Hendek ( Ahzab) Savaşı

0

HENDEK (AHZAB) SAVAŞI
Hendek Savaşının Tarihi ve Sebebi
Kâbe Örtüsü Arasında Antlaşma Yapılışı ve Müşrikliğin İslâmiyetten Üstün Gösterilmek İstenilişi
Yahudi Propaganda Heyetinin Arap Kabilelerini Dolaşarak Peygamberimiz Aleyhisselamla
Çarpışmaya Davet ve Teşvik Etmeleri
Kureyş Müşriklerinin Arap Kabilelerini Peygamberimiz Aleyhisselamla Çarpışmak Üzere
Kendilerine Yardıma Çağırmaları
Kureyş Müşrikleri ile Yardımcılarının Hazırlanıp Yola Çıkmaları
Yolda Gelip Kureyş Ordusuyla Birleşen Arap Birlikleri ve Sayıları
Müşrik Ordularının Hareketleri Hakkında Alınan Haber Üzerine Alınacak Tedbirlerin Konuşulması
Müdafaa Hendekleri Kazılmasının Kararlaştırılması
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek ve Karargâh Keşfine Çıkışı
Hendek Kazılacak Yerin Belirlenişi ve Her Cemaate Kazacakları Yerin Gösterilişi
Benî Kurayza Yahudilerinden Emaneten Araç ve Gereçler Alınışı
Hendek Kazma İşine Hızla Girişilişi
Selman-ı Fârisî’ye Göz Değişi
Selman-ı Fârisî’nin Ehl-i Beyt’ten Sayılışı
Müslümanların Birbirlerini Korkutacak Şakalardan Sakındırılışı
Bir Avuç Hurmanın İslâm Ordusunu Doyuruşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazma İşlemezYeri Bir Darbe ile Kum Haline Getirişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendekte Parçaladığı Kaya Münasebetiyle Verdiği Fütuhat Müjdesi
Münafıkların Fetih Müjdeleriyle Sevinen Mü’minlerin Maneviyatını Bozmaya Çalışmaları
Kazılan Hendeğin Vasıfları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazdırdığı Hendeğin Asırlarca Sonraki Durumu
Hendek Savaşında Müslümanların Parolası
Müşrik Ordularının Karargâhlarını Kurdukları Yerler
Düşman Ordularının Hayvanlarını Doyurmakta Güçlüklerle Karşılaşmaları
İslâm Ordusunun Hendekte Toplanıp Savaş Düzenine Konuluşu ve Tedbirler Alınışı
Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselamla Olan Muahedelerini Bozup
Müşriklerle İşbirliği Yapmaları
Benî Kurayza Yahudilerinin İleri Gelenlerinden Beşinin Ka’b b. Esed’e İtiraz ve Muhalefet Edişi
Huyey b. Ahtab’ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya ve Amr b. Su’dâ’nın İse Onları
Uyarmaya Çalışması
Benî Kurayza Yahudilerinin Ebu Süfyan’a Elçi Göndermeleri
Benî Kurayza Yahudilerinin Tutum ve Davranışlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Haber
Verilişi
Zübeyr b. Avvam’ın Tecessüs İçin Görevlendirilişi
Havvat b. Cübeyr’in Benî Kurayza Yahudilerine Elçi Olarak Gönderilişi
Benî Kurayza Yahudilerine Bir Heyet Gönderilişi
Benî Kurayza Yahudilerinin Medine’ye Baskın Yapmak Üzere Kureyşîlerle Gatafanlardan Biner
Kişi İstemeleri
Seleme b. Eslem ile Zeyd b. Hârise’nin Medine Muhafızlığına Tayin Edilişi
Havvat b. Cübeyr’in Başına Gelenler
Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays +ve Arkadaşlarının Medine’nin İçine Kadar
Sokulmaları
Hendekte Toplanan İslâm Ordusundaki Mü’min ve Münafıkların Müşrik Orduları Karşısındaki
Tutum ve Davranışları
Benî Kurayza Yahudilerinin İkinci Baskın Denemesi ve Hz. Safiyye’nin Kahramanlığı
Müslüman Kadınlarını Tehdit Eden Necdan’ın Öldürülüşü
Münafıkların Hendekten Dağılmaları
Müşriklerin Baskın İçin Fırsat Kollamaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Ferahlatıcı Müjdeler Verişi
Hendeğin En Dar Yerinde Peygamberimiz Aleyhisselamın Yerine Sa’d b. Ebi Vakkas Tarafından
Nöbet Tutulup Beklenmesi
Ebu Süfyan Kumandasındaki Süvari Birliğinin Bozguna Uğratılışı
Halid b. Velid ve Amr b. Âs Kumandasındaki Süvari Birliklerinin Püskürtülüşü
Kureyşîlerle Gatafan Süvarilerinin Müşterek Hücumlarının Tekrar Tekrar Püskürtülüşü
Müşriklerden Her Gün Birisinin Kumandasında Süvarilerin Hücuma Getirilişi
Hücumların Sıklaştırılışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Çadırının Oka Tutuluşu
Çarpışmaktan İkindi Namazını Kılmaya İmkân ve Fırsat Bulunamayışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Sa’d b. Habte’ye İltifatı ve Duası
Sa’d b. Muaz’ın Kolundan Okla Vuruluşu
Sa’d b. Muaz’ın Yüce Allah’tan Dilekleri
Müşriklerin Süvari Kumandanlarının Umumî Taarruz Keşifleri ve Denemeleri
Hendeğin Dar Yerinden Beş Müşrik Süvarisinin Sıçrayıp Geçişi
Amr b. Abd’in Müslümanlara Meydan Okuması
Hz. Ali’nin Amr b. Abd’le Çarpışmak İçin Sabırsızlanması ve Çarpışması
Hz. Ali’nin Harp Meydanından Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanına Dönüşü
Nevfel b. Abdullah’ın Cesedinin Satın Alınmak İstenilmesi
Düşmanların Süvari, Piyade Bütün Askerî Güçlerini Saldırıya Geçirmeleri
Tufeyl b. Numan’ın Şehit Oluşu
Savaş Yüzünden Kılınamayan Namazların Geceleyin Kaza Edilişi
Korkuya Düşen Müslümanlara Tavsiye Buyurulan Dua
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ardarda Dua Edişi ve Duasının Kabul Buyuruluşu
Gatafanları Kureyş Müşriklerinden Ayırma Denemesi
Nuaym b. Mes’ud’un Kureyş Müşrikleriyle Benî Kurayza Yahudileri Arasındaki Birliği Bozuşu
Nuaym b. Mes’ud’un Kureyşîler ve Gatafanlarla Konuşması
Yahudilerin Karar ve İsteklerini Kureyşîlere Tebliğ Etmeleri
İkrime b. Ebu Cehil’in Benî Kurayza Yahudilerine Gönderilişi
Mes’ud b. Ruhayle ve Arkadaşlarının Benî Kurayzalara Gönderilişi
Kureyşîlerin Karar ve İsteklerini Benî Kurayzalara Bildirmeleri
Müşriklerle Yahudilerin Birbirlerinden Yardım Görme Umutlarını Kesmeleri
Ebu Süfyan’ın Huyey b. Ahtab’a Çatması
Huyey b. Ahtab’ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya Çalışması
Medine’yi Kuşatan Düşmanların Aralarında Tefrikaya ve Anlaşmazlığa Düşmeleri
Ebu Süfyan’ın Gönderdiği Ültimatom Yazısını Peygamberimiz Aleyhisselamın Cevaplayışı
Dehşetli Bir Rüzgârın Esmeye Başlayıp Müşrikleri Tedirgin ve Perişan Edişi
Huzeyfe b. Yeman’ın Beyaz Sarıklı Süvarilere Rastlayışı
Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays’ın Karısının Rüyası ve Benî Kurayza Yahudilerinin
Akıbetlerinden Korkmaya Başlamaları
Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays’ın Karısının Rüyası ve Benî Kurayza Yahudilerinin
Akıbetlerinden Korkmaya Başlamaları
Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Dağılan Müşrik Orduları Hakkındaki
Açıklamaları
Hendek Şehidleri

HENDEK (AHZAB) SAVAŞI

Hendek Savaşının Tarihi ve Sebebi

Hendek (Ahzab) savaşı, Hicretin 5. yılında,[1] Şevval[2] ile Zilkade arasında vuku buldu.[3]
Benî Nadîr Yahudileri yurtlarından sürülüp çıkarıldıkları zaman, onlardan bir kısmı Şam’a, bir kısmı da Hayber’e gelip yerleşmişlerdi.
Sellâm b. Ebi’l-Hukayk ile Kinane b. Rebi1 b. Ebi’l-Hukayk ve Huyey b. Ahtab, Hayber’deki akra­balarının yanına inmişlerdi.[4]
Hayber’de hazırlıklı, cesaretli, çok sayıda Yahudi cemaati bulunuyordu.[5]
İçlerinde Sellâm b. Ebi’l-Hukayk en-Nadrî ile Huyey b. Ahtab en-Nadrî, Kinane b. Rebi’ b. Ebi’l-Hukayk en-N adrîve Hevze b. Kays el-Vâilî ve Ebu Ammarel-Vâilîve BenîNadîrve BenîVâillerden bazı kimseler,[6] Vahvah b. Amrve onun kabilesinden bazıları,[7]
Dubay’a oğullarından Ebu Âmir (Fâsık) Abdi Amr b. Sayfî’nin de bulunduğu 19 kişilik bir heyet; Mekke’ye giderek Kureyş müşriklerini ve onlara bağlı bulunan kabileleri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiler
“Onun işini bitirinceye kadar, biz de sizin yanınızda bulunacak, sizinle el ve iş birliği yapacağız!” dediler.[8]
Ebu Süfyan, onlara:
“Siz bu işte azimli ve kararlı mısınız?” diye sordu.
Heyet:
“Evet! Muhammed’e düşmanlık ve onunla çarpışmak hususunda sizinle antlaşma yapalım diye geldik!” dediler.
Ebu Süfyan:
“Öyle ise, hoşgeldiniz, safa geldiniz! Muhammed’e düşmanlıkta yardımcı olanlar, bizim katımızda insanların en sevgilisi ve makbulüdür!” dedi.[9]

Kâbe Örtüsü Arasında Antlaşma Yapılışı ve Müşrikliğin İslâmiyetten Üstün Gösterilmek İstenilişi

Heyetten bazıları, Ebu Süfyan’a:
“Kureyş’in her kabilesinden 50 kişi getir ve sen de içlerinde bulun!
Siz ve biz, Kabe örtüsünün arasına girip göğüslerimizi Kabe’ye yapıştırarak; birbirimizden ayrılma­mak, birbirimizi bırakmamak üzere, hepimiz birden Allah’a ant içelim. Bizlerden tek adam kalmayıncaya kadar, şu adam [Peygamberimiz Aleyhisselam kastediliyor] hakkında sözbirliği yapalım!” dediler.
Öyle yaptılar ve antlaştılar.
Kureyş müşrikleri, birbirlerine:
“Medine’nin reisleri, bilgi ve ilk kitab sahipleri, ayağınıza kadar gelmiş bulunuyorlar.
‘Biz mi, yoksa Muhammed mi; hangimiz daha doğru yolda?’ Onlardan bir sorun bakalım?” dediler.
“İyi olur!” diyerek bu tavsiyeyi benimsediler.[10]
Bunun üzerine, Ebu Süfyan, onlara:
“Ey Yahudi cemaati! Sizler, kendilerine ilk semavî kitab inmiş, ilim sahibi bir kavimsiniz!
Muhammed’le anlaşamadığımız meselede bizi aydınlatın: Bizim dinimiz mi, yoksa, onun dini mi daha hayırlı?[11]
Biz, Beytullah’ı imar ve ona develer kurban ederiz.
Hacca gelenlerin su ihtiyaçlarını karşılarız!
Putlara taparız!
Buna göre, biz mi daha doğru yoldayız, yoksa Muhammed mi daha doğru yolda?” diye sordu.
H eyet:
“Allah için söylenecekse, siz hakka ondan daha yakınsınız:
Çünkü, siz şu Beytullah’a hürmet ve tazimde bulunuyorsunuz.
Hacıların su ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz.
Develerden kurbanlar kesiyorsunuz.
Atalarınızın tapageldikleri putlara tapıyorsunuz.[12]
Evet! Sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır ve siz hakka ondan daha yakınsınız!” dediler.
Yahudi heyetinin bu sözleri Kureyş müşriklerini çok sevindirdi.
Yahudi heyeti Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiği zaman, Kureyş müşrikleri bunu sevinerek benimsediler; bu yolda hemen derlenip toparlandılar ve hazırlıklara giriştiler.
Kureyş müşriklerinin sorularına Yahudi heyetinin verdiği cevaplar üzerine inen âyetlerde şöyle buyuruldu:
“Görmedin mi şu kendilerine Kitab’dan biraz nasip verilmiş olanları?!
Kendileri haça, şeytana inanıyorlar, diğer kâfirler için de ‘Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır!’ diyorlar.
Bunlar, Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir!
Allah kime lanet ederse, artık ona gerçek hiçbir yardımcı bulamazsın!
Yoksa onların yeryüzünün mülk ve saltanatından bir hissesi mi var?!
Fakat, öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin arkasındaki minicik bir tomurcuğu bile vermezlerdi.
Yoksa onlar Allah’ın fazi u kereminden insanlara verdiği şeylere, nimetlere karşı haset mi ediyorlar?
Biz gerçekten İbrahim hanedanına da kitab ve hikmet vermişizdir. Onlara başkaca büyük bir mülk ve saltanat da bahşetmişizdir.
İşte, onlardan kimi ona (Muhammed Aleyhisselama) iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi!
Çılgın bir ateş olarak Cehennem yeter bunlara (bu yüz çevirenlere)!”[13]

Yahudi Propaganda Heyetinin Arap Kabilelerini Dolaşarak Peygamberimiz Aleyhisselamla
Çarpışmaya Davet ve Teşvik Etmeleri

Yahudi propaganda heyetinden bazı kimseler Kays b. Aylanlardan Gatafanlara giderek, onları Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ettiler.
Çarpışmaya kalktıkları zaman kendilerinin yanlarında bulunacaklarını ve Kureyşîlerin de bu yolda kendilerine tâbi olacaklarını biİdirdiler.[14]
Bu yolda kendilerine yardımcı oldukları ve KureyşIilerMuhammed Aleyhisselamın üzerine yürüdük­leri zaman onlarla birlikte hareket ettikleri takdirde, Hayberin bir yıllık hurma mahsulünü onlara bıraka­caklarını va’d edince, Gatafanlarla anlaştılar.
Yahudilerin bu davetine Uyeyne b. Hısn’dan daha çabuk icabet eden olmadı.[15]
Mürre oğullarının kardeşi Ebu Haris b. Avf, önce Uyeyne b. Hısn ile kendi kavminden olan Gatafanlara:
“Ey kavmim! Beni dinleyiniz! Şu adamla [Peygamberimiz Aleyhisselamla demek istiyor] çarpışmaya kalkmaktan vazgeçiniz! Siz onu Araplardan düşmanı olanlarla başbaşa bırakınız, aralarına girmeyiniz!” diyerek öğüt vermişti.
Fakat, şeytan onlan da tamaha düşürdü.
Esed oğulları ile Gatafanlar, müttefik idiler. Gatafanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak için, Esed oğullarına yazı yazdılar.[16]
Yahudi heyeti, Gatafanlardan sonra, Süleym b. Mansur oğullarına başvurdular, kararlarını bildirdil­er ve bu yolda onların da yardımlarını istediler.[17]
Süleym oğulları, Kureyşliler harekete geçtiği zaman onlarla birlikte hareket edecekleri hakkında, Yahudi heyetine söz verdiler.[18]
Yahudi heyeti, çevredeki bütün Arap kabilelerine uğradılar ve hepsini ayaklandırdılar.[19]
Benî Sa’dlardan, müttefikleri olanlara da, Kureyş müşriklerinin yardımına gelmeleri için yazı yazdılar.[20]

Kureyş Müşriklerinin Arap Kabilelerini Peygamberimiz Aleyhisselamla Çarpışmak Üzere
Kendilerine Yardıma Çağırmaları

Kureyş müşrikleri de, aralarında akrabalık bulunan Süleym oğullarının ileri gel enlerine yazı yazarak, Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak üzere kendilerine yardım etmelerini istediler.[21]
Hatta, bütün Arap kabilelerine başvurarak, onları bu hususta kendilerine yardımcı olmaya çağırdılar. Ehâbiş ile bunlara bağlı bulunan kabileler, Kureyş müşriklerinin davetine hemen icabet ettiler.[22] Kureyş müşrikleri, Arap kabilelerinden bazılarını da, ücretle kiraladılar.[23]

Kureyş Müşrikleri ile Yardımcılarının Hazırlanıp Yola Çıkmaları

Kureyş müşrikleri, hazırlıklarını tamamladılar.[24]
Ehâbiş ile onlara bağlı kabileler biraraya toplanmış, 4000 kişilik bir ordu meydana gelmişti. Kureyş ordusu için Dârü’n-Nedve’de sancak bağlandı.[25] Sancaktar, Osman b. Talha b. Ebi Talha idi.[26] Kureyş ordusunda 300 at, 1500 deve bulunuyordu. Ordu, Ebu Süfyan b. Harb’in kumandası altında yola çıktı.[27]

Yolda Gelip Kureyş Ordusuyla Birleşen Arap Birlikleri ve Sayıları

Kureyş ordusunun Merru’z-zahran’da bulunduğu sırada, Süleym oğulları gelip onlara kavuştular-ki, 700 kişi idiler. Süleym oğullarına, Harb b. Ümeyye’nin müttefiki olan ve Sıffîn’de Hz. Ali’ye karşı Muaviye b. Ebu Süfyan b. Harb’in yanında yer almış bulunan Ebu Aver es-Sülemî’nin babası Süfyan b. Abduşşems kumanda ediyordu.
Bunlarla birlikte, Esed oğulları kabilesi de, Tulayha b. Huveylid el-Esed?nin kumandası altında gelip kavuştular.
Fezâre oğulları kabilesi, bütün cenk, savaş erleri ile yola çıktılar ve 1000 kişi idiler. Kendilerine Uyeyne b. Hısn kumanda etmekte idi. Bunların hemen hepsi hecinsüvar idiler.[28]
Eşca1 kabilesi 400 kişilik cenkçi, savaşçı ile yola çıktılar. Bunların kumandanları, Mes’ud b. Ruhayla idi.
Mürre oğulları da, Haris b. Avf’ın kumandası altında 400 cenkçi, savaşçı ile yola çıktılar.[29]
Kinanelerden, Sakîflerden ve daha başka kabilelerden birçok cenk, savaş birlikleri de, başlarında kumandanları, liderleri olduğu halde, Ebu Süfyan’ın ordusuna gelip katıldılar.[30]
Çeşitli kabilelerden toplanan ve sayıları 10.000’i aşan bu orduların başlıca üç ordugâhı vardı; üçü de, Ebu Süfyan’ın emrine bağlı bulunuyordu.[31]

Müşrik Ordularının Hareketleri Hakkında Alınan Haber Üzerine Alınacak Tedbirlerin Konuşulması

Kureyş müşriklerinin Medine’ye yürüme hazırlıklarına giriştikleri sırada, Huzâa kabilesinden bir süvari dört gecede Medine’ye yetişip Kureyş müşriklerinin Mekke’den Medine üzerine yürüme hazırlık­ları içinde bulunduklarını Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanları acele toplayıp, düşmanlarının kararlarını onlara bildir­di. Müşriklerle nasıl savaşılacağını Müslümanlarla konuştu.
Allah’ın emirlerine aykırı davranışlardan sakındıkları, güçlüklere katlandıkları takdirde, kendilerine Allah’ın yardımının erişeceğini vaad etti.
Allah’ın ve Resûlünün emirlerine boyun eğmelerini emir ve tavsiye buyurdu.
Yapılacak işi onlara danıştı.
Çünkü, savaş konusunda ashabına danışmak, onların görüşlerini almak, Peygamberimiz Aleyhisselamın âdeti idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu sefer de onlara:
“Medine dışında çarpışalım mı, yoksa Medine’de kalarak kazacağımız hendeklerin arkasına mı çek­ilelim? Yahut düşmanların yakınına varıp arkamızı şu dağa vererek müdafaa savaşı mı yapalım?” diye sordu.
Ashab, birbirine aykırı görüşler ileri sürdüler.[32]

Müdafaa Hendekleri Kazılmasının Kararlaştırılması

Yüce Allah, hendek kazılması hususunu Peygaım berim iz Aleyhisselama ilham etti.[33]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, müdafaa hendekleri kazılmasını Müslümanlara emir ve tavsiye buyurdu.[34]
Selman-ı Fârisî de:
“Yâ Rasûlallah! Biz de Fars toprağında düşman süvarilerinin baskınlarından korktuğumuz zaman etrafımızı hendekle çevirip savunurduk.
Yâ Rasûlallah! Hendek arkasına çekilip savunmamızı emretme işi sana ait değil midir?” dedi.
Selman-ı Fârisî’nin Medine’nin hendekle savunulması hakkında Peygamberimiz Aleyhisselamin tavsiyesini destekleyen bu görüşü, Müslümanların hoşuna gitti.
Uhud günü, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Medine dışına çıkmayıp Medine’de savunmada kalmaya kendilerini davet etmiş olduğunu da hatırladılar.
Bunun için, kendileri de, Medine dışına çıkmak istemediler ve Medine’de müdafaada kalmayı ben­imsediler.[35]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek ve Karargâh Keşfine Çıkışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, hemen atına bindi. Muhacir ve Ensarın ileri gelenlerinden bazılarını yanına aldı.[36]
Medine’nin savunulması için hendek kazılması gereken yerleri tayin ve tesbit etmek üzere keşifte bulundu.[37]
Medine, yalnız bir tarafından açık ve tehlikeli idi.[38]
Medine’nin diğer tarafları ise, birbirine girmiş binalarla, kale gibi çevrili idi.[39]
Ayrıca, sık hurma ağaçları ile de, geçit vermez bir halde idi.[40]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendek kazılmak üzere, düşmana açık olan tarafı seçti.[41]
Peygamberimiz Aleyhisselam ordugâh için de elverişli biryer aradı. Buna en uygun, en elverişli yer, Sel’ dağının eteği idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, karargâhını oraya kurmayı ve arkalarını ona dayamayı uygun gördü[42]

Hendek Kazılacak Yerin Belirlenişi ve Her Cemaate Kazacakları Yerin Gösterilişi

Kazılacak hendekler Mezad’dan başlayacak, Zübab’a uğrayacak, oradan da Ratic’e kadar uzanacaktı. [43]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeyheyn hisarlarından Mezad’a kadar uzanan bir çizgi çizip, her on kişiye kırk arşın uzunluğunde yer ayırdı.[44]
Muhacirlere de, Ensara da, kazacakları yerleri “Şuradan şuraya kadar!” diyerek ayrı ayrı belli etti.[45]
Muhacirler, Ratic’den Zübab’a kadar olan kısmı;
Ensar da, Zübab’dan Benî Ubeyd dağına kadar uzanan kısmı kazacaklardı ,[46]
Zübab, Sel1 ve Benî Ubeyd, Medine dağlarındandır.[47]
Ratic; Medine’de Yahudi kulelerinden bir kule idi[48] ve birkaç el değiştirmiş, en sonunda ZaVerâ oğullarına geçmişti.[49]
Ratic’in sekenesi, içlerinde henüz Müslüman olmayan bazı kişiler bulunmakla beraber, Amrb. Malik b. Evs oğulları, Mürre b. Malik b. Evs oğulları idi.[50]
Bunlar, Abduleşhel oğullarının kardeşi ve müttefiki idiler.
Bunun için, Abduleşhel oğulları, kendilerine ayrılan hendeği, Ratic’den, Benî Hâriseler tarafında bulunan kayalıklara doğru kazmıslandı.[51]

Benî Kurayza Yahudilerinden Emaneten Araç ve Gereçler Alınışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, hendek kazma işinde kullanılmak üzere, Benî Kurayza Yahudilerinden emaneten balta, zenbil, keser, ip, kürek gibi birçok araçlar aldı.
O zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamla Benî Kurayza Yahudileri arasında bansıklık vardı. Bunlar, Kureyş müşriklerinin Medine’ye gelmesini istemiyorlardı.[52]

Hendek Kazma İşine Hızla Girişilişi

Hendek kazı işine nezaret etmek üzere, Peygamberimiz Aleyhisselama, kıldan bir Türk cadın kuruldu.[53]
Kurulan çadır, Zübab dağı üzerinde idi.[54]
Hendek kazma işine, Muhacirler, Ensar, genç ihtiyar., bütün Müslümanlar katıldılar.
Kazılan topraklar zenbillere doldurulup başlarda taşınıyor, dönerken dezenbillere Sel1 dağından taş doldurulup getiriliyordu.
Topraklar Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu tarafa yığılıyor, taşlar diziliyordu.
Taşlar, düşmanlara atmak için, Müslümanların en büyük silahlarındandı.[55]
Müslümanlardan, hendek kazmayan veya toprak taşımayan bir kimse yoktu.[56]
Bizzat Peygamberimiz Aleyhisselam da, zenbille toprak taşımakta ve yer kazmakta idi.[57]
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabiler de, bir an bile çalışmaktan geri durmuyor, zenbil bula­madıkları zaman etekleriyle toprak taşıyorlardı.
Berâ1 b. Âzib der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamı, Ahzab günü, bizimle toprak taşırken gördüm ki; yüklendiği toprak kamının beyazlığını örtmüş olduğu halde, Abdullah b. Revâha’nın:
‘Allah’ım! Sen bize doğru yolu göstermemiş olsaydın, biz ne hidayete erebilir, ne sadaka verebilir, ne de namaz kılabilirdik![58]
Bize tecavüz eden, bizim çekindiğimiz fitne ve fesadı bize yapmak isteyen düşmanlarımızla karşılaştığımızda, kalblerimize sükûnet indir![59] Ayaklarımızı sabit kıl![60] mealli recezini okuyor ve son kısmını okurken de, sesini yükseltiyordu.”[61]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanları ahiret sevabına teşvik için, onlarla birlikte çalışmaktan geri durmuyordu.[62]
Soğuk bir günün sabahında Ensar ve Muhacirler hendek kazmaya devam ettikleri sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ım! Gerçek hayır, ahiret hayrıdır! Ensar ile Muhacirleri mağfiret eyle!” diyerek dua etmişti.
Ensar ve Muhacirler de:
“Bizler, sağ oldukça, yaşadıkça, Muhammed Aleyhisselam a, İslâmiyet ve cihad üzere söz vermiş kişileriz!” diyerek mukabelede bulundular.[63]
Peygamberimiz Aleyhisselamın:
“Allah’ım! Gerçek hayır, ahiret hayrıdır! Onu Ensar ve Muhacirlere hayırlı kıl!” diyerek dua ettiği de olmuştur.[64]

Selman-ı Fârisî’ye Göz Değişi

Selman-ı Fârisî; içlerinde Amr b. Avf, Huzeyfe b. Yeman, Numan b. Mukarrin ile Ensardan altı kişinin bulunduğu takıma ayrılmış bulunuyordu.
Kendisi çok güçlü, kuvvetli idi. [65]
Hendek kazma işinde bilgili ve becerikli idi. On kişinin kazdığı yeri yalnız başına kazardı.
Kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğindeki yeri vaktinde kazıp bitirince, Kays b. Sa’saa’nın ona gözü değmiş, Selmân-ı Fârisî’nin birdenbire yere yıkıldığı görülmüştü!
Ne yapmak gerektiği Peygamberimiz Aleyhisselama sorulmuş, Peygamberimiz Aleyhisselam da:
“Kays b. Sa’saa’ya uğrayınız! Selman için bir kapta abdest alsın! Selman, o abdest suyu ile yıkan­sın! Su kabı, Selman’ın arkasında, başaşağı çevrilsin!” buyurmuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın buyurduğu yapılınca, Selman-ı Fârisî, devenin diz bağından boşalıp kurtuluverdiği gibi kurtulmuş, açılmıştı.[66]

Selman-ı Fârisî’nin Ehl-i Beyt’ten Sayılışı

Selman-ı Fârisî hendekte çalışırken, Ensar.
“Selman bizdendir!”
Muhacirler de:
“Selman bizdendir!” diyorlar, onu kendilerinden başka takıma vermek istemiyorlardı. [67]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Selman bizdendir, Ehl-i Beyttendir!” buyurarak, tartışmaya son verdirdi.[68]

Müslümanların Birbirlerini Korkutacak Şakalardan Sakındırılışı

Zeyd b. Sabit toprak taşırken, Sa’d b. Muaz Peygam berim iz Aleyhisselamın yanında oturup din­leniyordu.
Zeyd b. Sabit’in çalıştığını görünce:
“Yâ Rasûlallah! Allah’a hamd olsun ki, beni sağ bıraktı da, sana iman etme şerefini bana nasip etti.
Buas kavgası günü, ben bunun babası Sabit b. Dahhâkile boğaz boğaza boğuşmuştum!” dedi.
Peygam berim iz Aleyhisselam:
“Fakat, onun bu oğlu ne iyi çocuktur!” buyurdu.
Zeyd b. Sabitin bir ara gözlerini uyku bürümüş, kendisi uyuyakalmıştı! Kendisinin kalkanı, oku, yayı ve kılıcı yanında olduğu halde; hendekte çalışmakta olan Müslümanlar onu hendeğin kenarında uyurbir halde bırakarak hendeği dolaşmaya gitmişlerdi.
Yanına varan Umâre b. Hazm şaka için onun silahını alıp saklamış, Zeyd b. Sabit’in bundan hiç haberi olmamıştı.
Zeyd b. Sabit uyanıp silahlarını bulamayınca, çok heyecanlandı ve korktu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu işitince, Zeyd’i yanına çağırttı ve ona:
“Ey uykucu! Sen uykuya daldın! Nihayet, silahların da kaybolup gitti!” buyurduktan sonra:
“Bu çocuğun silahlarının nerede olduğunu kim biliyor?” diye sordu.
Umâre b. Hazm:
“Yâ Rasûlallah! Ben biliyorum. Silahlar benim yanımdadır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Silahlarını teslim et ona!” buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı. [69]

Bir Avuç Hurmanın İslâm Ordusunu Doyuruşu

Beşir b. Sa’d’ın kızı, Nunnan b. Beşir’in kızkardeşi der ki:
“Annem Amre binti Revâha beni çağırdı. Eteğime iki avuç hurma koyduktan sonra: ‘Kızcağızım! Git de, baban ile dayın Abdullah b. Revâha’nın gıdalarını kendilerine ver!1 dedi. Giderken, Resûlullah Aleyhisselama rastladım, babamla dayımın nerede olduklarını sordum. Resûlullah Aleyhisselam: ‘Kızcağızım! Beri gel! Yanındaki nedir?’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Bu, hurmadır! Annem bunu yesinler diye babam Beşir b. Sa’d ile dayım Abdullah b. Revâha’ya gönderdi’ dedim. Resûlullah Aleyhisselam: ‘Getir onu!’ buyurdu.
Ben de, onu Resûlullah Aleyhisselamın iki avucuna döktüm, avuçlarını doldurmadı. Sonra, bir örtü getirilmesini emretti. Örtü getirilip serildi. Hurmayı örtünün üzerine yayıp dağıttıktan sonra, yanındakilere: “Yemeğe geliniz!1 diyerek hendek halkına sesleniniz!1 buyurdu. Hendek halkı toplanıp ondan yemeye koyuldular. Hurmalar yendikçe artmış, örtünün etrafından dolup taşmıştı.”[70]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazma İşlemezYeri Bir Darbe ile Kum Haline Getirişi

Cabirb. Abdullah derki:
“Hendek kazma günü, biz kazarken, çok sert bir yere rastlamıştık.
Peygamber Aleyhisselamin yanına varıp, hendekte kazma kürek işlemez sert bir yer tabakasına rastladıklarından şikâyetlendiler.
Resûlullah Aleyhisselam, bir kap içinde su istedi.
Ağzına aldığı suyu onun içine püskürdükten ve Allah’ın dilediği kadar dua ettikten sonra, bu suyu o sert yerin üzerine serpti.
Orada bulunanlar:
‘Onu hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah’a andolsun ki, o sert yer öyle dağıldı ki, sanki kum haline geldi!
Artık ne kazmaya, ne de demir küreğe karşı koyariığı, dayanırlığı kalmadı!1 demişlerdir.”[71]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendekte Parçaladığı Kaya Münasebetiyle Verdiği Fütuhat Müjdesi

Amr b. Avf der ki:
“Ben, Selman, Huzeyfe b. Yeman, Numan b. Mukarrin ve Ensardan alt kişi, kendimize ayrılmış olan kırk arşınlık yeri kazıyorduk.
Zübab’ın dibinden kazarak nemli tabakaya kadar inmiştik ki, Allah hendeğin kamından karşımıza ak ve parlak bir kaya çıkardı.
Onunla uğraşırken, balyoz, kazıma, kürek, külünk.. gibi demir araçlarımız kırıldı, kazı işinden aciz kaldık.
Bunun üzerine, Selman’a:
‘Ey Selman! Resûlullah Aleyhisselama git de, şu kayadan dolayı çektiğimizi haber ver!1 dedik.
Resûlullah Aleyhisselam o sırada kıldan dokunmuş bir Türk çadırının içinde dinleniyordu.
Selman:
‘Yâ Rasûlallah! Babalarımız, analarımız sana feda olsun!
Hendeğin kamından, karşımıza ak bir kaya çıktı.
Onunla uğraşırken, bütün demir araçlarımız kırıldı, kazmaktan aciz kaldık!
Çizmiş olduğun çizgiden sapılacak olan yer yakın olduğuna göre, o kayanın yanından biraz sapıverelim mi, yoksa bu hususta bize vereceğin bir emir var mı?
Biz senin çizdiğin çizgiyi aşmak istemiyoruz?’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ver bana balyozu ey Selman!’ buyurdu.
Selman’ın balyozunu aldıktan sonra, hendeğin içine, yanımıza indi.
Biz, dokuz kişi, hendeğin bir tarafına çekildik.
Resûlullah Aleyhisselam kayaya elindeki balyozla öyle bir darbe indirdi ki, kaya yarılıverdi!
Ondan bir şimşek çıkıp Medine’nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlattı!
Resûlullah Aleyhisselam Allahuekber!’ diyerek fetih ve zafer tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Sonra, kayaya balyozla ikinci bir darbe daha indirdi.
Yine, ondan karanlık bir evdeki kandil gibi Medine’nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlatan bir şimşek çaktı.
Resûlullah Aleyhisselam Allahuekber!’ diyerek fetih tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Resûlullah Aleyhisselam balyozla üçüncü darbeyi indirince, kayayı parçaladı.
Darbeyi indirdiği zaman, yine, ondan Medine’nin iki kayalığı (dağı) arasını aydınlatan bir şimşek çaktı.
Resûlullah Aleyhisselam, yine Allahuekber!1 diyerek fetih tekbiri getirdi.
Biz de tekbir getirdik.
Selman, elinden tutarak, Resûlullah Aleyhisselamı hendekten yukarı çıkardı.
Selman:
‘Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Ben şimdiye kadar hiç görmediğim şeyi gördüm!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, yanındakilere:
‘Selman’ın gördüğünü siz de gördünüz mü?1 diye sordu.
‘Evet! Babalarımız, analarımız sana feda olsun yâ Rasûlallah!
Sen vurduğun zaman kayadan dalga gibi şimşek çaktığını biz de gördük!
Sen tekbir getirdin, biz de tekbir getirdik.
Biz bu ışık parıltısından başka birşey görmedik!’ dediler.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Doğru söylediniz!
Ben kayaya ilk darbeyi indirdiğim zaman çıkan, sizin de gördüğünüz şimşek, bana Hîre şehrinin köşklerini ve Kisrâ’nın Medâin’ini aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi göründü! Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını haber verdi.
Kayaya ikinci darbeyi indirdiğim zaman çıkan, sizin görmüş olduğunuz şimşek, bana Rum ülkesinin kızıl köşklerini, saraylarını aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi gözüktüler! Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını bana haber verdi!
Sonra, kayaya üçüncü darbeyi indirdiğim zaman, sizin de görmüş olduğunuz şimşek, bana San’a diyarının köşklerini, saraylarını aydınlattı da, onlar bana köpeğin altlı üstlü yan dişleri gibi gözüktüler!
Cebrail de, ümmetimin oralara hakim olacaklarını bana haber verdi.
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!
Sevininiz ki; ümmetim, yardıma ve zafere nail olacaklardır!’ buyurdu.
Buyandım va’di kendilerine müjdelenince, Müslümanlar
‘Allah’a hamd olsun ki, O, va’dinde sâdıktır. Kuşatıldıktan sonra yardıma nail olacağımızı bize va’d buyuruyor!’ diyerek sevindiler.”[72]
Selman-ı Fârisî de der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam kayaya bir darbe indirince, balyozun altından bir şimşek parıldadı!
Sonra, ona bir darbe daha indirdi.
Yine, balyozun altından bir şimşek daha parıldadı!
Daha sonra, kayaya üçüncü darbeyi indirdi!
Yine, balyozun altından bir şimşek daha parıldadı!
‘Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Kayaya balyozu vurduğun zaman balyozun altından çıkan şu görmüş olduğum parıltılar nedir?’diye sordum.
Bana:
‘Ey Selman! Sen onları gördün mü?’ buyurdu.
‘Evet! Gördüm!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Birinci parlamada, Allah bana Yemen’i fethetti, açtı!
İkinci parlamada, Allah bana Şam ve Mağrib’i fethedip açtı!
Üçüncü parlamada, Allah bana Maşnk’ı fethedip açtı!1 buyurdu.”[73]
Orada bulunan sahabiler de, her defasında:
“Yâ Rasûlallah! Oraları fethetmeyi bize nasib etmesi için Allah’a yalvar!” diye ricada bulundular.
Resûlullah Aleyhisselam da, Allah’a yalvardı.[74]
Berâ’ b. Âzib de, bu mucizeli hadiseyi şöyle anlatır
“Resûlullah Aleyhisselam balyozu alıp ‘Bismillah!’ diyerek kayaya bir darbe indirdi.
Kayanın üçte biri parçalandı!
‘Allahuekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden, oranın kızıl köşklerini görüyorum!’ buyurdu.
Sonra ‘Bismillah!’ deyip kayaya ikinci darbeyi indirdi.
Kayanın üçte biri daha parçalandı!
‘Allahuekber! Bana Fars’ın anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden, Medâin’i ve onun beyaz köşkünü görüyorum!’ buyurdu.
Daha sonra ‘Bismillah!’ diyerek kayaya üçüncü darbeyi indirdi.
Kayanın kalan son kısmını da parçaladı.
‘Allahuekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi!
Vallahi, şu bulunduğum yerden San’a’nın kapılarını görüyorum!’ buyurdu.”[75]
Peygamberimiz Aleyhisselam Kisrâ’nın Medâin’deki beyaz köşkünü tarif edince, Selman-ı Fârisî:
“Doğru buyurdun!
Seni hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; onun vasfı aynen böyledir! Senin Resûlullah olduğuna şehadet ederim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Selman! Bu fetihler ki, Allah onları benden sonra size nasib edecektir!
Şam muhakkak fethol una çaktır!
Herakliyus ülkesinin en uzak yerine kadar kaçacak, çekilecek!
Siz bütün Şam’a hakim olacaksınız!
Hiç kimse size karşı koyamayacaktır.
Yemen muhakkakfetholunacaktır!
Ondan sonra, Kisrâ öldürülecektir!” buyurdu.
Selman-ı Fârisî:
“Ben bütün bunların vuku bulduğunu gömnüşümdür!” demiştir.[76]
Resûlullah Aleyhisselamın anmış olduğu yerler, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın devrinde ve onlardan sonraki devirlerde birer birer fetholundukça, ashabdan Ebu Hureyre:
“Bu fetihleriniz, sizin için birer başlangıçtır! Ebu Hureyre’nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; fethedeceğiniz veya Kıyamete kadarfetholunacak hiçbir şehir yoktur ki, sânı yüce olan Allah onların anahtarlarını Muhammed Aleyhisselam a önceden vermiş olmasın!” derdi.[77]

Münafıkların Fetih Müjdeleriyle Sevinen Mü’minlerin Maneviyatını Bozmaya Çalışmaları

Peygamberimiz Aleyhisselamin fetih tebşirlerine karşı, münafıklar:
“O size Yesrib (Medine)’den Hîne’nin köşklerini ve Kisrâ’nın Medâin’ini gördüğünü ve oraları fethedeceğinizi haber veriyor, sizler ise düşmanlarınıza karşı ortaya çıkmaya güç yetiremiyor, hendek kazmaya çalışıyorsunuz!?” diye söyleniyorlardı.[78]
Amr b. Avf oğullarının kardeşi olan Muattib b. Kuşeyr de bu bozguncu münafıklar arasında idi ve:
“Muhammed, Kisrâ ve Kayserin hazinelerinden yararlanacağımızı bize va’d edip duruyor!
Halbuki, bugün hiçbirimiz abdest bozmaya gidip de sağ döneceğinden emin bulunmuyor!” demişti.[79]
“Allah ve Allah’ın Resûlü, bize bir aldatıştan başka birşey va’d etmemiştir!” diyenler, ancak bu gibi münafıklar ile kalblerinde hastalık bulunan kimselerdi.[80]
.
Kazılan Hendeğin Vasıfları

Hendek kazma işi, altı gün sürdü.[81]
Selman-ı Fârisî’nin günde 5 arşın derinliğinde ve 5 arşın uzunluğunda yer kazdığı bildirildiğine göre; hendek, boydan boya beş arşın derinliğinde kazılmıştı.[82] En ünlü süvarilerin bile kolay kolay atlayıp geçemeyecekleri, şaşırıp kalacakları kadarda geniş tutulmuştu.[83]
Yalnız, hendeğin bir tek yeri, aceleye geldiğinden, derin ve geniş kazılamamış, dar kalmıştı.
Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Müşriklerin buradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum” buyurarak endişesini açıklar ve o gediği de, nöbet tutturup bekletirdi.[84]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendeğin münasip yerlerine giriş çıkış kapıları da koymuş,[85] kapılara her kabileden bekçiler dikmiş, onların üzerine Zübeyr b. Avvam’ı kumandan tayin etmiş, bir çarpışma yapıldığını görür görmez çarpışmaya katılmasını da kendisine emir buyurmuştu.[86]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Kazdırdığı Hendeğin Asırlarca Sonraki Durumu

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hicretin 5. yılında kazdırmış olduğu bu büyük hendek, İbnü’n-Neccahn (d. 578, ö. 643 Hicrî) zamanına kadar kalmıştı.
Fakat, sonradan, Küba köyünden getirilen su hendek harabesinin içinden geçirilerek Medine’nin alt tarafından ve Feth Mescidi havalisinde Sîh hurma bahçelerine akıtılmış, zamanla hendekler doldurulup oralara hurma ağaçlan dikilmiş olduğundan, hendeklerin duvarları yıkılmış ve bugün, oraları düz bir arsa haline gelmiştir.[87]

Hendek Savaşında Müslümanların Parolası

Hendek kazı işine devam edildiği ve Ebu Süfyan’ın gece gelip baskın yapmasından korkulduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer siz geceleyin baskına uğrarsanız, parolanız ‘Hâ Mîm Lâyünsarûn=Andolsun ki, onlar yardım olunmayacaklarl’dır.
Müşriklerin size ancak geceleyin baskın yapacaklarını sanıyorum. Parolanız ‘Hâ Mîm Layünsarûn1 olsun!” buyurdu.[88]

Müşrik Ordularının Karargâhlarını Kurdukları Yerler

1. Peygamberimiz Aleyhisselam hendek kazma işini tamamlamak üzere bulunduğu sırada, Kureyş müşrikleri, Ehâbiş ile Kinane ve Tihâme halkından kendilerine bağlı bulunan 10.000 kişilik ordularla gelip Rûme kuyusu mevkiindeki sellerin, suların toplandığı, Cüruf ve Zegabe arasındaki yere, Akik vadisine kondular.[89]
Kureyş müşriklerinin Cüruf ile Zegabe arasında kondukları yere Rûme denir. Hz. Osman’ın Medine’ye hicret edince satın alıp vakfetmiş olduğu Rûme kuyusu da buradadır.[90] Cüruf, Medine’ye 3 mil uzaklıkta, Şam tarafına düşen biryerdir. Hz. Ömer’in ve Medinelilerin mülk­leri orada idi. Orada, Cüşem ve Hamel adıyla anılan iki su kuyusu bulunuyordu.[91] Zegabe; Akik, Kanat ve Bathan vadileri sularının toplandığı yerdir.[92]
Akik; Medinelilerin mülkleri bulunan bir vadi olup, orada kuyular ve hurma bahçeleri bulunmaktadır. Akik, yerine göre, Medine’ye 2, 3, 6, 7 mil kadar uzaklıktadır.[93]
2. Gatafanlar da, Necd halkından kendilerine bağlı bulunanlarla birlikte gelip Nakmâ’nın ucundan, Zegabe’den Uhud tarafına doğru uzanan mevkide ordugâhlarını kurdular.[94]
Gatafanların Necdlilerle birlikte gelip kondukları Nakmâ, Ebu Talib hanedanına ait Medine arazisin-dendi.[95]

Düşman Ordularının Hayvanlarını Doyurmakta Güçlüklerle Karşılaşmaları

Kureyş müşrikleri, develerini, Akik vadisindeki dikenli ağaçlardan yayılsınlar diye saldılar.
Orada atların yiyecekleri, yayılacakları birşey yoktu. Ancak, yanlarında taşıdıkları bir miktar yem, dan bulunuyordu.
Gatafanlar da develerini, Zegabe’deki ılgın ağaçlarından ve Cüruf teki dikenli ağaçlardan yayılsın­lar diye saldılar.
Müşrikler Irz’a, Cüruf’e geldikleri zaman, Müslümanlar ekin mahsullerini biran önce yolmuş, biçmiş, zahirelerini anbarlarına, samanlarını da samanlıklarına koymuş bulunuyorlardı.
Gatafanlar, kendilerine ait 300 ati, Irz’daki ekinlerin kalıntılarını, döküntülerini yayılmaya bıraktılar.
Bir müddet sonra, develer, karınlarını doyuracak birşey bulamadıkları için arıklamaya ve ölmeye yüz tuttular.
Müşrikler Medine’ye geldikleri sırada, Medine’de kıtlık hüküm sürüyordu.[96]

İslâm Ordusunun Hendekte Toplanıp Savaş Düzenine Konuluşu ve Tedbirler Alınışı

Müşrikler gelip karargâhlarını kurunca, Peygamberimiz Aleyhisselam Medine’de yerine İtin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak, sayıları 3.000’i bulan İslâm mücahidleriyle birlikte acele hendeğe hareket etti.
Arkaları Sel1 dağına gelmek üzere, karargâhını Sel1 dağının eteğinde kurdu. Kazılmış bulunan hen­dek önlerinde bulunuyor, düşmanla aralarını ayırıyordu.[97]
Muhacirlerin sancağını Zeyd b. Harise, Ensarın sancağını da Sa’d b. Ubâde taşıyordu.[98]
Müslümanların 36 süvarisi vardı.
Sel1 dağında, Feth Mescidinin bulunduğu yerde, İslâm askerleri Peygamberimiz Aleyhisselama arzedildi.[99]
Peygamberimiz Aleyhisselam onbeş yaşına basmamış çocukları evlerine geri çevirdi. Onbeş yaşı­na basmış olanların savaşa katılmalarına izin verdi.[100] Bütün çocuklarla kadınların kalelere ve hisarlara yerleştirilmelerini emretti.[101]
Medine’de, Harise oğullarının kale ve hisarlarından daha sağlam ve emniyetli bir kale ve hisar bulunmadığından, Peygamberimiz Aleyhisselam kadın ve çocukları oraya gönderdi.[102] Bazılarını da Fari’ hisarına yolladı.[103] Kale ve hisarlara çıkarılmayan Müslüman kadın ve çocukları kalmadı.
Harise oğulları, çocuklarını kendi kale ve hisarlarına kaldırdılar. Çünkü, orası çok sağlam bir sığı­naktı. Hz. Âişe de oraya götürülmüştü.
Amr b. Avf oğulları da, kadın ve çocuklarını kale ve hisarlara kaldırdılar.
Bazıları, Küba’da kale ve hisarlarının çevresine hendek kazdılar.
Amr b. Avf oğulları ve cemaatleri, Küba’da kalelerine sığındılar.
Hatma, Ümeyye, Vâil ve Vâkıf oğullarının çoluk ve çocukları da, kendi kale ve hisarlarında bulunuy­or! ardı.[104]

Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselamla Olan Muahedelerini Bozup
Müşriklerle İşbirliği Yapmaları

Benî Nadîr Yahudilerinin başkanı Huyey b. Ahtab, Medine’ye doğru gelmekte oldukları sırada, Ebu Süfyan ile diğer Kureyş müşriklerine:
“Benim kavmim olan Benî Kurayza Yahudileri sizinle birlikte bulunacaklardır! Onların pek çok zırhlıları ve 750 savaş erleri vardır” demişti.
Ebu Süfyan, Medine’ye yaklaştığı zaman, ona:
“Kavminin yanına git! Muhammed ile aralarındaki muahedeyi bozsunlar!” dedi.[105]
Ka’b b. Esed, Benî Kurayza Yahudilerinin muahede yapmaya yetkili adamı ve başkanı idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun kavmi olan Benî Kurayza ile de, onunla da muahede ve mukavele yapmış bulunuyordu.[106]
Peygamberimiz Aleyhisselam, daha önce, Medine’ye geldiği zaman da, Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında umumî bir muahede ve mukavele yapmıştı.
Bu muahede hükümleri arasında:
“Yahudilerin Müslümanlarla bir topluluk teşkil ettikleri kabul olunmakta, Peygamberimiz Aleyhisselamın izni ve müsaadesi olmadıkça kendilerinin herhangi bir askerî harekatta bulunamaya­cakları, ne Kureyşîleri, ne de onlara yardım edenleri hiçbir suretle korumayacakları, Medine’ye bir taar­ruz vukuunda elbirliği ile Medine’nin savunulacağı hükmü yer almakta idi. [107]
Huyey b. Ahtab müşriklerden Zü’l-huleyfe mevkiinde ayrılıp Usbe yolunu tuttu, geceleyin Ka’b b. Esed’in yurduna vardı.
Muhammed b. Ka’b el-Kurazî der ki:
“Huyey b. Ahtab, uğursuz bir adamdı.
Kendi kavmi olan Benî Nadîr Yahudilerinin başlarına, yurtlarından sürdürmek gibi bir uğursuzluk getirmişti.
Onun uğursuzluğu Benî Kurayza Yahudileri ne de sıçramış, onların öldürülmelerine sebep olmuştu.
Huyey b. Ahtab, Benî Kurayza Yahudilerinin başına geçmeyi, onlar yanında itibarlı olmayı özlerdi. Kendisinin durum ve tutumu, Kureyş müşrikleri içinde Ebu Cehil b. Hişam’a benzerdi.
Huyey b. Ahtab Benî Kurayza Yahudilerinin yurduna gittiği zaman, Benî Kurayza Yahudileri onu evlerine sokmak istemediler.
Huyey b. Ahtab’ın ilk buluştuğu kimse, Gazzal b. Semev’el idi.
Huyey b. Ahtab, ona:
‘Artık seni Muhammed’den rahata kavuşturacak şeyi getirdim sana!
İşte, Kureyş Akik vadisine, Gatafanlar da Zegabe’ye gelmiş, ordugâhlarını kurmuş bulunuyorlar!’ dedi.
Gazzal:
‘Vallahi, sen bize zamanın horiuğunu, hakîrlik ve zelilliğini getirmişsindir!’ dedi.
Huyey b. Ahtab:
‘Böyle söyleme!’ dedikten sonra, Ka’b b. Esed’in kapısına doğru yöneldi ve kapıyı çaldı.[108]
Ka’b b. Esed, Huyey b. Ahtab’ın kendisiyle konuşmaya geldiğini işitince, kapısını kapatmıştı.
Huyey b. Ahtab içeri girmek için izin istedi. Fakat Ka’b kapıyı ona açmaktan kaçındı [109] ve kendi kendine:
‘Huyey b. Ahtab’ı yanıma sokmayacağım!
Uğursuz adam, kavminin başına uğursuzluk getirmişti.
Şimdi o beni de Muhammed’le aramızdaki muahedeyi bozmaya davet edecektir’ diyerek söylendi.
O sırada, Huyey b. Ahtab kapıyı çaldı [110] ve:
‘Ey Ka’b! Yazıklar olsun sana! Kapıyı aç bana!’ diyerek seslendi.
Ka’b:
‘Ey Huyey! Sana da yazıklar olsun! Sen uğursuz bir adamsın![111] Kavmine uğursuzluk getirdin. Onları mahvettin!
Sen bizden geri dönüp git! Sen ancak benim ve kavmimin başına felâket getirmek istiyorsun!’ dedi.
Huyey b. Ahtab, geri dönüp gitmeye yanaşmadı. [112]
Ka’b:
‘Ey Huyey! Ben Muhammed’le muahede yapmış bulunuyorum! Aramızdaki bu muahedeyi bozucu değilim! Çünkü, ben onda vefakârlıktan ve doğruluktan başka birşey görmedim![113]
Vallahi, onun bize karşı ne bir ahid zimmetini bozmuşluğu, ne de bir perdemizi yırtmışlığı vardır! O bize en iyi komşuluk yapmış bulunuyor!1 dedi.
Huyey b. Ahtab:
‘Yazıklar olsun sana ey Ka’b! Ben sana uğursuzluk değil, zamanın bütün kuvvet ve şerefini, deni­zler gibi dalgalanan orduları getirdim!’ dedi.[114]
Ka’b b. Esed:
‘Nedir bu?’ diye sordu.[115]
Huyey b. Ahtab:
‘Ben sana başlarında kumandanları ve lideriyle birlikte bütün Kureyşîleri ve Kinaneleri getirip Rûme’ye, suların toplandığı yere kondurdum!
Ben sana başlarında kumandanları ve lideriyle birlikte bütün Gatafanları getirip Zegabe’den Nakmâ’ya, Uhud’a kadar uzanan yere kondurdum![116]
Atlıların, hecinsüvarların sayısı on bini bulmaktadır!
Bin at ve pek çok da silah vardır!
Muhammed, artık bu galeyanımızdan, kaynaşmamızdan kurtulamayacaktır![117]
Muhammed’le ashabının köklerini kazıyıncaya kadar ayrılmamaları, gitmemeleri için de, benimle ahid ve akid yapmış bulunuyorlar!1 dedi.
Ka’b b. Esed:
‘Vallahi, sen bana zamanın zillet ve horiuğunu getirmişsindir!
Sen bana yağmurunu boşaltmış, şimşekler çakan, gürültüler koparan, içi boş, yağmursuz bir bulut getirmişsindir![118]
Ben derin, dibi görünmez bir deniz içindeyim ki, evimdekilerden ne bir kimseye erişmeye kadirim, ne de yanımda çoluk çocuğum var!
Sen benim yanıma hiç uğramadan dön, git! Senin getirdiğin şey bana gerekmez![119]
Yazıklar olsun sana ey Huyey! Sen beni bırak da, yapmış olduğum muahedeye sadık ve bağlı kalayım!
Çünkü, ben Muhammed’den şimdiye kadar sadıklıktan, vefakârlıktan başka birşey görmedim!’ dedi.
Huyey b. Ahtab:
‘Yazıklar olsun sana! Kapıyı aç da, seninle konuşacağım’ dedi.
Ka’b b. Esed:
‘Yapamayacağım! Sana kapıyı açamayacağım!’ dedi.
Huyey b. Ahtab:
‘Vallahi, senin bana kapını kapaman, halisa yemeğinden bana kendinle birlikte yedirmek istemey­işinden başka birşey için değildir! Yemeğin senin olsun! Orada o önüme konulmasın!’ dedi.[120]
Huyey b. Ahtab böyle pintilik atfederek Ka’b b. Esed’i kızdırdığı için, o da ona kapıyı açtı.
Huyey b. Ahtab, içeri girince, Ka’b’ı kandırmak, aldatmak için elinden geleni yapmaktan geri dur­madı.[121]
En sonunda Ka’b:
‘Sen bugün yanımdan ayrıl, git! Ben bu işi Yahudi büyükleriyle bir konuşayım!’ dedi.
Huyey:
‘Onlar ahid ve akid yapma yetkisini sana vermişlerdir. Sen onlarla neyi görüşüp konuşacaksın?!’ dedi ve o kadar üzerine düştü ki, nihayet onu bu yoldaki görüşünden vazgeçirdi.
Bunun üzerine, Ka’b b. Esed:
‘Ey Huyey! Görüyorsun ki, bu yola istemeyerek girmiş bulunuyorum! Muhammed öldürülemez, Kureyşîler de kendi memleketlerine dönüp gitmek zorunda kalırlar, sen de ev halkının yanına döner gidersin de, ben ve yanımda bulunanlaryurdumuzun ortasında yapayalnız kalırız ve hepimiz öldürülürüz diye korkuyorum!’ dedi.
Huyey b. Ahtab:
Tûr-u Sînâ günü Musa’ya indirilen Tevrat’taki ahidler üzerine sana söz veriyorum: [122] Eğer bu kay­naşma ve dalgalanmada Muhammed öldürülmez de Kureyş ve Gatafanlar yurtlarına dönüp gidecek olurlarsa, seninle birlikte kalene gireceğim! Senin başına gelecek felâket benim başıma da gelinceye kadar yanından ayrılmayacağım. [123]
Sen Kureyşîlerle Gatafanlardan senin yanında rehine olarak bulunmak üzere yetmiş kişi almadıkça, çarpışmaya girme!’ dedi.
Ka’b b. Esed:
‘O halde ey Huyey! Adamlarının her kabilesinden rehine olarak yanımızda bulundurmak üzere bize yetmiş kişi almadıkça, Muhammed’e karşı onlarla birlikte çarpışmaya çıkmayız!’ dedi”[124] ve Peygamberimiz Aleyhisselamla aralarındaki muahedeyi bozdu.[125]
Huyey b. Ahtab, Peygamberimiz Aleyhisselamın Benî Kurayza Yahudileriyle yapılmış olan mua­hede hakkında yazdırdığı yazıyı getirtip yırttı.
Böylece, barışıklık işinin bozulduğu ve harp haline girildiği bilindi.[126]

Benî Kurayza Yahudilerinin İleri Gelenlerinden Beşinin Ka’b b. Esed’e İtiraz ve Muhalefet Edişi

Ka’b b. Esed, Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden beşini;
1. Zebir b. Bata,
2. Nebbaş B. Kays,
3. Gazzal b. Semev’el,
4. Ukbeb.Zeyd,
5. Ka’b b. Zeyd’i yanına çağırttı.
Onlara Huyey b. Ahtab’la yaptığı işi anlattı ve onun dönüp aralarına gireceğini ve başa gelecek her türlü felâkete birlikte uğramaya yemin ettiğini söyledi.
Zebir b. Bata:
“Sen öldürülürken Huyey b. Ahtab’ın seninle birlikte öldürülmesi senin neyine gerek, ne işine yarar ki?” dedi.
Ka’b b. Esed sustu.
Ötekiler de:
“Biz senin bu yoldaki görüşünü beğenmiyor ve benimsemiyoruz, ona karşıyız!” dediler.
Ka’b b. Esed yaptığı işe pişman oldu.[127]

Huyey b. Ahtab’ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya ve Amr b. Su’dâ’nın İse Onları
Uyarmaya Çalışması

Huyey b. Ahtab Ka’b b. Esed’in yanından ayrılıp Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinin yanı­na gitti.
Onlar Ka’b b. Esed’in konağının çevresinde bulunuyorlardı, durumu onlara haber verdi.
Zebir b. Bata:
“Eyvah! Yahudiler mahvoldu! Kureyşîler ve Gatafanlar bizi yurdumuzun ortasında, mallarımızın ve çocuklarımızın içinde bırakır, memleketlerine dönüp giderler! Bizde ise Muhammed’e karşı kendimizi savunabilecek güç yoktur!
Zaten, aklını kullanarak gecelemiş bir Yahudi görülmemiştir!
Artık, Yesrib (Medine)’de Yahudilik hiçbir zaman tutun amaya çaktır” dedi.[128]
Amr b. Su’dâ da, güzel bir konuşma yaptı. Benî Kurayzalara Peygamberimiz Aleyhisselamla yap­mış oldukları yardımlaşma ahid ve mîsakını hatırlattı. En sonunda:
“Eğer ona yardım etmeye çekseniz, bari kendisini düşmanlarıyla başbaşa bırakın, birde siz onunla çarpışmaya kalkmayın![129] Doğrusu, ben Muhammed’e hiçbirzaman gadrve hıyanet edemem!” dedi ve Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselama yaptıkları hıyanete katılmaktan kaçındı.[130]
Huyey b. Ahtab:
“Yazıklar olsun size ey Benî Kurayza! Siz beni bir dinleyin!
Hiç şüphesiz, Allah şu adamdan ve ashabından uzaktır! Onların bugünlerde yok edilmeleri için bütün hazırlıklar yapılmıştır.
Siz de onların üzerine yürüyün! Toplanıp gelmiş olan şu kavimler tarafından yapılacak çarpışmada yerinizi ve onlardan hakkınızı alın!
Eğer siz böyle yapmayacak olursanız, Kureyşîlerin ve diğerlerinin Muhammed’le ashabının işlerini bitirdikten sonra sizin üzerinize yönelip yürümelerinden korkarım!
Ben size içlerinde liderleri de bulunmak üzere onbeş bine yakın Arap ordularını getirmiş bulunuyo­rum!” dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
“Yazıklar olsun sana ey Huyey!
Eğer biz Muhammed’le yapmış olduğumuz muahedeyi bozar, aramızdaki dostluk münasebetlerini kesip atarsak, Muhammed ve ashabının evvelce olduğu gibi müşrikleri yenip bizim üzerimize de yürümesinden korkarız!
O zaman bize ne biryardım eden, ne de işimize bakan bir kavim bulunur!
Ey Huyey! Müslümanlardan bize gelecek zarardan sen zararianmazsın, kaçar, kendini kurtarırsın!
Sen bize iyilik edeceksen, Muhammed’le aramızdaki ahidde durmayı bize emirve tavsiye etmelisin!
Eğer böyle olması hayırlı ise, bu senin için de hayırlı olur.
Eğer aksi olursa, senin yüzünden kavminin ve ev halkının başına getirdiğin uğursuzluk gibi, bize de uğursuzluk gelir çatar!” dediler.
Huyey b. Ahtab:
“Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah’a yemin ederim ki; müşrikler Muhammed ve ashabına yenilirlerse-ki, bunu onların yapabileceklerini hiç sanmam-size gelir, kalenize girerim. Sizin yanınızda bulunurum. Sizin başınıza gelecek felâkete ben de uğramaya razıyım!” dedi.
Benî Kurayza Yahudileri, bu hususta Huyey b. Ahtab’dan en kuvvetli yeminlerle söz aldılar ve:
“Eğer sen bir iş yapacaksan, senin yapacağın iş; müşrikleri getir, aramızdaki ahdi yenile!
Onların süvarilerinden ve eşrafından yetmiş kişiyi kalemize getir, koy! Onlar bizim kalemizde bulun­sunlar.
O zaman biz de Muhammed’e karşı hazırlanalım, onların arkalarından, üzerlerine yürüyelim!” dedil­er.
Bunun üzerine, Huyey b. Ahtab müşriklerin yanına gitti.
Müşriklerin eşraf ve süvarilerinden Benî Kurayzalara yetmiş kişi gönderilmek ve onların kalelerinde yanlarında bulunmak şartıyla Benî Kurayzalar adına müşriklerle anlaşma yaptı.
Bu anlaşmaya göre:
Benî Kurayza Yahudileri, çarpışma sona erinceye kadar, belli günlerde, on gece, müşriklerin
yanında Peygamberimiz Aleyhisselam ve ashabına karşı çarpışacaklardı.
Müşrikler için silah tedarik edecek ve toplayacaklardı.
Pazarları, müşrik ordularının bulundukları yerlere nakledeceklerdi.[131]

Benî Kurayza Yahudilerinin Ebu Süfyan’a Elçi Göndermeleri

Benî Kurayza Yahudileri, Ebu Süfyan’a, yanında Uyeyne b. Hısn’ın bulunduğu sırada elçi gönder­mişler;
“Siz sebat ediniz! Biz Müslümanlara arkalarından saldıracağız, onların köklerini kazıyacağız!” demişlerdi.[132]

Benî Kurayza Yahudilerinin Tutum ve Davranışlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Haber
Verilişi

Peygamberimiz Aleyhisselalmın, deri çadırının içinde Hz. Ebu Bekir’le oturduğu, Müslümanların hendek üzerinde nöbet tuttukları, süvarilerden ikisinin de hendeğin iki yanı arasında dolaşıp durduğu sırada, Hz. Ömer gelerek:
“Yâ Rasûlallah! Bana erişen habere göre, Benî Kurayza Yahudileri muahedeyi bozmuşlar ve harbe girmişler!” dedi.
Bu haber Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde ağır tesir yaptı.[133]
“Hasbunallâh ve ni’mel vekfl=Allah bize yeter! O ne güzel Vekfl’dir” dedi.[134]

Zübeyr b. Avvam’ın Tecessüs İçin Görevlendirilişi

Cabirb. Abdullah derki:
“Hendek günü, iş ağırlaşınca, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu?’ diye sordu.[135]
Zübeyr b. Avvam:
‘Ben gider, öğrenir gelirim!’ dedi.[136]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.
Yine, işler ağırlaşıp kötüleşince, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışlarını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu?’ diye sordu.[137]
Zübeyr b. Avvam:
‘Ben gider, öğrenir gelirim!’ dedi.[138]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.
Yine, işler ağırlaşıp kötül eşince, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bize Benî Kurayzanın tutum ve davranışını öğrenip gelebilecek bir adam yok mu?’ diye sordu.[139]
Zübeyr b. Avvam:
‘Ben gider, öğrenir gelirim!’ dedi.[140]
Gitti, onların tutum ve davranışlarını öğrenip geldi.[141]
‘Yâ Rasûlallah! Onların kalelerini onarmakta, yollarında harp talim ve manevraları yi a alıştırıl makta olduklarını, hayvanlarını derleyip toparladıklarını gördüm!’ dedi.[142]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr’dir!1 buyurdu.”[143]
Benî Kurayza Yahudilerinin tutum ve davranışlarını gözetlemekve öğrenmek üzere Peygamberimiz Aleyhisselamın gönderdiği kişilerin ilki Zübeyr b. Avvam’di. [144]

Havvat b. Cübeyr’in Benî Kurayza Yahudilerine Elçi Olarak Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Benî Kurayza Yahudilerini sulha ve barışıklığa davet etmek üzere, Havvat b. Cübeyr’i gönderdi.
Benî Kurayza Yahudileri:
“Bizim halimiz iki kanatlı, kollu bir adama benzer ki, kanatlarından, kollarından birisi kesilmiş [yani Benî Nadîr Yahudileri Medine’den sürülmüş], diğeri bırakılmıştır!” dediler, barışa yanaşmadılar.[145]

Benî Kurayza Yahudilerine Bir Heyet Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam;
1. Evs kabilesinin lideri Sa’d b. Muaz b. Numan’ı,
2. Hazrec kabilesinin lideri Sâide oğullarından Sa’d b. Ubâde’yi,
3. Hazrecîlerden Haris oğullarının kardeşi Abdullah b. Revâhayı,
4. Amr b. Avf oğullarının kardeşi Havvat b. Cübeyr’i Benî Kurayza Yahudilerine gönderdi. Gönderirken, kendilerine:
“Gidiniz, bakınız! O kavimden bize erişen haber gerçek midir, değil midir?
Eğer gerçekse, onu bana halkın anlayamayacağı biçimde kapalı bir dil kullanarak bildirirsiniz, ben onu anlarım.
Açıkça söyleyip de halkın kalblerine korku ve zaaf düşürmeyiniz, kollarını kırmayınız!
Şayet onlar aramızdaki muahedeye sadık ve bağlı bulunuyorlarsa, bunu halka açıklayabilirsiniz!” buyurdu.
Elçiler Benî Kurayza Yahudilerinin yurtlarına gittiler; onları işittiklerinden de kötü durum ve tutumda buldular.[146]
Elçi heyeti, işler karışıp harbe dönüşmeden önce eski hallerine dönmeleri ve Huyey b. Ahtab’ın sözünü dinlememeleri için, onlara Allah ve aradaki antlaşmalar üzerine ant verdiler.
Fakat, Ka’b b. Esed:
“Biz hiçbir zaman o barışıklık haline dönmeyeceğiz! Ben o barışıklığı şu ayağımın sandalının orta parmak arasına geçen tasması gibi koparıp atmış bulunuyorum!” dedi.[147]
Elçiler, onları bozdukları muahedeyi yenilemeye davet ettiler.[148]
Benî Kurayza Yahudileri:
“Siz BenîNadîrYahudilerini Medine’den sürüp çıkarmakla bizim kanadımızı kırdınız![149]
Resûlullah da kim oluyormuş? Muhammed’le aramızda ne ahid vardır, ne de akid!” dediler.
Bunun üzerine, Sa’d b. Muaz, onlara ağır sözler söyledi.
Kendisi, celalli bir zâttı.
Sa’d b. Ubâde, Sa’d b. Muaz’a:
“Bırak onlarla sövüşmeyi! Bizimle onlar arasındaki iş, sövüşmekten daha büyükve önemlidir!” dedi.
Sa’d b. Muaz, Sa’d b. Ubâde ve arkadaşları, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndüler. Selam verdikten sonra, kısaca:
‘AdaI ve Kare!’ dediler.
Bununla, Benî Kurayza Yahudilerinin tutum ve davranışlarını Adal ve Kare kabilelerinin irtikap ettik­leri gaddarlık ve vefasızlığa benzetmek istediler. [150]
Benî Kurayza Yahudilerinden son haber geldiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, elbisesine bürünüp yatmış* uzunca bir müddet öylece kalmıştı.
Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın böyle yatıp kaldığını görünce, Benî Kurayza Yahudilerinden hayır gelmeyeceğini anlamışlardı.
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam, yattığı yerden başını kaldırıp: [151]
“Allahuekber! Ey Müslümanlar cemaati! Sevininiz!” buyurdu.[152]

Benî Kurayza Yahudilerinin Medine’ye Baskın Yapmak Üzere Kureyşîlerle Gatafanlardan Biner
Kişi İstemeleri

Benî Kurayza Yahudilerinin Huyey b. Ahtab’ı müşriklere göndererek Medine’ye geceleyin baskın yapmak üzere Kureyşflerle Gatafanlardan biner kişi istedikleri haberi alınınca, bela büsbütün büyümüştü.[153]

Seleme b. Eslem ile Zeyd b. Hârise’nin Medine Muhafızlığına Tayin Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, herhangi bir saldırıya karşı Medine’yi korumak üzere, Seleme b. Eslem’i 200, Zeyd b. Hârise’yi de 300 kişilik bir kuvvetle Medine’de görevlendirdi.
Bunların yanlarında da, Müslüman süvarilerinden bazıları bulunuyordu. Bu muhafızlar Medine’yi bekleyecekler ve yüksek sesle tekbir getirerek Medine sokaklarında devriye gezeceklerdi. [154]
Benî Kurayza Yahudilerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, geniş bir nefies alın­makta idi.
Hz. Ebu Bekir:
“Medine’de çoluk çocuklarımız hakkında Benî Kurayza Yahudilerinden duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafan ordularından duyduğumuz korkudan daha fazla idi.
Zaman zaman, Sel’ dağının tepesine çıkıp Medine evlerine bakar, onları sükûnet ve esenlik içinde gördükçe, Allah’a hamd ve şükr ederdim!” demiştir. [155]
Sel1 dağının cenub göğsündeki bir kaya üzerine eski Kûfî yazısıyla Hz. Ömer tarafından yazıldığı anlaşılan bir yazıda da:
“Ömer ve Ebu Bekir, akşam ve sabah, harbin her türlü mihnet ve meşakkatlerinden şikâyetlerini Allah’a arzederier.
Allah, Ömer’in duasını kabul etsin!
Allah, Ömer hakkında mağfiretle muamele buyursun!” denilmektedir.[156]
Bundan, Hz. Ömer’in de, Hz. Ebu Bekir gibi, endişesini gidermek için Medine’yi tarassut etmekten geri durmadığı anlaşılmaktadır.[157]

Havvat b. Cübeyr’in Başına Gelenler

Havvat b. Cübeyr der ki:
“Hendekte kuşatılmış bulunduğumuz bir sırada, Resûlullah Aleyhisselam beni çağırdı ve:
‘Benî Kurayzalara git de, bak, gör: Onlar, bir gece baskını yapmaya mı hazırlanıyorlar? Yoksa bir yerden, bir gedikten içeri sızmaya mı çalışıyorlar? Bana haberini getir!1 buyurdu.
Güneş batacağı sırada, Resûlullah Aleyhisselamın yanından ayrıldım.
Sel1 dağından aşağı doğru indim. Güneş batınca, akşam namazını kıldıktan sonra, hareket ettim. Ratic’i tuttum.
Sonra Abduleşhellerin, sonra Zührelerin mahallelerine, daha sonra da Buas mevkiine eriştim.
Benî Kurayzalara yaklaştığım zaman, kendi kendime ‘Onlardan gizlenmeliyim1 dedim, gizlendim.
Bir müddet kaleleri gözetledim.
Sonra beni uyku bürümüş, uyuyakalmışım!
Ben uyurken ve haberim yokken, bir adamın beni yüklendiğini, omuzlayıp yürüyüverdiğini görünce, korktum.
Anladım ki, bu adam, BenîKurayza casuslarındandır.
O zaman, Resûlullah Aleyhisselamdan son derece utandım.
Çünkü, onun korkulu yerlerde, sınır kapılarında çok dikkatli, uyanık ve tetikte bulunmaklığım hususunda bana yapmış olduğu tenbih ve tavsiyelerine göre davranmayı ihmal etmiş bulunuyordum.
Adam beni alelacele kalelerinin önüne kadar götürdü. Kendisi Yahudice konuşuyordu.
Adamın:
‘Boğazlanıp ölüsü kürü ara kuşlara sunulacak besili bir davarla müjdelerim sizi!’ dediğini anladım.
Benî Kurayza Yahudilerinden hiçbirinin hiçbir zaman bellerinde baltaları bulunmadıkça bir yere gitmediklerini hatırladım.
Ellerimi yavaşça uzatıp, adamın belinden baltasını sezdirmeden aldım.
Adam kale üzerindekilerle konuşmakla meşgul iken, balta ile birden vurup adamın ciğerini söktüm, çıkardım!
Adamın:
‘Canavar!’ diye bağırmasıyla sesinin kesilmesi bir oldu!
Yahudiler kulelerinde hurma yaprak ve dallarını yakarak ortalığı aydınlattılar.
Adam ölü olarak yere düşmüştü.
Ben de hemen oradan uzaklaştım. Dahasını bilmiyorum.
Gelmiş olduğum yoluma yönelerek izim sıra geri döndüm.
Cebrail Aleyhisselam Resûlullah Aleyhisselama gelip bunu haber verince, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Havvat! Muzaffer ve muvaffak oldun!’ buyurmuş, sonra da ashabının yanına çıkarak, onlara:
‘Havvat’ın başından şöyle şöyle işler geçti!’ diyerek bütün olup bitenleri birer birer haber vermiş.
Ashabıyla oturduğu ve onların birbirleriyle konuştukları bir sırada, Resûlullah Aleyhisselamın yanı­na vardım.
Resûlullah Aleyhisselam, beni görünce:
‘Kurtulduğun, yüzünden belli!’ buyurdu.
‘Senin yüzünden de belli yâ Rasûlallah!’ dedim.
‘Başından geçenleri haber ver!’ buyurdu.
Ben de kendisine birer birer haberverdim.
Peygamber Aleyhisselam:
‘Cebrail de bana bunları böylece haber vermişti’ buyurdu.
Orada bulunanlar da:
‘Resûlullah Aleyhisselam bize bunlan böylece söylemişti1 dediler.”[158]

Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays ve Arkadaşlarının Medine’nin İçine Kadar Sokulmaları

Abdullah b. Ebu Bekir b. Haram’ın bildirdiğine göre; Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden Nebbaş b. Kays, bir gece yanında Yahudilerin azılılarından ve azgınlarından on kişi olduğu halde, “Belki Müslümanlardan bazılarını ansızın avlamaya muvaffak oluruz!” diyerek kalelerinden çıkıp Medine’ye yönelmişler, Bakîu’l-Garkad’a erişmişlerdi.
Seleme b. Eslem’in arkadaşlarından bazılarıyla karşılaştılar ve birbirlerini oka tuttular.
Yahudiler dayanamadılar, bozuldular, dağıldılar ve geri çekildiler.
Seleme b. Eşlem, Benî Harise mahallesinde arkalarından yetişti. Arkadaşlarıyla birlikte, onları kalelerine kadar takip ettiler.
Benî Kurayzaların kalelerinin çevresinde dolaşmaya başlayınca, Yahudiler korktular. Kulelerinde ateşler, ışıklar yaktılar ve:
“Geceleyin belaya uğradık!” demeye başladılar.
Müslümanlar, Benî Kurayza Yahudilerine ait Kama kuyusunu ve kuyunun üzerindeki iki kuleyi yık­tılar.
Benî Kurayza Yahudileri, kalelerinden dışarı çıkmak kudret ve cesaretini kendilerinde bulamadılar, şiddetli bir korkuya tutuldular.[159]

Hendekte Toplanan İslâm Ordusundaki Mü’min ve Münafıkların Müşrik Orduları Karşısındaki
Tutum ve Davranışları

Kur’ân-ı Kerîm’in bu husustaki açıklatması şöyledir:
“Vaktâ ki onlar (müşrik orduları) hem üstünüzden (Medine’nin doğusundan), hem altınızdan (Medine’nin batısından) size gelmişlerdi.
O zaman, gözler çukurlarından fırlamış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı.
Sizler Allah’a karşı türlü zanlarda bulunuyordunuz.
İşte orada mü’minler de sıkı bir imtihana çekilmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı. (Mü’min münafıktan ayırt edilmiş, belli olmuştu).
O zaman, münafıklarla kalblerinde hastalık (itikad zayıflığı, şüphecilik) bulunanlar:
‘Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşeyva’d etmemiştir!’ diyorlardı.”[160]
Medine’yi üst tarafından vuracak olan düşman Benî Kurayza Yahudileri; alt tarafından vuracak olan düşmanlar da Ebu Süfyan’ın kumandası altındaki Kureyş, Ehâbiş, Kinane, Gatafan, Esed ve Süleymlerden oluşan ordulardı.[161]
Benî Kurayza Yahudilerinin müşriklere yardım ettikleri, Kufân-ı Kerîm’de “Ehl-i Kitabdan, onlara müzaheret ve yardımda bulunanlar” (Ahzab: 26) denilerek açıklanmıştır. [162]
Bu müzaheret, Benî Kurayza Yahudilerinin Kureyş müşriki eriyle yaptıkları muahedede belirlen­mişti.[163]
Hendekte toplanan İslâm ordusunu oluşturanların hepsi, Allah’ın ve Resûlünün buyruklarına sım­sıkı bağlanmış, Allah yolunda her güçlüğe seve seve göğüs germe olgunluğuna ermiş kişiler değillerdi.
Kur’ârvı Kerîm’de de açıklanmış olduğu üzere, Müslümanlar arasında münafıklar ile iman ve iradeleri zayıf birtakım insanlar da bulunuyordu.
Bunun için, müşrik ordularının çokluğu ve güçlülüğü, Müslümanlar arasındaki münafıklarla zayıf iradeli, zayıf imanlı olanların gözlerini korkutmuş, yüreklerini titretin işti. [164]
Münafıklarla kalbleri hastalıklı olanlar:
“Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va’d etmemiştir! Muhammed bize Fars ve Rum diyarının fietholunacağını va’d ediyor! Halbuki biz şurada, düşmanlar tarafından kuşatılmış bulunuyor ve hiçbirimiz, abdest bozmak için bile, korkudan dışarı çıkamıyoruz!” diyorlardı.
Münafıklardan birisi de, ashabdan birisine:
“Ey filan! Resûlullah, Kayser öldükten sonra, yerine Kayser gelmeyecektir. Kisrâ öldükten sonra da, yerine Kisrâ gelmeyecektir. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bunların hazineleri de muhakkak Allah yolunda harcanacaktır!’ diyormuş!
Hiçbirimiz korkudan abdest bozmaya bile çıkamıyoruz!
Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va’d etmiyor!” demişti.
Sahabi:
“Sen yalan söylüyorsun! Ben seni Resûlullaha haber vereceğim” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelmiş ve münafikın sözünü Peygamberimiz Aleyhisselarma bildirmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam o münafıkı çağırtıp ona:
“Sen böyle mi söyledin?” diye sorunca, münafık:
“Yâ Rasûlallah! Bana iftira ediliyor! Ben böyle birşey söylemedim! Şu ağzımdan hiçbir zaman böyle birşey çıkmamıştır!” diyerek inkâr etmişti. [165]
Münafıklar, İslâm ordugâhından birtarafa savuşup gitmek yo I unu tuttu ki an gibi, kendi kabilelerinden veya başka kabilelerden olup hendekte savaşacak olanları da türlü türlü fitne ve fesatlarla ayartmaya, dağıtmaya çalıştılar.
Kur’ârvı Kerîm’de açıklandığına göre,[166] onlardan birtakımları:
“Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin için, burada durmak imkânı yok! Hemen dönüp gidiniz!” demişler­di.
Münafıklardan birtakımı da:
“Evlerimiz açık kalmıştır!” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istiyordu.
Halbuki, onların evleri açık değildi. Onlar kaçmaktan başka birşey düşünmüyorlardı. [167]
Nitekim, Harise oğulları kabilesinden Evs b. Kayzî, Peygamberimiz Aleyhisselama gelerek:
“Yâ Rasûlallah! Evlerimiz düşmana açık bir durumdadır. Medine dışındadır. Bize izin ver de, dönüp evlerimize gidelim!” demişti.[168]
Harise oğulları da:
“Evlerimiz açıktır. Evlerimize hırsızların girmesinden korkuyoruz! [169]
Yâ Rasûlallah! Ensar evlerinden hiçbiri, bizim evlerimiz gibi değildir. Gatafan ordusuyla bizim aramızda, onların şerrini bizden giderecek kimse yoktur.
İzin ver de, evlerimize dönelim, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruyalım!” demişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onların dönüp gitmelerine izin vermişti.
Sa’d b. Muaz, Harise oğullarının dönmek için hazırlandıklarını haber alınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
“Yâ Rasûlallah! İzin verme bunlara! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğrasak, daralsak, onlar hep böyle yaparlar!” dedikten sonra, Harise oğullarının yanına vardı.
“Biz sizden temelli böyle hareketler mi göreceğiz?! Biz ne zaman bir musibete uğrasak, daralsak, siz hep böyle yapar durursunuz” diyerek onlara çıkıştı.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam onların dileklerini kabulden vazgeçti.[170]
Münafıkların ne samimiyetleri, ne de İslârmiyete bağlılıkları vardı.
Kur’ân-ı Kerîm’de açıklandığına göre:
“Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine girilmiş olup da İslârmiyetten şirke dönmeleri müşrikler tarafından istenilmiş olsaydı, muhakkak ki onlar bu isteği yerine getirmekte fazla gecikmezlerdi!
Halbuki, onlar düşmana arka çevirmeyecekleri hakkında daha önce Allah’a kesin söz vermiş de bulunuyorlardı.
Allah’a verilen sözden dolayı sorumluluk vardır.”[171]
Gerçekten de, Harise oğulları, Selime oğullarıyla birlikte, Uhud savaşından da kaçmak istemişler, fakat bundan vazgeçmişler, bir daha böyle bir harekette bulunmamaya yemin etmişlerdi.[172]
Bu iki kabileyi hendekte, ancak Allah, rahmetiyle tutmuştu.[173]
Hendek savaşında gerçek mü’minlerin tutum ve davranışlarına gelince, yine Kur’ân-ı Kerîm’de açık­landığına göre:
“Mü’minler, orduları gördükleri zaman, İşte, bu, Allah’ın ve Resûlünün bize va’d ettiği şeydir! Allah ve Peygamberi doğru söylemiştir!’ dediler.
Bu, onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmaktan başka birşey yapmadı.
Mü’minler içinde, Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler vardır ki, onların kimi adadığını ödedi (şehit oldu), kimi de bunu (yerine getirmeyi) bekliyor.
Onlar, hiçbir suretle, ahidlerini değiştimnediler!”[174]
Yüce Allah’ın mü’minlere olan imtihanının, va’d’inin ne olduğu da, Kufân-ı Kerîm’de şöyle açıklan­mıştır:
“Ey mü’minler! Yoksa siz sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennete girivere­ceğinizi mi sandınız?
Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar gelip çattı ve öyle belalarla sarsılmışlardı ki, hatta peygam­beri, maiyyetindeki mü’minlerle birlikte Allah’ın yardımı ne zaman yetişecek?’ diyordu.
Gözünüzü açın, iyi bilin ki; Allah’ın yardımı muhakkak yakındır!”[175]
Bunun içindir ki, hendekte düşman ordularıyla sarıldıklarını görmeleri, mü’minlerin ancak Allah’a olan imanlarını, yani Allah’ın rmü’rminlene yardım edeceği hususundaki va’dine inançlarını, her türlü ibtilâya sarsılmadan göğüs germe azimlerini, Allah’ın takdirine teslimiyetlerini arttırmıştı. [176]
Münafıklar Medine’yi saran orduların Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabını ortadan kaldırıvere-ceklerini zanneder ve hatta umarlarken, mü’minler Allah’ın kendilerine yardım edeceği ve İslâmiyeti bütün dinlere üstün kılacağı va’dinin er geç gerçekleşeceği inancını taşıyor ve bu inançlarıyla da ağır bir imtihanda münafıklardan ve zayıf imanlılardan ayrılmış bulunuyorlardı.[177]

Benî Kurayza Yahudilerinin İkinci Baskın Denemesi ve Hz. Safiyye’nin Kahramanlığı

Peygamberimiz Aleyhisselaımin halası ve Zübeyr b. Avvam’ın da annesi olan Hz. Safiyye, şair Hassan b. Sabit’in Fâri’deki köşkünde bulunuyordu.
Benî Kurayza Yahudilerinin ileri gelenlerinden Gazzal b. Semev’el’in kumandası altında on kişilik bir Yahudi birliği gelip köşkü oka tuttular ve içeriye girmeye çalıştılar.
İçlerinden birisi, köşkün kapısına kadar yaklaşıp içeri girmek istedi.[178]
Hz. Safiyye der ki:
“Hassan b. Sabit, köşkte bizim yanımızda idi. Bizimle birlikte kadınlar ve çocuklar da bulunuyordu.
Yahudilerden birisi, bulunduğumuz köşkün çevresinde dolaştı, bize doğru geldi.
Benî Kurayza Yahudileri bizimle harp halinde idiler. Resûlullah Aleyhisselamla aralarındaki mua­hedeyi bozmuşlardı. Hiç kimse, aramızdaki gerginliği gideremezdi.
Resûlullah Aleyhisselam ile ashabı, hendekte düşmanlarıyla uğraşıyordu. Düşmanlardan sıyrılıp, ayrılıp bize gelme gücüne ve imkânına sahip değillerdi. Bize ancak gelebilirlerse geleceklerdi.
Hassan b. Sabit’e:
‘Ey Hassan, şu Yahudi gördüğün gibi köşkü dolaşıp duruyor!
Vallahi, ben onun açık yerlerim izi öğrenip arkamızdaki Yahudilere kılavuzluk etmeyeceğinden emin değilim!
Düşmanla meşgul bulunan Resûlullah Aleyhisselam ile ashabının, bizden pek haberleri de olmaz!
Sen in de öldür şunu!1 dedim.
Hassan b. Sabit:
‘Allah seni yarlıgasın ey Abdulmuttalib’in kızı! Vallahi, sen de iyi bilirsin ki, ben bu işin adamı değil­im.[179]
Ben gücü dilinde olan kimselerdenim. Kılıç ve mızrak erlerinden değilim.[180]
Hayır! Vallahi dediğini yapamam! Eğer bende bunu yapabilecek cesaret ve kudret olsaydı, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte savaşa çıkardım’ dedi.[181]
Hassan bana böyle söyleyince ve onda bu işi başaracak güç göremeyince, başıma sıkıca bir tül­bent bağladıktan sonra elime bir sırık aldım, köşkten aşağı indim.[182]
Köşkün kapısını açtım. Adamın arkasından yavaşça vardım.[183] Sırıkla vurup başını parçaladım, işini bitirdim![184] Başını kestim.
Hassân’a:
‘Al şu başı da, aşağıdaki Yahudilere doğru fırlatıp at!’ dedim.
Hassan:
‘Bende bu güç ve cesaret nerde?’ dedi.
Bunun üzerine, Yahudinin başını alıp Yahudilere doğru attım.
Yahudiler
‘Bize Müslümanların ailelerini yanlarında adam bulundurmaksızın kimsesiz ve yalnız bıraktıkları haber verilmişti!’ diyerek dağılıp gittiler. [185]
‘Ey Hassan! Haydi, öldürdüğüm Yahudinin yanına in de, elbisesini soy, al!’ dedim.
Onun elbisesini soymaktan beni alıkoyan şey, kendisinin erkek oluşu idi.
Hassan:
‘Ey Abdulmuttalib’in kızı! Onun elbisesini soymaya benim ihtiyacım yok! Onun soykası bana gerek­mez!’ diyerek bu işi yapmaktan da kaçındı.”[186]

Müslüman Kadınlarını Tehdit Eden Necdan’ın Öldürülüşü

Râfi’ b. Hadic’in bildirdiğine göre; Hendek Savaşı sırasında, Benî Harise kalelerine yerleştirilen kadınlarla çocukların yanlarında kendilerini koruyabilecekleri silahları da yoktu.
Salebe b. Sa’d oğulları kabilesinden Necdan adındaki kişi, bir gün at üzerinde hisarın dibine kadar gelip, kadınlara:
“Yanıma inin! Sizin için hayırlı olur” demeye ve kılıcını oynatmaya başladı.
Resûlullah Aleyhisselamın ashabından bir topluluk, onu görünce, kuleye doğru koştular.
Harise oğullarından Züheyr b. Râfi1 adındaki zât da içlerinde idi.
Züheyr:
“Ey Necdan! Gel, çarpışalım!” dedi ve hemen üzerine saldırarak onu öldürdü.[187]

Münafıkların Hendekten Dağılmaları

Münafıkların evlerinin Medine dışında ve duvarlarının da alçak olup düşmana ve hırsıza açık bulun­duğunu bahane ederek hendekten dağıldıkları gecede, Peygamberim iz Aleyhisselamın yanında 300 kişiden başka kimse kalmamıştı.[188]

Müşriklerin Baskın İçin Fırsat Kollamaları

Müşrikler, Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabını hendekte kuşattıkları müddetçe, baskın yap­mak için her gece gözcüler salmaktan geri durmadılar. [189]
Peygamberimiz Aleyhisselam ile ashabı da, önce Allah’ın açıkladığı gibi, bu müddeti mihnet, meşakkat, düşmanlarının altlarından üstlerinden gelip baskın yapacakları endişesi içinde geçirdiler.[190]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Ferahlatıcı Müjdeler Verişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, halktaki sıkıntının günden güne arttığını ve büyüdüğünü gördükçe:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; karşılaştığınız sıkıntılar sizlerden muhakkak kaldırılacak, sizler feraha çıkarılacaksınız?
Beyt-i Atık olan Kabe’yi de korkusuzca tavaf etmemi ve Yüce Allah’ın Kabe anahtarlarını bana tes­lim etmesini umuyorum!
Muhakkak ki, Allah Kisrâyı ve Kayser’i yok edecek, onların hazineleri de Allah yolunda har­canacaktır!” buyurarak Müslümanları sevindirmekte idi.[191]

Hendeğin En Dar Yerinde Peygamberimiz Aleyhisselamın Yerine Sa’d b. Ebi Vakkas Tarafından
Nöbet Tutulup Beklenmesi

Hz. Aişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam hendekteki gediği, dar yeri beklemek için gidip geldiği sırada, soğuk ken­disini titretmiş, gelip ısınmak için yanıma sokulmak zorunda kalmıştı.
Biraz ısındıktan sonra, yine o gediği beklemeye gideceği sırada:
‘Ben düşmanların oradan başka bir yerden geçip gelebileceklerinden korkmuyorum. Keşke bu gece iyi bir adam olsa, benim yerime oraya beklese!’ buyurmuştu.
O sırada, bir silah ve demir âlet şıkırtısı işittim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Kim o?’ diye sordu.
‘Sa’db.Ebi Vakkas!’dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, ona:
‘Bu gediği sana havale ediyorum! Sen orayı bekle!’ buyurdu ve kendisi de uyumaya başladı. Uyurken, nefesinin çıkardığı hışıltısını işittim.”[192]

Ebu Süfyan Kumandasındaki Süvari Birliğinin Bozguna Uğratılışı

Hz. Ümmü Seleme der ki:
“Hendekte Resûlullah Aleyhisselamla birlikte bulundum. Orada ve bulunduğu her yerde, kendisin­den hiç ayrılmadım.
Resûlullah Aleyhisselam hendeği bizzat beklemekte idi. O sırada şiddetli bir soğuğa da tutulmuş­tuk.
Resûlullah Aleyhisselama bakıyordum. Resûlullah Aleyhisselam Allah’ın dilediği kadar namaz kıl­mak üzere namaza durmuştu. Sonra, gidip bir müddet hendeğe doğru baktı ve:
‘Şunlar herhalde müşriklerin süvarileridir, hendeği dolaşıyorlar! Onlara karşı koyacak kim var?’ buyurduğunu işittim.
Sonra:
‘Ey Abbâd b. Bişrl’ diye seslendi.
Abbâd:
‘Lebbeyk= Buyur!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, ona:
‘Yanında kimse var mı?1 diye sordu.
Abbâd b. Bişr
‘Evet! Ben ve ashabından bazıları senin çadırının çevresinde bulunuyoruz!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Arkadaşlarınla birlikte gidip hendek boyunca dolaş! Şu görünen süvariler herhalde düşman süvar-ilerindendir, sizin için dolaşıyorlar, gafletinizden yararlanarak ansızın baskın yapıp bazılarınızı öldürmeyi umuyorlar!’ buyurdu ve:
‘Ey Allah’ım! Onların serlerini, kötülüklerini bizden uzaklaştır! Onlara karşı bize yardım et ve bizi onlara galip kıl! Senden başka, bizi onlara galip kılacak yoktur!1 diyerek dua etti.
Abbâd b. Bişr, arkadaşlarıyla birlikte gitti.
O sırada, Ebu Süfyan, müşriklerin bir süvari birliğiyle hendeğin dar yerini dolaşıyordu.
Müslümanlar oraya yetiştiler, onları taşa ve oka tuttular. Ben de onlarla birlikte durdum, müşrik süvarilerine ok ve taş attık. Nihayet, attığımız ok ve taşlarla onları zayıflattık, yıprattık.
Onlar bozuldular, yerlerine dönmek zorunda kaldılar.
Resûlullah Aleyhisselamın yanına döndüğüm zaman, kendisini namazda buldum. Namazını bitirdikten sonra, durumu öğrenince, uykuya yattı ve nefesinin hışıltısını duydum.
Tan yeri ağarıncaya ve Bilal-i Habeşî sabah ezanını okuyuncaya kadar, kendisini uyandırmadım.
Resûlullah Aleyhisselam çadırından çıkıp Müslümanlara sabah namazını kıldırdı.
Allah Abbâd b. Bişr’e rahmet etsin!
O herzaman Resûlullah Aleyhisselamın çadırını beklemeye devam eden ashabdandı.”[193]

Halid b. Velid ve Amr b. Âs Kumandasındaki Süvari Birliklerinin Püskürtülüşü

Useyd b. Hudayr, arkadaşlarıyla birlikte hendeği beklemekte idi.
Amr b. Âs’ın kumandası altında keşif ve tecessüsle vazifeli yüz kadar müşrik süvarisi, hendeğin sıçrayınca geçilebilecek yerine kadar gelip dayanmışlardı.
Bunlar, Müslümanlara ansızın baskın yapmak istiyorlardı.
Useyd b. Hudayr, arkasında arkadaşları olduğu halde, onlara doğru ilerledi.
Onları taşa ve oka tutarak geri püskürttüler.
O gece savaşan Müslümanlar arasında bulunan Selman-ı Fârisî, Useyd b. Hudayr’a:
‘Bu yer hendeğin en dar tutulmuş olan yeridir. Biz zaten müşriklerin süvarilerinin buradan sıçrayıp geçmelerinden korkuyorduk!1 dedi.
Gerçekten de, halk orayı kazmakta işi aceleye getirmişler, gerektiği gibi geniş ve derin kaza-mam ı şiardı. Müslümanlar nöbet tutup orayı bekliyorlar, şiddetli bir soğuk ve açlık içinde kıvranıyorlardı.
Cabirb. Abdullah derki:
“Hendeği beklemekte olduğumuz sırada, müşrik süvarilerinin ansızın baskın yapmak için hendeğin dar bir yerini araştırıp oradan hücuma kalkmak istediklerini gördüm.
Bunu, Amr b. Âs ile Halid b. Velid idare ediyorlar, Müslümanların gaflet zamanlarını kolluyorlardı.
Biz Halid b. Velid’e yüz kişilik süvari birliğinin başında atını şaha kaldırıp süvarilerini geçirmek için hendeğin en dar bir yerini araştırdığı sırada rastlamıştık.
Onları hemen oka tuttuk ve geri püskürttük!”
Muhammed b. Mesleme de şöyle der:
“Halid b. Velid o gece yüz süvarinin başında geldi.
Onlar Akik vadisinden çıkıp geldiler, Mezad’da durakladılar.
Peygamber Aleyhisselamın çadırına yaklaştılar.
Peygamber Aleyhisselamın çadırını bekleyen ve o sırada ayakta durarak namaz kılmakta bulunan Abbâd b. Bişr’e hemen haber verdim.
Abbâd b. Bişrrükûa, sonra secdeye gitti.
Halid b. Velid yanında üç kişi olduğu halde geldi, dördüncüsü kendisi idi.
‘İşte Muhammed’in çadırı! Oka tutunuz’ dediklerini eşittim.
Çadıra ok atmaya başladılar.
Biz hendeğin bu kıyısında, onlar öbür kıyısında durup birbirimize oklar yağdırdık.
Biz arkadaşlarımızın yanına döndük, onlar da arkadaşlarının yanına döndüler.
Bizim aramızda da, onların arasında da, pek çok yaralananlar oldu.
Sonra, onlar hendek kıyılarını takip ederek gittiler, biz de onları takip ederek gittik.
Müslümanlar onların nöbet tutup gittikleri yere, ileri karakollarına kadar vardılar. Hangi karakola uğradıksa, orada bizimle çarpışmaya duran bir birlikle, direnen bir birlikle karşılaştık.
Ratic’e kadar vardık, dayandık.
Onlar orada uzunca bir müddet durakladılar.
Onlar Benî Kurayza Yahudilerinin gelmelerini bekliyorlar, Medine’ye ansızın bir baskın yapmak istiy­orlardı.
Seleme b. Eşlem b. Hureyş’in süvarilerinin Medine’de bulunduğunu ve Medine’yi beklemekte olduğunu biliyorduk.
O sırada, Seleme b. Eşlem Ratic’in arkasından geliverdi.
Halid b. Valid’in süvari birliğiyle karşılaşıp çarpıştılar ve birbirlerine karıştılar.
Bir koyun sağılacak kadar vakit geçmiş geçmemişti ki, Halid b. Velid’in süvarilerinin dönüp kaçtık­larını gördüm!
Seleme b. Eşlem, ardlarına düşüp onları çıkıp geldikleri yere kadar kovaladı.”
Halid b. Velid sabaha çıkınca, Kureyş müşrikleriyle Gatafanlar kendisini ziyaret ettiler ve:
‘Hendekte bulunanlara veya sana karşı koyanlara neler yaptın, söyle bakalım?’ dediler.
Halid b. Velid:
‘Ben bütün gece oturdum. Onlar birtakım süvariler gönderdiler, ne yapacaklar diye onları gözetled­im durdum!’ dedi.[194]

Kureyşîlerle Gatafan Süvarilerinin Müşterek Hücumlarının Tekrar Tekrar Püskürtülüşü

Hz. Ümmü Seleme der ki:
“Vallahi, ben geceleyin Peygamber Aleyhisselamın çadırında bulunuyordum. O da, uyuyordu.
O sırada, korku verici bir ses işittim:
Birisi:
‘Ey Allah’ın süvarileri!’ diyerek sesleniyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, Muhacirlerin parolalarını ‘Ey Allah süvarileri’ olarak tayin etmişti.
Resûlullah Aleyhisselam, onun sesinden hemen uyanıp çadırından dışan çıktı. Çadırının yanında ashabından bazıları bulunuyor ve çadırını bekliyorlardı.
Abbâd b. Bişr, onlar arasında idi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Halk ne haldedir?’ diye sordu.
Abbâd b. Bişr
‘Yâ Rasûlallah! Bu ses Ömer b. Hattab’ın sesidir! Bu gece, onun nöbeti ve sırasıdır. O ‘Ey Allah süvarileri!’ diyerek sesleniyor, halk da ona doğru sıçraşıyorlar. Kendisi Hüseyke nahiyesindedir’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam, Abbâd b. Bişr’e:
‘Git, gör! İnşaallah, yanıma döner, gördüklerini bana haber verirsin!’ buyurdu.
Çadırın kapısına dikilip, bütün konuşulanları dinledim.
Resûlullah Aleyhisselam ayaktaki duruşundan daha ayrılmamıştı ki, Abbâd b. Bişr geldi.
‘Yâ Rasûlallah! Bu, Amr b. Abd’dir, müşriklerin süvarilerine kumanda ediyor.
Kendisinin yanında da, Gatafan süvarilerinin başında Mes’ud b. Ruhayle vardır!
Müslümanlar onları oka ve taşa tutmaktadırlar!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam hemen çadırına girdi, zırh gömleğini ve miğferini giydi, atına bindi.
Yanında ashabı olduğu halde hareket etti, hendeğin o dar yerine, gediğe kadar gitti. Çok geçmeden geri döndü. Kendisi, sevinçli idi:
‘Allah onları yüz geri etti, içlerinden pek çokyaralananlar oldu!1 buyurdu. Sonra uykuya yattı ve hatta nefesinin hışıltısını işittim.
Korku verici bir ses daha işittim.
Resûlullah Aleyhisselam hemen uyandı.
‘Ey Abbâd b. Bişr!’ diye seslendi.
Abbâd b. Bişr
‘Lebbeyk=Buyur!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bir bak, nedir bu ses?1 buyurdu.
Abbâd b. Bişr gitti ve sonra dönüp geldi ve:
‘Bu, Dırâr b. Hattab’dır! Kureyş süvarilerine kumanda ediyor! Gatafan süvarilerinin başında da Uyeyne b. Hısn vardır! Müslümanlar onları taşa ve oka tutuyorlar!1 dedi.
Resûlullah Aleyhisselam tekrar zırhını giydi ve atına bindi. Ashabıyla birlikte hendeğin darve gedik yerine gitti.
Seher vaktine kadar, yanımıza gelemedi.
Seher vakti dönüp gelince:
‘Düşmanlar sinmiş olarak geri döndüler. İçlerinde pek çok yaralananlar oldu!’ buyurdu.
Sonra, ashabına sabah namazını kıldırıp oturdu.
Ben Resûlullah Aleyhisselamın yanında, içinde çarpışmalar ve korkular bulunan Müreysi’, Hayber, Mekke’nin fethi, Huneyn gibi birçok gazalarda ve Hudeybiye’de de bulunmuşumdur.
Bizim katımızda, bunların hiçbiri, Resûlullah Aleyhisselam için, Hendekten daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştır.
Benî Kurayza Yahudilerinin çoluk çocuklarımıza baskın yapmayacaklarından emin değildik.
Medine sabahlara kadar bekleniyordu.
Orada korkudan sabahlara kadar Müslümanların getirdikleri tekbir sesleri işitiliyordu.”[195]

Müşriklerden Her Gün Birisinin Kumandasında Süvarilerin Hücuma Getirilişi

Müşrikler aralarında nöbet ve sıra ile hücuma geçiyorlardı. Bir gün Ebu Süfyan b. Harb adamlarıyla birlikte hücuma kalkıyor, Bir gün Hübeyre b. Ebu Vehb,
Bir gün İkrime b. Ebu Cehil,
Bir gün Dırâr b. Hattab,[196]
Bir gün Halid b. Velid,
Bir gün de Amr b. Âs… hücumu idare ediyordu.[197]
Bunlar, süvarilerini Mezad ile Ratic arasında gâh dağıtıyorlar, gâh toplayıp hücuma geçiyorlar ve böyle yapmaktan geri durmuyorlardı[198]

Hücumların Sıklaştırılışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Çadırının Oka Tutuluşu

Bela, ibtila büyütmüş, herkesi büyük bir korku bürümüştü.
Müşriklerin Hıbban b. Arika, Ebu Üsâmetü’l-Cüşemî gibi ünlü, ve bunlardan başka, bilinmeyen daha birçok Arap okçuları da yanlarında gelmiş bulunuyordu.
Bir gün, hep birden, Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırını nişan alarak okyağdırmaya başladılar.
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde zırh gömlekve başında da miğfer vardı. Kendisi ayakta dikiliyordu.[199]
Üç gün, gecenin geç saatlerine kadar, şiddetli çarpışmalar oldu.[200]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sahabileri, her yetişilecek yere yetişmeye çalışmakta idiler.[201]

Çarpışmaktan İkindi Namazını Kılmaya İmkân ve Fırsat Bulunamayışı

Müşrikler, bir gün, Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu yere olanca güçleriyle hücuma geçtil­er.
O gün ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de sahabilerinden hiçbiri, ikindi namazını kılmak fır­satını bulabildi.[202]
Fakat, Allah hendeği geçmek fırsatını müşriklere vermedi. Kahraman sahabiler yetişip yağdırdıkları oklar ve taşlarla onları geri püskürttüler. [203]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hendek günü, müşrikler hakkında:
“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp bizi orta (ikindi) namazından alıkoydularsa (üzdülerse), Allah da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun (kendilerine azab etsin)!” diyerek beddua etti, ilendi. [204]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Sa’d b. Habte’ye İltifatı ve Duası

Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm mücahidleri arasında Sa’d b. Habte’nin yaşının küçük olması­na rağmen müşriklerle şiddetle savaştığını görünce, onu yanına çağırdı ve: “Sen kimsin ey genç?” diye sordu. Sa’d:
“Sa’d b.Habte’yim!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah seni mesut ve bahtiyar kılsın!” diyerek dua etti ve: “Yaklaş yanıma!” buyurdu. Sa’d b. Habte yaklaşınca, Peygamberimiz Aleyhisselam onun başını sığadı.[205]

Sa’d b. Muaz’ın Kolundan Okla Vuruluşu

Hz. Aişe der ki:
“Hendek savaşı günü, savaşan halkın ardından gittim.
Arkamdan bir ses geldiğini işittim. Dönüp bakınca, Sa’d b. Muaz ile kardeşinin oğlu Harise b. Evs’i gördüm.
Ben olduğum yere çöktüm.
Sa’d b. Muaz’ın sırtında dar bir zırh gömlek vardı. Kendisinin kolları zırhtan dışarı çıkmıştı.
Sa’d b. Muaz halkın en iri yapılısı ve uzunu idi.
Kendisi:
‘Biraz bekle, çarpışmaya katıl Hamel!
Ölmek ne güzel, gelince ecel!’ recezini söylüyordu. [206]
Sa’d b. Muaz’ın elinde harbe (kısa mızrak) vardı, acele gidiyordu.
Annesi ona:
‘Ey oğulcağızım! Koş, Resûlullah Aleyhisselama kavuş! Geciktin vallahi!’ diyordu.
Sa’d’ın annesine:
‘Ey Sa’d’ın annesi! Ben Sa’d’ın zırh gömleğinin parmaklarına kadar vücudunu örtmesini arzu ederdim’ dedim.
Vallahi, Sa’d’ın açık kalan kollarından, okla vurulur diye korkmuştum. [207]
Sa’d’ın annesi:
‘Allah takdirini, hükmünü yerine getirir!’ dedi.[208]
Ben bir bahçeye varıp girdim.
Orada Müslümanlardan birkaç kişi bulunuyordu. İçlerinde, Ömer b. Hattab ile gözlerinden başka bir yeri görünmeyen miğferli bir zât da vardı.
Ömer, bana:
‘Sen ne diye geldin?! Vallahi, sen gerçekten çok cür’etli ve cesaretlisin! Sen bir felâkete uğramaya­cağından emin olabilir misin?’ diyerek çıkıştı.
O beni böyle kınadığı zaman, yer yarılıp yerin dibine geçmeyi isterdim.
Miğferli zât, miğferini yüzünden yukarı doğru kaldırdı. Meğer Talha b. Ubeydullah imiş!
Talha:
‘Ey Ömer! Allah senin iyiliğini versin! Sen bugün çok oldun! Doğru ve isabetli görüşlülük veya Yüce Allah’a doğru kaçış nerede kaldı?!’ dedi.[209]
Nihayet, Sa’d b. Muaz açık kolundan bir okla vurulmuş, kolunun damarı kesilmişti.[210]
Bu, koldaki ‘ekhal’ dedikleri orta damardı ve hayat daman idi.”[211]
Böyle kol damarı kesilen kimsenin kanı durmadan akacağı için, ölümden kurtulması mümkün değil­di.[212]
Sa’d b. Muaz’ı kolundan okla vuran, Kureyş müşriklerinden Hıbban b. Kays b. Arika idi. [213]
Ebu Üsâmetü’l-Cüşemî’nin vurduğu da rivayet edilir.[214]
Hıbban oku Sa’d b. Muaz’a atarken:
‘Al benden! Benim Arika’nın oğlu olduğumu bil!’ demişti.
Sa’d b. Muaz, kolundan vurulunca, ona:
‘Allah da Cehennemde senin yüzüne ter döktürsün!1 diyerek ilenmişti.[215]
Bu bedduayı Peygamberimiz Aleyhisselamın yaptığı da rivayet edilir.[216]

Sa’d b. Muaz’ın Yüce Allah’tan Dilekleri

Sa’d b. Muaz, yarasının ağır ve öldürücü olduğunu anlayınca:
“Ey Allah’ım! Eğer Kureyş müşriki eriyle herhangi bir çarpışma daha bıraktınsa, beni de o çarpış­mada bulunmak üzere sağ bırak!
Çünkü, Resûlüne işkence ve kötülük yapan, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran o Kureyş kavmiyle çarpışmayı özlediğim kadar, çarpışmak istediğim bir kavim daha yoktur.
Ey Allah’ım! Eğer bizimle onlar arasındaki çarpışma bu kadarla kalacaksa, aldığım yarayı benim için şehitliğe sebep kıl![217] Beni manevî huzuruna al![218]
Fakat, Benî Kurayza Yahudilerinin akıbetlerini, cezalandırılmalarını görüp gözüm aydın oluncaya ve sevininceye kadar da beni öldürme, yaşat![219]
Onların Sana, Senin Peygamberine ve Senin dostlarına olan düşmanlıklarının cezasını çektiklerini görmekle sevineyim!” diyerek dua etti.[220]
Sa’d b. Muaz dua eder etmez, kanı dindi, bir damla bile akmadı![221]

Müşriklerin Süvari Kumandanlarının Umumî Taarruz Keşifleri ve Denemeleri

Kureyş müşriki erinin namlı süvarilerinden:
Amr b. Abd,
İkrime b. Ebu Cehil,
Hübeyre b. Ebu Vehb,
-Nevfelb. Abdullah,
Dırâr b. Hattab, çarpışmak için giyinip kuşandılar, atlarına bindiler, Kinane oğullarına uğradılar ve:
“Ey Kinane oğulları! Çarpışmak için hazırlanın! Bugün, süvarilerin kimler ve nasıl olduklarını
öğreneceksiniz!” dediler.[222]
Düşman kumandanları, umumî taarruz için biraraya geldiler.
Sabahleyin, başlarında Ebu Süfyan olmak üzere, İkrime b. Ebu Cehil, Dırârb. Hattab, Halid b.Velid, Amr b. Âs, Hübeyre b. Ebu Vehb, Nevfel b. Abdullah, Amr b. Abd, Nevfel b. Muaviye ve daha birçokları, yanlarına Gatafan liderlerinden Uyeyneb. Hısn’ı, Mes’ud b. Ruhayle’yi, Haris b. Avf’ı, Süleymlerin lider­lerini, Benî Esedlerin lideri Tulayha b. Huveylid’i aldılar ve yerlerine de adamlar bıraktılar.
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabı üzerine bütün süvari birliklerinin bir uğurdan saldırıya geçe­bilecekleri dar bir yer araştırmak için hendek boyunca dolaşmaya başladılar.
Hendeğin en dar yerine, Müslümanların acele edip gereği gibi kazamadan dar bırakmış oldukları yere kadar geldiler. Oradan hücuma geçmeyi kararlaştırdılar.
Hendek, süvarilerin hiç de hoşlarına gitmedi.[223]
Müşriklerin askerleri de, kumandanlarının ardısıra, hendeğin kıyısına kadar geldiler. Hendekle karşılaşınca, onlar da durakladılar ve şaşırdılar
“Vallahi, bu, Arapların hiç yapmadığı, başvurmadığı bir harp hilesi, harp tedbiridir! Herhalde onun [Peygamberimiz Alayhisselamın demek isteniyor] yanındaki Farslı adam bunu onlara tavsiye etmiş olmalıdır!” dediler.[224]

Hendeğin Dar Yerinden Beş Müşrik Süvarisinin Sıçrayıp Geçişi

Müşriklerin kumandanları:
“Hendeğin şu dar yerinden kim atlayıp geçebilir?” diye birbirlerine sordular.
İkrime b. Ebu Cehil,
Nevfel b. Abdullah,
Dırârb. Hattab,
Hübeyre b. Ebu Vehb,
Amr b. Abd, atlayıp geçmeye hazırlandılar.[225]
Bunlar, hendekle Sel1 dağı arasındaki çorak ve sert yerde hendeğin dar gediğine doğru atlarını dört­nala kaldı rdılar.[226] Hendeğin o dar yerinden ati ayıp geçmeye muvaffak oldular.[227] Diğer müşrikler, geçemeyip hendeğin arkasında sıralandılar. Geçenler, Ebu Süfyan’a; “Sen ne için geçmiyorsun?” diye sordular. Ebu Süfyan:
“Siz geçtiniz. Eğer bize ihtiyacınız olursa, bizler de geçeriz!” dedi.[228] Müşriklerin geçtiğini görünce, Hz. Ali Müslümanlardan birkaç kişi ile acele gidip o gediği tuttu.[229]

Amr b. Abd’in Müslümanlara Meydan Okuması

Hendeği geçenlerden Amr b. Abd, Bedir savaşında ağırca yaralanmış olduğundan Uhud savaşın­da bulunamamıştı.
Kendisinin kim olduğu bilinsin diye bir alâmet takırımıştı.[230]
O zaman, kendisi doksan yaşında idi.[231]
Peygamberimiz Aleyhisselamdan ve Peygamberimiz Aleyhisselamın ashabından öcünü almadıkça, koku sürünmeyi kendisine yasaklamıştı.[232]
Arapların namlı kahramanlarından, yiğitlerindendi. [233]
Tepeden tımağa kadar demirlere, zırhlara bürünmüştü.[234]
Amr b. Abd, atının başını çekip:
“Benimle çarpışacak kim varsa, çıksın meydana!” diyerek seslendi.[235]
Müslümanlar, Amr b. Abd’in yaman bir adam olduğunu bildikleri için, başlarına kuş konmuş gibi, kımıldamadılar, susup kaldılar.[236]

Hz. Ali’nin Amr b. Abd’le Çarpışmak İçin Sabırsızlanması ve Çarpışması

Hz. Ali fırlayıp ayağa kalktı ve:
“Yâ NebiyyalIah! Ben çarpışayım onunla!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen otur! O, Amr’dır” buyurdu.
Amr b. Abd:
“Hani sizden öldürülünce Cennete gireceğini iddia ettiğiniz kimseler nerede kaldılar?! İçinizden meydana çıkıp benimle çarpışacak bir kimse yok mu?” diye tekrar seslendi.
Hz. Ali yine fırlayıp kalktı ve:
“Yâ Rasûlallah! Ben çarpışayım onunla!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen otur! O, Amr’dır!” buyurdu.
Amr b. Abd, üçüncü kez seslenerek kendisiyle çarpışacak er diledi ve:
“‘O toplulukta benimle çarpışacak er var mı?’ diye bağıra bağıra kısıldı gitti sesim!” diye başlayan dört beyitlik bir kıt’a söyledi.
Yine Hz. Ali fırlayıp ayağa kalktı ve:
“Ben çarpışayım onunla yâ Rasûlallah!” dedi.
Peygamberimiz Alayhisselam:
“O, Amr’dır!” buyurdu.
Hz. Ali:
“Amr olursa olsun!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’nin Amr’la çarpışmasına müsaade buyur-du.[237]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’nin Amr b. Abd’le çarpışmasına müsaade buyurunca, kendi kılıcını (Zülfikar’ı) ona verdi. Zırh gömleğini ona giydirdi. Sarığını da onun başına sardı.[238]
“Allah’ım! Ona yardımını ihsan et!” diyerek dua etti.[239]
Abdullah b. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek günü altı kişinin; Muhacirlerden Talha, Zübeyr, Ali ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile Ensardan Ebu Dücâne ve Haris b. Sımme’nin üzerine titreyip dur­duğunu bildirmiştir.[240]
Hz. Ali, Amr b. Abd’e:
“Acele etme! Ben sesine, davetine icabetle, aciz olmayarak geliyorum sana!
Her iyiniyet, basiret ve sadakat sahibi kişi, muhakkak düşmanına galebe çalmış ve necata ermiştir!
Ben de seni Zülfikar’ın bir darbesiyle devirip cenazeler ağıtçısı gibi başucuna dikileceğimi umuyo­rum!” diyerek Amr b. Abd’a doğru vardı.
Amr b. Abd, ona:
“Sen kimsin?” diye sordu.
Hz. Ali zırha bürünmüştü. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu.
“Ben Ali’yim!” dedi.
Amr b. Abd:
“Abdi Menafin oğlu Ali mi?” diye sordu.
Hz. Ali:
“Ben Ebu Talib’in oğlu Ali’yim!” dedi.
Amr b. Abd:
“Ey kardeşimin oğlu! Amcalarından, senden başka, daha yaşlı bir kimse yok mu? Ben senin kanını dökmek istemem! Çünkü, senin baban benim dostumdu” dedi.
Hz. Ali:
“Vallahi, ben senin kanını dökmek isterim!” dedi.
Bunun üzerine Amr b. Abd kızdı, kılıcını sıyırarak atını Hz. Ali’nin üzerine sürdü.
Kılıcının yalını ateş gibi parlıyordu.
Hz. Ali:
“Ben seninle nasıl çarpışabileyim? Ben yayayım, sen atının üzerindesin! Atından, yanıma in!” dedi.[241]
Amr b. Abd hemen atından yere atladı.
Atının sinirlerini kılıçla vurup kesti ve yüzüne de çarptıktan sonra, Hz. Ali’nin karşısına gelip dikildi. Hz. Ali ona:
“Ey Amr! Ben senin Kureyş’ten bir kimse ile karşılaştığında onun iki veya üç dileğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Allah’a söz verdiğini işittim, doğru mudur bu?” diye sordu.
Amr:
“Evet! Doğrudur!” dedi.
Hz. Ali:
“Öyleyse, ben seni Allah’a ve Resûlullaha imana ve İslâmiyeti kabule davet ediyorum!” dedi.[242]
Amr:
“Bu bana gerekmez!
Ey kardeşimin oğlu!
Geç bunu, benden böyle birşey isteme!” dedi.[243]
Hz. Ali:
“Öyleyse, bizimle çarpışmayı bırak!
Yurduna dön, git!
Eğer Muhammed Aleyhisselamın işi yoluna girip kendisi düşmanlarına galebe çalarsa, sen bu hareketinle ona yardım etmiş olursun!
Şayet düşmanları onu ortadan kaldırırsa, senin arzun onunla çarpışmaksızın yerine gelmiş olur” dedi.
Amr:
“Bu sözü hiçbir zaman Kureyş kadınları bile söylemezler!
Ben adağımı yerine getirecek güçte olduğum halde, onu yerine getirmeden nasıl dönüp giderim?!
Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi kendime yasaklamış bulunuyorum![244]
Sen üçüncü dileğini söyle!” dedi.
Hz. Ali:
“Öyleyse, seni benimle çarpışmaya davet ediyorum!” dedi.[245]
Amr b. Abd güldü ve:
“Doğrusu, ben bu haslette Araplar içinde benden korkmadan benimle çarpışmak isteyecek bir kimse bulunabileceğini sanmazdım![246]
Sen ne diye benimle çarpışmak istiyorsun ey kardeşimin oğlu?
Vallahi ben seni öldürmek istemiyorum! Senin baban benim dostumdu. Sen geri dön, git!
Sen genç bir yiğitsin!
Ben ancak Kureyş’in Ebu Bekir, Ömer gibi yaşlıca ve olgunca olanlarıyla çarpışmak isterim!” dedi.[247]
Hz. Ali:
“Fakat ben seni öldürmek isterim!” deyince, Amr’ın kan başına sıçradı! Birbirlerine saldırdılar.[248]
İlk saldıran Amr oldu. Hz. Ali’ye kılıçla şiddetli bir darbe indirdi.
Hz. Ali Amr’ın darbesini sığır derisinden yapılmış kalkanıyla karşıladı. Amr’ın kılıncı Hz. Ali’nin kalkanına saplandı ve kılıcın ucu Hz. Ali’nin başını yaraladı.
Sıra Hz. Ali’ye geldi.
Hz. Ali Amr’ın boyun köküne Zülfikar’la indirdiği şiddetli bir darbe ile kellesini uçurdu ve gövdesini yere düşürdü!
Çığlıklar koptu!
Hz. Ali “Allahuekber!” diyerek tekbir getirdi .[249]
Hz. Ali’nin tekbirine uyarak, Müslümanlar da tekbir getirdiler.[250]
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekbir sesini işitince, Hz. Ali’nin Amr’ı öldürmüş olduğunu anladı .[251]
Hz. Ali Amr b. Abd’in işini bitirince, Dırâr b. Hattab’la Hübeyre b. Ebu Vehb Hz. Ali’nin üzerine yürür gibi olmuşlardı,
Hz. Ali onlara doğru yönelince; Dırâr, Hz. Ali’nin yüzüne bakar bakmaz, arkasını dönüp kaçmaya başladı.
Sonradan, Dırâr’a kaçmasının sebebi sorulduğu zaman:
“Ölüm hayali surete bürünmüş, bana görünmüştü!” demiştir.
Hübeyre b. Ebu Vehb Hz. Ali ile çarpışmaya yeltendi ise de, Hz. Ali’nin bir kılıç darbesi onun zırh gömleğinden tenine erişince, o da dönüp kaçtı.
Nevfel b. Abdullah da, kaçarken atıyla birlikte hendeğe düştü, boynu kırıldı. [252]
Müslümanlar onu hendeğin içinde taşa tuttular.
Nevfel:
“Ey Arap topluluğu! Beni bundan daha iyi bir öldürüşle öldürseniz olmaz mı?” diye seslendi.
Bunun üzerine, Hz. Ali hendeğin içine indi. Onu kılıçla vurup öldürdü. [253]
Nevfel b. Abdullah, Peygamberimiz Aleyhisselamın hayatına hatime çekmek için and içen, diş bileyen azılı müşriklerdendi.
İkrime b. Ebu Cehil ise, mızrağını atarak kaçıp kurtulmuştu. [254]
Harp meydanlarından kaçıp canlarını kurtaranlar, ordugâhlarına kavuşunca, Amr b. Abd’le Nevfel b. Abdullah’ın öldürüldüklerini haber verdiler.
Bunun üzerine Kureyş müşrikleri gevşediler ve ümitsizliğe düştüler. Ebu Süfyan, Fezârelerin kaç­malarından ve Gatafanların da dağılmalarından korkmaya başladı[255] ve:
“Bugün, bizim için hiçbir faydası olmayan bir gün olmuştur! Yerlerinize dönünüz!” dedi, dağıldılar.
Kureyşîler Akik’e, Gatafanlarda karargâhlarına döndüler.[256]

Hz. Ali’nin Harp Meydanından Peygamberimiz Aleyhisselamın Yanına Dönüşü

Hz. Ali sağ kalan müşrik süvarilerini de hendeğe kadar kovaladı. Öldürdüklerinin soykalarını almaya tenezzül etmedi. “Lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlullah!” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamin yanına döndü.[257]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali’ye:
“Amr b. Abd’i öldürdükten sonra kendini nasıl, ne durumda bulmuştun?” diye sordu:
Hz. Ali:
“Bütün Mekkeliler bir taraf olsalardı, ben de bir taraf olsaydım, kendimi onların hepsini yenebilecek güçte bulmuş, hissetmiştim!” dedi.[258]
Amr’ın kızkardeşi, Amfin ölüsünün soyulmamış olduğunu görünce:
“Onu ancak onun dengi ve eşiti olan şerefli bir kişi öldürmüştür!” dedikten sonra, kimin öldürdüğünü sordu.
“Ali b.EbuTalib öldürdü!” dediler.
Bunun üzerine, kadın, söylediği beyitlerde:
“Eğer onu ondan [Hz. Ali’den] başkası öldürmüş olsaydı, ona temelli ağlar dururdum!” dedi.[259]

Nevfel b. Abdullah’ın Cesedinin Satın Alınmak İstenilmesi

Nevfel b. Abdullah’ın ölüsünün hendekte kalması müşriklere ağır geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselama adam göndererek:
“Nevfel’in ölüsünü, gömmek üzere bize ver de, sana diyetini ödeyelim?” dediler[260] ve 10.000 dirhem gönderdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bize onun ne cesedi, ne de cesedinin bedeli lâzımdır![261] Biz ölü bedelini yemeyiz.[262] Onlara ölü­lerini veriniz! O habis bir ölüdür, onun diyeti de habistir” buyurdu.
Bu hususta onlardan hiçbir şey kabul etmedi.[263] Ölülerinin cesedini alıp götürmekte kendilerini serbest bıraktı.[264]

Düşmanların Süvari, Piyade Bütün Askerî Güçlerini Saldırıya Geçirmeleri

Kureyş orduları Akik’e, Gatafan orduları da karargâhlarına döndükten sonra, hiçbiri geri kalmamak ve hep birden hücuma kalkmak üzere hazırlıklara giriştiler.
Kureyşîler ve Gatafanlar, bütün geceyi adamlarını hazırlamak ve düzenlemek ile geçirdiler.
Askerî yığınaklarını Müslümanlara karşı kale gibi diktiler. Hendeği her taraftan tuttular.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, güneş doğmadan önce, hendeğin kıyısına geldi. Ashabını sıral­adı ve savaş için hazırladı.
Sabır ve sebat eder, güçlüklere göğüs gererek katlanırlarsa, Allah’ın yardımına kavuşacaklarını va’d etti.[265]
Müşrik orduları, tek kişileri bile geri kalmamak üzere, hendeğin her tarafından hücuma geçtiler.
Müslümanlar da, hendek arkasında siperlenerek onlarla savaştılar.[266]
Cabirb. Abdullah derki:
“Müşrikler o gün hiç durmadan bizimle çarpıştılar. Ordularını takım takım ayırdılar. Halid b. Velid kumandasındaki büyük ve ağır bir fırkalarını Resûlullah Aleyhisselama doğru yönelttiler. O gün gecenin geç saatlerine kadar çarpıştılar.
Ne Resûlullah Aleyhisselam, ne de Müslümanlardan herhangi birisi, yerlerinden ayrılmak; ne öğle, ne ikindi, ne akşam, ne de yatsı namazını kılmak imkân ve fırsatını bulabildi.
En sonunda, Yüce Allah düşmanları bozguna uğrattı, dağıldılar.
Kureyşîlerle Gatafanlar karargâhlarına döndüler, Müslümanlarda Resûlullah Aleyhisselamın çadırı­na doğru çekildiler.[267]

Tufeyl b. Numan’ın Şehit Oluşu

Useyd b. Hudayr, Müslümanlardan 200 kişilik bir kuvvetle hendek üzerinde nöbetçi kaldı.
Nöbetçiler, hendeğin kıyısında bulundukları sırada, Halid b. Velid’in kumandası altındaki süvari bir­liğinin ansızın hücumuna uğradılar.
Nöbetçiler, bir müddet, onlara karşı koydular.
Bu çarpışmada, müşrikler arasında bulunan Vahşî, Selime oğullarından Tufeyl b. Numan’ı mızrak-layıp şehit etti.[268]
Müşrikler bozuldular, geri çekildiler.[269]

Savaş Yüzünden Kılınamayan Namazların Geceleyin Kaza Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam çadırının bulunduğu yerde Bilal-i Habeş?ye emretti, ezan okuttu. Bir ezan ve kametle, önce kazaya kalan öğle namazını olduğu gibi güzelce kıldırdıktan sonra, her namaz için ayrı kamet getirterek, kazaya kalan öteki namazları da olduğu gibi güzelce kıldırdı.[270]

Korkuya Düşen Müslümanlara Tavsiye Buyurulan Dua

Ebu Saîd el-Hudrî der ki:
“Hendek günü:
‘Yâ Rasûlallah! Yürekler korkudan gırtlaklara dayanmış bulunuyor! Okuyabileceğimiz bir dua var mı?1 dedik.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet, var ‘Ey Allah’ım! Açık ve korkulu yerlerimizi kapa! Bizi bütün korktuklarımızdan emin kıl!1 diy­erek dua ediniz1 buyurdu.”[271]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ardarda Dua Edişi ve Duasının Kabul Buyuruluşu

Cabir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam Ahzab Mescidinin yerinde ridâsını bırakıp ayağa kalktı. Ellerini kaldırdı. Toplanıp gelmiş bulunan müşrik kabileleri aleyhine dua etti.
Namaz kılmadan oradan ayrıldı.
Tekrar oraya vardı. Yine müşrikler aleyhine dua etti ve orada namaz kıldı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada Pazartesi, Salı ve Çarşamba gününde dua etti.
Çarşamba günü, öğle namazıyla ikindi namazı arasında, duasının kabul buyurulduğu kendisine vahyedildi.
Ashab bunu Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünde dalgalanan sevinçten anladılar.[272]
Peygamberimiz Aleyhisselam, yaptığı dualarında:
“Ey Kitabı indiren, hesabı en çabuk gören, kabileleri hezimetlere, bozgunluklara uğratan Allah’ım! Sen şu kabileleri de hezimete uğrat, sars onları Allah’ım![273] Onlara karşı bize yardım et![274]
Ey Allah’ım! Ben Senden, bana olan ahdini ve va’dini yerine getirmeni diliyorum.
Sen şu bir avuç Müslümanların helakini dilersen, artık hiç ibadet olunmazsın.[275]
Ey darda, tasalarda olanların imdatlarına yetişen! Ey muhtaç ve çaresiz kalmışların dualarına ica­bet eden Allah’ım! Üzüntümü, sıkıntımı kaldır artık! Benim halimi, ashabımın hallerini görüyor ve biliyor­sun!” dedi.[276]

Gatafanları Kureyş Müşriklerinden Ayırma Denemesi

Peygamberimiz Aleyhisselam muhasaranın uzayıp gittiğini, soğuğun, kıtlığın ve açlığın günden güne arttığını görünce, Gatafanların kumandanları Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf’a; Müslümanları muhasaradan vazgeçerek askerleriyle birlikte dönüp yurtlarına giderlerse kendilerine Medine’nin yıllık hurma mahsulünün üçte birinin verilebileceğini bildirmişti.[277]
Uyeyne b. Hısn:
“Eğer bize Medine’nin bu yi İki mahsulünü verirsen, biz aradan çıkar, seni kavminle başbaşa bırakarak dönüp gideriz!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır!” buyurdu.[278]
Haris b. Avf:
“Yâ Muhammedi Ya Medine’nin hurmasını seninle yarı yarıya bölüşürüz, yahut üzerine süvarilerle piyadeleri yığar, doldururum!” dedi.[279]
Peygamberimiz Aleyhisselam üçte bir üzerine birşey arttırmayınca, üçte bire razı oldular, on kişilik bir heyetle Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler.[280]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’ye haber saldı.
Gatafan heyeti otururken, Peygamberimiz Aleyhisselam, Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubâde ile gizlice konuşup bir barışıklık meydana getirmek istediğini onlara açıkladı.[281]
Uyeyne b. Hısn, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Haydi, aramızdaki anlaşmamıza dair bir yazı yaz!” dedi.[282]
Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde:
“Yâ Rasûlallah! Bu, yapmamızı senin istediğin birşey midir? Yoksa bu, Allah’ın sana emrettiği ve bizim de muhakkak yerine getirmemiz gereken birşey midir? Yahut, yapılmasını bize bıraktığın birşey midir?[283]
Bu sana semâdan verilmiş bir emir ise, hemen onu yerine getir!
Bu iş sana Allah tarafından buyurulmayan ve fakat senin bir görüşünden ibaret birşey ise, yine de onu yerine getir, biz emrini dinler ve buyruğuna boyun eğeriz.[284]
Bu, kendin için yapmak istediğin birşey midir?[285]
Yoksa, bununla bizim hayatimizi korumak, esirgemek mi istiyorsun?” dediler.[286]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer bunu yapmaya Allah tarafından emrolunsaydım, size danışmaz, gereğini hemen yerine getirirdim.
Bu, sizin kabul edip etmemekte serbest bulunduğunuz bir görüşten ibarettir![287] Evet! Bu, sırf sizin için yapmak istediğim birşeydir! Vallahi, ben ancak bütün Arapların sizi tek yaydan oka tuttuğunu, her yandan üzerinize saldırdığını gördüğüm için böyle birşey yapmayı düşünmüş, bununla da o birleşmiş Arapların bir müddet için kuvvetlerini kırmak istemiştim!” buyurdu.
Sa’d b. Muaz:
“Yâ Rasûlallah! Biz ve şu kavim (Gatafanlar), birzamanlar Allah’a şerik koşar, putlara tapar, Allah’a ibadet etmez, onu tanımaz iken bile, bunlar-misafiriikveya birşey satın alma dışında-Medine’den bir tek hurma yemeyi um amamı şiardır.
Şimdi, Allah bizi İslâmiyetie şereflendirdiği, onunla doğru yolu buldurduğu ve seninle ve onunla bizi güçlendirdiği bir sırada mı mallarımızı bunlara (haraç olarak) vereceğiz?!
Vallahi, bizim için, böyle bir anlaşma yapmaya hacet yoktur!
Vallahi, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar, onlara kılıçtan başka birşey sunmaya­cağız!” dedi.[288]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların sözlerine sevindi.
Haris ile arkadaşlarına:
“Bunlar ne söylüyorlar, işittiniz ya?” buyurdu.
Haris ve arkadaşları:
“Yâ Muhammedi Sen bize gadrettin” dediler.[289]
Sa’d b. Muaz, barış sahifesini alıp içinde yazılı şeyleri sildi.[290] Peygamberimiz Aleyhisselam da onu alıp yırttı.[291]
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf’a yüksek sesle:
“Dönüp gidiniz artık. Size kılıçtan başka birşey sunmayacağız. Aramızdaki anlaşmazlığı kılıç halledecektir!” buyurdu.[292]
Uyeyne b. Hısn:
“Vallahi, siz kendiniz için hayırlı olan birşeyi geri bıraktınız! Sizin o kavme (Kureyşlilere) karşı dayanabilecek gücünüz yoktur!” diyerek ayağa kalktı.
Abbâd b. Bişr
“Ey Uyeyne! Sen bizi kılıçla mı korkutuyorsun? Hangimizin korkak olduğunu öğreneceksin! Vallahi, Resûlullahın meclisinde olmasaydınız, kavminizin yanına sağ dönemezdiniz!” dedi.
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf, dönüp giderlerken, kendi kendilerine
“Vallahi, biz onlardan birşey koparabileceğimizi sanmıyoruz! Onlar müşriklere karşı doğru bir yol tut­muşlar, çok basiretli ve uyanık bulunuyorlar!
Vallahi, ben ancak şu kavim (Kureyşliler) üzerime düştüğü ve beni tesir altında bıraktığı için, iste­meyerek bu işe katılmış bulunuyordum! Biz onlarla birlikte bulunmakla, hiç de iyi bir yerde ve durumda bulunmuş olmadık.
Bununla beraber, Kureyşliler bizim Muhammed’le görüşüp konuştuğumuzu öğrenecek olurlarsa, bizi terkederlerve bize hiç yardım etmezler!” diye söyleniyorlardı.
Uyeyne b. Hısn:
“Vallahi, bu iş öyle olacaktır!” dedi.
Haris b. Avf:
“Biz Kureyşlilere yardım için Muhammed’e saldırmakla birşey elde edemeyeceğiz! Vallahi, eğer Kureyşliler Muhammed’e galebe çalacak olurlarsa, bu hususta kazanacak olan, Araplardan başkası, yani Yahudiler olacaktır.
Bununla beraber, ben Muhammed’in işinin açık ve üstün bir iş olduğunu görüyor ve sanıyorum. Vallahi, Hayber Yahudilerinin bilginleri, Harem halkından, Muhammed’in sıfatında bir peygamberi Kitablarında yazılı bulduklarını söyler dururlardı!” dedi.
Uyeyne b. Hısn da:
“Vallahi, biz Kureyşten yardım görelim diye gelmedik. Kureyş’ten yardım isteğinde bulunsaydık, onlar bize ne yardım ederlerdi, ne de Mekke Haremlerinden çıkıp bizimle birlikte gelirlerdi.
Fakat, ben bu hususta elimize ganimetten birşey geçmeyecek olduğuna göre, bari Medine hur­masını alalım diye umutlanmıştım.
Bununla beraber, bizi şuraya çekip getiren Yahudi müttefiklerimizden yardım görebileceğimizi umuyordum” dedi.
Haris b. Avf:
“Vallahi, Evs ve Hazrec kabileleri, kılıçtan başka birşeye yanaşmalmaktadırlar. Vallahi, onlar değil hurma yüzünden, hatta şu hurma ağaçlarının dal, budak, yaprakları yüzünden bile, kendilerinden tek kişi kalmayıncaya kadar, yerimizde durdukça, bizimle çarpışacaklardır!
Halbuki, her tarafı kıtlık sarmış bulunuyor. Yaşlı develer, aüarda ölmeye başladılar” dedi.
Uyeyne b. Hısn:
“Bize hiçbir şey yok!” dedi.[293]
Uyeyne b. Hısn ile Haris b. Avf, son derecede ümitsiz ve üzüntülü olarak karargâhlarına döndüler.
Ensarın ihlas ve samimiyetini ve Peygamberimiz Aleyhisselamın emirlerine göre hareket hususun­da ittifak halinde bulunduklarını görüp, Medine’yi ele geçirmeye hiçbir suretle yol bulamayacaklarını anladılar. İşlerinde büyük bir ümitsizliğe düştülerve sarsıldılar.[294]
Karargâhlarına geldikleri zaman, Gatafanlar, onlara:
“Gerinizden ne haber getirdiniz?” diye sordular.
“İş tamamlanamamıştır.
Biz son derecede basiretli, uyanık ve adamlarının [Peygamberimiz Aleyhisselam denilmek isteniliy­or] önünde canlarını seve seve feda edecek bir kavim gördük!
Biz de mahvolduk, Kureyşîler de mahvoldular!
Kureyşfler Muhammed’e birşey diyemeden, yapamadan geri dönüp gidecekler!
Muhammed de, Benî Kurayza Yahudilerinin üzerine düşecek!
Biz geri dönüp gidince, onların hepsini, ellerini uzatıp boyunlarına bağlattırıncaya kadar, kalelerinde kuşatacaktır!” dediler.
Haris b. Avf:
“Gebersinler, Cehennem olsunlar! Muhammed bize Yahudilerden daha sevgilidir!” dedi.[295]
Peygamberimiz Aleyhisselamın düşündüğü ve başvurduğu tedbir, Gatafanlar üzerinde istenilen tesiri böylece göstermeye başlamış oldu.[296]

Nuaym b. Mes’ud’un Kureyş Müşrikleriyle Benî Kurayza Yahudileri Arasındaki Birliği Bozuşu

Nuaym b. Mes’ud der ki:
“Benî Kurayza Yahudileri, şeref ve servet sahibi idiler.
Biz Arap kavminin ise, ne hurma bahçesi, ne de üzüm bağı bulunurdu. Bizler ancak deve ve davar sahibi idik.[297]
Ben Ka’b b. Esed’in yanına gider, onların yanında günlerce kalırdım. İçkilerini içer, yemeklerini yerdim. Sonra onlar hayvanıma yanlarında bulunan hurmalardan yüklerlerdi, ev halkımın yanına dön­erdim.
Kabileler Resûlullah Aleyhisselamın üzerine yürüdükleri sırada, ben de kavmimle birlikte gelmiştim.
O zaman, kavmimin dininde idim.
Resûlullah Aleyhisselam da, beni tanırdı.
Kabileler Medine’de karargâhlarını kurup oturdular.
Nihayet, kıtlık etrafı sardı.
Yaşlı develer, atlar ölmeye başladı.
Yüce Allah kalbime İslâmiyet sevgisini düşürdü. Müslüman oldum. Müslüman olduğumu kavmim­den gizli tuttum.
Akşamla yatsı arasında Resûlullah Aleyhisselamın yanına gittim. Kendisini namazda buldum.
Beni görünce, oturdu. Selam verdikten sonra, bana:
‘Ey Nuaym! Ne haber getirdin?’ diye sordu.
Kendisine:
‘Ben seni tasdik, senin getirdiğin şeyin hak ve gerçek olduğuna şehadet edeyim diye geldim.
Yâ Rasûlallan! Sen ne istersen, bana emret![298]
Vallahi, benim emredeceğin şeyi muhakkak yerine getirdiğimi göreceksin![299]
Yâ Rasûlallah! Ben Müslüman oldum. Kavmim olan Gatafanlar benim Müslüman olduğumu bilmiy­orlar’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Elinden gelirse, bizi kuşatmış olan kavimlerin arasına gir de, onları birbirlerinden ayırmaya çalış![300] Çünkü, harp aldatmaktan ibarettir!’ buyurdu.[301]
‘Ben bu işiyapanm. Fakat yâ Rasûlallah! Gerektiğinde gerçeğe aykırı birşeyler söylememe izin ver­melisin!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘İstediğini söyle! Sana helâldir!’ buyurdu.[302]
Benim Uyeyne b. Hısn ve Ebu Süfyan’ın yanında bulunduğum sırada idi ki, onlara Benî Kurayzaların elçisi geldi de:
‘Siz sebat ediniz! Biz Müslümanlara arkalarından saldıracağız!’ dediklerini bildirdi.[303]
Bunun üzerine, ben Benî Kurayza Yahudilerinin yanına gittim.[304]
Onlar beni görünce:
‘Merhaba! Hoşgeldin!’ dediler.
Hal hatır sordular, önüme yiyecek içecek çıkardılar.
Onlara:
‘Ben size böyle yemek içmek gibi şeyler için gelmiş değilim. Ben ancak sizin hakkınızda korktuğum birşey üzerindeki görüşümü size açıklayayım diye geldim.[305]
Ey Kurayza oğulları! Benim size olan sevgimi ve aramızdaki hususiyeti, dostluğu biliyorsunuzdur’ dedim.[306]
Kurayza oğulları:
‘Doğru söylüyorsun. Sen bizim katımızda, bize karşı kötü bir tutum ve davranışla suçlanmış bir kimse değilsin.[307] Biz seni böyle biliyoruz. Sen bizim katımızda doğruluğundan ve iyiliğinden dolayı sevilen bir kimsesin!1 dediler.[308]
Onlara:
‘Öyleyse, benden işiteceğiniz şeyleri gizli tutun, hiç kimseye birşey sızdırmayın!’ dedim.
‘Öyle yaparız!’ dediler.[309]
‘Şu adamın [Peygamberimiz Aleyhisselam denilmek isteniliyor] işi hiç şüphesiz bir belâdır!
Onun BenîKaynukalara, Benî Nadîrlere yaptıklarını görmüş bulunuyorsunuz. O, onların mallarını müsadere ettikten sonra, kendilerini de yurtlarından sürüp çıkardı.
İbn Ebi Hukayk bize kadar gelmişti. Biz size yardım için onunla birlikte toplanıp geldik. Ben, sizin de gördüğünüz gibi, işlerin uzayıp gittiğini gördüm.
Vallahi, siz Muhammed’e karşı Kureyşîlerve Gatafanlarla bir durumda değilsiniz.
Kureyşîlerve Gatafanlar, seyyar, konar göçer bir kavimdirler. Onların nereye gelip konduklarını da gördünüz.[310]
Kureyşîlerle Gatafanlar, sizin gibi değillerdir.
Bu yurt, sizin yurdunuzdur. Bütün mallarınız, mülkleriniz, çoluk çocuklarınız buradadır. Onları buradan başka bir yere nakletmeye de kadir olamazsınız!
Kureyşîlerve Gatafanlar buraya Muhammed ve ashabıyla çarpışmak üzere gelmiş bulunuyorlar. Siz de Muhammed’e karşı onlara yardımcı oldunuz.
Halbuki, onların yürü arı, malları mülkleri, çolukları çocukları sizin gibi burada değil, başka yerdedir.
Onlar sizin gibi değillerdir. Onlar fırsat ve imkân bulabilirlerse, yenerler, ganimetlerini toplarlar. Bunun aksi olursa, buradan savuşurlar,yurtlarına döner kavuşurlar. Sizi yurdunuzda o adamla başbaşa bırakıp aradan çekiliveririer.
Siz onunla başbaşa kalınca da, sizde ona karşı koyacak güç, kuvvet yoktur.[311]
Muhammed tarafı, Kureyşîlerve Gatafanlar üzerine ağır basmaya başladı:
Onların ileri gelenlerinden Amr b. Abd’i öldürdüler, bazıları da yaralanarak kaçtılar.[312]
Siz onların eşrafından bazı kimseleri elinizde bulunmak üzere sağlam teminat ve rehine olarak almadıkça, sakın Kureyşîlerve Gatafanların yanlarında, Muhammed’le çarpışmayınız!
Rehineler elinizde bulunursa, onlar sizi yalnız bırakıp gidemezler, size yaptıkları taahhütlerini yer­ine getirirler!’ dedim.”[313]

Nuaym b. Mes’ud’un Kureyşîler ve Gatafanlarla Konuşması

Nuaym b. Mes’ud, Benî Kurayzalandan sonra Kureyşîlerin yanına gitti. Ebu Süfyan b. Harb’e ve Kureyş’in ileri gelenlerinden onunla birlikte olan adamlarına:
“Benim size olan dostluğumu ve Muhammed’e olan uzaklığımı ve ayrılığımı biliyorsunuz!
Benim aklıma bir fikir geldi ki, bunu size öğüt olmak üzere bildirmemi üzerime bir borç ve vazife biliy­orum.
Yalnız, bu fikrin benden geldiğini gizli tutunuz!” dedi.
Kureyşîler
“Öyle yaparız!” dediler.[314]
Nuaym b. Mes’ud:
“Siz de biliyorsunuz ki; Yahudi cemaati Muhammed’le aralarındaki musalaha üzerinde yaptıklarına, yani musalahalarını bozduklarına pişman olmuş bulunuyorlar.[315] Onu düzeltmek ve eski duruma dön­mek istiyorlar.
Ben yanlarında bulunuyordum.[316] Onlar:
‘Biz yaptığımıza pişman olduk. Şu iki kabilenin, Kureyşîlerle Gatafanların eşrafından senin için ala­cağımız kişileri* boyunlarını vurmak üzere sana teslim etmemize, Kureyşîlerle Gatafanlardan geri kalanların köklerini kazımak üzere seninle birlikte savaşmamıza razı olur musun?[317]
Buna karşı sen de kesmiş olduğun kanadımızı, yani Benî Nadîr Yahudilerini yurtlarına geri çevirmelisin?1 diye ona haber gönderdiler.[318]
O da, onlara ‘Olur!’ diye cevap verdi.[319]
Eğer Yahudiler size haber gönderir, sizin ileri gelen adamlarınızdan rehineler isteyecek olurlarsa, sakın onlara adamlarınızdan bir tek kişi bile göndermeyin![320] Eşrafınız hakkında onlardan sakının!
Fakat, benden işittiklerinizi gizli tutun, bunlardan hiç kimseye bir hart bile söylemeyin!” dedi.
Kureyşîler
“Söylemeyiz!” dediler.[321]
Nuaym b. Mes’ud, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelerek:
“Kureyşîler, Kurayza oğullarına:
‘Burada oturmamız uzamış, kıtlık da bizi sarsmış bulunuyor. Muhammed’le ashabının işini bitirip bir an önce rahata kavuşmak istiyoruz!’ diye haber gönderdiler” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da:
“Kurayza oğulları, Nadîr oğullarını yurtlarına ve servetlerine iade ettiğim takdirde, beni barışa davet ettiler” buyurdu.[322]
Nuaym b. Mes’ud Gatafanların yanına vardı. Onlara:
“Ey Gatafan cemaati! Sizler benim köküm ve kabilemsiniz. Halkın bana en sevgili olanısınız!
Sanırım ki, sizler beni kötü bir tutum ve davranışta bulunmuş olmakla suçlayamazsınız” dedi.
Gatafan I ar:
“Doğru söylüyorsun. Sen bizim katımızda, bize karşı herhangi bir kötülükle suçlanmış bir kimse değilsin” dediler.
Nuaym b. Mes’ud:
“Öyleyse, benden işiteceğiniz şeyleri gizli tutun, hiçbir kimseye birşey çıtlatmayın!” dedi.
Gatafan I ar:
“Sen ne emredersen yaparız!” dediler.
Bunun üzerine, Nuaym b. Mes’ud, Kureyşîlere söylediklerinin benzerini onlara söyledi.
Kureyşîleri kaçındırdığı, sakındırdığı şeylerden, Gatafanları da kaçındırdı, sakındırdı. [323]
“Ben sizin yardımcınızım. Yahudilerin sizlerle yaptıkları muahedelerini bozduklarını öğrendim. Muhammed hiçbir zaman yalan söylemez. Ben ondan işittim: Kurayza oğulları, kardeşleri olan Nadîr oğullarını yurtlarına ve mallarına iade ettiği takdirde, Muhammed’le barış yapacaklarım iş!” dedi.[324]
Onlardan bir adam da, Nuaym b. Mes’ud’u doğruladı.[325]

Yahudilerin Karar ve İsteklerini Kureyşîlere Tebliğ Etmeleri

Benî Kurayza Yahudileri, Gazzal b. Semev’el’i Ebu Süfyan ile diğer Kureyş eşrafına gönderdiler.
Gazzal, onlara:
“Sizin burada oturmanız uzayıp gittiği halde, hiçbir şey yapamadınız. Sizin işiniz, görüşünüz yerinde değildir.
Siz bize Muhammed’in üzerine bir taraftan sizin yürüyeceğiniz, bir taraftan Gatafanların yürüyeceği günü belli etmiş olsaydınız, başka bir taraftan da, hiçbirimiz geri kalmaksızın, biz yürürdük.
Fakat siz bize eşrafınızdan yanımızda rehine olarak bulunmak üzere bazı kimseleri göndermedikçe, artık biz sizin yanınızda Muhammed’le çarpışmaya çıkamayacağız!
Çünkü, sizin istemediğiniz bir yenilgiye uğrayıp bizi yurdumuzun ortasında Muhammed’in düşman­lığıyla başbaşa bırakarak acele yurdunuza dönüp gitmenizden korkuyoruz!” dedi ve geri döndü.
Kureyşîlerle Gatafanlar, Benî Kurayza Yahudilerine, istedikleri rehinelerden bir tek kişi bile gönder-mediler.
Ebu Süfyan:
“Bu, herhalde Nuaym’ın söylemiş olduğu şeydir!” dedi.
Nuaym b. Mes’ud, Benî Kurayzaların yanına gitti. Onlara:
“Ey Benî Kurayza cemaati! Ben Ebu Süfyan’ın yanında iken, rehineler isteyen elçiniz gelmişti.
Dönerken, elçiye Ebu Süfyan tek kişi bile vermediği gibi; ‘Onlar benden keçi oğlağı bile istemiş olsalardı, onlara rehine olarak onu da vermezdim! Demek ben onlara arkadaşlarımın üstünlerini rehine olarak vereceğim de, onlar da öldürsün diye onları Muhammed’e teslim edecekler ha!1 dedi.
Siz rehine alma hususundaki görüşlerinizde durup direnin. Çünkü, siz Muhammed’le çarpışmaya­cak olursanız, Ebu Süfyan dönüp gider. Siz de ilk muahedenizin üzerinde durmuş olursunuz” dedi.
Ka’bb.Esed:
“Biz Muhammed’le çarpışmazdık. Vallahi, ben zaten böyle olmasını istemiyordum. Fakat Huyey! Âh o uğursuz adam!” dedi.
Zebir b. Bata:
“Eğer Kureyşîler ve Gatafanlar Muhammed’e yenilirlerse, bizim için kılıçtan başka birşey kabul edilmez!” dedi.
Nuaym b. Mes’ud:
“Ey Ebu Abdurrahman! Sen böyle birşeyden korkma!” dedi.
Zebir b. Bata:
“Hayır! Tevrat’a andolsun ki; harp işinde Yahudilerin en yerinde görüşü, Kureyşten rehineler iste­meksizin Muhammed’in üzerine yürümektir! Kureyşîler bize hiçbir zaman rehineler vermeyecektir!
Kureyşîler bize ne diye rehine verecekler? Onlar sayıca bizden daha çoktur. Onların yanlarında atlar var, bizim yanımızda at yok! Onlar kaçmak isterlerse kaçabilirler. Biz onları önlemeye kadir olabilir miyiz?
Şu Gatafanlar, Evsîlerin hurmalarından bir kısmının kendilerine verilmesi için Muhammed’in yanına kadar gittiler ve geri döndüler. Muhammed kılıçtan başkasına yanaşmadı. Onlar, umduklarına ereme-den, ellerine hiçbir şey geçmeden geri döndüler” dedi.[326]

İkrime b. Ebu Cehil’in Benî Kurayza Yahudilerine Gönderilişi

Benî Kurayza Yahudilerinden beklemedikleri haberi alınca, KureyşîlerEbu Süfyan’a:
“Yahudilerin haberi hakkında inceleme yap da, işin içyüzünü biröğren bakalım?” dediler.
İkrime b. Ebu Cehil’i onlara gönderdiler.
İkrime, Cuma günü güneş batarken, Benî Kurayza Yahudilerinin yanına vardı.
“Ey Yahudi cemaati! Burada eğlenip durmamız uzadı. Develer, atlar ölmeye başladı. Hertarafı kıtlık sardı.[327]
Biz bu yerde böyle hep oturup duracak değiliz! Yarın sabah çarpışmaya hazırlanın!
Aramızdaki anlaşmazlığı bir sonuca erdirinceye kadar, Muhammed’le çarpışacağız!” dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
“Yarınki gün Sebt (Cumartesi) günüdür. Biz Sebt gününde hiçbir iş tutmayız.[328] Bizden Sebt gününde iş tutmuş olan kimselerin felâkete uğradıkları sizce meçhul değildir.[329]
Bununla birlikte, Sebt günü çıktıktan sonra adamlarınızdan teminat olarak bize rehineler ver­medikçe de sizin yanınızda Muhammed’le çarpışacak değiliz!
O rehineler yanımızda sağlam bir teminat olarak bulundukça, Muhammed’le çarpışabiliriz!” dediler.[330]
İkrime:
“Hangi rehineler?” diye sordu.
Ka’b b. Esed:
“Bize şart olarak vermeyi kabul ettiğiniz rehineler!” dedi.
İkrime:
“Sizin tarafınızdan, bunu şart koşan kimdir?” diye sordu.
Benî Kurayza Yahudileri:
“Huyeyb. Ahtab’dır![331]
Biz, çarpışmanın size zor ve ağır gelmesi halinde sizin bizi yalnız bırakarak acele memleketlerinize dönüp gitmenizden korkuyoruz!
Halbuki, (çarpışacağımız) adam [Peygamberimiz Aleyhisselam kasd ediliyor] bizim memleke-timizdedir. Bizde ise, ona karşı koyabilecek güç ve kuvvet yoktur![332]
Bizim çocuklarımız, kadınlarımız ve mallarımız da yanımızda bulunuyor!” dediler.
İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Süfyan’ın yanına dönünce:
“Gerindekilerden ne haber getirdin?” diye sordular. İkrime:
“Allah’a yemin ederim ki; Nuaym’ın getirmiş olduğu haber doğru imiş! Allah düşmanları hainlik ettil­er!” dedi.[333]
İkrime rehine meselesi hakkında Benî Kurayza Yahudileriyle konuştuklarını da Ebu Süfyan’a haber verince, Ebu Süfyan, Huyey b. Ahtab’a:
“Ey Yahudi! Biz sana şöyle şöyle söylemedik mi?” dedi.
Huyey b. Ahtab:
“Hayır! Vallahi böyle söylemedin!” dedi.
Ebu Süfyan:
“Evet! Bu, Huyey’den görülen bir vefasızlık ve hainliktir!” dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan’ın kendisinin dediği gibi söylemiş olduğuna, Tevrat üzerine yemin etti.[334]

Mes’ud b. Ruhayle ve Arkadaşlarının Benî Kurayzalara Gönderilişi

Gatafanlarda, Ebu Süfyan’ın gönderdiği gibi, içlerinden bazı adamlarla birlikte Mes’ud b. Ruhayle’yi Benî Kurayza Yahudilerine gönderdiler.
Benî Kurayza Yahudileri, onlara da Ebu Süfyan’a verdikleri cevap gibi cevap verdiler.
Gatafanlar da, kendi kendilerine:
“Allah’a yemin ederiz ki; Nuaym’ın bize vermiş olduğu haber doğru imiş!” dediler.
Kureyşîlerin daha fazla duramayacaklarını, dönüp gideceklerini anlayınca da, elleri yanlarına düştü.
Ebu Süfyan onları harekete geçirebilmek için uğraştı durdu.[335]

Kureyşîlerin Karar ve İsteklerini Benî Kurayzalara Bildirmeleri

Kureyşîler, Benî Kurayza Yahudilerine:
“Biz, vallahi size rehine olarak adamlarımızdan birtekkişi bile vermeyiz. Siz kendiliğinizden çarpış­mak isterseniz, çıkın, çarpışın![336]
Bizim yanımızda çarpışmaya gelirseniz, ne âlâ! Aksi takdirde, aramızdaki antlaşma hükümsüzdür!” diyerek haber gönderdiler.[337]
Benî Kurayza Yahudileri, birbirlerine:
“Demek Nuaym b. Mes’ud’un söylemiş olduğu şey doğru imiş! Kureyş ve Gatafan kavimleri Muhammed’le çarpışacaklar. Eğer onu yenmek imkân ve fırsatını bulabilirlerse, yenip ganimet alacak­lar. Bunun aksi olursa, acele memleketlerine dönüp gidecekler, yurdumuzda bizi o adamla başbaşa bırakacaklar!” dediler ve Kureyşîlerle Gatafanlara:
“Siz bize kendi adamlarınızdan rehineler vermedikçe, biz de vallahi sizin yanınızda Muhammed’le çarpışmayız!” diyerek haber gönderdiler.[338]

Müşriklerle Yahudilerin Birbirlerinden Yardım Görme Umutlarını Kesmeleri

Yahudiler de, Kureyşîler de, Gatafanlar da:
“Nuaym’ın dediği çıktı!” diyorlardı.
Bunlar onlardan, onlar da bunlardan yardım görme umutlarını kestiler. İşleri karıştı. Aralarında anlaşmazlığa düştüler.[339]
Ebu Süfyan, ayağa kalkarak, bütün arkadaşlarına şöyle seslendi:
“Ey Kureyş cemaati ve burada bulunan kişiler! Ben maymun ve domuzların kardeşleri olan Yahudilerden yardım beklemeyi uygun görmüyorum!
Ey Tanrı! Ben Kurayza oğullarının andlarından uzağım!”
Bunları söyledikten sonra da:
“Yarın sabah, hep birden, Muhammed’in üzerine saldırmaya hazırlanınız!
Hendekten geçmek imkân ve fırsatını elde edinceye kadar, bütün güçlük ve çetinlikleri yenmeye çalışacaksınız!” dedi.[340]

Ebu Süfyan’ın Huyey b. Ahtab’a Çatması

Benî Kurayza Yahudileri İkrime b. Ebu Cehil’e söyleyeceklerini söyledikten sonra, Ebu Süfyan, Huyey b. Ahtab’a:
“Kavminin, bize va’d etmiş olduğun yardımı nerede kaldı?!
Bak, şimdi onlar bize karşı ahdlerini yerine getirmemek, hainlik etmek maksadıyla bizden ayrılmış bulunuyorlar!?” dedi.
Huyey b. Ahtab:
“Hâşâ! Tevrat’a andolsun ki; böyle birşey yoktur. Fakat, Sebt günü boş durma ve oturma günüdür. Biz Sebt yasağına saygısızlık etmeyiz. Sebt hükmünü çiğneyerek Muhammed’e karşı yaptığınız savaş­ta size nasıl yardım edebilirdik?
Pazar günü olunca, Muhammed ile ashabının üzerlerine yürüyüp ateş yakar gibi onların canlarını yakacağız!” dedi.[341]

Huyey b. Ahtab’ın Benî Kurayza Yahudilerini Kandırmaya Çalışması

Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan’la konuştuktan sonra Benî Kurayza Yahudilerinin yanına gitti. Onlara:
“Babam, anam sizlere feda olsun!
Kureyşîler sizi ahde vefasızlık ve hainlikle suçladılar. Beni de sizinle birlikte suçladılar.
Düşmanımızla bir işiniz çıktığı zaman, sizin için Sebt yasağı yoktur, ona riayetsizlik etseniz de!” dedi.
Ka’b b. Esed kızdı ve:
“Muhammed onları tek kişi bırakmayı ne ay a kadar öldürse bile, biz Sebt yasağını bozmayız!” dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan’ın yanına döndü.
Ebu Süfyan:
“Ey Yahudi! Kavminin ahde vefasızlık ve hainlik etmek istediklerini sen de öğrendin mi?” dedi.
Huyey b. Ahtab:
“Hayır! Vallahi onlar ahde vefasızlık yapmak istemiyor, belki Pazar günü çarpışmaya çıkmak istiy­orlar” dedi.
Ebu Süfyan:
“Sebt ne demektir?” diye sordu.
H uyey:
“Yahudilerin içinde çarpışma yapmalarının ağır günah sayıldığı, günlerden bir gündür.
Biz Yahudi oğullarından bazıları, Sebt günü balık avlayıp yediler.
Allah da, onları maymunlara ve domuzlara çevirdi!” dedi.
Ebu Süfyan:
“Öyleyse, ben maymunların, domuzların kardeşleri olanların yardımını istemeyi uygun görmüyo­rum!
Ben İkrime ile arkadaşlarını onlara göndermiştim.
Onlar:
‘Bize eşrafınızdan rehineler göndermedikçe çarpışmayız!1 dediler.
Bundan önce de, Gazzal b. Semev’el onların elçisi olarak bize gelmişti.
Lâfa yemin ederim ki; sizin bu tutumunuz vefasızlık ve hainlikten başka birşey değildir!
Ben senin de o Yahudi cemaatinin vefasızlık ve hainliklerine dahil bulunduğunu sanıyorum!” dedi.
Huyey b. Ahtab:
“Tûr-u Sînâ’da Musa’ya indirilen Tevrat’a yemin ederim ki; ben vefasızlık ve hainlik etmedim!
Ben onların yanından ayrılıp senin yanına geldiğim zaman, onlar halkın Muhammed’e en çok düş­manı olanı ve onunla çarpışmaya da en isteklisi idiler.
Fakat Pazar gününe kadar burada bulunmayacaklar ve seninle birlikte çarpışmaya katılmayacak­lar!” dedi.
Ebu Süfyan:
“Hayır! Vallahi, sizin vefasızlığınızı ve hainliğinizi beklemek için, halkı artık bir saat bile durdurmam!” dedi.
Huyey b. Ahtab, Ebu Süfyan’ın bu sert çıkışından, hayatı hakkında endişeye düştü.[342]

Medine’yi Kuşatan Düşmanların Aralarında Tefrikaya ve Anlaşmazlığa Düşmeleri

Medine’yi kuşatan düşman kabileler, a rai arında tefrikaya ve ihtilafa düştüler.[343] Herkes birbirinden çekiniyor, sakınıyordu.[344]
Gatafanlar, Süleymler
“Vallahi, Muhammed bize Yahudilerden daha sevgilidir ve bizce daha öncelik taşır!” demeye başladılar.[345]
Kıtlık etrafı sarmıştı. Kureyşîler de hendekte oturup durmaktan bıkmışlar, iyice sıkılmaya başlamışlardı.
Ebu Süfyan, ise, hep Medine’ye baskın yapmak umut ve arzusunu taşımakta idi.[346]

Ebu Süfyan’ın Gönderdiği Ültimatom Yazısını Peygamberimiz Aleyhisselamın Cevaplayışı

Müşrik ordularının başkumandanı Ebu Süfyan b. Harb, emri altındaki o kadar güçlü ordularla haf­talarca çabaladığı halde hendeği geçip Müslümanlarla meydan savaşı yapmadığına ve Müslümanları ortadan kaldıramadığına son derecede sinirlenmekte idi.
O, bu kızgınlıkla Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazmış ve yazısında şöyle demişti:
“Ey Allah! Senin isminle başlarım!
Ben Lâfa, Uzzâ’ya* yemin ederim ki; senin kökünü kazıyalım da, bir daha seninle uğraşmayalım diye bütün topluluğumuzun, ordularımızın başında senin üzerine yürümüş, gelmiştim![347]
İyi bilirsin ki, ben Kureyşîlere aitbirticaret kervanı üzerinde, Rabığ’da, Ahyâ suyunun başında senin ashabınla karşılaşmıştım.
Ashabın, çarpışmak için, bizi kuşatmışlardı.
Yaptığımız savunma karşısında, oradan geçip gitmemize ister istemez razı olmuşlar, ben de Kureyş kervanının üzerinde kavmime varmış, kavuşmuştum.
Ashabın bize yetişememiş, kavuşamamışlardı.
Kavmimi yenilgiye uğrattığın vak’ada [Bedir’de] ben bulunamadım. Sonra, yurdunuzun ortasındaki Sevık’ta sizinle cenk etmeye gittim. Adamlar öldürdüm, bir hurmalığı, ekini ve iki evi yaktım*
Ondan sonra, Uhud günü, bütün topluluğumuzun, ordumuzun başında seninle cenk ettim. Sizin bizi Bedir’de yendiğiniz gibi, biz de orada sizi yenmiştik.
En sonra, bütün topluluğumuzun ve ordumuzun başında, üzerinize yürüdük. Hendek günlerinde topluca karşımıza kim çıktı?!
Siz hep kalelerde korunmak, hendeklerin ardında siperlenmek yolunu tuttunuz![348]
Senin bizimle karşılaşmak istemediğini, dar yerlere ve hendeklere sığındığını,[349] Arapların bilmedikleri tedbirlere başvurduğunu görıdüm![350]
Ne olurdu, bunu sana kimin öğrettiğini de bir bilseydim?[351]
Arapların sığınak olarak bildikleri şey, ancak mızraklarının gölgesi ve kılıçlarının ağzıdır!
Senin bu tutum ve davranışın, kılıçlarımızdan ve bizimle karşılaşmaktan kaçmak yolunu tutmaktan başka birşey değildir.[352]
Eğer size tekrar döner gelirsek, tarafımızdan size Uhud günü gibi acı bir gün daha hazırlanmış olduğunu ve o günde kadınların açıldığını, serbest kılındığını göreceksiniz!”
Ebu Süfyan, bu yazıyı Ebu Üsâmetü’l-Cüşemî ile göndermişti.
Yazı getirilince, Peygamberimiz Aleyhisselam ashabdan Übeyy b. Ka’b’ı çağırdı. Onunla birlikte çadırına girdi.
Übeyy b. Ka’b, Ebu Süfyan’ın yazısını Peygamberimiz Aleyhisselam okudu.
Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Süfyan’ın yazısına şöyle cevap verdi:
“Muhammed Resûlullah’tan Ebu Süfyan b. Harb’e!
Emmâ bâd*
Yazdığın yazı bize geldi.[353]
Seni nefsin eskiden beri Allah’a karşı hep aldatıp duruyor.[354]
Ey Galib oğullarının ahmağı ve onların beyinsizi![355]
Sen bütün topluluğunuzun ve ordunuzun başında bize geldiğini ve kökümüzü kazımadıkça da dön­mek istemediğini hatirlatıyorsun![356]
Bu öyle bir iştir ki, Allah senin ile yapmak istediğin o iş arasına geriliyor ve bize de bir daha Lât ve Uzzâ adını ağzına alamayacağın kadar güzel bir akıbet ve sonuç hazırlıyor.
Yapmış olduğumuz hendek hakkındaki ‘Bunu sana kim öğretti?1 sözüne gelince; hiç şüphesiz, seni ve senin arkadaşlarını kızdırmak için, onu bana Yüce Allah ilham etti!
Elbette ve elbette, sana öyle bir gün gelecektir ki, o gün bana karşı savunmak, korunmak, bir tarafa savuşup gitmek imkân ve fırsatını bulamayacaksın.[357]
Elbette ve elbette, sana öyle bir gün gelecektir ki, o günde Lât’ı, Uzzâ’yı, İsafı, Nâile’yi, Hübel’i kıra­cağım![358]
Ve o gün, ben bunları sana hatırlatacağım![359] Ey Galib oğullarının akılsız ve beyinsizi!”[360]

Dehşetli Bir Rüzgârın Esmeye Başlayıp Müşrikleri Tedirgin ve Perişan Edişi

Cebrail Aleyhisselamın Allah tarafından müşriklerin üzerine salınacağını ve onları perişan edeceği­ni Peygamberimiz Aleyhisselama önceden haber vermiş olduğu rüzgâr, kasırga,[361] Sebt (Cumartesi) gecesi gürlemeye başladı.[362]
Bu, en soğuk kış gecelerinde esen soğuk, dondurucu bir rüzgârdı.[363]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu rüzgâr hakkında:
“Ben, Allah tarafından, Sabâ, yani gündoğusu yeli ile yardım olundum!
Âd kavmi ise batı yeli ile helak oldular!” buyurmuştur.[364]
Bu rüzgâr, tozları, toprakları müşriklerin gözlerine dolduruyordu.
Onları kendi başlarının derdine düşürmüş, ordugâhlarına çekilmek, sinmek zorunda bırakmıştı. [365]
Rüzgâr çadırların bezlerini, derilerini yırtıyor, direklerini söküyor, koparıyor, sergileri kumlara gömüyor, hiç kimse hiç kimsenin yanına gidemiyordu.[366]
Yakılan ateşler, ışıklar sönüyor; develer, atlar birbirlerine karışıyordu.[367]
Müşrikler ordugâhlarında tekbir ve silah sesleri de işitiyorlardı. [368]
Müşriklerin kalblerine büyük bir korku düşmüştü.[369]
Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle hatırlatılır ve açıklanır:
“Ey mü’minler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız ki, o zaman size ondular saldırmışlardı da, Biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular (melekler) salmıştık. Allah ne işlerseniz hepsini hakkıyla görendir.”[370]
Peygamberimiz Aleyhisselam Sel’ dağındaki Feth Mescidinin yerinde bulunuyordu.[371]
Gecenin üçte biri geçince, namaz kılmaya kalktı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir sıkıntı ve üzüntüye uğradığı zaman, namaz kılmayı arttırırdı.[372]
Huzeyfe b. Yeman der ki:
“Ahzab gecesi, halk Resûlullah Aleyhisselamın başından dağıldılar, yanında oniki kişiden başka kimse kalmadı.[373]
Biz saf halinde oturmuştuk.
Ebu Süfyan ve onunla birlikte bulunan kuvvetler üst tarafımızda, Benî Kurayza Yahudileri aşağımız­da idi. Çoluk çocukların üzerine baskın yapıverecekler diye korkup duruyorduk.
Bize öyle bir gece gelip çatmıştı ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik.
Gökgürültülerini andıran gürültülerle, korkunç bir rüzgâr da gelip çatmıştı bize!
Öyle bir karanlık çökmüştü ki, hiçbirimiz uzattığı parmağını göremiyondu.[374]
Resûlullah Aleyhisselam müşriklerin aralarında anlaşmazlığa düştüklerini ve Allah’ın onların toplu­luklarını dağıttığını haber almıştı.[375]
Resûlullah Aleyhisselam, gecenin bir kısmını namaz kılarak geçindikten sonra, bize doğru yöneldi ve:
‘Bizim için şu kavmin ne yaptığını gördükten sonra benim yanıma dönecek bir kimse var mı ki, ben onun Cennette bana arkadaş olmasını Yüce Allahtan dileyeyim?’ buyurdu.
Orada bulunanlardan hiçbiri, duydukları şiddetli korku ve karşılaştıkları şiddetli açlık ve şiddetli soğuk yüzünden, ayağa kalkamadı. [376]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bana şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet günü benimle haşrede?’ buyurdu.
Biz sustuk. Kendisine bizden hiçbir kimse cevap veremedi.
Sonra, tekrar:
‘Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet günü benimle birlikte haşrede?’ buyurdu.
Biz yine sustuk. Kendisine bizden hiç kimse cevap veremedi.
Üçüncü kez:
‘Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu Kıyamet gününde benimle birlik­te haşrede?’ buyurdu.
Biz yine sustuk. Kendisine bizden hiç kimse cevap veremedi.[377]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam benim yanıma geldi.
Üzerimde, ne düşmandan korunabileceğim kalkanım, ne de soğuktan korunabileceğim elbisem vandı.
Zevcemin entari üzerinden giydiği, boyu dizlerimi geçmeyen kısa bir ceketten başka bir şeyim yoktu.
Resûlullah Aleyhisselam yanıma gelince, dizlerimin üzerine çöküp büzüldüm. Benim için:
‘Kim bu?’ diye sordu.
‘Huzeyfe!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Huzeyfe hâ?’ buyurdu.
‘Evet yâ Rasûlallah! Huzeyfe’yim!’ dedim.[378]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sen geceden beri benim sesimi işitmedin mi? Ne için ayağa kalkmadın?’ diye sordu.
‘Seni hak din ile peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; ben kendimdeki açlıktan ve karşılaştığım soğuktan dolayı davetine icabet edemedim!1 dedim.[379]
Ben oradaki halkın en çok korkanı, en çok da soğuktan üşüyeni idim.[380]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Git de, bana şu kavmin haberini getir!
Git, şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar da, onlara ne ok, ne taş atacak, ne mızrak saplayacak, ne de kılıç vuracaksın!’ buyurdu.[381]
‘Yâ Rasûlallah! Onlar beni öldürürier diye korkmuyorum. Fakat, beni esir edip keserler, biçerler diye korkuyorum!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar ne sıcaktan, ne de soğuktan zarar görmeyeceksin![382]
Senin için esir edilmek, kesilip biçilmek sakıncası da mevcut değildir’ buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın ‘Senin için bir sakınca yoktur!1 buyurmasından ilk anladığım şey, bana bir zarar gelmeyeceği oldu.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Git, şu kavmin içine gir! Ne söylüyorlar bir bak![383] Bana şu kavmin haberini getir, ama onları aley­hime kaldıracak birşeyi yapmaktan sakın!1 buyurdu.[384]
‘Allah’ım! Onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!’ diyerek dua etti.[385]
Kılıcımı, yayımı aldım. Üzerimdeki ötemi berimi sıkıladım.
Müşriklere doğru yürüyüp gitmeye başladım.[386] Sanki hamamda yürüyor gibi idim![387] Vallahi, içimde ne bir korku, ne de bir üşüme kalmış, hepsi içimden çekilip gitmişti! İçimde bunlardan hiçbir şey duymuyordum artık![388]
Nihayet, müşriklerin ordugâhının yanına vardım.
Ebu Süfyan’ı yanmış bir ateşin başında ve birtakım adamların içinde buldum.[389]
Ebu Süfyan, kara, iri yan bir adamdı. İki elini ateşe tutup koltuklarına sürüyor ve:
‘Göçüp gitmek gerek! Göçüp gitmek gerek!’ diyordu.
Kendisini bundan önce hiç görmemiştim, tanımıyordum.[390]
Ebu Süfyan sırtını ateşe tutup ısıtmaya başladığı sırada idi ki,[391] kendi kendime:
‘Ben daha ne bekliyorum? Allah düşmanının yerini görmüş bulunuyorum!’ dedim.[392]
Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayımın ortasına yerleştirdim. Ateşin ışığından yararlanarak onu atıp vurmak istedim.
Hemen, Resûlullah Aleyhisselamın:
‘Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hadise çıkarmayacaksın!’ buyruğunu hatırlayınca geri durdum, okumu çantama koydum. Kendimde bir cesaret buldum.[393] Onların içlerine girdim.
Rüzgâr ve Allah’ın gözle görülmeyen ordusu onlara yapacağını yapıyor; onların tencere ve tavalarını deviriyor, ateş ve ışıklarını söndürüyor, çadırlarını başlarına yıkıyordu![394]
O sırada, ateşin başına kadar varmış, müşriklerin yanlarına oturmuştum.
Ebu Süfyan, ayağa kalkıp:
‘İçinizde casuslar, gözcüler bulunmasından sakınınız! Her adam yanında bulunanın kim olduğuna baksın.[395] Sizden her biriniz, yanında oturanın elini tutsun![396] Kim olduğunu tanısın!’* dedi.[397]
Hemen sağ elimi uzatıp yanımda oturan kimsenin elini tuttum[398] ve ona:
‘Sen kimsin?’ dedim.[399]
‘Amr b.Âs!1 dedi.[400]
Hemen sol elimi de uzatıp sol yanımda oturan kimsenin elini tutarak[401] kendisine:
‘Sen kimsin?’ dedim.[402]
‘Muaviye b. Ebu Süfyan!’ dedi.[403]
Ben tanınırım diye korkumdan böyle yaptım.[404]
Bundan sonra, Ebu Süfyan:
‘Ey Kureyş cemaati! Vallahi, siz durulacak bir yerde durup sabahlamadınız![405] Vallahi, siz durula­cak gibi bir yerde değilsiniz![406]
Atlar, develer ölmeye başladı.[407] Kıtlık her tarafı sardı.[408] Benî Kurayza Yahudileri de bize karşı aksilik etmeye başladılar. Onlardan, hoşumuza gitmeyecek haberler aldık.
Rüzgârlardan başımızı gelenleri görüyorsunuz! Ne tencerelerimizi, ne ateşimizi, ne de barı­nacağımız çadırlarımızı yerinde bırakıyor!
Hemen göç edip gidiniz! İşte, ben göç edip gidiyorum!1 dedi.
Sonra da, devesine doğru vardı. Devenin bir dizi bağlı idi, üzerine oturdu, yürütmek için ona vurdu. Deve üç ayağı üzerine sıçrayıp kalktı. Vallahi, devenin ayak bağı ayakta iken çözüldü!
Eğer Resûlullah Aleyhisselamın:
‘Bana dönüp gelinceye kadar bir hadise çıkarmayacaksın!’ buyruğu olmasaydı ve isteseydim, onu okla vurup öldürmüş gitmiştim.[409]
Halkın en yakınında bulunanı, Âmir oğulları idiler.
Onlarda:
‘Ey Âmir oğulları hanedanı! Buradan göç edip gidiniz! Buradan göç edip gidiniz! Burası sizin için durulacak gibi bir yer değildir!’ diyorlardı.
Rüzgâr ordugâhlarını altüst ederken, onlar ordugâhlarından bir karış bile ileri geçecek durumda değillerdi.
Vallahi, onların büyük halıları ve döşekleri üzerine rüzgârın yağdırdığı taşların çıkardıkları sesleri işi­tiyordum.[410]
İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Süfyan’a:
‘Sen kavmin lideri ve orduların başkumandanı olduğun halde, halkı nasıl geride bırakıp gidiyorsun?!’ deyince, Ebu Süfyan utandı.
Hemen devesini ıhdırdı ve yularını eliyle çekip durdu ve halka:
‘Haydi, göç ediniz!’ dedi.
Ebu Süfyan dikilip dururken, halk göç etmeye başladılar.
Ebu Süfyan, askerinin takip edilmesinden korkarak Amr b. Âs’a:
‘Ebu Abdullah! Benim ve senin burada kalmamız gerekleşmiştir. Muhammed’le ashabının takip­lerinden gafil ve süvarilerimizin de himayesinden uzak bulunuyoruz. Askerimiz çekilip gidinceye kadar takip edilmeyeceğimizden de emin değiliz!’ dedi.
Amr b.Âs:
‘Peki, ben geride kalayım’ dedi.
Ebu Süfyan, Halid b. Velid’e de:
‘Ebu Süleyman! Sen ne dersin?’ diye sordu.
Halid b. Velid:
‘Ben de onun gibi geride kalayım’ dedi. [411]
Böylece, takip edilmekten korktukları için, Amr b. Âs ile Halid b. Velid ardcı olarak ikiyüz atlı ile geride kaldılar.”[412]
Bunlar, seher vaktine kadar ordugâhta beklediler.[413]
Kureyşîlerin orduları böylece Medine’den ayrılıp gittiler.
Medine’ye kuşatan diğer müşrik ordularına gelince, Tulayha b. Huveylid:
“Muhammed size kötülük etmeye, sizi büyülemeye başladı! Hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok! Hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok!’ diyerek kavmine sesleniyordu.
Her kabilenin lideri, kavmine:
“Ey filan oğulları! Yanıma geliniz!” diyerek sesleniyor ve kabileleri yanlarında toplandıkları zaman da:
“Hemen buradan savuşup kurtulmaktan, hemen buradan savuşup kurtulmaktan başka çare yok!” diyorlardı. [414]
Kureyşîlerin çekilip gittiklerini işitince, Fezâre ve Gatafanlar da yurtlarına döndüler. [415]
Huzeyfe b. Yeman, Gatafanların ordugâhlarına gittiği zaman, onları göçüp gitmiş, ordugâhlarını boşalmış buldu.
Gatafanlar göç edinceye kadar, Mes’ud b. Ruhayle ile süvari arkadaşları, Benî Süleymlerden de bazı kimseler, ardcı olarak geride kalmışlardı. [416]

Huzeyfe b. Yeman’ın Beyaz Sarıklı Süvarilere Rastlayışı

Huzeyfe b. Yeman der ki:
“Müşriklerin ordugâhından döndüğüm zamanda da, yine, hamamda yürüyor gibi idim![417]
Resûlullah Aleyhisselama doğru giderken, yolu yarıladığım veya yarıya yakın yol aldığım sırada gördüğüm yirmi kadar beyaz sarıklı süvari, bana:
‘Sahibine haber ver Allah, düşman askerlerine karşı ona kâfi gelmiştir!1 dediler.[418]
Resûlullah Aleyhisselamın yanına döndüğüm zaman, kendisi zevcelerinden birisine ait Yemen işi bir kilim üzerinde namaz kılıyordu.[419]
Vallahi, döner dönmez, bütün üşümelerim gerisin geri bana gelmişti; tirtir titriyordum.[420]
Resûlullah Aleyhisselam yaklaşmamı eliyle işaret edince, yanına yaklaştım.
Yaklaşınca, kilimin bir ucunu benim üzerime sarkıtıp saldı. [421]
Namazını bitirince:
‘Yeman’ın oğlu! Otur! Müşrikler hakkında ne haberin var?1 diye sordu.
‘Yâ Rasûlallah! Halk Ebu Süfyan’ın başından dağılmış, başında ancak bir cemaat kalmış! Ateş yak­mışlar. Allah, bizim üzerimize boşalttığı soğuk gibi, onların üzerine de soğuk boşaltmaktadır!
Fakat, biz buna karşılık Allah’tan onların dilemedikleri ecri dileriz!’ dedim.[422]
Kendisine müşriklerin bütün haberlerini verdim ve onları göçüp giderlerken geride bıraktığımı söyledim.[423]
Peygamber Aleyhisselam, azı dişleri görününceye kadar güldü.[424]
Resûlullah Aleyhisselam beni iki ayağı arasına, ayak ucuna yatırdı. Örtünün bir ucunu üzerime bıraktı.[425] Örtünün içinde sabaha (sabah namazı vaktine) kadar uyumaktan ayrılamadım. Sabaha eriştiğim zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
Kalk artık ey uykucu!’ buyurdu.”[426]
Peygamberimiz Aleyhisselam sabaha çıktığı zaman, oradaki düşman ordugâhlarında bir tek kişi bile geride kalmamıştı.[427] Müşriklergötüremedikleri bazı meta’larını da bırakıp gitmişlerdi.[428]
Müşrikler öğleye doğru Melel’e, ertesi gün de Seyyâle’ye vardılar.[429]
Ebu Süfyan’ın Kureyş ordularıyla Tihâme bölgesine kavuştuğu sırada, Uyeyne b. Hısn ile yanında­ki Necdliler, Ebu Süfyan’ın arkasından yetiştiler.
Benî Kurayza Yahudileri de, dönüp kalelerine sığındılar.[430]
Benî Nadîr Yahudilerinin başkanı Huyey b. Ahtab ise, Ebu Süfyan’la birlikte Revhâ’ya kadar korka korka gittikten sonra, Ka’b b. Esed’e vermiş olduğu sözü yerine getirmiş olmak için oradan ayrılarak, geceleyin Benî Kurayza Yahudileriyle birlikte kalelerine girdi.[431]

Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays’ın Karısının Rüyası ve Benî Kurayza Yahudilerinin
Akıbetlerinden Korkmaya Başlamaları

Müslümanların hendekte müşrikler tarafından kuşatıldıkları sırada, Benî Kurayza Yahudilerinden Nebbaş b. Kays’ın karısı, hendeğin boşaldığını, hendekte hiç kimsenin kalmadığını ve Müslümanların Benî Kurayza Yahudilerini kalelerinde kuşatarak davar boğazlar gibi boğazladıklarını rüyasında görmüş; bu, Yahudi bilginlerinden Zebir b. Bata’ya anlatılınca, Zebir b. Bata:
“Onun güzleri bunu görmek için mi uyumuş?! Uyumaz olasıca!
Kureyşîler dönüp gidecekler, Muhammed de gelip bizi kuşatacak!
Tevrat’a yemin ederim ki; kuşatmadan sonraki şeyler, ondan daha şiddetli, daha ağır olacaktır!” diye yorumlamıştı .[432]
Benî Kurayza Yahudileri, Kureyş müşrikleri çekilip gittikten sonra:
“Muhammed üzerimize yürüyecektir!” dediler, son derecede korkmaya başladılar.[433]

Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Dağılan Müşrik Orduları Hakkındaki
Açıklamaları

Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının köklerini kazımak maksadıyla toplanıp Medine’yi kuşatan müşrik orduları, hiçbir şey yapamadan, olanca öfkeleriyle dönüp gitmek zorunda kalmışlardı [434]
Bu vakıa, Kufârvı Kerîm’de şöyle açıklanır:
“Allah, o kâfirleri (inkarcıları) hiçbir hayra eremedikleri halde, olanca öfkeleriyle red ve yüzgeri etti.
Allah, muharebe hususunda mü’minlere kâfi geldi.
Allah, Kavî’dir; herşeye galib ve üstündür.”[435]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, hendekten dönecekleri sırada:
“Artık Kureyşîler bu yılınızdan sonra gelip sizinle çarpışamayacaklar, fakat siz onlarla çarpışacak-sınız![436]
Artık bundan böyle müşriklerin üzerine biz yürüyüp onlarla çarpışacağız! Fakat onlar gelip bizimle çalışamayacaklardır” buyurdu.[437]

Hendek Şehidleri

Sa’d b. Muaz (Hendekte yaralanmış, kısa bir müddet sonra, yarası deşilerek vefat etmiştir.)
Enes b. Evs b. Atık,
Abdullah b. Seni,
Tufeyl b. Numan,
Salebe b. Ganeme,
Ka’b b.Zeyd.[438]
Yüce Allah hepsinden razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam, hendekten Medine’ye dönünce, Mescidde Sa’d b. Muaz’ın üzerine bir çadır kurulmasını emir buyurdu.[439]
Hemen bir çadır kurulup Rüfeyde Hatun tarafından tedavisine başlandı.[440] Hendek kuşatması ve savunması 23 gün sürmüştür.[441]

[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 224, Vâkıdî, M egâzf, c. 1, s. 4, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 65, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, t 1, s. 343, Taberî, Târih, c. 3, s. 42, 43.
[2] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 224, Taberî, Târîh, c. 3, s. 43, İbn Haim, Cevâmiu’s-Sîre, s. 1 85, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 178, İbn Sevvid, U\ûnu’l-eser, c. 2, s. 55, Zehebî, Megâzî, s. 233, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 93.
[3] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 4, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 65, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 343, Zehebî, Megâzî, s. 233.
[4] İbn İshak, İbn Hisam.c. 3, s. 201, Taberî, c. 3, s. 38, İbn Hazm.s. 182, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 77, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 28, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 566.
[5] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441.
[6] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225.
[7] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441.
[8] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 225, Vâkıdî, c. 2, s. 441.
[9] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 441, 442
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/19-20.
[10] Vâki di, M egâzf, c. 2, s. 4 41, 442.
[11] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225, Vâki df, Megâzî, c. 2, s. 442.
[12] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 442.
[13] Nisa: 51-55, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 225, 226,Taberî, Târîh, c.3, s. 44, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 55, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 94, 95.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/20-22.
[14] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 226.
[15] Vâki cif, Megâzr,c.2, s. 443.
[16] D iyarbekrf, Târîhu’l -ham fs, c. 1, s. 48 0.
[17] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[18] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 442,443.
[19] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[20] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/22-23.
[21] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 480.
[22] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 442.
[23] Vâki di, Megâzı 1367/1948 Kahire baskıa, s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/23.
[24] Ibn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[25] Vâkidf, Megâzî.c.2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[26] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, t 2, s. 66.
[27] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 66.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/23-24.
[28] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, t 2, s. 66.
[29] Vâkıdî, Megâzî,c.2, s. 443, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[30] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 343.
[31] Vâkıdî, Megâzî,c.2, s. 444, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/24.
[32] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 444, 445.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/25.
[33] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493.
[34] İbn Hazm, Ceyâmiu’s-are, s. 186, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 178, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 55, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 95, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 29, İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 229.
[35] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/25-26.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445.
[37] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 481.
[38] Sem hûdf, Vetâu’l-vetâ, c. 4, s. 1206.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446, 450, İtan Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 66.
[40] Sem hûdf, Vetâu’l-vçtâ, c. 4, s. 1206.
[41] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 486.
[42] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/26.
[43] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445. 41 .
[44] Taberî, Târîh, c. 3, s. 45.
[45] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 482.
[46] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 66.
[47] Sem hûdf, Vetâu’l-vetâ, c. 4, s. 1216.
[48] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 12.
[49] Sem hûdî, Vetâu’l-vetâ, c. 4, s. 1215.
[50] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 12, Semhûdf, Vetâu’l-vetâ, c. 4, s. 1215.
[51] İbn Hazm, Cemhere, s. 338, 345, 346.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/27.
[52] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 445, 446, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 481.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/27-28.
[53] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c.2,s. 83, Taberî, Târih, c. 3, s. 45. 51 .
[54] Semhüdî, Vetâu’l-vetâ, c. 3, s. 845, c. 4, s. 1206.
[55] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 446.
[56] Vâkıdî, Megâzı,c.2,s.448.
[57] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 446.
[58] Vâkıdî, Megâzî.c. 2, s. 449, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 71 , Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 282, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 47, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1 430.
[59] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47, Müslim , c. 3, s. 1430.
[60] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47.
[61] İbn Sa’d, c. 2, s. 71, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 282, Buhârî, c. 5, s. 47, 48, Müslim, c. 3, s. 1431 .
[62] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 226.
[63] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 70, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 187, 188, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 45, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1431,1432.
[64] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 70, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 212, c. 5, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/28-29.
[65] lbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, t 4, s. 83.
[66] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 446,447.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/29-30.
[67] Taberî, Târîh, c. 3, s. 45.
[68] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 235, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 83, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 446, 447, Taberî, Târîh, c. 3, s. 45, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 418, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 421, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 130.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/30.
[69] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 448.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/30-31.
[70] İbn İshak.İbnHişam , Sîre, c. 3, s. 228, 229, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 476, E bu Nuaym , Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 499, 500, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 427, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 57, Zehebî, Megâzî, s. 235, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 99, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 572.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/31-32.
[71] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 228, Bevtıakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 415.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/32.
[72] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 83, 84, Taberî, Târih, c. 3, s. 45, 46, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 419, 420, İbn Esîr, Kâmil,c.2, s. 179.
[73] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 230, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 3, s. 41 7, 418, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 58, Zehebî, Megâzî, s. 236, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 4, s. 99.
[74] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 4, s. 101,102.
[75] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 303.
[76] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 450.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 230, Taberî, Târih, c. 3, s. 46
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/32-37.
[78] Taberî, Târîh, c. 3, s. 46, Bevhakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 420, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 179.
[79] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 233, Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 459, 460, Taberî Târîh, c. 3, s. 46.
[80] Ahzab: 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/37.
[81] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 454, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 67.
[82] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 447, Diyarbekıi, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 482.
[83] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 235, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470.
[84] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 452, Diyarbekıİ, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 484, 485.
[85] Vâki cif, Megâzî, c. 2,s. 452, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 50.
[86] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/37-38.
[87] Semhûdf. Vetâu’l-vetâ. c. 4. s. 1204.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/38.
[88] İbrı Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 72.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/38-39.
[89] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 230, 231.
[90] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 104.
[91] Yâkût, t 2,5.128.
[92] .ûüdulkuddüs, Âsâru’l-Medfne, s. 125.
[93] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 139.
[94] Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 104.
[95] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 300.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/39.
[96] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 444.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/40.
[97] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 231.
[98] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, t 2, s. 67.
[99] Sem hûdî, Vetâu’l-vetâ, c. 3, s. 830.
[100] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 453.
[101] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 237, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 72.
[102] Heysemi, M ecmau’z-zevâi d, c. 6, s. 133.
[103] Semhûdî, Vfetâu’l-vela, c. 1, s. 302.
[104] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 451.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/40-41
[105] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 454.
[106] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 231.
[107] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.2, s. 147,1 50, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 290,294.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 454, 455.
[109] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 231.
[110] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[111] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231
[112] Vâki dr, Megâzî, c.2, s. 455.
[113] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 231.
[114] Vâki cif, Megâzî, t 2 ,s.455.
[115] E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 103.
[116] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[117] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455.
[118] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 455, 456.
[119] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[121] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 231-232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[122] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
[123] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c. 2,5.456.
[124] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 456.
[125] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 232, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 456.
[126] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 456.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/41-46.
[127] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/46.
[128] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 457.
[129] Musa b. Ukbe’den naklen E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 103.
[130] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre.c.3, s. 249.
[131] Vâkıdı, Megâzî 1367/1948 Kahire baskıa , s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/47-49.
[132] Zührî, Megâzî, s. 80, Abdumezzak, M usannef, c. 5, s. 368.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49.
[133] Vâkidi, Megâzı, c. 2, s. 457.
[134] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 67.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49.
[135] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[136] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 105, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 305, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49.
[137] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[138] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 105, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365, Buhârî, Sahih, c.5,s. 49.
[139] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[140] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 106, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 365, Buhârî, c. 5, s. 49.
[141] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 314.
[142] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 457.
[143] Vâkıdî, c. 2, s. 457, İbn Sa’d, c. 3, s. 106, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 364-365, Buhârî, c. 5, s. 49.
[144] Vâkıdi.Megâzî, c. 2, s. 457.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/49-50.
[145] İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 229.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/51.
[146] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 232.
[147] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 458.
[148] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 104.
[149] Vâkıdî, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 294.
[150] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 233, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 459.
* Sel’ dağında Fetih Mescidinin bulunduğu yerde (Semhûdf, Vefâu’l-yefâ, c. 3, s. 835, 836).
[151] Musa b. Ukbe’den naklen E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 104.
[152] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 233, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 430, Zehebî, Megâzî, s. 237, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 104.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/51-52.
[153] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 460.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/53.
[154] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 67.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460.
[156] İbrahim Rıfat Paşa, Mir’atü’l-Haremeyn, c. 1, s. 389, Abdulkuddûs, Âsâru’l-Medfne, s. 146,147.
[157] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/53-54.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/54-55.
[159] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 460, 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/55-56.
[160] Ahzab: 33/10-12.
[161] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 257, 230, 231, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 494, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 344, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 484.
[162] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 495, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 71
[163] Vâki dr, Megâzî 1367/1948 Kahire baskısı , s. 292, 293.
[164] Ahzâb: 10-12.
[165] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 131,132.
[166] Ahzâb: 13.
[167] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 135.
[168] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 233.
[169] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 135,136.
[170] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 463.
[171] Ahzâb: 15.
[172] Taberî, Tefsir, c. 21, s. 137.
[173] İbn Hazm, Cevâ miu’s-sîre, s. 188.
[174] Ahzâb: 22-23, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 84.
[175] Bakara: 214.
[176] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 144.
[177] Taberî, Tefsfr, c. 21, s. 132.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/56-60.
[178] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 462.
[179] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 239.
[180] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 1, s. 201.
[181] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 133, Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 302, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 489.
[182] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 133, Semhûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 302.
[183] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 639.
[184] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 463.
[185] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 133, 134, Semhûdf, Vefa, c. 1, s. 302, Diyarfcekrf, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 489.
[186] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 239.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/60-62.
[187] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 133, Taberânî’den naklen Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 301, 302, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs. c. 1. s. 489.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/62-63.
[188] E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 114, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 147, Halebî, Insânu’l-uyûn, c. 2, s. 651.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63.
[189] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 345.
[190] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 240.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63.
[191] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 459, 460, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye re’n-nihâye, c. 4, s. 109.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/63-64.
[192] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/64.
[193] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/64-65.
[194] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/66-67.
[195] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/68-69.
[196] Vâkidr, Megâzı, c. 2, s. 463, 467, 468.
[197] İbn Sa’d. Tabakâtü’l-kübrâ. c. 2. s. 67.
[198] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/69-70.
[199] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 468, 469.
[200] Semhûdf, Vfefâ u’l-vıefâ, c. 1, s. 303, 304.
[201] Vâkıdî, Megâzî 1367/1948 Kahire baskıa , s. 291.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/70.
[202] Musa b. Ukbe’den naklen Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 109.
[203] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 484.
[204] Vâkıdî.Megâzî, c. 2, s. 474, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69, 72, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, s. 126, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 48, Müslim, Sahih, c. 1, 736, 737, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 460.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/70-71.
[205] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 514, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 339.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/71.
[206] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 421, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 141, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
[207] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 237, 238, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469.
[208] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469.
[209] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 422, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 141, Taberî, Târih, c. 3, s. 49, 50.
[210] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[211] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 146.
[212] Taberî, Târih, c. 3, s. 50, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 182.
[213] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[214] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238, Vâkidf, Megâzî, c. 2, s. 469, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 67, Taberî, Târih, c. 3, s. 50.
[215] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 238.
[216] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 469, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 67, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/71-73.
[217] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 525, Taberî, Târîh, c. 3, s. 49, İbn Hazm , Cevâmiu’s-Sîre, s. 189-190, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 182.
[218] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 423.
[219] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 238, Vâkıdî, c. 2, s. 525, Taberî, c. 3, s. 49, İbn Haim, s. 189,190, İbn Esir, c. 2, s. 182.
[220] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s. 525.
[221] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 156, İbn Esir, c.2, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/73-74.
[222] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 238, Taberî, c. 3, s. 48, İbn Se^id, c. 2, s. 61 .
[223] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470.
[224] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/74-75.
[225] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[226] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 235, İbn Seyyid, c. 2,s. 61.
[227] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 68.
[228] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 470.
[229] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/75-76.
[230] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 235.
[231] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[232] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 470.
[233] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 31.
[234] İbn Seyyid,c.2, s. 61.
[235] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236.
[236] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 470, 471, Diyarbekrî, Târftıu’l-hamîs, c. 1, s. 486.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/76.
[237] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 316, 317, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 61, 62.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471.
[239] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 68, İbn Seyyid, UyÛnu’l-eser, c. 2, s. 61.
[240] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 135.
[241] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 32, 33, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 317, 319, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 61, 62, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 486, 487 Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 641, 642.
[242] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 32, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 61, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 642.
[243] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 471.
[244] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 642.
[245] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 32, İbn Seyyid, c. 2, s. 61.
[246] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 471, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 642.
[247] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236.
[248] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 236, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 61.
[249] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 68.
[250] Halebî, İnsânu’l-uyÛn, c. 2, s. 642.
[251] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 313, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 62, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 106, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 642.
[252] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487.
[253] Taberî, Târîh, c. 3, s. 49.
[254] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 237.
[255] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487.
[256] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/76-81.
[257] Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 319, 320.
[258] Fahru’r-Râzî’nin Tefsirinden naklen Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 643, A. Zeynî Dahlan, Sîre, c. 2, s. 7.
[259] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/81-82.
[260] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 474.
[261] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
[262] Bevhakf, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 3, s. 438,.
[263] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 248.
[264] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 265, Taberî, Târih, c. 3, s. 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/82.
[265] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472, 473.
[266] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 345, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487.
[267] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 472, 473.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/82-83
[268] Vâki cif, Megâzı, c. 2, s. 472, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 68.
[269] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 68.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/83.
[270] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 473, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 68, 69.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84.
[271] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 3, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 111.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84.
[272] Vakıdı, Megâzî, c. 2, s. 488, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 73.
[273] Vâki df, M egâzf, c. 2, s. 487, İ bn S a’d, Taba kâtü’ l-kübrâ, c. 2, s. 74, Ahm ed b. H anbe I, M üsned ,0.4,5.353, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 49, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1363, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 195, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 152, Zehebî, Megâzî, s. 250, Ebu’l- Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 111.
[274] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1363, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 42, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 152, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 111.
[275] İmam Muhammed, S iyem’l-kebf r, c. 5, s. 1693, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 477, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 367, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 73.
[276] Kastal ânf, M evâhi bü’l-le dünniye, c. 1, s. 147, Sem hû df, Vetâu’l -vefa, c. 3, s. 833, D iyarto ekrf, T ârfhu’l -ham fs, c. 1, s. 487
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/84-85.
[277] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[278] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 5, s. 1 693.
[279] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 113.
[280] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 477.
[281] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 478.
[282] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 5, s. 1 694.
[283] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[284] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 478.
[285] İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 30.
[286] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 132.
[287] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 73, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 235, 236, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 346, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 597.
[288] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[289] Heysemî, Mecmau’z-zevâ id, c. 6, s. 132.
[290] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 234.
[291] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 5, s. 1 694.
[292] İmam Muhammed, Siyeru’l-kebfr, c. 5, s. 1 694, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 479, İbn Abdülberr, İstiâb, c. 2, s. 597.
[293] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 479, 480.
[294] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 487.
[295] Vâkıdî, MegâZÎ, c. 2, s. 479, 480.
[296] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/85-89.
[297] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480.
[298] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 277, 278.
[299] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 480.
[300] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[301] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, 481, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[303] Zührî, Megâzî, s. 80.
[304] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 480, 481, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[305] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[306] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[307] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[308] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[310] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[311] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481.
[313] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 240, 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 481, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 278.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/90-93.
[314] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[315] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 241, Vâkıdî, c.2,s. 481, 482, İbn Sa’d, c. 4, s. 278.
[316] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
* Nfetmiş kişivi (Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa’d, c. 4, s. 278).
[317] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[318] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[319] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[320] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 278.
[321] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482.
[322] Bevhakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 405, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 113, Suvutf, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 578.
[323] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241.
[324] Beyhaki, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 305, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 578.
[325] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 482, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 278.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/93-95.
[326] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/95-96.
[327] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[328] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 241, 242, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[329] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s. 242.
[330] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[331] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 485, 486.
[332] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[333] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 483.
[334] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 486.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/96-98.
[335] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 484.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/98.
[336] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[337] İbn Sey\id,c.2, s. 65.
[338] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/99.
[339] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 484.
[340] Vâki cif, Megâzî, 1367/1948 Kahire baskısı, s. 296.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/99-100.
[341] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/100.
[342] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 484, 485.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/100-101.
[343] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 147.
[344] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[345] Belâzuıî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 345.
* Lât’a, Uzzâ’ya, İsafe, Naile veHübel’e (Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ ye’t4ahâsum, s. 15, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 657).
[346] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/102.
[347] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 492.
* Hadisenin mahiyetini anlamak için eserimizin 4. cildine bakınız.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 493.
[349] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 492, Belâzurî, E nsâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ ve14ahâsum , s. 15, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 657.
[350] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 657.
[351] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 492.
[352] Halebî, İnsânu’l-uyun, c. 2, s. 657.
*Yani, Besmeleden sonra (Halebî, İnsân, c. 2, s. 657)
[353] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 1 5,16, Halebî, c. 2, s. 657.
[354] Vâkıdî, c. 2, s. 492, Belâzurî, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 16.
[355] Belâzurî, c. 1, s. 344, Makrizf, s. 16.
[356] Vâkıdî, c. 2, s. 492, 493, Halebî, c. 2, s. 657.
[357] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493.
[358] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1 , s. 344, Makrizf, en-Nizâ vel^ahâsum, s. 16.
[359] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 493, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 657.
[360] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 344, Makrizf, en-Nizâ vet-tahâsum, s. 16, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 657.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/102-104.
[361] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 71.
[362] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 488, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 69.
[363] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[364] Vâkidî, c. 2, s. 476, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 324, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 22, Müslim, Sahih, c. 2, s. 617, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 364.
[365] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 35.
[366] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 71.
[367] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 491.
[368] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 148.
[369] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 491.
[370] Ahzâb: 9, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 257, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 71.
[371] Semhûdı, Vefâu’l-vefâ, c. 3, s. 835.
[372] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 488.
[373] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, İ bn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 226.
[374] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 451 , 452.
[375] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 242.
[376] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[377] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 449.
[378] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 114.
[379] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[380] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 114.
[381] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 489.
[382] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 451, Zehebî, Megâzî, s. 249.
[383] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 489.
[384] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[385] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489, Ebu Nuaym , Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 501, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 65, 66, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 114, Diyarbekrî, Târıhu’l-ham fs, c. 1 .s. 4 91, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 652.
[386] Ebu Muaym, Delâil, c. 2, s. 501, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 491.
[387] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[388] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 114, 115.
[389] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31.
[390] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[391] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[392] İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 228.
[393] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[394] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Vâkıdî, c. 2, s. 489, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[395] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[396] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 136.
* Ebu Süfyan, aralarına bir yabancının sızdığını sezmişti (İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 226).
[397] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 652.
[398] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 136.
[399] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[400] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 489.
[401] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 136.
[402] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[403] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 489.
[404] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 66, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 652.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243.
[406] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[407] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
[408] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s. 490, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 69.
[409] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 243, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 392.
[410] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[411] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 490.
[412] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69.
[413] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
[414] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 653, 654.
[415] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[416] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 490.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/104-112.
[417] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414.
[418] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115, Diyarbekrî, Târîhu’l-ham fs, c. 1 , s. 492.
[419] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 244.
[420] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[421] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31.
[422] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 31, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 451.
[423] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[424] Beyhakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 455, D iyarbekrf, T ârfViu’l -h am fs, c. 1, s. 492.
[425] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1 84.
[426] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1414, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 149.
[427] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 491, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 69, 70.
[428] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 148.
[429] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 485.
[430] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 422.
[431] Vâkıdî,Megâzî,c.2,s. 485.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/112-113.
[432] Vâkıdı, Megâzı, c. 2, s. 496, 497.
[433] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 266.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/114.
[434] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 260, 261, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 467, 468, Belâzurî, E nsâbu’l-eşrâf, c. 1 ,s. 345, Taberî, Tefsir, c. 21, s. 148,149, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
[435] Ahzâb: 25.
[436] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 266.
[437] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 262 Buhârî, Sahih, c. 5, s. 48,Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 3, s. 457,İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 184, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 66, Zehebî, Megâzî, s. 251, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 115.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/114-115.
[438] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 264.
[439] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 422, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 13.
[440] İbn İshak, İbn Hisam.Sîre, c. 3, s. 250, İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 427, 428, Buhân, Edebü’l-mütred, s. 289, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 11 0,111, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 302, 303.
[441] M. Apaydın, Resûlullah’ın Günlüğü, s. 1 22.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/115.

Share.

About Author

Leave A Reply