Kitap ve Sünnet

0

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Bıraktığı Birinci Büyük Emanet: Kitab
Kur’ân-ı Kerîm’in Bütün Semavî Kitaplara Denk ve Daha Fazlasını Havi Bulunuşu
Kur’ân Herkesi İrşad Edebilir
Kur’ân, Ahlâk Ve Felsefenin Bütün Esaslarını Câmîdir.
Kur’ân Cihan Medeniyetinin Dayandığı Temel feri Muhtevidir
Kur’ân Hikmetle Dolu Bir Ahlâk Mecellesidir
Kur’ân Semavî Kitapların En Güzeli, Her Takdirin Üstünde Bir Fesahat ve Belagat Mucizesidir
Kur’ân Akâid ve Ahlâkı, İnsanlara Hidayet ve Hayatta Muvaffakiyet Sağlayan Esasların Mükemmel Bir Meceffesidir
Kur’ân’ın Bir Naziri Yoktur
Kur’ân’m EnSaf ve En Temiz Tevhidi Öğretmesi
Kur’ân Yüksek Ahiâk Öğretir
İmanın Hakikî Kitabı, Fikre İtmi’nan Veren Kitab
Kur’ân Temiz ve Afif Bir Hayatı Sağlayacak Makul ve Mantıkî Emirleri Muhtevidir
Kur’ân-ı Kerîm’in Başlıca Özellikleri
Kur’ân-ı Kerîm’i Öğrenip Öğretmenin ve Okumanın Bazı Faziletleri
Kur’ân Okuyan veya Okumayanların, Kur’ân’ı Okuyan ve Onunla Amel Edenlerin veya Etmeyenlerin Misalleri
Bazı Sûre ve Âyetleri Okumanın Faziletleri
Peygamberimiz Aleyhisselamla Ashabı, Kur’ân-ı Kerîm’i Nasıl Okurlar ve Hatmederlerdi?
Müsebbihât Sûreleri
Kur’ân-ı Kerîm’i Okuma ve Hatmetme Usûlü
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Bıraktığı İkinci Büyük Emanet: Sünnet
Sünnetin Başvurulacak İkinci Hidayet Kaynağı Oluşu
Sünnetin Mânâları ve Çeşitleri
Sünnete Sarılmanın ve Bid’atlardan, Taklitçilikten Sakınmanın Gerekliliği
Allah’a İbadet ve Tâat, Peygamberimiz Aleyhisselamın Ömrünün Sonuna Kadar İbadete Devam Edişi
Namazın Çeşitleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Tuttuğu Nafile Oruçlar
Peygamberimiz Aleyhisselamın Allah’ı Zikredişi

PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSELAMIN ÜMMETİNE BIRAKTIĞI İKİ EMANET:
KİTAB VE SÜNNET

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Bıraktığı Birinci Büyük Emanet: Kitab

Peygamberimiz Aleyhisselam, Veda Haccıncia irad buyurduğu hutbesinde:
“Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmez, sap­mazsınız.
O, Allah’ın Kitabıdır.[1] ve Resûlullahın sünnetidir” buyurmuştur. [2]
Kur’ân-ı Kerîm’e göre de; Kitab ve sünnet, Müslümanlar için başvurulması gereken iki hidayet kay-nağıdır. [3]
Peygamberimiz Aleyhisselam, birhadis-i şeriflerinde:
“Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların iman etmek zorunda kaldığı mucizelerin bir benzeri verilmemiş olsun.
Bana verilen mucize ise Allah’ın bana vahyettiğidir, Kur’ân’dır.
Bunun için, Kıyamet günü peygamberlerin en çok ümmetlisi ben olacağımı umarım!” buyurmustur. [4]
Her peygamberin zamanına göre peygamberlik davasını isbatlayan bazı harikuladeleri, mucizeleri vardır: asanın yılana çevrilmesi gibi.
Musa Aleyhisselamın zamanında sihir yaygındı.
Bunun için, Musa Aleyhisselam Allah’ın izniyle sihirden daha üstün ve baskın olarak bir mucize getirip sihirbaz muhataplarını iman etmek zorunda bıraktı.
İsa Aleyhisselam zamanında tıp yaygındı.
Bunun için, İsa Aleyhisselam tıptan daha üstün ve baskın olan bir mucize getirdi: Allah’ın izniyle ölüyü diriltti.
Resûlullah Aleyhisselamın zamanında ise, fesahat ve belagat yaygındı.
Bunun için, Resûlullah Aleyhisselam bir fesahat ve belagat mucizesi olan Kur’ân-ı Kerîm’i Allah’tan telakkî edip getirdi. [5]
Peygamberimiz Aleyhisselamdan önceki peygamberlerin mucizeleri kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş, onları o zaman hazır bulunanlardan başkaları da görmemişlerdir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi olan Kur’ân-ı Kerîm ise Kıyamet gününe kadar devam edecektir. [6]
Diğer peygamberlere verilen mucizelerin benzerleri ya suretçe ya da hakikatça, kendilerinden öncekilere de verilmiş bulunuyordu.
Kur’ârvı Kerîm mucizesinin benzeri ise daha önce hiçbir peygambere verilmemişti. [7]
Ebu Ubeyd’in bildirdiğine göre; bir çöl Arabi, bir zât:
“Artık sen emrolunduğun şeyi açığa vur!” (Hicr. 94) âyetini okurken işitip hemen secdeye kapanır ve:
“Ben onun fesahatinden dolayı secde ettim” der. Başka birisi de:
Vaktâ ki ondan umutlarını kestiler, fısıldaşarak bir yere çekildiler…” (Yusuf: 80) âyetini bir adamdan işitince:
“Ben şehadet ederim ki; bu sözün benzerini bir yaratık söylemeye güç yetiremez” demiştir.
Bir cariyeden dinlediği kelâmın fesahatine şaşarak:
“Allah için, sen ne kadar da fesâhatlisin!” demekten kendisini alamayan Asmâî’ye, cariye:
“Musa’nın anasına: ‘Onu emzir! Onun hakkında sana bir tehlike gelince, kendisini denize bırak! Korkma, tasalanma! Çünkü Biz onu sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız’ diye vahiy ve ilham ettik’ kavlinden sonra, şu benimki bir fesahat mi sayılır?” demiştir.
Gerçekten de, bu bir tek âyette iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjde birieştirilmiştir. [8]
Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizesi sadece Kur’ân-ı Kerîm’den ibaret olmadığı ve daha birçok mucizeleri bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın mucizelerinden yalnız Kur’ân’ı anmakla yetinmeleri onun mucizelerinin en büyük ve en yararlısı oluşundan, dine daveti, delil ve hücceti içinde taşımakta bulunuşundan, Kıyamet gününe kadar hâzır ve gâib herkesin ondan yararlanışındandır. [9]
Kur’ârvı Kerîm’e Kur’ân isminin verilişi, ilâhî kitablar arasında, kitabların, belki bütün ilimlerin semerelerini kendisinde toplamış olduğu içindir.
Nitekim, Yüce Allah, buna:
“Herşeyin tafsilidir” (Yusuf: 111), “Herşeyin apaçık bir beyanıdır” (Nahl: 89) âyetleriyle işaret buyur­muştur. [10]
Kur’ârvı Kerîm, hakikat ehline göre, bütün hakikatleri toplayan ledün ilminin de icmali, özetidir. [11]
Hz. Ali derki:
“Resûlullah Aleyhisselamdan işittim:
‘Haberiniz olsun ki, birtakım fitneler zuhur edecektir!’ buyurdu.
‘Yâ Rasûlallah! O fitnelerden çıkış, kurtuluş nedir?’ diye sordum.
‘Kitabullahtır! Çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdaki-lerin hükmü de ondadır.
O hak ile bâtılı ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir.
Onu zorbalıkla bırakan kimsenin Allah boynunu kırar.
Hidayeti, doğru yolu ondan başkasında arayanı dalâlete düşürür.
O, Allah’ın en sağlam urganıdır!
O, hikmetle dolu Kur’ân’dır!
O, en doğru yoldur!
0 boş arzuların haktan saptı ram ayacağı, dillerin karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının
duyamayacağı, çok tekrarlanmasından bıkılmayan, akıllan hayrette bırakan meziyetleri bitip tüken­
meyen bir kitabdır.
O öyle bir kitabdır ki, cinlerden bir zümre, onu dinledikleri zaman:
‘Biz, gerçek, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki, o hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı, biz de ona inandık…1 demişlerdir.
Ona dayanarak konuşan, doğrulanır.
Onunla amel eden, ecre erer.
Onunla hükmeden adalet eder.
Ona davet eden doğruya ve doğru yola davet etmiş olur’ buyurdu.” [12]
Peygamberimiz Aleyhisselam, başka bir hadis-i şeriflerinde de:
“Önceki kitablar, tek bâb ve tek harf (lügat) üzerine inmişti.
Kur’ân ise:
1. Emir
2. Nehiy
3. Helâl
4. Haram
5. Muhkem
6. Müteşâbih
7. Misallerden münekkeb olmak üzere, yedi bâb ve yedi harf (lügat) üzerine inmiştir.
Onun helâlini helâl kılınız!
Onun haramını haram kılınız!
Onda emrolunduğunuz şeyleri işleyiniz!
Onda nehyolunduğunuz şeylerden sakınınız!
Onun getirdiği temsillerden ibret alınız!
Onun muhkem I eriyle amel ediniz!
Onun müteşâbihlerine de iman ediniz ve ‘Rabbimizin katından bütün gelenlere iman ettik’ deyiniz!” buyurmuştur. [13]
Abdullah b. Mes’ud:
“İlim isteyen, Kur’ân’ı eşelesin
Çünkü, öncekilerin de, sonrakilerin de ilmi onun içindedir! [14]
Ben ne zaman size bir hadis haber versem, onun Kitabullah’ta doğrulayıcı delilini de haber vere­bilirim!” demiştir.
Abdullah b. Abbas da:
“Eğer benim yanımda bir devenin diz bağları yitecek olsa, muhakkak onu da Yüce Allah’ın Kitabında bulurum!” demiştir.
Saîd b. Cübeyr de:
“Bana Resûlullah Aleyhisselamdan hiçbir hadis erişmemiştir ki, onun doğrulayıcı delilini Kitabullah’ta bulmuş olmayayım!” diyor.
İmam-1 Şafiî de bir kere Mekke’de:
“İstediğinizi bana sorunuz! Kitabullah’tan onun cevabını size haber vereyim!” demişti.
Kendisine:
“An sineğini öldüren ihramlı hakkında ne diyeceksin?” diye sorulunca, İmam-ı Şafiî:
“B ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Peygambersize ne verdi ise onu alınız! Size neyi yasakladı ise ondan da sakınınız!” (Haşr. 7) âyeti­ni okumuş;
“Huzeyfe b. Yeman’ın Peygamber Aleyhisselamdan bize rivayet ettiği hadiste:
‘Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer b. Hattab’a uyunuz!’ buyurulmuş olup, Ömer b. Hattab’ın da ihramlının arı sineğini öldürmesini emrettiği haberi bize Târik b. Şihab’dan rivayet edilmiştir” diye cevap vermişti.
Ebu Bekir b. Mücâhid bir gün:
“Âlemde hiçbir şey yoktur ki, Kitabullah’ta bulunmasın!” deyince, kendisine:
“Öyleyse, Kur’ân’ın içinde nerede hanlardan bahsedilmiştir?” diye soruldu.
O da:
“‘Meskûn olmayan ve içerisinde size ait meta bulunan beyitlere girmenizde size bir vebal yoktur’ (Nûr. 29) âyetindeki evlerden maksat, hanlardır” demiştir.
İbn Burhan da:
“Peygamber Aleyhisselam ne buyurdu ise, elbette o Kur’ân’da ya aynen vardır, ya da onun yakın veya uzak aslı vardır.
Bu gerçeği ancak anlayışlı olanlar anlar, gözleri kapalı olanlar göremezler.
Bunun gibi, onun her hükmündeki isabeti ve inceliği de, istekliler ancak görüşleri, çabaları ve anlayışları nisbetinde kavrayabilirler” demiştir.
Daha başkaları da:
“Allah’ın anlayış verdiği bir kimse için, Kur’ân’dan bulup çıkarmayı mümkün kılmadığı birşey yoktur” demişlerdir.
İbn Fadl’a göre:
“Kelâmullah’ın taşıdığı ilimlerin hakikatini ancak onun sahibi olan Yüce Allah ihata eder. Sonra da, Resûlullah Aleyhisselam kavrar.
Cenab-ı Hakk’ın Kendisine tahsis ettiği ilimlerden başkasına ise, Resûlullah Aleyhisselamın dört halifesi ve büyük sahabisi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile İbn Mes’ud ve İbn Abbas gibi sahabileri varis olmuşlardır. [15]
Birgün, İbn Abbas’ınyanında ashabdan Huzeyfe b. Yeman bulunduğu sırada, adamın biri gelip İbn Abbas’a:
“Yüce Allah’ın Şûra süresindeki ‘Hâ mîm ayn sîn kâf sözünün tefsirini bana haber ver?” der.
İbn Abbas, adamın bu soruşundan hoşlanmaz, susar; ve sonra da, ondan, yüzünü başka tarafa çevirir.
Adam sorusunu tekrarlar.
İbn Abbas, yine cevap vermez ve yüzünü ondan başka tarafa çevirir.
Adam üçüncü kez sorar.
İbn Abbas yine ona cevap vermez.
Bunun üzerine, Huzeyfe b. Yeman:
“Buna sana ben haber vereyim. Anladım ki, o bunu söylemek istemiyor!” diyerek, bunun:
Ehl-i Beytten Abdulilâh veya Abdullah diye anılan bir zât hakkında nazil olduğunu; kendisinin Şark nehirlerinden bir nehir üzerinde kurulu, nehrin ikiye ayırdığı şehir (Bağdat) üzerinde yerleşeceğini; Yüce Allah’ın onların hakimiyet ve saltanatlarının sona ermesine, devlet ve müddetlerinin kesilmesine izin verdiği zaman, üzerlerine geceleyin bir ateş salınacağına, sabahleyin sanki oradaki yerlerinde hiç bulunmamış gibi olacaklarına, yerlerini toplanan cebbar ve zalimlerin işgal edeceklerine işaret olduğunu söyler. [16]
Bundan oniki asır önce, Hicrî 224 yılında doğan ve 310 yılında ölen İmam Taberî’nin tefsirine kay­dettiği bu haber, hem Kur’ân-ı Kerîm’in ne kadar mucizevî, ilmî derinlikler taşıdığını, hem de Ashab-ı Kiramdan bazılarının bu derinliklerden ne kadar yararlandıklarını ve hatta müteşâbih âyetlerin tefsiri er­ine bile vâkıf olduklarını göstermeye yeter. Filvaki, zamanımızda kral naibi Abdulilâh tarafından Bağdat’ta temsil edilen bu hanedanın, bir gece General Kâsım’ın yaptığı darbe ile yaylım ateşine tutu­larak, kadın erkek, çoluk çocuk hepsinin hayat ve saltanatlarına son verildiği görülmüştür.
İbnü’n-Nedîm (vefatı: 378 H.) kendisinden önceki ilim adamlarından kimlerin Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir ettiklerini; Kur’ân-ı Kerîm’in mânâları, müşkilleri, mecazlan, lügatları, lügatlarının garibleri, kıraat tarzları, noktaları, şekilleri, lamları, vakıf ve ihtidaları, maktu ve mevsulleri, elfâz ve mânâları, müteşâbihleri, mushaflandaki heceler, Kur’ân’ın cüzleri, Kur’ân’ın faziletleri, Kur’ân harflerinin Medinelilere, Mekkelilere, Kûfelilere, Basralılara, Şamlılara göre sayıları, Kur’ân’ın nâsih ve mensuhlan, âyet ve sûrelerin nüzul tar­ihleri, Kur’ân’ın hükümleri ve çeşitli mânâları., hakkında kimlerin hangi eserleri yazdıklarını uzun uzadıya açıklar. [17]
Kur’ârvı Kerîm müfessirlerinden Fahru’r-Râzî der ki:
“Bir zamanlar, ‘Yalnız şu Fatiha sûresinin ihtiva ettiği faide ve nefiselerden on bin kadar mesele çıkanlması mümkündür!’ sözü dilimden çıkınca, bazı kıskançlarla birtakım bilgisizler ve inatçılar, beni de kendileri gibi isbatlayamayacağı iddialarda bulunur, söylediği sözü isbat kaydında bulunmaz adamlar­dan sandılar.
Şu kitabı [Mefâtihu’l-gayb] yazmaya başlayınca, Fâtiha’dan o kadar mesele çıkarılabileceğinin mümkün bulunduğunu göstermek ve uyarılabilecekleri uyarmak için şu önsözü düzenledim. “[18]

Kur’ân-ı Kerîm’in Bütün Semavî Kitaplara Denk ve Daha Fazlasını Havi Bulunuşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, bir hadis-i şeriflerinde:
“Bana Tevrat yerine es-Seb'[19] verildi.
Zebur yerine Meûn[20] verildi.
İncil yerine Mesânî[21] verildi.
Mufassallar da[22] fazla olarak verildi” buyurmuştur.[23]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Übeyy b. Ka’b’a:
“Sana ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Kur’ân’ın diğer sûreleri arasında bir benzeri indirilmemiş olan bir sûre öğretmemi ister misin?” diye sordu.
Übeyy b. Ka’b:
“Olur yâ Rasûlallah!” deyince,
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; onun bir benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkan (Kur’ân-ı KerîmJ’ın diğer sûreleri arasında indirilmem iştir!
O, seb’u’l-mesânîdir. O, bana indirilmiş bulunan büyük Kur’ân’dır (Fatiha sûresidir)” [24] buyurdu.
Hindli bilginlerden Süleyman Nedvî der ki:
“Tevrat bir şeriat kitabıdır. Ahlâk ve mev’izalan muhtevî değildir.
İncil ahlâk ve mev’izalarla doludur, fakat içinde şeriattan eser yoktur.
Zebur kalbf münacatlardan, ilahilerden, dualardan mürekkeptir, fakat diğer sıfatları haiz değildir.
Hz. Mesih’in İncil’i, güzel hutbeleri muhtevi olmakla beraber, insanları derin derin düşündürecek, insanların fikir ve nazarlarını açacak ufuklardan mahrumdur.
Benî İsraillerin kitabları birçok ihbarlarla doludur, fakat onlarda hikmetin incelikleri, imanın sırları görülmez.
Dünyada ancak ilâhî birkitab vardır ki; şeriat, ahlâk ve mev’izalarla, dua ve münacat ile doludur ve bütün eski kitabların faziletlerini fazlasıyla toplamıştır.
Hitabelerin en kuvvetlisi, fi kirve nazarı açacak ufukların en genişi, inceliklerin ve hikmetin, iman ve amelin sırlarının hepsi bu kitabın içindedir.
Sonra, öteki semavî kitabların hepsi tahrif ve tağyire, çeşitli tercümelerle tebdile uğradığı halde; her türlü tahriften mahfuz ve masun kalan ve vahyolunduğu asıl lisan ile elde bulunan yegâne ilâhî kitab Kur’ân’dır.
Bu kitabın hiçbir âyeti, hiçbir kelimesi, hiçbir harfi, hiçbir noktası değişmemiştir.
Bu kitab, bu suretle, bekâsını kâtiplerin kalemlerine de medyun değildir.
Çünkü, bu kitab her devirde yüzbinlerce mü’minin kalbinde, hafızasında menkuştur.
Kur’ân, dünyanın her tarafında aynı harfler, aynı harekelerle; bizzat Peygamber Aleyhisselam tarafından okunduğu gibi, bizzat Hz. Cibril tarafından vahyolunduğu gibi okunmaktadır..
Diğer semavî kitablar hiçbir veçhile Kur’ân-ı Kerîmle kabil-i kıyas değildirler.
Çünkü, diğer kitaplar mânâ itibarıyla vahy-i ilâhî olduğu halde, Kur’ân hem lafzı, hem mânâsı cihetiyle vahy-i Rabbânîdir.
Halbuki, Tevrat’ın ve İncil’in vahyolundukları diller, ölü diller sırasına geçmiş bulunuyor.
Çünkü, Tevrat’ın aslî dili olan İbrânice, Buhtunnassar’ın ateşleriyle yok olmuş ve Arâmî ile Süryânî dillerine tahavvül etmişti.
Birkaç asır sonra, Hz. Üzeyr, İbrânice’yi ihyaya teşebbüs etmişti.
İncil’e gelince; bugüne kadar onun hangi dille vahyolunduğu ve ilk önce hangi dille yazıldığı malûm değildir.
Hâlihazırda elde bulunan en eski İncil nüshası Yunanca ile yazılmıştır.
Hz. İsa’nın zamanında Filistin’de konuşulan dilin Yunanca olduğu muhakkak değildir.
Kur’ârvı Kerîm’e gelince; bu kitab lafzen ve ma’nen nazil olduğu dil ile mahfuz olan yegâne kitab-dır”[25]
Kur’ân-ı Kerîm, en iptidaî insanlardan en yüksek ilim ve fikir adamlarına, ticaretle uğraşanlardan hayatlarını zühd ve takva ile geçirenlere, fakirlerden zenginlere., kadar herkesi ilgilendiren, derece derece yükselten düstur ve esasları ihtiva eder.
Kur’ârvı Kerîm, herşeyden evvel Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını, kudret ve azametini, rahmet ve mağfiretinin genişliğini, mahlukatına sevgisini, Allah’a tevekkül ve itimadın, ibadet ve ubudiyetin, Allah’ın nimetine karşı şükrün gerekliliğini bildirir.
Namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerden, din ve diyanetten bahseder.
Allah’a iman ve ibadet esaslarını tesbit ve talim eder.
İmandan, iman edenlerden bahsederken, yararlı işlerde bulunmak kaydını ekler; imanın amel ile yararlı ve mükemmel olabileceğini öğretir.
Kur’ân-ı Kerîm, aile hayatından, karı ile kocanın karşılıklı hak ve vazifelerinden milletlerarasındaki münasebetlere kadar, selamlaşmaktan evlere müsaade alarak girme âdabına varıncaya kadar, içti mat­ın edenî hayatın her safhasını içine alan gerçek nizamın hayatî bütün kaidelerini gösterir, en güzel ahlâk düsturlarını öğretir.
Kur’ârvı Kerîm beşer nev’inin bir erkekle bir kadından yaratılan bir aile olduğunu; sonra onların bir­birleriyle bilişmeleri, tanışmaları için kabilelere, ailelere ayrıldıklarını; onlardan Allah katında en şerefli olanların Allah’tan en çok sakınan, yani Allah’ın tayin ettiği hak ve vazifelere en çok riayet edenler olduğunu; hangi millete, hangi kabileye, hangi sınıf ve mesleğe mensup olursa olsun, kadın erkek, zen­gin fakir., hiç kimsenin bundan başka bir imtiyaza sahip bulunmadığını bildirir.
Kur’ârvı Kerîm taahhütlere riayeti, muamelatta dürüstlüğü, muhtaçlara yardımı, dargınların aralarını bulup düzeltmeyi, daima isti kam et ve adalet üzere hareket etmeyi, işleri ehliyetli olanlara vermeyi, çalış­mayı emrve her habere inanmayıp onu araştırmayı tavsiye eder.
Kur’ârvı Kerîm her hususta hayatî icablara göre hareket edilmesini, iyilik yaparken bile bunun gözönünde tutulmasını, herşeyin yerinde ve zamanında yapılmasını öğretir.
Af ile muamele olunmasını tavsiye ederken, bunun toplulukların huzurunu altüst etmesine meydan verdirmez.
Tecavüzün, icabında ceza ile önlenmesini ister.
Kur’ârvı Kerîm, birbirimize yardımda bulunurken, o yardımın bizi yoksulluğa düşürecek dereceye vardırılmam ası m tavsiye; herkesin şahsî hürriyet ve haklarını kullanırken başkalarının haklarına tecavüz etmemesini tenbih eder.
Kur’ân-ı Kerîm, haset, fesat, zulüm, kin, hıyanet, iftira, yalan, hile, suizan, adam çekiştirme, koğu-culuk, kibir, riya, hırsızlık, adam öldürmek, israf, pintilik., gibi bütün kötülükleri; içki, kumar., gibi kötü itiyadlan nehyeder.
Kur’ârvı Kerîm gözü gönlü açık tutmayı, körükörüne hareket etmemeyi, düşünmeyi, yerleri ve gök­leri ve aralarındakileri incelemeyi, ilim ve irfan sahibi olmayı, geçmiş milletlerin ve memleketlerin halleri­ni incelemeyi ve bunlardan ibret almayı tavsiye eder.
Kur’ârvı Kerîm büyük-küçük, hayır-şer. işlediğimiz bütün işlerin ortaya döküleceği, herkesin hesa­ba çekileceği çetin bir Hesap Gününün gelip çatacağını haber verir.
Hülâsa; Kur’ân-ı Kerîm beşikten mezara kadar insanları ilgilendiren her konuya temas ettiği gibi, istikbalde keşfedilecek veya keşfine çalışılacak birtakım ilmî, fennî gerçekler hakkında da açık veya kapalı beyanlarda bulunur.
Meselâ; güneş, ay ve semavî ecramdan her birinin birer felekte (yörüngede) yüzdüğü, her canlının sudan yaratıldığı (Enbiyâ: 30-33, güneşin karargâhı, durak yeri için seyr ü cereyan ettiği (Yâsîn: 38), semalara muvazene kanununun koyulduğu (Rahman: 7), semanın ilk halinin gaz olduğu (Fussilet: 11), bütün insan zürriyetinin Hz. Âdem’den zerreler (genler) halinde bulunduğu (A’raf 173), semerelerin ilkah edici, aşılayıcı rüzgârlarvasıtasıyla husule geldiği (Hicr: 22), bazı hayvanlarda hususan anlarda görülen harikulade ince işlerin onlara Allah tarafından ilham edilmek suretiyle yaptırıldığı (Nahl: 68-69), yerde yürüyen, havada uçan hayvanların da insanlar gibi birer topluluk oldukları (En’am: 38), yerde olduğu gibi göklerde de canlı varlıklar bulunduğu ve bunların bir gün biraraya gelecekleri (Şûra: 29), ruhu anlamaya insan ilminin yetmeyeceği (İsrâ: 85), uzayın gittikçe genişletildiği (Zâriyât: 47), cansız, dilsiz sanılan şey­lerin de Allah’ı teşbih ve tahmid etmekte oldukları, fakat bunu insanların anlayamayacaklan (İsrâ: 44)… daha birtakım konulara ondört asır önce işaret edilerek ilim-fen âlemine yeni inceleme ve araştırma ufuk­ları açar.
Kur’ârvı Kerîm yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.
Okuyucularımıza onlardan bazı ömekler sunuyoruz:[26]

Kur’ân Herkesi İrşad Edebilir

İngilizlerin Arapça bilginlerinden Stanley Lane Poole “Kur’ân’-dan Seçmeler” adlı kitabının önsözünde şöyle der:
“Peygamber’in Medine’de telakkî ettiği âyetler bilhassa dikkate şayandır. Çünkü, bunlar İslâm cemiyetini idare eden her Müslümanı doğru yola sevkeyleyen âyetlerdir.
Mekke’de vahyolunan âyetler ise, büyük ve müessir bir diyanet için gereken herşeyi içine alır.”
Kur’ân Bütün Ahlâk ve Felsefe Esaslarını Câmîdir
Fransa’nın en şöhretli müsteşriklerinden Sedillot, “Arabistan’ın Muhtasar Tarihi” unvanlı eserinin 59, 63, 64. sahifelerinde şöyle der
“Kur’ân her saygıya değer eserdir.
Kur’ân insanlara hukukullahı tanıtmış, mahlukatin Haliktan ne bekleyeceğini, mahlukatın Hâlıkıyla münasebetlerini en sarih şekilde öğretmiştir.[27]

Kur’ân, Ahlâk Ve Felsefenin Bütün Esaslarını Câmîdir.

Fazilet ve rezil et, hayır ve şer, eşyanın hakikî mahiyeti, hülasa her mevzu Kur’ân’da ifade olun­muştur.
Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adalet ve müsavatı ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı öğreten esaslar… bunların hepsi Kur’ân’da vardır.
Kur’ân, insanı iktisat ve adalete sevkeder, dalâletten korur.
Ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, ahlâkî yüksekliklerin ışığına ulaştırır.
İnsanın kusurlarını, hatalarını yüksekliğe ve olgunluğa çevirir.
Müslümanlığa barbar bir din diyenler, şuurdan mahrum insanlardır. Çünkü onlar Kur’ân’ın sarih ve berrak âyetlerine karşı gözlerini yumuyorlar ve Kur’ân’ın nasıl asırdîde rezilefleri silip süpürdüğünü incelemiyorlar!”[28]

Kur’ân Cihan Medeniyetinin Dayandığı Temel feri Muhtevidir

Fransa’nın en tanınmış müsteşriklerinden Gaston Carre da şöyle der:
“Kur’ân cihan medeniyetinin dayandığı temelleri muhtevidir. O kadar ki, bu medeniyetin İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların uyuşumundan vücut bulduğunu söyleyebiliriz.”[29]

Kur’ân Hikmetle Dolu Bir Ahlâk Mecellesidir

Fransız filozoflarından Alexis Louvasonne derki:
“İnsanlığın hidayeti için Hz. Muhammed’e vahyolunan Kur’ân, hikmetle dolu parlak bir eserdir.
Hz. Muhammed’in hakikî bir peygamber ve âlemin mukadderatına hâkim Yüce Varlığın gönderdiği gerçek bir peygamber olduğunda şek ve şüphe yoktur.
Hz. Muhammed cihana öyle bir kitab bırakmıştır ki, bir nâdire-i belagat, bir mecelle-i ahlâk ve bir kitab-ı mukaddestir.
Yeni fennî keşifler yahut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan veya halline uğraşılan meseleler arasında bir mesele yoktur ki, İslâmiyetin esaslarıyla çelişsin!
Bizim Hıristiyanların Hıristiyanlığını tabiî kanunlarla bağdaştırmak için harcadığımız çalışmalara mukabil, Kur’ân ve talimatlarıyla tabiî kanunlar arasında tam bir ahenk görülmektedir.”[30]

Kur’ân Semavî Kitapların En Güzeli, Her Takdirin Üstünde Bir Fesahat ve Belagat Mucizesidir

Tanınmış müsteşriklerden, Arap edebiyatı uzmanı ve Kur’ân mütercimi Dr. Morris de şöyle der
“Kur’ân nedir?
Her tenkidin üstünde bir fesahat ve belagat mucizesidir.
Kur’ân’ın üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı güzel ifade etmek itibarıyla semavî kitabların en mükemmeli olmasıdır.
Hayır! Daha ileri gidebiliriz! Kur’ân, tabiatın ezelî inayet ile insana bahşettiği kitabların en güzelidir.
Beşerin refahı nokta-i nazarından, Kur’ân’ın beyanlan, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yük­sektir.
Kur’ân, arz ve semânın Halikına hamd ve şükürle doludur.
Kur’ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve herşeyi taşıdığı kabiliyete göre sevk ve irşad eden Yüce Varlığın azametinde mündemiçtir.
Edebiyat ile ilgililer için, Kur’ân bir kitab-ı edebdir.
Lisan mütehassısları için, Kur’ân bir hazine-i elfazdır.
Şairler için, Kur’ân bir menba-ı ahenktir.
Bundan başka, bu kitab, hukukî hükümler namına bir muhit-i maâriftir.
Davud’un zamanından John Talmos’un devrine kadar gönderilen kitabların hiçbiri, Kur’ân’ın âyet-leriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıflan hayatın hakikatlarını kavram ak nokta-i nazarın­dan ne kadar aydınlanırlarsa o derece Kur’an’la iigiieniyorve ona o derece tazim ve saygı gösteriyorlar.
Müslümanların Kufân’a saygıları daima artmaktadır.
İslâm muharrirleri Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o âyetlerden mülhem olurlar.
Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a istinad ettiriyorlar.”[31]

Kur’ân Akâid ve Ahlâkı, İnsanlara Hidayet ve Hayatta Muvaffakiyet Sağlayan Esasların Mükemmel Bir Meceffesidir

İngilizce-Arapça, Arapça-İngilizce lügatların müellifi Dr. Steingas şöyle der: “Kur’ân akâid ve ahlâkı, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakiyet sağlayan esasların mükemmel bir mecellesidir.
Zaman ve mekân itibarıyla birbirlerinden uzak, fikrî inkişafları bakımından da birbirlerinden çok fark­lı olan insanlara harikulade bir hassasiyet bahşeden, muhalefeti hayra ve iyiliğe çeviren Kur’ân, nasıl en hayretlere şayan bir kitab olarak kabul edilmeye lâyıksa; beşerin mukadderatıyia uğraşan bilginler için de, üzerinde o derece durulmaya, incelenmeye lâyık ve yararlı bir konudur.”[32]

Kur’ân’ın Bir Naziri Yoktur

İngiltere’nin en tanınmış ve en büyük tarihçilerinden Edward Gibbon “Roma İmparatorluğunun İnhitatı ve Çöküşü” unvanlı eserinde diyor ki:
“Ganj nehriyle Atlas okyanusu arasındaki memleketler, Kur’ân’ı bir kanun-u esâsî ve teşriî hayatın ruhu olarak tanımıştı.
Kur’ân’ın nazarında sat/etli bir hükümdarla zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşrî vücuda gelmiştir ki, dünyada bir naziri yoktur.”[33]

Kur’ân’m EnSaf ve En Temiz Tevhidi Öğretmesi

Dr. Gustave Le Bon:
“Dünyanın bütün dinleri içinde, Müslümanlık, Kur’ân ile en saf ve en temiz tevhidi öğretmekle temayüz etmiştir” der.[34]

Kur’ân Yüksek Ahiâk Öğretir

Mr. Amold şöyle der:
“Ahd-i Kadim ile Ahd-i Ceditten Yahudiler vasıtasıyla öğrendiğimiz dersler, bize mahlukata hürmet ve muhabbetle muameleyi emrediyor.
Halbuki Kur’ân, insanlara mükemmel bir terbiye verdikten başka, onlara hususî hayatlarında ahlâk­lı, âlicenab, hayırsever, cesur ve şecaatli olmayı ve bütün Müslümanları sevmeyi öğretmektedir.”[35]

İmanın Hakikî Kitabı, Fikre İtmi’nan Veren Kitab

Hindli dinî lider Baba Nanak şöyle der:
“Hakikat-ı halde imanın hakiki kitabı .fikre itmi’nan veren kitab, ancak Kur’ân’dır.”[36]

Kur’ân Temiz ve Afif Bir Hayatı Sağlayacak Makul ve Mantıkî Emirleri Muhtevidir

İngilizce Popular Encyclopedia (Halk Ansiklopedisinde şöyle denir:
“Arapça’ya göre Kur’ân, son derecede beliğdir. Gerçekten de, Kur’ân’ın bedâî-i edebiyyesi eşsizdir. Bundan başka, Kur’ân’ın emirleri o kadar makul ve mantıkîdir ki, insanlar bunları dikkatle mütalaa edecek olurlarsa, onların temiz ve afif bir hayatı sağlayacağını anlariar.” [37]
Bütün dinler üzerinde yaptığı uzun inceleme ve eleştiriler neticesinde İslâm dinini kabul edip Nureddin adını aldığını Yeni Sabah gazetesinde ilan eden Steinhorst adındaki atom bilgininin sözleriyle bahsimize devam ediyoruz:
“Allah’ı tazim, Hıristiyanlıkla berbat bir putperestlik haline getirilmiştir.
Bunlar, bir Allah’a tapar görünürler, fakat sadece bir peygamber olmasına rağmen, İsa’ya da Allah’ın oğlu diye taparlar.
İsa’nın anası, Allah’ın anası ilan edilmiştir.
Son konulan bir kaideye göre, Meryem, Allah’ın anası sıfatıyla bedenî olarak mi’raca çıkmış; Papanın son tesbit ettiği bu kaide, mü’min Katolikleri bile şaşırtmıştır!
Hıristiyan itikadına göre, Allah çocuk meydana getirmektedir.
Halbuki, İslâmiyete göre, ancak fâni olan bir varlığa tâbi olanlar çocuk yapmak ihtiyacındadırlar.
Allah ise, her varlığın üstünde ve ebedî olduğu için, çocuğa muhtaç değildir.
Bütün yaratılmış şeylerin kaynağı ve herşeyin nâzımı Allahtır.
Bu sebeple, O’nun, işine yardım edecek veya ismini devam ettirecek bir çocuğa ihtiyacı yoktur.
Bunun için, Hıristiyan dininin ve Kilisenin telkin ettiği üçlü Allah fikri abestir.
Böyle olduğu halde, Hıristiyan kilisesi yegâne saadet veren din olduğunu nasıl iddia edebilir?
Bu kilise, hangi ahlâkî hakla bir dünya dini olmaya kalkışıyor?
Buna hiçbir hakkı yoktur!
Bu dünya bir Allah tarafından yaratıl mışsa, milletlerin dinî geleneklerinin bir imanda birleşmesi kat’î ve zaruridir.
Dünya, tek bir manevî merkez etrafında toplanmazsa, Yaratıcının birliğini nasıl kavrayabilir?
Bir nehir, birçok ırmaklardan meydana gelir ve onun kuvveti, özelliği bu birleşmede belirir.
Musa’nın, İsa’nın ve diğer peygamberlerin getirdikleri vahiyler, insanlığın yaratılış gayesini gerçek­leştirecek bir nehrin ırmaklarıdır.
Bu gaye, Allah’ın birliğini idrak etmektir.
Bu maksadı ancak Kur’ân sağlayabilir.
Kur’ân’dan başka bir kitab bunu sağlayabilir mi?
Tevrat bunu sağlayamaz. Çünkü o ancak İsrail Tanrısından bahseder.
Zerdüşt de, İlâhî nuru, ancak İran milletine bahşeder.
Veda’lar da bunu yapamaz. Çünkü, rişişlere göre, Vedayı dinleyen Hindlilerin kulağına kurşun akıt­mak gerekir!
Buda da bir bütünlük göstermez ve yalnız Hindistan’a inhisar eder.
İsa’nın dini bu gayeyi temin edebilir mi?
Hayır!
İsa, cihana şâmil bir öğretici değildir. O, havarilerine şöyle demişti:
‘Puta tapanların yolunda gitmeyin ve Sâmirîlerin şehirlerine girmeyin.
Yalnız İsrail’in kaybolmuş koyunlarının arasına katılın.’ (Matta: 10: 5-6)
Şu halde, İslâm’ın Peygamberinden önce hiç kimse bütün beşeriyete şâmil bir haber getirmemiştir.
Kur’ân’dan önce hiçbir kitab bütün insanlığa hitap etmemiştir.
Hz. Muhammed şu vahyi getiriyor:
‘Ey insanlar! Gerçekten ben hepiniz için Allah’ın elçisiyim!’ (7: 159)
Böylece, yalnız Kur’ân’dır ki, muhtelif dinler arasındaki farkları ve ayrılıkları bertaraf edebilir.
Dinlerin çokluğu, birleştiri bir imanın vücudunu zaruri kılar.
Bu iman, İslâmlıktır.” [38]

Kur’ân-ı Kerîm’in Başlıca Özellikleri

John Davenport da, “Hz. Muhammed ve Kur’ân-ı Kerîm” isimli eserinde, Kur’ân-ı Kerîm’den bahsederken şöyle der
“Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm ‘e azamî hürmet ve tevkîri gösterirler. Tâhir olmazlarsa, Kitaba el sürmezler. Bunun için, Kitabın kapağına:
âyeti yazılır ve bu suretle Kitaba taharetsiz iken kimsenin yanlışlıkla el sürmemesini sağlarlar. Müslümanlar, Kitabı kemâl-i hürmetle okurlar, onu öperler, savaşa giderken ceplerinde taşırlar. Silahlarına ondan âyetler kazıttırırlar, Kitabı altınlar ve mücevherlerle süslerler, onun bir gayrimüs­limin elinde bulunmamasını isterler.
İslâm terbiyesinin kaynağı, bu Kitab-ı Mübîn’dir.
Çocuklar herşeyden önce onu okumayı öğrenir ve ezberlerler.
Hayatın nurunu bulmak için, Müslümanlar Kitab-ı Mübfn’i tedkik ve tetebbu ederler.
Camiler vardır ki, orada Kur’ân-ı Kerîm sürekli hatmolunur.
Oniki asırdan beri Kur’ân-ı Kerîm’in sesi milyonlarca mü’minin kalbinde ve ruhunda devamlı bir surette akisler uyandırmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm Allah’a imanı .ilâhî iradeye teslimiyeti, ilâhî emirlere itaati, iyilik etmeyi, takvâlı, itidalli olmayı, içkiden sakınmayı, hoşgörür olmayı, din uğrunda ölenlere bir hürmet-i mahsusa beslemeyi emreder.
Amelî fanlara gelince; bunlar, İslâm dininin neşr ve tebliği, malın kırkta birinin zekat olarak ver­ilmesidir.
Fakat, Kufân’ın emirleri dinî ve ahlâki vazifelere münhasır değildir.
Gibbon der ki: ‘Kur’ân, Atlas okyanusu sahillerinden Ganj’a kadar, yalnız ilahiyatın değil, medenî, cezaî ahkâmın da mecelle-i esası sayılmakta; insanların bütün harekât ve ahvâlini tanzim eden kanun­lar, Allah’ın bozulmaz emirleriyle teyid edilmiş bulunmaktadır.
Başka bir deyişle, Kur’ân Müslümanların dinî, içtimaî, medenî, ticarî, askerî, kazâî, cezaî umumî kitabıdır.
Kur’ân, dinî vazifelerden günlük vazifelere, ruhun necat ve felahından bedenin sağlığına, umumun hukukundan ferdin hukukuna, insanın menfaatlerinden cemiyetin menfaatlerine, ahlâkiyat sahasından cinâîyat sahasına, dünyevî hayatın ukubatından uhrevî hayatın ukubatına kadar herşeyin nâzımıdır.
Binnetice, Kur’ân Tevrattan ayrılmaktadır.
Kumb’un dediği gibi, Tevrat bir ilahiyat sistemini haiz değildir.
Tevrat kıssalardan, vasıflardan, takvâperverane teheyyüclerden, birbirine mantıkî bir bağla bağlı olmamakla beraber kuvvetli bir ahlâktan müteşekkildir.
Kur’ân, İncil gibi de, ancak sâliklerin dinî fikirlerini, ibadet ve amellerini düzenleyen bir düsturdan da ibaret değildir.
Belki, Kur’ân siyasî bir sistemdir de.
Çünkü, devletin her kanunu ona müsteniddir.
Hayat ve emvale ait olan herşeyonun hükmü ile hallolunmaktadır.’
Kur’ârvı Kerîm, tevhid akidesinin en şerefli abidesidir.
Kur’ârvı Kerîm, en sarih surette, ezelî ve ebedî olan, doğmayan, doğurmayan, şerik ve naziri olmayan, herşeyi yaratan, Rahman ve Rahîm olan, Kendisine bağlananları koruyan, kötülük yapıp piş­man olanları affeden, Kıyamet gününün sahibi olan, herkesi ameline göre muhakeme eden, iyilik yapan­lara, Allah yolunda ölenlere ebedî saadet bahşeden, kötüleri cezalandıran Allah’ın varlığını öğretir.
Kur’ân, meleklerin varlığını da öğretmektedir; fakat meleklerin de, peygamberlerin de tapılmaya müstehak olmadıklarını anlatır.
Her insanı koruyan ve amellerini murakabe eden iki melek vardır.
Şeytanlar insan nev’inin düşmanıdırlar.
Müslümanlar cinlerin varlığına da inanırlar.
Kur’ârvı Kerîm’in açıkladığı bu akideler ne kadar haksızca tecavüze uğradıysa, Kur’ân’ın ahlâkî tal­im at da aynı surette tecavüze uğramıştır.
Halbuki, Kufân’ın ahlâkı fısk u fücuru, her türlü aşırılığı, riyayı, pintiliği, kibirlenmeyi, kıskançlığı, dünyevî şeyler uğrunda ihtirasla koşmayı kınar.
Sadaka vermeyi, ana-babayı sevmeyi, Allah’a şükranı, ahde vefayı, doğruluğu, ihlasilliği, yetimlere şefkati, fark gözetilmeden adaleti, iffeti, hayayı, sabır ve tahammülü, iyilikseverliği, kölelerin azadlan-masını, kötülüğe karşı iyiliği, fazileti, af ve safhı, bütün bunları bir karşılık beklemeyip sadece ilâhî rıza­yı gözeterek yapmayı emreder.
Yukarıda da söylediğim gibi, Kur’ân yalnız bir mecelle-i diniyye değildir; Müslümanların kavânîn-i medeniyyesini de ihtiva eder.
Binaenaleyh, Kur’ân birçok zevce almayı tahdid, almayı tarif, karı-kocanın haklarını izah, validelerin süt emzirme müddetini tesbit, dulların hukukunu, mehirlerin, boşanmaların nasıl olacağını tarif eder.
Miras, vasiyetler, velilikler, akidler… Kur’ân’da zikrolunmaktadır.
Nihayet, yalancı şahitlerin, hırsızların, zânîlerin, çocuklarını öldürenlerin, fücurun, sahtekârlığın, vesairenin cezası da Kur’ân’da gösterilir.
Bu itibarla, Hz. Muhammed yalnız peygamber değil, bir de Şâri’dir.
Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki farkı anlamak için şuna dikkat etmek lâzımdır ki; Hıristiyanlığın sâlikleri üzerinde haiz olduğu nüfuz dogmalara istinad ettirilerek din ile ahlâk birbirinden ayrıldığı halde; Müslümanlıkta dogmalara değil, dinin amelî tarafı ahlâkî, içtimaî, hukukî, siyasî fikirler üzerinde tesir etmekte ve bu suretle Müslümanın dimağında vatanperverlik, hukuk, an’ane, gelenek, kanun-u esâsî bir kelimede derlenip toparlanmakta dır-bu kelime Müslümanlıktır.
Müslümanlığın iftihar edeceği birçok güzellikler arasında bilhassa ikisi pek belirgindir.
Birincisi, uluhiyetten bahsederken, beşerî zaaflardan ve hırslardan tenzih ettiği Yüce Varlığı en tebcîlkâr, en saygı dolu sözlerle ifade etmesi; ikincisi de, Kur’ân’ın ahlâk ve terbiyeye aykırı her fikirden, her hikâye ve sözden tamamıyla uzak bulunmasıdır.
Halbuki, Musevîlerin Kitab-ı Mukaddesi bu gibi kusurlarla doludur.
Kur’ân, diğer kitaplar namına gayr-i kabil-i inkâr olan kusurlardan o kadar münezzehtir ki, utangaç bir insan, hiç kızarmadan, onu başından sonuna kadar okuyabilir.
Hâsılı, Kur’ârvı Kerîm’in tesis ettiği din sırf tevhiddir.
Kur’ân’ın tarif ettiği uluhiyet, kurulmuş kanunlarla kâinatı idare eden, fakat yaklaşılması kabil olmayan bir ihtişam içinde bir tarafta duran felsefî bir illet-i ûlâ değil, her an hâzır ve nazır, kâinatın her yerinde faal kudret sahibi bir varlıktır…” [39]
Fransa Tıp Fakültesi Cerrahi Bölümü başkanlığında bulunmuş olan ve mukaddes kitaplar üzerinde yaptğı bilimsel araştırmaları neticesinde ilâhî kitab ve din olarak Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâm dinini kendi­sine seçmek mutluluğuna ermiş bulunan Prof. Dr. Maurice Bucaille tarafından yazılıp bastırılan “Kitab-ı Mukaddes, Kur’ân ve Bilim” isimli kitabın Muhterem Prof. Dr. Suad Yıldırım Bey tarafından dilimize çevrilen tercümesinde de, Tevrat ve İncil metinlerinin muasır bilimlerle bağdaşmadıkları gösterildikten sonra, şöyle denilmektedir
“Kur’ân’ın çok bariz olan bilimsel tarafları başlangıçta beni derinden derine hayrete düşürdü.
Zira, 13 asırdan fazla birzaman önce kaleme alınan bir metinde çağdaş bilimsel verilene tamamen uygun olarak son denece çeşitli konulara ilişkin bilgilerin keşfedebileceğine, o zamana kadar hiç mi hiç inanmamıştım.
İşe başlarken, İslâm’a hiç inanmıyordum.
Her türlü peşin hükümden uzak olaraktam bir tarafsızlıkla metinleri incelemeye giriştim.
Beni etkileyen bir fikir var idiyse, o da, gençliğimde almış olduğum eğitimdi.
Bu eğitim, Müslümanlardan değil, Muhammedîlerden bahsederdi.
Böylece, bir adam tarafından kurulmuş bir dinin sözkonusu olduğu ve dolayısıyla bu dinin de Tanrı katında hiçbir değer ifade etmeyeceği iyice vurgulanmak isteniyordu.
Batıdakilerin çoğu gibi, ben de İslâm aleyhinde böylesi yaygın ve yanlış fikirleri muhafaza ede­bilirdim.
Öyle ki, o zamanların dışında bu konularda aydınlanmış muhataplara rastlamak, benim için hep şaşırtıcı olmuştur.
İtiraf ediyorum ki; Batıda öğretilen İslâm imajlarından farklı bir imaj verilmeden önce, ben de bu hususta çok cahil idim.
Şayet bulunmuş olduğum bu noktadan, Batıda genel olarak İslâm hakkında verilen değer hüküm­lerinin yanlışlığını düşünecek noktaya geldimse, ben bunu istisnaî şartlara borçluyum.
Değerlendirme imkânlarıma bizzat Suudî Arabistan’da kavuştum. Edindiğim bilgiler, İslâm konusun­da kendi diyarımızda ne derece yanlış bilgi sahibi olduğumuzu bana gösterdi.
Hâtırasını hürmetle selamladığım Merhum Kral Faysal’a olan minnet borcum çok fazladır.
Onun İslâm’ı anlatmasını dinlemek ve huzurunda tabiî ilimlerle ilgili Kur’ân tefsirinin meselelerinden bazılarını anmak şerefi, ebediyyen hâtıramda nakşedilmiş olarak kalacaktır.
Bizzat kendisinden ve çevresindekilerden gelen bu değerli bilgileri dinlemek, benim için müstesna bir mazhariyet olmuştur.
O zaman, bizim Batı ülkelerinde şekillenmiş olan İslâm imajı ile onun gerçek mahiyeti arasındaki mesafeyi ölçmüş biri olarak, böylesine eksik ve yanlış tanınan bir din hakkındaki incelemelerimi geliştirmek için, o zaman bilmediğim Arapça’yı öğrenmeye şiddetli bir ihtiyaç duydum.
Benim ilk hedefim Kur’ân’ı okumaya ve onun metnini cümle cümle incelemeye inhisar ediyordu.
Tenkidli bir inceleme için de, mutlaka gerekli olan bazı tefsirlerden tabiatıyla yararlanıyordum.
Kur’ân’ı, müteaddit tabiî hadiselere dair yaptığı tavsiflere büsbütün özel bir dikkat atfederek ele alıy­ordum.
Kitabın bu konuları ilgilendiren açıklamaları, ancak aslî metinde nüfuz edilebilecek tarafları, beni iyi­den iyiye etkiledi.
Zira bu bilgiler çağımızdaki telakkilere uygun olmakla birlikte Hz. Muhammed’in zamanındaki bir insanın hakkında en ufak bir fikir sahibi bile olamayacağı hususlardı.
Daha sonra, Müslüman müelliflerce yazılmış olan Kur’ân metninin tabiî bilimlerle ilgili taraflarına tahsis edilmiş olan birkaç eser okudum.
Onlar bana çok faydalı değerlendirme imkânı verdiler.
Fakat, Batıda bu konuda yapılmış toplu bir incelemeyi şu ana kadar görmüş veya işitmiş değilim.
Böyle bir metinle ilk defa karşı karşıya gelen bir insanın zekâsını ilkin etkileyen husus, ele alınan konuların bolluğudur: yaratma, astronomi, yerle ilgili bazı durumların bildirilmesi, hayvanlar âlemi, bitkil­er âlemi, insanın üremesi gibi.
Kitab-ı Mukaddes’te çok büyük bilimsel hatalar bulunduğu halde, burada (Kur’ân’da) bir tek yanlışa bile rasüayamiyordum!
Bu da, beni kendime şu suali sormaya mecbur ediyordu:
‘Şayet Kur’ân’ın müellifi bir insan ise, Hıristiyan takviminin yedinci yüzyılında, bugün çağdaş bilim­sel sonuçlara uygunluğu ortaya çıkan hususları nasıl yazmıştı?!’
İmdi, hiç şüpheye imkân yoktur ki, şu anda elimizde olan metin o devirden kalma metindir.
Bu gözlem karşısında, beşerî planda, nasıl bir izah yapılabilir?
Kanaatimce, hiçbir izah mümkün değildir!
Zira Fransa’da Dagobert’in hüküm sürdüğü asırda Arap yarımadasında yaşayan bir şahsiyetin, kimi konularda bizimkinden oniki asırlık ileri bir bilimsel düzeye sahip olduğunu düşünmek için hiçbir sebep bulunamaz.
Aynı şekilde ben, Kur’ân’da, insanlığın bilmesi mümkün olduğu halde şimdiye dek çağdaş bilimin ulaşamamış olduğu bazı olaylara işaret bulunup bulunmadığını da araştırdım.
Böylece, o açıdan, Kur’ân’ın kâinatta yerküresine benzer gezegenlerin bulunduğuna dair işaretler ihtiva ettiği sonucuna ulaştım.
Çağdaş bilgiler bu hususta az da olsa delile sahip olmamakla birlikte, bunu tamamen ihtimal dahilinde gören birçok bilim adamının bulunduğunu söylemek gerekir.
Gerekli ihtiyatî kayıtlarla bu fikrimi belirtmenin lüzumlu olduğuna kani oldum.
Böyle bir incelemeyi otuz yıl kadar önce yapmış olsaydım, astronomiye ait az önce zikrettiğim konuya, Kur’ân tarafından açıklanmış olan bir başka durumu ilave etmek gerekecekti ki, bu da uzayın fethidir.
O dönemde, ilk balistik füze deneylerinden sonra, belki de insanın yer sınırından çıkıp uzaydan yararlanmasının maddî imkânlarına sahip olacağı bir günün gelebileceği düşünülüyordu.
O zaman, insanın bu fethi gerçekleştirebileceğini önceden haber veren bir Kur’ân âyetinin bulun­duğu biliniyordu.”* [40]
Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmiyeti inceleyen ve içlerinde Müslüman olanları da bulunan Hıristiyan büyük ilim ve fikir adamlarından bazılarının Kufân-ı Kerîm ve İslâmiyet hakkındaki ciddî ve takdirkâr görüşlerini buraya kadar aktarmaya çalışmış bulunuyoruz.
Maksadımız, Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmiyeti yabancıların görüşleriyle de desteklemek değil, Kur’ân-ı Kerîm ve İslâmiyet hakkında hiçbir esaslı bilgileri bulunmayan bazı aydınların bu husustaki olumsuz görüşlerinden vazgeçmelerine yardımcı olmaktır.[41]

Kur’ân-ı Kerîm’i Öğrenip Öğretmenin ve Okumanın Bazı Faziletleri

Peygamberimiz Aleyhisselam, hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır
“Sizin hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu öğretendir”[42]
“Bu Kur’ân’ı öğreniniz! Çünkü onun tilâvet edeceğiniz her harfine karşılık on hasene ile me’cur olur, mükâfatlandın lirsiniz.” [43]
“Kim Kur”ân okur, onu ezberler, onun helâlini helâl, haramını haram kılarsa, Allah o kimseyi bu amelinden dolayı cennete koyar ve kendisini ev halkından on kişinin her biri için de şefaatçi kılar.” [44]
“Kur’ân’ı okuyan ve onun içindekilere göre amel eden kimsenin baba ve annesine, Kıyamet günü ziyası güneşin bütün dünya evlerindeki ziyasından daha parlak ve güzel tâc giydirilecektir.
Baba ve annesine böyle olursa, artık kendisine ne olacağını hesap ediniz.” [45]

Kur’ân Okuyan veya Okumayanların, Kur’ân’ı Okuyan ve Onunla Amel Edenlerin veya Etmeyenlerin Misalleri

“Kur’ân okuyan mü’minin hali portakal gibidir ki, kokusu güzel, tadı da güzeldir. Kur’ân okumayan mü’minin hali hurma gibidir. Tadı güzeldir, fakat kokusu yoktur. Kur’ân okuyan münafıkın hali, kokusu güzel, fakat tadı acı olan reyhan gibidir. Kur’ân okumayan münafıkın hali ise, kokusu acı, kötü, tadı da acı ve kötü olan ebucehil karpuzu gibidir.” [46]

Bazı Sûre ve Âyetleri Okumanın Faziletleri

Peygamberimiz Aleyhisselam hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:
“Bakara ve Âl-i İmran sûrelerini okuyunuz! Çünkü onlar Kıyamet gününde iki bulut veya iki gölge, veya kanatları gerilmiş iki fırka kuş gibi gelecekler, okuyucularını savunacaklardır.” [47]
“Evlerinizde Bakara sûresini okuyunuz. Çünkü şeytan içinde Bakara sûresi okunan eve giremez.” [48]
“Şüphe yok ki, şeytan içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.” [49]
“Her kim geceleyin Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti okursa, onlar ona yeter.” [50]
“…Bunları öğreniniz, kadınlarınıza ve çocuklarınıza da öğretiniz! Çünkü bunlar hem Kur’ân, hem duadır!” [51]
“Bana verilen bu ayetler, benden önce hiçbir peygambere vehimemiştir.” [52]
“Cebrail Aleyhisselam bana:
‘Müjde! Senden önce hiçbir peygambere verilmeyen iki nur sana verildi!
Kitabın Fâtlha’sı ile Bakara sûresinin son âyetleri!
Bunların, okuyacağın her harfine karşılık, sana o harfin gerektirdiği sevap verilecektir!1 dedi.” [53]
“Bakara sûresinde bir âyet vardır ki, o âyet Kur’ân âyetlerinin ulusu, Âyete’l-Kürsî’dir.” [54]
[55]
âyetlerinin içinde Allah’ın ism-i âzami vardır.”[56]
“Geceleyin on âyet okuyan kimse gafillerden sayılmaz!” [57] “Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz!” [58]
“Her kim Kehf sûresinin başından on âyet ezberlerse, Deccal fitnesinden korunur!” [59] “Herşeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi de Yâsîn’dir. Her kim Yâsîn sûresini okursa, Allah onun bu okumasına Kur’ân’ı on kere okumuş gibi sevap yazar.” [60] “Ölülerinize Yâsîn sûresini okuyunuz.” [61]
“Sizden biriniz bir gecede Kur’ân’ın üçte birini okumaktan âciz kalır mı?” [62] “Allahu Vâhidu’s-Samed sûresini okuyan kimse, Kur’ân’ın üçte birini okumuş olur.” [63] “Allahu Vâhidu’s-Samed sûresi Kur’ân’ın üçte biridir.” [64]

Peygamberimiz Aleyhisselamla Ashabı, Kur’ân-ı Kerîm’i Nasıl Okurlar ve Hatmederlerdi?

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcelerinden Hz. Ümmü Selemeye, Resûlullah Aleyhisselamin Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl okuduğu sorulmuştu. O da:
“Resûlullah Aleyhisselam bir âyet okur durur, bir âyet okur dururdu. ‘Bismillâhirrahmânirrahîm. El hamdu lillahi Rabbi’l-âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn1 der; kese kese, dura dura okurdu” dedi.[65] Enes b. Malik’e de:
“Resûlullah Aleyhisselamın Kur”ân okuyuşu nasıldı?” diye sorulmuştu. O da:
“Resûlullah Aleyhisselam, Kurbân okurken, çekilmesi gereken harfleri çekerdi” dedikten sonra: “Resûlullah, ‘Bismillâhiyi çekerdi, ‘Errahmâni’yi çekerdi, ‘Errahîm’i de çekerdi” dedi. [66] Ashabdan İrbâz b. Sâriye der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam yatmadan önce Müsebbihât sûrelerini okur ve: ‘Onların içinde bir âyet vardır ki, bin âyetten efdal ve hayırlıdır1 buyururdu.” [67]

Müsebbihât Sûreleri

Bunlar; İsrâ, Hadîd, Haşr, Saf, Cutm’a, Tegâbün, A’lâ 5Ûreleridir. [68]
Sanıldığına göre; bin âyetten hayırlı olan âyet de, Hadîd sûresinin üçüncü âyetidir. [69]
Hicretin 9. yılında Peygamberimiz Aleyhisselamla görüşmek için gelen Sakîf temsilcilerinden Evs b. Huzeyfe der ki:
“Peygamber Aleyhisselam, bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.
‘Yâ Rasûlallah! Ne için yanımıza gelmekte geç kaldın?1 diye sorduk.
Peygamber Aleyhisselam:
‘Her gün Kufân’dan bir hizb okuyup geçmeyi kendime vazifie edinmisimdir.
Bunu yerine getirmedikçe çıkmamak istedim’ buyurdu.
Sabaha çıktığımız zaman, Resûlullah Aleyhisselamın ashabına:
‘Siz Kur’ân’ı nasıl hizbleyip okursunuz?’ diye sorduk.
‘Biz her üç sûreyi, her beş sûreyi, heryedi sûreyi, her dokuz sûreyi, her onbir sûreyi, her onüç sûreyi ve Kâf sûresine kadar da yüzden az âyetli olan mesânî sûrelerini takip eden ve araları Besmele ile ayrılıp uzun, orta ve kısa mufassallar diye üçe ayrılan mufassal sûreleri ayrıca hizblemek üzere hatmed-inceye dek hizbler, okuruz1 dediler.” [70]
Cebrail Aleyhisselam, Ramazan ayında her gece iner, Kur’ân-ı Kerîm’i başından sonuna kadar Peygamberimiz Aleyhisselamla mukabele ederdi. [71]
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatından önceki Ramazan ayında ise, bu mukabele iki kez yapılmıştı. [72]
Peygamberimiz Aleyhisselamın sahabileri arasında da Kur’ân-ı Kerîm’i yedi-sekiz gecede ve hatta her gece hatmedenler vardı.
Übeyyb. Ka’b, Kur’ân-ı Kerîm’i sekiz gecede, Temim ed-Dârîyedi gecede hatmederdi. [73]
Temim ed-Dârî’nin bir tek gecede, üç rekatta ve hatta bir rekatta hatmettiği de olurdu. [74]
Hz. Osman’ın gece namazının bir rekatında hatmetmeyi âdet edindiği ve şehit edildiği geceyi de böyle bir rekatta hatmetmek suretiyle ihya etmiş olduğu rivayet edilir. [75]
Abdullah b. Selâm Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup bitirdiğini haber verdiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
“Bunu her gece böylece oku!” buyurmuştur. [76]
Ashab-ı Kiramın güçlü olanları yedi günde bir hatmederlerdi.
Bazıları ayda bir, bazıları iki ayda bir, bazıları da bundan daha çok müddette hatmederlerdi. [77]
İmam-ı Azam E bu Hanîfe:
“Her yıl iki kere hatmeden, Kur’ân-ı Kerîm’in hakkını ödemiş olur! Çünkü, Peygamber Aleyhisselam ruhu kabzolunduğu yılda Kufân-ı Kerîm’i Cebrail Aleyhisselama iki kere arzetmişti” demiştjr. [78]
Abdullah b. Ömer, Kur’ân-ı Kerîm’in kaç günde bir hatmedilmesi gerektiğini Peygamberimiz Aleyhisselama sormuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kırk günde bir!” buyurmuşlardı.
Okuyanın ilim ve iş durumuna göre bunun değişebileceği de açıklanmıştır. [79]

Kur’ân-ı Kerîm’i Okuma ve Hatmetme Usûlü

Kur’ân-ı Kerîm’i okumak için:
1. Abdestli bulunulur. [80]
2. Temiz bir yerde oturulur. [81]
3. Kıbleye karşı dönülür. [82]
4. Huşu ve sükûnet içinde bulunulur, baş öne eğilir. [83]
5. Misvak kullanılır. [84]
6. Koku sürünülür.
7. İnsanlar arasında giyilen elbise giyilir. [85]
8. Eûzu çekilir.
9. Berâe (Tevbe) sûresinden başka her sûreye Besmele çekilir. [86]
10. Âyetler, teitile riayet edilerek okunur. [87]
Tertîl; kelimeyi ağızdan kolayca ve düzgünce çıkarmaya, [88] harflerin mahreçlerini, durak yerlerini gözetmeye, kıraatta sesi kısmaya ve hazinleştirmeye denir. [89]
11. Âyetler okunurken (Arapça bilenlerce) tehdit lafızları tehditkâr ses tonuyla okunur. Tazim lafı­
zları da tâzimkâr ses tonuyla okunur. [90]
12. Kur’ân-ı Kerîm okunurken ağlanabilir, ağlamaklı ve hüzünlü bulunulur. [91]
13. Kur’ân-ı Kerîm hatm için okunurken mushaftaki sırasına göre okunur.
14. Kur’ân-ı Kerîm okunurken kesilip konuşulmaz. [92]
15. Kur’ân-ı Kerîm okunurken gürültü edilmez, susulup dinlenilir. [93]
16. Kur’ân-ı Kerîm’i ezbere okumak, mushaftan okumaktan efdaldir.[94]
17. Kur’ân-ı Kerîm okunurken secde âyetine geldikçe secde edilir.
Secde âyetleri Kur’ân-ı Kerîm’in ondört yerinde vardır:
A’râf: 206, Ra’d: 15, Nahl: 49, İsrâ: 107, Meryem: 58, Hacc: 18, Furkan: 60, Nemi: 25, Secde: 15, Sad 24, Fussilet: 37, Necm: 62, İnşikak: 21, Alâk: 19. âyetlerdir.[95]
Kur’ârvı Kerîm okumak için efdal olan vakitler, namaz için efdal olan vakitlerdir.
Geceleyin; akşamla yatsı arasıdır.
Gündüzün efdal olan, sabahtan sonradır.
Hatmin efdal vakti, gündüzün başlangıcı veya gecenin başlangıcıdır.
Hatmi kışın gecenin başlangıcında, yazın da gündüzün başlangıcında yapmak efdaldir. [96]
18. Hatim yapacak olan, o gün oruçlu bulunur, ev halkını toplayıp dua eder. Allah’a hamd ü sena­
da ve istiğfarda bulunur. Peygamberimiz Aleyhisselama salâtü selam getirir, hayırlar talep eder. [97]
19. Hatimde Duhâ sûresinden Kur’ân-ı Kerîm’in sonuna kadar olan sûreleri okunup aralarında tek­ bir getirilir.
“Kul eûzü bi rabbinnâs” sûresinden sonra, Fatiha sûresi ile Bakara sûresinin başından “Ve ülâike hümü’l-müflihûn” âyetine kadar beş âyet okunur.[98]
20. Peygamberimiz Aleyhisselam Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman şöyle dua ederdi:[99]
21. Adamın biri:
“Yâ Rasûlallah! Hangi amel Allah’a daha sevgilidir?” diye sormuştu. Peygamberimiz Aleyhisselam: “Konup göçenin ameli!” buyurdu. “Konup göçen ne demek?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ehl-i Kurbân ki, onu başından sonuna kadar okur,[100] sonunda da hemen baş tarafına geçer! Ne zaman Kur’ân’ı sonuna kadar okuyup gelse, hemen baş tarafına geçip yeniden okumaya başlar!” buyurdu.[101]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Bıraktığı İkinci Büyük Emanet: Sünnet

Sünnetin Başvurulacak İkinci Hidayet Kaynağı Oluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam, Veda Haccında irad buyurduğu hutbesinde: “Ben size öyle birşey bıraktım ki, ona sımsıkı sanlırsanız hiçbir zaman dalâlete düşmez, sap­mazsınız. O, Allah’ın Kitabıdır, [102] Allah’ın Resûlünün sünnetidir” buyurmuştur. [103]
Kur’ân-ı Kerîm’e göre de; Kitab ve sünnet, başvurulması gereken iki hidayet kaynağıdır. [104]

Sünnetin Mânâları ve Çeşitleri

Sünnet, lügatta yol demektir. “Sünnetullah” terkibi Yüce Allah’ın hüküm, emir ve nehiylehni ifade eder. [105]
Şeriat dilinde sünnet, Peygamberimiz Aleyhisselamdan sâdır olan sözler (hadisler), işler ve takrir­ler (tasvibler) demektir.
Peygamberimiz Aleyhisselamın ibadet maksadıyla farz ve vacib olmayarak işlemeye devam ve nadiren terk ettiği şeylere sünnetü’l-hüdâ, sünnet-i müekkede denir ki; ezan, kamet, beş vakit namazın sünnetleri, mazmaza, istinşak… gibi dini tamamlayıcı nitelikte olan sünnetler olup, onları terketmek mekruh ve günahtır.
Münferidin ezan okuması, misvak tutunmak, namaz içinde ve dışında bazı müstehab fiiller ile, Peygamberimiz Aleyhisselamın yemek, içmek, oturup kalkmak, giyinip kuşanmak… gibi sünnetlerine de zevâid sünnetleri denir.
Bunları işlemekte sevap bulunmakla beraber, terketmekte kerahet ve günah yoktur. [106]
Peygamberimiz Aleyhi sselam, bir hutbesinde “Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir” buyurduğu gibi; âdet niteliğindeki sünnetlerinin de Rabbânîliğini “Beni Rabbim terbiye edip yetiştirdi ve güzel terbiye edip yetiştirdi” diye açıklayarak, onların da ömek tutulması gerekeceğini işaret buyurmuştur. [107]

Sünnete Sarılmanın ve Bid’atlardan, Taklitçilikten Sakınmanın Gerekliliği

Ashabdan İrbaz b. Sâriye der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam bir gün sabah namazından sonra bize beliğ bir mev’iza irad buyurdu.
Bu mev’izadan gözler yaşardı, kalbler ürperdi.
‘Bu, bir vedalaşıcının vazına benziyor!
Öyle ise yâ Rasûlallah! Bize neyi tavsiye buyurursun?1 dedik. [108]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Ben sizi gecesi gündüzü gibi aydın olan şeyin üzerinde bırakmış bulunuyorum.
Benden sonra, ancak helak olacak olan kimse ondan sapar! [109]
Allah’tan sakınmanızı, başınıza Habeşli bir köle de geçse onun emirlerini dinlemenizi, kendisine itaat etmenizi size tavsiye ederim.
Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır!
O zaman sünnetime, [110] sünnetimden bildiğiniz şeylere, [111] hidayet ve doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidînin) sünnetine sımsıkı sarılınız!
Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız!
Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bid’attr.
Her bid’at da dalâlettir, sapkınlıktır!” buyurdu. [112]
Hz. Ebu Bekir, halife olduğu zaman yaptığı konuşmada:
“İnen Kur’ân ve Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri bize öğretildi de, biz bu sayede bilgi sahibi olduk” demiştir. [113]
Hz. Alide:
“Resûlullah Aleyhisselamın ruhu kabzolununca, Ebu Bekir halife oldu.
Yüce Allah tarafından ruhu kabzolununcaya kadar, Resûlullah Aleyhisselamın ameline ve sün­netine göre hareket etti.
Sonra Ömer halife oldu.
Ruhu kabzolununcaya kadar o da öyle hareket etti.
Her ikisi de, Resûlullah Aleyhisselamın ameline ve sünnetine göre hareket etti” diyerek şehadette bulunmuştur.[114]
Bid’at; ikmâlinden sonra, başka bir deyişle Peygamberimiz Aleyhisselamdan sonra dinde ihdas edilen şeylere, amellere; [115] Ashabın ve Tabiînin işlemedikleri, sünnete aykırı bulunan şeylere denir. [116]
Peygamberimiz Aleyhisselam, birhadis-i şeriflerinde:
“Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; [117] sizler, kendinizden öncekilerin yollarını kanş karış, arşın arşın, [118] kulaç kulaç[119] muhakkak izleyeceksinizdir.
Hatta, onlar bir kelerin deliğine girecek olsalar, onlara tâbi olacaksınız, [120] oraya da onlarla birlikte gireceksiniz” buyurdu. [121]
Ashab:
“Yâ Rasûlallah, kimdir onlar? Ehl-i Kitab olanlar mı? [122] Yahudilerle Hıristiyanlar mı?” diye sordu­lar.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ya kim olacak?!” buyurdu. [123]
Peygamberimiz Aleyhisselam, başka bir hadislerinde de:
“Eğer sizler Peygamberinizin sünnetini bırakacak olursanız, muhakkak dalâlete düşer, yolunuzu şaşırırsınız!”
buyurmuştur. [124]
Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselama Kur’ân-ı Kerîmle indiği gibi, sünnet ile de inerdi. [125]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İyi biliniz ki; bana Kitab ve onunla birlikte bir o kadar daha verildi!” buyurmustur. [126]
Yine Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Haberiniz olsun ki; Resûlullahın da, Allah’ın (Kur’ân’da) haram kıldıkları kadar haram kıldığı şeyler vardır. [127]
Çok sürmez, [128] kamı tok. [129] koltuğuna kurulmuş bir adama hadislerimden bir hadis söylenirde, o:
‘Bizim yanımızda ve sizin aranızda Yüce Allah’ın Kitabı var! [130] Size Kitabullah yeter! Onda helâl bulduğunuz şeyi helâl olarak kabul ediniz, onda haram bulduğunuz şeyi haram olarak kabul ediniz! [131] Biz de onda helâl bulduğumuz şeyi helâl sayarız, haram bulduğumuz şeyi haram sayarız’ der. [132]
Sakın! Herhangi birinizi, koltuğuna kurulmuş olduğu halde kendisine erişeni[133] hadislerimden birşey, [134] yapılmasını emr veya ondan nehy ettiğim bir emrim hakkında: [135]
‘Ben bunu bilmiyorum, tanımıyorum! [136] Biz bunu bilmiyoruz! Biz ancak Kitabullahta bulduğumuz şeye uyanz! [137] Biz bunu Kitabullahta bulamadık! [138] İşte Kitabullah! Yok onda bu! Biz, Kitabullahta bul­duğumuza göre amel ederiz, aksi takdirde hayır!'[139] der bir tutumda bulmayayım!
İyi biliniz ki; Resûlullahın haram kıldığı şey, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir! [140]
Ben ne helâli haram, ne de haramı helâl kılarım. [141]
Sizden, koltuğuna kurulmuş biriniz, Allah’ın şu Kitabındakilerden başka birşeyi haram kılmadığını mı sanıyor?!
Şunu iyi biliniz ki; vallahi ben de hem öğüt verdim, hem de bazı şeyleri emr, bazı şeylerden de nehy ettim.
Benim emr ve nehy ettiğim şeyler, belki Kur’ân’daki kadardır, ya da daha çoktur!
Şüphe yok ki, Allah Ehl-i Kitabın evlerine izinsiz olarak girmenizi, kadınlarını dövmenizi, üzerlerine salınan vergiyi ödedikleri halde meyvelerini yemenizi size helâl kılmam ıştır!” buyurdu. [142]
“Sünnet, ikidir:
1. Farz hakkında olan sünnet.
2. Farz hakkında olmayan sünnet.
Farz hakkındaki sünnetin aslı Kitabullahtadır. Ona yapışmak hidayet, onu bırakmak dalâlet, sap­kınlıktır.
Farz hakkında olmayan sünnetin aslı Kitabullahta yoktur. Ona yapışmak fazilettir, onu bırakmak günah değildir.
Ümmetim bozulduğu zamanda sünnetime sarılan kimse için şehit ecri vardır!” da buyurulmustur.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sizin üzerinize öyle birzaman gelecektir ki, o zamanda helâl olan üç dirhemden veya kendisiyle görüşülüp konuşulacak bir kardeşten veya amel edilecek bir sünnetten daha aziz, daha şerefli birşey bulunmayacaktır” buyurmuştur. [143]
Mü’minlerin sünnete başvurmaları, uymaları Yüce Allah’ın emri gereğidir.
Kur’ârH Kerîm’de bu hususta şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat ediniz, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat ediniz!
Birşey hakkında çekiştiğiniz zaman-eğer Allah’a ve ahi ret gününe inanıyorsanız-hemen onu Allah’a ve Peygambere döndürünüz! Bu, hem hayırlı, hem de netice itibarıyla daha güzeldir!” (Nisa: 59)
“Sizden olan emir sahipleri,” din âlimleri ve fakihler demektir.
“Allah’a ve Resûlullaha itaat” da, Kitab ve sünnete tâbi olmak demektir. [144]
“Peygamber’e itaat eden, Allah’a itaat etmiştir.” (N isa: 80)
“..Peygamber size ne verdiyse onu alınız! Size neyi yasakladıysa ondan da sakınınız. Allah’tan korkunuz! Çünkü, Allah’ın azabı çetindir!” (Haşr 7)
“Andolsun ki, Resûlullahta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü ummakta olanlar için, Allah’ı çok anan­lar için güzel bir imtisal numunesi vardır.” (Ahzâb: 21)
Peygamberimiz Aleyhisselam da, hadis-i şeriflerinde:
“Ben size neyi emretmişsem onu alınız! Sizi neden nehyetmişsem ondan da sakınınız!” [145] buyur­muşlardır.[146]

Allah’a İbadet ve Tâat, Peygamberimiz Aleyhisselamın Ömrünün Sonuna Kadar İbadete Devam Edişi

İbadet, mükelleflerin (erginlik çağına eren akıl sahibi insanların) nefislerinin arzu ve temayüllerine muhalefetle Rablerini tazim için yapmış oldukları , [147] yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden özel tâatleridir.
Tâatin aslı verâdır.
Verânın aslı takvadır.
Takvanın aslı nefis muhasebesidir.
Nefis muhasebesinin aslı Allah’ın azabından sakınmak, nimetini ummaktır. [148]
On şey nefse gerekli görülmeyince verâ tamamlanmaz:
1. Dil ile gıybetten korunmak,
2. Kötü zandan sakınmak,
3. Halk ile alay etmekten geri durmak,
4. Haramlara bakmamak,
5. Doğru sözlü olmak,
6. İman nimetinden dolayı Yüce Allah’a minnettar olmak ve kendi kendini beğenmemek,
7. Malı hak yolunda harcamak ve bâtıl yollarda harcamamak,
8. Yükseklik ve büyüklük dileğinde bulunmamak,
9. Beş vakit namazı vakitlerine, rükû ve secdelerine dikkat ve itina ederek korumak,
10.Ümmet ve cemaat üzere istikamet etmek.
Ebu Musa el-Eş’arî’den rivayet edildiğine göre:
“Herşey için bir had vardır. İslâm’ın hududu da verâ, tevazu, sabır ve şükürdür.
Verâ işlerin kıyam ve sebatına, sabır cehennem ateşinden kurtuluşa, şükür de cennete nail olmaya sebeptir.”
Hasanü’l-Basrî, Mekke’de Hz. Ali’nin oğullarından, arkasını Kabe’ye dayayıp halka vaz eden bir gence:
“Dinin sebat ve kıyamına sebeb olan şey nedir?” diye sordu.
Genç:
“Verâdır!” dedi.
Hasanü’l-Basrî:
“Dinin âfeti nedir?” diye sordu.
Genç:
“Tamahtır!” dedi.
Avamın verâsı, haramdan ve haram şüphesi bulunan şeyden sakınmaktır.
Havassın verâsı, içinde heva ve nefis için şehvet ve lezzet bulunan şeyden sakınmaktır.
Havassın havassının verâsı, içinde kendi irade ve görüşü bulunabilecek herşeyden sakınmaktır.
Hâsılı; avam dünyayı terk ile, havas cenneti terk ile, havassın havassı da mâsivâyı (Allah’tan başka herşeyi) terk ile verâ eder.
Bişr b. Haris der ki:
“Amellerin en zoru ve ağır olanları üçtür:
1. Azlıkta cömertlik yapmak,
2. Tenhâda verâ üzere hareket etmek,
3. Kendisinin cezasından korkulan ve ihsanı umulan kimsenin yanında hak olan sözü hiç çekin­meden söylemek.”
Bişr b. Hâris’in kızkardeşi, İmam Ahmed b. Hanbel’e gelerek:
“Ey imam! Biz geceleyin damlarımızın üzerinde otururuz. Yanımızda geçen meşalelerin ışıkları üzerimize düşer. Biz o meşalelerin ışıklarından yararlanarak iplik eğiririz. Bu ışıkların altında iplik eğirmemiz bize caiz ve helâl olur mu?” diye sordu.
Ahmed b. Hanbel:
“Allah iyiliğini versin! Sen kimsin?” dedi.
Kadın:
“Ben Bişr b. Hâris’in kız kardeşiyim!” deyince, Ahmed b. Hanbel ağladı ve:
“Gerçek verâ sahibi sizin evinizden çıkmıştır. Sakın sen o meşalelerin altında oturup iplik eğireyim deme!” dedi. [149]
Hadis-i şerifte buyurulduğuna göre:
“Kıyamet günü:
‘Ey kullarım! Bugün size korku yoktur! Sizler mahzun da olacak değilsiniz!’ diyerek seslenilecek!
Mahşer halkı başlarını kaldıracaklar ve:
‘Biz, Yüce Allah’ın kullarıyız!’ diyecekler.
Sonra:
‘Onlar ki; âyetlerimize inandılar ve Müslüman oldular!’ diyerek seslenilecek.
Bunun üzerine, kafirlerin başları önlerine eğilecek! Allah’ı tevhid edenlerin başları kalkık kalacak!
‘Onlar ki; iman etmişler ve Allah’ın buyruklarına aykırı tutum ve davranışlardan son derecede sakınıp durmuşlardır!’ diyerek üçüncü kez seslenilecek!
Bunun üzerine, büyük günah işlemiş olanların başlan önlerine eğilecek. Takva sahiplerinin ise başları kalkık kalacak!
Kerîm olan Allah, va’dettiği gibi, onların üzerinden korkuyu ve hüznü giderecek! Çünkü O, kerîm­lerin en kerîmidir!
Velîlerinden yardımı kesmez ve onları korku içinde bırakmaz!” [150]
Yüce Allah nimetlerin ihsan edicisidir. Nimetlere erenin nimetlere şükretmesi gerekir.
İbadet de, Allah’ın nimetlerine bir şükürdür. [151]
Daha açık bir deyişle; ibadet, insanın gerek en güzel bir biçimde yaratılmış bulunmasından, ve gerek hiçbir emeği ve hakkı geçmeden en kıymetli, en hassas iç ve dış uzuvlara nail olmasından dolayı Yaratanına bir şükrüdür.
Nimete şükür ise, aklen ve şer’an farzdır. [152]
İnsan, gördüğü en küçük bir iyiliği bile karşılıksız, teşekkürsüz bırakmaz istemez.
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez. [153]
Başta peygamberler olmak üzere, bütün insanlar Allah’a ibadet ve kulluk etmek için yaratı İm ı şiardır. [154]
Her ümmete de “Allah’a ibadet ediniz!” diye tebligatta bulunan bir peygamber gönderilmiştir. [155]
İnsanların Allah’a ibadetleri olmasa Allah katında ne değerleri kalır?” [156]
İbadetten istisna edilen, muaf tutulan hiçbir kul yoktur.
Hatta, Yüce Allah’ın ve meleklerin kendisini selamladıkları[157] en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam da:
“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” [158] emrine muhatap olmuş ve mübarek ruhunu Rabbine teslim ettiği güne kadarda ibadet vazifesini yerine getirmekten geri kalmamıştır. [159]

Namazın Çeşitleri

Namaz, farz, vacib, sünnet ve nafile olmak üzere dört çeşittir.
Farz olanlar ikiye ayrılır 1) Farz-ı ayn, 2) Farz-ı kifâye.
Farz-ı ayn olanlarda ikiye ayrılır 1) Her gün ve gecede beş vakitte kılınan namazlar. 2) Cuma günü kılınan Cuma namazı.
Farz-ı kifâye olan namaz da, cenaze namazıdır.
Vacib namazlar ikidir 1 Vitir namazı, 2 Ramazan ve Kurban Bayramı namazları.
Sünnet ve nafile olan namazlara gelince; onlar da beş vakit namazların tarzlarıyla birlikte kılınan sünnet namazlarla, Ramazan’da kılınan teravih namazı ile geceleri nafile olarak kılınan teheccüd namazı, gündüzleri nafile olarak kılınan kuşluk namazı vesair nafile namazlardır.[160]
Hz.Âişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam sabah namazının farzından önce evin­de iki rekat, öğle namazının farzından önce evinde dört rekat, farzından sonra evinde iki rekat, [161] ikin­di namazının farzından önce evinde dört rekat, akşam namazının farzından sonra evinde iki rekat, yatsı namazının farzından sonra evinde iki rekat nafile namaz kılardı. [162] Bunu dört rekat kıldığı da olurdu. [163]
Yatsının nazîri olan öğlenin ilk dört rekatına kıyasla, yatsı namazının farzından önce de-Peygamberimiz Aleyhisselamın dilersek kendiliğimizden kılabileceğimiz hakkındaki müsaadesine uyu-larak-dört rekat namaz kılınması güzel görülmüş ve mendub olarak kilınagelmiştir.
Saîd b. Hişam der ki:
“Âişeye:
‘Ey mü’minlerin annesi! Resûlullah Aleyhisselamın gece namazını bana haber ver!1 dedim.
‘Sen, ‘Ey esvabına bürünen Resûlüm! Gecenin birazı hariç olmak üzere, kalk! Gecenin yarısı mik-tarınca yahut ondan birazını eksilt! Yahut o yarının üzerine ekleyip arttır! Kur’ân’ı da açık açık, tane tane oku!1 [Müzzemmil: 1-4] âyetlerini okumuyor musun?!1 dedi.
‘Evet! Okuyorum!’ dedim. [164]
‘İşte, Resûlullah Aleyhisselam a başlangıçta gece namazı böyle farzdı’ dedi. [165]
‘Müslümanlarda, ayaklan şişinceye kadar namazda dururlardı.
Yüce Allah, Müzzemmil sûresinin son âyetini indirinceye kadar, onları oniki ay tuttu.
Sonra:
‘…O Allah, bunu (saatlerin miktarını) sizin sayamayacağınızı bildiği için, size karşı ruhsat tarafına döndü. Artık, Kufân’dan, kolay geleni okuyunuz’ [Müzzemmil: 20] hükmünü indirince, gece namazı, far­zlardan sonra nafile oldu’ dedi.” [166]
Bununla beraber, Peygamberimiz Aleyhisselam gece namazını bırakmamış, yaşlanıp ayakta dura­madığı zaman da oturarak kılmaya devam etmiştir. [167]
Peygamberimiz Aleyhisselamın kıyamda ayakları şişinceye kadar durmaya devam ettiği sıralar­da, [168] Hz.Âişe:
“Yâ Rasûlalları! Bu zahmete niye katlanıyorsun? [169]
Allah senin geçmişteki, gelecekteki günahlarını bağışladı ya!?” dedikçe, Resûlullah Aleyhisselam:
“Ben şükredici bir kul da mı olmayayım?” buyururdu. [170]
“Hangi namaz efdal ve üstündür?” sorusuna, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kunûtu (kıyamı) uzun olandır!” buyurmuş; [171]
“Farzlardan sonra efdal ve üstün namaz, geceyarısında kılınan namazdır. [172] Gecede öyle bir saat vardır ki, Müslüman bir kimse o saate rastlar da Allah’tan dünya ve ahiret işlerine ait bir hayır isterse, o isteğini Allah ona verir. Bu, her gece böyledir!” buyurmuştur. [173]
“Yüce Rabbimiz, her gece, gecenin son üçte biri kaldığında (mekândan münezzeh olarak) dünya semasına iner de:
‘Hani Bana dua eden ki, duasını kabul edeyim!
Hani Benden dilekte bulunan ki, dileğini vereyim!
Hani Benden yariıganmak dileyen ki, kendisini yarlıgayayım!’ buyurur.” [174]
“Hiçbir kul yok ki, Allah’a bir secde etsin de, Allah onu o secdesine karşılık bir derece yükseltmiş, bir günahını düşmüş[175] ve kendisi için bir hasene (sevap) yazmış olmasın!” [176]
“Kıyamet gününde kulun amelinden hesap vereceği ilk şey namazdır!
Eğer o tam ve sağlam olursa, kul korktuğundan kurtulur ve umduğuna nail olur!
Eğer kul farzdan birşey eksiltmişse sânı yüce olan Allah:
‘Bakınız! Kulumun nafile olan namazı var mıdır?’ buyurur.
Farzdan eksilttiği miktar onunla doldurulur, tamamlanır.
Sair ameli hakkında da böyle muamele olunur.” [177]
Peygamberimiz Aleyhisselam nafile namazlarını umumiyetle evlerinde kılar, çıkıp farzları Müslümanlara mescidde kıldırırdı.[178]
Abdullah b. Amr der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam, bana:
‘Ey Abdullah! Sakın, sen filan gibi olma!
O geceleyin kalkıp namaz kılardı da, şimdi gece namazını bıraktı!’ buyurdu.”[179]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Farz namazlardan sonra namazların efdal ve üstünü gece namazı dır.”[180]
“Kim geceleyin uyanır ve zevcesini de uyandırarak iki rekat namaz kılarlarsa, kendileri Yüce Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar zümresinden yazılır ve sayılırlar” buyurmuş; [181] Kur’ân-ı Kerîm’de de:
“…Allah’ı çokzikreden erkeklerle Allah’ı çokzikreden kadınlar için de Allah bir mağfiret ve pek büyük bir ecir ve mükâfat hazırlamıştır” buyurulmustur. (Ahzâb: 35)
Peygamberimiz Aleyhisselam Ramazan gecelerinde aynca teravih namazı kılarve bunu kılmalarını Müslümanlara da önemle tavsiye buyururdu.
Bilhassa Ramazan’ın son on gecesini ibadetle ihyaya son derecede önem verir, ev halkını da uyandırırdı. [182]
Peygamberimiz Aleyhisselam, amcası Hz. Abbas’a:
“Ey Abbas! Ey amcacığım! Ben sana bir ihsanda bulunayım mı?[183] Sana akrabalık hakkını ödeyeyim, sana yararlı olayım mı?” diye sordu.[184]
Hz. Abbas:
“Evet yâ Rasûlallah!” dedi. [185]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben sana on şeyi haber vereyim ki, onları işlediğin zaman, Allah senin günahının evvelini ve ahiri­ni, yenisini ve eskisini, kasıtlısını ve kasıtsızını, küçüğünü ve büyüğünü, gizlisini ve açığını bağışlasın!1[186]
Ey amca![187] O on şey şunlardır.[188]
Dört rekat namaz kılarsın. Her rekatta Fatihayla birlikte bir sûre okursun. İlk rekatın kıraati bitince ayakta olduğun halde on beş kere ‘Sübhânallahi velhamdulillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber’ der­sin.
Rükûa gidersin ve rükuda iken bunu on kere söylersin.
Sonra rükûdan başını kaldırır, ayakta dikilmiş olduğun halde bunu on kere söylersin.
Sonra secdeye gidersin. Secdede bunu on kere söylersin.
Sonra secdeden başını kaldırırsın, orada bunu on kere söylersin.
Tekrar secdeye gidersin. Secdede bunu on kere söylersin.
Sonra secdeden başını kaldırırsın, orada bunu on kere daha söylersin.
Bu, her rekatta 75 eder. [189]
Bunu rekatların dördünde de yaparsın.[190]
Dört rekatta 300 eder.
Artık, senin günahların Alic* kumlarının sayısı kadar da olsa, Allah seni bağışlar.[191]
Bunu her gün bir kere kılmaya gücün yeterse, kıl!” buyurdu.[192]
Hz. Abbas:
“Yâ Rasûlallah! Bunu her gün söylemeye kimin gücü yeter?!” dedi. [193]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Her gün kılmaya gücün yetmezse her Cuma bir kere kıl!
Her Cuma kılmaya gücün yetmezse her ay bir kere kıl!
Her ay kılmaya gücün yetmezse her yıl bir kere kıl!
Her yıl kılmaya gücün yetmezse ömründe bir kez olsun kıl!” buyurdu.[194]
Peygamberimiz Aleyhisselam, gündüz nafilelerinden kıldıkları kuşluk namazını, iki, dört, altı ve sekiz rekat olarak kılardı.[195]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu namazı Mekke’nin fethinde sekiz rekat olarak kılmıştır. [196]
Peygamberimiz Aleyhisselam, kendisine hizmet eden bir zâta:
“Bir hacetin, dileğin var mı?” diye sorar dururdu.
Günlerden bir gün, yine ona böyle sorduğu zaman:
“Dileğim vardır yâ Rasûlallah!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Nedir dileğin?” diye sordu.
“Kıyamet günü bana şefaat etmendir!” deyince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bunu istemen için sana kim yol gösterdi?” diye sordu.
“Rabbim gösterdi!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen de, çokça secdeler, namazlarla bana bu hususta yardımcı olmalısın!” buyurdu.[197]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Tuttuğu Nafile Oruçlar

Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. [198]
Allah’ın, Aşura günü orucunu ondan önceki yılın günahlarına keffaret kılacağını umarım” buyur­du.[199]
Hz. Ali derki:
“Peygamber Aleyhisselama bir adam gelip:
‘Yâ Rasûlallah! Ramazan ayından sonra hangi ay oruç tutmamı bana emredersin?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam, ona:
‘Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharrem ayını tut! Çünkü o, Allah’ın ayıdır. O ayda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbelerini kabul etmiştir ve o günde başka bir kavmin detev-belerini kabul edecektir!” buyurdu.[200]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ramazan ayı orucunun farz kılınışından önce Aşura günü orucunu Muharremin onuncu günü tutmalarını emretmiş, ayrıca:[201]
“Ben, gelecek yıl sağ olursam, dokuzuncu günü de oruçlu geçireceğim![202] Aşura günü orucunu tutunuz ve bu hususta Yahudilere muhalefet ediniz: Aşura gününden bir gün önce ve ondan bir gün sonra da oruç tutunuz!” buyurmuştur. [203]
Peygamberimiz Aleyhisselam, hazerde ve seferde eyyamu’l-bîz’ı oruçsuz geçirmezdi. [204]
Eyyâm-ı biz, ayın doğup sonuna kadar aydınlattığı geceler demektir ki, her ayın onüçüncü, ondördüncü ve onbeşinci geceleridir. [205]
Peygamberimiz Aleyhisselam Şaban ayını hemen hemen oruçsuz geçirmezdi. [206]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ameller, Pazartesi ve Perşembe günleri Yüce Allah’a arzolunur. Bunun için, ben de amelimin oruçlu bulunduğum sırada arzedilmesini severim” buyurmuştur. [207]
Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam bir ayın Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günleri, öbür ayın da Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri oruç tutardı. [208]
Peygamberimiz Aleyhisselam Zilhicce ayının dokuz gününde oruç tutardı. [209]
“Günlerden hiçbir gün yoktur ki, Zilhicce’nin on gününde yapılan ibadet kadar Allah’a sevgili olsun!
O günlerden her birinin orucu bir yıl oruca, gecelerinden her birinin namazı da Kadir gecesi namazı­na (sevapça) denktir! [210]
Allah’ın, Arefe günü orucunu o günden önceki yıl ile o günden sonraki yılın günahlarına keffaret kıla­cağını umanm!” buyurmuştur. [211]
Fakat, Arafat’ta oruç tutmayı nehyetmiştir. [212]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Allah’ı Zikredişi

Hz. Aişe:
“Resûlullah Aleyhisselam her vakitte Allah’ı zikrederdi” dediği gibi, [213] Retina b. Ka’bü’l-Eslemî de:
“Resûlullah Aleyhisselamın gündüzün hizmetinde bulunur, hacetini görür gözetir, derler toparlardım.
Resûlullah Aleyhisselam, yatsı namazını kılınca evine girerdi.
Ben de kapısının önüne otururdum.
Belki Resûlullah Aleyhisselamın hacetine ait bir buyruğu olur, derdim.
Resûlullah Aleyhisselamın:
‘Sübhanallah! Sübhanallah! Sübhanallahi ve bihamdihi!1 diyerek teşbih edişini dinleye dinleye göz­lerimi uyku bürür, uyuyakalırdım” demiştir. [214]
Resûlullah Aleyhisselam, sabah namazını kıldığı zaman, güneş iyice doğuncaya, yükselinceye kadar oturur, [215] Allah’ı zikreder; [216]
“İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar Allah’ı zikreden cemaatle birlikte oturmam, bana, her biri için oniki bin dirhem vererek İsmail Aleyhisselam evladından dört köleyi azad etmemden daha sevgilidir” buyururdu. [217]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah’ın nimete bürüdüğü kimse, Allah’a hamd etmeyi çoğaltsın!
Günahı çoğalan kimse, istiğfarı çoğaltsın!
Rızkı geciken kimse de lâ havle ve lâ kuvvete illa billah’ sözünü çoğaltsın!”
“Cennete ilk davet edilecek kimseler, genişlikte ve darlıkta Allah’a hamd edip durmuş olan hamd edicilerdir.” [218]
“Rabbin kuluna, gecenin son yarısındakinden daha yakın olduğu bir zaman yoktur.
Eğer o saatte Allah’ı zikredicilerden olmaya gücün yeterse, ol!” buyurmuştur. [219]

[1] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 251, Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 899, Vâkidf, Megâzî, c.3, s. 1103, Müslim, Sahih, c. 2, s. 890, Taberî, Târih, c. 3, s. 169, Zehebî, M egâzf, s. 589.
[2] İbn İshak, c. 4, s. 251, Mâlik, c. 2, s. 899, Taberî, c. 3, s. 169, Zehebî, s. 589.
[3] Nisa: 59.
[4] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 451, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 97, Müslim, c. 1,s.134.
[5] Bedrüddin Aynf, Umdetu’l-kârf, c. 19, s. 13.
[6] Bedrüddin Aynf, c. 19, s. 13, İbn Hacer, Fethu’l-bârf, c. 9, s. 5.
[7] İbn Hacer, c. 9, s. 5.
[8] Kadı lyaz, Şifâ, c. 1, s. 215-216.
[9] Bedrüddin Aynf, c. 19, s. 13.
[10] Râgıb, Müfredâtü’l-Kur’ân, s. 402.
[11] H.Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 116.
[12] Tirmizî, c. 5, s. 172-1 73, Dârimî, c. 2, s. 31 2, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 7, s. 164.
[13] Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 553, İ bn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 3, s. 284, .
[14] TaberânPden naklen Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 7, s. 165, İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 229, Bedrüddin Zerkeşf, Burhan,c. 1,5.454, İbn Hacer, Metalib, c. 3, s. 133.
[15] Suyûtî, el-İtkân.c.2, s. 125-126.
[16] Taberî, Tefsfr, c. 25, s. 6.
[17] İbnü’n-Nedfm, Fihrist, s. 56- 65.
[18] Fahru’r-Râzf. Tefsfru’l-kebfr. c. 1. s. 3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/355-362.
[19] Bakara, Âl-i İmran, Nisa, M aide, En’am, A’raf, Yunus sûreleri.
[20] Tevbe, Nahl, Hûd, Yusuf, Kehf, Bent İsrail (jsrâ), Enbiya, Tâhâ, Mü’minûn, Şuarâ, Saffat sûreleri.
[21] Yüzden ai âyetli olan 42 sûre.
[22] Yüzden az âyeti i sûrelerden sonra gelen ve “mufassal” diye anılan 60 kısa sûre.
[23] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 107.
[24] Tirmizf, Sünen, c. 5, s. 155-156, Hâkim , Müstedrek, c. 1, s. 558.
[25] Süleyman Nedvf, İslâm Târihi, c. 4, s. 1575-1577.
[26] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/362-366.
[27] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/366.
[28] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/366-367.
[29] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/367.
[30] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/367-368.
[31] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/368-369.
[32] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.
[33] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.
[34] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/369.
[35] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/370.
[36] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/370.
[37] Ömer Rızâ Doğrul, Kur’ân Nedir?, s. 97-137.
[38] Yeni Sabah gazetesinin 23.4.1958 ve 4.5.1958tarihli nüshaları.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/370-372.
[39] John Davenport, Hz. Muhammed vıe Kur’an-ı Kerim, Türkçeterceme, s. 72-81 .
[40] M. Bucaille. s. 179-184.
* er-Rahman: 33.
[41] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/372-379.
[42] 26.Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 1, s. 69,153, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 1 08, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 70, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 77, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 314.
[43] Dârimî, c. 2, s. 108.
[44] Ahmed, c. 1, s. 149, Tirmizî, c. 5, s. 171.
[45] Ebu Dâvud.c. 2, s. 70, Hâkim, Müstednek, c. 1 , s. 567-568.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/379.
[46] Ahmed, c. 1, s. 408, Buhârî, c. 6, s. 107, Müslim, c.1, s. 549, Ebu Dâvud, c. 4, s. 259, Tirmizî, c.5, s. 150, İbn Mâce.c. 1, s. 77,Dârimî, c. 2, s. 31 8.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/379.
[47] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 249, Müslim, c. 6, s. 553, Dârimî, c. 2, s. 324, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 560-564.
[48] Tirmizî, c. 5, s. 157, Hâkim, c. 1,s. 561.
[49] Müslim, c. 1, s. 539.
[50] Buhârî, c. 6, s. 104,111, Tirmizî, c. 5, s. 1 59, Dârimî, c. 2, s. 323, Heysemî, c. 6, s. 313.
[51] Hâkim, c. 1.S.562.
[52] Ahmed,c.5, s. 383, Heysemî, c. 6, s. 312.
[53] Müslim, c. 1, s. 554, Hâkim, c. 1, s. 558-559.
[54] Tirmizî, c. 5, s. 157, Hâkim, c. 1, s. 560-561.
[55] Âli İmran: 1-2.
[56] Ahmed.c. 6, s. 461, Dârimî, c. 2, s. 323.
[57] Hâkim, c. 1, s. 555.
[58] Müslim, c. 1, s. 539, Tirmizî, c. 5, s. 157.
[59] Ahmed, c. 6, s. 449, Müslim, c. 1, s. 555, Tirmizî, c. 5, s. 162, Hâkim, c. 2, s. 368.
[60] Tirmizî, c. 5, s. 162, Dârimî, c. 2,5.328.
[61] Ahmed, c. 5, s. 36, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 365, Heysemî, Meonau’z zevâid, c. 6, s. 311.
[62] Buhârî, c. 6, s. 105, Müslim, c. 1, s. 556, Tirmizî, c. 5, s. 167, Dârimî, c. 2, s. 330.
[63] Tirmizî, c. 5, s. 167.
[64] Buhârî, c. 6, s. 165, Nesâf, c. 2, s. 1 73.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/380-381.
[65] Ahmed,c.6, s. 302, 323, Tirmizî, c. 5, s. 185.
[66] Buhârî, c. 6,5.112.
[67] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 128, Tirmizî, c. 5, s. 181.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/381-382.
[68] Suyûtî, el-İtkân, c. 2, s. 105-106.
[69] Ebu’l-Fidâ, İbn Kesfr, Tefsir, c. 4, s. 303.
[70] Ahmed, c. 4, s. 9, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 55-56, İ bn Mâce, c. 1, s. 427-428.
[71] İbn Sa’d, Tabakatü’l-kübrâ, c. 2, s. 194-195, ^ımed.c. 1, s. 288, Müslim, c. 1, s. 562.
[72] İbn Sa’d, c. 2, s. 194-195, Buhârî, c. 6, s. 102, İbn Mâce, c. 1.S.562.
[73] İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 355, c. 3, s. 550.
[74] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 31 8-31 9.
[75] İbn Sa’d, c. 3, s. 75-76.
[76] Zehebî, c. 2, s. 300.
[77] Suyûtr, İtkân, c. 1,s.1O4.
[78] Bedrüddin Zerkesf, Burhan, c. 1, s. 471, Suyûtî, c. 1, s. 104.
[79] Suyûtî, c. 1.S.105.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/382-384.
[80] Bedrüddin Zerk eş1, c. 1, s. 459, Suyûtî, c. 1, s. 105.
[81] Suyûtî, c. 1 ,s.1O5.
[82] Zerkeşf, c.1, s. 459.
[83] Suyûtî, c. 1.S.1Ü5.
[84] Zerkeşf, c.1, s. 459, Suyûtî, t 1, s. 105.
[85] Zerkeşf, c.1, s. 460.
[86] Zerk eşf, c.1, s. 460, Suyûtî, c. 1, s. 105-106.
[87] Zerkeşf, c. 1, s. 449450, Suyûtî, c. 1, s. 104-105.
[88] Râgıb, Müfredat, s. 187.
[89] Seyyid,Ta’ritât, s. 37-38.
[90] Zerkeşf, c. 1, s. 450.
[91] Suyûtî, c. 1,3.107.
[92] Zerkeşf, c.1, s. 464, Suyûtî, c. 1.S.109.
[93] Suyûtî, c. 1,3.110.
[94] Zerkeşf, c. 1, s. 461, Suyûtî, c. 1, s. 108.
[95] Tehâvf, Muhtasar, s. 29, Suyûtî, c. 1, s. 110.
[96] Zerkeşf, c.1, s. 472, Suyûtî, c. 1,3.110.
[97] Suyûtî, c. 1,3.110.
[98] Zerkeşf, c. 1, s. 473473, Suyûtî, c. 1, s. 111.
[99] Zerkeşf, c.1, s. 475.
[100] Tirmizî, c. 5, s. 197-1 98, Dârimî, c. 2,5.337.
[101] Tiımizf, c. 5, s. 198, Dârimî, c. 2,5.337.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/384-386.
[102] İbnİshak,İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 251, Mâlik, Muvatta1, c. 2, s. 899, Vâkıdî, Megâzî, c.3,s. 1103, Müslim, c. 2, s. 890, Taberî, c. 3, s. 169, Zehebî, Megâzî, s. 589.
[103] İbn İshak,c.4, s. 251, Mâlik, c. 2, s. 899, Taberî, c. 3, s. 169, Zehebî, s. 589.
[104] Nisa: 59.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/386.
[105] 89.Ffnjzâbâdf, c. 4, s. 239.
[106] Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 82-83.
[107] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1016, BeyhakPden naklen İbn Kayyım, Zâdu’l-mead, c. 3, s. 9, Ebu’l-Fidâ, Sîre, c. 4, s. 24, İbn Hamia, el-Beyân, c. 1, s. 1 65.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/386-387.
[108] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 126, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 201, Tirmizî, c. 5, s. 44, İbn Mâce, c. 1, s. 1 5-16, Dârimî, c. 1, s. 43.
[109] Ahmed, c. 4, s. 128, İbn Mâce, c. 1, s. 16.
[110] Ahmed, c. 4, s. 126, Ebu Dâvud, c. 4, s. 201, Tirmizî, c. 5, s. 44, İbn Mâce, c. 1, s. 16, Dâıimf, c. 1 , s. 43 44.
[111] Ahmed, c. 4, s. 126, İbn Mâce, c. 1, s. 16.
[112] Ahmed, c. 4, s. 126-127, Ebu Dâvud, c. 4,s.2O1, Tirmizî, c. 5, s. 44, İbn Mâce, c. 1, s. 16, Dârimî, c. 1 , s. 44.
[113] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 183, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 590, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 1, s. 231.
[114] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 128.
[115] Ffruzâbâdf, c.3,s.3.
[116] Seyyid Şerif, s. 29.
[117] Ahmed, c. 2, s. 327.
[118] Ahmed, c. 2, s. 32, Buhârî, c. 8, s. 151 .Müslim, c. 4, s. 2054.
[119] Ahmed, c. 2, s. 327.
[120] Ahmed, c. 3, s. 84, Buhârî, c. 8, s. 151 .Müslim, c. 4, s. 2054.
[121] Ahmed, c. 2, s. 450.
[122] Ahmed, c. 2, s. 327.
[123] Ahmed, c. 3, s. 84, 89, Buhârî, c. 8, s. 151, Müslim, c. 4, s. 2054.
[124] Ahmed, c.1, s. 455.
[125] Dârimî, c. 1, s. 117.
[126] Ebu Dâvud, c. 4, s. 200.
[127] İbn Mâce, c.1, s. 6.
[128] Ahmed, c. 4, s. 131 , E bu Dâvud, c. 4, s. 200, İbn Mâce, c. 1, s. 6, Dârimî, c. 1, s. 111, Hâkim, c. 1, s. 109, Begavf, Mesâbih, c.1,s.13.
[129] Ahmed, c. 4, s. 131, Ebu Dâvud, c. 4, s. 200, Begavf, c. 1,s.13.
[130] Ahmed, c. 4, s. 132, İbn Mâce, c. 1, s. 6, Dârimî, c.1, s. 117, Hâkim, c.1, s. 109.
[131] Ahmed, c. 4, s. 131, Ebu Dâvud, c. 4, s. 200.
[132] Ahmed, c. 4, s. 132, İbn Mâce, c. 1, s. 6, Dârimî, c.1, s. 117, Hâkim, c.1, s. 109.
[133] Ahmed, c. 6, s. 8, Ebu Dâvud, c. 4, s. 200, İbn Mâce, c. 1, s. 7, Hâkim, c. 1, s. 108, Begavf, c. 1, s. 1 3.
[134] Ahmed, c. 6, s. 8.
[135] Ebu Dâvud, c. 4, s. 200, İbn Mâce, c.1 , s. 6, Hâkim , c. 1, s. 1 08, Begavf, c. 1, s. 13.
[136] İbn Mâce, c.1, s. 6, Hâkim, c.1 ,s.1O8, Begavf, c.1, s. 13.
[137] Ebu Dâvud, c. 4, s. 200, İbn Mâce, c. 1, s. 7, Hâkim, c. 1, s. 107, Begavf, c. 1, s. 13.
[138] Ahmed, c. 6, s. 8.
[139] Hâkim, c. 1.S.108.
[140] Ahmed, c. 4, s. 132, Ebu Dâvud, c. 4, s. 200, İbn Mâce, c. 1,s.7, Hâkim, c.1, s. 108.
[141] Ahmed, c. 4, s. 326, Müslim, c. 4, s. 1903, Ebu Dâvud, c. 2, s. 226.
[142] Taberânfden naklen Hevsemf, c.1, s. 172.
[143] Dârimî, c. 1, s. 63, Ta ben, Tefsir, c. 5, s. 147.
[144] Dârimî, c. 1, s. 63, Ta ben, Tefsir, c. 5, s. 147.
[145] Ahmed, c. 2, s. 242, İbn Mâce, c. 1 , s. 3.
[146] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/387-391.
[147] Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 97.
[148] Haris el-Muhâsibf, er-Riâye, s. 52-53.
[149] Abdülkadir Geylânf, Gunyetu’Uâlibfn, c. 1, s. 131-134.
[150] Haris el-Muhâsibf, er-Riâye, s. 40.
[151] Şah Veliyyullah, Hüccetullahi’l-bâliğa, c. 1, s. 143.
[152] Kâsânf, Bedâyiu’s-sanâyi’, c. 1, s. 90.
[153] Ebu Hanffe, Müsned, s. 45, Abdurrezzak, Musannef, c. 10, s. 425, Ahmed, Müsned, c. 3, s. 74, Buhârî, Edebü’l-müfred, s. 65, Ebu Dâvud, c. 4, s. 255, Tirmizî, c. 4, s. 339.
[154] Zâriyât: 56.
[155] Nahl: 36.
[156] Furkan: 77.
[157] Ahzâb: 56.
[158] Hicr: 99
[159] Abdurreizak, Musannef, c. 5, s. 433, İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 216,/^med, c. 3, s. 110,163, 202, Buhârî, c. 5, s. 141.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/392-395.
[160] Kâsânf, c. 1, s. 89, 284-299.
[161] Ahmed, c. 6, s. 30, Müdim, c. 1.S.504, Ebu Dâvud, c. 2, s. 18-19.
[162] Ahmed, c. 6, s. 30, Müslim, c. 1,s.5O4, Ebu Dâvud, t 2, s. 18.
[163] Ahmed.c.1, s. 341, Buhârî, c.1, s. 37, Ebu Dâvud, c. 2, s. 45.
[164] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 340, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 199-200.
[165] Taberânf, c. 2, s. 139.
[166] Ebu Dâvud, c. 2, s. 41, Nesâî, c. 3, s. 200, Taberânf, c. 2, s. 139.
[167] Ebu Dâvud, c. 2, s. 41.
[168] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 50, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 384, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 251 , Buhârî, Sahih, c. 7, s. 183, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 269, Şemail, s. 44, Nesâf, c. 3, s. 219.
[169] Tirmizî, c. 2, s. 29, Şemail, s. 44.
[170] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 50, Ahmed, c. 4, s. 51, 65,115, Buhârî, Sahîh, c. 7, s. 183, Tirmizî, c. 2, s. 269, Şemâil, s. 44, Nesâf, c. 3, s. 219, Taberânf, c. 2, s. 71.
[171] Ahmed, c. 3, s. 412, Müslim, c. 1, s. 520, İbn Mâce, c. 1.S.456.
[172] Dârimî.c. 1 ,s. 285.
[173] Müslim, c. 1, s. 521.
[174] Mâlik, c.1, s. 214, Ahmed, c. 2, s. 267, Buhârî, c. 8, s. 197, Müslim, t 1, s. 521, Dârimî, c. 1, s. 286-287.
[175] Abdurrezzak,c.3, s. 73, Ahmed, c. 2, s. 164, 280, Tirmizî, c. 2, s. 231, Nesâf, c. 4, s. 228, Dârimî, c. 1,5.281.
[176] Abdurrezzak,c,s.73, Ahmed, c. 5, s. 164.
[177] Ahmed, Müsned, c. 2, s. 290, Tirmizî, c. 2, s. 270, Nesâf, c. 1, s. 232-233, İbn Mâce, c. 1 , s. 458, Dârimî, c.1, s. 254.
[178] Ahmed, c. 6, s. 30, Ebu Dâvud, c. 2, s. 18-19.
[179] Müslim, c. 2, s. 814, Nesâf, c. 3, s. 253.
[180] Tirmizî, c. 2, s. 301, Nesâf, c. 3, s. 207.
[181] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 48, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 271, Ebu Dâvud, c. 2, s. 70.
[182] Ebu Dâvud, c. 2, s. 49-50.
[183] Ebu Dâvud, c. 2, s. 29, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[184] Ebu Dâvud, c. 2, s. 29, Tirmizî, c. 2, s. 350, İbn Mâce, c. 1, s. 442.
[185] Tirmizî, c. 2, s. 350, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[186] Ebu Dâvud, c. 2, s. 29, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[187] Tirmizî, c. 2, s. 350.
[188] Ebu Dâvud, c. 2, s. 29, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[189] Ebu Dâvud, c. 2, s. 29-30, Tirmizî, c. 2, s. 350-351, İbn Mâce, c. 1, s. 442.
[190] Ebu Dâvud, c. 2, s. 30, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
Alic; Mekke yolu üzerinde Tayyi’lerden Beni Behterlilerin kondukları karyelerle Feyd arasında susuz, dört gecelik bir kumluk yerdir (Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 4, s. 70).
[191] Tirmizî, c. 2, s. 351, İbn Mâce, c. 1, s. 442.
[192] Ebu Dâvud, c. 2, s. 30, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[193] Tirmizî, c. 2, s. 351, İbn Mâce, c. 1, s. 442.
[194] Ebu Dâvud, c. 2, s. 30, İbn Mâce, c. 1, s. 443.
[195] Abdurrezzak, Musannef, c. 3, s. 74.
[196] Abdurrezzak, c. 3, s. 76, Ahmed, c. 6, s. 341, Buhârî, c. 2, s. 53, Ebu Dâvud, c. 2, s. 28, İbn Mâce, c. 1, s. 419.
[197] Ahmed, c. 3, s. 500.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/395-400.
[198] Ebu Dâvud, c. 3, s. 348-349.
[199] Ahmed.c. 4, s. 26-27, Buharı, c. 6, s. 196, Müslim, t 3, s. 1599, İbn Mâce, c. 2, s. 1087, Begavf, Mesâbih, c. 2, s. 78.
[200] Ahmed, c. 4, s. 26-27, Buharı, c. 6, s. 196, Müslim, t 3, s. 1599.
[201] Tirmizî, c.3, s. 1 28.
[202] Ahmed, c. 1, s. 224-225, Müslim, c. 2, s. 798, İbn Mâce, c. 1, s. 552-553.
[203] Ahmed, c.1, s. 241.
[204] Nesâf, c. 4, s. 198.
[205] İbn Esîr, Nihâye, t 1, s. 173.
[206] Ahmed, c. 6, s. 143, Müslim, c. 2, s. 811, Tirmizî, c. 3, s. 114, İbn Mâce, c. 1, s. 146.
[207] Tirmizî, c.3, s. 1 22.
[208] Tirmizî, c. 3, s. 1 22, Nesâf, c. 4, s. 203.
[209] Ahmed, c. 5, s. 288, Ebu Dâvud, c. 2,s:.325, Nesâf, c. 4,s:.2O5.
[210] Tirmizî, c. 3, s. 1 31, İbn Mâce, c. 1, s. 551.
[211] Ahmed, c. 5, s. 308, Müslim, c. 2, s. 819, Ebu Dâvud, c. 2, s. 322, Tirmizî, c. 3, s. 124, İbn Mâce, c. 1, s. 551.
[212] Ebu Dâvud, c. 2, s. 356.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/400-402.
[213] Ahmed, c. 6, s. 70, Müslim, c. 1, s. 282, Ebu Dâvud, c. 1, s. 5, Tiımizf, c. 5, s. 463, İbn Mâce, c. 1, s. 110.
[214] Ahmed,c.4, s. 59.
[215] Ahmed, c. 5, s. 101,107, Müslim, c. 1, s. 464, Ebu Dâ’vud, c. 2, s. 29, Nesâf, c. 3, s. 80, Taberânf, Mu’cemu’s-sağfr, c. 2, s. 150.
[216] Taberânf, c. 2, s. 150.
[217] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 10, s. 105, İbn Hacer, Metâlibu’l-âliye, c. 3, s. 245.
[218] Taberânf, c. 1, s. 103.
[219] Tirmizî. c. 5. s. 569. 570.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/402-403.

Share.

About Author

Leave A Reply