Hayber Gazası

0

HAYBER GAZASI
Gazanın Tarihi, Mevkii ve Sebepleri
Cihad Hazırlığına Girişilmesi
Medine Yahudilerinin Telaşlanmaları, Alacakları İçin Müslümanları Sıkıştırmaları
Medine Yahudilerinin Müslümanların Maneviyatlarını Sarsmaya, Bozmaya Çalışmaları
Hayber Gazasına Katılan Mücahidlerin Sayısı ve İslâm Kadınlarının Adları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’de Yerine Siba’ b. Urfuta’yı Vekil Bırakışı
Hayber Ordusunun Sancaktarı, Parolası ve Düzeni
Baş Münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün Hayber Yahudilerine Haber Salışı
Medine’den Sahbâ’ya Kadar Gidiş
Hayber’e Götürecek En Uygun Yolun Araştırılışı
Âmir b. Ekvâ’ya Recez Söylettirilişi
Keşif Birliği Tarafından Yakalanan Casusun Sorguya Çekilişi
Hayber Yahudilerinin Gatafanların Desteğini Sağlamaları
Mücahidlerin Yolda Yüksek Sesle Tekbir Getirmekten Men Edilmeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Varışı ve Allah’a Dua Edişi
Hayber Yahudilerinin Zanları, Görüşleri ve Savaşmaya Hazırlanıp Aralarında Anlaşmazlığa Düşmeleri
Hubab b. Münzir’in Karargâh Hakkında Arzettiği Görüşünü Peygamberimiz Aleyhisselamın
Benimseyip Muhammed Mesleme’ye Karargâh İçin Elverişli Bir Yer Aratışı
Sellâm b. Mişkem’in Teşviki Üzerine Yahudilerin Savaşmaya Karar Vermeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Öğütleyişi ve Cihada Teşvik Buyuruşu
Natat ve Nâim Kaleleri Önünde Savaşa Devam Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalanışı ve Savaşa Bazı Sahabilerin Kumandası Altında Devam Edilişi
Yahudilerin Saldırıya Geçişi ve Mücahidleri Bozguna Uğratışı
Mahmud b. Mesleme’nin Üzerine Bırakılan Taşla Şehit Edilişi
Âmir b. Ekvâ’nın Merhab’la Çarpışırken Kendi Kılıcıyla Yaralanıp Şehit Oluşu
Hayber Yahudilerinin İslâmiyete Davet Edilişi
Natat Çevresindeki Hurma Ağaçlarının Kesilişi
Yahudilerden Ayrılıp Gitmesi İçin Uyeyne b. Hısn’la Konuşulması
Gatafanların Acele Yurtlarına Dönüşü ve Yahudilerin Hayal Kırıklığına Uğrayışı
Gatafanların Hayber’den Döndüklerine Üzülmeleri
İki Mülteci Yahudinin Hayber ve Hayberliler Hakkında Bilgiler Vermeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’in Fethedileceğini Müjdeleyişi ve Onu Fethedecek Yiğidin
Vasıflarını Bildirişi
Sancağın Kime Verileceğinin Ümit ve Merakla Beklenişi
Hayber Fatihliğinin Hz. Ali Üzerinde Gerçekleşmesi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali İçin Duası
Hz. Ali’nin Giydirilip Kuşattırılışı ve Görevinin Kendisine Bildirilişi
Hz. Ali’nin Sancağı Kalenin Dibine Dikişi ve Yahudilerle Kale Dışında Çarpışılışı
Hz. Ali’nin Âmir ve Merhab’la Karşılaşıp Onları Öldürüşü
İslâm Mücahidlerinin Natat’a Girişi
Nâim Kalesinin Kuşatılışı ve Ele Geçirilişi
Müslüman ve Aynı Zamanda Şehit Olan Çoban
Eslemlerin Peygamberimiz Aleyhisselama Açlıktan Şikâyetlenmeleri
Açlıktan Eşek Eti Yemeye Kalkılışı
Sa’b b. Muaz Kalesinin Kuşatılışı ve Fethedilişi:
Ganimet Malına Hıyanet Etmenin Cezası
Şehit Olmak İçin Müslüman Olan ve Şehit Olan Kişi
Kulle (Zübeyr) Kalesinin Kuşatılıp Fethedilişi
Reci’ Karargâhının İlk Karargâh Yeri Olan Menzile’ye Getirilişi ve Şıkk Kalelerinin Fethedilişi
Nizar Kalesine Mancınıkla Taş Yağdırılışı
Nizar Kalesinde Alınan Esirler ve Ganimetler
Nizar Kalesinde Alınan Esirler ve Ganimetler
Yahudi Simâk’a Karısının Teslim Edilişi ve Kendisinin Müslüman Oluşu
Bozguna Uğrayan Yahudilerin Ketibe Kalelerinde Üslenişleri
Üzerlerinde Anlaşmaya Varılıp Kararlaştırılan Maddeler
Vatîh ve Sülalim Kalelerinden Teslim Alınan Ganimet Malları
Hayber’in Diğer Kalelerinden Teslim Alınan Ganimet Malları
Mücahidlerin İhtiyaçlarının Ganimet Mallarından Karşılanışı
Ebi’l-Hukayk Hanedanına Ait Hazine Hakkında Soruşturma Yapılışı ve Hazinenin Gömülü
Bulunduğu Yerden Çıkarılışı
Sa’ye b. Sellâm’ın Sıkıştırılınca Gerçeği Söylemesi
Çıkarılan Hazinenin Cinsi ve Miktarı
Ebi’l-Hukayk Oğullarının Cezalandırılmaları
Uyeyne b. Hısn ile Fezârelerin Hayber Ganimetinden Pay İstemeye Gelmeleri
Uyeyne b. Hısn’ın Yahudileri Kışkırtmaya Çalışması
Yahudilerin Peygamberimiz Aleyhisselamı Zehirlemeye Kalkışmaları
Yahudi Kadını Zeyneb ile Hayber Yahudilerinin Sorguya Çekilmeleri
Hz. Safiyye’nin Kimliği ve Başkumandan Hakkı Olarak Peygamberimiz Aleyhisselam Tarafından Seçilişi
Hz. Safiyye’nin Gerdek Gecesinde Gördüğü Rüyası ve Müslüman Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’de Mücahidlere Yasakladığı Şeyler
Hayber Şehitleri
Hayber Ganimetlerini Toplamak ve Bölüştürmekle Görevlendirilenler
Hayber Ganimetinin Kimlere ve Nasıl Bölüştürüldüğü
Gayrimenkul Ganimetlerin Bölüştürülüşü
Hâs (veya Hals) Vadisi Mahsullerinin Bölüştürülüşü
Hisse Satışları
Hayber Yahudilerinin Hayber Topraklarını Yarıcı Olarak İşletmeleri
Kureyş Müşriklerinin Hayber Savaşında Yahudilerin mi, Yoksa Müslümanların mı Kazanacağı
Hakkında Birbirleriyle Bahse Girişmeleri
Haccac b. Ilâtü’s-Sülemî’nin Peygamberimiz Aleyhisselamdan İzin Alıp Mekke’deki Mallarını
Toplamaya Gidişi
Haccac’ın Mekke’de Müşriklerdeki Alacağını Müşriklere Toplatışı
Hz. Abbas’ın Üzüntüden Bayılışı
Hz. Abbas’ın Acı Haberi Haccac’dan Soruşturuşu
Haccac’ın Hz. Abbas’a Hayber’in Fethedilmiş Olduğunu Bildirişi
Hz. Abbas’ın Kâbe’yi Tavaf Etmesi ve Kureyş Müşrikleriyle Konuşması

HAYBER GAZASI

Gazanın Tarihi, Mevkii ve Sebepleri

Peygamberimiz Aleyhisselam; Hudeybiye’den döndükten ve Zilhicce ayı ile Muharrem’in bir kısmını Medine’de geçirdikten sonra, Hicretin 7. yılında, Muharrem ayının sonuna doğru Hayber üzerine yürümüştür.[1]
Gazanın mevkii, Hayber’dir.
Hayber; Şam yolu üzerinde, Medine’ye sekiz beridlik,[2]yani 48 millik uzaklıkta,[3] birçok ekinlikleri ve hurma bahçeleri bulunan bir şehirdir.
Hayber; Yahudice, kale demektir.[4]
Amâlik kavminden, Hayber b. Kaniye b. Mehlail adında bir adam Hayber’e gelip yerleştiği için şehre Hayber ismi verildiği ve, yine bunun gibi, Semûd kavminden Vatîh b. Mazin adındaki kimseden dolayı da Vatîh kalesine Vatfh isminin verildiği rivayet edilir.[5]
Hayber şehri:
Natat,
Şıkk,
Ketibe diye üç bölgeye ayrılır ve her bölge de kalelerden meydana gelir.
Natat bölgesi:
1- Nâim,
2- Sa’b b. Muaz,
3- Zübeyr kalelerinden oluşur.
Şıkk bölgesi:
1- Übeyy (Sümran),
2- Nizar (Beriyy) kalelerinden oluşur.
Ketibe bölgesi:
1- Kamus,
2- Vatîh,
3- Sülalim kalelerinden oluşur.[6]
Hayber gazasının birçok sebepleri vardır
Benî Nadîr Yahudileri aradaki muahedeye rağmen Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine damdan kaya yuvarlamak suretiyle hayatına kasdettikleri için yurtlarından çıkarılıp sürüldükleri zaman, onlardan bir kısmı Şam’a, bir kısmı da Hayber’e gelip yerleşmişlerdi.
Sellâm b. Ebi’l-Hukayk’la Kinane b. Rebi’ b. Ebi’l-Hukayk ve Huyey b. Ahtab, Hayber’deki akra­balarının evlerine inmişlerdi.[7]
Medine’den ayrılacakları sırada, Ebu RâfT Sellâm b. Ebi’l-Hukayk hazinelerini içinde sakladıkları deve tulumunu kaldırarak:
“Bu, bizim dünyayı alçaltmak ve yükseltmek üzere hazırladığımız şeydir! Biz buradaki hurmalık­larımızı bırakıyorsak, Hayber’in hurmalıklarına varıyoruz!” diyerek bağırmıştı.[8]
Hayber’de, hazırlıklı, cesaretli sayıda Yahudi cemaati bulunuyordu.[9]
İçlerinde Benî Nadîr Yahudileri eşrafından Sellâm b. Mişkem ile[10] Benî Nadîr reisi Huyey b. Ahtab ve Kinane b. Rebi’ b. Ebi’l-Hukayk, Vâil oğullarından Hevze b. Kays ve Ebu Ammar,[11] Varr/ah b. Amr ve onun kabilesinden bazıları ile[12] Dubay’a oğullarından Ebu Âmir Abdi Amr b. Sayfî’nin de bulunduğu 19 kişilik bir heyet,[13] Mekke’ye giderek Kuneyş müşriklerini ve onlara bağlı kabileleri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet etmişler ve Kureyş müşriklerine:
“Onun işini bitirinceye kadar, biz de sizin yanınızda bulunacak ve sizinle el ve iş birliği yapacağız[14] Muhammed’e düşmanlık ve onunla çarpışmak hususunda sizinle antlaşma yapalım diye geldik!” demişler ve Kabe’nin örtüsü arasına girerek anıtlaşmışlardı.[15]
Bu Yahudi propaganda heyeti; Kays b. Aylanlardan Gatafanlara gitmişler, onları da kendileriyle bir­likte Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ve kendilerine Hayber’in bir yıllık hurma mah­sulünü vermeyi taahhüt etmişler,[16] çevredeki bütün Arap kabilelerine uğramışlar, hepsini ayaklandırmışlar,[17] en sonunda müşriklerin on bin kişilik ordular topluluğu ile Mekke’den gelip Medine’yi kuşat­malarını sağlamışlardı.[18]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek savaşından boşalır boşalmaz Benî Kurayza Yahudilerini cezalandırması üzerine, Hayber Yahudileri korkmuşlar ve Sellâm b. Mişkem’e gidip bu yolda ne düşündüğünü sormuşlardı.
Sellâm b. Mişkem:
“O bizim üzerimize yürümeden, bütün Hayber Yahudileriyle birlikte, biz onun üzerine yürüyelim! Teymâ, Fedek ve Vâdi’l-kurâ Yahudilerini de yanımıza alalım. Yurdunun ortasında, onunla, eski ve yeni bütün hıncımızla çarpışalım!” demiş, Hayber Yahudileri de:
“İşte, yerinde görüş budur!” demişlerdi.[19]
Ebu Râfi’ öldürülünce, Yahudiler, kendilerine Üseyr b. Zarim’i (veya Büseyr b. Rizam’ı) lider seçmiş bulunuyor! ardı.[20]
Üseyr (veya Büseyr), gözüpek, korkmak bilmez bir adamdı.
Bir gün, Yahudilerin meclisinde ayağa kalkarak:
“Vallahi, Muhammed ashabından her kimi Yahudilerden istediği her kime göndermişse, muhakkak onu öldürmüştür![21] Fakat, ben ona kendisinin adamlarıma yapamadığını yapacağım!” dedi.
Yahudiler
“Onun senin adamlarına yapamadığı ve fakat senin ona yapmayı istediğin şey nedir?” diye sordu­lar.
Üseyr:
“Gatafanların yanına gideceğim. Onları, Muhammed’le çarpışmak için toplayacağım!” dedi.[22]
Üseyr, dediğini yaptı.
Gatafanlara ve daha başkalarına başvurarak, onları Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak üzere biraraya getirdi.[23]
Gatafanları Hayber’de topladı[24] ve Yahudilere:
“Ey Yahudi cemaati! Yurdunun ortasında bulunduğu bir sırada, Muhammed’in üzerine yürüyeceğiz!
Çünkü, hiç kimse yoktur ki, yurdunun ortasında çarpışılsın da, düşmanı umduklarından bir kısmını elde etmemiş, koparmamış olsun!” dedi.
Yahudiler
“Ne güzel görüşün var!” diyerek Üseyr’i alkışladılar.[25]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerinin bu hazırlıklarını haber aldı.
Hicretin 6. yılında, Ramazan ayında[26] Abdullah b. Revâha’yı, üç kişinin başında,[27] gözcü olarak Hayber’e gönderdi.
Gönderirken de, Abdullah b. Revâha’ya:
“Hayberl gözetle! Halkın içine gir. Onlar ne yapmak istiyorlar, neler konuşuyorlar, öğren!” buyurdu.
Abdullah b. Revâha, arkadaşlarıyla birlikte Hayber’e gitti.
Arkadaşlarından birini Natat, birini Şıkk, birini de Ketibe kalesine gönderdi.
Üseyr’den ve başkalarından işittikleri şeyleri ezberlediler.
Hayber’de üç gün kaldıktan sonra, Ramazan’ın son gecelerinde Medine’ye dönüp, bütün gördük­lerini, işittiklerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.[28]
Daha sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına Hârice b. Huseyl el-Eşcâî gelmişti.
Hârice:
“Üseyr b. Zarim’i, Yahudilerin birçok askerî birlikleriyle birlikte senin üzerine yürür bir halde gerimde bırakmış bulunuyorum!” dedi.[29]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Üseyr’i Hayber’e vali yapmayı ve böylece çarpışmayı durdurup barışı sağlamayı tasarladı ise de,[30] Üseyr buna önce isteklenir gibi olmuş, fakat sonradan hainlik yoluna sapmıştır.[31]
Yine, Hicretin 6. yılında, Sa’d b. Bekr oğulları kabilesinin de Hayber Yahudilerine yardım için Fedek’e geldikleri ve yapacakları yardıma karşılık Hayber’in hurma mahsulünü Hayber Yahudilerinden istedikleri haber alınmış, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’yi yüz kişilik askerî bir birlikle Fedek’e gönderip onları dağıtmıştı.[32]
Hayber Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselamı ve Müslümanları ortadan kaldırmak üzere Mekkelilerle aralarında yapmış oldukları antlaşmalarına göre, Peygamberimiz Aleyhisselam Hayber Yahudilerinin üzerine yürüyecek olursa, Mekke müşrikleri Medine’ye baskın yapacaklar; Peygamberimiz Aleyhisselam Mekke müşrikleri üzerine yürüyecek olursa, Hayber Yahudileri Medine’ye baskın yapacak­lardı.[33]
Bütün bunlar, Hayber’in gün geçtikçe Müslümanlık ve Müslümanlar için önlenmesi güçleşen bir tehlike teşkil ettiğini gösteriyordu.
Bununla beraber, Kureyş müşrikleriyle barış yapmadan Hayber işini halletmeye kalkmak çok tehlikeli olabilirdi.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam umre seferini düzenleyip Hudeybiye’ye kadar varmış ve Kureyş müşriklerine:
“Muhakkak ki, savaş Kureyşîleri çok yıpratmış, zayıflatmış, birçok zararlara uğratmıştır.
Eğer onlar isterlerse, yine de, kendilerine bir mütareke müddeti bel iri ey ey im .[34]
Bu müddet içinde, kendileri benden emniyet ve selamette bulunsunlar.[35] Benimle sair halk arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar.[36]
Eğer insanlar beni yenerierse, zaten, kendilerinin istedikleri budur. Eğer Allah beni insanlara galip kılarsa, o zaman, kendileri şu iki şeyden birisini seçerler: Ya hazırlanmış olarak benimle çarpışırlar, ya da topluca selamet dairesine girerler.
Yoksa, vallahi, Yüce Allah şu İslâm dinini yeryüzüne yayacağı hakkındaki va’dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışıp duracağım!”[37] buyurması üzerine, müşriklerle Hudeybiye barışını sağlamıştı.[38]
İşte, Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekkeli müşriklerle muahede yapıp onlardan gelecek tehlikeyi önledikten sonradır ki, Hayber üzerine yürü muştur.[39]

Cihad Hazırlığına Girişilmesi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber gazası için hazırlanmalarını ve hakkıyla çarpışacak olanları çevresinde toplamalarını ashabına emir buyurdu.[40]
Hudeybiye umresi seferine katılmaktan çekinerek, kaçınarak geri kalmış olanlar ise, Hayber1 in yiye­cek, yağ ürünü ve servet bakımından Hicaz’ın en verimli, bereketli ve ucuzluk bir şehri olduğunu bildik­leri için, ganimet maksadıyla Hayber seferine katılmak istemişler ve:
“Haybefe biz de sizinle birlikte gidelim!” dem işlerdi.[41]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Cihad etmek, Allah yolunda çarpışmak isteyenlerden başkası, bizimle birlikte gidemeyecekler![42]Onlara ganimetten de birşey verilmeyecektir!” buyurdu.
Medine içinde de:
“Allah yolunda çarpışmak isteyenden başkaları, bizimle birlikte gidemeyeceklerdir! Onlara ganimet­ten de hiçbir şey verilmeyecektir!” diyerek nida ettirildi.[43]

Medine Yahudilerinin Telaşlanmaları, Alacakları İçin Müslümanları Sıkıştırmaları

Müslümanların Hayber’e gitmek üzere hazırlanmaları, Peygamberimiz Aleyhisselamla antlaşmalı bulunan Medine Yahudilerini çok kaygılandırdı ve harekete geçirdi.
Bunlar; Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaynuka, Naüîr ve Kurayza oğulları Yahudilerini silip süpürdüğü gibi Hayber Yahudilerini de silip süpüreceğini anladılar.
Müslümanlarda az çok alacağı olup da onu tahsil için Müslümanların yakasına sarılmayan Medineli Yahudi kalmadı.
Yahudi Ebu’ş-Şahm’ın, Abdullah b. Ebi Hadrad el-Eslemî’de beş dirhem alacağı vardı. Abdullah, ev halkı için bu Yahudi den arpa satın almıştı.
Ebu’ş-Şahm yakasına sarılınca, Abdullah:
“Bana biraz mühlet ver! Ben inşaallah yanına gelip alacağını sana ödeyeceğimi umuyorum.
Çünkü, Yüce Allah, Peygamberine Hayber ganimetini va’d buyurmuştur.
Ey Ebu’ş-Şahm! Biz, Hicaz’ın, yiyecek ve servetçe en zengin şehrine gidiyoruz” deyince, Ebu’ş-Şahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı kabardı ve:
“Sen Hayber savaşını Araplardan karşılaştığınız gibi mi sanıyorsun?! Tevrat üzerine yemin ederim ki; orada savaşçı on bin kişi vardır!” dedi.
Abdullah b. Ebi Hadrad:
“Ey Allah düşmanı! Sen bizim himayemiz altında bulunuyorsun!
Vallahi, seni Resûlullahın huzuruna çıkaracağım!” dedi.
Onu tutup Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirdi ve:
“Yâ Rasûlalları! Bu Yahudi neler söylüyor, dinle!” dedi ve Ebu’ş-Şahm’ın söylediklerini haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam sustu, ona hiçbir şey söylemedi. Yalnız, dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat, ne söylediği işitilemedi.
Yahudi:
“Ey Ebu’l-Kâsım! Bu, bana haksızlık etti. Yiyeceğimi aldı, hakkımı tuttu, ödemedi!” dedi.[44]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdullah b. Ebi Hadrad’a:
“Ver şunun hakkını!” buyurdu.[45]
Abdullah b. Ebi Hadrad:
“Seni hak din ve Kitab’la peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; onu ödeyecek güçte değil­im!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdullah b. Ebi Hadrad’a tekrar
“Ver şunun hakkını!” buyurdu.
Abdullah b. Ebi Hadrad:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; onu ödeyecek güçte değilim!
Senin bizi Hayber’e götüreceğini, bize Hayber ganimetinden birşeyler düşeceğini umduğumu ve dönünce borcumu ödeyeceğimi kendisine haber vermiştim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ver şunun hakkını!” buyurdu.
Bunun üzerine, Abdullah b. Ebi Hadrad, kalkıp çarşıya gitti.
Başından itibaren omuzuna aldığı atkıyı çıkardı. Omuz atkısının yerine, sarığına büründü.
Yahudiye:
“Şu omuz atkısını benden satın al!” dedi.
Yahudi, atkıyı Abdullah’tan dört dirheme satın aldı.[46]
Abdullah, kalan borcunu da bulup buluşturup Yahudiye ödedi.[47]
Sarığına bürünmüş olarak gelirken, yaşlı bir kadın Abdullah b. Ebi Hadrad’a rastladı ve:
“Ey Resûlullahın sahabisi! Bu ne hal?!” diye sordu.
Abdullah b. Ebi Hadrad da, ona durumu haber verdi.
Kadıncağız hemen üzerindeki atkısını çıkarıp ona verdi ve:
“İşte sana omuz atkısı!” dedi.[48]

Abdullah b. Ebi Hadrad’la Ebu Abs b. Cebr’in Hayber Gazasına Nasıl Katılabildikleri

Abdullah b. Ebi Hadrad, Hayber gazasına, Seleme b. Eslem’in verdiği elbise ile gidebildi.
Ebu Abs b. Cebr de, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yâ Rasûlallah! Elimizde ne çoluk çocuklar için geçimlik, ne yol azığı, ne de yolculuk elbisesi var!?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona bir elbise verdi.
Ebu Abs elbiseyi sekiz dirheme satıp iki dirhemine yol azıklığı için hurma satın aldı. İki dirhemini, geçimlik için ev halkına bıraktı. Dört dirhemine de, kendisine elbise satın aldı.[49]

Medine Yahudilerinin Müslümanların Maneviyatlarını Sarsmaya, Bozmaya Çalışmaları

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’e gitmeye hazırlandığı sırada, Medine’deki Yahudiler, Müslümanlara:
“Vallahi, Hayber’in kalelerini ve savaş erlerini görmüş olsaydınız, daha onların yanlarına varmadan, geri dönerdiniz!
Dağların tepelerinde yükselen kaleler, orada!
Hiç kesilmeyen, sürekli akan sular, orada!
Zırh gömlekli on bin savaş eri orada!
Esed ve Gatafan kabileleri de onları koruyorlar!
Siz Hayber’e nasıl dayanabileceksiniz?!” demekte;
Ashab-ı Kiram da:
“Yüce Allah, Peygamberine, Hayber ganimetini elde edeceğini va’d buyurmuştur” diyerek cevap vermekte idiler.[50]

Hayber Gazasına Katılan Mücahidlerin Sayısı ve İslâm Kadınlarının Adları

Hayber gazasına katılan Mücahidlerin 1400’ü piyade, 200’ü de, atlı idi.[51] Hayber seferine katılan Müslüman kadınları da:
1- Peygam berim iz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme,
2- Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Hz. Safiyye binti Abdulmuttalib,
3- Peygamberimiz Aleyhisselamın dadısı Ümmü Eymen Bereke,
4- Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı Ebu Râfi’in zevcesi Leyla,
5- Asım b. Adiyy’in zevcesi,
6- Ümmü Umâre Nesîbe binti Ka’b,
7- Ümmü Meni1 (Ümmü Şübas),
8- Küaybe binti Sa’d el-Eslemiyye,
9- Ümmü Muta el-Eslemiyye,
10- Ümmü Süleym binti Milhan,
11- Ümmü Dahhâk binti Amr b. Haram,
12- Hind binti Amr b. Haram,
13- Ümmü’-A’lâ el-Ensariyye,
14- Ümmü Âmir el-Eşheliyye,
15- Ümmü Atiyye el-Ensariyye,
16- Ümmü Salît,
17- Ümeyye binti Kays,
18- Abdullah b. Uneys’in zevcesi Hubla,
19- Ümmü Sinan,
20- Hazrec b. Ziyad el-Eşcâî’nin babaannesi idi.[52]
Ümeyye binti Kays der ki:
“Gıfâr oğulları kadınlarının arasında, Resûlullah Aleyhisselamın yanına ben de gittim.
‘Yâ Rasûlallan! Biz yaralıları tedavi edelim ve gücümüzün yettiği şeyle Müslüman erkeklere yardım­cı olalım diye seninle birlikte bu sefere katılmak istiyoruz1 dedik.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah’ın bereketi üzere, gidiniz!1 buyurdu.[53]
Sefere katılan bu Müslüman kadınları yanlarında götürdükleri ilaçlarla yaralıları tedavi etmekle kalmayacaklar, aynı zamanda mücahidlerin yemeklerini pişirecekler, ip eğirecekler.. Allah yolunda ellerinden geleni yaparak onlara yardımcı olmaktan geri durmayacaklardı.[54]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’de Yerine Siba’ b. Urfuta’yı Vekil Bırakışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabdan Siba1 b. Urfutayı, Medine’de yerine vekil bıraktı.[55] Peygamberimiz Aleyhisselamın Nümeyle b. Abdullah el-Leysîyi vekil bıraktığı da rivayet edilir.[56]

Hayber Ordusunun Sancaktarı, Parolası ve Düzeni

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber gazasına çıkarken, beyaz sancağını Hz. Ali’ye verdi.[57]
Hayber gazasında kullanılacak parola “Yâ Mansur! Emit! Emit!” sözleri idi.[58]
Ukkâşe b. Mıhsan el-Esedî, ordu öncüsü olarak ileri sürüldü.
Hz. Ömer sağ kol kumandanlığına, ashabdan başka bir zât da sol kol kumandanlığına tayin edil­di.[59]
Hayberyolculuğu için Eşca1 kabilesinden Huseyl b. Hârice ile Abdullah b. Nuaym kılavuz tutuldu.[60]
Huseyl b. Hârice derki:
“Davar satmak üzere Medine’ye gelmiştim. Davarları sattıktan sonra, Resûlullah Aleyhisselamin yanına vardım.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sana yirmi sa’ hurma vereyim de, ashabıma kılavuz olup Hayber yolunu göster!1 buyurdu.
Öyle yaptım.
Resûlullah Aleyhisselam Hayber’e varıp onu fethettikten sonra da, kendisinin yanına vardım. Bana yirmi sa1 hurmayı verdikten sonra, Müslüman oldum.”[61]

Baş Münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün Hayber Yahudilerine Haber Salışı

Baş münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl, Hayber Yahudilerine:
“Muhammed size doğru geliyor! Tedbirinizi alınız! Mallarınızı kalelerinize doldurunuz! Onunla çarpışmak için dışarı çıkarsınız.
Ondan hiç korkmayınız! Çünkü, sizin hazırlığınız da, sayınız da çoktur! Muhammed’in cemaati hem az, hem de silahsızdır. Silahlan olsa bile, pek azdır!” diye haber saldı.[62]

Medine’den Sahbâ’ya Kadar Gidiş

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber’e gitmek üzene Medine’den yola çıktı.
Önce Seniyetü’l-Veda’ya vardı.
Sonra Zegabe üzerini tuttu.
Sonra Nakmâ’ya;
Nakmâ’dan sonra Müstenah’a;
Müstenah’tan sonra Asr’a (Asr veya Asar’a) vardı.[63]
Seniyetü’l-Veda; Medine’ye gelinirken giriş, Medine’den Mekke’ye gidilirken de yolcuların uğurlanış ve çıkış yolu olan yokuştur.[64]
Nakmâ; Medine’nin ağaçlık dene içlerindendir.[65] Uhud dağının yakınındadır.[66]
Isr, Medine ile Füru’ arasında bir dağdır.[67]
Isr’ın Medine’ye uzaklığı bir merhaledir.[68]
Isr’da, Peygamberimiz Aleyhisselam için bir mescid yapıldı.[69]
Isr Mescidi, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’e giderken içinde namaz kıldıkları mescidlerin meşhurlarındandır.[70]

Hayber’e Götürecek En Uygun Yolun Araştırılışı

Peygamberimiz Aleyhisselam kılavuzları çağırdı.[71]
Huseyl b. Hârice ile Abdullah b. Nuaym gelince, Huseyl’e:
“Önümüze düş! Bizi öyle vadilere tutup götür ki, Hayber’le Şam arasındaki yoldan Hayber’e varalım; Hayber Yahudileriyle Şam arasına girmiş, onlarla müttefikleri olan Gatafanlar arasına gerilmiş olalım!” buy urdu.[72]
Huseyl:
“Ben seni öyle bir yere götüreceğim, ulaştıracağım ki, orada birçok yollar vardır. Yâ Rasûlallah! Orası yolların kavşağıdır. Bütün yollar oradan gelir geçer” dedi.[73]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O yolların isimlerini bana söyle!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ismin güzelini arar, sever; kötüsünden ise hoşlanmaz, onu uğurlu saymazdı.[74]
Huseyl:
“Hayberln bir yolu var ki, ona ‘H azen1 denilir” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O yolu tutma!” buyurdu.
Huseyl:
“Hayberln bir yolu daha var ki, ona ‘Şaş’ (Şe’s) denilir” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O yolu da tutma!” buyurdu.
Huseyl:
“Hayberln bir yolu daha var ki, ona ‘Hâtıb’ denilir” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O yolu da tutma!” buyurdu.
Hz. Ömer, Huseyl’e:
“Ben senin Resûlullah Aleyhisselama haber vermek için bu gecede olduğu kadar kötü isimler bul­duğunu görmedim!” dedi.
Huseyl:
“Hayberln bir yolu daha var ki, artık ondan başka yolu kalmamıştır!” deyince, Hz. Ömer:
“İsmini söyle!” dedi.
Huseyl:
“Onun ismi ‘Merhab’dır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Olur! O yolu tut!” buyurdu.
Hz. Ömer, Huseyl’e:
“Bu yolun ismini önce söyleseydin ya!” dedi.[75]

Âmir b. Ekvâ’ya Recez Söylettirilişi

Seleme b. Ekvâ’nın bildirdiğine göre; Seleme’nin amcası Amir b. Ekvâ (Sinan) da, Hayber seferine katılanlar arasında bulunuyordu.[76]
Kendisi, şairdi.[77]
Bir gece, Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte giderlerken,[78] İslâm mücahidlerinden birisi, ona:
“Ey Âmir! Bize recezlerinden [kısa vezinli şiirlerinden] bir parça dini etsen ya!” demişti.
Bunun üzerine, Âmir hayvanından indi[79] ve:
“Ey Allah’ım! Sen bize hidayet ve rahmet ihsan etmemiş olsaydın, biz muhakkak dalâlet ve sapkın­lık içinde kalırdık!
Bizim üzerimize yürüyen kâfirler, bizim kaçındığımız fitne ve fesadı [dinden döndürme kötülüğünü]bize yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları zaman, kalblerimize sükûnet ve metanet indir, ayak­larımıza sebat ver![80]
Biz bağırışlarla çarpışmaktan korkutulmak istenilsek de, çarpışmaya çağırıldığımız zaman, gelir ve ondan geri kalmayız!
Düşmana arka çevirip kaçmaktan da kaçınınz!”[81] mealli kıt’asını okuyunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Şiir okuyup develeri hızlandıran kimdir?” diye sordu.
Sahabiler.
“Âmir b. Ekvâ’dır!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah ona rahmet etsin!” diye dua etti.[82]
Peygamberimiz Aleyhisselam herkime rahmet ve mağfiretle dua ederse, o muhakkak şehit olurdu.
Hz. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın Âmir için rahmet dileğini işitince:[83]
“Vallahi yâ Rasûlallah! Bu duanızla, Âmir’e cennetlik gerçekleşti! Keşke onu bize bağışlasaydın da, kendisinden bir müddet daha yararlansaydık!” dedi.
Gerçekten de, Âmir b. Ekvâ, Hayber’de şehit oldu.[84]

Keşif Birliği Tarafından Yakalanan Casusun Sorguya Çekilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; bazı süvarileri, Abbâd b. Bişr’in kumandası altında, keşif ve tecessüs için öncü olarak ileri sürmüştü.
Abbâd b. Bişr; Eşca1 kabilesinden olup Yahudiler hesabına casusluk yapan bir bedevî (çöl Arabi) yakaladı ve ona:
“Sen kimsin?” diye sordu.
Bedevî:
“Ben kaybettiğim devemi arayan bir arayıcıyım!” dedi.
Abbâd b. Bişr
“Sende Hayber hakkında bir bilgi var mı?” diye sordu.[85]
Bedevî:
“Sen benden Hayber hakkında mı, yoksa Hayberliler hakkında mı; hangisinden bilgi istiyorsun?” dedi.
Abbâd b. Bişr
“Yahudilerden!” dedi.
Bedevî:
“Olur!
Kinane b. Ebi’l-Hukayk ve Hevze b. Kays, Gatafan’dan olan müttefiklerinin yanına gitti. Onlardan asker toplayıp Hayber’in bir yıllık mahsulünü onlara vermeyi va’d ettiler.
Gatafanlar, Utbe b. Bedr’in kumandası altında, atları, silahları ve hazırlıklarıyla gelip Yahudilerin kalelerine girdiler.
Onlar şimdi Yahudilerle birlikte kalelerdedirler.
Kalelerde 10.000 savaş eri bulunuyor.[86] Onlar, Muhammed ve ashabı ile çarpışmak için bekliyor-lar![87]
Onlar, oklarla vurulmaz, başa çıkılmaz kalelilerdir!
Kendilerinin yanlarında da, pek çok silahlan ve yiyecekleri vardır.
Yıllarca kuşatılacak da olsalar, yine, bunlar kendilerine yeterlidir.
Onların kalelerinde içecekleri, devamlı akar sulan davardır.
Onlara hiç kimsenin dayanabileceğini sanmıyorum!” dedi.
Abbâd b. Bişr, kamçısını kaldırıp ona birkaç kamçı vurdu ve:
“Sen ancak onların bir casususundur! Bana doğrusunu söyle! Yoksa boynunu vururum!” dedi.
Bedevî:
“Sana doğrusunu söylersem, bana eman verir, kanımı bağışlar mısın?” diye sordu.
Abbâd b. Bişr
“Evet!” dedi.
Bunun üzerine, Bedevî:
“Onlar, Yesrib Yahudilerine (Benî Kurayza ile Benî Nadîriere) yapmış olduğunuz şeyden korkuya düşmüş bir cemaattirler.
Medine Yahudileri, Medine’ye emtia satın almaya giden amcamın oğlunu buldular. Sizin sayıca az, atlarınızın ve silahlarınızın da az olduğunu haber vermek üzere, onu Kinane b. Ebi’l-Hukayk’a gönder­mişler.
Ona:
‘Muhammed, şimdiye kadar sizin gibi iyi çarpışan bir kavimle karşılaşmamıştır.
Muhammed’in; harp malzemelerinizin, sayınızın, silahınızın çokluğunu, kalelerinizin sarplığını bile­meyerek üzerinize yürümesine, Kureyşîler ve Araplar sevinmektedirler.
Kureyşîlerve başkaları, durumu dikkatle izliyorlar.
Kureyşîler
“Hayber Yahudileri Muhammed’i yenecektir! Eğer Muhammed muzaffer olursa, bu temelli horluk olur!’ diyorlar’ demişler.
Ben bütün bunları işitmiş bulunuyorum.
Kinane b. Ebi’l-Hukayk, bana:
‘Sen git de, yolda onların önlerine geç!
Onlar senin ne iş üzerinde bulunduğunu anlayamazlar.
Sen onları bizim hesabımıza korkut!
Bir dilenci gibi, yanlarına sokul.
Onlara sayımızın ve yardımcılarımızın çokluğunu anlat!
Kendileri hakkında edineceğin haberlerle yanımıza dönmekte acele et!1 dedi.”[88]
Abbâd b. Bişr bedevîyi Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdi ve kendisinden aldığı bilgileri Peygamberimiz Aleyhisselama arzetti.
Hz. Ömer:
“Vurun onun boynunu” dedi.
Abbâd b. Bişr
“Ben ona eman verdim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Abbâd! İş belli oluncaya kadar, sen onu yanında tut!” buyurdu.[89]
Bedevî bir iple bağlandı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber’e varınca, Bedevîye İslâmiyeti anlattı ve:
“Seni üç kere İslâmiyete davet edeceğim. Müslüman olmazsan, boynundan ip çıkan İm ayacaktır!” buyurunca, bedevî Müslüman oldu.[90]

Hayber Yahudilerinin Gatafanların Desteğini Sağlamaları

Bedevinin dediği doğru idi:
Kinane b. Ebi’l-Hukayk ile Hevze b. Kays, yanlarına Yahudilerden 14 kişi alarak müttefikleri bulunan Gatafanlara gitmişler, Hayberln bir yıllık hurma mahsulünün yarısını vermeyi taahhüt edip onların yardımını sağlamışlardı.
Gatafanlar, Utbe b. Bedr’in kumandası altında hazırlıklı ve atlı olarak Hayber’e gelip Yahudilerle bir­likte kalelere girmişlerdi.[91]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hayber’e gelmeden üç gün önce, Uyeyne b. Hısn da, Yahudilere yardım etmek üzere, Gatafanlardan 4.000 kişi ile gelip Natat kalesine girmiş bulunuyordu.[92]

Mücahidlerin Yolda Yüksek Sesle Tekbir Getirmekten Men Edilmeleri

İslâm mücahidleri, bir vadiye erişince:
“Allahuekber! Allahuekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!” diyerek hep birden yüksek sesle tekbir getirmeye başlamışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nefeslerinize acıyınız!
Çünkü, sizin dua ettiğiniz Allah ne sağırdır, ne de gaibdir!
Siz en çok işiten ve en yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz”[93] buyurdu.[94]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Varışı ve Allah’a Dua Edişi

Kılavuz; İslâm mücahidlerini Şerir vadisine kadar götürdü.[95]
Şerir; Hayberyakınında bir vadidir.[96]
Karkara vadisine erişilince, namaz vakti girmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, vadiden çıkıncaya kadar namazı kılmadı.[97]
Karkara Hayber’e altı mildir.[98] İslâm mücahidleri, Karkaraya ininceye kadar vadiyi takip ettiler.[99]
Pegyamberimiz Aleyhisselam, Şıkk ile Natat arasında konakladı.
Oradaki böğürtlen, Sincan dikenlik ve çalılığı üzerinde namazını kıldı. Namaz kıldığı yer, çevresi taşla çevrilerek mescid haline getirildi.[100]
Sonra, doğrulup Şıkk kalesiyle Natat kalesi arasından, Hayber’e doğru ilerlediler.[101]
Peygamberimiz Aleyhisselam, o sırada “Durunuz!” buyurarak mücahidleri durdurdu ve Allah’a şöyle dua etti:
“Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah’ım!
Ey yerlerin ve yüklenip taşıdıklarının Rabbi olan Allah’ım!
Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah’ım!
Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah’ım!
Biz Senden bu kentin hayrını ve iyiliğini, bu kent halkının hayrını ve iyiliğini ve kentte bulunan herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz!
Bu kentin şerrinden, bu kent halkının şerrinden, bu kentte bulunan herşeyin şerrinden de Sana sığınırız!
Haydi ilerleyiniz, Bismillah!”[102]

Hayber Yahudilerinin Zanları, Görüşleri ve Savaşmaya Hazırlanıp Aralarında Anlaşmazlığa Düşmeleri

Hayber Yahudilerinin 10.000 kişilik savaş erleri[103] her gece tanyeri ağarmadan önce silahlarını kuşanıp savaş düzenine göre saf bağlarlar;[104] kalelerine, kalelerinin sarplığına, silahlarının ve sayılarının çokluğuna bakarak Peygamberimiz Aleyhisselamın kendileriyle çarpışamayacağını sanırlar ve:
“Muhammed mi bizimle çarpışacak?! Ne kadar uzak!” diyerek gururlanırlardı.[105]
Peygamberimiz Aleyhisselam geceleyin meydanlarına gelip konuncaya kadar, Hayber Yahudilerinin haberleri olmadı.
Hayber Yahudileri, aralarında anlaşmazlığa da düştüler.
Haris Ebu Zeyneb adındaki Yahudi kaleler dışında karargâh kurmalarını ve Peygamberimiz Aleyhisselamla kaleler dışında çarpışmalarını teklif ve tavsiye etmiş ve:
“Benim gördüğüm, Muhammed tarafından kuşatıldıktan sonra onun emrine boyun eğerek kalelerinden inmek zorunda kalanlar için hayat hakkı kalmamış, onlardan kimisi esir edilmiş, kimisi de sonradan öldürülmüştür!” demişti.
Yahudiler
“Bizim bu kalelerimiz, senin o misal getirdiğin kalelere benzemez! Bu sarp kaleler, dağların tepeleri üzerindedir!” demişler, Hâris’in görüşünü benimsememişler ve kalelerine sığınmışlardı.[106]
Yahudilerin ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem Hayber’in Sa’b b. Muaz kalesinde idi.
Yahudi casuslarından birtopluluk onun evine gittiler.
Ona, kaleden dışarı çıkıp da mı, yoksa kalelere sığınarak mı çarpışılmasının uygun olacağını danıştılar.
Sellâm, onları kaleden dışarı çıkarak çarpışmaya teşvik etti ve:
“Yerinde olan görüş; Abdullah b. Übeyy’in öğüt yoluyla size işaret eylediğidir!” dedi.
Fakat, Hayberliler kalelerden dışarı çıkmaya cesaret edemeyerek kalelerinde kaldılar.[107]
Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâm mücahidleriyle birlikte Hayber’e geldiği gece Hayberliler hep uykuya dalmışlar, hiç kımıldamamışlar, horozları bile ötmem işti. Güneş doğunca, tarlalarına gitmek üzere kalelerinin kapılarını açmışlardı.[108]
Enes b. Malik der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam bir kavimle çarpışacağı zaman, sabah olmadıkça onlara ansızın baskın yapmaz, ezan sesi işitirse baskın yapmaktan vazgeçer, ezan sesi işitmezse baskın yapardı.
Hayber’e geceleyin inmiştik.
Resûlullah Aleyhisselam orada geceyi geçirdi.[109]
Sabah namazını Hayber’in yanıbaşında, daha karanlık iken kıldık.[110]
Sabah olup Hayber’den ezan sesi işitmeyince,[111] hayvanına bindi.
Bizler de hayvanlarımıza bindik.
Ben Ebu Talha’nın terkisine bindim.
Giderken, benim dizim Resûlullah Aleyhisselamın dizine değmekte idi.[112]
Sabahleyin, Hayber işçileriyle karşılaştık.[113]
İşçiler, kaleden çıkıp, araçları, zenbilleri, kovaları ile[114] tarlalarına gidiyorlardı.
Resûlullah Aleyhisselamla askerlerini görür görmez:
İşte Muhammed ve Hamîs![115] İşte Muhammed ve Hamîs! Vallahi, Muhammedi İşte Muhammed ve Hamîs!'[116] diyerek bağırıştılar ve hemen arkalarına dönüp kaçtılar.[117]
Resûlullah Aleyhisselam, ellerini kaldırdı [118] ve:
‘Allahuekber! Allahuekber! Harab olup gitti Hayber!
Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hali yaman olur!’ buyurdu [119] ve bunu üç kere tekrarladı .”[120]
Hamîs; ordu,[121] büyük askerî birlik demektir.
Cahiliye çağında da, orduya hamîs denirdi.[122]
Orduya hamîs denilmesi de beş kısımdan; yani öncü, ardcı, orta, sağ ve sol yan birliklerinden oluş­tuğu içindir.[123]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Menzile mevkiine kadar ilerledi, hayvanından indi, yürüyerek orada­ki bir kayaya doğru gitti.[124]
Hayvanın yularını çekmek istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayvanı kendi haline bırakınız!” buyurdu.
Hayvan kayanın yanına varıp çöktü.[125]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ağırlıklarının yanına bırakılmasını, mücahidlerin de oralara inmeleri­ni em retti.[126]
Hayber’e, hurmaların koruk ve ham bulunduğu bir sırada gelinmişti.
Hava ise çok sıcak ve sıcaklık da tehlikeli derecede idi.[127]
Menzile karargâhında, Peygamberimiz Aleyhisselam için bir mescid yapıldı.[128]
Peygamberimiz Aleyhisselam nafile (teheccüd) namazını orada kıldı.
Menzile adını taşıyan bu mescid taştan yapılmıştı.[129]
Menzile Mescidi, içinde bayram namazları da kılınan en büyük ve geniş mesciddir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın namaz kılarken yöneldiği kaya da bu mescidin içindedir.[130]

Hubab b. Münzir’in Karargâh Hakkında Arzettiği Görüşünü Peygamberimiz Aleyhisselamın
Benimseyip Muhammed Mesleme’ye Karargâh İçin Elverişli Bir Yer Aratışı

Hubab b. Münzir:
“Yâ Rasûlallah! Burası Natat kalesine çok yakındır. Hem de, Hayber’in bütün savaşçıları orada toplanmıştır.[131]
Ben Natat kalesi halkını çok iyi tanırım.
Onlar kadar uzaklara ok atabilen ve onlar kadar oklarını isabet ettiren bir kavim yoktur.
Bununla birlikte, onlar bizim üst tarafımızda da bulunuyorlar.[132]
Bizim bütün tutum ve davranışlarımızı görebilecek, öğrenebilecek bir mevkidedirler.
Biz ise, onların tutum ve davranışlarını görebilecek, öğrenebilecek mevkide değiliz![133]
Onların okları, yukarıdan aşağı doğru hızla iner,[134] bizim oklarımız ise onlara ulaşmaz![135]
Bununla birlikte, onların evlerinden sık sık çıkıp sık hurma ağaçlan içinde siperlenmeyeceklerinden de emin değilim.[136]
Burası, humna bahçeleri arasında tehlikeli bir yerdir.
Tehlikelerden, bozukluklardan uzak bir yeri karargâh edinmeyi emretseniz olmaz mı?[137]
Hiç değilse, şu kara taşlık, kayalık yeri aramızda bulunduralım.
Yahudilerin atacakları oklar bize erişemesin!” dedi.[138]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hubab b. Münzir’e:
“İşaret ettiğin görüş yerindedir!” buyurdu[139] ve Muhammed b. Mesleme’yi yanına çağırarak, ona:
“Bak! Yahudilerin kalelerinden ve bataklık hastalığından uzak, Yahudi evlerinden yapılabilecek saldırılardan emniyet ve selamette kalabileceğimiz, karargâh edinmeye elverişli bir yer araştır!” buyur­du.
Muhammed b. Mesleme etrafı dolaşarak Reci’e kadar vardıktan sonra, geceleyin Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü ve:
“Senin için, karargâh edinmeye elverişli bir yer buldum!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ın bereketi onun üzerinde olsun!” buyurdu.[140]

Sellâm b. Mişkem’in Teşviki Üzerine Yahudilerin Savaşmaya Karar Vermeleri

Hayber Yahudileri, Peygamberimiz Aleyhisselamın ordusu ile birlikte Hayber’e geldiğini görünce, kalelere çekilmişler, Sellâm b. Mişkem’e gidip durumu haber vermişlerdi.
Sellâm b. Mişkem:
“Siz benim sözümü dinlemediniz! Muhammed’in üzerine yürümekte kusur ettiniz!
Bari burada onunla çarpışmakta kusur etmeyiniz!
Onunla çarpışa çarpışa ölmeniz, sizin için, tek başınıza kalmanızdan hayırlıdır” dedi.
Bunun üzerine, Yahudiler, sonuna kadar savaşmaya kararverdiler.
Mallarını, çoluk ve çocuklarını Ketibe kalesine götürdüler.
Erzak ve yiyeceklerini de Nâim kalesinde depoladılar.
Bütün savaş erlerini Natat kalesinde topladılar.
Sellâm b. Mişkem de, hasta olduğu halde, onlarla birlikte Natat’a geldi. Yahudileri savaşmaya kışkırttı durdu ve orada da öldü.[141]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Öğütleyişi ve Cihada Teşvik Buyuruşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerinin savaşmaya hazırlandığını anlayınca, geceleyin mücahidleri Natat kalesinde toplanan Yahudilerle çarpışmak üzere hazırladı.
Sabır ve sebat ettikleri takdirde muhakkak zafere ve ganimete ereceklerini onlara müjdeledi ve kendilerini çarpışmaya teşvik etti.
Yahudiler İslâm karargâhına ok yağdırmaya başladılar.[142]
Yahudilerin attıkları oklar İslâm karargâhının gerisine düşmekte,[143] İslâm mücahidleri de bu okları toplayıp yaylarına yerleştirerek onlara atmakta idiler.[144]
İslâm mücahidleri o gün Natat’taki Yahudi topluluğu ile akşama kadar savaştılar.
İlk günde, Natat Yahudilerinin attıkları oklarla yaralanan mücahidlerin sayısı elliyi buldu.
Hubab b. Münzir:
“Yâ Rasûlallah! Karargâhı hemen değiştirsen iyi olur” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Akşam olunca, inşaallah değiştiririz!” buyurdu.
Akşamleyin, Peygamberimiz Aleyhisselam, yakınlarındaki evlerden gelebilecek tehlikelerden ashabını korumak için, karargâhın yeni yere değiştirilmesini emretti.
Mücahidler karargâhı Reci’e taşıdılar.
Hz. Osman da Reci1 karargâhında görevlendirildi.[145]

Natat ve Nâim Kaleleri Önünde Savaşa Devam Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; her gün sabahleyin silahlanarak İslâm mücahidleri ile birlikte bayrak­larını çekip gelmekte, Natat’ın üst tarafında akşama kadar Yahudi kuvvetleriyle savaşmakta, akşam olunca da Reci1 karargâhına dönmekte idi.
Yaralanan mücahidler, Reci1 karargâhına götürülüp tedavi edilmekte idiler.
İlk günde yaralananlar da orada tedavi edilmişlerdi.[146]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalanışı ve Savaşa Bazı Sahabilerin Kumandası Altında Devam Edilişi

Büreyde b. Husayb’ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulup bir-iki gün süren yanm baş ve yüz ağrısından dolayı Müslümanların yanına çıkamamış,[147] aksancağını Hz. Ebu Bekir’e verip onu Yahudilerle çarpışmaya göndermişti.
Hz. Ebu Bekir mücahidi erle gitti, şiddetle çarpıştı. Fakat, kaleyi ele geçiremedi.[148] Bozguna uğradı, geri döndü.[149]
Ertesi günü, mücahidlerle birlikte Hz. Ömer gönderildi. O da, Hayber Yahudileriyle şiddetle çarpıştı. Fakat, ona da kaleyi fethetmek nasip olmadı.[150] Mücahidlerle birlikte bozulup geri döndüler ve birbir­lerini korkaklıkla suçladılar.[151]
Hz. Ömer tekrar gitti. Yine zafer elde edemedi.[152]
Peygamberimiz Aleyhisselam, sancağını Ensardan bir zâta (Sa’d b. Ubâde’ye) verdi.
O da, gitti, bir iş yapamadan geri döndü.[153]

Yahudilerin Saldırıya Geçişi ve Mücahidleri Bozguna Uğratışı

Yahudilerin hücum birlikleri, önlerinde Haris Ebu Zeyneb olduğu halde, yerleri sarsa sarsa ilerlem­eye başladılar.
Ensar sancaktarı, İslâm mücahidleriyle birlikte onları karşıladı, kalelerine girinceye kadar, onları geriletti.
Fakat, Merhab’ın kardeşi Üseyr, kaleden askerleriyle çıkıp Ensar sancaktarının kumandası altında­ki Müslümanları bozguna uğrattı. Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu yere kadar gelip dayandılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere kızdı, Allah’ın Müslümanlara dünyadaki ve ahiretteki vaadlerini hatırlattı. Üzgün olarak akşamladı.
Ensar sancaktarı Sa’d b. Ubâde de yaralandı.
Ensar ve Muhacir sancaktarlanyla arkadaşları, birbirlerini geç ve ağır davranmakla suçlamakta ve:
“Hep sizin yüzünüzden!” demekte idiler. [154]
Yedi gün, Reci1 karargâhından gelinip, Natat’a üst tarafından hücumlar yapıldı.[155]

Mahmud b. Mesleme’nin Üzerine Bırakılan Taşla Şehit Edilişi

Yazın en sıcak bir günü idi. Mahmud b. Mesleme, hararetten ve çarpışmaktan yorgun ve bitkin düşmüştü. Silahlarının hepsi de üzerinde bulunuyordu. Gölgelenmek ve dinlenmek için Nâim kalesinin dibine oturmuştu.
Nâim kalesinde savaşçı bulunmadığını, orada ancak erzak ve eşya bulundurulduğunu sanıyordu.
Merhab[156] yukarıdan Mahmud b. Mesleme’nin üzerine el değirmeni taşını bıraktı.
Taş, onun başına düşünce, miğferini ezdi, alnının derisini yüzüne kadar yüzüp indirdi.
Mahmud b. Mesleme, Reci’deki İslâm karargâhına götürüldü. Aldığı yaradan, üç gün sonra, Merhab’ın öldürüldüğü gün, dünyaya gözlerini yumdu.[157]

Âmir b. Ekvâ’nın Merhab’la Çarpışırken Kendi Kılıcıyla Yaralanıp Şehit Oluşu

Hayberli Yahudilerin kumandanlarından ve ünlü kahramanlarından Merhab, kılıcını sallaya sallaya kaleden dışarı çıktı.[158]
Merhab’ın kılıcında:
“Bu kılıç Merhab’ın kılıcıdır ki, onu kim tadarsa helak olur!” diye yazılı idi.[159]
Merhab, dışarı çıkınca:
“Hayber halkı iyi bilir ki; ben gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tımağa kadar silahlanan, cesareti ve kahramanlığı denenip durmuş olan Merhab’ımdır!” diye övünerek, ken­disiyle çarpışacak er diledi.
İslâm mücahidlerinden Âmir b. Ekvâ da, onunla çarpışmak için ortaya çıkıp:
“Hayber halkı iyi bilir ki; ben de, tepeden tımağa kadar silahlı, kendisini savaşın dehşetleri ve şid­detleri içine atmaktan çekinmeyen Âmir’imdir!” dedi.
Hemen birbirleriyle vuruştular.[160]
Önce, Merhab Âmir’e kılıçla saldırdı.
Âmir kalkanı ile korundu.
Merhab’ın kılıcı kalkana saplandı.
Âmir kılıcını kaldırıp Merhab’ın bacağına, aşağıdan yukarıya doğru olanca hızıyla çaldı[161]
Âmir b. Ekvâ’nın kılıcı kısa idi.[162]
Âmir, Merhab’ın bacağına kılıcını hızla vurduğu zaman, kılıcın ağzı kendisine yönelip kendi bacağının orta damarını kesiverdi![163]
Bu yara, kendisinin şehit olmasına sebep oldu.[164]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Reci’den Menzileye döndüğü zaman, Âmir b. Ekvâ yaralanmış bulunuyordu.
Kendisi hemen Reci’e götürüldü.[165]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu Reci’deki bir mağaraya Mahmud b. Mesleme ile birlikte gömdü.[166]
Yüce Allah, ikisinden de razı olsun![167]

Hayber Yahudilerinin İslâmiyete Davet Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yahudilere bir şeytan gelmiş de:
‘Muhammed, ancak, mallarınızı ele geçirmek için sizinle çarpışıyor!1 demiş.
Onlara:
‘Öyle ise, Lâ ilahe illallah deyiniz de, mallarınızı, canlarınızı koruyunuz! Ahiretteki hesabınız ise Allah’a aittir!1 diye sesleniniz!” buyurdu.
Yahudilere seslendiler.
Yahudiler
“Musa’nın aramızdaki Kitabı olan Tevrafa yemin ederiz ki; biz ne istediğiniz şeyi yaparız, ne de din­imizi bırakırız!” diyerek karşılık verdiler.[168]

Natat Çevresindeki Hurma Ağaçlarının Kesilişi

İslâm mücahidi eriyle Yahudi kuvvetlen arasında sık ağaçlı hurma bahçeleri bulunuyor ve Yahudilerin bunlar arasında siperleneceklerinden endişe ediliyordu.[169]
Yahudilerin yegâne iktisadî güçleri de, Medine’de yitirip Hayber’de buldukları hurma bahçeleri idi.
Nitekim, Medine’den ayrıldıkları sırada, Sellâm b. Ebil-Hukayk:
“Biz, buradaki hurmalıklarımızı bırakıyorsak, Hayber’in hurmalıklarına varıyoruz!” diyerek bağır-mışti.[170]
Bunlar, onlara, evlatlarından daha sevgili idi.[171]
Hayberliler Gatafanları ne zaman kendilerine yardıma çağımnışlarsa, onlara hep Hayber’in hurma mahsulünden vermeyi taahhüt etmişlerdi .[172]
Düşmanın iktisadî gücünü sarsmak, ona indirilecek darbenin en etkilisi ve en yenicisi idi.
Bunun için, Hubab b. Münzir, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yâ Rasûlallah! Hurma ağaçları, Yahudilere evlatlarından daha sevgilidir. Onların hurma ağaçlarını kes de, ümitleri ve direnme güçleri kırılsın!” demişti.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, hurma ağaçlarının kesilmesini emretti.
Müslümanlar, Natat hurma bahçelerinden, dört yüz ağaçtan başka ağaç kesmediler.[173]

Yahudilerden Ayrılıp Gitmesi İçin Uyeyne b. Hısn’la Konuşulması

Gatafanların başkanı Uyeyne b. Hısn’ın Gatafan savaş erleriyle gelip Hayber kalesine girdiği ve Yahudilerin yanında bulunduğu sıralarda, Peygamberi m iz Aleyhisselam ona Sa’d b. Ubâde’yi gönderdi.
Sa’d b. Ubâde, kalenin dibine kadar varıp:
“Ben Uyeyne b. Hısn’la konuşmak istiyorum!” diyerek onlara seslendi.
Uyeyne b. Hısn Sa’d b. Ubâde’yi içeri almak isteyince, Merhab:
“Onu içeri sokma!
O, kalemizin bozuk yerlerini görür, gelinecek köşelerini öğrenir!
Fakat, sen onun yanına git!” dedi .[174]
Merhab’ın köşkü ile kardeşi Yâsir’in konağı da Natat’ta idi.[175]
Uyeyne b. Hısn:
“Kalenin sarplığını, çetinliğini ve kaledeki savaş erlerinin çokluğunu görsün diye onu içeri sokmak isterdim” dedi.
Merhab, Sa’d b. Ubâde’nin içeri sokulmasına yanaşmadı.
Bunun üzerine, Uyeyne b. Hısn, kalenin kapısına vardı.
Sa’d b. Ubâde, ona:
“Resûlullah Aleyhisselam beni sana gönderdi.
‘Yüce Allah bana Hayberln fethini va’d buyurdu. Siz geri dönüp gidiniz! HayberYahudilerine galebe çaldığımız zaman, Hayberln bir yıllık hurma mahsulü sizin olsun!’ buyuruyor” dedi.
Uyeyne b. Hısn:
“Biz, vallahi, müttefiklerimizi hiçbir şey için geri bırakmayız!
Biz, senin de, senin yanında bulunan kimselerin de şuracıktaki gücünün ne olduğunu çok iyi biliy­oruz.
Şu Yahudi kavminin müstahkem kaleler halkı olduğunu, savaş erlerinin sayılarının ve silahlarının çokluğunu da biliyoruz.
Eğer sen ve yanındakiler burada daha fazla kalırsanız, mahvolacaksınız.
Eğer çarpışmak isterseniz, savaş erlerini ve silahlarını üzerinize çekmekte acele etmiş olacaksınız!
Hayır! Vallahi, şu Hayberliler ansızın baskın yapıp sizi mağlup eünek maksadıyla üzerinize yürümüş ve bunu başaramayarak geri dönüp gitmiş olan Kureyş kavmi gibi değillerdir.
Bunlar savaşta size öyle tuzaklar kuracaklar ve onu öyle uzatıp duracaklar ki, en sonunda onlara eğilmek zorunda kalacaksınız!” dedi.
Sa’d b. Ubâde:
“Ben şüphesiz olarak bilir ve sana da bildiririm ki; sana teklif ettiğimiz şeyi içinde bulunduğun şu kalede bir gün dilemek zorunda kalacaksın da, sana kılıçtan başka karşılık vermeyeceğiz
Ey Uyeyne! Yesrib Yahudilerinden yurtları yanıbaşımızda olanların neye uğradıklarını, nasıl dar­madağın olduklarını görmüşsündür” dedi ve Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına dönüp Uyeyne’nin söylediklerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber vererek, şunları söyledi:
“Yâ Rasûlallah! Yüce Allah sana olan va’dini yerine getirecek ve sana yardım edecektir! Sen şu çöl Arabına bir tek hurma bile verme!
Yâ Rasûlallah! Onlar, kendilerine kılıçların sıyrıldığını görecek olurlarsa, daha önce Hendek’te yap­tıkları gibi, yurtlarına kadar kaçarlar!” dedi.[176]
Gatafanlardan Benî Fezâre cemaatine de, Hayber Yahudilerine yardım etmekten vazgeçtikleri, dönüp yurtlarına gittikleri takdirde Hayber’in bir yıllık hurma mahsulünden verileceği teklif edilmiş, bun­lar da Peygamberimiz Aleyhisselamın bu teklifine-Uyeyne b. Hısn gibi-yanaşmamışlardır.[177]

Gatafanların Acele Yurtlarına Dönüşü ve Yahudilerin Hayal Kırıklığına Uğrayışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlerin hücumlarını Gatafanların bulundukları kaleye yönelt­melerini emir buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu emri zeval vakti ile akşam vakti arasında ve Gatafanların Natat, Nâim kalesinde bulundukları sırada vermişti.
Peygamberimiz Aleyhisselamın seslenicisi:
“Gatafanların içinde bulundukları Nâim kalesi yanında bayraklarınızı çekip sabahlayacaksınız!” diy­erek seslenince, Gatafanlaro gecelerini korku içinde geçirdiler.
Bu geceden sonra, gökten mi, yoksa yerden mi geldiğini pek anlayamadıkları bir bağırıcının:
“Ey Gatafan cemaatı! Hayfâ’da bulunan ev halkınız! Ev halkınız! İmdad! İmdad! Ne dere kaldı, ne mal!” diyerek üç kere bağırdığını işittiler, acele Hayber’den ayrılıp yurtlarına gittiler.
Sabaha çıkılınca, Ketibe kalesinde bulunan Kinane b. Ebi’l-Hukayk’a, Gatafanların gittikleri haber verildi.
Kinane’nin elleri yanlarına düştü, zelil oldu. Yok olunacağını anladı ve:
“Biz, şu çöl Araplanyla hep boşuna biraraya geldik durduk.
Biz onların yanına vardık. Bize yardım va’d etmemiş olsalardı, biz Muhammed’le savaşıcı olmazdık.
Sellâm b. Ebi’l-Hukayk’ın:
‘Şu çöl Araplarından hiçbir zaman yardım istemeyiniz!
Biz onlan hep denemiş dumnuşuzdur.
Onlar Benî Kurayzalara yardım için çağırılmışlardı. Onları aldattılar.
Biz onlarda bize karşı hiçbir vefakârlık göremedik.
Huyey b. Ahtab da, onların yanına kadar gitmişti.
Fakat, onlar Muhammed’den barış dileğinde bulundular.
Sonra Muhammed BenîKurayzalar üzerine yürüyünce, Gatafanlar dağılarak ev halklarının yanları­na döndüler1 dediğini unutmamalı idik” dedi.[178]

Gatafanların Hayber’den Döndüklerine Üzülmeleri

Gatafanlar, Hayfâ’daki halklarına gelip kavuştukları zaman, onları eskiden oldukları durumda bul­dular ve onlara:
“Sizi herhangi bir sürükleyici oldu mu?” diye sordular.
“Hayır! Vallahi, biz sizin ganimet alıp getirdiğinizi sanmıştık.
Halbuki, yanınızda ne bir ganimet, ne de bir hayır görüyoruz!?” dediler.
Uyuyne b. Hısn, adamlarına:
“Vallahi, bu, Muhammed ve ashabının aldatmalarındandır!
Vallahi, biz aldatıldık!” dedi.
Haris b. Avf:
“Siz hangi şeyle aldatıldınız?” diye sordu.
Uyeyne b. Hısn:
“Natat kalesinde iken, gecenin ilk üçte biri sıralarında, bir bağırıcının:
‘Hayfâ’daki ev halkınız! Ev halkınız! Ne dere kaldı, ne mal!’ diyerek üç kere bağırdığını işittik.
Sesin gökten mi, yoksa yerden mi geldiğini anlayamadık!” dedi.
Haris b. Avf:
“Ey Uyeyne! Vallahi, sağlığında bundan yararlanabilirsin!
Vallahi, işitmiş olduğun ses, gökten gelmiştir!
Vallahi, Muhammed herkesi yenecek; dağların başında olanlara bile, dilerse, erişecektir!” dedi.
Uyeyne b. Hısn, ev halkının yanında birkaç gün oturduktan sonra, adamlarını Yahudilerin yardımı­na gitmek için yanına çağırdı.
Haris b. Avf, gelip:
“Ey Uyeyne! Sen beni dinle de, evinde otur! Yahudilere yardımı bırak!
Bununla birlikte, sanıyorum ki; Hayber’e döndüğünde, Muhammed orayı fethetmiş, ele geçirmiş bulunacaktır!
Senin bu tutum ve davranışınla, hakkında iyi davranılacağından emin değilim!” dedi.
Uyeyne, Hâris’in sözlerini kabulden kaçındı ve:
“Ben müttefiklerimi hiçbir şey için geri bırakmam!” dedi.[179]

İki Mülteci Yahudinin Hayber ve Hayberliler Hakkında Bilgiler Vermeleri

Ka’b b. Malik der ki:
“Reci’deki karargâhımızda bulunduğumuz sırada, Natat halkından Simâk adlı bir Yahudi:
‘Eğer bana eman verirseniz, yanınıza geleyim1 diyerek seslendi.
Biz:
‘Olur!1 dedik, hemen onun yanına koştuk.
Kendisinin yanına ilk varan, bendim.
Ona:
‘Sen kimsin?1 diye sordum.
‘Yahudilerden bir adamım’ dedi.
Kendisini alıp Resûlullah Aleyhisselamın yanına koyduk.
Yahudi:
‘Ey Ebu’l-Kasım! Yahudilerin sakıncalı, gizli, önemli yerlerinden bazılarını sana göstermek şartıyla bana ve ev halkıma eman verir misin?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet!’ buyurdu.
Yahudi Simâk, Yahudilerin kalelerini ele geçirmeye elverişli yerlerini Resûlullah Aleyhisselama haber verdi.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ashabını yanına çağırdı, onları Yahudilerle çarpışmaya teşvik etti.
Yahudilerin aralarında anlaşmazlık çıktığını ve müttefikleri olan Gatafanların da kaçtıklarını bildir­di.”[180]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Reci1 karargâhında kaldığı yedi günde, geceleri ashabı arasında sıra ile karargâhı bekleme nöbeti tutturdu.
Altıncı gecede, nöbet sırası Hz. Ömer’de idi.
Hz. Ömer’in arkadaşlarıyla birlikte gece yarısı ordugâh çevresinde dolaştığı sırada, Yahudilerden bir adam bulunup getirildi.
Hz. Ömer, onun boynunun vurulmasını emretti.
Yahudi:
“Beni Peygamberinizin yanına götürünüz! Onunla konuşacağım!” deyince, Hz. Ömer onu öldürmek­ten vazgeçti.
Yahudi ile birlikte Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırına kadar gittiler. Peygamberimiz Aleyhisselamı namazda buldular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ömer’in geldiğini işitince, selam verdi.
Hz. Ömer, Yahudi ile birlikte içeri girdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Yahudiye:
“Gerinde ne haber var ve sen kimsin?” diye sordu.
Yahudi:
“Ey Ebu’l-Kasım! Bana eman ver, sana doğrusunu söyleyeyim?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Olur!” buyurdu.
Yahudi:
“Ben Natat halkının yanından geliyorum. Onların hiç düzenleri kalmamıştır.
Onları bu gece kaleden çıkıyor oldukları halde geride bıraktım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onlar nereye gidiyorlar?” diye sordu.
Yahudi:
“Öteden beri içinde bulundukları Şıkk kalesine zelil olarak gidiyorlar!
Kendileri senden son derecede korkmuş bulunuyorlar!
Onların yürekleri, korkularından duracak gibi çarpıyor!
Yahudilerin silah, erzak ve yağlan bu kalede depolanmıştır.
Birbirleriyle çarpışırlarken kullanmış oldukları kale araçlarını içinde sakladıkları yeraltındaki ev de bu Natat kalelerindedir” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nedir o araçlar?” diye sordu.
Yahudi:
“Bir adet mancınık[181]
İki aded debbabe (kale yapım ve yıkımında kullanılan araç),[182]
Birçok zırh gömlek,
Miğferler,
Kılıçlar., gibi silahlardır.
Yarın, kaleye girdiğinde, oraya da girersin!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İnşaallah!” buyurdu.
Yahudi:
“İnşaallah, seni onun üzerine kadar götürüp durduracağım.
Orayı, Yahudilerden, benden başka hiç kimse bilmez!
Dahası da var!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nedir o dahası da?” diye sordu.
Yahudi:
“Araçları çıkardıktan sonra, onu Şıkk kalesine dikmedir!
Debbabenin de altına adamlar girip kalenin dibini kazar ve delerler! Orayı bir günde fetheder, ele geçirirsin!
Ketibe kalesinde de böyle yaparsın!” dedi.
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! Sanırım ki, bu adam doğru söylüyor” dedi.
Yahudi:
“Ey Ebu’l-Kasım! Bana eman verecek, kanımı dökmeyeceksin, değil mi?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen emniyet ve selamettesin” buyurdu.
Yahudi:
“Nizar kalesindeki karımı da bana bağışla!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onu da sana bağışladım!” buyurdu ve ona:
“Yahudiler çoluk çocuklarını Natat kalesinden ne için ayırdılar?” diye sordu.
Yahudi:
“Serbestçe çarpışabilmek için onları yanlarından ayırdılar, çoluk çocukları Şıkk ve Ketibe kalelerine gönderdiler” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Yahudiyi İslâmiyete davet etti.
Yahudi:
“Bana birkaç gün mühlet ver!” dedi.[183]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’in Fethedileceğini Müjdeleyişi ve Onu Fethedecek Yiğidin
Vasıflarını Bildirişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabına:
“Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki, Allah ve Allah’ın Resûlü onu sever,[184] o da Allah’ı ve Allah’ın Resûlünü sever![185]
O, Hayber’i fethetmedikçe, arkasına dönmeyecektir[186]
O, Hayber’i zorla alacaktır![187] Allah, fethi onun eli ile gerçekleştirecektir. [188] Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı kişi de değildir!” buyurdu.[189]

Sancağın Kime Verileceğinin Ümit ve Merakla Beklenişi

Sehl b. Sa’d’ın bildirdiğine göre; sahabiler geceyi sancağın kime verileceğini konuşarak geçirmişler, hemen hepsi de sancağın kendilerine verileceğini ummuş durmuşlardı.[190]
Büreyde b. Husayb der ki:
“Yarın Hayber’in fethi nasip ve müyesser olacak diye geceyi gönül rahatlığı ve ferahlığı içinde geçirdik.
Sabah namazı vakti olunca, Resûlullah Aleyhisselam sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalktı ve sancağın getirilmesini istedi.
Mücahidler Resûlullah Aleyhisselamın karşısında saf bağlamışlardı.[191]
Resûlullah Aleyhisselam, getirilen sancağı eline alıp salladı, sonra da:
“Bunu, hakkını yerine getirmek üzere, kim alır?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve hemen bütün Kureyş Muhacirleri, sancağı almak için boyunlarını uza­tıp durdular.
Sa’d b. Ebi Vakkas, önce, Peygamberimiz Aleyhisselamın hizasına çöktü. Sonra da, kalkıp önünde durdu.[192]
Büreyde b. Husayb da sancağa uzananlar arasında idi.[193]
Zübeyr b. Avvam, gelip:
“Sancağı ben alır, onun hakkını yerine getiririm!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Geç!” buyurdu.
Sonra, başka birisi geldi ve:
“Ben alır, onun hakkını yerine getiririm!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da:
“Geç!” buyurdu.
Daha başka birisi kalkıp:
“Ben alır, onun hakkını yerine getiririm!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da:
“Geç!” buyurduktan sonra:
“Muhammed’in zâtını peygamberlikle şereflendiren Allah’a andolsun ki; ben bu sancağı öyle birer kişiye vereceğim ki, o, düşmandan kaçmak nedir bilmez!” buyurdu.[194]
Hz. Ömer;
“Benim, kumandanlığı o günkü kadar arzuladığım hiç olmamıştır!” demiştir.[195]

Hayber Fatihliğinin Hz. Ali Üzerinde Gerçekleşmesi

Peygamberimiz Aleyhisselam, bir müddet bekledikten sonra: “Ali nerededir?” diye sordu. “Yâ Rasûlallah! Onun gözleri ağrıyor!” dediler.[196] Peygamberimiz Aleyhisselam: “Onu bana çağırınız?” buyurdu.[197]
Seleme b. Ekvâ kalkıp gitti, Hz. Ali’yi elinden tutarak Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getir­di.[198]
Hayber”in tozundan, Hz. Ali’nin gözleri ağrımakta idi.[199]
Ashab-ı Kiram, onun gelebileceğini hiç beklemiyorlardı. Birdenbire onunla karşılaşınca:
“İşte, Ali geldi!” dediler.[200]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İşte, bununla fetih gerçekleşecek!” buyurdu.[201]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali İçin Duası

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali’ye:
“Yanıma yaklaş!” buyurdu.[202]
Hz. Ali:
“Yâ Rasûlallah! Görüyorsun ki; ayaklarımın bastığı yeri bile göremeyecek bir haldeyim!” dedi.[203]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali’nin ağrıyan gözlerine puf diyerek püskürdü.[204] Elleri ile de gözlerini meshedip sığadı.[205]
Şifa vermesi için de, Yüce Allah’a dua etti.
Ağrı, sızı birden geçti!
Hz. Ali’nin gözleri, hiç ağrımamış gibi oluverdi![206]
Hz. Ali derki:
“Resûlullah Aleyhisselam, gözlerim ağrıdığı ve adam salıp beni getirttiği zaman:
‘Yâ Rasûlallah! Gözlerim ağrıyor!1 dedim.
Gözlerime puf diyerek püskürdükten sonra:
‘Ey Allah’ım! Sıcağın, soğuğun sıkıntısını bundan gider!’ diyerek dua etti.
O günden beri, sıcaktan da, soğuktan da hiç rahatsız olmadım!”[207]
Gerçekten de, Hz. Ali en sıcak günde en kalın elbise giyer, sıcaktan bunalmazdı. En soğuk günde de en ince elbise giyer, soğuktan üşümezdi.
Bunun sebebi sorulunca, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’de kendisi için bu hususta dua etmiş olduğunu söylem iştir.[208]

Hz. Ali’nin Giydirilip Kuşattırılışı ve Görevinin Kendisine Bildirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’ye zırh gömlek giydirdi.
Zülfikah onun beline bağladı.
Ak sancağını ona uzatarak:[209]
“Al bu sancağı ![210]
Allah sana fethi nasip edinceye kadar,[211] git, çarpış![212] Arkana bakınma!” buyurdu.[213]
Hz. Ali biraz gittikten sonra durdu, ama arkasına bakmadı ve:
“Yâ Rasûlalları! Ben insanlarla ne üzerine çarpışacağım?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onlar ‘Allahtan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın kulu ve resûlüdür!1 diye şehadet getirinceye kadar, onlarla çarpış!
Onlar bunu yaptılar mı, kanlarını ve mallarını senden korudular demektir!
Ancak, hakkıyla olursa, o başka!
Kendilerinin hesaplan da Allah’a kalmıştır!” buyurdu.[214]
Hz. Ali:
“Yâ Rasûlallah! Onlarla, bizim gibi Müslüman oluncaya kadar mı çarpışacağım?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“(Kalelerine) yavaşça gir! Tâ onların sahasına in! Sonra, kendilerini İslâmiyete davet et!
İslâm’da, kendilerine vâcib olan Allah hakkını, İslâmî umdeleri onlara haberver!
Vallahi, senin sayende Allah’ın bir adama hidayet vermesi, senin için, kırmızı tüylü develerin [dünya nimetlerinin en kıymetlilerinin] sana bahşolunmasından daha hayırlıdır!” buyurdu.[215]
Hz. Ali’ye ve arkadaşlarına yardım etmesi için de, Allah’a yalvardı.[216]

Hz. Ali’nin Sancağı Kalenin Dibine Dikişi ve Yahudilerle Kale Dışında Çarpışılışı

Seleme b. Ekvâ der ki:
“Vallahi, Ali sancağı alınca, silkelene silkelene gitti.
Biz de, onun ardına, izine düşüp gittik!
Ali b. Ebu Talib, sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti.
Kalenin üzerinden bir Yahudi, ona:
‘Sen kimsin?1 diye sordu.
Ali b. Ebu Talib:
‘Ben, Ali b. Ebu Talib’iml’ dedi.
Bunun üzerine, Yahudi, Yahudilere:
‘Musa’ya indirilmiş olanlara andolsun ki; siz yenilgiye uğrayacaksınız!’ dedi.”[217]
Natat kalesinin arkasına üç kat duvar örülmüştü.
Yahudiler, Müslümanlarla çarpışmak için kaleden ve duvarlardan geçerek dışarı çıktılar.[218]
Hz. Ali ve arkadaşlarıyla çarpışmak için kaleden adamlarıyla birlikte ilk çıkan da, Merhab’ın kardeşi Haris oldu.
Haris, cesareti ve yavuzluğu ile tanınırdı.
Hz. Ali onunla çarpıştı ve vurup onu öldürdü.[219]
Başına kırmızı sarıkla tuğ yapmış bulunan Ebu Dücâne, Hayber süvarilerinden Haris (EbuZeyneb) ile karşılaştı ve onu öldürdü.
Yahudi savaşçılarından Üseyr ve Âmirde, Haris gibi, başlarına tuğ yapmışlardı.[220]
“Benimle çarpışacak kim var?” diyerek haykırıyordu.
Muhammed b. Mesleme, ona doğru vardı.
Birbirlerine kılıç vuruştular.
Muhammed b. Mesleme, onu öldürdü.
Yâsir de, Yahudilerin yavuz savaşçılarındandı.
Müslümanlardan kaçacak olanları toplayıp götürmek için yanında kısa bir mızrak taşıyordu.
Hz. Ali hemen ona doğru vardı.
Zübeyr b. Avvam:
“Allah aşkına! Sen aramıza girme!” diye and verince, Hz. Ali geri durdu.[221]
Yâsir
“Hayber halkı iyi bilir ki; ben tepeden tımağa kadar silahlanıp er meydanlarında dolanan Yâsir’imdir!” diye recez söyleyerek övünüyordu.[222]
Zübeyr b. Avvam’ın annesi Hz. Safiyye binti Abdulmuttalib:
“Yâ Rasûlallan! Oğlumu öldürecek o!” diye feryad edince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Belki inşaallah oğlun onu öldürecektir!” buyurdu.[223]
Zübeyr b. Avvam da:
“Hayber halkı iyi bilir ki; ben de, güçlü, kuvvetli, hiçbir kavimden yüz çevirip kaçmaz, zaaf göster­mez ulu bir kişiyimdir!
Şan ve şereflerini koruyanların, hayırlı kişilerin oğluyumdur!
Ey Yâsir! Kâfirlerin topluluğu seni aldatmasın!
Onların topluluğu ağır ağır çekilip giden serap gibidir!” recezini okuyarak ona doğru vardı.[224]
Çarpıştılar. Zübeyr b. Avvam, Yâsir’i vurup öldürdü.[225]

Hz. Ali’nin Âmir ve Merhab’la Karşılaşıp Onları Öldürüşü

Âmir; iri ve uzun boylu bir adamdı. Üzerine iki kat zırh gömlek giymiş, demirlere bürünmüş idi ve:
“Karşıma çıkacak kim var?” diyerek haykırıyor, kılıcını sallayıp duruyor ve Müslümanlara saldır­maya hazırlanıyordu.
Hz. Ali onu karşıladı. Bacaklarına Zülfikarla vurup çökertti ve başını gövdesinden ayırdı.[226]
Merhab’a gelince; kendisi, HimyerYahudilerindendi.[227]
Hayberliler içinde, Merhab’dan daha cesaretli kimse yoktu.[228]
Merhab, kendisine mahsus kalenin başkanı ve kumandanı idi.[229]
Merhab, kardeşi Yâsir’in öldürüldüğünü görünce, silahlanıp askerleriyle birlikte kaleden dışarı çıktı.
Üzerine iki kat zırh gömlek giymiş, iki kılıç kuşanmış, başına da iki kat sarık sanrım işti.[230]
Başına aspur boyasıyla boyalı Yemen işi[231] bir miğfer, onun üzerine de yumurta biçiminde, taştan oyulmuş ikinci bir miğfer geçinin işti.[232]
Merhab’ın karşısında, benim diyen en babayiğit adam bile dayanamazdı.[233] Kendisi, kızmış, köpürmüş bir puğur deve gibi idi[234] Kılıcını sallayarak:[235]
“Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda tepeden tımağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır![236] Ben, kükreyerek geldikleri zaman, arslanlan bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir!” diyerek recez söylüyor ve övünüyordu.[237]
Hz. Ali de:
“Ben oyum ki, anam bana Haydar [Arslan] adını takmıştır.
Ben, ormanların heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir!
Sizi geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir!” diye recez söyleyerek Merhab’ın karşısı­na dikildi.[238]
Merhab; o gece, düşünde, kendisini birarslanın parçaladığını görmüştü.[239]
Belki de, Yüce Allah, Merhab’a düşünü hatırlatmak ve kendisinin kalbine korku düşürmek için, Hz. Ali’ye recezini böyle söyletmişti.
“Korkanın elinde, silah taşımaya güç kalmaz” denilir.
Hz. Ali ile Merhab, karşılaşınca, birbirlerine kılıç vurdular.
Hz. Ali Merhab’ın tepesine kılıçla öyle bir darbe indirdi ki,[240] kılıç Merhab’ın siperlendiği kalka-nını[241] ve demirden miğferini kesti.[242] Başını ikiye ayırdı![243] Dişlerine kadar işledi!
Karargâh halkı da kılıcın çıkardığı madenî, acı sesi işittiler.[244]
Hayber karargâhında bulunan Hz. Ümmü Seleme de:
“Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın çıkardığı madenî acı sesi, ben de işittim!” demiştir.[245]
Merhab, cansız olarak yere düştü![246]
Merhab ve Yâsir öldürüldüğü zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sevininiz! Hayber işi artık rahatı aştı, kolaylaştı!” buyurdu.[247]
Hz. Ali, o gün, Yahudilerin ulu ve namlı kişilerinden sekizini öldürdü.
Müslümanlar da hücuma geçtiler. Yahudilerden, savaşan birçok kimseleri öldürdüler. Geride kalan­lar da, bozguna uğrayarak kalelerine kaçıp sığındılar. Mücahidler de, kaçan Yahudileri takip ettiler.[248]

İslâm Mücahidlerinin Natat’a Girişi

Ümmü Sinan derki:
“Resûlullah Aleyhisselam, her sabah, üzerinde zırh gömlek olduğu halde, çarpışmak, çarpışmayı yönetmek için, Reci1 karargâhından ayrılır; akşamleyin yanımıza dönerdi. Böylece, yedi gün kalındı. Nihayet, Yüce Allah Natat’ın fethini nasip etti.”[249]
Peygamberimiz Aleyhisselamın haber vermiş olduğu gibi, Yüce Allah, Hayber’in fethini Hz. Ali’nin eliyle gerçekleştirmişti.[250]
Hz. Ali başta olmak üzere, İslâm mücahidi eri kaçışan Yahudilerin arkasından Natat’a daldılar.
Ka’b b. Malik’in bildirdiğine göre; Natat boşaltılmıştı. Natat sokaklarında, bir kısım çoluk çocuktan başka kimse bulamadılar.
Yahudiler, Natat’ı boşaltmışlardı.[251]
Natatta ilk olarak ele geçirilen BenîKımme mahallesi olup, Merhab’ın kardeşi Yâsir’in konağı bura­da idi.[252]
Natat’ın üç kalesi vardı:
1. Nâim,
2. Sa’b b. Muaz,
3. Kulle (Zübeyr kalesi).[253]

Nâim Kalesinin Kuşatılışı ve Ele Geçirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam üzerine iki kat zırh gömlek giydi, başına miğfer geçirdi. Yayı ile kalkanını eline aldı. Zarib adındaki atına bindi. Ashab-ı Kiram da, Peygamberimiz Aleyhisselamın çevresini sardılar.[254] Peygamberimiz Aleyhisselam İslâm mücahidi eriyle birlikte Natat’ın Nâim kalesine kadar ilerledi. Nâim’in müteaddit kaleleri vardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidleri savaş düzeninde sıraladı. Kendisi emir vermedikçe, çarpışma yapmayı yasakladı.
Fakat, Eşca1 kabilesinden birisi Yahudilere saldırmak istedi ve Yahudiler tarafından öldürüldü. Mücahidler:
“Yâ Rasûlallah! Filan kişi şehit edildi!” dediler. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ben çarpışmayı yasaklamadım mı?” diye sordu. “Evet! Yasakladın!” dediler. Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Cennet âsi olana helâl değildir!” diye ilan edilmesini emir buyurdu.[255] Yahudiler, o gün mücahidlere ok yağdırdılar, mücahidler de kalkanlanyla korundular.[256] Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidleri çarpışmaya teşvik etti.[257] Şidddetle çarpışıldı Yahudilerin en sabatlı, en cesaretli, en kahraman adamları, Nâim savaşında öldürüldü.[258] Mücahidlerden de:
1. Evs b.Habib,[259]
2. Üneyf b. Vâil şehit oldu.[260] Allah onlardan razı olsun![261]

Müslüman ve Aynı Zamanda Şehit Olan Çoban

Hayber Yahudilerinden Amirin Yesar adında Habeşli (Zenci) bir kölesi vardı ve onun davarını güderdi.[262]
Yesar; Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber kalelerinden bazısını kuşattığı sırada[263] Hayberlilerin silaha sanldıklarını görünce, onlara:
“Siz ne yapmak istiyorsunuz?” diye sormuştu. Onlar da:
“Şu peygamber olduğunu söyleyen kişi ile çarpışacağız!” demişlerdi.
Peygamber sözü, kalbine işledi.
Davarını sürüp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.[264]
Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Ey Muhammedi Sen neler söylüyor ve nelere davet ediyorsun?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İslâmiyete, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şehadete, Allahtan başkasına ibadet etmemeye ve benim de Resûlullah olduğuma şehadete davet ediyorum!” buyurdu.[265]
Yesar:
“Ben böyle şehadet getirir ve Allah’a iman edersem, bana ne var?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu iman ve şehadet üzerine ölürsen, sana Cennet var!” buyurunca,[266] Yesar:
“Yâ Rasûlallah! Bana İslâmiyet], nasıl Müslüman olacağımı anlat!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam İslâmiyeti anlatınca, Yesar Müslüman oldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam İslâmiyete davette hiç kimseyi hor görmez, küçümsemezdi.[267]
Yesar, Müslüman olunca:
“Yâ Rasûlallah! Ben şu davarların sahibinin işçisiyim. Bu davarlar benim yanımda bir emanettir.
Şimdi ben bunları ne yapayım?” diye sordu.[268]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onları karargâhtan dışarı çıkar, onlara bağır ve ufak taşlar at!
Muhakkak ki, Yüce Allah sana emanetini eda ettirecek,[269] onlar sahipleri yanına döneceklerdir!” buyurdu.[270]
Yesar hemen kalkıp yerden bir avuç kum aldı, davarların yüzlerine attı ve:
“Sen sahibine dön! Vallahi, ben artık sana sahip olamayacağım!” dedi.[271]
Davarlar, sanki çoban tarafından sürülüyorlarmış gibi, kaleye girinceye kadar, topluca gittiler, sahip­lerinin yanına döndüler.[272]
Yesar’ın Müslüman olduğunu anladılar.[273]
Hz. Ali’nin sancağı çekip kaleye dalarak çarpıştığı sırada, Yesar da Hz. Ali’nin yanında çarpıştı .[274]
Daha Allah’a bir vakit bile namaz kılamadan, bir tek secde bile yapamadan şehit oldu![275]
Yesar, Yahudilerin attıkları taşla veya okla şehit oldu.
Yesar, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirilip arkasının üzerine yatırıldı, üzerine de bir örtü örtüldü.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona dönüp baktı.
Ashab-ı Kiram da, dönüp baktılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ondan, hemen yüzünü başka tarafa çevirdi.
Ashab:
“Yâ Rasûlallah! Sen ondan ne için yüzünü çevirdin?” diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Şimdi, onun yanında Cennet hurilerinden iki zevcesi bulunduğunu,[276] onların onun elbisesiyle vücudu arasına girmekte birbirleriyle nizalaştıklarını gördüm![277]
Allah, bu kuluna yardım edip, onu Hayber’e şevketti” buyurdu.[278]
Huriler, Yesar’ın yüzünden tozları silerlerken:
“Allah seni toza toprağa bulayanın yüzünü toza toprağa bulasın! Seni öldüreni öldürsün!” demekte idiler.[279]

Eslemlerin Peygamberimiz Aleyhisselama Açlıktan Şikâyetlenmeleri

İslâm ordusunun erzakı çoktan tükenmişti.
Mücahidler, günlerden beri, aç olarak çarpışıyorlardı.
Eşlem kabilesi mücahidleri, toplanarak Esma b. Hârise’ye:
“Muhammed Resûlullaha git de; ‘Eşlemler sana selam söylüyorlar. Biz açlığa dayanamaz hale geldik, diyorlar1 de!” dediler.
Eiüreyde b. Husayb:
“Vallahi, ben hiçbir zaman Araplar arasında bugünkü gibi yapılan birşey görmedim!” dedi.
Hind b. Harise:
“Vallahi, biz Resûlullah Aleyhisselama adam göndermenin hayır kapısını açacağını umuyoruz!” dedi.
Esma b. Harise, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelip:
“Yâ Rasûlallah! Eşlemler, ‘Biz açlığa ve zaafa dayanamaz hale geldik! Bizim için Allah’a dua et!1 diy­orlar” dedi.[280]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında, onlara verilecek birşey yoktu.[281]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Vallahi, benim elimde onlara yetecek kadar yiyecek yoktur!” buyurdu ve sonra da, herkese işittire­cek kadar yüksek sesle:
“Ey Allah’ım! Sen onların halini, hiç yiyecekleri kalmadığını ve benim de elimde onlara verebile­ceğim hiçbir şey bulunmadığını biliyorsundur. Onlara genişlik verecek yiyeceği ve et yağı en çok olan kalelerden en büyüğünün fethini nasip et!” diyerek Allah’a dua etti.[282]

Açlıktan Eşek Eti Yemeye Kalkılışı

Ebu Rühm el-Gıfârî der ki:
“Hurmaların koruk ve ham olduğu zamanda Hayber’e varıp konmuştuk. Hayber, çok sıcak ve sıcaklığı da tehlikeli bir yerdi. Orada, son derecede açlığa uğramıştık.
Sa’b b. Muaz kalesini kuşattığımız sırada idi ki, kaleden yirmi veya otuz kadar ehlî eşek dışarı çık­mıştı.
Yahudiler, onları içeri sokamadılar.
Müslümanlar, onları tutup boğazladılar.
Yer yer ateş yakıp eşeklerin etlerini pişirmeye başladılar.[283]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu ateşler nedir? Bunları ne için yakıyorlar?” diye sordu.
“Et pişirmek için!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hangi eti, ne etini pişirmek için?!” diye sordu.
“Ehlî” eşeklerin etini pişirmek için!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Dökünüz onu! Onların kaplarını da kırınız!” buyurdu.
Ashabdan birisi:
“Yâ Rasûlallah! Etlerini döksek de, kaplarını yıkasak olmaz mı?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ya da öyle yapınız!” buyurdu.[284]
Enes b. Malik, Peygamberimiz Aleyhisselama gelip:
“Eşeklerin eti yeniyor!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam sustu.
Enes b. Malik, ikinci kez gelip:
“Eşeklerin eti yeniyor!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine sustu.
Enes b. Malik, üçüncü kez gelip:
“Eşeklerin eti yeniyor!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah ve Resûlü, sizi ehlî eşeklerin etini yemekten nehyeder.
Çünkü, o murdardır!
Onlardan hiç yemeyiniz. Onları dökünüz!” diyerek halka seslenilmesini emir buyurdu.
Et tencereleri döküldü.[285]
Seslenen zât, Ebu Talha idi.[286]

Sa’b b. Muaz Kalesinin Kuşatılışı ve Fethedilişi:

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hubab b. Münzir’e sancağı verdi., mücahidleritoplayıp savaşmaya hazırladı.
Sa’b b. Muaz kalesine varıp dayandılar.
Eslemler, kaleye kavuşanların ilki idiler.
Sa’b b. Muaz kalesinde Yahudilerin 500 savaşçısı bulunuyordu.
Onlardan Yuşa’ adındaki savaşçı, kaleden dışarı çıkıp kendisiyle çarpışacak er diledi.
Hubab b. Münzir ona karşı vardı.
Birbirlerine kılıç vurdular. Hubab b. Münzir onu öldürdü.
Zeyyal adında başka bir yahudi meydana çıktı.
Ona, Umare b. Ukbetü’l-Gıfari karşı vardı ve:
“Al bunu, benden! Ben Gıfarların uşağıyım!” diyerek Zeyyal’ın tepesine kılıçla bir darbe indirip işini bitirdi!
Müslümanlar:
“O, bu sözü söylemekle, cihadı boşa giderdi!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların bu sözünü işitti ve:
“Onun öyle söylemesinde bir sakınca yoktur!
Kendisi ecre erer ve övülür!” buyurdu.
Sa’d b. Ubade’nin kumandası altında çarpışıldığı gün, Müslümanlar bozguna uğradılar.[287]
Muhammed b. Mesleme der ki:
“Peygamber Aleyhisselamı kalkanlarıyla koruyanlar arasında bulunuyor, okla çarpışılırken mücahidlere:
“Kalkanlarınızla koruyunuz!” diye bağırıyordum.
Mücahidler de öyle yaptılar.
O gün öyle oka tutulduk ki, yerimizden sökülüp atılacağımızı sandım.
Ok atarken, Resûlallah Aleyhisselama bakıyordum. Rasûlallah Aleyhisselam, attığı oklardan hiçbirini boşa gidermiyordu. Bana bakıp gülümsedi.
Nihayet, yahudiler dağıldılar ve kalelerine girdiler.”
İki gün, Hubab b. Münzirin kumandası altında en şiddetli şekilde çarpıştılar.
Üçüncü gün olunca, tan yeri ağarırken, Peygamberimiz Aleyhisselam mücahitlerle birlikte Sa’b b. Muaz kalesi karşısında durdular.
Kaleden, gemi direği gibi bir Yahudi çıktı. Kendisinin elinde, mızrağı vardı.
Yahudi piyadeleri de onunla birlikte dışarı çıktılar ve çıkar çıkmaz Müslümanlara ok yağdırmaya giriştiler.
Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz Aleyhisselamı kalkanlarıyla korudular.
Yahudiler, çekirgeler gibi oklar yağdırdıktan sonra Müslümanlara hep birden saldırdılar ve onları bozguna uğratılar.
Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu yere kadar gerilediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam atından inmişti.
Atı, Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlı kölesi Mid’am tutuyordu.
Sancaktar Hubab b. Münzir ise, yerinde sebat etmekte idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahitleri cihada teşvik etti.
Yüce Allah’ın Hayber fethini ve ganimetini kendilerine vaat buyurmuş olduğunu haber verdi.
Yanına toplanan mücahitleri sancaktarlarının yanına gönderdi.
Bunun üzerine, Hubab b. Münzir mücahitlerle birlikte, Yahudilere azar azar yaklaşarak onları püskürttüler, kaçırdılar.
Yahudiler, kalelerine girip kapılarını kapattılar.
Kalenin kademeli duvarlarının üzerine çıktılar, oradan Müslümanlara taş yağdırdılar.
Müslümanlar, Hubab b. Münzir’in bulunduğu yere kadar gerilemek zorunda kaldılar.
Yahudiler, aralarında, kendi kendilerini kınıyorlar:
“ Bizler ne diye sağ kalkak istedik?! ” diyorlardı.
Çünkü, sebat ve cesaret sahipleri hep Naim kalesi savaşında öldürülmüşlerdi.
Sa’b b. Muaz kalesi savaşçıları, ölüme susamış olarak kaleden dışarı çıktılar.
İslam mücahitleri de, dönüp onlarla kale kapısında en şidetli bir şekilde çarpıştılar.
Yahudilerden birçok kimseler öldürüldü.
Yahudiler, öldürülenleri kaleden içeri taşımakta idiler.
Hubab b. Münzir, mücahitlerle birlikte hücuma geçti.
Yahudiler, kalelerine girmek zorunda kaldılar.
İslam mücahitleri, Yahudilerin arkalarını bırakmayarak kaleye girdiler.
Mücahitlerin kaleden içeri girdiklerini görünce , Yahudiler şaşkına döndüler, uysallaştılar.
Onlardan karşı koyannlar öldürüldü, bir kısmı da esir edildi.
Yahudiler, her tarafta , binit hayvanlarının iyilerine binip Kulle (Zübeyr) kalesine doğru kaçmak istiyorlardı.
Fakat, İslam mücahitlerini görünce, oraya buraya kaçıştılar.
Mücahitler, duvarların üzerlerine çıkarak yüksek sesle tekbir getirmeye başladılar.
Tekbirler Yahudilerin kollarını kırdı.
Eslem ve Gıfâr kabilelerinin gençleri de, kalenin üzerine çıkıp tekbir getirdiler.
Sa’b b. Muaz kalesinin kuşatılması ve alınması üç gün sürdü.
Sa’b b. Muaz kalesi savaşında mücahitlerden Ebu Dayyah Numan b. Sabit ile Haris b. Hatıb ve Adiyy b. Mürre şehit oldular.[288]
Allah onlardan razı olsun!
Ebu Dayyah Numan b. Sabit’i, Yahudilerden birisi, kılıçla vurup tepesinden: Haris b. Hatıb’ı da, bir yahudi kale üzerinden attığı okla tepesinden vurup şehit etmişti.[289]
Adiyy b. Mürre’yi ise, Yahudilerden birisi, göğsünden mızraklayarak şehit etmiştir.[290]
Yüce Allah, Peygamberimiz Aleyhisselamın duası bereketiyle,[291] Müslümanlara Sa’b b. Muaz kalesinin fethini nasib etti ki, Hayber kaleleri içinde, yiyeceği, et yağı bu kaleden daha bol olan bir kale yoktu.[292]
İslam mücahitleri, Sa’b b. Muaz kalesinde pek çok miktarda arpa , hurma, tereyağı , bal, zeytinyağı ve etten sızdırılmış yağ buldular ki, orada bu kadar ganimet elde edebileceklerini umuyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın münadisi:
“ İstediğiniz kadar yiyniz! Hayvanlarınızı da yemleyiniz! Fakat, memleketlerinize bir şey götürmeye kalkmayınız! diyerek seslendi.
Mücahitler, orada bulundukları müddetçe, kendi yiyeceklerini ve hayvanlarının yemlerini aldılar.
Kalede çok miktarda, kumaş, elbise, kab kacak , taşınamayacak kadar büyük eşya ve içkiler de bulundu. İçki küplerini kırılması emredildi. Küpler kırıldığı zaman, içkiler seller gibi aktı.
Mücahitler; Yahudilerin içinde yemek yedikleri bakır kaplar, su ve içki içtikleri toprak çanak ve bardaklar hakkında ne yapılacağını da Peygamberimiz Aleyhisselama sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onları yıkayınız. İçlerinde yemeklerinizi pişiriniz, yiyiniz, içiniz!” buyurdu.
Sa’b b. Muaz kalesinden, çok sayıda davar, sığır, merkep gibi hayvanlardan başka; pek çok savaş araçları, mancınık, debbabe, mallardan ve silahlardan, gelecek için hazırlanıp depolanmış pek çok şeyler çıkarıldı.
Sa’b b. Muaz köşklerinden de, Yemen işi yirmi çuval kumaş ve elbise, 1500 kadife, on yük de kuru tahta çıkarıldı.
Yahudiler; kalenin zaman boyunca hep kendilerinde kalacağını ve kendilerinin malı olacağını sanmışlardı.[293]

Ganimet Malına Hıyanet Etmenin Cezası

Peygamberimiz Aleyhisselamın münadisi:
“Bölüşülmeden ganimet mallarından aldığınızı, bir iğne ve iplik bile olsa, geri veriniz!
Çünkü, ganimet mallarına hıyanet etmek çok ayıptır ve Kıyamet gününde ateştir” diyerek seslendi.
O gün, ganimet memuru Ferve b. Amr, emtia satışı yapmış, güneşten gölgelenmek için de, başına ganimet eşyasından birşey bağlamış bulunuyordu.
Başına sardığı şeyle durak yerine döndüğü zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamın emri kendisine hatırlatılınca, o da hemen gidip başına sardığı şeyi ganimet eşyası arasına bıraktı.
Ferve’nin bu hareketi Peygamberimiz Aleyhisselama haberverilince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Cehennem ateşinden bir bağı başına bağlamış!” buyurdu.[294]
Hz. Ömer der ki:
“Hayber günü, Resûlullah Aleyhisselamın ashabından bazıları gelip ‘Filan kişi şehit oldu! Filan kişi şehit oldu!1 dediler.
Hatta, vurulup yere düşmüş bir adama rastladılar ki, onun hakkında, ‘Filan da şehit oldu!’ dediler.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Hayır! Öyle söylemeyiniz! Ben onu, ganimet malından aşırdığı bir hırka veya aba yüzünden, Cehennem ateşinin içinde gördüm!’ buyurdu. Sonra da:
‘Ey Hattab’ın oğlu! Git de, halkın arasında:
‘Cennete Müslümanlardan başka girmez, diye seslen!’ buyurdu.
Ben de; Resûlullah Aleyhisselamın yanından ayrılıp:
‘Haberiniz olsun ki; Cennete mü’minlerden başkası girmez!’ diyerek seslendim.”[295]
Abdullah b. Abbastan rivayet edilen hadis-i şerife göre:
“Bir kavimde ganimet mallarına hıyanet yaygınlaştı mı, muhakkak, onların kalblerine korku düşürülür!
Bir kavimde zina yaygınlaştı mı, muhakkak, onlarda ölüm çoğalır!
Bir kavim ölçeceklerini, tartacaklarını eksik ölçmeye, eksik tartmaya başladı mı, muhakkak, onların rızıkları, geçimlikleri eksilir!
Bir kavim haksız hüküm verdi mi, muhakkak, içlerinde kan dökülmesi yaygınlaşır!
Bir kavim verdikleri sözden döndü mü, muhakkak, Allah da onların üzerine düşmanlarını musallat kılar!”[296]

Şehit Olmak İçin Müslüman Olan ve Şehit Olan Kişi

Bir çöl Arabi, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelerek iman edip Müslüman olmuş ve:
“Senin yanına hicret edeceğim!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onu kollamalarını bazı sahabilerine tavsiye buyurmuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber gazasında ele geçirdiği ganimet hayvanlarını mücahidler arasında bölüştürürken, bu çöl Arabına da hisse ayırmıştı.
Bu zât ganimet hayvanlarını her gün karargâh arkasında gütmekte, yaymakta idi.
Karargâha geldiği, hissesini ona verdikleri zaman:
“Nedir bu?” diye sordu.
“Resûlullah Aleyhisselamın senin için ayırdığı hissedir!” dediler.
Onları alıp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi ve:
“Yâ Rasûlallan! Nedir bu?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sana bölüştürdüğüm hissendir!” buyurunca:
“Yâ Rasûlallah! Ben sana bunun için iman ve ittiba etmedim!” dedikten sonra, boğazına işaret ederek:
“Şuramdan okla vurulayım da Cennete gireyim diye iman ve ittiba etmiştim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen Allah’ı doğrularsan, Allah da seni doğrular” buyurdu.
Bunun üzerine, bu zât hemen hazırlandı, çarpışmaya gitti, çarpıştı. Çarpışma sırasında, kendi eliyle işaret ettiği yerden (boğazından) bir okla vurulup şehit edilmiş olarak Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirilince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu, o garib midir?” diye sordu.
“Evet!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu Allah’ı doğruladı, Allah da onu doğruladı!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu kendisinin cübbesine sardı. Cenaze namazını kıldıktan sonra:
“Allah’ım! Bu kulun, Senin yolunda muhacir olarak geldi ve şehit olarak da öldürüldü!
Ben onun böyle olduğuna şehadet ediyorum!” buyurdu.[297]

Kulle (Zübeyr) Kalesinin Kuşatılıp Fethedilişi

Yahudiler; Nâim ve Sa’b b. Muaz kalesinden ve bütün Natat’tan Külle kalesine geçtiler.
Natat kalelerinden bazılarının sarp yerlerinde ancak bir-iki Yahudi kalmıştı.
Onlar, üzerlerine varanları, muhakkak vurup öldürüyorlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları gözetlemek üzere, mücahidlerden bazılarını görevlendirdi.[298]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlerle birlikte yavaş yavaş ilerleyerek Külle kalesine yaklaştı ve onu kuşattı.
Yahudiler, kalenin kapılarını kilitlediler.
Külle kalesi, en sarp ve en sağlam bir kale idi.
Kaleye, bu sarplığından, en sağlamlığından dolayı, ne süvari, ne de piyade çıkabilirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Külle kalesini üç gün kuşattı.[299]
Yahudilerden, Gazzal adında birisi, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi ve:
“Ey Ebu’l-Kasım! Ben seni Natattan kaçan halk üzerine götürecek şeye kılavuzlasam ve sen Şıkk halkına gidecek olursan-ki, Şıkk halkı senden korkularından neredeyse helak oluverecekler-bana eman verir, kanımı dökmez misin?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona ve onun ev halkına eman verince, Gazzal:
“Sen bir ay oturup kuşatacak olsan, bu kaleyi fiethedemez, ele geçiremezsin. Fakat, onların yer­altında su kanal ve ırmakları vardır ki, geceleri gidip oradan su alır, içerler, sonra da kalelerine döner, senden korunurlar! Eğer onların sularını kesersen, susuzluktan, bağıra bağıra helak olurlar!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, hemen gidip onların su yollarını kestirdi.
Suları kesilince, kale halkı, siperlendikleri yerde daha fazla kalmaya dayanamadılar, çıkıp şiddetle çarpıştılar.
O gün, Müslümanlardan bazıları şehit oldu.
Yahudilerden de, on kişi öldürüldü.
Natat kalelerinin sonuncusu olan Külle kalesi de, böylece fethedilmiş oldu.[300]

Reci’ Karargâhının İlk Karargâh Yeri Olan Menzile’ye Getirilişi ve Şıkk Kalelerinin Fethedilişi

Natat halkı, Yahudilerin en azılı ve en cesaretlilerinden oldukları için, İslâm karargâhı da Natat evlerinden ve hurma bahçelerinden uzakça bir yer olan Reci’e nakledilmek zorunda kalınmıştı.
Natat kaleleri fethedilince, Peygamberimiz Aleyhisselam karargâhın Reci’den ilk yerine (Menzileye) taşınmasını emir buyurdu.[301]
Şıkk’ın:
Übeyy (Sümran),
Nizar (Beriyy) adıyla anılan iki kalesi vardı .[302]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Külle kalesini fethettikten sonra, Şıkk kalesine geçti.
Übeyy (Sümran) kalesi üzerinde durdu.
Sümran kalesi, Şıkk’ın ilk kalesi idi.[303]
Sümran, bir dağ olup; kale onun üzerinde kurulmuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sümran dağının başında namaz kıldı.[304]
Sümran kalesi halkı ile de şiddetle çarpışıldı.
Sümran kalesinden, Gazzal adında bir Yahudi çıkıp, kendisiyle çarpışacak er diledi.
Hubab b. Münzir, ona doğru vardı. Vuruştular.
Hubab b. Münzir, vurup Gazzal’ın sağ elini-kolunun yarısından-kesti!
Gazzal’ın kılıcı, elinden yere düştü.
Silahsız kalan Gazzal, kaleye doğru kaçmaya başladı.
Hubab b. Münzir onun arkasını bırakmadı, kılıçla vurup ökçesini de kesti, yere yıkılınca da başını gövdesinden ayırdı!
Başka bir Yahudi de meydana çıkıp:
“Benimle kim çarpışır?” diyerek seslendi.
Cahş hanedanından bir Müslüman ona karşı vardı. Vurulup şehit oldu.
Yahudi, yerinde durarak kendisiyle çarpışacak er diledi.
Ebu Dücâne, hemen onun karşısına çıktı.[305]
Kendisi, miğferinin üzerine kırmızı bir sarık sarmıştı,
Başka bir tarafa gider gibi yapt ve birden dönüp bir vuruşta Yahudinin bacaklarını biçti![306]
Yere yıkılan Yahudinin başını gövdesinden ayırdı!
Önlerinde Ebu Dücâne olduğu halde, mücahidler hep birden tekbir getirerek hücuma geçtiler ve kalenin içine daldılar.
Kalede çarpışan Yahudiler, geyikler, keler ve tilkiler gibi, duvarlara doğru olanca hızlarıyla kaçmaya başladılar. Soluklarını, Şıkk’ın Nizar kalesinde aldılar!
Natat kalelerinden kaçıp kurtulabilenler de, Nizama gelip sığınmışlardı.
İslâm mücahidleri, Sümran kalesinde bir hayli ev eşyası, yiyecek, giyecek şeyler ve davarlar iğti-nam ettiler.
Sümran’dan kaçanlar, Şıkk’ın ikinci kalesi olan Nizar kalesinde üslendiler.
Orada, son derecede savundular ve korundular.[307]

Nizar Kalesine Mancınıkla Taş Yağdırılışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’b b. Muaz kalesinde ele geçirilen[308] mancınığın onanldıktan sonra dikilmesini ve Nizar kalesinin taşa tutulmasını emir buyurdu.
Mancınığı hazırladılar. Nizar kalesine mancınıkla taş yağdırmaya başladılar.[309]
Yahudiler de, mücahidi eri ok ve taş yağmuruna tuttular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, çarpışan Müslümanların yanında bulunuyordu.
Yahudilerin attıkları oklardan birisi, Peygamberimiz Aleyhisselamın elbisesine değdi ve üzerine asılı kaldı.[310]

Nizar Kalesinde Alınan Esirler ve Ganimetler

Peygamberimiz Aleyhisselam, yenden bir avuç kum alıp kaleye doğru attı. Yahudiler sarsıldılar ve yere serildiler.[311]

Nizar Kalesinde Alınan Esirler ve Ganimetler

Nizar kalesinden başka, ne Natat’ta, ne de Şıkkta, Yahudilerin çoluk ve çocuklarından esir edilen­ler olmadı.
Yahudiler, Nataftan çekilince, çok sarp ve sağlam olan Nizar kalesindekiler hariç olmak üzere, bütün çoluk ve çocuklarını Ketibe kalesine göndermişlerdi.
Nizar kalesinde bulunan çoluk ve çocuklar esir edildiler.[312]

Yahudi Simâk’a Karısının Teslim Edilişi ve Kendisinin Müslüman Oluşu

Peygamberimiz Aleyhisselama Hayberln fethini çabuklaştırmaya ve gerçekleştirmeye yarayan bil­gileri vermiş olan Yahudi Simâk’a, esirler arasında bulunan karısı Nüfeyle teslim edildi.
Vatîh ve Sülalim kaleleri fethedildiği zaman da, Simâk Müslüman oldu. Hayber’den çıkıp gitti ve bir daha adı sanı duyulmadı.[313]

Bozguna Uğrayan Yahudilerin Ketibe Kalelerinde Üslenişleri

Natat ve Şıkk kalelerinde tutu nam ayan, yenilgiye uğrayan Yahudiler, Ketibe’de, Kamus, Vatîh ve Sülalim kalelerinde üslendiler, İslâm mücahidlerine karşı savundular, korundular.[314]
Ketibe; Kamus, Vatîh ve Sülalim kalelerinden müteşekkildi.[315]
Kamus Haybefde bir dağ olup, Yahudi Ebi’l-Hukayk’ın kalesi bu dağın üzerinde bulunuyordu.[316]
Kamus kalesi, çok sarp ve sağlam bir kale idi[317] ve Hayber kalelerinin en büyüğü idi .[318]
Kinane b. Ebi’l-Hukayk, Vatîh ve Sülalim kalelerinde otururdu.
Bu kaleler, kapılan açılamaz, üzerlerinden aşılamaz kalelerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bunların fethi için mancınık kurdurmak istedi ise de, bunun tehlikeli olacağını anlayınca, vazgeçti. Ondört gün kuşatmakla yetindi.
Bu müddet içinde, kaleden hiç kimse çarpışmaya çıkmadı.[319]
Kamus kalesinin Yahudi savaşçıları, hazırlanıp kalenin kapısında dikildiler.
Kinane b. Ebi’l-Hukayk, ok atmaya hazırlandı.
Okun yayını çekmek isteyince, elleri titremeye başladı.
Ok atmaya hazırlanan okçulara da, “Atmayınız!” diye işaret etti.
Yüce Allah, Yahudilerin kalblerine korku düşürdü.[320]
Onlar, yok olacaklarını anladılar, kanlarının bağışlanıp sürgün edilmelerini istediler.[321]
Kinane b. Ebi’l-Hukayk, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yanına inip seninle konuşacağım!” diye, Şemmah adındaki Yahudi ile haber saldı.
Mücahidler Şemmah’ı Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdiler.
Şemmah, Kinane’nin elçisi olarak geldiğini haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Kinane’nin dileğine, “Olur!” buyurdu.
Ebi’l-Hukayk hanedanından bir cemaat:
“Hep Yesrib (Medine) Yahudilerinin kötülük ve yaramazlıkları yüzünden!” diyerek yakınmakta idiler.[322]

Üzerlerinde Anlaşmaya Varılıp Kararlaştırılan Maddeler

Kinane b. Ebi’l-Hukayk, Yahudilerden bazı adamlarla birlikte kaleden indi ve:
1. Kalede çarpışma yapmış olan Yahudilerin kanları dökülmemek,
2. Yahudilerin çocukları kendilerine bırakılmak, Hayber’den ve Hayber arazisinden çocuklarıyla bir­likte çıkıp gitmelerine müsaade olunmak,
3-5. Yanlarında birer hayvan yükünden başka birşey götürmem ek; safra ve beyzâ (altın, gümüş), menkul ve gayrimenkul bütün malları ile, yay, miğfer, at, cübbe, zırh gömlek… gibi askerî araç ve gereç­leri ve-üzerlerindeki elbiselerinden başka-bütün elbiseler ile kumaşları Resûlullaha bırakmak,
6. Resûlullaha bırakılması gereken herhangi birşeyi gizlememek ve gizleyecek olanlar Allah’ın ve Resûlullahın eman ve himaye taahhüdünün dışında kalmak… üzere anlaşma ve barış yapıldı.[323]
Kinane b. Ebi’l-Hukayk, bu maddelere bağlı kalacağına yemin etti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer siz ganimet mallarından bana teslim etmeniz gereken herhangi birşeyi benden gizleyecek, gaib edecek olursanız, Allah’ın ve Resûlullahın eman ve himaye taahhüdünden uzak kalırsınız!” buyur-du.[324]

Vatîh ve Sülalim Kalelerinden Teslim Alınan Ganimet Malları

Peygamberimiz Aleyhisseiamm adamlar göndererek Vatîh ve Sülalim Yahudilerinden teslim aldırdığı ganimet malları:
1. Canlı mallar ve gayrimenkuller,
2. Kumaşlar ve elbiseler,
3. Yüz adet zırh gömlek,
4. Dört yüz adet kılıç,
5. Bin adet mızrak,
6. On çantalı (500 adet) Arap işi yay,
7. Çeşitli silahlar vs.den ibaretti.[325]

Hayber’in Diğer Kalelerinden Teslim Alınan Ganimet Malları

Hayber’in Natat, Şıkkve Ketibe bölgesindeki bütün ganimet malları toplandı.[326]
Bunlar:
1. Pek çok sayıda ev eşyası,
2. Kumaş ve elbiseler,
3. Saçaklı havlı kaftanlar,
4. Pek çok sayıda silahlar,
5. Davarlar,
6. Sığırlar,
7. Çeşitli yiyecekler,
8. Pek çok miktarda sahtiyan ve tabaklanmış deriler,
9. Hayvan yemleri,[327]
10. Develer,[328]
11. Müteaddit Tevrat nüshaları idi.
Yahudiler, Tevrat nüshalarının kendilerine verilmesini istediler. Peygamberimiz Aleyhisselam da, onları Yahudilere geri verdi.[329]

Mücahidlerin İhtiyaçlarının Ganimet Mallarından Karşılanışı

Ganimet mallan bölüşülünceye, herkese hissesi verilinceye kadar mücahidlerin katık ve hayvan yemi ihtiyacı ganimet mallarından karşılandığı gibi, gerektiğinde, mücahidlere emanet olarak silahlar da verildi .[330]

Ebi’l-Hukayk Hanedanına Ait Hazine Hakkında Soruşturma Yapılışı ve Hazinenin Gömülü
Bulunduğu Yerden Çıkarılışı

Hayber fethedilince, birçok emtia ile sığır, deve, davar vesaire ele geçirildi. Fakat, Hayber’dekilerin ne altınlarına, ne de gümüşlerine rastlanabildi.[331]
Halbuki, Benî Nadfr Yahudileri Medine’deki yurtlarından çıkıp Hayber’e giderlerken, Ebu Râfi1 Sellâm b. Ebi’l-Hukayk; içinde altın, gümüş ve kıymetli madenlerle zinet eşyası saklanılan deve tulu­munu kaldırarak:
“Bu, bizim dünyayı alçaltmak ve yükseltmek için hazırladığımız şeydir!” diyerek bağırmıştı.[332]
Bu hazine; önce koyun tulumuna doldurulmuştu. Çoğalınca, öküz tulumuna, daha çoğalınca da deve tulumuna konulmuştu.[333]
Bu hazine; Ebi’l-Hukayk hanedanının büyüklerinden, büyüklerine devredile edile saklanmakta idi.
Mekke eşrafı, düğünleri olunca, Hayber’e gidip Ebi’l-Hukayk’ın büyüğüne başvurarak bu zinet eşyasından bazısını rehine karşılığında ondan bir ay süre ile emaneten alırdı.[334]
Hatta, bir kez, bu zinet eşyasından birşey kaybolmuştu.
Onu kaybeden kişi, bedelini 10.000 dinar (altın) olarak ödemişti.
İbn Ebi’l-Hukayk; bu hazineyi ve daha pek çok malları Peygamberimiz Aleyhisselamdan sak­lamıştı.[335]
Kinane b. Rebi’ b. Ebi’l-Hukayk ile Kinane’nin kardeşi ve amcasının oğlu Rebia, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirildiler.[336]
Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirilenler arasında Huyey b. Ahtab’ın amcası Sa’ye (Salebe) b. Sellâm (Amr) b. Ebi’l-Hukayk da bulunuyordu.[337]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ey Ebi’l-Hukayk oğulları! Ben sizin Allah’a ve Allah’ın Resûlüne karşı duyduğunuz düşmanlığınızı biliyorum!
Bununla birlikte, sizin bu düşmanlığınız, adamlarınıza verdiğim eman ve himaye taahhüdünü size de vermeme engel olmamış; ganimet mallarından herhangi birşeyi benden gizlememek, kaçırmamak şartıyla size eman vermişimdir!
Benden birşey gizleyecek olursanız, kanlarınızı dökmek, bizim için helâl olur![338] Allah’ın ve Resûlünün eman ve himaye taahhüdünden uzak kalırsınız!” buyurdu[339] ve:
“Sizi Medine’den sürüp çıkardığım zaman, Medine’den getirdiğiniz,[340] Mekkelilere emaneten veregeldiğiniz zinet eşyasıyla nakitleri içinde sakladığınız hazine tulumlarınız nerededir?[341]
Filandaki, filandaki hazine tulumlarınızı ne yaptınız?” diye sordu.[342]
“Ey Ebu’l-Kasım! Biz onları savaşlarımızda harcadık!
Vallahi, elimizde onlardan hiçbir şey kalmadı ![343]
Bizi Medine’den çıkardığın zaman, onlarla geçindik.[344]
Savaşlar ve geçimler, onların hepsini sürüp götürdü.[345]
Onlardan, elimizde hiçbir şey kalmadı!” dediler ve bu husustaki sözlerini de yeminler ederek pekişti rdiler.[346]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Söylediklerinize dikkat ediniz![347] (Aradan) geçen zaman az, (gizlenen) mal ise ondan çok fazladır!? (Az zamanda o kadar çok mal nasıl harcanıp tükenir?)[348] Ne dersiniz? Bu hazineyi, sizin yanınızda bulursam, sizi öldüreyim mi?” diye sordu.
“Evet! Öldür!” dediler.[349]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu hazine sizin yanınızda çıkacak olursa, Allah’ın ve Resûlünün hakkınızda vermiş olduğu eman ve himaye taahhüdü sizden uzak kalsın mı?” diye sordu.
“Evet! Uzak kalsın!” dediler.[350]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer benden birşey sakladığınızı tesbit edersem, kanlarınızı dökmeyi ve çoluk ve çocuklarınızı esir etmeyi helâl sayarım ![351]
Bütün mallarınızı almak, kanlarınızı dökmek, bana helâl olur.
Size vermiş olduğum eman ve himaye taahhüdü ortadan kalkar!” buyurdu.
“Olur! Eğer senden birşey sakladığımız anlaşılırsa, bize verdiğin eman sözünü geri al ve kanlarımızı dök!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların bu sözlerine Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Zübeyrb. Avvam ile Yahudilerden on kişiyi şahit tuttu.[352]
Yahudilerden bir adam, kalkıp Kinane b. Ebi’l-Hukayk’a doğru vardı ve yavaşça:
“Muhammed’in senden istediği şey senin yanında ise veya bunun hakkında birşey biliyorsan ona bildir de, kanını, canını kurtar!
Aksi takdirde, vallahi, o muhakkak bunu elde etmeye muvaffak olacak, Allah onu bundan başkası­na da, bizim bildirmediğimiz şeylere de vâkıf kılacaktır!” dedi.
Kinane b. Ebi’l-Hukayk azarlayınca, Yahudi bir köşeye çekilip oturdu.[353]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Kinane b. Ebi’l-Hukayk’a:
“Ne dersin, hazineyi senin yanında bulacak olursak, senin boynunu vurayım mı?” diye tekrar sordu.
Kinane:
“Evet! Bulursan, vur!” dedi.[354]

Sa’ye b. Sellâm’ın Sıkıştırılınca Gerçeği Söylemesi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Kinane b. Ebi’l-Hukayk’tan sonra Saye (Salebe) b. Sellâm b. Ebi’l-Hukayk’a da:
“Huyey b. Ahtab’ın tulum içinde saklanan hazinesi nerededir?” diye sordu.
Sa’ye:
“Savaşlar ve geçimler, onu giderdi, eritti!” dedi.[355]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’ye’yi, sıkıştırması için, Zübeyrb. Avvam’a havale etti. Zübeyrb. Avvam onu sı kıstırdı .[356]
Sa’ye, zayıf, hafif akıllı bir adamdı.
Sıkıştırılınca, eliyle bir harabeye işaret ederek:
“Ben Kinane’nin her sabah şu harabede dolaştığını görüyordum! Benim bu hususta bundan başka bilgim yok! Eğer o oraya birşeyler gömmüşse, o oradadır!” dedi.[357]
Gerçekten de, Peygamberimiz Aleyhisselam, Natat kalelerini fethetmeye başladığı ve Natat halkının kalblerine korku düştüğü sırada, Kinane b. Ebi’l-Hukayk tehlikeyi sezmiş, deve tulumu içindeki hazineyi, zinet eşyasını, geceleyin Ketibeye götürüp kazdığı bir çukura kimse görmeden gömmüş ve üzerini toprakla kapatmıştı. Sa’ye (Salebe) de, Kinane’nin her sabah o harabede dolaştığını gör­müştü. [358]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’yeyi, Zübeyrb. Avvam ve Müslümanlardan bazılarıyla birlikte, o harabeye gönderdi.
Sa’ye de, onlara, Kinane’nin dolaştığı yeri gösterdi.
Orası kazıldı.[359] Hazinenin bir kısmı oradan çıkarıldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, hazinenin geri kalan kısmının da nerede olduğunu, Kinane b. Ebi’l-Hukayktan sordu.
Kinane onları da teslime yanaşmadı.[360]
Peygamberimiz Aleyhisselam; hazinenin geri kalanını getirip teslim etmesi için Kinane b. Ebi’l-Hukayk’ı sıkıştırmasını Zübeyr b. Avvam’a emretti.
O da, Kinaneyi söyletmek için, göğsünde çakmak çakıp kıvılcım çıkararak s öy I etmeye zorladı ise de, söyletemedi.[361]
Yüce Allah, Yahudilerin bu hazineyi nerede sakladıklarını Peygamberimiz Aleyhisselam a haber verdi.[362]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan bir zâtı çağırıp, ona:
“Şu tarlaya doğru, şöyle şöyle git! Sonra, hurma ağacına doğru var! Sağındaki ve solundaki hurma ağacına bak! Orada göreceğin yüksek hurma ağacının dibinde bulacağın şeyleri çıkar, bana getir!” buyurdu.
Ensârî gitti, oradaki hazine tulumunu da bulup getirdi.[363]

Çıkarılan Hazinenin Cinsi ve Miktarı

İçinde hazine bulunan tulum, Peygamberimiz Aleyhisselamın önüne getirilip açıldı Bunlar:
1. Altın bilezikler,
2. Altın pazubandlar,
3. Altın halhallar (ayak bilekleri için),
4. Altın küpeler,
5. Mücevher gerdanlıklar,
6. Zümrüt gerdanlıklar,
7. Kaşlı altın yüzükler,
8. Kaşsız halka yüzükler (Bunlar, bir hayvan çulunu dolduracak kadardı),
9. Altınlı Yemen gözboncuğundan gerdanlıklar,
10. İnci gerdanlıklar vs .den ibaretti.[364]
11. Yahudi cemaati tarafından ayrıca nakit olarak 10.000 dinar (altın) getirilip teslim edildi.[365]

Ebi’l-Hukayk Oğullarının Cezalandırılmaları

Ebi’l-Hukayk oğullarının sakladıkları hazine ortaya çıkarıldığı zaman,[366] Peygamberimiz Aleyhisselam, muahede gereğince cezalandırılmak ve Mahmud b. Mesleme’ye karşı boynunu vurmak üzere, Kinane b. Rebi1 b. Ebi’l-H ukayk’ın Muhammed b. Meslemeye teslimini emretti.
Muhammed b. Mesleme de, onun boynunu vurdu.[367]
Ebil-Hukayk oğullarından diğerinin de, Bişr b. Berâ’nın velileri tarafından boynu vuruldu.[368]
Bunların çoluk çocukları da, esirler arasına katıldılar.[369]
Ebi’l-Hukayk’ın iki oğlu ile birlikte, aynı aileden daha bazıları da, ahdi bozdukları için, boyunları vuru­larak cezalandınldılar.[370]

Uyeyne b. Hısn ile Fezârelerin Hayber Ganimetinden Pay İstemeye Gelmeleri

Uyeyne b. Hısn, Gatafan askerleriyle birlikte Hayfâ’ya gidip ev halklarıyla görüştükten sonra, tekrar Hayber’e geldi.
Hayber yakınındaki Hatam mevkiinde, gecenin bir kısmını geçirdi.
Askerlerine:
“Size müjdelerim: Bu gece, düşümde Zü’r-Rukaybe’nin bana verildiğini gördüm!
Vallahi, Muhammed’in boynundan, yakasından tutacağım!” dedi.
Uyeyne b. Hısn Hayber’e geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam Hayberl fethetmiş ve ganimetleri toplamış bulunuyordu.
Uyeyne b. Hısn:
“Yâ Muhammedi Müttefiklerimden aldığın ganimetlerden, bana da pay ver!
Çünkü, ben senden ve seninle çarpışmaktan vazgeçtim, müttefiklerimi yalnız bıraktım. Senin üzer­ine, askerlerimi yığmadım. Dört bin savaş eriyle geri dönüp gittim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yalan söylüyorsun!
Seni ancak işitmiş olduğun o bağırıcı, ürkütüp ev halkının yanına kadar götürdü!” buyurdu.
Uyeyne b. Hısn:
“Öyle ise, bana bir ihsanda bulun!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Haydi, Zü’r-Rukaybe senin olsun!” buyurdu.
Uyeyne b. Hısn:
“Zü’r-Rukaybe nedir?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O bir dağdır ki, onu uykuda gördüğün düşünde almıştın!” buyurunca, Uyeyne eli boş olarak Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldı.[371]
Gatafanların bir kolu olan Benî Fezâreler de Hayberlilere yardıma gelmişlerdi.
Yahudilere yardımdan vazgeçtikleri, yurtlarına dönüp gittikleri takdirde onlara da Hayber”in hurma mahsulünden verileceği hakkında haber salınmış, fakat Benî Fezâreler bu teklifi kabul etmekten kaçın­mışlardı.[372]
Uyeyne’den sonra, Benî Fezârelerden bazı kişiler de, Peygamberimiz Aleyhisselama gelerek:
“Bize va’detmiş olduğun payımızı ver!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara da:
“Sizin payınız, Hayber dağlarından Zü’r-Rukaybe dağıdır!
Haydi, Zü’r-Rukaybe sizin olsun!” buyurdu.
BenîFezârîler:
“Öyle ise, biz de sizinle çarpışırız!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bizimle çarpışmak için buluşma yeriniz Cenefâ olsun!” buyurdu.
Fezârîler, Peygamberimiz Aleyhisselamdan bunu işitir işitmez, kaçıp gittiler.[373]
Cenefâ, Benî Fezârelerin yurtlarından bir yer, sularından bir sudur.[374]

Uyeyne b. Hısn’ın Yahudileri Kışkırtmaya Çalışması

Kendisine Hayber ganimetinden bir pay verilmesi isteği reddedildikten sonra ve Ebi’l-Hukayk oğulları öldürülmezden önce, Uyeyne b. Hısn, Yahudilerin yanına varıp onları ayartmaya çalıştı ve:
“Ben bugünkü gibi bir iş daha görmedim. Vallahi, ben Muhammed’i sizden başkasının yere sere-bileceğini sanmaz ve kendi kendime:
‘Bunlar, kalelere, askere, güce ve seıvetlere sahiptirler!1 derdim.
Sizler, şu sarp ve aşılmaz kaleler içinde olduğunuz, şu bol yiyecek ve içecekler, hiç kesilmeyen sular önünüzde bulunduğu halde, demek ellerinizi ona teslim ettiniz, bağlattınız hâ?!” dedi.
Yahudiler
“Biz, Zübeyr kalesinde korunmak ve direnmek istemiştik.
Fakat, su kanalımız kesildi.
Hararet bastı. Orada tutunmak, yaşamak, bizim için mümkün olmadı!” dediler.
Uyeyne b. Hısn:
“Siz Nâim kalelerinden kaçıp Zübeyr kalesine gitmiştiniz. Orada kimler öldürüldü?” dedi.
Yahudiler, öldürülenleri haberverdiler.
Uyeyne b. Hısn:
“Vallahi, cesaret ve sebat sahipleri hep öldürülmüşler!
Artık, Hicaz’da Yahudiler için dirlik düzenlik yoktur!” dedi.
Salebe b. Sellâm b. Ebi’l-Hukayk, Uyeyne’nin söylediklerini işitti.
Kendisinin akılca zayıf ve sözlerini birbirine karıştırır bir kimse olduğu sanılırdı.
Salebe:
“Ey Uyeyne! Sen onları aldattın! Onlardan ayrıldın.
Muhammed’le yaptıkları çarpışmalarında onları yalnız bıraktın!
Sen bundan önce Benî Kurayzalara da böyle yapmıştın!” dedi.
Uyeyne b. Hısn:
“Muhammed ev halkımız hakkında bize tuzak kurdu: Biz, o bağırıcıyı işittiğimiz zaman, Muhammed’in ev halkımıza arkamızdan baskın yaptığını sanmış, hemen yanlarına dönmüştük. Fakat, kendilerinde böyle birşey göremeyince, size yardım edelim diye tekrar gelmiştik!” dedi.
Salebe:
“Kendilerine yardım edeceğin kim kaldı ki?! Öldürülenler öldürüldü, kalanlar da Muhammed’e köle oldu!
Muhammed hepimizi esir ve mallarımızı iğtinam etti!” dedi.[375]
Uyuyne b. Hısn; Müslümanların Sa’b b. Muaz kalesindeki yiyecekleri, hayvan yemlerini, kumaş ve elbiseleri taşıdıklarına bakıp:
“Ne diye hiç kimse hayvanlarımıza yem vermiyor ve bizler şu ele geçirilen yiyeceklerden yedirilmiy-oruz?!
Halbuki, bu kale halkı, yanlarına gelenlere ikramda bulunurlardı!” dedi.
Müslümanlar
“Resûlullah Aleyhisselam sana Zü’r-Rukaybeyi ayırdı ya!” deyince, Uyeyne sustu, konuşmasını kesti.[376]
Yine, elleri boş olarak ev halkının yanına döndü.
Uyeyne b. Hısn yurduna dönünce, Haris b. Avf gelip:
“Ben sana ‘Eline birşey geçmez!’ diye söylemedim mi?
Vallahi, Muhammed doğu ile batı arasındaki herkesi yenecektir!
Yahudiler bunu bize haber verir dururlardı.
Ebu Râfi’ Sellâm b. Ebi’l-Hukayk’ın:
‘Biz, peygamberlik hususunda, Muhammedi, Harun oğulları arasından çıkmamıştır diye kıskanıy­oruz. Halbuki, o, insanlara gönderilmiş olan peygamberdir! Fakat, Yahudiler beni dinlemezler! Bizim için, iki kez boğazlanmak vardır! Biri Yesrib’de, diğeri Hayber’de!’ dediğini kulaklarımla işittiğime şehadet ederim!
O zaman, Sellâm’a:
‘O, yeryüzüne hakim olacak mı?’ diye sormuştum.
‘Musa’ya indirilmiş olan Tevrat üzerine yemin ederim ki; evet! Fakat, Yahudilerin bu hususta söylediğim şeyi öğrenmelerini istemem!’ demişti” dedi.[377]

Yahudilerin Peygamberimiz Aleyhisselamı Zehirlemeye Kalkışmaları

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’i fethedip dinlenmekte bulunduğu sırada, Sellâm b. Mişkem’in karısı Zeyneb:
“Muhammed davar etinin neresini, hangi yerini yemeyi en çok sever?” diye sormuştu.
“Kol, kürek etini yemeyi çok sever!” denildi.[378]
Zeyneb, Merhab’ın da kızkardeşi idi.[379]
Zeyneb, Yahudilerle görüşüp konuştu.
Bir davar kızartılıp hepsinin zehirlenmesi hususunda söz birliği ettiler.[380]
Zeyneb, hemen dişi keçisinin yanına vardı. Onu kesti. Kızarttı, kebap yaptı.
Vakit geçirmeden, öldürücü zehirle zehirlemeye kalktı.[381]
Kebabın her yerine zehir sürdü. Kol ve küreklerini ise, daha çok zehirledi.
Akşam olunca, Peygamberimiz Aleyhisselamın akşam namazını kıldıktan sonra konak yerine dönüp oturduğu sırada, Zeyneb geldi ve Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Ey Ebu’l-Kasım! Bunu sana hediye ediyorum!” dedi.[382]
Peygamberimiz Aleyhisselam; hediye edilen şeyi yer, sadaka olarak verilen şeyi yemezdi.[383]
Kendisine ev halkından başkası yiyecek birşey getirdiklerinde sorar, eğer hediye olduğu söylenirse onu yer, “Sadakadır!” denilirse ashabına “Siz yiyiniz!” buyurur, kendisi ondan hiç yemezdi.[384]
Zeyneb, getirdiği keçi kebabını Peygamberimiz Aleyhisselamın[385] ve ashabından orada bulunan­ların önüne koydu.[386]
Bişr b. Berâ1 b. Ma’rur da, orada bulunan sahabiler arasında idi.[387]
Peygamberimiz Aleyhisselam, davar kebabının kolundan bir parça koparıp ağzına aldı, fakat, onu yutmayarak hemen dışarı attı.
Bişr b. Berâ1 b. Ma’rur da, Peygamberimiz Aleyhisselamınki gibi bir parça koparıp ağzına aldı.
Fakat, o, ağzına aldığı et parçasını çiğneyip yuttu.[388]
Peygamberimiz Aleyhisselamın ağzına aldığı etin kürek eti olduğu da rivayet edilir.[389]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ağzına aldığı et parçasını ağzından hemen dışarı çıkarmakla beraber, sahabilerine de:
“Ellerinizi kebaptan çekiniz![390]
Şu kürek eti, zehirlenmiş olduğunu bana haber verdi!” buyurmuştu.[391]
Bişr b. Berâ1, zehirlendikten bir yıl sonra, bu yüzden vefat etti.
Yüce Allah ondan razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam ise, bu hadiseden sonra, üç yıl daha yaşadı.[392]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ağzına alıp çıkardığı zehirli etin tesirinden kurtulmak için, iki omuzu-nun arasından kan aldırdı.[393]
Bişr b. Berâ’nın annesi der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam vefatıyla sonuçlanan hastalığa tutulduğu zaman, yanına varmıştım. Kendisi, humma nöbeti geçiriyordu.
Alınlarına elimle dokundum ve:
‘Yâ Rasûlallah! Seni hiç kimsenin tutulmadığı hummaya tutulmuş gördüm!?’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bize verilecek ecir ve mükâfat kat kat olduğu gibi, ibtilâlar da bize böyle kat kat olur!’ buyurdu ve:
‘Halk, benim hastalığıma ne diyor?’ diye sordu.
Halk:
‘Resûlullahtaki hastalıkzâtülcenptir diyorlar1 dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah bana o hastalığı musallat etmiş değildir. Bu, ancak, şeytanın bir telkini ve vesvesesidir!’ buyurdu.[394]
‘Yâ Rasûlallah! Sen bu hastalığın neden ileri geldiğini sanıyorsun? Ben, oğlumun ölümünün, ancak Hayber’de yemiş olduğu zehirli davar kebabından ileri geldiğini sanıyorum!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Ümmü Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum![395]
Hayber’de onunla birlikte tatmış olduğum zehirli etin acısından, şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım![396]
Zaman zaman onun ağrısını ve sızısını duyuyorum!’ buyurdu.”[397]
Hz. Âişe de; Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında, Peygamberimiz Aleyhisselamın:
“Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin sancısını zaman zaman duyuyorum!
Şu anda, kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!” buyurduğunu bildirir.[398]
Enes b. Malik de:
“Resûlullah Aleyhisselamın küçük dili üzerinde bu zehrin izini görür dururdum!” demiştir.[399]
Peygamberimiz Aleyhisselam; bu zehirlenme yüzünden şehit olarak vefat etmiş, kendisini peygam­berlikle şereflendiren Yüce Allah, şehitlikle de şereflendirmiştir.[400]

Yahudi Kadını Zeyneb ile Hayber Yahudilerinin Sorguya Çekilmeleri

Peygamberimiz Aleyhisselam, adam gönderip, Yahudi kadını Zeyneb binti Hâris’i getirtti.[401]
Ona:
“Bu davar kebabını, şu küreği sen mi zehirledin?” diye sordu.
Zeyneb:
“Zehirlediğimi, sana kim haber verdi?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Şu önümde bulunan kürek kemiği haber verdi” buyurdu.
Zeyneb:
“Evet! Ben zehirledim!” diyerek suçunu itiraf etti.[402]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen bunu ne için yapmak istedin?” diye sordu.[403]
Zeyneb:
“Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün! Kavmime, senin yapmadığın kalmadı ![404]
Senin için, kendi kendime:
‘Eğer o gerçekten peygamberse, yaptığım şey, kendisine muhakkak Allah tarafından haber ver-ilir.[405] Zehir ona zarar vermez!
Eğer o bir yalancı ise, bir hükümdarsa, bu zehirden ölür de, biz böylece kendisinden kurtulmuş, rahata ermiş oluruz!1 dedim!” dedi.[406]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah, bunu bana yapacak gücü ve hakimiyeti sana vermemiştir!” buyurdu.[407]
Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz Aleyhisselama, Yahudi kadını hakkında:
“Onu öldürelim mi?” diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır![408] Ona ne dokunulacak, ne de işkence yapılacaktır![409]
Şu Hayber’de bulunan Yahudileri de benim yanımda toplayınız!” buyurdu.
Yahudiler yanında toplanınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ben sizden birşeyler soracağım. Bana doğru cevap verecek misiniz?” diye sordu.
Yahudiler
“Evet, ey Ebu’l-Kasım! Doğru cevap vereceğiz!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Sizin babanız kimdir?” diye sordu.
Yahudiler
“Babamız filan, filan!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yalan söylediniz! Sizin babanız, filan, filan!” buyurdu.
Yahudiler
“Doğru söyledin!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ben sizden birşey daha soracağım! Bana doğru cevap verecek misiniz?” diye sordu.
Yahudiler
“Evet, yâ Ebe’l-Kasım! Sana doğru cevap vereceğiz!
Biz sana yalan söylesek bile, sen, babamızın kim olduğunu bildiğin gibi, yalan söylediğimizi de bilirsin!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Cehennemlikler kimlerdir?” diye sordu.
Yahudiler
“Kısa bir müddet, Cehennemde biz bulunacağız!
Sonra, oraya ardımız sıra giren sizler olacaksınız!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Haydi oradan! Vallahi, biz hiçbir zaman Cehennemde size halef olacak değiliz!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ben sizden birşey daha soracağım. Bana doğru cevap verecek misiniz?” diye sordu.
Yahudiler
“Evet, yâ Ebe’l-Kasım! Sana doğru cevap vereceğiz!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Şu davar kebabını zehirlediniz mi?” diye sordu.
Yahudiler
“Evet! Zehirledik!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Bunu yapmaya sizi sürükleyen nedir?” diye sordu.
Yahudiler
“Eğer sen bir yalancı isen, zehirli kebabı yer, ölürsün, biz de senin elinden kurtulur, rahata ereriz!
Eğer gerçekten peygambersen, zehir sana zarar vermez diye düşündük!” dediler.[410]

Hz. Safiyye’nin Kimliği ve Başkumandan Hakkı Olarak Peygamberimiz Aleyhisselam Tarafından Seçilişi

Hayber’in Kamus kalesi fethedilince, esir edilen kadınlar arasında Hz. Safiyye ile amcasının kızı da buIunuyordu.[411]
Hz. Safiyye; Benî Nadîr Yahudilerinin reisi Huyey b. Ahtab’ın kızı olup, önce Sellâm b. Mişkem’le evlenmiş, ondan ayrılınca da Kinane b. Rebi1 b. Ebi’l-Hukayk’la evlenmiş, Hayber savaşlarında esir düşmüş, Kinane b. Rebi1 b. Ebi’l-Hukayk’ın öldürülmesiyle de, dul kalmıştı.[412]
İslâm mücahidlerinden Dıhye b. Halife, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelip:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Esir alınan kadınlardan, bana bir kadın ver” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, ona:
“Git, bir kadın al!” buyurdu.
Dıhye b. Halife de, Hz. Safiyye’yi aldı.
Mücahidlerden birisi, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelerek:
“Yâ Rasûlallah! Beni Kurayza ve Benî Nadirlerin reisi Huyey’in kızı Safiyye’yi Dıhyeye vermen, val­lahi doğru olmaz! Onu ancak sen almalısın!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Dihye’yi yanına çağırdı.
Ona:
“Safiyye’nin yerine, başka bir kadın al!” buyurdu[413] ve Hz. Safiyye’nin amcasının kızını ona verdi.[414]
Bilal-i Habeşî Hz. Safiyye ile amcasının kızını Yahudi erkeklerinden öldürülmüş iki kişinin yanından geçirirken, Hz. Safiyye’nin amcasının kızı onları görür görmez, çığlık kopardı, yüzünü yırttı, toprakları başına saçtı .[415]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Bilal! Senden acıma duygusu sökülüp atıldı mı ki, bu kadıncağızları ölülerinin yanından geçirdin?!” buyurdu.[416]
Hz. Safiyye’nin amcasının kızı için de:
“Bu, şeytandan başka birşey değildir.[417] Onu yanımdan uzaklaştırın!” buyurdu ve Hz. Safiyye’yi arka tarafına almalarını emretti ve onun üzerine omuz atkısını örttü.
Bunun üzerine, Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın ganimet arasından başkumandan hakkı olarak Hz. Safiyye’yi seçtiğini anladılar.[418]
Peygamberimiz Aleyhisselam; ganimet içinden-geleneğe göre-başkumandan hakkı olarak, ya bir köle, ya bir cariye, ya da bir at alır ve buna Safiyy denirdi.[419]
Hz. Safiyye’nin asıl adı Zeyneb olup, Peygamberimiz Aleyhisselam onu ganimet içinden seçip aldığı için Safiyye adıyla anıldı.[420]

Hz. Safiyye’nin Gerdek Gecesinde Gördüğü Rüyası ve Müslüman Oluşu

Hz. Safiyye; Peygamberimiz Aleyhisselamın Haybefe gelişinden birkaç gün önce Kinane b. Ebi’l-Hukayk ile nişanlanarak develer boğazlanıp Yahudilere ziyafetler çekilmiş ve Sülalim bölgesine gelin götürülmüştü .[421]
Hz. Safiyye, gerdek gecesinde, düşünde; bir ayın Medine tarafından gelip kucağına düştüğünü gör­müş, bunu Kinane b. Ebi’l-Hukayk’a anlatınca, Kinane öfkelenmiş:
“Sen ancak Hicaz hükümdarı Muhammed’e varmak istiyorsun!” diyerek yüzüne bir tokat vurup gözünü gövertmiş, morartmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirildiği zaman, Hz. Safiyye’nin gözünde o tokatın izi duruyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nedir bu?” diye sorunca, Hz. Safiyye Peygamberimiz Aleyhisselama hadiseyi anlattı .[422]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona İslâmiyeti anlatıp:
“Biz seni kendi dininde bulunuyorsun diye zorlayacak veya senin bu halini hoş görmeyecek değiliz [423]
Eğer sen Müslümanlığı,[424] Allah’ı ve Allah’ın Resûlünü tercih edersen,[425] ben seni kendime alıkoyacak, zevce edineceğim![426]
Eğer Yahudiliği tercih edecek olursan, ben seni azad ederim, sen de gider, kavmine kavuşursun!” buyurdu.[427]
Hz. Safiyye; böyle azad edilip Peygamber zevcesi olarak kalmak veya kavminin yanına dönmek hususlarından birini seçmekte serbest bırakılınca, azad edilip Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi olmayı tercih etti, seçti [428] ve:
“Yâ Rasûlallah! Sen beni İslâmiyete davet etmeden önce, konak yerine geldiğim zaman, ben Müslüman olmayı özlemiş ve seni doğrulamış bulunuyordum.
Benim ne Yahudilikte bir emelim, ne de Hayber’de bir babam veya kardeşim var!
Sen beni küfür ile İslâmiyetten birini seçmekte serbest bırakıyorsun!
Allah ve Allah’ın Resûlü, bana, azadlanmamdan ve kavmimin yanına dönmemden daha sevgi-lidir![429]
Evet! Ben Allah’ı ve Allah’ın Resûlünü tercih ediyorum!” dedi.[430]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam onu azad edip zevceliğe kabul buluyordu.[431]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber’de Mücahidlere Yasakladığı Şeyler

Ensardan Rüveyfi’ b. Sabit’in bildirdiğine göre; Hayber günü, Peygamberimiz Aleyhisselam ayakta dikilerek yaptıkları bir hitabelerinde şöyle buyurdular:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir erkek için, dölsuyu ile yabancı bir tarlayı sulaması (yani esir kadınlarla temasta bulunması) helâl olmaz!
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir erkek için, esir bir kadına-hayızlı ise, hayızdan temizlenmedikçe, hamile ise doğurmadıkça-dokunmak da, helâl olmaz!
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir erkek için, bölüşülmedikçe, Müslümanların ganimet mallarından bir hayvana zayıflatıp iade edinceye kadar binmek helâl olmaz!
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir erkek için, Müslümanların ganimet mallardan bir elbiseyi, eski­tip iade edinceye kadar giymek helâl olmaz!”[432]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber günü:
Ehlî eşeklerin etini yemeyi,
Her yırtıcı, azı dişli hayvanın etini yemeyi,
Ganimet mallarını, bölüşülmeden, satmayı veya satın almayı da yasakladı.[433]
Hayber”de muahede yapıldıktan sonra, bazı Yahudilerin Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelip:
“Bize ait bahçelere ashabından bazıları girerek oradan hububat ve sarımsak aldılar!?” diye şikâyetlenm eleri üzerine de, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından Abdurrahman b.Avf’a emir verilip:
“Resûlullah Aleyhisselam, ‘Muahedeyapmış olanların mallarından, hakkınız olandan başka, hiçbir şey size helâl kılınmamıştır!1 buyuruyor!” diyerek mücahidlere seslenildi.[434]

Hayber Şehitleri

Hayber savaşında İslâm mücahidi erinden şehit olanlar, yirmiden fazla idi[435]
1. Rebia b. Eşlem b. Sahbere,[436]
2. Sakf (Sıkaf) b. Amr b. Sumeyt,[437]
3. Rifâa b. Mesruh,[438]
4. Abdullah b. Ebi Ümeyye b. Vehb (Hübeyb veya Hubeyb),[439]
5. Bişr b. Berâ1 b. Ma’rur,[440]
6. Fudayl b. N um an, [441]
7. Mes’ud b. Sa’d. [442]
8. Mahmud b. Mesleme, [443]
9. Ebu Dayyah Sabit b. Numan, [444]
10. Haris b. Hâtıb, [445]
11. Urve (veya Adiyy) b. Mürre b. Sürâka, [446]
12. Evs b. Fâid (veya Fâke veya Fâtik),
13. Evs b. Habib (veya Cebr el-Ensârî),
14. Üneyf veya Hubeyb b. Vâile, [447]
15. Sabit b. Esle. [448]
16. Talha, [449]
17. Umâre b. Ukbe b. Abbâd b. Müleyl, [450]
18. Âmir b. Ekvâ, [451]
Âmir, Hayber Nâim kalesinde Merhab’la çarpışmış, kısa olan kılıcı ile Merhab’ın bacağına aşağıdan yukarı doğru hızla vurunca kılıcın ağzı kendisine yönelip kendi kılıcıyla yaralanmış ve şehit olmuştu. Kendisinin bu biçimde ölüşü bazılarınca hayra yorulmamış, şehit sayılmayacağı sanılmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Hatta, ona iki ecir vardır!” buyurmuştur. [452]
19. Zenci köle çoban Yesar, [453]
20. Mes’ud b. Rebia, [454]
21. Evsb.Katâde, [455]
22. İsmi bilinmeyen bir bedeu\[456]
Yüce Allah hepsinden razı olsun!
Hayber’de öldürülen Yahudilerin sayısı ise 93 idi. [457]

Hayber Ganimetlerini Toplamak ve Bölüştürmekle Görevlendirilenler

Peygamberimiz Aleyhisselam; Hayber ganimetlerini toplamak ve korumak görevini Ferve b. Amr el-Beyâzîye vermiş, o da, Hayber ganimetlerini üç bölgede:
1. Natat,
2. Şıkk,
3. Ketibe kalelerinde toplamış bulunuyordu.[458]
Mücahidler, emaneten aldıkları silahların hepsini Ferve b. Amr’a getirip teslim ettiler.[459]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zeyd b. Sabit’i de, Hayber gazasına katılan mücahidleri saymakla görevlendirdi.[460]
Hayber ganimetini hesaplamaya ve ayırmaya, Zeyd b. Sabitten başka, Selime oğullarından Cebbar b. Sahr’ın da görevlendirildiği de rivayet edilir.[461]

Hayber Ganimetinin Kimlere ve Nasıl Bölüştürüldüğü

Hayber ganimeti, Hayber’de bulunsun bulunmasın, Hudeybiye seferine katılmış olanlar arasında bölüştürüldü.[462]
Çünkü, Hayber ganimeti, Hudeybiye seferine katılan Müslümanlara Yüce Allah tarafından Feth sûresinde (âyet: 20) va’d edilmiş bulunuyordu.[463]
Onlarda, 1400 kişi idiler.[464] Ayrıca, 200 de atlı vardı.[465]
Menkul ganimet malları ilk önce beş parçaya ayrıldı.
Beş parçadan birisinin üzerine “Allah’a ait,”
Diğer parçaların üzerlerine de “Ağfal” sözleri yazıldı.
Allah’a ait olan beşte bir parça, Peygamberimiz Aleyhisselama teslim edildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, diğer dört parçanın satışa çıkarılmasını, satın almak istedikleri şey­lerin mücahidlere arttırma yoluyla satılmasını emretti.
Ferve b. Amr el-Beyâzîyi de, satış memuru yaptı.[466]
Satılacak mallar hakkında da:
“Allah’ım! Bunlara sürüm ihsan et!” diyerek dua etti.
Ferve b. Amr der ki:
“Halkın, başıma üşüşüp satılacak mallan iki günde tükettiklerini gördüm!
“Halbuki, malın çokluğundan, başa çıkamayacağımızı, kolay kolay satıp kurtulamayacağımızı san­mıştım.
Resûlullah Aleyhisselam da, kendisine teslim edilen beşte bir hisseden ev halkı ile Abdulmuttalib oğulları hanedanının erkek ve kadınlarına, Müslümanların yetimlerine ve isteyenlerine elbise, boncuk ve ev eşyası verdi.[467]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ganimet mallarından satılanların paralarını mücahidler arasında bölüştürdü.[468]
Hayber”e gelen Devsîlerle Eş’arîlerin Hayber ganimetinden yararlandırılmalarını ashabıyla konuş­tuktan sonra, onlara da hisse verdi.[469]
Menkul ganimetten beşte dört parçası 1400 piyade ve 200 süvariye göre ve piyadelere birer; soy at ve develere de ikişer hisse verilmek üzere 1800 parçaya bölündü.
Bunlar da, yüzer hisselik 18 kümede toplandı.[470]
Peygamberimiz Aleyhisselam; savaşa iki atla katılanlara dördü iki at, biri de at sahibi olmak üzere beş hisse verdi.
İki attan fazlası için bir at hissesi verdi.
Süveyd b. Numan, at üzerinde geceleyin Hayber evlerini gözetlerken attan düşüp eli kırılmış, Hayber’in fethine kadar, karargâhtan çıkamamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da süvari hissesi verdi.[471]
Medine Yahudilerinden olup Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte Hayber savaşına katılan on Yahudiye de, Hayber ganimetinden birşeyler verildi.
Yahudi Ebu’l-Lahm’ın azadlı kölesi Umeyr:
“Bana Hayber ganimetinden hisse ayrıldı. Ancak, ev eşyası verildi. Ben Hayber’de köle olarak bulundum. Peygamber Aleyhisselam, Hayber’i fethettiği zaman, bana bir kılıç verdi ve ‘Bunu kuşan!’ buyurdu” demiştir.[472]
İslâm ordusuna katılan yirmi kadına da ganimetten hisse ayrılmamış, ancak kendilerine ganimetten birşeyler verilmiştir.[473]
Bu cümleden olmak üzere;
Ümeyye binti Kays’a bir gerdanlık,[474]
Ümmü’l-A’lâ’ya üç boncuk,
Başka birisine bir altın küpe,
Ümmü Sinan’a boncuktan ve gümüşten takılar,
Ümmü Umâre’ye kırmızı boncuk…
Hâsılı, yirmi kadından her birine boncuklar, kadife ve Yemen kumaşları ve ikişer dinar (altın) veril­di.
Hayber’de bulunan veya orada doğan Müslüman çocuklarına da, Hayber ganimetinden az çok birşeyler verildi.[475]

Gayrimenkul Ganimetlerin Bölüştürülüşü

Hayber arazisi ve varidatı; Şıkk, Natat ve Ketibe mülkleri olarak bölüştürüldü.
Şıkkve Natat mülkleri, Müslümanların (beşte dört) hisselerine karşılık tutuldu.
Ketibe mülkleri ise, Allah’a ait (beşte bir) hisse olarak Peygamberimiz Aleyhisselama bırakıldı.[476]
Başka rivayete göre; batan Hayber mülkleri, ilk önce her biri yüzer hisselik 36 kümeye ayrıldı.
Bundan, Natat ve Şıkk mülkleri, yüzer hisselik 18 küme halinde Müslümanlar arasında bölüştürüldü.
Vatîh, Ketibe ve Sülalim mülklerini ise Peygamberimiz Aleyhisselam işletip; gelirlerinden, kendi ev halkının geçimleri ile karşılaşılacak önemli hadiseleri, musibet ve felaketleri, halkın umumî ihtiyaçlarını, Medine’ye gelecek heyetlerin masraflarını karşılamak üzere vakıf olarak elinde tuttu.[477]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bundan, akrabaları ile yetimlerin, yoksulların, yolcuların ve sulh için Medine’ye gidip gelmiş olanların yiyeceklerini de karşılamakta idi.
Nitekim, Muhayyısa b. Mes’ud’a verdiği otuz vesk (deve yükü) arpa ile otuz vesk hurma bu mülk­lerin gelirierindendi.[478]
Ganimetin Allah’a ve Allah’ın Resûlüne ayrılan beşte bir parçası da, dörde bölünüp:
Dörtte biri Allah ve Resûlü ve Resûlullahın akrabaları için,
İkinci dörtte biri yetimler için,
Üçüncü dörtte biri miskinler, yoksullar için,
Dördüncü dörtte biri Müslümanların yanlarına gelen fakir konuklar için ayrılırdı.[479]
Natat mülkleri 5’e,
Şıkk mülkleri de 13’e bölündü.
Bunlar da, 1400 piyade ve 200 süvari hissesi olmak üzere yüzer hisselik 18 gruba ayrıldı.
Hisse sahiplerine hisselerini dağıtmak üzere, heryüz hisse için de birer başkan, yönetici tayin edil­di.
Yüzer hisselik onsekiz grubun isimleri:
1. Hz. Ali grubunun hisseleri,
2. Zübeyr b. Avvam grubunun hisseleri,
3. Talha b. Ubeydullah grubunun hisseleri,
4. Hz. Ömer grubunun hisseleri,
5. Abdurrahman b. Avf grubunun hisseleri,
6. Asım b. Adiyy grubunun hisseleri,
7. Useyd b. Hudayr grubunun hisseleri,
8. Belharis b. Hazrec grubunun hisseleri,
9. Benî Beyâzâlar grubunun hisseleri,
10. Benî Ubeydler grubunun hisseleri,
11. Benî Selimelerden Benî Haramlar grubunun hisseleri,
12. Benî Hâriselerden Ubeyd es-Sehham b. Evs’in hissesi (rivayete göre; Ubeyd bu hisseyi Hayber
ganimet hisselerinden satın almıştı),
13. Benî Sâideler grubunun hisseleri,
14. Benî Neccarlar grubunun hisseleri,
15. Harise b. Hâriseler grubunun hisseleri,
16. Evsîler grubunun hisseleri,
17. Gıfârve Eşlemler gruplarının hisseleri,[480]
18. Nâim’deki hisseler (Avf b. Hazrec oğulları ile Müzeynelere ve ortaklarına ait) idi.[481] Peygamberimiz Aleyhisselam; Natat’ta Hav ve Süreyr mevkiinde ilk önce Zübeyr b. Avvam’ın hiss­ esini ayırdı.
İkinci olarak Beyâzâların,
Üçüncü olarak Useyd b. Hudayr’ın
Dördüncü olarak Benî Haris b. Hazreclerin,
Beşinci olarak Benî Avf b. Hazreclerie Müzeynelerve ortaklarının Nâim’deki hisselerini ayırdı.
Bundan sonra, Şıkk’a çıktılar.
Şıkkta ilk ayrılan hisse, Benî Aclanların kardeşi Asım b. Adiyy’in hissesi idi ki, Peygamberimiz Aleyhisselamın hissesi de onun yanında idi.
Sonra, Abdurrahman b. Avf’ın,
Sonra, Sâidelerin,
Sonra, Neccariarın,
Sonra, Hz. Ali’nin,
Sonra, Talha b. Ubeydullah’ın,
Sonra, Gıfârlarla Eşlemlerin,
Sonra, Hz. Ömer’in,
Sonra, Seleme b. Ubeyd ve Haram oğullarının,
Sonra, Hâriselerin hisselerini,
Sonra, Abdu’s-Sehham’ın hissesini,
Sonra, Evslerin (ki, Ellefif diye anılan ve Cüheyneler ile sair Araplardan, Hayber savaşına katılan­lara ait bulunan) hisseler topluluğunu ayırdı.
En sonra da, Peygamberimiz Aleyhisselamın onların sırasındaki hissesi aynldı ki, Asım b. Adiyy’in hissesi içine düşmüş bulunuyordu.[482]

Hâs (veya Hals) Vadisi Mahsullerinin Bölüştürülüşü

Peygamberimiz Aleyhisselam, mülkleri bölüştürdükten sonra, Ketibe’nin Hâs (veya Hals) vadisin­deki mülklerin buğday, arpa, hurma ve hurma çekirdeği vesair mahsullerini, ihtiyaçlarına göre, akra­baları, zevceleri, Müslüman erkek ve kadınlar arasında şöyle bölüştürdü:
1. Hz. Fâtıma’ya 200 vesk (yük, yani 12.000 sa1),
2. Hz. Ali’ye 100 vesk (yük),
3. Üsâme b. Zeyd’e 200 vesk (yük),
4. Hz. Âişeye 200 vesk (yük),
5. Hz. Ebu Bekir’e 100 vesk (yük),
6. Akîl b. Ebu Talib’e 100 vesk (yük),
7. Hz. Cafer’in oğullarına 50 vesk (yük),
8. Rebia b. Hâris’e 100 vesk (yük),
9. Salt b. Mahreme ile iki oğluna 100 vesk (bunun 40 veski Salt’a aitti),
10. Ebu Benîk’a 50 vesk (yük),
11. Rükâne b. Abdi Yezid’e 50 vesk (yük),
12. Kays b. Mahremeye 30 vesk (yük),
13. Ebu’l-Kasım b. Mahreme’ye 40 vesk (yük),
14. Ubeyde b. Hâris’in kızlarına 40 vesk (yük),
15. Benî Ubeyd b. Abdi Yezid’e 60 vesk (yük),
16. Evs b. Mahremeye 30 vesk (yük),
17. Mıstah b. Üsâse’ye ve İbn İlyas’a 50 vesk (yük),
18. Ümmü Rümeyseye 40 vesk (yük),
19. Nuaym b. Hind’e 30 vesk (yük),
20. Buhayne binti Hâris’e 30 vesk (yük),
21. Uceyr b. Abdi Yezid’e 30 vesk (yük),
22. Ümmü Hakim binti Abdi Yezid’e 30 vesk (yük),
23. Cümâne binti Ebu Talib’e 30 vesk (yük),
24. İbn Erkam veya Ü mmü’l-Erkam’a 40 vesk (yük),
25. Abdurrahman b. Ebu Bekir’e 40 vesk (yük),
26. Hamne binti Cahş’a 30 vesk (yük),
27. Ümmü’z-Zübeyr’e 40 vesk (yük),
28. Dubâa binti Zübeyr’e 40 vesk (yük),
29. İbn Ebi Huneys’e 30 vesk (yük),
30. Ümmü Talib binti Ebu Talib’e 40 vesk (yük),
31. Ebu Basra’ya 20 vesk (yük),
32. Nümeyletü’l-Kelbî’ye 50 vesk (yük),
33. Abdullah b. Vehb’e ve iki kızına 90 vesk (yük) (bunun 40 veski iki oğluna aitti),
34. Ümmü Habibe binti Cahş’a 30 vesk (yük),
35. Melkü b. Abde’ye 30 vesk (yük),
36. Peygamberimiz Aleyhisselamm Hz. Aişe’den başka olan bütün zevcelerine 700 vesk (yük),[483]
37. Abbas b. Abdulmuttalib’e 200 vesk (yük),
38. Kasım b. Mahreme b. Muttalib’e 50 vesk (yük),
39. Hind b. Üsâseye 30 vesk (yük),
40. Safiyye binti Abdulmuttalib’e 40 vesk (yük),
41. Husayn, Hatice ve Hind b. Ubeyde b. Hâris’e 100 vesk (yük),
42. Ümmü Hani binti Ebu Talib’e 40 vesk (yük),
43. Muhayyısa b. Mes’ud’a 30 vesk (yük),
44. Ebu Süfyan b. Haris b. Abdulmuttalib’e 100 vesk (yük),
45. Mikdad b. Amr’a 15 vesk (yük), (Mikdad b. Amr’ın heryıl Hayber’den aldığı bu 15 vesk arpa
hakkı, Muaviye b. Ebu Süfyan tarafından 100.000 dirheme satın alınmıştır)
Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin 300 vesk hissesinden 85 veski arpa idi.
Üsâme b. Zeyd’in hissesinden 40 veski arpa, 50 veski hurma çekirdeği idi.
Salt b. Mahreme’nin hissesi, Vâkıdî’ye göre 40 değil, 30 vesk idi.
Kays b. Mahreme’nin hissesi, VâkıdPye göre, 30 vesk değil, 50 vesk idi.
Ümmü Rümeyse’nin hissesinden 5 veski arpa idi.
Ebu Basra’nın hissesi, 20 vesk değil, 40 vesk idi.
Peygamberimiz Aleyhisselamm zevcelerinden her birinin hissesine 80 vesk hurma, 20 vesk arpa düşmüştü.[484]
Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından yazdırılmış olan bir belgeye göre de; heryıl Hayber’in buğ­day mahsulünden:
Peygamberimiz Aleyhisselamm zevcelerine 180’er vesk,
Hz. Fâtıma’ya 85 vesk,
Üsâmeye 40 vesk,
Mikdad b. Amr’a 15 vesk,
Ümmü Rümeyse’ye 5 vesk buğday verilmiştir.[485]
İhtimal ki, aradaki fark, arpa yerine buğday ekilmiş olmasından ileri gelmiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselam; Abdullah es-Sakaff’nin zevcesi Zeyneb’e de 50 vesk hurma, 20 vesk arpa vermiştir.[486]

Hisse Satışları

Peygamberimiz Aleyhisselam, Benî Gıfârlardan, hissesini satmak isteyen bir kimsenin hissesini iki deveye satın aldı. Sonra, ona:
“Ben, senden alacağım hissenin sana vereceğimden hayırlı ve sana vereceğimin alacağım hisseden düşük olduğunu biliyorum.
Hal böyle olduğuna göre, sen istersen develeri alıp hisseni bana devret, istersen hisseni elinde tut, bana devretme!” buyurarak uyardı.
Gıfârî develeri aldı.
Hz. Ömer de, Peygamberimiz Aleyhisselamın ashabından satın almış olduğu Evsîlerin Lefif diye anılan 100 kişilik ganimet hissesini Peygamberimiz Aleyhisselamdan satın aldı.
Muhammed b. Mesleme de, Eşlemlerle Gitarların her ikisinin hisselerini kendilerinden satın aldı ki, Eşlemler yetmiş küsur, Gitarlar da, yirmi küsur kişi olup her ikisi yüz kişiyi bulmakta idiler.[487]

Hayber Yahudilerinin Hayber Topraklarını Yarıcı Olarak İşletmeleri

Hayber Yahudileri, hususan Vatîh ve Sülalim Yahudileri, kendilerine Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından verilen eman ve söz üzerine, bütün mallarını, mülklerini bırakarak Hayber’den çıkıp gideceklerdi.[488]
Peygamberimiz Aleyhisselamın onları Hayber’den sürüp çıkarmak istediği sırada, Yahudiler:
“Bizi Hayber’de bırak da, şu Haybertoprağında bulunalım, onları imar edelim, görüp gözetelim.[489]
Yâ Muhammedi Biz mal mülk sahipleriyiz.[490] Mülk bakımını, işletmesini, biz sizden daha iyi bilir ve başarı rız.[491]
Sen bu mülkleri bize işlettir!” dediler.[492]
Hayber mülkleri üzerinde yarıcı olarak çalışmak istediler.[493]
Gerçekten de, ne Peygamberimiz Aleyhisselamın, ne de ashabının Hayber mülklerine bakabilecek işçileri bulunmadığı gibi, kendilerinin orayı bizzat görüp gözetmeye de vakitleri yoktu.[494]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İstiyorsanız, şu mallan işlemek üzere size vereyim, mahsul ve meyveler aramızda bölüşülsün!
Sizi bu mallar üzerinde Allah’ın durdurduğu müddetçe durdurayım!” buyurdu.
Hayber Yahudileri kabul ettiler.[495]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizi çıkarmak istediğimiz zaman, çıkarmamız şartıyla!” diyerek ve mahsulü yarı yarıya bölüşmek üzere, onlarla anlaşma yaptı.
Hayber arazisini, böylece, onlara işletti.[496]
Buna göre; Yahudiler çalışacaklar, ekecekler, dikecekler, elde edilecek ekin ve hurma mahsullerinin yansını hizmetlerinin karşılığı olarak alacaklardı.[497]
Abdurrezzak’ın İmam Zührî’den rivayetine göre de; Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerini, Hayber’den çıkıp gidecekleri sırada yanına çağırdı.
Mahsulünü yarı yanya bölüşmek üzere Hayber hurmalık ve ekinliklerini onlara teslim etti ve kendi­lerine:
“Allah sizi durdurdukça, bu iş üzerinde duracaksınız” buyurdu.
Hayber’de, ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de ashabı hesabına, Yahudilerden başka işçi çalıştın İm amıştır.[498]
Ketibe’de yetişmiş 400.000 hurma ağacı vardı.[499]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mahsul zamanında Abdullah b. Revâha’yı, sonra da Cebbar b. Sahr’ı Hayber’e gönderir, mahsul ve meyveleri adalet ve hakkaniyet üzere tahminlettirip yan yarıya bölüştürürdü.
Abdullah b. Revâha, mahsulü tahminleyip ikiye böldükten sonra, istedikleri bölüğü almakta Yahudileri serbest bırakır, yahut onlara:
“Siz tahminleyip bölünüz, birisini almakta beni serbest bırakınız” derdi.[500]
Buna rağmen, Yahudilerin Abdullah b. Revâha’ya:
“Bize haksızlık ettin!” diyecek kadar ileri gittikleri olur, Abdullah b. Revâha:
“İsterseniz, bize düşen sizin olsun! Size düşen de bizim olsun!” diyerek olgunluk gösterirdi.[501]
Yahudiler, kadınlarının zinet takıntılarını toplayıp Abdullah b. Revâha’ya:
“Bunlar senin olsun da, bize bölüştürmede iyilik et! Göz yum!” dediler.
Abdullah b. Revâha:
“Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz bana Allah’ın yaratıklarının en sevimsizi ve iğrencisinizdir!
Sizin bana teklif ettiğiniz ücret, bir rüşvettir. Rüşvet ise haramdır! Biz onu ağzımıza koymayız, yemeyiz!” dedi.[502]
Yahudiler
“Gökler ve yer durdukça, hak ve gerçek olan da budur!” diyerek, rüşvetin kendilerince de haram olduğunu itiraf ettiler.[503]
Abdullah b. Revâha, mahsulü 40.000 vesk olarak tahminlemiş, her iki tarafa yirmişer bin vesk düşmüştü.[504]
Hayber Yahudileri, Abdullah b. Süheyl’i öldürünceye kadar, Müslümanlardan hiçbir sert muamele görmediler.
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir de, Hayber Yahudileri hakkında aynı şekilde hareket etti.
Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra da, Hz. Ömer, Hayber Yahudileri hakkında, onlar işi azıtıncaya kadar, böyle hareket etti.[505]
Hz. Ömer’in devrinde Müslümanların elinde işçiler çoğalmış, toprağı işlemek kolaylaşmış, Yahudilere pek ihtiyaç kalmam işti.[506]
Ketibe’nin yıllık hurma mahsulü tahminen S.OOOvesk idi. Bunun yarısı olan4.000 vesk hurma yarıcı olan Yahudilere bırakılıyordu.
Ketibe’de ekilen arpanın yıllık hasılatı 3.000 sa’ idi. Bunun yarısı olan 1.500 sa’ arpayı Peygamberimiz Aleyhisselam alıyor, 1.500 sa’ını da Yahudilere bırakıyordu.
1.000 sa’ tutan hurma çekirdeğinin de yarısı Peygamberimiz Aleyhisselama aitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bütün bu arpa ve hurma mahsulleriyle hurma çekirdeğinden, Müslümanlara vermekte idi.[507]

Kureyş Müşriklerinin Hayber Savaşında Yahudilerin mi, Yoksa Müslümanların mı Kazanacağı
Hakkında Birbirleriyle Bahse Girişmeleri

Peygamberimiz Aleyhisselam Hayber üzerine yürüdüğü zaman, savaşın sonucu hakkında Kureyş müşrikleri aralarında bahse girişmişlerdi.
Huvaytıb b. Abduluzzâ der ki:
“Hudeybiye sulhundan Mekke’ye döndüğümde, Muhammed’in bütün halka galebe çalacağına kanaat getirmiştim.
Fakat, şeytan beni Muhammed’e tâbi olmaktan kaçındırdı ve dinime 5 an İttirdi!
Abbas b. Mirdas es-Sülemî Mekke’ye, yanımıza gelip Muhammed’in Hayberliler üzerine yürüdüğünü ve Hayberier halkının pek çok askerler topladığını ve Muhammed’in onların elinden kolay kolay kurtulamayacağını bize haber verdi ve:
Kim isterse, Muhammed’in kurtulamayacağı hakkında, onunla bahse girerim!’ dedi.
Ona:
‘Ben de, seninle bahse girerim!1 dedim.
Safvan b. Ümeyye ile Nevfel b. Muaviye:
‘Ey Abbas! Ben senin yanında ve görüşündeyim!’ dediler.
Kureyşflerden bazıları, benim görüşüme meylettiler.
Aramızda, arttıra artüra, 100 deveye kadar bahse giriştik!
Ben ve benim tarafımı tutanlar
‘Muhammed galebe çalacaktır!’ diyorduk.
Abbas ve onun tarafını tutanlar ise:
‘Yahudilerve müttefiki Gatafanlar, galebe çalacaktır!’ diyorlardı.
Sesler yükselmeye başladı.
E bu Süfyan b. Harb:
‘Lât üzerine yemin ederim ki; Abbas b. Mirdas tarafını tutanların bahsi kaybedeceklerinden korkuy­orum!’ dedi.
Safvan b. Ümeyye kızdı ve:
‘Senin korkak olduğunu anladım!’ dedi.
E bu Süfyan sustu.”
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayberlileriyendiği haberi gelince, Huvaytıb b. Abduluzzâ, kesiştik­lerini,[508] yani 100 deveyi aldı.[509]

Haccac b. Ilâtü’s-Sülemî’nin Peygamberimiz Aleyhisselamdan İzin Alıp Mekke’deki Mallarını
Toplamaya Gidişi

Hayber’in fethedildiği sırada, Haccac b. Ilâtü’s-Sülemî, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yâ Rasûlallah! Benim gerek Mekke’deki karım Ümmü Şeybe binti Ebi Talha’nın yanında, gerek Mekkeli tüccarlarda dağınık bir halde mallarım var.[510]
Yâ Rasûlallah! Bana izin ver de,[511] gidip bu mallarımı alayım.
Eğer Müslüman olduğumu anlarlarsa, mallarımdan hiçbir şeyi ele geçiremem” dedi.[512]
Peygamberimiz Aleyhisselam ona izin verince, Haccac:
“Yâ Rasûlallah! Mallarımı kurtarabilmem için, senin hakkında uygunsuz birşeyler söylemem de gerekecektir.[513]
Senin hakkında uygunsuz şeyler söylemem de bana helâl olur mu?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kendisi hakkında istediğini söylemesine de izin verdi.[514]
Haccac derki:
“Mekke’ye gittim. Seniyetü’l-Beyzâ-ki, Ten’im’dedir-mevkiine erişince, orada Kureyş müşriklerinden bazı kişiler buldum ki, onlar Resûlullah Aleyhisselamın Hayber üzerine yürüdüğünü haber almışlardı.
Hayberln Hicaz ülkesinde en mamur, en bol mahsul veren, ucuzluk, aynı zamanda sarp ve sağlam, savaş erleri çok olan bir yer olduğunu da biliyorlar; giden, gelen yolculardan, harekât sonucu hakkında­ki haberleri işitmek ve öğrenmek istiyorlardı.
Hayber harekâtının sonucu hakkında aralarında mal koyup bahse de girişmiş bulunuyorlardı.
Onlar, beni görünce:
‘Vallahi, haber bundadır!1 dediler.
Bana:
‘Ey llât’ın oğlu! Hoşgeldin! Şu akrabalık bağlarını kesen kişi hakkında sende bir haber var mı?1 dedil­er.
Onlara:
‘Söyleyeceklerimi gizli tutmak şartıyla, evet!1 deyince, gizli tutacaklarına söz verdiler ve:
‘Yâ Ebâ Muhammedi Haydi, bize haber ver! Biz, o akrabalık bağlarını kesip atmış olan kişinin Hayber üzerine yürüdüğünü işittik.
Hayber bir Yahudi memleketidir ve Hicaz’ın en mamur ve mahsuldar bir yeridir1 dediler.[515]
Onlar, benim Müslüman olduğumu bilmiyorlardı.[516]
Onlara:
‘Muhammed’in Hayber üzerine yürüdüğünü, ben de işittim.[517] Bu hususta edindiğim, getirdiğim haber, sizi sevindirecek mahiyettedir!’ der demez, devemin yanını sardılar, üzerime örüldüler, sabırsız­landılar:
‘Ey Haccac! Haydi, ne olduğunu bize tezce söyleyiver! Bildiriver!’ dediler.[518]
Kendilerine:
‘Muhammed’le ashabı, şimdiye kadar, çarpışmayı, savaşmayı Hayberlilerden daha iyi bilen başka bir kavimle karşılaşmamıştı.
Hayberiiler, asker toplamak üzere Arap kabilelerine de başvurmuşlar, on bin kişilik bir ordu toplamışlardı.[519]
Muhammed’le ashabı, hiçbir zaman bir benzerini daha işitmediğiniz bir bozguna, yenilgiye uğradı ![520]
Muhammed’in ashabı, hiçbir zaman bir benzerini daha işitmediğiniz bir öldürülüşle öldürüldüler![521]
Muhammed de, esaretin en biçimsizi ile esir edildi![522]
Hayberiiler
‘Muhammed’i biz öldürmeyelim, Mekkelilere gönderelim de, onu Mekkeliler, öldürülmüş olan adamlarına karşılık, kendileri, gözleri önünde öldürsünler![523]
Yahut, onu bizden ve onlardan öldürülenlere karşılık, Mekkelilerin gözleri önünde, biz öldürelim!
Onlar, eski hallerinin iadesi için kavim ve kabilelerine başvurarak sizden eman dileyecek olurlarsa, onların size yaptıklarını siz de onlara yapmadıkça, dileklerini kabul etmeyiniz!’ dediler1 dedim.[524]
Sonra, Mekke’ye geldik. Müşrikler, Mekke’de:
‘Bu Haccac, size haber getirdi. Muhammed esir edilmiş![525] Onun yanınıza getirilmesini bekleyiniz! Mekke’ye getirilince, kendisi, gözlerinizin önünde öldürülecek!1 diyerek bağırdılar.”[526]

Haccac’ın Mekke’de Müşriklerdeki Alacağını Müşriklere Toplatışı

“Kureyş müşriklerine:
‘Mekke’deki mallarımı, bonçl ulardaki alacaklarımı toplamak hususunda siz de bana yardım ediniz ki, hezimete uğrayan Muhammed ile ashabının satılacak ganimet mallarını satın almakta başka tüccarlar benden önce davranmadan Hayber’e kendim yetişmek istiyorum!1 dedim.
Mekkeliler, hemen kalkıp Mekke’deki mallarımı (alacaklarımı) toplayıp verdiler.[527]
Müşrikler, sevine sevine içkiler içtiler.[528]
Sonra, karımın yanına vardım.
Onun yanında da, bana ait mallar bulunuyordu.[529]
Ona:
‘Haydi, yanındaki mallarımı[530] toplayıp yanıma getiriver![531] Tüccarlar benden önce davranmadan Hayber’e yetişeceğim![532] Muhammed ile ashabının satılacak ganimetlerinden biraz şeyler satın almak istiyorum.
Çünkü, onlar Hayberliler tarafından yenilgiye uğratılarak kanlan helâli eştirilmiş, malları da yağ-malanmıştır!’ dedim.
Bu acı haber, Mekke’de çabucak yayılmıştı.
Müslümanlar, tasalarından, mahvoldular!
Müşrikler ise, sevinçlerinden, kaplarına sığmadılar.”[533]

Hz. Abbas’ın Üzüntüden Bayılışı

Hz. Abbas, bu haberi işitir işitmez, arkasının üzerine yi kıldı.[534] Evine güçlükle götürüldü.[535]
Hz. Abbas’ı, oğlu Kusem, sedirine yatırdı.[536]
Hz. Abbas, kapısının açık tutulmasını emretti.
Kapının önünde toplanan kadın erkek Müslümanlar, işittikleri haberi doğru sanarak, küfür ve azgın­lığın bu galebesinden mahvolmuş gibi idiler.
Hz. Abbas ise, üzüntüsünü, tasasını belli etmemek için, düşmanlara duyuracak derecede sesini yükselterek recez söylüyordu.
Müslümanlar Hz. Abbas’ın durumunun iyi olduğunu görünce, ferahladılar, zindeleştiler ve güçlendiler.[537]

Hz. Abbas’ın Acı Haberi Haccac’dan Soruşturuşu

Hz. Abbas, kölesi Ebu Zübeybe’yi[538] yanına çağırdı ve ona:
“Haccac’a git! Abbas, sana ‘Sânı en yüksek, en yüce olan Allah aşkına! Senin ağzından verilmiş olan haber gerçek midir?[539] Senin getirdiğin haberin mahiyeti nedir? Senin söylediğin nedir? Allah’ın (Resûlüne ve Müslümanlara) va’d ettiği hayır, senin getirdiğin haber olamaz! (Getirdiğin haberle bağ­daşamaz!)1 diyor, de!” dedi.
Haccac, Hz. Abbas’ın kölesine:
Ebu’l-Fadl’a benden selam söyle!
Evlerinden, ıssız, tenha bir yer hazırlasın!
Ben kendisinin yanına geleceğim.
Vereceğim haber kendisini sevindirecektir.[540]
Yalnız, benden işittiklerini gizli tutsun!” dedi.[541]
Ebu Zübeybe, Hz. Abbas’ın kapısının önüne gelip kavuşunca:
“Müjde yâ Ebel-Fadl!” diyerek seslendi.
Hz. Abbas, sevincinden sıçrayıp kalktı ve Ebu Zübeybe’nin alnından öptü.
Ebu Zübeybe Haccac’ın söylediklerini bildirince, sevincinden, Ebu Zübeybe’yi azad etü[542] ve:
“On köle daha azad etmek boynuma borç olsun!” dedi.[543]
Haccac der ki:
“Tüccar çadırlarından bir çadırın içinde bulunduğum sırada, Abbas b. Abdulmuttalib gelip yanımda durdu ve:
‘Ey Haccac! Senin şu getirmiş olduğun haberin içyüzü nedir?1 diye sordu.
Kendisine:
‘Sana onu emanet olarak söyleyecek olursam, gizli tutabilecek misin?1 diye sordum.
‘Evet! Gizli tutacağım!’ dedi.
‘Öyle ise, şimdi sen benden biraz geri dur! Ben seninle bir tenhada buluşurum!
Görüyorsun ki; şimdi ben halk üzerinde alacağım olan mallarımı toplamaya uğraşıyorum.
Ben bu işlerden boşalıncaya kadar, yanımdan ayrılıp git!’ dedim.
Mekke’deki bütün mallarımı toplama işini bitirdikten ve yola çıkmak üzre derlenip toparlandıktan sonra Abbas’la bul ustum.”[544]

Haccac’ın Hz. Abbas’a Hayber’in Fethedilmiş Olduğunu Bildirişi

Haccac, bir gün, öğle vaktinde Hz. Abbas’ın yanına gelip, ona:
“Allah aşkına! Benden işiteceğin haberleri, üç gün, hiç kimseye söylemeyeceksin!” diye yemin verdi.
Hz. Abbas da, üç gün içinde bu hususta hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceğine yemin etti.[545]
Haccac:
“Yâ Ebe’l-Fadl! Sana söyleyeceklerimi muhakkak gizli tutmalısın. Üç gün içinde Mekkelilerin arkam­dan gelip beni yakalamalarından korkarım.
Üç gün sonra, istediğini söyleyebilirsin” dedi.
Hz. Abbas:
“Öyle yaparım” diye söz verdi.[546]
Haccac:
“Ben Müslüman olmuşumdur.
Karımın yanında ve Mekke halkı üzerinde de bir hayli alacaklarım vardı.
Eğer Müslüman olduğumu anlasalardı, bana hiçbir şey vermez I erdi.[547]
Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamı, o kardeşinin oğlunu, Hayberl fethetmiş, orada Hayber ganimetinden Allah ve Resûlünün hisselerini ayırıp almış, sahabilerine hisselerini dağıtmış, Hayber hükümdarının kızı Safiyye ile de evlenmiş olarak gerimde bırakmış bulunuyorum!” dedi.[548]
Hz. Abbas:
“Ey Haccac! Sen neler söylüyorsun?![549]
Ben Hayber’i iyi bilirim. Orası, Hicaz’ın en mamur, en verimli, en ucuzluk ve bolluk bir yeridir.
Hayberliler ise sayıca çoklukturlar, savaş için çok hazırlıklı ve güçlüdürler!
Gerçek mi dersin bu söylediklerin?!” dedi.[550]
Haccac:
“Evet! Vallahi, iş böyledir![551]
Ebil-Hukayk’ın oğlu öldürüldü![552]
Resûlullah Aleyhisselam, Huyey’in kızı Safiyye’yi kendisine ayırdı ve azad edip zevceliğe kabul olunmak veya ev halkına iade edilmek arasında serbest bıraktı.
O da, azadlanıp zevce olmayı tercih etti.
Ben, buraya, alacaklarımı toplayıp götürmek için gelmiş bulunuyorum.
Resûlullah Aleyhisselamdan izin istedim. İstediğimi söylemem için de, kendisi bana izin verdi.
Sen benden işittiklerini üç gün gizli tut, sonra istediğini söyle![553] İşini açıkla!
Vallahi, o, senin hoşuna gidecek bir halde ve durumdadır!” dedi.
Hz. Abbas, üç gün geçince, üzerine kaftanını giydi, koku süründü, asasını eline aldı.[554] Haccac b. I lâfın evine kadar gitti. Kapıyı çaldı ve:
“Haccac nerede?” diye sordu.
Haccac’ın karısı:
“Yahudilerin hezimete, yenilgiye uğrattıkları Muhammed ile ashabından aldıkları ganimet mallarını başka tüccarlardan önce davranıp satın almak üzere Hayber’e gitti.[555]
Ey Ebe’l-Fadl! Allah seni hor ve hakîr etmesin!
Sana erişmiş olan haber, bize de çok ağır ve çetin geldi!” dedi.
Hz. Abbas:
“Evet! Allah beni hor ve hakîr etmemiştir ve hamdolsun, vâki olan da ancak hoşlandığımız, arzu­ladığımız şeyden ibarettir
Yüce Allah, Resûlüne Hayberln fethini müyesser kılmış, onların ganimet mallan Müslümanlar arasında bölüşülmüş, Resûlullah Aleyhisselam Safiyyeyi kendisine seçmiştir! Eğer sana kocan lazım­sa, git, ona kavuş![556] Kocan Haccac Müslüman olmuş ve Resûlullah Aleyhisselamla Hayber’in fethinde bulunmuştur.
Sen, onun dinini istemedikçe, karısı değilsindir!
O, buraya malını alıp götürmek için gelmiş, malını alınca da, senden ve senin ailenden kaçmıştır!” dedi.
Kadın:
“Yâ Ebe’l-Fadl! Gerçek mi söylüyorsun?!” diye sordu.
Hz. Abbas:
“Evet! Vallahi, söylediklerim gerçektir!” dedi.[557]
Kadın:
“Vallahi, sanırım ki, sen herhalde doğru söylüyorsun d ur” dedi.
Hz. Abbas:
“Ben vallahi doğru söylüyorum! İş, sana haber verdiğim şekildedir” dedi.[558]
Kadın:
“Bunları sana kim haber verdi?” diye sordu.
Hz. Abbas:
“Sana acı haberi veren, haber verdi!” dedi.[559]
Kadın:
“Söylediklerin, inanılabilecek, güvenilebilecek şeylerdir. Sen herhalde doğrusundur, doğru söylüy-orsundur!” dedi, kalkıp durumu ailesi halkına haber verdi.[560]

Hz. Abbas’ın Kâbe’yi Tavaf Etmesi ve Kureyş Müşrikleriyle Konuşması

Hz. Abbas, Haccac b. Ilât’ın evinden dönüp Kabe Mescidine kadar gitti.
Kureyş müşrikleri, o sırada, Haccac’ın işini konuşuyorlardı.[561]
Hz. Abbas, Kabe’yi tavaf etti.[562]
Müşrikler Hz. Abbas’a ve onun haline bakıyorlar; kaslarıyla, gözleriyle birbirlerine işaret ederek ken­disinin felâket ve musibet karşısındaki soğukkanlılığına ve dayanıklığına şaşıyorlardı.
Beytullah’ı tavaf sırasında,[563] ona:
“Yâ Ebe’l-Fadl! Senin bu halin, vallahi, musibet ve felaket ateşine karşı son derecede bir dayanık-lılıkve soğukkanlılıktır![564]
Sen üç günden beri hiç görünmedin, nerede idin?[565]
Sana, senin başına (bir daha) hayırdan başka birşey gelmesin!” dediklerinde, Hz. Abbas:
“Evet! Allah’a hamdolsun ki, bana hayırdan başka birşey de gelmemiştir.[566]
Hayır! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederek size bildiririm ki; Muhammed Aleyhisselam Hayber’i fethetmiş ve (fethi gerçekleştirmek üzere de) onların reisi Huyey b. Ahtab’ın kızı Safiyye ile orada evlenmiş, Hayber’deki mallara ve herşeye el koymuştur! Şimdi, Hayber’deki bütün mal­lar onun ve ashabınındır![567]
Yesrib ve Hayber’de Nadir oğulları Yahudilerinin görmüş bulunduğunuz elebaşıları Ebi’l-Hukayk oğullarının boyunları vurulmuş,[568] Hayber ganimetleri Müslümanlar arasında bölüştürülmüştür!” dedi.[569]
Kureyş müşrikleri:
“Bunu sana kim haber verdi?[570] Bu haberi sana kim getirdi?” diye sordular.
Hz. Abbas:
“Size o haberi getirmiş olan kişi, bu haberi de getirmiş;[571] bunu üç gün gizli tutmamı, açıklama-maklığımı benden istemiştir.
Kendisi, buraya, Müslüman olarak ve buradaki mallarını alıp götürmek üzere gelmiştir.[572]
Malını alıp Muhammed Aleyhisselamla ashabına kavuşmak ve onun yanında bulunmak üzere, buradan savuşup gitmiştir.[573]
İsterseniz, karısına haber salar, gidip gitmediğini sorabilirsiniz!” dedi.
Kureyş müşrikleri, Haccac’ın karısına hemen bir adam saldılar.
Haccac’ı, karısının bile haberi olmadan, malını alıp gitmiş buldular.
Yaptıkları soruşturma neticesinde, Hz. Abbas’ın söylediklerinin hepsinin doğru olduğunu anladılar.
Aradan beş gün bile geçmemişti ki, bu hususta Kureyş müşriklerine haber geldi: Hayberln gerçek­ten fethedildiği öğrenildi.[574]
Kureyş müşrikleri, Mekkelilere:
“Ey Allah’ın kulları! Allah düşmanı[575] Haccac bizi aldatmış![576] Mallarını toplayıp kaçmış!
Vallahi, biz bunun böyle olduğunu bilseydik, bizimle onun arasında iş olur biterdi!” dediler.[577]
Hz. Abbas Müslümanların yanlarına gitti, durumu onlara haber verdi.
Evlerinden tasalı ve kaygılı çıkan Müslümanların yüzlerini güldürdü, kendilerini sevince boğdu.
Yüce Allah, Mekke’deki Müslümanların üzerlerindeki bütün tasaları, kaygıları müşriklerin üzerlerine itiverdi.[578]

[1] İbrı İshak, İbnHişam, Sîre, c. 3, s. 342, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 634, İbn Habib, Kitâbu’l-muhabber, s. 115, İbn Esîr, Kâmil,c. 2, s. 21 6.
[2] Berid, 4 fersahtır. 1 fersah, 3 mildir. 1 mil, 4000 adımdır. 1 adım da, 3 ayaktır. (Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 43).
[3] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 409.
[4] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 409.
[5] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 545.
[6] İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 176.
[7] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 201.
[8] Vâkıdı, M egâzf, c. 1, s. 375, Halebî, İnsan, c. 2, s. 565, 566.
[9] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 441.
[10] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 186, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 130.
[11] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225.
[12] Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 232.
[13] Vâkıdı, Megâzî, c.2, s. 441.
[14] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 441.
[15] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 441,442.
[16] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 443.
[17] Vâkıdî, c. 2, s. 442, 443, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1 ,s.343.
[18] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 227, 230, 231, Vâkıdî, c. 2, s. 444, 494, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66, Belâzurî,Ensâb, c. 1, s. 344, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 484.
[19] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 530,531 .
[20] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 566, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 92.
[21] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 566.
[22] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 566, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 186.
[23] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 92, Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 74, Taberî, Târîh, c. 3 s. 171, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 15, Halebî, c. 3, s. 186.
[24] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 266.
[25] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 566.
[26] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 566, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 92, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 111, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 160.
[27] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 566, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 92.
[28] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 566.
[29] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 566, 567.
[30] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 187.
[31] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 567, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 92, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 111, Halebî, İnşân, c. 3, s. 187.
[32] Vâkıdî, c. 2, s. 562, 563, İbn Sa’d, c. 2, s. 89, 90, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 3 378, Yâkubî, Târîh, c. 2, s. 73, 74, Taberî, Târîh, c. 3, s. 83, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s. 209, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 111 , İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 135.
[33] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 298, Serahsf, Mebsût, c. 10, s. 86.
[34] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 74.
[35] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. s. 179, Taberî, c. 3 s. 74.
[37] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 209, 210.
[38] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 334, Vâkıdî, c. 2, s. 611, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 351 , Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[39] Serahsf, Siyeru’l-kebfr Şerhi, c. 1, s. 298.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/19-24.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 634, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 106.
[41] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 634.
[42] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 634, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 106.
[43] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/24-25.
[44] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 634,635.
[45] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 635, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 423.
[46] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 423.
[47] Vâkıdî,Megâzîıc.2ıs.635.
[48] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 423.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/25-27.
[49] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 635.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/27.
[50] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 637.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/27-28.
[51] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 364, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 689, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 238, İbn Hazm, Cevâmiu’s-are, s. 214, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 216, İbn Seyvid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 139, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 202, İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 53, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 38, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 173, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 55.
[52] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 685,687.
[53] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 357, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 685.
[54] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 271, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 205.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/28-29.
[55] Vâkıdî, Megâzî, c. 636, İtan Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 345, Taberî, Târih, c. 3, s. 91 .Hâkim, Müstednek, c. 3, s. 36,37,İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 216, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 181.
[56] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 342, İbn Hazm, Cevâmiu’s-a>e, s. 211, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 181.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/29.
[57] İbrı İ shak, İbn_Hişam, Sîre, c. 3, s. 342, Vâki d t, Megâzî, c. 2, s. 649, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106, İbn Hazm Cevâmiu’s-aYe, s. 21 2, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 38.
[58] İbn İshak.İbnHişam, Sîre, c. 3, s. 347, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 106.
[59] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 43.
[60] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 638.
[61] İbn Ea”r, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 17, Heysemî, Meonau’z-zevâid, c. 6, s. 148.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/30.
[62] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 43, Halebî, İnsânu’l-u^ûn, c. 2, s. 730.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/30.
[63] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 640, 642.
[64] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 86.
[65] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 300.
[66] Sem hûdf, Vefâu’l-vıefâ, c. 4, s. 1323.
[67] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 128, Semhûdf, Vefa, c. 4, s. 1267.
[68] Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 3, s. 1027.
[69] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 244, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 638.
[70] Sem hûdf. Vefâu’l-vefâ. c. 3. s. 1028.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/31.
[71] Sem hûdî, Velau’l-vela, c. 3, s. 1028.
[72] Semhûdî, Velau’l-vela, c. 3, s. 1028.
[73] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 639, 640.
[74] Diyarbekrî, Târihu’l-hamîs, c. 2, s. 44.
[75] Vâkıdi, M egâzî, c.2,s.639,640, Diyarbekrî, Târıhu’l -hamis, c. 2, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/31-32.
[76] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 342.
[77] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 47, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 72.
[78] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 72.
[79] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 47, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 72.
[80] İbn İshak, İbn Hişam, Sıre, c. 3, s. 342, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 638, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 111 , Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 3, s. 431 , Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 148.
[81] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 638, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 308, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 48, Buhârî, Sahih, c. 72.
[82] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 48, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 72.
[83] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 111.
[84] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 343, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 111, c. 4, s. 303, Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 4. s. 48. Buhârî. Sahih. c. 5. s. 72.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/32-34.
[85] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 640, Diyarbekıf, Târîhu’l-hamfs, c. 2, s. 44.
[86] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 640.
[87] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 44.
[88] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 640, 641 .
[89] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 641, Diyarbekıf, TânTiu’l-hamfs, c. 2, s. 44.
[90] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 641.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/34-36.
[91] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 640, 642.
[92] Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 650.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/36-37.
[93] Kays b. Abbâd, “Resûlullah Aleyhisselamın ashabı, üç yerde, 1) çarpışma arasında, 2) cenaze sırasında, 3) zikir sırasında sesi yükseltmekten hoşlanmazlardı” der. (İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 12, s. 462, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 153).
[94] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 394, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 75.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/37.
[95] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 641.
[96] Sem hûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1233.
[97] Sem hûdf, Vefa, c. 3, s. 1028.
[98] Semhûdf,Vefâ, c. 4, s. 1288.
[99] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 641.
[100] Semhûdf, Vefa, c. 3, s. 1028.
[101] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 641,642.
[102] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 343, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 642, Beyhakî, Delâilü’n-nübüwe, c. 4, s. 203, 204, İbn Ea>,
Kâmil, c. 2, s. 217, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 131, Zehebî, Megâzî, s. 21 7, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 148, Ebu’l-Fidâ,
el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 183, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45, Halebî, İnşân, c. 3, s. 729, Zürfcânf, Mevâhibü’l-ledünniye
Şerhi, c.2, s. 221.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/37-38.
[103] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 637, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 730.
[104] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 642.
[105] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 637, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 730.
[106] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 737, 738.
[107] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 44, 45.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 642.
[109] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 343, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 183.
[110] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 109, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 97.
[111] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 343.
[112] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 343, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 109, Buhârî, c. 1, s. 98, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 183.
[113] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 343, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 183.
[114] Baltalan ve kazmalanyla (Vâkıdî, c. 2, s. 642, İbn Sa’d, c. 2, s. 106).
[115] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 343, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 111.
[116] Mâlik, M uvatta1, c. 2, s. 468, İbn Sa’d, c. 2, s. 108, Buhârî, c. 5, s. 73.
[117] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 343, Vâkıdî, c. 2, s. 642, 643, İbn Sa’d, c. 2, s. 108,1 09.
[118] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 111, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 113.
[119] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 344, Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 468, 469, Vâkıdî, c. 2, s. 643, İbn Sa’d, c. 2, s. 109, Buhârî, c.
1, s. 98, c. 5, s. 73, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 121 Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 153, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 148.
[120] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 111, Buhârî, c. 1,s.98.
[121] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 228, İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 79.
[122] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 551.
[123] Süheylf, c. 6, s. 551, İbn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 79, Aynf, Umdetu’l-kârf, c. 17, s. 237, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 1 75, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 730.
[124] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643.
[125] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Semhûdf, Vetâu’l-vetâ, c. 3, s. 1028.
[126] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643.
[127] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 660.
[128] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Semhûdf, Vefa, c. 3, s. 1028, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45.
[129] Semhûdf, Vetâ, c. 3, s. 1028, Diyarbekrî, c. 2, s. 45.
[130] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/38-41.
[131] Diyarbekıİ, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46.
[132] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 731.
[133] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46.
[134] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 731.
[135] Diyarbekıi, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46.
[136] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 731.
[137] Diyarbekıİ, Târîhu’l-hamfs, c. 2, s. 46.
[138] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643.
[139] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 731.
[140] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 731.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/41-42.
[141] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/43.
[142] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 45, 46).
[143] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644.
[144] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644, Diyarbekrî, Târîîıu’l-hamfs, c. 2, s. 46.
[145] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/43-44.
[146] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 644, 646.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/44.
[147] Taberr,Târıh,c.3, s. 93, Hâkim, Müstedrek, t 3, s. 37, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 219.
[148] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 349, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 353, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 37, Heysemî, Mecmau’i-ievâid, c. 6, s. 150.
[149] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 37.
[150] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 349 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 353, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 37, Heysemî,
Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 150.
[151] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 37.
[152] Diyarbekrî, Târihu’l-hamfs, c. 2, s. 48.
[153] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/44-45.
[154] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 653.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 645.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/45.
[156] Yahut, Kinane b. Ebi’l-Hukayk (İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 281, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamfs, c. 2, s. 46).
[157] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 645, 648.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/45-46.
[158] İtan Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 110,111, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 51, 52, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1440.
[159] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr [Serahsf Şerhi], c. 2, s. 606.
[160] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2,3.110,111, Ahmed ta. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 51, 52, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1440.
[161] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 111, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49.
[162] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 176, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49.
[163] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 111, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 52, Kastalânf, c. 1,s.176, Diyarbekrî, c. 2, s. 49.
[164] Vâkıdî, c. 2, s. 658, Kastalânf, c. 1, s. 176, Diyarbekrî, c. 2, s. 49, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 729.
[165] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 658.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 658, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 303.
[167] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/46-47.
[168] Vâkıdı,Megâzı,c.2,s. 653.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/47-48.
[169] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 643, Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 2, s. 731.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 375, Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 2, s. 565, 566.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644.
[172] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 640, 642, 643.
[173] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 644, 645.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/48.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 650.
[175] Diyarbekrî, Târflıu’l-hamfs, c. 2, s. 48.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 650, 651.
[177] Musa b. Ukbe’den naklen Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 172, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 154, Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1170, Diyartoekrf, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 55.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/49-50.
[178] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 651, 652.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/50-51.
[179] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 652.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/52-55.
[180] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 646, 648.
[181] Mancınık; en eski savaş araçlarından büyük bir sapan idi ki, savaşlarda düşman taralına, düşmanlara ve kalelerine büyük büyük taşlar atmak için kullanılırdı (M. Salahf, Kâmûs-u Osm ânf, c. 4, s. 383). Bugün, onun yerini top almıştır (Mütercim Âsi m E fendi, Kâm üs Tercem esi, c. 3, s. 80).
[182] Debbâbe; kalın deri ve tahtalardan yapılmış, kale duvarlarını yükseltirken işçi ve ustaların içine girip çalışabilecekleri, üzeri kapalı seyyar iskeledir ki, savaşlarda da, kuşatılan kalelerin delinmesi, alınması için surlara yanaştırılır, içine askerler girer, onları üzerlerine atılacak taş ve oklardan korurdu. (Ibn Esîr, Nihâye, c. 2, s. 96).
[183] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 647, 648, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 733.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/52-55.
[184] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 349, Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 653, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 111, Ahmed b. Hanbel,
Müsned, c. 5, s. 553, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 207, c. 5, s. 77, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1441, Yâkubî, TânTı, c. 2, s. 56, Taberî, TânTı,
c. 3, s. 93, Beyhakî, D elâi lü’n -nüb üwe, c. 4, s. 205, 209, İ bn E siY, K âm il, c. 2, s. 219, Zehebî, M egâzf, s. 339, E tau’l-F idâ, el-Bi dâye
ve’n-nihâye, c. 4, s. 186, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 149, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 175, Diyarbekrî, Târîhu’l-
hamfs, c. 2, s. 48, Halebî, İnsanu’l-uyûn, c. 733, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 223.
[185] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 111, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 353, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 207, c.5, s. 77,
Müslim, Sahih, c. 3, s. 144 Yâkubî, Târih, c. 2, s. 56, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 205, 209, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 150.
[186] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 353.
[187] Tabeıî, Târih, c. 3, s. 94, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 211 , İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 21 9 Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4,s. 187.
[188] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 349, Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 653, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 57, s. 5, s. 76, Müslim, Sahih,
c.3, s. 1872, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 56, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 38, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 132, İbn Hacer, Metâlibu’l-
âliye,c.4,s.239.
[189] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 349, Vâkıdî, c. 2, s. 653, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 99, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 56, Beyhakî, Delâil, s. 4, s. 209, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 151.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/56.
[190] Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 207, c. 5, s. 76.
[191] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 553, 554.
[192] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 48.
[193] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 354, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 151.
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 16, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 209, Heysemî, Meanau’i-ievâid, c. 9, s. 124.
[195] Müslim. Sahih. c. 4. s. 1872.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/56-57.
[196] Bu hân, Sahih, c. 5, s. 76, 77, Müslim , Sahih, c. 4, s. 1872.
[197] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1871, Heysemî, Meonau’z-zevâid, c. 6, s. 151.
[198] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 734.
[199] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 153.
[200] Müslim, Sahîh, c. 4. s. 1873.
[201] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 734.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/58.
[202] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 220, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 187.
[203] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 151, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 735.
[204] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 349, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 654, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 111, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 99, c. 5, s. 354.
[205] Beyhakî, Sünen, t 9, s. 132.
[206] Bu hân , Sahîh, c. 5, s. 77, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1872.
[207] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 99, Heysemî, Meanau’z-zevâid, c. 6, s. 124, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 735.
[208] Süheyif, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 560.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/58-59.
[209] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 737.
[210] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 349, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 210, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 135, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 186, İbn Hacer, Metâlibu’l4liye, c. 4, s. 240, Halebî, c. 2, s. 737.
[211] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 349, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 110, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 210,
İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 135, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 186, İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 240, Halebî,
İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 737.
[212] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 11 0, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 206, Zehebî, Megâzî, s. 340, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 185.
[213] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 110, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1872, Beyhakî, c. 4, s. 206, Zehebî, s. 340, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 185, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49.
[214] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 110, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 384, 385, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1872, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 38, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 4, s. 206, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 133, Zehebî, s. 340.
[215] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 333, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 76, 77, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1 872, Beyhakî, c. 4, s. 205, Zehebî, s. 339, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 185, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 49, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 224.
[216] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 654, Halebî, İnsânu’l-uyÛn, c. 2, s. 737.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/59-60.
[217] İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 220, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 186, İtan Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 240, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 49.
[218] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 72, 73.
[219] Vâkidi, Megâzı, c. 2, s. 654, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 737.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 654.
[221] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 657.
[222] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 219.
[223] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 348, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 657, Taberî, Târîh, c. 3, s. 93, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 189.
[224] Taberî, Târih, c. 3, s. 93.
[225] Vâkıdî, Megâzı, c. 2, s. 657, Taberî, Târih, c. 3, s. 93.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/60-62.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 657.
[227] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 348.
[228] Diyarbekri, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 50.
[229] Müslim, Sahih, t 3, s. 1440, Taberî, Târih, c. 3, s. 94, İbn EsTr, Kâmil, c. 2, s. 220.
[230] Diyarbekri, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 50, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 737.
[231] Taberî, Târih, c. 3, s. 94.
[232] Taberî, Târih, c. 3, s. 94, Diyarbekri, c. 2, s. 50, Halebî, c. 2, s. 737.
[233] Diyarbekri, Târihu’l-hamfs, c. 2, s. 50.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 655.
[235] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52.
[236] İbnSa’d, Tabakât, c. 2, s. 112, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1441, Hâkim , Müstedrek, c.3,s.39.
[237] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 347, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 357, Taberî, c. 3, s. 93, Heysemî, Meonau’i-zevâid, c. 5, s.
150, Diyarbekrî, s. 2, s. 50,51 .
[238] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 52, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1441, Taberî, Târih,
c. 3, s. 94, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 39, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 566, İbn Abdilberr, İsti âb, c. 2, s. 787, İbnEsîr, Kâmil, c. 2,s. 220.
[239] Diyarbekri, Târihu’l-hamfs, c. 2, s. 50, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 738.
[240] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 112, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 358, Müslim, c. 3, s. 1441, Heysemî, Meanau’i-zevâid, c. 6, s.150.
[241] İbn Esîr, c. 2, s. 220, Diyarbekri, c. 2, s. 50, Halebî, c. 2, s. 738.
[242] Taberî, c. 3, s. 94, Diyarbekri, c. 2, s. 50, Halebî, c. 2, s. 738.
[243] İbn Sa’d, c. 2, s. 112, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 52, Hâkim, c. 3, s. 39, Diyarbekrî, c. 2, s. 50.
[244] Ahmedb. Hanbel, c. 5, s. 358, 359, Heysemî, c. 6, s. 150, Diyarbekrî, c. 2, s. 50.
[245] Heysemî, Mecmau’i-ievâid, c. 6, s. 152.
[246] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 220.
[247] Vâkıdî, Megâzî, c. 2. s. 657.
[248] Diyarbekri, Târihu’l-hamfs, c. 2, s. 51.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/62-64.
[249] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 687.
[250] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 349, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 653, Buhân, Sahih, c. 4, s. 57, c. 5, s. 36, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1872, Yâkubî, TâriVı, c. 2, s. 56, İbn Hacer, Metâlibu’l-âlive, c. 4, s. 239.
[251] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 647.
[252] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 48, Halebî, İnsan, c. 2, s. 740.
[253] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, 653, Halebî, c. 2, s. 732.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/64-65.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 653, Halebî, c. 2, s. 732.
[255] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 63, 64, Vâkıdî, c. 2, s. 648, 649.
[256] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 652.
[257] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 649.
[258] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 657, 658.
[259] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 377, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 85.
[260] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 649, İbn Abdilbeır, İstiâb, c. 1 , s. 85.
[261] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/65-66.
[262] Aynı kaynaklar.
[263] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 358, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 85, Beyhakî Delâilü’n-nübüvvıe, c. 4, s. 220, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 142.
[264] Vâkıdî, c. 2, s. 649, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 220, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c.2,s. 150, Zehebî, Megâzî, s. 347, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 190.
[265] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 649, Beyhakî, c. 4,s. 220, İbn Kayyım, c. 2, s. 150, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 190,191.
[266] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 287, 288, Beyhakî, c. 4, s. 220, İbn Kayyım, c. 2, s. 150, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 190,
191.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 359, İbn Abdilberr, c. 1, s. 85, İbn Seyyid, c. 2, s. 142.
[268] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 359, İbn Abdilberr, c. 1, s. 85, Beyhakî, c. 4, s. 220, Zehebî, s. 347, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 191 .
[269] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 649, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 220, İbn Kayyım Zâdu’l-mead, c. 2, s. 150, Zehebî, M egâ zf, s. 3 47, E bu’l-F idâ, el-Bi dâye ve ‘n-n ihâye, c. 4, s. 191.
[270] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 359, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 85, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 220, İbn Seyyid, Uyûnu’l-
eser, c.2, s. 142, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 191.
[271] Vâkıdî, c. 2, s. 649, Beyhakî, c. 4, s. 220, İbn Seyyid, c. 2, s. 142.
[272] Aynı kaynaklar.
[273] Vâkıdî, c. 2, s. 649, Beyhakî, c. 4, s. 220, İbn Kayyım, c. 2, s. 150, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 191.
[274] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 649.
[275] İbn İshak, İtan Hişam, c. 3, s. 359, Zehebî, s. 347, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 191 , İbn Kayy,m, c. 2, s. 150.
[276] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 359, İbn Abdilberr, c. 1, s. 85, 86, İbn Seyyid, c. 2, s. 1 42.
[277] Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 221, Zehebî, s. 348, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 191, İbn Kayyım, c. 2, s. 150.
[278] Beyhakî, c. 4, s. 220, E bu’l-Fidâ, c. 4, s. 1 91, İbn Kayyım, c. 2, s. 150.
[279] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 359, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 142.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/66-69.
[280] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 658, 659.
[281] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 346.
[282] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 346, Vâkidî, Megâzî, c. 2, s. 659.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/69.
[283] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 660, 661.
[284] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 50, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 72, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1429,1 540.
[285] Bu hân , Sahih, c. 5, s. 73, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1540.
[286] İbn Sa’d. Tabakâtü’l-kübrâ. c. 2. s. 113. Müslim. Sahih. c. 3. s. 1540.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/69-71.
[287] Vakıdi, Megazi, c.2, s. 659, 661; Halebi, İnsanu’l-Uyun, c. 2, s. 741.
[288] Vakıdi, Meğâzi, c. 2, s. 663-700.
[289] Vakıdi, Meğâzi, c. 2, s. 663, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c.3, s. 461.
[290] Vakıdi, Meğâzi, c. 2, s. 663, İbn Hacer, el-İsâbe, c.2, s. 471.
[291] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 346, Vakıdi, Meğâzi, c. 2, s. 659, Taberi, Tarih, c.3, s. 93.
[292] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 346.
[293] Vakıdi, Meğâzi, c. 2, s. 664-665.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/71-74.
[294] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 681.
[295] Aynı kaynaklar.
[296] Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 460, Zürkânf, c. 3, s. 322.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/74-76.
[297] Beyhakî, Sünen, c. 4, s. 16, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 150, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 191.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/76-77.
[298] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 666.
[299] Vâkıdî, Megâzı, c. 2, s. 666, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 742.
[300] Vâkıdî, Megâiı, c. 2, s. 666, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 198, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 742, 743.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/77-78.
[301] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 667.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 667, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106.
[303] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 667, 669.
[304] Semhûdf, c. 4, s. 1236.
[305] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 667, 668, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 198, Halebî, İnşânu’l-uyûn, c. 2, s. 743.
[306] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 668.
[307] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 668, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 198, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 743.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/78-79.
[308] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 664.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 648.
[310] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 668, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 753.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/80.
[311] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 668, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 198, Suyûtî, Hasâisu’l-kübrâ, c. 2, s. 56, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 743.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/80.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 669.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/80.
[313] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 648.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/80-81.
[314] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199.
[315] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 106.
[316] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 398.
[317] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670.
[318] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 48, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 744.
[319] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199.
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670.
[321] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351, 352.
[322] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670, 671.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/81-82.
[323] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebîr, c. 1, s. 279, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 110, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 157, 158, Belâzurî, Fütûhu’l-buldân, c. 1, s. 25, 26, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 225-226, 231-232, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 251, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199.
[324] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/82-83.
[325] Vâkidif Megâzî, c. 2, s. 671, Halebî, İnsânu’l-u^ûn, c. 2, s. 680.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/ 83.
[326] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680.
[327] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680.
[328] Bu hân , Sahîh, c. 5, s. 81.
[329] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680, 681, Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 2, s. 745.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/83-84.
[330] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 680, 681.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/84.
[331] Buhârî,Sahîh,c.5, s. 81.
[332] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 375. Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 565, 566, 746.
[333] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46, Halebî, İnsan, c. 2, s. 746.
[334] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279, Vâki d f, Megâzî, c. 2, s. 671, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46, Halebî, İnsan, c. 2, s. 746.
[335] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279.
[336] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112.
[337] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 138, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 745.
[338] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 242, Belâzurî, Fütûhu’l-buldan, c. 1, s. 30.
[339] İmam , Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151.
[340] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279, İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151.
[341] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 746.
[342] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 242, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 30.
[343] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1 , s. 279, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 242, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1,s.3O.
[344] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 152.
[345] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 26, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 137, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 1 38, İbn Kayyım ,
Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 745.
[346] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671.
[347] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 152.
[348] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1 , s. 26, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 137, İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151 , Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199, Halebî, c. 2, s. 746.
[349] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279.
[350] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 671, 672.
[351] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 152.
[352] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672.
[353] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 280, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46.
[354] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351, Taberî, Târîh, c. 3, s. 93, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 746.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/84-87.
[355] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 158, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 138.
[356] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 138.
[357] İmam Muhammed, Siyenj’l-kebfr, c. 1, s. 280, 281, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 2, s. 26, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 4, s. 197.
[358] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672.
[359] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672, Diyarbekıf, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 47.
[360] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351.
[361] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 762.
[362] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 746.
[363] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 746.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/87-88.
[364] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 46, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 745.
[365] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 746.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/88-89.
[366] Belazuri, Futuhu’l-Buldan, c. 1, s. 130.
[367] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 672, 673.
[368] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 673.
[369] Vâkıdî, c. 2, s. 673, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 112, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 138, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 151.
[370] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 199.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/89.
[371] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 675, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 154.
[372] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 172.
[373] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 172, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 154, Semhûdf, Vetâu’l-vefâ, c. 4, s. 1179, Diyarbekrî, Târflıu’l-hamfs, c. 2, s. 55.
[374] İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 307, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 172, Semhûdf, Vefâu’l-vefa, c. 4, s. 1179.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/90.
[375] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677.
[376] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 665, 666.
[377] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 154, 155, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 211 , 212.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/91-93.
[378] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677, Taberî, Târih, c. 3, s. 95.
[379] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 4, s. 1 421, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 673.
[380] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 1 81.
[381] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 181 .
[382] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677.
[383] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 677, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 174.
[384] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 338.
[385] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 181.
[386] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 181 .
[387] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Kastalânf, Mevâhib, t 1. s. 181.
[388] İbn İshak, İ bn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Taberî, Târih, c. 3, s. 95, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 214.
[389] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 174.
[390] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, E bu Dâvud, Sünen, c.4, s. 174, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 210, Heysemi, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 153.
[391] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Vâkıdî, Megâzî, ç. 2, s. 678, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 175, Taberî, Târih, c. 3,
s.95, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre,s. 214, İbn Esîr,Kâmil, c. 2, s. 221, İbn Haldun, Târih, c.2,ks. 2, s. 39, Heysemî,Meonau’z-zevâid,
c. 6, s. 398, 399, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 210, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 181.
[392] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 155, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 310, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 153, 154.
[393] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 175, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 209.
[394] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 679, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 314.
[395] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 175, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 21 9, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 572.
[396] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 353, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 679, İbn Sa’d, Tabak ât, c. 8, s. 314, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâyeve’n-nihâye, c. 4, s. 210.
[397] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 679, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 314, İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 2, s. 155.
[398] Bu hân , Sahih, c. 5, s. 1 37.
[399] Müslim, Sahih, c.4, s. 1721.
[400] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 353, Taberî, Târih, c. 3, s. 95, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 222, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 155, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 210, 211.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/93-96.
[401] İbn İshak, İbn Hisam, c. 3, s. 352, Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 678, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 1 74, Taberî, Târîh, c. 3, s. 95.
[402] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 174, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 222, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 210.
[403] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 1 74, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 210.
[404] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 4, s. 1 421, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 678.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 352, İmam Muhamm ed, Siyer, c. 4, s. 1421, Vâki df, c. 2, s. 678, Taberî, c. 3, s. 95, İbn Esîr, c. 2, s. 222.
[406] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 352, İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 4, s. 1 421, Vâkıdî, c. 2, s. 678, Ebu Dâvud, c. 4, s. 174, Taberî, c. 3, s. 95, İbn Esîr, c. 2, s. 222.
[407] Müslim, Sahih, t 4, s. 1721, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 173,174.
[408] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 173, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 155.
[409] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 55.
[410] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 115, 116, ^med b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 451, Buhârî, Sahih, c. 7, s. 32, İbn Kayyı m, Zâdu’l-m ead, c. 2, s. 155, Zehebî, Megâzî, s. 362, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 208, 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/96-99.
[411] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 350.
[412] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 210.
[413] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 102, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 153.
[414] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 674.
[415] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 350, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 220, 221.
[416] İbn İshak İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 350, 351, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 673, İtan Estr, Kâmil, c. 2, s. 220,221.
[417] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 674, 675.
[418] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 350, 351.
[419] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 22, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emval, s. 19, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 152.
[420] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 230.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/99-100.
[421] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 674.
[422] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 351, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 674, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 121, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 26, 27, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 221, İbn Ka^ım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 152.
[423] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 707.
[424] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 123.
[425] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 707.
[426] Vâkıdî, c. 2, s. 707, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8. s. 123.
[427] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 123.
[428] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[429] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 123.
[430] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 707, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 1 21.
[431] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 707, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 1 25, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 99.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/101-102
[432] İbnİsJıak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 345, 346, Vâkıdî, c. 2, s. 682, İbn Sa’d, c.2, s. 115, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 108, 109.
[433] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 345, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 125, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 133.
[434] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 1 33.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/102-103.
[435] İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 39.
[436] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 357, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 699.
[437] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 357, Vâkıdî, c. 2, s. 699, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107.
[438] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 357, Vâkıdî, c. 2, s. 699-700, İbn Sa’d, c.2, s. 107.
[439] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 357-358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[440] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[441] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[442] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[443] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358.
[444] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[445] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[446] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700.
[447] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107.
[448] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 358.
[449] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 358.
[450] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 357, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 700, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107.
[451] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, c.2, s. 107.
[452] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 111, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1441.
[453] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 358, Vâkıdî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, c.2, s. 107.
[454] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 358.
[455] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 358.
[456] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 681, 700, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 107.
[457] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 700, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 07.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/103-104
[458] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107.
[459] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680.
[460] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 07, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 55.
[461] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 139, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 202.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/104-105
[462] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 364, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 684.
[463] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 684.
[464] İbn İnak,İbn Hişam, c. 3, s. 322, Vâkıdî, c. 2, s. 574, İbn Sa’d, c. 2, s. 95, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 202.
[465] Vâkidf, c. 2, s. 689, İbn Sa’d, c. 2, s. 107 Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 202, Diyarbekrî, c. 2, s. 55, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 690, Zürkânf, M evâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 181.
[466] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 680, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 07.
[467] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 680.
[468] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 689, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 107.
[469] İbn Şa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 108.
[470] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 364, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 689.
[471] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 688, 689.
[472] Ebu Yusu f, Kitâbu’l-haraç, s. 198.
[473] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 356, Vâkıdî, c. 2, s. 685, 686.
[474] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 357, Vâkıdî, c. 2, s. 686.
[475] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s. 686, 688.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/105-107
[476] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 363.
[477] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 113, 11 4, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emrâl, s. 79, E bu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 159,160, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 28, 29.
[478] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 363, 364, Taberı, Târih, c. 3, s. 97.
[479] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 453.
[480] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 364, 365, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 689, 690.
[481] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 365.
[482] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/107-110
[483] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 365, 367.
[484] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 693, 695.
[485] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 367.
[486] Heysemi, Meonau’z-zevâid, c. 6, s. 7.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/110-112
[487] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 690.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/112.
[488] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 351 , 352, İmam Muhamm ed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 279, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 670, 671.
[489] Belâzurî, Fütûhu’l-buldan, c. 1, s. 26, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 137.
[490] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 50.
[491] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 352, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 50.
[492] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 50.
[493] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352.
[494] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 79, Belâzurî, Fütûhu’l-buldan, c. 1, s. 26.
[495] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 371, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl s. 79.
[496] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 352, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 50, 51.
[497] Buhârî, Sahili, c. 5, s. 84, Belâzun, Fütûhu’l-büldân, t 1, s. 25, 26.
[498] Abdurreizak, Musannef, c. 5, s. 372, 373.
[499] Ebu Dâvud,Sünen,c.3,s. 161, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 162.
[500] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 50.
[501] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 369, Taberî, Târîh, c. 3, s. 98.
[502] Mâlik.Muvatta’, c. 2, s. 703, 704.
[503] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 369, Mâlik, Muvatta’, 4, c. 2, s. 704, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 138.
[504] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 109.
[505] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 369, 371, Taberî, TârPh, c. 3, s. 98.
[506] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 79, 80, 142.
[507] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 693.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/113-115.
[508] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 701, 702.
[509] Belâzuıî, Ensâb, c. 1 , s. 352.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/115-116.
[510] İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 359.
[511] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 359, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 702.
[512] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 702.
[513] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 359, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 702.
[514] £Jodurrezzak, Musannef, c. 5, s. 566, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[515] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703.
[516] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360.
[517] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703.
[518] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, Megâzî, c. 2. s. 703.
[519] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703.
[520] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703.
[521] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360.
[522] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, Megâzî, c. 2. s. 703.
[523] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360.
[524] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703.
[525] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 382.
[526] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 382.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/117-119.
[527] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 260, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 269.
[528] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 57.
[529] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, c. 2, s. 703, İbn Sa’d, c. 4, s. 269.
[530] Ziynet eşyaayla birtakım emtiayı (Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 1 38,139).
[531] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 466, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[532] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 360, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 703, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[533] Abdurreiiak, Musannef, c. 5, s. 466, 467, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/119-120.
[534] Vâkıdî, c. 2, s. 703, 704, Abdurrezzak, c. 5, s. 467, İbn Sa’d, c. 4, s. 270, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[535] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s. 704.
[536] Abdurrezzak, c. 5, s. 467, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 138.
[537] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/120.
[538] VâkıdPye göre; Ebu Zübeyne.
[539] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 704, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 270.
[540] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 467, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[541] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 704, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 4, s. 270.
[542] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 467, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[543] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704.
[544] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 360, 361, Taberî, Târîh, c. 3, s. 97.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/120-121
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 361.
[546] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[547] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[548] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[549] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[550] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704.
[551] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704.
[552] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 704, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[553] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 467, 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 138.
[554] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 270.
[555] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[556] Abdurrezzak, Musannef, c. 4, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 139, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 156.
[557] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[558] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 139, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 156.
[559] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 56.
[560] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/121-124
[561] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 270.
[562] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[563] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705.
[564] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705.
[565] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705.
[566] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 139, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 156.
[567] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[568] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[569] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 130.
[570] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 270.
[571] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[572] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 468, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 139.
[573] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[574] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 705, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 270.
[575] Müşrikler, “Allah düşmanı” yerine, “putlarım izin düşm anı” deseler, gerçeği söylemiş olurlardı.
[576] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 458.
[577] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 361.
[578] Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 468, 469, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 139, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 156, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 155.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/124-126.

Share.

About Author

Leave A Reply