Hudeybiye Seferi

0

Seferin Tarihi, Mevkii, İsmi ve Sebebi
Ashabdan Bazılarının Medine’de Görevlendirilişi
Medine’den Yola Çıkış ve Yola Çıkanların Sayısı
Hazırlanan Kurbanlık Develerin Sayısı
Müslümanların Atlıları ve Yanlarında Taşıdıkları Silahlar
Bir Süvari Birliğinin Öncü Olarak Yola Çıkarılışı
Medine Çevresindeki Bedevî Arapların Sefere Katılmaktan Kaçınmaları
Hz. Ömer’le Sa’d b. Ubâde’nin Endişeleri
Zülhuleyfe’de İhrama Giriliş
Kurbanlık Develerin Alâmetlenişi
Büsr b. Süfyan’ın Tecessüs İçin Mekke’ye Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zülhuleyfe’den İtibaren Uğradığı Yerler
Ebvâ’da ve Veddan’da Peygamberimiz Aleyhisselama Getirilen Hediyeler
Kureyş Müşriklerinin Kararları ve Bir Süvari Birliğini Kurâu’l-Gamîm’e Göndermeleri
Kureyş Müşriklerinin Ehâbiş’ten Kendilerine Tâbi Olanlar ile Sakîf’leri Yanlarına Almaları ve
Ehâbiş’e Evlerinde Ziyafet Çekmeleri
Kureyş Müşriklerinin Dağ Başlarına Gözcüler Dikmeleri ve Karargâhlarını Beldah’ta Kurmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gadîrü’l-Eştat’a Gelişi
Büsr b. Süfyan’ın Kureyş Müşrikleri Hakkında Edindiği Bilgiler
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gamîm’de Durup Ashabına Hitabda Bulunması ve Durum
Hakkındaki Görüşlerini Sorması
Zâtü’l-Hanzal Tepesinin Fazileti ve Kızıl Develiden Başkalarının Yarlıganışı
Kasvâ’nın Çöküşü ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş Müşrikleri Hakkındaki Va’di
Kasvâ’nın Çöküşündeki Hikmet
Peygamberimiz Aleyhisselamın Namazlarını Hudeybiye’nin Harem Hududu İçine Giren Yerinde Kılışı
Susuz Kuyudan Su Fışkırtılması Mucizesi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Parmağından Pınar Gibi Su Akıtması
Hudeybiye’de Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasıyla Yağmur da Yağışı ve Yağmuru Yıldızın
Yağdırdığını Söylemenin İmansızlık Oluşu
Büdeyl ile Arkadaşlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Kureyş Müşriklerinin Hazırlıkları ve
Maksatları Hakkında Bilgi Vermeleri ve Peygamberimizin Söylediklerini Müşriklere Aktarmaları
Kureyş Müşriklerinin Büdeyl ve Arkadaşlarına Karşı Kötü ve Sert Davranışları
Urve b. Mes’ud’un Konuşması
Urve b. Mes’ud Peygamberimiz Aleyhisselamın Huzurunda
Peygamberimiz Aleyhisselamın Urve’ye Cevabı ve Teklifleri
Urve b. Mes’ud’un Tekrar Konuşmaya Başlaması
Urve b. Mes’ud’u Yeğeni Mugîre’nin Tehdit Edişi
Urve’nin Peygamberimiz ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Ashabı Hakkındaki Müşahedelerini
Müşriklere Anlatışı
Hıraş b. Ümeyyetü’l-Huzâî’nin Müşriklere Elçi Olarak Gönderilişi
Huleys b. Alkame’nin Müşrikler Adına Peygamberimiz Aleyhisselamla Konuşmaya Gelişi
Müşriklerin Mikrez b. Hafs’ı Elçi Olarak Göndermeleri
Hz. Ömer’in Kureyş Müşriklerine Elçi Olarak Gönderilmek İstenilişi ve Onun Yerine Hz.
Osman’ın Gönderilişi
Hz. Osman’ın Kâbe’yi Yalnız Olarak Tavaf Teklifini Reddedip Müşrikleri Kızdırışı
Hz. Osman’ın Kâbe’yi Herkesten Önce Tavaf Etmiş Olmasına Ashabın İmrenmeleri
Hz. Osman’ın Öldürüldüğü Haberi Üzerine “Rıdvan Bey’atı”nın Yapılışı
Yapılan Rıdvan Bey’atının Şekli
Münafık Cedd b. Kays’ın Bey’attan Kaçışı ve Kaçınışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Osman İçin Bey’at Yapışı
Hz. Osman’la Müslümanlar Arasında Geçen İbretli Bir Konuşma
Bey’atta Bulunan Müslümanların Sayıları ve Faziletleri
Ebu Cehil’in Bedir’de İğtinam Edilen Devesinin Mekke’ye Kaçışı
Hudeybiye Muahede ve Mütarekesi
Kureyş Müşriklerinin Süheyl b. Amr’a Yetki ve Direktif Vermeleri
Süheyl b. Amr’ın Konuşması
Muahede Belgesine Yazılan Şahitler
Süheyl b. Amr’ın Oğlu Ebu Cendel’in Mekke’den Kaçıp Hudeybiye’de Peygamberimiz
Aleyhisselama Sığınışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Cendel’i Teselli Edişi ve Öğütleyişi
Huvaytıb’la Mikrez’in Peygamberimiz ve Ashabı Hakkındaki Görüşleri
Hz. Ömer’le Ebu Cendel Arasında Geçen Konuşmalar
Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş Müşriklerinin Akit ve Ahitlerine Katılanlar
Muahede ve Musalaha Yazısından Bir Nüsha Daha Yazılarak Süheyl b. Amr’a Verilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Muvaffak ve Muzaffer Olacağına Huvaytıb’ın Kanaat Getirişi
Hudeybiye Muahedesinin Ashabı Hayal Kırıklığına Uğratışı ve Hz. Ömer’in Peygamberimiz
Aleyhisselama İtiraz Yollu Sorular Soruşu
Hz. Ömer’in Hz. Ebu Bekir’e Başvuruşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ömer ve Arkadaşlarına Son Cevabı
Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Hz. Ömer’i Öğütleyişi ve Hz. Ömer’in Davranışlarına
Tevbe ve Nedamet Edişi
Çılgınlık Etmeye Kalkışıp Yakalanan Müşriklerin Serbest Bırakılışı
Kurbanlarını Kesip Tıraş Olmalarının Müslümanlara Emredilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Başını Kazıtması
Hz. Ümmü Seleme İle Ümmü Umâre’nin Saçlarını Kısaltmaları
Müslümanların Başlarını Tıraş Ettirmeye Koyulmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Saçlarını Kazıtanlara Duası
Kasırganın Kesilen Saçları Havalandırıp Harem İçine Savuruşu
Bir Açıklama
Hz.Ebu Bekir’in Hudeybiye Muahedesi Hakkındaki Görüşü
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye’den Ayrılışı ve Fetih Sûresinin Nazil Oluşu
Müslümanların Tutum ve Davranışlarından Dolayı Azaba Uğramaktan Korkuya Düşmeleri
Cebrail Aleyhisselamla Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselamı Tebrik Etmeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Eski Günlerini ve Hallerini Hatırlatışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Gelişi ve Sefere Katılmayan Bazı Kabilelerin Özür
Dilemeleri
Hudeybiye Muahedesi Üzerine Feth Sûresinin İnişi
Feth Sûresinin Bazı Âyetleri Hakkında Açıklama
Ebu Basîr’in Mekke’den Kaçışı ve Kureyşîlerin Ticaret Yollarını Kesişi
Ebu Basîr’in İsmi, Soyu ve Kimliği
Ebu Basîr’in Medine’ye Kaçışı ve Müşriklere İade Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr’i Öğütleyişi ve Teselli Edişi
Ebu Basîr’in Kendisini Götürenlerden Birisini Öldürüp Kurtuluşu
Kevser’in Medine’ye Gelip Durumu Peygamberimiz Aleyhisselama Haber Verişi
Ebu Basîr’in Medine’ye Gelişi ve Kendisini Savunuşu
Ebu Basîr’in İys Sahilinde Üstlenişi
Mekke’de Tutuklu Bulunan Müslümanların Kaçıp Ebu Basîr’in Yanında Toplanmaları
Ebu Basîr ve Arkadaşlarının Müşrikleri Tedirgin Etmeye Başlamaları
Ebu Basîr’in İys’te Toplananlara Başkan Oluşu
Kureyş Müşriklerinin Muahedede Bir Değişiklik Yapılması İçin Peygamberimiz Aleyhisselama
Başvurmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr’e Yazılı Emri
Ebu Basîr’in Vefatı
Ebu Cendel ile Arkadaşlarının Medine’ye Dönüşü
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine’ye Gelişi
Ümmü Külsûm Hatunun Kimliği ve Medine’ye Hicret Edişi
Ümmü Külsûm Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Halini Arzedişi
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine’ye Gelişi
Ümmü Külsum Hatunun Zeyd b. Hârise ile Evlenişi
Ümmü Külsûm Hatunun Annesi Erva binti Küreyz Hatunun Medine’ye Hicret Edişi
Cüzamların Müslüman Oluşu
Cüzamların Kimliği
Rifâa b. Zeyd ile Arkadaşlarının Medine’ye Gelişi
Ferve b. Amr el-Cüzamî’nin Müslüman Oluşu ve Şehit Edilişi
Ferve b. Amr’ın Kimliği ve Müslüman Oluşu
Ferve b. Amr’ın Hapis ve İdam Edilişi
Zıhar Hakkında Âyet Nazil Oluşu
Zıharın Mânâları
Havle Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Başvuruşu ve Yalvarıp Yakarışı
Havle Hatunun Allah’a Yalvarışı ve Peygamberimiz Aleyhisselama Vahiy Gelişi
Keffâretler Hakkında Havle’nin Kocası Evs b. Samit’le Konuşma Yapılması
Havle Hatunun Ümmü’l-Münzir’e Başvuruşu
Havle Hatunun Hz. Ömer’i Durdurup Onunla Uzun Uzun Konuşması

HUDEYBİYE SEFERİ

Seferin Tarihi, Mevkii, İsmi ve Sebebi

Sefer, Hicretin 6. yılında Zilkade ayında vuku bulmuş,[1] Peygamberimiz Aleyhisselam, Zilkade ayının başında, Pazartesi günü, devesi Kasvâ’ya binip Müslümanlarla birlikte yola çıkmıştır.[2]
Hudeybiye; ne büyük, ne de küçük, orta büyüklükte bir köy olup, altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at edilen ağaçtan* dolayı Şecere Mescidi diye anılan mescidin yanındaki kuyunun ismini almıştır.
Hudeybiye ile Mekke arası bir merhaleliktir. Medine ile arası ise dokuz merhaleliktir.
Hudeybiye’nin bir kısmı Harem, bir kısmı da Hıll’dir, yani Harem dışıdır.
Hudeybiye’nin Harem dışı kalan yerleri Beytullah’a daha uzaktır.[3]
Peygamberimiz Aleyhisselam; bir gece rüyasında ashabıyla birlikte korkusuzca girip Beytullah’ı (Kabe’yi) tavaf ettiklerini, ashabdan bazılarının saçlarını kazuttıklarını.bazılarınında saaçlarını kısalttık­larını görmüştü.[4]
Peygamberimiz Aleyhisselam .rüyasını ashabına:
“Ben rüyada gördüm ki; siz muhakkak Mescid-i Haram’a gireceksiniz, başlarınızı kazıtacak, saçlarınızı kısalttıracaksınız!” diyerek haber verdi.[5]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gördüğü bu rüya üzerine, umreye, Kabe’yi tavaf ve ziyaret etmeye niyeti endi.[6]
Ashab çok sevindiler. Hemen o yıl Mekke’ye gireceklerini sandılar ve umdular.[7]
Peygamberimiz Aleyhisselamın bu rüyası, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır
“Andolsun ki; Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır.
İnşaallah, hepiniz, emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz de saçlarınızı kısaltarak, Mescid-i Haram’a korkusuzca muhakkak gireceksiniz…”[8]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, umre için hazırlanmalarını ashabından bazılarını söyledi.
Onlar da, yola çıkmak üzere, hemen hazırlandılar.[9]

Ashabdan Bazılarının Medine’de Görevlendirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabdan İbn Ümmi Mektum’u Medine’de yerine vekil bıraktı.[10]
Nümeyle b. Abdullah el-Leysî’nin,[11] Ebu Rühm Külsûm b. Husayn el-Gıfârî’nin vekil bırakıldığı da rivayet edilir.
İbn Ümmi Mektum, namaz kıldırmakla görevlendirilmişti.
Her üçünün vekil bırakıldıkları da söylenmiştir.[12]
Sanıldığına göre; Nümeyle b. Abdullah ile Külsûm b. Husayn, Medine’nin korunma ve idare işlerine bakacaklardı.[13]

Medine’den Yola Çıkış ve Yola Çıkanların Sayısı

Peygamberimiz Aleyhisselam, guslettikten sonra, Yemen işi iki elbise giydi.[14]
Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte yola çıkanların sayısı 1400 idi.[15] 1500,[16] 1525 veya 1600[17] veya 1700 kişi oldukları da rivayet edilir. [18]
Sanıldığına göre; 1400’den fazlası, Bedevî Arapların yolda gelip katılmalarından ileri gelmiştir.[19] Bunlardan 100 kişi, Eşlem kabilesindendi. 70 kişi oldukları da rivayet edilmiştir.
Sefere, kadınlardan da:
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme,
2. Ümmü Umâre,
3. Ümmü Meni1,
4. Ümmü Âmirü’l-Eşheliyye de katılmış bulunuyordu.[20]

Hazırlanan Kurbanlık Develerin Sayısı

Kurban edilmek üzere 70 deve hazırlanmıştı .[21]
Ebu Cehil’in Bedir savaşı neticesinde ele geçirilen ve Zülcedr’de yayılan devesi de, kurban edile­cek develer arasında bulunuyordu.
Hz. Ebu Bekir, Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ve Sa’d b. Ubâde, kurbanlık develerini kendileri hazırlamış olan zengin sahabiler arasında idiler.
Zülcedr yaylımında yayılmakta bulunan develerin Medine’ye getirilip Zülhuleyfeye kadar sürülerek götürülmesi, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından Naciye b. Cündüb el-Eslemî’ye emredilmişti.[22]

Müslümanların Atlıları ve Yanlarında Taşıdıkları Silahlar

Yola çıkan Müslümanlardan 200’ü atlı idi.[23]
Müslümanların yanlarında, kınlarında sokulu olan kılıçlarından başka silahları da bulunmuyordu.[24]
Bu da, yolcu silahı idi.[25]

Bir Süvari Birliğinin Öncü Olarak Yola Çıkarılışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, Muhacir ve Ensardan 20 kişilik bir süvari birliğini, Sa’c! b. Zeyd el-Eşhelî’nin kumandası altında öncü olarak yola çıkardı.
1. Mikdad b. Amr,
2. Ebu Ayyaş ez-Zürakî,
3. Hubab b. Münzir,
4. Âmir b. Rebia,
5. Saîd b. Zeyd,
6. Ebu Katâde,
7. Muhammed b. Mesleme… yola çıkarılan süvari birliği arasında bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselam, Abbâd b. Bişr”i de, 20 kişilik süvari birliği içinde, Kureyş müşriklerinin
tutum ve davranışlarını gözetlemek üzere gönderdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yola çıkardığı öncü süvari birliğinin arkasından, Naciye b. Cündüb’ü de, yanına Eşlemlerden bazı gençleri katarak, kurbanlık develerle birlikte yola çıkardı. [26]

Medine Çevresindeki Bedevî Arapların Sefere Katılmaktan Kaçınmaları

Medine çevresinde oturan Cüheyne ve Müzeyne bedevîlerinden, sefere katılmaları istenilmişti. [27]
Gerek bunlar, gerek Bekr oğulları, mallarını ve çoluk çocuklarını bahane ettiler ve aralarında da:
“Muhammed, bizi atlar ve silahlarla desteklenmiş düşman bir kuvvetle çarpıştırmak mı istiyor?!
Muhammed’le ashabı, boğazlanacak yemlik develer gibidirler! Onlardan hiçbirisi, bu seferlerinden sağ olarak dönemeyeceklerdir!
Çünkü, kendileri, yanlarında silahlan bulunmayan, sayıca da çok olmayan bir cemaattirler.
Bedir’de öldürülmüş olan adamları için öç almaya and içmiş bir kavmin üzerine gidiyorlar!?” diye konuştular. [28]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına katılarak gitmekten kaçındılar.
Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz Aleyhisselama karşı, ya çarpışmaya, ya da onun Beytullah’ı ziyaretine engel olmaya kalkışacaklarından korktular; Peygamberimiz Aleyhisselamın bu yoldaki daveti karşısında hareketsiz kaldılar.[29]
Yüce Allah, onların bu uygunsuz tutum ve davranışlarını Kur’ân-ı Kerîm’de açıklayıp yerdi.[30]

Hz. Ömer’le Sa’d b. Ubâde’nin Endişeleri

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zülhuleyfe’ye geldiği zaman, Hz. Ömer
“Yâ Rasûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız olarak varıp gire­cek misin?![31] Ebu Süfyan ve adamlarının bize saldırmalarından endişe etmiyor musun? Gerektiğinde onlarla çarpışmak için yanımıza silahlarımızı almayalım mı?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bilmiyorum! Ben, umreye niyetlenmiş iken, silah taşımak istemem!” buyurdu.
Sa’d b. Ubâde de:
“Yâ Rasûlallah!
Keşke yanımızda silah taşısaydık, onların şüpheli bir hareketlerini görürsek, üzerlerine yürürdük!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben silah taşımam! Ben ancak umreye niyetlenerek yola çıkmışım dır!” buyurdu.[32]

Zülhuleyfe’de İhrama Giriliş

Peygamberimiz Aleyhisselam, Zülhuleyfe’de öğle namazını kıldı.[33] İhrama girdi.[34] İki rekat namaz kıldı. [35]
Kıbleye döndü ve:
“Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk!
İnnel hamde ve’n-nîmete leke vel mülke lâ şerîke lek!” diyerek telbiye etti.
Müslümanlar da, orada ihrama girdiler.[36]
Zülhuleyfe’de ihrama girememiş olanlar ise, Cuhfe’de ihrama girdiler.[37]

Kurbanlık Develerin Alâmetlenişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, kurbanlık develerden getirtip üzerlerine çul örttü. Onlardan birisinin boynuna, kendisi için, boğmuklarını taktı. Hörgücünü bıçakla çizip kanatarak nişanladı, kalanlarını da nişanlaması, alâmetlemesi için, Naciye b. Cündüb’e emir buyurdu; nişanlandı. Müslümanlarda, kurbanlık develerini böylece nişanladılar.[38]

Büsr b. Süfyan’ın Tecessüs İçin Mekke’ye Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Büsr b. Süfyan’ı çağındı. Gözcü olarak Mekke’ye gönderdi ve: “Benim umre yapmak istediğimi Kureyşîlere ulaştır. Onlardan elde edebileceğin bilgileri de, dönüp bana bildir!” buyurdu.[39]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Zülhuleyfe’den İtibaren Uğradığı Yerler

Peygamberimiz Aleyhisselam; Zülhuleyfe’den ayrılıp Beyda yolunu tuttu.[40]
Beydâ: Zülhuleyfe ileZâtülceyş arasındadır. Beydâ’nın başlangıcı, Zülhuleyfe’nin sonudur.[41]
Zâtülceyş, Zülhuleyfe’ye 6 mildir. Medine’nin Akik vadisine 10-12 mil kadardır.
Nizar b. Maadd ile oğlu Rebia b. Nizar’ın kabirleri Zatülceyştedir.[42]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Salı günü Melel’de sabahladı. Akşam yemeğini Seyyâle’de yedi.[43]
Melel; Mekke yolunda bir vadidir. Melel’in Medine’ye uzaklığı 28 mildir.[44] Başka rivayete göre; 21-22 mildir.[45]
Seyyâle, sel vadisidir. Seyyâle’nin Medine’ye uzaklığı 30 mildir.[46]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Melerden hareket ederek Revhâ’da sabahladı.[47]
Revhâ; Medine’ye 36-40 mil kadar uzaklıkta bir vadi olup, Mudarb. Nizar’ın kabri buradadır.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ vadisi hakkında:
“Bu vadi, Cennet vadilerindendir!” buyurmuştur.
Musa Aleyhisselam, yetmiş bin kişi ile buraya uğramış, yetmiş peygamber gelip bu vadide namaz kılmıştr.[48]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ’da, Nehd oğulları aşiretinden bir cemaate rastladı, onları İslâmiyete davet etti.
Onlar İslâmiyeti kabul etmekten kaçındılar.
Nehd oğullarının yanlarında deve ve davarları da bulunuyordu.
Onlar, adamlarından birisiyle, Peygamberimiz Aleyhisselam a hediye olarak süt gönderdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların hediyelerini kabul etmedi ve:
“Ben müşriklerin hediyesini kabul etmem!” buyurdu. Fakat, onlardan sütün satın alınmasını emret­ti.
Bunun üzerine, bedevî Müslümanlar, sütü satin aldılar.
Nehd oğulları, buna memnun oldular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Nehd oğullarından birisini yanına çağırdı ve ona:
“Siz nereye gitmek istiyorsunuz?” diye sordu.
O da:
“Yâ Muhammedi Bir aydan beri, Melel otlağına yağmur düştüğü bize haber verilmişti. Adamlarımızdan birisini gönderip yağmurlu ve otlu yerleri arattırdık. Adamımız yanımıza dönüp Melel’de davarların karınlarının doyduğunu, toplanmış su havuzlarından dolayı develerin yürümekte güçlük çek­tiklerini, sulama gölcüklerinin çokluğunu haber verdi. Oraya kavuşmak istiyoruz” dedi.[49]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Revhâ’dan sonra, Ebvâya varıp kondu.[50]
Ebv’â, Füru’ ile Cuhfe arasında bir karyedir.
Ebvâ’nın Medine’ye uzaklığı 23 mildir, yani 5 günlüktür.
Peygamberimiz Aleyhisselamın annesi Hz. Âmine’nin kabri Ebvâ’dadır.[51]
Peygamberimiz Aleyhisselamın altı yaşında bulunduğu sırada, Hz. Âmine, Medine’ye gidip eşi Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret ettikten sonra Mekke’ye dönerken Ebvâ’da vefat etmiş ve oraya gömülmüştü.[52]

Ebvâ’da ve Veddan’da Peygamberimiz Aleyhisselama Getirilen Hediyeler

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebvâ’da bulunduğu sırada, İmâ b. Rahasa, iki deveye süt yükleyip, bir miktar deveyi ve yüz kadar da davan hediye olarak oğlu H uf afi a birlikte Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.
Hufaf, gelince, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Babam şu develeri ve sütü sana göndendi!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf a:
“Siz buralara ne zaman geldiniz?” diye sordu.
Hufaf:
“Yakında geldik! Bulunduğumuz yerde su vardır. Kuraklık olunca hayvanlarımızı oralardaki suya götürüp suluyoruz” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Oralardaki yerler nasıldır?” diye sordu.
Hufaf:
“Develerimizi besliyor; davarlara gelince, anmaya değmez!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf in getirdiği hediyeleri kabul etti. Davarların ashabına dağıl­masını emir buyurdu. Sütü de, tükeninceye kadar, tas tas içtiler. Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf’a:
“Allah, mallarınızı size mübarek ve hayırlı kılsın!” diyerek dua etti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebvâ’dan sonra, Veddan’a geldi.[53]
Veddan; Damre, Gıfar ve Kinanelere ait Füru1 nahiyelerinden bir karyedir. Veddan’ın Ebvâ’ya uzak­lığı 8 mildir, Cuhfe’ye uzaklığı 1 merhaledir.[54]
Peygamberimiz Aleyhisselama, Veddan’da bulunduğu sırada, üç şey; ekmek, ıtr ve acur hediye edildi.[55]
Itr; dağınık biten, kökü kesilince süt gibi su çıkan bir nebattır.[56] Bu, belki de, ciltlik dediğimiz veya o cinsten bir yeşilliktir.
Peygamberimiz Aleyhisselam, o yeşillik ile acurdan yedi ve hoşlandı. Zevcesi Hz. Ümmü Seleme’ye de götürülmesini emretti. Kendisinin hoşuna giden bu turfanda hediyeyi ona da göstermek, tattırmak istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Veddan’dan sonra, Cuhfe’ye gelip konakladı.[57]
Cuhfe; ihrama girme yerlerindendir.
Cuhfe’nin Medine’ye uzaklığı 5 merhale ve 2 sülüs merhale kadardır.
Mekke’ye de dört buçuk merhaledir.[58]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Cuhfe’de su bulamayınca, su kırbasıyla Harra^a bir adam gönder­di.[59]
Harrar, Cuhfe yakınında bir sudur.[60]
Adam, gittikten biraz sonra, boş kırba ile geri döndü ve:
“Yâ Rasûl ali ah! Yürüyerek gitmeye güç yetiremedim, korktum!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen otur!” buyurdu.
Suya başka bir adam gönderdi.
O adam da, su kırbasıyla gitti. İlk adamın erişip korkuya düştüğü yere varınca, o da geri döndü.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sana ne oldu?” diye sordu.
Adam:
“Seni hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; korktum da, gitmeye güç yetiremedim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen de otur!” buyurdu.
Bundan sonra, başka bir adam gönderdi. O adam da, kendisinden önceki kişilerin erişip korktukları yerde korkuya düşerek geri döndü.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabından birisini çağırarak onu su kırbasıyla gön­derdi.
Bazı sucular da onunla birlikte gittiler.
Çünkü, bunlar, daha önceki kişilerin gidip geri döndüklerini görmüşlerdi. Bunun da, onlar gibi geri döneceğinden şüphe etmiyorlardı. Harrar’a vardılar. Su çektiler, kırbalarını doldurup geldiler.[61]

Kureyş Müşriklerinin Kararları ve Bir Süvari Birliğini Kurâu’l-Gamîm’e Göndermeleri

Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke’ye gelmek üzere bulunduğunu işitince, görüş sahibi olan adamlarını topladılar.
Durumu aralarında konuştular ve:
“Araplardan işitildiğine göre; o herhalde umre yapmak bahanesiyle askerlerini Mekke’ye sokmak istiyordur!
Mekke’ye sulhen girse de, onunla aramızda, çarpışmaktan başka birşey olmayacaktır!
Vallahi, kımıldayan gözlerimiz bulundukça, buna imkân verilmeyecektir!
Haydi, reylerinizi, görüşlerinizi ortaya koyunuz!” dediler.
Nihayet, aralarında görüş birliğine vardılar.
Bu işi yönetmeyi de, rey ve görüş sahibi adamlarından Safvan b. Ümeyye, Süheyl b. Amr ve İkrime b. Ebu Cehil’e havale ettiler.
Safvan, Kureyş müşriklerine:
“Biz, size danışmadıkça, hiçbir işi sonuçlandırmayacağız!
Biz, 200 atlıyı Kurâu’l-Gamîm’e göndermeyi ve üzerine de yavuz bir kişiyi kumandan tayin etmeyi uygun görüyoruz!” dedi.
Kureyş müşrikleri:
“Ne güzel görüşün var!” dediler.[62]
Başlarında Halid b.Velid veya İkrime b. Ebu Cehil olmak üzere, süvarileri acele Kurâu’l-Gamîm’e yolladılar.[63]

Kureyş Müşriklerinin Ehâbiş’ten Kendilerine Tâbi Olanlar ile Sakîf’leri Yanlarına Almaları ve
Ehâbiş’e Evlerinde Ziyafet Çekmeleri

Kureyş müşrikleri Ehâbiş’ten kendilerine tâbi olanları ve Sakîf kabilelerini yanlarına aldılar.
Ehâbiş’ten kendilerine katılan kabileleri, yedirip içirmek için topladılar.
Dârü’n-NeoVe’de,
Safvan b. Ümeyye’nin evinde,
Süheyl b. Amr’ın evinde,
İkrime b. Ebu Cehil’in evinde,
Huvaytıb b. Abduluzzâ’nın evinde olmak üzere beş evde onlara ziyafet çektiler.[64]
Ehâbiş, Kinane b. Huzeymelerden bir koldur.
Hun b. Huzeyme oğulları ile Mustalık oğulları, Mekke’nin aşağısındaki Hubşi dağının dibinde toplanıp; gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı devam ettiği ve Hubşi dağı yerinde durduğu müdde­tçe, düşmanlarına karşı el ve iş birliği yapmak üzere, Kureyş müşrikleriyle antlaşmalardı.
Bunun için, onlara, Hubşi dağına izafetle, Ehâbiş adı verilmiştir.[65]
Hubşi dağının Mekke’ye uzaklığı 6 mildir.[66]

Kureyş Müşriklerinin Dağ Başlarına Gözcüler Dikmeleri ve Karargâhlarını Beldah’ta Kurmaları

Kureyş müşrikleri, Mekke dağlarından Vezer(Vir) ve Veza1 dağlarına varıncaya kadar, dağ başları­na gözcüler diktiler.
Bunlar, on kişi idiler.
Gözcülerin başına Hakem b. Abdi Menafi koydular.
Gözcüler
“Muhammed şöyle şöyle yapıyor!” diye, gördüklerini birbirlerine fısıldamakta idiler.
Kureyş müşrikleri, Beldah’a kadar bu şekilde ilerlediler.
Beldah’a gelince, orada çadırlarını ve karargâhlarını kurdular. Kadınlarını ve çocuklarını da oraya götürdüler. [67]
Beldah, Mekke’nin batı tarafında birvadidir.[68]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Gadîrü’l-Eştat’a Gelişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Gadîrü’l-Eştat’a kadar ilerleyip geldi.[69]
Gadîrü’l-Eştat, Usfan’a 3 mil uzaklıktadır.[70] Sel sularından kalma gölcükleri bulunan bir vadidir.[71] Hudeybiye hizasındadır.[72] Kuaykıan dağının yakınındadır.[73]

Büsr b. Süfyan’ın Kureyş Müşrikleri Hakkında Edindiği Bilgiler

İslâm gözcüsü Büsr b. Süfyan, Mekke’ye girip Mekkelilerin konuştuklarını, görüşlerini dinledikten sonra, dönüp Usfan’ın arkasındaki Gadîrü’l-Eştat mevkiinde Peygamberimiz Aleyhisselama kavuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:
“Ey Büsr! Arkandakilerden ne haber var?” diye sordu.
Büsr:
“Yâ Rasûlallah! Senin kavmin olan Ka’b b. Lüeyy ile Âmir b. Lüeyy, senin geldiğini işitmişler.
Üzerlerine zorla gireceğinden korkarak, sana karşı, Ehâbiş ile kendilerine bağlı kabilelerin ittifak­larını sağlamış; Ehâbiş ile kendilerine katılanlara, develer keserek, yüksek binalarda ve evlerinde ziyafetler çekmiş; Halid b. Velid’in kumandası altında ikiyüz atlıyı ileri sürmüşler-ki, onlar şimdi Gamım ‘deler.
Dağ başlarına gözcüler ve gözetleyiciler dikmiş; sütlerinden faydalanacakları sağmal ve yavrulu develerini., hâsılı döllerini döşlerini yanlarına almış; seni Mescid-i Haram’dan men için kaplan postu giy­inmiş; Beldah vadisine kadar gidip orada çadırlarını kurmuş oldukları halde, onları gerimde bırakmış bulunuyorum.[74]
Gerimde bıraktığım Ka’b b. Uüeyyve Âmirb. Lüeyyler, senin için Ehâbiş’i toplamışlar. Beytullah’tan men etmek için seninle çarpışacaklar![75]
Müşrikler sana karşı pek çok yığınak yapmışlardır; muhakkak seninle çarpışacak, Beytullahtan, Beytullah’ı ziyaretten seni men edeceklerdir.[76]
Seni Mekke’ye sokmamak için and içmişlerdir!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eyvah! Kureyş helak oldu!
Zaten harp onları yiyip tüketmiştir.
Ne olurdu, kendileri, benimle öteki Araplar arasından çekilseydiler, beni onlarla başbaşa bıraksay-dılar!
Onlar beni yenecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istedikleri bu olduğuna göre, istekleri gerçek­leşmiş olurdu.
Eğer Allah beni onlara galip kılacak olursa, ya onlar akın akın İslâmiyete girerlerdi, yahut savaşır­lardı.
Kureyş müşrikleri ne sanıyorlar?
Vallahi, Allah’ın yaymak üzere beni göndermiş olduğu din için çarpışmaya devamdan geri durmay­acağım!
Allah ya bu dini galip ve üstün kılar, ya da bu yolda şu boynumun yanı gider!” buyurdu.[77]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanlara:
“Halid b. Velid, birtakım Kureyş süvarileriyle gözcü olarak Gamîm mevkiinde bulunuyor.
Siz şimdi yolun sağ tarafını tutup gidiniz!” buyurdu.
Halid b. Velid, Peygamberimiz Aleyhisselamla yanındakilerin orada olduklarını anlayamadı. Ancak, kalkan kara tozlan görünce, ayağıyla tepip hayvanını koşturarak, Müslümanların geldiğini Kureyşîlere haber vermeye gitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Müslümanlarla biriikte yollarına devam etti.[78]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Gamîm’de Durup Ashabına Hitabda Bulunması ve Durum
Hakkındaki Görüşlerini Sorması

Peygamberimiz Aleyhisselam, Gamîm mevkiine gelip kondu.[79]
Gamîm; Usfan’la Dacnan arasında, Usfan’ın önünde bir vadidir.
Kura da, vadinin Harre tarafında, vadi boyunca uzanan kara bir dağdır.
Gamîm’in Usfan’a uzaklığı 8 mildir.[80]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların yanına varıp ayakta durdu.[81] Şehadet getirdi, Allah’a hamd etti,[82] O’na lâyık olduğu üzere senada bulundu.
“Emmâ ba’d=İmdi, bundan sonra[83] ey Müslümanlar cemaati!” diyerek söze başladı ve şöyle buyur-du:[84]
“Kureyş müşrikleri Ehâbiş’e (kabileler topluluğuna) tirit yedirerek Beytullah’ı tavaftan bizi alıkoymak istiyorlar?[85]
Bu yoldaki görüşlerinizi bana söyleyiniz?[86]
Doğruca Beytullah’a yönelip ilerlememizi ve bizi ondan alıkoymak isteyenlerle çarpışmamızı mı uygun görüyorsunuz;[87] yoksa bu yolda bize karşı Kureyş’e yardımcı olanları gerimizde bırakıp müşrik­lerin çoluk çocuklarının üzerlerine mi yürüyelim?
Bu takdirde, onlar oldukları yerde oturup kalırlarsa, yağmalanmış, tasalanmış olarak oturup kalmış olurlar.
Eğer bizi takibe kalkarlarsa, zayıf ve bitkin olarak takibe kalkmış olurlar.
Allah da onları rezil ve rüsvay eder” buyurdu.[88]
Hz. Ebu Bekir:
“Allah ve Allah’ın Resûlü daha iyi bilir.[89]
Yâ Rasûlalları! Sen şu Beyt-i Haram’ı tavaf, ziyaret maksadıyla yola çıktın.
Ne bir kimseyi öldürmek, ne bir kimse ile çarpışmak istemezsin.
Hal böyle olunca, sen Kabe’ye doğru yürü![90]
Kim bizi Kabe’den men etmeye kalkarsa, biz de onunla çarpışırız![91]
Yâ Rasûlallah! Biz Mekke’ye, Mekkelilere doğru yürümemizi uygun görüyoruz.
Şüphe yok ki, Yüce Allah sana yardım eder. O, senin yardımcındır” dedi.[92]
Diğer sahabiler de:
“Allah ve Allah’ın Resûlü daha iyi bilir!
Ey Allah’ın Peygamberi! Biz ancak umre için ihrama girip buraya gelmiş bulunuyoruz. Yoksa, hiçbir kimse ile çarpışmaya gelmedik.
Fakat, Beytullah’la aramıza girecek, ziyaretimize engel olmaya kalkışacak olanlar olursa, onlarla çarpışırız!” dediler.[93]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Haydi, öyleyse, Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdu.[94]
Akşam olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kureysilerin gözcüleri, casusları, Merru’z-zahran’da veya Dacnan’dadırlar!” buyurdu ve:
“Zâtü’l-Hanzal seniyyesini hanginiz biliyor?” diye sordu.
Büreyde b. Husayb el-Eslemî:
“Yâ Rasûl allah! Ben biliyorum!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Düş önümüze!” buyurdu.
Büreyde b. Husayb, akşamdan önce, süvari dağlarının önündeki Asal’ı tuttu.[95]
Biraz daha gidince, ayakları taştan yarıldı ve cerahatlandı. Kendisi, çalılara çırpılara takıldı kaldı.
Hararetten, hiçbir şeyi anlamaz hale geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun, böyle yürümekten kaldığını görünce:
“Haydi, sen hayvanına bin!” buyurdu.
Büreyde b. Husayb, hayvanına bindi.[96]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bizi müşriklerin bulunduğu yoldan başka bir yola çıkaracak kim var?[97] Bize Zâtü’l-Hanzal yolunu kim gösterir?” diye sordu.
Amr b. Abdi Nühm el-Eslemî, hayvanından inip:
“Yâ Rasûl ali ah! Orayı sana ben göstereyim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Haydi, önümüzden yürüyüp git!” buyurdu.
Amr öne düşüp gitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir tepecik görünce:
“Yoksa, Zâtü’l-Hanzal tepeciği bu mu?” diye sordu.
Amr:
“Evet, yâ Rasûlallah!” dedi.
Zâtü’l-Hanzal tepesini aşmak için bir müddet durup dinlendiler.
Kılavuz Amr, içinde yürünmesi güç olan dağlar arasında, çukurluklar arasında, yürüyenler için çok meşakkatli taşlık bir yoldan götürdü.
Vadinin kesintisinde bir düzlüğe indiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“‘Allah’tan yarlıganmak dileriz ve O’na tevbe ederiz!’ deyiniz” buyurdu.
Müslümanlarda, bunu söylediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Vallahi, bu söz Hıtta’dır ki, Allah tarafından İsrail oğullarına, “Ey Allah’ım! Bizden sâdır olan günahlarımızı bağışla’ deyiniz1 sözü olup, İsrail oğullarına teklif edildi de, onlar bunu söylememişlerdi” buy urdu.[98]

Zâtü’l-Hanzal Tepesinin Fazileti ve Kızıl Develiden Başkalarının Yarlıganışı

Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Yüce Allah’ın İsrail oğullarına “…Kapıdan secde ederek giriniz ve Dileğimiz, günahlarımızın dökülüp düşmesidir’ deyiniz!’ [Bakara: 58] diye haber verdiği kapı müstesna olmak üzere, bu tepedeki gecenin bir benzeri daha yoktur! Bu gece bu tepeyi aşa­cak olan kimseyi, Allah muhakkak yarlıgayaçaktır!” buyurdu.[99]
İsrail oğullarının secde ederek girecekleri kapı, Beytü’l-Makdis’in kapısı idi.[100]
Ebu Saîd el-Hudrî, tepenin üzerine dikilip:
“Resûlullah Aleyhisselam:
‘Hiçbir kimse, yarlıganmadıkça, bu tepeyi geçmeyecektir!’ buyuruyor” diyerek seslendi.
Bunun üzerine, Müslümanlar seğirterek tepeden aşağı inmeye başladılar.
Tepeyi halkın en sonunda geçeni, Ebu Saîd el-Hudrî’nin ana bir kardeşi olan Katâde b. Numan idi.
Tepeden inince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kimin yanında yol azığı varsa, onu pişirsin!” buyurdu.
Hemen herkesin yol azığı hurma idi. Peygamberimiz Aleyhisselamın azıktan maksadı, un idi.
“Yâ Rasûlallah! Ateş yakarsak Kureyş müşrikleri tarafından görülmekten korkarız!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onlar sizi göremezler! Yüce Allah, onlara karşı size yardım edecektir!” buyurunca, beşyüzden fazla ateş yakülar.
Ekmek, yemek yapmak isteyenler, istediklerini yaptılar.
Sabaha çıkılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, sabah namazını kıldıktan sonra:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Yüce Allah, kızıl develi tek kişi müstesna olmak üzere, bütün binitlileri yariıgamiştir!” buyurdu.
İslâm cemaati arasında ve karargâhta böyle bir kişi arandı ise de, bulunamadı.
Zera nahiyesine varıldığı zaman, Sîfü’l-Bahr halkından Saîd b.Zeyd adında bir adama rastlandı.
Ona:
“Resûlullah Aleyhisselam şöyle şöyle buyurdu” denildi.
Saîd b. Zeyd, bunu kendisine söyleyene:
“Yazıklar olsun sana! Resûlullaha sen git de, senin için yarlıganmak dilesin!
Benim devem, vallahi, benim için yariıganmak dilenmesinden daha önemlidir!” dedi.
Meğer, adam devesini yitirmiş, onu oralara kadar aramaya gitmiş imiş!
Adam;
“Devem sizin karargâhınızda bulunuyordu. Onu bulup bana veriniz! Benim başıma gelenin, büyük bir felâketten başka birşey olduğunu sanmıyor ve bilmiyorum!” dedi.
Karargâhta hacetini giderdikten sonra, tekrar, devesini aramaya gitti.
Sürâvi’ dağlarında bulunduğu sırada, ayakkabısı kayarak yere düştü ve öldü.
Cesedi vahşi ve yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp yenilinceye kadar, kendisi hakkında bilgi alı­namadı.[101]
Cabir b. Abdullah da, bu hadiseyi şöyle anlatmıştır
“Resûlullah Aleyhisselam:
‘Kim şu Seniyyetü’l-mirar’a çıkarsa, İsrail oğullarından düşürülen günahlar, ondan da düşürülür!’ buyurdu.
Bunun üzerine oraya ilk çıkanlar, bizim süvarilerimiz, yani Hazrec oğullarının süvarileri oldu.
Sonra, herkes çıkıp orada tamamlandılar.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Şu kızıl devenin sahibinden başka, hepiniz yarlıganmıştır!1 buyurdu.
Biz hemen o kızıl devenin sahibine gittik.
Kendisine:
‘Gel de, Resûlullah Aleyhisselam senin için yarlıganmak dilesin!’ dedik.
Adam:
‘Vallahi, benim yitirmiş olduğum devemi bulm aklığı m, bana, sizin sahibinizin benim için yarlıganma dilemesinden daha sevimlidir!’ dedi.
Kendisi, bunu söylerken, yitirdiği devesini soruşturuyor ve arıyordu.”[102]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hamd’ın iki sırtı arasındaki sağ taraf yolunu tutmalarını emretti ki, bu yol Mekke’nin aşağı kısmından Hudeybiyeye inen yer, Seniyyetü’l-mirar’a (Mirar’a) çıkan yoldur.[103]

Kasvâ’nın Çöküşü ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş Müşrikleri Hakkındaki Va’di

Mekke Haremi hududuna ve hudut taşlarına erişilmiş,[104] Seniyetü’l-mirar’a (Mirar’a) gelinmişti ki, oradan Kureyş müşriklerinin karargâhları üzerine inilirdi.
Orada, Peygamberimiz Aleyhisselamın bindiği Kasvâ adlı devesi çöktü!
Müslümanlar
“Kasvâ harınlaştı! Kasvâ harınlaştı!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kasvâ harınlaşmaz! Onun böyle çökme huyu da yoktur! Fakat, vaktiyle Fil’i (yaptırılmak istenilen şeyden) tutup alıkoyan, şimdi de Kasvâyı tutup alıkoydu!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Kureyş müşrikleri Allah’ın Harem’inde* işlenmesini yasakladığı** şeylere tazim maksadıyla benden ne kadar müşkil talepte bulunurlarsa, muhakkak, ben onu kabul edeceğim, onların bu yoldaki isteklerini yerine getireceğim!” buyurdu.[105]
Bundan sonra, Kasvâ, kaldırılmak istenilince, sıçrayıp kalktı.[106] Sonra, geri dönüp, başladığı yere kadar gitti.[107]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu Kureyşîlerden başka yana doğru sürdü.[108]
Sahabilerine de, gidecekleri yeri eliyle işaret ederek:
“Oraya geliniz!” buyurdu. [109]
Pek az sulu olan Semed çukuru yolu üzerindeki, Hudeybiye’nin en son, en uzak noktasına indi.[110] Müslümanlara da:
“Siz de hayvanlarınızdan ininiz!” buyurdu.
“Yâ Rasûlallah! Susuz bir vadiye iniyoruz!?” denildi.[111]
Müslümanlar, Semed kuyusundaki birikmiş azıcık suyu da alıp tükettiler.[112]

Kasvâ’nın Çöküşündeki Hikmet

İlerlemeye devam edilip Mekke’ye zorla girilseydi, muhakkak, Müslümanlarla müşrikler arasında çarpışmalar olacak, kanlar dökülecek, mallar yağmalanacaktı.[113]
Bundan başka, Mekke’de, Müslümanların henüz tanımadıkları, Müslümanlıklarını gizli tutan, erkek kadın birçok Müslüman da vardı. Onlardan birçokları, çarpışma sırasında, bilinmeden öloürülelecekler­di.[114] Bunun için, Yüce Allah, vaktiyle Fil’i çöktürüp Kabe üzerine yürütmediği gibi, Kasvâyı da Mekke’ye girmekten alıkoymuştu.[115]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Namazlarını Hudeybiye’nin Harem Hududu İçine Giren Yerinde Kılışı

Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırı, Hudeybiye’de Mekke Haremi dışında kalan bir yerde kurulmuştu.
Fakat, Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye’de bulunduğu müddetçe, bütün namazlarını, Mekke Haremi sınırlarının içine giren yere giderek orada kılardı.[116]

Susuz Kuyudan Su Fışkırtılması Mucizesi

Müslümanlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz Aleyhisselama su darlığından şikâyetlendiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ok çantasından bir ok çıkarıp onun Semed kuyusunun dibine saplan­masını emretti.[117]
Oku ashabdan birisi alıp kuyunun içine indi.[118] Ok kuyunun dibine saplanır saplanmaz, su fışkır­maya başladı ![119]
Müslümanlar, kuyunun kıyısına oturarak, su kaplarını doldurdular.[120] Develerini de çöktürüp suvardılar.
Kuyunun içine okla inen sahabi, kurbanlık develerin sürücüsü Naciye b. Cündüb idi.
Naciye b. Cündüb’ün kuyunun içinde halkın salınan kovalarını doldurmakla uğraştığı sırada, bir kadın elinde bir kova ile kuyunun başına gelip:
“Ey kovalan dolduran kişi! Benim kovam öndedir. Onu da dolduruver! Görüyorum ki; halk seni övüy­orlar, seni hayırla anıyorlar, sana tazimde bulunuyorlar” demişti.
Naciye b. Cündüb de, kuyunun içinde halkın kovalarını doldururken:
“Yemenli kadın, benim kovaları doldurduğumu ve adımın da Naciye olduğunu öğrenmiştir.
Ben oku düşmanların göğüslerine hızla sapladığım gibi saplayıp su sızma yerini genişletmişimdir!” diyerek şiir söylem iştir. [121]
Berâ1 b. Azib’in.[122] Halid b. Abbâd el-Gıfârî’nin* de o gün kuyuya okla girmiş oldukları söylen­miştir.[123]
Bunların üçü de, gerek bu kuyudan, gerek başka kuyulardan su çıkarma işinde bir tek kişi başa çıkamayacağına göre, herhalde, birbirlerine yardımcı olmuşlardır.[124]
Berâ1 b. Âzib’in bildirdiğine göre; Hudeybiye kuyusunun suyu çekilmiş, içinde bir damla bile su kalmamıştı.
Durum Peygamberimiz Aleyhisselama arzedildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kuyunun başına gelip oturdu. İçinde biraz su bulunan bir kab istedi. Getirilen su ile abdest aldıktan sonra, ağzını çalkaladı ve içinden, dua etti. Abdest aldığı ve ağzında çal­kaladığı suyu kuyunun içine döktü.
Peygamberimiz Aleyhisselamın emriyle, kuyu, biraz kendi haline bırakıldı.
Sonra, kuyu sulandı.
Müslümanlar da, Müslümanların hayvanları da, ondan kana kana içtiler.[125]
Kuyunun suyundan içenler, 1400 kişi idi.[126]
Seleme b. Ekvâ da der ki:
“Biz, Resûlullah Aleyhisselamın maiyyetinde Hudeybiye’ye geldik.
Biz, o gün, yüzer kişilik ondört bölüktük.
Kuyunun yanında, henüz suvarılacak elli koyun da vardı ki, kuyu onları bile sulayamıyor, suya kandı ramıyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, kuyunun kıyısına oturup dua etti ve ağzına alıp çalkaladığı suyu kuyuya bırakınca, kuyunun suyu yükseldi.
Biz ondan hem hayvanları suladık, hem de kendimiz su aldık.”[127]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Parmağından Pınar Gibi Su Akıtması

Cabir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullah Aleyhisselamın önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada ona doğru varmışlardı.
Resûlullah Aleyhisselam, onlara:
“Size ne oluyor!” diye sordu.[128]
“Mahvoldukyâ Rasûlallah! Mahvoldukyâ Rasûlallah!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!” buyurdu.[129]
“Yâ Rasûlallah! Yanımızda, senin ibriğindekinden başka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz suvar!?” dediler.[130]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam elini ibriğin üzerine koydu.[131]
“Alınız, Bismillah=Allah’ın ismiyle” buyurdu.[132]
Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı!
Müslümanlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar. [133]
Cabir b. Abdullah’a:
“O zaman siz kaç kişi idiniz?” diye soruldu.
Cabir:
“Onbeş yüz kişi idik!” dedi.[134]

Hudeybiye’de Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasıyla Yağmur da Yağışı ve Yağmuru Yıldızın
Yağdırdığını Söylemenin İmansızlık Oluşu

Müslümanlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz Aleyhisselamın duasının bereketiyle, yağmura da kavuştular. [135]
Ebu’l-Müleyh el-Hüzelî’nin babası Üsâme’den rivayetine göre; Hudeybiye’de yağmura tutulunca, Resûlullah Aleyhisselamın emriyle, münadi:
“Namazlarınızı, ağırlığınızın yanında kılınız!” diyerek seslenmişti.[136]
“Hudeybiye’de bir gece üzerimize yağmur yağmış,[137] geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullah Aleyhisselam bize sabah namazını ki İdi rm işti.
Sonra, halka yüzünü döndürüp:
‘Bilir misiniz, Rabbiniz ne buyurdu?’ diye sordu.
‘Allah ve Allah’ın Resûlü daha iyi bilir!’ dediler.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah; ‘Kullarımdan kimisi bana iman etmiş, kimisi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır! Kim ki, Allah’ın fazlve rahm etiyle üzerimize yağmur yağdı, dediyse o Bana iman etmiş; kim de, şöyle şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi ise, işte o, Beni inkâr, yıldızlara iman etmiştir!’ buyurdu’ dedi.”[138]
Ebu Katâde de:
“Biz Hudeybiye’de bulunduğumuz ve üzerimize yağmur yağdığı sırada, Abdullah b. Übeyy’in, ‘Bu, güz mevsimi yıldızının işidir! Şi’râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı!1 dediğini işittim” demiştir. [139]

Büdeyl ile Arkadaşlarının Peygamberimiz Aleyhisselama Kureyş Müşriklerinin Hazırlıkları ve
Maksatları Hakkında Bilgi Vermeleri ve Peygamberimizin Söylediklerini Müşriklere Aktarmaları

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye’de bulunduğu sırada, Huzâa kabilesinden Büdeyl b. Verka1, Huzâalardan bazı adamlarla birlikte Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
Mekke ve çevresindeki Tihâme kabileleri arasında, Huzâalar-Müslüman olsun, olmasın; hepsi-öte-den beri, Mekke’de olup biten herşeyi Peygamberimiz Aleyhisselamdan saklamazlar, onları Peygamberimiz Aleyhisselama gizlice bildirirlerdi.[140]
Büdeyl ile arkadaşları, develerini ıhdırdıktan, çöktürdükten sonra, gelip Peygamberimiz Aleyhisselama selam verdiler. [141] Oturdular, Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştular.
Hudeybiye’ye ne için geldiğini sordular.[142]
Büdeyl:
“Biz, sana, kavmin olan Ka’b b. Lüeyy ile Âmirb. Lüeyy kabilelerinin yanlarından gelmiş bulunuy­oruz.[143]
Onları; Ehâbiş ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri sana karşı çağırıp toplamış, sütlü ve yavrulu develeri, kadınları ve çocukları da yanlarında bulundukları,[144] Hudeybiye’nin hiç kesilmeyen sularının başlarına konmuş oldukları halde geride bıraktım, geliyorum! [145]
Onlar, muhakkak, seninle çarpışacaklar![146]
Cemaatleri dağılıncaya kadar, Beytullah ile senin arana gerilmeye and içmişlendir![147] Beytullah’ı ziyaretten seni alıkoyacaklardır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Biz, hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz.
Ancak, umre yapmak, Beytullah’ı tavaf ve ziyaret etmek üzere gelmiş bulunuyoruz! [148]
Bununla beraber, kim Beytullah’ı ziyaretten bizi men etmeye kalkışırsa, onunla çarpışınz![149]
Muhakkak ki, harpler Kureyşîleri çok yıpratmış, zayıflatmış, birçok zararlara uğratmıştır.
Eğer onlar isterlerse, yine de, taraflarca bir mütâreke, silahları bırakma müddeti belirleyeyim.[150]
Bu müddet içinde, kendileri benden emniyet ve selamette bulunsunlar.[151]
Kendileri, benimle sair halk arasına girmesinler, beni onlarla başbaşa bıraksınlar![152]
Benimle karşılaşacak olan insan toplulukları, kendilerinden daha kal abalı ktırlar.[153]
Eğer ben o insan topluluklarına üstün gelir, kendilerini İslâm dinine sokarsam, eğer Kureyş müşrik­leri de, halkın girdikleri dine girmeyi arzu ederlerse, girebilirler.[154]
Şayet ben, zannettikleri gibi, insan topluluklarına üstün gelemez, yenilirsem, o halde, kendileri de rahata kavuşmuş, güçlenmiş bulunurlar, benimle çarpışırlar Zaten, çarpışmak için toplanmışlardır [155]
Eğer Kureyş müşrikleri böyle bir mütârekeden kaçınırlar, beni kendilerinin dışındaki insan topluluk­larıyla başbaşa bırakmaya yanaşmazlar, benimle çarpışmaya kalkışırlarsa, varlığım Kudret Elinde bulu­nan Allah’a yemin ederim ki; şu yaymaya çalıştığım din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışacağım!
O zaman, Allah da, bana yardım edeceği hakkındaki va’dini muhakkak yerine getirecektir!” buyur­du.[156]
Büdeyl b. Verka1:
“Ben, senin söylediğin şeyleri onlara ulaştıracağım!” dedi.[157]

Kureyş Müşriklerinin Büdeyl ve Arkadaşlarına Karşı Kötü ve Sert Davranışları

Büdeyl b. Verka’, Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini ezberleyip hayvanına bindi ve arkadaşlarıyla birlikte Kureyş müşriklerine doğru yollandılar.
Amr b. Salim de bunların yanlarında bulunuyor ve kendi kendine:
“Vallahi, bu zâtın üzerine yürüyecek olanlar, hiçbir zaman yardım göremezler ve başarıya ereme­zler!” diye söyleniyordu.
Bunlar, Kureyş müşriklerinin yanına vardılar.
Müşriklerden bazıları:
“Bu gelenler, Büdeyl ve adamlarıdır.
Onlar ancak sizden haber sormak, toplamak maksadıyla gelmişlerdir.
Siz, onlardan tek harf bile sormayınız!” dediler.
Büdeyl ile arkadaşları, Kureyş müşriklerinin kendilerinden birşey sormak istemediklerini görünce, Büdeyl:
“Biz Muhammed’in yanından geldik. Size ondan haber vermemizi istemiyor musunuz?” diye sordu.
İkrime b. Ebu Cehil ile Hakem b. Âs:
“Hayır! Vallahi, senin ondan haber vermeni istemiyoruz! Bize ondan haber verilmesine bizim ihtiy­acımız yoktur!
Fakat, sen bizden ona haber ver ki; o ne bu yıl, hatta ne de hiçbir zaman, bizden tek kişi sağ kalmayıncaya kadar, sakın yanımıza uğramasın! Mekke’ye girmesin!” dediler.
Urve b. Mes’ud:
“Vallahi, ben bugünkü kadar şaşılacak bir görüş görmedim!
Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz?
Onların söyleyecekleri şeyi, eğer hoşunuza gider, işinize gelirse, kabul edersiniz. Hoşunuza gitmez, işinize gelmezse, bırakırsınız!
Böyle dikkafalılık eden kavim, hiçbir zaman felah bulmaz!” dedi.[158]
Bunun üzerine, Büdeyl, Kureyş müşriklerine:
“Biz şimdi o zâtın yanından çıkıp sizin yanınıza geldik.
Onun söylediğini işittiğimiz sözünü size arzetmemizi isterseniz, arzedelim?” dedi.
Kureyşflerin beyinsizleri tekrar atıldılar ve:
“Bizim ondan birşey haber verilmesine ihtiyacımız yoktur!” dediler.
Fakat, içlerinden görüş sahibi olanlardan birisi:[159]
“Haydi, ondan işittiğin ne ise, söyle bakalım?” dedi.
Büdeyl:
“Onun şöyle şöyle söylediğini işittim” diyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini birer birer nakletti.[160] Kureyş müşriklerine, Peygamberimiz Aleyhisselamın bir müddet için mütâreke yapıl­ması teklifini de anlattı. [161]

Urve b. Mes’ud’un Konuşması

Urve b. Mes’ud, ayağa kalktı ve:
“Ey kavmim! Ben sizin evladınız değil miyim?”[162] diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
“Evet!” dediler.
“Ben sizin babanız yerinde değil miyim?” diye sordu.
“Evet” dediler. [163]
Urve b. Mes’ud:
“Ey kavmim! Siz benim babam (yerinde) değil misiniz?” diye sordu.
Müşrikler:
“Evet!” dediler. [164]
Urve b. Mes’ud:
“Siz beni herhangi bir kötülükle suçlar mısınız?” diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
“Hayır!” dediler.
Urve b. Mes’ud:
“Ukâz panayırı halkını kitle halinde size yardıma çağırdığımı ve onların bundan kaçınmaları üzer­ine kendi ailem, çocuklarım ve sözümü dinleyenlerle birlikte size yardıma koşup geldiğimi de biliyor­sunuz, değil mi?” diye sordu.
Kureyş müşrikleri:
“Evet! Öyle yapmıştın!” dediler.[165]
Bunun üzerine, Urve b. Mes’ud:
“Ben sizin için öğütçüyüm ve size çok şefkat] iyim di r. Sizden, hiçbir öğüdü esirgememişimdir.
Doğrusu, Büdeyl size iyilik ve barış yolunu göstermek üzere gelmiştir ki, kötülük yolunu tutandan başka hiçbir kimse, hiçbirzaman onu reddetmez [166]
Siz onun tekliflerini kabul ediniz!
Beni de bırakınız, gidip onunla [Peygamberimiz Aleyhisselamla demek istiyor] bir konuşayım.[167]
Ey kavmim! Ben hükümdarlar görmüş ve onlarla konuşmuşumdur.
Siz beni Muhammed’e gönderiniz.[168]
Size onun yanından en doğru haberi getireyim.
Onun yanındakilere de bakayım.
Sizin için bir casus olup onun haberini size getireyim?” dedi.[169]
Kureyş müşrikleri Urveye, “Muhammed’e git! Fakat, kendi görüşünü bize haber verme!” dediler.[170]

Urve b. Mes’ud Peygamberimiz Aleyhisselamın Huzurunda

Urve b. Mes’ud, kalkıp Peygatn berim iz Aleyhisselamın karargâhına doğru geldi. Devesini ıhdırdık-tan, çöktürdükten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.[171] Önüne oturdu.[172]
“Yâ Muhammedi Sen birtakım derme, devşirme insanları başına toplamış, sonra da onları kavim ve kabilenin yanına kadar getirmişsin!?[173]
Yâ Muhammedi Ben senin kavmin olan Ka’b b. Lüeyy ve Âmir b. Lüeyy kabilelerini, Hudeybiye’nin hiç kesilmeyen sularının başlarına konmuş; sütlü ve yavrulu develeri, kadın ve çocukları da yanlarında bulundurdukları, sana karşı Ehâbiş ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri de davet edip toplamış oldukları halde gerimde bıraktım geldim.[174] Onlar kaplan postu giymişler; [175] seninle Beytullah arası­na gerilip ölmedikçe, seni oraya,[176] hiçbir zaman yanlarına sokmamak,[177] bırakmamak için and içmiş bulunuyorlar!” dedi.[178]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Urve’ye Cevabı ve Teklifleri

Urve b. Mes’ud, sözlerini söyleyip bitirince, [179] Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullah’ı ziyaret ve tavafa engel olunur mu?![180]
Biz savaşmak için gelmedik!
Biz ancak umremizi eda edip kurbanlarımızı kesmek için geldik.
Sen kavmine git! Onlar benim de kavim ve kabilemdir.
Harp onları korkutmuştur.
Onlar şunu iyi bilsinler ki, harpte bir hayır yoktur. Harp ancak onlardan yiyip tüketeceğini yiyip tüke­tir!
Onlarla benim aramda çarpışmayı bırakmak için bir müddet belirleyelim.
Böylelikle nesiller çoğalır, kötülüklerden de emniyet ve selamette kalınır.
Onlar benimle Beytullah arasından çekilsinler, umremizi eda edelim ve kurbanlık develerimizi kese­lim!
Sonra, onlar sair insanlarla benim arama girmekten de vazgeçsinler.
Eğer insanlar bana galip gelirlerse, zaten kendilerinin istedikleri de budur.
Eğer Allah beni insanlara galip kılarsa, o zaman, kendileri şu iki şeyden birisini seçerler: Ya hazır­lanmış olarak benimle çarpışırlar, ya da toptan İslâmiyet dairesine katılırlar.
Vallahi, ben, bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya (ölünceye), Allah’ın bu husustaki hükmü yerine gelinceye kadar, insanların aklarına, karalarına karşı savaşacağım!” buyurdu.[181]

Urve b. Mes’ud’un Tekrar Konuşmaya Başlaması

Urve b. Mes’ud:
“Sen onlarla çarpışmaya kalkışırsan, iki şey arasında bulunacak, muhakkak onlardan birisiyle karşılaşacaksın.[182]
Söyle bakayım:
Sen kendi kavmini yok etmeni uygun görür müsün?! Sen, senden önce, Araplardan böyle kendi aslını, kökünü kazıyan bir kimse çıktığını hiç işittin mi?[183] Biz işitmedik[184] Eğer ikinci durum ile karşılaşılacak olunursa,[185] yani senin yanında görünenlerin seni bırakıp dağılmaları gibi bir durumla karşılaşacak olursan,[186] hal nice olur?!
Gerçi, senin yanında Mekkeli ve Medineli bazı önemli kişiler görüyorum.
Fakat, her biri bir başka yerden gelmiş, derme, devşirme, karmakarışık, başları dara gelince başın­dan dağılıp kaçışıverecek, seni yapayalnız bırakacak, ayaktakımı sayılabilecek insanlar da görüyo­rum [187] ki, ben onların ne eşraftan olduklarını, ne de soylarını biliyor değilim.[188]
Allah’a yemin ederim ki; bunlar yarın başından dağılacaklardır!” dedi.[189]
Urve b. Mes’ud konuşurken, Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın arkasında ayakta dik­ilmiş, duruyordu.[190] Urve’nin sözüne çok kızdı [191] ve ona:
“Ashaba dil uzatmayı bırak! Sen Lât putunun* bilmemneresini emmene bak!
Biz mi onun başından kaçıp dağılacak ve onu yapayalnız bırakacağız?!” diyerek Urveye çıkıştı.[192]
Urve b. Mes’ud:
“Yâ Muhammedi Bu da kim?!” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu, Ebu Kuhâfe’nin oğludur!” buyurdu.[193]
Orada bulunan sahabiler de:
“Bu, Ebu Bekir’dir!” dediler.
Urve b. Mes’ud:
“Varlığım Kudret Elinde Bulunana yemin ederim ki; eğer senin üzerimde bulunup da henüz ödeyemediğim yardım elin, iyiliğin olmasaydı* elbette sana cevap verir, sözünün altında kalmaz,[194] bu hususta sana yeterdim!
Fakat, ne yapayım ki, o iyiliğin boynumu büküyor!” dedi .[195]

Urve b. Mes’ud’u Yeğeni Mugîre’nin Tehdit Edişi

Urve b. Mes’ud, Peygatm berim iz Aleyhisselamla konuşmaya devam ettiği sırada eliyle Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalını okşuyor,** Muğîre b. Şube de, yanında kılıç, başında miğfer bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda dikilip nöbet tutuyordu.
Urve b. Mes’ud’un Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalına her dokunuşunda, Muğîre hemen kılıç kınının ucu ile Urve’nın elini itip:
“Çek elini! Resûlullah’ın sakalından elin kesilip senden ayrılmadan önce![196] Müşrik elinin ona dokunması lâyık değildir” demekte idi.[197]
Urve b. Mes’ud ise, Muğîre’nin bu hareketine sinirlenip duruyordu.[198]
En sonunda, başını kaldırıp ona baktı [199] ve:
“Yazıklar olsun sana! Sen ne kötü huylu, ne kaba adamsın!” dedi.[200] Sonra da:
“Yâ Muhammedi Ashabının arasında beni incitip duran bu adam kim?! Vallahi, içinizde, ondan daha yergin, daha üzücü, ondan daha kötü bir kimse bulunabileceğini sanmıyorum! [201] Onun kim olduğunu öğrenebilir miyim?” dedi.[202]
Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi ve:
“Bu, senin kardeşinin oğlu Muğîre b. Şûbe’dir!” buyurdu.[203]
Urve, Muğîre’nin babası Şûbe’nin amcası idi.[204]
Urve büsbütün sinirlendi ve Muğîre’ye:
“Sensin hâ bunu bana yapan?![205] Ey hain![206] Ben hâlâ senin işlediğin cinayetin zararını ödem­eye çalışıp duruyor değil miyim?” dedi.[207]

Urve’nin Peygamberimiz ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Ashabı Hakkındaki Müşahedelerini
Müşriklere Anlatışı

Urve b. Mes’ud; ashabın Peygamberimiz Aleyhisselama nasıl davrandıklarını, ne yaptıklarını gözu-cuyla süzmeye, inceleyip durmaya başladı.[208]
Ashabın Peygamberimiz Aleyhisselama bağlılıklarını, davranışlarını gözleriyle gördükten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldı,[209] hayvanına bindi,[210] Kureyş müşriklerinin yanına döndü ve onlara:
“Ey Kureyş cemaati![211] Bilirsiniz ki; sizler benim dayılarım ve kabilem olursunuz ve bana halkın en sevgili olanısınız.
Halkı toplantı yerlerinde sizin için toplamaya çalışmış, onlar yardıma gelmedikleri zaman da, ev halkımla yanınıza gelmiş, size yardım etmek arzusu ile aranızda oturmuş durmuşumdur. Bilirsiniz ki; siz öldükten sonra, ben de yaşamak istemem![212]
Ey kavmi m! Vallahi, ben vaktiyle birçok hükümdarın; Kayser’in, Kisrâ’nın, Necaşî’nin huzurlarına elçi olarak çıkmışımdır.[213]
Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları Muhammed’in ashabının Muhammed’i saydıkları, ululadıkları gibi saydıklarını, ululadıklarını görmedim! [214]
Vallahi, ben kavmi arasında Muhammed’in ashabı arasındaki itibarı gibi itibarlı olan hiçbir hüküm­dar görmedim [215]
Bilirsiniz ki; ben birçok ulu kişiler görmüş, hükümdarların yanlarına varmışı m dır.
Allah’a yemin ederim ki; ashabı arasında Muhammed’den daha büyük sayılan ne bir hükümdar, ne de bir ulu kişi görmüşümdür!
Muhammed’in ashabından herhangi birisi, konuşacağı zaman ondan izin istemekte; kendisine izin verilirse konuşmakta, izin verilmezse susmaktadır.[216]
Vallahi, aksınr, öksürürken onun tükrüğü sıçrasa, ashabı hemen onu elleriyle yüzlerine ve deriler­ine sürüyorlar![217]
Muhammed’in başından bir kıl parçası düşse, hemen onu alıp saklıyorlar![218]
Muhammed onlara birşey buyurduğu, işaret ettiği zaman, onlar hemen onu yerine getirmek için üşüşüyorlar!
Abdest aldığı zaman, abdest suyunu, birbirlerine girercesine, birbirleriyle yarışırcasına kapışıyorlar!
Ashabı, onun yanında konuşurlarken, seslerini yükseltmiyor, kısıyorlar. Ona besledikleri derin saygılarından dolayı, onun yüzüne dikkatlice bakmıyorlar, gözlerini önlerine eğiyorlar![219]
Ben bu kavmi iyice ölçtüm biçtim.
Siz isterseniz ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz.
Fakat, ben öyle bir kavim gördüm ki, ne yapılsa, onlar onu koruyacaklar ve ona hiçbir zararın erişmesine meydan vermeyeceklerdir![220] Ben öyle bir kavim gördüm ki, onlar hiçbir zaman onu bırak­mayacaklar, onun bir kılını bile teslim etmeyecekler, kimseyi onun tenine dokundurmayacakları^.
Artık siz iyice düşününüz![221]
Görüşlerinizde zaafa ve gevşekliğe düşmekten sakınınız![222]
Muhammed size güzel bir barış ve iyilik yolu, mütâreke teklif etmiş bulunuyor.
Siz bunu hemen kabul ediniz.[223]
Ey kavmim! Size yaptığım öğüdümü kabul ediniz!
Ben sizin için hayırlı bir öğütçüyüm.
Bununla beraber, ben bu hususta halk tarafından size değil ona yardım olunacağından korkarım.
Adamcağız şu Beytullah’ı tazim için gelmiştir, kendisinin yanındaki kurbanlık develeri kesecek ve dönecektir” dedi.[224]
Bütün gördüklerini ve Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini, onlara birer birer anlattı. [225]
Kureyş müşrikleri, Urveye:
“Sen bir daha böyle konuşma ey Ebu Yâfur!
Eğer bunu senden başkası söyleseydi, onu kınar, rezil ve rüsvay ederdik! [226]
Biz onu bu yılımızda Beytullah’ı ziyaretten alıkoyacağız!
Gelecek yıl, dönebilir ve Mekke’ye girip Kabe’yi tavaf edebilir” dediler. [227]
Urve b. Mes’ud, Kureyş müşriklerine:
“Benim görüşüme göre, siz felâketten başka birşeye uğramayacaksınız!” dedi ve yanındakilerle bir­likte dönüp Taife gitti. [228]

Hıraş b. Ümeyyetü’l-Huzâî’nin Müşriklere Elçi Olarak Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hıraş b. Ümeyyetü’l-Huzâî’yi, Sâleb adındaki devesine bindirip, ne için geldiklerini Kureyş eşrafına tebliğ etmek üzere elçi olarak gönderdi.
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi idi.[229]
Hıraş, Kureyş müşriklerinin yanına varıp:
“Biz buraya ancak umre yapmak maksadıyla ihrama girmiş olarak geldik.
Yanımızda da, kurban için alıkonulmuş develer bulunuyor.
Beytullah’ı tavaf edeceğiz, ihramdan çıkıp geri döneceğiz!” dedi.[230]
Kureyş müşrikleri, elçi Hıraş’ın bindiği deveyi boğazladılar.[231]
Bunu yapan da, İkrime b. Ebu Cehil’di. Hıraş’ı da öldürmek istedi ise de, Hıraş’ın kavminden orada bulunan bir adam onu himayesine alarak serbest bıraktırdı.[232]
Başka rivayete göre; Hıraş’ı himayelerine alarak serbest bıraktıranlar, Ehâbiş idi.[233]
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına güçbela dönebildi ve başına gelenleri haber verip:
“Yâ Rasûlallah! Sen onlara oradaki koruyucuları benimkinden daha çok olan birisini gönder!” dedi.[234]

Huleys b. Alkame’nin Müşrikler Adına Peygamberimiz Aleyhisselamla Konuşmaya Gelişi

Kinanelenden Huleys b. Al kame, Kureyş müşriklerine:
“Bırakınız, onun yanına bir de ben gideyim!” dedi.
Kureyş müşrikleri:
“Haydi, kalk git!” dediler.[235]
Huleys, o zaman Ehâbiş’in başkanı idi.[236]
Huleys, Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabına doğru gelirken,[237] Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:[238]
“Bu gelen, filan kişidir!
Kendisi, kurbanlık develere saygı gösteren,[239] ibadete ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye özenen bir kavimdendir.[240]
Kurbanlık develerin hepsini ona doğru sürünüz de, görsün!” buyurdu.[241]
Müslümanlar, kurbanlık develeri ona doğru sürdüler. Huleys’i de:
“Lebbeyk! Allahümme lebbeyk!..” diyerek karşıladılar.[242]
Huleys, Harem’de kurban edilmek üzere nişan vurulmuş, boyunlarına boğmukları takılmış, uzun müddet tutulmaktan, yünlerini yiyip tüketmiş, vadiye doğru akıp giden kurbanlık develere bakınca,[243] gözleri yaşardı[244] ve:
“Sübhânallah! Bunların Beytullah’ı tavaf ve ziyaretten alıkonulmaları hiç de lâyık ve yerinde bir hareket değildir![245]
Lahm, Cüzam, Kinde ve Himyer kabileleri halkının haccına engel olunmuyor da, Abdulmuttalib’in oğlunun haccına engel olunuyor!?[246]
Kabe’nin Rabbine andolsun ki; Kureyşîler, bu uygunsuz tutum ve davranışlarıyla helak olacaklardır!
Halbuki, bunlar umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir!” diyerek bağırmaktan kendisi­ni alamadı.[247]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Huleys’in söylediği sözü uzaktan işitince:
“Evet! Öyledir ey Kinane oğullarından olan kardeş!” buyurdu.[248]
Huleys, bütün bunları gördükten sonra, duyduğu saygıdan dolayı, Peygamberimiz Aleyhisselam m yanına kadar varmadı, varmaya gerek görmedi.[249]
Peygamberimiz Aleyhisselama ve ashabına tek kelime bile söylemedi.[250]
Olduğu yerden, adamlarının (Kureyş müşriklerinin) yanına döndü.[251]
Kureyş müşriklerine:
“Ey Kureyş cemaati! Ben onu Beytullah’tan alıkoymanın helâl olmadığı görüşündeyim![252]
Ben, kurban develerini, boyunlarına boğmuklar takılmış, hörgüçleri çizilip kanatılarak alâmetlen-miş,[253] kurban yerinde kurban edilmek üzere uzun müddet tutulmaktan yünlerini yiyip tüketmiş,[254] adamları da şu Beytullah’ı tavaf etmek maksadıyla koku sürünmeyi bırakmış, üstleri başlan kirlenmiş bir halde gördüm” dedi.[255]
Huleys böyle konuşunca, Kureyş müşrikleri ona hakaret ettiler:
“Biz senden hoşnut değiliz! Seni tarafımızdan nereye gönderdikse, senden memnun olmadık![256]
Sen hele bir otur, yerinde dur! Sen nihayet bir çöl Arabısın! Cahilsin, bilgisizsin! Senin böyle şeylere aklın ermez!” dediler.[257]
Huleys kızdı ve:
“Ey Kureyş cemaati! Vallahi, biz, Beytullah’ın Haremliğini gözeterek ona tazimde bulunmak ve onun hakkını yerine getirmek maksadıyla gelecek olanlara engel olalım diye sizinle ne antlaşmısızdır, ne de bu hususta bir bağlantı kurmuşuzdur!
Beytullah’a tazimde bulunmak üzere gelen bir kimse nasıl ondan alıkonabilir?! Huleys’in varlığını Elinde Bulundurana yemin ederim ki; ya Muhammed’le yapmak için geldiği şey arasına girilmeyecek, kendisinin Beytullah’ı tavaf ve ziyaretine engel olunmayacaktır; ya da bütün Ehâbiş’i, tek kişi bırakma­mak üzere, buradan dağıtacağım, alıp götüreceğim!” dedi.[258]
Bunun üzerine, Kureyş müşrikleri:
“Senin Muhammed’le ashabından görmüş oldukların, bir tuzaktan, bir aldatmadan başka birşey değildir![259]
Ey Huleys! Sen şimdi böyle birşey yapmaktan vazgeç!
Kendimiz için kabul edebileceğimiz bir anlaşma sağlayıncaya kadar, bizi kendi halimize bırak!” dediler.[260]

Müşriklerin Mikrez b. Hafs’ı Elçi Olarak Göndermeleri

Mikrez b. Hafs, Kureyş müşriklerine:
“Bırakınız, Muhammed’e bir de ben gideyim” dedi.
Müşrikler:
“Haydi, ona sen de git bakalım!” dediler,[261] Mikrez’i Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdiler.[262]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Mikrez b. Hafs’ın geldiğini görünce:
“Bu, Mikrez’dir; kötü ve gaddar bir adamdır!” buyurdu.[263]
Mikrez gelince; Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da, ötekilere söylediklerine benzer sözler söyle­di.
Mikrez kendisine söylenenleri müşriklere anlattı.[264]

Hz. Ömer’in Kureyş Müşriklerine Elçi Olarak Gönderilmek İstenilişi ve Onun Yerine Hz.
Osman’ın Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Mekke’ye gelmekteki maksatlarının ne olduğunu Kureyş müşrikler­ine gidip eriştirsin, açıklasın diye, önce Hz. Ömer’i yanına çağırdı.[265]
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlalları! Ben hayatım hakkında Kureyş müşriklerinden korkarım.
Mekke’de, Adiyy b. Ka’b oğullarından olup beni koruyabilecek hiç kimsem yoktur.
Kureyş müşrikleri ise, benim kendilerine ne kadar düşman olduğumu,[266] ne kadar kat ve sert davrandığımı bilirler.[267]
Bununla beraber, yâ Rasûlallah! Muhakkak benim gitmemi istiyorsan, onların yanlarına gideyim” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam hiçbir şey söylemedi, sustu.
Hz. Ömer:
“Bu işe, elçiliğe, Mekke’de benden daha sayılır, Mekkeliler yanında benden daha nüfuzlu, orada ailesi ve koruyucusu benden daha çok olan[268] bir kimseyi sana gösterebilirim ki; Osman b. Affan’dır!” dedi.
Hz. Ömer’in böyle mazeretini arz ve elçiliğe Hz. Osman’ı tavsiye etmesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Osman’ı yanına çağırttı, Ebu Süfyan’a ve Kureyş eşrafına elçi olarak onu gönderdi.
Gönderirken de:
“Kureyşîlere git! Onlara haber ver ki; biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik!
Biz ancak şu Beytullah’ı ziyaret ve onun Haremliğine riayet ve tazim edici olarak gelmiş bulunuy­oruz.[269]
Yanımızdaki kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz![270]
Sonra, onları İslâmiyete de davet et!” buyurdu.
Mekke’deki erkek kadın mü’minlerie görüşmesini, Mekke’nin yakında fethedileceğini kendilerine müjdelemesini, Yüce Allah’ın dinine yardımcı olduğunu, Mekke’de imanın gizlenmeyip açığa vurulacağı günün yakın olduğunu haber vermesini de emir buyurdu.[271]
Hz. Osman kalkıp Beldah’a kadar gitti. Kureyş müşriklerini orada buldu.
Kureyş müşrikleri, ona:
“Sen nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?” diye sordular.
Hz. Osman:
“Resûlullah Aleyhisselam beni size gönderdi. Sizi Allah’a ve İslâmiyete davet ediyor.
Hepiniz İslâm dinine gireceksiniz! Şüphe yok ki, Allah dinini yayacak, Peygamberini aziz kılacaktır!
Bu hususta ona karşı koyan siz olmayın, sizden başkası olsun.
Eğer sizden başkaları ona karşı koyar ve galebe çalarlarsa-zaten sizin istediğiniz de budur-iste-diğiniz yerine gelmiş olur.
Şayet Muhammed Aleyhisselam onlara galebe çalarsa, siz o zaman muhayyersiniz: Ya halkın girdiği dine siz de girersiniz, ya da çarpışırsınız-ki, çarpışabilecek sayıda çokluksunuz.
Muhakkak ki, harpler sizi çok zayıflatmış ve zarara uğratmıştır. İçinizden, birçok seçkin kişileri silip süpürüp götürmüştür!
Bundan başka, Resûlullah Aleyhisselam size haber veriyor ki; kendisi buraya hiç kimse ile çarpış­mak için gelmemiştir, ancak umre yapmak için gelmiştir.
Yanında da, boyunlarına boğmuklar takılmış, nişanlar vurulmuş kurbanlık develer bulunuyor. Onları kesecek ve dönüp geri gidecektir!” dedi.
Kureyş müşrikleri, Hz. Osman’ı dinledikten sonra:
“Söylediklerini işittik.
Bunlar hiçbir zaman olamayacaktır!
Kendisi, üzerimize gelip zorla Mekke’ye giremeyecektir!
Sahibinin katına dön, ona haber ver de, sakın bize yaklaşmasın!” dediler.
Eban b. Saîd b. Âs gelip Hz. Osman’a doğru vardı ve:
“Hoşgeldin” dedi, istediğini yapmakta ona yetki tanıdı ve:
“Dilediğini hiç kısma!” dedi.
Kendi atından inip, Hz. Osman’ı atın eğerine bindirdi. Kendisi ise, onun terkisine bindi. Mekke’ye girdiler.
Hz. Osman, gerek Beldahta, gerek Mekke’de, Ebu Süfyan, Safvan b. Ümeyye ve diğer Kureyş esnafıyla birer birer buluşup konuştu.
Hepsi de Hz. Osman’ın tekliflerini reddettiler.
Hz. Osman, Mekke’de oturan zayıf ve koruyucusuz kadın erkek birçok mü’minin yanlarına vardı ve onlara:
“Resûlullah Aleyhisselam size Mekke’nin fethedileceğini müjdeliyor!
‘Mekke’de imanın gizlenmeyeceği, açığa vurulacağı günün gölgesi üzerinize düşmüştür!’ buyuruy­or” dedi.
Hz. Osman der ki:
“Mekke’de görüştüğüm mü’minlerden bir erkekle bir kadına Resûlullah Aleyhisselamın müjdesini haber verdiğim zaman, onlar sevinçlerinden hüngür hüngür ağlamaya başladılar. O kadar ağladılar ki, ağlamaktan ölecekler sandım.
Onlar:
‘Resûlullah Aleyhisselama bizden selam söyle! Onu Hudeybiye’ye indiren Allah, Mekke’nin içine girdirmeye de kadirdir!” dediler.[272]

Hz. Osman’ın Kâbe’yi Yalnız Olarak Tavaf Teklifini Reddedip Müşrikleri Kızdırışı

Hz. Osman Kuneyş müşriklerine Peygamberimiz Aleyhisselamın dilinden söylenilecek olanları söyledikten, elçilik vazifesini tamamıyla yerine getirdikten sonra, Kureyş müşriklerinin uluları ona: “Sen Beytullah’ı tavaf etmek istersen, tavaf et!” dediler. Hz. Osman:
“Resûlullah Aleyhisselam onu tavaf etmedikçe, ben tavaf etmem!” dedi.[273] Kureyş müşrikleri Hz. Osman’a kızdılar.[274] Onu bir müddet yanlarında tuttular, bırakmadılar.[275] Hz. Osman Mekke’de üç gün kaldı.[276]

Hz. Osman’ın Kâbe’yi Herkesten Önce Tavaf Etmiş Olmasına Ashabın İmrenmeleri

Sahabiler:
“Yâ Rasûlallah! Osman (Mekke’ye girip) Beytullah’a kavuştu, onu tavaf etti, ne mutlu!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bizi er tavaftan alıkonulmuş bir halde iken, sanmam ki Osman Beytullah’ı bizsiz tavaf etsin!” buyur­du.
Sahabiler
“Yâ Rasûlallah! Osman Beytullah’a varıp kavuşmuş iken, Kureyşîler ona ne diye engel olsunlar?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Benim bu husustaki zannıma göre, Beytullah’ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez!” buyurdu.[277]

Hz. Osman’ın Öldürüldüğü Haberi Üzerine “Rıdvan Bey’atı”nın Yapılışı

Müslümanlar, müşriklerin Hz. Osman’ı Mekke’de tutup, bırakmamalarına çok kızdılar.[278]
Kureyş müşriklerine elçi olarak gönderilmiş bulunan Hz. Osman’ın Mekke’de Kureyşîlerce bir müd­det tutulduktan sonra öldürüldüğü hakkında haberler gelince,[279] Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hal böyleyse, bu kavimle (Kureyş müşriki eriyle) çarpışmadıkça, buradan ayrılmayacağız!” buyurdu.[280]
Ümmü Umâre der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında elçiler gelip gittiği sırada, bir gün, Resûlullah Aleyhisselam bizim bulunduğumuz yere uğradı.
Ben kendisinin bir iş için geldiğini sandım.
O sırada, Osman b. Affan’ın öldürüldüğü haberi de kendisine gelmiş bulunuyordu.
Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza oturunca:
‘Yüce Allah bana bey’at yapılmasını emretti!’ buyurdu.[281]
Halkı kendisine bey’at’a çağırdı.[282]
‘Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) Resûlullah Aleyhisselama indi ve bey’at yapılmasını emretti. Allah’ın ismiyle gidip bey’at ediniz!’ diye sesleniimesini emir buyurdu.”[283]
O sırada, Müslümanlar ağaçların altlarına dağılmışlar, gölgeleniyorlardı .[284]
Hz. Ömer zırh gömleğini giymiş;[285] Müslümanlar yanlarında bulunan, yolcu silahı olan kılıçlarını kuşanmışlardı.
Ümmü Umâre’nin kocası Gaziyye b. Amr kılıcı kuşanmış, Ümmü Umâre de çadır için kullandıkları sırıka doğru varıp onu eline almış, ev bıçağını beline bağlamış, kendi kendine:
“Kim bana yaklaşırsa, umarım ki, onu bunlarla öldürebilirim!” demişti.[286]
Abdullah b. Ömer der ki:
“Babam Ömer’le birlikte ben de gittim.
Kendisi bey’at için sesleniyor,[287] ‘Ey insanlar! Bey’ata geliniz! Bey’ata geliniz!’ diyordu.[288]
Seslenmesini bitirdiği zaman, bey’at işinin halka haber verildiğini arzedeyim diye, beni Peygamber Aleyhisselama gönderdi.
Resûlullah Aleyhisselamın yanına vardığım zaman, halkı ona bey’at’a başlamış buldum.
Ben de, kendisine ikinci kez bey’at yaptı m.[289]
O sırada, Resûlullah Aleyhisselam, semüre ağacının altında oturuyordu. Halk da ona doğru akın akın geliyordu.[290]
Bey’at için Resûlullah Aleyhisselamın çevresini sarmışlardı.[291]
Resûlullah Aleyhisselamın üzerinde pamukludan bir gömlek, içi astarlı bir cübbe, bir de aba vardı. Kendisi, kılıcını da kuşanmış bulunuyordu.[292]
Resûlullah Aleyhisselama bey’at yapılırken, Numan b. Mukarrin el-Müzenî’nin Resûlullah Aleyhisselamın başucuna dikilerek, ağacın dalını başının üzerine kaldırıp gölgelediğini gördüm.
Halkın ağaç altında Resûlullah Aleyhisselama bey’atları sırasında, ben de ağacın dallarından bazısını tutup kendisini gölgelemişimdir.”[293]
Ma’kıl b. Yesar’la Abdullah b. Mugaffel de, ağacın dallarından bazılarını tutup Peygamberimiz Aleyhisselamı gölgeleyen ve arkasına dokunan dalları yukarı kaldırmak suretiyle koruyan sahabiler arasında idi.[294]
Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at ederlerken, Hz. Ömer de Peygamberimiz Aleyhisselamın elini tutup desteklik etmekte idi.[295]

Yapılan Rıdvan Bey’atının Şekli

Peygamberimiz Aleyhisselam Hudeybiye günü ağaç altında halkı kendisine bey’ata davet ettiği zaman, Sinan b. Ebi Sinan:
“Yâ Muhammed![296] Yâ Rasûlallah![297] Uzat elini, bey’at edeyim sana?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen bana ne üzerine bey’at edeceksin?” diye sordu.[298]
Sinan b. Ebi Sinan:
“Yâ Rasûlallah! Senin gönlünde ne varsa, onun üzerine sana bey’at ediyorum!” diyerek bey’at etti.[299]
Diğer Müslümanlar da, Peygamberimiz Aleyhisselama, Sinan b. Ebi Sinan’ın bey’atı üzere bey’at ettiler.[300]
Bey’at ederken de:
“Biz de, Sinan’ın sana yaptığı bey’at üzere bey’at ediyoruz!” dediler.[301]
Buna göre; Müslümanlar, çarpışmaktan kaçmaksızın, ya fetih ve zaferi gerçekleştirecekler, ya da şehit olacaklardı.[302] Bu yolda and içmişlerdi.[303]
Müslümanlardan bir kısmı, Peygamberimiz Aleyhisselama bey’atlarında:
“Senin önünde, ölünceye kadar çarpışmaktan geri durmayacağız!”
Diğer bir kısmı da:
“Senin önünde, çarpışmaktan yüz çevirip kaçmayacağız!” demişlerdi.[304]

Münafık Cedd b. Kays’ın Bey’attan Kaçışı ve Kaçınışı

Hudeybiye’de bulunan herkes Peygatn berim iz Aleyhisselama bey’at etmiş, ancak Seleme oğulların­dan münafık Cedd b. Kays bey’at yapmaktan kaçmış, kaçınmıştı.
Cabirb. Abdullah derki:
“Vallahi, ben onun devesinin kamının altında, halktan saklandığını gördüm! Sanki o devesinin kamı­na yapışmıştı!”[305] O sırada, Ebu Katâde de, bir arkadaşıyla birlikte Cedd’in yanına varmış ve:
“Yazıklar olsun sana! Seni buralara kadar sokan şey nedir?” diye sormuştu.
Cedd:
“Korkunç bir düşman sesi işittim de, korktum!” deyince, Ebu Katâde’nin arkadaşı, ona:
“Senden bu korku temelli ayrılmasın! Zaten sende hayır yoktur!” diyerek çıkışmıştir.[306]
Rıdvan Bey’afı üzerine, Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz ile ashabının Hudeybiye’den üzerlerine ansızın inivereceklerinden korkmaya başladılar.[307]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Osman İçin Bey’at Yapışı

Peygamberimiz Aleyhisselama semüre (sakız) ağacının altında bey’at yapılırken, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Osman, Allah’ın işi, Allah’ın Resûlünün işi için gitmiştir.[308] Ben onun için de bey’at yapıyorum!” buyurdu.[309]
Bey’at yaparken de, sağ elini tutup “Bu, Osman’ın eli yerindedir!” buyurduktan sonra, sol eliyle onun üzerine vurup, “İşte, bu bey’at da Osman içindir!” buyurdu.[310]
Hz. Osman, müşrikler tarafından serbest bırakılınca, Hudeybiye’ye döndü.[311]
O zaman, bey’at tamamlanmış bulunuyordu.[312]
Hz. Osman, bey’at ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama yalnız başına tekrar bey’at yapti.[313] Abdullah b. Ömer:
“Resûlullah Aleyhisselamın Osman için uzattığı eli, Osman’ın kendisi için uzattığı elinden daha hayırlı idi!” demiştir.[314]

Hz. Osman’la Müslümanlar Arasında Geçen İbretli Bir Konuşma

Hz. Osman Mekke’den Hudeybiyeye dönüp gelince, Müslümanlar ona:
“Ey Ebu Abdullah! Herhalde Beytullah’ı tavaf edip içini soğutmuş, yatıştırmışsındır?” dediler.
Hz. Osman:
“Siz benim hakkımda ne kadar kötü zanda bulunuyorsunuz!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah Aleyhisselam da Hudeybiye’de oturur olsaydı, Resûlullah Aleyhisselam onu tavaf etmedikçe, yine de kendim yalnız başıma tavaf etmezdim!
Gerçi Kureyşîler Beytullah’ı tavaf etmekte beni serbest bırakmışlardı, fakat ben tavaftan kaçındım!” dedi.
Bunun üzerine, Müslümanlar
“Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizden daha iyi bilendir ve bizden daha iyi zanlıdır!” dediler.[315]
Bey’atta Bulunan Müslümanların Sayıları ve Faziletleri

Abdullah b. Ebi Evfâ; Hudeybiye’de ağaç altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at eden ve “Ashâbü’ş-Şecene” diye anılan Müslümanların 1300 kişi olduklarını ve Eşlem kabilesinden olanların da Muhacirlerin sekizde birini teşkil ettiklerini söylem iştir. [316]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ağaç altında bey’at yapanlardan hiçbiri Cehenneme girmeyecektir” buyurmuştur.[317]
Peygamberimiz Aleyhisselama Hudeybiye’de semüre ağacının altında bey’at yapan Müslümanlar hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmuştur
“Sana gerçekten bey’at yapmış olanlar, ancak Allah’a bey’at yapmış oluyorlar!
Allah’ın Eli, onların elleri üzerindedir!
Şu halde, kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur!
Kim de, Allah ile sözleştiği şeye vefa eder, onu yerine getirirse, O da ona büyük bir ecir verecek­tir.'[318]
“Andolsun ki, Allah mü’minlerdervağacın altında seninle bey’at ya parlarken-razı olmuştur da, kalb-lerindeki ihlas ve sadakati bilerek, üzerlerine sekîneti (sabır, sebat ve kalb rahatlığını) indirmiştir.”[319]

Müşriklerin Muhtemel Bir Saldırılarına Karşı Tedbir Alınışı

Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında, elçiler birbiri ardınca gelip gidiyor-du.[320]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ensardan Evs b. Havlî, Abbâd b. Bişrve Muhammed b. Mesleme’yi, Hudeybiye’de, geceleri sabaha kadar sıra ile nöbet tutup karargâh çevresinde dolaşmak üzere kuman­dan tayin etmişti.
Hz. Osman’ın Mekke’de müşriklerce tutulup serbest bırakılmadığı sıralarda, bir gece, Muhammed b. Mesleme, Peygamberimiz Aleyhisselamın atı üzerinde dolaşıyordu.
O gece, Kureyş müşrikleri, Mikrez b. Hafs’ın kumandası altında 50 kişi göndermişler.[321] bu baskın birliğini gönderirken de, onlara Peygamberimiz Aleyhisselamın karargâhının çevresinde dönüp dolaş­malarını, Müslümanlardan herhangi birini yakalamalarını,[322] veya ansızın baskın yapıp onlara zarar verdirmelerini emretmişlerdi.
Muhammed b. Mesleme ile arkadaşları, onları yakalayıp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdiler.[323]
Mikrez b. Hafs kaçtı, yakalanamadı.
Kureyş müşriklerinin esirleri, İslâm karargâhında bir müddet tutuklandılar.[324]
Bunlar, İslâm karargâhını oka ve taşa tutmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları affetti, serbest bıraktı.[325]
Adamlarının yakalanıp hapsedildiklerini haber alınca, Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının üzerine bir askerî birlik daha saldılar.
Taşlar ve oklarla çarpışıldı .[326]
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının sabah namazını kılmakta oldukları sırada, Mekkeli müşriklerden silahlı 80 kişi, ansızın baskın yapmak üzere, Ten’im dağından iniverdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları da, yakalattıktan sonra serbest bıraktı[327] ve kendilerine:
“Siz buraya herhangi bir kimsenin taahhüdü üzerine mi, yoksa emanı üzerine mi geldiniz?” diye sordu.
Onlar:
“Hayır!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları da serbest bıraktı.[328]

Ebu Cehil’in Bedir’de İğtinam Edilen Devesinin Mekke’ye Kaçışı

Ebu Cehil’in Bedir savaşında ganimet malları arasında ele geçirilen, bumu gümüş halkalı iyi cins devesi de, kurban edilecek olan develer arasında bulunuyordu.[329]
Bu deve, kurbanlık develerle yayıldığı sırada kaçıp hiç durmadan gitti, Ebu Cehil’in evine vardı, dayandı. Müşrikler, onu görünce, tanıdılar. Amrb. Ganemetü’s-Sülemî de, devenin ardından gitti.
Mekke’nin beyinsiz, kıt akıllı delikanlılarından birtakımları, deveyi Amr’a teslim etmekten kaçındılar. Süheyl b. Amr:
“Onu Amr’a teslim ediniz!” dedi.
Amr’a, bu deveye karşılık 100 deve vermeyi teklif ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer biz ona kurbanlık adını takmamış olsaydık, dileğinizi yerine getirirdik” buyurdu.[330]

Hudeybiye Muahede ve Mütarekesi

Müslümanların semüre (sakız) ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at için üşüştük­leri, bey’at yapanların da çarpışmak için hani harıl hazırlık yapmakta oldukları sırada, Kureyş müşrik­lerinin elçilerinden Süheyl b. Amr, Huvayöb b. Abduluzzâve Mikrez b. Hafs da, Kureyş casuslarıyla bir­likte Hudeybiye’ye gelmiş bulunuyorlardı.
Bunlar durumu gözleriyle görünce, korkuları arttı ve biran önce anlaşmaya gayret ettiler.[331] Acele Kureyş müşriklerinin yanına döndüler. Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at için nasıl üşüştüklerini, bey’at ettiklerini onlara haber verdiler.[332]

Kureyş Müşriklerinin Süheyl b. Amr’a Yetki ve Direktif Vermeleri

Kureyş müşriki erinden rey ve görüş sahibi olanlar
“Bu yıl hemen geri dönüp gitmek, gelecek yıl dönmek üzere Muhammed’le barış yapmamız, doğru değildir.
Fakat, o bu yıl Mekke’ye, yanımıza girmeksizin yurdumuzda üç gün kalsın, kurbanlık develerini oldukları yerde kessin, geri dönüp gitsin.[333] Gitsin de, Araplardan herkes, onun Kabe’yi tavaf etmesine engel olduğumuzu işitsin!” dediler.[334]
Bunun üzerinde görüş birliğine vardılar.
Barış yapmak üzere, Süheyl b. Anrır1!, yanına Huvaytıb b. Abduluzzâ ile Mikrez b. Hafs’ı katarak Hudeybiye’ye gönderdiler.[335] Gönderirken de:
“Muhammed’e git! Onunla barış yap!
Fakat, bu yılımızda buradan dönüp gitmedikçe de, onunla barış yapmak olamaz![336]
Yapacağın barışta, muhakkak, kendisinin bu yıl Mekke’ye girmeyeceği hükmü bulunsun![337]
Yoksa, vallahi, üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye, Araplar bizi dillerine dolar, dedikodu ederler” dediler.[338]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Süheyl’in gelmekte olduğunu görünce, isminin kolaylık ifade edişini hayra yorarak:
“Artık işiniz bir dereceye kadar kolaylaştı![339] Kureyş müşrikleri, barış yapmak istedikleri zaman, hep bu adamı gönderirler!” buyurdu.[340]
Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar geldi.[341]
Süheyl b. Amr, Kureyş müşrikleri tarafından gelen elçilerin sonuncusu idi.[342]
Süheyl’in yanında, Huvaytıb b. Abduluzzâ ile Mikrez b. Hafs bulunuyordu.[343]
Süheyl b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde iki dizinin üzerinde yere çöktü.
Müslümanlar da, Peygamberimiz Aleyhisselamın çevresinde oturdular.[344] Hz. Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde oturdu.[345] Peygamberimiz Aleyhisselam ise, bağdaş kurmuş olduğu halde otur­makta idi. Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eslem, silahlı olarak, Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda, ayakta dikilmiş duruyorlardı.[346]

Süheyl b. Amr’ın Konuşması

Süheyl b. Amr, konuşmaya başladı. Konuşurken, kendisinin üst dudağının yangından, altlı üstlü sivri dişleri gözüküyordu.
Süheyl sesini yükseltince, Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eşlem, ona:
“Resûlullah Aleyhisselamın yanında sesini kıs!” diyerek ihtarda bulundular.[347]
Süheyl b. Amr:
“Hudeybiye’ye gelip seninle çarpışanlar; ne bizim rey, görüş sahiplerimizdendirler, ne de akıllı uslu kişilerimizdendirler!
Biz onların yaptıklarını benimsemedik, işitinceye kadarda, bundan haberimiz yoktu.
Onlar, bizim beyinsiz, akılsız olanlarımızdandır” dedi.[348]
Süheyl b. Amr, gelip gidip Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştu durdu.[349]
Uzun uzadıya konuşmalardan, geliş gidişlerden sonra,[350] aralarında anlaştılar, kararlaştırılan hususların yazılı hale getirilmesinden başka iş kalmadı.[351]
Süheyl b. Amr:
“Haydi, (hokka, kalem, kâğıt) getir! Bizimle sizin aranızda (yazılması gereken) bir yazı yaz!” dedi.[352]
Yazı malzemesi hazırlanınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, aradaki anlaşmayı yazacak bir adam çağırmak istedi ve Evs b. H avlî’yi çağırdı.
Sühey b. Amr:
“Bunu iki kişiden; amcanın oğlu Ali’den veya Osman b. Affan’dan başkası yazmasın!” dedi.[353]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’yi çağırdı[354] ve ona:
“Yaz!” buyurdu: “Bismillâhirrahmânirrahîm!”[355]
Süheyl b. Amr hemen Hz. Ali’nin elini tuttu[356] ve:
“Ben bunu bilmiyorum![357] ‘Bismillâh’ı anladık ama, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ nedir? Bilmiyoruz ![358]
Vallahi, ben Rahman sözünün mahiyeti nedir, bilmiyorum” dedi.[359]
Kureyş müşriklerinin öteki elçileri de:
“Hayır! Vallahi, biz sulh yazısının başına hiçbir zaman bu Besmeleyi yazmayız, yazdırmayız!” dedil­er.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyleyse, nasıl yazalım?” diye sordu.[360]
Süheyl b. Amr:
“Sen, bizim bildiğimiz şeyi,[361] senin de yazılarında yazdığın, yazdırageldiğin gibi,[362] bizim de yazılarımızda yazdığımız gibi,[363] ‘Bismikallâhümme=Allah’ım! Senin İsminle başlarım!’ diye yaz, yazdır!” dedi.[364]
Süheyl ve arkadaşlarının Besmeleye böyle itiraz etmeleri, Müslümanların canlarını sıkt.[365]
“Vallahi, biz Besmeleden başkasını yazmayız!” dediler.[366]
Süheyl b. Amr:
“Öyle ise, ben de, hiçbir şey üzerinde barış yapmam, işi olduğu yerde bırakırım!” dedi.[367]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu ‘Bismikallâhümme’ de güzeldir!” buyurduktan sonra,[368] Hz. Ali’ye:
“Haydi, yaz” buyurdu: “Bismikallâhümme.”[369]
Hz. Ali öyle yazdı.[370]
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yaz[371] yâ Ali!” buyurdu:[372] “Bu, Muhammed Resûlullahın,[373] Süheyl b. Amr1a[374] üzerinde anlaşmaya vanp imzaladığı barış yazısıdır.”[375]
Süheyl b. Amr, tekrar Hz. Ali’nin elini tuttu[376] ve Peygamberimiz Aleyhisselama:
“‘Muhammed Resûlullah’ yazma, yazdımna![377] Vallahi, biz senin Resûlullah olduğunu bilseydik, doğrulasaydık, seni Beytullah’ı, Kabe’yi ziyaretten men etmez, seninle çarpışmaya kalkmazdık.[378]
En iyisi, sen bildiğimiz şeyi yaz, yazdır!” dedi.[379]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Peki, nasıl yazalım?” diye sordu.[380]
Süheyl b. Amr:
“‘Muhammed b. Abdullah’ diye, kendi ismini ve babanın ismini yaz, yazdır!” dedi.[381]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu da güzeldir! Öyle yazınız![382]
Ben vallahi hem ‘Muhammed b. Abdullah’ım! Ben vallahi hem de ‘Resûlullah’ım![383]
Vallahi, siz beni ne kadaryalanlasanız da, ben hiç şüphesiz Resûlullahım.[384]
Barış belgesine kendi ismimi ve babamın ismini yazmak, yazdırmak, benim peygamberliğimi gider-mez!” buyurdu.[385] Sonra da:
“Yâ Ali! Sil onu![386] ‘Resûlullah’ kelimesini sil de,[387] ‘Muhammed b. Abdullah’ yaz!” buyurdu.[388]
Müslümanlar kendilerini tutamadılar, seslerini yükselterek bağırıştılar.
Ashabdan bazıları, ayağa kalktılar ve:
“Biz ‘Muhammed Resûlullah’tan başkasını yazmaz, yazdırmayız!’ dediler.
Useyd b. Hudayr ile Sa’d b. Ubâde, Hz. Ali’nin elini tutarak:
“Sen ‘Muhammed Resûlullahtan başkasını yazma!
Aksi takdirde, aramızı ancak kılıç halleder!
Biz ne diye dinimiz uğrunda, bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara seslerini kısmalarını ve susmalarını eliyle işaret buyurdu, sustular.[389]
Hz. Ali:
“Hayır! Vallahi, ben ‘Resûlullah’ kelimelerini silemem.[390]
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; ben onu silemeyeceğim![391]
Hayır! Vallahi, ben senin Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!” dedi.[392]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ali’nin yüzüne bakarak:
“Ey Ali! Senin de başına böyle birşey gelecek,[393] muhakkak sen de bunun gibisine davet olunacak, istenileni kabullenmek zorunda kalacaksın!”* buyurdu.[394]
Hz. Ali “Resûlullah” kelimelerini silemeyeceğine yemin edince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bana onların yerini göster!” buyurdu.
Hz. Ali de gösterince,[395] Peygamberimiz Aleyhisselam onu eliyle sildi.[396]
Onun yerine “Muhammed b. Abdullah” yazıldıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali’ye banş maddelerini şöyle yazdırmaya başladı:
“1. Halkın [Müslümanlarla müşriklerin] emniyet ve selamet içinde yaşamaları ve birbirlerini zararlandırmaktan el çekmeleri için, harp onlardan 10 yıl müddetle kaldırılmak üzere,
Bu anlaşma aramızda ağzı kilitli heybe gibi olup, anlaşma hükümleri herhangi bir suretle bozul­
maktan veya geri bırakılmaktan korunmak; taraflar, birbirlerine karşı olan her türlü kinlerini, düşmanlık­
larını heybede kilitlemek, onlan açığa vurmaktan kaçınmak üzere,
Aramızda ne hırsızlık, ne de hainlik olmamak üzere,[397]
Muhammed ile ashabı bu yıl geri dönüp gitmek; gelecek yıl olunca, yanlarında yalnız yolcu silahı
olarak kınlarında sokulu kılıçlar bulunduğu halde Mekke’ye girip orada üç gün kalmak üzere…”[398]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu 4. maddeyi, Süheyl b.Amr’a:
“Beytullah’ı bu yıl tavaf etmemiz için siz aradan çekilmek, onu tavafta bizi serbest bırakmak üzere” diye teklif etmişti.
Süheyl b. Amr:
“Vallahi, üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye Araplar bizi dillerinden düşürmezler, temelli konuşur dururlar.
Fakat bu, gelecek yıl olur.[399]
Sen bu yılında yanımızdan geri dönüp gidecek, yanımıza uğramayacak, Mekke’ye girmeyeceksin!
Gelecekyıl, girdiğinde, biz Mekke’den çıkacağız, sen ashabınla birlikte oraya girecek, orada üç gün kalacaksın.
Yanında da, yolcu silahı olarak kınında sokulu kılıçlar bulunacak, oraya bundan başka silahla girmeyeceksin![400]
Kurban edilecekleri yere bırakmayıp, oldukları yerde tuttuğumuz şu kurbanlık develeri de Mekke’deki kurban yerine salmayacaksın!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onları biz salarız, yüzlerini oradan siz geri çevirirsiniz!” buyurdu. Hz. Ali, maddeyi buna göre yazdı.[401]
“5. Muhammed, Mekkelilerden, kendisine tâbi ve Müslüman olmak isteyenlerden hiçbir kimseyi yanında götürmemek, Mekke’de oturmak isteyen ashabından hiçbirine de engel olmamak üzere,[402]
6. Muhammed’in ashabından olup da, hac veya umre yapmak niyetiyle veya Yemen’e yahut Taife geçmek veya Allah’ın fazlından kazanç sağlamak maksadıyla gelen kimsenin canı ve malı emniyet ve selamette bulunmak üzere,
7. Müşriklerden, Şam’a veya Maşrık’a, Mısır’a geçmek için Medine’ye gelen kimsenin de canı ve malı emniyet ve selamette bulunmak üzere,[403]
8. Muhammed’in akd ve ahdine girmek isteyen kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,
9. Kureyş’in akd ve ahdine girmek isteyen kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,[404]
10. Kureyşîlerden, velisinin izni ve haberi olmaksızın Muhammed’in yanına gelecek kimseler Kureyşîlere geri çevrilmek üzere,
11. Muhammed’in yanında bulunanlardan Kureyşîlere gelecek olanlar Muhammed’e geri çevrilmemek üzere, muahede ve musalaha yapılmıştır.”
Süheyl b. Amr, 10 ve 11. maddeleri, Peygamberimiz Aleyhisselama şöyle teklif etmişti: “Sana bizden gelecek olan kişiyi, senin dininde bile olsa, muhakkak bize geri çevireceksin![405] Sizden bize gelecek olan kişiyi ise, biz geri çevirmeyeceğiz!” Müslümanlar, Süheyl b. Amr’ın bu acayip teklifine şaştılar ve: “Sübhânallah! Müslümanların yanına gelmiş olan bir Müslüman nasıl geri çevrilir?[406] Yâ Rasûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?!” dediler.[407] Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam, gülümsedi[408] ve: “Evet! Bizden onlara gidecek olanları, Allah bizden ırak etsin.[409]
Onların yanından bize gelip geri vereceğimiz kimselere gelince; Allah kendilerini biliyordur ve onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” buyurdu.[410]

Muahede Belgesine Yazılan Şahitler

Peygamberimiz Aleyhisselam, muahedeyi yazdırma işinden boşaldığı zaman, ona, Müslümanlarla müşriklerden şu kişileri şahit yazdırdı: Müslümanlardan:
1. Hz. Ebu Bekir,
2. Hz. Ömer,
3. Hz. Osman,
4. Hz. Ali,
5. Abdurrahman b. Avf,
6. Ebu Ubeyde b. Cerrah,
7. Sa’d b. Ebi Vakkas,
8. Muhammed b. Mesleme,
Müşriklerden de:
9. Mikrez b. Hafs,
10. Huvaytıb b. Abduluzzâ.[411]

Süheyl b. Amr’ın Oğlu Ebu Cendel’in Mekke’den Kaçıp Hudeybiye’de Peygamberimiz
Aleyhisselama Sığınışı

Muahede maddeleri yazdırılıp bitirildiği sırada, Süheyl b. Amfin oğlu Ebu Cendel, ayaklarına bukağı, köstek vurulmuş bir halde, zincirini sürüyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar gelmişti.[412]
Ebu Cendel, Müslüman olduğu için zincire vurulmuş,[413] Mekke’nin aşağı tarafından ıssız bir yer­den kaçmış,[414] Hudeybiyeye kadar gelip kendisini Müslümanların arasına atmıştı. [415]
Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b.Amr, başını kaldırıp bakınca, oğlu Ebu Cendel’i gördü. Hemen kalkıp ona doğru vardı. Ebu Cendel’in boynundan tuttu. Elindeki dikenli, budaklı ağaç dalını onun yüzüne çarptı.[416]
Peygamberimiz Aleyhisselama:
“İşte, ey Muhammedi Üzerinde seninle anlaştığım anlaşma gereğince bana geri çevireceğin kişi­lerin ilki!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Biz, banş ve anlaşma yazısını daha imzalamadık!” buyurdu.[417]
Süheyl b. Amr:
“Ey Muhammedi Aramızdaki muahede hükümleri, oğlum senin yanına gelmeden önce, kararlaşmış ve tamamlanrmştır.[418]
Vallahi, ben de, seninle hiçbir madde üzerinde barış yapmış olmam!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onu benim için anlaşma hükmünün dışında tut ve yazıyı imza et!” buyurdu.
Süheyl b. Amr:
“Ben onu asla anlaşma dışında tutmam ve sana bırakmam!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Benim için bunu yapacaksın!” buyurdu.
Süheyl b. Amr:
“Yapamam!” dedi.[419]
Ebu Cendel’i Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bırakmaya yanaşmadı .[420]
Mikrez b. Hafs ise:
“Haydi, onu biz senin için anlaşma ve işkence dışında tutuyoruz!” dedi.[421]
Süheyl b. Amr, Ebu Genden çeke çeke Kureyşîlerin yanına götürdü.[422]
Ebu Cendel, götürülürken:
“Ey Müslümanlar cemaati! Müslüman olarak yanınıza geldiğim halde, şimdi ben müşriklere iade mi ediliyor, geri çevriliyorum?!
Uğradığım işkenceleri görmüyor musunuz?![423]
Yâ Rasûlallah! Ey Müslümanlar cemaati! Siz bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriyorsunuz!?” diyerekferyad ediyordu.[424]
Ebu Cendel, Allah yolunda en ağır işkencelere uğratılmakta idi.[425]
Müslümanlar, Ebu Cendel’in feryadına, sözlerine dayanamayarak ağladılar.[426]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Cendel’i Teselli Edişi ve Öğütleyişi

Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ebu Cendel! Şu kavimle (Kureyş müşrikleriyle) aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı.[427]
Ey Ebu Cendel!
Sen biraz daha katlan! Allah’tan da, bunun ecrini, mükâfatını dile!
Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için ve senin yanında bulunan zayıf Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır!
Biz şu kavim ile (müşriklerle) aramızda bir barış anlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allah’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz.
Onlar da, bize Allah’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyorlar.
Biz onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.[428] Verdiğimiz sözde durmamak, bize yaraşmaz!” buyurdu.
Süheyl b. Amr’a da:
“Gel, etme! Sen onu (Ebu Cendel’i) bana bağışlayıver!” diyerek dileğini tekrarladı ise de, Süheyl b. Amr:
“Hayır! Bağışlayamam!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyle ise, onu benim için himayene al!” diye rica etti.
Süheyl b. Amr:
“Hayır! Onu himayeme de alamam!” dedi.[429]
Süheyl b. Amfin, oğlu Ebu Cendel hakkındaki dilekleri kabul etmemekte direndiğini görünce, Mikrez b. Hafs ile Huvaytıb b. Abduluzzâ:
“Ey Muhammedi Senin hatırın için, onu biz himayemize alıyoruz! Ona işkence yaptırmayacağız!” dediler.[430]
Peygamberimiz Aleyhisselam, böylece, Huvaytıb’la Mikrez’in korumaları şartıyla, Ebu Cendel’i müşriklerle birlikte geri çevirmiş oldu.[431]
Onlar da, Ebu Cendel’i kıldan dokunmuş bir Türk çadırına kapatıp korudular.
Bunun üzerine, Süheyl b. Amr da ondan elini çekti, ona işkenceden vazgeçti.[432]

Huvaytıb’la Mikrez’in Peygamberimiz ve Ashabı Hakkındaki Görüşleri

Kureyş müşriklerinin elçi ve temsilcilerinden Huvaytıb b. Abduluzzâ, Mikrez b. Hafs’a:
“Muhammed’in ashabının Muhammed’e ve kendilerine tâbi olan Müslümanlara ve birbirlerine karşı gösterdikleri derin sevgi kadar sevgi gösteren hiçbir kavim görmedim!
Ben sana derim ki; arbk bundan sonra, gelip Mekke’ye zorla girinceye kadar, Muhammed’den hiçbir şey alamayacak, koparamayacaksın!” dedi.
Mikrez b. Hafs:
“Benim görüşüm de böyledir!” dedi.[433]

Hz. Ömer’le Ebu Cendel Arasında Geçen Konuşmalar

Ebu Cendel götürülürken, Hz. Ömer onun yanına sokulup onunla birlikte yürüyor ve ona:
“Sabret, katlan ey Ebu Cendel! Şüphe yok ki, onlar müşriklerdir ve onların her birinin kanı köpek kanı gibi değersizdir!” diyor, aynı zamanda, kılıcını Ebu Cendere doğru yaklaştırıyordu!
Hz. Ömer:
“Ben,” diyor, “Ebu Cendel’in kılıca el atıp babasının boynunu uçuracağını ummuştum. Ne çare ki, adam babasına pintilik etti, kıyamadı !”[434]
Hz. Ömer, nihayet, açıkça:
“Ey Ebu Cendel! İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir![435]
Sen de öldür gitsin şu babanı?[436]
Vallahi, biz babalarımıza yetişseydik, Allah yolunda, onları öldürürdük!
O (baban) bir adamsa, sen de bir adamsın!
Yanında da kılıcın var!” dedi.
Ebu Cendel, Hz. Ömer’e dönerek:
“Onu sen ne diye öldürmüyorsun?” diye sordu.
Hz. Ömer:
“Resûlullah Aleyhisselam onu ve başkalarını öldürmekten beni men etti” dedi.
Ebu Cendel:
“Sen Resûlullah Aleyhisselama itaate herhalde benden daha lâyık ve müstahak değilsindir!” dedi.[437]
Ebu Cendel Kureyş müşriklerine teslim edilirken, Hz. Ömer
“Yâ Rasûlallah! Bunu Kureyşîlere ne için geri veriyoruz? Din işin hakkında bu hakarete ne diye razı oluyoruz?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur!” buyurdu.[438]

Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş Müşriklerinin Akit ve Ahitlerine Katılanlar

Hudeybiye muahede ve musalahasının yazdırma işi bittiği sırada idi ki,[439] Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yanıma katılacak kişiler için de, bu yoldaki taahhüt ve şartlarımın tıpkısı vardır!” buyurunca,[440] Huzâalarve Ka’b oğulları sıçraştılar ve:
“Biz Muhammed’in akdine ve ahdine girdik![441]
Yâ Rasûlalları! Biz senin yanındayız!
Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!” dediler.[442]
Kureyş müşrikleri de:
“Yanımıza katılacak olan kişiler için de, bizim bu yoldaki taahhüt ve şartlarımızın tıpkısı vardır” dedil-er.[443]
Bunun üzerine, Bekir oğulları:
“Biz de, Kureyşîlerin akdine ve ahdine girdik![444] Biz de Kureyşîlerin yanındayız![445]
Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!” dediler.
Huvaytıb b. Abduluzzâ, Süheyl b. Amr’a:
“Şu dayılarının bize düşmanlıklarına bak! Onlar bizim yanımıza hiç uğramamışlar, bizden saklan­mışlardı da, şimdi Muhammed’in akit ve ahdine girdiler!?” dedi.
Süheyl b. Amr:
“Senin dediğin kimseler, bunlar değildir, daha başkalarıdır.
Muhammed’in akit ve ahdine girmiş olan şu kişiler ise, bizim akrabalarımızdan ve kavim I erim iz­dendirler.
Bunlar kendileri için bir iş seçmişlerse, biz onlara ne diyebiliriz, ne yapabiliriz?” dedi.
Huvaytıb b. Abduluzzâ:
“Bunlara karşı, biz de müttefikimiz olan Bekir oğullarına yardım ederiz!” dedi.
Süheyl b. Amr:
“Sakın! Bekir oğulları senden böyle birşey işitmesinler! Çünkü, onlar uğursuz, yaramaz kişilerdir. Huzâalara musallat olurlar. Muhammed de, müttefiki olan Huzâalara yapılandan kızar, aramızdaki mua­hedeyi bozar!” dedi.
Huvaytıb:
“Vallahi, sen zaten her zaman her yönden dayılarına bir pay çıkarırsın!” dedi.
Süheyl b. Amr:
“Sen, dayılanmın bana Bekir oğullarından daha kıymetli, daha üstün olduğunu mu sanıyorsun?!
Vallahi, Kureyşîler ne zaman birşey yapmışsa, ben de onu yapmışımdır.
Huzâalara karşı Bekir oğullarına bir yardım yapılacağı zaman, ben de ancak Kureyşîlerden bir kişiy-imdir, o zaman, elimden geleni yaparım.
Kaldı ki, Bekir oğulları, bana dayı düşen şu kişilerden, soykütüğünce, daha yakındırlar. Bununla beraber, Bekir oğullarından senin de tanıdığın birtakım kimseler, heryerde ve bu cümleden olmak üzere Ukâz günü, bize hiç de iyilik etmiş değiller!” dedi.[446]

Muahede ve Musalaha Yazısından Bir Nüsha Daha Yazılarak Süheyl b. Amr’a Verilişi

Musalaha yazısı yazılınca, Süheyl b. Amr
“Bu yazı benim yanımda bulunacak!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Benim yanımda bulunacaktır!” buyurdu, Süheyl b. Amr için de, bir nüsha daha yazıldı.
İlk nüshayı Peygamberimiz Aleyhisselam, ikincisini de Süheyl b. Amr aldı.[447]
İkinci nüshayı, birincisine bakarak Muhammed b. Mesleme yazdı.[448]
Muahede ve musalaha sona erince, Süheyl b. Amr ile arkadaşları, Hudeybiye’den ayrıldılar.[449]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Muvaffak ve Muzaffer Olacağına Huvaytıb’ın Kanaat Getirişi

Hudeybiye’den dönüp giderlerken, Huvaytıb b. Abduluzzâ:
“Muhammed’in muvaffak ve muzaffer olacağına iyice kanaat getirdim!” dedi.[450]

Hudeybiye Muahedesinin Ashabı Hayal Kırıklığına Uğratışı ve Hz. Ömer’in Peygamberimiz
Aleyhisselama İtiraz Yollu Sorular Soruşu

Sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamın görüp haber vermiş olduğu rüyaya bakarak, fetih ve zafer elde edeceklerinden hiç şüpheleri olmaksızın Hudeybiye’ye gelmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın, böyle, Beytullah’ı (Kabe’yi) tavaf etmeden dönmek ve daha bir­takım şartlar yüklenmek suretiyle muahede yapması gibi hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşmaları, kendilerine çok ağır ve çetin geldi. Neredeyse helak olacaklardı [451]
Hz. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına varıp:
“Sen, Allah’ın hak ve gerçek peygamberi değil misin?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Ben Allah’ın hak ve gerçek peygamberiyim!” buyurdu.
Hz. Ömer:
“Düşmanlarımız bâtıl üzerinde, biz ise hak üzerinde bulunuyor değil miyiz?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Biz hak üzerindeyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzerindedirler!” buyurdu.[452]
Hz. Ömer:
“Bizler Müslüman değil miyiz?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Biz Müslümanız!” buyurdu.[453]
Hz. Ömer:
“Karşımızdakiler müşrik değiller mi?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Müşriktirler!” buyurdu.[454]
Hz. Ömer:
“Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil midir?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemdedir!” buyurdu.[455]
Hz. Ömer:
“Öyle ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[456] da, Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?!” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Hattab’ın oğlu![457] Ben Allah’ın kulu[458] ve resûlüyümdür.[459] Ben Allah’ın emrine aykırı hareket edemem!” buyurdu.[460]
Hz. Ömer:
“Biz ne diye dinimizi aşağı düşürecek şeylere meydan veriyoruz?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben Allah’ın Resûlüyüm!
Ben bu muahede hükümlerini kabul etmekle Allah’a isyan etmiş, karşı gelmiş değilim.[461] O, beni hiçbir zaman zayi etmez!” buyurdu.[462]
Hz. Ömer:
“Sen bize ‘Beytullah’a varıp onu tavaf edeceğiz!’ diye söylemiş değil miydin?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet, söylemiştim. Ama sana ‘Biz bu yıl gidip onu tavaf edeceğiz!’ diye de haber verdim mi?” buyur­du.
Hz. Ömer:
“Hayır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yine de söylüyorum: Sen muhakkak Beytullah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin!” buyurdu.[463]

Hz. Ömer’in Hz. Ebu Bekir’e Başvuruşu

Hz. Ömer, sabırsızlığını ve kızgınlığını yenemeyerek Hz. Ebu Bekir’in yanına vardı[464] ve ona:
“Ey Ebu Bekir! Bu zât (Peygam berim iz Aleyhisselam) Allah’ın hak ve gerçek peygamberi değil midir?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
“Evet! Öyledir!” dedi.[465]
Hz. Ömer:
“Biz hak üzerinde bulunuyor değil miyiz? Düşmanlarımız ise bâtıl üzerinde bulunuyor değiller mi?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
“Evet! Öyledir!” dedi.[466]
Hz. Ömer:
“Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil mi?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
“Evet! Öyledir!” dedi.[467]
Hz. Ömer:
“Öyle ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[468] da, Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?!” dedi.[469]
Hz. Ebu Bekir:
“Be adam![470] Ey Hattab’ın oğlu![471] Ey Ömer![472] O, Allah’ın Resûlüdür! Kendisi, bu muahedeyi yapmakla Rabbine asi olmuş, karşı gelmiş değildir! Allah onun yardımcı sı di r.[473] Sen ölünceye kadar[474] O’nun emrine sanl!
Vallahi, Muhammed (Aleyhisselam) hak üzeredir![475] Ona emrolunan da haktır.
Biz, Allah’ın emrine karşı gelemeyiz!
Allah onu zayi etmez![476] Ben şehadet ederim ki; o, Resûlullah’tır!” dedi.
Hz. Ömer:
“Ben de onun Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum ![477]
O, bize ‘Beytullah’a varacağız ve onu tavaf edeceğiz!1 diye söylemiş değil miydi?” dedi.
Hz. Ebu Bekir:
“Evet! Ama sana ‘Beytullah’a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin’ diye de haber vermiş miydi?” dedi.
Hz. Ömer:
“Hayır!” dedi.
Hz. Ebu Bekir:
“Sen muhakkak Beytullah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin!” dedi.[478]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ömer ve Arkadaşlarına Son Cevabı

Müşriklerle yapılan ve içinde Müslümanlar açısından bazı oldukça ağır şartlarda taşıyan muahede gereğince, tavaf edilmeden kurban kesip ihramdan çıkarak geri dönülecek olması ashaba çok güç ve ağır geliyor, bunu bir türlü içlerine sindiremiyorlardı.[479]
Peygamberimiz Aleyhisselama olanca bağlılıklarına ve saygılarına rağmen, Hz. Ömer, yanında bazı sahabilerle birlikte gelerek:
“Yâ Rasûlallah! Sen bize Mescid-i Haram’a girileceğini, Kabe anahtarının ele alınacağını söyle­memiş miydin?
Halbuki, ne kurbanlık develerimiz Beytullah’a kavuştu, ne de biz kavuştuk!?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ben size bunun bu seferiniz sırasında olacağını söyledim mi?” diye sordu.
Hz. Ömer “Hayır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yine de size söylüyorum: Beytullah’a girilecektir. Kabe’nin anahtarını alacağım! Mekke’de başımı kazıttıracağım! Siz de başlarınızı kazıttıracaksınız!
Ben, bunun olacağını, bilenlerle birlikte biliyorum!” buyurdu.[480]

Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Hz. Ömer’i Öğütleyişi ve Hz. Ömer’in Davranışlarına
Tevbe ve Nedamet Edişi

Ebu Ubeyde b. Cerrah da, Hz. Ömer’e:
“Ey Hattab’ın oğlu! Resûlullah Aleyhisselamın söylediği sözü işitmiyor musun?!
Şeytandan Allah’a sığın, görüşünü kına!” diyerek öğütlüyordu.
Hz. Ömer der ki:
“Utancımdan, ‘Eûzu billahi mineş şeytânir racîm!’ diyerek Eûzu çektim. Ben hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım, sürçüp kaymadım!
Peygamber Aleyhisselama hiçbirzaman başvurmadığım biçimde, o gün başvurmuştum!
Vallahi, o gün düştüğüm şüphelerden dolayı, kendi kendime ‘Eğer benim görüşümde yüz adam olsaydı, hiçbirzaman bu muahede ve musalahayı kabul etmezdik!’ diyordum![481]
Müslüman olduğum günden beri hiç duymadığım şüpheyi, o gün duymustum![482]
Nihayet, Yüce Allah işin sonunu hayır ve rahmet kıldı.
Resûlullah Aleyhisselam, böyle olacağını çok iyi biliyormuş.
Resûlullah Aleyhisselama karşı yapmış olduğum şeyi tenhalarda hatırladıkça, tasalarım büyüdü, arttı .[483]
O gün Resûlullah Aleyhisselama karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı, akıbetin hayrolmasını umarak oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, nafile namazlar kılmaktan, kölel­er azad etmekten geri durmadım!”[484]

Çılgınlık Etmeye Kalkışıp Yakalanan Müşriklerin Serbest Bırakılışı

Seleme b. Ekvâ der ki:
“Bizler Mekkelilerle anlaşma yaptığımız ve birbirlerimize karıştığımız sırada, bir ağacın yanına gidip dallarından dökülen dikenlerini süpürmüş ve altına uzanmıştım.
Mekkeli müşriklerden dört kişi yanıma geldiler, Resûlullah Aleyhisselama atıp tutmaya başladılar.
Onlara kızıp başka bir ağacın altına geçtim.
Onlarda silahlarını astılar ve ağacın altına uzandılar.
Böyle, uzanıp yatukları sırada idi ki, vadinin aşağısında bir seslenici:
‘Yetişiniz ey Muhacirler topluluğu! Züneym’in oğlu öldürüldü!1 diyerek seslendi.
Hemen kılıcımı sıyırdım.
Sonra da, uyumakta olan dört kişinin ağaçta asılı silahlarını alıp elimde demetledim ve:
‘Muhammed Aleyhisselamı peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki; eğer sizden birisi başını kaldıracak olursa, onun iki gözünün bulunduğu başına kılıcımı vururum!’ dedikten sonra, onları Resûlullah Aleyhisselamın yanına götürdüm.
Amcam Âmir de, Kureyşîlerin Abele kolundan Mikrez’in oğlunu yetmiş kadar müşriğin başında, üzeri çullu bir at üzerinde bulunduğu halde, önüne katarak Resûlullah Aleyhisselamın yanına getirdi.
Resûlullah Aleyhisselam, onlara baktı da:
‘Bırakınız onları! Varsın, kötülüğün başı da, sonu da onların olsun!’ buyurdu, hepsini affetti.”[485]

Kurbanlarını Kesip Tıraş Olmalarının Müslümanlara Emredilişi

Muahede ve musalaha işi bittikten ve Kureyş müşriklerinin elçileri çekilip gittikten sonra,[486] Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye’de ayağa kalkarak:
“Ey insanlar![487] Kalkınız, kurbanlarınızı kesiniz! Sonra da, başlarınızı tıraş ediniz ve ihramdan çıkınız![488] diyerek ashabına seslendi.
Onlardan hiç kimse, yerinden kımıldamadı! [489]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu emrini bir kez daha tekrarladı.
Yine, kalkan olmadı!
Peygamberimiz Aleyhisselam, emrini üçüncü kez tekrarladı.
Yine, kalkan olmadı!
Peygamberimiz Aleyhisselam, dönüp zevcesi Hz. Ümmü Seleme’nin yanına gitti.[490]
Hz. Ümmü Seleme:
“Yâ Rasûlallah! Senin neyin var?!” diye sordu.[491]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ümmü Seleme! Nedir halkın bu tutumu?![492] Şaşılacak şey doğrusu![493]
Onlara; ‘Kurbanlarınızı kesiniz! Başlarınızı tıraş ediniz de, ihramdan çıkınız!1 diye tekrar tekrar söylüyorum.
Onlar sözlerimi işitiyor, yüzüme bakıyorlar da, içlerinden hiçbiri benim emrimi yerine getirmeye kalk­mıyor!?” buyurup şikâyetlendi.[494]
Hz. Ümmü Seleme:
“Yâ Rasûlallah! Görmüş olduğunuz hal, halka, her nasılsa gelmiş çatmış bulunuyor.[495]
Ey Allah’ın Peygamberi! Sen bu işi yapmak istiyor musun?
Yapmak istiyorsan, hemen git, kurbanlık develerini kesinceye, berberini çağırıp tıraş oluncaya kadar ashabından hiçbir kimseye hiçbir şey söyleme![496]
Sen kurbanını kesecek, tıraş olacak olursan, halk da öyle yaparlar.[497] Muhakkak sana uyarlar!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Eline bir harbe alıp yüksek sesle ‘Bismillâhi Allahuekber!1 diyerek kurbanlık develerini kesti.[498]
Ashab, Peygamberimiz Aleyhisselamın kurbanını kestiğini görür görmez, onlarda kalkıp develerini kesmeye koyuldular.[499]
Hz. Ümmü Seleme der ki:
“Müslümanlar kurbanlıklara doğru öyle sıçraştılar ve öyle yığıldılar ki, birbirlerini ezeceklerinden korktum !”[500]
Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf ve Hz. Osman da, kendileri için Medine’den sürdürüp getirttikleri develeri kestiler.[501]
O gün yetmiş deve kurban edildi.[502]
Develer, Beytullah’ın yanında kurban edilmekben alıkonuldukları zaman, yavrularına böğürdükleri gibi böğürdüler![503]
Ebu Cehil’in Bedir savaşında ele geçirilen devesi de kurbanlıklar arasında bulunuyordu.[504] Onun kurban edilmesi Kureyş müşriklerini kızdırmıştı.[505]
Her yedi kişi için bir deve kurban edilmiştir.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kesilen kurbanlara sizden her fert muhakkak ortak olsun, katılsın!” buyurdu.[506]
Kurbanlar, Hudeybiye kuyusunun üst tarafında kesildi.[507]
Peygamberimiz Aleyhisselam, o gün, kurbanların etlerinden istemek için oraya gelmiş olan genç dilencilere, kurban etlerini ve derilerini, kendileri istemeden verdi.
Müslümanlar, kestikleri kurbanların etlerinden hem kendileri yediler, hem de bulunan yoksullara yedirdiler.[508]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Merve yanında kurban edilmek üzere, Eşlem kabilesinden Naciye ismindeki zâtla Mekke’ye yirmi deve gönderdi. Naciye onları Merve yanında kesti ve etlerini oradaki yok­sullara dağıttı.[509]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Başını Kazıtması

Peygamberimiz Aleyhisselam, kurbanlarını kestikten sonra, kırmızı meşinden yapılmış çadırına girdi.[510] Orada başının saçını kazıttı. O gün, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçını kazıyan Hıraş b. Ümeyye b. Fadlu’l-Huzâî idi.[511]
Hıraş, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının kazımış olduğu saçlarını yanıbaşlarındaki yeşil semüre ağacının üzerine attı.
Ümmü Umâre; ağacın başına atılan saçları halkın alıp bölüştüklerini ve kendisinin de halkın araları­na sokulup saçlardan bir demet almış olduğunu bildirmiştir.[512]

Hz. Ümmü Seleme İle Ümmü Umâre’nin Saçlarını Kısaltmaları

Hz. Ümmü Seleme:
“O gün, ben de saçlarımı yanlarından kısalttım;”
Ümmü Umâre de:
“O gün, ben de yanımdaki makasla saçlarımı kısalttım” demiştir.[513]

Müslümanların Başlarını Tıraş Ettirmeye Koyulmaları

Sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçlarını kazıttığını gördükleri zaman, onlarda başlarını tıraş ettirmeye koyuIdular. [514] Kimisi kurban kesiyor, kimisi kurbanını kestikten sonra başını tıraş ettiriyordu. Bir ara öyle yığıldılar ki, az kalsın birbirlerini ezivereceklerdi.[515]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Saçlarını Kazıtanlara Duası

Peygamberimiz Aleyhisselaım, ashabından kimisinin başını kazıtmakta, kimisinin saçlarını kırptır­makta, kısalttırmakta olduklarını görünce,[516] çadırından başını çıkarıp:[517]
“Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet* etsin!” diyerek dua etti.
Sahabiler.
“Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!” diyerek dua etti.
Sahabiler
“Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah, başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!” diyerek dua etti.
Sahabiler
“Yâ Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah, saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin!” diyerek dua etti.
Sahabiler
“Yâ Rasûlallah! Ne için saçlarını kırptıran, kısalttır ani arı hariç tutup, kazıttır ani ara rahmet dileyerek yardım ettin?” diye sordular.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Çünkü, onlar (ötekiler gibi) şüpheye düşmediler!” buyurdu.[518]

Kasırganın Kesilen Saçları Havalandırıp Harem İçine Savuruşu

Gerek Peygamberimiz Aleyhisselam, gerek sahabiler kurbanlarını kestikten, saçlarını kazıttırdıktan, kırptırdıktan sonra, Yüce Allah bir kasırga gönderdi. Ashabın Harem dışında kalan saçlarını havalandırıp Harem içine savurdu, ulaştırdı.[519]
Sahabiler, bunu, umrelerinin kabul olunduğuna işaret olarak birbirlerine müjdelediler.[520]

Bir Açıklama

Başta Ashab-ı Kirâm olmak üzere, bütün Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını yerine getirmek, yasakladıklarından da sakınmakla mükellef bulunduklarına göre, (Haşr: 7) Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını Müslümanların dinlemeyecekleri düşünülemez.[521]
Verilen emri yerine getirmekte ağır davranmaları ise, nihayet, şartlarını ağır buldukları muahede hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını sanmalarından,[522] hiç değilse, bu yıl başladıkları umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke’ye girmelerinin sağlanacağını ummalarından ve bunun gerçek­leşmesi zamanını beklemelerinden ileri gelmekte idi.[523]
Bu husustaki ümitleri kesilince, Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını yerine getirmeye gir-işivermeleri bunu göstermektedir.[524]

Hz.Ebu Bekir’in Hudeybiye Muahedesi Hakkındaki Görüşü

Hz. Ebu Bekir der ki:
“İslâm’da, Hu dey biye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır.
Fakat, Muhammed Aleyhisselamla Rabbi arasındaki şey hakkında halkın görüşleri kısa ve dardı.
Kullar, acele ederler.
Yüce Allah ise, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmakta, kullar gibi acele etmez.”[525]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye’den Ayrılışı ve Fetih Sûresinin Nazil Oluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye’de 19 gün kadar veya 20 gece oturduktan sonra, Medine’ye dönmek üzere oradan ayrıldı.
Merru’z-zahran’a, daha sonra Usfan’a gelip kondu.[526]
Usfan’dan ayrılıp Kurâu’l-Gamîm’e doğru ilerledi.
Kurâu’l-Gamîm’de bulunulduğu sırada Fetih sûresi nazil oldu.[527]
Hz. Ömer der ki:
“Hudeybiye’den dönerken, Resûlullah Aleyhisselamın yanında gidiyordum. [528]
Resûlullah Aleyhisselamdan birşey sordum.
Resûlullah Aleyhisselam bana cevap vermedi.
Tekrar sordum. Yine cevap vermedi.
Üçüncü kez sordum, yine cevap vermedi.
Kendi kendime:
‘Ey Hattab’ın oğlu Ömer! Anan kaybetsin de, sana ağlasın!
Bak! Resûlullah Aleyhisselama üç kez soru sordun durdun da, Resûlullah soruların hepsinde de sana cevap vermedi![529]
Sen aleyhinde nazil olmasını hakettin!1 dedim.[530]
Aleyhimde Kur’ân nazil olmasından korkarak, devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. [531]
Yakın, uzak., herşey beni tuttu, sıktı ve bunalttı.
Halkın en önünde, tasalı, üzüntülü olarak gidiyordum.[532] Çok beklememiştim ki,[533] münâdi (seslenici):
‘Ey Ömer b. Hattab![534] Nerededir Ömer!’ diyerek sesleniyordu![535]
Münâdinin bana seslendiğini işitince, kendi kendime:
‘Ben zaten aleyhimde Kur’ân nazil olmasından korkmuştum!’ dedim.[536]
Kalbime ne kadar korku düştüğünü, Allah çok iyi biliyor.[537]
Hemen döndüm.
Hakkımda birşey nazil olduğunu sanıyordum.[538]
Resûlullah Aleyhisselamın huzuruna vardım, Kendisine selam verdim.[539] O da selamıma karşılık verdi. Çok sevinçli idi.[540]
Bana:
‘Ey Hattab’ın oğlu![541] Bana bu gece bir sûre indi ki, o, bana[542] üstüne güneş doğan herşeyden[543] daha sevgilidir!’ buyurduktan sonra, onu, ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mübînen=Biz gerçekten sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık! Bu da, geçmiş ve gelecek günahını Allah’ın bağışlaması, senin üzerinde­ki nimetini tamamlaması, seni bu sayede doğru yola iletmesi içindir'[544] diyerek okudu.”[545]

Müslümanların Tutum ve Davranışlarından Dolayı Azaba Uğramaktan Korkuya Düşmeleri

Mücemmi’ b. Câriye de, Fettı sûresinin inişi sırasında halkın nasıl korku geçirdiklerini şöyle anlatır: “Halk, korka korka, develerinin yanlarına dağılmışlardı. Birbirlerine:
‘Halka ne oluyor?1 diye soruyorlardı. ‘Resûlullah Aleyhisselama vahiy gelmiş!1 dediler.
Biz de, halk ile birlikte, korka korka Resûlullah Aleyhisselamın yanına doğru vardık. Resûlullah Aleyhisselam, Kurâu’l-Gamîm’in yanında ayakta duruyordu. Halk kendisinin yanında toplanınca, onlara:
İnnâ fetahnâ leke fethan mübînen…’ diyerek Feth sûresinin âyetlerini okudu. Sahabilerden birisi:
‘Yâ Rasûlallah! Bu muahede bir fetih midir?1 diye sordu. Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; bu muahede muhakkak bir fetihtir!’ buyurdu.”[546]

Cebrail Aleyhisselamla Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselamı Tebrik Etmeleri

Cebrail Aleyhisselaım, Feth sûresini indirdiği zaman:
“Yâ Rasûl allan! Sana mübarek ve kutlu olsun!” diyerek Peygamberimiz Aleyhi sselamı tebrik etti.[547] Enes b. Malik’in bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, sahabilerine: “Bana bir âyet indi ki, o bana yeryüzünde ki I erden daha sevgilidir!” buyurduktan sonra, onu okudu. Sahabiler
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sana mübarek olsun!
Yüce Allah, senin için neler yapılacağını açıklamıştır. Acaba, bizlere ne yapacak?” diye sordular. Bunun üzerine, Yüce Allah, Resûlullah Aleyhisselama:
“Bütün bu lütuf la r, erkek mü’minlerle kadın m erminleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere-içlerinde temelli olarak kalmak üzere-koymak, günahlarını da yarlıgamak içindir.
İşte bu, Allah katında en büyük kurtuluş ve saadettir! (Feth: 5) mealli âyeti indirdi.[548]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Eski Günlerini ve Hallerini Hatırlatışı

Müslümanlar arasında bulunan biradam:
“Beytullah’ı tavaftan alıkonulmuşuz!
Kurbanlıklarımızın Harem’de kurban edilmelerine de engel olunmuş! Müslüman olarak bize gelip sığınan iki kişiyi de, Resûlullah onlara (müşriklere) geri çevirmiş!
Bu nasıl, ne biçim fetihtir?!” diyerek söylenmişti.
Onun bu sözleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verilince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu, ne kötü sözdür!
Evet! O [Hudeybiye muahedesi] en büyük fetihtir!
Müşrikler sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize razı olmuş, gidip gelirken de emniyet ve selamet içinde bulunmanızı istemiştir.
Onlar, şimdiye kadar istemedikleri, hoşlanmadıkları şeyi, İslâmiyeti de böylece sizlerde görecek, öğreneceklerdir.
Allah sizi onlara muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sağ salim, kazançlı olarak döndürecektir. Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür![549]
Sizler, Uhud savaşı günü, savaş meydanından boyuna uzaklaştığınızı ve hiç kimseye dönüp bak­madığınızı ve o zaman benim de sizi arkanızdan çağırıp durduğumu unuttunuz mu?!
Ahzab (Hendek) savaşı günü de, onların (müşriklerin) hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan size geldiklerini, o zaman gözlerin döndüğünü, yüreklerin gırtlaklara dayandığını ve sizlerin Allah’a karşı türlü zanlarda bulunmuş olduğunuzu unuttunuz mu?![550]
Sizler filan gün şöyle şöyle, filan gün şöyle şöyle yaptığınızı unuttunuz mu?” buyurarak, onlara, geçmişteki işlerini birer birer hüürlattı .[551]
Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamı dinledikten sonra:
“Allah ve Allah’ın Resûlü doğrudur.
O muahede, fetihlerin en büyüğüdür!
Vallahi, ey Allah’ın Peygamberi! Bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik!
Muhakkak ki, sen Allah’ı ve Allah’ın emrini bizlerden daha iyi bilirsin!” dediler.[552]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Hudeybiye muahede ve musalahasının, Müslümanlar aleyhine imiş gibi görünmesine rağmen, Müslümanlar için genişlik ve rahmet, İslâmiyet için de bir yayılma olacağını biliyordu ve bunu kendisine Rabbi bildirmişti.[553]
Hudeybiye’den dönülüp Medine’ye gelindiği zaman, Müslümanlardan birisi de:
“Yâ Rasûlallan! Sen bize ‘Mekke’ye korkusuzca gireceksiniz!’ dememiş miydin?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet, dedim. Ama, size ‘Bu yılımda gireceksiniz!’ dedim mi?” buyurdu.
Adam:
“Hayır! ‘Bu yıl gireceksiniz!’ demedin” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O, Cebrail’in (Allah tarafından) bana dediği gibidir” diyerek,[554] şu âyetleri okudu:
“Andolsun ki, Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır. İnşaallah, hepiniz emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca, mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz.”[555]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Gelişi ve Sefere Katılmayan Bazı Kabilelerin Özür
Dilemeleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke’ye giderken kendileriyle birlikte gitmeye çağırdığı halde, şunu bunu bahane ederek gitmekten kaçınan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın sağ salim olarak Medine’ye geldiğini görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
“Seninle birlikte gitmekten kaçındığımız için yariıganmamızı, Rabbinden dileyiver?” dediler.[556] Yüce Allah, onların gelip böyle söyleyeceklerini ve fakat bunda samimi olmadıklarını, yolda indirmiş olduğu Feth sûresinde Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermişti.[557]

Hudeybiye Muahedesi Üzerine Feth Sûresinin İnişi

Hudeybiye seferi ve muahedesi münasebetiyle nazil olan Feth sûresinde şöyle buyurulur:
1-3. “Muhakkak ki, Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.
Tâ ki, Allah senin günahından geçmişini ve geleceğini bağışlaya, senin üzerindeki nimetini tamam­laya ve seni dosdoğru bir yola ilete!
4. Allah, imanlarına iman katsınlar diye, Müslümanların kalbine sekînet indirdi. Göklerin ve yerin
orduları hep Allah’ındır! Allah herşeyi hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
5. (Bütün bu lütuf I ar) erkek mü’minlerie kadın mü’minleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere-
içlerinde temelli kalmak üzere-koymak, günahlarını yarlıgamak içindir.
İşte, Allah katında en büyük kurtuluş budur.
6. Allah, bu fethi, bundan hoşlanmayan; ‘Allah şu peygambere ve mü’minlere yardım etmeyecek!
Onlar evlerine de asla sağ dönemeyecekler!’ diyerek Allah’a karşı kötü zanda bulunan erkek münafık­
larla kadın münafıkları, erkek müşriklerle kadın müşrikleri azaba uğratmak için ihsan etti.
O kötülük girdabı, onların başlarına gelsin!
7. Allah, onlara gazab etmiş, lanet etmiş; kendilerine Cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü birvarış yeridir orası!
Evet! Göklerin ve yerin (azab) orduları da Allah’ındır! Allah, kudretiyle herşeye üstün gelen Azîz,
hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan Hakîm’dir.
8. Hiç şüphesiz, Biz, seni (Allah’ın birliğine) şahit, o şehadeti kabul ve gereğince hareket edenleri
(Cennetle) müjdeleyici, kabul ve gereğince hareket etmeyenleri de (Cehennem azabıyla) korkutucu,
uyarıcı olarak gönderdik.
9. Ki, hepiniz (ey insanlar), Allah’a ve Allah’ın Peygamberine iman edesiniz, ona yardım edesiniz ve
onu büyük tanıyasınız; sabah akşam da, Allah’ı teşbih edesiniz diye.
10. Muhakkak ki, sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey’at etmişlerdir! Allah’ın Kudret Eli, onların ellerinin üzerindedir!
Şu halde, kim (bu bey’attan) cayarsa, sırf kendi aleyhine caymış olur!
Her kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse, Allah da ona büyük bir ecir verecektir.
11. Bedevi’lerden olup da (Kureyş müşriklerinden korkarak) geride kalanlar; ‘Bizleri mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. Bunun için bize mağfiret dile!’ diyeceklerdir.
Onlar, kalblerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar.
Sen onlara de ki:
‘Eğer Allah size bir zarar dilerse, yahut bir yarar dilerse, Allah’a karşı, kim birşey yapabilir?
Muhakkak ki, Allah, yapmakta olduğunuz herşeyden haberdardır!
12. Doğrusu, siz Peygamberin de, mü’minlerin de ailelerine ebediyyen dönemeyeceklerini sandınız; bu, sizin kalblerinizde allandı pullandı da, kötü zanna düştünüz!
Bu yüzden, helâka mahkum bir kavim oldunuz!
13. Her kim Allah’a ve Allah’ın Resûlüne inanmazsa, iyi bilsin ki, Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazır-
lamışızdır!
14. Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah çok
yarlıgayıcıdır, çok merhametlidir.
Siz ganimetler almak için gittiğiniz vakit, o geride kalanlar diyecekler ki: ‘Bırakınız bizi, arkanız­
dan gelelim.’
15. (Allah o ganimetleri Hayber savaşına katılanlara va’d etmiş iken) onlar, Allah’ın kelamını değiştirmek isterler.
Onlara de ki: ‘Siz bizim arkamızdan asla gelemeyeceksiniz! Sizin hakkınızda Allah daha önce böyle buyurdu.’
Onlar: ‘Hayır! Siz bizi kıskanıyorsunuz!’ diyecekler.
Hayır! Onlar, ancak, pek az anlayan kimselerdir.
16. O (Hudeybiye’ye gelmeyip) geri kalan Bedevilere de ki:
‘Siz yakında çetin bir savaş ehli olan bir kavme-kendileriyle savaşmak, yahut çarpışmasız onların Müslüman olmalarını sağlamak üzere-davet olunacaksınız. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Eğer bundan önce döndüğünüz gibi dönerseniz, Allah sizi elem verici bir azapla azaplandırır.
17. Âmâya, gözsüze, savaştan geri kalmak hususunda sakınca yok! Topala sakınca yok! Hastaya sakınca yok!
Kim Allah’a ve Allah’ın Resûlüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu da elem verici bir azabla azablandırır.
18-19. Andolsun ki; Allah mü’minlerden-ağacın altında seninle bey’at ederlerkervrazı ve hoşnut oldu da, kalblerindekini bilerek üzerlerine o sekîneti indirdi.
Onları yakın bir fetih ve zaferle ve daha binçok ganimetlerle mükâfatlandırdı.
Allah kudretiyle herşeye üstün gelen A^îz, her yaptığını yerli yerince yapan Hakîm’dir.
20. Allah, size daha birçok ganimeti er de va’d etti, Şimdilik bunu (Hayber ganimetlerini) size peşin verdi, sizden insanların ellerini çekti; ki bu da, mü’minlere bir delil olması ve sizi dosdoğru biryola hidayet buyurması içindir.
21. Allah, size daha başka (ganimetler de va’d etti ki), o henüz elinize geçmemiştir. Allah, bütün bunları (ilmiyle) kesinlikle kuşatmıştır. Allah herşeye kadirdir.
22. Eğer kâfirler sizinle (Hudeybiye’de) savaşsalardı, muhakkak, arkalarına dönüp kaçarlardı.
23. Allah’ın öteden beri cari olan sünneti (kanunu) budur. Allah’ın sünnetinde (kanununda) bir değişiklik bulamazsın.
24. Allah Mekke vadisinde kâfirlere karşı size zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken de O (Allah) idi.
Allah, ne yaparsanız hakkıyla görendir.
25. Onlar o kimselerdir ki, hakkı inkâr etmişlerdir ve sizi Mescid-i Haram’dan o bekletilen kurban­lıkları da (Mina) mevkiine varmaktan men ettiler.
Eğer onların arasında sizin bilmediğiniz iman etmiş erkekler ve iman etmiş kadınlar bulunmasaydı ve onları bilmeyerek çiğnemenizden dolayı size bir vebal gelecek olmasaydı, o mü’minler (kâfirlerin için­den) seçilip ayrılabilselerdi, veya savaşın olmamasıyla Allah’ın dilediğini rahmetine sokma durumu olmasaydı, Biz, onlardan kâfir olanları, muhakkak elem verici bir azaba uğratırdık.
26. O vakit ki, o kâfirlerin kalblerinde asabiyet, Cahiliye asabiyeti kaynadığı sırada; ona karşı, Allah gerek Resûlünün, gerek mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi ve onları takva sözü üzerinde durdurdu.
Zaten, onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
27. Andolsun ki; Allah, Resûlünün gördüğü rüyasını doğru çıkardı. İnşaallah, hepiniz Mescid-i Haram’a emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca, muhakkak gireceksiniz.
Allah sizin bilmediğinizi bildi de, size bundan önce yakın bir fetih verdi.
28. O Allah, Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, o dini bütün dinlerin üzerine çıkarsın. Senin bu gönderildiğine şahit olarak da, Allah, yeter!
29. Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onun yanında bulunanlar da, kâfirlere karşı çok sert, çetin, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.
Onların, daima rükû ve secde ederek, Allah’tan, lütuf ve rızasını istediklerini görürsün.
Yüzlerinde secdelerin eserinden dolayı nuranflik vardır.
Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır.
Onların İncil’deki vasıfları da; filizini çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sonra da sapları üzerine doğrulup kalkmış bir ekine benzer ki; bu, ekincilerin de hoşuna gider.
Ashab hakkında bu temsiller, onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere, hem bir mağfiret, hem büyük bir ecir va’d buyur-muştur.”[558]

Feth Sûresinin Bazı Âyetleri Hakkında Açıklama

Feth sûresinin 1. âyetinde geçen “feth” sözü; lügatta, kapalı şeyi açmak, kapalılığı gidermek demek-tir.[559]
Feth; hüküm ve kaza mânâsına da kullanılır ki, müşkil ve kapalı dâvaları halletmek demek olur.[560]
Kureyşîlerle yapılan anlaşma, nimetin en büyüğü olup, Peygamberimiz Aleyhisselama apaçık bir hüküm ve hükümet yolunun açıldığını ifade eder.[561]
Gerçekten de, müşrikler, Uhud’da ve Hendek’te kökünü kazımak istedikleri İslâm devlet ve hüküme­tini ilk defa olarak Hudeybiye muahedesiyle, ister istemez kabul etmiş, tanımış bulunuyorlardı.
İmam Zührî, Hudeybiye muahede ve musalahasının sonucunu, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu yoldaki hadislerinden* yararlanarak şu sözleriyle açıklar:
“İslâm’da, Hudeybiye musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır.
Müslümanlarla müşrikler nerede karşılaşırlarsa, aralarında ancak vuruşmalar, çarpışmalar olurdu.
Hudeybiye barışı olunca, harp ve çarpışma bırakıldı.
İki taraf, birbirlerinden emniyet ve selamette kaldılar. Birbirlerine kavuşup karıştılar. Sözde ve dâvalarda birbirlerine yardım etmeye başladılar.
İslâmiyetten kime söz açılsa, o biraz düşünmekte ve hemen ona girmekte idi.
İki yıl içinde İslâmiyete girenler, bundan önce o güne dek Müslüman olanların sayısı kadardı ve daha da çoktu.[562]
İbn Hişam, buna şu sözleri ekler
“Cabir b. Abdullah’ın söylediğine göre; Resûlullah Aleyhisselam, Hudeybiyeye 1400 kişinin başın­da gitmişti.
Bundan iki yıl sonra, Mekke’nin fethi yılında ise, 10.000 kişinin başında gitmiştir ki, bu, Zührî’nin sözünün yerinde olduğunu gösterir.[563]
Bu müddet içinde İslâmiyet, Arabistan’ın her köşesine yayılmış ve açıklanmış, müşriklerin harpte ve şirkte en ileri gidenlerinden Amr b. Âs, Halid b. Velid ve benzerleri Müslüman olmuşlardı.[564]
Hudeybiye musalahası üzerine, Müslümanlar müşriklerle biraraya gelmeye ve onlara Kur’ân-ı Kerîm dinletmeye, İslâmiyet üzerinde onlarla açıktan açığa ve korkusuzca konuşmaya, Müslümanlıklarını gizleyenlerde onu açığa vurmaya başlamışlardı.[565]
Halbuki, Hudeybiye barışından önce, iki taraf birbirine karışamıyordu. Barıştan sonra ise, müşrikler Medine’ye serbestçe geliyorlar, Müslümanlarda Mekke’ye serbestçe gidiyorlar; orada ev halkları, dost­ları ve başkalarıyla oturup kalkıyorlardı.
Artık, Peygamberimiz Aleyhisselamın hal ve hareketleri, mucizeleri, ahlâkı ve yolunun güzelliği hakkında Müslümanların verdikleri bilgiler ve öğütler dinlenir olmuş, müşriklerin kalbleri yumuşayıp İslâmiyete meyletmeye başlamıştı.
Bâdiyelerde, çöllerde oturan Araplar da, Müslüman olmak için, Kureyş müşriklerinin Müslüman olmalarını bekliyorlardı.[566]
Feth sûresinin 6. âyetinde anılan münafıklar ile, 11, 12, 15, 16. âyetlerinde sözü geçen bedeviler, Mekke ve Medine arasında oturan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr kabileleri halkı olup; Peygamberimiz Aleyhisselam onları Hudeybiye’ye doğru götürmek istediği zaman, onlar Kureyş müşrik­lerinden korkmuşlar, ev halklarını ve mallarını bahane ederek Hudeybiye seferinden geri kalmışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının sağ salim döndüklerini görünce de:
“Seninle gidemediğimiz için Allah’tan yarlıganmamızı dile” diyerek dil ucuyla niyazda bulun­muşlardı.[567]
Hayber gazasına ise, ganimet almak için katılmak istemişlerdi.
16. âyette bahsi geçen sert ve çetin savaşçı kavim; Arap olmayan kavimler, veya Rumlar, yahut Hevâzin, ya da Benî Hanifelerdi.[568]
18. âyette sözü geçen yakın fetih, Hudeybiye musalahası;
20. âyette çabuk olarak verildiği bildirilen ganimet de, Hayber ganimeti idi.[569]
26. âyette geçen, “kalbleri taassupla kaplanmış olanlardan birisi de, Kureyş müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr idi.
Besmeleyi ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Resûlullah sıfatını yazdırmamak için, direnmiş dur-m ustu.
Âyette geçen takva sözü ise, “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” kelime-i tevhidi ve kelime-i şehadet idi.
27. âyetteki yakın bir fetih, Hudeybiye musalahası, barışı idi.[570]
29. âyette Ashab-ı Kiram için, İncil’de geçtiği açıklanan; “Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik yükselmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir!” mealli bir tem­sille, önce onların az olacakları, sonra artmaya başlayacakları, ondan sonra çoğalacakları, daha sonra da gövdeleşerek güçlüleşecekleri anlatılmıştır.[571]
Bugün İncil tercemeleri olmak üzere ellerde dolaşan ve kutsal sayılan bazı kitaplarda da, şu tem­siller görülmektedir:
“Anlara bir temsil daha irad edüp dedi ki: Semâ melekûtu, bir âdemin alup tarlasına ektiği hardal dânesine benzer.
Cümle tohumların en küçüğü ise de, büyüdüğü zaman, sebzevatın hepsinden büyük olup ağaç olur. Şöyle ki; hava kuşları gelüp anın dallarına konarlar.”[572]
“Ve dedi ki; Allah’ın melekûtu böyledir:
Güya, bir âdem tohumu yere atar ve gece gündüz uyuyup kalkar ve tohum anın bilmediği surette biterve büyür. Zira, yer kendiliğinden evvelâ otu, sonra başağı ve daha sonra, başakta mükemmel buğ­dayı husule getürür ve mahsul kemale erdüğü gibi, orağı salar. Zira, hasad vakti yetişmiştir.”[573]
“İsa dahi anlara hitaben: Yapıcıların reddettikleri taş, köşe taşı oldu! Bu, Rabb tarafından olup göz­lerimiz önünde acâibdir!’ kelamını bir vakit kitaplarda okumadınız mı?
Bunun içün size derim ki: ‘Melekûtullah, sizden alınıp mahsûlünü getüren bir ümmete verilecektir ve bu taş üzerine düşen, parçalanacaktır. Ol dahi, kimin üzerine düşerse, anı ezecektir!’ dedi. [574]

Ebu Basîr’in Mekke’den Kaçışı ve Kureyşîlerin Ticaret Yollarını Kesişi

Ebu Basîr’in İsmi, Soyu ve Kimliği

Ebu Basîr’in ismi ve soyu; Ubeyd (veya Utbe) b. Esîdb. Cariye olup Sakîf kabilesindendi.[575] Zühre oğullarının müttefiki idi.[576]
Mekke’de müşriklerce hapsedilmiş olan Müslümanlar arasında bulunuyordu.[577]

Ebu Basîr’in Medine’ye Kaçışı ve Müşriklere İade Edilişi

Ebu Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye’den Medine’ye dönüşünden sonra,[578] bir fır­satını bulup, Mekke’den yaya olarak kaçti.[579]
Ahnes b. Şerik es-Sakafî ile Ezher b. Avf ez-Zührî; Âmir b. Lüeyy oğullarından İbn Lebun Huneys b. Cabir”i, erkek bir deve vermek üzere kiraladılar.
Peygamberimiz Aleyhisselama da, aradaki musalaha ve muahedeyi hatırlatan ve Ebu Basîr’in kendilerine iadesini isteyen bir yazı yazdılar.
Huneys b. Cabir, azadlı kölesi Kevser’i devesinin terkisine alarak Medine yolunu tuttu.
Huneys ile Kevser, Medine’ye geldiler.
Huneys, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“İşte, sana yazı!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Übeyy b. Ka’b’ı çağırdı. Übeyy b. Ka’b, yazıyı Peygamberimizi Aleyhisselama okudu.
Yazıda:
“Adamlarımızdan, senin yanına gelecek olanların bize geri çevrilmesi hakkında sana ne şart koş­tuğumuzu ve aramızdaki anlaşmaya da şahitler tuttuğumuzu biliyorsundur.
Öyleyse, adamımızı bize gönder” deniliyordu.[580]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr’i Öğütleyişi ve Teselli Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr’e:
“Ey Ebu Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyş kavmiyle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz.
Dinimize göre; verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz!
Hiç şüphe yok ki, Yüce Allah, senin için ve seninle birlikte bulunan zayıf, koruyucusuz Müslümanlar için, bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır!
Haydi, kavminin yanına git!” buyurdu.
Ebu Basîr
“Yâ Rasûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriy­orsun?!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Git diyorum sana! Hiç şüphesiz, Yüce Allah, senin için, seninle birlikte bulunan zayıf, koruyucusuz Müslümanlar için bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır!” buyurdu.[581]
Ebu Basîr1 i Âmirî ile adamına teslim etti.
Ebu Basîr müşriklerin yanına düşüp giderken, Müslümanlar Ebu Basîrln yanında yürüyor ve:
“Ey Ebu Basîr! Sana müjdeler olsun! Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için bir çıkar yol yaratacaktır! Yerine göre, bir adam bin adamdan daha hayırlı olur! Sen de git, işini gör! Sen de git, işini gör!” diyor­lar; sanki ona yanındakilerin bir çaresine bakmasını, ellerinden kurtulmasını duyuruyor, buyuruyorlardı.[582]

Ebu Basîr’in Kendisini Götürenlerden Birisini Öldürüp Kurtuluşu

Zülhuleyfe’ye varıp kavuştukları zaman, öğle vakti olmuştu.
Ebu Basîr, Zülhuleyfe Mescidine girip iki rekat yolcu namazı kıldı. Mescidin duvarının dibine oturdu. Yanında taşıdığı hurma azığındaki hurmalardan yemeye başladı.
İki arkadaşına da:
“Yaklaşınız, siz de yiyiniz!” dedi.
Onlar:
“Senin yemeğin bize gerekmez!” dediler.
Ebu Eiasîr.
“Fakat, siz beni yemeğinize davet etmiş olsaydınız, ben davetinizi kabul eder, yemeğinizden sizin­le birlikte yerdim” dedi.
Bunun üzerine, utandılar, yaklaştılar, Ebu Basîr’le birlikte hurmaya ellerini uzatmaya başladılar.
Kendilerine ait sofradaki az etli kemiği de, getirip ortaya koydular ve hep birlikte yediler.
Ebu Basîr onlara ısındı.
Âmin de, boynunda taşıdığı kılıcını duvardaki taşın üzerine astı.
Ebu Basîr, Âmirî’ye:
“Ey Benî Âmirlerden olan kardeş! Senin ismin nedir?” diye sordu.
Âmirî:
“İsmim Huneys’tir!” dedi.
Ebu Basîr
“Kimin oğlusun?” diye sordu.
Huneys:
“Cabir’in oğluyum!” dedi.[583]
Ebu Basîr
“Ey Benî Âmirlerden Cabir’in oğlu kardeş! Bu kılıcın keskin midir?” diye sordu.
Huneys:
“Evet!” dedi.[584]
Ebu Basîr
“Ey Huneys! Vallahi, ben de şu kılıcının çok iyi olduğunu sanıyorum!” dedi.
Kılıç sahibinin arkadaşı, kılıcı kınından sıyırarak:
“Vallahi, bu kılıç çok iyidir! Onu ben tekrar tekrar denemişim di r!” dedi.[585]
Ebu Basîr
“Ben ona bir bakabilir miyim?” diye sordu.
Huneys:
“İstiyorsan, al, bak!” dedi.[586]
Kılıcın kabzasını Ebu Basîr, kınını da Huneys tutuyordu.[587]
Ebu Basîr birden Huneys’in üzerine yürüyüp işini bitirdi.[588]
Bunu gören Kevser, Medine’ye doğru hızla kaçmaya başladı.
Ebu Basîr Huneys’in elbisesini soyup onun ve Kevser’in eşyalarını deveye yükledikten sonra, Kevser’in ardına düştü. Fakat, Kevser onu kendisine yetişmekten âciz bıraktı.
Ebu Basîr
“Vallahi, yetişebilseydim, onu da muhakkak adamının yoluna düşürürdüm!” demiştir.[589]

Kevser’in Medine’ye Gelip Durumu Peygamberimiz Aleyhisselama Haber Verişi

Peygamberimiz Aleyhisselamın ikindiden sonra Mescidde ashabıyla oturduğu sırada, Kevser koşa koşa gelip Medine’ye kavuştu.[590] Koşarak Mescide girdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:
“Muhakkak, şu adam korkunç birşey görmüştür!” buyurdu.
Kevser, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Yazıklar olsun sana! Ne oldu sana?” diye sordu.
Kevser:
“Adamınız adamımı öldürdü![591] Ben ondan kaçtım![592] Vallahi, o, efendimi öldürdü! Ele geçir-ilseydim, ben de öldürülmüş, gitmiştim!” dedi.[593]

Ebu Basîr’in Medine’ye Gelişi ve Kendisini Savunuşu

Kevser ayakta dikildiği yerinden daha ayrılmamıştı ki, Ebu Basîr de çıkageldi.[594]
Devesini Mescidin kapısında çöktürdü. Huneys’in kılıcını kuşanmış olarak Mescide gindi.[595]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar ilerleyip ayakta durdu[596] ve:
“Yâ Rasûlallah! Vallahi, sen üzerine düşeni yerine getirdin!
Vermiş olduğun sözü sana Allah eda ettirdi: Beni düşman kavmin eline teslim ettin![597]
Ben de dinim hakkında işkencelere tutulup dinimden döndürülmekten dinimi korudum![598] Allah beni onlardan kurtardı!” dedi.[599]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr’in cesaret ve atılganlığına şaştı da:[600]
“Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi, savaş kışkırtıcısı, kızıştıncısı!
Hele, yanında birtakım adamlar da bulunsa, elinden gelmeyecek şey yok!” buyurdu.[601]
Ebu Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu sözlerini işitince, kendisini tekrar Kureyş müşriklerine teslim edeceğini sandı. [602]
Ebu Basîr, Huneys’in elbisesi, eşyası ve kılıcı hakkında:
“Yâ Rasûl ali ah! Bunların beşte birini ayır, al!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben bunun beşte birini ayırıp aldığım zaman, onlarla bu yolda yapmış olduğum muahedeye riayet etmemiş olurum.
Fakat, senin tutumun da, öldürdüğün adamın soykası ve eşyası da, seni ilgilendirir!” buyurduktan sonra, Kevser’e de:
“Haydi, sen de adamlarının yanına dön!” buyurdu.
Kevser:
“Yâ Muhammedi Ben hayatımı düşünüyorum. Bende Ebu BasîVe karşı kendimi koruyacak ne bir güç, ne de eller var!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr’e:
“Haydi, nereyi istersen, çık git oraya!” buyurdu.[603]

Ebu Basîr’in İys Sahilinde Üstlenişi

Peygamberimiz Aleyhisselam Ebu Basîr’i böyle istediği yere gitmekte serbest bırakınca, o da, Zülhuleyfeye indi.[604]
Oradan da, deniz sahilindeki Zülhuleyfe nahiyesinin İys vadisine kadar gitti.[605] Giderken, bir avuç hurma azığı ile üç gün idare etti.[606]
İys, Kureyş müşriklerinin Şam’a işleyen ticaret kervanlarının yolları üzerindedir.[607] Zülmerveye bir geceliktir.[608] Ağaçlık bir vadidir.[609]

Mekke’de Tutuklu Bulunan Müslümanların Kaçıp Ebu Basîr’in Yanında Toplanmaları

Mekke’de tutuklu bulunan Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Ebu Basîr hakkında: “Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi! Savaş kışkırtıcısı, kızıştirıcısı! Hele,yanında birtakım adamlar da bulunsa, arbk onun elinden gelmeyecek şey yok!” buyurduğunu işitmişlerdi.[610]
Bunu onlara Hz. Ömer bir mektupla bildirmiş, Ebu BasîVin deniz sahilinde, Kureyş kervanlarının yol­ları üzerinde bulunduğunu da salık vermişti.[611]
Müşriklerin arasından, ilk önce Ebu Cendel, kaçarak Ebu Basîr’le buluştu.[612] Mekke’deki Müslümanlar, birer birer kaçarak Ebu Basîr’in yanında toplandılar ve 70 kişi kadar oldular.[613]
Ebu Basîr’in arkadaşları, günden güne artmakta ve çoğalmakta idiler.[614] Gıfâr, Eşlem, Cüheyne ve sair kabile halkından birçok kimseler gelmişlerdi.[615] Ebu Basîr’in başında toplananların sayısı 300’ü buldu.[616]

Ebu Basîr ve Arkadaşlarının Müşrikleri Tedirgin Etmeye Başlamaları

Ebu Basîr ve arkadaşları, Kureyş müşriklerini iyice sıkıştırmaya ve tedirgin etmeye başladılar.
Onlar, müşriklerden yakaladıklarını öldürüyorlar, müşriklerin oradan gelen ticaret kervanlarının hemen yollarını kesiyorlar,[617] mallarını iğtinam ediyorlardı.[618]
Ebu BasîY’le arkadaşlarının en son yollarını kesip mallarını iğtinam ettikleri, Kureyş müşriklerinin Şam’a gitmek isteyen ve yanlarında 30 deve bulunan ticaret kervanı idi.
Bu kervandan, her birinin hissesine otuzar dinar düşmüştü.
İçlerinden bazıları:
“Bunun beşte birini ayırıp Resûlullah Aleyhisselama gönderiniz!” demişlerdi.
Ebu Basîr.
“Resûlullah Aleyhisselam bunu kabul etmez. Öldürdüğüm Âmirî’nin soyduğum elbisesini vesairesi-ni götürmüştüm de, kabul etmeye yanaşmamış ve ‘Ben bunu yaparsam onlara karşı vermiş olduğum sözümü yerine getirmemiş olurum!1 buyurdu” dedi.[619]

Ebu Basîr’in İys’te Toplananlara Başkan Oluşu

Deniz sahilinde, İyste toplanmış bulunan Müslümanlar, Ebu Basîr’i kendilerine başkan ve kuman­dan seçtiler.
Ebu Eiasîr, onlara imam olup namazlarını kıldırıyor, şeriat hükümlerini uyguluyor, Cuma namazlarını kıldırıyordu.
Hepsi Ebu Basîr’i dinliyorlar, onun buyruklarına boyun eğiyorlardı.[620]
Süheyl b. Amr Ebu Basilin H uneys’i öldürdüğünü haber alınca; bu kendisinin son derecede ağırı­na gitti ve:
“Vallahi, biz Muhammed’le böyle musalaha yapmadık!” dedi.
Kureyşîlerin ileri gelenleri:
“Muhammed bunun sorumluluğundan uzaktır: O size adamınızı teslim etmiş, adamınız da onu öldürmüştür! Bunda Muhammed’e ne sorumluluk var?” dediler.[621]
Süheyl b. Amr, sırtını Kabe’nin duvarına dayayarak:
“Vallahi, o adamın (Huneys’in) diyeti ödenmedikçe, sırtımı Kabe’den ayırmayacağım!” diyerek yemin etti.
Ebu Süfyan b. Harb:
“Vallahi, bu, hiç şüphesiz, akılsızlıktır!
Vallahi, Müslümanlar diyeti ödemezler!
Vallahi, Müslümanlar diyeti ödemezler![622]
O diyeti ancak Kureyşîler öder.
Huneys’i Zühre oğulları göndermedi mi?” dedi.
Süheyl b. Amr:
“Vallahi, doğru söyledin! Huneys’in diyetini ödemek, ancak Zühre oğullarına düşer. Onu onlar gön­derdiler. Onun diyetini de, onlardan başkaları çıkarmazlar, ödemezler. Çünkü, katil onlardandır, diyet ödemek de onlara düşer” dedi.
Ahnes b. Şerik:
“Vallahi, biz diyeti ödemeyiz: Huneys’i ne biz öldürdük, ne de onun öldürülmesini emrettik.
Onu öldüren, dinimize muhalif bulunan ve Muhammed’e uyan bir kimsedir.
Muhammed’e haber salınız! Onun diyetini o ödesin!” dedi.
Ebu Süfyan:
“Hayır! Muhammed’e ne bir diyet, ne de ödeme düşer.
Muhammed bu işin sorumluluğundan uzaktır. Muhammed üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, iki elçiye onu teslim etmiştir” dedi.
Ahnes b. Şerik:
“Eğer umumiyetle Kureyş diyeti ödemeyi üzerine alırsa, Zühre oğulları da, Kureyş soyundan bir kol olmaları hasebiyle, onlarla birlikte diyeti ödemeye katılırlar. Eğer Kureyş diyeti ödemezse, biz de onu hiçbir zaman ödemeyiz!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke’yi fethe geldiği yıla kadar, Huneys’in diyeti ödenmedi.[623]

Kureyş Müşriklerinin Muahedede Bir Değişiklik Yapılması İçin Peygamberimiz Aleyhisselama
Başvurmaları

Ebu Basîr’le arkadaşları Kureyş müşriklerini tedirgin ettikleri, canlarından bezdirdikleri zaman,[624] Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazdılar.[625]
Yazdıkları yazıda şöyle dediler
“Allah ve akrabalık aşkına! Sen onlara [Ebu BasîYle arkadaşlarına] muhakkak haber sal ki, bundan böyle her kim Medine’ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selamettedir; onun için, geri çevrilme yoktur![626]
Biz, muahede şartlarından, iade şartını düşürdük!
Mekke’den Muhammed’in yanına gelen kimse, emniyet ve selamette olacak, geri çevrilmeyecek-tir![627]
Ebu BasîYle arkadaşlarını Medine’ye alsan, koysan olmaz mı?[628]
Artık onların bize gereği yoktur!” dediler.[629]
Onların Medine’ye kabul edilmelerini,[630] Medine’de barındırılmalarını and vererek dilediler.[631]
Yazdıkları yazıyı da, bir adamla gönderdiler.[632]
Rivayete göre; yazıyı Ebu Süfyan b. Harb getirmişti.[633]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr’e Yazılı Emri

Kureyş müşriklerinin müracaatları ve ricaları üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr ile Ebu Cendel’e ve Müslümanlardan yanlarında bulunanlara, artk memleketlerine, ailelerine dön­meleri,[634] Kureyşflerden herhangi bir kimseye veya onlara ait bir kervana rastladıkları zaman dokun­mamaları için yazı yazdırdı.[635]

Ebu Basîr’in Vefatı

Peygamberimiz Aleyhisselamin yazısı, Ebu Basîr’e, ölüm döşeğinde iken gelmişti.
Ebu Basîr, mektubu eline alıp okurken ruhunu teslim etti.
Ebu Cendel ile arkadaşları, onun cenaze namazını kıldılar ve cenazesini oraya gömdüler.
Allah ondan razı olsun!
Ebu Basîrın kabrinin üzerine bir mescid yapıldı.[636]

Ebu Cendel ile Arkadaşlarının Medine’ye Dönüşü

Ebu Cendel, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü. Diğerleri de, ailelerinin yanlarına döndüler.[637] Medine’ye dönenler, 70 kişi idi.[638]

Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine’ye Gelişi

Ümmü Külsûm Hatunun Kimliği ve Medine’ye Hicret Edişi

Ümmü Külsûm Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke’deki azılı düşmanlarından Ukbe b. Ebi Muayt’ın kızıdır.
Ümmü Külsûm Hatunun annesi Erva binti Küreyz olup.[639] Hz. Osman’ın da annesi idi.
Ümmü Külsûm Hatun Mekke’de Müslüman olmuş, Peygamberimiz Aleyhisselama bey’at etmişti.[640]
Yüce Allah ondan razı olsun!
Allah yolunda Müslüman ve Muhacir olarak ana baba ocağından çıkıp giden, Ümmü Külsûm Hatundan başka Kureyşî bir kadın yoktur.[641]
Ümmü Külsûm Hatun der ki:
“Ten’im veya Hashas nahiyesinde, kendimize ait olup ev halkımın bazısının oturduğu kıra sık sık gider, orada üç dört gün kalır ve ev halkımın yanına dönerdim.
Ev halkım benim oraya gidişimi yadırgamazlardı.
Oraya gidip gelmeyi sıklaştırdı m.
Yine, bir gün, her zaman gitmekte olduğum kıra gitmek i stiyorm usum gibi, Mekke’den çıkıp gittim.
Yolun en son noktasına vardığım zaman, Huzâalardan bir adam, bana:
‘Sen nereye gitmek istiyorsun?’ diye sordu.
Ona:
‘Bir hacetim var. Sana sorabilir miyim? Sen kimsin?1 dedim.
‘Ben Huzâalardan bir adamım!’ dedi.
Huzâa adını anınca, ona içim ısındı.
Çünkü, Huzâalar Resûlullah Aleyhisselamın muahedesine katılmışlardı.
Ona:
‘Ben Kureyşîlerden bir kadınım. Resûlullah Aleyhisselamın yanına gitmek istiyorum. Fakat yolu bilmiyorum!’ dedim.
Huzâî:
‘Biz gece, gündüz gidilecekyolları iyi bilen kimseleriz. Ben, seni Medine’ye eriştirinceye kadar, sana yoldaş olurum!’ dedi.
Sonra, bana bir deve getirdi, ona bindim.
Devenin yularını tutup yola girdi.
Vallahi, adamcağız benimle tek kelime daha konuşmadı.
Deveyi ıhdırınca, hemen yanımdan uzaklaşıyor; deveden indiğimde, gelip deveyi ağaca bağladık­tan sonra ağaçlar arasına çekiliyor, gidileceği ve deve açlıktan böğürdüğü zaman, onun yanına gelip bana arkasını dönüyor; deveye bindiğimde, devenin yularını tutup ininceye kadar arkasına bakmadan gidiyordu.
O, böyle yapmaktan geri durmadı.
Nihayet, Medine’ye geldik.
Allah o yoldaşı hayırla mükâfatlandırsın!
Huzâa kabilesi ne iyi kabiledir!
Peygamber Aleyhisselamın zevcesi Ümmü Seleme’nin yanına vardım. Yüzüm örtülü olduğu için, beni tanıyamadı. Kim olduğumu söyleyip yüzümü açınca, beni tanıdı, bırakmadı.
Bana:
‘Sen Allah’a ve Allah’ın Resûlüne hicret mi ettin?’ diye sordu.
‘Evet!’ dedim ve ilave ettim:
‘Resûlullah Aleyhisselam, erkeklerden Ebu Cendel b. Süheyl ile Ebu Basîr’i müşriklere geri gön­derdiği gibi, beni de gönderir diye korkuyorum!
Ey Ümmü Seleme! Erkeklerin hali kadınların hali gibi değildir.
Mekkelilerin yanlarından ayrıldığım günden bu yana sekiz gün geçmiş, dönüşüm, bulunmayışım uzamıştır.
Şimdi, onlar nerede kaybolduğumu konuşacaklar, sonra da beni arayacaklar, bulamayınca da, bana doğru geleceklerdir!’ dedim.”[642]

Ümmü Külsûm Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Halini Arzedişi

Ümmü Külsûm Hatunun Hz. Ümmü Seletme’nin evinde bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam oraya geldi.
Hz. Ümmü Seleme, Ümmü Külsûm Hatunun işini, Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ümmü Külsûm Hatuna:
“Hoşgeldin!” dedi.
Ümmü Külsûm Hatun:
“Yâ Rasûlallah! Ben, dinim uğrunda, senin yanına kaçıp geldim. Beni koru! Müşriklere geri çevirme! [643]
Beni kâfirlere geri çevirirsen, onlar bana işkence yaparlar ve beni dinimden döndürmeye uğraşırlar.
Ben işkenceye dayanamam. Ben, nihayet, bir kadınım!
İyi bilirsin ki; kadınların hali, zayıfların haline varır.[644]
Müşriklere iki kişi iade ettiğini ve onlardan birisinin kendisini koruduğunu gördüm.
Fakat, ben nihayet bir kadınım!” dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
“Şüphe yok ki, Yüce Allah, kadınlar hakkındaki ahdi bozar, hükümsüz bırakır!” buyurdu.[645]
Bunun üzerine, inen âyette şöyle buyuruldu:
“Ey iman edenler! Size mü’min kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman, onların gerçekten iman edip etmediklerini deneyiniz.
Allah onların imanlarını çok iyi bilendir.
Fakat, siz onların mü’min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz, artık, onları kâfirlere geri çevirmeyiniz!
Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olamazlar.
Kâfir olan kocalarının bu kadınlara sarfettikleri mehri onlara (kâfirlere) veriniz!
Mehirierini verdiğiniz takdirde, onları sizin almanızda size bir günah yoktur.
Artık, kâfir olan kadınlarınızı da, nikâhınız altında tutmayınız! Onlara sarfettiğiniz mehri de isteyiniz.
Kâfirlerde, size hicret eden kadınlara harcadıkları mehri istesinler. Bu, Allah’ın hükmüdür. Aranızda, O hükmeder.
Allah, herşeyi hakkıyla bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır.”[646]

Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin Medine’ye Gelişi

Bir sabah, Ümmü Külsûm Hatunun kardeşleri Velid b. Ukbe ile Umare b. Ukbe, Medine’ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
“Yâ Muhammedi Muahedemizde, bizden senin yanına gelenleri bize geri vermek hususunda koş­muş olduğumuz şartımızı yerine getir!” dediler, Ümmü Külsûm Hatunu alıp götürmek istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Muahededeki o şartın hükmünü, Allah kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı!” buyurdu.
Ümmü Külsûm Hatunu onlara teslim etmedi.
Velid’le Umare de, Mekke’ye döndüler ve durumu Kureyş müşriklerine bildirdiler.[647]

Ümmü Külsum Hatunun Zeyd b. Hârise ile Evlenişi

Ümmü Külsûm Hatun Medine’ye gelince, Zübeyrb. Avvatn, Zeyd b. Harise ve Abdurrahman b. Avf ona talip oldular.
Ümmü Külsûm Hatun, bir anneden doğma kardeşi olan Hz. Osman’a danıştı.
Hz. Osman da, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama danışmasını işaret etti.
Bunun üzerine, Ümmü Külsûm Hatun, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama gelip sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam da Zeyd b. Harise ile evlenmesini ona tavsiye buyurunca, Ümmü Külsûm Hatun Zeyd b. Harise ile evlendi.
Ümmü Külsûm Hatunun, Zeyd b. Hârise’den, Zeyd ve Rukayye isimlerinde bir oğlu ile bir kızı oldu.[648]

Ümmü Külsûm Hatunun Annesi Erva binti Küreyz Hatunun Medine’ye Hicret Edişi

Ümmü Külsûm Hatundan sonra, annesi Erva binti Küreyz de, Medine’ye hicret edip geldi.
Erva Hatunun annesi, Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Beyzâ binti Abdulmuttalib’di.[649]
Erva Hatun, Mekke’de, ilk sıralarda; Talha, Ammar b. Yâsir, Hz. Ebu Bekir, Zübeyr b. Avvam ve Abdurrahman b. Avf’ın anneleriyle birlikte Müslüman olmuştu.[650]
Yüce Allah hepsinden razı olsun!
Erva Hatun, ilk önce, Affan b. Ebi’l-Âs ile evlenmiş, ondan [Hz.] Osman ile Âmine isminde iki çocuğu;
Sonra, Ukbe b. Ebi Muayt’la evlenip, ondan da, Velid, Umare, Halid, Ümmü Külsûm, Ümmü Hakim ve Hind adlarındaki oğulları ve kızları olmuştu.[651]

Cüzamların Müslüman Oluşu

Cüzamların Kimliği

Kahtan’ın soyundan gelen Cüzamların ata soyları şöyle sıralanır:
Cüzam Amr b. Adiy, b. Haris, b. Mürre, b. Üded, b. Zeyd, b. Yeşcüb, b. Ureyb, b. Zeyd, b. Kehlan, b. Sebe1.
Cüzam Amfin Haram ve Cüşem adlarında iki; Haram’ın da, Gatafan ve Efsa adlarında iki oğlu vardı.
Benî Dubeybler ile Benî Ba’celer ve daha başkaları da, Cüzam’a mensup oymaklardandır.[652]

Rifâa b. Zeyd ile Arkadaşlarının Medine’ye Gelişi

Rifâa b. Zeyd el-Cüzamiyyü’d-Dübeybî, Hudeybiye barışından sonra, Hayber gazasından önce, kavminden bir cemaatle Medine’ye geldi. Peygamberimiz Aleyhisselama bir köle hediye etti ve Müslüman oldu. Kendisiyle gelen Cüzamîler de Müslüman oldular.
Allah hepsinden razı olsun!
Rifâa’nın hediye ettiği kölenin adı Mid’am (Med’am), doğum yeri Hışma idi. Künyesi Ebu Selam’dı. Kendisi, Zenci idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Rifâa b. Zeyd için bir sancak bağlayıp, onu kavmine başkan yaptı.
Rifâa b. Zeyd, bir müddet Medine’de oturdu.
Yurduna döneceği zaman, yanında götürmek üzere bir yazı yazmasını Peygamberimiz Aleyhisselamdan istedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, onun dileğini yerine getirdi, yazdırdığı yazıda şöyle buyurdu:
“B ismi İlâhirrahm ânirrahîm!
Bu, Muhammed Resûlullah’tan, Rifâa b. Zeyd için yazılan yazıdır:
Ben onu bütün kavmine gönderdim.
Onlar, aralarına girmiş, kendileriyle birlik kurmuş olanları, Allah’a ve Allah’ın Resûlüne (Müslümanlığa) davet edeceklerdir.
Onların davetine yönelenler, Allah’ın ve Resûlünün cemaati arasına girmiş olurlar.
İslâmiyetten yüz çevirenlere, kaçınanlara ise, iki ay eman mühleti vardır.”
Rifâa b. Zeyd Peygamberimiz Aleyhisselam m yazısını kavmine götürüp okuyunca, Cüzamlar Müslüman oldular>
Allah onlardan razı olsun!
Cüzamlar, Haneye, Recla Harresine gidip orada oturdular.[653]
Cüzamlara zekat hakkında da yazı yazılıp; onda, hayvan zekatının nasıl ve ne kadar verileceği bildirildi. Bu zekat ile beşte bir verginin Übey b. Anbese’ye veya onların gönderecekleri kişilere teslimi de emir buyuruldu.[654]

Ferve b. Amr el-Cüzamî’nin Müslüman Oluşu ve Şehit Edilişi

Ferve b. Amr’ın Kimliği ve Müslüman Oluşu

Ferve b. Amr el-Cüzamî; Rumların Arabistan’a doğru uzanan bölgelerinin valisi olup, Şam toprağın­dan Muan ve çevresinde otururdu.
Müslüman oldu.[655] Müslüman olduğunu Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı ile bildirdi.[656]
Yazısında şöyle dedi:
“B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Peygamber Muhammed Resûlullah’a!
Ben İslâmiyeti (İslâmiyetin hak ve gerçekliğini) ikrar etmiş ve kalbimle de onu doğrulamış bulunuy­orum.
Ben şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.
Ve yine şehadet ederim ki; Muhammed, Allah’ın kulu ve resûlüdür.
O, İsa b. Meryem (Aleyhisselam)ın kendisinden sonra geleceğini müjdelemiş olduğu peygamberdir!
Selam olsun sana!”[657]
Ferve b. Amr, bu mektubu, kavminden Mes’ud b. Sa’d adındaki bir adamla gönderdi.
Aynı zamanda, Peygamberimiz Aleyhisselama ak bir katır, bir at, bir merkep ile ince elbiseler ve altın sırmalı bir kaftan da hediye etti.[658]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve’nin mektubunu okuttu. Elçisinin ağırlanmasını Bilal-i Habeşî’ye emir buyurdu.
Elçi Mes’ud b. Sa’d dönmek istediği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve b. Amr’m yazısı­na şöyle cevap yazdırdı:
“Muhammed Resûlullah’tan Ferve b. Amr’a!
Selam olsun sana!
Ben senden dolayı Allah’a hamd ederim-ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur![659]
İmdi, gönderdiğin elçin yanımıza geldi. Kendisiyle göndermiş olduğun hediyeler de bize erişti.
Elçin, bize, tarafınızdan gereken bilgileri verdi ve İslâmiyet haberini getirdi. Yüce Allah seni o doğru yoluna* hidayet etmiş bulunmaktadır.
Eğer sen işini, gidişini düzeltirsen, Allah’ın ve Resûlünün buyruklarına boyun eğersen, namazı kılar, zekat verirsen,[660] Cennete girersin!
Selam olsun sana!”[661]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve b. Amr’m elçisine oniki buçuk ukiyye gümüş bahşiş verilmesi­ni de Bilal-i Habeşî’ye emir buyurdu.[662]

Ferve b. Amr’ın Hapis ve İdam Edilişi

Rum Hükümdarı (Kayser), Ferve b. Amr’ın Müslüman olduğunu haber alınca, onu huzuruna getirt­ti ve kendisine:
“Dininden dön, valiliğini sana geri verelim” dedi.
Ferve b. Amr:
“Muhammed’in dininden hiçbir zaman ayrılmam!
İsa’nın kendisinden sonra onun geleceğini müjdelediğini, sen de pekâlâ biliyorsun.
Fakat, sen hükümdarlığını esirgeyip bunu açıklayamıyorsun!” dedi.
Bunun üzerine, Kayser, Ferve b. Amr’ı hapsetti.[663]
Ferve b. Amr, boynu vurulmak üzere hapisten çıkarılıp götürülürken:
“Rabbim için varlığımdan ve makamımdan geçip selamete erdiğimi, Müslüman olduğumu, mü’min-lerin en yücesine tebliğ et!” diyordu.[664]
Rumlar, Filistin’de Afra suyunun üzerinde toplandılar.
Ferve b. Amr’ın orada boynunu vurup, cesedini Afra suyunun üzerine astılar.[665]
Yüce Allah ondan razı olsun![666]

Zıhar Hakkında Âyet Nazil Oluşu

Zıharın Mânâları

Zıhar, lügatta, iki şeyin birbirine tatbik edilmesi, sırt sırta gelmesi;
Şeriatta da, kocanın, eşine “Sen bana anamın sırtı gibi ol!” diyerek yemin etmesi demektir.[667]
Cahiliye devrinde, bir kimse eşine “Sen bana anamın sırtı gibi ol!” dedi mi, artık eş ona haram olur, bu söz boşama sayılırdı.[668]
İslâm’da ilkzıharı yapan, Ubâde b. Sâmit’in kardeşi Evs b. Sâmit idi.[669]
Kendisi çok yaşlı ve hırçın huylu idi.[670] Kızdığı zaman, aklı başından gider, gelirdi.
Amcasının kızı Havle (Huveyle) binti Salebe ile evli idi.[671]
Evs b. Sâmit bir gün Havle Hatundan bir istekte bulunmuş,[672] Havle Hatun onun isteğini yerine getimneyince, Evs kızmış, aklı başından gitmiş,[673] Havle Hatuna “Sen bana anamın sırtı gibi ol!” demiş,[674] evden çıkıp gitmiş; biraz sonra eve gelip dileğini tekrarlamış, Havle Hatun da:
“Hayır! Havle’nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; senin söylediğin söz üzer­ine Allah ve Resûlü hakkımızda hükmünü verinceye kadar dileğin yerine getirilemez!” diyerek Evs’e karşı koymuş[675] ve:
“Vallahi, sen ağır bir söz söyledin. Bunun sonucunun nereye varacağını bilmiyorum” demişti.
Evs’in aklı başına gelip söylediğine pişman olunca:
“Zannetmem ki, sen bana haram olmuş olmayasın!” dedi.[676]
Havle Hatun:
“Sen yine de böyle söyleme! Allah boşamayı sevmez![677]
Sen talaktan, boşamaktan hiç bahsetmedin ki!
Böyle bir yasaklama hükmü, ancak Yüce Allah’ın bize Resûlünü göndermesinden önceki zamanda idi.
Sen istersen git, yaptığın şeyi Resûlullah Aleyhisselama bir sor!” dedi. Evs b. Sâmit:
“Ben bunu ondan sormaya utanırım! Resûlullah Aleyhisselama sen git! Onun şu içine düştüğümüz şeyden bir çare bulup bize hayır kazandırması umulur. Bu işleri en iyi bilen odur!” dedi.[678]

Havle Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama Başvuruşu ve Yalvarıp Yakarışı

Havle Hatun, komşusundan emaneten bir elbise alıp giydi.[679]
Hz. Âişe’nin odasında bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vardı.[680] Önüne oturdu[681] ve:
“Yâ Rasûlallah! İyi bilirsin ki, Evs oğlumun babasıdır. Amcamın oğludur. Halkın, bana en sevgili olanıdır.
Kendisinin akıl muvazenesizliğine uğradığını, güçten kuvvetten düştüğünü, dilinin ağırlaştığını, konuşurken de incitir olduğunu; benim onun yanına dönmem, onun da benim yanıma dönmesi kadar uygun birşey olamayacağını da herkesten daha iyi bilirsin![682]
Yâ Rasûlallah! Evs b. S amit beni genç, zengin ve aile sahibi olduğum zaman aldı. Malımı,[683] gençliğimi yiyip bitirdi. Ben ona birçok çocuk da doğurdum.
Şimdi, kocayıp yaşlılar arasına girdim, çoluk çocuktan kesildim.[684] Kemiklerim inceldi.[685] Ailem dağıldı.[686]
Ben bu duruma düştüğüm zaman, o bana zıhar yaptı. ‘Sen bana anamın sırtı gibisin!1 dedi.
Sana Kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki; o, boşama sözünü hiç anmadı” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Zannetmem ki, sen ona haram olmamış olasın!” buyurdu.[687]
Havle Hatun:
“Böyle söyleme ey Allah’ın Peygamberi! Vallahi, o, boşama sözünü hiç anmadı” dedi.[688]
Peygamberimiz Aleyhisselam cevabını tekrarladı ve:
“Ey H üreyle! Senin işin hakkında bize Allah tarafından henüz birşey emrolunmadı. Sen şimdi evine dön! Eğer, inşaallah birşey emrolunursa, onu sana açıklarım!” buyurdu.[689]
Havle Hatun:
“Yâ Rasûlallah! Kocamla birarada yaşamamı uzat![690] Biz, ayrılırsak mahvoluruz![691]
Yâ Rasûlallah! Benim için bir çare bulursan, beni onunla birarada yaşat!” dedi .[692]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen ona haram olmuşsundur!” buyurdu.[693]

Havle Hatunun Allah’a Yalvarışı ve Peygamberimiz Aleyhisselama Vahiy Gelişi

Bunun üzerine, Havle Hatun Yüce Allah’a yöneldi ve:
“Ey Allah’ım! Ben bugün halimin perişanlığını, üzüntülerimi, kocamdan ayrılmanın üzerimdeki zah­met ve meşakkatini.. Sana şikâyet ediyorum![694] Yoksulluğumu Sana şikâyet ediyorum! [695]
Körpe çocuklarım var! Onları ona koysam, zayi olur, ölür giderler; kendi yanıma alsam, aç kalır-lar.[696]
Ey Allah’ım! Şikâyetlerim ancak Sanadır![697]
Ey Allah’ım! Bu yolda bizim için genişlik, çıkar yol olacak şeyi, Peygamberinin diline indir!” diyerek ağlamaya başladı.
O sırada Hz. Âişe’nin odasında bulunanlar da, ona acıdıklarından, ağladılar.
Havle Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde hem ağladığı,[698] hem de:
“Yâ Rasûlallah! Halime bak! Sana kurban olayım yâ Nebiyyallah! Bana bak! Allah beni sana feda etsin!” diyerek yalvarıp durduğu sırada,[699] vahiy hali Peygamberimiz Aleyhisselamı bürüdü.
Peygamberimiz Aleyhisselamın gözleri yumuldu. Alnından inci taneleri gibi terler dökülmeye başladı .[700]
Hz. Âişe, Havle Hatuna:
“Sus!” diye işaret etti.
Havle Hatun konuşmaya devam edince:
“Ey Havle! Konuşmanı ve hitaplarını kes artık! Görmüyor musun, Resûlullaha vahyolunuyor![701] Gelen vahiy herhalde senin hakkındadır” dedi.
Havle Hatun:
“Ey Allah’ım! Sen benim hakkımda hayırlı olanı ihsan et! Ben Senin peygamberinden ancak hayır­lı olanı diler ve umarım” dedi.
Vahiy hali kendisinden sıyrılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam gülümseyerek doğruldu ve:
“Ey Havle!” diye seslendi.
Havle Hatun:
“Lebbeyk!=Buyur, emrine amadeyim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yüce Allah, ikinizin (senin ve kocanın) hakkında vahiy indirdi.[702] Seni müjdelerim!” buyurdu.
Havle Hatun:
“Hayırlı olmasını dilerim!” dedi.[703]
Peygamberimiz Aleyhisselam inen âyetleri ona okudu-ki, inen âyetlerde şöyle buyurulmakta idi:
“Ey Resûlüm! Kocası hakkında seninle direşip duran, halinden Allah’a da şikâyet etmekte olan kadının sözünü, Allah işitmiştir.
Allah, sizin konuşmanızı zaten işitiyordu.
Çünkü, Allah hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür.
İçinizdenzıharyapmakta olanların kanları, onların anaları değildir. Onların analan, kendilerini doğu­randan başkası değildir.
Şüphe yok ki, zıhar yapmakla, onlar çirkin ve yalan bir söz söylemiş oluyorlar.
Elbette, Allah çok bağışlayıcı ve çokyariıgayıcıdır.
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de, sonra, dediklerini geri alacaklar için, birbirleriyle temas etmezden önce, bir köle azad etmek gerekir.
İşte, size bununla öğüt veriliyor.
Allah, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır
Fakat, kim bunu bulamazsa, yine, birbirleriyle temas etmezden önce, aralıksız olarak iki ay oruç tut­sun!
Buna da güç yetiremezse, altmış yoksul doyursun!
Cezadaki bu hafifletme, Allah’a ve Allah’ın Peygamberine imanda sebat etmekte olduğunuz içindir.
Bu hükümler, Allah’ın koyduğu hadlerdir.
Bunları kabul etmeyen kâfirler için ise, elem verici bir azap vardır.”[704]

Keffâretler Hakkında Havle’nin Kocası Evs b. Samit’le Konuşma Yapılması

Zıhar hakkındaki âyetlerin inmesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Havle Hatunun kocasına haber saldı.
Evs b. Sâmit gelince, ona:
“Sen Havle hakkında yapmış olduğun yeminini ne niyetle yapmıştın?” diye sordu.
Evs b. Sâmit:
“Onun için bir keffâret, bir kurtulmalık var mıdır?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bir köleyi azad edeceksin!” buyurdu.[705]
Havle Hatun:
“Hangi köleyi azad edecek?!
Vallahi, o azad etmek için köle bulamaz!
Onun benden başka hizmet edicisi yok!” diyerek söze karıştı .[706]
Evs b. Sâmit de:
“Köle satın alıp azad etmek benim bütün servetimi götürür. Zaten, benim azıcık bir servetim var!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam; ona:
“Öyleyse, ardarda iki ay oruç tutmaya gücün yeter mi?” diye sordu.[707]
Havle Hatun:
“Vallahi, yâ Rasûlallah! O buna güç yetiremez!
O her gün filan filan vakitlerde birer kere yer, içer.
Eğer o zayıf bedeniyle iki ay oruç tutacak olursa, gözlerini kaybeder, kendisinin hurdası, kaburgası çıkar!” diyerek yine söze karıştı.[708]
Evs b. Sâmit:
“Hayır! Vallahi, yâ Rasûlallah! Tutamam!
Eğer ben günde üç öğün yemek yemeyecek olursam, gözlerimi kaybederim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyleyse, altmış yoksulu doyurmaya gücün yeter mi?” diye sordu.[709]
Havle Hatun:
“Altmış yoksulu doyurmak buna mı kalmış?!
Bu, ancak düşkün bir yiyicidir!” dedi.
Evs b. Sâmit de:
“Vallahi, bunu da yapacak gücüm yok!
Sen beni ancak yardımınla, duanla destekleyip bundan kurtarabilirsin!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben sana 15 sa1 hurma yardım edeceğim ve senin için bereket duası yapacağım!” buyurdu.[710]
Havle Hatuna da:
“Ümmü’l-Münzir binti Kays’a uğra! Ondan yanm vesk (15 sa1) hurma al! Onu 60 yoksula sadaka olarak ver.[711] Altmış yoksulu doyurunca, kocanın evine dönersin!” buyurdu.[712]

Havle Hatunun Ümmü’l-Münzir’e Başvuruşu

Havle Hatun, hemen Ümmü’l-Münzir Hatuna gitti. Onu, kapısının önünde oturmuş, kendisini bekler bir halde buldu. Ümmü’l-Münzir Hatun, ona:
“Ey Havle! Arkanda ne haber var?” diye, durumu sordu.
Havle Hatun, ona:
“Hayır var! Sen kırıkları sancı, yarı klan sıvayıcısın! Resûlullah Aleyhisselam, bana, ‘Ümmü’l-Münzir binti Kays’a git! Ondan yarım vesk hurma al. Onu 60 yoksula sadaka olarak dağıt!1 buyurdu” dedi.[713]
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara böyle yardımda bulununca, Yüce Allah kendilerini biraraya getirdi, araları düzeldi.[714]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Havle Hatuna:
“Ey Huveyle! Amcanın oğlu çok yaşlanmıştır. Onun hakkında Allah’tan kork! Ben sana amcanın oğluna karşı hayırlı olmanı, iyi davranmanı tavsiye ederim!” buyurdu.
Havle Hatun da:
“Öyle yapacağım!” diyerek söz verdi.[715]

Havle Hatunun Hz. Ömer’i Durdurup Onunla Uzun Uzun Konuşması

Hz. Ömer bir gün yanında bazı kişilerle birlikte giderken, yolda çok yaşlı bir kadına rastlamıştı.
Kadın Hz. Ömer’in durmasını istedi. Hz. Ömer durdu, onunla bir hayli konuştu.
Yanındaki adamlardan birisi, dayanamayarak, Hz. Ömer’e:
“Ey mü’minler emîri! Şu kocakarı için bu kadar halkı ayakta tuttun, beklettin!?” dedi.
Hz. Ömer, ona:
“Yazıklar olsun sana! Kimdir bu kadın bilir misin?
Bu kadın, şikâyetlerini yedi kat göklerin üstünde Allah’a duyurmuş olan bir kadındır!
Bu Havle binti Sa’lebe’dir ki, onun hakkında, Yüce Allah, ‘Ey Resûlüm! Kocası hakkında seninle direşip duran, halinden Allah’a da şikâyet etmekte olan kadının sözünü Allah işitmiştir…” buyurmuştur.
Vallahi, o, geceye kadar durup benimle konuşsaydı, namazdan başka birşey için onun yanından ayrılmaz; namazı kıldıktan sonra, tekrar onun yanına dönerdim!” dedi.[716]

[1] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c. 3, s. 71 İbn Haim, Cevâmiu’s-Sîre, s. 207, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 91, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 200.
[2] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 573, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95.
* Sakız ağacından veya dikenli ağaçtan (Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 216).
[3] Yâküt,c.2, s. 229.
[4] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 572, Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 107.
[5] Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 107.
[6] İbn İshak,İbn Hişam, Sîre, c. 3,s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[7] Zemahşerf, Keşşaf, c. 3, s. 549, Neseff, Medârik, c. 4, s. 163.
[8] Feth: 27.
[9] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/251-252.
[10] Vâki di, M egâzı, c. 2, s. 572, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[11] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 321.
[12] Belâzurî, Ensâb, c. 1 , s. 350.
[13] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 689, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/252-253.
[14] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 573, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 95.
[15] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574, İbn Sa’d Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[16] İbn Seyyid,c.2, s. 113.
[17] Vâki cif, c. 2, s. 574, İbn Sa’d, c. 2, s. 95.
[18] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[19] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 180.
[20] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 574.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/253.
[21] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa’d Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95. 21 .
[22] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 572, 573
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/253-254.
[23] Halebî, İnsânu’l-u^ûn, c. 2, s. 690, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 81.
[24] Vâkidf, Megâzî.c.2, s. 572, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[25] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 163.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/254.
[26] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 574,575.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/254.
[27] Ta beri, Tefar, c. 26, s. 77.
[28] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 374,375.
[29] İbrı İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 322.
[30] Feth:11, 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/255.
[31] Taberî, Târîh.c.3, s. 72.
[32] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 573, Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 2, s. 689, 690.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/255-256.
[33] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
[34] £bdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 330, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[35] Züritânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 182.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 574.
[37] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/256.
[38] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/256.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/257.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574.
[41] Sem hûdî, Vefâu’l-vetâ, c. 4, s. 1157,1158.
[42] Sem hûdî, Vefâu’l-vetâ, c. 4, s. 1180.
[43] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 575.
[44] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 194, Semhûdî, Vetâ, c. 4, s. 1312.
[45] Sem hûdî, Vefâu’l-vetâ, c. 4, s. 1312.
[46] Sem hûdî, Vefâu’l-vıefâ, c. 4, s. 1240.
[47] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 575.
[48] Sem hûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1222.
[49] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 575,576.
[50] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 577.
[51] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c.1, s. 79, Semhûdî, Vetâu’l-vefa, c. 4, s. 1118-1119.
[52] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 1, s. 177, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 116-11 7, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 94, Taberî, TârîVı, c. 2, s. 131, Ebu’l-Ferecİbn Cevzî, Vefa, c. 1 , s. 117, İbn Esir, Kâmil, c. 1 , s. 467, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 37, Zehebî, TânTiu’l-İslâm, s. 50, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 279.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/257-259.
[53] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 577.
[54] Sem hûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1330.
[55] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 577.
[56] İbn Esir, Nihaye, c. 3, s. 177.
[57] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s. 577, 578.
[58] Sem hûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1174.
[59] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 579.
[60] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 350.
[61] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/259-261.
[62] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579.
[63] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 95.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/261.
[64] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 579, 581 , 582.
[65] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 214, Kalkaşandf, Nihâyetü’l-ereb, s. 1 64.
[66] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 214.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/262.
[67] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 579.
[68] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/262-263.
[69] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[70] Sem hûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 4, s. 1277.
[71] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 188.
[72] Zürkânf, Mevâ hibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 181.
[73] Ta ben. Tefsir, c. 26. s. 97.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/263.
[74] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 580.
[75] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 328.
[76] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 322, 323, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Taberî, Târih, c. 3, s. 73, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 200, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 114, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 4, s. 165.
[78] Abdurreizak, Musannef, c. 5, s. 331, 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/263-265.
[79] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 200.
[80] Yâk ût, M u’ce m u’l-bül dân, c. 4, s. 443, Sem hûd f, Vefâu’l -vefa, c. 4, s. 1279.
[81] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 580.
[82] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208.
[83] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208, Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 580.
[84] Vâki cif, Megâzî, c.2, s. 580.
[85] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 430.
[86] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430, Ahmed b.Hanbel, Müsned,c.4, s. 328.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 580.
[88] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208, Vâkıdî, c. 2, s. 580, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430.
[89] Vâkıdî, c. 2, s. 580, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 328.
[90] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[91] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 328, Buhârî, c. 5, s. 67.
[92] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208.
[93] Abdutrezzak, Musannef, c. 5, s. 331.
[94] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[95] Vâki dt, Megâzî, c.2, s. 583.
[96] Vâki df, Megâzî, c.2, s. 583,584.
[97] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 323.
[98] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/265-268.
[99] Vâkıdî, M egâzî, c.2,s.584,585, İbn Sa’d, Taba kâtü’l -kübrâ, c. 4, s. 318, 319.
[100] Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 585.
[101] Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 584, 586.
[102] Müslim, SahıVı, c. 4, s. 2144, 2145.
[103] İbn İshak.İbnHisam Sıre, c. 3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/268-270.
[104] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208.
* Çarpışmak ve kan dökmek gibi (Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 693, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 2, s. 1 85).
** Akrabalık haklan nı gözetmemek gibi (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324).
[105] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324 Ebu Yûsuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, BuhârT, Sahih, c. 3, s. 178.
[106] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
[107] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[109] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 208.
[110] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[111] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre.c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Be^tıakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 112.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587 Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, Buhârî, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/270-271.
[113] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
[114] Feth: 25.
[115] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/271-272.
[116] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326..
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/272.
[117] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 587 Aüdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332 İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96, İbn Ebi Şeyhe, Musannef, c. 4, s. 430, 431.
[118] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[119] İbn İshak, İbnHisam, Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, c. 2, s. 587, İbn Sa’d, c. 4, s. 314, 31 5, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 323.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 587, İbn Sa’d, c. 2, s. 96.
[121] İbn İshak, İbn Hişam,c.3, s. 324, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 209, Vâkidf, c. 2, s. 587, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 323, Taberî, Târîh, c. 3, s. 73, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 11 2, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 200, 201, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 15, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 165, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 693.
[122] İbni, İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 589.
* Veya Abbâd b. Halid el-Gıfârf (İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 315).
[123] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589.
[124] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 185.
[125] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 290, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 62, 63.
[126] Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 409, 410.
[127] Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 4. s. 48. Müslim . Sahîh. c. 3. s. 433.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/272-274.
[128] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[129] İbn Asâkfr’den naklen Alâüddin Ali, Kenzü’l-ummâl, c. 10, s. 475, 476.
[130] Buhârî , Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 407.
[131] Buhân , Sahih, c. 5, s. 63, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 98, Ebu Nuaym , Delâil, c. 2, s. 467.
[132] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 153.
[133] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 98, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[134] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 93, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 407, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4. s. 115.116.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/274-275.
[135] Vâkidr, Megâzî, c. 2, s. 589, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[136] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 05, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 74.
[137] Buhârî,Sahıh,c.5, s. 62.
[138] Mâlik, Muvatta1, c. 1 , s. 192, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589, 590, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 117, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 62, Müslim, Sahih, c. 1 , s. 85, Be^hakf, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 131,132.
[139] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/275-276.
[140] İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 325, 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[141] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[142] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 325.
[143] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593.
[144] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 593, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[145] Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buharı, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74, İbnEsîr, Kâmil, c.2, s. 2, s. 201.
[146] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, İbn Sa’d, c. 2, s. 96.
[147] Vâkıdî, c. 2, s. 593, İbn Sa’d, c. 2, s. 96.
[148] Vâkıdî, c. 2, s. 593 Abdurrezzak, c. 5 s. 333, İbn Sa’d, c. 2, s. 96, Buhârî, c. 3, s. 179.
[149] Vâkıdı, c. 2, s. 593, İbn Sa’d, c. 2, s. 96.
[150] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[151] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[152] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[153] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 593.
[154] Vâkıdî, c. 2,5.593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593.
[156] Vâkıdî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 1 79, Taberî, c. 3, s. 74, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 138.
[157] Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/276-278.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 188.
[159] Safvan b. Ümeyye ve Haris b. Hişam gibi (Vâkıdî, c. 2, s. 594).
[160] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[161] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/278-279.
[162] Urve b. Mes’ud’un annesi Sübey’a binti Abduşşems idi (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 327).
[163] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334.
[164] Vâki dr, Megâzî, c.2, s. 594, Buharı, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, t 3, s. 74.
[165] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s. 594, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594.
[167] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[168] İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 235.
[169] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, 595.
[170] Ebu Yusuf. Kitâbu’l-haraç. s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/279-281.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[172] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[173] İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 09, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 594, 595.
[175] İbn İshak.İbn Hişam.c. 3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 209, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 201.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[177] İbn İshak.İbnHisam, Sîre,c.3, s. 327.
[178] İbn İshak.İbnHisam, c. 3, s. 327, Vâkıdı, c. 2, s. 595.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/281.
[179] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[180] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 54.
[181] Ebu Yusuf. Kitâbu’l-haraç. s. 209. 210.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/281-282.
[182] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[183] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[184] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 595.
[185] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 74.
[186] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[187] Abdurrezzak, c. 5, s. 335, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74,75.
[188] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[189] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 201.
[190] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[191] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
* Lât putu Urve’nin ve kabilesin in taptığı puttu (Taberî, Târîh, c. 3, s. 75).
[192] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s. 595.
[193] Vâki dr, Megâzî, c. 2, s. 595.
* Urve’nin yüklendiği kan diyeti için ona on deve vermişti (Vâkıdî, c. 2, s. 595).
[194] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[195] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 201.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/282-284.
[196] ** Böyle yapmak, baplarda âdet idi ve sam im iyet ifade ederdi (Zürkânf, Mevâ hibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 91).
İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 327, Vâkıdî, c.2,s. 595, Abdurrezzak, c. 5, s. 335, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Buhârî, c. 3, s. 187, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85.
[197] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 697, Zürkânf, Mevâ hibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 191.
[198] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[199] Abdurrezzak ,c. 5, s. 335, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[200] İbn İshak.İbn Hişam, c. 3, s. 327, 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[201] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 20, Halebî, c. 2, s. 697, Zürkânf, c. 2, s. 1 91.
[202] Vâkıdî, c. 2, s. 595, Halebî, c. 2, s. 697.
[203] İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[204] Halebî, İnsânu’l-uyÜn, c. 2, s. 698, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 191.
[205] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 595.
[206] İbn İshak.İbn Hisam,c.3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[207] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/284-285.
[208] Aynı kaynaklar.
[209] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[210] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598.
[211] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[212] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[213] Vâkidr, c. 2, s. 598, Abdurrenak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[214] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[215] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[216] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[217] Abduırezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[218] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[219] Vâkidf, c. 2, s. 598, Buhâıî, c. 3,5.180, Taberî, c. 3, s. 75, İbn Esir, c. 2,5.202.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598.
[221] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598, 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 24.
[222] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[223] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 336, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[224] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[225] İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 202.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[228] İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 235, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 700, Zürkânî, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 193.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/285-287.
[229] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[230] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[231] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[232] Vâkıdî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, c. 2, s. 96, Taberî, Târih, c. 3, s. 77.
[233] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/288.
[235] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 336, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 18Ü,Taberî, c. 3, s. 75.
[236] İbn İshak, İtan Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599.
[237] Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[238] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 75.
[239] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 209, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, c. 4 s. 324, Buhâıf, c. 3, s. 180, Taberî, c.3,s.75.
[240] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 75.
[241] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[242] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180.
[243] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Vâkıdî, c. 2, s. 599, İbn Sa’d, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 75.
[244] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 19.
[245] Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[246] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 696, Zübeyr b. Bekkâr’dan naklen Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 93.
[247] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 1 9, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 193.
[248] Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 193.
[249] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[250] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 209.
[251] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 326, Ebu Yusuf, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599.
[252] Vâkıdî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[253] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324 Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[255] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[256] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 209.
[257] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 202.
[258] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, 600, Taberî, Târîh, c. 3, s. 75, 76, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 302.
[259] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[260] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 96, Taberî, Târîh, c. 3. s. 76. İbn Esîr. Kâmil. c. 2. s. 202.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/ 288-291.
[261] Abdurrezzak.Musannef, c. 5, s. 337, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 76.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599.
[263] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 76.
[264] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 96.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/ 291-292.
[265] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Vâkıdî, c.2,s. 600, Taberî, c. 3, s. 77.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Vâkıdî, c. 2, s. 600, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s. 77.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[268] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600.
[269] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Tabeıİ, Tarîh, c. 3, s. 77.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 97.
[271] İbn Kayym, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 37.
[272] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, 601.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/292-294.
[273] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[274] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 20.
[275] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 329.
[276] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/294-295.
[277] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 601, 602, Aiâüddin Ali, Kenzü’l-um mâl, c. 10, s. 483 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/295.
[278] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 170.
[279] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, 330, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[280] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 330, Taberî, Târih, c. 3, s. 77, İbn EsTr, Kâmil, c. 2, s. 203.
[281] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603.
[282] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 330.
[283] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 604, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfr’den naklen Alâüddin Ali, Kenzü’l-ummâl, c. 10, s. 482.
[284] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 69.
[285] Aynı kaynak.
[286] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603.
[287] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 604.
[288] Taberî, Târih, c. 3, s. 78.
[289] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 604.
[290] Taberî, Tefsir, c. 26, s. 86.
[291] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 69.
[292] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 146.
[293] Aynı kaynak.
[294] İbn Sa’d, , c. 2, s. 99, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 25, 54, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1 485, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
[295] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 00, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 355, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1485, Dârimî. Sünen. c. 2. s. 1 39.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/295-297.
[296] İbn Adilberr, İstiâb, c. 4, s. 1685.
[297] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 146.
[298] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1685, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 157.
[299] Vâkidf, Megâzî, c.2, s. 603, İbn £bdilberr, c. 4, s. 1685, İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 157, Zehebî, Megâzî, s. 321.
[300] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 125.
[301] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 125, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 704.
[302] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 701.
[303] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[304] Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 15.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/298.
[305] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 330.
[306] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 591.
[307] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c.4,s. 133, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfrden naklen Alâüddin Ali, Keniü’l-ummâl, c. 10 s. 481.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/298-299.
[308] Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 605, İ bn Sa1 d, Tabakatü’l-kü brâ, c. 2, s. 97, H âki m, M üsted nek, c. 3, s. 98, İ bn E sfr, U sdu’l-gâbe, c. 3, s. 589.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 605.
[310] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 120, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 204, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 137.
[311] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 605.
[312] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 37.
[313] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 605.
[314] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1038.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/299-300.
[315] Vâki d f, c. 2, s. 602, Be yhak f, D el âi lü’n-nübüvve, c. 4, s. 134,135, İbn E bi Ş eybe vıe İ bn Asâkfr’den nak len Al âüddi n Ali, Keniıü’l-
ummâl, c. 10, s. 483, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 37.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/300.
[316] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 98, Buhân, Sahih, c. 5, s. 63, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1484.
[317] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 350, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 213, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 695.
[318] Feth: 10.
[319] Feth: 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/300-301.
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 603, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[321] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[322] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[323] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[324] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 705.
[325] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 329.
[326] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[327] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 124, 125, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[328] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 87, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/301-302.
[329] İbn İshak, İtan Hişam, c. 3, s. 334, Vâkıdî, c.2,s. 614, İbnSa’d.c.2, s. 103.
[330] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/302-303.
[331] Vâki cif, Megâzî, c. 2, s. 604, 605, Halebî, İnsânu’l-u^ûn, c. 2, s. 705.
[332] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/303.
[333] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[334] Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s. 210.
[335] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[336] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Beyhaki, Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145.
[337] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[338] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Beyhaki, Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu’l-Fida, Bidaye ve’n-Nihaye, c. 4, s. 168.
[339] Zühri, Megazi, s. 54, Vakidi, Megazi. c. 2, s. 603, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhari, Sahih, c. 3, s. 181, Beyhaki, Delail, c. 4, s. 145, İbn Kayyim, Za’du’l-Mead, c. 2, s. 138, Kastalani, Mevahibu’l-ledünniyye, c. 1, s. 168, Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis, c. 2, s. 21.
[340] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberi, Tarih, c. 3, s. 78, Ebu’l-Fida, Bidaye ve’n-Nihaye, c. 4, s. 168, Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis, c. 2, s. 21, Halebi, c. 2, s. 705.
[341] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 3, s. 331, Taberi, Tarih, c. 3, s. 78, İbn Hazm, Cevamiu’s-Sire, s. 208, Beyhaki, Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145, İbn Esir, Kamil, c. 2, s. 203, 204.
[342] İbn Haldun, Tarih, c. 2, ks. 2, s. 34.
[343] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605.
[344] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 606, Halebi, İnsanu’l-Uyun, c. 2, s. 705, Zürkani, Mevahibu’l-ledünniyye Şerhi, c. 2, s. 194.
[345] Hakim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
[346] Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605, 606.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/303-305.
[347] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 604.
[349] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[351] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3, s. 78, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 168.
[352] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181 , Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 105, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 138, 139, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 166, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 21 .
[353] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[354] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[355] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1 411, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 226, 227.
[356] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[357] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c. 3, s. 79.
[358] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1411 .
[359] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[360] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[361] Müslim, Sahîh, t 3, s. 1411 .
[362] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî Sahîh, c. 3, s. 181.
[363] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[364] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181.
[365] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[366] Zührî, Megâzî, s. 54, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 181.
[367] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610.
[368] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[369] Zührî, Megâzî, s. 54, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[370] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[371] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[372] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[373] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 342.
[374] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 311, İbnSa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325.
[375] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 97, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85, Taberî, Târih, c. 3, s. 80.
[376] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 87.
[377] Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 1 67.
[378] Zührî, Megâzî, s. 55, Abdurrezzak, c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 233.
[379] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 87, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[380] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 20.
[381] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 210, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[382] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 210.
[383] Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 71.
[384] Zührî, M eg âzf s. 55, Abdurrezzak, M usann ef, c. 5, s. 3 38, B uhârf, Sa hfh, c. 4 .s. 71.
[385] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 54.
[386] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[387] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[388] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[389] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, 611.
[390] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[391] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 291, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1409.
[392] Dârimî, Sünen, c. 2, s. 155.
[393] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 23, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 707-708.
* Otuzbir yıl sonra, Hz. AJi, Muaviye b. Ebu Süfyan’ın elçisi Aınr b. Asla aralarında yazdırdığı barış yazısındaki “Emfrü’l-mü’minfn” kelimelerinin silinerek kendi ismiyle babasının isminin yazılması isteğini kabullenmek zorunda kalınca, Hudeybiye hadis­esini hatırlayıp “Allâhuekber!” diyerek hayretini açıklamaktan kendisini alamamıştır (İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 319, 32).
[394] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 147, İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 320, Suyûtî, Hasâis, c. 2, s. 40.
[395] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411 , Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 21.
[396] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 291.
[397] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa’d, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 145.
[398] İbn Sa’d, c. 2, s. 101 , Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350, 351 Taberî, Tesir, c. 26, s. 96.
[399] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181
[400] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 611, 612, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325, Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emval, s. 232. Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[401] Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 97, İbn Ebi Şeybe’den naklen AJâüddin Ali, Kenzü’l-ummâl, c. 10, s. 480.
[402] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 233, Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[403] Ebu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 231, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 351, Taberî Tefsfr, c. 26, s. 96.
[404] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa’d, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c.3,s.76.
[406] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[407] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[408] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 21.
[409] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[410] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 268, Müslim, c. 3, s. 1411, Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 97, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c.2, s. 140, AJâüddin Ali. Kenzü’l-umm âl. c. 10. s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/305-312.
[411] İbn İshak, İbn Hişam, Sine, c. 3, s. 233, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târih, c. 3, s. 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/312.
[412] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181.
[413] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 211.
[414] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607.
[415] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 181.
[416] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, 608.
[417] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Abdurrezak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhâıİ, Sahîh, c. 3, s. 181 .
[418] İbn İshak, İtan Hisam, Sîre,c.3, s. 333, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[419] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 338, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[420] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[421] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 3 38, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[422] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 333.
[423] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[424] İbn İshak, İbn Hisam , c. 3, s. 333, E bu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[425] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Buhârî, c. 3, s. 182.
[426] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/313-314.
[427] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[428] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[429] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 211.
[430] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[431] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 220.
[432] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 221.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/314-315.
[433] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/316.
[434] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, 609, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, 326.
[435] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, Belâzurî, Ensâb, c. 1 s. 221.
[436] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 221.
[437] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
[438] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 221
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/316-317.
[439] Aynı kaynak.
[440] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[441] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2,5.612, Belâzurî E nsâbu’l-eşrâf, c. 1,s.35O.
[442] Vâki dr, Megâzî,c.2,s. 612.
[443] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[444] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, Belâzurî, c. 1, s. 350.
[445] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 210.
[446] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/317-319.
[447] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612.
[448] Halebî, İnsânu’l-u^ûn, c. 2, s. 709.
[449] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, İbn Sa’d, c. 2, s. 98.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319.
[450] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 701, Su^utf, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 40.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319.
[451] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3, s. 79, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 204.
[452] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[453] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[454] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331.
[455] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[456] Zührî, Megâzî, s. 55, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[457] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486.
[458] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[459] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606, Buhârî, c. 3, s. 183.
[460] Zührî, Megâzî, s. 55, İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606.
[461] Zührî, s. 55, Vâkıdî, c. 2, s. 608, Abdurrezzak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 182.
[462] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331, Vâkıdî, c. 2, s. 608, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî, c. 5, s. 46, Müslim, Sahih, c.3,s.1412.
[463] Zührî, Megâzî, s. 55, 56, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/319-321.
[464] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[465] Zührî, s. 56, Abdurrezzak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[466] Aynı kaynaklar.
[467] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[468] Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182, Müslim, Sahih,c.3,s.1412.
[469] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[470] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrenak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[471] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[472] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 331.
[473] Zührî, s. 56, Abdurrenak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[474] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339.
[475] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330.
[476] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[477] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 331.
[478] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, 331 Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/322-323.
[479] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 211.
[480] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/323-324.
[481] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606, 607.
[482] Zührî, Megâzî, s. 55, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 490.
[483] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607.
[484] İbn Seyyid,c.2, s. 119.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/324-325.
[485] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 49, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1434,1435.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/325.
[486] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 98.
[487] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[488] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 211.
[489] Zührî, Megâzî, s. 56, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[490] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahîh, c.3,s.182.
[491] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[492] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[493] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[494] İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 35.
[495] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[496] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahm ed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182, Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[497] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[498] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[499] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, c. 2, s. 613, Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c. 3, s. 182.
[500] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 613.
[501] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614.
[502] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[503] Ebu’l-Fidâ, Tefsfr, c. 4, s. 200, Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 40, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[504] İbn İshak, İbn Hisam, c. 3, s. 334, Vâkıdî, c. 2, s. 614, İbn Sa’d c. 2, s. 103.
[505] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 334.
[506] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[507] İbn Sa’d, c. 2, s. 100.
[508] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 615, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[509] Aynı kaynaklar.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/326-328.
[510] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s. 615.
[511] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 233, Vâkıdı, c. 2, s. 615, 616.
[512] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/328.
[513] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 615.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/328-329.
[514] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 333.
[515] Abdurreizak,c.5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c.3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/329.
[516] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 334.
[517] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 615.
* Mağfiret (İbn Sa’d, c.2, s. 103, 104).
[518] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 334, Taberî, Târih, c. 3, s. 81.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/329-330.
[519] İbn Sa’d, , c. 2, s. 104, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 493-494, Muğultaydan naklen Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 1 70, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[520] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c.6, s. 494, Halebt, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 71 3, Zürkânı, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/330.
[521] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 713, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[522] İbn Kayyım, c. 2, s. 144.
[523] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[524] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/330-331.
[525] Vâkıdî, M e gâzf, c. 2, s. 610, İbnAsâk fı^de n nak len Alâüdd in Ali, Keniü’l-um m âl, c. 10, s. 472, Ha lebf, İ nsâ n, c. 2, s. 721
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/331.
[526] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 616.
[527] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 420.
[528] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 31 .
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[530] Tirmizî, Sünen, c. 5, 385.
[531] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31 , Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 43, 44.
[532] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[533] Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 44, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[534] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[535] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[536] Buhârî, Sahih, c. 6, s. 44.
[537] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 617.
[538] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[539] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 44.
[540] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617.
[541] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[542] Vâkıdî, c. 2, s. 617, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 31, Buhârî, c. 6, s. 44, Tirmizî, c. 5, s. 385.
[543] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[544] Feth: 1 -2, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 617, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/331-333.
[546] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 105, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 71, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 156,1 57.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/333.
[547] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 618, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 70, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 123, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 210.
[548] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 69, 70, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 4, s. 157, 159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/333-334.
[549] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 4, s. 160, Musa b.Ukbe’den naklen İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 13, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 715.
[550] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, Musa b. Ukbe’den naklen İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2 s. 123, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 4, s. 165, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 715, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 211.
[551] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609.
[552] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 609, İbn Seyyid, c. 2, s. 123, Halebî, c. 2, s. 715, Zürkânf, c. 2, s. 211 .
[553] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[554] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,c.3, s. 341, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 122.
[555] Feth: 27.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/334-336.
[556] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 619.
[557] Feth: 11.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/336.
[558] Feth: 1-29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/336-340.
[559] Ffruzâbâdf, Kâmûsu’l-muhft, c. 1, s. 247, Râgıb, Müfredâtü’l-Kur’ân, s. 370.
[560] Râgıb, Müfredâtü’l-Kur’ân, s. 370, 371.
[561] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 618.
* İbn Seyyid,c.2, s. 1 23.
[562] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624, Taberî, Târîh, c. 3, s. 81.
[563] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[564] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[565] İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 1 44.
[566] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 168.
[567] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 619.
[568] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 335, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 620.
[569] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 621.
[570] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 623.
[571] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 623.
[572] Matta İncili, 13:31-33.
[573] M ark os İncili, 4:26-29.
[574] Matta İncili. 21:42-44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/340-343.
[575] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1612.
[576] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[577] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 205.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/343-344.
[578] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[579] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[580] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624, 625.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/344.
[581] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625.
[582] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/344-345
[583] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625.
[584] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 337, Ebu Yusuf, s. 211, Vâkıdî, c. 2, s. 625.
[585] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[586] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337.
[587] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[588] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625, 626.
[589] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 626.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/345-347.
[590] Aynı kaynak.
[591] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[592] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[593] Abduırezzak. Musannef. c. 5. s. 341. Buhârî. Sahih. c. 3. s. 183.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/347.
[594] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[595] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[596] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[597] Aynı kaynaklar.
[598] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 211,Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[599] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 1 83.
[600] İbn Esîr, Nihâye, c. 5, s. 236.
[601] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 211, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[602] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[603] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626, 627.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/347-348.
[604] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-haraç, s. 211.
[605] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 267.
[606] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s. 267.
[607] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627, Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 173.
[608] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 87.
[609] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/349.
[610] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[611] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[612] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[613] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[614] Süheyli Ravdu’l-ünüf, c. 6, s. 493.
[615] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1614, İbnSe^id, c. 2, s. 129.
[616] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1614, Süheylf, Ravtiu’l-ünüf, c. 6, s. 493
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/349-350.
[617] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[618] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[619] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/350.
[620] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[621] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627, 628.
[622] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 338, Vâki d f, Megâzî, c. 2, s. 628, Taberî, Târih, c. 3, s. 82.
[623] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 628.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/350-352.
[624] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[625] İbn İshak.İbnHişam, Sîre,c.3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 212.
[626] Abdurrezzak.Musannef, c. 5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1613, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 206.
[627] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 28. 61 9.
[628] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629.
[629] İbn İshak.İbnHisam, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, s. 212, Vâkıdî, c. 2, s. 629.
[630] Ebu Yusuf, Kitâbu’l-harac, s. 212, İbn Hazm, Cevamiu’s-Sîre, s. 211, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks.2, s. 35.
[631] İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 338, İbn Esir, c. 2, s. 206, İbn Seyyid, c. 2, s. 1 28.
[632] Vâkıdı, c. 2, s. 629, Abdurrezzak, c. 5, s. 342, Buhârî, c. 3, s. 183.
[633] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 27, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 2, s. 720.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/352.
[634] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 1614 İbn Se^id, U^nu’l-eser, c. 2, s. 129.
[635] Diyarbekn, Târıhu’l-hamıs, c. 2, s. 20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[636] Vâkıdî.Megâzî, c.2, s. 629, Ibn Sa’d.Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 134, Ibn Atodiltaerr, Istiâb, c. 4, s. 1614, Ibn Seyyid, Uyûnu1 eser, c. 2, s. 129.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[637] İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 129.
[638] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 134.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353.
[639] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 491.
[640] İbn Sa’d.Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8,s.229,İbn Abdilberr, el-İsâbe, c. 4, s. 1954, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 8,İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 491.
[641] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 629, İbn Sa’d, Tabakât., c. 8, s. 230.
[642] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353-355.
[643] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 629, 631.
[644] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 631, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 231.
[645] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 631.
[646] Mümtahine: 10.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/355-356.
[647] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s. 631, 632.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/356-357.
[648] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ c. 3, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/357.
[649] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 229.
[650] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 8, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 228.
[651] İbn Sa’d. Tabakâtü’l-kübrâ. c. 8. s. 229.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/357-358.
[652] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/358.
[653] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 243.
[654] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 270.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/358-359.
[655] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 237, 238, İbn Sa’d, c. 1, s. 355.
[656] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 355.
[657] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[658] İbn, Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 281, Ebu’l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 740, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 299, 300, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 147.
[659] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
* İslâmiyete (Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47).
[660] İbn Sa’d, c. 1, s. 281 , Ebu’l-Ferec., c. 2, s. 741, Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47.
[661] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[662] E bu’l -Ferec İ bn C evzf, el -Vefa, c. 2, s. 741, Kastalânf, M e vâh ibü’l -I edünni ye, c. 1, s. 300, D iya rbek rf, T ârîhu ‘l-ham fs, c. 2,
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/359-361.
[663] İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 1, s. 281, Ebu’l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 740, 741, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 263.
[664] İbn İshak.İbn Hişam.Sîre, c. 4, s. 238, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 355, İbnSeyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 148.
[665] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 238, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 357, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 147,148.
[666] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/361.
[667] İbn Esîr, Nihâye, c. 3, s. 165, Ffruzâbâdf, Kâmûsu’l-muhft, c. 2, s. 85.
[668] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 6, 8, İbn Esîr, Nihâye, c. 3, s. 165.
[669] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 6.
[670] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[671] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[672] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 41.
[673] İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 379.
[674] İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 379, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[675] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[676] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[677] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 4.
[678] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/361-363.
[679] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 411
[680] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[681] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 411 .
[682] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[683] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 26.
[684] İbn Mâce, Sünen, c. 1 s. 666, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 2.
[685] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 2.
[686] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 26.
[687] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 4.
[688] Taberî, c. 28, s. 4.
[689] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 3.
[690] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 1.
[691] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 6.
[692] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 3.
[693] Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 1.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/363-364.
[694] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 4.
[695] Taberî, Tefsir, c. 2, s. 2.
[696] Diyarbekn, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 26.
[697] Taberî, Tefar, c. 28, s. 6.
[698] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[699] Taberî, Tefar, c. 28, s. 4.
[700] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[701] Taberî, Tefar, c. 28, s. 4.
[702] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 379, 380.
[703] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 3.
[704] Mücâdele: 1-4.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/364-366.
[705] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[706] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[707] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[708] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 300.
[709] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[710] Taberî, Tefar, c. 28, s. 3.
[711] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[712] Taberî. Tefar. c. 28. s. 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/366-368.
[713] Ibn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[714] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 2, 3.
[715] Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 6. s. 411 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/368.
[716] İbn Atocliltoerr, İstiâb, c. 4, s. 1830, İbnEsîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 93, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/368-369.

Share.

About Author

Leave A Reply