Cihad Emri

0

Yüce Allah Tarafından Müşriklerle Savaşa İzin Verilişi
Gazâ ve Seriyyelerin Sayıları ve Gayeleri
Peygamberimiz (a.s.)ın Savaş Birlikleri Kumandanlarına Emir ve Tavsiyeleri
Hz. Hamza’nın Sîfü’l-Bahr’e Gönderilişi
Seferin Tarihi ve Mevkii
Seferin Gayesi ve Sebebi
İslam Mücahidlerinin Sîfü’l-Bahr’de Müşriklerle Karşılaşmaları
Mecdi b. Amr el-Cühenî’nin Arabuluculuk Edişi
Ubeyde b. Hâris’in Râbığ’a Gönderilişi
Seferin Tarihi ve Mevkii
Seferin Sebep ve Gayesi
Râbığ Seferine Katılan Süvarilerin Sayısı
Mücahidlerin Müşriklerle Karşılaşmaları
Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan’ın Müslümanlar Tarafına Kaçmaları
Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Harrar’a Gönderilişi
Seferin Tarihi ve Mevkii
Seferin Gayesi ve Sefere Katılanların Sayısı
Ebvâ (Veddan) Gazâsı
Gazanın Tarihi ve Mevkii
Gazanın Sebep ve Gayesi
Peygamberimiz Ateyhissefamm Sancağı ve Sancaktan
Mahşi b. Amr ed-Damrî ile Anlaşma Yapılışı
Medine’ye Dönüş
Buvat Gazâsı
Gazanın Tarihi ve Mevkii
Gazanın Sebep ve Gayesi
Sefvan Gazâsı
Seferin Tarihi, İsmi ve Mevkii
Sefvan Seterinin Sebebi ve Gayesi
Zü’l-Uşeyre Gazâsı
Seferin Tarihi ve Mevkii
Seferin Sebebi ve Gayesi
Zü’f-Uşeyre Seferine Katılan Mücahidlerin Sayısı
Müdlic ve Damrâ Oğulları ile Anlaşma Yapılışı
Hz. Ali’ye Şehit Edileceğinin Haber Verilişi
Abdullah b. Cahş’ın Nahle’ye Gönderilişi
Seferin Tarihi ve Mevkii
Seferin Sebep ve Gayesi
Nahle Seferine Katılan Mücahidlerin Sayıları ve İsimleri
Mücahidlere Tahsis Edilen Binitler
Abdullah b. Cahş’a Verilen Emir
Haram Olan Aylar
Mücahidlerin Kervan Mallarını İğtinam Edip Medine’ye Getirmeleri
Hakem b. Keysan’ın Müslüman Oluşu ve Osman b. Abdullah’ın Kâfir Olarak Ölüşü
Abdullah b. Cahş ile Arkadaşlarının Nahle Seferinden Dolayı Ecir Ummaları
Şam’dan Medine’ye Gelen İbn Heyyiban’ın Yahudilere Peygamberimiz (a.s.)ın Geleceğini
Haber Verişi ve Ona Uymayı Vasiyet Edişi
Yahudilerin, Gelmesini Bekleyip Durdukları Peygamberi, Gelince İnkâr Etmeleri
Yahudi Bilginlerinden Zebîr b. Bata’nın Gerçeği Önce İkrar ve Sonra İnkâr Edişi
Yahudilerin Peygamberimiz (a.s.)ın Sıfatlarını Kitaplarında Okudukları ve Çocuklarına da
Öğrettikleri
Ölüm Döşeğinde Müslüman Olan Yahudi Genci
Necidlinin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Tevrat ve İncil’de Bildirilenleri İtiraf Edişi
Hıristiyan Kıskançlığı ve İnkârcılığından da Bir Örnek
Peygamberimiz (a.s.)ın Yumuşak Huyluluğunun Bir Yahudiyi Müslüman Edişi
Yahudi Bilginlerinden Başlıcaları
Yahudi Bilginlerinin Birtakım Sorular Sorarak Peygamberimiz (a.s.)ı Oyalamaya
Çalışmaları
Yahudi Bilgini Şe’s b. Kays’ın Ensarı Birbirine Düşürüşü
Yahudi Bilginlerinin Müşrikliği Müslümanlıktan Üstün Göstermeye Kalkışmaları
Yahudi Bilginlerinden Münafık Olarak Müslüman Olanlar
Yahudilerle Düşüp Kalkan Ensar Münafıkları
Müslümanların Yahudilerle Dost Olmaktan Men Edilmeleri
Gerekli Bir Açıklama
Kıblenin Kâbe’ye Çevrilişi
Namaz İçinde Beytü’l-Makdis’ten Kâbe Tarafına Dönülüşü
Mü’minlerin Kıble Hususunda Duydukları Endişelerin Giderilişi
Ebu’d-Derda Uveymir (Âmir)’in Müslüman Oluşu
Ramazan Orucunun Farz Kılınışı
Orucun Lügat Ve Şeriat Dilinde Mânâsı
Ramazan Orucunun Ne Zaman Ve Nasıl Farz Kılındığı
Ramazan Orucunun İslâm Dininin Beş Temelinden Biri Oluşu
Ramazan Orucuna Ait Bazı Hükümler
Teravih Namazı
Peygamberimiz (a.s.)ın Ashabı Ağlatan Konuşması
Sa’d b. Muaz’ın Kâbe’de Ebu Cehil ile Tartışması

CİHAD EMRİ

Yüce Allah Tarafından Müşriklerle Savaşa İzin Verilişi

Peygamberimiz (a.s.); Akabe bey’atından önce, müşriklerle savaşmaya mezun değildi.
Ancak müşrikleri Yüce Allah’ın birliğini kabule davet etmek, karşılaşılacak işkencelere katlanmak, cahillerin uygunsuz davranışlarına aldırış etmemek, göz yummakla memurdu.
Kureyş müşrikleri ise; Peygamberimiz (a.s.)a tâbi olanları, dinlerinden döndürmek için, işkenceden işkenceye uğratmakta idiler. Müslümanlardan kimi işkenceler altında dinlerinden döndürülmüş, kimi yurtlarını yuvalarını bırakarak Habeşistan’a, kimisi de Medine’ye hicret etmiş, dağılmışlardı.
Kureyş müşrikleri; Yüce Allah’a karşı azgınlaştıkları, O’nun kendileri için dilediği nimetleri red ve Resûlünü tekzib ettikleri; Allah’ın tevhid ve ibadet ehli olan ve Resûlünü doğrulayan, dinine sarılan kullarını da işkenceden işkenceye uğrattıkları ve yurtlarında yuvalarında tedirgin ettikleri zaman, Yüce Allah Peygamberimiz (a.s.)a onlarla savaşma izni verdi.
O zalimlere ve azgınlara karşı kendisine yardım edeceğini de va’d buyurdu. Müşriklerle savaşmaya ilk defa izin veren ve kan dökmeyi, Peygamberimiz (a.s.)a mubah kılan âyetlerde[1] şöyle buyu-ruldu:
“Kendileriyle çarpışılan (Müslüman)lara, zulme uğradıklarından dolayı, çarpışmaya izin verildi.
Şüphe yok ki, Allah onlara yardım etmeye her yerde her zaman kadirdir. Onlar (Müslümanlar), ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden başka bir sebep olmaksızın, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.
Eğer Allah insanların bazısının şerrini bazısıyla def’etmemiş olsaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çok anılan mescidler, muhakkak yıkılır giderdi.
Elbette ki, Allah kendisine yardım edenlere yardım eder.
Hiç şüphesiz, Allah Kavîdir. Kudretiyle herşeye üstün gelendir.
Onlara (Müslümanlara) yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, namazı gereği gibi kılarlar, zekatı verirler. İyiliği buyururlar, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.
İşlerin sonucu, döne dolaşa, Allah’a vanr.”[2]
“Fitne kalmayıncaya kadar onlarla (müşriklerle) savaşın!
Vazgeçerlerse, artık, zalimlerden başkasına hiçbir husumet yoktur.”[3]
Peygamberimiz (a.s.) müşrikler tarafından Mekke’den çıkarıldığı, çıkmak zorunda bırakıldığı zaman, Hz. Ebu Bekir
“Onlar peygamberlerini Mekke’den çıkardılar.
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Biz Allah’ın kullarıyız ve hep O’na dönücüleriz.
Onlar (müşrikler), muhakkak, helak olacaklar!” demişti.
Yüce Allah “Kendilerine zulüm ve haksızlık yapılmış, harb açılmış olanlara, savaş için izin verildi. Şüphe yok ki, Allah onlara (Müslümanlara) yardıma elbette kadirdir” (Hacc: 39) ayetini indirdiği zaman da:
“Anladım ki, yakında bir çarpışma olacak!” demiştir.[4]

Gazâ ve Seriyyelerin Sayıları ve Gayeleri

Gaza; düşmanla çarpışmaya gitmek,[5]
Seriyye de; düşman üzerine gönderilen askerî birlikler demektir.[6]
Bunların en azı 5, en çoğu da 300-400 kişilik olur.[7]
Peygamberimiz (a.s.):
“Seriyyelerin hayırlısı 400 kişilik,
Ordunun hayırlısı da 4000 kişilik olanıdır.
12000 kişilik olan bir ordu ise, azlıktan dolayı yenilmez” buyurmuştur.[8]
Hadis ve siyercilerin genellikle kabul ettiklerine göre; Peygamberimiz (a.s.)ın bizzat hâzır bulundukları askerî hareketlere gazve; kendileri bulunmayıp Ashabdan herhangi birisinin kumandası altında düşman üzerine saldıkları askerî birliklere de seriyye denilmektedir.
Sayı bakımından en az olan askerî birliğe cerîde,
50 kişiden 400 kişiye kadar olan askerî birliğe seriyye,
100 kişiden 1000 kişiye kadar olan askerî birliğe ketîbe,
1000 kişiden 4000 kişiye kadar olan askerî birliğe ceyş,
4000 kişiden 12000 kişiye kadar olan askerî birliklere hamîs,
Birliklerin tümünü içine alan birliğe ise asker denilir.[9]
Peygamberimiz (a.s.)ın bizzat katıldıkları gazaların sayısı 27, Ashabdan birisinin kuman­dası altında gönderdiği seriyyelerin sayısı da 47 idi.[10]
Mes’ûdî, Hayber’den Vâdi’l-kurâ’ya dönüşü ayrı bir gazve saydığı için, gazaların sayısını 28, seriyyelerin sayısını da 35 olarak gösterir ve Vâkıdî’ye göre seriyye sayısının 48 olduğunu ve 66’dır diyenler de bulunduğunu açıklar.[11]
Gazalardan 9’unda:
1- Bedir,
2- Uhud,
3- Müreysi1,
4- Hendek,
5- Kurayza,
6- Hayber,
7- Mekke’nin fethi,
8- Huneyn,
9- Taif gazalarında çarpışma yapılmıştır.
Bazılarına göre; Beni Nadîr’de de, Hayber’den dönülürken uğranılan Vâdi’l-kurâ’da da, Gâbe’de de çarpışma olmuştur.[12]
Peygamberimiz (a.s.); bir gazaya gitmek isteyince, gideceği ciheti ve maksadını tevriyen (başka mânâya da gelebilecek) kelimeler içinde gizlemeyi âdet edinmişti.[13]
Bunun içindir ki, kaynaklarda Bedir savaşından önceki seriyye ve gazvelerin gayeleri, cereyan tar­zları ve neticeleriyle bağdaşamayacak şekilde telakki ve ifade edilmiştir.
Halbuki, bu seriyye ve gazveler, herşeyden evvel, Sa’d b. Muaz’ın da Ebu Cehil’e dediği gibi, hac yollarını Müslümanlara tıkayan Kureyş müşriklerine, buna karşılık Müslümanların da Suriye ticaret yol­larını kesmek suretiyle kendilerini ticarî ve iktisadî sıkıntıya düşürebilecekleri uyarısında bulunmayı; ve aynı zamanda onların Müslümanlara karşı ne gibi bir hazırlıkta bulunduklarını öğrenmeyi, ileride yapıla­cak savaşlarda bazı kabilelerin Kureyş müşriki eriyle birleşmelerini önlemeyi amaçlıyordu.[14]
Peygamberimiz (a.s.) da, vazifesinin esasını ve gayesini şöyle açıklamışlardır: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de Resûlullah olduğuna şehadet getirinceye, namazı kılıncaya, zekat verinceye kadar, insanlarla savaşmak bana emrolundu. Onlar bunları yapınca, Müslümanlık hakkının gerektirdiği cezalar hariç olmak üzere, canlarını, mallarını elimden kurtarırlar.” [15]
Ashabdan Abdullah b. Amr:
“Ya Rasûlallah! Bana cihad ve gaza hakkında bilgi ver?” dedi.
Peygamberimiz (a.s.):
“Ey Abdullah b. Amr! Eğer sen Allah’ın rızasını umarak ve güçlüklere katlanarak çarpışırsan, Allah da seni Kıyamet günü o hal üzere diriltir.
Eğer sen gösteriş ve övünme için çarpışırsan, Allah da seni Kıyamet günü o hal üzere diriltir!” buyurdu.[16]
Peygamberimiz (a.s.)a bir çöl Arabi gelip:
“Şeref ve şan kazanmak veya övülmek veya ganimet elde etmek veya gösteriş için çarpışan kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu.[17]
Başka birisi de:
“Yâ Rasûlallah! Allah yolunda çarpışmak nedir? Kimi kızarak, kimi hamiyetinden dolayı çarpışıyor?” diye sordu.
Peygamberimiz (a.s.):
“Kim yalnızca Allah’ın Kelimesi en yüce olsun diye çarpışırsa, işte onunkisi Allah yolundadır!”[18]
Bir adam da:
“Yâ Rasûlallah! Bir adam Allah yolunda çarpışmak ve aynı zamanda dünya mallarından birşeyler de elde etmek isterse, buna ne buyurulur?” diye sordu.
Peygamberimiz (a.s.):
“Ona bir ecir ve sevab yok!” buyurdu.
Halk, bu cevabı ağır bularak, adama:
“Sen Resûlullah (a.s.)a sorunu tekrarla!
Herhalde cevabı iyi anlayamadın!” dediler.
Adam:
“Yâ Rasûlallah! Bir adam Allah yolunda savaşmak ve aynı zamanda dünya mallarından da birşeyler elde etmek isterse ne buyurulur?” diye tekrar sordu.
Peygamberimiz (a.s.):
“Ona sevab yok!” buyurdu.
Adama:
“Sorunu bir kez daha tekrarla!” dediler.
O da üçüncü kez sorusunu tekrarladı, Peygamberimiz (a.s.) da:
“Ona sevab yok!” buyurdu.[19]

Peygamberimiz (a.s.)ın Savaş Birlikleri Kumandanlarına Emir ve Tavsiyeleri

Peygamberimiz (a.s.); ezan sesi işitilen memleketler üzerine yürümezdi.[20]
Gönderdiği askeri birliklere de:
“Bir mescid gördüğünüz veya müezzinin sesini işittiğiniz zaman, oradan hiç kimseyi öldürmeyiniz!” buyururdu.[21]
Müslim b. Haris et-Temimî demiştir ki:
“Resûlullah (a.s.) bizi bir seriyye içinde göndermişti.[22]
Megar mevkiine ulaştık.[23]
Oradaki kavme hücum ettik.[24]
Ben atımı şaha kaldırdım.[25] Arkadaşlarımı geçtim.
Feryad eden[26] kadınlar ve çocuklarla karşılaştık. Onlara:
‘Korunmak ister misiniz?1 diye sordum.
‘Evet!1 dediler.[27]
‘Öyleyse, Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûlüh, deyiniz[28] de korununuz!’ dedim.[29]
Dediler.[30]
Arkadaşlarım bana:
‘Sen bizi hem ganimetin üzerine getirdin, hem de bizi ondan men[31] ve ganimeti bize haram ettin!'[32] diyerek beni kınadılar.
Resûlullah (a.s.)ın yanına döndüğümüz zaman da,[33] benim yapmış olduğum şeyi ona haber verdiler.
Resûlullah (a.s.) beni çağırıp, yaptığımı benim için güzel buldu[34] ve:
‘Hiç şüphesiz, Allah sana onlardan her bir insan için şu kadar şu kadar ecir ve sevab yazdı!’ buyur-du”[35]
Peygamberimiz (a.s.); bir orduya veya bir seriyyeye kumandan tayin ettiği,[36] bir orduyu veya askerî birliği göndereceği zaman, kumandana:[37]
Allah’a karşı takvalı ve yanındaki Müslümanlara karşı hayırlı olmayı, iyi davranmayı tavsiye eder, sonra da şöyle buyururdu:
“Allah’ın ismiyle, Allah’ın yolunda gaza ediniz! Allah’ı tanımayanlarla çarpışınız![38] Gaza ediniz![39]
Ganimet mallarına hıyanette bulunmayınız!
Gadr etmeyiniz! Burun, kulak kesmeyiniz! Küçük çocuk [Ebu Hanifeye göre; küçük çocuk ve yaşlı] öldürmeyiniz!
Müşriklerden olan düşmanımla [Ebu Hanife’ye göre; düşmanınızla] karşılaştığın [Ebu Hanife’ye göre; karşılaştığınız] zaman, onları[40] üç haslete,[41] üç hasletten birini kabule davet et![42]
Onların hangisinde sana icabet ederlerse, icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest bırak!:
1) Onları İslâmiyete davet et![43] Davetine icabet ederlerse, onların icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest bırak![44] Sonra, onları kendi yurtlarından Muhacirlerin yurtlarına göçmeye davet et ve kendilerine bildir ki; onlar bunu yaparlarsa Muhacirlere olan onlara da olacak, Muhacirlere olmayan onlara da olmayacaktır! Yurtlarından göçmeyi kabul etmezlerse, onlara bildir ki; kendileri Müslümanların bedevileri gibi ola­caklar, kendilerine Allah’ın bedevî olan Müslümanlar hakkında cari olan hükmü uygulanacak; -Müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkları için-ganimet ve haraçta bir payları olmayacaktır.[45]
2) Eğer onlar Müslüman olmayı kabul etmezlerse,[46] onları cizye [vergi]vermeye davet et![47] Onlardan cizye vermelerini iste[48]
Buna icabet ederlerse, icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest bırak!
3) İcabet etmezlerse, Allah’tan yardım dile, onlarla çarpış![49]
Sen bir kale halkını muhasara ettiğin zaman, onlar senden kendilerine Allah’ın ahdini ve Allah’ın peygamberinin ahdini vermeni isterlerse, kendilerine Allah’ın ahdini de, peygamberinin ahdini de verme!
Fakat, kendi ahdini,[50] babanın ahdini,[51] arkadaşlarının ahdini ver!
Çünkü, sizin kendi ahidlerinizi,[52] babalarınızın ahidlerini,[53] arkadaşlarınızın ahidlerini[54] bozmanız; Allah’ın ahdini ve Resûlünün ahdini bozmaktan[55] daha iyidir.
Bir kale halkını muhasara ettiğin zaman, onlar senden kendilerini Allah’ın hükmüne göre indirmeni isterlerse, sen onları Allah’ın hükmüne göre indirme! Ancak kendi hükmüne göre indir!
Çünkü, sen onlar hakkında Allah’ın hükmüne isabet edip edemeyeceğini bilemezsin!”[56]

Hz. Hamza’nın Sîfü’l-Bahr’e Gönderilişi

Seferin Tarihi ve Mevkii

Sîfü’l-Bahr seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinden yedi ay geçtikten sonra, Ramazan ayında idi.[57] Sîfü’l-Bahr, lys nahiyesinde olup,[58] Cühenîlerin arazisindendir.[59]

Seferin Gayesi ve Sebebi

Kureyş müşrikleri Peygamberimiz (a.s.)ı Medine’de de rahat bırakmamakta; kendisini ter-ketmeleri için, Medineli Müslümanlara tehditli mektuplar göndermekte;[60] onu öldürmeleri veya Medine’den sürüp çıkarmaları için de, Abdullah b. Übeyy b. Selûl ile Evs ve Hazrec kabilesi müşrikler­ine ültimatomlar vermekte idiler.[61]
Aynı zamanda, Müslümanlara hac yollarını da kapamışlardı.
Bunun için, Suriye ticaret yollarını keserek, kendilerini ticarî ve iktisadî cihetten sıkıntıya düşürüp yola getirmek gerekiyordu.[62]

İslam Mücahidlerinin Sîfü’l-Bahr’de Müşriklerle Karşılaşmaları

Peygamberimiz (a.s.), Sîfü’l-Bahr’e göndermek üzere, ilk defa olarak Hz. Hamza için bayrak bağladı.[63]
Hz. Hamza’nın bayrağı beyazdı ve onu müttefiki Ebu Mersed b. Kennaz b. Husayn taşımakta idi.
Ebu Mersed, uzun boylu ve gür saçlı idi.[64]
Peygamberimiz (a.s.), Hz. Hamza’nın maiyyetine-hepsi de Muhacirlerden olmak üzere-30 süvari vermişti.[65]
Hz. Hamza’nın maiyyetine Ensardan hiç kimsenin verilmemesinin, Akabe Bey’atında Ensara sadece Peygamberimiz (a.s.)ı Medine’de koruma şartı koşulmuş olmasından ileri geldiği; bunun için, Peygamberimiz (a.s.)ın, Bedir savaşına çıkıncaya kadar, Ensardan hiç kimseyi askerî seferlere göndermediği, bu devrede onlara kendisini ve Muhacirleri korutmakla yetinmiş olduğu söylenir.[66]
Hz. Hamza’nın maiyyetindeki 30 süvari arasında:
1- Ebu Ubeyde b. Cerrah,
2- Ebu Huzeyfe Utbe b. Rebia,
3- Salim Mevlâ Ebi Huzeyfe,
4- Âmir b. Rebia,
5- Amr b. Sürâka,
6- Zeyd b. Harise,
7- Kennaz b. Husayn,
8- Mersed b. Kennaz,
9- Peygamberimiz (a.s.)ın azadlısı Enese de bulunuyordu.[67] İçlerinde Ebu Cehil b. Hişam’ın da bulunduğu, Mekkeli müşriklerden 300 süvarinin himayesinde Şam’dan dönüp Mekke’ye git­
mek isteyen ticaret kervanı Sîfü’l-Bahr’e (deniz sahiline) gelmiş bulunuyordu.[68] İki taraf, çarpışmak için
saf bağladılar.[69]

Mecdi b. Amr el-Cühenî’nin Arabuluculuk Edişi

O sırada, iki tarafın da dostu ve müttefiki olan Mecdi b. Aımr el-Cühenî, yetişip araya girdi.
Kâh onlara, kâh bunlara gide gele, en sonunda iki tarafı da çarpışmaktan vazgeçirdi.
Hz. Hamza, arkadaşlarıyla birlikte Medine’ye döndü.
Ebu Cehil de, ticaret kervanı ve arkadaşlarıyla birlikte Mekke’ye yöneldi.[70] Hz. Hamza; Peygamberimiz (a.s.)ın yanına dönünce, Mecdi’nin araya girip yaptığı hizmetini haber verdi.[71]
Peygamberimiz (a.s.), Mecdi b. Amfin, Müslüman olmadığı halde[72] kendiliğinden bu arab­uluculuğu yapıp çarpışmayı önleyişine memnun oldu ve bu husustaki başarısını tebrik ve takdir buyur­duğunu açıkladı.
Mecdi’nin kendi cemaatından gönderdiği kimselere de elbiseler giydirdi.[73]

Ubeyde b. Hâris’in Râbığ’a Gönderilişi

Seferin Tarihi ve Mevkii

Râbığ seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin 8. ayının başında, Şevval ayın­da idi.[74]
Râbığ; hacıların Mekke’ye giderken geçtikleri, Ebvâ ile Cuhfe arasında bulunan bir vadi olup,[75] Cuhfe’ye uzaklığı üç mildir.[76]

Seferin Sebep ve Gayesi

Râbığ seferinin sebep ve gayesi de, Sîfü’l-Bahr seferi için gösterilmiş olan sebep ve gayenin aynısıdır.[77]

Râbığ Seferine Katılan Süvarilerin Sayısı

Peygamberimiz (a.s.); Ubeyde b. Hâris’i Râbığ’a gönderirken,[78] ona bir bayrak bağlam işti .[79] Bağlanan bayrak beyaz bezdendi.[80] ve Ubeyde b. Haris, Hz. Hamza’dan sonra, bayrağı bağlanan Müslümanların ilki idi.[81]
Ubeyde b. Hâris’in bayrağını Mıstah b. Üsâse taşımıştır.[82]
Ubeyde b. Hâris’in maiyyetine verilen süvarilerin sayısı 60[83] veya 80 idi.[84]
Onların hepsi Muhacirlerdendi.
İçlerinde Ensardan hiç kimse yoktu.[85]

Mücahidlerin Müşriklerle Karşılaşmaları

Muhacir mücahidler Hicaz’da Seniyetü’l-mere’nin aşağısında,[86] Râbığ vadisinde Ahyâ diye anılan bir suya eriştiler.[87]
Orada, Kureyşîlerden, büyük ve kalabalık bir cemaata rastladılar.[88]
Kureyşîler, Ebu Süfyan Sahrb. Harb’in kumandası altında 200 kişi idiler.[89]
Bu müşriklerin, İkrime b. Ebu Cehil’in veya Mikrez b. Hafs’ın kumandası altında bulundukları da söylenir.[90]
İki taraf da, hayvanlarını otlatmak için, yoldan saptılar.[91]
Çarpışmak için ne saf bağladılar, ne de kılıç sıyırdılar.
Ancak, aralarında hafif bir tutuşma, çatışma, ok gösterisi yapıldı.[92] Sa’d b. Ebi Vakkas o gün ilk oku attı ve İslâm’da ilk ok, onun tarafından orada atılmış oldu.[93]
Sa’d b. Ebi Vakkas arkadaşlarının önüne geçti, ok çantasını açtı.
Arkadaşları da onu kalkanlarıyla siperiediler.
Sa’d b. Ebi Vakkas, ok çantasındaki oklarını atıp tüketinceye kadar, müşriklere ok yağdırdı.
Sa’d b. Ebi Vakkas’ın çantasında yirmi ok vardı.
Kendisinin attığı hiçbir ok boşa gitmiyor, insan veya hayvandan, hangisine değiyorsa, onu ya öldürüyor, ya da yaralıyordu.[94]
Müşrikler, Müslümanlara yardımcı kuvvetler geleceğini sanarak korktular.[95]
İki taraf da, adamlarını esirgeyerek, birbirlerinden aynldılar.[96]
Sa’d b. Ebi Vakkas, Ubeyde b. Hâris’e:
“Ardlarına düşseydik, onları öldürürdük! Çünkü onlar korkarak dönüp gittiler” dedi.[97]

Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan’ın Müslümanlar Tarafına Kaçmaları

Müslüman oldukları halde o güne kadar Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelmeye muvaffak olamayan Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan, Müslümanlara kavuşabilmek umudu ile, müşriklerin yanı­na katılıp yola çıkmışlardı.
Müslümanları görünce, onların yanına kaçtılar.[98]

Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Harrar’a Gönderilişi

Seferin Tarihi ve Mevkii

Harrar seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin 9. ayının başlarında, Zilkade ayında idi.[99]
Harrar, Hicaz’da[100] Cuhfe yakınında bir suyun adı olup,[101] Cuhfe’den Mekke’ye gelinirken Mahacca’nın solunda ve Gadîr-i Hum’un yakınındadır.[102]

Seferin Gayesi ve Sefere Katılanların Sayısı

Peygamberimiz (a.s.) Sa’d b. Ebi Vakkas için beyaz bir sancak bağladı. Harrar seferinde sancağı Mikdad b. Amrtaşıdı.[103] Sefere katılanların sayısı 8 idi.[104] 20 kişi oldukları da rivayet edilir.[105] Kervan halkı 60 kişi idi.[106] Sa’d b. Ebi Vakkas derki: “Resûlullah (a.s.), bana: ‘Ey Sa’d! Harrar’a vanp kavuşuncaya kadar git! Çünkü, Kureyşîlerin kervanı oradan geçecektir” buyurdu.[107] Harrar’dan ileri geçmemeyi de tavsiye etti.[108] Gündüzleri sinip gizlenmekte, geceleri yürümekte idik.
Beşinci günün sabahında Harrar’da sabahladığımız zaman, kervanı, oradan bir gün önce geçip git­miş bulduk. Resûlullah (a.s.) Harrar’dan ileri geçmem ekliği mi bana emretmişti. Böyle olmasaydı, onlara yetişmeyi arzu ederdim.”[109] Mücahidler, hiçbir çarpışma yapmadan, Medine’ye döndüler.[110]

Ebvâ (Veddan) Gazâsı

Gazanın Tarihi ve Mevkii

Ebvâ (Veddan) gazası, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onbirinci ayının başlarında, Safer ayında vuku bulmuştur.[111]
Hicretin onikinci ayının başlarında vuku bulduğu da rivayet edilir.[112]
Ebv’â; Furu1 ile Cuhfe arasında bir karye olup, Medine’ye uzaklığı 23 mil kadardır, yani beş günlük­tür.
Peygamberimiz (a.s.)ın annesi Hz. Âmine’nin kabri buradadır.[113]
Peygamberimiz (a.s.) altı yaşlarında bulunduğu sırada, Hz. Âmine Medine’ye gidip zevci Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret ettikten sonra Mekke’ye dönerken Ebvâ’da vefat etmiş ve oraya gömülmüştü.[114]
Veddan ise, Medine ile Mekke arasında Füru1 nahiyelerinden derli toplu biryer olup Herşâya 6 mil, Ebvâ’ya 8 mil uzaklıkta ve Cuhfe yakınında Damrâ, Gıfâr ve Kinanelere ait arazidendir.
Veddan’ın Cuhfe’ye uzaklığı bir merhaledir.[115]

Gazanın Sebep ve Gayesi

Peygamberimiz (a.s.)ın Ebvâ, Veddan seferinden maksadı; Kureyş müşriki eriyle karşılaş­mak ve Damrâ b. Eiekr oğullarıyla da bir anlaşma yapmaktı.[116]
Ebv’â gazası, Peygamberimiz (a.s.)ın bizzat katıldıkları ilk gaza idi.[117] Peygamberimiz (a.s.), Ensardan Sa’d b. Ubâde’yi Medine’de yerine vekil bıraktı.[118]

Peygamberimiz Ateyhissefamm Sancağı ve Sancaktan

Ebv’â, Veddan gazasında Peygamberimiz (a.s.)ın sancağı beyazdı ve onu Hz. Hamza taşımakta idi.[119]

Mahşi b. Amr ed-Damrî ile Anlaşma Yapılışı

Ebva gazasında, Kureyş müşrikleriyle karşılaşılmadığından, bir çarpışma olmamış; ancak, Kinane soyundan gelen Damrâ oğulları kabilesinin o zaman seyyidi ve lideri bulunan Mahşi b. Amr ile Ebvâ’da bir anlaşma yapılmıştır.[120]
Buna göre, Peygamberimiz (a.s.) onlarla çarpışmayacağı gibi, onlar da Peygamberimiz (a.s.)la çarpışmayacaklar; Peygamberimiz Aieyhisseiama karşı yığınakyapmayacakiar, bir düş­mana da yardım etmeyeceklerdi.[121]
Peygamberimiz (a.s.), bu hususta aralarında bir yazı da yazdırdı.[122]
Yazılan yazıda şöyle denildi:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bu, Muhammed Resûlullah’ın Benî Damrâlar için yazdığı yazıdır.[123]
Onların malları ve canları emniyettedir.
Onlar, Allah’ın dinine karşı çarpışmadıkça, düşmanlarının baskınına karşı yardım görecekler; deniz bir kıl parçasını ıslatabilecek suya malik olduğu müddetçe, Peygamber onlara yardım edecektir.
Peygamber onlan kendisine yardıma çağırdığı zaman da, onlar Peygamberin davetine icabet ede­ceklerdir. Bu, onlara, Allah’ın ve Resûlünün bir ahdi ve emânıdır. Yardım, onlardan, iyilik eden ve kötülüklerden sakınanları içindir.”[124]

Medine’ye Dönüş

Ebvâ seferi 15 gece sürdü. Peygamberimiz (a.s.) bu sürenin sonunda Medine’ye döndü.[125]

Buvat Gazâsı

Gazanın Tarihi ve Mevkii

Buvat gazası Peygamberimiz (a.s.)in Medine’ye hicretinin onüçüncü ayının başlarında[126] Rebiülevvel ayında vuku bulmuştur.[127] Rebiülâhir ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[128] Buv’at; Radvâ nahiyesinde, Zîrıuşub’un yakınında, Cüheynîlerin dağlarından bir dağdır. Bunun Medine’ye uzaklığı dörtbürüd (36 mil) kadardır[129] Üç bürüd olduğu da söylenir.[130] Buvat’ın Bevat diye okunduğu da vardır.[131]
Radvâ; Yenbu yakınında, sulu, ağaçlı, vadili bir dağdır, Tihâme dağlarının ilkidir. Radvâ, Yenbu’ya bir günlüktür, Medine’ye yedi merhaleliktir.[132]

Gazanın Sebep ve Gayesi

Peygamberimiz (a.s.)ın maksadı bu sefierde Kureyş müşrikleriyle karşılaşmak,[133] o sırada yolda olup içlerinde Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Ümeyye b. Halefin de bulunduğu 100 kişilik bir kuvvetin himayesindeki 2500 develik Kureyş ticaret kervanına da rastla m aktı.[134]
Peygamberimiz (a.s.) Ensardan Sa’d b. Muaz’ı Medine’de yerine vekil bıraktı.[135]
Sâib b. Osman b. Maz’un’un vekil bırakıldığı da rivayet edilir.[136]
Buvat seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın beyaz sancağını Sa’d b. Ebi Vakkas taşı m ıştır.[137]
Buv’at seferine katılan mücahidlerin sayısı 200 idi.[138]
Bu seferde Kureyşîlerle bir karşılaşma ve çarpışma olmadan Medine’ye dönülmüştür.[139]

Sefvan Gazâsı

Seferin Tarihi, İsmi ve Mevkii

Sefvan seferi; Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onüçüncü ayının başlarında, Rebiülevvel ayında vuku bulmuştur.[140]
Sefvan seferine Bedrül-ûlâ, Bedrü’l-ewel=ilk Bedir seferi de denilir.[141] Sefvan; Bedir nahiyesinde bir vadinin adıdır.[142] Medine ile Bedir’in arası bir beridliktir.[143]

Sefvan Seterinin Sebebi ve Gayesi

Bu sefer, Medine’ye üç mil uzaklıktaki Akîk nahiyesinin Cürüf’e kadar uzanan Cemmâ dağında yayılmakta bulunan deve ve sığır gibi büyükbaş hayvanları sürüp götürmüş olan Kürz b. Cabirel-Fihrî’yi yakalamak maksadıyla yapılmıştır.[144]
Kürz b. Cabir bunu Müslüman olmadan önce yapmış, sonradan İslâmiyeti kabul etmiş, iyi bir Müslüman olmuştur.[145]
Peygamberimiz (a.s.), Sefvan seferine çıkarken, Medine’de yerine Zeyd b. Hâriseyi vekil bırakmıştır.[146]
Sefvan seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın bağladığı beyaz sancağı Hz. Ali taşımıştır. [147]
Peygamberimiz (a.s.) İslâm mücahidleriyle birlikte Kürz b. Cabir’in arkasından Sefvan’a kadar gitmiş ise de, Kürz oralardan daha önce savuşup gitmiş bulunduğundan kendisine yetişilememiş, Medine’ye geri dönülmüştür.[148]

Zü’l-Uşeyre Gazâsı

Seferin Tarihi ve Mevkii

Zü’l-Uşeyre seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onaltıncı ayının başlarında, Cumâdelâhir ayında yapılmıştır.[149]
Cumâdelûlâ ayında yapıldığı da rivayet edilir.[150]
Zü’l-Uşeyre; Mekke ile Medine arasında Yenbu nahiyelerinden bir nahiye olup, Müdlic oğullarına aitti.[151]
Zü’l-Uşeyre ile Medine’nin arası dokuz beridliktir.[152]
Zü’l-Uşeyre; Hayberve Medine’nin meşhur hurmaları müstesna olmak üzere, Hicaz’da en üstün ve en iyi cins hurma yetiştiren bir yerdi.[153]

Seferin Sebebi ve Gayesi

Zü’l-Uşeyre seferinden maksat, herşeyden evvel, oradaki Müdlic oğulları ve onların müttefikleri olan Damrâ oğullarıyla anlaşma yapmaktı.[154]
Peygamberimiz (a.s.)ın o sıralarda Kureyş müşriklerinin Şam’a yolladıklarını haber aldığı ticaret kervanlarına elkoymak istediği de rivayet edilir.[155]

Zü’f-Uşeyre Seferine Katılan Mücahidlerin Sayısı

Zü’l-Uşeyre seferine katılan mücahidler yüzelli-ikiyüz kişi kadardı[156] ve hepsi de Muhacirlerdendi. Hiçbiri sefere katılmak için zorlanmadı.
Nöbetleşe binilmek üzere, yanlarında otuz kadar da deve[157] ve bir adet de at bulunuyordu.[158] Peygamberimiz (a.s.), Ebu Seleme b. Abdulesed’i Medine’de yerine vekil bıraktı.[159] Zü’l-Uşeyre seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın beyaz sancağını Hz. Hamza taşıdı.[160]

Müdlic ve Damrâ Oğulları ile Anlaşma Yapılışı

Peygamberimiz (a.s.) Zü’l-Uşeyne’cie Mücilic oğullarına uğradı.
Müdlic oğulları Peygamberimiz (a.s.)ı son derecede ağırladılar.[161]
Peygamberimiz (a.s.) orada hem Müdlic oğullarıyla, hem de onların müttefikleri olan Damrâ
oğullarıyla anlaşma yaptı.[162] Müdlic oğullarına da, daha önce Damrâ oğullarına yazılmış olan anlaşma
yazısının bir nüshası yazıldı.[163]

Hz. Ali’ye Şehit Edileceğinin Haber Verilişi

Ammar b. Yâsir der ki:
“Zü’l-Uşeyre gazasında Ali b. Ebi Talib’le iki yoldaştık.
Resûlullah (a.s.) Zü’l-Uşeyre’de konaklayınca, Müdlic oğullarından bazılarının su ve hurma üzerindeki çalışmalarına baktık.
Ali b. Ebi Talib bana:
‘Ey Ebu Yakzan! Şu kavmin yanına vanp nasıl çalışıyorlar bir baksak olmaz mı?1 dedi.
Ben de:
‘Gitmek istiyorsan, gidelim’ dedim.
Gittik, onların yanlarına vardık. Yaptıkları işleri bir müddet seyrettik. Sonra, bizi uyku tuttu. Ben ve Ali, gidip küçük bir hurma ağacının altına, yumuşak toprak üzerine uzanınca, uyuyakaldık.
Vallahi, Resûlullah (a.s.) yanımıza gelip ayağıyla kımıldatmadıkça, uyanamadık!
Uyuduğumuz sırada, toza toprağa bulanmışız!
Resûlullah (a.s.), Ali b. Ebi Talib’i tozlara topraklara bulanmış görünce:
‘Sana ne oldu Ebu Turab?1 diye sordu. Sonra da:
‘Size halkın en haydudu, yaramazı olan iki kişiyi haber vereyim, söyleyeyim mi?’ buyurdu.
‘Evet yâ Rasûlallah! Haber ver, söyle!’ dedik.
Resûlullah (a.s.):
‘Biri, Salih Peygamberin dişi devesini ayaklarını keserek öldüren Semud kavminin Uhaymir’idir; diğeri de ey Ali, seni şöylece vuracak olandır!’ buyurdu ve Ali’nin başının neresine vurulup nereye kadar kana boyanacağını sakalını tutarak işaret etti.”[164]

Abdullah b. Cahş’ın Nahle’ye Gönderilişi

Seferin Tarihi ve Mevkii

Nahle seferi Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onyedinci ayının başlarında,[165] Recep ayında idi.[166] Seferin mevkii olan Nahle vadisi Mekke’nin yakınındadır, İbn Âmir’in bostanı dır.[167] Mekke ile Taif arasındadır.[168]

Seferin Sebep ve Gayesi

Nahle seferinin gayesi; Kureyş müşriklerini gözetlemek, denetlemek, onlar hakkında edinilecek bil­gileri Peygamberimiz (a.s.)a getirmekti.[169]
Abdullah b. Cahş derki:
“Resûlullah (a.s.), yatsı namazını kıldırınca, beni yanına çağırdı:
‘Sabah vakti olur olmaz yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa göndereceğim!’ buyurdu.
Sabah olunca, Mescide gittim.
Kılıcım, yayım, ok çantam, kalkanım da yanımda idi.
Resûlullah (a.s.) halka sabah namazını kıldırdıktan sonra evine döndü.
Ben ondan önce davranmıştım. Beni kapısının önünde dikilir buldu. Kureyşîlerden (Muhacirlerden) benimle birlikte gidecek bazı kişiler buldu.[170]
Übeyy b. Ka’b’ı çağırdı.
Gelince, ona emretti. O da bir yazı yazdı.
Sonra beni çağırdı. Bana Havlan işi deri üzerine yazılmış bir mektup verdi.
‘Seni şu kişiler üzerine tayin ettim’ buyurdu.”[171]
Nahle seferine memur edildiği zaman, Abdullah b. Cahş’a, ilk defa olarak “mü’minler emîri” unvanı verildi.[172]

Nahle Seferine Katılan Mücahidlerin Sayıları ve İsimleri

1- Abdullah b. Cahş,
2- Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia,
3- Vâkıd b. Abdullah,
4- Ükkâşe b. Mıhsan,
5- Halid b. Bükeyr,
6- Sa’d b. Ebi Vakkas,
7- Utbe b.Gazvan,[173]
8- Süheyl b. Beyzâ,[174]
9- Âmir b. Rebia,[175]
10- Âmir b. Füheyre,
11- Ammarb. Yâsir,[176]
12- Sa’db.Leys.[177]
Bunların hepsi Muhacirlerdendi.[178]

Mücahidlere Tahsis Edilen Binitler

Nahle’ye kadar nöbetle binmek üzere, her iki kişiye bir deve tahsis edildi.[179]

Abdullah b. Cahş’a Verilen Emir

Peygamberimiz (a.s.), Abdullah b. Cahş’a, iki gün gitmedikçe mektubu açmamasını, açtığı zaman da onda buyurulana göre hareket etmesini ve arkadaşlarından hiçbirini de kendisiyle birlikte harekete zoriamamasını emir buyurdu.[180]
Abdullah b. Cahş, Medine’den yola çıkacağı zaman da:
“Yâ Rasûlallan! Hangi taraftan gideyim?” diye sordu.[181]
Peygamberimiz (a.s.):
“Necdiyye yolunu tut![182] Kuyuya yönel!” buyurdu.
Abdullah b. Cahş, İbn Dumeyre kuyusuna eriştiği ve mektubu açıp baktığı zaman,[183] onda şöyle yazıldığını gördü:
“B ismillâhirrahmânirrahîm.
Emmâ ba’d:[184]
Benim bu mektubuma bakınca, yürümeye devam et! Mekke ile Taif arasındaki Nahle’ye in ve orada Kureyşîleri gözetle!
Onlar hakkında edineceğin haberleri bize bildir!”
Abdullah b. Cahş:
“İşittim ve buyruğuna boyun eğdim!” dedikten sonra, arkadaşlarına:
“Resûlullah (a.s.), bana Nahle’ye kadaryürüyüp gitmemi ve orada Kureyşîleri gözetlememi ve onlar hakkında edineceğim haberleri kendisine götürmemi emr ve bu yolda sizden herhangi bir kim­seyi zorlamaktan da beni nehy buyuruyor.
O halde, sizden herkim şehitlik ister ve onu arzularsa, benimle gitsin. Kim de bundan hoşlanmazsa, geri dönsün!
Ben, Resûlullah (a.s.)ın buyruğunu yerine getiriciyim” dedi ve yürüdü.
Arkadaşları da onunla birlikte yürüdüler. Arkadaşlarından hiçbiri ondan geri kalmadı. Abdullah b. Cahş arkadaşlarıyla birlikte Hicaz üzerinden Medine’ye kadar ilerleyip Buhran’a vardılar.
O sırada Sa’d b. Ebi Vakkas’la Utbe b. Gazvan nöbetle bindikleri develerini kaybettiler, onu aramak için geri kaldılar.[185]
Orada iki gün oyalandılar, arkadaşlarının arkasından gittilerse de buluşamadılar.[186]
Abdullah b. Cahş ile yanındaki arkadaşları ise Nahleye kadar ilerleyip oraya indiler.
Orada, Kureyşîlere ait, kuru üzüm ve deri gibi ticaret malları yüklü bir kervana rastladılar ki; müşrik­lerden Amr b. Hadramî, Osman b. Abdullah b. MugiYe ve kardeşi Nevfel b. Mugîre ile Hişam b. Mugîre’nin azadlısı Hakem b. Keysan bu kervanda bulunuyorlardı.[187]
Kervan Taiften gelip orada konaklamıştı.[188]
Kervandaki müşrikler, Müslümanların yakınlarına indiklerini görünce, korktular.
Fakat, Ükkâşe b. Mıhsan’ın başını tıraş etmiş olduğunu görünce de:
“Bunlar umrecilerdir, bunlardan size bir zarar gelmez!” dediler.[189]
Kervan halkı yüklerini çözüp develerini saldılar, yemek yapmaya da başladılar.[190] Mücahidler ker­van hakkında kendi aralarında görüştüler, konuştular.
Gün, Recep ayının son günü idi.
“Vallahi, eğer bunları bu gece bırakırsanız, Harem’e girerler ve kendilerini bununla korurlar.
Eğer onları bu gece öldürürseniz, muhakkak, Haram olan ayda öldürmüş olursunuz!” dediler, tered­düde düştüler, onların üzerine yürümekten çekindiler.[191]
İçlerinden birisi:
“Biz bugün haram olan aydan mıdır, değil midir; pek bilemiyoruz”
Başka birisi ise:
“Biz bugünün haram olan aydan başka bir gün olduğunu bilmiyoruz! Onu helalleştirmeyi uygun görmeyiz!” dedi.[192]

Haram Olan Aylar

Peygamberimiz (a.s.); Veda Haccı hutbesinde, haram olan aylar hakkında şöyle buyur­muştur:
“Allah katında ayların sayısı 12’dir[193] Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü, birbiri ardınca gelir: Zilkade, Zilhicce ve Muharrem.
Biri de, iki Cumad ile Şaban arasında bulunan, Mudar’ın ayı Recep’tir.”[194]

Mücahidlerin Kervan Mallarını İğtinam Edip Medine’ye Getirmeleri

Mücahidler, bir hayli tereddütten sonra, cesarete geldiler. Öldürebileceklerini öldürmeye ve yan­larındaki malları almaya kalktılar. Vâkıd b. Abdullah, Amr b. Hadram?yi bir okla vurup öldürdü, Osman b. Abdullah ile Hakem b. Keysan’ı esir aldı.
Nevfel b. Abdullah ise kaçıp onlardan kurtuldu, arkasından yetişemediler. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları, ticaret kervanını ve iki esiri Medine’ye getirdiler.
Peygamberimiz (a.s.), onlara:
“Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmedim!?” buyurup, onlardan birşey almaktan çekindi.
Mücahidlerin elleri yanlarına düştü. Helak ve mahv olduklarını sandılar.[195]
Peygamberimiz (a.s.) onlara ne haram olan ayda, ne de haram olan ayın başkasında çarpışmayı emretmiş değildi; ancak Kureyşîlere ait haberleri sezmeye çalışmalarını emretmişti.[196]
Onlara, Medine’deki Müslüman kardeşleri de, yaptıkları bu işten dolayı çattılar:[197]
“Siz, buyurulmadığınız birisi işlediniz!
Çarpışmakla emrolunmadığınız halde, haram olan ayda çarpışma yaptınız!” dediler.[198]
Kureyş müşrikleri de:
“Muhammed ve ashabı haram olan ayı helalleştirdiler; onda kan döktüler, mal aldılar ve adamları esir ettiler!” diyerek, yapılan işi kınadılar.[199]
Mekke’de bulunan bazı Müslümanlar ise:
“Onlar bu yaptıklarını ancak Şaban ayında yapmışlardır” diyerek, müşriklerin sözlerini reddetmeye çalıştılar.[200]
Gerçekten de, Mücahidler, kervan halkının üzerine yürüdükleri günün haram olan aydan olup olmadığı hususunda şüphe ve tereddüt halinde idiler.[201]
Medine’de Yahudiler bu hadiseden Peygamberimiz (a.s.) aleyhinde geleceğe ait birtakım kehanetlerde bulunmakta, yorumlar yapmakta idiler:
“Amr b. Hadramî’yi Vâkıd b. Abdullah öldürdü. Amr harbi geliştirdi, yaşattı! Hadramî harbe yaklaştı! Vâkıd b. Abdullah harbi ateşledi!” demekte idiler.[202]
Halk bu hususta sözü çoğaltınca, Yüce Allah Resûlüne indirdiği âyette şöyle buyurdu:
“Sana haram olan ayı ve ondaki muharebeyi sorarlar.
De ki: O ayda muharebe etmek büyük günahtır.
İnsanları Allah yolundan men etmek, O’nu inkâr etmek, ziyaretçilerin Mescid-i Harama gitmelerine engel olmak, onun halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük günahtır.
Fitne, adam öldürmekten de beterdir!
Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle çarpışmaya devam edeceklerdir.
İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, o gibilerin yaptığı iyi işler, dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir.
Onlar o ateşin (Cehennemin) arkadaşlarıdır.
Onlar orada (hiç çıkmamak üzere) temelli kalıcıdırlar.”[203]
Yüce Allah bu âyeti indirip Müslümanların korku ve endişelerini dindirince, Peygamberimiz (a.s.) kendisine ayrılan ganimet payını ve iki esiri kabul etti. Kureyş müşrikleri esir edilen Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysan için kurtulmalık akçesi gönderdiler.[204] Gönderilen kurtulmalık akçesi, her birisi için 40 ukıyye gümüştü. 1 ukıyye, 40 dirhem di r.[205]
Peygamberimiz (a.s.), kurtulmalık akçelerini getiren Kureyş elçilerine:
“İki sahabimiz Sa’d b. Ebi Vakkas’la Utbe b. Gazvan sağ salim gelinceye kadar, sizden kurtulmalık akçenizi kabul edemeyeceğiz.
Çünkü, bu iki arkadaşımızın akıbetinden korkuyoruz.
Eğer siz onları öldürürseniz, biz de sizin iki esirinizi öldürürüz!” buyurdu.[206]
Sa’d b. Ebi Vakkas derki:
“Nihayet, Resûlullah (a.s.)ın yanına geldik ki, onlar bizim öldürülmüş olduğumuzu sanıyor­lardı.
Biz bu seferimizde çok açlık çektik.
Müleyha’danyola çıktık.
Müleyha ile Medine’nin arası 6 beridliktir.
Müleyha’dan bir cemaatla yola çıktığımız zaman, yanımızda tadacak hiçbir şey yoktu..
Dikenli ağaçlara rastladıkça onları yemekte, üzerine de, su içmekte idik.
Nihayet Medine’ye geldik
Medine’ye gelince, orada Kureyşîlerden bazılarını, esir adamlarının kurtulmalıklarını getirmiş bul­duk.
Biz gelince, Resûlullah (a.s.) onların getirdikleri kurtulmalık akçelerini kabul etti.”[207]

Hakem b. Keysan’ın Müslüman Oluşu ve Osman b. Abdullah’ın Kâfir Olarak Ölüşü

Peygamberimiz (a.s.) Hakem b. Keysan’ı İslâmiyete davet etti ve ona İslâmiyeti uzun uzadıya anlatmaya çalıştı.
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! Bununla ne diye konuşup durursun? Vallahi bu hiçbir zaman Müslüman olmaz! Bırak beni, onun boynunu vurayım da anasının yanına (Cehenneme) kadar gitsin!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.) Hz. Ömer’in sözüne bakmadı, Hakem’e İslâmiyeti anlatmaya devam etti.
Hakem:
“İslâm nedir?” diye sordu.
Peygamberimiz (a.s.):
“İslâm, Allah’a hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın ibadet etmen ve Muhammed’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet getirmendir” Duyurunca, Hakem:
“Müslüman oldum!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.), ashabına dönerek:
“Eğer ben demin bu hususta size uyup onu öldürmüş olsaydım, Cehenneme girmiş gitmişti o!” buy urdu.[208]
Hakem, Müslüman olunca, Medine’de, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında kaldı; Mekke’ye gitmedi.[209]
Hz. Ömer der ki:
“Hakem’in Müslüman olduğunu görünce, sanki bütün geçmiş ve gelecek şeyler beni tuttu ve sıktı! Kendi kendime:
‘Peygamber (a.s.), benden daha iyi bilirken, ben nasıl, ne diye ona karşı birşeyi dilemeye kalkarım?!1 dedim. Sonra da:
‘Benim bu öğütten maksadım, ancak, Allah ve resûlünün rızasını kazanmaktı’ diyerek kendimi tesel­li ettim.
Hakem Müslüman oldu. Vallahi, Müslümanlığını da güzelleştirdi: Allah yolunda cihad etti. Nihayet, Bi’r-i Maûne’de şehit edildi.
Resûlullah (a.s.) ondan hoşnut oldu, Hakem Cennetlere girdi.”[210]
Nahle’de esir edilip Medine’ye getirilmiş bulunan Kureyş müşriklerinden Osman b. Abdullah ise, kur­tulmalık akçesi ödenip serbest bırakılınca Mekke’ye gitti ve orada kâfir olarak öldü.[211]

Abdullah b. Cahş ile Arkadaşlarının Nahle Seferinden Dolayı Ecir Ummaları

Abdullah b. Cahş ve arkadaşları, haklarında âyet indiği zaman, Allah yolundaki cihadlarından dolayı ecir ve sevaba nail olmayı da ummuşlarve:
“Yâ Rasûlallah! Mücahidlere verilecek ecirden bizler de-gazamızdan dolayı-umabilir miyiz?” diye sormuşlardı.[212]
Yüce Allah, indirdiği âyette şöyle buyurdu:
“Şüphe yok ki, iman edenler ve Allah yolunda hicret edip de cihad edenler, işte onlar, muhakkak Allah’ın rahmetini umarlar.
Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.”[213]

Şam’dan Medine’ye Gelen İbn Heyyiban’ın Yahudilere Peygamberimiz (a.s.)ın Geleceğini
Haber Verişi ve Ona Uymayı Vasiyet Edişi

Şam Yahudilerinden İbn Heyyiban, İslâmiyetten birkaç yıl önce, Medine’ye gelip yerleşmişti.
Kendisi hayırlı ve salih bir zâttı.
Vefat edeceği sırada, Yahudilere:
“Ey Yahudi cemaat! Siz benim o yiyecekleri, içecekleri bol ülkeden şu yoksulluk ve açlık yurduna gelişimin sebebini biliyor musunuz?” diye sordu.
Yahudiler
“Sen daha iyi bilirsin!” dediler.
Bunun üzerine, İbn Heyyiban:
“Ben, buraya, ortaya çıkması çokyaklaşan peygamberin gelmesini beklemek üzere gelmiş bulunuy­orum. Bu şehir, onun hicret yurdu olacaktır! Ben onun daha evvel gönderilmesini, benim de kendisine tâbi olmamı çok arzu ederdim! Onun geleceği zaman, çok yaklaşmıştır. Ey Yahudi cemaatı! Sakın, ona inanmak ve tâbi olmakta başkaları sizi geçmesin! O, kendisine muhalefet edecek olanların kanlarını dök­meye, çoluk çocuklarını ve kadınlarını esir almaya da memurdur. Siz bu hususta ona engel olamaz, ondan korunamazsınız da!” dedi, sonra da öldü.[214]
Allah ondan razı olsun!
İbn Heyyiban’ın vasiyeti ve öğüdü Yahudilerce dinlenmiş, fakat tutulmamış, bilakis Peygamberimiz (a.s.)a düşmanlıklarını arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Nitekim, Beni Nadîr Yahudilerinin başkanı ve bilgini Huyey b. Ahtab’la kardeşi Ebu Yâsir b. Ahtab, Peygamberimiz (a.s.)ı Küba’ya geldiği zaman gidip dinledikleri ve gelmesini bekledikleri peygamberin bütün sıfatlarını kendisinde gördükleri ve bunu itiraf da ettikleri halde, Yahudilerin İslâmiyete girmelerini önlemek için olanca gayretlerini sarfetmekten geri durmamışiardır.[215]

Yahudilerin, Gelmesini Bekleyip Durdukları Peygamberi, Gelince İnkâr Etmeleri

Evs ve Hazrec kabilelerinden oluşan Ensar, önce putperest idiler. Bunlar, kendi yurtlarında, Yahudilerle zaman zaman çarpışır dururlardı.
Yahudilerle aralan bozuldukça, Yahudiler:
“Bir peygamber gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düşmüştür.
O peygamber gelince biz ona tâbi ve onunla birlik olup, Âd ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi, biz de sizi öldüreceğiz!” derlerdi.[216]
Yüce Allah, Hz. Muhammed (a.s.)ı Araplardan gönderince, Yahudiler onu inkâr ettiler.
Muaz b. Cebel ile Bişr b. Berâ1 b. Ma’rur:
“Ey Yahudi cemaatı! Allah’tan korkunuz ve Müslüman olunuz!
Biz putperest iken, siz Muhammed (a.s.)la size yardım geleceğini umuyor, onun gönder­ilmek üzere bulunduğunu haber veriyor ve bize onun sıfatlarını belirtiyordunuz” dediler.
Sellam b. Mişkem:
“Bize, bildiğimiz birşey gelmemiştir ve gelen, bizim size anlattığımız peygamber değildir!” dedi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[217] şöyle buyurdu:
“Vaktâ ki, onlara-yanlarındakini tasdik edici (ve doğrultucu)-bir Kitab geldi ki, daha önce, küfreden­lerin aleyhine böyle bir fetih istiyorlardı.
İşte, tanıdıkları o şey gelince, inkâra kalkıştılar.
Artık Allah’ın laneti o kâfiri ere dir.”[218]
Peygamberimiz (a.s.) Yahudileri İslâmiyete davet edip Allah’tan başkasına tapmaktan ve bunun akıbetinden sakındırdığı zaman, Yahudiler Peygamberimiz (a.s.)ın davetine icabetten kaçındılar. Onun Allahtan getirip tebliğ ettiklerini inkâr ettiler.
Bunun üzerine, Muaz b. Cebel ile Sa’d b. Ubâde ve Ukbe b. Vehb, onlara:
“Ey Yahudi cemaatı! Allah’tan korkunuz! Vallahi, siz elbette bilirsiniz ki, o Allah’ın resûlüdür.
Andolsun ki; onun peygamber olarak gönderilmesinden önce, siz onu bize anıyor ve sıfatını bize tarif edip duruyordunuz!” dediler.
Râfi’ b. Hüreymile ile Vehb b. Yahuza:
“Bunu, biz size hiçbir zaman söylemedik!
Allah da, Musa’dan sonra ne bir Kitab indirmiş, ve ondan sonra ne bir müjdeleyici, ne de bir korku­tucu göndermiştir!” dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[219] şöyle buyurdu:
“Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda, size gerçekleri apaçık söyleyip duran Resûlümüz gelmiştir. Tâ ki, ‘Bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azab habercisi gelmedi!’ demenize meydan kalmasın.
İşte, size rahmet müjdecisi de, azab habercisi de, geldi artık!
Allah herşeye hakkıyla kâdirdir.”[220]
Yahudi bilginlerinden Ebu Yâsir b. Ahtab, Nâfi’ b. Ebi Nâfi’, Azer b. Ebi Azer, İzar b. Ebi İzar ve Eşya1, Peygamberimiz (a.s.)a gelerek; peygamberlerden kimlere iman edileceğini sordular.
Peygamberimiz (a.s.) da, onlara:
“‘Biz Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yâkub’a ve torunlara indirilenlere, Musa’ya ve İsa’ya verilenlere ve peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlardan hiçbiri­ni diğerinden ayırd etmeyiz. Biz Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız1 deyin” (Bakara: 136) mealli âyeti okudu.
İsa b. Meryem (a.s.) anılınca;
“Biz İsa b. Meryem’e iman etmeyiz!
Ona iman edene de iman etmeyiz!” dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[221] şöyle buyurdu:
“De ki: Ey ehl-i kitab! Sizin bizden hoşlanmayışınızın sebebi; bizim Allah’a ve bize indirilen ile daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve sizin de birçoğunuzun fâsık kimseler oluşunuzdan başka birşey değildir.”[222]
Yahudi bilginlerinden Râfi’ b. Harise, Sellam b. Mişkem, Malik b. Sayf, Râfi’ b. Hureymile de:
“Ey Muhammed! İbrahim’in milleti ve dini üzerinde bulunduğunu ve Tevrat’tan yanımızdakilere inandığını söyleyen ve onların Allah tarafından gelen hak ve gerçek olduğuna şehadet eden sen değil misin?” diye sordular.
Peygamberimiz (a.s.):
“Evet! Amma, siz onda bulunmayan şeyleri ihdas ve onda Allah’ın sizden almış olduğu ahdi inkâr ettiniz. Onda insanlara açıklamakla em rol un d uğun uz şeyleri de, ketmedip gizlediniz.
Ben sizin kendiliğinizden ihdas ettiğiniz şeyleri kabul ve tasdikten uzağım!” buyurdu.
Onlar:
“Biz elimizde bulunan şeyle amel ederiz! Biz hidayet ve hak üzereyiz. Sana ne iman eder, ne de tâbi oluruz!” dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette şöyle buyurdu:
“De ki: Ey ehl-i kitab! Tevrat’ı ve İncil’i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru tatbik ve icra edinc­eye kadar, siz hiçbir şey üzere değilsiniz! Andolsun ki; sana Rabbinden indirilen, onlardan birçoğunun taşkınlığını ve küfrünü arttıracaktır. O halde, o kâfirler güruhuna karşı gam çekme!”[223]
Yahudilerden Nahham b. Zeyd, Kardem b. Ka’b ve Bahri b. Amr, Peygamberimiz (a.s.)a gelerek:
“Ey Muhammed! Allah ile beraber ondan başka ilah bulunduğunu biliyor musun?” diye sordular.
Peygamberimiz (a.s.):
“Allah ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur ve ben bunun için gönderildim ve buna davet ediyorum” buyurdu.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[224] şöyle buyurdu:
“De ki: Şahit olmak bakımından, hangi şey daha büyük?
De ki: Benim aramla sizin aranızda Allah hakkıyla şahittir.
Şu Kur’ân, bana, sizi de, (sizden sonra kendilerine) erişecek olanları da inzar etmekliğim için vahy-olundu.
Allah ile beraber başka ilahlar da olduğuna gerçekten siz mi şahitlik ediyorsunuz?!
De ki: Ben buna asla şahitlik etmem!
De ki: O, ancak bir tek ilahtır. Sizin eş tutmakta olduğunuz şeylerle, muhakkak ki, benim hiçbir ilişiğim yoktur!”[225]
Seleme b. Selâme der ki:
“Abduleşhel oğulları mahallesinde, bizim Yahudi bir komşumuz vardı.
Bu Yahudi bir gün evinden çıkarak Abduleşhel oğullarının toplandıkları yere gelip durdu.
O zaman ben Abduleşhel oğulları içinde yaşça en genci idim.
Üzerimde Yemen işi bir aba vardı. Abaya bürünmüş olduğum halde, avlumuzda yere uzanmıştım.
Yahudi; Kıyamet gününden, ölülerin tekrar dirilmesinden, ahiret hesabından, Mizandan, Cennet ve Cehennemden bahsediyordu.
O, bunları inkâr eden, puflara tapan ve insanların öldükten sonra tekrar dirileceklerine inanmayan kimselere anlatıyordu.
Onlar, Yahudiye dönüp:
‘Ey filan! Yazıklar olsun sana!
Sen insanların öldükten sonra tekrar dirilip Cennet veya Cehenneme gideceklerine inanıyor musun?’ dediler.
Yahudi:
‘Evet! Yemin ederim ki, inanıyorum! Oradaki Cehennemde yanacağım müddet yerine, bu dünyada en büyüktandırı kızdırarak beni içine atıp sonra ağzını kapatıp sıvasalar, oradaki Cehennem azabından kurtulmak için, kabul ederdim!1 dedi.
Yahudiye:
‘Yazıklar olsun sana! Ey filan! Bu söylediğin şeylerin bir delili var mı?1 diye sordular.
Yahudi:
‘Evet, var! Şu beldelerden çıkacak olan bir peygamber bunun delilidir’ dedi ve eliyle de Mekke ve Yemen tarafına işaret etti.
Onlar, Yahudiye:
‘Peki, sen bu peygamberin ne zaman ortaya çıkacağını tahmin ediyorsun?1 diye sordular.
Yahudi, bana baktı-ki, ben o zaman orada bulunanların yaşça en küçüğü idim.
‘Şu çocuk, yaşarsa, onu görecektir!’ dedi.
Vallahi, çok geçmeden Yüce Allah resûlü Muhammed (a.s.)ı peygamber gönderdi ki, o Yahudi o zaman aramızda yaşıyordu.
Biz Resûlullaha iman ettik, o ise azgınlığı ve kıskançlığı yüzünden onu inkâr etti.
Kendisine:
‘Yazıklar olsun sana ey filan! Onun hakkında bize söylemiş olduğun şeyleri söyleyen sen değil miy­din?’ dedik.
‘Evet! Fakat, bu, o gelecek olan değildir!” dedi.[226]
Safvan b. Assai der ki:
“Ehl-i Kitabdan[227] iki Yahudi[228] den biri, öbürüne,[229] arkadaşına:
‘Haydi, şu peygambere gidelim de, İsrail oğullarının men olundukları şeyleri soralım’ dediler.[230] Arkadaşı:
‘Sen ona peygamber deme! O senin kendisine peygamber dediğini duyarsa (memnuniyetinden) dört gözlü olur!’ dedi.
Gelip soracaklarını sordular.[231]
Peygamber (a.s.):
‘1. Allah’a hiçbir şeyi şerik koşmayınız!
2. Çalmayınız!
3. Zina yapmayınız!
4. Allah’ın haram kılmış olduğu nefsi, haksız yere öldürmeyiniz!
5. Sihir (büyü) yapmayınız!
6. Riba (faiz) yemeyiniz!
7. Bir suçsuzu, öldürmesi için, devlet adamına götürmeyiniz!
8. Namuslu, iffetli bir kadına zina isnad etmeyiniz!
9. Savaştan kaçmayınız!
10. Siz Yahudilere mahsus olmak üzere, Cumartesi günü yasağına da tecavüz etmeyiniz!’ buyurunca, onlar Resûlullah (a.s.)ın ellerini ve ayaklarını öptüler ve:
‘Biz şehadet ederiz ki; sen, hiç şüphesiz, peygambersin!’ dediler.
Resûlullah (a.s.), onlara:
‘Sizin bana tâbi olmanızı ,[232] Müslüman olmanızı[233] engelleyen nedir?1 diye sordu.
Onlar:
‘Davud (a.s.), soyundan devamlı olarak peygamber gelip durması için Allah’a dua etmiştir.[234]
Eğer biz sana tâbi olur,[235] Müslüman olursak,[236] Yahudilerin bizi öldürmelerinden korkarız dediler.”[237]

Yahudi Bilginlerinden Zebîr b. Bata’nın Gerçeği Önce İkrar ve Sonra İnkâr Edişi

Yahudi bilginlerinin büyüklerinden Zebir b. Bata; babasının ölümünden sonra ve Peygamberimiz (a.s.)ın peygamber olarak gönderilişinden önce;
“Ben babamın bana okuduğu bir kitap buldum ki, içinde ‘Peygamber Ahmed karaz (selem ağacı) yurdundan çıkacaktır. Onun sıfatı da şöyle şöyle olacaktır!1 diye anılmaktadır” der dururdu.
Peygamberimiz (a.s.)ın Mekke’de zuhur ettiğini işitir işitmez, elindeki kitabı imha etti ve Peygamberimiz (a.s.)ın hal ve şanını gizledi:
“Onun hakkında hiçbir bilgi mevcut değildir” dedi.[238]

Yahudilerin Peygamberimiz (a.s.)ın Sıfatlarını Kitaplarında Okudukları ve Çocuklarına da
Öğrettikleri

Peygamberimiz (a.s.)ın peygamber olarak gönderilmesinden biraz önce, Kurayza, Nadir, Fedek ve Hayber Yahudileri de, onun sıfatlarını, hicret edeceği yerin Medine olacağını yanlarındaki kita­plarda yazılı bulmuşlardı.[239]
Benî Kurayza Yahudileri bunu çocuklarına da öğretiri erdi.[240]

Ölüm Döşeğinde Müslüman Olan Yahudi Genci

Peygamberimiz (a.s.), bir gün, Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer’in arasında yürüyüp gittiği sıra­da, kardeşinin veya kendisinin hasta olan oğluna şifa için Tevrat okuyan bir Yahudiye rastladı.
Peygamberimiz (a.s.), ona:
“Ey Yahudi! Musa’ya Tevrat’ı indirmiş ve İsrail oğullarına denizi yarmış olan Allah aşkına doğru söyle! Sen Tevrat’ında benim na’tımı, sıfatımı ve zuhur edeceğim yeri yazılı bulmadın mı?” diye sordu.
Yahudi, başıyla işaret ederek:
‘Hayır!’ demek istedi.
Yahudinin yeğeni veya oğlu, bu inkâra dayanamadı:
“Musa’ya Tevrat’ı indiren, İsrail oğullarına denizi yaran Allah için şehadet ederim ki; o, senin natını, sıfatını, zamanını ve zuhur edeceğin yeri kitabında yazılı bulmuştur.
Ben şehadet ederim ki; Allah’tan başka ilah yoktur.
Sen de Allah’ın resûlüsün!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.):
“Yahudiyi arkadaşınızın başucundan kaldırınız!” buyurdu.
O sırada, hasta gencin de ruhu kabzolundu.
Allah ondan razı olsun!
Peygamberimiz onun cenaze namazını kıldı.[241]

Necidlinin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Tevrat ve İncil’de Bildirilenleri İtiraf Edişi

Ashabdan Feletan b. Âsım’ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz (a.s.), bir gün Mescidinde ashabıyla birlikte otururken, birisinin gezindiğini gördü. Ona:
“Ey filan!” diyerek seslendi.
O da:
“Buyuryâ Rasûlallah!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.):
“Sen benim Resûlullah olduğuma şehadet ediyor musun?” diye sordu.
Adam:
“Hayır!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.), ona:
“Sen Tevrat okur musun?” diye sordu.
Adam:
“Evet!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.), ona:
“Sen İncil de okur musun?” diye sordu.
Adam:
“Evet!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.), ona:
“Sana and veriyorum: Sen beni Tevrat ve İncil’de yazılı bulmadın mı?” diye sordu.
Adam:
“Senin sıfatında, senin gibi birinin, senin çıktığın yerden ortaya çıkacağını yazılı bulduk.
Amma, biz onun içimizden çıkmasını umuyorduk.
Sen ortaya çıkınca, baktık ki, sen bizim umduğumuz değilsin!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.), ona:
“Sen nerelisin?” diye sordu.
Adam:
“Necidliyim! O çıkacak peygamberin-korkusuz olarak Cennete girecek-yetmiş bin kişilik ümmetindenim.
Sizler ise azıcıklarsınız!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.), kelime-i tevhid ve tekbir getirerek:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; ben, o peygamberim!
Benim ümmetim de yetmiş binden, yetmiş binden, yetmiş binden çoktur!” buyurdu.[242]

Hıristiyan Kıskançlığı ve İnkârcılığından da Bir Örnek

Uteybe’nin azadlı kölesi Sehl, anası ve amcasının himayesinde bir yetim olup, Hıristiyandı ve İncil okurdu.
Sehl der ki:
“Amcamın (İncil) Mushaf’ını alıp okurken, bir yaprağı geçeceğim sırada, yazısı hoşuma gitmedi. Yaprağı elimle yokladığım zaman, yaprağın diğerine tutkalla yapıştırılmış olduğunu gördüm.
Yaprağı birbirinden ayırınca, içinde Muhammed (a.s.)ın sıfatlarını yazılı buldum:
‘O, ne kısa, ne de uzun boyludur.
Ak tenlidir.
İki bölük halinde örgülü saçlıdır.
İki omuzunun arasında peygamberlik hâtemi vardır.
Çoğu zaman, dizlerini dikip iki elini kavuşturarak oturur.
Sadaka kabul etmez.
Merkebe ve deveye biner.
Davar sağar.
Eskimiş gömleği giyer. Böyle yapan kişi kibirden uzak olur; işte o böyle yapar.
O İsmail’in soyundandır.
Kendisinin ismi Ahmed’dir!”
Kendisinin sıfatlarını buraya kadar okuyup bitirdiğim zaman, amcam geldi. Yapışık yaprağı ayırdığımı görünce, beni dövdü ve:
‘Şu yaprağı açmak, okumak senin neyine gerek?!’ dedi.
Ben:
‘Onun içinde Ahmed Peygamber ((a.s.))ın sıfatları var!’ dedim.
Amcam:
‘O artık bundan sonra gelmeyecektir1 dedi.”[243]

Peygamberimiz (a.s.)ın Yumuşak Huyluluğunun Bir Yahudiyi Müslüman Edişi

Peygamberimiz (a.s.) bir Yahudiden belli bir vade ile 30 dinar borç almıştı.
Yahudi borç vadesinin bitmesine daha bir gün varken, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelip:
“Ey Muhammedi Hakkımı öde!
Zaten siz Abdulmuttalib oğulları borcunuzun vaktini geçirir, uzatır durursunuz!” dedi.
Hz. Ömer, ona:
“Ey habis Yahudi! Vallahi, eğer Resûlullahın evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.), Hz. Ömer’e:
“‘Allah seni yarlıgasın ey Hafs’ın babası! Biz, senden, bu davranışından başkasını beklerdik:
Sen bana borcumu güzellikle ödememi söyleyecek, ona da, hakkının tahsilinde yardımcı olmakla birlikte, alacağını isterken daha nazik davranmasını tavsiye edecektin!?” buyurdu.
Peygamberimiz (a.s.)ın bu derece uysal ve yumuşak davranışı, Yahudinin Peygamberimiz (a.s.)ın yumuşak huyluluğu hakkında Tevrat’tan edinmiş olduğu bilgiyi azaltmadı, arttırdı.
Peygamberimiz (a.s.), Yahudiye:
“Ey Yahudi! Senin bendeki alacağının müddeti ancak yarın sabah dolacaktır!” buyurduktan sonra, Hz. Ömer’e:
“Ey Hafs’ın babası! Onunla birlikte bahçeye git!
Beğenirse, ona şu kadar sa’ hurma ver ve hakkından biraz fazla da ver.
Verirken, ‘Sana şu kadar da fazla veriyorum’ de!
Razı olmazsa, ona bahçeden şu kadar daha fazla ver!” buyurdu.
Yahudi, bahçeye gidip gördü ve beğendi.
Hz. Ömer ona Peygamberimiz (a.s.)ın dediği kadar hurma verdi.
Emir buyurulan fazlayı da ödedi.
Yahudi, hurmaları teslim alınca:
“Ben şehadet ederim ki; Allahtan başka ilah yoktur! Muhammed de Allah’ın Resûlüdür!” dedikten ve Peygamberimiz (a.s.)ın bütün sıfatlarıyla ve özellikle hilm sıfatıyla tavsif buyurulduğunu gördüğünü ve sırf bunu anlamak için ona bu şekilde davrandığını açıkladıktan sonra, Hz. Ömer’e:
“Sen şahit ol ki; bu hurma ile birlikte, malımın bir kısmını Müslümanların yoksullarından bir kısmına bağışladım” dedi.
Yüz yaşlarında bulunan tek ihtiyar dışında, bütün ev halkıyla birlikte Müslüman oldu.[244]
Allah ondan ve onun Müslüman olan ev halkından razı olsun![245]

Yahudi Bilginlerinden Başlıcaları

Peygamberimiz (a.s.) Medine’ye hicret edip geldiği zaman, Medine’de ve Medine’nin çevresinde pek çok Yahudi bilgini vardı.
Bunlar, Peygamberimiz (a.s.)a ve İslâmiyete karşı açıktan cephe almışlardı.
Yahudi bilginlerinin bütün düşmanlıkları, peygamberliğin kendilerinden alınıp Araplara verilmesin­den duydukları kıskançlık ve kinden ileri geliyordu.
Bunlar; Evs ve Hazrec kabilesi müşrik ve münafıklarından birçoklarını da kandırarak kendi safları­na çekmeye muvaffak olmuşlar, Peygamberimiz (a.s.)ı yalanlamak ve İslâmiyeti reddetmekte birleşmişlerdi.
Yahudi bilginleri, Peygamberimiz (a.s.)ı uğraştırmak, müşkil duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla birçok karışık, dolaşık sorular sormaktan da geri durmazlardı.
Muhtelif kabilelere mensup bulunan bu Yahudi bilginlerinden başlıcalan şunlardı:
Nadir oğulları kabilesinden olanlar:
1- Huyey b. Ahtab,
2- Ebu Yâsir b. Ahtab,
3- Cüdeyyb. Ahtab,
4- Sellam b. Mişkem,
5- Kinane b. Rebi1 b. Ebi Hukayk,
6- Sellam b. Ebi Hukayk (Ebû Râfi1 AVer)
7- Rebi1 b. Rebi1 b. Ebi Hukayk,
8- Amr b. Cahhaş,
9- Ka’b b. Eşref,
10- Haccac b. Amr,
11- Kardem b. Kays.[246]
“Şu muhakkak ki, küfredenleri inzaretsen de, etmesen de, onlarca birdir; inanmazlar. Allah onların kalbleri üzerine de, kulakları üzerine de mühür basmış, gözlerinin üzerine bir de perde çekmiştir. En büyük azab da onlar içindir”[247] mealli âyetlerin Huyey b. Ahtab’la kardeşleri hakkında nazil olduğu rivayet edilir.[248]
Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan Sahr b. Hart Medine’ye geldikçe Sellam b. Mişkem’e konuk olur, ondan gördüğü bol ikramdan memnun kalırdı.
Peygamberimiz (a.s.)a zehirli koyun kebabı ikram eden de, bu Sellam b. Mişkem’in karısı Zeyneb binti Haris idi.
Sa’febe oğulları kabilesinden o tan Yahudi bilginleri:
12- Abdullah b. Suriya Aver,
13- İbn Saluba,
14- Muhayrık.
Hicaz’da, o zaman, Tevrat’ı İbn Suriya kadar iyi bilen Yahudi bilgini yoktu. Başlangıçta İslâm’a düşmanlık gösteren Muhayrık ise daha sonra Müslüman olmuş ve Uhud savaşında şehit düşmüştür. Allah ondan razı olsun!
Kaynuka oğuiian kabilesinden olan Yahudi bilginleri:
15- Zeyd b. Lasit (veya Lusayt),
16- Sa’db.Huneyf,
17- Mahmud b. Seyhan,
18- Uzeyz b. Ebi Uzeyz,
19- Abdullah b. Sayf (veya Dayt),
20- Süveyd b. Haris,
21- Rifaa b. Kays,
22- Finhas,
23- Eşya’,
24- Numan b. Eda’,
25- Bahri b. Amr,
26- Şe’s b. Adiyy,
27- Şe’s b. Kays,
28- Zeyd b. Haris,
29- Sükeyn b. Ebi Sükeyn,
30- Adiyy b. Zeyd,
31- Numan b. Ebi Evfa,
32- Numan b. Amr,
33- Ebu Enes,
34- Mahmud b. Dahya,
35- Malik b. Sayf (veya Dayf),
36- Ka’bb.Raşid,
37- Âzer,
38- Rafi’ b. Ebi Rafi’,
39- Helid,
40- Ezar b. Ebi Ezar (veya Azer b. Azer),
41- Rafi’ b. Haris,
42- Rafi’ b. Hureymile,
43- Rafi’ b. Harice,
44- Malik b. Avf,
45- Rifaa b. Zeyd,
46- Abdullah b. Selam,
Abdullah b. Selam Yahudi bilginlerinin en bilgilisi olup, Müslüman olunca, Husayn olan adını Peygamberimiz (a.s.) Abdullah’a çevirmiştir.
Allah ondan razı olsun!
Benî Kurayza kabilesinden olan Yahudi bilginleri:
47- Zebir b. Bata,
48- Gazzal b. Şemvil,
49- Ka’b b. Esed,
50- Şemvil b. Zeyd,
51- Cebel b. Amr,
52- Nehham b.Zeyd,
53- Kardem b. Ka’b,
54- Vehb b.Zeyd,
55- Nafi’b.EbiNafi’,
56- Ebu Nafi’,
57- Adiyy b. Zeyd,
58- Haris b.Avf,
59- Kardem b. Zeyd,
60- Üsame b. Habib,
61- Rafi’ b. Rümeyle,
62- Cebel b. Ebi Kuşeyr,
63- Vehb b.Yehuda,
Zurayk oğulları kabilesinden olan Yahudi bilgini:
64- Lebid b. A’sam.
Harise oğulları kabilesinden olan Yahudi bilgini:
65- Kinane b. Suriya.
Amr b. Avf oğulları kabilesinden olan Yahudi bilgini:
66- Kardem b. Amr.
Neccar oğulları kabilesinden olan Yahudi bilgini:
67- SiItıile b. Berham.
Bunlardan, Abdullah b. Selam ile Muhayrık hariç, hepsi Peygamberimiz (a.s.)a, ashabına düşmanlık, kötülük eden, kötü maksatlarla sorular soran Yahudi bilginlerinden başlıcalan idiler.[249]

Yahudi Bilginlerinin Birtakım Sorular Sorarak Peygamberimiz (a.s.)ı Oyalamaya
Çalışmaları

1. Rivayete göre İbn Abbas demiştir ki:
“Bir gün,[250] Yahudi bilginlerinden bir topluluk, Resûlullah (a.s.)a geldiler:[251]
‘Ey Ebu’l-Kâsım[252] Ey Muhammed![253] Peygamberden başka kimsenin bilemeyeceği[254] dört şeyi sana soracağız.[255]
Sen bunu yapar (sorularımızı cevaplarsan, biz sana tâbi olur, seni doğrular, sana inanırız dediler.[256]
Resûlullah (a.s.), onlara:
‘Siz istediğiniz şeyi sorunuz.
Eğer ben sizin sorduğunuz şeyi söyler,[257] size haber verirsem, beni doğrulayacağınıza,[258] İslâmiyet üzere bana tâbi olacağınıza[259] Allah ahd ve misakıyla[260] ve Yâkub ((a.s.))’un oğullarından aldığı söz üzere[261] söz veriniz’ buyurdu.
Yahudi bilginleri:
‘Olur.[262]
1. Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yâkub (a.s.)ın) kendisine haram kıldığı yemeğin
hangisi olduğunu bize haber ver?
2. Kadının dölsuyu, erkeğin dölsuyu nasıldır, bize haber ver?
3. Dölsuyundan erkek nasıl olur ve dişi nasıl olur, bize haber ver?
4. Son zamanda gelecek olan şu ümmî peygamberin uykusu nasıldır ve meleklerden dostu hangi­
sidir, bize haber ver?’ dediler.
Resûlullah (a.s.):
‘Ben sorduğunuz şeyleri size haber verecek olursam muhakkak bana tâbi olacağınıza, Allah ahdiyle söz veriniz1 buyurdu.
Yahudi bilginleri Resûlullah (a.s.)a istediği sözü verdiler.
Bunun üzerine, Resûlullah (a.s.):
‘Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah aşkına,[263] Allah’ın İsrail oğullarıyla geçen günleri aşkına![264]
Siz İsrail (Yâkub (a.s.))’in şiddetli bir hastalığa tutulup hastalığının uzaması üzerine, Yüce Allah şifa verirse hastalığından kurtarırsa kendisine en sevdiği içeceği ve en sevdiği yiyeceği haram kıl­mayı adadığını ve en sevdiği yiyeceğin deve eti, en sevdiği içeceğin de deve sütü olduğunu bilmez misiniz?’ diye sordu.
Yahudi bilginleri:
‘Allah için, evet!1 dediler.
Resûlullah (a.s.):
‘Allah’ım! Onların üzerine şahit ol!’ dedi.[265]
‘Musa’ya Tevrat’ı indiren ve Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah aşkına!
Erkeğin dölsuyunun beyaz ve yoğun, kadının döl suyunun ise sarı ve ince olduğunu;
Erkeğin dölsuyu kadının dölsuyuna üstün gelirse, Allah’ın izniyle çocuğun erkek olup ona ben­zediğini;
Kadının dölsuyu erkeğin dölsuyuna üstün gelirse, Allah’ın izniyle çocuğun kız olduğunu bilmez misiniz?’ diye sordu.
Yahudi bilginleri:
‘Allah için, evet!1 dediler.
Resûlullah (a.s.):
‘Allah’ım! Onların üzerine şahit ol!’ dedi ve:
‘Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah aşkına!
Şu ümmî olan peygamberin gözünün uyuduğunu, fakat kalbinin uyumadığını bilmez misiniz?’ diye sordu.
Yahudi bilginleri:
‘Allah için, evet!1 dediler.
Resûlullah (a.s.):
‘Allah’ım! Şahit ol!’dedi.
Yahudi bilginleri:
‘Şimdi, sen bize, meleklerden dostun olanı da söyle!
Onun hakkında seninle ya birleşiriz, ya da ayrılırız’ dediler.
Resûlullah (a.s.):
‘Benim dostum Cebrail (a.s.)dır.
Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, Cebrail ((a.s.)) onun dostu olmasın!’ buyurdu.
Yahudi bilginleri:
‘İşte, biz bu hususta senden ayrılırız!
Eğer senin dostun ondan başka bir melek olsaydı, muhakkak sana uyar ve seni doğrulardık1 dedil­er.
Resûlullah (a.s.):
‘Sizin onu doğrulamanıza engel olan nedir?’ diye sordu.
Yahudi bilginleri:
‘O, bizim düşmanımızdır1 dediler.[266]
Resûlullah (a.s.):
‘Allah aşkına! Allah’ın İsrail oğullarıyla geçen günleri aşkına!
Siz bana Cebrail’in geldiğini bilmez misiniz?’ diye sordu.
Yahudi bilginleri:
‘Allah için, evet! Biliriz!
Fakat, ey Muhammedi O bize düşmandır!
O ancak şiddet için, kan dökmek için gelen bir melektir.
Eğer o böyle olmasaydı, biz sana tâbi olurduk’ dediler.”[267]
Bunun üzerine, inen âyetlerde[268] şöyle buyuruldu:
“De ki: Kim Cibril’e düşmansa, bilsin ki; o Kur’ân’ı, kendisinden önceki kitablan tasdik edici ve mü’minlere bir hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere senin kalbine-Allah’ın izniyle-o indirmiştir.
Her kim Allah’a, Allah’ın meleklerine ve peygamberlerine, Cebrail ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki; Allah da, kâfirlerin düşmanıdır.
Andolsun ki; Biz sana apaçık mucizeler indirdik. Bunları ancak fâsıklar inkâr ederler.
Ne zaman bir andlaşma ile bağlansalar, içlerinden bir grup onu bozup atıverecek, öyle mi?!
Zaten onların çoğu inanmazlar.”[269]

Yahudi Bilgini Şe’s b. Kays’ın Ensarı Birbirine Düşürüşü

Kaynuka oğulları Yahudilerinin bilginlerinden olan Şe’s b. Kays, yaşlı kalbinde Müslümanlara karşı çok kin ve kıskançlık bağlayan, küfrü katı bir adamdı.
Peygamberimiz (a.s.)ın Evs ve Hazrec kabilelerine mensup sahabilerinden bir cemaatın oturup konuştuklarını, Cahiliye devrinde aralarında varolan düşmanlığın İslâmiyet sayesinde kalkarak aralarının düzeldiğini görünce, kızdı ve:
“Bu beldelerde Kayle oğullarının [Ensarın] ileri gelenleri biraraya gelip toplandılar hal?
Hayır! Vallahi onların cemaat ve eşrafı oralarda toplandı mı, biz onlarla hiçbir zaman karar kılamayız” dedi.
Müslümanların yanında bulunan Yahudi gencini çağırdı ve ona:
“Şunların yanına var, yanlarında otur.
Sonra da, daha önce Buas gününde aralarında geçenleri an; o zaman birbirlerine karşı söylemiş oldukları şiirlerden bazılarını da oku” dedi.
Buas gününde zafer Hazrecîlere karşı Evste idi.
O gün, Evs’in başında Hudayr b. Simakel-Eşhelî, Hazrecilerin başında da Amrb. Numan el-Beyâzî vardı.
İkisi de öldürülmüşlerdi.
Yahudi genci, Şe’s’in emrini yerine getirdi.
Bunun üzerine, orada bulunan, Evs ve Hazrec’e mensup sahabiler konuşmaya, tartışmaya ve bir­birlerine karşı övünmeye başladılar.
Evs kabilesinden Evs b. Kayzî ile Hazrec kabilesinden Cebbar b. Sahr, birbirlerine meydan okudu­lar ve birbirlerine:
“İsterseniz başa dönelim!” dediler.
Her iki kabile mensupları kızdılar ve:
“Yapalım! Buluşma yeriniz Sahîre (Harre)’dir! Silah başına! Silah başına![270] Ey Âl-i Evs! Ey Âl-i Hazrec!” diyerek, iki taraf kabilelerine seslendiler, silahlandılar, çarpışmak için toplandılar![271]
Peygamberimiz (a.s.), bunu haber alır almaz, Muhacirlerden, yanında bulunan sahabi-leriyle birlikte hemen oraya vardı ve:
“Ey Müslümanlar cemaatı! Allah! Allah!
Allah sizi İslâmiyete hidayet ettikten ve onunla şereflendirdikten, Cahiliye işlerini sizden kesip attık­tan ve sizi küfürden kurtardıktan, kalblerinizi birbirinize ısındırıp birleştirdikten sonra ve ben de aranızda bulunduğum halde, demek siz o Cahiliye davasıyla ayaklandınız ha?!” buyurunca;[272] Evs ve Hazrec kavmi, kendilerini birbirine düşürecek, aralarını bozacak olan bu davranışlarının şeytandan geldiğini, Yahudi düşmanlarının kurdukları tuzaklardan olduğunu anladılar. Ağlayarak birbirlerinin boyunlarına sarıldılar.
Peygamberimiz (a.s.)la birlikte, söz dinler ve itaat eder oldukları halde oradan ayrıldılar.[273]
Yüce Allah, Allah düşmanı Şe’s b. Kays’ın tuzağını böylece söndürdü.[274] İndirdiği âyette[275] şöyle buyurdu:
“De ki: Ey Ehl-i Kitab! Kendiniz (İslâm dininin hak olduğunu kitablarınızda okuyan) şahitler olduğunuz halde, iman edenleri Allah yolundan-onda bir eğrilik aramaya yeltenerek-niçin döndürmeye çalışıyorsunuz?! Şüphe yok ki, Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”[276] Yüce Allah, Evs b. Kayzî ile Cebbar b. Sahr ve her ikisinin kabilelerinden yanlarında bulunanlar hakkında indirdiği âyetlerde de:[277]
“Ey iman edenler! Eğer kendilerine Kitab verilenlerin içinden herhangi bir zümreye boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra döndürüp kâfirler yaparlar.
Halbuki, siz nasıl küfredersiniz ki; hepinizin karşısında Allah’ın âyetleri okunup durmakta, O’nun resûlü de içinizde bulunmaktadır.
Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, muhakkak ki, o doğru yola iletilmiştir.
Ey iman edenler! Allah’tan, nasıl korkmak lazımsa, öylece korkunuz!
Sakın, siz Müslümanlar olmaktan başka bir sıfatla can vermeyiniz!
Hepiniz toptan Allah’ın ipine sımsıkı sanlınız, parçalanıp ayrılmayınız.
Allah’ın, üzerinizdeki nimetini düşününüz.
Hani, siz birbirinizin düşmanlar idiniz de, O, kalblerinizi İslâm’a ısındırıp birleştirmişti.
İşte, O’nun bu nimeti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz.
Ve yine, siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtardı.
İşte, Allah size âyetlerini böylece, apaçık bildiriyor-tâ ki doğru yola eresiniz.
Bir de içinizden öyle bir cemaat bulunsun ki, onlar herkesi hayra çağırsın; iyliği emretsin, kötülükten vazgeçirmeye çalışsın!
İşte onlar murada erenlerin ta kendisidirler.
Siz, kendilerine apaçık deliller, ayetler geldikten sonra parçalanıp aynlanlar, ihtilafa düşenler gibi olmayınız!
İşte onların hali! En büyük azab onlarındır.”[278]

Yahudi Bilginlerinin Müşrikliği Müslümanlıktan Üstün Göstermeye Kalkışmaları

Yahudi bilginlerinden:
1. Huyey b. Ahtab,
2. Sellam b. Ebi Hukayk,
3. Ebu Ammar,
4. Vahvah b. Âmir,
5. Hevze b. Kays, Mekke’de Kureyş müşriklerinin yanına vardıkları zaman, Kureyş müşrikleri bir­
birlerine:
“Bunlar Yahudilerin bilginleridir, ilk Kitabı bilenlerdir.
Bunlara sizin dininizin mi, yoksa Muhammed’in dininin mi daha hayırlı olduğunu bir sorun bakalım?” dediler.
Sordular.
Yahudi bilginleri, Kureyşlilere:
“Bilakis, sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır.
Siz ondan ve ona uyanlardan daha doğru yoldasınız” dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde[279] şöyle buyurdu:
“Bakmadın mı, şu kendilerine Kitabdan biraz nasip verilenlere?
Kendileri cibt ve tâğuta (Allah’tan başka şeylere) inanırlar (taparlar).
Küfredenler için de:
‘Bunlar iman edenlerden (Müslümanlardan) daha doğru bir yoldadır’ derler.
Bunlar Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir.
Allah kime lanet ederse, artık ona hakikî hiçbir yardımcı bulamazsın!”[280]

Yahudi Bilginlerinden Münafık Olarak Müslüman Olanlar

Yahudi bilginlerinden, kötü maksatla[281] İslâm’a sığınan ve münafık olarak Müslüman olanlar vardı.
Kaynuka oğulları Yahudi bilginlerinden münafık olanlar:
1- Sa’d b. Huneyf,
2- Zeyd b. Lusayt.[282]
3- Numan b. Evfa b. Amr,
4- Osman b. Evfa,[283]
5- Süveyd,
6- Dâis,
7- Malik b. Ebi Kavkal.[284]
Peygamberimiz (a.s.); Hicr’den kalkıp Tebük’e doğru gittiği ve bir konak yerinde konaklayıp sabaha çıktığı zaman, Peygamberimiz (a.s.)ın devesi Kasvâ kayboldu.
Ashabı onu aramaya gittiler.[285]
Ensardan Umâre b. Hazm’ın konvoyu içinde Yahudi münafıklarından Zeyd b. Lusayt bulunuyordu.
Umâre b. Hazm Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunduğu sırada, Zeyd b. Lusayt:
“Kendisinin peygamber olduğunu söyleyen ve size gök haberlerinden haberler veren, Muhammed değil midir? Halbuki o, devesi nerededir; bilmiyor!?” diyerek söylendi.
Peygamberimiz (a.s.):
“Adamın, münafıkın biri:
‘Muhammed, kendisinin bir peygamber olduğunu, size gök emriyle haber verdiğini söylüyor.
Halbuki, devesi nerededir; bilmiyor!1 diyor.
Vallahi, gerçekten de ben birşeyi, Allah bana bildirmedikçe, bilemem!
Fakat, Allah şimdi onu bana gösterdi:
O, işte şu vadinin içinde, vadinin içindeki şı’bda ve şı’b’ın da şöyle şöyle olan tarafında; bir ağaç onu yularından tutmuş bulunuyor!
Haydi, gidiniz de, onu bana getiriniz!” buyurdu.
Hemen gittiler, deveyi getirdiler.
Umare b. Hazm, konvoyuna döndü ve:
“Vallahi, Resûlullah (a.s.) az önce bize şaşılacak birşey söyledi. Bir adamın söylemiş olduğu sözü, Allah, resûlüne haber vermiş! Adam şöyle şöyle söylemiş!” diyerek Zeyd b. Lusayt’ın söylediklerini tekrarlayınca, o sırada Umâre b. Hazm’ın konvoyunda olup Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunmayanlardan bir adam, (Umare b. Hazm’ın kardeşi) Amr b. Hazm:
“Vallahi, bu sözü, sen yanımıza gelmeden önce Zeyd söyledi!” dedi.
Amr b. Hazm hemen Zeyd’in üzerine yürüyüp boynuna vurmaya başladı ve:
“Ey Allah’ı n kul lan! Yanı m a geliniz!
Meğer Allah’ın belası benim konvoyumun içinde imiş de, ben bilmiyormuşum!
Hemen çık, git konvoyumdan ey Allah düşmanı! Sakın bana arkadaş olma!” dedi.[286]
Malik b. Kavkal, Peygamberimiz (a.s.)ın haberlerini Yahudilere taşırdı.[287]
Kurayza oğulları Yahudi bilginlerinden münafık olanlar:
8- Rafi’ b. Hureymile,
9- Silsile b. Şerham,
10. Ki nane b. Suriya,
11. Rifaa b.Zeyd b. Tâbût.[288]
Rafi’ b. Hureymile öldüğü zaman, Peygamberimiz (a.s.):
“Bugün, münafıkların büyüklerinden bir büyük münafık öldü!”[289]
Rifaa b. Zeyd b. Tâbut hakkında da:
“O, kâfirlerin büyüklerinden biridir!” buyurmuştur.
Beni Mustalık gazasından dönülürken, esen rüzgârdan Müslümanlar korktuğu sırada, Peygamberimiz (a.s.) “Korkmayınız!” buyurup kâfirlerin büyüklerinden birisinin öldüğünü haber vermiş; Medine’ye gelinince, Rifaa b. Zeyd’in rüzgâr estiği günde öldüğü anlaşılmıştır.[290]

Yahudilerle Düşüp Kalkan Ensar Münafıkları

Amr b. Avf oğullarından:
1- Züvey b. Haris,
Hubeyb oğullarından:
2- Cülas b. Süveyd,
3- Haris b. Süveyd.
Cülas; Tebük gazasında Peygamberimiz (a.s.)dan geride kalan kimselerden olup, Peygamberimiz (a.s.) aleyhinde:
“Andolsun, bu adam doğru ise, biz eşeklerden daha kötüyüzdür!” demişti.
Cülas’ın üvey oğlu olan Umeyr b. Sa’d:
“Vallahi ey Cülas! Sen bana insanların en sevgilisisin ve cömertlik bakımından benim katımda insanların en iyisi ve en güzelisin ve hoşa gitmeyen birşeyin kendisine isabet etmesi bana en ağırve en güç gelenisin!
Fakat sen öyle bir söz söyledin ki, eğer onu senin aleyhine açıklarsam, seni perişan ve rüsvay eder­im!
Eğer o sözünün karşısında susarsam, dinim helak olur!
Bunlardan biri, bana ötekinden daha kolaydır!” dedikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a gidip Cülas’ın söylediği şeyi anlattı.
Cülas, Peygamberimiz (a.s.)ın huzurunda Allah’a yemin ederek:
“Umeyr benim hakkımda muhakkak yalan söylemiştir. Ben Umeyr b. Sa’d’ın söylediği şeyi söylemedim!” dedi.
Bunun üzerine, Yüce Allah, Cülas hakkında indirdiği âyette[291] şöyle buyurdu:
“Onlar (söyledikleri sözü) söylemedikleri hakkında Allah’a yemin ediyorlar.
Andolsun ki, onlar o küfür kelimesini söylemişlerdir.
Onlar Müslümanlıklarını açıkladıktan sonra da kâfir oldular.
Onlar, başaramadıklar birşeye de yeltendiler.
Halbuki, intikam almaya yeltenmeleri için, Allah ile peygamberinin lütuf ve inayetiyle onlan zengin-leştirmiş olmasından başka da (bir sebep) yoktu.
Eğer (nifaktan) tevbe ederlerse, onlar için hayırlı olur.
Yüz çevirirlerse, Allah onlan dünyada da, ahirette de pek acıklı bir azaba uğratır; yeryüzünde onlar için ne bir yar, ne de bir yardımcı vardır artık!”[292]
L evzan oğullarından:
4- Nebtel b. Haris.
Peygamberimiz (a.s.), bunun hakkında:
“Kim şeytana bakmak isterse, Nebtel b. Hâris’e baksın!” buyurmuştur.
Nebtel; iri yapılı, uzun boylu, tepesinin saçı kabarık, kıpkızıl gözlü, siyahımsı kızıl yanaklı bir adamdı.
Peygamberimiz (a.s.)in yanına gelir, onunla konuşur, onu dinler, onun sözlerini münafıklara nakleder ve:
“Muhammed ancak bir kulaktır!
Kim ona birşey haber verirse, onu doğrular!” derdi.
Cebrail (a.s.), Nebtel’in sakınılacak bir adam olduğunu bildirmiştir.
Yüce Allah, onun hakkında indirdiği âyette[293] şöyle buyurdu:
“(Yine o münafıkların) içinde öyleleri vardır ki, peygamberi incitirler ve ‘O bir kulaktır!1 derler.
De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır!
Allah’a inanır, mü’minler(in sözün)e inanır.
İçinizden, iman edenler için de, bir rahmettir o!
Allah Resûlünü incitenler (yok mu, işte) en acıklı azab onlarındır.”[294]
Dubay’a oğullarından:
5- Ebu Habibe b. Ez’ar,
Ebu Habibe, Dırar mescidini yapanlardandı.
6- Muatfib b. Kuşayr,
7- Rafi b.Zeyd,
8- Bişr.
Bunlarla Müslümanlar arasında çıkan bir ihtilaf üzerine, Müslümanlar Peygamberimiz (a.s.)a, bunlar da kâhinlere başvurmuşlardı.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[295] şöyle buyurdu:
“Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da her halde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bakmadın mı ki, -onlar, kendini inkâr etmeleriyle emrolundukları halde-yine sihirbazın huzu­runda muhakeme olunmalarını isterler. Şeytan da onları (bir daha dönemeyecekleri kadar) uzak bir sap­kınlıkla büsbütün saptırmak ister.”[296]
Muattib b. Kuşayr, Uhud gününde de, şöyle demişti:
“Eğer bize bu işten birşey (bir pay) olsaydı, burada öldürülmezdik!”
Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyette[297] şöyle buyurdu:
“… Bir zümre de, canları sevdasına düşmüş, Allah’a karşı, Cahiliye zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve ‘Bu işten bize ne?1 diyorlardı.
De ki: Bütün iş Allah’ındır!
Onlar, sana açıklayamayacaklarını içlerinde saklıyorlar ve:
‘Bu işten birşey (bir pay) olsaydı, burada öldürülm ezdik!’ diyorlardı.
Onlara de ki: ‘Siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine muhakkak, yatacakları (vurulup düşecekleri) yerlere çıkıp gidecekti.
(Allah, bunu) sinelerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için (yaptı).1
Allah, sinelerdeki özü hakkıyla bilendir.”[298]
Muattib b. Kuşayr, Hendek savaşı gününde de;
“Muhammed bize Kayserin hazinelerini yiyeceğimizi va’d ediyor. Halbuki bizden birisi abdest boz­maya giderken bile güvenlik içinde bulunamıyor!” demişti.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[299] şöyle buyurdu:
“O vakit, münafıklar ile kalblerinde bir hastalık bulunanlar; Allah ve Resûlü bize bir aldatıştan başka birşey va’d etmemiş!’ demişlerdi.”[300]
9- Sehl b. Huneyf’in kardeşi Abbad b. Huneyf,
10- Bahzac,
11- Amr b. Hizam,
12- Abdullah b. Nebtel.
Bunlar, Dırar mescidini yapanlardandı.
Sa’lebe oğullarından:
13- Cariye b. Âmir,
14- Yezid b. Cariye b. Âmir,
15- Mücemmi’ b. Cariye b. Âmir.
Bunlarda, Dırar mescidini mescid edinenlerdendi.
Ümeyye oğullarından:
16- Vedia b. Sabit.
Dırar mescidini yapanlardan ve:
“. . . Andolsun ki, biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk!” diyenlerdendi.
Yüce Allah, haklarında indirdiği âyette[301] şöyle buyurdu:
“Şayet kendilerine sorsan, ‘Andolsun ki, biz ancak lafa dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk!’ derler. De ki: Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun resûlü ile mi eğleniyordunuz?!
Siz özür dilemeye kalkmayın!
Siz, iman ettiğinizi söyledikten sonra, küfrettiniz!
İçinizden bir zümreyi affetsek bile, diğer zümreyi, onlar cürümlerinde ısrar eden kimseler oldukları için, azabımıza uğratacağız.
Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin parçasıdırlar.
Onlar kötülüğü emreder, iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar.
Ellerini yumarlar.
Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu!
Şüphe yok ki, münafıklar fâsıkların ta kendisidirler!
Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, bütün kâfirlere de, kendileri içinde temelli kalmak üzere, Cehennem ateşini va’d etti. Bu, onlara yeter!
Allah onları rahmetinden kovdu! Onlara bitmez tükenmez bir azab vardır.”[302]
Ubeyd b. Zeyd oğullarından:
17- Hizam b. Halid.
Dırar mescidi evinde yapılmış olan kişidir.
Nebit oğullarından:
18- Mirba’ b. Kayzî,
Bu adam, Peygamberimiz (a.s.) Uhud’a giderken önüne çıkıp, bahçesinden geçirmek iste­memiş:
“Ey Muhammed! Eğer sen gerçekten peygambersen, bahçemin içinden geçmeni sana helal etmem!” diye konuşmuş ve eline bir avuç toprak alıp:
“Vallahi, ben bu toprağın senden başkasına değmeyeceğini bilsem, onu sana atardım!” demiş; Müslümanlar onu öldürmeye kalkıştıkları zaman, Peygamberimiz (a.s.):
“Bırakınız onu! O kördür! Onun kalbi de kördür! Görüşü de kördür!” buyurmuştur.
Abduleşhellerin kardeşi Sa’d b. Zeyd, yayı ile vurup onun başını yarmıştı.
19- Mirba’ b. Kayzî’nin kardeşi Evs b. Kayzî.
Hendek savaşı gününde, Peygamberimiz (a.s.)a:
“Yâ Rasûlallah ! Evlerimiz açık bir haldedir. Bize izin ver de onlara dönelim!” demiştir. Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyette[303] şöyle buyurmuştur:
“… Onlardan bir kısmı da, ‘Gerçekten, evlerimiz açıktır!1 diyerek Peygamberden izin istiyordu. Halbuki, onların evleri açık değildi. Onlar kaçmaktan başka birşey arzu etmiyor!ardı .”[304]
Zafer oğullarından:
20- Hâtıb Ümeyye b. Râfi’,
İri yapılı ihtiyar bir kimse olup, kendisinin Yezid b. Hâtib isminde Müslüman ve hayırlı bir oğlu vardı ki, Uhud savaşı gününde yaralanmış ve Zafer oğullarının evine götürülmüştü.
Kendisi ölmek üzere iken, oradaki Müslüman erkek ve kadınlar onun yanına toplanmışlardı. Kendisini Cennetle müjdeledikleri zaman, babası Hâtıb, münafıklığını açığa vurarak: “Evet! Vallahi, yüzerlik otundan bir Cennet! Vallahi bu zavallıyı aldattınız!” demiştir.
21- Büşeyr b. Ubeynk.
Kendisi iki zırh hırsızı Ebu Tu’ma olup, Yüce Allah onun hakkında indirdiği âyette[305] şöyle buyur­muştur:
“Nefislerine hainlik etmiş kimselerden yana mücadele etme!
Çünkü, Allah hainlikte ileri gitmiş günahkarları sevmez.”[306] Zafer oğullarının müttefiklerinden:
22- Kuzman.
Peygamberimiz (a.s.), bunun hakkında:
“O muhakkak Cehennem ehlindendir!” buyurmuştu.
Uhud savaşı günü, şiddetli bir savaş oldu.
Müşriklerden birtakım kimseler öldürüldü.
Kuzman’da da yaralar açıldı.
Kendisini Zafer oğullarının evine götürdüler.
Müslümanlardan bazı kimseler, ona:
“Ey Kuzman! Müjdeler olsun, bugün ibtilâya uğradın. Sana, Allah yolunda, gördüğün şey isabet etmiştir!” dediler.
Kuzman:
“Ben ne diye müjdeleneyim? Vallahi, ben ancak kavmimden utandığımdan dolayı gayrete gelip savaştım!” dedi.
Kuzman, yaralarının ağrısına dayanamadığı zaman, ok çantasından bir ok alıp elinin damarlarını kesti ve intihar etti.[307]
Hazrec Kabilesinden olan münafıklar:
23- Rafi’ b. Vedia,
24- Zeyd b. Amr,
Amr b. Kays,
Kays b. Amr b. Sehl.
Cüşem oğullarından:
27- Cedd b. Kays.
Cedd b. Kays; Peygamberimiz (a.s.)a:
“Yâ Muhammedi Bana izin ver, beni fitneye düşünme!” diyen kimsedir.
Yüce Allah, onun hakkında indirdiği âyetlerde[308] şöyle buyurdu:
“Onlardan kimi de ‘Bana izin ver! Beni fitneye düşürme!1 diyecektir.
Haberin olsun ki; onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir.
Cehennem ise, o kâfirleri her halde ve her halde çepeçevre kuşatıcıdır.
Sana bir iyilik gelirse, bu onların fenasına gider.
Sana bir musibet erişirse, ‘Biz daha önceden ihtiyat tedbiri erim izi almışızdır!’ derler ve böbürlene böbürlene dönüp giderler.
De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez! O bizim Mevlâmızdır.
Onun için, mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.
De ki: Siz bizde iki güzelliğin birinden başkasını mı beklersiniz? Halbuki, biz sizde Allah’ın ya Kendi katından, ya da bizim elimizle bir azab getireceğini bekliyoruz. Haydi, siz bizim akıbetimizi bekleyedu-run; biz de sizinle
beraber bekleyiciyiz.
De ki: Gerek gönül rızasıyla, gerek istemeyerek harcayın, sizden hiçbir şey kat’iyyen kabul olun­mayacaktır. Çünkü, siz fâsıklar güruhu oldunuz!
Onların nafakalarının kabul edilmesine engel olan da, sırf şudur
Çünkü, onlar Allah’a ve resûlüne küfrettiler.
Namaza da, ancak üşene üşene gelirler.
İştihasız olmadıkça da, harcamazlar.”[309]
Abduleşhel oğullarından:
28- Dahhâk b. Sabit.
Hassan b. Sabit, söylediği bir şiirde Dahhâk b. Sabitin Yahudiliği sevdiğini ve Müslümanlığı sevmediğini açıklamıştır.[310]
Avf b. Hazrec oğullarından:
29- Abdullah b. Übeyy b. Selûl.
Münafıkların başı idi.
Yahudi bilginlerinin münafıklarından Vedia, Malik b. Ebi Kavkal, Süveyd ve Dâis, Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün yanında toplanırlardı.
Beni Mustalık gazasında:
“Medine’ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve en güçlü olan, en hakir ve en zayıf olanı, oradan mutlaka çıkaracaktır” diyen, o idi.[311]
Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyette şöyle buyurdu:
“Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve güçlü olan, oradan en hakir ve zayıf olanı muhakkak çıkaracaktır1 diyorlardı.
Halbuki, şeref, güç ve galibiyet Allah’ındır, Allah’ın resûlünündür ve mü’minlerindir.
Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.”[312]
Peygamberimiz (a.s.) Beni Nadîr Yahudilerini muhasara altına aldığı zaman, bunlar dessaslık yapmışlar;
“Siz yerinizde sabit durunuz! Vallahi, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle birlikte çıkar gideriz! Sizin aleyhinizde, hiçbir kimseye itaat etmeyiz! Eğer sizinle çarpışılırsa, muhakkak ve muhakkak, biz size yardım ederiz!” demişlerdi.[313]
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:
“Ehl-i kitabdan da küfreden kardeşlerine, ‘Andolsun ki, eğer siz yurtlarınızdan çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle birlikte çıkar gideriz. Sizin aleyhinizde, hiçbir kimseye, hiçbirzaman itaat etmeyiz! Eğer sizinle çarpışılırsa, muhakkak ve muhakkak, biz size yardım ederiz!’ demekte olan o münafıkları görmedin mi?
Halbuki, Allah şahitlik eder ki, onlar hakikaten ve kesin olarak yalancıdırlar.
Andolsun ki, onlar yurtlarından çıkanlacak olurlarsa, onlarla birlikte çıkmazlar, gitmezler.
Eğer onlar muharebeye tutulurlarsa, onlara yardım da etmezler.
Faraza yardım etseler bile, andolsun ki, mutlaka arkalarını dönerler.
Sonra da, kendileri yardım göremezler.
Herhalde sizin onların yüreklerinde yaşayan korkunuz, Allah’tan korkularından daha şiddetlidir.
Bu da, onların ince anlamazlar güruhundan oluşundandır.
Onlar müstahkem kasabalarda yahut duvarlar arkasında bulunmaksızın, sizinle toplu bir halde vuruşam azlar.
Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir.
Sen onları derli toplu sanırsın. Halbuki, kalbleri darmadağınıktır.
Bu da, onların akıllarını kullanmaz bir kavim oluşundandır.
Onların hali, kendilerinden az zaman öncekilerin hali gibidir ki, onlar yaptıklarının akıbetini tat­mışlardı.
Onlar için, âhirette de, çetin bir azab vardır.
Münafıkların hali de, şeytanın hali gibidir:
Çünkü, şeytan insana Küfret!’ derde, o küfredince; ‘Ben âlemlerin Rabbi olan Allahtan korkanm’ der.
Nihayet, ikisinin de akıbeti, hakikaten, temelli ateşin içinde kalmaları olmuştur.
İşte, zalimlerin cezası budur!”[314]
Münâfıkûn sûresi de, işte, başta Abdullah b. Übeyy b. Selûl olmak üzere, bu münafıklar hakkında nazil olmuş[315] ve bu sünede şöyle buy uru I m ustur:
“Münafıklar, sana geldikleri zaman, ‘Şehadet ederiz ki; sen, muhakkak ve mutlak, Resûlullah’sın’ dediler.
Allah da bilir ki; sen elbette ve elbette O’nun resûlüsün.
Fakat, Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.
Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler de, Allah’ın yolundan saptılar.
Gerçekten, onların yapmakta olduklan şeyler ne kötüdür!
Onlar (zahiren) iman ettiler. Fakat, sonra da kâfir oldular.
Bu yüzden, kalblerinin üzerine (küfür) mühr(ü) basıldı.
Bunun için, onlar (imanın hakikatini) anlayamazlar.
Onları gördüğün zaman, gövdeleri (kalıplan, kıyafetleri belki) hoşuna gider.
Söyleseler, sözlerini dinlersin.
Halbuki, onlar (elbise) giydirilmiş kocaman odunlar gibidir!
Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.
Asıl düşman onlardır. Allah gebertsin onlan!
Nasıl olup da (haktan) döndürülüyorlar?
Onlara, ‘Geliniz! Allah’ın Resûlü sizin için istiğfar ediversin’ denildiği zaman, başlarını çevirdiler!
Gördün ki, onlar, kibirlerine yediremeyerek, hâlâ yüz döndürüyorlar!
Sen, onlar için ha istiğfar etmişsin ha etmemişsin, haklarında birdir Allah onlan kat’iyyen yariıga-maz!
Şüphe yok ki, Allah, fâsıklar güruhunu doğru yola iletmez.
Oniaröyie kimselerdir ki: ‘Resûlullahm yanındaki kimseleri beslemeyiniz-tâ ki dağılıp gitsinler!’ diy­orlardı.
Halbuki, göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah’ındır!
Fakat o münafıklar ince anlamazlar.
Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve güçlü olan, en hakir ve en zayıf olanı oradan muhakkak çıkaracaktır1 diyorlardı.
Halbuki, şeref, kuvvet ve galibiyet Allah’ındır, Resûlullahındır ve mü’minlerindir.
Fakat o münafıklar bunu bilmezler.”[316]

Müslümanların Yahudilerle Dost Olmaktan Men Edilmeleri

Müslümanlardan bazıları, vaktiyle antlaşma yaptıkları Yahudilerle dost idiler.
Yüce Allah, indirdiği, onları Yahudilerle dostluktan men ettiği âyetierde[317] şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler! Sizden olmayanları dost edinmeyiniz!
Çünkü, onlar size şer ve fesad yapmakta hiç kusur etmezler.
Sizin sıkıntıya girmenizi arzu ederler.
Onların kinleri, kızgınlıkları ağızlarından taşmaktadır.
Göğüslerinde gizledikleri düşmanlıksa, daha büyüktür.
Siz o kimselersiniz ki, onları seversiniz; halbuki onlar sizi sevmezler!
Siz kitabların hepsine inanırsınız; onlar ise, sizinle buluştukları zaman ‘İnandık’ derler, aralarında başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar!
De ki: Kininizle geberin!
Hiç şüphesiz, Allah göğüslerin gizlediklerini hakkıyla bilir.
Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasaya düşürür.
Başınıza bir musibet gelse, onunla ferahlanırlar.
Eğer siz güçlüklere göğüs gerer, korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.
Çünkü, Allah onları kendi amelleriyle kuşatıcıdır.”[318]
Mü’min olmadıkları halde Müslüman görünen Yahudi bilginlerinden Rifaa b. Zeyd ile Süveyd, bazı Müslümanlarla dost olmuşlardı. Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyetierde[319] şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler! Kendilerine sizden önce kitab verilmiş olanlarla kâfirlerden, dininizi bir eğlence ve bir oyun yerine tutanları, sakın dost edinmeyin! Eğer mü’minlerseniz, Allah’tan korkun!
Onlar birbirinizi namaza ezanla davet ettiğiniz zaman, onu bir eğlence ve bir oyun yerine tutarlar.
Onların böyle yapmaları, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmaz bir kavim olmalarındandır.
De ki: ‘Ey ehl-i kitab! Sizin bizden hoşlanmayışınızın sebebi, bizim Allah’a inandığımızdan ve bize indirilenle daha önce indirilmiş olanlara iman ettiğimizden, sizin ise birçoğunuzun fâsık kimseler olduğunuzdan başka bir şey değildir.1
De ki: ‘Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi?
Allah’ın lanet ve gazab ettiği, aralarından maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytana tapanlardır ki, işte Allah katında bunların yeri daha kötü ve doğru yoldan daha sapıktır. Onlar size geldik­leri zaman İman ettik!’ derler. Halbuki onlar muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak küfür ile çık­mışlardır. Allah onların neler gizlemekte olduğunu çok iyi bilendir.”[320]

Gerekli Bir Açıklama

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîminde Yahudileri de, Hıristiyanlar! da kendimize dost edinmememizi emretmekte, onların ancak birbirlerine dost olacaklarını haber vermektedir.[321]
Yine Kur’ârvı Kerîm’de açıklandığına göre; Yahudiler Hıristiyanların dinen uymaya değer hiçbir şeye sahip olmadıklarını söylerler. Hıristiyanlar da, onlar hakkında aynı sözleri söyleyerek, birbirlerinin din­lerini red ve inkâr ederler.[322]
Hatta, Yahudiler Hıristiyanların tanrılaştırıp taptıkları İsa (a.s.)ı[323] öldürdüklerini ve astık­larını da iddia ederler.[324] Ona ve annesine en ağır küfür ve iftirada bulunurlar.[325]
Bütün bunlara rağmen, Hıristiyanların Yahudilerle dost olup gerek İsa (a.s.)ave gerek onun afif ve nezih annesine en derin saygıyı gösteren Müslümanlara düşman kesilmelerindeki mantıksızlığa şaşmamak elde değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’in bin dörtyüz yıl sonra yaşanan bu i’cazkâr ihbarından Müslümanların hâlâ ibret alamamış olmaları karşısındaki hayretimiz de, bundan aşağı değildir.[326]

Kıblenin Kâbe’ye Çevrilişi

Kıble; aslında, herhangi bir tarafa yönelme haline denirken, namaz kılınacağı sırada yönelinen yere isim olmuştur.[327]
İslâm’da ilk kıble, İbrahim (a.s.)ın Kıblesi olan Kabe idi.[328]
Kabe, İbrahim (a.s.)ın kıblesi olduğu gibi, Arapların babası, atası olan İsmail (a.s.)ın da kıblesi idi.[329]
Kabe; insanlarve herkes için mübarek bir hidayet mahalli olmak üzere, yeryüzünde kurulmuş olan ilk mâbeddi.[330] İnsanların ilk kıblesi idi.[331] Kabe; ilk önce, Âdem (a.s.) tarafından yapılmıştı.[332] Sonra da, bu mabedin yeri İbrahim (a.s.)a Yüce Allah tarafından gösterilmiş;[333] o da oğlu İsmail (a.s.)la birlikte onun temellerini yükseltmişlerdi.[334]
Kabe’nin; tavaf edenler, ibadet etmek üzere gelip orada kalanlar, rükû ve sücud edenler için temiz tutulması da, kendilerine Allah tarafından em rol unm ustu.[335]
Musa (a.s.) da, Kudüste Sahra yanında namaz kılacağı zaman, Sahra’yı önünde bulun­durarak Kabe’ye yönelirdi.
Salih Peygamber mescidi ile Zülkameyn mescidinin mihrablarının da Kabe’ye doğru olduğu rivayet edilir.[336]
E bu Zer-i Gıfârî:
“Yâ Rasûlallan ! Yeryüzünde ilk kurulan mescid hangisidir?” diye sormuştu.
Peygamberimiz (a.s.):
“Mescid-i Haram’dır!” buyurdu.
E bu Zer-i Gıfârî:
“Ondan sonra, hangisidir?” diye sordu.
Peygamberimiz (a.s.):
“Ondan sonra, Mescid-i Aksâ’dır!” buyurdu.[337]
Mekke’de bulunduğu sırada, Peygamberimiz (a.s.)a önceleri Kabe’ye; Medine’ye gelince de, Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) doğru namaz kılması emir buyuru İm ustur.[338]
Bu, hikmet ve maslahat icabı idi:[339] Ehl-i kitabı, Yahudileri İslâmiyete ısındırmak içindi.[340]
Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinden önce, Müslümanlar namazlarını Beytü’l-Makdis’e doğru yönelerek kılarlardı .[341]
Peygamberimiz (a.s.), Mekke’de bulunduğu sırada, namaz kılarken Beytü’l-Makdis’e doğru yönelir, Kabe de kendisinin önünde bulunurdu.[342]
Medine’ye hicret edince, kıbleyi böylece birleştirmek mümkün olmadı .[343]
Namazlarını Kabe tarafına yönelerek kılmayı ise, özlerdi.[344]
Nitekim, Cebrail (a.s.)a, bir gün:
“Ey Cebrail! Yüce Allah’ın yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kabe’ye çevirmesini arzu ediyorum!” demiş, Cebrail (a.s.) da:
“Sen Rabbine niyaz et, bunu O’ndan iste!” demişti.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.), Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılacağı zaman, başını sık sık semaya çevirir dururdu.[345]
Kıblenin Beytü’l-Makdis’ten Kabe’ye doğru çevirilişi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onsekizinci ayının başlarında, Şaban ayında,[346] Şaban ayının yarılandığı sırada idi.[347]
Bunun, onyedinci ayın başlarında, Recep ayının ortalarında olduğu da rivayet edilir.[348]
Peygamberimiz (a.s.)la ashabının Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılmaları, Yahudilerin hoşlarına gider, sevinirlerdi.
Kabe’ye yöneldikleri zaman, bu kıbleyi inkâr ettiler:[349]
“Vallahi, Muhammed ve ashabı, biz kendilerine gösterinceye kadar, kıblelerinin de neresi olduğunu bilmiyorlardı!” diyerek yaygaraya başladılar;[350] ve hatta, Peygamberimiz (a.s.)ı dininden sap­tırmak maksadıyla, Yahudilerin bilginlerinden Rifaa b. Kays, Kardem b. Amr, Ka’b b. Eşref, Râfi’ b. Ebi Râfi’, Haccac b. Amr, Rebi’ b. Rebi’ b. Ebi Hukayk, Kinane b. Rebi’ b. Ebi Hukayk gelerek:
“Ey Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıbleden seni çeviren nedir?
Halbuki, sen İbrahim’in milleti, dini üzere bulunduğunu söylüyordun!?
Sen yine o kıblene dön de, biz sana tâbi olalım ve seni doğrul ayali m!” dediler.
Bunun üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde[351] şöyle buyurdu:
“İnsanlardan, birtakım beyinsizler, ‘Onları üzerinde durduklan kıblelerinden çeviren nedir?’ diyecek­lerdir.
Onlara de ki: ‘Doğu da Allah’ındır, batı da! O, kimi dilerse, onu doğru yola iletir.’
Biz sizi doğru bir yola çıkarıp orta yolda yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlara şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun!
Senin halen üzerinde bulunduğun Kabe’yi tekrar kıble yapışımız da, Peygambere uyanlan, iki ökçe­si üzerinde geri döneceklerden ayırd etmemiz içindir.
Elbette ki bu, Allah’ın hidayet ettiği, doğru yola erdirdiği kimselerden başkasına muhakkak ağır gele­cektir.
Şüphesiz ki, Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir.
Çünkü, Allah insanları çok esirgeyendir ve onlara rahmetini saçandır.
Biz senin yüzünü çok kere göğe çevirip durduğunu görüyoruz.
Seni artık hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz!
Sen namazda yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!
Sizler de (ey mü’minler!) nerede bulunursanız, namazda yüzlerinizi o tarafa çeviriniz!
Şüphe yok ki, kendilerine kitab verilenler, bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu çok iyi bilirler.
Allah onların yaptıklarından, yapacaklarından gafil değildir.
Andolsun ki; sen kendilerine kitab verilenlere her âyeti getirsen de, onlar senin kıblene uymazlar.
Sen de, onların kıblesine uyacak değilsin!
Zaten, onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar.
Andolsun ki, sana gelen bunca ilimden sonra faraza onların heva ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde sen de muhakkak kendilerine yazık etmişlerden olursun!
Kendilerine kitab verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, içlerinden bir kısmı hakikati bile bile gizlerler.
O hak, Rabbindendir; o halde, sakın şüpheye düşenlerden olma!”[352]

Namaz İçinde Beytü’l-Makdis’ten Kâbe Tarafına Dönülüşü

Rivayete göre; Peygamberimiz (a.s.), Benî Selime semtinde oturan Bişr b. Berâ1 b. Ma’rur’un annesini ziyarete gitmişti.
Kendisine yemek yapıldı. Yenildi.
Öğle vakti girince, oradaki mescidde ashabıyla birlikte iki rekat kıldıktan sonra, namaz içinde, Kabe tarafına dönmesi emrolundu, döndü ve arkasındaki cemaat da döndüler; ki bu, Hicretin onyedinci ayının başlarına doğru, bir Pazartesi gününe rastlamıştı.
Bunun için Benî Selime mescidine “İki Kıbleli Mescid” adı verildi.[353] Bu namazı Peygamberimiz (a.s.)la birlikte kılanlardan bir zât, mescidden çıkıp başka bir mescide uğramıştı ki, onlar rükû-da idiler.
Onlara “Ben Allah için şehadet ederim ki; namazımı Resûlullah (a.s.)la birlikte Mekke’ye doğru yönelerek kıldım” deyince, onlar da namazlarını bozmadan oldukları yerde Beytullah’a doğru yönelmişlerdir.[354]
Benî Selimelerden bir zât da, sabah namazının bir rekatını kılmış, rükûa varmış bir cemaata rast­layınca, onlara:
“Haberiniz olsun ki; kıble Kabe’ye çevrildi!” diyerek seslenmiş, onlar da oldukları yerde Kabe tarafı­na çevrilmişlerdi.[355]
Küba mescidine de, sabah namazında birzât gelip, Kabe’ye dönmesi için Resûlullah (a.s.)a vahiy geldiğini haber vermiş ve “Siz de o tarafa dönünüz!” deyince, Şam’a doğru yönelmiş bulunan cemaat, oldukları yerde yönlerini Kabe’ye çevirmişlerdir.[356]
Ensar kadınlarından Nevle (Nüveyle) binti Eşlem de der ki:
“Biz Benî Harise mescidinde Beytü’l-Makdis’e doğru yönelerek öğle veya ikindi namazını kılarken, ikinci secdede bize birzât gelip Resûlullah (a.s.)ın kıbleyi Beytü’l-Haram’a çevirdiğini haber ver­ince, erkekler kadınların yerine, kadınlar da erkeklerin yerine geçti ve Beytü’l-Haram’a yönelmiş olarak namazımızı kıldık!”[357]

Mü’minlerin Kıble Hususunda Duydukları Endişelerin Giderilişi

Kıble değiştirilmeden önce, Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılarak vefat etmiş veya herhangi bir suretle öldürülmüş olan Müslümanlar vardı.
Bunun için:
“Yâ Rasûlallah! Bundan önce ölen kardeşlerimiz nasıl olacak?
Onlar Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılıp dururlarken ölmüşlerdi?” dediler.
Yüce Allah, onların yaptıkları ibadetlerin de boşa gitmediğini Bakara sûresinin 143. âyetiyle haber vererek, duyulan endişeleri giderdi.[358]

Ebu’d-Derda Uveymir (Âmir)’in Müslüman Oluşu

Ebu’d-Derda Uveymir (veya Amir) b. Salebe, Bedir seferi sırasında Müslüman oldu.[359]
Ensardan Müslüman olanların sonuncusu idi, evvelce puta tapardı.[360]
Ebu’d-Derda’nın ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.[361]
Ebu’d-Derda, Abdullah b. Revâha ile, bir anneden doğma kardeş idi.[362]
Ya da, Abdullah b. Revâha, Ebu’d-Derda’nın öteden beri kardeşliği idi.[363]
Abdullah b. Revâha ile Muhammed b. Mesleme, Ebu’d-Derda’nın bulunmadığı bir sırada, evine gir­erek putunu kırdılar.
Ebu’d-Derda, eve dönüp putunun kırıldığını görünce, hem putun kırıklarını toplamaya, hem de:
“Yazıklar olsun sana! Sen ne diye mütecavizlere engel olmadın? Ne diye üzerinden defetmedin?” demeye başlamıştı.
Ebu’d-Derda’nın zevcesi Ümmü’d-Derda (Hayret) Hatun:
“Eğer o bir kimseye yarar verebilse veya gelecek bir zararı önleyebilse idi, kendisine gelen zararı önler, kendisine yarar verirdi!” deyince, Ebu’d-Derda uyandı[364] ve kendi kendine:
“Eğer bunda bir hayır olsaydı, kendisini korurdu” diye söylendi[365] ve Ümmü’d-Derda’ya:
“Gusletmek için bana su hazırla!” dedi.
Yıkanıp elbisesini giydikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına varıp Müslüman olmak üzere, yola çıktı. Ebu’d-Derda gelirken, Abdullah b. Revâha Peygamber (a.s.)ın yanında bulunuyordu ve:
“Yâ Rasûlallah! Bu, Ebu’d-Derda’dır! Ben onun ancak bizi aradığını sanıyorum!” dedi.
Peygamberimiz (a.s.):
“O, Müslüman olmakiçin geliyor! Çünkü, Rabbim Allah, Ebu’d-Derda’nın Müslüman olacağını bana va’d etti” buyurdu.[366]

Ramazan Orucunun Farz Kılınışı

Orucun Lügat Ve Şeriat Dilinde Mânâsı

Türkçesi oruç demek olan Arapça savm’ın lügatta mânâsı, tutmaktır.
Orucun şeriat dilinde mânâsı; sabahleyin tanyerinin ağarmaya başlamasından güneş batıncaya kadar olan müddet içinde, yemekten, içmekten, cinsel ilişkilerden-ibadet niyetiyle-geri durmak, nefsi alı koymaktır.[367]

Ramazan Orucunun Ne Zaman Ve Nasıl Farz Kılındığı

Ramazan orucu Peygamberimiz (a.s.)ın Medine’ye hicretinin onsekizinci ayının başlarında, kıblenin Kabe tarafına çevrilişinden sonra, Şaban ayında farz kılınmıştır.[368]
Ramazan ayında oruç tutulması, Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmiş ve bu husustaki âyetlerde şöyle buy uru I m ustur:
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de-takvaya eresiniz, nefsinize hakim olasınız diye-oruç farz kılındı.
O, sayılı günlerdir.
İçinizden her kim o günlerde hasta olur, yahut seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde kaza eder, öder.
Oruç tutmaya güç yeti re m eyen I erin de, biryoksul doyumu fidye vermeleri gerekir.
Kim hayrına fidyesini arttınrsa, bu, onun için daha hayırlıdır.
Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren açık âyetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırd eden Kur’ân onda indirildi.
İmdi, sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin.
Kim de hasta olur, yahut bir sefer üzerinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde kaza etsin.
Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez.
Bu da o sayıyı ikmal ve size olan hidayetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir; gerek ki şükre-desiniz!
Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.
Onlar sizin için libastır. Siz de onlar için libassınız.
Allah nefislerinize karşı zaafınızı bildiği için, kabul etti, sizi bağışladı.
Artık onlara yaklaşınız da, Allah’ın sizin için yazdığını isteyiniz!
Fecrin siyah ipliğinden beyaz ipliğini seçinceye kadar, yiyiniz, içiniz. Sonra, ertesi geceye kadar, orucu tam tutunuz!
Mescidlerde itikatta bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza geceleri de yaklaşmayınız!
Bu hükümler, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın, onlara yaklaşmayınız! İşte, Allah âyeti erin i-korun­sunlar diye-insanlara böyle açıklar.”[369]

Ramazan Orucunun İslâm Dininin Beş Temelinden Biri Oluşu

Ramazan orucu, İslâm dininin beş temelinden birisidir.
Abdullah b. Ömer, Peygamberimiz (a.s.)ın bu hususta şöyle buyurduğunu bildirir:
“İslâm, beş şey üzerine kuruldu:
Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Resûlullah olduğuna şehadet etmek,
Namazı kılmak,
Zekâtı vermek,
Ramazan orucunu tutmak,
Hacc etmek.”[370]

Ramazan Orucuna Ait Bazı Hükümler

1- Ramazan orucu, kamerî aya göre tutulur.
Bu da, bazan 30, bazan da 29 gün çeker.
2- Her yıl, Ramazan hilali görülünce tutulmaya başlanıp, Şevval hilalinin görülmesiyle sona erer.
3- Hava bulutlu veya kapalı olur da hilali görmek mümkün olmazsa, oruçların sayısı 30’a doldurulur.[371]
4- Oruç, güneş batar batmaz, açılır.[372] Tanyeri ağarmaya başlamadan biraz evvele kadar da,[373] sahur yemeğine devam edilebilir.[374]
Sahur vaktinin bitmesiyle sabah namazı vaktinin girmesi arasındaki müddet 50 âyet okuyacak kadar bir zaman[375] olup, bu da ortalama olarak 18-20 dakika tutar.
5- Kadınlar, hayız ve nifas hallerinde namaz kılamaz ve oruç tutamazlar. Ancak, orucu sonradan kaza eder, öderler.[376]
6- Sefer halinde, oruçlu oruçsuzu, oruçsuz da oruçluyu kınamaz.[377]
7- Hatırlanır hatırlanmaz geri durulup oruca devam edilmek şartıyla, unutarak birşey yemek ve içmekle oruç bozulmuş olmaz.[378]
8- Oruçlu iken, hiçbir mazeret ve zaruret olmaksızın bile bile oruç bozmak, gününe gün oruç tut­makla birlikte, ayrıca keffaret ve ceza olarak da bir köle azad etmeyi; buna gücü yetmezse, ara verme­
den iki ay oruç tutmayı; buna da gücü yetmezse, 60 yoksulu akşamlı sabahlı doyurmayı gerektirir.[379]
Oruç açılırken, “Ey Allah’ım! Senin nzan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla da orucumu
açtım!” denilerek iftar duası yapılır.[380]

Teravih Namazı

Ramazan gecelerinde Teravih namazı kılınması Peygamberimiz (a.s.)ın sünnetidir.
Peygamberimiz (a.s.) bunu birhadis-i şeriflerinde:
“Yüce Allah, Ramazan ayında orucu farz kıldı.
Ben de, teravih namazını Müslümanlara sünnet kıldım!” buyurarak açıklamışlardır.[381]
Hz. Âişe der ki:
“Resûlullah (a.s.) Mescidde geceleyin teravih namazı kıldı. Müslümanlar da, kendisine uyarak teravih namazı kıldılar.
Erteki günü sabah olunca, Müslümanlar bunu birbirlerine anlattılar.
İkinci gece, Müslümanlar Mescidde önceki gecekinden ziyade toplandılar.
Resûlullah (a.s.), Mescide çıkıp onlara teravih namazı kıldırdı.
Sabah olunca, cemaat bunu da anlattılar.
Üçüncü gece, cemaat daha da çoğaldı.
Resûlullah (a.s.) çıkıp onlara teravih namazı kıldırdı.
Dördüncü gece Mescid cemaatı alamayacak bir hale gelince, Mescid cemaatla dolup taşınca, Resûlullah (a.s.) teravih namazını kıldırmak için cemaatın yanına çıkmadı.
Cemaattan bazıları namaz için toplandıklarını Resûlullah (a.s.)a hatırlatmak istedilerse de, Resûlullah (a.s.), sabah namazına kadar onların yanlarına çıkmadı.
Sabah namazını kıldırdıktan sonra, cemaata yöneldi. Şehadet getirdi ve:
‘Biliniz ki; sizin, cemaatla teravih namazı kılmak hususunda yaptığınızı gördüm.
Beni sizin yanınıza çıkmaktan alıkoyan, ancak, bu namazın size farz kılınacağı, sizin de onun edasında acze düşeceğiniz, günaha gireceğiniz hakkındaki korkumdur1 buyurdu.”[382]
Zeyd b. Sabit’in anlattığına göre de:
Cemaat Peygamberimiz (a.s.)ın teravihi kıldırmak için Mescide çıkmadığını görünce, uyuyakaldığını sanarak, uyansın da yanlarına çıksın diye, bazıları öksürür gibi yapmaya başladılar.
Peygamberimiz (a.s.) cemaatın yanına çıkınca:
“Ey insanlar! Teravih namazını Mescidde cemaatla kılmak hususunda gösterdiğiniz arzu ve iştiyakın sonu gelmeyeceğini gördüm de, bunun size farz kılınacağından, farz kılınınca da onu kılamayacağınız-dan korktum.
Ey insanlar! Siz onu evlerinizde kılınız!
Çünkü, kişinin farz namazlardan başka namazları evlerinde kılmaları efdaldir” buyurdu.[383]
İmam Zührî de, Peygamberimiz (a.s.)ın vefatına kadar teravih namazının böyle evlerde kılındığını ve Hz. Ebu Bekir’in halifeliği devrinde de, Hz. Ömer’in halifeliği devrinin başlarına kadarda, bu şekilde hareket edildiğini bildirdikten sonra; Urve b. Zübeyr’den Abdurrahman b. Abdulkari’nin şöyle dediğini rivayet eder:
“Bir Ramazan gecesi, Ömer b. Hattab (r.a.) ile Mescide gitmiştik.
Mescidde halk münferid ve dağınık bir halde teravih namazı kılıyordu.
Kimi kendi başına yalnızca namaz kılıyordu, kimi namaz kılıyor, bir kısım halk da onun namazına uyuyordu.
Ömer b. Hattab:
‘Bunları bir kari’ imam arkasında toplasam, daha iyi olur sanırım1 dedi ve bunun üzerinde durdu.
Hakikaten, ertesi günü de, Übeyy b. Ka’b’ı teravih imamı tayin edip cemaati onun arkasında topladı.
Teravih namazı cemaatla kılınmaya başlandı.
Başka bir gece, yine, onunla birlikte Mescide gitmiştim.
Halk, imamları Ü beyy b. Ka’b’la birlikte teravih namazı kılıyorlardı.
Ömer b. Hattab:
‘Şu namazın cemaatla kılınması ne güzel bir âdet oldu.
Fakat, namazlarını gecenin sonunda kılmak üzere erteleyip şu anda uyumakta olanlar, şimdi namaz kılanlardan daha ziyade fazileti haizdirler’ dedi.”[384]
Übeyy b. Ka’b’ın teravih namazını halka 20 rekat olarak kıldırdığı,
Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin de, halka teravih namazını 20 rekat olarak kıldırmalarını görevlilere emret­tikleri,
Abdullah b. Ömer’in de kendilerine İbn Ebi Müleyke’nin teravih namazını 20 rekat olarak kıldırdığını bildirdiği,
Hz. Ömer’in, Ramazan’da teravih imamlarını çağırıp sür’atli okuyanlara her rekatta 30,
Orta derecede sür’atli okuyanlara her rekatta 25,
Ağır okuyanlara da her rekatta 20 âyet okumalarını emrettiği de rivayet edilir.[385]
Hz. Ömer’in teravih namazını böyle cemaatla kıldırmayı ihdas ve Medine’de biri erkeklere, diğeri kadınlara teravih kıldırmak üzere kari^Kur’ân okuyucu hafız tayin edişi ve bu hususta İslâm beldelerine de yazılı emirler verişi, Hicretin 14. yılı Ramazan ayında idi.[386]

Peygamberimiz (a.s.)ın Ashabı Ağlatan Konuşması

Birtakım kimseler istihza için, bazıları da ölen babaları hakkında, “Babam kim?” yahut, yitirdikleri develeri hakkında, “Devem nerede?” diyerek sorular sormaya başladılar.[387]
Peygamberimiz (a.s.), bu hususta ashabdan da bazı şeyler işitmiş bulunuyordu.[388]
Peygamberimiz (a.s.), hoşlanmadığı böyle şeyleri halkın gelip sormaya başladıklarını görünce, kızdı.[389]
Güneş batıya doğru eğildiği zaman, evinden Mescide geçti.
Öğle namazını kıldırdıktan sonra, ayakta dikilerek Kıyameti ve Kıyametten önce de büyük işler ola­cağını anlattı.[390]
Enes b. Malik der ki:
“O güne kadar bir benzerini daha işitmediğim bir hutbe irad buyurdu:[391]
‘Kim bana birşey sormak istiyorsa, hemen sorsun!
Vallahi, bana soracağınız şeyi, şu makamımda durduğum müddetçe, size haber vereceğim!’ buyurdu.[392]
Cemaat, Resûlullah (a.s.)dan bunu işitir işitmez, sustular; birfelâketle karşılaşmaktan kork­tular.
Sağa sola dönüp baktım: Herkes, elbisesini başına çekmiş, ağlıyordu.
Resûlullahın ashabına, o günkünden daha çetin bir gün gelmemişti.[393]
Resûlullah (a.s.):
‘Haydi, soracağınızı sorsanıza bana?’ buyruğunu tekrarlayıp durduğu sırada,[394] bir adam ayağa kalktı:
‘Yâ Rasûlallah! Benim gireceğim yer neresi?1 diye sordu.
Resûlullah (a.s.):
‘Ateştir (Cehennemdir)!’ buyurdu.[395]
Sonra, Abdullah b. Huzâfe ayağa kalktı:
‘Yâ Rasûlallah! Benim babam kimdir?’ diye sordu.
Resûlullah (a.s.):
‘Senin baban Huzâfe’dir!’ buyurdu.[396]
Abdullah b. Huzâfe kiminle çekişecek olsa, hemen kendisini başkasına nisbet ile tahkir ederler­di.[397]
Başka bir adam da, kalkıp:
‘Yâ Rasûlallah! Benim babam kimdir?’ diye sordu.
Resûlullah (a.s.):
‘Senin baban, Şeybe’nin azadlısı Sâlim’dir!’ buyurdu.
Hz. Ömer, Resûlullah (a.s.)ın yüzüne bakınca,[398] onun kızdığını anladı,[399] iki dizinin üzerine çökerek:[400]
‘Yâ Rasûlallah! Biz Yüce Allah’a tevbe ediyoruz![401]
Biz Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Muhammed (a.s.)ı resûl olarak kabul ettik!’ dedi.
Bunun üzerine, Resûlullah (a.s.) sustu, sakinleşti. Sonra da:
‘Muhammed’in varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bana, demin şu duvarın yüzünde Cennet ile Cehennem gösterildi!
Ben hayır ve şende bugünkü gibisini görmedim ![402]
Siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, çok az güler, çok ağlardınız!’ buyurdu.”[403]
Rivayete göre; Yüce Allah, bunun üzerine indirdiği âyette[404] şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler! Siz öyle şeylerden sormayınız ki, onlar size açıklanırsa ağırınıza gidecektir.
Halbuki, Kur’ân indirilmekte iken, sorarsanız, onlar size açıklanır. Allah onlardan sizi affetmiş, mükellef tutmamıştır.
Allah çokyarlıgayıcıdır, cezalandırmakta da aceleci değildir.”[405]

Sa’d b. Muaz’ın Kâbe’de Ebu Cehil ile Tartışması

Abdullah b. Mes’ud der ki:
“Sa’d b. Muaz ile Ümeyye b. Halef, eskiden beri tanışık ve dost idiler. Sa’d b. Muaz, Mekke’ye gid­ince, onun evine inerdi. O da, Şam’a gidince, Medine’ye uğrar, Sa’d b. Muaz’ın evine inerdi.
Resûlullah (a.s.) Medine’ye geldikten sonra, Sa’d b. Muaz umre yapmak üzere Mekke’ye gitmiş, Ümeyye b. Halefin evine inmişti.
Sa’d b. Muaz, Ümeyye b. Halefe:
‘Benim için tenha bir zaman kollasan da, Beytullah’ı tavaf etsem’ dedi.
Ümeyye de:
‘Günün ortalandığı, herkesin uykuya daldığı sırayı bekle’ dedi.
Sa’d b. Muaz, o vakitte gelip tavafa başladı.
O sırada, Ebu Cehil çıkageldi. Ümeyye b. Halefe:
‘Şu yanında bulunan, Kabe’yi tavaf eden kim?’ diye sordu.
Ümeyye b. Halef:
‘Sa’d’dırol’ dedi.
Sa’d b. Muaz da:
‘Sa’d’ım ben!1 dedi.
Ebu Cehil, Sa’d b. Muaz’a:
‘Bak! Sen Kabe’yi emniyet içinde tavaf ediyorsun.
Halbuki, siz ortaya yeni bir din çıkarmış olan Muhammed’in ashabını barındınyor, onlara yardım ediyorsunuz!?
Vallahi, Ebu Salvan’ın yanında olmasaydın, sen buradan evine sağ salim dönemezdin!’ dedi.
Sa’d b. Muaz, bağırarak:
‘Eğer sen beni tavaftan men edersen, ben de vallahi sana daha ağırını yapar, senin Medine’deki Şam ticaret yolunu keserim!’ dedi.
Ümeyye b. Halef, Sa’d b. Muaz’ı tutarak:
‘Ey Sa’d! Sen bu vadi halkının büyüğü olan Ebu’l-Hakem’e karşı bağırma!’ deyince, Sa’d b. Muaz kızdı ve:
‘Ey Ümeyye! Sen de beni tutma, bırak!
Vallahi, ben Allah’ın Resûlü Muhammed (a.s.)ı, seni öldüreceğini söylerken işittim!’ dedi.
Ümeyye b. Halef:
‘Beni mi?’ diye sordu.
Sa’d b. Muaz:
‘Evet! Seni!’ dedi.
Ümeyye b. Halef:
‘Mekke’de mi?’ diye sordu.
Sa’d b. Muaz:
‘Bilmiyorum’ dedi.
Bunun üzerine, Ümeyye b. Halef
‘Vallahi, Muhammed yalan söylemez’ diyerek, büyük bir korku ve heyecan içinde ailesinin yanına döndü ve ona:
‘Ey Ümmü Salvan! Bizim Medineli kardeşlik Sa’d bana ne söyledi, bilir misin?’ dedi.
Karısı:
‘O sana ne söyledi?’ diye sordu.
Ümeyye:
‘Muhammed’i, beni öldüreceğini haberverirken işittiğini söyledi. Kendisine, ‘Mekke’de mi?’ diye sor­dum. ‘Bilmiyorum’ cevabını verdi’ dedi.
Ümeyye b. Halefin karısı:
‘Vallahi Muhammed yalan söylemez!’ deyince, Ümeyye:
‘Ben de vallahi Mekke’den dışarı çıkmam’ dedi.
Bedir’e çıkış gününde, Ebu Cehil halka ‘Develerinize bininiz!’ dediği zaman, Ümeyye b. Halef Mekke’den çıkmak, ayrılmak istemedi.
Ebu Cehil geldi ve:
‘Ey Ebu Safvan! Sen Mekke vadisinin eşrafındansın!
Halk senin geri kaldığını görürse, onlar da seninle birlikte geri kalırlar.
Sen, bir-iki gün olsun, sefere katıl!’ diyerek kandırıncaya kadar, Ümeyye’nin yanından ayrılmadı.
En sonunda, Ümeyye b. Halef Mekke’nin en iyi, en süratli devesini satın aldı. Karısının yanına gelip:
‘Ey Ümmü Salvan! Beni sefere çabuk hazırla!’ dedi.
Karısı feryad ederek:
‘Ey Ebu Safvan! Sana Medineli kardeşliğinin söylediğini unuttun mu?!’ dedi.
Ümeyye b. Halef:
‘Hayır, unutmadım. Onlarla birlikte bulunmayı ben de istemiyorum. Ancak azıcık bir müddet aralarında bulunacağım’ dedi.
Bedir harbine katıldı. Çok geçmeden de, Yüce Allah onu Resûlullahın eliyle öldürdü.[406]

[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 110-111.
[2] Hacc: 3941.
[3] Bakara: 193.
[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 21 6, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 325, Nesâî, Sünen, c. 6, s. 2, Taberî, Tefsîr, c. 17, s. 172,
Târih, c. 2, s. 242, Vâhidî, Esbâbu’n-nüzül, s. 208.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/181-182.
[5] Râgıb, Müfredâtu’l-Kur’ân, s. 360, Fîruzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, c. 4, s. 372.
[6] İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 363.
[7] Fîruzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, c. 4, s. 343.
[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 294, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 36, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 125, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 944, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135.
[9] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 355, 356.
[10] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 5,6.
[11] Mes’ûdi, Murûcu’z-ZEheb, c. 2, s. 289.
[12] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[13] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 39, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 130, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 150.
[14] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 400, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 2, 3.
[15] Hemmam b. Münebbih, Sahile, 80. hadis, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 339, Buhârî, Sahih, c. 21, s. 11, 12, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 44, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 218.
[16] Ebu Dâ’vud, Sünen, c. 3, s. 14,1 5, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 168.
[17] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1512, 1513, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 14, Nesâî, Sünen, c. 6, s. 22.
[18] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 40, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1513.
[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 290, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 1 4
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/182-186.
[20] . Buhârî, Sahih, c. 1, s. 151, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 163, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 137.
[21] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 12, s. 367, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 448-449, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 43, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 108, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 352-353, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 315.
[22] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[23] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321.
[24] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[25] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321.
[26] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[27] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[28] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[29] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321.
[30] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[31] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[32] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321.
[33] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[34] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321.
[35] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 166.
[36] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c.9,s.69.
[37] Ebu Hanife, Müsned, s. 33, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 12, s. 328, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4,s. 162, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[38] Ebu Hanife, Müsned, s. 33, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c.12,s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[39] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 1 2, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 69.
[40] Ebu Hanife, Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[41] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[42] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 1 62, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[43] Ebu Hanife, Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 3, s. 13357, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî, c. 4, s.162, Dârimî, c. 2, s. 136
[44] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 32, s. 1357.
[45] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 358, Müslim, c. 3, s. 1357, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî, c. 4, s. 162, Dârimî, c. 2, s. 136, Beyhakî, c. 9, s. 49.
[46] Dârimî, Sünen, c. 2, s. 1 37.
[47] Ebu Hanife, Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37.
[48] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, c. 3, s. 1357.
[49] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 3, s. 1357, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî, c. 4, s. 162, Dârimî, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[50] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[51] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[52] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim , Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c. 4, bs. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[53] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136
[54] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162.
[55] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[56] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 1 62,163, Dârimî, Sünen, c. 2. s. 136.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/186-189.
[57] Vâkıdi, Megâzî, c. 1, s. 9, İ bn Sa’d, Tabakâtü’l -kübrâ, c. 2, s. 6.
[58] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 245, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[59] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 370.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/189.
[60] İbn Habıb, Kitâbu’l-muhabber, s. 271.
[61] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 358-359, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 156.
[62] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 400, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 2, 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/189-190.
[63] İbn İshak.İbn Hişam, Sire.c.2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[64] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6, 3, s. 47.
[65] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre.c.2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 10, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[66] Vâkicidi, Megâzî, c. 1, s. 11, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[67] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9.
[68] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 6.
[69] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 6.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/190-191.
[70] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 6.
[71] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 136.
[72] Halebı, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 136.
[73] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 3, s. 136.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/191.
[74] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 7.
[75] Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 11.
[76] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/191-192.
[77] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 358, 359, İbn Habîb, Kitâbu’l-m uhabber, s. 271, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 400, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 2, 3, E bu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 156.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192.
[78] Vâkıdı, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[79] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre., c. 2, s. 245.
[80] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[81] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 245, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7
[82] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 111.
[83] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[84] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 1 00.
[85] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192.
[86] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7, c. 3, s. 51.
[88] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[89] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7, c. 3, s. 51.
[90] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 1 01.
[91] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 7.
[92] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[93] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 10, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[94] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 1 0.
[95] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 357.
[96] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, 242, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 10, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[97] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 11.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192-193.
[98] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 1 01.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/193-194.
[99] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 11, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 7, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 371.
[100] İbn İshak.İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 251.
[101] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 350.
[102] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/194.
[103] İbn Şa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[104] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 251.
[105] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 11, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[106] İbn İshak.İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 251, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1,5.371, Taberî, Târih, c. 2, s. 259.
[107] Vâkicif, Megâzî, c. 1, s. 11, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 11, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 7, Taberî, Târih, c. 2, s. 259.
[109] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 11.
[110] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 1 04, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 111.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/194-195.
[111] Vâkıdî, Megâzî, c. 1. s. 11, 12.
[112] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 8, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 286.
[113] Yakut, Mu’cemu’l-buldan, c. 1, s. 79, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 4,5.1118,1119.
[114] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 1 , s. 177.
[115] Yâkût, M u’cemu’l-buldan, c. 5, s. 365.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/195.
[116] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 176.
[117] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 100, İbn Haldun, Târîh,c.2,ks, 2,5.176.
[118] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 287, Taberî, Târîh, c. 2, s. 261.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/195-196.
[119] İbn Sa’d. Tabakât. c. 2. s. 8. Taberî. Târîh.c. 2. s. 261.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/196.
[120] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre.,c.2, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 8.
[121] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, E nsâbu’l-eşrâf, t 1, s. 237.
[122] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8.
[123] Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 5, s. 78, Kastalânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 1, s. 98.
[124] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 274, 275, Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 5, s. 78
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/196-197.
[125] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sad, Tabakât, c. 2, s. 8.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197.
[126] Vâkıdı, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 8.
[127] İbn İshak.İbn Hişâm, Sîre.c.2, s. 248, Vâkıdî, Megâzî, c. 1 ,s.12, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8.
[128] Taberî, Târih, c. 2, s. 260.
[129] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9.
[130] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12.
[131] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[132] Semhûdı, Vefau’l-vefa, c. 4, s. 1218.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197.
[133] İbn İshak. İbn Hişam, Sîre.c.2, s. 248, Taberî, Târih, t 2, s. 260, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[134] Vâkidi, Megâzî, c. 1, s. 1 2, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 287, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[135] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, E nsâb, c. 1, s. 287, İbn Esîr, c. 2, s. 112.
[136] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre.c.2, s. 248.
[137] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 8, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 112.
[138] İbn Sa’d, c. 2, s. 8, 9, İbn Esîr, c. 2, s. 112.
[139] İbn İshak. İbn Hişâm, c. 2, s. 248, Vâkıdî, c.1 , s. 12, İbn Sa’d, c. 2, s. 9.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197-198.
[140] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[141] İbn İshak, İbn Hisam , Sîre, c. 2, s. 251 , Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, Taberî, Târih, c. 2, s. 60, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 225.
[142] İbn İshak, İbn Hi^am, Sîre, c. 2, s. 251, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 225, Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ, c. 4, s. 1233.
[143] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 358.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/198.
[144] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9.
[145] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1310, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 468.
[146] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s:. 9.
[147] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[148] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/198-199.
[149] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[150] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre.c.2, s. 249, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1.S.287.
[151] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 127.
[152] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 10, Ebu’l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 675
[153] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 127.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/199.
[154] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 249.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 10, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/199-200.
[156] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 12, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9.
[157] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9, 10.
[158] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 287.
[159] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 248, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9, Taberî, Târih, c. 2, s. 261.
[160] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 9, Taberî, Târih, c. 2, s. 261, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 112.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/200.
[161] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 287.
[162] İbn İshak.İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 249, İbn Sad, Tabakât, c. 2, s. 1 0..
[163] Kastalânî, M evâhibu’l-ledünniye, c. 1, s. 98.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/200.
[164] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre,c.2, s. 249-250, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 263, Taberî, Târih, c. 2, s. 261.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/201.
[165] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 13, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 10.
[166] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 252, Vâkidî, Megâzî, c. 1 ,s.13, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 1 0.
[167] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 10.
[168] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 252.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/201-202.
[169] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 69-70, Taberî, Târih, c. 2, s. 262, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 113, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun, Târih, c. 2,ks. 2, s. 18, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 223.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 13.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 13, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 271.
[172] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 19, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 11.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/202.
[173] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. s. 1 9.
[174] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s:. 252.
[175] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s:. 19, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 18.
[176] Taberi, Târih, c. 2, s:. 264.
[177] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks:.2, s. 13.
[178] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s:. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. 1 , s:. 19, Zehebî, Megâzî, s:. 29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203.
[179] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 17, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 10.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203.
[180] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 252, Vâkıdî, c. 1, s. 13, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 69, Tabeıî, c. 2, s. 262, İbn Hişâm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 104, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 113, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 227, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2,s.18.
[181] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 13.
[182] Vâkidi, Megâzî, c. 1, s. 13, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 371, 372.
[183] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 13.
[184] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 365.
[185] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c. 2, s. 252,253, Yâkubî, Târîh.c. 2, s. 69,70, Taberî.Târîh, c. 2, s. 262, İbn Hazm, Cevâmiu’s- Sîre, s. 104,105, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 113,114, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 227, Zehebî, Megâzî, s. 29, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâyeve’n-nihâye, c. 3, s. 248-249, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 18.
[186] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 17, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 11 .
[187] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 253, Vâkıdî, c.1, s. 14, Yâkubî, c. 2, s. 70, Taberî, c. 2, s. 262, 263, İbn Hazm, s. 105, İbn Esîr, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, c. 1, s. 228, Zehebî, s. 29,30, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 249, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 18.
[188] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 16, İbn Sa’d, t 2, s. 11.
[189] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 253, Vâkıdî, c. 1, s. 14, İbn Sa’d, c. 2, s. 10, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Esîr, c. 2, s. 114, Zehebî s. 29, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 249.
[190] Vâkıdî, c. 1,s.14, İbn Sa’d, c. 2, s. 10.
[191] İbn İshak İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 253, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 14, Taberî, Târih, c. 2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre,s. 105, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 228, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 18.
[192] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 14.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203-205.
[193] Tevbe: 26.
[194] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 251, Vâkıdî, c. 3, s. 1112, İbn Sa’d, c. 2, s. 186, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 37, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 235, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 195, 196, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 110, Taberî, Tefsir, c. 10, s. 125.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/206.
[195] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 253-254, Vâkidî, c. 1 , s. 14-16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c. 1, s. 228, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 249.
[196] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 16.
[197] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 254, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 16, Taberî, Târih, c. 2, s. 263, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 228, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 249-250.
[198] Taberî, Târih, c. 2, s. 263.
[199] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 254, Vâkıdî, c. 1, s. 16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c. 1, s. 228, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[200] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 254, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c.1, s. 228, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[201] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 10.
[202] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 254, Vâkıdî, c. 1, s. 16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Esîr, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, c.1, s. 228, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[203] Bakara: 217.
[204] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 254, 255, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 17, Taberî, Târih, c. 2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 105-106, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 228, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 250.
[205] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 17.
[206] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 255, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c.1, s. 229, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[207] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 16,17.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/206-209.
[208] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 15,16, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 137.
[209] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Târih, c. 2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu’s-sîre, s. 106, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 229, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 250.
[210] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 15, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 137.
[211] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Târîh, c. 2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 106, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 229, Zehebî, Megâzî, s. 30, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 250.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/209-210.
[212] İbn İshak. İbn Hişâm, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Tefsir, c. 2, s. 356, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1,s. 229, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ye’n-nirıâye, c. 3, s. 250.
[213] Bakara: 218.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/210.
[214] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 1, s. 227-228, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 160-161, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve c. 1, s. 81-82, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 114.
[215] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 165,1 66, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 212.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/210-211.
[216] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 70, Taberî, Târih, c. 2, s. 234, Tefsir, c. 1, s. 410, Ebu Nuaym , Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 298, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 434, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 156, Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 290, E bu’l-Fidâ, el -B idâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 148, 149, Kastalânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 1, s. 76, Diyarbekrî, Târîhu ‘l-hamîs, c. 1, s. 3 06.
[217] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 1 96, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 411, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 212, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c.1,s.124.
[218] Bakara: 89.
[219] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 212, Taberî, Tefsîr, c. 6, s. 166, Kurtubî, Tefsîr, c. 6, s. 122.
[220] Mâide: 19.
[221] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2,s. 21 6, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 576, Kurtubî, Tefsîr, c. 2, s. 141.
[222] Mâide: 59.
[223] Mâide: 68.
[224] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 217, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 164.
[225] En’am: 19.
[226] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 417, 418, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 467, 468, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s.429.
[227] Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s.166.
[228] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 334.
[229] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 334.
[230] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c. 1 5, s. 172, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbîhu’s-sünne, c. 1, s. 6, Kurtubî, Tefsîr, c. 1, s. 335, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 67.
[231] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 172, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 6, Kurtubî, c. 10 s. 335, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[232] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 239, Taberî, c. 15, s. 173, Beyhakî, c. 8, s. 166, Begavî, c. 1 , s 6, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[233] Tirmizî, c. 5, s. 306, Taberî, c. 15, s. 172, Kurtubî, c. 10, s. 336.
[234] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 239, Tirmizî, c. 5, s. 306, Taberî, c. 15, s. 1 72, Beyhakî, c. 8, s. 166, Begavî, c. 1, s. 6, Kurtubi, c. 10, s. 336, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[235] Taberî, Tefsir, c. 15, s. 173, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, c. 1, s. 6.
[236] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 239, Tirmizî, c. 5, s. 306, Kurtubî, c. 10, s. 336, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[237] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 173, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbfhu’s-sünne, c. 1, s. 6, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 33 6, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 67.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/211-217.
[238] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218.
[239] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 159-160.
[240] İbn Sa’d. Tabakât. 11. s. 160.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218.
[241] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1.S.185, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 171.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218-219.
[242] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 368, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/219-220.
[243] İbn Sa’d. Tabakâtü’l-kübrâ. c. 1. s. 363.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/.220-221.
[244] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 361.
[245] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/221-222.
[246] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 160.
[247] Bakara: 6-7.
[248] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 283.
[249] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 160-163.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/222-226.
[250] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278.
[251] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 1 91, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, s. 278, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 1, s. 129.
[252] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 431 , Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 1, s. 129.
[253] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 191.
[254] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431 Ebu’l-Fidâ, c. 1,s.129.
[255] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 191, İbn Sa’d, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, c.1 , s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, c.1,s.129.
[256] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 191.
[257] İbn Sa’d, c. 1, s. 174,175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, c. 21, s. 129.
[258] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 191.
[259] İbn Sa’d, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, c. 1,s.129.
[260] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 1891, İbn Sa’d, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, c.1,s.129.
[261] İbn Sa’d, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l-Fidâ, c. 1,s.129.
[262] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 191, İbn Sa’d, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu’l- Fidâ, c. 1, s. 129.
[263] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 175, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 431, 432, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 1 , s. 129.
[264] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 192.
[265] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 1 75, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 432, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 1 ,s. 129.
[266] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 432, E bu’l-Fidâ, Tefsir, c. 1,5.129.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 192, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 432-433, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 1, s. 129-130.
[268] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 1 92, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 432, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 1, s. 130.
[269] Bakara: 97-100.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/226-229.
[270] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 204, Taberî, Tefsir, c. 4, s. 23.
[271] Kurtubi, Tefsir, c. 4, s. 155.
[272] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 205, Taberî, Tefsîr, c. 4, s. 23.
[273] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 205, Taberî, Tefsîr, c. 4, s. 23, Kurtubî, Tefsîr, c. 4, s. 155.
[274] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 23.
[275] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 23, Kurtubî, c. 4, s. 155.
[276] Ali-İmran: 99.
[277] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 24.
[278] Ali-İmran: 100-105.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/230-232.
[279] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 210, Ebu’l-Fidâ, Tefsîr, c. 1.S.513.
[280] Nisa: 51-52.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/232-233.
[281] Onların maksatları, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır:
“Kitaplılardan bir güruh şöyle dediler ‘Kendilerine indirilene iman edenlere, gündüzün ewelinde iman ediniz; âhirinde inkâr edi­niz! Olur ki, (mü’minler, dinlerinden dönerler)”‘ (£J-i İmran: 72).
[282] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 174, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1.S.284, 285.
[283] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 174.
[284] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 173, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1.S.285.
[285] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1009.
[286] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 166-167, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1009, 1010, Taberî, Târih, c. 3, s. 145.
[287] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 285.
[288] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 175, Belâzurî, Ensâbu’l-esrâf, c. 1,s.285.
[289] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 2, s. 174.
[290] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 174-175.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/.233-235.
[291] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 166, Ebu’l-Fidâ, Tefsir, c. 2, s. 371.
[292] Tevbe: 75.
[293] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 168.
[294] Tevbe: 61.
[295] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 172-173.
[296] Nisa: 60.
[297] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 169.
[298] Ali-iİmran: 154.
[299] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 169.
[300] Ahzab: 12.
[301] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 170.
[302] Tevbe: 65-68.
[303] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 171.
[304] Ahzâb: 13.
[305] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 171.
[306] Nisa: 107.
[307] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 171-172.
[308] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 173.
[309] Tevbe: 49-54.
[310] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 172.
[311] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 173, Taberî, Tefsîr, c. 28, s. 112, Vâhidî, Estoâbu’n-nüzül, s. 287.
[312] Münâfikûn: 8.
[313] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 173-174.
[314] Haşr: 11-17.
[315] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 173-174.
[316] Münâfikûn: 1-8.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/235-245.
[317] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 207.
[318] Ali-iİmran: 118-120.
[319] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 217, Taberî, Tefsir, c. 6, s. 290.
[320] Mâide: 57-61.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/245-247.
[321] Bakara: 51.
[322] Bakara: 113.
[323] Mâide:116.
[324] Nisa: 157.
[325] Nisa: 156-158.
[326] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/247.
[327] Râgıb, Müfredatü’l-Kur’ân, s. 392.
[328] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 5, 20.
[329] Nesefi, Medârik, c. 1, s. 83, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 233.
[330] ÂI-iİmran: 96.
[331] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 1, s. 76.
[332] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 1, s. 37, 43.
[333] Hacc 26.
[334] Bakara: 127.
[335] Bakara: 125, Hacc 26.
[336] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 237.
[337] Ahmed b. Hanbel, Müsned.c. 5, s. 150, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 117, Müslim, Sahih, c. 1, s. 370, Nesâî, Sünen, c. 2, s. 33, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 248.
[338] Taberî, Tefar, c. 2, s. 5, Ze mahşerî”, Keşşaf, c. 1, s. 318.
[339] Zemahşeri, Keşşaf, c. 1, s. 317, Beyzâvf, TefaY, c. 1 , s. 86, Ebussuud, TefaY, c. 1, s. 172.
[340] Taberî, TefaY, c. 2, s. 4, Zemahşerf, Keşşaf, c. 1, s. 31 8, Kurtubî, TefaY, c. 2, s. 150, Neseff, Medârik, c. 1, s. 80, Beyzâvf, Tefar, c. 1, s. 87, Hâzin, TefaY, c. 1, s. 63, Ebussuud, Tefsîr, c. 1, s. 1 72.
[341] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 12.
[342] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 243, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 325, Heysemî, Meonau’z-zevâid, c. 2, s. 12.
[343] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 115.
[344] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 241-243, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 169, Taberî, TefaY, c. 2, s. 5, 20, Târih, c. 2, s. 265.
[345] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 241.
[346] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 257, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 271.
[347] Taberî, Târîh, c. 2, s. 265.
[348] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 198, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 242, Taberî, Tefsir, c. 2, s. 3.
[349] Taberî, TefaY, c. 2, s. 3-5, E bu’l -F id â, TefaY, c. 1, s. 192.
[350] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 20, Târih, c. 2, s. 265.
[351] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c.2, s. 199-200, Taberî, Tefsîr, c. 2, s. 3.
[352] Bakara: 142-147.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/247-251.
[353] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 241 -242, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 246, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 42, İbn Seyvid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 232, Diyarbekıi, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 368.
[354] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 242, 243, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 15, c. 5, s. 150-151, Tiımizf, Sünen, c. 2, s. 170.
[355] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 ,s.242, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 284, Müslim , Sahîh, c. 1, s. 375.
[356] Mâlik, Muvatta, c. 1, s. 195, .^medb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 113, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 151-153.
[357] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1919-1920, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, t 7, s. 284.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/251-252.
[358] İbn Sa’d, Tabak ât, c. 1, s. 243-244, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 347, Buharı Sahih, c. 1, s. 15, Taberı, Tefsir, c. 2, s.1.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/252-253.
[359] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 246.
[360] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 245.
[361] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 7, s. 391, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 97.
[362] Zehebî, Siyem a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 1 66.
[363] İbn Sa’d, Tabakât, c. 7, s. 391 .
[364] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 245-246.
[365] İbn Sa’d, Tabakât, c. 7, s. 391 .
[366] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 246.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/253-254.
[367] Râgıb, Müfredatü’l-Kur’ân, s. 291, Se^id, Ta’rifât, s. 91.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/254.
[368] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 248.
[369] Bakara: 183,185,187.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/254-255.
[370] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 26, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 8, Müslim, Sahih, c. 1, s. 45, Nesâî, Sünen, c. 8, s. 109.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/255.
[371] Mâlik, Muvatta, c. 1, s. 287, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1 , s. 256, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 229-230, Müslim, Sahih, c. 2, s. 760-762, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 298-299.
[372] Mâlik, Muvatta, d, s. 288, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 6, s. 173, Buharı, Sahih, c. 2, s. 241, Müslim, Sahih, c. 2, s. 771, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 305.
[373] Bakara: 1 87.
[374] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 173, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 231 .
[375] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 185, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 231 -232, Nesâî, Sünen, c. 4, s. 143, Dârimî, Sünen, c. 1 , s. 338.
[376] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 239.
[377] Mâlik, Muvatta, c. 1,s.295, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 238, Müslim, Sahih, c. 2, s. 787.
[378] Abdurrezzak.Musannef, c. 4, s. 173, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 385, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 234, Müslim , Sahih, c. 2, s. 809, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 315, Dârekutnî, Sünen, c. 2, s. 178.
[379] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 241, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 236, Müslim, Sahih, c. 2, s. 781-782, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 31 3.
[380] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 306.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/256-257.
[381] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 395-396, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 1 95, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 421.
[382] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 169, 177, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 252, Müslim , Sahih, c. 1, s. 524-525.
[383] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 182, Buhârî, Sahih, c. 8, s. 142, Begavî, Mesâbıhu’s-sünne, c. 1, s. 64.
[384] Buhân, Sahih, c. 2, s. 252.
[385] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 392-393.
[386] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 281-282.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/257-259.
[387] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 90, Taberî, Tefsîr, c. 7, s. 80.
[388] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832.
[389] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[390] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[391] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 90.
[392] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832.
[393] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[394] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832-1833.
[395] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 162.
[396] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 133.
[397] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[398] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[399] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1835.
[400] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1835.
[401] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1835.
[402] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832-1833.
[403] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 1 80, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 190, Müslim , Sahîh, c. 4, s. 1832, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216.
[404] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 90, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832, Taberî, Tefsîr, c. 18, s. 80.
[405] Mâide: 101.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/259-261.
[406] Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 1, s. 400, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 184-185, c. 5, s. 2, 3, Zehebî, Siyeıu a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 203, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 258-259.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/262-264.

Share.

About Author

Leave A Reply