok hazırlananıdır! İşte, asıl akıllı kimseler onlardır!’ buyurdu.[323]
Sonra da, bize yönelerek:
‘Ey Muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki; siz onlarla imtihan edilirseniz, onlar başınıza gelirse, haliniz yaman olur! Ben sizin onlara erişmenizden Allah’a sığınırım!
1. Bir kavimde fuhuş (zina) zuhur eder ve bu açıktan işlenecek derecede yayılırsa, muhakkak o kav­imde veba, geçmişlerinde olmayan birtakım hastalıklar zuhur eder ve yaygınlaşır!
2. Bir kavim ölçüyü ve tartıyı eksik yaparsa, o kavim muhakkak kıtlığa, şiddetli geçim sıkıntısına ve hâkim zulmüne uğrar!
3. Bir kavim mallarının zekâtını vermekten kaçınırsa, o kavim muhakkak yağmurdan men edilir (kuraklığa uğrar). Hayvanları olmasa, onlara hiç yağmur da yağdırılmaz!
4. Bir kavim Allah’a ve Allah’ın Resûlüne verdikleri sözü bozarsa, Allah o kavme muhakkak kendi­lerinden olmayan düşmanı musallat kılar! Düşman da, onların ellerindekinden bir kısmını çeker, alır!
5. İmamları Allah’ın Kitabıyla hükmetmez, Allah’ın indirdiklerine karşı kibirlenirse, Allah onları aralarında (çıkacak fitne ve fesatlarla) azaba uğratır!’ buyurdu.”[324]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Dûmetü’l-Cendel’e hareket ve ora halkını İslâmiyete davet etmesini Abdurrahman b. Avf’a emretti.
Dûmetü’l-Cendel’e gidecek mücahidlerin sayısı 700 idi .[325]
Bunlar, seher vakti Medine dışında Cürüf’teki karargâhlarında toplandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdurrahman b. Avf’ın onlardan geri kaldığını görünce, ona:
“Sen arkadaşlarından ne için geri kaldın?” diye sordu.
Abdurrahman b. Avf:
“Yâ Rasûlallah! En son görüşmemin, konuşmamın seninle olmasını arzu ettim. Yolculuk elbisem üzerimdedir!” dedi.[326]
Abdurrahman b. Avf, sabahleyin başına siyah pamuklu bezden, gelişigüzel bir sarık sarmış bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onu önüne oturttu.[327] Abdurrahman b. Avf’ın sarığını çözüp tekrar sardı. Sarığın bir ucunu, onun omuzunun arasından, dört parmak veya dört parmak kadar sarkıttı. Sonra da:
“Ey İbn Avf! Sarığı işte böyle sar![328] Çünkü, sangın böyle sarılışı daha güzel, daha uygundur!” buyurdu.
Abdurrahman b. Avf’a verilmek üzere bir sancak getirilmesini Bilal-i Habeş?ye emretti. Yüce Allah’a hamd ü senada ve kendisine de salât ü selamda bulunduktan sonra, sancağı ona uzatıp:
“Al bunu ey İbn Avf! Hepiniz Allah yolunda cihad ediniz!
Allah’ı inkâr edenlerle çarpışınız!
Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz!
Öldürdüklerinizin burun-kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz!
Küçük çocukları öldürmeyiniz!
Bunlar, size Allah’ın ahdi ve Peygamberinin sünnetidir!” buyurdu.[329]
“Eğer Allah sana fetih ve zafer ihsan eder,[330] onlar senin davetini kabul edip Müslüman olurlarsa,[331] onların krallarının, liderlerinin kızı ile evlen!” buyurdu.[332]
Abdurrahman b. Avf, askerlerinin başında Medine’den hareket etti.
Dûmetü’l-Cendel’e varınca, orada üç gün kaldı. Ora halkını İslâmiyete davet etti.[333]
Dûmetü’l-Cendel halkı:
“Biz kılıçtan başka birşey vermeyiz!” dediler.[334]
İslâmiyeti kabulden kaçındılar.
Abdurrahman b. Avf’a ilk önce böyle kılıç gösterdiler. Üçüncü gün olunca, Asbağ b. Amr el-Kelbî Müslüman oldu.
Kendisi Hıristiyandı ve Dûmetü’l-Cendel halkının kralı idi.[335]
Asbağ Müslüman olunca, kavminden birçok kimse de Müslüman oldu.[336]
Abdurrahman b. Avf, durumu ve Dûmetü’l-Cendel’de evlenmek istediğini, Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı ile arzetti.
Yazıyı, Cüheynelerden Râfi’ b. Mekis isminde birisiyle Medine’ye gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdurrahman b. Avf’a gönderdiği cevabî yazısında, Asbağ’ın kızı Tümazırla evlenmesini bildirdi.
Bunun üzerine, Abdurrahman b. Avf, Dumetülcendel’de Tümazır’la evlendi.[337]
Dumetülcendel halkından Müslüman olmayıp kendi dinlerinde kalmak isteyenler ise, heryıl seksen bin dirhemin sekizde birinin dörtte birini vergi olarak ödemek üzere, Abdurrahman b. Avf’la anlaşma yap­tı lar.[338]
Abdurrahman b. Avf, yeni hanımını yanına alarak, İslâm mücahidleriyle birlikte, Dûmetü’l-Cendel’den Medine’ye döndü.[339]

Hz. Ali’nin Fedek’te Toplanan Benî Sa’dlara Gönderilişi

Seferin Tarihi, Mevkii ve Sebebi

Fedek seferi, Hicretin 6. yılında Şaban ayında vuku bulmuştur.[340]
Fedek; Hicaz’da bir kariyyedir. Medine’ye iki-üç günlüktür.[341]
Seferin sebebi: Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’d b. Bekr oğulları kabilesinin HayberYahudilerine yardım etmek üzere Fedekte toplandıklarını haber almıştı.[342]
Sa’d b. Bekr oğulları kabilesi, bu yolda yapacakları yardıma karşılık, kendilerine Hayber”in hurma mahsulünü vermelerini Hayber Yahudil erinden istem işlerdi. [343]
Sa’d b. Bekir oğullarının yardıma gelmeleri boşuna değildi.
Hayber Yahudileri bir yıldan beri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışma hazırlığı içinde idiler.
Benî Kurayza Yahudileri cezalandınldığı zaman, Hayber Yahudileri, toplanıp yapılacak işi araların-da konuşmuş; Teymâ, Fedek ve Vadi’l-kurâ Yahudileriniyanlarına alarak Medine üzerine yürümeye, eski yeni bütün hınçlanyla çarpışmaya karar vermiş bulunuyorlardı.[344]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali’yi 11 kişilik askerî bir birliğin başına geçirerek Fedek’te toplanan Benî Sa’d b. Bekrlere saldı.
Mücahidler geceleri gittiler, gündüzleri gizlendiler, Hemec’e ulaştılar.[345]
Hemec; Hayber’le Fedek arasında bir su kaynağıdır.
Mücahidler, Hemec’de bir adam yakaladılar.[346] Yakalanan adam, Benî Sa’dların casusu idi.[347]
Ona:
“Sen nesin? Arkandaki Benî Sa’dların toplantılarından malumatın var mı?” diye sordular.
Adam:
“Bende bu hususta bilgi yok!” dedi.
Mücahidler onun üzerine yürüyünce, kendisinin Benî Sa’dların casusu olduğunu, Hayber Yahudilerine yardım karşılığında Hayber hurma mahsulünün Benî Sa’d’lara tahsisini istemek üzere ken­disini göndermiş olduklarını ona söylettiler.
Kendisine:
“Benî Sa’dlar neredeler?” diye sordular.[348]
Casus:
“Bana eman verirseniz, onların yerlerini size haber veririm” dedi.
Eman verdiler.[349]
Casus:
“Onlardan 200 kişilik bir cemaati geride bırakmıştım. Onların liderleri de Veber b. U leym’dir!” dedi.
Mücahidler:
“Önümüze düş, onların yerini bize göster!” dediler.
Casus:
“Eğer bana eman verirseniz, gösteririm!” dedi.
Mücahidler:
“Eğer sen bizi götürüp onların yerlerini ve yaylım hayvanlarını bize gösterirsen, sana eman veririz, aksi takdirde senin için eman yok!” dediler.
Casus, göstermeye razı oldu. Önlerine düşüp mücahidleri götürdü durdu. Öyle ki, casustan şüphe­lenecek, kendisinin bir kötülük düşündüğünü, tuzağa düşürmek istediğini sanacak kadar götürdü!
Dümdüz ve büyük çöllere, yüksek yüksek yerlere eriştirdi.
Sonra bir ovaya indirdi ki, orada pek çok develer, davarlar vardı.
“İşte, Benî Sa’dların develeri ve davarlan bunlar!” dedi.
Mücahidler birden baskın yapıp develeri ve davarlan ele geçirdiler.
Casus:
“Bırakınız beni artık!” dedi.
Mücahidler:
“Hayır! Onların arkamızdan gelmeyeceklerinden emin oluncaya kadar, seni bırakmayacağız!” dedil­er.
Develerin ve davarların çobanı ise, kaçarak, soluğu Benî Sa’dların toplandıkları yerde almış; Sa’d b. Bekr oğullarını uyarmış, korkutmuştu.
Sa’d b. Bekr oğulları kaçıp etrafa dağıldılar.
Casus:
“Siz beni daha ne diye tutuyorsunuz? İşte, Bedevî Araplar darmadağın oldular! Çobanları onları uyardılar ve korkuttular” dedi.
Hz. Ali:
“Biz onların karargâhlarına daha ulaşmadık!” dedi.
Casus, mücahidleri oraya kadar da götürdü. Fakat, orada hiçbir kimse göremediler. Bunun üzerine, casusu serbest bıraktılar.[350]
Rivayete göre, İsa b. Alîle’nin dedesi demiş ki:
“Ben, Hemec’den Bedi’a kadar uzanan vadide Sa’d b. Bekr oğullarını, kadınlarını hayvanlara bindirip kaçarlarken görmüştüm.
Kendi kendime:
‘Bugün onların başına bir felâket mi geldi ki?!’ dedim.
Yanlarına yaklaştım. Liderleri Veber b. Uleym’le karşılaştım.
Ona:
‘Nereye bu gidiş?!’ diye sordum.
Veber:
‘Şerre, kötülüğe! Muhammed’in cemaatleri üzerimize yürüdü! Ona karşı koymaya bizde güç yok! Daha çarpışmaya tutulmadan, rüzgârına tutulduk!
Hayber”e gönderdiğimiz elçimizi yakaladılar! O bizi onlara haber verdi, yapılmayacak şeyi bize yapti!’ dedi.
Kendisine:
‘Kimdir o elçiniz?’ diye sordum.
Veber:
Kardeşimin oğludur! Biz Araplar içinde kalbi ondan daha sağlam, dayanıklı bir genç bulunmaz sanırdık!’ dedi.
Ona:
‘Ben görüyorum ki; Muhammed’in işi, güvenliğe eren ve büyüyen bir iş oldu.
O Kureyşîleri çökertti!
Onlara, yapılamayacak şeyi yaptı!
Daha sonra, sırasıyla Yesrib’deki kaleleri, yani Kaynukaları, Benî Nadirleri, Benî Kurayzalan ve şu Hayber’d eki I ere kadar sairlerini de hep o çökertti, yerlere serdi!’ dedim.
Veber, bana:
‘Sen bundan korkma!
Hayber”de nice adamlar var!
Kendilerini saldıranlardan koruyucu kaleler, hiç kesilmeyen sular var!
Muhammed hiçbir zaman onlara yaklaşamaz!
Yurdunun ortasında bile, onlarla çarpışmak liyakatini kendisinde bulamaz’ dedi.
Ona:
‘Bu senin görüşün mü?’ diye sordum.
Veber:
‘Bu onların (Hayber Yahudilerinin) görüşleri ve mütalaalarıdır!’ dedi.”[351]
Benî Sa’d b. Bekrlerden iğtinam edilip Medine’ye getirilen, 500 deve ile 2000 davardı.[352]
Bunların beşte biri Beytü’l-mâl için çıkanldıktan sonra, kalan beşte dördü mücahidler arasında bölüştürüldü.[353]

Zeyd b. Hârise’nin Vâdi’l-kurâ’ya Benî Fezarelere Gönderilişi

Seferin Mevkii, Tarihi ve Sebepleri

Seferin mevkii Vâdi’l-kurâ nahiyesi olup Medine’ye yedi geceliktir.[354] Sefer, Hicretin 6. yılında, Ramazan ayında yapılmıştır.[355]

Seferin Sebepleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın Gâbe yaylımında yayılmakta bulunan yirmi devesini Uyeyne b. Hısn el-Fezârî, Gatafan ve Fezârelerden 40 atlı salarak baskın yaptırıp sürdürmüş, Ebu Zerri’l-Gıfârî’nin oğlunu da şehit ettirmişti.[356]
Diğer rivayete göre; baskıncıları yollayan, Rebia b. Bedr’in kızı ve Malik b. Huzeyfe b. Bedr’in karısı Ümmü Kırfe idi.
Ümmü Kırîe, kendi kabilesinden 40 kişiyi “Medine’ye giriniz!” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine salmıştı.[357]
Bu Ümmü Kırîe; oğullarından ve oğullarının oğullarından 30 atlı hazırlayıp, onlara:
“Medine’ye gidiniz, Muhammedi öldürünüz!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Allah’ım! Oğullarını ona kaybettir!” diyerek onun aleyhinde dua etmişti.[358]
Ümmü Kırîe on oğlan doğurmuş, onların hepsi de lider olmuşlardı.[359]
Ümmü Kırîe’nin kavmi arasında şerefli bir mevkii vardı. Kavminin kraliçesi idi.[360]
Araplar arasında, dillere destandı. Araplar, “Ümmü Kırfe’den daha emniyette olanı, daha şereflisi yok!” derlerdi.
Ümmü Kırîe’nin evinde 50 kişinin kılıcı asılı dururdu ki; hepsi de Ümmü Kırîe’nin mahremi, ev halkı idiler.[361]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları Şam’a ticaret mallarıyla giderlerken, Vâdi’l-kurâ yakınlarında Fezârelerden bir cemaat tarafından kılıçtan geçirilmişler ve ticaret malları da yağmalanmıştı.
Zeyd b. Harise şehitler arasında bir müddet baygın kaldıktan sonra kalkıp Medine’ye gelmiş,[362] Benî Fezârelerle çarpışmadı kça yıkanım amaya,[363] başına yağ ve koku sürünmem eye and içmiş, ken­disini Benî Fezâreler üzerine göndermesini Peygamberimiz Aleyhisselamdan dilemişti.[364]
Zeyd b. Hârise’nin yaraları iyileşince, Peygamberimiz Aleyhisselam, onu askerî bir birlikle Benî Fezârelere gönderdi.[365]
Gönderilen birlik, büyükçe bir süvari birliği idi.[366]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gönderirken, onlara:
“Gündüzleri gizleniniz, geceleri gidiniz!” buyurdu.[367]
Kılavuz, Zeyd b. Harise ve arkadaşlarının önüne düşüp Benî Fezârelere doğru yollandı.
Bedir oğulları ise, kendilerine bir gözcü tayin etmişlerdi.
Her gün, sabaha çıktıkları zaman, gözcü kendilerine ait bir dağın tepesine çıkıp, yoldan kendilerine doğru gelenlere bakar, gelenleri bir günlük uzaklıktan haber verir ve:
“Rahatça uyuyunuz! Bu gecenizde size gelebilecek bir tehlike, bir zarar yok!” derdi.
Zeyd b. Harise ve arkadaşları bir gece kadar gittikten sonra, kılavuz yanıldı, başka bir yola saptı. Akşama kadar, o yanlış yola devam ettiler. Yanıldıkianm aniadıiar.[368]
Benî Fezâreler, İslâm mücahidlerinin geldiklerini haber aldılar.[369]
Zeyd b. Harise ve arkadaşları, Benî Fezâreleri geceleyin gafil iken basmayı bekleyerek sabahladılar.
Sabaha çıktıkları zaman, Benî Fezâreleri yurtlarından dağılıp gitmiş buldular. O sırada, Benî Fezârelerden, dağılmamış küçük bir topluluğa rastladılar ve onları kuşattılar.
Zeyd b. Harise tekbir getirdi, arkadaşları da tekbir getirdiler.[370] Şiddetle çarpıştılar.
Benî Fezâreler bozguna uğradılar.[371]
Zeyd b. Harise, Benî Fezâreleri araştırmak için ileri gitmekten, arkadaşlarını men etti.
Benî Fezârelerin belli başlı adamlarından Abdullah b. Mes’ade ile Kays b. Numan b. Mes’ade öldürüldü.[372]
Öldürülenlerin Mes’ade b. Hakeme’nin iki oğlu Numan’la Ubeydullah olduğu da rivayet edilir.[373]
Seleme b. Ekvâ da, Benî Fezârelerden birinin ardına düşüp onu öldürdükten sonra, araştırmaya devam ederek, Ümmü Kırfe Fâtıma binti Rebia’nın kızı Cariye binti Malik b. Huzeyfe b. Bedr’i, Fezâre oğullarının çadırlarından birisinde yakaladı.[374]
Seleme b. Ekvâ, içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu bir topluluğun dağa doğru seğirttikleri­ni görüp, ok atarak onlarla dağın arasını kesti. Kendilerinin dağa kaçmalarını engelledi.[375]
Mücahidlerden Kays b. Muhassir de, Ümmü Kırîe’nin ardına düşüp, onu yakaladı.[376]
Ümmü Kırîe, çok yaşlı, koca bir karı idi.[377]
Peygamberimiz Aleyhisselama sövüp saymaya başlayınca,[378] Zeyd b. Harise onu öldürmesini Kays b. Muhassir’e emretti.[379] Kays b. Muhassir de onu öldürdü.[380]
Benî Fezârelerin ele geçirilebilen malları iğtinam edildi.[381]
Zeyd b. Harise, Ümmü Kırîe’nin zırh gömleğini Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.[382] Seleme b. Ekvâ, Malik b. Huzeyfe b. Bedr’in kızı Cariye’yi esir edip Medine’ye getirmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Seleme! Demek sen bir kadın esir aldın?” buyurdu ve bunu birkaç kere tekrarlayınca, Seleme onu Peygamberimiz Aleyhisselamın istediğini sanarak, Peygamberimiz Aleyhisselama bağışladı.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onu, alır almaz, Hazn b. Ebi Vehb’e bağışladı ki;[383] H azn, Ebu Seleme’nin dayısı idi.[384]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidde Yağmur Duası Yapışı

Hicretin 6. yılında, her yeri kuraklık ve kıtlık sardığından,[385] Ramazan ayında,[386] Cuma günü[387] Peygamberimiz Aleyhisselam Mescidde yağmur duası yaptı. [388]
Enes b. Malik der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın devrinde bir kıtlık yılı gelip çatmıştı.
Bir Cuma günü, Resûlullah Aleyhisselam ayakta hutbe irad buyururken, bir adam minberin karşısın­da Dârü’l-kaza tarafındaki eski kapıdan içeri girip Resûlullah Aleyhisselamın karşısında ayakta durdu[389] ve:
‘Yâ Rasûlallah! Yağmur kıtaldi! Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı! [390] Mallar,[391] develer, sığırlar, davarlar,[392] atlar ve davar sürüleri kırıldı! [393]
Çoluk çocuklar aç kaldılar![394] Çoluk çocuklar da, insanlar da helak oldular![395]
Yollar kapandı! [396] Memleketleri kıtlık sardı! [397]
Allah’a dua et de, bize yağmur versin!1 dedi. [398]
Mescidde bulunanlardan bazıları da, ayağa kalkarak seslendiler
‘Yâ Rasûlallah! Yağmurlar kıtaldi! Ağaçlar kurudu! Hayvanlar kırıldı! [399] Her yeri kuraklık sardı! [400]
Yâ Rasûlallah! Mallar helak oldu!
Bizim için Allah’tan yağmur dile![401] Allah’a dua et de, bize yağmur yağdırsın!’ dediler.[402]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ellerini kaldırdı.
Halk da, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte ellerini kaldırdılar.
Resûlullah Aleyhisselam ellerini o kadar kaldırmıştı ki, koltuklarının altlarını görmüştüm.[403]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Ey Allah’ım! Bize yağmur ver!1 diyerek dua etti.[404]
Vallahi, o sırada biz gökyüzünde ne yoğun ne de ince hiçbir bulut, hiçbir şey görmüyorduk. Bizimle Sel’ dağı arasında ne bir ev, ne de bir mahalle vardı.[405] Gökyüzü ayna gibi parlaktı.
Resûlullah Aleyhisselam dua edince, birden bir rüzgâr koptu.[406]
Sel1 dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi, semanın ortasına gelince yayıldı.[407]
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bulutlar gökyüzünü kaplamadıkça, Resûlullah Aleyhisselam ellerini indirmedi![408]
Yağmurun yağmaya başladığını görünce de:
‘Ey Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!1 diyerek dua etti .[409]
Toplanan bulutlardan, kırbadan boşanır gibi yağmurlar boşanmaya başladı.[410]
Yağmur damlalarının Resûlullah Aleyhisselamın sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm![411]
Üzerimize öyle yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık![412]
Evlerimize varıncaya kadar, sulara dala dala yürüdük.[413]
Öyle ki, güçlü kuvvetli veya evi yakın olan gençlere bile, ev halklarının yanına dönmek bir dert oldu.[414]
O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cumaya kadar hep üzerimize yağmuryağdı durdu.[415]
Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik![416]
Cuma günü, Resûlullah Aleyhisselamın ayakta hutbe irad ettiği sırada, aynı kapıdan bir kimse içeri girdi. Resûlullah Aleyhisselamın karşısında ayakta dikildi.[417]
‘Yâ Rasûlallah! Evler yağmurdan yıkılmaya,[418] hayvanlar sularda boğulmaya başladı![419] Yollar kesildi.[420] Yolcular yollarından geri kaldılar, zarariandılar.[421] Allah’a dua et de, artık şu yağmuru dindirsin, bizden kessin!’ dedi.[422]
Mescidde bulunan cemaat de seslendiler:[423]
‘Yâ Rasûlallah! Evler yağmurdan yıkılmaya başladı! Yollar kapandı![424]
Yâ Rasûlallah! Yağmurdan dubarlar yıkılıyor! Suların içinde boğulmaktan korkuyoruz!
Yâ Rasûlallah! Sular içinde boğulmaya başladık![425]
Allah’a dua et de, şu yağmuru bizden kessin!’ dediler.[426]
Resûlullah Aleyhisselam, âdemoğlunun bu kadar çabuk usanmasına gülümsedi.[427]
Yine ellerini kaldırdı ve:
‘Ey Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize değil![428]
Ey Allah’ım! Dağlara, tepelere, vadi içlerine ve ormanlara yağdır!’ diyerek dua etti.[429]
Dua ederken de, eliyle semanın neresine, neredeki buluta işaret etti ise, orası açıldı ve Medine üstü açık bir meydan gibi oldu![430]
Bulutların sağa sola parçalandığını gördüm![431] Bulutlar, Medine’nin üzerinden, elbise sıyrılıp çıkarılır, dürülürgibi sıyrıldı![432] Medine’nin üzeri tamamıyla açıldı. Artık bulutlardan Medine’ye bir damla bile düşmüyordu!
Medine’ye baktım: Medine, taç giyinmiş gibi panldıyondu![433]
Biz de, güneşte yürümeye çıktik.[434]
Kanat vadisinin seli, bir ay durmadan aktı![435]
Hangi yandan kim geldiyse, bol yağmur yağdığını söylemekte, haber vermekteydi.”[436]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Yağmur Dualarının Sayısı ve Çeşitleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın altı türlü yağmur duası yaptığı sabit olmuştur.[437]
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın yapmış olduğu yağmur dualarının ilki, Hicretin 6. yılında Ramazan ayında-yukarıda ani attı ğımız-yağm ur duası olup, Peygamberimiz Aleyhisselam bu duasına:
“Ey Allah’ım! Bize yağmur ver!” diyerek duaya başlayınca, Ebu Lübâbe b. Abdulmünzir.
“Yâ Rasûlallah! Hurmalar daha kurutma yerlerinde bulunuyor!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, duasına devamla:
“Ey Allah’ım! Ebu Lübâbe çırılçıplak koşup hurma kurutma yerinin su deliğini kendi fotasıyla tıka­mak zorunda kalıncaya kadar, bize yağmur ver!” dedi.
O sırada, gökyüzünde hiçbir bulut görünmediği halde yağmur boşanmaya başlamış idi ki, Ensar Ebu Lübâbe’nin çevresinde toplanıp:
“Ey Ebu Lübâbe! Herhalde sen Resûlullah Aleyhisselamın dediğini yapmadıkça gökyüzü açılmay­acak, yağmurun arkası kesilmeyecek!” dediler.
Bunun üzerine, Ebu Lübâbe kalkıp hurma kurutma yerine gitti. Hurma kurutma yerinin deliğini kendi fotası yi a tıkayınca, gökyüzü açıldı! Yağmur kesildi.[438]
2. Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre; halk Peygamberimiz Aleyhisselama yağmur kıtlığından şikâyetlendiler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam bir minber kurulmasını emretti. Namazgahta kendisi için bir minber kuruldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, halka yağmur duasına çıkacakları bir gün de tayin etti.
O gün, güneşin ziyası vurduğu zaman, namazgaha gitti.
Minbere oturup tekbir getirdi.Yüce Allah’a hamdü sena etti.Sonra da:
“Siz.yurtlarınızın kuraklık ve kıtlığından,yağmurun uzun zaman üzerinizden uzaklaşmış,gecikmiş olmasından şikayetlendiniz.
Zaten.Allah da Kendisine duada bulunmanızı size emretmiş,duanızı kabul buyuracağını da va’d eylemiştir”buyurduktan sonra:
“Hamd,alemlerin Rabbi,Rahman,Rahim,Kiyamet gününün sahibi Allah’a mahsustur.
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.
O Allah, dilediğini yapar.
Ey Allah’ım! Allah, yalnız Sensin!
Senden başka hiçbir ilah yoktur!
Ganî olan Sen’sin!
Bizler ise, fakîr ve yoksullarız!
Sen, bize yağmurunu indir!
İndirdiğini de, bizim için, bir zamana kadar kuvvet kıl ve yetir!” dedi ve sonra da ellerini kaldırdı; tâ koltuklarının ak yeri görününceye kadar, ellerini kaldırmakta devam etti.
Sonra cemaate arkasını döndü. Ellerini kaldırmış olduğu halde cübbesini çevirdi, sonra cemaata döndü. Minberden inerek iki rekat namaz kıldı.
Derken, Allah bir bulut yarattı.
Gök gürlemeye, şimşek çakmaya başladı.
Allah’ın izniyle öyle yağmur yağdı ki, Resûlullah Aleyhisselam Mescidine gelemedi!
Sellerin aktığını, halkın siperlenecek yerlere koşuştuklarını görünce, azı dişleri görününceye kadar güldü ve:
“Şehadet ederim ki; Allah herşeye kadirdir! Ben de, O’nun kulu ve Resûlüyüm dür!” buyurdu.[439]
3. Peygamberimiz Aleyhisselam Cumadan başka bir günde de Medine’de yağmur duası yapmış,
fakat bu dua sırasında namaz kıldığı rivayet edilmemiştir.[440]
Peygamberimiz Aleyhisselama bir çöl Arabi gelip:
“Yâ Rasûlallah! Ben senin yanına öyle bir kavmin yanından geliyorum ki; onların ne azığını koya­cak çobanları kalmıştır, ne de yayılacak hayvanları!” demişti.[441]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Allah’ım! Mudarları kuraklık ve kıtlık yılına uğratarak onlara karşı bana yardım et!” diyerek dua etmişti. [442]
Mudarlardan bir adam gelip:
“Yâ Rasûlallah! Kuraklık ve kıtlık yılına uğramaları için Mudarlar aleyhinde dua etmiştin.
Mudarlar mahvoldu!
Artık onların ne böğüren develeri, ne de bağıran küçük çocukları kaldı! [443]
Ey Allah’ın Peygamberi! Aşın dereceyi bulan kuraklık ve kıtlıkyüzünden, bizde ne kulaklarını kımıl­datacak deve, ne de azığını koyacağımız bir çoban kaldı!” dedi.
Adamcağız, bu sözünü tekrarladıktan sonra, dönüp bir müddet bekledi. [444]
Peygamberimiz Aleyhisselam onu çağırdı ve kendisine:
“Sen ne demiştin?” diye sordu.
Mudarî sözünü tekrarı adı. [445]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam minbere çıktı,
Allah’a hamd ü sena etti.[446]
“Ey Allah’ım! Sana dua ediyorum, duamı kabul buyur!
Senden dilekte bulunuyorum. Dileğimi ver![447]
Ey Allah’ım! Sen bizi kıtlıktan kurtarıcı, güzel ve iyi sonuçlu, her yanı kaplayıcı, bol, iri da mi alı, [448] hiç zarar vermeyen, yararlı,[449] sağanaklı biryağmurla acele olarak sula!” diyerek dua etti.[450]
Daha yatsı vakti olmadan, gökyüzünü bulutlar kapladı, yağmur yağmaya başladı.
Hangi yandan kim geldi ise, “Ot ve su bolluğundan, hayat bulduk!” demekte; yağmur haberi ver­mekte idi. [451]
Yedi gün geçmeden, halk hayvanları için oüara ve sulara kanmış,[452] yeni bir hayata kavuş­muşlardı.
Gelenlere:
“Su ve ot bolluğundan, develer kulaklarını kımıldatmaya başladılar mı?” diye sordukları zaman, onlar:
“Onlar böğürmeye bile başladılar!” diyorlardı.[453]
4. Âbi’l-lahm oğullarının azadlısı Umeyr’in görüp bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, Zevrâ yakınında bulunan Ahcâru’z-zeyt yanında ayakta dikilerek ellerini kaldırmış, yüzünü Kıbleye dönüp yağmur duası yapmıştır.[454]
Ahcâruz-zeyt, Harre mevkiinde idi. Taşları kara ve parlak olduğundan, “Ahcâruz-zeyt=Yağlı taşlık” adını almıştır.
Ahcâruz-zeyt Medine çarşılarından birisi olup, Peygamberimiz Aleyhisselam orada yağmur duası yapardı. [455]
5. Halk kuraklık ve kıtlığa uğrayınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, başına siyah bir sank sarmış, sangının bir ucunu arkasına salmış, omuzuna da Arapvâri bir yay asmış olduğu halde, Medine’den çıkıp Bakîu’l-Garkad’a kadar gitti.
Ayakta Kıbleye döndü, tekbir getirdi.
Açıktan okuyarak ashabına iki rekat namaz kıldırdı.
Birinci rekatta tekbir getirdi. İkinci rekatta Duhâ suresini okudu.
Sonra da, kıtlıkyılının değişmesi için olmalı ki, cübbesini tersine çevirdi.
Sonra, Yüce Allah’a hamd ve senada bulundu.
Daha sonra, ellerini kaldırdı ve:
“Ey Allah’ım! Memleketlerimiz boşaldı. Toprağımız küle döndü! Hayvanlarımız azaldı.
Ey bereketleri oldukları yerden indiren,
Rahmeti rahmet madenlerinden,
Yağmuru bulundukları yerlerinden çıkarıp yayan Allah’ım!
Küçük günahlardan bile mağfiret Senden dilenir.
Öyle ise, toptan günahlarımızın yarlıganmasını da Senden diler, büyük günahlarımızdan dolayı da Sana tevbe ederiz!
Ey Allah’ım! Bulutları akıntılı, bol, ve iri damlalı ve İlâhî Arşının altından bize yararlı olacak biçimde bereketlenmiş olarak üzerimize boşalt!
Yağdıracağın yağmur, bizim için kurtarıcı olan, sıkıntı vermeyen, tekrar tekrar gelen, eksilmeyen, mahsul yetiştiren, her yeri kaplayan, ucuzluk, bolluk veren biryağmur olsun ki; otlar onunla çabukça bitip yetişsin, bizim için bereket çoğalsın, hayırların her çeşidi bizi karşılasın, geri kalmasın!
Ey Allah’ım! Sen, Kitabında, ‘Biz, diri olan herşeyi sudan yarattık!’ buyurdun.
Ey Allah’ım! Sudan yaratılmış olanların, sudan başka birşeyle yaşaması mümkün değil.
Ey Allah’ım! İnsanlar ümitsizliğe düştüler.
Onlardan ancak ümitsizliğe düşenler düştüler ve kötü zanlar beslemeye başladılar.
Onların yaşlanmış hayvanları susuz kalmıştır.
Yavrusuz kalan ana yavruları için nasıl inlerse, onlar da öylece inlemekteler!
Gökten yağmur damlalan kesildi.
Bu yüzden, onların kemikleri inceldi, etleri gitti, yağlan eridi!
Ey Allah’ım! İnleyenlerin iniltisine, güçsüzlükten sesi çıkmayanların ağlamasına, Senden başka rızkını verecek kimsesi bulunmayanlara acı!
Ey Allah’ım! Susuz yabanî hayvanlara, yaylım için salınmış ehlî hayvanlara, yemekten içmekten ağızları bağlanmış çocuklara acı!
Ey Allah’ım! Belleri bükülmüş yaşlılara, emzikteki yavrulara, otlak arayan hayvanlara acı!
Ey Allah’ım! Bize bağışladığın gücü, kuvveti, daha çok kuvvet vererek arttır. Bizi mahrum olarak geri çevirme!
Şüphe yok ki, dua ve dilekleri işitip rahmetinle karşılayacak ancak Sensin ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah!” diyerek dua etti.[456]
Resûlullah Aleyhisselam daha duasını bitirmeden, hava birden değişiverdi: Öyle yağmur yağmaya başladı ki, orada bulunan herkes, evlerine nasıl dönebileceklerini bilemediler![457] Peygamberimiz Aleyhisselam, yağmur duasına çıktiğı zaman, genellikle:
“Ey Allah’ım! Kullarını, dilsiz hayvanlarını sula! Rahmetini yay! Ölmüş beldelerini ıslatıp dirilt!” diy­erek dua edendi.[458]
6. Tebük seferi sırasında, Müslümanlar, sabaha çıkınca, yanlarında su bulunmadığından, susu­zluktan Peygamberimiz Aleyhisselama şikâyetlendiler.[459]
Müslümanlar arasında bulunan münafıklardan bazıları da:
“Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine Allah’tan yağmur dileyip yağmur yağdırdığı gibi, o da Allahtan yağmur diler, yağmur yağdırırdı!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu işitince:
“Demek onlar böyle söylediler hâ?i
Rabbinizin sizi yağmurla sulayacağını umarım!” buyurdu.[460]
Hz. Ömer der ki:
“Konak yerlerinden biryere konmuş ve orada dayanılmaz bir susuzluğa uğramıştık ki, susuzluktan boyunlarımız kopacak sanmıştık!
Adam çıkıp su aramaya gidiyor, su araya araya boynunun koptuğunu sanacak dereceye gelmedikçe, geri dönmüyordu!
Hatta, adam boğazladığı devesinin işkembesindeki tersini sıkıp suyunu bile içiyordu! [461]
O sırada, Ebu Bekir:
‘Yâ Rasûlallah! Hiç şüphesiz, Allah Senin duanı hayırla karşılar. Bizim için dua ediversen?’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sen benim dua etmemi istiyor musun?’ diye sordu.
Ebu Bekir
‘Evet!’ dedi.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ellerini kaldırdı, daha ellerini indimnemişti ki, gök eğildi, karardı, gökten yağmur boşanmaya başladı!
Halk, yanlarındaki bütün kaplarını doldurdular.
Gidip baktığımızda, yağan yağmuru, ordugâhın ötesine geçmiş bulmadık!”[462]
Abdullah b. Ebi Hadrad da, bu yoldaki müşahedesini şöyle anlatır:
“Resûlullah Aleyhisselamın Kıbleye dönüp dua ettiğini gördüm:
Vallahi, gökte hiçbir bulut görmüyordum.
Resûlullah Aleyhisselam daha duasını bitirmemişti ki, her yandan kaynaşan bulutlara bakıyordum.
Resûlullah Aleyhisselam bulunduğu yerden daha aynlmadan, gök, suyunu üzerimize boşalttı!
Resûlullah Aleyhisselamın, boşanan yağmur sırasında getirdiği tekbirini hâlâ işitiyor gibiyimdir!
Kendisinin, o sırada:
‘Şehadet ederim ki; ben Allah’ın Resûlüyümdür!’ buyurduğunu da işitmişimdir.
Bir müddet sonra, Allah üzerimizden buluttan dağıttı.
Yağmur ancak yeryüzünden bir kısmına yağmıştı.
Halk en sonuncusuna kadar içtiler ve suya kandılar.”[463]

Yağmur Duası ile İlgili Bilgiler

Yağmur duası; istiğfar ve hatnci ü sena ile Allahtan yağmur dilemektir. Kitab ve sünnetle, icma ile meşrudur.[464]
Hz. Ali:
“Yağmur duasına çıktığınızda, Allah’a hamd ediniz, O’na lâyık olduğu üzere senada bulununuz!
Peygamber Aleyhisselama salât ü selam getiriniz!
Allah’tan yarlıganmak dileyiniz!
Çünkü, yağmur duasına çıkmak istiğfardır, Allahtan yarlıganmak dilemektir” demiştir.[465]
Hz. Ömer, halifeliği sırasında, halkı namazgaha çıkardı. Orada, Allah’a dua ve istiğfarda bulundu. Fakat, namaz kıldırmadı. Böyle, istiğfar üzerine birşey arttırmaksızın dönünce, kendisine:
“Ey mü’minler emîri! Biz senin yağmur duan gibisini görmedik!?” dediler.
Hz. Ömer, Nuh Aleyhisselamın:
“Artık Rabbinizden mağfiret dileyiniz ki, O çok yariıgayıcıdır; böylelikle, gökten, üzerinize bol bol yağmur salıversin! Üstelik, sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltsın! Size bağlar, bostanlar versin, ırmaklar akıtsın!”[466]
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyiniz!
Sonra, O’na tevbe ve rücu’ ediniz ki, üstünüze gökten bol bol feyzini göndersin, kuvvetinize daha fazla kuvvet katsın!” dediğini anlatan âyetleri okudu.[467]
Ömer b. Abdulaziz de, Meymun b. Mihran’a yazdığı yazıda şöyle demiştir:
“Ben, ‘Filan ayda filan günde yağmur duasına çıksınlar! Oruç tutmaya gücü yeten kişiler oruç tut­sunlar! Sadaka vermeye gücü yetenler de sadaka versinler!1 diye, şehirler halkına yazı yazdım.
Çünkü, Yüce Allah, ‘Gerçekten iyi temizlenen ve Rabbinin ismini zikredip de namaz kılan kimse, umduğuna ermiştir1 [A’lâ: 14-15] buyuruyor.
Atanız Âdem ve ananız Havva’nın dediği gibi; ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik. Eğer Sen bizi bağışlamazsan, muhakkak, biz hüsrana düşenlerden oluruz!’ [A’râf: 23] deyiniz!
Nuh’un dediği gibi deyiniz ki; o, ‘Ey Rabbim! Ben, bilmediğim şeyi senden istemekten Sana sığınırım! EğerSen beni yarlıgamazsan, hüsrana düşenlerden olurum!’ [Hûd: 47] dedi.
Musa’nın dediği gibi de deyiniz ki; ‘O, ‘Ey Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık ettim! Artık Sen beni yarlığa!’ dedi. Bunun üzerine Allah da onu yarlıgadı. Çünkü, O çok yari ıgayıcı, çok esirgeciyidir.’ [Kasas: 16]
Yunus’un dediği gibi de deyiniz ki; o, ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her noksandan uzak tutarım. Ben gerçekten kendisine yazık edenlerden oldum!’ [Enbiyâ: 87] dedi.”[468]
.
Yağmur Duasına Nasıl Çıkılır ve Çıkılınca Neler Yapılır?

Yağmur duasına üç gün ardarda çıkılır. Çıkılmadan önce, yoksullara sadakalar verilir. Tevbeler yenilenir. Müslümanlar için, Allah’tan yariıganmak dilenilir. Yapılagelen bütün zulümler, haksızlıklar bırakılır. Ehlî hayvanlar yavrularıyla birlikte götürülüp, duaya çıkılan yerde birbirlerinden ayrılarak aralarında meydana gelen meleşmeler, böğürüşlerle… ihtiyacın ağırlığı sergilenir, herkes rikkate, heye­cana getirilir. Çok yaşlanmış ihtiyarlar ile küçük çocuklar da birlikte götürülür. Çünkü, rahmetin inmesi, zayıflar yüzündendir.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizler ancak zayıflarınız yüzünden geçindiriliyor, yardım olunuyor değil misiniz?” buyurmuştur.[469]
Yağmur duasına yürünerek gidilir. Temiz ve fakat eski, hatta yamalı elbise giyilir. Başlar önlere eğilir, boyunlar bükülür. Tevazulu, alçakgönüllü, huzû ve huşûlu olunur.
Yağmur duası için, kır yere çıkılır.
Ancak, Mekkeliler Mescid-i Haram’da, Medineliler Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinde, Kudüslüler de Mescid-i Aksâ’da toplanırlar.
Şüphesiz ki, kutsal, şerefli mekânlar, rahmetin daha çabuk ve çok inmesine sebep olurlar.
Medine’de, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzurundan başka yerde yağmur ve rahmet istenilmez. Çünkü, onun hakkında Yüce Allah, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” [Enbiyâ: 107] buyur­muştur. O, günahkârların şefaatçi sı dır.
Hayvanlar, Medine’de Mescidin kapısında durdurulur.
Yağmur duasında imam Kıbleye döner, ellerini kaldırır, dua eder; cemaat de, oturmuş oldukları halde, imamın duasına “Amîn!” derler.
Yağmur duasına çıkılınca iki rekat namaz kılmak da caizdir (Şürünbilâlî, Merâkı’l-felâh, s. 451-453).
Peygamberimiz Aleyhisselamın, yağmur duasında, bayram namazlarında olduğu gibi, açıktan oku­yarak iki rekat namaz kıldığı da olmuştLjr.[470]
İmam Malik bu husustaki bir soruyu cevaplarken der ki:
“İmam namaza hutbeden önce başlar. İki rekat namaz kılar. Sonra Kıbleye döner. Kıbleye dön­erken, cübbesini çevirir. Cübbesinin sağını solunun üzerine, solunu da sağının üzerine koyar. (Cübbenin alttan sol eteği sağ elle, sağ eteği sol elle tutulur. Eller arkadan çevrilerek, sağ elle tutulan etek sol omuza, sol elle tutulan etek de sağ omuza atılır. Böylece, cübbenin aşağısı yukarıya, sağı sola, solu da sağa gelmiş olur). Cemaat de, yönleri Kıbleye doğru olmak üzere oturmuş bulunurlar. İmam ayakta hutbe okur ve dua eder.”[471]
İmam Ebu Yusuf’a göre; imam halkı yağmur duasına çıkarır. Onlara iki rekat da namaz kıldırır. Rekatların ikisinde de, açıktan okur. Sonra, orada, ayakta dikilerek halka yüzünü döndürür, hutbe okur. Hutbeye başlayacağı sırada, cübbesini çevirir. Bunu, cübbesinin yukarısını aşağıya, aşağısını yukarıya getirerek yapar. Çevrilecek sof elbise ise, onun sağ eteğini sol omuzuna, sol eteğini de sağ omuzuna koyar.
Halk imamın karşısında bulunur. Onlar, cübbelerini çevirmezler.
İmam hutbesinde Allah’a dua eder, boynunu büküp yalvarır, Allah’tan mü’minler için yarlıganmak diler.[472]
Hz. Ali; Ramazan ve Kurban bayramlarında ve yağmur duası namazında birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alır, hutbeden önce namaz kılar, namazda okuyacağı sûreleri açıktan okurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömerve Hz. Osman da böyle yapardı. [473]
Peygamberimiz Aleyhisselamın kıldığı iki rekat yağmur duası namazının birinci rekatında Tekvir, ikinci rekatında Duhâ sûresini;[474] birinci rekatında Şems, ikinci rekatında Leyi sûresini;[475] birinci rekatında A’lâ, ikinci rekatında Gâşiye sûresini okuduğu da rivayet edilmiştir.[476]
Yağmur duası için ezen okunmadığı gibi, kamet de getirilmez.[477]

Kürz b. Cabir’in Ükl ve Uranîleri Yakalamaya Gönderilişi

Seferin Tarihi, Mevkii ve Sebebi

Sefer, Hicretin 6. yılında, Şevval ayında idi.[478]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zû Kared’den dönüşünden sonra olduğu da rivayet edilir.[479]
Seferin mevkii olan Zülcedr, Küba nahiyelerinden olup, Medine’ye uzaklığı, deve yürüyüşüyle altı mil kadardır, Ayr dağının yakınındadır.[480] Buthan vadisi, suyunu oradan alır.[481]
Başka rivayete göre; seferin mevkii Cemmâ idi.[482]
Cemmâ; Medine’ye, Akik nahiyesinden Cüruf1 e kadar 3 mil uzaklıkta küçük bir dağdır. Oradaki iki küçük dağdan en küçüğüdür.[483]

Seferin Sebebi Olan Hadise

Benî Muharib ve Sa’lebelerie yapılan savaşta alınan esirlerden, Peygamberimiz Aleyhisselama Yesar adında bir köle düşmüştü.[484]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun gizlice namaz kılmakta olduğunu görünce, kendisini kölelikten azad etmişti.[485]
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Yesar’ı Cemmâ nahiyesi yaylımındaki develerini görüp gözetmekle görevlendirmişti.[486]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Cemmâ yaylımında yayılan develeri 15 kadardı.[487]
Orada, yayılan zekat develeri de vardı.[488]
Müslüman halkın develeri de Cemmâ’da yayılmakta idi.[489]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına, Becîle kabilesinden,[490] Uraynelerden 8 kişi gelmişti.[491]
Bunların dördü Uranîlerden, üçü Ükllerden,[492] birisi de Süleym oğullarındandı.[493]
Uranîler, Kahtan; Ükller ise, Adnan soyundan idiler.[494]
Medine’ye gelen bu adamlar, açlıktan son derecede zayıflamışlar, arıklamışlar, neredeyse ölecek hale gelmişlerdi.[495]
Çok hastalıklı ve sıtmalı idiler, karınlan da şişmişti.[496] Sararmış, solmuşlardı.[497]
Bunlar, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Sana İslâmiyet üzerine bey’at edeceğiz!” dediler, bey’at ederek Müslüman oldular,[498] kelime-i tevhidi söylediler.[499]
Halbuki, onlar yalancı idiler. Müslüman olmayı özlerinden istiyor değillerdi.[500]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Suffasında oturdular.[501]
Medine’nin havasını kaldıramadılar, daha çok hastalandılar.[502] Vebaya,[503] dalak sancısına tutul-dular.[504]
Rivayete göre; onların tutuldukları hastalık Medine humması (sıtması) idi.[505]
Onlar, Medine’den çıkıp gitmeyi istemeye başladılar:
Medine’nin yemekleri; abdest, gusül, cihad… kendilerinin hoşlarına gitmedi, işlerine gelmedi.
“Yâ Rasûlallah! Bizi barındır, yedir, geçindir![506] Yâ Rasûlallah! Bize süt bul!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Siz Resûlullahın develerinin yanına gitmedikçe, size burada içirecek süt bulamam!” buyurdu.[507]
“Yâ Rasûlallah! Şu ağrılar başımıza gelmiş bulunuyor. İzin versen de, biz develerin yanına gitsek?[508]
Yâ Rasûlallah! Bizler hayvan sahipleriyiz. Ekin ve arazi sahipleri değiliz.[509] Medine’nin havası bize ağır geldi!” dediler.[510]
Hallerinden şikâyetlendiler.[511] Medine’nin dışında bir yana gönderilip orada bakılmalarını istediler.[512]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“İsterseniz, siz zekat develerinin bulundukları yere kadar gidip onların sütlerinden ve sidiklerinden* içebilirsiniz!” buyurdu[513] ve:
“Develerin sütlerinden ve sidiklerinden nasiplenmeniz için çobanımızla gidebilir misiniz?” diye sordu.
“Evet!” dediler, çıkıp gittiler.[514]
Üç ay kadar, develerin yanında kaldılar.[515]
Develerin sütlerinden ve sidiklerinden içerek sıhhat buldular.[516] Benizleri yerine geldi.[517] Hastalıklarından kurtulup sıhhat buldukları zaman, çok semizlediler ve hatta, semizlemekten, karın­larında büklümler bile meydana geldi. [518]
O sırada, Medine’de mum, yâni birsam denilen bir çeşit akıl bozukluğu hastalığı da zuhur etmişti.[519]
Mum; birsamla birlikte gelen humma hastalığı olup, bunun yüzde ve bedende çiçek sivilcelerinden daha küçük sivilceler çıkan bir hastalık olduğu da söylenmiştir.[520]
İyileşip Medine’ye gelen bu adamlar:
“Yâ Rasûlallah! Medine’de şu mum hastalığı zuhur etmiş bulunmaktadır. Bize izin verilse de, develerin yanına dönsek?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Olur! Gidiniz, orada bulununuz!” buyurdu.
Gittiler.[521]
Bu nankör adamlar, Harre nahiyesinde bulundukları sırada, kâfirlik yoluna saptılar.[522]
Sabahleyin, Peygamberimiz Aleyhisselamın develerinin yanına vardılar, onları sürüp götürdüler.[523]
Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı Yesar, yanına birkaç kişi alıp, onlara yetişti.[524]
Gaddar adamlar çobanların üzerlerine yürüdüler,[525] Yesar’ı yakaladılar,[526] boğazladılar.[527] Ellerini, ayaklarını kestiler. Son nefesini verinceye kadar onun diline ve gözlerine diken batındılar, çekip gittiler.[528]
Amr b. Avf oğulları kadınlarından bir kadın, merkebinin üzerinde oradan geçerken, bir ağacın altın­da Yesar’ın cesedini gördü. Kavminin yanına dönünce, gördüğünü, onlara haber verdi.
Onlar da, Yesar’ın ölüsünün bulunduğu yere doğru gittiler, ölüsünü Küba’ya getirdiler.[529] Küba’da gömdüler.[530]
Facianın habercisi “İmdad!” diye seslenerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi[531] ve:
“Çobanı öldürdüler, develeri sürüp götürdüler!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Allah’ın süvarileri! Hayvanlarınıza bininiz!” denilerek İslâm mücahidlerine seslenilmesini emret­ti.
Süvariler hemen atlandılar.[532]
Haber Peygamberimiz Aleyhisselama gündüzün başında erişmişti.[533]
Peygamberimiz Aleyhisselam, canileri yakalamak üzere, arkalarından acele 20 süvari saldı.[534]
Süvari birliğine Kürz b. Cabir”i kumandan tayin etti.[535]
Kumandanlığa Saîd b. Zeyd’in tayin edildiği de rivayet edilir.[536]
Canilerin izlerini sürmek üzene, süvarilerin yanlarına bir iz sürücü de katıldı. [537]
Peygamberimiz Aleyhisselam, süvari birliğini gönderirken, Ükl ve Uranîler aleyhinde:
“Ey Allah’ım! Onlara, yollarını kör et! Yollarını, tek deve yolundan daha dar ve çıkmaz et!” diyerek dua etti.[538]
Süvariler, Ükl ve Uranîlere, Münakka’nın üst tarafında yetiştiler.[539]
Münakka; Medine’nin doğusunda, Irak yolunda biryerdir.[540]
Ükl ve Uranîler, Harre’de yattılar Sabaha çıkınca, yemeklenini yediler
İslâm süvarileh, onların ne tanafa savuşup gittiklenini bilemediler
O sınada, deve küneği, kolu taşıyan bin kadına rastladılar, onu tuttular.
Kendisine:
“Yanında taşıdığın nedir?” diye sordular.
Kadın:
“Bir cemaate rastlamıştım. Onlar bir deve kesmişlerdi, bunu bana onlan verdiler” dedi.
İslâm süvarileri:
“Şimdi onlar nerededir?” diye sordular.
Kadın:
“Onlar şuradaki çölün kana taşlığındadırian.
Onaya doğnu gittiğinizde, kendilerinin ateşlerinin tüttüğünü gürünsünüz!” dedi.
İslâm süvarileh hemen onaya doğnu gittiler.
Ükl ve Unanîlenin yemekten kalktıkları sırada onları kuşattılar, teslim olmalarını istediler.
Hiçbirini kaçırmadan, hepsini esir ettiler,[541] bağladılar, terkilerine alıp Medine’ye getirdiler
O sınada Zegabe’de bulunan Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vandılan.[542]
Ükl ve Unanîleni seyretmek üzene, Enes b. Malik ile bazı çocuklar da, süvarilerin ankasından, oraya geldiler.[543]
Gündüz epeyce ilenlemişti.[544]

Ükl ve Uranîlerin Suçları

Ükl ve Uranîler, Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı ve çobanı olan Yasar’ı ellerini, ayaklarını kesmek, gözlerine ve diline diken batırmak suretiyle şehit etmişlerdi.[545]
Bunlar, hem hırsızlık yapmışlar, hem adam öldürmüşler, hem de İslâm olduklarını söyledikten sonra kâfirlik yoluna sapmışlar,[546] irtidad etmişler,[547] Allah’a ve Resûlüne karşı harp açmışlardı.[548]

Ükl ve Uranîlere Uygulanan Ceza

Ükl ve Uranîlerin, ceza hukukunca, yaptıklarının aynı kendilerine yapılmak suretiyle cezalandırıl­maları gerekiyordu.[549]
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm süvarilerine emretti: Ükl ve Uranîlerin elleri ve ayakları kesildi, gözlerine de mil çekildi.[550]
Enes b. Malik der ki:
“Onlar çobanın gözlerine diken batırdıkları için, Peygamber Aleyhisselam da, buna karşılık, onların gözlerine mil çektirmişti.[551]
Mil çekilmeden önce, milleri kızdırdılar, onları canilerin gözlerine sürdüler.
El ve ayaklarının kesilen yerlerini de, kanlarının dinmesi için, dağlamadılar.[552]
Sonra da, teşhir için, asıldılar.[553]
Öylece Harre’de bırakıldılar, ölüp gittiler.[554]

Ükl ve Uranîlerin Kısas Suretiyle Cezalandırılmalarının Sebebi ve Hikmeti

Ükl ve Uranîlerin böyle cezalandırılmaları, İslâm çobanını aynı şekilde öldürmüş olmalarından ileri gelmiş, kendileri de aynı şekilde cezalandırılmışlardı.[555]
Bu, bir kısas idi.[556] Kısasta ise hayat vardı.[557] Kötüleri, zalimleri yaptıklarının, yapacaklarının aynı ile cezalandırılacaklarını gözlerinin önüne sererek korkutmak; kendilerini bu kötü tutum ve davranışların­dan alıkoymak; ve özellikle, Müslümanların hayatını korumayı sağlamak vardı.[558]
Kur’ân-ı Kerîm’in bu husustaki hükmü de şöyledir:
“Allah’a ve Allah’ın Resûlüne harp açanların, yeryüzünde yol kesmek suretiyle fesatçılığa koşan­ların cezası, ancak, öldürülmeleri, yahut asılmaları, ya da sağ elleri ile sol ayaklarının çaprazvari kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir.
Bu, onların dünyada rüsvaylığıdır. Âhirette ise, onlara pek büyük bir azap da vardır.”[559]

Ükl ve Uranîlerden Kurtarılan Develerin Zülcedr Yaylımına Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam Zegabe’den Medine’ye gelip Mescidinde oturduğu sırada, Seleme b. Ekvâ ile Ebu Rühm el-Gıfârî, canilerin ellerinden kurtardıkları 14 deveyi Mescidin kapısı önüne getir­mişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara doğru varıp baktı da, Hına diye anılan deveyi göremeyince:
“Ey Seleme! Hına nerede?” diye sordu.
Seleme:
“Ükl ve Uranîler onu boğazlamışlar, ondan başkasını boğazlayamamışlar!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Git, bak, bir yer bul; bunlar orada yayılsınlar!” buyurdu.
Seleme b. Ekvâ, onlar için Zülcedr kadar uygun bir yer bulunamayacağını söyledi.
Bunun üzerine, develer tekrarZülcedr’e gönderildiler ve orada kaldılar.
Her gece develerin sütleri sağılıp Peygamberimiz Aleyhisselama getirilirdi.[560]

[1] İbrı Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ,c.4, s. 284, 285, İbn Abdilberr, İstiâb, t 4, s. 1445, İbnEsîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 247.
[2] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 445, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 248.
[3] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 285.
[4] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 445.
[5] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 285, 286.
[6] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 3, s. 17.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/163-166.
[7] İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448.
[8] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260, 261.
[9] İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[10] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 307.
[11] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 261.
[12] İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448.
[13] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 307, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[14] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[15] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 307.
[16] İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 448, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[17] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 260.
[18] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/166-168.
[19] Kalkaşandf, Nihâyetü’l-ereb, s. 40.
[20] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[21] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 306.
[22] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/168-169.
[23] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 376.
[24] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, t 2, s. 78.
[25] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 457.
[26] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 2.
[27] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 457.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/169.
[28] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[29] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[30] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 348, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 52, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 240.
[31] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 1, s. 311.
[32] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534.
[33] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78.
[34] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 154.
[35] Vâki dr, Megâzı, c.2, s. 534, İbn Sa’d, t 2, s. 78.
[36] Vâki df, Megâzı, c.2, s. 534.
[37] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 534.
[38] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 214.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 396, İbn Sa’d,Tabakâtü’l-kübrâ,c.2,s.61 ,Beyhakî, Delâilü’n-nübüwe,c. 3,s. 371 Zehebî, Megâzî, s. 201, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 83.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 396, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 61.
[41] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 534,535.
[42] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 276, 277.
[43] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, C. 3, S. 24.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/169-171.
[44] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 535, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbnSeyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 78.
[45] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbn 5eyf\d, U^nu’l-eser, c. 2, s. 78.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/171-172.
[46] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1387, İbn Atodilberr, İstiâb, c. 1.S.213.
[47] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c.5,s. 550.
[48] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 203.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/172.
[49] Sem hûdf, Vetâu’l-vela, c. 1, s. 31 0.
[50] İbn Şa’d, Tabakâtü’l-kübra, c.5,s. 550.
[51] İbn İshak.İbnHisam, Sîre,c.4, s. 287.
[52] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7. 51
[53] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/172-173.
[54] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 287.
[55] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7,118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1386.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/173-174.
[56] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 246.
[57] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 7,118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1386.
[58] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 483.
[59] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[60] İbn İshak, İbn Hisam ,Sîre, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 145, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 200, 201, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1084, 1085, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 25, 26, Heysemî, Mecmau’i-ievâid, c. 5, s. 31.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175.
[61] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 246, 247, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 118, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1386, İbn Abdilberr, İstiâb, c. l.s.215, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 1 ,s.294.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175.
[62] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 11 8.
[63] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[64] İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 295.
[65] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 288, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 452, Buhân Sahih, c. 5, s. 118, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1387.
[66] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 214, 21 5.
[67] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[68] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 215.
[69] Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 3, s. 172.
[70] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[71] İbn Abdilberr, İ stiâb, c. 1, s. 215.
[72] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 146.
[73] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 288.
[74] İbn ^Jûdilberr, İ stiâb, c. 1, s. 215.
[75] İbn EsTr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 295, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/175-177.
[76] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 535, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 78, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 83.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 292, Taberî, Târîh, c. 3, s. 59, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 200, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, Zehebî, Megâzî, s. 275, İbn Haldun, Târîh, c. 2,ks. 2, s. 32.
[78] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 348.
[79] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 53.
[80] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre.c. 3, s. 1 78,193, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 354, 355, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 55, 56, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 94, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 40, İbn Kayyım, Zâdu’l-m ead, c. 1, s. 367.
[81] Vâkıdî, Megâzî, d, s. 355, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 53.
[82] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 535, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 78, 79.
[83] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 200, İbn Haldun, Târîh, c. 2, s. 32.
[84] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 677.
[85] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 392, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 79, Taberî, Târîh, c.3, s. 59, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 155.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/177-179.
[86] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 292, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 79, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 83, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 154.
[87] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 292, Tabeıf, c. 3, s. 59, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 188 İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 1 49, Kastalânf, Mevâhib, c. 1, s. 154, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 3, 4, Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 2, s. 677.
[88] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
[89] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 292, Taberî, c. 3, s. 59, Diyarbekrî, c. 2, s. 3,4.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/179.
[90] Vâkıdî, c. 2, s. 536, İbn Sa’d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 147.
[91] İbn Sa’d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[92] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/179-180.
[93] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa’d, c. 2, s. 79, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 348, Ebut-Tayyib, Ikdu’ssimfn, c. 1, s. 251, Kastalânf, c. 1, s. 1 55, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[94] Vâkıdîı Megâzîıc.2,s.536.
[95] Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 536, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 79, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 149, Ebul-Tayyib, Ikdu’s-simfn, c. 1, s. 251 , Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[96] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 292, Taberî, Târih, c. 3, s. 59, İbn Haim, Cevâmiu’s-Sîre, s. 201, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 83, Zehebî, Megâzî, s. 275, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 149, Diyarbekrî, Târîhu’l- hamîs, c. 2, s. 4.
[97] Vâkıdî, M egâzf, c. 2,s.536,İbn Sa’d,Tabakât,c.2, s. 79, E bu’t-Tayyib, I k du’s-sim fn, c. 1, s. 251, Kast alânf, M evâhib, c. 1, s. 1 55, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 147.
[98] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 79.
[99] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 292, 293, Taberî, c. 3, s. 59, 60, İbn Seyyid, c. 2, s. 83.
[100] İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 188.
[101] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 536.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/180-181.
[102] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 293, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Sa’d, c. 2, s. 7 79, İbn Se^id, c. 2, s. 83, Diyarbekrî, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, 677, Zürkânı, c. 2, s. 1 47.
[103] Vâki di, Megâzı, c. 2, s. 537, İbn Sa’d, c. 2, s. 79, Kastalânf, c. 1, s. 155, Diyarbekn, c. 2, s. 4, Halebî, c. 2, s. 677, Zürkânı, c.2,s.148.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/181.
[104] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 537.
[105] İbn Sa’d, Tabak âtü’l -k übrâ, c. 2, s. 80, Bel âzuıî, E nsâbu ‘l-eşrâf, c. 1, s. 349, E bu’l -F erec İ b nü’l-C evzf, el -Vefa, c. 2, s. 696, Ebul-Tayyib, Ikdu’s-simfn, c. 1, s. 252, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 155, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 5, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 148.
[106] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 348,349, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 84, Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 311.
[107] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 80.
[108] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 182.
[109] Semhüdî, Vfetâu’l-vela, c. 4, s. 1 276.
[110] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 321.
[111] Semhüdî. Vetâu’l-vefâ. c. 4. s. 1 288.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/181-182.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 492.
[113] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538.
[114] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 494.
[115] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539.
[116] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 149.
[117] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 538.
[118] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539.
[119] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 481.
[120] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 49.
[121] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 149.
[122] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/182-183.
[123] VâkıclP, Megâzî, c. 2, s. 539.
[124] Bu hân , Sahih, c. 4, s. 27.
[125] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[126] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 294.
[127] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahîh, t 3, s. 1436.
[128] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 539, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 27, c. 5, s. 71 .Müslim, Sahih, c. 3, s. 1432.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/184.
[129] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52.
[130] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 294, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540, Bu hân, Sahih, c. 4, s. 27, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[131] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436.
[132] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52.
[133] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52-53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1436,1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/185.
[134] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53.
[135] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
[136] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, SahıVı, c. 3, s. 1437.
[137] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 82, 83, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/186.
[138] İbn İshak.İbnHişam, SiYe,c.3, s. 294.
[139] İbn Şa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 80, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 187.
[140] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 294, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 187.
[141] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 539, 540.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/187.
[142] İbn İsfıak.İbn Hişam, Sîre.c.3, s. 294, 295, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 541,542.
[143] İbn İshakjbn H işam, S îre, c. 3, s. 295, Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 542, Taberî, Târih, c. 3, s. 62.
[144] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 143, 144.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/187-188.
[145] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 191 , Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 48, 49.
[146] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 321.
[147] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 4, s. 191 , Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. c. 2, s. 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/188-189.
[148] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 295, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542, Taberî, Târih, c. 3, s. 63.
[149] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 202.
[150] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c. 3, s. 297,298.
* Mes’ade b. Hakeme ve Evbar (Üsar)’ın yardımlarıyla (Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 151).
[151] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1437.
[152] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 368.
[153] İbn İshak.İbnHişam, SPre,c.3, s. 296.
[154] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 543.
[155] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1438.
[156] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 150.
[157] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 83, Ahmed b. Han bel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1437.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/189-192.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
[159] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 321.
[160] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
* Mes’ade, baskıncı müşriklerin başı ve kumandanı idi (İbnSeyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 86).
[161] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 192, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 49, Halebî, İnsanu’l-uyûn, c. 2, s. 683, 684.
[162] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 540.
[163] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 80, 81.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/192-194.
[164] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 86.
[165] Ahmed Zeynf Dahlan, Sîre, c. 2, s. 70
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/194.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 539, 546, 547, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 80, 81, 83.
[167] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 297, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 322.
[168] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 193, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/194-195.
[169] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 297.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 81.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 546.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/195.
[172] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 480 İtan Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1732.
[173] Vâki cif, Megâzı, c. 2, s. 55, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 480, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1731,1732, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 250, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 322.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 544, 545.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/195-196.
[175] Vâkıdî, c. 2, s. 547, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 81, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 50, 51.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 547.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/196.
[177] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 83, 84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1438, 1439.
[178] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s. 297, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 541, Taberî, Târih, c. 3, s. 63, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 86, Zehebî, Megâzî, s. 277, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 151,152, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 156, Sem hûdf, Vefâu ‘l-vıefâ, c. 1, s. 311, D i yarbek rf, T ârîh u’l-ham fs, c. 2, s. 7, H al ebf, İ n sânu’l -uyun, c. 2, s. 684.
[179] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1437, Taberî, Târih, c. 3, s. 61, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 191.
[180] Vâkıdî, c. 2, s. 541, İbn Sa’d, c. 2, s. 81 , Buharı, Sahîh, c. 4, s. 28, c. 5, s. 71, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1433, İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 242, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 152, Kastalânî, c. 1, s. 156, Diyarbekrî, c. 2, s. 7, Halebî, c. 2, s. 685.
[181] İbn Sa’d, Tabakât, c.2,s. 84. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim, c.3, s. 1439. Taberî, Târih, c.3, s. 61,62, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 191, Zehebî, Megâif, s. 280, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 1 53.
[182] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 84, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 53, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1 439, Taberî, Târih, c. 3, s. 61, 62, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 191, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 88, Zehebî, Megâif, s. 281, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n- nihâye, c. 4, s. 153, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 8.
[183] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 542-546, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 81, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 87.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/197-198.
[184] Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 277, Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 527, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s.1153ı1159ı Suyûtîı Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 51, Diyarbekrî, c. 2, s. 9.
[185] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 527, Zübeyr b. Bekkâr’dan naklen Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[186] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 1 8.
[187] Zehebî, Si yem a’ lam i “n-nübel â,c.1,s.18,D iyarbekrf, Târîhu’l -ham fs, c. 2, s. 9, Sem hûdf, Vefâu’ l-vefâ, c. 4, s. 1159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/198-199.
[188] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 84, Ahmed b. Hantael, Müsned, c. 4, s. 53-54, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1439, 1440, Taberî, Târîh, c. 3, s. 63, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1 91, Zehebî, Megâzî, s. 281, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vre’n-nihâye, c. 4, s. 153.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/199-200.
[189] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 87, Ebut-Tayyib, Ikdu’s-simfn, c. 1, s. 252.
[190] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 537, İbn Sa’d, Tabakatü’l-kübrâ, c. 2, s. 87.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/200.
[191] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 239.
[192] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 149.
[193] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[195] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[196] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 24.
[197] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[198] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[199] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[200] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 430.
[201] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 548, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 163.
[202] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263.
[203] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 240.
[204] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 297, 298, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 548.
[205] ^Jodurreiiak, Musannef, c. 8, s. 435.
[206] Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 163.
[207] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 297, 298, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 548.
[208] £bdurrezzak, Musannef, c. 8, s. 434, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1263, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 105, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 686 Nesâf, Sünen, c. 7, s. 1 9.
[209] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 298
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/200-202.
[210] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 212, Semhûdf, Vetâu’1-vefa, c. 4, s. 1278.
[211] İ bn Sa’d, Tab akâtü ‘l-kübrâ, c. 2, s. 84.
[212] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 4, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 377, Taberî, Târih, c. 3, s. 82, İtan Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 178.
[213] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 84, 85, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 1 04, Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 178, Ebut-Tayvib, Ikdu’s-simfn, c. 1, s. 252, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 156.
[214] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 480.
[215] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[216] Vâkıdî, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, c. 2, s. 85, Taberî, c. 3, s. 82, İbn Esîr, c. 2, s. 206, 207, İbn Seyyid, c. 2, s. 103-104, Zehebî, s. 293, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 178, Ebut-Tayyib, c. 1, s. 252, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, c. 1,s.156.
[217] Vâkıdî, c. 2, s. 550, İbn Sa’d, c. 2, s. 85, Halebî, c. 3, s. 174.
[218] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 550.
[219] Taberî, Târîh, c. 3, s. 82, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 9, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 174.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 550.
[221] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 174.
[222] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 550, 551, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 85, Taberî, Târîh, c. 3, s. 82, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 104 Zehebî, Megâzî, s. 293, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 178, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 156
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/202-205.
[223] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 511, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 85.
[224] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 85, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 366.
[225] Vâki cif, Megâzî, c. 1, s. 4, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[226] Tabeıf, Târih, c. 3, s. 83, İbn E sfr, Kâmil, c. 2, s. 207, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 158.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 86.
[228] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 86, Belâzurî, Ensâbu’l-eşfâf, c. 1 , s. 377, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c.2,s.105.
[229] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, c. 2, s. 86, İbn Seyyid, c. 2, s. 105.
[230] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 86.
[231] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[232] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 3, s. 1 74, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154.
[233] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 85, Halebî, c. 3, s. 174, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[235] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 85.
[236] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[237] Vâkıdî, c. 2, s. 551, İbn Sa’d, c. 2, s. 85, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 104,Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 174, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 154.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551, Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 3, s. 1 74.
[239] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 551.
[240] Vâkıdî. c. 2. s. 551. İbn Sa’d. c. 2. s. 85. Halebî. c. 3. s. 174.175. Zürkânf. c. 2. s. 154.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/205-207.
[241] Vâki cif, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, c. 2, s. 86.
[242] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, c. 2, s. Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 377, İbn Seyyid, c. 2, s. 105.
[243] Zürkânî, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 154,155.
[244] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, c. 2, s. 86, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İbn Se^id, c. 2, s. 105.
[245] Belâzurî, c. 1, s. 377, Halebı, c. 3, s. 175.
[246] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 252, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 86.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/207.
[247] Semhûdf, Vefâu’l-vıefâ, c. 4, s. 1178, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 156.
[248] Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 163.
[249] Vâkıdî, Megâzı, c.1, s. 5.
* 4 bürüd 16 fersahtır. 1 fersah 3 mildir. 1 mil de 4 bin zira’dır (İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 116).
[250] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 86.
[251] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 86.
[252] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 194, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 347, 348, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 384, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 72.
[253] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 442, 443.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[255] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/208.
[256] İbn Sa’d, c. 2, s. 86, Yâkubî, c. 2, s. 71, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İtan Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s., s. 134, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 105, 106, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 178.
[257] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 207, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/208-209.
[258] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 173.
[259] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[260] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[261] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 87, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 377.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[263] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 199, 200, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 37.
[264] İbn İsfıak, İbn Hişam, c. 3, s. 226, Vâkıdî, c. 2, s. 442, 444, İbn Sa’d, c. 2, s. 66.
[265] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 288, İbn Sa’d, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 21 5.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 388, İbn Sa’d, c. 5, s. 550, İbn Abdilberr, c. 1, s. 215.
[268] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, c. 2, s. 87.
[269] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 34.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 87.
[271] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553.
[272] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/209-210.
[273] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 5, s. 33.
[274] Hâkim, Müsiedrek, c. 4, s. 45.
[275] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 48, s. 33, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 45, İbn Atadilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185.
[276] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, c. 8, s. 33, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 85.
[277] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 33, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 176.
[278] Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 45, İ bn ^dilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 1 85.
[279] İbn Abdilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, c. 6, s. 185, Halebî, c. 3, s. 176.
[280] Vâkıdî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d.c. 8, s. 33, Hâkim, c. 4, s. 45, İbnSeyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 106, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 157, Halebî, c. 3, s. 176.
[281] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[282] Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/210-211.
[283] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185, Halebı, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 176, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[284] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 33.
[285] İbn Atodilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185.
[286] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 33, Halebî, İnşân, c. 3, s. 176.
[287] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1702, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134.
[288] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 34.
[289] İbn Abdilberr, c. 4, s. 1702, İbn Esîr, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, c. 2, s. 134.
[290] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 553, 554, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/212.
[291] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703.
[292] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134.
[293] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 177, Zürkânî, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
[294] İbn Atocliltoerr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 177, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 156.
[295] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 1 85, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134.
[296] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 554, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 32, 33, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 638, 639, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1703, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 185, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 1 , s. 176, 177.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/212-213.
[297] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 87.
[298] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 31.
[299] Semhûdî, Vfefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1 258.
[300] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[301] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 87, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 377, Taberî, Târih, c. 3, s. 83, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 207.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 395, 396, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 61.
[303] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 551, 552, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 85.
[304] Vâkıdî, c. 2, s. 552, İbn Sa’d, c. 2, s. 86, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Seyyid, UyÛnu’l-eser, c. 2, s. 105.
[305] Vâkıdı, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, c. 2, s. 87, Belâzurî, c. 1, s. 377, Yâkubî, c. 2, s. 72, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, c. 2, s. 207.
[306] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, c. 2, s. 87, Belâzurî, c. 1, s. 377, Yâkubî, c. 2, s. 72, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 134, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 106.
[307] Zürkânî, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 158.
[308] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, c. 2, s. 87, İbn Seyyid, c. 2, s. 106.
[309] Vâkıdî, c. 2, s. 555, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 178, Zürkânî, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 158.
[310] Vâkıdî, c. 2, s. 555, İbn Sa’d, c. 2, s. 87, Yâkubî, c. 2, s. 72.
[311] Vâkıdî. c. 2. s. 555. İbn Sa’d. c. 2. s. 87. Taberî. c. 3. s. 83.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/213-215.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[313] Yâkubî, Tâıîh, c. 2, s. 71.
[314] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[315] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 84, İbn Sey-ftâ, U\ûnu’l-eser, c. 2, s. 1 08.
[316] Yâkubî. Târih. c. 2. s. 71.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/215.
[317] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 62.
[318] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 581 .
[319] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 581 .
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 89, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 378.
[321] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 1 29.
[322] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 183, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 161.
[323] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1 332, 1 333, Hâkim , Müstedrek, c. 4, s. 540.
[324] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1 332, 1 333, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Deylemf, Firdevs, c. 5, s. 288, Münzirf, et-Tergfb ve’tterhfb, c. 1, s. 543, 544, Alâüddin AJi, Kenzü’l-ummâl, c. 16, s. 80, 81, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 184, 185.
[325] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 129, Halebî, c. 3, s. 183, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 61.
[326] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560.
[327] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 89, İbn Seyyid, c. 2, s. 108.
[328] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 560-561, Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 540, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 11.
[329] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 281, Hâkim, c. 4, s. 540, Diyarbekrî, c. 2, s. 12, Halebî, c. 3, s. 183,184, Zürkânf, c. 2, s. 161.
[330] Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 75, İbn Abdilberr, c. 2, s. 845, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 480.
[331] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 89.
[332] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 89, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 378, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 845, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 480.
[333] Vâkıdî, c. 2, s. 561, İbn Sa’d, c. 2, s. 89.
[334] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 184.
[335] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561.
[336] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 89.
[337] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 561, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 129, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 184.
[338] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 75.
[339] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 562, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 89.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/215-220.
[340] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 562, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 89,Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 378, Taberî, Târîh, c. 3, s. 83.
[341] Yâkût, Mu’cemu’l-büjdân, c. 4, s. 238.
[342] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Sa’d, c. 2, s. 89, Belâzurî, c. 1, s. 378, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 73,74, Tabeıî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 209, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 109, Zehebî, Megâzî, s. 295, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 179, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 135, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 158, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 12, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 185.
[343] Vâkıdı, c. 2, s. 562, Taberî, c. 3, s. 83, İbn Esîr, c. 2, s. 209, İbn Kayyım, c. 2, s. 1 35, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, Zehebî, s. 295, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 179.
[344] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 530, 531.
[345] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Sa’d, c. 2, s. 90.
[346] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 109.
[347] Vâkıdî, c. 2, s. 562, İbn Esîr, c. 2, s. 209, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, İbn Kayyım, c. 2, s. 135, Zehebî, s. 295, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 179, Halebî, c. 3, s. 185, Zürkânf, c.2, s. 162.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 562.
[349] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 109, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 185.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 563.
[351] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 563.
[352] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 563, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 109, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 158, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 12, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 186, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 162.
[353] İbn Sa’d, c. 2, s. 90, İbn Seyyid, c. 2, s. 110, Halebî, c. 3, s. 186, Zürkânf, c. 2, s. 162.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/220-223.
[354] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[355] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90, Belâzurî, E nsâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 378, Taberî, Târih, c. 3, s. 83.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/224.
[356] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 80, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 27, Belâzurî, Ensâb.c. 1, s. 348, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 188,189, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 87, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 1 55.
[357] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 71.
[358] Ebu Nuaym, c. 2, s. 534, 535, Suyûtî, c. 2, s. 69.
[359] BelâiurT, E nsâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 378.
[360] Kastalânf, c. 1, s. 158, Diyarbekrî, c. 2, s. 1 3.
[361] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 110, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 13.
[362] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[363] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265 Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 71, Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
[364] Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 71.
[365] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[366] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 71.
[367] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[368] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564.
[369] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90.
[370] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 564, 565.
[371] Yâkubî, c. 2, s. 71.
[372] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[373] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90, 91.
[374] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[375] Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
[376] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 90, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 158.
[377] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90 Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 158.
[378] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 110.
[379] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 265, Taberî, Târih, c.3,s. 84.
[380] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 90.
[381] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565.
[382] Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 535.
[383] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 565, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 1 81.
[384] Taberî, Târîh, c. 3, s. 84.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/224-227.
[385] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 165.
[386] Taberî, Târih, c. 3, s. 83, Mes’üdf, Murücu’z-zeheb, c. 2, s. 296, İtan Esir, Kâmil, c. 2, s. 210, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledün-niye, c. 1, s. 171.
[387] Mâlik, Muvatta’,11, s. 191 , Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104,187, Bu hân, Sahih, c. 2, s. 1 6.
[388] Buhârî,Sahih,c.2, s. 16,176, Müslim, Sahih, c. 2, s. 61 2, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161.
[389] Buhârî,Sahıh,c.2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 612.
[390] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 165.
[391] Ahmedb. Hanbel, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 612.
[392] Mâlik, c. 1, s. 191, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 194, Buhârî, c. 2, s. 16.
[393] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 224, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 305.
[394] Ahmedb. Hanbel, c. 3, s. 256, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 166.
[395] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[396] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 16, Müslim, c. 2, s. 612.
[397] Nesâf, Sünen, c. 3, s. 159.
[398] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 256, Buhârî, c. 2, s. 1 6, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[399] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 9, Müslim, Sahih, c. 2, s. 614, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 60.
[400] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 187.
[401] Ahmed b. Hanbel, , Müsned, c. 3, s. 271.
[402] Nesâf, c. 3, s. 16D.
[403] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[404] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 61.
[405] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613.
[406] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[407] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6, Müslim, Sahih, c. 2, s. 613.
[408] Buhârî, Sahih, c. 1,s.234.
[409] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[410] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[411] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 256, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 224.
[412] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7.
[413] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 305.
[414] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, 271.
[415] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 22.
[416] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 6,19, Müslim , Sahih, c. 2, s. 613.
[417] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 16,17.
[418] Mâlik, c. 1, s. 191, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 18, 22, E bu Dâvud, c. 1, s. 305.
[419] Buhârî, c. 1,s.24,c. 2, s. 18, 22, Nesâf, c. 3, s. 167.
[420] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 16,19, Müslim, c. 2, s. 613.
[421] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 21.
[422] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 7.
[423] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 9, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161.
[424] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 161,166.
[425] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91,92.
[426] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 261, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19.
[427] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 104, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 166.
[428] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 92, Ahmed, Müsned, c. 3, s. 104, Buhârî, c. 1, s. 224, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 613, 614, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 404.
[429] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 17, Müslim, c. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 162.
[430] Buhârî, c. 1,5.224,0.2, s. 22, Müslim, o. 2, s. 613, 614, Nesâf, c. 3, s. 167.
[431] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 1 8.
[432] Mâlik, c. 1, s. 191, Buhârî, c. 2, s. 18.
[433] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 19-20.
[434] Buhârî, c. 2, s. 17, Nesâf, c. 3, s. 162,163.
[435] Buhârî, c. 1, s. 224, o. 2, s. 22, Müslim, o. 3, s. 614.
[436] Buhârî, c. 1, s. 224, o. 2, s. 22, Müslim, o. 2, s. 614, Nesâf, c. 3, s. 167.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/227-230.
[437] İbn Kayyım, t 1, s. 156.
[438] Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 450, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 354, İbn Kayvım, Zâdu’l-mead, c. 1, s. 156,157, Heysem t, Mecmau’i-ievâid, c. 2, s. 215.
[439] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 304, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 328.
[440] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 1, s. 1 56.
[441] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 404, 405.
[442] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 89.
[443] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91.
[444] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 89.
[445] Abdurreziak, Musannef, c. 3, s. 91.
[446] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 405.
[447] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 89.
[448] Abdurreizak, c. 3, s. 89, 90, İbn Mâce, c. 1, s. 405.
[449] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 90.
[450] Abdurreizak, c. 3, s. 90, İbn Mâce, c. 1, s. 405.
[451] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 405.
[452] Abdurreizak, Musannef, c. 3, s. 91.
[453] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 90.
[454] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 223, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 303, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 443, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 1 59, İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 1, s. 156.
[455] Semhüdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1121, 1123.
[456] HattâbPden ve İbn Asâkir’den naklen Alâüddin Ali, Kenzü’l-ummâl, c. 7, s. 734-735, Nebhânf, Hüccetullah, s. 635.
[457] Nebhanf, Hüccetullah, s. 635.
[458] Mâlik, Muvatta’, c. 1, s. 91, Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 92, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 305.
[459] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 165, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1008.
[460] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 1, s. 1 56.
[461] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 55, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 523, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 231, Zehebî, Megâzî, s. 526, 527, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 5, s. 9, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 194, 195.
[462] Taberî, Tefsfr, c. 111, s. 55, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 523, Beyhakî, Delâil, c. 5.s. 231, Zehebî, Megâzî, s. 527, Ebu’l-Fidâ, c. 5, s. 9, Heysemî, c. 6, s. 194, 195, İbn Huzeyme, İbn Hıbban, Hâkim ve BeyhakPden naklen Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 105, 106.
[463] Vâkıdî, Megâif, c. 3, s. 1008,1 009.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/231-237.
[464] Sürünbilâlf, Mera ki’I-felah Şerhi Nûru’l-ızah, s. 449, 550.
[465] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 88.
[466] Mûh: 10-12
[467] Hûd: 52, Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 88, İbn Ebi Şe^tae, Musannef, c. 2, s. 474.
[468] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 87, 88.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/238-239.
[469] Buharî, Sahîh, c. 3, s. 225.
[470] İbnEbiŞeybe, Musannef, c. 2, s. 473, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 16, Müslim , SahiTı, c. 2, s. 611, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 442, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 163, 614.
[471] Mâlik, c. 1, s. 190.
[472] Tahâvf, Muhtasar, s. 39, 40.
[473] ^bdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 85.
[474] Nebhânf, Hüccetullah, s. 635.
[475] £bdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 86.
[476] Hâkim, Müsiedrek, c. 3, s. 326.
[477] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 473, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/239-241.
[478] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, c. 2, s. 568, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93, Belâzurî, Ensâbu’l-eş/âf, c. 1, s. 378, Taberî, Târih, c. 3, s. 84.
[479] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[480] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93 Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 114, Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1174.
[481] Semhûdî, Vefa, c. 4, s. 1174.
[482] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[483] Yâkût, Mu’cem, c. 2, s. 158 Semhûdf, Vefa, c. 4, s. 1177.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/241-242.
[484] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[485] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[486] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[487] Vâkıdî, c. 2, s. 570, İbn Seyyid, c. 2, s. 90, Kastalânf, c. 1, s. 161.
[488] İbn Seyyid, c. 2, s. 90, Kastalânf, c. 1 , s. 161, Diyarbekrî, c. 2, s. 12.
[489] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1296.
[490] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[491] Vâkıdî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 205, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1296.
[492] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 163, 233, Bu hân, Sahîh, c. 5, s. 70, Müslim, c. 3, s. 1297, 1298.
[493] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207.
[494] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 162.
[495] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 88.
[496] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[497] Halebî, c.3, s. 180, Zürkânf, c. 2, s. 173.
[498] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 43, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1297.
[499] Buhârî,Sahıh,c.5, s. 70, Zürkânf, c. 2, s. 172.
[500] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207.
[501] Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 1 9.
[502] Ahmedb. Hanbel, c.3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c. 3, s. 1297.
[503] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[504] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[505] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 163, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[506] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[507] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 19.
[508] Ebu Avane’den naklen Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 173.
[509] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 170, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 70, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 206, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c.2,s.135.
[510] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 233, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 206, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 35.
[511] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c. 3, s. 1297.
[512] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 88, 89, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 189.
* Develer, çölde yavşan ve marsama otu yedikleri için onların sidikleri ve sütleri, içilecek ilaçların içine konulurdu (İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 9). Deve sidiği, mide ishaline iyi gelirdi (Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 1 73).
[513] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1296.
[514] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 43, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1297.
[515] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[516] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 186, Buhârî, c. 8, s. 43, Müslim, c.3, s. 1297.
[517] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 173.
[518] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290.
[519] Müslim, Sahih, c.3, s. 1297.
[520] İbn Esîr, Nihâye, c. 4, s. 373.
[521] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 179.
[522] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 1 63, 233, Buhârî, c. 5, s. 70, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 179, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 135, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 161.
[523] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[524] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 290, Vâkıdî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, c. 2, s. 93.
[525] Müslim, Sahîh, c.3, s. 1296.
[526] Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 569.
[527] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 161, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 175.
[528] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 93.
[530] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 51 6.
[531] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 207, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 1 79.
[532] Taberî, Tefsfr, c. 7, s. 207.
[533] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 163, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 19, Müslim, Sahîh, c.3, s. 1296, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[534] Vâki df, M egâzf, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93, Taberî, Târih, c. 3, s. 84 İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 21 0, İbn Seyyid, U yû nu’l-eser, c. 2, s. 89, İ bn K ayy ı m, Zâdu’l -m ead, c. 2, s. 135, Zehe bf, M egâzf s. 295, Ebu’l-F idâ, c. 4, s. 17 9, E but -Tayyib, I kdu’s-simfn, c. 1, s. 254, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 161.
[535] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93.
[536] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 57 0, İ bn Seyyi d, U yû nu’l-eser, c. 2, s. 89, K astal ânf, M evâhi b, c. 1, s. 161, S em hûdf, Vefâu ‘l-vefâ, c. 1,s.31 3.
[537] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.3,s.1 98, Müslim, c.3, s. 1298, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 131 Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 87, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 179.
[538] Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 88, İbn Kayy,m, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 136, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 180, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 22, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 174.
[539] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 89.
[540] Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1 314.
[541] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569.
[542] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93.
[543] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570.
[544] Buhârî. Sahih. c. 8. s. 20. Ebu Dâvud. Sünen. c. 4. s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/242-247.
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 569, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93. 541.
[546] Buhârî,c. 8,s.20,Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[547] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 193.
[548] Buhârî. SahıVı. c. 8. s. 20. Ebu Dâvud. Sünen. c. 4. s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/247.
[549] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 36.
[550] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 290, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 93, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 186, Buhârî, Sahih , c. 5, s. 70-71 ,c. 8, s. 19, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1297, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130, Belâzurî, Ensâbu’l-esrâf, c. 1, s. 378.
[551] Müslim, c. 3, s. 1298.
[552] Bu hân , Sahih, c. 8, s. 1 9, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 130.
[553] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93.
[554] Buhâri , Sahih, c. 5, s. 70, 71, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1296.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/247-248.
[555] İbn Esîr, Nihale c. 2, s. 403.
[556] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 177.
[557] Bakara: 179.
[558] Taberı, Tefsir, c. 11, s. 114,115.
[559] Mâide: 33.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/248-249.
[560] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 570, 571.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/249.

Share.

About Author

Leave A Reply