Huneyn Gazası ve Taif Kuşatması

0

Huneyn Gazasının Tarihi, Mevkii ve Sebebi
Hevâzin Ordularının Savaş Düzeni
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hevâzinlerle Çarpışmak Üzere Hazırlanmaya Başlaması
Attâb b. Esîd’le Muaz b. Cebel’in Mekke’de Görevlendirilişleri
İslâm Askerlerinin Sayıları ve Mekke’den Yola Çıkışları
İslâm Ordusuna Katılan Mekkeliler ve Maksatları
Mücahidler Tarafından Söylenen ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Hoşuna Gitmeyen Bir Söz
Hevâzin Casuslarının Kendilerini Ürperten ve Titreten Müşahedeleri
Hevâzinlerin Müslümanlara Karşı Savaş Alanları ve Kumandanlara Verilen Emirler
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Savaş Düzenine Koyuşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Öğütlemesi ve Zaferle Müjdelemesi
Huneyn Savaşında İslâm Kadınlarının Kahramanlıkları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Bozguna Uğrayıp Kaçışan Müslümanlara Seslenişi
Hz. Ali ile Ebu Dücâne’nin Hevâzin Bayraktarlarından Birini Öldürmeleri
Ebu Katâde’nin Güçlü ve Azılı Bir Müşriki Öldürüşü
Mekke’ye Kadar Kaçan Mekkeli Müşriklerin Mekke’deki Müslümanları Üzüntüye Düşürmeleri
Bazı Kureyşîlerin Kalblerindekini Açığa Vurmaları
Şeybe b. Osman’ın Peygamberimiz Aleyhisselama Suikaste Kalkışı ve Müslüman Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaçışan Müslümanlara Seslenişi ve Hz. Abbas’ı Seslendirişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Yüce Allah’a Dua Edişi ve Müşriklerin Bozguna Uğrayışı
Sakîflerden Öldürülenler ve Kaçıp Taif Kalesine Sığınanlar
Hevâzin Savaşında Taifli Sakîflerden Öldürülenlerin Sayısı
Hevâzin Ordularının Etrafa Dağılışı ve Düreyd’in Öldürülüşü
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaçan Düşmanları Takip Etmelerini Mücahidlere Emredişi ve
Hevâzin Orduları Başkumandanının Taif Kalesine Sığınışı
Sa’d b. Bekr Oğullarından Bicad’ın Yakalanıp Esir Edilişi
Şeymâ’nın Peygamberimiz Aleyhisselamla Konuşması
Ebu Âmir el-Eş’arî’nin Evtas’ta Savaşması ve Orada Şehit Oluşu
Huneyn ve Evtas Şehitleri
Halid b. Velid’in Yaralanışı ve Yarasının İyileştirilişi
Huneyn Esirleriyle Ganimet Mallarının Ci’râne’ye Gönderilişi
Huneyn’de Tazelenen ve Hükme Bağlanan Bir Kan Dâvâsı
Kur’ân-ı Kerîm’in Huneyn Savaşı Münasebetiyle Açıklaması
Tufeyl b. Amr’ın Zülkeffeyn Putunu Yıkmaya Gönderilişi
Taif’in Kuşatılması
Ebu Rigal ve Onun Kabrinden Çıkarılan Altın Dal
Halid b. Velid’in Taiflilerle Konuşmak İsteyişi
Karargâhın Başka Bir Yere Değiştirilmek Zorunda Kalınışı
Taif’in Kuşatılışı ve Sakîfleri Boyun Eğdirmek İçin Bazı Tedbirlere Başvuruluşu
Ebu Süfyan’ın Kaleden Atılan Bir Okla Bir Gözünü Kaybedişi
Halid b. Velid’in Sakîflere Meydan Okuyuşu
Kaleden İnecek Kölelerin Hür Sayılacaklarının İlan Ettirilişi
Uyeyne b. Hısn’ın Taiflilerle Konuşmak Üzere Taif’e Gidişi
Taif Muhasarasının Kaldırılışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Taif’ten Ayrılacakları Sırada Müslümanlara Tavsiyesi ve Taifliler
Hakkındaki Duası
Taif Savaşında Şehit Olan Sahabiler
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidlerle Birlikte Ci’râne’ye Gidişi
Sürâka b. Cu’şum’un Peygamberimiz Aleyhisselamla Buluşması ve Müslüman Olması
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ci’râne’ye Gelişi ve Orada Konaklayışı
Ci’râne’de Toplanan Harp Esirleri ve Ganimet Malları
Esirlere Elbise Giydirilişi
Nasipsiz Bir Bedevînin Küstahlığı
Bedevî Müslümanların Ganimet Mallarını Bölüştürmesi İçin Peygamberimiz Aleyhisselamı
Sıkıştırmaları ve Çekiştirmeleri
Ganimet Mallarının Sayılıp Hesaplanarak Mücahidler Arasında Bölüştürülüşü
Kalbleri İslâmiyete Isındırılacak, Alıştırılacak Olanlara Yapılan İhsanlar
Müellefe-i Kulûba Yapılan Dağıtım
Cuayl b. Sürâka’nın Ahirette Kendisi İçin Hazırlanmış Olan Üstün Mükâfatla Başbaşa Bırakılışı
Ganimet Dağıtıma Yapılan İtirazlar
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ensarla Konuşması
Kur’ân-ı Kerîm’in Huneyn Ganimetiyle İlgili Açıklaması
Nudayr b. Hâris’in Müslüman Oluşu
Ebu Mahzûre’nin Müslüman ve Mekke Müezzini Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Umre Yapmak Üzere Ci’râne’de İhrama Girişi
Attâb b. Esîd’in Mekke Valiliğine Tekrar Tayin Edilişi
Muaz b. Cebel’in Mekke’de Fıkıh ve Kur’ân-ı Kerîm Öğretmenliğine Tayin Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Dönüşü
Hevâzin Temsilcilerinin Medine’ye Gelip Esir Edilen Çoluk Çocukları ve İğtinam Edilen Malları
Hakkında Peygamberimiz Aleyhisselama Başvurmaları
Hevâzinlerin Başkanı ve Başkumandanı Malik b. Avf’ın Müslüman Oluşu

HUNEYN GAZASI VE TAİF KUŞATMASI

Huneyn Gazasının Tarihi, Mevkii ve Sebebi

Gaza, Hicretin 8. yılında, Şevval ayında vuku bulmuş,[1] Şevval ayından altı gece geçince,[2] 5 Şevval’de, Cumartesi günü Huneyn’e doğru hareket edilmiştir.[3]
Huneyn; Mekke’ye iki geceliktir.[4]
Huneyn’in, Arafat tarafından Mekke’ye uzaklığı, on milden fazladır.[5]
Huneyn; Mekke ile Taif arasında,[6] Tihâme bölgesinde, birçok inişli çıkışlı dar geçitleri ve sapa yol­ları bulunan geniş bir vadidir.[7] Tihâme vadilerindendir.[8] Zülmecaz panayırının kurulduğu yerin yanındadır.[9]
Zülmecaz; Kebkeb nahiyesindeki Aref e ye bir fersahtır.[10]
Vaktiyle buraya Amali kal ardan Huneyn b. Kaniye b. Mehlâil adında birisi gelip konakladığı için, Huneyn ismi verilmiştir.[11]
Hevâzin ve Sakîf kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’den yola çıktığını işittikleri zaman, kendilerinin üzerine yürüyeceğini sanarak, savaşmak için derlenip toparlanmışlardı.[12]
Hatta, harekât durumunu öğrenmek için, casuslarını yola çıkarmışlardı.[13]
Peygamberimiz Aleyhisselam Mekke’yi fethedince, Hevâzinlerle Sakîflerin ileri gelenleri birbirlerinin yanına gidip gelmeye başladılar[14] ve:
“Onun bizimle çarpışmaya gelmesine bir mani kalmamıştır.
Yerinde görüş, onun bizimle çarpışmaya gelmesinden önce, bizim onunla çarpışmaya gitmemizdir![15]
“Vallahi, Muhammed iyi çarpışan bir kavme rastlamadı.
İşinizi sıkı tutunuz da, o sizin üzerinize yürümeden önce, siz onun üzerine yürüyünüz!” dediler.
Sakîfler:
“Biz onun üzerine yürümek istiyor, onun bizim üzerimize yürümesini istemiyoruz.
Bununla birlikte, o bizim üzerimize yürüyecek olursa, karşısında sapasağlam bir kale bulacak ve bizim onun dibinde bol yiyecekler içinde kendisini yeninceye veya dönüp gitmek zorunda bırakıncaya kadar çarpıştığımızı görecektir!
Fakat, biz böyle olmasını istemiyoruz.
Sizinle birlikte gideceğiz, el ve iş birliği yapacağız!” dediler.
Kinane b. Abdi Yalil:
“Ey Sakîf cemaati! Siz kalenizden çıkıp bir adamın üzerine yürüyorsunuz, ama bunun lehinize mi, yoksa aleyhinize mi olacağını bilmiyorsunuz!
Bari kalenize uğrayın da, onun yıkılmış, yıkılmaya yüz tutmuş yerlerini onarın!
Bilemezsiniz, belki ona sığınmaya muhtaç olursunuz!” dedi.
Bunun üzerine, Sakîfler, geride bir adam bırakarak kaleyi onarmasını ona emrettiler.[16]
Ashabdan Ebu Berzetü’l-Eslemî’nin bildirdiğine göre; insanların veya kabilelerin Peygamberimiz Aleyhisselama en kinlisi ve hınçlısı Sakîflerle Benî Hanîfelerdi.[17]
Ebu Süfyan b. Harb’le Hakîm b. Hizam’ın bildirdiklerine göre; Hevâzinler de, Peygamberimiz Aleyhisselamın en azılı, en amansız düşmanı idiler.[18]
Malik b. Avf en-Nasrî, Hevâzinleri topladı.[19]
Kendisi o zaman otuz yaşında olup, Hevâzinlerin lideri ve kumandanı idi.[20]
Malik b. Avf, elbisesini uzun yaptırır, yürürken salıp yerde sürür ve bunu kibir ve gururundan dolayı yapardı.[21]
Hevâzinlerie birlikte Sakîfler, bütün Nasrve Cüşem kabilelerini topladılar.
Ancak, Hevâzinlerden Ka’b ve Kilab kabileleri harekâta katıImadılar.[22]
Hevâzinlere:
“Benî Kilabları neden geride bıraktınız?” diye sorulduğu zaman:
“Onlar, vallahi, yakında bulunuyorlar. Fakat, İbn Ebil-Berâ’ bu harekâta katılmaktan onları alıkoy­du!” dediler.
Benî Hilallerden harekâta katılanlar, yüz kişiyi bulmuyordu.[23]
Benî Cüşemlerin arasında Düreyd b. Sımme vardı ki, kendisi çok yaşlı ve tecrübeli idi. Fakat, ken­disinde güç kuvvet, iş kalmamıştı. Ancak, görüşünden ve savaş hakkındaki bilgisinden yararlanılmak için taşınıyordu.[24]
Düreyd, o zaman, 120[25] veya 160 yaşında idi. Kendisinin gözleri de görmüyordu.[26] Düreyd, cesareti ve zekâsıyla tanınmıştı. Benî Cüşemlerin eşrafındandı. Onların lideri ve kumandanı idi.[27]
Sakîflerin, o zaman, iki lider ve kumandanı vardı. Birisi, müttefiklerden Karibb. Esved b. Mes’ud b. Muttalib; diğeri Benî Maliklerden Zülhımar Sübeyy b. Haris b. Malk idi.
Bütün askerî birliklerin Malik b. Avf en-Nasrî’nin kumandası altına verilerek Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine yürünmesi kararlaştırılmış ve yürüyüşe geçilmişti.
Hevâzinler, bütün mallarını, kadın ve çocuklarını da yanlarına alarak Evtas mevkiine gelip konmuşlar,[28] her taraftan kabileler akın akın yardıma gelmeye[29] ve Evtas’ta toplanmaya başlamışlar,[30] ordugâhlarını da Evtasta kurmuşlardı.[31]
Evtas; Hevâzinlerin yurdunda birvadidir.[32]
Hevâzin ve Sakîfler 14.000 kişi idiler.
Bunlara diğer Arap kabilelerinden gelip katılanlar da pek çoktu.[33]
Deve üzerinde, üstü açık bir hevdec içinde taşınan Düreyd b. Sımme, Evtas’a getirilince, yere indiril­di.[34]
Düreyd b. Sımme, yere indirilince, elini yere sürdü ve:
“Burası, sizin hangi vadinizdir?” diye sordu.
“Evtas vadisidir!” dediler.
Düreyd b. Sımme:
“Ne güzel at meydanıdır!
Ne büsbütün berk ve taşlı, ne de pek yumuşak topraklıdır!” dedi ve:
“Ben burada niçin deve böğürmeleri, eşek anırmaları, çocuk ağlamaları, davar melemeleri işitip duruyorum?!” diye sordu.
Malik b. Avf:
“Savaş erleriyle birlikte, bütün mallarını, kadın ve çocuklarını da götürüyorum!” dedi.
Düreyd:
“Sen bunu ne için yaptın?” diye sordu.
Malik:
“Ben her savaş erinin ev halkını ve malını arkasına koydum ki, onlar için çarpışan, kaçıp gitmesin diye” dedi.
Düreyd, Malik’in bu tedbirine el çırptı, sonra da:
“Vallahi, sen ancak bir davar çobanısın!
Bozguna uğrayanı hangi şey geri çevirebilir?!
Sen, yenersen, ancak adamın kılıcından ve mızrağından yararlanırsın!
Sen, yenilirsen, ev halkını kendi elinle esir ve malını da iğtinam ettirmiş, onlar yanında rezil ve rüs-vay olmuş olursun!” dedi.[35]
Bundan sonra, Düreyd:
“Ka’blar ve Kilablar ne yaptılar?” diye sordu.
“Onlardan, harekâta katılan kimse yok!” dediler.
Düreyd:
“Ciddiyet ve anlayış kayboldu.
Eğer bugün bir yükselme ve şeref günü olsaydı, ne Ka’blar, ne de Kilablar bugünde bulunmamazlık etmezlerdi.[36]
Ben sizin de Ka’b ve Kilabların yaptıklarını yapmanızı ne kadar arzu ederdim!” dedi.
“Sizlerden, onları kim gidip gördü?” diye sordu.
“Amr b. Âmir ve Avf b. Âmir!” dediler.
Düreyd:
“Bunlar, Benî Âmirlerin iki gencidir ve savaşta çok zayıf olanlarıdır. Bunlardan ne yarar gelir, ne de zarar![37]
Yazıklar olsun sana[38] ey Malik! Sen hiç de Hevâzin halkını koruyacak birşey yapmamışsın!
Sen kadınları ve çocukları, malları .yurtlarının en emin yerlerine, kavimlerinin yanlarına kaldır, şeref ve itibari arını yükselt!
Bundan sonra, atların sırtlarında Müslümanlarla karşılaş!
Savaş senin lehinde olursa, arkandakiler gelip sana kavuşurlar.
Savaş senin aleyhinde olursa, hiç değilse ev halkını ve malını kurtarmış olursun!” dedi.[39]
Malik b. Avf, Düreyd’in sözlerine kızdı.[40]
“Vallahi, ben senin bu dediğini yapmam![41] Yaptığım işi de değiştirmem![42] Sen artık çok kocamışsın: Senin aklın da kocamış[43] gitmiştir.[44] Senin bilgin de kocamıştır![45] Senden sonra yetişen genç, savaşta senden daha ileri görüşlüdür!” dedi.
Düreyd:
“Ey Hevâzin cemaati! Vallahi, bunun görüşü sizin için yararlı bir görüş değildir!
Bu, sizin ayıplarınızı, sakınılacak yerlerinizi ortaya dökecek, sizi rezil ve rüsvay edecek, düş­manınızın sizi yenmesine fırsat verecek, sizi bırakarak Sakîflerin kalesine sığınacaktır.
Siz onu terkedin, geri dönüp gidin!” dedi.
Malik kılıcını sıyırdı. Sonra, onu tersine çevirdi[46] ve:
“Ey Hevâzin cemaati! Vallahi, ya bana itaat edersiniz, ya da kamımı yarıp sırtımdan ucu çıkıncaya kadar şu kılıcımın üzerine yüklenir, kendimi öldürürüm!” dedi.[47]
Bu hususta Düreyd b. Sımme’nin sözüne, görüşüne kulak asmalarını istemedi.[48]
Hevâzinler, birbirlerine gidip geldiler ve:
“Vallahi, Malik’i dinlemeyecek olursak, gençtir, kendisini öldürür. O zaman da, biz Düreyd ile kalırız.
Halbuki, o çok yaşlıdır, 160 yaşındadır!
Savaş için kendisinde iş kalmamıştır” diyerek, işlerini Malik’e havale etmek, rujlusunda üitleştUer[49]
Malik1 e:
“Sana itaat ediyor, boyun eğiyoruz!” dediler.[50]
Düreyd b. Sımme, Hevâzinlerin kendisini dinlemediklerini görünce:[51]
“Bu öyle bir gündür ki, ben onda ne bulunuyorum, ne de bulunmuyorum!” dedi[52] ve o sırada duy­duğu genç ve dinç olma özlemini bir beyitle dile getirdi.[53]

Abdullah b. Ebi Hadrad’ın Düşman Hakkında Bilgi Toplamakla Görevlendirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Hevazin ve Sakiflerin savaşmak için hazırlandıklarını işitti.[54]
Abdullah b. Ebi Hadrad el-Eslemi’yi çağırdı. Hevazinlere gitmesini,[55] halkın içine girip onlar hakkında bilinmesi gereken bütün bilgileri elde edinceye kadar aralarında kaldıktan sonra haber ğetirmesini ona emretti.[56]
Abdullah b. Ebi Hadrad, çıkıp Hevazinlere gitti. Hevazinlerin ordugahlarında dolaştı. Malik b. Avf’ın yanına kadar sokuldu. Hevazin başkan ve kumandanlarını onun yanında buldu.
Malik b. Avf’ın, arkadaşlarına:
“Muhammed, bu defakinden sonra, hiçbir zaman, bir daha çarpışmayacaktır!
O, şimdiye kadar, ancak savaş bilgisinden haberi olmayan kavimlerle karşılaşmış ve onlara galebe çalmıştı.
Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız!
Sonra, askerlerinizi sırılayacaksınız!
Müslümanlarla karşılaşınca, hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırın!
Bir tek adam gibi, hep birden saldırın!
İyi bilin ki; yenmek ilk saldıranındır!” dediğini işitti ve ezberledi.
Kınları kırılankılıçların sayısı 20.000 idi.[57]

Hevâzin Ordularının Savaş Düzeni

1. Hevâzin ordularının en önünde süvariler,
2. Süvarilerin arkasında, piyade savaş erleri,
3. Piyade savaş erlerinin arkasında kadınlar ve çocuklar,
4. Kadınlar ve çocukların arkasında davarlar,
5. Davarların arkasında develer,
6. Develerin arkasında da, sığırlar bulunuyordu.[58]
Abdullah b. Ebi Hadrad, Hevâzinlerin ordugâhlarında bir-iki gün kaldıktan sonra,[59] dönüp bütün gördüklerini, işittiklerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.[60]
Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ömer’i yanına çağırdı. Ona Abdullah b. Ebi Hadrad’ın haber verdiği şeyleri anlattı.
Hz. Ömer:
“İbn Ebi Hadrad yalan söylüyor!” dedi.
İbn Ebi Hadrad:
“Ey Ömer! Sen şimdi beni yalanlıyorsun ama, vaktiyle sen Hakk’ı da yalanlamıştın!
Senin o zaman yalanladığın Zât, benden daha hayırlı idi!” dedi.
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! İbn Ebi Hadrad’ın söylediğini işittin mi?” dedi.[61]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Doğru söylüyor![62]
Ey Ömer! Sen yolunu şaşırmıştın da, Allah sana doğru yolu göstermişti!” buyurdu.[63]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hevâzinlerle Çarpışmak Üzere Hazırlanmaya Başlaması

Peygamberimiz Aleyhisselaım; Abdullah b. Ebi Hadrad’dan Hevâzinlerin haberini alınca, onlarla karşılaşmak üzere acele hazırlandı.
Safvan b. Ümeyye’nin yanında zırhlar bulunduğu, Peygamberimiz Aleyhisselama anılmıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona haber saldı.
Safvan daha Müslüman olmamıştı, müşrikti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Yâ Ebâ Ümeyye! Yarın gidip düşmanımızla karşılaşacağız!
Şu silahlarınızı bize emanet olarak ver!” buyurdu.[64]
Safvan:
“Yâ Muhammedi Gasben, zorla alıp geri vermemek üzere mi istiyorsun?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Sana iade edinceye kadar bizde emanet olarak kalmak, kınlan ve yitirilenleri tazmin edilmek üzere istiyoruz!” buyurdu.[65]
Safvan:
“Öyle olunca, bunda bir sakınca yok!” dedi.
Yüz adet[66] zırh gömlekle, onlara yeteri kadar da silah verdi.[67]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunları savaş yerine kadar taşımayı üzerine almasını da ondan iste­di.
Safvan, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu isteğini de yerine getirmeyi kabul etti.[68]
Peygamberimiz Aleyhisselam, amcasının oğlu Nevfel b. Hâris’ten de, üç bin mızrak aldı.[69]

Attâb b. Esîd’le Muaz b. Cebel’in Mekke’de Görevlendirilişleri

Peygamberimiz Aleyhisselam Attâb b. Esîd’i, Mekke valiliğine;[70] Muaz b. Cebel’i de sünnet, fıkıh öğretmenliğine tayin etti.[71]

İslâm Askerlerinin Sayıları ve Mekke’den Yola Çıkışları

Peygamberimiz Aleyhisselam Şevval ayından altı gece geçtikten sonra, 5 Şevval Cumartesi günü,[72] iki bini Mekkeli olmak üzere 12.000 kişilik askerî bir kuvvetle Mekke’den Huneyn’e doğru yola çıktı.[73]

İslâm Ordusuna Katılan Mekkeliler ve Maksatları

Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte, Mekkeli müşriklerden bazıları da sefere katıldılar.[74]
Bunlar, 80 kişi idiler.[75]
Bunların içlerinde kadınlar da vardı.[76]
Aralarında Mekkelilerin ileri gelenlerinden bazıları da bulunan bu kişiler hangi tarafın galip gele­ceğine bakacaklar, elde edilecek ganimetlerden kendileri de yararlanacaklardı.
Bununla birlikte, onların hepsi, Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabının Hevâzinler tarafından bir yenilgiye uğratı İmaları m pek istemiyorlardı.[77]
Ebu Süfyan b. Harb İslâm askerlerinin arkasından geliyor, rastladığı her düşmüş kalkan, kılıç, mızrak veya meta’lan toplayıp devesine yükleyerek taşıyordu.
Salvan b. Ümeyye de İslâm mücahidlerine katılmıştı. Kendisi henüz Müslüman olmamış, Peygamberimiz Aleyhisselam ona bir düşünme müddeti tanımıştı.
Hakîm b. Hizam, Huvayüb b. Abduluzzâ, Süheyl b. Amr, Haris b. Hişam, Abdullah b. Ebi Rebia da “Hangi taraf galip gelecek?” diye merakla gözleyenler arasındaydılar.[78]

Mücahidler Tarafından Söylenen ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Hoşuna Gitmeyen Bir Söz

Ebu Vâkıdü’l-Leysî Haris b. Malik der ki:
“Peygamber Aleyhisselamla birlikte Huneyn’e giderken, bir gün, yolda Zât-ı Envat1 denilen, büyük, yeşil bir ağaç gördük ki, yol tarafından bizi örtüyor, buruyordu!
‘Yâ Rasûlallah! Zât-ı Envat gibi, bize de bir Zât-ı Envat ihdas etsen?1 diyerek seslendik.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allahuekber! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; siz de Musa’ya kavminin dedikleri gibi bir söz söylediniz!
Onlar:
‘Ey Musa! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize öyle bir tanrı yap!’ demişler, Musa da:
‘Siz ne kadar cahillik eden bir kavimsiniz!?’ demişti.
O Zât-ı Envat geleneği, sizden öncekilerin geleneği idi.[79]
Musa Aleyhisselama kavmi de tıpkı böyle yapmıştı!’ buyurdu ve bu davranışı Müslümanlara çok gördü![80]
Müslümanların yolda rastladıkları, gördükleri ağaç, sidr ağacı idi.[81]
Kureyş müşriki eriyle onlar dışındaki Arapların yeşil, kocaman bir ağaçlan vardı ki, ona Zât-ı Envat denilirdi.
Müşrikler, her yıl onun yanına varırlar, silahlarını dallarına asarlar, yanında kurban keserler ve bir gün itikâfa girerlerdi.[82]
Hacca giderken de, ridalarını onun üzerine asarlar, Kâbe’ye-hürmeten-ridasız girerlerdi.[83]
Hatta, hacılarZât-ı Envat’a saygılarından dolayı azıklarını biraz geride bırakırlar, onun yanına azık-sız girerlerdi.[84]
Zât-ı Envat ağacı, Mekke’nin yakınında idi.[85]
Adamın birisi de, Mücahidlerin sayısının çokluğuna bakarak:
“Artık, bundan sonra, sayımızın azlığından dolayı yenilmeyeceğiz!” demişti.
Bu söz, Peygamberimiz Aleyhisselama çok ağırgeldi.[86]

Hevâzin Casuslarının Kendilerini Ürperten ve Titreten Müşahedeleri

Peygamberimiz Aleyhisselam, Şevval ayından on gece geçince, Salı akşamı, Huneyn’e erişti.[87]
Hevâzin ve S aklî ordularının başkumandanı Malik b. Avf, adamlarından bazılarını casus olarak ileri sürmüştü.[88]
Bunlar üç kişi olup Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabını gözetleyecekler, İslâm ordugâhı arası­na dağılacaklar.[89] Müslümanların durumu hakkında Malik b. Avf1 a haberler getireceklerdi.[90]
Casuslar, asabları bozulmuş, titrer bir halde dönüp Malik’in yanına geldiler.
Malik b. Avf, onlara:
“Yazıklar olsun sizlere! Nedir bu haliniz?!” diye sordu.
Casuslar:
“Beyaz, parlak yüzlü, alaca atlar üzerinde öyle adamlar gördük ki, vallahi, gördüğün şu hale düşmekten kendimizi tutamadık![91]
Biz, yeryüzü halkı olarak onlarla çarpışamayız! Gök halkı olsaydık, çarpışırdık!
Onların gözleri, yürekleri yerinden oynatır!
Sen, bizi dinlersen, hemen kavminin yanına dön!
Eğer şu halk bizim gördüklerimiz gibi görecek olurlarsa, onlar da bizim uğradığımız hale uğrarlar!” dediler.[92]
Malik b. Avf:
“Üf sizlere! Hayır! Siz, ordugâhta, korkak bir cemaatsiniz!” dedi.[93]
Ordu içinde bunu yapıp da orduyu korkuya ve tefrikaya düşürmesinler diye, onları yanında tutukladı ve:
“Bana gözüpek bir adam gösteriniz?” dedi.
Böyle bir adam üzerinde ittifak ettiler.
O adam da, gittikten sonra, Malik’in yanına döndü.
Önceki gidip gelenler gibi, o da perişan bir hale düşmüştü.
Malik, ona:
“Ne gördün?” diye sordu.
Adam:
“Beyaz, parlak yüzlü, alaca atlar üzerinde öyle adamlar gördüm ki, onlara bakmaya bile takat getir­ilemez!
Vallahi, şu perişan hale düşmekten kendimi tutamadım!” dedi.
Casusların bu sözleri, Malik b.Avf’ı istediği şeyi yapmaktan alıkoyamadı, geri çeviremedi.[94]

Hevâzinlerin Müslümanlara Karşı Savaş Alanları ve Kumandanlara Verilen Emirler

Hevâzinlerin başkumandanı, akşam olunca, askerlerini Huneyn vadisinin iki yanındaki görünmez ve dar yerlere dağıtarak yerleştirdi.[95]
Böyle yapılmasını da Düreyd b. Sımme tavsiye etmiş ve Malik b. Avf’a:
“Sen askerlerinden bir kısmını pusuya yatır, gizle ki, onlar sana yardımcı olurlar.
Müslümanlar gelip sana saldırırlarsa, pusudakiler onların arkalarından gelirler, sen de yanındakil-erle birlikte hemen saldırıya geçersin.
Eğer yapılan saldırış onlardan kimseyi bozguna uğratmaz, kaçırmazsa, onların üzerine bir uğurdan umumî bir saldırış yapılır” demişti.[96]
Bunun için, Malik b. Avf da, kumandan ve askerlerine:
“Onları (Müslümanları) görür görmez, üzerlerine hep birden, bir uğurdan saldırınız!” diyerek emir verdi.[97]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Savaş Düzenine Koyuşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, seher vakti, Müslümanları savaş düzenine koydu.
Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını verdi.
Muhacirlerin sancağını Hz. Ali, bayraklarını da Sa’d b. Ebi Vakkas’la Hz. Ömer taşıyordu.
Ensardan Hazrecîlerin sancağını Hubab b. Münzirveya Sa’d b. Ubâde;
Evsîlerin sancağını Useyd b. Hudayr taşıyordu.
Evsî ve Hazrecîlerin her kabilesinde ya sancak ya da bayrak bulunuyordu.[98]
Benî Abduleşhellerin bayrağını Ebu Naile,
Benî Hâriselerin bayrağını Ebu Bürde b. Niyar,
Benî Zaferlerin bayrağını Katâde b. Numan,
Benî Muaviyelerin bayrağını Cebr b. Atik,
Benî Vâkıfların bayrağını Ebu Lübâbe b. Abdulmünzir,
Benî Sâidelerin bayrağını Ebu Useydü’s-Sâidî,
Benî Malik b. Neccarların bayrağını Umâre b. Hazm,
Benî Adiyy b. Neccarların bayrağını Ebu Salît,
Benî Mazinlerin bayrağını Salît b. Kays,
Benî Gitarların bayrağını Ebu Zerri’l-Gıfârî,
Benî Dam releri e Leyslerve Sa’d b. Leyslerin tek bayrağını Ebu Vâkıdü’l-Leysîtaşıyordu.
Ka’b b. Amrların iki bayrağı olup, birini Bişr b. Süfyan, diğerini Ebu Şurayh,
Benî Müzeynelerin üç bayrağı olup, birini Bilal b. Haris, birini Numan b. Mukarrin, birini de Abdullah b. Amr b. Avf taşıyordu.
Cüheynelerin dört bayrağı olup, biri Rafi1 b. Mekîs’in, biri Abdullah b. Zeyd’in, biri Ebu Zür”a b. Ma’bed b. Halid’in, birisi de Süveyd b. Sahr’ın yanında idi.
Benî Eşca’ların iki bayrağı olup, biri Numan b. Mes’ud’un, diğeri de Ma’kıl b. Sinan’ın yanında idi.
Benî Süleymlerin üç bayrakları olup, biri Abbas b. Mirdas’ta, biri Hufaf b. Nüdbe’de, birisi de Haccac b. Matta idi.
Eşlemlerin iki bayrağı olup, biri Büreyde b. Husayb’ın, diğeri de Cündüb b. A’cem’in yanında idi.
Evs ve Hazreclerin Cahiliye çağında bayrakları yeşil ve kırmızı idi. İslâmiyet devrinde de, öylece bırakıldı.
Muhacirlerin bayrakları siyah, sancakları beyazdı.[99]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Süleymleri, Mekke’den çıkışından beri, öncü süvari birliği olarak İslâm ordularının önüne geçirmiş ve Halid b. Velid’i de başlarına kumandan yapmıştı. Ci’râneye gelinc­eye kadar da, bu düzeni değiştirmedi.[100]
Ebu Abdurrahman el-Fihrî der ki:
“Çok sıcak ve yakıcı bir günde yola devam edip ağaç gölgesine indik.
Güneş zevale erince, zırhımı giydim. Atıma binip Resûlullah Aleyhisselama gittim.
Kendisi, kıl çadır içinde idi.
‘Esselâmü aleyke yâ Rasûlallahi ve rahmetullâh! Hareket zamanı geldi!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet!’ buyurdu.
Semüre ağacının gölgesinde dinlenen Bilal’e:
‘Yâ Bilal!’ diye seslendi.
Bilal:
‘Buyur! Ben sana feda olayım!1 dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Katırımı benim için hemen eğerle!’ buyurdu.
Bilal bir semer çıkardı ki, iki yanı hurma lifindendi. Gösterişli ve hoşa gidecek bir semer değildi.
Katır semerlenince, Resûlullah Aleyhisselam onun üzerine bindi. Biz de hayvanlarımıza bindik.[101]
Resûlullah Aleyhisselam bizi düşmanlara karşı o akşam ve gece savaş safları halinde düzenli bulundurdu.[102]
Peygamberimiz Aleyhisselam, o zaman, boz katırı Düldül’e binmiş, sırtına da iki kat zırh gömlek giymiş, başına giydiği takyesinin üzerine de miğfer geçirmişti.[103]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Öğütlemesi ve Zaferle Müjdelemesi

Peygamberimiz Aleyhisselam; mücahicileri çarpışmaya teşvik etti. Sadakat ve bağlılık gösterdikleri, güçlüklere göğüs gererek sabır ve sebat ettikleri takdirde fetih ve zafere kavuşacaklarını onlara müjdele­di.
Huneyn vadisine sabahın alacakaranlığında, savaş düzeni halinde inilmeye başlandı.[104]
Hevâzinler, Huneyn vadisinin iki yanına gizlenmişler, pusu kurmuşlardı.[105]
Cabir b. Abdullah; Hevâzinlerin Huneyn’e önceden gelip vadinin gizli yollarını ve dar geçitlerini tut­tuklarını, Müslümanları oralarda pusuya düşürmek için toplanmış, hazırlanmış, üslenmiş olduklarını ve birdenbire saldırılarına uğradıklarını söyler.[106]
Seleme b. Ekvâ da:
“Ben, ilerleyip bir yokuşa çıkıyordum.
Beni düşmandan biri karşıladı. Hemen ona bir ok attım. Benden gizlendi de, ne yaptığını bilemed­im.
Hevâzinlere bakıp dururken, bir de ne göreyim: Onlar başka bir yokuştan ortaya çıkıvermişlerdi!” der.[107]
Hevâzinler; attıkları hiçbir oku boşa gidermeyecek kadar keskin nişancı ve atıcı idiler.
Hevâzinlerin İslâm askerlerinden ilk karşılaştıkları kimseler ise, genellikle, aceleci, zırhsız, silahsız veya pek az silahlı birtakım toy gençlerdi.[108]
Bununla birlikte, onlar karşılaşır karşılaşmaz Hevâzinlerin üzerlerine atılıp onları bozguna uğrat­mayı başarmışlardı.
Fakat, ganimet toplamaya koyuldukları zaman da, Hevâzinlerin çekirge sürüsü gibi ok yağmuruna tutuldular ve tutun a m ayarak bozuldular, dönüp kaçmak zorunda kaldılar.[109]
Bu öncü birliği içinden ilk ürküp kaçanlar da, suçları bağışlanmış ve kendiliklerinden İslâm mücahi-dleri arasına katılmış bulunan iki bin kadar Mekkeli idi.[110]
Enes b. Malik de; hiçbirzaman Hevâzinler kadar kalabalık ve çokluk bir topluluk görmediğini; sabah karanlığında, vadiye inerken, dar bir geçitte onların birdenbire saldırısına uğradıklarını ve ilk bozulup kaçanların Süleym süvarileri olduğunu ve Süleymleri Mekkelilerin, Mekkelileri de sair halkın takip ettiği­ni;[111] süvarilerin kaça kaça İslâm ordularının arkasına kadar çekilmiş olduklarını gördüklerini bildirir.[112]
Rivayete göre; yeni Müslüman olan Mekkelilerden bazıları, o sırada birbirlerine Peygamberimiz Aleyhisselam hakkında:
“Onu yalnız bırakın! Tam sırasıdır, bozulun!” demişlerdi.[113]

Huneyn Savaşında İslâm Kadınlarının Kahramanlıkları

Ümmü Umâre der ki:
“Müslümanlar her tarafta bozguna uğradıkları zaman, benim elimde keskin bir kılıç vardı.
Ümmü Süleym beline bir hançer bağlamıştı! Kendisi, o zaman, Abdullah b. Ebu Talha’ya hâmile idi!
Ümmü Salît ile Ümmü Haris:
‘Savaştan kaçmak size yaraşmaz!1 diyerek Ensarı kınıyordu!
Hevâzinlerden boz bir deve üzerinde bir adam gördüm ki; yanında sancak taşıyor, Müslümanların arkasından devesini koşturuyordu.
Hemen onun önünü keserek devesinin bacaklarına kılıçla vurdum. Deve arkasının üzerine çöküverdi. Adama saldırıp, öldürünceye kadar kılıç vurdum. Kendisinin kılıcını alıp, deveyi horuldar bir halde bıraktım!”
O sırada, Resûlullah Aleyhisselam, kılıcını sıyırmış, kılıcının kınını atmış, ayakta dikiliyor ve:
“Ey Bakara sûresinin ashabı!” diyerek sesleniyordu.
Ümmü Haris kocasının devesini tutuyor, deve yayılmak istiyor, fakat Ümmü Haris onu yanından ayırmıyor, ona:
“Ey hayvan! Sen de mi Resûlullah Aleyhisselamı bırakıp gideceksin?!” diyordu!
Ümmü Haris, Hz. Ömer’e:
“Nedir bu hal?” diye sordu.
Hz. Ömer:
“Allah’ın işidir!” dedi.
Ümmü Haris, Peygamberimiz Aleyhisselama da:
“Yâ Rasûlallah! Vallahi, şu kavmin (Benî Süleymlerle Mekkelilerden, halkın bozguna uğramalarına yol açanların) bugün bize yaptıkları gibi birşey yapanı, devemi geçeni görürsem, öldürürüm!” dedi.[114]
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada Ümmü Süleym’i gördü ve:
“Ümmü Süleym! Sensin hâ!” buyurdu.
Ümmü Süleym:
“Evet! Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah![115]
Yâ Rasûlallah! Gördün mü, sana bey’at edip Müslüman olmuş bulunan şu cemaat, seni nasıl yal­nız bırakıp kaçtılar?![116]
Yâ Rasûlallah! Suçlarını bağışladığın, senin ordunu bozguna uğratan şu Mekkelilerin[117] suçlarını bağışlama!
Allah fırsat verince,[118] seninle çarpışan şu müşrikleri geberttiğin gibi, onlan da geberti.[119]
Çünkü, onlar bunu hakettiler!” dedi.[120]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ümmü Süleym! Allah bana yetmez mi?[121] Allah’ın affı çok geniştir![122]
Ey Ümmü Süleym! Gücün yetince, iyilik et!” buyurdu.[123]
Ümmü Süleym sözünü üç kere tekrarladı.
Peygamberimiz Aleyhisselam da, her defasında:
“Allah’ın affı çok geniştir!” buyurdu.[124]
Ebu Talha, Ümmü Süleym’in belindeki hançeri görünce, ona:
“Ey Ümmü Süleym! Ne oluyor bu yanındaki?!” diye sordu.
Ümmü Süleym:
“Hançerdir ki; müşriklerden biri bana yaklaşacak olursa, onun kamını yarayım, deşeyim diye yanı­ma aldım!” dedi.
Ebu Talha:
“Yâ Rasûlallah! Duydun mu; Ümmü Süleym ne söylüyor?” dedi.[125]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Bozguna Uğrayıp Kaçışan Müslümanlara Seslenişi

Hevâzinler, bozguna uğrattıkları Müslümanları kovalayarak, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar gelip dayandılar.[126]
O sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam, sağ yana çekilip kaçan Müslümanlara:
“Nereye gidiyorsunuz ey insanlar!
Bana doğru geliniz! Ben Resûlullahım!
Ben Muhammed b. Abdullah’ım![127]
Ey Allah’ın kullan! Ben Allah’ın kulu ve resûlüyüm!
Ey Muhacirler topluluğu! Ben Allah’ın kulu ve resûlüyüm ![128]
Ey Muhacirler! Ey Muhacirler!
EyEnsar! Ey Ensar!”[129] diyerek sesleniyor, develer birbirlerine giriyor, halk alabildiğine kaçıp gidiy­ordu!
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında Muhacir ve Ensardan bazı kişiler ile aile halkından başka kimse kalmamıştır.[130]
Muhacirler arasında Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, aile halkı arasında da Hz. Ali, Hz. Abbas, Ebu Süfyan b. Haris ve oğlu Cafer, Hz. Abbas’ın oğlu Fadl, Hâris’in oğlu Rebia, Zeyd b. Hârise’nin oğlu Üsâme ve Ümmü Eymen’in oğlu Eymen[131] vardı.[132]
Rivayete göre, Huneyn günü kaçmayıp oldukları yerde sebat edenler yüz kişi idiler.[133]
Bunlardan otuzüçü Muhacirlerden, alünışyedisi Ensardandı.[134]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrılmayanların seksen kişi oldukları rivayeti de vardır.[135]

Hz. Ali ile Ebu Dücâne’nin Hevâzin Bayraktarlarından Birini Öldürmeleri

Hz. Ali ile Ebu Dücâne, kızıl tüylü bir devenin üzerinde, uzun mızrağının ucuna siyah bir bayraktak-mış, Hevâzinlerin önünde Müslümanlardan birçoklarını mızraklayan bir adamın ardına düştüler.[136]
Hz. Ali, adamın arkasından yetişip devenin bacaklarına kılıçla vurunca, deve arkasının üzerine çöktü.
Ebu Dücâne, adamın üzerine yürüdü. Kılıçla vurup onun bacağının yansını kesti.
Kılıç, bacağı keserken, ses çıkardı.
Adam yere yuvarlandı.[137]
Diğer rivayete göre; Hz. Ali ile Ebu Dücâne adama saldırdılar. Hz. Ali onun sağ kolunu, Ebu Dücâne de sol kolunu kesti.
Hatta, kılıçlan birbiriyle tokuştu, ses çıkardı, körleşti.[138]

Ebu Katâde’nin Güçlü ve Azılı Bir Müşriki Öldürüşü

Ebu Katâde der ki:
“Huneyn günü, bir Müslümanla bir müşrikin çarpıştığını,[139] müşriklerden birisinin de Müslümana karşı arkadaşına yardım etmek için[140] Müslümanı yere yıkıp üzerine çıktığını gördüm.[141]
Hemen arkasından varıp boynunun köküne kılıçla vurdum. Zırhını kestim.
Müşrik bana doğru yöneldi.
Vurmak için kılıcını kaldırdığı zaman,[142] vurup bir elini kestim.
Adam öbür eliyle yakalayıp boynumu öyle bir sıktı ki, ölümün kokusunu almaya, ecel teri dökmeye başladım! Az kalsın beni öldürecekti.
Eğer adam kan kaybından zayıf düşüp yere yıkılmamış olsaydı, muhakkak, beni öldürürdü.[143]
Ölüm gelip ona yetişti de, beni bıraktı.[144]
Yere düştüğü zaman, kılıçla vurup adamın işini bitirdim.”[145]

Mekke’ye Kadar Kaçan Mekkeli Müşriklerin Mekke’deki Müslümanları Üzüntüye Düşürmeleri

Huneyn’de bozguna uğrayıp kaçan Mekkelilerden bazıları Mekke’ye ulaştılar.[146]
Müslümanların bozguna uğradıklarını haber vererek Mekkeli müşrikleri sevindirdiler.
İçlerinden birisi:
“Artık Araplar atalarının dinine dönebilirler![147] Muhammed düşmüş, ashabı da dağılmıştır!” demişti.
Mekke valisi Attâb b. Esîd:
“Muhammed öldürüldü ise, Muhammed’in dini ayaktadır. Muhammed’in ibadet etmiş olduğu Allah, Diridir ve Ölümsüzdür!” dedi.
Daha akşam olmamıştı ki, Allah’ın yardımıyla Peygamberimiz Aleyhisselamın Hevâzinleri yendiği haberi gelip, Attâb ile Muaz b. Cebel’i sevindirdi.
Bundan önce sevinenleri ise, Yüce Allah yüzlerinin üzerine düşürdü.[148]

Bazı Kureyşîlerin Kalblerindekini Açığa Vurmaları

Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte Huneyn’e gelip Müslümanların bozguna uğradıklarını gören bazı müşrikler, kalblerinde taşıdıkları kini ve düşmanlığı dile getirmekten kendilerini alamadılar.
Çantasında fal okları taşıyan Ebu Süfyan b. Harb:
“Artık, onların bu bozgunlukları denize (deniz sahiline) kadar bitmez![149]
Vallahi, Hevâzinler onları yenerler!” dedi.
Safvan b. Ümeyye ise:
“Ağzına taş, toprak dolsun!” diyerek Ebu Süfyan’ın bu temennisini reddetti.[150]
Eşlemlerden Ebu Makît de, Ebu Süfyan’a:
“Vallahi, senin öldürülmeni yasakladığını Resûlullah Aleyhisselamdan işitmemiş olsaydım, seni hemen öldürürdüm!” dedi.[151]
O sırada, Kureyşlilerden bir adam gelip, Safvan’a:
“Muhammed ile ashabının bozguna uğradığını sana müjdelerim! Vallahi, onlar bir daha düzelemez, savaşamaz ve kimseyi yenecek hale gelemezler! [152]
İyi biliniz ki; artık bugün sihir bozuldu, tesirsiz hale geldi!” diyerek bağırdı.
Bu adam; Safvan b. Ümeyye’nin ana bir kardeşi olan Kelede b. Hanbel’di. [153]
Safvan ona kızdı[154] ve:
“Sus! Allah senin dişlerini düşürsün!
Vallahi, bana Kureyşilerden bir kimsenin hâkim ve sahip olması, Hevâzinlerden birinin hâkim ve sahip olmasından daha yeğ ve daha iyidir! [155]
Eğer ben kendime bir rab (efendi) edinecek olsam, Kureyşlilerden bir kimseyi rab (efendi) edinmem, bana, Hevâzinlerden birisini rab (efendi) edinmekten daha sevimlidir!” dedi. [156]
Sonra, uşağını yanına çağırdı ve ona:
“Müslümanların parolalarını dinle, gel, bana bildir!” dedi.
Uşak, gidip geldi. Onların “Ey Abdurrahman oğulları!”, “Ey Abdullah oğulları” dediklerini işittiğini bildirince, Safvan b. Ümeyye:
“Muhammed galip gelecektir! Bunlar, onların savaştaki parolalarıdır!” dedi.[157]
Süheyl b. Amr da:
“Muhammed ve ashabı artık bir daha düzelemez, savaşamaz!” dedi[158]
İkrime b. Ebu Cehil ise:
“Bu, yerinde bir söz değildir! İşler ancak Allah’ın Elindedir. Muhammed’in elinde birşey yoktur!
Bugün savaş onun aleyhine ise, yarın muhakkak onun lehine olacaktır!” dedi.
Süheyl b. Amr:
“Sen daha önce bu sözün aksini söylüyordun!?” dedi.
İkrime:
“Yâ Ebâ Yezid! Biz, vallahi, aykırı şeyler üzerinde duruyormuşuz!
Akıllarımızı kösteklemiş; yarar da, zarar da vermeyen birtakım taşlara tapmış durmuşuz!” dedi.[159]

Şeybe b. Osman’ın Peygamberimiz Aleyhisselama Suikaste Kalkışı ve Müslüman Oluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam Huneyn savaşına çıkarken, Şeybe b. Osman ile Salvan b. Ümeyye, birlikte çıkmak için sözlesmişlerdi.
Safvan’ın babası Ümeyye b. Halef Bedir savaşında, Şeybe’nin babası Osman b. Ebu Talha da Uhud savaşında öldürülmüştü.
Huneyn’de Müslümanlar yenilirlerse, bunlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine saldırarak babalarının öçlerini alacaklardı.[160]
Müslümanların bozguna uğradıkları, halkın birbirlerine karıştıkları ve Peygamberimiz Aleyhisselamın da katırından yere indiği sırada, Şeybe b. Osman kılıcını sıyırdı, öcünü almak için[161] sağ tarafından Peygamberimiz Aleyhisselama doğru varmak istedi.
Hz. Abbas’ın ayakta dikildiğini ve ak gümüş gibi parlayan zırhının üzerinden tozlan silkmekte olduğunu görünce, kendi kendine:
“Amcası onu yardımsız bırakmaz! Onun yanından ayrılmaz!” dedikten sonra, sol yanından Peygamberimiz Aleyhisselama yaklaşmak istedi.
O tarafta da, Peygamberimiz Aleyhisselamın amcasının oğlu Ebu Süfyan b. Hâris’i gördü.
“Bu da, onun amcasının oğludur. Onu yardımsız bırakmaz!” deyip Peygamberimiz Aleyhisselama arka tarafından yaklaştı.
Kılıcını kaldırıp vurmaktan başka bir iş kalmamıştı ki, aralarında birdenbire yıldırımı andıran bir ateş yalımı peyda oldu!
Yalımın kendisini yakıp helak etmesinden korktu, gözlerini elleriyle kapadı ve geri geri çekildi [162]
Şeybe b. Osman der ki:
“İşte o zaman anladım ki; o, benim tecavüzümden, muhakkak Allah tarafından korunuyor!”[163]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeybe b. Osman’a doğru başını çevirdi.[164] Gülümsedi[165] ve:
“Ey Şeybe! Anası ağlayasıca![166] Yanıma gel!” buyurdu.[167]
Şeybe titremeye başladı.
Yüce Allah onun kalbine korku ve iman sevgisi düşürdü[168]
Şeybe b. Osman Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelince, Peygamberimiz Aleyhisselam elini onun göğsüne koydu ve:
“Allah’ım! Bundan şeytanı defet, gider!” diyerek dua etti.[169]
Yüce Allah, Şeybe’nin kalbindeki bütün kin ve düşmanlıkları giderip kalbini imanla doldurdu.[170]
Şeybe, başını kaldırıp baktığı zaman, Peygamberimiz Aleyhisselama karşı içi sevgi ile doldu. Peygamberimiz Aleyhisselam, ona, gözünden, kulağından, kalbinden daha sevgili olmuştu!
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Şeybe! Artık kâfirlerle savaş!” buyurdu.[171]
Şeybe der ki:
“Hevâzinlerin Kureyşileri yenmesi, beni gayrete getirmişti.
‘Yâ Rasûlallah! Ben, alaca atlı birçok süvariler görüyorum!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Şeybe! Onları ancak kâfir olanlar görür!’ buyurdu ve göğsümü eliyle sığayarak:
‘Ey Allah’ım! Şeybe’ye doğru yolu göster!’ diyerek üç kere dua etti.
Vallahi, üçüncüsünde, daha elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından, bana, ondan daha sevgili bir kimse yoktu![172]
Resûlullah Aleyhisselamın önünde kılıç vurdum, savaştım.
Vallahi, canım ve herşeyimle onu korumak istiyordum[173]
O sırada, sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, kılıcımla vurup onu da öldürürdüm[174]
Hevâzinler bozguna uğrayıp yurtlarına kadar kaçtıkları zaman, Resûlullah Aleyhisselamın huzuruna vardım.
Bana:
‘Hamd olsun Allah’a ki, O, senin hakkında, senin dilediğin şeyden daha hayırlısını diledi!1 buyurdu ve kendisine yapmayı içimden geçirmiş bulunduğum herşeyi bana olduğu gibi haber verdi .[175]
Halbuki, ben onları hiç kimseye söylememiştim!
Hemen:
‘Şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur!
Sen de, hiç şüphesiz, Resûlullahsın!
Benim için Allahtan mağfiret dile!’ dedim.
‘Allah seni mağfiret etsin, yarlıgasın!’ buyurdu.
Halbuki;
‘Araplardan ve Arap olmayanlardan Muhammed’e tâbi olmadık hiç kimse kalmasa, ben sana tâbi olmam!’ diyordum.”[176]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaçışan Müslümanlara Seslenişi ve Hz. Abbas’ı Seslendirişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların bozulup kaçıştıklarını görünce, boz katırının üzerinde, sağına soluna döne döne:
“Ey Allah’ın yardımcıları! Ben Allah’ın kulu ve resûlüyüm! Sabır ve sebat gösteriniz!” buyuruyor-du.[177]
Hz. Abbas der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamla Huneyn harbinde bulundum.
Ebu Süfyan b. Haris b. Abdulmuttalib ile ben, Resûlullah Aleyhisselamın ardına düştük. Kendisinden hiç ayrılmadık.
Resûlullah Aleyhisselam, beyaz katırının üzerinde idi.
Müslümanlarla kâfirler karşılaşınca, Müslümanlar dönüp gerilediler.
Resûlullah Aleyhisselam ise, katırını kâfirlere doğru mahmuzlamaya başladı.
Ben Resûlullah Aleyhisselamın katırının geminden tutuyor, onu, koşmasın diye engelliyordum.
Resûlullah Aleyhisselam, bana:
‘Ey Abbas! Ashâbu’s-Semüre’ye seslen!1 buyurdu.
Bunun üzerine, ben sesim çıkabildiğince:
‘Yâ Eshâbessemüre! Ey semüre ağacının altında Resûlullah Aleyhisselama bey’at etmiş olan saha-biler! Nendesiniz?!’ diyerek haykırdım.
Vallahi, sesimi işittikleri zaman yerlerine dönüşleri, ineğin yavrularına dönüşü gibi idi!
Ensara, önce genellikle:
‘Ey Ensar cemaati! Ey Ensar cemaati!1
Sonra, özellikle de:
‘Ey Benî Haris b. Hazrec cemaati! Ey Benî Hazrec cemaati!’ diye seslenilince, onlar
‘Buyur! Buyur! Buyur!’ diyoriar,[178] bindikleri develerini geri çevirmek istiyorlar, fakat geri çevirmeye güç yetiremiyorlar; hatta sırtlarındaki zırh gömleklerini çıkarıp develerinin boyunlarına attıkları halde, onları durduramıyorlandı. En sonunda, kılıçlarını, kalkanlarını alıp kendilerini develerinden aşağı atarak Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına koşuyorlardı![179]
Sa’d b. Ubâde, Hazrecîlere:
‘Yetişiniz ey Hazrecîler! Yetişiniz ey Hazrecîler!’
Useyd b. Hudayr da:
‘Yetişiniz ey Evsîler! Yetişiniz ey Evsîler!’ diyerek seslendikleri zaman, arıların beylerinin başına top­landıkları gibi, her taraftan gelen Müslümanlar Hevâzinlerin üzerine öfkeyle atılmaya başladılar!
Muhacirler:
‘Yâ Benî Abdurrahman!1
Evsîler:
‘Yâ Benî Ubeydullah! Ey Allah süvarileri!’ diyerek hay kırıyorlardı. “[180]
Dönüp gelenler, Hevâzin müşriki eriyle çarpışmaya giriştiler.[181]
Peygamberimiz Aleyhisselamın çevresi, Müslümanlarla çarpışan Hevâzin müşrikleri tarafından sarılmıştı.[182]
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebu Dücâne ve Eymen b. Ubeyd, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde çarpışıyorlardı.[183]
O gün, Hz. Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde çarpışanların hızlısı, en hiddetli ve şiddetlisi idi.[184]
Ebu Süfyan b. Haris der ki:
“Allah biliyor ki, ben, Resûlullah Aleyhisselamın önünde ölmek istiyordum.
O sırada, Abbas b. Abdulmuttalib, Resûlullah Aleyhisselamın katırının gemini tutuyordu.
Ben de, öbür yanına geçip katırının geminden tutunca, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Kim bu?’ diye sordu.
Yüzümden, miğferimi kaldırdım.
Abbas:
‘Yâ Rasûlallah! (Süt) kardeşin ve amcanın oğlu Ebu Süfyan b. Hâris’tir. Ondan razı ol!1 dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Öyle yaptım! Allah onun bütün düşmanlıklarını bağışlasın!’ buyurdu.
Bunun üzerine, üzengideki ayağını öptüm.
Sonra, bana döndü de:
‘Evet! (Süt) kardeşimdir!’ buyurdu.”[185]
Peygamberimiz Aleyhisselam, boz katırının üzerinde üzengilere basarak dikilip Müslümanların Hevâzinlere kılıçla giriştiklerini görünce:
“İşte, bu, tandırın tutuştuğu (savaşın kızıştığı) zamandır!” buyurdu.[186]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Yüce Allah’a Dua Edişi ve Müşriklerin Bozguna Uğrayışı

Müslümanlar bozguna uğrayıp da düşmanlar Peygamberimiz Aleyhisselama doğru yönelince,[187] Peygamberimiz Aleyhisselam katırından yere inip:[188]
“Peygamber, benim! Yalan yok!
Abdulmuttalib’in oğlu benim![189]
Allah’ım! Bize yardımını indir![190]
Ey Allah’ım!
Ben, Senden, bana olan (zafer) va’dini yerine getirmeni diliyorum ![191]
Ey Allah’ım! Muhakkak ki Sen onların bize galip gelmelerini istemezsin!”[192] diyerek, Allah’tan yardım ve zafer diledi.[193]
“Ey Allah’ım! Hamd Sana mahsustur. Şikâyetler ancak Sana arzolunur. Yardım ancak Senden dilenir” diyerek dua edince, Cebrail Aleyhisselam gelerek:
“Sana telkin olunan bu kelimeler, arkasında Firavun bulunduğu ve kendisine deniz yarılıp yol açıldığı gün Musa’ya da Allah tarafından telkin olunmuştu!” dedi.[194]
Peygamberimiz Aleyhisselam yerden aldığı bir avuç toprağı[195] veya kumu[196] müşriklerin yüzler­ine doğru attı, saçtı.[197]
“Bu yüzler kara olsun!” dedi.[198]
Onlardan, Allah’ın yarattığı hiçbir kimse yoktu ki,[199] Yüce Allah, o bir avuç toprak veya kumla onların gözlerini doldurmamış,[200] kalblerine korku düşürmemiş olsun![201]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kabe’nin Rabbine andolsun ki; onlar bozguna uğradılar gittiler!” buyurdu.[202]
Cübeyr b. Mut’im, o sıradaki müşahedelerini şöyle anlatır:
“Hevâzinler, bozguna uğramadan, Müslümanlarla çarpıştıkları sırada, gökten simsiyah örtü gibi birşeyin gelip bizimle Hevâzinler arasına düştüğünü,[203] bu gökten gelip bizimle Hevâzinleri gölgeleyen ve ufku kaplayan siyah şemsiye gibi şeye[204] dikkatlice baktığım zaman, onun siyah karıncalar olduğunu,[205] vadiyi doldurduğunu,[206] Huneyn vadisinde karınca seli aktığını gördüm![207]
Onların meleklerden ibaret olduğunda,[208] bunun Allah tarafından bir yardım olup bizi onlarla desteklediğinde hiç şüphem kalmadı.
Nihayet, Hevâzinlerin bozguna uğramalarından başka birşey vuku bulmadı!”[209]
Bir mucize olarak, gökle yer arasında, demir taslar üzerine düşen demir parçalarının çıkardıkları sesler gibi çınlayan sesler de duyulmuştu![210]
Huneyn savaşında bulunmuş olan Süveyd (veya Büreyd) b. Âmir de, o zaman yüreklerine düşen korku soruldukça, eline çakıl taşları alır, onu bir tasın içine atarak sesler çıkarttırır ve:
“İşte, içimizde böyle sesler çınladığını duymuştuk!” derdi.[211]
Yine, Müslüman olan Hevâzinlerin anlattıklarına göre; birdenbire bozguna uğramışlar, arkalarına döndükçe, Müslümanlar tarafından takip edildiklerini görmüşler, her tarafa dağılmışlar, kaçıp kurtula­bilenler ancak soluklarını yurtlarının en yüksek yerinde almışlardı ![212]
Haris b. Bedel de; Peygamberimiz Aleyhisselam yerden bir avuç toprak alıp Hevâzinlerin yüzlerine atınca bozguna uğradıklarını, her ağacı, her taşı, arkalarından gelen bir süvari sandıklarını söyler.[213]
Hz. Abbas da, bu husustaki müşahedelerini şöyle anlatır:
“Gidip baktığımda, savaş gördüğüm biçimde, aynı şiddette devam edip dururken,[214] vallahi, Resûlullah Aleyhisselamın kumları onlara atmasından sonradır ki, güçlerinin azaldığını, işlerinin tersine döndüğünü gördüm!
Nihayet, Allah onları bozguna uğrattı.
Resûlullah Aleyhisselamın da katırını tepip onları takip ettiğini hâlâ gözlerimle görürgibiyimdir!”[215]

Sakîflerden Öldürülenler ve Kaçıp Taif Kalesine Sığınanlar

Sakîflerden müttefiklerin bayrağı Karib b. Esved b. Mes’ud’un yanında idi. Hevâzinler bozguna uğrayınca, Karib, sancağı, bayrağı bir ağaca dayayarak; müttefiklerden amcasının oğullarıyla birlikte kaçtı.
Onlardan, iki kişiden başka, öldürülen olmadı.
Birisi Gıyerelerden Vehb, diğeri de Benî Kubbelerden Cülah (Leclac) idi. Peygamberimiz Aleyhisselam, Cülah’ın öldürüldüğünü işittiği zaman: “Bugün, Sakîf gençlerinin ulusu öldürülmüştür!” buyurdu.[216]

Hevâzin Savaşında Taifli Sakîflerden Öldürülenlerin Sayısı

Hevâzinler bozguna uğrayınca, Taifli Sakîflenden Malik oğullarının bayrağı altında yetmiş kişi,[217] Bedir savaşında Kureyşlilerden öldürülmüş olanlar kadar[218] adam öldürüldü.[219] Malik oğullarının bayrağını Zülhımar taşıyordu.
Zülhımar öldürülünce Osman b. Abdullah b. Rebia almış, çarpışırken o da öldürülmüştü.[220] Peygamberimiz Aleyhisselam, onun öldürüldüğünü işitince: “Allah kahretsin onu! Çünkü o Kureyşîlere çok kin beslerdi” buyurdu.[221] Osman b. Abdullah, bütün köleleri ve azadlılan ile birlikte savaşa katılmıştı. O gün, hepsi de öldürüldüler.[222]
Benî Riab veya Rebablardan Nasr oğulları da çok öldürüldüler. Abdullah b. Kays:
“Yâ Rasûlallah! Riab oğulları mahvoldular!” dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Ey Allah’ım! Onların musibet ve helaki arını iyileştir!” diyerek dua etti .[223]

Hevâzin Ordularının Etrafa Dağılışı ve Düreyd’in Öldürülüşü

Bozguna uğrayan Hevâzin ordularından bir kısmı Taife gittiler.[224] Bir kısmı Evtas’ta ordugâh kurdu. Bir kısmı Nafileye doğru yönelip gitti.
Nahle’ye doğru gidenler arasında Giyere (Aneze) oğullarından başkası bulunmuyordu.
Nahle’ye doğru giden halkı, İslâm süvarileri takip ettiler.
Fakat, onlardan, dağ yollarını tutanları takip etmediler.
Rebia b. Rüfey1, Düreyd b. Sımme’ye yetişip devesinin yularından tuttu. Onu kadın sanıyordu.
Çünkü, deve üzerinde kadınların taşınmasına mahsus hevdecimsi bir mahfaza içinde bulunuyordu.
Rebia, onun içindekinin erkek olduğunu anlayınca, deveyi ıhdırdı.
Çok yaşlanmış bir adam olan Düreyd b. Sımme ile karşılaştı.
Henüz gençlik çağında bulunan Rebia, Düreyd’i hiç tanımıyordu.
Düreyd, ona:
“Beni ne yapacaksın?” diye sordu.
Rebia:
“Öldüreceğim!” dedi.
Düreyd:
“Sen kimsin?” diye sordu.
Rebia:
“Ben Rebia b. Rüfey’ü’s-Sülemf’yim!” dedikten sonra, ona kılıçla bir darbe indirdi. Fakat birşey yapamadı.
Düreyd:
“Anan seni ne kötü çıkarmış (doğurmuş)!
Semerin arkasında, hevdecin içindeki kılıcı al da, bana onunla vur!
Kılıcı vururken de, kafa kemiğinin yukarısından dimağın aşağısına doğru indir!
Ben, adamları öldürürken, böyle vururdum!
Sonra, ananın yanına vardığın zaman, Düreyd b. Sımme’yi kendinin öldürdüğünü ona haber ver!
Vallahi, benim kadınlarınızı koruduğum, esirgediğim zamanlar olmuştur!” dedi.
Süleym oğulları, Rebia Düreyd’i kılıçla vurup yere düşürdüğü zaman, kıçının açılıp çıplak atlara bin­mekten her iki budunun kılları dökülerek parlak, tüysüz hale geldiğinin görüldüğünü söylerler.
Rebia, yurduna dönüp Düreyd’i öldürdüğünü haber verince, anası:
“Amma, vallahi, o senin analarından üçünü[225] bir sabah babanın alnının saçını keserek azad etmiş, serbest bırakmıştı!” dedi.
Rebia:
“Ben bunu bilmiyordum!” dedi.[226]
Anası:
“O bize olan iyiliğini sana haber verince, onu öldürmekten vazgeçmeli ve böylece kendisine ikram­da bulunmalı değil miydin?” dedi.
Rebia:
“Ben, Allah’ın ve Resûlünün rızasını kazanmak için, ona ikramda bulunmadım!” dedi.[227]
Düreyd b. Sımme ile birlikte kaçanlar, alûyüz kişilik bir cemaat idi.
Üçyüzü öldürülmüştü.[228]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaçan Düşmanları Takip Etmelerini Mücahidlere Emredişi ve
Hevâzin Orduları Başkumandanının Taif Kalesine Sığınışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, kaçan düşmanları takip etmelerini Müslümanlara emretti.[229]
Hevâzin ordularının başkumandanı Malik b. Avf, bozguna uğradığı zaman, kavminin bazı süvari­leriyle birlikte yolda iki dağ arasındaki yüksekçe bir yerde durup, arkadaşlarına:
“Zayıf olanlarınız gelinceye kadar bekleyiniz de, arkanızdakiler gelip size kavuşsunlar!” dedi.
O sırada, uzaktan İslâm süvarileri gözükünce, Malik b. Avf, arkadaşlarına:
“Bakınız, neler görüyorsunuz?” diye sordu.
Arkadaşları:
“Atlar üzerinde, mızraklarını atlarının kulakları arasına uzatmış, uzun bacaklı bir kavim görüyoruz!” dediler.
Malik b. Avf:
“Onlar, kardeşleriniz Süleym oğullarıdır!
Onlardan size zarar gelmez!”* dedi.
Vadinin içine girdikleri zaman, arkalarından, başka bir süvari birliğinin gelmekte olduğu görüldü.
Malik b. Avf, arkadaşlarına:
“Bakınız! Neler görüyorsunuz?” diye sordu.
Arkadaşları:
“Mızraklarını yanlamasına uzatmış, atları üzerinde, kendilerini belli etmeyen bir kavim görüyoruz!” dediler.
Malik b. Avf:
“Onlar, Evs ve Hazreclerdir.
Onlardan da size zarar gelmez!” dedi.[230]
Dağ yolunun dibine varınca, Benî Süleymlerin gittikleri yolu tuttular.
Orada birtakım atlılar göründü.[231]
Malik b. Avf:
“Bakınız! Neler görüyorsunuz?” diye sordu.
Arkadaşları:
“Atlar üzerinde, heykeller gibi kimseler görüyoruz!” dediler.
Malik b. Avf:
“Onlar, Ka’b b. Lüeyylerdir!
Onlar sizinle çarpışırlar!” dedi.
Süvariler gelip sarınca, Malik b. Avf esir düşmekten korkarak hemen atından indi. Bir çalının içine saklandı.
Sonra, kaya aralarından, dağın tepesindeki hurma ağacının yanına kadar çıkıp canını kurtardı, arkasından gelenlere yakalanmadı.[232]
Malik b. Avf, arkadaşlarına:
“Bakınız! Daha neler görüyorsunuz?” diye sordu.
Arkadaşları:
“Uzun bacaklı, mızraklarını omuzlarının üzerlerine koymuş, başlarına bez sarmış birtakım atlılar;[233] aralarında da, başına san sarık sarmış, mızrağı om uzunda, sert adımlarıyla yeri sarsa sarsa yürüyen bir adam görüyoruz!” dediler.
Malik b. Avf:
“İşte o, Safiyye’nin oğlu[234] Zübeyr b. Avvam’dır!
Lâfa yemin ederim ki; o, sizinle karşılaşacak![235] Sizi yerinizden ayıracaktır!” dedi.[236]
Gerçekten de, Zübeyr b. Avvam, onları görünce, bulundukları yerden indirip kaçırıncaya kadar saldırmaktan geri durmadı.[237]
Malik b. Avf kaçıp kendisine ait Liyye kalesine, oradan da Sakîflerin kalesine sığındı .[238]

Sa’d b. Bekr Oğullarından Bicad’ın Yakalanıp Esir Edilişi

Sa’d b. Bekr oğullarından Bicad ağır bir suç işlemiş.[239] bir müslümanı tutup azalarını kesmiş, sonra da kendisini ateşe atarak yakmıştı.
Bicad, suçunun ağırlığını bildiği için, kaçmıştı.[240]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sa’d b. Bekr oğullarından Bicad’ı yakalayabilirdeniz, onun elinizden kaçıp kurtulmasına meydan vermeyiniz!” buyurmuştu.
Müslümanlar onu yakaladılar[241] ve ev halkı ile birlikte esir ettiler.[242]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sütkardeşi olan, Ben îSa’dlardan Şeymâ da, Bicad ve onun ev halkı ile birlikte esir edilmiş bulunuyordu.[243]

Şeymâ’nın Peygamberimiz Aleyhisselamla Konuşması

Şeymâ esirler arasında getirilirken yolda kendisine katı ve sert davranılınca:
“Biliniz ki; vallahi, ben sizin efendinizin sütkardeşiyim!” dedi.
Fakat, onun bu sözüne pek inanmadılar. Kendisini Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdiler.[244]
Şeymâ:
“Yâ Muhammed![245] Yâ Rasûlallah![246] Ben senin sütkardeşinim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Buna alamet ve işaret nedir?[247]
Doğru söylüyorsan, benim tarafımdan sana yapılmış, belirsiz olmayan biriz gösterebilir misin?” diye sordu[248]
Şeymâ, kolunu açıp:
“Evet yâ Rasûlallah! Sen küçük iken, beni ısırmıştın! İşte, ısırık izi![249]
Arkamda, omuzumda bulunan ısırık izi ki, onu sen ısırmıştın!
O zaman, ben seni kucağıma almıştım![250]
Sirer vadisinde, ailemizin davarlarını otlatıyorduk.
O zaman, benim babam, senin de (süt) babandı.
Benim annem, senin de (süt) annendi.
Seni memeden ben ayırmıştım.
Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah?” dedi.[251]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ısınk izini görünce hatırladı ve tanıdı.
Ridasını yere serdikten sonra, Şeymâ’yı onun üzerine oturttu ve ona:
“Hoşgeldin!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın gözleri yaşla doldu.[252]
Ona annesini ve babasını sordu.
Şeymâ, onların daha önce ölmüş olduklarını haber verdi.[253] Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeymâ’ya:
“İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur![254]
İstersen, yararlanacağın mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına döndüreyim?
Ben sana bunu da yaparım” buyurdu.
Şeymâ:
“Olur! Sen bana mal ver[255] ve kavmimin yanına çevir” dedi.[256] Müslüman oldu.[257]
Allah ondan razı olsun!
Şeymâ, Bicad’ın karısının ricası üzerine, suçunun bağışlanmasını, serbest bırakılmasını, Peygamberimiz Aleyhisselamdan diledi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeymâ Hatunun bu dileğini de yerine getirdi.
Şeymâ Hatuna, ailelerinden kimler kaldığını sordu.
Şeymâ Hatun, kız ve oğlan kardeşleri ile amcası Ebu Bürkan’ın sağ olduklarını haber verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeymâ Hatuna:
“Sen şimdi Ci’râne’ye dön!
Orada kavminle birlikte bulun.
Ben şimdi Taife gideceğim. Oradan Ci’râne’ye döneceğim” buyurdu, onu Ci’râneye yolladı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Taif’ten Ci’râneye döndüğü zaman, Şeymâ Hatuna ve aile halkından sağ olanlara, deve ve davar verdi.[258]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Şeymâ Hatuna, ayrıca bir erkek ve bir de kadın köle verdi.
Şeymâ Hatun onları birbirleriyle evlendirdi.[259]

Mücahidlerin Kadın, Çocuk ve Köle Öldürmemeleri İçin Uyarılışı

Süleym oğulları öncü süvari birliğini teşkil ediyorlar, Halid b. Velid de onlann kumandanı bulunuy­ordu.[260]
Peygamberimiz Aleyhisselam bir kadın ölüsüne rastlamıştı ki, halk onun başına toplanmışlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nedir bu?” diye sordu.
“Bir kadındır. Halid b. Velid öldürdü!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, orada bulunanlardan birisine:
“Halid’e yetiş! Ona:
‘Resûlullah seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor!1 de!” buyurdu.[261]
Peygamberimiz Aleyhisselam, başka bir kadın ölüsü gördü ve onu kimin öldürdüğünü sordu.
Bir adam:
“Yâ Rasûlallah!
Onu ben öldürdüm!
Kendisini terkime almıştım. O beni öldürmek isteyince, ben onu öldürdüm!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onun gömülmesini emretti.[262]
Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlerin çocukları da öldürmeye başladıklarını işitince, mücahi-dlere:
“Dikkat ediniz! Çocuklar öldürülmeyecektir!
“Dikkat ediniz! Çocuklar öldürülmeyecektir!
“Dikkat ediniz! Çocuklar öldürülmeyecektir!” buyurdu.
Useyd b. Hudayr
“Yâ Rasûlallah! Onlar, müşriklerin çocukları değiller mi?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizin en hayırlılarınız da, müşriklerin çocukları değiller midir?
Her çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar, dili dönünceye kadar, öyle gider.
Ana ve babalan onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır!” buyurdu.[263]

Ebu Âmir el-Eş’arî’nin Evtas’ta Savaşması ve Orada Şehit Oluşu

Huneyn’de bozguna uğrayan Hevâzinlerden bir kısmı Evtas ordugâhında toplanmışlardı. Toplananların sayısı pek çoktu.[264]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir sancak bağlayarak, Ebu Âmir el-Eş’arî’yi Seleme b. Ekvâ ile bir­likte Evtas’a gönderdi.
Evtas’ta üslenen müşrikler, kendilerini savundular.[265]
Hevâzinlerden bir adam, meydana çıkıp:
“Benimle çarpışacak kim var?” diyerek bağırdı.
Ebu Âmir ona karşı vardı.[266] Adam Ebu Âmir’e saldırdı.
Ebu Âmir onu İslâmiyete davet etti[267] ve:
“Ey Allah! Şahit ol ona! (Onu İslâmiyete davet ettiğime!)” dedi.[268]
Üzerine yürüdü. Onu öldürdü.
Sonra, ikinci bir adam çıkıp Ebû Âmir’e saldırdı.
Ebu Âmir, onu İslâmiyete davet etti ve:
‘Ey Allah! Şahit ol ona! (Onu İslâmiyete davet ettiğime!)” dedi.
Vurup onu da öldürdü.
Hevâzinler birer birer meydana çıkıyor, Ebu Âmir’e saldırıyor, Ebu Âmir de onları önce İslâmiyete davet ediyor, sonra da üzerlerine yürüyüp onları öldürüyordu.
Ebu Âmir, böylece, onlardan dokuz kişi öldürdü.[269]
Dokuzuncusu, çarpışmak için alâmetienmiş, koşa koşa gelmişti.
Meydana çıkan onuncu adam, başına sarı bir sarık sanmıştı.[270]
Gelir gelmez, Ebu Âmir’e saldırdı.
Ebu Âmir de onun üzerine yürüdü.
Kendisini önce İslâmiyete davet etti ve sonra da:
“Ey Allah! Şahit ol ona! (Onu İslâmiyete davet ettiğime!)” dedi.
Adam:
“Ey Allah! Bana şahit olma!” deyince, Ebu Âmir ondan elini çekti, adam da kaçıp kurtuldu.
Kendisi, sonradan Müslüman oldu. İslâmiyet ameli eriyle Müslümanlığını güzelleştirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu gördükçe:
“Bu, EbuÂmir’in kaçırdığıdır!” buyururdu.[271]
BenîCüşem b. Muaviyelerden Hâris’in oğulları Ali ile Evfâ, Ebu Âmir’e ok atarak, biri onu kalbinden, diğeri de dizinden vurdu.[272]
Ebu Musa el-Eş’arî der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam beni de amcam Ebu Âmirle birlikte göndermişti.
Savaş sırasında Ebu Âmirin dizine Cüşem kabilesinden birisi tarafından bir ok atılmıştı.
Okçu, okunu EbuÂmir’in dizkapağına saplamıştı.
Hemen, Ebu Âmir’in yanına koştum.
Ona:
‘Ey amca! Oku sana kim attı?’ diye sordum.
‘İşte, ok atan katilim şudur!’ diyerek onu gösterdi.
Ben hemen katile doğru koştum ve yetiştim.
Katil, beni görünce, dönüp kaçmaya başladı. Ben de onun ardına düştüm.
Hem koşuyor, hem de:
‘Sen kaçmaktan utanmıyor musun? Niçin durmuyorsun?’ diyerek bağırıyordum.
Adam, nihayet, kaçmaktan vazgeçti.
Her ikimiz kılıçlarımızla vuruşmaya başladık. En sonunda, ben onu öldürdüm.
Sonra, Ebu Âmir’in yanına gelip:
‘Allah, adamını öldürdü!’ dedim.
Amcam, bana:
‘Şu oku dizimden çek, çıkar!1 dedi.
Ben de oku hemen çıkardım.
Fakat, okun yerinden pek çok su boşandı.
Amcam hayatından umudunu kesti ve bana:
‘Ey kardeşimin oğlu! Peygamber Aleyhisselama benden selam söyle! Benim için Allahtan mağfiret dilesin!’ dedi ve beni kendisinin yerine halkın üzerine kumandan tayin etti.[273]
Ebu Âmir sancağı Ebu Musa’ya verdi ve:
‘Atımı, silahımı Peygamber Aleyhisselama teslim et1 dedi.[274]
Ebu Âmir, bir müddet sonra, şehit olarak vefat etti.[275]
Yüce Allah ondan razı olsun!
Ebu Musa el-Eş’arî, sancağı alınca, savaşmaya girişti.
Allah, fetih ve zaferi onun eliyle gerçekleştirdi. Evtas’ta toplanan halkı bozguna uğrattı.[276] Onlar, Evtas’tan Taife kaçtılar.[277]
Ebu Musa el-Eş’arî der ki:
“Evtas’tan dönüp Peygamber Aleyhisselamın huzuruna girdim.[278]
Ebu Âmir’in silahını, atını ve sair eşyasını da yanımda götürdüm.[279]
Resûlullah Aleyhisselam, o sırada, hasırdan örülmüş, üstüne şilte serilmiş bir somya üzerinde yatıy­ordu.
Hasırın örgüleri, kendisinin sırtına ve böğürlerine iz yapmıştı.[280]
Resûlullah Aleyhisselam, bayrağı benim elimde görünce:
‘Ey Ebu Musa! Yoksa Ebu Âmir öldürüldü mü?’ diye sordu.[281]
Kendi haberimizi ve Ebu Âmir’in haberini ve:
‘Resûlullah Aleyhisselam benim için Allah’tan mağfiret dilesin!’ dediğini arzettim.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam, abdest suyu isteyip abdest aldı.[282]
İki rekat namaz kıldı.[283]
Sonra, ellerini kaldırıp:
‘Ey Allah’ım! Kulcağızın Ebu Âmir’i yarlığa!’ diyerek dua etti.
Dua ederken ellerini o kadar kaldırdı ki, koltuklarının beyazlığını gördüm!
Sonra:
‘Ey Allah’ım! Onu, yarattığın insanlardan çoğuna, Kıyamet gününde mertebece üstün kıl![284] Cennette onu ümmetimin üstünlerinden eyle!’ diye dua etti.[285]
‘Yâ Rasûlallah! Biliyorum ki; Yüce Allah Ebu Âmir’i muhakkak yarlıgamış, kendisi şehit olarak da öldürülmüştür.
Yâ Rasûlallah! Benim için de Allahtan mağfiret dile!’ dedim.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ey Allah’ım! Abdullah b. Kays’ın günahını bağışla!
Kıyamet günü, onu da, girilecek üstün bir mertebeye girdir![286]
Onu da ümmetimin üstünlerinden eyle!’ diyerek dua etti ve Ebu Âmir’in terikesini oğluna vermemi bana emir buyurdu, verdim .”[287]

Huneyn ve Evtas Şehitleri

1. Eymen b. Ubeyd,
2. Sürâka b. Haris,
3. Ebu Âmir el-Eş’arî.[288]
4. Rukaym b. Sabit,[289]
5. Zeyd b. Rebia.[290]
Allah onlardan razı olsun![291]

Halid b. Velid’in Yaralanışı ve Yarasının İyileştirilişi

Abdullah b. Ezher der ki:
“Halid b. Velid, Resûlullah Aleyhisselamın süvari birliği kumandanı idi.
Kâfirleri bozguna uğrattığı zaman, Resûlullah Aleyhisselamı gördüm.
Müslümanlar konakyerlerine dönüyor, Resûlullah Aleyhisselam da Müslümanlar arasında bulunuy­or ve:
‘Bana Halid b. Velid’in konak yerini kim gösterir?1 diye soruyordu.
Hemen koşup Resûlullah Aleyhisselamın önüne vardım.
Bize Halid b. Velid’in konak yeri gösterildi.
O sırada, Halid b. Velid, hayvanının sırtna dayanmış, duruyordu.
Resûlullah Aleyhisselam onun yanına vanp yarasına baktı.[292] Yarası çok ağırdı.[293] Yarasının üzerine püskürdü.[294] Yarası hemen iyileşti.[295]

Huneyn Esirleriyle Ganimet Mallarının Ci’râne’ye Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Huneyn’de alınan esirlerle ganimet mallarını biraraya toplattı ve bun­ların üzerine Mes’ud b. Amr el-Gıfârî’yi memur etti.
Esirlerle ganimet mallarının Ci’râne’ye götürülüp orada tutulması için emir verdi.[296] Esirlerin başına Ebu Süfyan b. Harb’in[297] veya Büdeyl b. Verkâ’nın dikildiği de rivayet edilir.[298] Esirlerin pek çok olduğu gözönünde tutulursa, esirlerin başına her üçü de dikilmiş olabilir. Müslümanlar, aldıkları ganimetleri, memurtayin olununcaya kadar, biryerde muhafaza etmekte idil­er.
“Allah’a ve ahiret gününe inananlar, bölüştürül üne ey e kadar, onlardan birşey almasınlar!” diyerek halka ilan edildi.[299]

Huneyn’de Tazelenen ve Hükme Bağlanan Bir Kan Dâvâsı

Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün, öğle namazını kıldıktan sonra, bir ağacın gölgesine gidip oturmuştu.
Gatafanların başkanı Uyeyne b. Hısn ile Akra1 b. Habis kalkıp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanı­na vardılar:
Uyeyne b. Hısn, öldürülmüş olan Adbatu’l-Eşcâî’ye karşılık kısas edilmek üzere Muhallim b. Cessâme’nin kendilerine teslimini istiyor; Akra1 b. Habis de Hındıf adına Muhallim b. Cessâme’nin savunmasını yapıyordu.[300]
Uyeyne b. Hısn:
“Vallahi yâ Rasûlallah! O benim kadınlarıma ölüm acısını tattırıp canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, onun yakasını bırakmam!” dedi.[301]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Uyeyne b. Hısn’a:
“Onun (öldürülenin) diyetini (kan bedelini) alsan, olmaz mı?” buyurdu.
Uyeyne b. Hısn, Peygamberimiz Aleyhisselamın teklifini kabule yanaşmadı. Sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.[302]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde elli deve diyet alacaksınız!” buyurdu.
Uyeyne b. Hısn, yine yanaşmadı.[303]
Mükeytel (veya Müleyser) adlı kısa boylu,[304] tam silahlı, eli kalkanlı[305] bir adam kalkıp:
“Yâ Rasûlallah! Doğrusu, ben, İslâmiyetin başında, böyle bir adam öldürme işine rastlamadım!
Önde gelen davar okla vurulunca, arkadaki ürker, kaçar!
Sen bugün kana kanla hüküm ver de, yarın istersen değiştir, diyet üzerine hüküm ver!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, elini kaldırarak:
“Hayır! Bu seferimiz sırasında, hemen elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksınız!” buyurdu.[306]
Akra1 b. Habis; Uyeyne b. Hısn ve Kayslarla bir tarafa çekildi ve onlara:
“Ey Kays topluluğu! Siz, öldürülmüş bir kişi yüzünden halk arasında meydana gelen gerginliği gider­mek isteyen Resûlullah Aleyhisselamın sizi lanetlemeyeceğinden, yahut Resûlullahın size kızmaya­cağından, onun kızmasıyla da Allah’ın size gazap etmeyeceğinden emin misiniz?!
Akra’m varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; ya Resûlullah Aleyhisselam a boyun eğersiniz, o da bu hususta dilediğini yapar, ya da Benî Temimlerden adamınızın kâfir olarak öldürüldüğüne ve hiçbir zaman namaz kılmadığına şehadet edecek elli kişi getiririm de, onun ne öcü alınır, ne de ondan dolayı size bir diyet ödenir!” dedi.
Akra’m bu sözünü işitince,[307] diyet almayı kabul ettiler.[308]
O sırada, Muhallim b. Cessâme halkın yanında bulunuyor, ona:
“Git de, Resûlullah Aleyhisselam senin için Allah’tan mağfiret dilesin!”[309] diyorlar; Peygamberimiz Aleyhisselamın yanındaki kimseler de, Akra’ b. Hâbis’e:
“Şu adamınız nerede ise gelse de, Resûlullah Aleyhisselam onun için Allahtan mağfiret dilese olmaz mı?” deyip duruyorlardı.[310]
Uzun boylu, hafif etli, üzerine yeni bir elbise giymiş, kısas olarak öldürülmek için hazırlanmış bir adam kalkıp Peygamberimiz Aleyhisselamın önüne oturdu.[311]
Adamın gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Yâ Rasûlallah! İşitmiş olduğun işten dolayı, ben nedamet ve Allah’a tevbe ediyorum!
Sen benim için Allah’tan mağfiret dile!” dedi.[312]
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“İsmin nedir?” diye sordu.
Adam:
“Ben Muhallim b. Cessâme’yim!” dedi.[313]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Demek, sen ‘Allah’a iman ettim!’ diyen bir adamı,[314] daha İslâmiyetin başlangıcında, silahınla öldürdün hâ?!” buyurdu.[315]
“Ey Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi yarlıgama!
Ey Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi yarlıgama!
Ey Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi yarlıgama!” diyerek dua etti.[316]
Hasanü’l-Basrî’nin sözlerini yeminle te’kid ederek bildirdiğine göre; Muhallim b. Cessâme çok kalmadı, bir hafta sonra öldü!
Yer onun ölüsünü dışarı attı.[317]
Sonra, onu tekrar gömdüler.
Yer onu yine dışarı attı.[318]
Bunun üzerine, kavmi onun ölüsünü iki dağ arasına bıraktılar.[319] Vahşi hayvanlar onu yediler![320]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Muhallim b. Cessâme’nin akıbetini işitince:
“Vallahi, yer ondan daha kötüsünün üzerini örtmüştür.
Fakat, Allah, aranızdaki yasak (birbirinizin canına kıymamak) hakkında, gösterdiği şeyle size öğüt vermek istemiştir” buyurdu.[321]

Kur’ân-ı Kerîm’in Huneyn Savaşı Münasebetiyle Açıklaması

“Andolsun ki; Allah, birçok yerlerde ve Huneyn gününde, size yardım etmiştir. (O Huneyn gününde ki) çokluğunuz size kibir ve gurur vermişti[322] de, bu, size gelecek şeyden birşeyi gidermeye yaramamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişti. (Düşman karşısında) bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Sonra, Allah, Resûlü ile mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi. Görmediğiniz ordularını indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. Bu, o kâfirlerin cezası idi.
Sonra, Allah, bunun ardından kimi dilerse tevbesini kabul eder. Allah çokyarlıgayıcı ve esirgeyicidir.”[323]

Tufeyl b. Amr’ın Zülkeffeyn Putunu Yıkmaya Gönderilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam Hevâzinleri bozguna uğratıp Taif üzerine yürümek istediği sırada,[324] Tufeyl b. Amr
“Yâ Rasûlallah! Beni Amr b. Hümeme’nin putu olan Zülkeffeyn’e gönder de, onu yıkayım?” dedi.[325]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Olur!” buyurdu.[326]
Onu Zülkeffeyn’i yıkmaya, yok etmeye gönderdi.[327]
Kavminin İslâm ordusunu desteklemek üzere Taife gelip kavuşmalarını sağlamasını da ona emir buy urdu.[328]
Tufeyl b. Amr, acele kavminin yanına gitti.[329]
Zülkeffeyn; Huzâaların ve Devsîlerin putu idi.
Bunlar, hac yaptıktan sonra Zülkeffeyn’in yanına uğrayıp tazim vazifelerini yerine getirmedikçe, evlerine gelmezlerdi.[330]
Zülkeffeyn putu tahtadan yapılmıştı.[331]
Tufeyl b. Amr onu yıktı.[332] Kırdı.[333] Üzerinde ateş yaktı.[334] Ateş birden alevlenip tutuştu.[335]
Tufeyl b. Amr, onu böyle ateşe verip yakarken, şöyle diyordu:
“Ey Zülkeffeyn! Ben senin kullarından değilim.
Bizim doğumumuz, senin doğumundan daha eskidir!
Ben senin içine ateş doldurdum!”[336]
Zülkeffeyn yakılıp ortada tapılacak birşey kalmayınca, Devs kabilesi halkı topluca Müslüman oldular.[337]
Yüce Allah onlardan razı olsun!
Tufeyl b. Amr, yanına kavminden 400 kişi alarak acele yola çıktı.
Gelişinden dört gün sonra, Peygamberimiz Aleyhisselama kavuştu.
Yanında, ağır savaş aracı olarak debbabe ile mancınık da getirdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ezd topluluğu! Bayrağınızı kim taşıyor?” diye sordu.
Tufeyl b. Amr:
“Bayrağı Cahiliye çağında Numan b. Zarâfe veya Bâziyetü’l-Lehbî adındaki kişi taşır idi” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ona taşıtmakta isabet etmişsiniz!” buyurdu.[338]

Taif’in Kuşatılması

Taif; rakımı yüksekçe, akarsulan, ekinlikleri, hurma bahçeleri, üzüm bağlan bulunan, muz ve sair meyveler yetişen,[339] Mekke’nin doğusunda, Mekke’ye iki-üç merhalelik büyük bir şehirdir.[340]
Mekke’den Taife, yaya yürüyüşüyle bir günde çıkılır, oradan Mekke’ye yarım günde inilir.[341]
Evtas’ta tutunamayarak bozguna uğrayan Sakîfler, Taife sığınıp şehrin kapılarını üzerlerine kil­itlemişler, savaşmaya hazırlanmışlardı.[342]
Sakîfler, daha önce, kalelerini de onanmış, bir yıl kuşatılacak olsalar ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar gıda, erzak maddelerini de kale içinde depolamış bulunuyorlardı.[343]
Taif kalesi, şehrin üzerinde olup, iki kapılı idi.[344]
Sakîfler, debbabe, mancınık ve kalkan yapma sanatını öğrenmek üzere Urve b. Mes’ud ile Gaylan b. Seleme’yi, daha önce Cüreş’e göndermişlerdi.
Bunun için, bunlar, ne Huneyn savaşında, ne de Taif in kuşatılmasında bulunmamı şiardır.[345]
Bunlar, bu sanatları öğrenince, Taif kalesinde görevlendirileceklerdi.[346]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Huneyn’den boşalınca, Taifte üslenen düşmanlar üzerine yürümeye hazırlandı.[347]
Halid b. Velid’i 1.000 kişilik bir kuvvetle[348] öncü birliği olarak önden yola çıkardı.[349]
Peygamberimiz Aleyhisselam önce Evtas karargâhına uğradı.[350]
Oradan Nahletü’l-Yemâniye üzerine doğru gitti.
Sonra Kam’a, sonra Müleyha’ya, sonra Liyye’nin Buhretü’r-Riga’ mevkiine uğradı.
Peygamberimiz Aleyhisselam Liyye’de bir mescid yaptı ve mescidin içinde namaz kıldı.[351]
Mescidin duvar taşlarını ashab taşımış, duvarlarını Peygamberimiz Aleyhisselam örmüştür.[352]
Peygamberimiz Aleyhisselam, öğle namazını Liyye’de kıldığı zaman orada gördüğü bir köşkün kime ait olduğunu, Liyyelilerden sordu.
Liyyeliler:
“Bu, Malik b. Avfın köşküdür” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Malik b. Avf nerededir?” diye sordu.
“Onun şimdi Sakîflerin kalesinde olduğunu göreceksin!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Köşkün içinde kim var?” diye sordu.
Liyyeliler:
“Hiç kimse yok!” dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere:
“Yakınız onu!” buyurdu.
Köşk öğle vaktinden güneş batıncaya kadar yakıldı.
Müslümanlar Evtas’a yürüdükleri zaman Malik b. Avf Taife gitmişti.
Taiflilerin muhasara edileceklerini düşünerek hazırlandıklarını, kalelerini onarmış ve kalenin içine de yeteri kadar yiyecek toplamış olduklarını gören Mâlik b. Avf, bunun üzerine, Taifte oturmuştu.[353]
Beliyye’de, Ebu Uhayha Saîd b.Âs’ın mülkü ve bu mülkün yüksekçe bir tarafında da kabri bulunuy­ordu.[354]
Ebu Uhayha, müşrik olarak ölmüştü.[355]
Peygamberimiz Aleyhisselam kabre doğru bakınca, Hz. Ebu Bekir:
“Allah bu kabrin sahibine lanet etsin!
Çünkü o, Allah’a ve Allah’ın Resûlüne meydan okuyanlardandı!” dedi.
O sırada, Ebu Uhayha’nın iki oğlu; Amr b. Saîd ile Eban b. Saîd, Peygamberimiz Aleyhisselam m yanında bulunuyorlardı.
Bunlar, Hz. Ebu Bekir’in sözüne karşılık olarak:
“Hayır! Allah Ebu Kuhâfe’ye lanet etsin! Çünkü, o misafirleri ağırlamaz, haksızlığa engel olmazdı!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ölüler hakkında-isterse onlar müşrik olsunlar-kötü söz söylemek onlara erişmez, fakat dirileri inci­tir!” buyurunca, Ebu Bekir de, Saîd b. Âs’ın oğulları da sustular.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam Liyye’den ayrıldı.[356]
Liyye’den ayrılınca Dayka yolunu tuttu.[357]
“Bu yolun ismi nedir?” diye sordu.
“Dayka’dır!”denildi.[358]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! O, Yüsrâ’dır!” buyurdu.
Sonra, Nahb’e uğradı.
Sakîflerden bir adamın mülkünün yakınında bulunan, Sâdıra diye anılan sidre ağacının altına indi.
Sakafî’ye:
“Ya dışarı çıkarsın, ya da bahçenin duvarlarını üzerine yıkarız!” diye haber saldı.
Adam dışan çıkmayınca, Peygamberimiz Aleyhisselam bahçe duvarlarının yıkılmasını,[359] içinde bulunan şeylerin de yakılmasını emir buyurdu.[360]

Ebu Rigal ve Onun Kabrinden Çıkarılan Altın Dal

Abdullah b. Amr b. As der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamla birlikte Taife giderken, bir kabre rastladık.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bu kabir Ebu Rigal’in kabridir. Kendisi, Harem’de bulunur ve onunla korunurdu.
Harem’den çıkınca, kavminin uğradığı azaba o da uğrayıp öldü ve buraya gömüldü.
Buna alâmet de, kendisinin yanına gömülmüş olan altından bir daldır.
Kabri açarsanız, onun yanındaki altın dala rastlarsınız!1 buyurdu.
Halk, hemen kabri açmaya giriştiler ve altın dalı bulup çıkardılar.”[361]
Ebu Rigal, bu altın dala asa gibi dayanırdı.
Bu dalın ağırlığı yirmi rıtldan fazla idi.[362]
Rıtl; oniki ukiyye, bir ukiyye de kırk dirhem olduğuna göre, altın dalın ağırlığı bin dirhemi aşıyordu.
Rivayete göre; Ebu Rigal, Semûd kavminden olup, Sakîflerin atası idi.[363]
Ebu Rigal’in uğradığı azab ise, şundandı:
Salih Peygamber Aleyhisselam, onu Mekke tarafına zekat ve sadaka tahsildarı olarak göndermişti.
Ebu Rigal, yüz koyunlu bir adamın yanına vardı.
Ona:
‘Beni sana Resûlullah gönderdi1 dedi.
Adam:
‘Resûlullahın elçisi, hoşgeldi, safa geldi. İstediğini al!’ dedi.
Ebu Rigal, sütlü koyunu aldı.
Adam:
‘O, anasının ölümünden sonra sağ kalan şu çocuğundur! Onun yerine, on koyun al’ dedi.
Ebu Rigal:
‘Hayır!’ dedi.
Adam:
‘Yirmi koyun al!’ dedi.
Ebu Rigal:
‘Hayır!’ dedi.
Adam:
‘Elli koyun al!’ dedi.
Ebu Rigal:
‘Hayır!’ dedi.
Adam:
‘Şu sütlü koyundan başka, koyunların hepsini al!1 dedi.[364]
Annesiz kalan çocuk, o bir koyunun sütü ile beslenmekte idi.[365]
Ebu Rigal:
‘Hayır!’ dedi.
Bunun üzerine, adam:
‘Eğer sen süt içmeyi seversen, ben de severim!’ diyerek, ok çantasındaki okları yere serdi.
Sonra da:
‘Ey Allah’ım! Sen şahit ol!’ dedi. Yayına yerleştirip attığı bir okla Ebu Rigal’i öldürdü.
‘Bunun haberi, Allah’ın peygamberine benden önce erişmesin!’ dedi.
Salih Peygamberin yanına varıp Ebu Rigal’in yaptıklarını ona haber verdi.
Salih Aleyhisselam ellerini göğe kaldırdı ve üç kere:
‘Ey Allah’ım! Ebu Rigal’e lanet et!’ diyerek dua etti.[366]
Ebu Rigal’i öldüren, Kays b. Aylanlardan Münebbih b. Hevâzin’in oğlu Sakîf idi.[367]

Halid b. Velid’in Taiflilerle Konuşmak İsteyişi

Öncü birliği kumandanı Halid b. Velid, Taif kalesine yaklaşıp, onlara yüksek sesle:
“Ya sizden birisi yanınıza dönünceye kadar emanda olmak üzere yanıma insin, kendisiyle konuşayım; ya da, aynı şekilde, ben sizin yanınıza varıp sizinle konuşayım” diyerek seslendi.
Taifliler:
“Ey Halid! Ne bizden senin yanına bir adam inecektir, ne de sen bizim yanımıza geleceksin!
Muhakkak ki, senin sahibin, bizden başka, çarpışmayı iyi bilen bir kavimle karşılaşmamıştır!” dedil­er.
Halid b. Velid:
“Benim sözümü dinleyiniz! Yesrib’de, Hayber’de, kaleler ve kuvvetlere sahip olanlar, Resûlullah Aleyhisselama teslim oldular, boyun eğdiler!
Fedek’e bir tek elçi gönderdi. Onlarda, onun hükmüne boyun eğdiler.
Ben size Kurayza Yahudilerinin günlerce kuşatıldıktan sonra Resûlullah Aleyhisselama nasıl boyun eğmek zorunda kaldıklarını ve savaş erlerinin öldürülüp çoluk çocuklarının esir edildiklerini hatırlatır ve sizi uyarırım!
Resûlullah Aleyhisselam Mekke’yi fethetmiş, Hevâzinleri de mağlup ve esir etmiş bulunmaktadır.
Siz yeryüzünde ancak şu kalenizin içinde sıkışmış kalmış bulunuyorsunuz. Çevrenizde bulunanlar da, Müslüman olmuşlar, bırakılmışlardır…” dedi.
Taifliler:
“Biz dinimizden kat’iyyen ayrılmayız!” dediler.[368]

Taiflilerin Çirkin Bir Tedbire Başvurmaları ve İslâm Mücahidlerine Ok Yağdırmaları ve
Karargâhın Başka Bir Yere Değiştirilmek Zorunda Kalınışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, İslâm mücahidleriyle birlikte ilerlemeye devam ederek Taif’in yanıbaşında bir yerde konakladı ve ordugâhını orada kurdu.[369]
O sırada, Taifliler sihirbaz bir karıyı kalenin üzerine çıkartmış, İslâm askerlerine karşı karının edeb yerini açtırıp Müslümanların yönlerini başka tarafa çevirttirmek suretiyle kalelerini korumak istemişlerdi!
Amr b. Ümeyyetü’d-Damrî der ki:
“Taif’te konakladığımız zaman, Allah bilir ki, Taifliler üzerimize çekirge sürüsü gibi ok yağdırdılar! Onlardan, kalkanlarımızla korunmaya çalıştık.
Hatta, Müslümanlardan bazıları yaralanarak şehit oldular.[370]
İslâm ordugâhı, Taif surlarına çok yakındı.
Taifliler çıkıp Müslümanları oka tutuyor ve hemen geri dönüp kapılarını kapatıyorlardı.
Müslümanlar ise, onların surundan içeriye girmeye güç yetiremiyorlardı.[371]
Ebu Mıhcan’ı, kale üzerinde kargı gibi uzun okları atar ve attığını boşa gidermezken gördüm!
Resûlullah Aleyhisselam, Hubab b. Münzir’i yanına çağırdı ve ona:
‘Şu kavimden uzakça ve yüksekçe bir yer araştır, bul!1 buyurdu.
Hubab b. Münzir, karyenin dışında, Taif Mescidinin bulunduğu yere kadar gidip geldi ve orasının karargâh edinilmeye elverişli olduğunu bildirdi.[372]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam ordugâhı oraya,[373] yani halen Taif Mescidinin bulun­duğu yerin yanına kaldırdı.[374]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulunan iki zevcesinden birisi Hz. Ümmü Seleme,[375] diğeri de Hz. Zeyneb idi.[376]
Onlar için de iki çadır kuruldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu.[377]
Sakîfler Müslüman olduktan sonra, Amr b. Ümeyye b. Vehb b. Muattib b. Malik Peygamberimiz Aleyhisselamın namaz kıldığı yere bir mescid yaptı.
İşte, Sariye diye anılan mescid budur.
Rivayete göre; bu mescidde sariye (direk) vardı ki, Allah’ın her günü, güneş doğarken ondan bir ses işitilir,[378] işitilen bu sesin Allah’ı bir teşbih olduğu sanılırdı.[379]

Taif’in Kuşatılışı ve Sakîfleri Boyun Eğdirmek İçin Bazı Tedbirlere Başvuruluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam Taif’i yirmi geceden fazla[380] veya otuz gece veya buna yakın müd­det kuşattı.[381]
Taif halkı olan Sakîflerle, günlerce, en şiddetli bir şekilde ok savaşı yapıldı.[382]
Sakîfler, on-ondokuz gece, Taif’ten Müslümanlara ok ve taş atarak savaştılar.[383]
Yezid b. Zem’a b. Esved, atının üzerinde ilerleyip konuşmak üzere Sakillerden eman vermelerini istedi.
Sakîfler em an verdiler.
Fakat, yanlarına varırken, onu okla vurup şehit ettiler.
Yezid b.Zem’ayı, Sakîflerden Hüzeyl b. Ebi’s-Salt şehit etmiştir.
Hüzeyl b. Ebi’s-Salt, kale kapısından çıkmıştı.
Kendisini hiç kimsenin görmediğini sanıyor, Yezid b. Zem’a’nın kardeşi Yakub b. Zem’a ise, onu yakalamak için, saklanıp fırsat kolluyordu.
Kaleden çıkınca, Hüzeyl’i yakaladı, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdi ve:
“Yâ Rasûlalları! Bu, kardeşimi (eman verildiği halde) öldüren adamdır!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onun boynunu vurdurdu.[384]
Peygamberimiz Aleyhisselam; mancınık kurulup Taiflilerin taşa tutulması hususunu ashabıyla konuştu.
Selmânü’l-Fârisî:
“Ben de Sakîflerin kalelerine karşı mancınık kurulmasını uygun görüyorum.
Çünkü, biz Fars ülkesinde düşman kalelerine karşı mancınıklar diktiğimiz gibi, düşmanlarımız tarafından da bize karşı mancınıklar dikilirdi.
Biz düşmanlarımızı mancınıkla yenerdik. Onlar da bizi mancınıkla yenerdi.
Eğer mancınık olmazsa, uzun zaman oturmak zorunda kalırdık!” dedi.[385]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, mancınık yapılmasını em retti.[386]
Selmanül-Fârisî, bir mancınık yapıp, Taife karşı dikti.[387]
Tufeyl b. Amr’ın da, Zülkeffeyn putunu yıkıp[388] Taife debbâbe getirdiği rivayet edilir.[389]
Peygamberimiz Aleyhisselam kale dışında ordugâh çevresindeki yerlere hasek=hurma ağacından yapılmış, ayaklara batan çatal çengeller döşetti.[390]
Müslümanlardan bazıları, sığır derisinden yapılmış debbâbenin altına girdiler.[391]
Kalenin duvarını kazıp delmek için sürünerek kale duvarına yaklaştılar.
Sakîfler, onların üzerlerine ateşte kızdırılmış sapan demirleri ve şişler bırakarak debbâbeyi yardılar, yaktılar.
Müslümanları debbâbenin altından çıkmak zorunda bıraktılar.
Kızgın şişlerden yanıp şehit olanlar şehit oldu, sağ kalanlardan bir kısmını da oklarla şehit ettiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Taif üzüm bağlarındaki asmaların kesilmesini[392] veya yakıl­masını,[393] herkesin meyvesi yenmeyen ağaçlardan beşer tane kesmesini emretti.[394]
Bu, onları bezdirip boyun eğdirmek içindi.
Nitekim, Sakîfler:
“Mallan bozup dağıtıp mahvetmeyiniz!
Onlar ya bize kalır, ya da sizin olur!” diyerek seslendiler.[395]
Uyeyne b. Hısn, Ya’lâ b. Mürretü’s-Sakafî’ye:
“Bunu kesmekte bana ecir mi var sanki?!” dedi.
Ya’lâ, Uyeyne’nin yanına gelip:
“Evet!” dedi.
Uyeyne:
“Sana ancak Cehennem var!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bunu işitince:
“Uyeyne Cehenneme Ya’lâ’dan daha lâyık ve müstahaktır!” buyurdu.[396]
Müslümanlar, üzüm asmalarını kesmeye koyuldular.[397]
Hz. Ömer, Süfyan b. Abdullah es-Sakafîye:
“Vallahi, çoluk çocuğunun geçim babasını (üzüm asmalarını) keseceğiz!” diyerek seslendi.
Süfyan:
“Su ile toprağı da gideremezsiniz ya!” dedi.
Fakat, üzüm asmalarının kesilmeye başladığını görünce, dayanamadı ve:
“Yâ Muhammedi Mallarımızı ne için kesiyorsun?! Bizi yenersen, ya onu sen alırsın, ya da-dediğin gibi-Allah’ın rızasını ve akrabalık hakkını[398] gözetir, bize bırakırsın!” diyerek seslendi.[399]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben, üzüm bağınızı, Allah’ın rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek bırakıyorum!” buyurdu ve üzüm asmalarını daha fazla kestirmekten vazgeçti.[400]
Ebu Süfyan b. Harb’le Muğîre b. Şube:
“Ey Sakîfler! Bize eman verirseniz, sizinle konuşacağız!” diyerek seslendiler.
Kendilerine eman verilince, Kureyşîlerden ve Benî Kinanelerden oluşan kadınları, Taiften çıkıp kendilerinin yanına gelmeye davet ettiler.
Bu kadınların, savaş sonunda esir düşmelerinden korkuyorlardı.
Kadınlar, Taiften dışarı çıkmaya yanaşmadılar.
Onlardan birisi; Ebu Süfyan’ın kızı Âmine (İbn Hişam’a göre, Meymûne) olup, Urve b. Mes’ud’la veya Urve’nin oğlu Ebu Mürre ile evli idi.
Diğeri; Firâsiyye olup, Karib b. Esved’le evli idi.
Üçüncüsü de; Fukayma, Ümeyme idi.
Esved b. Mes’ud:
“Ey Ebu Süfyan! Ey Muğîre!
Bize iyilik için gelmiş olduğunuza göre, sizi bir iyiliğe kılavuzlayayım mı? Esved b. Mes’ud oğulları­na ait mülklerden ne kadar güçlükle geçim sağlandığını biliyorsunuzdur[401] Eğer Muhammed onlardaki üzüm asmalarını kesecek olursa, artık onlar bir daha onanlamaz!
Kendisiyle konuşunuz: Ya bu bağlan kendisine alıkoysun, ya da, Allah nzası ve akrabalık hakkı için, bize bıraksın!
Onunla aramızda bir akrabalık vardır. Bu gerçek bilinmez olur mu?” dedi.[402]
Ebu Süfyan’la Muğîre b. Şube gelip Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştular.[403]
Peygamberimiz Aleyhisselam Esved oğullarının üzüm bağlarını bıraktırdı, onlara dokundur­madı.[404]
Sakîflerden bir adam, kalenin üzerine dikilip:
“Gidin davar çobanlan!
Gidin Muhammed’in sürüleri!
Gidin Muhammed’in köleleri!
Üzüm asmalanmızı yok etmekle bizim yoksulluğa ve sıkıntıya düşeceğimizi mi sanıyorsunuz?!” diy­erek bağırdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Allah’ım! Onu Cehenneme gidici olarak gider!” diyerek dua etti.
Sa’d b. Ebi Vakkas hemen bir ok atıp onun boğazına sapladı!
Adam kaleden ölü olarak aşağı yuvarlandı ![405]

Ebu Süfyan’ın Kaleden Atılan Bir Okla Bir Gözünü Kaybedişi

Ebu Süfyan b. Harb, Taif savaşında, kaleden atılan bir okla gözünün birini kaybetti.[406]
Saîd b. Ubeydü’s-Sakafî:
“Taif günü, Ebu Süfyan’ı bir bahçeye oturup meyve yerken gördüm. Ona bir ok atıp gözünden vur­dum!” demiştir.[407]
Ebu Süfyan’ın oturup meyve yediği bahçe, İbn Ya’lâ’nın bahçesi idi. Ebu Süfyan, gözünden okla vurulunca, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vararak:
“Ya Rasûlallah! Bu gözüm, Allah yolunda kayboldu!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İstersen dua edeyim, Allah gözünü eski haline çevirsin, istersen bunu Cennette yapsın?” buyurdu.
Ebu Süfyan b. Harb, bunun Cennette olmasını tercih etti.[408]

Halid b. Velid’in Sakîflere Meydan Okuyuşu

Halid b.Velid, Sakîflere:
“Kaleden dışarı çıkıp benimle çarpışacak kim var?” diyerek seslendi: Fakat, hiç kimse kaleden dışarı çıkmadı.
Halid b. Velid, tekrar onlara meydan okudu. Yine, kaleden dışarı çıkan olmadı. İbnYalil:
“Bizden hiçbiri, seninle çarpışmak için kaleden inmeyecektir! Biz kalemizde oturacağız! Çünkü, bizim yıllarca yetecek yiyeceklerimiz var! Eğer bu yiyecekler tükenir, sen de o zamana kadar beklersen, hepimiz kılıçlarımızı sıyırır, senin karşına çıkarız! Son erimiz ölünceye kadar seninle çarpışırız!” diyerek seslendi.[409]

Kaleden İnecek Kölelerin Hür Sayılacaklarının İlan Ettirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ne zaman bir köle kaleden iner ve yanımıza gelirse, o hürdür!” diyerek ilan ettirdi.[410]
Bunun üzerine, kaleden bazı köleler inip Müslüman olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam onları azad etti, hürriyetlerine kavuşturdu.[411]
Kaleden inen köleler, on-ondokuz kadardı.[412] Yirmibir kişi oldukları da bildirilmiştir.[413]
Köleler Müslüman oldukları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, onları, yedirip içirtmeleri için, hali vakti yerinde olan bazı Müslümanların yanlarına verdi ve kendilerine Kur’an okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini de emretti.
Sakîfler Müslüman oldukları zaman, içlerinde Haris b. Kelede’nin de bulunduğu Sakîf eşrafı, gelip bu köleler hakkında Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştular, onların kendilerine geri verilmelerini istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onlar, Allah’ın azadlamış olduklarıdır! Kendilerini geri çevirmeye yol yoktur!” buyurdu.
Taifliler bunu işitince son derecede üzüldüler, bunaldılar, kölelerine kızdılar.[414]

Uyeyne b. Hısn’ın Taiflilerle Konuşmak Üzere Taif’e Gidişi

Uyeyne b. Hısn:
“Yâ Rasûlallah! Bana izin ver de, Taif kalesine gidip onlarla konuşayım!”[415] Belki Allah onlara hidayet nasip eder” dedi.[416]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, Sakîflerle konuşmak ve onları İslâmiyete davet etmek üzere[417] ona izin verdi.[418]
Bunun üzerine, Uyeyne b. Hısn, Taiflilere:
“Bana eman verir misiniz, yanınıza geleyim?” diye sordu.
Taifliler:
“Evet!” dediler.
Ebu Mıhcan, onu görünce, tanıdı ve:
“Yaklaş!” dedi.
Uyeyne yaklaşınca:
“İçeri gir!” dedi.
Uyeyne b. Hısn, yanlarına girdi ve onlara:
“Babam, anam sizlere feda olsun!
Vallahi, Muhammed hiçbirzaman sizin gibisiyle karşılaşmadı!
Kalenizde direnin! Sizin kaleniz sarp ve içinde korunmaya elverişlidir!
Silahınız çoktur! Bol akarsularınız vardır.
Kat’iyyen korkmayın![419]
Vallahi, biz köleden daha zayıfız!
Siz sakın ellerinizi verip teslim olmayın!
Şu ağaçların kesilmesi de size ağır gelmesin!” dedi.[420]
Uyeyne kaleden dışarı çıkınca, Sakîfler, Ebu Mıhcan’a:
“Biz onun içeri girmesinden hoşlanmadık!
O bizde ve kalemizde gördüğü bozuklukları Muhammed’e haber verir diye korkuyoruz!” dediler.
Ebu Mıhcan:
“Ben onu çok iyi tanırım: Bizim içimizde, Muhammed’e Uyeyne’den ve onunla birlikte bulunanlardan daha katı düşman olan bir kimse yoktur!” dedi.[421]
Uyeyne b. Hısn Taif’ten dönüp gelince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
“Ey Uyeyne! Onlara ne söyledin?” diye sordu.[422]
Uyeyne b. Hısn:
“Onlara İslâmiyeti emr ve kendilerini Müslümanlığa davet ettim. Cehennemle korkuttum, Cennete kılavuzladım![423]
İslâmiyete giriniz! Vallahi, Muhammed yurdunuzun ortasında sizi teslim almadıkça geri durmaya­caktır! Kendiniz için, ondan eman alınız!
Sizden önce, Kaynuka, NadiY, Kurayza ve Hayber Yahudileri gibi kaleliler, silahlar sahipleri mey­danlarda ona teslim oldular!1 dedim.
Gücümün yettiği kadar, onları horlaştırdım, yardımsızlaştrdım ve çaresizleştirdim!” dedi.
Uyeyne b. Hısn konuşurken, Peygamberimiz Aleyhisselam, susup duruyordu.
Uyeyne b. Hısn sözlerini bitirince, ona:
“Yalan söylüyorsun!
Sen onlara şöyle şöyle söyledin!” diyerek, onun söylemiş olduğu sözleri birer birer nakletti.[424]
Uyeyne b. Hısn:
“Doğru söyledin yâ Rasûlallah! Ben, bu sözlerimden dolayı[425] Allahtan mağfiret dilerim![426] Allah’a ve sana tevbe ederim” dedi.[427]
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! Bırak beni de, götürüp şunun boynunu vurayım?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye, insanlar benim aleyhimde laf ederler!” buyurdu.
Hz. Ebu Bekir de, Uyeyne b. Hısn’a ağır sözler söyledi ve:
“Yazıklar olsun sana ey Uyeyne! Demek, sen temelli bâtıl üzerinde direnip duracaksın hâ?!
Sen kaç kenedir; Benî Nadîr, Benî Kurayza ve Hayber günlerinde karşımıza çıktın! Üzerimize asker yığdın! Kılıç çekip bizimle çarpıştın!
Sonra da, güya Müslüman oldun! (Müslüman olduğun halde) düşmanımızı bize kışkırtmaktan geri durmuyorsun!?” dedi.
Uyeyne b. Hısn:
“Ey Ebu Bekir! Allahtan yarlı ganim arını diliyor, O’na tevbe ediyorum! Ben bir daha bu kötülüklere dönmeyeceğim!” dedi.[428]

Taif Muhasarasının Kaldırılışı

Müslümanlar, Taif kalesine hep birden hücuma kalkmak için Peygamberimiz Aleyhisselamdan izin istediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onu fethedeceğimizi sanmıyorum!
Onun fethi hakkında bize şimdilik izin verilmemiştir!” buyurdu.[429]
Ashabdan Ebu Bürde’nin bildirdiğine göre; insanların veya kabilelerin Peygamberimiz Aleyhisselama karşı en kinlisi ve hınçlısı Sakîflerle Benî HaniTeler idi.[430]
Ebu Mıhcan, Taif kalesinin üzerinde dikilerek, Müslümanlara:
“Ey Muhammed’in köleleri! Siz vallahi şimdiye kadar bizden başka iyi çarpışan kimselerle karşılaş­madınız ve en kötü bir yerde de tutulup kalmadınız!
Sizler, umduğunuz şeylere eremeden dönüp gideceksiniz!
Bizler çok katıyız ve katı kalbliyiz!
Bizim babalarımız da, katı ve katı kalbi i idiler!
Vallahi, bizim size teslim olacak, boyun eğecek kabilemiz yok!
Taif’i sağlam ve sarp bir kale yapmışızdır!” diyerek bağırdı.
Hz. Ömer:
“Ey İbn Habib! Sen bu deliğinden çıkıncaya kadar, geçimliklerini kesmeye devam edeceğiz!
Sen ancak er geç deliğinden çıkacak bir tilki gibisindir!” dedi.
Ebu Mıhcan:
“Ey İbn Hattab! Siz üzüm asmalarını keserseniz, su ve toprak ile onlar tekrar meydana gelmez mi?” dedi.
Hz. Ömer:
“Sen suyun ve toprağın yanına gitmeye güç yetiremeyeceksin ki!
Sen içeride ölünceye kadar, biz senin deliğinin kapısından ayrılmayacağız” dedi.
Hz. Ömer böyle söyleyince, Hz. Ebu Bekir:
“Ey Ömer! Böyle söyleme! Çünkü, Resûlullah Aleyhisselama Taif i fethe daha izin verilmedi” dedi.
Hz. Ömer:
“Bunu sana Resûlullah Aleyhisselam mı söyledi?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir:
“Evet!” dedi.[431]
Osman b. Maz’un’un zevcesi Havle binti Hakîm de:
“Yâ Rasûlallah! Allah sana Taif i feth ettirirse, Bâdiye binti Gaylan’ın veya Fâria binti Akîl’in ziynet­lerini, takıntılarını bana ver!” dediği zaman,[432] Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Hüveyle! Ya daha Sakîfi bana boyun eğdirmeye izin verilmedi ise, sana ne yapabilirim?” buyur­muştu.[433]
Havle:
“Yâ Rasûlallah! Taiflilere hücuma hazırlanmaktan seni alıkoyan nedir?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bize şu ana kadar onlara galebe çalmaya izin verilmedi.
Taif’i şimdilik fethedeceğimizi sanmıyorum!” buyurdu.[434]
Havle bunu Hz. Ömer’e haber verdi.[435]
Hz. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna girdi ve:
“Yâ Rasûlallah! Havle’nin kendisine senin söylediğini açıklayarak bana söylediği şeyi ona sen mi söyledin?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Onun söylediği şeyi ona ben söylemiştim!” buyurdu.[436]
Hz. Ömer:
“Demek, onlar üzerine galebe çalmaya izin verilmedi?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! İzin verilmedi” buyurdu.
Hz. Ömer:
“Öyleyse, göç etmeye hazırlanmaları halka haber verilecek mi?” diye sordu:
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet!” buyurdu.
Bunun üzerine, Hz. Ömer, göç etmeye hazırlanmalarını Müslümanlara ilan etti.[437]
Hz. Ömer:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sakîfler aleyhinde Allah’a dua etsen olmaz mı?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah, Sakîfler aleyhinde dua etmeye de izin vermedi!” buyurdu.
Hz. Ömer:
“Öyleyse, aleyhlerinde dua etmeye izin vermediği bir kavmi ne için öldürdük?!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Siz hemen göç etmeye bakınız!
Siz hemen göç etmeye bakınız!” buyurdu.[438]
Dönüş için ilan yapılınca, Müslümanlar konuşmaya ve birbirlerine gidip gelmeye başladılar[439] ve:
“Taif’i fethetmeden nasıl dönüp gideriz?![440]
Allah bize buranın fethini nasip edinceye kadar buradan ayrılmayız!
Vallahi, bunlar, şimdiye kadar karşılaştıklarımızdan daha önemsiz ve daha azdırlar!
Mekkelilerin ve Hevâzinlerin topluluklarıyla karşılaştık.
Allah, o toplulukları dağıttı.
Bunlar ise, deliğine sinmiş tilkiden ibarettirler!
Eğer bunları kuşatmaya devam edecek olursak, şu kulübelerinde ölür giderler” dediler.
Aralarında konuşmalar, anlaşmazlıklar çoğaldı.
Hz. Ebu Bekir’e gidip onunla konuştular.
Hz. Ebu Bekir, onlara:
“Bu işi Allah ve Allah’ın Resûlü daha iyi bilir.
Emir Resûlullah Aleyhisselama gökten gelir!” dedi.
Hz. Ömer’e gittiler.
Hz. Ömer bu işe karışmaktan kaçındı ve:
“Biz, Hudeybiye hadisesini gördük!
Hudeybiye’de içime Allah’tan başkasının bilmediği şüphe girdi.
O gün, Resûlullah Aleyhisselama hiç yapmadığım sözlerle başvurdum.
Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti!
Onun Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardı.
Halk için, Hudeybiye barışından daha hayırlı bir fetih olmamıştır!
Resûlullah Aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği günden Hudeybiye’de barış yazısının yazıldığı güne kadar Müslüman olanlardan daha çok kimseler, kılıç kullanılmadan Müslüman oldular.
Resûlullah Aleyhisselamın yaptığında hayırvardır.
Ben, o işten sonra, hiçbir zaman, hiçbir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem.
Bu iş, Allah’ın işidir. O, Peygamberine, dilediğini vahyeder!” dedi.[441]
Peygamberimiz Aleyhisselam, halkın dilini kesmek için, bazılarıyla konuştu.
Nevfel b. Muaviyetü’d-Di’lî’ye:
“Ey Nevfel! Sen ne dersin, ne görüştesin?” diye sordu.
Nevfel:
“Yâ Rasûlallah! Deliğinde bulunan tilkiyi bekler durursan, yakalarsın!
Onu kendi haline bırakırsan, sana zarar vermez!” dedi.[442]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Taif’i fethe izin vehimeyince:[443]
“İnşaallah, yarın döneceğiz!” buyurdu.
Bu, Müslümanlara çok ağır geldi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyleyse, yarın sabah, çarpışmaya hazırlanınız!” buyurdu.
Sabahleyin, savaştılar ve yaralandılar![444]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İnşaallah, yarın döneceğiz!” buyurdu.
Bu, Müslümanların hoşuna gitti. Hemen yol hazırlığına giriştiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara bakıp gülümsedi.[445]
Müslümanların, böyle, Peygamberimiz Aleyhisselamın dönüş emri hakkındaki yararlılığı görerek kendi görüşlerini değiştirmeleri de, Peygamberimiz Aleyhisselamın hoşuna gitti.[446]
Sakîfler, Müslümanların Taif muhasarasını kaldırarak ayrılmaya başladıklarını görünce, Saîd b. Ubeyd es-Sakafî:
“Biliniz ki; Sakif kabilesi yerinde duruyor!” diyerek seslendi.
Uyeyne b. Hısn da:
“Evet! Öyledir! Vallahi, onlar şerefli ve kıymetli olarak yerlerinde duruyordurve duracaklardır!” diye karşılık verdi, Saîd’in sözünü benimsedi.[447]
Müslümanlardan birisi,[448] ona:
“Allah seni kahretsin! Resûlullah Aleyhisselama karşı koyan müşrik bir kavmi mi övüyorsun!? Güya, sen Resûlullah Aleyhisselama yandı m a gelmiştin?!” diyerek çıkıştı.
Uyeyne b. Hısn:
“Vallahi, ben sizin yanınızda SakffIerle çarpışayım diye gelmedim.
Fakat, Muhammed’in Taif’i fethetmesini, kendim için Sakîflerden bir kız ele geçirip onunla evleney­im de, o bana belki bir erkek çocuk doğurur diye arzu ettim. Çünkü, Sakîfler çok zeki ve cin fikirli bir kav­imdir!” dedi.[449]
Hz. Ömer Uyeyne b. Hısn’ın bu sözlerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber verince, Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi.[450]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Taif’ten Ayrılacakları Sırada Müslümanlara Tavsiyesi ve Taifliler
Hakkındaki Duası

Peygamberimiz Aleyhisselam, Taif’ten ayrılacakları sırada, Müslümanlara: “‘Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Birdir. Va’dini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, biraraya toplanmış kabileleri tek başına bozguna uğratmıştır.
Bizler, inşaallah, tevbe edicileriz, Rabbimize ibadet ve hamd edicileriz1 deyiniz!” buyurdu.[451]
Müslümanlar
“Yâ Rasûlallah! Sakîfler aleyhinde Allah’a dua etsen![452]
Onların okçuları canımızı yaktı!” dediler.[453]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ım! Sakîflere doğru yolu göster. Onları bize[454] getir!” diyerek dua etti.[455]

Taif Savaşında Şehit Olan Sahabiler

1. Saîd b. Saîd b. Âs b. Üımeyye,
2. Urfuta b. Cennab (veya Hubab),
3. Abdullah b. Ebu Bekir,
4. Abdullah b. Ebu Ümeyye b. Muğîre,
5. Yezid b. Zem’a b. Esved
6. Abdullah b. Âmir b. Rebiatü’l-Anezî,
7. Sâib b. Haris b. Kays,
8. Cüleyha b. Abdullah b. Muharibü’l-Leysî,
9. Abdullah b. Haris b. Kays,
10. Sabit b. Ceza1,
11. Haris b. Sehl b. Ebi Sa’saa.[456]
12. Münzirb. Abdullah,[457]
13. Rekîb b. Sabit b. Salebe b. Sevban b. Muaviye.[458]
Yüce Allah hepsinden razı olsun![459]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidlerle Birlikte Ci’râne’ye Gidişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Taiften ayrılarak Dahnâyı tuttu.[460] Dahnâ; Taif şehrinin sancak­larından olup, rivayete göre, toprağından Adem Aleyhisselamın yaratılmış olduğu yerdir.[461]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Dahnâ’dan sonra vardığı yer Kam-ı Menâzil idi.[462]
Kam-ı Menâzil, Necdlilerin ihrama girme yeridir.[463]
Ebu Zür’atü’l-Cühenî der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam, Karrvı Menâzil’den ayrılmak ve hayvanına binmek istediği zaman, devesi Kasvâ’yı Resûlullahın önüne hazırladım, Kasvâ’nın yularını elimde topladım.
Resûlullah Aleyhisselam onun üzerine binince, Kasvâ’nın yularını Resûlullah Aleyhisselamın eline verdim. Ben de terkisine bindim.
Resûlullah Aleyhisselam, yürütmek için, devenin arkasına kamçı ile vurdu.
Kamçıyı deveye her vuruşunda, kamçı bana değiyordu.
Sonra, bana dönüp:
‘Yoksa kamçı sana mı değiyor?1 diye sordu.
‘Evet! Babam, anam sana feda olsun!’ dedim.
Ci’râne’ye inince, bir köşede davarlar bulunuyordu.
Ganimet malları memurundan, onlar hakkında birşeyler sordu. Memur da, sorulan şeyi haberverdi. Fakat, şimdi onu hatırlayamıyorum.
Bundan sonra, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ebu Zür’a nerede?’ diye seslendi.
Ben:
‘İşte, buradayım!1 dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Al şu davarları! Akşamleyin sana değen kamçılara karşılık!1 buyurdu.
Saydığımda, o davarların 125 adet olduğunu gördüm.
Benim edindiğim ve yararlandığım en çok malım, bunlardı.”[464]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Kam-ı Menâzil’den sonra, Nahle’ye geldi.[465]
Nahle’den sonra, Ci’râne’ye doğru yol almaya başladı.
O sırada, Ebu Rühmü’l-Gıfârî, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında, devesinin üzerinde gidiyor, ağır ayakkabısı da ayağında bulunuyordu.
Ebu Rühm’ün devesi Peygamberimiz Aleyhisselamın devesinin yanına yaklaşıp sıkışınca, Ebu Rühm’ün ayakkabısının ucu, Peygamberimiz Aleyhisselamın bacağına çarptı ve çok acıttı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kamçısıyla onun ayağına vurup:
“Çek ayağını! Canımı acıttın!” buyurdu.[466]
Ebu Rühm der ki:
“İşlediğim suçtan dolayı, sanki geçmişteki ve gelecekteki herşey beni tutup sıktı! İşlediğim büyük suç hakkında Kur’ân’da âyet ineceğinden korktum.
Ci’râne’de sabahladığımız zaman, yük, binek hayvanlarını otlatmak sırası bende idi.
Resûlullah Aleyhisselam beni aratmış.
Bana:
‘Resûlullah Aleyhisselam seni arıyor!’ dediler.
Çekine çekine kendisinin yanına vardım.
Bana:
‘Sen ayağınla çarpıp benim canımı acıtmıştın. Ben de ‘Geri çek!1 diyerek ayağına kamçı ile vur­muştum.
Bu vurmama karşılık olarak, al şu davarları!’ buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın benden hoşnut olması, bana, dünyadan ve dünyadakilerden daha sevgili ve makbuldü!”[467]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Rühm’e verdiği, 80 koyundu.[468]

Sürâka b. Cu’şum’un Peygamberimiz Aleyhisselamla Buluşması ve Müslüman Olması

Sürâka b. Cu’şum der ki:
“Taif’ten Ci’râne’ye doğru indiği sırada Resûlullah Aleyhisselamla buluştum. Müslümanlar, Resûlullahın önünde, aralıklı, birbirlerinin ardısıra, takım takım gidiyorlardı.
Ensardan 30-40 kişilik461 bir süvari birliğinin arasına girdim.
Süvariler, saplamak için mızraklarını bana çevirdiler ve:
‘Sen nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?!1 dediler.[469]
Beni tanımadılar.
Resûlullah Aleyhisselamı görünce, tanıdım.
Sesimi işitecek kadar yanına yaklaştım.
Hicret sırasında Ebu Bekir’in benim için yazmış olduğu yazıyı, iki parmağımın arasında tutarak[470] kaldırdım.[471]
‘Yâ Rasûlallah![472] Bu, benim için yazdığın (yazdırdığın) yazıdır!
Ben, Sürâka b. Cu’şum’um!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik yapma günüdür! Onu yanıma yaklaştırınız!1 buyurdu.
Yanına yaklaştırıldım, Müslüman oldum.[473]
‘Yâ Rasûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını, yitirilmiş develer sararlar. Havuzdan onları suvarırsam, bana ecir ve sevap var mıdır?’ diye sordum.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Evet! Her ciğeri olanı suvarmakta ecir ve sevap vardır!’ buyurdu.
Kendisine, bundan başka birşey sormadım.[474]
Sonra, mallarımın yanına döndüm. Mallarımın zekatını ayırıp Resûlullah Aleyhisselama gön­derdim .”[475]
Allah ondan razı olsun![476]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ci’râne’ye Gelişi ve Orada Konaklayışı

Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanlarla birlikte Ci’râneye geldi ve orada konakladı.[477]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ci’râne’ye Zilkade ayından beş gece geçince, Perşembe gecesi geldi ve Ci’râne’de onüç gece kaldı.[478]
Ci’râne; Mekke ile Taif arasında bir sudur. Mekke’ye Taif’ten daha yakındır.
Ci’râne’de, birbirine yakın kuyular vardır.
Irak yolundan, Ci’râne’nin Mekke’ye uzaklığı bir bürüd, yani 12 mildir.
Peygamberimiz Aleyhisselam ve mücahidler, Ci’râne’den Mekke’ye gelecekleri sırada, orada umre için ihrama girmişlerdir.[479]

Ci’râne’de Toplanan Harp Esirleri ve Ganimet Malları

Hevâzinlenden alınan harp esiri eriyle ganimet mallan Ci’râne’de bulunduruluyordu. Ci’râne’de esirlerin güneşten korunmaları için gölgelikler, deve ve davarlar için de ağı II ar yapı İm işti. Peygamberimiz Aleyhisselam Ci’râne’ye gelip gölgelikler görünce, bunların kimlere ait olduğunu sordu.
“Yâ Rasûlallah! Bunlar, Hevâzin esirleridir. Güneşten gölgeleniyorlar!” dediler.[480]
Hevâzinlerden alınan esir kadın ve çocukların sayısı 6.000 idi.[481]
Ganimet malları ise:
24.000 deve,
40.000’den fazla davar,
4.000 ukiyye gümüş idi.[482]

Esirlere Elbise Giydirilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Mekke’ye giderek elbise satın alıp esirlere giydirmesini, esir kadın­ların elbisesiz dışarı çıkmamalarını Büsrb. Süfyanü’l-Huzâf’ye emretti.
Büsr, kalkıp Mekke’ye gitti. Bütün esirler için elbise satın alıp geldi ve onlara giydirdi.[483] Giydirilen elbiseler Mısır bezindendi.[484]

Nasipsiz Bir Bedevînin Küstahlığı

Ebu Musa el-Eş’ârî’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselamın Taif seferinden dönüşünde, Mekke ile Medine arasında, Ci’râne mevkiine gelip indiği ve yanında Bilal-i Habeşî’nin bulunduğu sırada gelen bir bedevî Arap, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“(Ganimet malını bölüştüreceğin hakkında) bana verdiğin sözü daha yerine getirmeyecek misin?!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ganimet malını yakında bölüştüreceğimi, biraz sabredersen sevap kazanacağını sana müjdeler­im!” buyurdu.
Bedevî Arap:
“Sen bana müjdeleri vere vere çoğalttın!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, asabil esir bir biçimde, Ebu Musa ile Bilal-i Habeşî’ye dönerek:
“Bu bedevî, verdiğim müjdeyi reddetti. Siz kabul ediniz!” buyurdu.
Ebu Musa ile Bilal-i Habeşî:
“Biz kabul ettik!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, içi su dolu bir kap istedi.
Bu kap içinde ellerini ve yüzünü yıkadı. Ağzına aldığı suyu da buna ekledikten sonra, Ebu Musa ile Bilal-i Habeşî’ye:
“Bu sudan içiniz! Yüzünüze ve göğsünüze de sürünüz! (Kazanacağınız sevapla) sizi müjdelerim!” buyurdu.
Ebu Musa ile Bilal-i Habeşî kabı aldılar ve Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruğunu yerine getirdiler.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme, perde arkasından, Ebu Musa ile Bilal-i Habeşî’ye:
“Oğullarım! O sudan bu ananıza da ikram edin!” diyerek seslendi.
Onlar da. ona o sudan bir miktar ikram ettiler.[485]

Bedevî Müslümanların Ganimet Mallarını Bölüştürmesi İçin Peygamberimiz Aleyhisselamı
Sıkıştırmaları ve Çekiştirmeleri

Bedevilerden birtakım halk, Peygamberimiz Aleyhisselaıma:
“Yâ Rasûlallah! Deveden, davardan ganimetimizi bölüştür!” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselamı sıkıştırmaya ve ridasından çekiştirmeye başladılar.
O kadar ileri gittiler ki, bir semüre ağacına yaslanmak, dayanmak zorunda bıraktılar.
Hatta, Peygamberimiz Aleyhisselamın ridasını sırtından çekip aldılar![486]
Rida, çekiştirilirken, yırtıldı.[487]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey insanlar! Ridamı bana veriniz![488] Siz, Allah’ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeye­ceğim diye mi korkuyorsunuz?![489] Vallahi, ganimet malları Tihâme’nin ağaçları sayısınca bile olsa, onları aranızda bölüştürürdüm! Ben ne cimriyim, ne korkağım, ne de yalancıyım! Siz bende böyle birşey bulamayacak, göremeyeceksiniz!” buyurdu.[490]
Sonra da; eline bir deve tüyü veya onun kadar birşey aldı.[491]
Yahut yanına vardığı devenin hörgücünden birtüy koparıp, onu iki parmağı arasında tutarak kaldırdı ve:
“Ey insanlar! Vallahi, sizin ganimetinizden bana beşte bir dışında şu tüy kadar bile geçmiş birşey yoktur!
Beşte bir pay da, gerektiğinde yine sizlere harcanıyor, iade ediliyor” buyurdu.[492]
Abdullah b. Mes’ud:
“Resûlullah Aleyhisselamın Ci’râne’de Huneyn ganimetini bölüştürdüğü sırada üzerine yığılıp ken­disini o kadar rahatsız ettiler ki, nihayet:
‘Yüce Allah, kullarından bir kulunu, kavmine göndermişti.
Kavmi onu dövmüşler, başını da yarmıslardı.
O kul ise, alnından akan kanı eliyle siliyor, hem de:
‘Yâ Rab! Kavmimi yarlığa! Çünkü, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!’ diyerek dua ediyordu’ buyurdu” demiştir.[493]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ganimet mallarından, elinizde, iğneden ipliğe varıncaya kadar,[494] büyük ve küçük[495] ne varsa getirip geri veriniz![496]
Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz![497]
İyi biliniz ki; ganimet malına hıyanet etmek, edenler için, Kıyamet gününde ayıpların en kötüsü ve Cehennem ateşi olacaktır!” buyurdu.[498]
Akîl b. Ebu Talib, zevcesi Fâtıma binti Şeybe b. Rebia’nın yanına varmıştı.
AkiTin kılıcında kan bulaşığı vardı.
Zevcesi, ona:
“Senin müşriklerle savaştığını biliyorum!
Müşriklerin ganimetlerinden ne elde ettin bakayım?” dedi.
Akıl:
“Al şu iğneyi! Onunla elbiseni dikersin! dedi ve o iğneyi ona verdi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın münadisinin:
“Ganimet mallarından kim birşey almışsa, getirip onu geri versin!” diyerek seslendiğini işitince, Akîl zevcesinin yanına döndü ve:
“Vallahi, sanıyorum ki, o iğnen de elden gidecektir!” dedi. İğneyi ondan alıp ganimet mallan arasın­da atti.[499]
Ensardan bir zât da, kıldan eğirilmiş bir yumak ip getirdi[500] ve:
“Yâ Rasûlallah! Bu yumağı devemin sırtına çul yapayım diye almıştım.[501] Bunu bana bıraksanız olmaz mı?” dedi.[502]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer bu şey benim hisseme[503] veya Abdulmuttalib oğullarının hisselerine[504] düşecek olursa, senin olsun!” buyurdu.[505]
Ensarî:
“Mademki iş buraya vardı. Artık bu yumak bana gerekmez!” dedi ve yumağı elinden, ganimet mal­larının içine bıraktı.[506]
Abdullah b.Zeydü’l-Mâzinîde, müşriklere ok atmak için almış olduğu yayı getirip ganimet mallarının içine attı.
Başka bir adam da, gelip:
“Yâ Rasûlallah! Bu ipi düşmanlar bozguna uğradığı zaman bulmuştum. Devemin üzerindeki semeri onunla sıkılıyordum
Bu bende kalsa olmaz mı?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer o benim hisseme düşerse, senin olsun!
Fakat Müslümanların hisselerine düşerse, ne yaparsın?” buyurdu.[507]

Ganimet Mallarının Sayılıp Hesaplanarak Mücahidler Arasında Bölüştürülüşü

Peygamberimiz Aleyhisselam; Müslümanları ve ganimet mallarını saymasını ve herkesin hissesini hesaplamasını Zeyd b. Sâbit’e emretti.[508]
Ganimetleri bölüştürmeye ve dağıtmaya da Ebu Cehm Huzeyfietü’l-Adevî’yi memur etti.[509] Herkese hisselerini dağıttırdı:
Piyadelerden her birine; ya dörder deve, ya da bunların karşılığı olarak kırkar koyun; Süvarilere ise; ya on ikişer deve, ya da bunların karşılığı olarak yüzyirmişer koyun düştü. Yanlarında bir attan fazla at bulunduranlara, birden fazla at için hisse verilmedi.[510]

Kalbleri İslâmiyete Isındırılacak, Alıştırılacak Olanlara Yapılan İhsanlar

Peygamberimiz Aleyhisselam; ganimet mallarının Kur’ân-ı Kerîm’e göre (Enfâl: 41) kendisine tes­lim edilmiş olan beşte birinden Müellefe-i Kulûba (kalbleri İslâmiyete ısındırılacak, alıştırılacak olan-lara)[511] dağıtım yaptı ki, bunlar halkın eşrafından olup, hem kendilerinin, hem kavimlerinin İslâmiyete ısındırılıp alıştırılın alan, kazandırılmaları gerekiyordu.[512]
Zaten, bunlar, zekat ve sadaka verilecekler arasında bulunuyorlardı.[513]
Müellefe-i Kulûb:
1. Ebu Süfyan b. Harb,
2. Safvan b. Ümeyye,
3. Akra1 b. Habis,
4. Uyeyne b. Hısn,
5. Abbas b. Mirdas,
6. Malik b.Avf,
7. Hakîm b. Hizam… gibi, Kureyşîlerin başkanlarından, Arapların ileri gelenlerinden olup kavimleri arasında nüfuzlu, güçlü ve birçok tabileri bulunan kişilerden idiler.
Müellefe-i Kulûb’dan bazıları gerçekten Müslüman olmuştu.
Bazıları, görünüşte Müslüman, fakat kalben münafık idiler.
Bazıları ise, Müsâlimîn’den (Müslümanlarla barış yapmış müşriklerden) idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam bütün bunlara sadaka ve ganimetlerden vermek, güzel muamele etmekle, bazılarından gelebilecek kötülükleri önleyip Müslümanların gönüllerini rahatı aştırmayı, içlerinden Müslüman olanların İslâmiyette sebatlarını ve teb’alarının onlara uyarak Müslüman olmalarını sağlamayı, Müslümanlıkları henüz gelişmemiş, güzelleşmemiş olanların da Müslümanlıklarını geliştirip güzelleştirmeyi gerçekleştirmek istem iştir. [514]
Buna göre, Müellefe-i Kulûb üç gruptu:
Kalbleri İslâmiyete ısındırılmak, alıştırılmak için kullanılanlardı. Safvan b. Ümeyye ve benzerleri
gibi.
Henüz Müslüman olup İslâmiyette sebatları sağlanmak üzere kullanılanlardı. Ebu Süfyan Sahr
b. Harb ve benzerleri gibi.
Dıştan Müslüman, içten münafık olup; şerlerinden selamette kalınmak için kullanılanlardı
Uyeyne b. Hısn, Abbas b. Mirdas, Akra1 b. H abis ve benzerleri gibi.[515]
Tabiî ki, bu sıralama, başlangıçtaki duruma göre idi.[516]
Müellefe-i Kulûbdan sayılanların, Uyeyne b. Hısn’dan başka hemen hepsi, sonradan Müslümanlıklarını sağlamlaştırmış, güzelleştirmiş, ilim ve faziletleriyle tanınmışiardır.[517] Yüce Allah onlardan razı olsun![518]

Müellefe-i Kulûba Yapılan Dağıtım

1-3. İçinde 4.000 ukiyye gümüş de bulunan Huneyn ganimeti dağıtılmak üzere Peygamberimiz Aleyhisselamın önüne konulduğu sırada, Ebu Süfyan Sahr b. Harb gelip:
“Yâ Rasûlallah! Sen Kureyşîler içinde servetçe en zengini olarak sabahladın![519] Bugün Kureyşîlerin en zengini sensin!” dedi.[520]
Peygamberimiz Aleyhisselam gülümsedi.[521]
Ebu Süfyan:
“Yâ Rasûlallah! Bu mallardan bana da versen olmaz mı?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Bilal! Ebu Süfyan için kırk ukiyye gümüş tart!
Kendisine, develerden de, yüz deve veriniz!” buyurdu.[522]
Ebu Süfyan:
“Bundan oğlum Yezid’e de versen?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Bilal-i Habeşî’ye:
“Ona da kırk ukiyye gümüş tartınız, yüz de deve veriniz!” buyurunca, Ebu Süfyan:
“Yâ Rasûlallah! Oğlum Muaviye için de versen?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Bilal! Ona (Muaviye b. Ebu Süfyan’a da) kırk ukiyye gümüş tart! Yüz de deve veriniz!” buyurdu.[523]
Ebu Süfyan; üçyüz deve ile yüzyirmi ukiyye gümüşü alınca.[524] Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Babam, anam sana feda olsun! Sen ne kadar kerem ve iyilik sahibisin!
Seninle savaştığım zamanlarda, sen ne güzel savaşçı idin!
Seninle barış yaptığım zamanda da, sen ne güzel barışçı idin![525]
Senin bu yaptığın; keremin, iyiliğin son derecesidir![526]
Allah seni hayırla mükâfatlandırsın!” dedi.[527]
4. Hakîm b. Hizam der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamdan yüz deve istedim.
Yüz deve verdi.
Tekrar istedim.
Yüz deve daha verdi.
Tekrar istedim.
Yüz deve daha verdi.
Sonra da:
‘Ey Hakîm b. Hizam! Bu mal çoktur ve güzeldir!
O, gönül cömertliği ile tutan kişi için, uğurlu ve bereketli olur!
Gönül pintiliği ile tutan kişi için de, uğursuz olur. Onu yer, bitirir de, yine kamı doymaz!
Üst el alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır!1 buyurdu.”
Rivayete göre; Hakîm b. Hizam, Peygamberimiz Aleyhisselam a:
“Seni hak ve gerçek dinle peygamber gönderen Allah’a andolsun ki; senden sonra hiçbir kimseden hiçbir şey almayacağım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselamın verdiği ilk yüz deveyi alıp, sonrakileri bıraktı.
Hakîm b. Hizam, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği sırasında da, Hz. Ömer’in halifeliği sırasında da, kendi­sine verilmek istenilen hiçbir şeyi almaya yanaşmamış;[528] Hz. Ömer
“Ey Müslümanlar cemaati! Ey insanlar! Hakîm b. H izam’ı hakkını almaya davet ettiğime, kendisinin ise bunu almaya yanaşmadığına, sizi şahit tutuyorum!
Ona şu ganimetten Allah’ın nasip ettiği hakkı arzettiğim halde, o bunu almaktan kaçınıyor!” diyerek şikâyetlenmiştir.[529]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Huneyn ganimet mallarından kendisine ayrılmış bulunan beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba dağıtmaya devamla:
Nudayr b. Haris b. Kelede’ye yüz deve,
Süheyl b. Amr’a yüz deve,
Huvaytıb b. Abduluzzâ’ya yüz deve,
Alâ’ b. Câriyetü’s-Sakafîye yüz deve (Vâkıdî ve İbn Sa’d’a göre; elli deve),
Uyeyne b. Hısn’a yüz deve,
Akra’ b. Hâbis’e yüz deve,
Malik b. Avfu’n-Nasrî’ye yüz deve,
Safvan b. Ümeyye’ye yüz deve verdi.[530]
Zayi olanların bedelleri ödenmek şartıyla Safvan b. Ümeyye’den emaneten yüz adetzırh gömlek ve gerekli silahlar alınmış ve bunların bazıları Huneyn ve Taif savaşlarında zayi olmuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onların bedellerini de ödemek istediği zaman, Safvan b. Ümeyye:
“Yâ Rasûlallah! Ben bugün Müslüman olmak istiyorum!” dedi.[531]
Peygamberimiz Aleyhisselamın ganimet mallan arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan b. Ümeyye Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulunuyor; develer, davarlar ve güdücüler-le dolu vadiye doğru bakıp duruyor; Peygamberimiz Aleyhisselam da onun halini gözucuyla süzüyordu.
Safvan b. Ümeyye vadinin içindeki mallara bakışını uzatınca, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
“Ebu Vehb! O vadi pek mi hoşuna gidiyor?” diye sordu.
Safvan b. Ümeyye:
“Evet!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O vadi de, içindekiler de senin olsun!” buyurdu.[532]
Bunun üzerine, Salvan kendisini tutamadı:
“Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi, bu derece (mâsivadan) pâk ve üstün ola-maz![533]
Şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur!
Ve yine şehadet ederim ki; Muhammed, Allah’ın kulu ve resûlüdür!” dedi ve[534] hemen orada Müslüman oldu.[535]
Safvan b. Ümeyye der ki:
“Resûlullah bana bu ihsanda bulununcaya kadar, kendisi insanlar içinde en çok nefret ettiğim, en çok kin beslediğim bir kimse iken, nihayet, bana, insanların en sevgilisi oluvıermişti!”[536]
Safvan b. Ümeyye, Müslümanlığını İslâm amelleriyle geliştiren, güzelleştiren Kureyşîl erden di.
Allah ondan razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam; Huneyn ganimetinden kendisine ayrılan beşte bir hisseden, Esîd
b. Hârise’ye yüz deve,
Haris b. Hişam’a yüz deve,
Kays b. Adiyy’e yüz deve,[537]
Abbas b. Mirdas’a yüz deve,[538]
Mahreme b. Nevfel’e elli deve,
Umeyr b. Vehbü’l-Cumahîye elli deve,
Hişam b. Amr’a elli deve,
Saîd b. Yenbu’a elli deve,
Adiyy b. Kays’a elli deve.[539]
Osman b. Vehb’e elli deve verdi.[540]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Huneyn ganimeti mallarından kendisine ayrılan beşte bir hisseden Ci’râne’de her birine yüzden aşağı deve verdiği Müellefe-i Kulûb arasında şu kişiler de vardı:
23. Tulayk b. Süfyan b. Ümeyye,
24. Halİdb.Esîd,
Şeybe b. Osman b. Ebu Talha,
Ebu’s-Senâbil b. Ba’kek,
İkrime b. Âmir,
Züheyr b. Ebu Ümeyye,
Halid b. Hişam b. Muğîre,
Süfyan b. Abdulesed,
Hişam b. Velid b. Muğîre,
Sâib b. Ebu’s-Sâib,
Muti’b. Esved,
Ebu Cehm b. Huzeyfe,
Uhayha b. Ümeyye,
Nevfel b. Muaviye,
Alkame b. Ulâse,
Lebid b. Rebia,
Halid b.Hevze,
Harmele b. Hevze,[541]
Abbas b. Mirdas.[542]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Abbas b. Mirdas’a, Muhacirve Ensar mücahidi eri gibi, dört deve ver­mişti.
Abbas b. Mirdas buna kızdı ve söylediği bir şiirde meal olarak şöyle dedi:
“Benim ganimetimle Ubeyd adındaki atımın ganimetini mi bölüştürdün Uyeyne ile Akra’ arasında?! Hiçbir içtima yerinde ne Hısn, ne de Habis benim büyüğüm Mirdas’a üstün olmamışlardır!
Ben de şu iki kişiden aşağı kalır bir kimse değilimdir.
Bugün alçaltıları, bir daha yükseltilmez.”[543]
Hz. Ebu Bekir, Abbas b. Mirdas’ın söylediği beyitleri Peygamberimiz Aleyhisselama okudu.[544]
Abbas b. Mirdas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelince,[545] Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
“‘Benim ganimetimle Ubeyd adındaki atımın ganimetini mi bölüştürdün Akra’ ile Uyeyne arasında?’ beytini sen mi söyledin?” diye sordu.[546]
Hz. Ebu Bekir:
“Babam, anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Bu beyit, senin okuduğun gibi değildir!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Böyle değil de, nasıldır?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir, beyti, Abbas’ın söylediği gibi okudu.[547]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İkisi de birdir![548] Önce ha Akra’dan başlamışsın, ha Uyeyne’den! Sana ne zararı var?” buyurdu.
Hz. Ebu Bekir:
“Babam, anam sana feda olsun! Sen ne şairsin, ne nâkilsin! Ne de böyle olmak sana yaraşır.[549]
Şehadet ederim ki; Yüce Allah’ın, ‘Biz ona şiir öğretmedik! Bu, ona yakışmaz’ [Yâsîn: 69] buyurduğu gibisin” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Abbas b. Mirdas için:
“Götürünüz! Kesiniz dilini!” buyurduktan sonra:[550]
“Ey Bilal! Haydi götür, kes onun dilini! Kendisine bir de elbise ver!” buyurdu.
Bilal-i Habeşî onu elinden tutup götürürken, Abbas b. Mirdas:
“Yâ Rasûlallah! Dilimi mi kesecek?! Ey Muhacirler topluluğu! Dilimi mi kesecek?!” diyerek seslendi durdu.[551]
Müslümanlardan bazıları:
“Abbas b. Mirdas’ın dilinin kesilmesi emredildi!” dediler ve korkmaya başladılar.[552]
Bilal-i Habeşî, Abbas b. Mirdas’ı çekip götürürken Abbas feryadı çoğaltınca, Bilal-i Habeşî:
“Resûlullah Aleyhisselam sana elbise giydirip bununla dilini kesmemi, tutmamı bana emretti” dedi.
Götürüp ona bir elbise verdi.[553] Abbas b. Mirdas’a, hoşnut oluncaya kadar, deve de verildi.[554]
Rivayete göre, kendisine elli veya yüz deve verilmiştir.[555]

Cuayl b. Sürâka’nın Ahirette Kendisi İçin Hazırlanmış Olan Üstün Mükâfatla Başbaşa Bırakılışı

Peygamberimiz Aleyhisselam Ci’râne’de Müellefe-i Kulûba bol bol ihsanlarda bulunduğu zaman,[556] Sa’d b. Ebi Vakkas:[557]
“Yâ Rasûlallah! Cuayl b. Sürâka’yı bıraktın da, Uyeyne b. Hısn ile Akra1 b. Hâbis[558] ve benzerler-ine[559] yüzer yüzer[560] develer[561] verdin!?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; Uyeyne ve Akra1 gibi kişilerle yeryüzü dolup tassa, Cuayl b. Sürâka onların tümünden daha hayırlıdır! Fakat, ben bunları İslâmiyete ısındırmak, alıştırmak için kolluyor, Cuayl b. Sürâkayı ise sımsıkı bağlı olduğu Müslümanlığına ve ahirette kendisine hazırlanmış üstün mükâfatlara havale etmiş bulunuyorum!” buyurdu.[562]
Yüce Allah ondan razı olsun![563]

Ganimet Dağıtıma Yapılan İtirazlar

1. Peygamberimiz Aleyhisselam Huneyn ganimetini dağıttığı sırada Benî Temimlerden Zülhuvaysıra gelip Peygamberimiz Aleyhisselamın başucuna dikilmiş ve:
“Yâ Muhammedi Ben bugün yaptığın şeyi gördüm!” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Nasıl gördün?” diye sorunca;
Zülhuvaysıra:
“Senin adalet yapmadığını gördüm ![564] Adalet yap yâ Rasûlallah!” dedi.[565]
Peygamberimiz Aleyhisselam kızdı.[566]
Ona:
“Yazıklar olsun sana! Ben adalet yapmazsam, kim adalet yapar?![567] Ben adalet yapmış olmasay­dım umduğuma ermezdim; sen de, bana tâbi olduğun için, ziyan etmiş, eli boşa çıkmış gitmiştin!” buyur­du.
Hz. Ömer:
“Yâ Rasûlallah! İzin ver! Onun boynunu vurayım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Bırak onu![568] Onun birtakım taraftarları olacaktır ki,[569] dinde derinleşecekler![570] Herhangi biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu küçümseyecek!
Onlar Kur’ân da okuyacaklar! Fakat, okudukları Kur”ân köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek![571]
Onlar, okun yaydan çıktığı gibi, dinden, İslâmiyetten fırlayıp çıkacaklar!
Öyle ki, çıkan okun demirine bakılır, onda hiçbir şey, hiçbir iz bulunmaz!
Sonra, okun yaya giriş yerine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz!
Sonra, okun ağaç kısmına bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz!
Sonra, okun yelesine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz!
Halbuki, ok atılanın bağrını delip geçmiş, fakat oka birşey bulaşmamıştır![572]
Onlar, Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklardır![573]
Bir adam görürsün ki;[574] onun iki elinden birisi kadın memesine, yahut gidip gelen bir et parçası­na benzer!” buyurdu.[575]
E bu Saîdi’l-Hudrî:
“Ben bunu Resûlullah Aleyhisselamdan işittiğime şehadet ederim.
Yine şehadet ederim ki; Ali b. Ebu Talib onlarla çarpışmıştır:
Ben onun yanında idim. Bu adamın aranmasını emretmişti.
Adam bulunup getirildi.
Ona baktım: Kendisi, Resûlullah Aleyhisselamın tarif ettiği şekilde idi!” demiştir.[576]
2. Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Süfyan, Uyeyne b. Hısn, Akra1 b. Habis ve Süheyl b. Amr
gibi[577] bazı nüfuzlu kişilere kendisine ait beşte bir hisseden bolca ihsanlarda bulunup Ensara bu beşte
birden birşey vermemesi, onların gönüllerinde bir üzüntü, bir kırgınlık meydana getirdi ve bazılarına yer­
siz ve ağır laflar ettirdi:
“Artık vallahi Resûlullah Aleyhisselam kavmine kavuştu, başkalarını neyapsın![578]
Savaşmayanlara veriyor da, savaşanlara vermiyor![579]
Vallahi, doğrusu bu şaşılacak şeydir!
Onların kanları kılıçlarımızdan damlıyor! Ganimetlerimiz ise onlara veriliyor!?[580]
Resûlullah Aleyhisselam bizim ganimetlerimizi öyle bir cemaate veriyor ki, bizim kanlanmız onların kılıçlarından, onların kanları da bizim kılıçlarımızdan damlıyor![581]
Allah Resûlünü yarlıgasın! O Kureyşilere veriyor da, bizleri bırakıyor![582]
Savaş zamanı geldi mi, onun ashabı biz oluyoruz!
Fakat, ganimet bölüşümü zamanı gelince, onun kavmi ve kabilesi önde tutuluyor!?[583]
Sıkışıldığı zaman biz çağırılıyoruz! Ganimet ise bizden başkalarına dağıtılıyor!?”[584] diyecek kadar ileri gittiler.
Bu sözleri, Ensarın söz ve görüş sahibi olanlan değil, yaşlan küçük gençleri söylemişlerdi.[585]
Abdullah b. Mes’ud der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın Huneyn ganimetini bölüştürdüğü sırada,[586] Ensar[587] münafıklarından[588] bir adam,[589] Muattib b. Kuşeyr de:[590]
‘Bu dağıtımda Allah’ın nzası gözetilmiyor!1 dedi.[591]
Ona:
‘Vallahi, bu söylediğini, Resûlullah Aleyhisselama ulaştıracağım!’ dedim[592] ve Resûlullah Aleyhisselama gidip haberverdim.
Resûlullah Aleyhisselamın yüzünün rengi değişti.[593]
Kendisini üzen bu haberi getirdiğime pişman oldum.[594]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah Musa’ya rahmet etsin! Kendisine bundan daha çok ezâ edildiği halde, o bunlara sabredip kat­lanmıştı.[595]
Bir peygamber de kavmine Allah’ın emirlerini getirip tebliğ ettiği zaman, kavmi onu yalanladılar ve onun başını da yardılar!
O Peygamber ise, eliyle hem yüzünün kanını siliyor, hem de:
‘Allah’ım! Kavmimi yarlığa! Çünkü, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!1 diyerek dua ediyordu’ buyur-du.”[596]
Ensarın ileri gelenlerinden Sa’d b. Ubâde de, Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna girerek:
“Yâ Rasûlallah! Şu Ensar kabilesi, aldığın ganimeti bölüştürürken senin kavmine ve sair Arap kabilelerine bol bol dağıtıp Ensara ise ondan birşey vermemek suretiyle yaptığın uygulamadan, sana karşı kainlerinde kırgınlık ve üzüntü duymaktadırlar!” dedi.[597]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Sa’d! Bu hususta sen neredesin? Ne görüştesin?” diye sordu.
Sa’d b. Ubâde:
“Yâ Rasûlallah! Ben de ancak kavmimden bir ferdim. Benim bundan başka bir sıfatım yok!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyleyse, haydi, benim için kavmini şu çevrede, çitin içinde topla!” buyurdu.[598]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ensarla Konuşması

Sa’d b. Ubâde, gidip Ensarı topladı.[599]
Ensarın ileri gelenleri, deriden bir çadır içinde toplandılar.[600]
Oraya Muhacirlerden bazıları da gelip girdiler.
Başka gelenleri, geri çevirdiler.
Ensar toplanınca, Sa’d b. Ubâde, gelip Peygamberimiz Aleyhisselama:
“İşte, Ensar kabilesi, senin için toplanmış bulunuyor!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların yanına vardı[601] ve:
“İçinizde kendinizden olmayan var mı?” diye sordu.
“Kızkardeşimizin oğlundan başka, yabancı bir kimse yok!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bir kavmin kızkardeşinin oğlu da o kavimden sayılır!” buyurup[602] Allah’a lâyık olduğu üzere hamd ü senada bulunduktan sonra:
“Ey Ensar cemaati! Sizin tarafınızdan söylenmiş olup bana haber verilen yersiz ve ağır sözlerin sebebi nedir?
Bana karşı, kalblerinizde ne için kırgınlık ve üzüntü d uyuyorsun uz?[603]
Sizler şöyle şöyle mi söylediniz?” diye sordu.
Ensar:
‘Evet!” dediler.[604]
Ensarın anlayışlı olanları ise:
“Yâ Rasûlallah! Bizim söz ve görüş sahibi olanlarımız, başkanlarımız, birşey söylemediler.
Amma, yaşlan küçük bazı gençlerimiz:
‘Allah Resûlünü yarlıgasın! O bizi bırakıyor da, Kureyşîlere ihsanda bulunuyor! O Kureyşîlere ki, daha kılıçlarımızdan onların kanlan damlamakta!’ demişler” dediler.[605]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ensar cemaati! Ben sizi dalâlete düşmüş kimseler olarak bulmadım mı?[606]
Sizleryollarını şaşırmış kimseleriken, ben sizin yanınıza gelmedim mi? Allah’ın hidayeti, size benim yüzümden erişmedi mi?
Sizler yoksul iken Allah benim yüzümden sizleri zengin kılmadı mı?
Sizler birbirinize düşmanlar iken, Allah kalbi erinizi benim yüzümden birleştirip ısındırmadı mı?[607]
Sizler parçalanmış, darmadağın olmuş bir durumda iken, Allah sizleri benim yüzümden derleyip toparlamadı mı?” diye sordu.[608]
Ensar:
“Yâ Rasûlallah! Sen bizi karanlıklar içinde buldun! Allah bizi senin sayende nura, aydınlığa çıkardı!
Sen bizi bir ateş çukurunun başında buldun! Allah bizi senin sayende ondan kurtardı!
Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun! Allah bizi senin sayende doğru yola kavuşturdu.
Biz Allah’ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed’i de peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz!
Yâ Rasûlallah! Sen ne istersen yap![609]
Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri üstündür!
Allah’a ve Resûlüne minnettarız!” dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Ensar cemaati! Siz benim sorulanma neden benim istediğim gibi cevap vermiyorsunuz?” diye sordu.
Ensar:
“Sana başka ne cevap verelim yâ Rasûlallah?
Kavuşmuş olduğumuz bütün nimet ve ihsanlar Allah’tandır ve Allah’ın Resûlü yüzündendir!” dedil­er.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Vallahi, siz, isteseydiniz:
‘Sen bize yalanlanmış olarak gelmiştin! Biz seni doğruladık!
Sen terkedilmiş olarak bize gelmiştin! Biz sana yardımcı olduk!
Sen yurdundan sürülmüş olarak gelmiştin! Biz seni barındırdık!
Sen bize yoksul olarak gelmiştin! Biz sana kendimiz gibi verdik, baktık!’ deseydiniz, muhakkak ki, doğru söylemiş ve benim tarafımdan da doğrulanmış olurdunuz!
Ey Ensar cemaati! Ben sizleri sımsıkı bağlı bulunduğunuz Müslümanlığınıza ve sizin için ahirette hazırlanmış bulunan üstün mükâfatlara havale edip,[610] küfür çağına çok yakın olan yeni Müslüman olmuş veya olmak üzere bulunan birtakım adamların[611] kalblerini İslâmiyete ısındırmak, alıştırmak maksadıyla kendilerine dünyalık verdiğimden dolayı ne diye kalblerinizde kırgınlık ve üzüntü duyuyor-sunuz?![612]
Ey Ensar cemaati! Birtakım insanlar aldıkları dünyalıklar, davarlar ve develerle çıkıp giderlerken, sizler Resûlullah ile birlikte yurdunuza dönüp gitmeye razı değil misiniz?[613]
Vallahi, sizin Resûlullahla birlikte dönüp gitmeniz, onların dünyalıklarla dönüp gitmelerinden daha hayırlıdır!” buyurdu.[614]
Ensar:
“Evet yâ Rasûlallah! Biz buna razıyız!” dediler.[615]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizler hassınız (seçkin ve olgun kişilersiniz)!
Sair insanlar ise, avam (halk) takımıdırlar.[616]
Muhakkak ki, sizler, benden sonra, yakın bir gelecekte, başkalarının sizlere üstün tutulacağını da göreceksiniz!
Allah’a ve Resûlüne kavuşuncaya kadar, sizler buna da sabredip katlanınız!” buyurdu.[617]
Ensar:
“Sabredip katlanacağız!” dediler.[618]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kıyamet günü, ben Havuz başında bulunacağım![619]
Sizinle buluşma yerimiz Havuz başı olsun!
Benden sonra Bahreyn hasılatının herkesten ayrı olarak size tahsisi için Bahreyn’e yazacağım!
O zaman, o, sizin için fetihten daha üstündür!” buyurdu.
Ensar:
“Yâ Rasûlallah! Senden sonra, bize dünya gerekmez!” dediler.[620]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Muhammed’in varlığı Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; eğer hicret fazileti olmasay­dı,[621] Yüce Allah bana Muhacirlerden biri olmak ismini vermeseydi, Ensardan bir fert olmayı ister.[622] Ensardan bir fert olurdum ![623]
Eğer bütün halk bir yol tutup gitse, Ensar da bir yola yönelse, hiç şüphesiz, Ensarın yöneldiği yolu tutardı m ![624]
Ey Allah’ım! Ensarın oğullarına, onların oğullarının oğullarına rahmet et!” diyerek dua etti.[625]
Ensar, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar!
Onların gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı![626]
Peygamberimiz Aleyhisselam da onlarla birlikte ağladı.[627]
Ensar:
“Biz, ganimet hissesi olarak Resûlullaha razıyız!” dediler.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam konakyerine döndü.
Ensar da dağıldılar.[628]
Yüce Allah onlardan razı olsun![629]

Kur’ân-ı Kerîm’in Huneyn Ganimetiyle İlgili Açıklaması

Huneyn ganimeti dağıtımına yapılan itirazlar üzerine, Yüce Allah tarafından indirilen âyetlerde şöyle buyuruldu:
“Onlardan, sadakaların taksimi hususunda seni ayıplayacaklar da vardır.
Çünkü, onlardan kendilerine diledikleri verilirse hoşlanırlar, diledikleri verilmezse kızarlar. Onlar, Allah ve Resûlü kendilerine ne verdiyse, ona razı olsalardı da:
‘Bize Allah yeter! Yakında bize lutf u kereminden Allah da verir, Resûlü de verir. Biz ancak Allah’a rağbet edicileriz!1 deselerdi ne olurdu!
Sadakalar; Allahtan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, sadaka tahsildarlarına, kalbleri Müslümanlığa alıştırılmak, ısındırılmak istenilenlere, esirlere, borçlulara, Allah yolunda harcamalara, yolda belde kalmış olanlara mahsustur.
Allah herşeyi hakkıyla bilendir. Her yaptığını yerli yerince yapandır.”[630]
Müellefe-i Kulûb Yahudiler ve Hıristiyanlardan da olsalar, zengin de olsalar, kendilerine sadaka ver-ilebilir.[631]
Peygamberimiz Aleyhisselam; beşte bir ganimet hissesinden artan malların Merru’z-zahran’daki Mecenne nahiyesinde tutulmasını emretti.[632]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onları, belki, Mekke-Medine arasında oturan çöl Araplarından rast­ladıklarına-İslâmiyete ısındırmak ve alıştırmak için-dağıtacaktı.[633]

Nudayr b. Hâris’in Müslüman Oluşu

Nudayr b. Haris der ki:
“Ben, Fetih yılına kadar, heryerde Kureyşîlerin yanında bulunmuştum.
Muhammed Aleyhisselam Huneyn gazasına çıktığı zaman, biz de birlikte gitmiştik.[634] Muhammed Aleyhisselam bozguna uğrayacak olursa, biz de ona baskın yapmak istiyorduk.[635]
Fakat, bu bizim için mümkün olmadı.
Dönülüp Ci’râne’ye gelindiği sırada da vallahi aynı düşüncede iken, Resûlullah Aleyhisselam anlamış olmalı ki, gülerek beni karşıladı ve:
‘Nudayr! Sen misin?1 dedi.
‘Buyur!’ dedim.
Bana:
‘Ben seni Huneyn günü yapmak istediğin, fakat Allah’ın yapmak istediğin şeyle senin arana gerilip sana yaptırmadığı şeyden daha hayırlısına kılavuzlasam olur mu?’ diye sordu.
Yanına varınca, bana:
‘İçinde bulunduğu şeyin boşluğunu göreceğin zaman daha gelmedi mi?’ diye sordu.
İyice anladım ki; Allah ile birlikte başka ilahlar da bulunsaydı, herhalde onların bana bir yararı dokunurdu.
‘Şehadet ederim ki; Allah’tan başka ilah yoktur!
O, Birdir. O’nun eşi, ortağı yoktur!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Allah’ım! Onun sebatını arttır!’ diyerek dua etti.
Resûlullahı hak ve gerçek dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki; kalbim dinde sebat­ta bir kaya gibi sapasağlam dururve beni destekler oldu.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
‘Hamd olsun Allah’a ki, ona doğru yolu gösterdi!’ buyurdu.”[636]
Dil oğullarından bir adam Peygamberimiz Aleyhisselamın Nudayr b. Hâris’e yüz deve vereceğini müjdeleyince, Nudayr b. Haris Müslümanlığı rüşvetle kabul etmiş olmamak için önce bunu almaktan kaçınmış, sonra kendisinin bu hususta hiçbir talebi olmadığını ve bunun bir ihsan olabileceğini düşünerek kabul etmiş, on devesini de müjdeleyiciye bağışlamıştır.[637]
Nudayr b. Haris; kendisine Müslümanlığı nasip edip, atalarının üzerinde ölüp gittikleri, kardeşiyle amca oğullarının öldürüldükleri şey üzerinde öldürmediği için, Yüce Allah’a çok çok şükrederdi.[638]
Yüce Allah ondan razı olsun![639]

Ebu Mahzûre’nin Müslüman ve Mekke Müezzini Oluşu

Ebu Mahzûre der ki:
“On genç arasında, Peygamber Aleyhisselamla birlikte Huneyn’e gitmiştik.
O zaman, kendisi bize insanların en nefret edileni, istenilmeyeni ve hoşlanılmayanı idi.[640]
Huneyn’den dönüşünde, yolda Resûlullah Aleyhisselama rastladık.[641]
Ci’râne’de[642] Resûlullah Aleyhisselamın müezzini namaz için kalkıp ezan okudu.
Müezzinin sesini işitince, bizler, gizlenmiş olarak,[643] onlarla alay etmiş olmak için, ezanı yüksek sesle tekrarladık.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Getiriniz bana şu gençleri!1 buyurdu.[644]
Getirildik, önünde durduk.[645]
Bize:
‘Haydi, ezan okuyunuz!’ buyurdu.
Okuduk.
Okuyanların birisi, sonuncusu ben idim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sesini en çok yükselttiğini işittiğim, içinizden hanginizdir?’ diye sordu.
Arkadaşlarımın hepsi birden bana işaret ettiler ve beni doğruladılar.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam onları saldı, beni orada tuttu, alıkoydu.[646]
‘Bunun, işitmiş olduğum sesi, ne güzeldir![647]
Kalk, namaz için ezan oku!’ buyurdu.
O zaman, bana, Resûlullah Aleyhisselamdan da, onun emrettiği şeyden de daha sevimsiz gelen birşey yoktu!
Resûlullahın önünde ayağa kalktım.
Ezan okumayı bana kendisi öğretti ve ezberletti:[648]
“Allâhu Ekber! Allâhu Ekber!
Allâhu Ekber! Allâhu Ekber!
Eşhedü en lâ ilahe illallah! Eşhedü en lâ ilahe illallah!
Eşhedü enne Muhammederresûlullâh! Eşhedü enne Muhammederresûlullâh!
Hayye alessalâh! Hayye alessalâh!
Hayye alelfelâh! Hayye alelfelâh!
Allâhu Ekber! Allâhu Ekber!
Lâ ilahe illallah!’ de!’ dedi.
‘Sabahın ilk ezanını okuduğun zaman da:
‘Hayye alelfelah’tan sonra:
‘Essalâtu hayrun minennevm! Essalâtu hayrun minennevm!’
İkamet getireceğin zaman da:
‘Kad kâmetissalâh! Kad kâmetissalâh!’ de! Duydun mu?[649]
‘Allâhu Ekber!’ ve ‘Eşhedü en lâ ilahe illallah!’ derken sesini yükselt!
‘Eşhedü enne Muhammederresûlullâh!’ derken sesini kıs!’ buyurdu.[650]
Sonra, beni çağırdı. Ezanı okuttuğu zaman, bana bir kese gümüş para verdi. Elini alnıma koydu. Yüzümü, gözümü, sırtımı sığadı ve:
‘Allah senin hakkında hayırlı ve mübarek kılsın!’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! Mekke’de benim müezzinlik yapmamı emretsen?’ dedim.
‘Senin Mekke’de müezzinlik yapman için emir veriyorum![651] Git! Mekkelilerin ezanını oku![652] Attâb b. Esîd’e, ‘Mekkelilerin ezanını okumamı, bana Resûlullah emretti’ de!’ buyurdu.[653]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselama karşı, içimdeki bütün sevgisizlikler gidip, yerine sevgi doldu!
Mekke valisi Attâb b. Esîd’in yanına vardım.
Resûlullah Aleyhisselamın emriyle, namaz ezanlarını okumaya başladım.”[654]
Ebu Mahzûne, Huneyn’den dönüşte, Ci’râne’de Müslüman oldu.[655]
Yüce Allah ondan razı olsun!
Ebu Mahzûre, önceleri, ezanı Bilal-i Habeşî ile birlikte okurdu.[656]
Kendisi, ezan okuyanların en gür ve güzel seslisi idi.[657]
Mekke Mescid-i Haram müezzinliği, Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Mahzûre’yi tayin edişin­den başlayarak, oğuldan oğula geçe geçe sürüp gitmiştir.[658]
Ebu Mahzûre, Peygamberimiz Aleyhisselamın eli değdi diye saygısından dolayı, alnının saçını hiç kestirmemiştir.[659]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Umre Yapmak Üzere Ci’râne’de İhrama Girişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Ci’râne’de onüç gece kaldıktan sonra, Zilkade ayının bitmesine oniki gece kala, Çarşamba gecesi, Ci’râne’den ayrılacağı sırada,[660] Ci’râne’de kaldığı müddetçe namazlarını içinde kıldığı, vadinin alt tarafındaki yamaçta bulunan mescide vardı.[661]
Orada, Allah’ın dilediği kadar namaz kıldı.[662]
Sonra, umre için ihrama girdi.[663] Ci’râne vadisini ihramsız geçmedi.[664]
Bunun için, Mekkelilerle çevresindekilerin Ci’râne’de ihrama girip umre yapmaları efdal sayılmıştır.[665]
Peygamberimiz Aleyhisselam, devesine bindi.[666]
Ci’râne’den, geceleyin, umreye niyetlenmiş olarak ayrıldı.[667]
Batn-ı Şerife doğru yönelip Medine yoluna kavuşuncaya kadar ilerledi.[668]
Mekke’ye geceleyin girdi.[669]
Beytullah’ı görünceye kadar, tel biyeyi kesmedi.
Kabe’nin BenîŞeybe kapısında devesini indirdi ve Mescid-i Haram’a girdi.[670]
Geceyi Mekke’de geçirmiş gibi sabahladı.[671]
Ashabıyla birlikte Kabe’yi tavafa başlamadan önce, omuz ihramının bir ucunu sağ koltuğu altından alarak sol omuzu üzerine attı.
Tavafın üç devresini, adımlarını kısaltmak, omuzlarını silkelemek suretiyle hızlı ve çalımlı olarak, tavafın dört devresini ise sükûnetle, ağır ağır yürüyerek yaptı.[672]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Safa ile Merve arasında dört gidiş üç gelişten ibaret olan sa’yi de deve üzerinde yaptı ve yedinci devresinde Merve yanında başının saçını kazıttı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçını kazıyan, Benî Beyâzaların kölesi Ebu Hind veya Hıraş b. Ümeyye idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu umrelerinde kurban kesmedi.[673]

Attâb b. Esîd’in Mekke Valiliğine Tekrar Tayin Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, umresini yapıp, Medine’ye dönmek üzere Mekke’den ayrılacağı sıra­da, Attâb b. Esîd’i Mekke’ye tekrar vali olarak tayin etti.[674]
Zaten, Huneyn gazasına çıkarken de, onu Mekke’de vali olarak görevlendirmişti.[675]
Attâb b. Esîd:
“Yâ Rasûlallan! Beni niçin arkanda bırakıyor (yanında götürmüyor)sun?” dedi.[676]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Attâb! Benim seni kimlerin üzerine vali tayin ettiğimi biliyor musun?” diye sordu.[677]
Attâb:
“Allah ve Allah’ın Resûlü daha iyi bilir!” dedi.[678]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben seni Yüce Allah’ın ev halkı üzerine vali tayin ediyorum![679]
Sen buna razı değil misin?[680]
Eğer onlar için senden daha hayırlı olanını bilseydim, bulsaydım, onların üzerine onu tayin ederdim!” buyurdu.[681]
Attab b. Esîd; gerçekten salih, bilgili, faziletli,[682] son derecede verâ ve takva sahibi, Allah adamı idi.[683]
Kendisi, vali tayin edildiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu.[684]
Peygamberimiz Aleyhisselam ona günlük iki dirhem valilik maaşı (geçimliği) bağladı.[685]
Attab b. Esîd, Mekke halkına; Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisini günlük iki dirhem geçimlik­le Mekke valiliğinde görevlendirdiğini, geçim hususunda hiç kimseye muhtaç olmadığını bildirmiş, “İki dirhemle açlığını gideremeyen kimsenin kamını, Allah acıktırsın!” demiştir.[686]
Yüce Allah ondan razı olsun![687]

Muaz b. Cebel’in Mekke’de Fıkıh ve Kur’ân-ı Kerîm Öğretmenliğine Tayin Edilişi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Attâb b. Esîd’i Mekke valiliğine tayin ettiği zaman, Muaz b. Cebel’i de, Mekkelilere fıkıh ve Kurân-ı Kerîm öğretmek üzere, Mekke’de bıraktı.[688]
Muaz b. Cebel ile birlikte Ebu Musa el-Eş’ar?nin de Mekke’de Kur”ân ve fıkıh öğretmek üzere bırakıldığı rivayeti de vardır.[689]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye Dönüşü

Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekke’den Ci’râne’ye dönüp, geceyi Ci’râne’de geçirmiş gibi sabahladı.[690]
Perşembe günü, Müslümanlarla birlikte Ci’râne’den yola çıkıp Batn-ı Şerife, oradan da Merru’z-zahran’a giden yolu tutarak Merruz-zahran’a geldi.[691]
Zilkade ayının kalanında,[692] Zilkade ayından kalan altıncı gecede[693] Medine’ye geldi.[694]

Hevâzin Temsilcilerinin Medine’ye Gelip Esir Edilen Çoluk Çocukları ve İğtinam Edilen Malları
Hakkında Peygamberimiz Aleyhisselama Başvurmaları

Peygamberimiz Aleyhisselam ganimet mallarıyla esirlerin mücahidler arasında bölüştürülmesi işini, Hevâzin temsilcilerinin gelmeleri için[695] on geceden fazla bekletip dundu.[696]
Hevâzin temsilcilerinin gelmeleri gecikince, onların esirlerini Müslümanlar arasında bölüştürdü[697]
Nihayet, Hevâzin temsilcileri Medine’ye geldiler ve Müslüman oldular.[698]
Genlerindeki kavimlerinin de Müslüman oldukları haberini getirdiler.[699]
Onlar, başlarında Ebu Sured Züheyr b. Sured olmak üzere ondört kişi idiler.[700]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sütannesi Halime Hatun tarafından amcası olan Ebu Burkan da aralarında bulunuyordu.[701]
Hevâzin temsilcileri:
“Yâ Rasûlalları! Biz, köklü bir kabileyiz![702]
Sana meçhul olmadığı üzere, biz bu musibete uğramış bulunuyoruz.[703]
Allah’ın sana lütuf ve ihsanda bulunduğu gibi, sen de bize karşı lütuf kâr ol!” dediler.
Benî Sa’d b. Bekr oğullarından Ebu Sured Züheyr ayağa kalktı ve:
“Yâ Rasûlallah! Şu gölgeliklerde bulunanlar, senin süt halaların, teyzelerin ve sana süt emzirip bak­mış olan kadınlardır!
Eğer biz Şam kralı Haris b. Ebi Şimr’i veya Irak kralı Numan b. Münzirl emzirmiş ve şimdiki duru­ma düşüp de kendisinin şefkat ve ihsanlarını dilemiş olsaydık, bize esirgemezlerdi.
Halbuki, sen süt emzirilip bakılanların en hayıriısısın!” dedi.[704] Bu hususta bir de şiir söyledi.[705]
Hevâzin temsilcileri, mallarının ve esirlerinin kendilerine geri verilmesini istediler.[706]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben sizin gelmeyeceğinizi sanıncaya kadar işi bekletmiş, geciktirmiştim.
Fakat, siz çok geç kaldınız.
Esirler, mücahidler arasında bölüştürülmüş bulunuyor.[707]
Bana sözün en sevimli, en güzel olanı, doğru olanıdır.[708]
Görüyorsunuz ki; yanımda bunca Müslümanlar var!
Onların hepsini, haklarından vazgeçirmekzordur.[709]
Şimdi, siz, iki şıkkın birisini; ya esirleri, ya da mallan tercih ediniz!” buyurdu.[710]
“Size çocuklarınızla kadınlarınız mı, yoksa mallarınız mı daha sevgilidir? diye sordu.[711]
Temsilciler, kendilerine ancak ikisinden birisinin verilebileceğini anlayınca:[712]
“Yâ Rasûlallah! Sen bizi mallarımızla çoluk çocuklarımız arasında muhayyer, onlardan birini seçmekte serbest bıraktın!
Biz, kadınlarımızı ve çocuklarımızı tercih ediyoruz![713]
Sen bize kadınlarımızı ve çocuklarımızı geri ver!
Çünkü onlar, bizim yanımızda, maldan daha sevgilidir!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Benim hisseme ve Abdulmuttalib oğullarının hisselerine düşenleri size bağışladım.
Halka öğle namazını kıldırdığım zaman, sizler ayağa kalkıp:
‘Biz çocuklarımız ve kadınlarımız hakkında Resûlullahın Müslümanlar katında, Müslümanların da Resûlullah katında şefaatini diliyoruz!’ dersiniz.
Bunun üzerine, ben de:
‘Bana ve Abdulmuttalib oğullarına düşenleri bağışladım!’ derim.
Müslümanlardan da, sizin için istekte bulunurum!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam Müslümanlara öğle namazını kıldırınca, Hevâzin temsilcileri, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendilerine emrettiği üzere, ayağa kalktılar ve:
“Biz, çocuklarımız ve kadınlarımız hakkında Resûlullahın Müslümanlar katında, Müslümanların da Resûlullah katında şefaatini diliyoruz!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Benim hisseme ve Abdulmuttalib oğullarının hisselerine düşenler, sizin olsun” buyurdu.
Bunun üzerine, Muhacirler:
“Biz de, hisselerimize düşenleri Resûlullah Aleyhisselam için bağışladık!” dediler.
Akra’ b. Habis:
“Ben ve kabilem olan Temim oğulları adına, hayır! Bağışlamayız!” dedi.
Uyeyne b. Hısn:
“Ben ve kabilem olan Fezâre oğulları adına, hayır! Biz bağışlamayız!” dedi.
Abbas b. Mirdas es-Sülemî:
Ben ve kabilem olan Benî Süleymler adına, hayır! Biz bağışlamayız!” dedi.[714]
Fakat, her iki kabile halkı (Temim oğulları ile Süleym oğulları), Akra’ ile Abbas’ın:
“Hayır! Bağışlamayız!” sözleri üzerine, onlara:
“Hayır! Sen yalan söylüyorsun! Esirler Resûlullah Aleyhisselama bağışlanmıştır!” dediler.[715]
Süleym oğulları:
“Biz hissemize düşenleri Resûlullah Aleyhisselama bağışladık!” dedikleri zaman, Abbas b. Mirdas
“Siz beni küçük düşürdünüz!” diyerek onlara çıkıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kalkıp Müslümanlara bir hutbe irad buyurdu.[716]
Hutbesinde, Yüce Allah’a lâyık olduğu üzere hamd ü senada bulunduktan sonra:
“İmdi, şu kardeşleriniz, tevbe ve nedamet ederek, Müslüman olarak bize geldiler.
Ben de, esirlerini geri vermeyi uygun gördüm.
Sizden her kim esirlerini gönlünden koparak, karşılıksız geri vermeyi arzu ederse, bunu yapsın!
Sizden herkim de, kendi hissesini tutmak, karşılıksız vermemek isterse,[717] Allah’ın bize ihsan ede­ceği ilk ganimet malından[718] ona üçü dört yaşına, üçü de beş yaşına basmış[719] altı deve verilecektir.[720] O da, bağışını bu şartla yapsın![721]
Şu insanlara, çocuklarını ve kadınlarını geri veriniz!” buyurdu.[722]
Müslümanlar
“Resûlullahın hatırı için, onlara bu esirlerini gönlümüzden koparak bağışlıyoruz!” dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizlerden buna kimlerin nzası var, kimlerin rızası yok, bilemeyiz. Siz hemen dönüp gidiniz de, bize muvafakati arın iz ı işbilir kişileriniz gelip arzetsin!” buyurdu.
Müslümanlar konak yerlerine döndüler.
İşbilir kişiler, kabileleri halkı ile konuştuktan sonra, geri gelip Peygamberimiz Aleyhisselama her bir kabile halkının Hevâzin esirlerini geri vermeye muvafakat ettiklerini ve bundan hoşnutluk duyduklarını bildirdiler.[723]
Zeyd b. Sabit de, Ensan birer birer dolaşarak, onlara:
“Esirleri teslim edecek misiniz?” diye sordu.
Hiçbiri itiraz etmedi. Hepsi de teslim etmeye razı oldular.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ömer’i de Muhacirlere gönderdi.
O da, esirleri teslim etmelerini onlardan istedi. Hiçbir itiraz eden olmadı. Hepsi muvafakat ettiler.
Ebu Rühmü’l-Gıfârî de, Arap kabilelerini dolaştı.
Onlar da, teslim etmeye razı olmak hususunda birleştiler.
Ellerinde bulunan esirleri Hevâzin temsilcilerine teslim ettiler.
Abdurrahman b. Avf’a düşen kadın ise, kalmak veya kavminin yanına dönmekte serbest bırakıldı.
O da, kavminin yanına gitmek istedi ve gönderildi.
Sa’d b. Ebi Vakkas’ın elindeki kadın ise, onun yanında kalmayı tercih etti.
Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha ve Safvan b. Ümeyye’nin hissesine düşen kadınlar kavimlerine tes­lim edildiler.[724]
Hz. Ömer, kendisine düşen kadını oğlu Abdullah’a bağışlamıştı. Abdullah da onu Benî Cumahlardan dayılarının yanına göndermişti.
Hevâzinler, sonradan gelip onu da aldılar, götürdüler.[725]
Uyeyne b. Hısn Hevâzin esirleri arasından koca bir karıyı seçip alırken:
“Sanırım ki; bu ya bir kabile anasıdır, ya da kabilede soylu bir kadındır. Herhalde bunun kurtulmalık akçesi de büyük olur!” demişti.[726]
Uyeyne b. Hısn; esirlerin Hevâzin temsilcilerine geri verilişi sırasında, bu koca kadını Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından ileride altı deve verilmek üzere Hevâzinlere teslim etmeye yanaşmadı.[727]
Koca kadının genç oğlu, Uyeyne’nin yanına varıp:
“Sana bu anam için yüz deve versem olmaz mı?” diye sordu.
Uyeyne:
“Hayır! Olmaz!” dedi.
Genç geri döndü. Uyeyne’yi kendi haline bıraktı.
Koca kadın, oğluna:
“Sen yüz deveyi nereden bulup peşin peşin vereceksin?!
Bırak onu kendi haline, acele etme!
O, beni kurtulmalıksız da bırakacaktır!” dedi.
Uyeyne, koca kadının bu sözünü işitince:
“Ben bugünkü gibi bir hile görmedim!
Vallahi, o beni bununla ne aldatabilir, ne de benden kurtulabilir!
Vallahi, seni kendimden asla ayırmayacağım!” dedi.
Uyeyne, koca kadının oğluna rastlayıp:
“Bana teklif ettiğin develer karşılığında, alır mısın onu?” diye sordu.
Genç oğul:
“Sana elli deveden fazla veremeyeceğim!” dedi.
Uyeyne:
“Yapamam!” dedi.
Bir müddet sonra, tekrar gencin yanına uğradı.
Genç, Uyeyne’den yüzünü çevirdi.
Uyeyne, gence:
“Bana teklif ettiğin develer karşılığında, onu alır mısın? diye sordu.
Genç oğul:
“Sana yirmibeş deveden fazla veremeyeceğim!” dedi.
Uyeyne:
“Vallahi yapamam! Yüz deveden sonra, yirmibeş deveye in hâ?! dedi.
Uyeyne, Hevâzinlerin yurtlarına dağılıp gitmelerinden korkunca, tekrar gencin yanına vardı ve:
“Onu (ananı) bana teklif ettiğin develer karşılığında alır mısın?” diye sordu.
Genç:
“Sana onun karşılığında on deve versem olur mu?” dedi.
Uyeyne:
“Vallahi yapamam!” dedi.
Hevâzinler gidecekleri sırada, Uyeyne, koca kadının oğluna:
“İstiyorsan, onu teklif ettiğin on deve karşılığında alır mısın?” diyerek seslendi.
Genç oğul:
“Sen onu salsan da, sana bir kuzu versem olmaz mı?” diye sordu.
Uyeyne:
“Bana senin kuzun gerekmez! Ben bugünkü gibi bir iş görmedim!” diye kendi kendine söylenerek ve kendisini kınayarak dönerken, koca kadının oğlu:
“Bunu kendine sen yaptın! Çok yaşlı, koca bir kadını almaya yöneldin!
Halbuki, onun ne süt gelir memeleri, ne çok doğurur kamı, ne latif dudakları, ne de ardından ona üzülecek, onu arayacak kocası var!
Sen, gördüklerinin arasından, işte böylesini seçip aldın!?” dedi.[728]
Bunun üzerine, Uyeyne b. Hısn, ileride Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından verileceği vaad buyurulan altı deveye razı olmaktan başka çare bulamadı.[729]
Koca kadının oğlu:
“Ey Uyeyne! Resûlullah Aleyhisselam esirlere elbise giydimnişti.
Yoksa, aranızda, bunun elbisesi hakkında bir yanlışlık mı yapıldı? Sen buna elbisesini giydirmedin mi?” diye sordu.
Uyeyne:
“Hayır! Vallahi, buna ait yanımda birşeyyok!” dedi.
Genç:
“Gel, sen böyle yapma!” dedi.
Halbuki, Uyeyne koca kadın için vücudunun her tarafını kaplayacak kadar geniş bir elbise ayırıp almış bulunuyordu![730]

Hevâzinlerin Başkanı ve Başkumandanı Malik b. Avf’ın Müslüman Oluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam; Hevâzin esirleri ve mallan bölüşülürken, Hevâzinlerin başkanı ve başkumandanı Malik b. Avf’ın ev halkı ile mallarını bölüştürme dışında tutmuş, ev halkının da Mekke’de onların halaları olan Ümmü Abdullah binti Ebu Ümeyye’nin yanında bir müddet tutuklu bulundurul­malarını emretmişti.[731]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hevâzin temsilcilerine:
“Malik b. Avf ne yapıyor?” diye sormuştu.[732]
Temsilciler:
“O, kaçıp Taif kalesine girdi.[733] Şimdi Sakîflerin yanında bulunuyor!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Malik’e haber veriniz ki; eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim” buyurdu.[734]
Malik b. Avf, Peygamberimiz Aleyhisselamın yaptığı vaadleri ve kavmi hakkında yapılanları, ken­disinin ev halkı ile mallarının tutulduğunu ve korunduğunu haber alınca,[735] Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini Taifliler, Sakîfler öğrenirler de kendisini tutuklar!ar diye korktu.
Adamlarına, devesini hazırlamalarını emretti.[736] Dahnâ’da devesini hazırladılar.[737]
Atını getirmelerini emretti, geceleyin atı Taife getirildi.
Gece Taif kalesinden çıktı. Atına binip, devesinin bulundurulmasını emrettiği yere kadar, atını koş­turdu.[738] Dahnâ’da[739] devesine bindi. Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi. Müslüman oldu. İslâm ibadetleriyle Müslümanlığını güzeli eştirdi.
Yüce Allah ondan razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona ev halkı ile mallarını geri verdi. Ayrıca da, yüz deve ihsan etti. Kendisini, kavminden Müslüman olan kabilelere;[740] Sümale, Selime[741] ve Fehm kabilelerine vali ve kumandan tayin etti.[742]
Bu kabileler, Taif ve çevresinde oturmakta idiler.[743]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Malik b. Avf’a bir de sancak bağlayıp verdi.[744]
Malik b. Avf, Müslüman olduğu zaman söylediği bir şiirinde:
“Bütün insanlar arasında Muhammed’in bir benzerini daha ne görmüş, ne de işitmişimdir!
Kendisinden birşey istenildi mi, o onu fazlasıyla verir!
Ne zaman istersen, o sana yarın vukua gelecek şeylerden de haber verir!” demiştir.[745]
Malik b. Avf, kendisine bağlı kabileleri yanına alarak[746] müşrik olan kabilelerle,[747] hususan Sakillerle savaştı.[748] Onlara baskınlar yaptı.[749] Sakîflerin sağmal develerini, Taif surlarının dışındaki yaylım yerlerine çıkamaz etti. Dışarı çıkan yaylım hayvanlarını baskın yapıp ele geçirdi.[750]
Nitekim, Taiflilerin yaylımlarına yaptığı bir sabah baskınında 1.500 davarlarını ele geçirmişti.[751]
Malik b. Avf’ın baskınları, Sakîflere çok sıkıcı gelmeye başladı.[752]
Hatta, Ebu Mıhcan, bu husustaki bir şiirinde şöyle yakınmaktan kendini alamamıştır
“Düşmanlar bizden korkar, uzaklaşırlarken, şimdi Benî Selimeler üzerimize yürümeye, bizimle savaşmaya başladılar!
Malik, ahdini bozarak, onlarla birlikte üzerimize yürüdü! Konak yerlerimize kadar geldiler.
Halbuki, onlar ahdi bozanları cezalandırıcı idiler.”[753]

[1] Vâkıdî, c. 1 , s. 6, İbn Sa’d, c. 2, s. 149, İbn Esir, c. 2, s. 261.
[2] Vâkıdi, c. 3, s. 889, İ bn S a’d, Tabak ât, c. 2, s. 150, Zehe bf, M eg âzf, s. 477, E bu’l-F idâ, el-Bi dâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 322.
[3] Vâkıdî, c.3,s. 889, İbnSa’d.c.2, s. 150, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 208.
[4] İbn Sa’d, c. 2, s. 150, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 365.
[5] İbn Hacer, Fethu’l-bârf, c. 8, s. 21.
[6] Tabeıf, Tefsir, c. 1 0, s. 100.
[7] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 85, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 895.
[8] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 85, Belâzurî, E nsâb, c. 1, s. 364.
[9] Tabeıf, Târîh, c. 3, s. 125.
[10] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 5.
[11] Süheyli, Ravdu’l-ünüf, c.6, s. 549, c. 7, s. 199, Yâküt, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 313.
[12] Taberî, Tâıîh.c.3, s. 1 25,126, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 45.
[13] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 804,806.
[14] Vâkıdî, c. 3, s. 885, İbn Sa’d, c. 2, s. 149.
[15] İbn Esîr, c. 2, s. 261.
[16] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 885-886.
[17] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 420.
[18] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 816, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 313.
[19] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 80, Vâkıdî, c. 3, s. 885, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-k übrâ, c. 2, s. 149-150, Tab en, Târîh, c.3, s. 126.
[20] Vâkıdî, c. 3, s. 885, İbn Sa’d, c. 2, s. 150, Taberî, c. 3, s. 126.
[21] Vâkıdî, c. 3, s. 885.
[22] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 80, Taberî, c. 3, s. 126.
[23] Vâkıdî, c. 3, s. 886.
[24] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 80, Taberî, c. 3, s. 126.
[25] İbn Hacer, Fethu’l-bârf, c. 3, s. 34.
[26] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 886.
[27] Vâkıdî, c. 3, s. 889, Taberî, c. 3, s. 127.
[28] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 80, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 885, Taberî, Târîh, c.3, s. 126.
[29] Vâkıdî, c. 3, s. 886-887, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-k übrâ, c. 2, s. 150.
[30] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 80, Taberî, c. 3, s. 126.
[31] Vâkıdî, c. 3, s. 886.
[32] Yâküt, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 281.
[33] Zemahşerf, Keşşaf, c. 2, s. 1 82.
[34] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 80-81, Vâkıdî, c.3, s. 887, Taberî, c. 3, s. 126.
[35] İbn İshak, İbn Hişam ,c. 4, s. 81, Vâkıdî, c. 3, s. 887-888, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1, s. 133, Taberî, c. 3, s. 126, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 122-123, İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 261.
[36] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 81, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 888, Taberî, Târîh, c. 3, s. 126, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c.1, s. 133, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 122-123, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 261.
[37] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 81, Taberî, c. 3, s. 126, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1 , s. 133, Beyhakî, c. 5, s. 123.
[38] İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1, s. 133.
[39] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 81-82, Vâkıdî, c.3, s. 888, Taben , c. 3, s. 126-127, İbn Abdi Rabbih, c. 1, s. 133, Beyhakî, c. 5, s. 122, İbn Esîr, c. 2, s. 262.
[40] Vâkıdî, c. 3, s. 888.
[41] İbn İshak, İbn Hişam, c.4, s. 82, Vâkıdî, c.3, s. 888, İbn Abdi Rabbih, c. 1, s. 133, Taberî, c.3, s. 1 27, İbn Esîr, c.2, s. 262.
[42] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 888.
[43] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82.
[44] İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1,s.133.
[45] Vâkıdî, c. 3, s. 888, Taberî, c. 3, s. 127, İbn Esîr, c. 2, s. 262.
[46] Vâkıdî, c. 3, s. 888.
[47] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 82, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 888, Taberî, Târîh, c. 3, s. 127, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 123, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 262.
[48] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Vâkıdî, c.3, s. 888, Taberî, c. 3, s. 127, İbnEsîr, c.2, s. 262.
[49] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 888-889.
[50] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.4, s. 82.
[51] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 889.
[52] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Vâkıdî, c.3, s. 889, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1, s. 1 33, Taberî, c. 3, s. 127.
[53] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-ferfd, c. 1, s. 131,134, Taberî, c. 3, s. 127.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/17-23.
[54] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Taberî, c. 3, s. 127, Beyhaki, c. 5, s. 121.
[55] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 893, Beyhaki, c. 5, s. 121.
[56] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Taberî, c. 3, s. 127, Beyhaki, c. 5, s. 121.
[57] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 893.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/23-24.
[58] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 157, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 63.
[59] Hâkim, Müstednek, c. 3, s. 49, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 1 21, Halebî, c. 3, s. 63.
[60] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 82-83, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 893, Taberî, Târih, c. 3, s. 127.
[61] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 83.
[62] Vâkıdı, Megâzî, c. 3, s. 893.
[63] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 83, Vâkıdî, c. 3, s. 893, Taberî, c. 3, s. 127.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/24-25.
[64] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c.4, s. 83, Taberî, Târih, c. 3, s. 127, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 262.
[65] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 83, Taberî, c. 3, s. 127, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 49, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 121, İbnEsîr, c. 2,5.262.
[66] Veya 400 adet idi (İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 238).
[67] İbn İshak, İbn Hişam , c. 4, s. 83, Taberî, c. 3, s. 127, Beyhakî, c. 5, s. 121, İbn Esîr, c.2, s. 262, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 189, Zehebî, Megâzî, s. 475476, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 324, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 207.
[68] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 83, Vâkıdî, c. 3, s. 890, Taberî, c. 3, s. 1 27, İbn Seyyid, c.2, s. 189, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 324, İbn Kayyım, c. 2, s. 207.
[69] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 5, s. 354, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 63, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 7.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/25-26.
[70] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 83, Vâki df.c. 3, s. 889, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 365, Taberî, c. 3, s. 127-128, Beyhakî, c. 5, s. 121, İbn Haan, Cevâmiu’s^sfne, s. 238, İbn Esîr, c. 2, s. 262, İbn Seyyid, c. 2, s. 189, Zehebî, s. 476, E bu’l-Fidâ, c. 4, s. 325, İbn Kayyım, c. 2, s. 208 İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 45.
[71] Vâkidf, c. 3, s. 889, Belâzurı, Ensâb, c. 1, s. 365.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/26.
[72] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 889, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 150, Zehebî, Megâzî, s. 477, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 322.
[73] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 83, Vâkıdî, c. 3, s. 889, İbn Sa’d, c. 2, s. 1 50, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 365, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 62, Taberî, Târîh, c. 3, s. 127, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 121,124, İbn Haim, Cevâmiu’s-are, s. 238, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 262, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 189, Zehebî, Megâzî, s. 476, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 324, İbn Kayyı m, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 208, İbn Haldun, Târîlı, c. 2, ks. 2, s. 46, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1 , s. 209, Diyarbekrî, Târftıu’l-hamfs, c. 2, s. 100,Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 63.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/26.
[74] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 890.
[75] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 63-64.
[76] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 130.
[77] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 894-895, Be^tıakf, Delâil, c. 5, s. 130.
[78] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 895.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/26-27.
[79] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 85, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 890-91, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 218, Ezrakî, Mekke, c. 1,s.130.
[80] Vâkıdî, c. 3, s. 891, Ezrakî, c. 1, s. 130.
[81] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 218.
[82] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 84, Vâkıdî, c.3, s. 890, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 218, Ezrakî, c.1, s. 129-130.
[83] Vâkıdî, c. 3, s. 891, Yâküt, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 273.
[84] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 1, s. 130.
[85] Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 1, s. 273.
[86] Zehebî, Megâzî, s. 478.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/27-28.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 892, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 150. 87.
[88] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Taberî, c. 3, s. 1127, İbn Esîr, c. 2, s. 262.
[89] Vâkıdî, c. 3, s. 892, Halebî, c. 3, s. 63, Zürkânf, c. 3, s. 7.
[90] Taberî, Tâıîh.c.3, s. 1 27.
[91] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Vâkıdî, c.3, s. 892, Taberî,c.3, s. 127, İbn Esîr, c. 2, s. 262, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c.2, s.189, Zehebi, s. 478.
[92] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4,s.82, Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 892, Taberî, Târih, c.3, s. 127, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 262, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 189, Zehebî, Megâzî, s. 478, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 323.
[93] Vâkıdî, M egâzf, c.3,s.892-893, Zürkânf, M evâhib Şerhi, c. 3, s. 7.
[94] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Vâkıdî, c. 3, s. 893, Taberî, c. 3, s. 127, Beyhakî, c. 5, s. 1 23, İbn Esîr, c. 2, s. 262, İbn Seyyid, c.2, s. 189.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/28-29.
[95] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 895, Halebî, İnsan, c. 3, s. 64.
[96] Hal ebf, İnsan, c. 64.
[97] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 82, Taberî, c. 3, s. 127, İbn Esîr, c. 2, s. 262.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/30.
[98] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 897, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 150.
[99] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 897.
[100] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 897, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 150.
[101] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 156, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 286, Taberî, Tefar, c. 10, s. 1 02, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 141.
[102] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 156, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 286, Taben, Tefsir, c. 10, s. 102.
[103] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 897, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 50.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/30-32.
[104] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 897.
[105] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 239.
[106] İbn İshak, İbn Hisam , Sîre, c. 4, s. 85, Ahmed b. Hanbel,c.3, s. 376, Taberî, Târih, c. 3, s. 1 28, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 262-263, İbn Seyyid, Uvûnu’l-eser, c. 2, s. 189-190, Zehebî, Megâzî, s. 479, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 326, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 208, Heysemî, Meanau’z-zevâid, c. 6, s. 179, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 101.
[107] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1402.
[108] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1400-1401.
[109] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 281 Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 99, Müslim , c. 3, s. 1 401.
[110] Taben, Tefsir, c. 10, s. 100.
[111] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 897, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 1 51.
[112] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 1 51.
[113] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 65, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 10.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/32-34.
[114] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 902-903, 904.
[115] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4,s. 88, Taberî, Târih, c. 3, s. 129.
[116] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 88, Serahsf, Siyeru’l-kebfr Şerhi, c. 1, s. 185, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 904.
[117] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 279.
[118] Serahsi, Siyeru’l-kebîr Şerhi, c. 1, s. 185, Vâki cif, Megâzî, c. 3, s. 904.
[119] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 88, Vâkıdî, c. 3, s. 904.
[120] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 89.
[121] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 89, Vâkıdî, c. 3, s. 904, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 279.
[122] Serahsi, Siyeru’l-kebfr Şerhi, c. 1, s. 185, Vâkıdî, c. 3, s. 904.
[123] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 279.
[124] Serahsi, Siyeru’l-kebir Şerhi, c. 1, s. 185.
[125] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 89, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 903-904, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 279, Taberî, Târih, c. 3, s. 129.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/34-36.
[126] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 906.
[127] İbn İshak, İtan Hişam, c. 4, s. 85, Taberî, c. 3,s.128,İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 190, Zehebî, Megâzî, s. 479, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 208.
[128] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 286.
[129] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 157.
[130] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 85, Taberî, c. 3, s. 128, İbn Esîr, c. 2, s. 263.
[131] Ümmü Eymen’in oğlu Eymen b. Ubeyd, Hazrecflerden Ubeyd b. Anr’ın Ümmü Eymen’den doğma oğlu olup, Üsâme b. Zeyd’in anne bir kardeşi idi (İbn Sa’d, c. 2, s. 152, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 189). Huneyn’de Peygamberimiz AJeyhisselamın çevresinde onu canla basla korumaya çalışan sayılı ashab arasındaydı (İbn İshak, c. 4, s. 85-86). Kendisi, Peygamberimiz ^Jeyhisselamın ibriğini taşır, gerektiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam a verirdi (İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 189). AJlah ondan razı olsun.
[132] İbn İshak, İbn Hişam , c. 4, s. 85-86, Vâki df, c. 3, s. 900, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 365, Taberî, c. 3, s. 128, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 127, İbn Esîr, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c. 2, s. 190, Zehebî, s. 479, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 326.
[133] Vâkıdî, c. 3, s. 901, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 365, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 11.
[134] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 901.
[135] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 901, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 142, Zehebî, Megâzî, s. 484, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 180, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 102, Halebî, İnşânu’l-uyûn, c. 3, s. 64.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/36-37.
[136] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 88, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 902, Taberî, Târih, c. 3, s. 129, Heysemî, Meonau’z-zevâid, c.1,5.179
[137] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 88, Taberî, c. 3, s. 129.
[138] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 902.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/37.
[139] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 90, Vâkıdî, c. 3, s. 908, Ahmedb.Hanbel, Müsned, c. 5, s. 306, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 101.
[140] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 90, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 306.
[141] Vâkidi, c. 3, s. 908, Buhân, c. 5, s. 100.
[142] Buhâri , Sahih, c. 5, s. 1 00-101.
[143] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 90, Vâkıdî, c.3, s. 908, Ahmed b. Hanbel, t 5, s. 303.
[144] Buhâri, Sahih, c. 5, s. 1 00.
[145] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 90. Vâkıdî, c.3, s. 900, Ahmed b. Hanbel, t 5, s. 306.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/38.
[146] Serahsi, Siyeru’l-kebir Şerhi, c. 3, s. 1009, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 12.
[147] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 1 2.
[148] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/38-39.
[149] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 86, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 910, Taberî, Târîh, c. 3, s. 128, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 190, Zehebî, Megâzî, s. 479, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye, c. 4, s. 327, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 208.
[150] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 1 02, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70.
[151] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 910.
[152] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70.
[153] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 86, Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 910, Taberî, c.3, s. 128, İbn E sır, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c. 2, s. 190, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 327, İbn Kayyım, c. 2, s. 208.
[154] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 131 , Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 12.
[155] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 86, Vâkıdî, M egâzf.c. 3, s. 91 0, Taberî, Târih, c. 3, s. 128, Beyhakî, De lâilü’n-nübüvvıe, c. 5, s. 128, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 190, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 180.
[156] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 895, Beyhakî, c. 5, s. 128, İbn Esîr, c. 2, s. 263, Heysemî, c. 6, s. 180, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 71, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 12.
[157] Zehebî, Megâzî, s. 481 .
[158] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 910-911.
[159] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 911, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 70.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/39-41.
[160] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 909.
[161] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 71.
[162] Vâkicif, Megâzî, c. 3, s. 909-910, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 145, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c.4, s. 333.
[163] İtan İshak.İbnHişam, c. 4, s. 87, Taberî, Târih, c. 3, s. 128, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 334.
[164] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 910, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 334.
[165] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 71.
[166] M us’abu’z-Zübeyrf, Nesebi Kureyş, s. 253.
[167] Vâkıdî, c. 3, s. 910, M us’abu’z-Zübeyrf, s. 253, Beyhakî, D elâ il, c. 5, s. 145.
[168] M us’abu’z-Zübeyrf, s. 253.
[169] Vâkıdî, c. 3, s. 910, M us’abu’z-Zübeyrf, s. 253 Heysemî, Mecınau’z-zevâid, c. 6, s. 184.
[170] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 366.
[171] Vâkıdî, c. 3, s. 910, Beyhakî, c. 5, s. 1 45, Zehebî, s. 489, Heysemî, c. 6, s. 184, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 333.
[172] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 146, Zehebî, Megâzî, s. 486, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 333.
[173] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 910, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 191, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 208.
[174] İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 191, İbn Kayyım, Zâd, c. 2, s. 208.
[175] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 910, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 191.
[176] İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 191, İbn Kayyım, Zâd, c. 2, s. 208-209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/41-43.
[177] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 897-898.
[178] Zührî, Megâzî, s. 92, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 898, ^bdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 380, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 207, Müslim , Sahîh, c. 3, s. 1 398, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 1 37-1 38.
[179] İbn İshak, İbn Hişam, S ire, c. 4, s. 87, Vâkıdî, c. 3, s. 898-899, Taberî, Târih, c. 3, s. 128-129, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 239, Beyhakî, Delâil, c. 5, s. 120, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 264, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 192, Zehebî, Megâzî, s. 480, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 209, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 12.
[180] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 903-904.
[181] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1,s.2O7, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1399.
[182] Taberî, Târîh, c. 3, s. 129.
[183] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 902.
[184] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 180, İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4, s. 252.
[185] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 67.
[186] Zührî, Megâzî, s. 92-93, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 87, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 899, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 380, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2. 151, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 207, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1399, Taberî, Târîh, c. 3, s. 129, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 138-139, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 264, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 192, Zehebî, Megâzî, s. 483, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 330. İbn Kayyım , Zâdu’l-mead, c. 2, s. 209, Heysemî, Meonau’z-zevâid, c.6,s.1O.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/43-46.
[187] Müslim, Sahih, c. 3, s. 1401.
[188] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 902, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1401 , Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 328.
[189] Vâkıdî, c. 3, s. 902, İbn Sa’d, c. 2, s.1 51, Ahmed b.Hanbel, c. 5, s. 280, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 208,Müslim, c. 3, s. 1401 , Taberî, Târih, c. 3, s. 129, Beyhakî, Sünenü ‘l-kübrâ, c. 7, s. 43, İbn Hazm, Cevâm iu’s-Sîre, s. 151, İbn Esîr, c. 2, s. 264, İbn Seyyid, c.2,s.192,Zehebî, s. 482, İbn Kayyım, c. 2, s. 209, Heysemî, c. 6, s. 182.
[190] Vâkıdî, c. 3, s. 901-902, Müslim, c.3, s. 1 401, Zehebî, s. 482, İbn Kayyım, c. 2, s. 209, Heysemî, c. 6, s. 182.
[191] Vâkıdî, c. 3, s. 899, Taberî, Tefsfr, c. 10, s. 100, Beyhakî, c. 5, s. 131, Halebî, c. 3, s. 69.
[192] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 69.
[193] Vâkıdî, c. 3, s. 902, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 233, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1401, Beyhakî, c. 5, s. 135.
[194] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 901-902, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 11.
[195] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 286, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1402, Taberî, Târih, c. 3, s. 130, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve.c. 4, s. 140, İbn E sfr, Kâmil, c. 2, s. 264, Zehebî, Megâzî, s. 483, 484, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n -ni hâye, c. 4, s. 331-332, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 209.
[196] Zührî, Megâzî, s. 93, Vâkıdî, c. 3, s. 899, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 380, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 151 , Ahm ed b. Hanbel, c. 1, s. 207, Müslim, c. 3, s. 1398.
[197] Zührî, Megâzî, s. 93, Vâkıdî, c. 3, s. 899, Abdurrezzak, c. 5, s. 380, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 207, c. 5, s. 286, Müslim , c.3, s. 1399.
[198] Vâkıdî, c. 3, s. 899, İbn Sa’d, c. 2, s. 151 , Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 286, Müslim, c. 3, s. 142, Beyhakî, c. 5, s. 140, İbn Seyyid,Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 192, Zehebî, s. 483484, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 331, İbn Kayyım, c. 2, s. 209.
[199] Müslim, c. 3, s. 1402, Zehebî, s. 483484, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 331, İbn Kayyım, c. 2, s. 209.
[200] İbn Sa’d, c. 2, s. 151 , Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 153, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 47.
[201] Müslim, c. 3, s. 1402, Zehebî, s. 484.
[202] Zührî, s. 93, Abdurrezzak, c. 5, s. 380, İbn Sa’d, c. 2, s. 151, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 207, Müslim, c. 3, s. 1399.
[203] İbn İshak.İbnHişam, Sîre.c.4, s. 91, Taberî, Târih, c. 3, s. 129, Beyhakî, Delâil, c. 5, s. 146, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 334.
[204] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 905, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 183.
[205] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 91, Vâkıdî, c. 3, s. 905, Taberî, c. 3, s. 129, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 334.
[206] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 91, Vâkıdî, c. 3, s. 905, Taberî, c. 3, s. 129, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 334.
[207] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 905.
[208] İbn İshak.İbnHişam, c. 4, s. 91, Taberî, c. 3, s. 129.
[209] İbn İshak.İbnHişam, c. 4, s. 91, Vâkıdî, c.3, s. 905, Taberî, c. 3, s. 129, Beyhakî, c. 5, s. 146.
[210] İbn Sa’d, c. 2, s. 156, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 286, Heysemî, c. 6, s. 182.
[211] . Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 906, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 183, İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 4,s. 251.
[212] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 906-907.
[213] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 143, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 181.
[214] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1,s.2O7, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1399.
[215] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1,s.2O7, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1399.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/46-49.
[216] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 93, Vâkıdı, c. 3, s. 907, Taberî, c. 3, s. 129.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/49.
[217] Yüze yakın rivayeti de vardır ( Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 907).
İbrı İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 92, Taberî, c. 3, s. 130.
[218] İbn Sa’d, c. 2, s. 154, Beyhakî, c. 5, s. 142, Heysem f, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 182.
[219] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 92, İbn Sa’d, c. 2, s. 154, Taberî, c. 3, s. 130, Beyhakî, c. 5, s. 142, Heysemî, Mecmau’z-zevâid,c.6, s. 182.
[220] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 92, Taberî, Târih, c. 3, s. 130.
[221] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 92, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 912, Taberî, c. 3, s. 130.
[222] Vâkıdîı Megâzî,c.3,s. 911.
[223] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 97, Vâkıdî, c. 3, s. 916, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 1 52.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/49-50.
[224] İbn İshak, İtan Hişam, c. 4, s. 95, Vâkıdî, c.3, s. 914, İbn Sa’d, c. 2, s. 151.
[225] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 95-96, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 914-915, Taberî Târih, c.3, s. 130-131.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 915.
[227] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 72.
[228] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 6, s. 1 79.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/50-52.
[229] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 912, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 151.
* Süleym oğulları, aralan n da, “Analarınızın oğullarını öldürmekten el çekiniz!” diyerek el çekmişlerdi (Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 912, 913, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, o. 2, s. 1 51).
[230] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 97-98, Vâkıdî, Megâzî, o. 3, s. 916-917.
[231] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 98.
[232] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 917.
[233] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 98, Vâkıdî, c.3, s. 917.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 917.
[235] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 99.
[236] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 917.
[237] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 99, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 917.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 917.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/52-54.
[239] İbn İshak, İtan Hişam, c. 4, s. 100, Vâkıdî, c.3,s. 913.
[240] Vâkıdî, c. 3, s. 913.
[241] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100, Vâkıdî, c. 3, s. 913.
[242] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100.
[243] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/54.
[244] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100-101, Vâkıdî, c. 3, s. 913, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1,s. 193, Taberî, Târih, c. 3, s. 131, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 344.
[245] Vâkıdî, c. 3, s. 913, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 344.
[246] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 101, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 199.
[247] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 101, Vâkıdî, c. 3, s. 913, Taberî, Târih, c. 3, s. 131, İbn Hacer, c. 4, s. 344.
[248] Beyhakî, Delâil.c.5, s. 199, Zehebî, Megâzî, s. 507, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 364.
[249] Beyhaki, Delâil, c. 5, s. 199, Zehebî, Megâzî, s. 507.
[250] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100-101, Vâkıdî, c. 3, s. 913, Taberî, c. 3, s. 131-132 İbn Hacer, c. 4, s. 344.
[251] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 913.
[252] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c.4, s. 101, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 913.
[253] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s:. 913.
[254] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 101, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 91 3.
[255] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 1 01, Taberî, Târîh, c. 3, s. 132, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 364, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 344.
[256] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 101, Vâkıdî, c. 3, s. 913, Taberî, c. 3, s. 132, E bu’l-Fidâ, c. 4, s. 364, İ bn Hacer, c. 4, s. 344.
[257] Vâkıdî, c. 3, s. 913, İbn Hacer, c. 4, s. 344.
[258] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 913-914.
[259] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 101, Vâkıdî, c. 3, s. 913, Belâzurî, Ensâb, c. 1,s.93.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/54-56.
[260] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 100, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 912.
[261] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 912.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 905, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 3, s. 435.
[263] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 915.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/57-58.
[264] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 915, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c, 2, s. 151-152.
[265] Vâkıdî, c. 3, s. 915, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 357.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 99.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 99, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 915.
[268] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 99.
[269] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 99, Vâkıdî, c.3, s. 915.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 915.
[271] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 99-100, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâve, c. 4, s. 338.
[272] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 100.
[273] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 01-1 02, Taben, Târih, c. 3, s. 131.
[274] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 916.
[275] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 02.
[276] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 97, Vâkıdî, c. 3, s. 91 6, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 358.
[277] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 365.
[278] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 02.
[279] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 916, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 358.
[280] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 02.
[281] İbn Hacer, Fethu’l-bârf, c. 8, s. 35.
[282] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 02.
[283] Vâkıdı, Megâzî, c.3, s. 916.
[284] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 02.
[285] Vâkıdî, Megâzı, c. 3, s. 916, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 358.
[286] Buhârî, Sahîh.c. 5, s. 102.
[287] Vâkıdı, Megâzı, c. 3, s. 916.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/58-61.
[288] İbn İshak, İbnHişam, Sîre, c.4, s. 101, Vâkıdî,c. 3,s. 922, İbn Hazin, Cevâmiu’s-Sîre, s. 241, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvıe, c. 5, s. 154-155, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 193, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 340, Heysemî, Mecınau’i-ievâid, c. 6, s. 189-1 90, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks.2, s. 47, Diyarbekrî, Târîh, c. 2, s. 109.
[289] Vâkidi, c. 3, s. 922, İbn Seyyid, c. 2, s. 193, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 24.
[290] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 189.
[291] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/61.
[292] Zührî, Mecazî, s. 93, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 380-381, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 88.
[293] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 7, s. 384.
[294] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 88.
[295] Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 7, s. 284.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/62.
[296] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 101, Taberî, Târih, c. 3, s. 132.
[297] Zührî, Megâzî, s. 93, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 381.
[298] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 923.
[299] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 917-918.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/62-63.
[300] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 275, Vâkıdî, c.3,s. 919, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 5, s. 112.
[301] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 112.
[302] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 919.
[303] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 112.
[304] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Vâkıdı, c.3,s. 919, Ahmed b.Hanbel, c. 5, s. 112.
[305] Vâkıdî, Megâzî,c.3,s. 919.
[306] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Vâkıdî, c.3,s. 920, Ahmed b.Hanbel, c. 5, s. 112.
[307] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 277.
[308] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 277, Vâkıdî, c. 3, s. 920.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 920.
[310] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 112.
[311] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Vâkıdı, c.3,s. 920.
[312] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 920.
[313] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 276, Vâkıdî, c. 3, s. 920, Ahmed b.Hanbel, c.S.s. 112, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 385.
[314] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 386.
[315] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 920.
[316] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 276, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 920, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 112.
[317] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 277.
[318] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 921.
[319] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 277, Vâkıdî, c. 3, s. 921.
[320] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 921.
[321] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 277.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/63-65.
[322] Müslümanlardan bazılan , “Biz artık azli k sebebiyle mağlup olur değiliz!” diyerek, çoklukları yla gururlanmış! ardı (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 87).
[323] Tevbe: 9/25-27.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/66.
[324] Vâkıdî, c. 2, s. 870, c. 3,s.923,İbn Sa’d, c. 2, s. 157, c. 4,5.239.
[325] Vâkıdî, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157.
[326] Vâkıdî, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 200.
[327] İbn Habib, Kitâbu’l-muhabber, s. 318-319.
[328] İbn Sa’d, c. 4, s. 239, İbn EsTr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 80.
[329] Vâkıdî, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157.
[330] İbn Sa’d, c. 4, s. 239-240.
[331] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 24, İbn Sa’d, c. 4, s. 239.
[332] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 762.
[333] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 24-25, Vâkıdî, c. 2, s. 870, c. 3, s. 923, Ebu’l-Müniir Hişam, Kitâbu’l-esnâm, s. 37, Ezrakî, Ahbâru Mekke, t 1, s. 131, İbn Sa’d, c. 2, s. 157, c. 4, s. 240, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 762.
[334] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 240.
[335] Vâkidi, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157-158, İbn Seyyid, Uyûn.c. 2, s. 200, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 215.
[336] Vâkidi, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157-158, İbn Seyyid, Uyûn.c. 2, s. 200, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 215.
[337] Vâkidi, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157-158, İbn Seyyid, Uyûn.c. 2, s. 200, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 215.
[338] Vâkidi, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, c. 2, s. 157-158, İbn Seyyid, Uyûn.c. 2, s. 200, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 215.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/66-67.
[339] Yâküt, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 8-9.
[340] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 214.
[341] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 8.
[342] İbn İshak, İbn Hişam, Sine, c. 4, s. 1 21, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 924, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 158, Taberî, Târih, c.3,s.132.
[343] Vâkıdi, Megâzî, c. 3, s. 924, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 58, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 200-201.
[344] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 924.
[345] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 121, Vâkıdî, c. 3, s. 924, Taberî, Târih, c. 3, s. 132.
[346] Vâkıdîı Megâzî,c.3,s. 924.
[347] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 121, Taben, c. 3, s. 132.
[348] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 110.
[349] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 158, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 200.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 924.
[351] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 124, Vâkıdî, c. 3, s. 924, Taberî, c. 3, s. 133.
[352] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 924.
[353] Belâzuıî, Fütûhu’l-buldan, c. 1, s. 65.
[354] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 925, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1 , s. 368.
[355] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 368.
[356] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 925, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 368.
[357] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 125, Vâkıdî, c. 3, s. 925, Taberî, c. 3, s:. 133.
[358] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 125, Taberî, c. 3, s. 133.
[359] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 125, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 925, Taberî, Târîh, c. 3, s. 133.
[360] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 925.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/67-70.
[361] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 181,182, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 6, s. 156, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 347, Suyûtî, Hasâisu’l-kübrâ, c. 2, s. 98-99.
[362] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 30.
[363] Ffruzâbâdf, Kâmüsu’l-muhft, c. 3, s. 396-397.
[364] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 1007-1008.
[365] Yâ küt, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 53.
[366] Vâkıdı, Megâzı, c. 3, s. 1008.
[367] İbn Kuteybe, Kitâbu’l-maârif, s. 41.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/71-72.
[368] Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/72-73.
[369] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 125, Vâkıdî, Megâzî, c. 3,5.925, Taberî, Târîh, c. 3, s. 133.
[370] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 925-926.
[371] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 125, Taberî, Târih, c. 3, s. 133.
[372] Vâkıdı, Megâzî, c. 3, s. 926.
[373] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 125, Vâkıdî, c. 3, s:. 926, Taben, c. 3, s:. 133.
[374] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s:. 926.
[375] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s:. 926.
[376] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s:. 928, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s:. 158.
[377] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s:. 125, Vâkıdî, c. 3, s:. 927, İbn Sa’d.c. 2, s:. 158 Taberî, Târih, c. 3, s:. 133.
[378] İbn İs:hak, İbn Hişam, c. 4, s. 125, Vâkıdî, c. 3, s. 927, Taberî, c. 3, s. 133, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 158, Zehebî, Megâzî, s. 495, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 347, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 219.
[379] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 927.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/73-75.
[380] İbn Hişam’a göre; 17 gece (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 124, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 243, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 201, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 347).
İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 124, Taberî, c. 3, s. 133, İbn Haim, Cevâmiu’s-Sîre, s. 243, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 201, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 347.
[381] Zehebî, Megâzî, s. 495.
[382] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 125, Taberî, c. 3, s. 133.
[383] Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 84.
[384] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 926-927.
[385] Vâkıdı, Megâzî, c. 3, s. 937.
[386] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 367.
[387] Vâkıdı, Megâzî, c. 3, s. 927.
[388] Vâkıdî, c. 3, s. 923, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 157-158 İbn Seyyid, UyÜn, c. 2, s. 200.
[389] Vâkıdı, Megâzî, c. 3, s. 927.
[390] Vâkıdî, c. 3, s. 927, İbn Sa’d, c. 2, s. 158, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 367.
[391] Vâkıdî, c. 3, s. 927, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 81.
[392] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 126, Vâkıdî, c. 3, s. 927-928, Taberî, c. 3, s. 133.
[393] Vâkıdî, c. 3, s. 928, İbn Sa’d, c. 2, s. 158.
[394] Vâkıdî, c. 3, s. 928, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 84.
[395] Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 84.
[396] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 928-929.
[397] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 126, Vâkıdî, Megâzî, c. 3,5.928, Taberî, Târih, c. 3, s. 133.
[398] Peygamberimiz Aleyhisselamın annesi Hz. Âmine’nin annesi Berre; Berre’nin annesi ÜmmüHabib; Ümmü Habib’in annesi Berre; Berre’nin annesi Kılâbe; Kılâbe’nin annesi Ümeyme; Ümeyme’nin annesi Dübb olup, Dübb’ün annesi Âtike Sakfflerdendi (İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 60).
[399] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 928.
[400] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 928, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 158.
[401] Bu mülkler Taife epeyce uzakta idi (İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 48).
[402] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 126, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 929.
[403] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 929.
[404] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 126, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 929.
[405] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 929-930.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/75-79.
[406] Mus’abu’z-Zübeyrf, Nesebi Kureyş, s. 132, Belâzurî, Fütühu’l-büldân, c. 1, s. 66, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 215, Diyarbekrî, Târıîıu’l-hamfs, c. 2, s. 112.
[407] Zübeyr b. Bekkâr’dan naklen İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 49-50.
[408] İbn Asâkfr, Târîh, c. 6, s. 408, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 179, Alâüddin Ali, Kenzu’l-ummâl, c. 10, s. 554, Suyuti, Hasâisü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 3, s. 77, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 33-34.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/79.
[409] Halebî, İnsânu’l-uvûn, c. 3, s. 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/80.
[410] Taifliler, bunu işitince son derecede üzüldüler, bunaldılar, kölelerine kızdılar.[410]
Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 931, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 158-159, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 248, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 201, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 347, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 219, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 31.
[411] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 127.
[412] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 3, s. 931, İbnSa’d, Tabakât, c. 2, s. 159, İbn Kayyım, c. 2, s. 219.
[413] Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 102, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 348, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 215, Halebî, İnsân, c. 3, s. 81, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 32.
[414] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 931-932.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/80-81
[415] Vâkıdî, c. 3, s. 932, Ebu Nuaym , c. 2, 531, Zehebî, s. 493.
[416] Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 531 , Zehebî, Megâzî, s. 493.
[417] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 348.
[418] Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 4, s. 81.
[419] Vâ ki cif, Megâzî ,c. 3 ,s.932.
[420] Ebu Muaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 531 , Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 163.
[421] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 932.
[422] Vâkıdî, c. 3, s. 932-933, E bu Nuaym-Delâil, c. 2, s. 531, Beyhakî, Delâil, c. 5, s. 163, Zehebî, Megâzî, s. 493, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, . 349.
[423] Ebu Muaym, c. 2, s. 531, Beyhakî, c. 5, s. 163, Zehebî, s. 493, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 349.
[424] Vâki d f, M egâzf, c. 3, s. 933, E bu N uaym, D elâi lü’ n-nü büwe, c. 2, s. 531 , B eyha kf, D elâi lü’ n-nü büwe, c. 5, s. 163, Zeheb f, Megâzî, s. 493, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 349.
[425] Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 531, E bu’l-Fidâ, c. 4, s. 349.
[426] Vâki cif, Megâzî, c. 3, s. 933.
[427] Ebu Muaym, Delâil, c. 2, s. 531, Beyhakî, Delâil, c. 5, s. 163, Zehebî, Megâzî, s. 493, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 349.
[428] Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 933.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/81-83.
[429] Beyhakî Sünenü’l-kübrâ, c. 9, s. 84.
[430] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 420.
[431] Vâkidi, Megâzî, c. 3, s. 935.
[432] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 127, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 935, Taberî, Târih, c. 3, s. 134, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 170.
[433] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 127, Vâkıdî, c. 3, s. 935, Taberî, c. 3, s. 134.
[434] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 168, Zehebî, Megâzî, s. 491.
[435] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 4, s. 127, Vâkıdî, Megâif, c. 3, s. 935, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 170, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 267 Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 350.
[436] Vâkıdî, Megâif, c. 3, s. 935, Beyhakî, Delâil, c. 5, s. 170.
[437] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 935, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 350.
[438] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 159.
[439] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 936.
[440] Vâkıdî, c. 3, s. 936, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 102, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1403.
[441] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 936.
[442] Vâkıdî, M egâzf, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 159, Taberî, Târih, c. 3, s. 133, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 267, İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 201, Zehebî, Megâzî, s. 496, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 350.
[443] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 1 59.
[444] Vâkıdî, c. 3, s. 936-937, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 102, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1403.
[445] Vâkıdî, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 11, Buhârî, c. 5, s. 102, Müslim, c. 3, s. 1402, İbn Seyyid, c. 2, s. 202, Ebu’l-Fidâ, c. 4,350.
[446] Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 215, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 82.
[447] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 127, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 937, Taberî, Târih, c. 3, s. 134, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 267.
[448] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 127, Taberi, c. 3, s. 134, İbn Esîr, c. 2, s. 267.
[449] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 127, Vâkıdî, c. 3, s. 937, Taberî, c. 3, s. 134, İbn Esîr, c. 2, s. 267.
[450] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 937.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/83-88.
[451] Vâkıdî, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, İbn Seyyid, c. 2, s. 202 Kastalânf, c. 1, s. 26.
[452] İbn İshak.İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, İbn Seyyid, c. 2, s. 202, İbn Kayvım , c. 2, s. 215, Kastalânf, c. 1, s. 216 .
[453] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 729, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 350.
[454] Müslüman olarak (İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 202).
[455] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c. 3, s. 937, İbn Sa’d, c. 2, s. 159, İ bn Esîr, c. 2, s. 267, İbn Seyyid, c. 2, s. 202, İbn Kayyım, c. 2, s. 219-220.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/89.
[456] İbn İshak.İbnHişam, c. 4, s. 129, Vâkıdî, c. 3, s. 938, İbn Hazm, s. 244.
[457] İbn İshak.İbn Hişam, c. 4, s. 129, İbn Hazm, s. 244, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 507, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 235, Zehebî, s. 496, E bu’l-Fidâ, c. 4, s. 351.
[458] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 6, s. 190.
[459] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/89-90.
[460] İbn İshak.İbn Hişam, c. 4, s. 130, Vâkıdî, c.3, s. 939, Taberî, Târih, c. 3, s. 134.
[461] Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 444.
[462] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 939.
[463] Mâlik, Muvatta1, c. 1, s. 330, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 333, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 141 -142.
[464] Vâkidi, Megâzî,c.3,s. 940.
[465] Vâki dr, Megâzî, c.3, s. 939.
[466] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 939, Taberî, Târih, c. 3, s. 138, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 355.
[467] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 939-940.
[468] Taberî, Târih, c.3, s. 138, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 355.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/90-92.
[469] Vâkidt, Megâzî, c.3, s. 941.
[470] İbn İshak, İtan Hişam, Sîre,c.4, s. 135, Vâkıdî, Megâzî, c.3, s. 941.
[471] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 941.
[472] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 941.
[473] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 135.
[474] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 135, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s:. 941, İbn Esîr, Us:du’l-gâbe, c. 2, s:. 332.
İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Vâkıdî, c. 3, s. 941.
[475] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 135.
[476] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/92-93.
[477] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c.4, s. 130, Taberî, Târih, c. 3, s. 134.
[478] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 958, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 154.
[479] Yâkût. Mu’cemu’l-büldân. c. 2. s. 142.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/93.
[480] Vâkıdı, Megâzı, c.3, s. 943.
[481] İbn İsJıak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c.3,s. 943, £bdurrezzak, Musannef, c. 6, s. 381, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 152.
[482] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 943, İbn Sa’d, c. 2, s. 1 52, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 193, İbn Kaybım, Zâdu’l-mead, c. 2, s. 209-210, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 216.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/93-94.
[483] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 944.
[484] İbn Sa’d. Tabakâtü’l-kübrâ. c. 2. s. 154.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/94.
[485] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 03, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 360.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/94-95.
[486] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 84, Taberî, Târih, c. 3, s. 136.
[487] Serahsf, M ebsût, c. 10, s. 1 8.
[488] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 84, Taberî, Târih, c. 3, s. 136.
[489] Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 457.
[490] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Mâlik, c. 2, s. 457, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 84.
[491] Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 458.
[492] Mâlik, c. 2, s. 458, İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, c. 316, Taberî, c. 3, s. 136.
[493] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1456.
[494] Mâlik, c. 2, s. 458, İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, c. 316, Taberî, c. 3, s. 136.
[495] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 316.
[496] Mâlik, c. 2, s. 458, İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 316 Taberî, c. 3, s. 136.
[497] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 316.
[498] Mâlik, c. 2, s. 458, İbn İshak, İbn Hişam , c. 4, s. 135, Ahmed b. Hanbel, c. 5, 316, Taberî, c. 3, s. 136.
[499] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 135, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 918.
[500] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Vâkıdî, c. 3, s. 918, Taberî, Târih, c. 3, s. 136.
[501] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Taberî, c. 3, s. 136.
[502] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 918.
[503] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 91 8, Taberî, c. 3, s. 1 36.
[504] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 918.
[505] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Vâkıdî, c. 3, s. 918, Taberî, c. 3, s. 136.
[506] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 135, Taberî, c. 3, s. 136.
[507] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 918.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/95-98.
[508] Vâkidf, c. 3, s. 949, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 153, İbnSeyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 194.
[509] Vâkıdî, c. 3, s. 954, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 7, s. 282.
[510] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 949, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c.2, s. 153, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 194, İbn Kaybın, Zâdu’l-mead.c.2, s. 210.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/98.
[511] Vâkidi c. 3, s. 498, İbn Sa’d, c. 2, s. 153, Süheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 7, s. 283, İbn Hazırı, Cevâmiu’s-Sîre, s. 245.
[512] İbn İshak İbnHişam, c. 4, s. 135, Taberî, Târih, c. 3, s. 136.
[513] Tevbe: 9/60.
[514] Kâsânf, c. 2, s. 44-45.
[515] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 114, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 89.
[516] Halebı, c.3, s. 85.
[517] İbn Hazm, s. 248-249.
[518] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/98-100.
[519] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 944, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 41.
[520] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamfs, c. 2, s. 114.
[521] Vâkıdî, c. 3, s. 944, Diyarbekrî, c. 2, s. 114, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 41.
[522] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 944.
[523] Vâkıdî, c. 3, s. 944-945, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 152, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 1 93, İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 210, Diyarbekrî, c. 2, s. 114, Halebî, İnsanu’l-uyûn, c. 3, s. 84. 51 5.
[524] Diyarbekrî, c. 2, s. 114, Halebî, c. 3, s. 84. 51 6.
[525] Vâkıdî, c. 3, s. 945, Halebî, c. 3, s. 84. 51 7.
[526] Diyarbekrî, c. 2, s. 114, Halebî, c. 3, s. 84. 51 8.
[527] Vâkıdî, c. 3, s. 945, Diyarbekrî, c. 2, s. 114, Halebî, c. 3, s. 84. 51 9.
[528] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 945, Halebî, İnsânu’l-uyün, c. 3, s. 84.
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 946.
[530] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 135-136, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 945-946.
[531] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 401.
[532] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 854-855, İbn Asâkfr, Târih ,c.6, s. 430, 431, Alâüddin Ali.Kenzu’l-ummâl.c. 10, s. 506.
[533] Vâki cif, c. 3, s. 855, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 362, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 720.
[534] Vâkıdî, c. 3, s. 855, Belâzuıî, c. 1, s. 362, İbn Abdilberr, c. 3, s. 720, İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 24, Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 407.
[535] Vâkıdî, c. 3, s. 855, Belâzurî, c. 1, s. 362.
[536] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 5, s. 449, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 401, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 24.
[537] Vâki cif, c. 3, s. 946, İbn Sa’d, c. 2, s. 152-153.
[538] Vâkıdî, c. 3, s. 946-947.
[539] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 136, Vâkıdî, c. 3, s. 946, İbn Sa’d, t 2, s. 153, Taberî, Târîh, c. 3, s. 136-137.
[540] Vâkidt, Megâzî, c. 3, s. 946, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 153.
[541] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 246.
[542] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 137-138, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 246-247.
[543] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 136-137, Vâkıdî, c. 3, s. 946-947, İbn Sa’d, c. 4, s. 272.
[544] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 947.
[545] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 137.
[546] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 137, Vâkıdî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, c. 4, s. 272.
[547] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 272.
[548] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 137, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, c. 4, s. 273.
[549] Vâkıdî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, c. 4, s. 273.
[550] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 137, Vâkıdî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, c. 4, s. 272-273.
[551] İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 273.
[552] Vâkidt, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, c. 4, s. 273.
[553] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 273.
[554] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 137.
[555] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 947, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 273.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/100-106.
[556] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 246.
[557] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 948, İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 246.
[558] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 139, Vâki d f, Megâzî, c. 3, s. 948, İbn Sa’d, c. 4, s. 246, Taberî, Târih, c. 3, s. 137.
[559] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 246.
[560] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Vâkıdî, c.3, s. 948, İbn Sa’d, c. 4, s. 246, Taberî, c. 3, s. 137.
[561] İbn Şa’d, Tabakât, c. 4, s. 246.
[562] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Vâkıdî, c.3, s. 948, İbn Sa’d, c. 4, s. 246, Taberî, c. 3, s. 137.
[563] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/106.
[564] İbn İshak, İtan Hişam, c. 4, s. 139, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 219, Taberî, c. 3, s. 137.
[565] Vâkıdî, Megâzî, c.3, 948, Müslim, Sahih, c. 2, s. 744.
[566] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Taberî, c. 3, s. 1 37.
[567] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Vâkıdî, c.3, s. 948, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Müslim, c. 2, s. 744, Taberî, c. 3, s. 137.
[568] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 139, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 948, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 219, Müslim , Sahih, c. 2, s. 744, Taberî, Târih, c. 3, s. 137.
[569] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Vâkıdî, c. 3, s. 948, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Müslim , Sahih, c. 2, s. 744.
[570] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Taberî, c. 3, s. 1 37.
[571] Vâkıdî, c. 3, s. 948, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Müslim, c. 2, s. 744.
[572] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 139, Vâkıdî, c.3, s. 498, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 219, Müslim, c. 2, s. 744, Taberî, c. 3, s. 137.
[573] Vâkıdî, c. 3, s. 948, Müslim, c. 2, s. 744.
[574] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 948.
[575] Vâkıdî, c. 3, s. 948, Müslim, c. 2, s. 744.
[576] Müslim, Sahih, c. 2, s. 745. Taberî, Tefsir, c. 10, s. 157.
[577] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 246.
[578] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 140-141, Vâkıdî, c. 3, s. 956, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, Taberî, c. 3, s. 138.
[579] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 157.
[580] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 169-249, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 221.
[581] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 201.
[582] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 04, Müslim, Sahih, c. 2, s. 733.
[583] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 957.
[584] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 06.
[585] Buhârî, c. 5, s. 104, Müslim, c. 2, s. 734.
[586] Vâkıdî, c. 3, s. 949, Buhârî, c. 5, s. 105.
[587] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 05.
[588] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 949.
[589] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 05.
[590] Vâkıdî,c. 3.S.949.
[591] Vâkıdî, c. 3, s. 949, Buhârî, c. 5, s. 106.
[592] Vâkıdî, c. 3, s. 949.
[593] Vâkıdî, c. 3, s. 949, Buhârî, c. 5, s. 106.
[594] Vâkıdî, c. 3, s. 949.
[595] Vâkıdî, c. 3, s. 949, Buhârî, c. 5, s. 106.
[596] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 453.
[597] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 141-142, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 76, Taberî, Târih, c. 3, s. 138.
[598] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/106-110.
[599] İbn İshak, İtan Hişam, c. 4, s. 142, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 957, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, Taberî, c. 3, s. 138.
[600] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 246, Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[601] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 142, Vâkıdî, c.3,s. 957, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76.
[602] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 246, Heysemî, Mecmau’i-zevâid, c. 10, s. 31.
[603] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 142, Vâkıdı, c. 3, s. 957, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, Taberî, c. 3, s. 138.
[604] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 246.
[605] Buhâri , Sahih, c. 5, s. 1 04, Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[606] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 42, Buhârî, c. 5, s. 104.
[607] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 142, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 957, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, c. 4, s. 42, Taberî, Târih, c. 3, s. 138.
[608] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 42, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 104.
[609] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 10, s. 31.
[610] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 142, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 76, Taberî, Târih, c. 3, s. 138, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 271.
[611] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 04, Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[612] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 142, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, Taberî, c. 3, s. 138, İbn Esîr, c. 2, s. 271.
[613] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 142, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76, 246, Buhârî, c. 5, s. 104, Müslim, c. 2, s. 734, Taberî, c. 3, s. 138, İbn Esîr, c. 2, s. 271.
[614] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 1 04, Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[615] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 188, Buhârî, c. 5, s. 1 05, Müslim, c, 2, s. 734.
[616] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 246.
[617] Vâkidi, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 42, Müslim, c. 2, s. 734.
[618] Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[619] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 42, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 104, Müslim, Sahih, c. 2, s. 734.
[620] Vâkıdî, Megâif, c. 3, s. 958, İbn Hacer, Fethu’l-bârf, c. 8, s. 41-42.
[621] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 1 42, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 77, c. 4, s. 42, Taberî, Târih, c. 3, s. 138.
[622] Heysemi, Mecmau’z-zevâid, c. 10, s. 31.
[623] İbn İshak, İbn Hisam, c. 4, s. 142, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 77, c. 4, s. 42, Taberî, c. 3, s. 138.
[624] İbn İshak, İbn Hişam , c. 4, s. 142-143, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahm ed b. Hanbel, c. 3, s. 77, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 105-106, Müslim, Sahih, c. 2, s. 735, Heysemî, c. 10, s. 31.
[625] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 143, Vâkıdî, c. 3, s. 958, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 154, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 77, Taberi, c. 3, s. 138.
[626] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 143, Vâkıdî, c. 3, s. 958, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 77, Taberi, c. 3, s. 138.
[627] Heysemî, Mecmau’i-ievâid, c. 10, s. 31.
[628] İbn İshak, İbn Hişam , c. 4, s. 143, Vâkıdî, c. 3, s. 958, İbn Sa’d, c. 2, s. 154, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 76-77, Taberî, c. 3, s. 138, İbn Esîr, c. 2, s. 272.
[629] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/110-114.
[630] Tevbe: 58-60, Taberî, Tefsir, c. 10, s. 157.
[631] Taberî, Tefsîr, c. 10, s. 162.
[632] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 143, Taberî, Târih, c. 3, s. 139, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 203, Zehebî, Megâzî, s. 508, E bu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 368.
[633] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 368.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/115.
[634] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 558.
[635] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye vıe’n-nihâye, c. 4, s. 365.
[636] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 365, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 558.
[637] İbn Abdilberr, c. 4, s. 1525, İbn Esir, c. 5, s. 323, İbn Hacer, c. 3, s. 558.
[638] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 5, s. 323, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 364.
[639] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/115-117.
[640] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 457458, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 408.
[641] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409.
[642] İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 176.
[643] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409.
[644] Abdurreizak.Musannef, c. 1,s.458, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 409.
[645] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409.
[646] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409.
[647] Abdurreizak, Musannef, c. 1, s. 458, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 408.
[648] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 409.
[649] Abdurrezzak, c. 1, s. 458, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 408.
[650] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 408-409.
[651] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 753.
[652] Abdurreizak, Musannef, c. 1, s. 458, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 408.
[653] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 458.
[654] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 409, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 753-1754.
[655] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1752, İbn E sır, Usdu’l-gâbe, c. 6, s. 279.
[656] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 5, s. 450.
[657] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 458.
[658] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 5, s. 450, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 3, s. 78.
[659] Abdurrezzak. Musannef. c. 1. s. 458459. Ahmed b. Hanbel. Müsned. c. 3. s. 408.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/117-119.
[660] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 958, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 154.
[661] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 958-959, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 217, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamfs, c. 2, s. 117.
[662] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 206.
[663] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 206.
[664] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959.
[665] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 2, s. 142.
[666] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 206.
[667] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 427, Tiımizf, Sünen, c. 3, s. 274.
[668] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 206.
[669] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 427, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 274.
[670] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959.
[671] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 206.
[672] Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 367.
[673] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/119-120.
[674] İbn İshak.İbnHişam, Sire.c.4, s. 143, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959.
[675] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 83.
[676] Takıyyüddin Muhammed b. Ahmed, Ikdu’s-simfn, c. 6, s. 4.
[677] Vakidi.c3, s.959,İbnSa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 5, s. 446, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 556, Zehebî, Megâzî, s. 508, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 3, s. 60.
[678] Vâkıdı, c. 3, s. 959, İbn Sa’d, c. 5, s. 446, İbn E sfr, c. 3, s. 556.
[679] Vâkıdî, c. 3, s. 959, İbn Sa’d, c. 5, s. 446, İbn E sfr, c. 3, s. 556, Zehebî, s. 508.
[680] Takıyyüddin Muhammed, Ikdu’s-simm, c. 6, s. 4.
[681] İbn Esîr, c. 3, s. 556, Zehebî, s. 508.
[682] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1024, İbn E sfr, c. 3, s. 556.
[683] İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 249, İbn Haldun, Tâıîh, c. 2, ks. 2, s. 49.
[684] İbn Esîr, c. 3, s. 556, Zehebî, s. 508, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 49.
[685] İbn Esîr, c. 3, s. 556, Zehebî, s. 509, Halebî, c. 3, s. 60.
[686] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 143, İbn Esîr, c.3,s. 556, Zehebî, s. 509, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye re’n-nihâye, c. 4, s. 368, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 117, Halebî, c. 3, s. 42, Zürkânf, Mevâhibü’l-ledünniyeŞeıtıi, c. 3, s. 42.
[687] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/121-122.
[688] İbn İshak, İbn Hişam, Sire, c. 4, s. 1 43, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959, Taberî, Târfi-ı, c. 3, s. 139, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 270, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 203, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 272, Zehebî, Megâzî, s. 508, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye, c. 4, s. 368, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 49, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 117, Ezrakî, Mevâhibü’l-ledünniye Şerhi, c. 3, s. 41.
[689] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 958, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 3, s. 42.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/122.
[690] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 959, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 426-427, Ezrakî, Ahtaâru Mekke, c. 2, s. 207, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 274.
[691] Vâkıdî, c. 3, s. 959, İbn Sa’d, Tabak âtü’l-kübrâ, c. 2, s. 154.
[692] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 143, Beyhakî, c. 5, s. 230, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 368.
[693] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 144, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 248, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 49.
[694] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 143, Vâkıdî, c. 3, s. 960, Abdurrezzak, Musannef, t 5, s. 382.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/122.
[695] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 944, İbn Sa’d, Tabakât, c, s. 152.
[696] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 62.
[697] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 950.
[698] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c.3,s. 949, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 153.
[699] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 950.

[700] Vâkıdî, c. 3, s. 950, İbn Sa’d, c. 2, s. 153.
[701] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 152.
[702] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 131, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 115, Taberî, Târih, c. 3, s. 114.
[703] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 950.
[704] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c. 3, s. 950, Taberî, c. 3, s. 134.
[705] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 950.
[706] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[707] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 951, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 114.
[708] Vâkıdî, c. 3, s. 951, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 381, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 62.
[709] Vâkıdî, c. 3, s. 951, Abduırezzak, c. 5, s. 381, İbn Sa’d, c. 1, s. 115.
[710] Zührî, Megâzî, s. 93, Abdurrezzak, c. 5, s. 381, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 326, Buhârî, c. 3, s. 62.
[711] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 131, Vâkıdî, c. 3, s. 951, İbn Sa’d, c.1, s. 115, Taberî, c. 3, s. 135.
[712] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, c. 3, s. 62.
[713] Zührî, Megâzî, s. 93, Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 381.
[714] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 131-132, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 951-952, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 115, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 62.
[715] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 184.
[716] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 132, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 952, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 2, s. 218, c. 4, s. 326, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 62, Taberî, Târih, c. 3, s. 1 35.
[717] Zührî, Megâzî, s. 93, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 381 Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 327, Buhârî, c. 3, s. 62.
[718] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 132, Vâkıdî, c. 3, s. 952, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 154-155, Taberî, c. 3, s. 135.
[719] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 952.
[720] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 132, Vâkıdî, c. 3, s. 952, İbn Sa’d, c. 2, s. 154-155 Taberî, c. 3, s. 135.
[721] Abdurrezzak, c. 5, s. 381 -382, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 326.
[722] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 132, Taberî, c. 3, s. 135.
[723] Abdurrezzak, c. 5, s. 382, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 327, Buhârî, c. 3, s. 62.
[724] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 952.
[725] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 132-133, Taberî, Târih, c. 3, s. 135.
[726] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133, Vâkıdî, c. 3, s. 952-953, Taberî, c. 3, s. 135.
[727] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133, Taberî, c. 3, s. 135.
[728] Vâkıdî, Megâzî,c.3,s. 953.
[729] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 133, Taberî, Târih, c.3,s. 138.
[730] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 954.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/123-130.
[731] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 954-955.
[732] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133, Vâkıdî, c. 3, s. 954, Taberî, c. 3, s. 135.
[733] Vâkıdî, Megâzî,c.3,s. 954.
[734] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133, Vâkıdî, c. 3, s. 954.
[735] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[736] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133, Vâkıdî, c. 3, s. 955, Taben, c. 3, s. 135-136.
[737] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[738] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 133-134, Vâkıdî, c. 3, s. 955, Taberî, c. 3, s. 136.
[739] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[740] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Vâkıdî, c.3,s. 955, Taben, c. 3, s. 136.
[741] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Taben, c. 3, s. 136.
[742] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Taben, c. 3, s. 136.
[743] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 134, Vâkıdı, c. 3, s. 956, Taben, c. 3, s:. 136.
[744] Vâkıdî, Megâzı, c. 3, s. 955.
[745] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Vâkıdî, c.3,s. 956, Ebu’l-Fidâ, c. 4, s. 361.
[746] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Vâkıdî, c. 3, s. 955, Taben, Târih, c. 3, s. 136.
[747] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[748] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Vâkıdî, c. 3, s. 955.
[749] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[750] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Vâkıdî, c. 3, s. 955, Taberî, Târih, c. 3, s. 136.
[751] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 955.
[752] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 134, Taben, c. 3, s. 136.
[753] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s:. 134, Vâkıdî, c. 3, s. 956, Taberî, c. 3, s:. 136.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 7/130-132.

Share.

About Author

Leave A Reply