Peygamber Şehri Olarak Medine

0

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Yapılışı
Mescidin Kandille Aydınlatılışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin İlk Vazifelileri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Fazileti
Mescidin Yanına Peygamberimiz Aleyhisselamın Zevceleri İçin Odalar Yapılması
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescid Yanındaki Evine Taşınışı
Ezan
Ezanın Önemi ve Ezanla İlgili Bazı Faziletler
Külsûm b. Hidm ile Es’ad b. Zürâre’nin Vefatları
Selman-ı Fârisî’nin Kendi Dilinden Dinî Hayatı ve Müslüman Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamla Hz. Ebu Bekir’in Ev Halklarının Medine’ye Getirilişi ve
Peygamberimizin Hz. Âişe ile Evlenişi
Ashabın Medine’de Hastalanışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine Hakkında Dua Edişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine Yönetimini Üstlenişi ve Bu Husustaki Yönetmelik
Yazısının Tercümesi
Medine’nin Haremleştirilişi ve Sınırlanışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Yazıcıları
Ölüsünü Yerin Dışarı Attığı Mürted Adam
Muhacirlere Medine’de Ev Yerleri, Arazi ve Hurmalık Dağıtılışı ve Tapu Fermanları Yazılıp Verilişi
Medine Çarşısının Kuruluşu ve Ticarî Hayatın Düzene Konuluşu
Medine’de Adalet İşlerinin Düzenlenişi ve Yürütülüşü
Müslümanlara İçme Suyu Sağlanışı ve Bahçe Sulama İşinin Düzene Konuluşu
Evlenme İşlerinin Yoluna Konuluşu
Peygamberimizin Meşgul Olduğu ve Ashabını Yetiştirdiği Başlıca Konular
Eğitim İşleri: Suffa ve Ashab-ı Suffa
Hicve Hicivle Mukabeleye İzin Verilişi
Abdullah b. Übeyy’in Peygamberimiz Aleyhisselama Çatışı

PEYGAMBER ŞEHRİ OLARAK MEDİNE

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Yapılışı

Peygamberimiz Aleyhisselam devesi Kasvâ’nın üzerinde bulunduğu ve devenin yuları da devenin başına dolanmış olduğu halde, deve Medine’nin içinde ilerleyerek Adiyy b. Neccar oğullarının evleri hizasına gelince, Peygamberimiz Aleyhisselamın yapılacak mescidinin kapısının konulacağı yere çök­müştü ki, orası o zaman Neccar oğullarından Sehl ve Süheyl isimlerinde iki yetim gence ait hurma serme ve kurutma yeri olup, adı geçen gençler Muaz b. Afrâ’nın[1] himayesi altında idiler.
Kasvâ çöktüğü zaman Peygamberimiz Aleyhisselam onun üzerinden inmemiş, Kasvâ ayağa kalka­rak biraz daha gittikten sonra birdenbire geri dönüp ilk önce çöktüğü yere kadar gelmiş ve oraya tekrar çökmüş ve artık kalkmayarak boynunu ve göğsünü yere uzatıp böğürmeye ve deprenmeye başlamıştı.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Kasvâ’nın üzerinden inmiş[2] ve:
“İnşaallah, menzil burasıdır!” buyurmuş[3] ve:
“Kimindi burası?” diye sormuştu.
Muaz b. Afra:
“Yâ Rasûlallah! Amr’ın oğulları Sehl ve Süheyl’indir!” demişti.[4]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Sehl ve Süheyl’i çağırıp, mescid yapmak üzere, hurma serme ve kurutma yerlerini onlardan satın almak istedi ve:
“Bu arsanızın bedelini bana söyleyiniz, ödeyeyim?” buyurdu.
Gençler
“Hayır, yâ Rasûlallah! Biz orayı sana hediye ederiz!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam arsayı onlardan hediye olarak almaya razı olmadı.[5]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Neccar oğullarının ileri gelenlerine haber gönderdi.
Geldikleri zaman, onlara:
“Ey Neccar oğulları! Şu arsanızın bedelini bana söyleyiniz de, ödeyeyim?” buyurdu.[6]
Neccar oğulları:
“Hayır![7] Vallahi, biz onun bedelini Allahtan başkasından istemeyiz![8] Onun bedelini hiçbir zaman almayız!” dediler.[9]
Peygamberimiz Aleyhisselamın onlar satıp bedelini almayı kabul edinceye kadar, arsayı bedelsiz almaya yanaşmadığı; en sonunda onlardan on dinar (altın)a satın alıp, bunu kendilerine ödemesini Hz. Ebu Bekir’e emir buyurduğu rivayet edilir.[10]
1- Mescid arsasının içinde, müşriklerin kabirleri, oyuk, tümsek, bakımsız harap yerler ve hurma ağaçları da bulunuyordu.
2- Peygamberimiz Aleyhisselam emir buyurdu.
Hurma ağaçları,[11] garkad ağaçlan kesildi.[12]
Müşriklerin kabirleri açılarak, kemikleri başka bir yere götürülüp gömüldü.
Bakımsız, harap yerleri[13] düzeltildi.[14]
Arsadaki, yağmur sularının akıntıları ve sızıntıları giderildi.[15]
Peygamberimiz Aleyhisselam; yapılacak mescid için kerpiç kesilmesini, hazırlanmasını emretti.
Kerpiç kesildi ve hazırlandı.[16]
3- Mescid yapılırken, Hadramevtli bir adam gelmişti ki, iyi çamur karardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Allah işini iyi yapana rahmet etsin!
Sen bu işe devam et!
Ben senin işini iyi yaptığını görüyorum!” buyurdu.[17]
Yemame halkından Benî Hanifelerden Talk b. Ali der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam mescidini yapar, Müslümanlar da kendisiyle birlikte çalışırlarken Resûlullah Aleyhisselamın yanına varmıştım.
Ben, çamur karma işinin ustası idim.
Düzlük ve ince kumluk yerden, kürekle toprak alıp karmaya başladım.
Resûlullah Aleyhisselam bana bakıyordu:
‘Bu Hanifî, muhakkak çamur karma ustasıdır!’ buyurdu.[18]
Benim toprağı düzlük ve ince kumluk yerden kürekle alışım ve çamur karışım kendisinin hoşuna git­miş olmalı ki:
‘Bu Hanifî’yi çamur karmaya çağırınız! Yaklaştırınız!
Çünkü, o, çamur karma işini en güzel yapanınızdır1 buyurdu.”[19]
4- Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlı kölesi Sefine derki:
taşını benim taşımın yanına koysun! Sonra Ömer, taşını Ebu Bekir’in taşının yanına koysun! Sonra Osman, taşını Ömer’in taşının yanına koysun! Bunlar, benden sonra halifelerdir!’ buyurdu.[20] E bu Bekir geldi. B ir taş getirip tem ele koydu. Sonra Ömer geldi. Bir taş getirip temele koydu. Sonra Osman geldi. Bir taş getirip temele koydu. Resûlullah Aleyhisselam:
‘Bunlar, benden sonra işi yönetecek olanlardır!’ buyurdu.”[21] Yine Sefine:
“Resûlullah Aleyhisselamdan işittim: ‘Halifelik otuz yıldır. Ondan sonra krallık olur1 buyurdu” dedik­ten sonra:
“Ebu Bekir’in halifeliğini (yaklaşık olarak) iki yıl,
Ömer’in halifeliğini on yıl,
Osman’ın halifeliğini oniki yıl,
Ali’nin halifeliğini de altı yıl (olarak gözönünde) tut!
Bunların otuz yıl tuttuğunu buluruz!” demiştir.[22]
5- Mescidin temelleri taşla üç zira (arşın) kadar yükseltil dikten sonra, üzerine kerpiç örüldü.[23]
Taş duvar üzerine kerpiç örülürken de, kerpiçler birbiri üzerine gelecek biçimde;[24] erkekli dişili,
enlemesine boylamasına konularak, yani birbirlerine bağlanarak örüldü.[25]
6- Yapıda, çamurdan harç da kullanıldı.[26]
7- Mescidin Kıble tarafına direk olarak sıra ile hurma ağacı gövdeleri dizildi.
8- Kapıların yan söveleri taştan örüldü.[27]
9. Abdullah b. Ömer’in bildirdiğine göre; mescidin tavanı ve direkleri hurma dalları ve gövdesindendi.[28]
10.Yapılan mescid murabba’ (dörtgen) biçiminde, yükseltilen dört duvar ile bir mihrab ve üç kapı­dan ibaretti.
11- Duvarların Kıble cihetinden beriye doğru uzunluğu yüz zira (arşın) idi.
Eni de; her iki tarafta, yüzer zira idi veya yüzer zinadan biraz eksikti.
12- Duvarların yüksekliği: üç zira’ı taştan, üst tarafı kerpiçten olmak üzere beş-yedi zira’ kadardı.
13- Mescidin mihrabı (kıblesi), Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) doğru idi.
14- Mescide konulan kapılardan birisi bugünkü Kıble tarafındaki Muahhara duvarında, geride olup,cemaat bu kapıdan girer çıkardı.
İkincisi: Bâb-ı Âtike, Bâbü’r-rahme diye anılan kapı idi.
Üçüncü kapı: Peygamberimiz Aleyhisselamın girip çıkuklan kapı olup, bugün Bâb-ı Cibril diye anılan Âl-i Osman kapısı idi.
Kıble Beytü’l-Makdisten Kabe tarafına çevrilince, Peygamberimiz Aleyhisselam birinci kapıyı kap­attı.
Onun yerine, Şam duvarında başka bir kapı açtı.
İkinci ve üçüncü kapılar değiştirilmedi.[29]
15- Mescid yapılırken, Peygamberimiz Aleyhisselam; Müslümanları çalışmaya teşvik için,[30] kendiside çalışmaktan geri durmadı. Peygamberimiz Aleyhisselamın çalıştığını gören Muhacirve Ensar, çalış­
maya giriştiler, koyuldular.[31]
Peygamberimiz Aleyhisselam kerpiç taşırken, Müslümanlardan birisi: “Yâ Rasûlallah! Onu bana ver (Ben taşıyayım)” demişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Git, sen de başkasını al, taşı!
Sen Allah’a benden daha muhtaç değilsin!” buyurdu.[32]
Müslümanlardan birisi:
“Peygamber çalışırken biz oturursak, andolsun ki, bu amel, bizim için ancak dalâlet olur!” mealli bir beyit söylemiştir.[33]
Müslümanlar, mescidde çalışırken,[34] Abdullah b. Revâha’nın söylemiş olduğu:[35]
“Ahiret yaşantısından başka yaşantı yoktur!
Ey Allah’ım! Ensara ve Muhacirlere rahmet et!”[36]
Diğer rivayete göre:
“Ey Allah’ım! Ahiret hayrından başka hayır yoktur!
Ensar ve Muhacirlere yardım et![37] mealli bir beyti okuyorlar;
Peygamberimiz Aleyhisselam da onlarla birlikte taş taşıyor[38] ve:
“Ahiret yaşantısından başka yaşantı yoktur!
Ey Allah’ım! Muhacirlere ve Ensara rahmet et!”[39]
Başka rivayete göre:
“Ey Allah’ım! Ahiret yaşantısından başka yaşantı yoktur. Ensarı ve Muhacirleri yarlığa!”
“Ey Allah’ım! Ahiret hayrından başka hayır yoktur! Ensara ve Muhacirlere yardım et!”[40]
“Ey Allah’ım! Ecir, ahiret ecridir! Ensara ve Muhacirlere rahmet et!”[41] diyerek, Müslümanların söylediklerine katılıyordu.[42]
16. Mescid yapılırken herkes kerpiçleri birer birer taşıdığı halde, Ammar b. Yâsir biri kendisi, birisi
de Peygamberimiz Aleyhisselam için olmak üzere ikişer ikişer taşırken,[43] Peygamberimiz Aleyhisselam
onu görüp tozlarını silkmiş ve:
“Ey Ammar! Sen ne için kerpiçleri arkadaşların gibi birer birer taşımıyorsun?” diye sormuş, o da:
“Allah’tan, bunun ecrini diliyorum!” demişti.[44]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam onun sırtını sığamış ve “Ey Sümeyye’nin oğlu! Halkın bir ecri var, senin iki ecrin var!” buyurmuştur.[45]
Ammar b. Yâsir güçlü bir zât olduğundan, kendisine ağır taşlardan ikişer ikişer, kerpiçlerden de taşıyamayacağı kadar yükledikleri zaman, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yâ Rasûlallah! Onlar kendilerinin taşıyamayacaklarını bana yüklüyoriar! Beni öldürecekler!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, eliyle onun tozlarını çırparken:
“Vâh Sümeyye’nin oğlu! Seni öldürecek onlar değiller![46]
Seni ancak azgın, isyankâr bir cemaat öldürecektir![47]
Ammar onları Cennet’e çağırır, onlarsa Ammar1! ateşe (Cehennem’e) çağınrlar![48]
Onun dünyadan en son içeceği de, bir içim sütten ibarettir!” buyurdu.[49]
Ammar b. Yâsir:
“Fitnelerden Allah’a sığınırım!” dedi.[50]
Hz. Ali, mescid için herkesle birlikte kerpiç taşırken, ashabdan birzâtın kerpiçleri götürüp bıraktıkça eğilerek üstünü başını silkelemeye durduğunu görmüş[51] ve:
“Mescidleri imar edenler, orada dikilmeyi, eğilmeyi, oturmayı âdet edinenlerle ve tozdan topraktan eğilmiş görülenlerle bir olmazlar!” recezini söylemişti.
Ammar b. Yâsir de, bunun kimin hakkında söylendiğini bilmeksizin, ezberleyip tekrarlamaya başlamıştı ki, bununla kendisine tariz ettiğini sanan zât, Ammar’ın yanına gelince:
“Ey Sümeyye’nin oğlu! Bugün söylediğini işittiğim sözü bir daha söylediğini işitirsem, şu değneği yüzüne vururum!” diyerek, elindeki değneği gösterdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ammar’a söylenilen sözü işitince; elini gözleri ile bumunun arasına koyup:
“Ammar, benim iki gözümle bumum arasındaki deridir! (Yani, o benim derim gibidir. Ona vuran bana vurmuş olur)” buyurdu.[52]
Ammar’a:
“Sen Peygamberimiz Aleyhisselamın kızmasına sebep oldun! Hakkımızda âyet inmesinden korkuy­oruz!” dediler.
Amman
“Ben ona razıyım, bana kızsa da!” dedikten sonra:
“Yâ Rasûlallah! Bana mı, yoksa ashabına mı kızdın?” diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ne sana kızdım, ne de onlara!” buyurdu.
Ammar, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Onlar kerpiçleri birer birer taşıyorlar, bana ise ikişer üçeryüklüyorlar!” diyerek şikâyetlendi.[53]
16- Mescidin hurma dallan ve yapraklanyla örtülmüş bulunan tavanının üzerine, yağmuru geçinmeyecek çamurla bulgurlama yapılmış değildi.
Yağmur yağdığı zaman, mescid çamurla dolardı.[54]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Ramazan’da mescidde itikafa çekildiği sırada yağan yağmur mescidin içine akmış, Peygamberimiz Aleyhisselam sabah namazını orada kıldırdığı zaman, alnında ve yüzünde çamur izleri görülmüştü.[55]
17- Bir gece, yine yağmur yağmış, yerler ıslanmış, Müslümanlardan birisi namaz kılmak için elbis­esi ile kum getirip altına sermişti. Namaz kılınınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu, ne kadar güzel!” buyurmuştur.[56]
Mescidin tabanına ilk kez Hz. Ömer Akîk vadisinden kum getirtip serdirmiştir.[57]
18- Mescide minber yapılmadan önce, mescidde bir hurma kütüğü vardı ki, PeygamberimizAleyhisselam hutbe esnasında ona dayanırdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, sonradan kendisi için yapılan minberin üzerine çıktığı zaman kütük­ten gebe veya yavrusundan ayınlmış devenin bozulmasını, inlemesini andıran sesler gelmeye başlamış,[58] kütüğün bu halinden mescid çalkalanmıştı.[59]
Peygamberimiz Aleyhisselam minberden inip kütüğü kucaklayınca, kütük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra susmuş, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O, yanında yapılan zikrullahı dinlemekten uzak kaldığı için ağlamıştı!” buyurmuş[60] ve bir çukur kazılıp kütüğün oraya gömülmesini emretmiş, kütük minberin altına.[61] sağına ve soluna gömülmüş;[62] Mescid, Hz. Osman devrinde, yeniden yapılmak üzere yıkılıp temizlendiği sırada, bu kütüğü Ensar-ı Kiramdan Übeyy b. Ka’b almış, güvelenip toz toprak haline gelinceye kadar evinde saklamıştır.[63]
19- Peygamberimiz Aleyhisselama ashabından birisi:”Sana; Cuma günü, üzerine dikileceğin, halkın seni görebileceği ve hutbelerini işitebileceği birşey yapsak olmaz mı?” diye sormuştu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Olur!” buyurdu.[64]
Ensar kadınlarından, marangoz kölesi bulunan kadına:
“Benim için marangoz kölene söyle de, halka hitab ettiğim zaman üzerine oturabileceğim, tahtadan bir yer yapsın!” diye haber saldı.
Kadın da, Gâbe ağaçlığında yetişen esi (ılgın) ağacından onu yaptınp, Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.[65]
Vaktiyle Kabe’yi yapım iş olan Rum marangoz Bakom’un:
“Ben Resûlullah’a tarfâ (ılgın) ağacından üç basamaklı bir minber yaptım” dediği de bildirilmekte-dir.[66]
Yapılan üç basamaklı minberin üçüncü basamağı, oturma yeri idi.[67]
Peygamberimiz Aleyhisselam üçüncü basamağa kadar çıkar, oturur, ayaklarını birinci basamağa koyardı.
Hz. Ebu Bekir, halifeliği zamanında, ikinci basamağa oturur, ayaklarını birinci basamağa koyardı.
Hz. Ömer, birinci basamağa oturur, ayaklarını yere koyardı.
Hz. Osman da, altı yıl, Hz. Ömer gibi yaptı.
Hicretin otuzuncu yılında, üçüncü basamağa çıkıp oturmaya başladı. İlk kez, minbere Mısır işi perde astıran da o olmuştur.[68]
Minber yapılıp mesciddeki yerine ilk konulduğu zaman, minberle Kıble arasında, bir koyun geçecek kadar açıklık vardı .[69]
Mervan b. Hakem, Muaviye b. Ebi Süfyan’ın emriyle altı basamak daha ekleyerek, minberin basamaklarını dokuza çıkardı.[70]
Hicretin 50. yılında, hacca gelen Muaviye b. Ebi Süfyan, Medine’ye uğrayınca, minberi yerinden söktürüp Şam’a, Dımaşk’a götürmek istemişti.
Minber söküldüğü sırada güneş tutulup gökte yıldızlar görünmeye başlayınca, ashabdan Ebu Hureyre’nin nasihati üzerine, Muaviye minberi götürmekten vazgeçmiş ve: “Ben ona güve düşmesinden korkmuştum da, söküp altına bakmak istemiştim!” diyerek halktan özür dilemişti.
Halife Abdülmelik de, onun oğlu Velid de aynı teşebbüsü tekrarladılar.
Birincisi, Kabîsa b. Züeyb’in, ikincisi de Saîd b. Müseyyeb’in uyarısı ve öğüdü üzerine, götürmekten vazgeçtiler.
Halife Mehdi, İmam Malik b. Enes’e:
“Ben Peygamberimiz Aleyhisselamın minberini eski haline çevirmek [yani, Mervan’ın yaptığı ek basamaklan sökmek] istiyorum!” demişti.
İmam Malik:
“Bu, ılgın ağacından yapılmıştır. Sen onu sökecek olursan, minber harab olur” deyince, Mehdi kararından vazgeçmiştir.
Minberin birinci ve ikinci basamakları dört tarafından ince abanus tahtasıyla kaplanmış; üçüncü basamağına, kimsenin oturmaması için abanustan tahta bir levha geçirilip, üzerine bir de kubbe yapılmıştı.
Halk, ellerini sürerek onunla teberrük ederlerdi.
Minber, bu şekilde uzun zaman devam etti.
Abbasi halifeleri zamanında, yenilendikçe, minberin hurdaya çıkan enkazından taraklar yapılarak teberrük edilirdi.
Muhammed b. Cübeyr’in H icretin 578. yılında bizzat görüp anlattığına göre:
Minber, adam boyu yüksekliğinde veya biraz fazlaca idi.
Minberin genişliği beş kanştı.
Uzunluğu beş adımdı.
Basamaklarının sayısı sekizdi.
Kapısı kilitlenir, Cuma günü açılırdı.
Hicretin 654. yılında Mescid yanınca, bu mübarek minber de yanmıştır.
Yemen hükümdarı Muzaffer, Hicretin 656. yılında kokulu sandal ağacından bir minber yaptırıp Peygamberimiz Aleyhisselamın yanan minberinin yerine koydurdu.
Hicretin 666. yılında hükümdar Zahir Rüknüddin Baybars, eski minberi söktürerek, yerine dokuz basamaklı bir minber yaptırıp koydurdu.
Zahir Rüknüddin’in yaptırdığı minberi güveler yemeye başlayınca, Hicretin 797. yılında Mısır hükümdan Zahir
Berkuk onu söktürüp yerine kendisinin yaptırdığı minberi koydurdu.
Mısır hükümdarı Müeyyed Şah da, Hicretin 820. ve 822. yılında yeni bir minber yaptınp gönderdi.
Bu minber de, Hicretin 886. yılında mescidin ikinci yanışında yandı.
Bunun üzerine, halk minberin yerini temizleyip kerpiçten bir minber yaparak alçı ile sıvadılar.
Hicretin 888. yılında Mısır Sultanı kerpiç minberin yerine taştan bir minber yaptırdı.[71]
Hicretin 998. yılında Osmanlı padişahlarından Sultan Murad İstanbul’da mermerden on iki basamaklı bir minberyaptırıp Medine’ye gönderdi, Mısır Sultanının minberini de Küba Mescidine naklet­tirdi .
Halen Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinde bulunan minber, Sultan Murad’ın yaptırıp gön­derdiği minberdir.[72]
20- Mescid de, muhtelif tarihlerde genişletilmiş ve yenilenmiştir:
A. Peygamberimiz Aleyhisselamın devrinde Mescid cemaate dar gelmeye başladığı zaman,
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Mescidi genişletmek üzere,[73] filan oğullarının hurma kurutma yerierini,[74] günahlan Allah tarafın­dan bağışlanmak,[75] Cennette karşılığını almak üzere, hayrına[76] kim satın alır?” buyurunca;[77] Hz. Osman orayı onlardan yirmi veya yimnibeş bin dirheme satın alarak[78] Peygamberimiz Aleyhisselama vanp:
“Ben orayı satın aldım!” demiş, Peygamberimiz Aleyhisselam da:
“Orayı mescidimize bağışla, ecri senin olsun!” buyurmuş;[79] böylece Mescidin ilk genişletilmesi sağlan m ı ştır.[80]
B. Abdullah b. Ömer’in bildirdiğine göre; Resûlullah Aleyhisselamın devrinde Mescidin direkleri hurma ağacı gövdesinden, üzeri de hurma dalları ile örtülü olup Hz. Ebu Bekir’in devrinde bunlar
çürüyünce, Hz. Ebu Bekir onları hurma gövdeleri ve dallanyla yenilemekle yetindi.[81] Mescidin
Peygamberimiz Aleyhisselamın devrinde olanına birşey eklemedi.
C. Hz. Ömer’in devrinde,[82] Hicretin 17. yılında,[83] mescid cemaati alamayacak derecede sıkışık birhale geldiği için, Hz. Ömer Peygamberimiz Aleyhisselamın amcası Hz. Abbas’a başvurarak onun evini
satın almak istemişse de Hz. Abbas satmaya yanaşmamış, fakat sonunda mescidlerini genişletmeleri
için onu Müslümanlara bağışlamıştır.[84]
Bunun üzerine, Hz. Ömer; Peygamberimiz Aleyhisselamın zamanında olduğu gibi, mescidin duvar­larını kerpiçle ördürmüş, üzerini hurma dallarıyla örttürmüş,[85] çürüyen[86] direklerini de hurma gövdeleriyle yeniletin iş,[87] bağışlanan evle de[88] mescidi biraz daha genişletmiştir.[89]
D. Hz. Osman’ın devrinde, Müslümanlar Cuma günleri mescidin darlığından ve namaz kılmak için meydanlara yayıldıklarından şikâyetlenip, mescidin genişletilmesini ondan istediler.
Hz. Osman da Ashabın görüş sahibi olanlanyla konuştu. Mescidin yıkılıp genişletilmesi hususunda görüş birliğine vanldı.[90]
Bunun üzerine, Hz. Osman mescidin yapısını değiştirdi. Ona birçok ilaveler yaptı. Duvarları yontma nakışlı taşlarla ve kireç harçla[91] çürüyen[92] direklerini yontma nakışlı taşla yaptırdı.
Mescidin tavanını sert ve dayanıklı sac ağacıyla kaplattı.[93] Yapının çakıl ve kumları Akîk deresin­den taşındı.[94] Kerpici, Bakiyy’de kesildi. Mescidin temeli, adam boyu yükselinceye kadar, taşla örüldü.
Hz. Ömer devrinde olduğu gibi, mihrabın sağından, sol undan ve aksi istikametteki kısmından ikişer kapı olmak üzere, altı kapı konuldu.[95]
Yapılan değişiklikte, mescidin boyu 160 zira (arşın)a,
Eni 150 zira’a (veya 130 zira’a) çıkarıldı.[96]
Yapı işi, Hicretin 29. yılı Rebiülevvel ayının başında başladı, 30. yılın Muharremi girince, on ayda bitirildi.[97]
E- Velid b. Abdülmelik b. Mervan’ın devrinde, Mescidin Cuma günleri cemaata dar geldiği ve cemaatin Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcelerine ait odalara taştığı görülünce, odaların yıkılarak
Mescide katılmasına kararverilip,[98] Velid b. Abdülmelik tarafından Rum kralına bir yazı yazıldı.[99]
Yazılan yazıda:
“Biz, Büyük Peygamberimizin Mescidini onarmak istiyoruz.
Bize bu hususta ustalar ve füseyfisa temininde yardımcı ol!” denildi.[100]
Rum kralı da:
Rum ve Mısır halkından, usta ve işçi olarak seksen[101] veya yüz Kişi.[102]
Kırk deve yükü füseyfisa (renkli tepe camlan),[103]
Yüklerle kandil zincirleri,[104]
Ayrıca da, seksen bini[105] veya yüz bin miskal altın gönderdi.[106]
Velid b. Abdülmelik; Mescidin yıkılıp yeniden yapılması için, Medine valisi Omerb. Abdülaziz’e yazı yazdı ve kendisine gelenlerin hepsini de ona gönderdi.[107]
Salih b. Keysan adındaki zâtı da bu işe bakmakla görevlendirdi. [108]
Mescidin ve odaların yıkılması hakkındaki yazı Medine’ye geldiği zaman, Medineliler, Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatında ağlaştkları gibi ağlaştilar.[109]
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcelerine ait olup yıktırılan odalardan başka,
Abdurrahman b. Avf oğullarının evleri,
Abdullah b. Mes’ud’un Dârü’l-kurrâ diye anılan evi,
Hâşim b. Utbe’nin evi,
Talha b. Ubeydullah’ın evi,
E bu Sebre’nin evi,
Ammar b. Yâsir’in evi,
Hz. Abbas’ın evinden kalan kısmı,
Mervan’ın evinden bir kısmı,
Mescide katılmak üzere yıktın İdi.[110]
Mescidin temelleri taşla, duvarları birbirine uygun yontuna nakışlı taşlarla örüldü.
Yapıda kireçli harç kullanıldı. Kireç Nahl vadisinden taşındı.
Tepe camları ve mermerler yerlerine işlendi.
Mescidin tavanı, sac ağacı kerestesinden yapıldı ve altın suyu ile yaldızlandı.
Mescidin direkleri Haşa1 mevkii taşlarından yapıldı ve demirle birbirlerine kenetlendi.
Renkli tepe camları yerlerine takıldı.
Ustalardan bazıları:
“Renkli tepe camlarını yapıp yerlerine taktığımız zaman, onların üzerlerinde Cennet ağaç ve köşk­lerinin suretlerini gördük!” demişlerdir.[111]
Mescidin Kıble cihetinden boyu 167.5 zira,
Eni de Şam cihetinden 135 zira oldu.[112]
Mescidin bu inşasına, Hicretin 88. yılında başlandı.[113]
Üç yılda bitirildi.[114]
F. Ömer b. Abdül aziz devrinde mescidin dört köşesine ilk defa birer minare yaptırıldı. Bunlardan birisinin boyu: 60 zira,
İkisinin boyu: 55’şerzira, Birisininki de, 53 zira idi. Bu minarelerin enleri de, 8’erzira idi.[115]
G. Halife Mehdi, Hicretin 160. yılında, hac mevsiminden önce Medine’ye gelmiş, Mekke ve Medine mescidlerinin genişletilmesini emretmişti.
Medine Mescidinin eni ve boyu genişletilerek Hicretin 162. yılında yapı işini bitirdiler.
Mescidin boyu 300 zira’a, eni de 200 zira’a çıkarıldı.[116]
H. Halife Memun b. Reşid’in Hicretin 202. yılında mescidi genişlettiği, yenilediği, sağlamlaştırdığı ve nakışlattığı rivayet edilir.[117]
Mescidin daha sonraki durumu hakkında Eyyub Sabri Paşa’nın Mirat-ı Medine’sinde yeterli bilgi vardır. Günümüzde; Mescid-i Nebevî, Suudî Arabistan Krallığınca yaptırılan çevre düzenlemesinde, bütün hacıları içine alacak derecede genişletilmiştir.[118]

Mescidin Kandille Aydınlatılışı

Peygamberimiz Aleyhisselamın mescidi, önceleri yatsı ve sabah namazı vakitlerinde, kuru hurma dallan, yaprakları yakılarak aydınlatılirdi.[119]
Temimü’d-Dârî, Şam’dan Medine’ye gelirken, yanında birkaç altın kandil ile, kandil bağlan getirmişti.
Cuma gecesi, uşaklarından birine emretti; kandil bağlarını serdirdi.
Kandilleri astırdı.
Kandillerin içine, fitil ve zeytinyağı koydurdu.
Güneş batıp karanlık basınca, kandilleri yaktırdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam mescide gelip de mescidin kandillerle aydınlandığını, parladığını görünce:
“Kim yaptı bunu?” diye sordu.
“Temimü’d-Dârîyaptı yâ Rasûlallah!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen İslâmiyeti nurlandırdın ve onun mescidini süsledin. Allah da seni dünyada ve ahirette nur-landırsın!” buyurdu[120] ve:
“Mescidimizin kandilini kim yakacak?” diye sordu.
Temimü’d-Darî:
“Şu uşağım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Nedir onun adı?” diye sordu.
Tem im ü’d-Dârî:
“Fetih!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayır! Onun adı Sirac!” buyurdu, Sirac oldu. [121]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin İlk Vazifelileri

Peygamberimiz Aleyhisselam; mescidinin ilk ve devamlı imamı, hatibi ve vaizi idi. Sefer ve gazalara çıkacağı zaman, yerine vekil olarak ekseriya İbn Ümmi Mektum’u bırakırdı.[122] Mescidin müezzinlik vazifesi Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından ilk günden itibaren Bilal-i Habeşî’ye verilmişti .[123]
İbn Ümmi Mektum da, Bilal-i Habeşî ile birlikte müezzinlik yapardı.
Bilal-i Habeşî, uyuyanları sabah namazına kaldırmak için, ezanı erkence okurdu.
İbn Ümmi Mektum ise, âmâ olduğu için, kendisine:
“Sabah oldu! Sabah oldu!” diye uyan yapılmadıkça, ezanı okumazdı.[124]
Bu iki müezzinden Bilal-i Habeşî ezan okuduğu zaman, İbn Ümmi Mektum kamet getirirdi.
Ezanı İbn Ümmi Mektum okuduğu zaman da, Bilal-i Habeşî kamet getirirdi.[125]
Peygamberimiz Aleyhisselam Rabbine kavuştuğu zaman, Bilal-i Habeşî müezzinlikten ayrıldı.
Hz. Ebu Bekir, Bilal-i Habeşî’nin yerine, Küba Mescidinin müezzini Sa’du’l-Kurazî’yı nakletti.
Sa’du’l-Kurazî vefatına kadar bu vazifede kaldı.
Ondan sonra da, oğulları, bu şerefli vazifeyi yerine getirmeye devam ettiler.[126]
Yüce Allah hepsinden razı olsun![127]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescidinin Fazileti

Peygamberimiz Aleyhisselam: “Üç mescidden:
Mescid-i Haram’dan (Kabe Mescidinden),
Benim şu mescidimden,
Mescid-i Aksâ’dan
başka hiçbir mescide (ziyaret etmek, sevap kazanmak maksadıyla) sefier edilmez!” buyur-muşlardır.[128]
Mukaddes bir yerde namaz kılmış olmak için, Tur Mescidine kadar giden Basra b. Ebi Basra, dönüşünde, Ebu Hureyre ile karşılaştı.
E bu Hureyre, ona:
“Nereden geliyorsun?” diye sordu.
O da:
“Tur’dan geliyorum. Orada namaz kıldım!” dedi.
Ebu Hureyre:
“EğerTur’a gitmeden önce seninle görüşmüş olsaydım, gitmiş olduğun yere kadar hiç de gitmezdin.
Çünkü, ben Resûlullah Aleyhisselamın:
‘Üç mescidden:
Mescid-i Haram’dan,
Benim şu mescidimden,
Mescid-i Aksa’dan başka mescidi ere (mukaddes bir yerde namaz kılmış olmak için) sefer edilmez!1 buyurduğunu işittim” dedi.[129]
Peygamberimiz Aleyhisselam da, bir gün kendisiyle vedalaşmaya gelen bir zâtla[130] vedalaşırken, ona:
“Nereye gitmek istiyorsun?” diye sorunca bu zât:
“Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) gitmek istiyorum” dedi.[131]
Peygamberimiz Aleyhisselam ona bir hacet veya ticaret için mi gitmek istediğini sordu.
Erkam b. Ebi’l-Erkam:
“Hayır! Vallahi, yâ Nebiyyallah! Ben, sadece Beytü’l-Makdiste namaz kılmak istiyorum” dedi.[132]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram müstesna, başka mescidde kılınan bin namazdan daha hayırlı, daha faziletlidir” buyurdu.[133]
Erkam b. Ebi’l-Erkam da Beytü’l-Makdis’e gitmekten vazgeçti.[134] Bu husustaki hadis-i şerif; sudur sebebi açıklanmaksızın da rivayet olunmuştur. [135]
Hastalanan ve “Allah bana şifa verirse, gidip Beytü’l-Makdis’te namaz kılayım!” diyerek adakta bulu­nan bir kadın, hastalıktan kurtulunca, yol hazırlıklarını görmüş ve yola çıkacağı sırada Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Meymune onu uğramış, selamlaştıktan sonra kadın durumu anlatınca, Hz. Meymune ona:
“Evinde otur! Yol için yaptıklarını ye! Namazını da Resûlullah Aleyhisselamın mescidinde kıl!
Çünkü, ben; Resûlullah’ın, mescidinde kılınacak bir namazın, Kabe Mescidi müstesna, başka mescidlerde kılınacak bin namazdan daha faziletli olduğunu söylediğini işittim!” demiştir.[136]

Mescidin Yanına Peygamberimiz Aleyhisselamın Zevceleri İçin Odalar Yapılması

Mescidin yanına, kerpiçten, önce iki oda yapıldı ve bu odaların üzerleri de, hurma gövdeleri ve dal­larıyla tavanlandı.[137]
Peygamberimiz Aleyhisselamın daha sonraki zevceleri için de, Hz. Âişe’nin odasıyla Kıble arasın­da, Mescidin doğusuna düşen kısmında odalar yapıldı ve yapılan odaların sayısı zamanla dokuzu buldu.[138] Odalardan dördü kerpiçten, beşi taştandı.[139]
Odalardan bazısı hurma gövdelerinden, Bağdadî tarzında yapılarak üzerleri çamurla sıvanmış, hurma dallarıyla tavanlanmıslardı.
Hasan b. Ebi’l-Hasan der ki:
“Ben, ergenlik çağına henüz basmış bulunduğum sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın odalarına girmiş, elimle uzanıp tavanına değmiştim.
Tavanına döşenen servi veya ardıç kütüğünün üzerine, kıldan dokunmuş bir çul gerilmişti.[140]
Odaların kapılarına da, kapı yerine, siyah kıldan dokunmuş perdeler tutulmuştu.”![141]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Mescid Yanındaki Evine Taşınışı

Peygamberimiz Aleyhisselam; Mescid ile yanındaki odalar yapılıncaya kadar Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensarînin evinde kaldıktan sonra, kendi evine taşındı.[142] Ebu Eyyub el-Ensarî’nin evinde yedi ay kaldı.[143]

Ezan

Ezan; lügatta, bil dirin ek;[144] şeriat dilinde ise, namaz vakitlerini, kendisine mahsus olan lafızlarla bildirmek demektir.[145]
Müslümanları namaza davet için okunan ezan meşru olmadan önce, Müslümanlar davetsiz olarak biraraya toplanıp namaz vaktini beklerlerdi.[146] Namaz için nida edilmezdi.
Bir gün, bu husus hakkında konuşuldu.
Bazıları:
“Hıristiyanların çanı gibi, çan kullanılsın!”
Bazıları da:
“Çan olmasın da, Yahudilerin boruları gibi boru çalınsın!” dediler.
Hz. Ömer:
“Halkı namaza çağırmak için ne diye bir adam göndermezsiniz?” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kalk ey Bilal! Namaz için seslen!” buyurdu.[147]
Bundan sonra, Bilal-i Habeşî:
“Essalâte câmiaten=Cemaatle namaza!” diyerek halkı toplardı.[148]
Müslümanlardan birisi de, Medine’nin sokaklarında:
“Essalât! Essalât!” diyerek koşa koşa dolaşır, Müslümanları namaza davet ederdi.
Davetin bu tarzı Müslümanlara zahmetli gelince:
“Yâ Rasûlallah! Namaza davet için, bir nâkus (çan) edinsek?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu, Hıristiyanlara mahsustur!” buyurdu.
“Boru edinip çalsak?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu da, Yahudilere mahsustur!” buyurdu.[149]
“Yüksek bir yerde ateş yaksak?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu da, Mecusîlere mahsustur!” buyurdu.[150]
Halkı namaza nasıl toplayabileceğini düşünürken, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Namaz vakti gelince, bir bayrak dik! Onu görenler birbirlerine haber verirler” denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bunu da beğenmedi.[151]
Hicretin birinci yılında, Peygamberimiz Aleyhisselamın mescidi yapıldıktan sonra,[152] Müslümanların kendilerini namaza toplayacak birşey düşündükleri ve içlerinden bazılarının boru, bazılarının da çan çalınması teklifinde bulundukları,[153] Peygamberimiz Aleyhisselamın ise bunların hiçbirisini benimsemediği sırada idi ki,[154] Ensardan Abdullah b.Zeyd b. Abdi Rabbih’e, rüyasında ezan gösterildi.[155]
Abdullah b. Zeyd, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gidip, rüyasını anlattı:
“Yâ Rasûlallah! Bu gece[156] uyurken, elinde bir çan taşıyan,[157] üzerinde altlı üstlü iki parça yeşil elbise bulunan[158] bir adam yanıma çıkageldi. Ona:
‘Ey Allah’ın kulu! Bu çanı bana satmaz mısın?’ dedim.
Bana:
‘Onu ne yapacaksın?’ diye sordu.
Ona:
‘Halkı onunla namaza çağıracağız!’ dedim.
Bana:
‘Ben sana bundan daha hayırlısını göstersem olmaz mı?’ dedi.[159]
‘Olur! Göster![160] Nedir o?1 dedim .[161]
Bana:
‘Allâhu ekber! Allâhu ekber!
Allâhu ekber! Allâhu ekber!
Eşhedü en lâ ilahe illallah!
Eşhedü en lâ ilahe illallah!
Eşhedü enne Muhammederresûlullah!
Eşhedü enne Muhammederresûlullah!
Hayye alessalah!
Hayye alessalah!
Hayye alelfelah!
Hayye alelfelah!
Allâhu ekber! Allâhu ekber!
Lâ ilahe illallah! dersin'[162] dedikten sonra, benden biraz uzaklaştı, sonra da:
‘Namaza kalkacağın sırada da:
‘Allâhu ekber! Allâhu ekber!
Eşhedü en lâ ilahe illallah!
Eşhedü enne Muhammederresûlullah!
Hayye alessalah!
Hayye alessalah!
Kad kametissalah!
Kad kametissalah
Allâhu ekber!
Allâhu ekber!’ dersin1 dedi.”[163]
Abdullah b. Zeyd der ki:
“Sabaha çıktığım zaman, Resûlullah Aleyhisselamın yanına gittim.
Rüyada gördüğümü, kendisine haber verdim.
‘İnşaallah, bu rüya hak ve gerçektir buyurdu.
‘Bilal ile kalk da, gördüğünü ona telkin et, ezberlet de, ezanı o okusun! Çünkü, onun sesi seninkinden daha yüksek, daha gürdür! buyurdu.[164]
Bilal ile kalktım.
Ben ona telkin etmeye başladım, o da okumaya başladı.”[165]
Peygamberimiz Aleyhisselama bu hususta vahiy de gelmişti.[166]
Hz. Ömer evinde bulunduğu sırada Bilal-i Habeşî’nin okuduğu ezanı işitir işitmez ridasını sürüyerek Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelip:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, onun (Abdullah b. Zeyd’in) gördüğü şeyin tıpkısını ben de görmüştüm!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Allah’a hamd ettikten sonra: [167]
“Vahiy seni geçti!” buyurdu.[168]
Neccar oğullarından bir hatun,[169] Zeyd b. Sabit’in annesi Nevar Hatun[170] derki:
“Benim evim, Mescidin çevresinde bulunan evlerin en yükseği idi.[171]
Resûlullah Aleyhisselamın mescidi yapılıncaya kadar,[172] Bilal her sabah[173] ezanı onun üzerinde okurdu.[174]
Seher vakti gelir, onun üzerine oturur, şafak sökünceye kadar gözler, şafağın söktüğünü görünce, ayağa kalkıp:
‘Ey Allah’ım! Sana hamd eder, Kureyş müşriklerinin Senin dinine karşı koymalarına, ayaklan­malarına karşı yardımını dilerim’ derdi.[175]
Vallahi, onun bu kelimeleri terkettiği bir tek gece bile bulunduğunu bilmiyorum.[176]
Sonra, ezanı okumaya başlardı.[177]
Mescid yapıldıktan sonra da, ezanı onun sırtında (üzerinde) okurdu.[178]

Ezanın Önemi ve Ezanla İlgili Bazı Faziletler

Meşruluğu Kitab[179] ve Sünnetle sabit olan[180] ezan iman ve İslâm alâmetlerinden olduğu için,[181] Peygamberimiz Aleyhisselam ezan sesi işitilen yere baskın yapmazdı.[182]
Gönderdiği askerî birliklere de:
“Birmescid gördüğünüz veya müezzinin ezanını işittiğiniz zaman, oradan hiç kimseyi öldürmeyiniz!” buyururdu.[183]
Hadis-i şeriflerde açıklandığı gibi:
1. Namaz için nida edildiği (ezan okunduğu) zaman, şeytan, ezanı işitmemek için yüzgeri edip kaçar!
Ezan bitince gelir, namaz için kamet getirilince yine yüzgeri edip kaçar. Kamet bitirilince, gelir insan ile insanın nefsi arasına sokulup:
‘Filan şeyi hatırla! Filan şeyi hatırla!1 diyerek namazdan önce hiç de aklında olmayan şeyleri hatır­latır durur, kaç rekat kıldığını bilmez oluncaya kadar insanı meşgul eder.”[184]
2. “Müezzinin sesinin yetiştiği yere kadar, insan cin… hiçbir şey yoktur ki, ezanı işitsin de, Kıyamet gününde müezzin lehinde şehadette bulunmuş olmasın!”[185]
Müezzin, sesinin yetiştiği yer nisbetinde af ve mağfiret olunur, yaş kuru herşey onun lehinde şehadette bulunur.
3. Müezzinin davet ettiği cemaat namazına hazır olana da yirmibeş namaz (sevabı) yazılır ve onun
iki namaz arasındaki (küçük) günahları da, bağışlanır.[186]
4. Ezan ile kamet arasında yapılan dua geri çevirilmez.[187]
5. Sabah ezanında, ezana:”Essalâtu hayrun minennevm! Essalâtu hayrun minennevm!” eklenir.[188]
Beş vakit namazın kametleri getirilirken de:
“Kad kametissalah!
Kad kametissalah!” denilir.[189]
6. Namaz ezanı, abdestli olunduğu halde okunur.[190]
7. Müezzin:
“Allâhu ekber! Allâhu ekber!” dediği zaman
“Allâhu ekber! Allâhu ekber!” diyen,
Müezzin:
“Eşhedü en lâ ilahe illallah!” dediği zaman
“Eşhedü en lâ ilahe illallah!” diyen,
Müezzin:
“Eşhedü enne Muhammederresûlullah!” dediği zaman
“Eşhedü enne Muhammederresûlullah!” diyen,
Müezzin:
“Hayye alessalâh!” dediği zaman
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh!” diyen,
Müezzin:
“Allâhu ekber! Allâhu ekber!” dediği zaman
“Allâhu ekber! Allâhu ekber!” diyen,
Müezzin:
“Lâ ilahe illallah!” dediği zaman
Bütün kalbiyle “Lâ ilahe illallah” diyen kimse, Cennete girer.[191]
8. Her kim, müezzinin şehadet getirdiğini işitince:”Ben de Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, O’nun bir ve şeriksiz olduğuna, Muhammed Aleyhisselamın da O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehadet ederim.
Allah’ı Rabb, Muhammed Aleyhisselamı resûl, İslâmiyet] de din olarak kabul ettim” derse, günahları bağışlanır.[192]
9. Her kim, ezanı dinleyince; “Ey şu tam davetin ve kılınmak üzere olan namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed Aleyhisselama vesileyi ve fazileti ihsan et! Kendisini, va’d buyurduğun Makam-ı Mahmud’a eriştiri[193] Şüphe yok ki, Sen va’d’inden dönmezsin!”[194] derse, Kıyamet gününde ona şefaat[195] vacip olur.[196]

Külsûm b. Hidm ile Es’ad b. Zürâre’nin Vefatları

Peygamberimiz Aleyhisselamın mescidinin ve zevcelerine ait odaların yapıldığı sırada Külsûm b. Hidm, Küba’da vefat etti. [197]
Allah ondan razı olsun.
Külsûm b. Hidm’in vefatından kısa bir müddet sonra da, Es’ad b. Zürâre vefat etti.[198]
Allah ondan razı olsun!
Peygamberimiz Aleyhisselam Şevval ayında Es’ad b. Zürâre’nin vefat ettiği sırada, yanında bulunuyordu.
Onu yıkadı. Üç parça bezle kefenledi.
Cenaze namazını kıldı.
Cenazesinin önünde yürüdü. Bakiyy kabristanına gömdü.
Bakiyy kabristanına Ensardan ilk gömülen, Es’ad b. Zürâre idi.[199] Es’ad b. Zürâre’nin ölümü, Yahudilere ve münafık Araplara Peygamberimiz Aleyhisselam aleyhinde propaganda yapmak üzere kötü bir vesile ve bahane oldu:
“Eğer o gerçekten peygamber olsaydı, sahabisi ölmezdi![200]
Sahabisinden ölümü önleseydi ya!” dediler.[201]
Es’ad b. Zürâre’nin ölümünden sonra, Neccar oğulları toplanıp Peygamberimiz Aleyhisselamin yanına geldiler ve:
“Yâ Rasûlalların[202] Bildiğin gibi, o[203] bizdendi.[204] Nakîbimiz [temsilcimiz]idi, öldü.[205]
Bizden, onun yerine, işimizi yürütecek bir adamı[206] nakîb[207] tayin et!” dediler.[208]
Peygamberimiz Aleyhisselam onlardan birini diğerine tercih etmeyi hoş görmeyerek:
“Siz benim dayılanmsınız.[209]
Ben sizdenim![210]
Sizin içinizde bulunuyorum![211]
Sizin nakibiniz benim!” buyurdu.[212]
Neccar oğulları, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendilerine böyle nakîb olmasını kavimlerine karşı bir üstünlük sayarlar ve bununla iftihar ederlerdi.[213]

Selman-ı Fârisî’nin Kendi Dilinden Dinî Hayatı ve Müslüman Oluşu

Selman-ı Fârisî, Abdullah b. Abbas’a dinî hayatını ve Müslüman oluşunu şöyle anlatır:
“Ben; Isbahan halkından ve Ceyy denilen karyeden bir Farslı idim. Babam bu karyenin dihkanı, muhtarı idi.
Ben onun yanında Allah’ın yaratıklarının en sevgili olanı idim.
O beni bu aşın sevgisinden dolayı yanından hiç ayırmaz, kız hapseder gibi evinde hapsederdi.
Mecusîliğe (ateşperestliğe) kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım.
Onun bir an olsun sönmesine meydan vermezdim.
Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi bir gün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:
‘Oğulcağızım! Ben bugün hep yapı işiyle uğraşacağım, çiftliğe gitmekten geri kalacağım. Oraya sen git!1 dedi ve bana, oradan kendisinin yapmayı istediği bazı şeyleri de emretti. Sonra da, bana:
‘Sakın ha! Oralarda oyalanıp da beni gözletme!
Çünkü, gecikirsen, beni çiftliğimden daha çok sen merakta bırakır, her işimden alıkorsun!1 dedi.
Babamın beni göndermek istediği çiftliğe gitmek üzere yola çıktım.
Yolda Hıristiyan kiliselerinden bir kiliseye rastladım.
Seslerini işittim.
Hıristiyanlar içeride ibadet ediyorlardı.
Babam beni hep evinde hapsedip hiç dışarı bırakmadığı için, insanların ne gibi işler yaptıklarını, ne gibi dinler tuttuklarını bilmezdim.
Rastladığım kilisedeki Hıristiyanların seslerini işitince, ne yapıyorlar bir bakayım, diye yanlarına vardım.
Yaptıklarını seyrettim. İbadetleri çok hoşuma gitti. Dinlerine imrendim.
‘Vallahi, bu bizim tuttuğumuz dinden daha hayırlıdır1 dedim ve güneş batıncaya kadar onların yanını bırakmadım.
Babamın çiftliğini bıraktım. Çiftliğe hiç gitmedim.
Onlara:
‘Bu dinin aslı, kökü nerededir?’ diye sordum.
‘Şam’dadır1 dediler.
Artık, akşamleyin, babamın yanına döndüm.
Babam adam gönderip beni aratmış, babamın işi gücü beni aratmak olmuş.
Yanına geldiğim zaman, babam:
‘Oğulcuğum! Nerede idin?! Sen benim vermiş olduğum emirlere göre hareket edecek değil mi idin?!’ dedi.
Ona:
‘Babacığım! Kiliselerinde ibadet eden bazı kimselere rastladım. Onların dinlerine ait şeyleri gördüm. Çok hoşuma gitti. Vallahi, güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım’ dedim.
Babam:
‘Oğulcuğum! O dinde hayır yoktur. Senin dinin ve atalarının dini ondan daha hayırlıdır1 dedi.
Babam, benim kaçacağımdan korkup, ayağıma bir bukağı vurdu, sonra da beni evinde hapsetti.
Kilisedeki Hıristiyanlara adam gönderdim.
‘Yanınıza Şam’dan birticaret kafilesi geldiği zaman bana haber verin1 dedim.
Yanlarına Şam’dan, Hıristiyan tüccarlarından bir kafile gelince, bana haber verdiler.
Onlara:
İşlerinizi bitirdiğiniz, memleketinize dönmek istediğiniz zaman bana haber verin’ dedim.
Onlar memleketlerine dönüp gitmek istedikleri zaman bana haber verince, ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım.
Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum, Şam’a geldim.
Şam’a gelince:
‘Şu din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?’ diye sordum.
‘Kilisedeki piskopostur’ dediler.
Yanına gittim. Ona:
‘Ben bu dine girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hıristiyanlığı senden öğren­mek, seninle birlikte ibadet etmek istiyorum’ dedim.
Bana:
‘Kiliseye gir!1 dedi.
Onunla birlikte içeri girdim.
Şam Piskoposu kötü bir adamdı.
Sadakalarını getirip vermelerini Hıristiyanlara emir ve onları buna teşvik eder, yanında toplanan şeylerden bir kısmını ise kendisi için gizler, yoksullara birşey vermezdi.
Hatta, böylelikle yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti!
Onun böyle yaptığını gördükçe, kendisine son derecede kin tutuyordum. En sonunda, adam öldü.
Hıristiyanlar onu gömmek için toplandılar.
Onlara:
‘Bu kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvik eder, onları kendisine getirdiğiniz zaman ken­disi için saklar, yoksullara onlardan birşey vermezdi!1 dedim.
Bana:
‘Sen bunu nereden biliyorsun?’ diye sordular.
Onlara:
‘Ben size onun mal gömüsünü gösterebilirim’ dedim, gömünün yerini gösterdim.
Oradan, içinde altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.
Bunu görünce:
‘Vallahi, biz onu hiçbir zaman gömmeyiz’ dediler.
Onun ölüsünü astılar ve taşa tuttular!
Onun yerine, kiliseye başka bir din adamı getirdiler.
Beş vakit namaz kılmayanlar içinde, ben ondan (yeni din adamından) daha faziletli, dünyayı onun kadar hiçe sayan, ahirete onun kadar uyanık, gece gündüz ibadete onun kadar düşkün bir kimse görmedim.
Ondan önce hiç kimseyi, onu sevdiğim kadar da sevmedim!
Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü.
Kendisine:
‘Ey filan! Ben senin yanında bulundum.
Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadarda sevmedim!
Görüyorsun ki, sana Yüce Allah’ın emri gelmiş; bana tavsiye ve ne yapmamı emredersin?1 dedim.
Bana:
‘Oğulcuğum! Bugün, benim yolum ve gidişatımda olan bir kimse bilmiyorum.
İyi din adamlan hep ölüp gittiler.
Yaşayanlar da, dinin öteden beri tatbik edegeldikleri hükümlerini değiştirdiler ve onların çoklarını da bıraktılar.
Yalnız Mevsıl’da [Musul] bir zât vardır ki, filandır.
O, benim tuttuğum yol ve bulunduğum hal üzeredir.
Sen onun yanına git!’ dedi.
Bu muhterem zât öldüğü ve gömülüp ortadan kaybolduğu zaman, Mevsıl’daki arkadaşının yanına vardım.
Yanına varınca:
‘Ey filan! Filan zât, öleceği sırada, senin de kendisinin yolunda ve halinde olduğunu bana haber verdi ve yanına gitmemi tavsiye etti’ dedim.
‘Olur! Yanımda otur!’ dedi.
Yanında kaldım. Onu da, öbür arkadaşının yolunda ve halinde, çok hayırlı buldum.
Fakat, çok geçmeden o da öldü.
Öleceği sırada, kendisine:
‘Ey filan! Filan zât seni bana tavsiye ve yanına gitmemi emretmişti.
Görüyorsun ki; sana da Allah’ın emri gelip çatmış bulunuyor.
Senden sonra kimin yanına gitmemi bana tavsiye ve ne yapmamı emredersin?’ dedim.
Bana:
‘Oğulcuğum! Vallahi, ben Nasîbin’deki [Nusaybin] filan zâttan başka, bizim yolumuz ve gidişatımız­da bir kimse daha var mı bilmiyorum.
Sen, benden sonra onun yanına git!1 dedi.
Mevsıl’daki din adamı öldüğü ve gömülüp ortadan kaybolduğu zaman, Nasîtıin’deki arkadaşının yanına vardım. Durumumu ona anlattım. Mevsıl’daki arkadaşının bana ne gibi emir ve tavsiyede bulun­duğunu bildirdim.
Bana:
‘Olur! Yanımda otur!’ dedi.
Yanında kaldım.
Onu da, önceki iki arkadaşının yolunda ve halinde buldum. Bu yararlı zâtın da yanında ve
hizmetinde bulundum.
Vallahi, çok geçmeden, Nasîbin din adamına da ölüm geldi çattı.
Kendisi ölüm döşeğine düşünce:
‘Ey filan! Filan zât bana kendisinden sonra falan zâtın yanına gitmemi tavsiye etmişti.
Falan zât da, kendisinden sonra senin yanına gitmemi bana tavsiye etti.
Sen bana, senden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye ve ne yapmamı emredersin?1 dedim.
Bana:
‘Oğulcuğum! Vallahi, Rum topraklarından Ammûriye’deki zâttan başka, yanına gitmeni sana emre­deceğim, bizim yolumuz ve gidişatımızda bir kimse daha kaldığını bilmiyorum. O zât tıpkı bizim yolumuz ve gidişatımızdadır.
İstersen onun yanına git! İşte o bizim yolumuz ve gidişatımızdadır1 dedi.
Nasîbin din adamı öldüğü ve gömülüp ortadan kaybolduğu zaman, Ammûriye’deki arkadaşının yanına vardım.
Durumumu ona da anlattım.
Nasîbin’deki arkadaşının bana ne gibi emir ve tavsiyede bulunduğunu bildirdim.
Bana:
‘Olur! Yanımda otur!’ dedi.
Öteki arkadaşlarının doğru yolları ve gidişatlarında olan bu hayırlı zâtın da yanında ve hizmetinde bulundum.
Ammûriye’de az çok birşeyler de kazandım.
Hatta biraz davarlarım ve ineklerim de vardı.
En sonunda Ammûriye din adamına da Allah’ın emri geldi çattı.
Kendisi ölüm döşeğine düşünce, ona:
‘Ey filan! Ben filanın yanında idim.
O bana kendisinden sonra falan zâtın yanına gitmemi tavsiye etti.
Sonra, falan zât bana kendisinden sonra filan zâtın yanına gitmemi tavsiye etti.
Filan zât da bana kendisinden sonra senin yanına gitmemi tavsiye etti.
Şimdi sen bana senden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye ve ne yapmamı emredersin?’ dedim.
Bana:
‘Oğulcuğum! Vallahi, bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye ede­bileceğim, bizim yolumuz ve gidişatımızda hiçbir kimse bulunduğunu bilmiyorum!
Fakat, ahir zaman peygamberinin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür!
O peygamber İbrahim Aleyhisselamın dini üzere gönderilecektir!
Kendisi Arap toprağında ortaya çıkacak, iki kara taşlık arasındaki, hurma bahçeleri bulunan biryere hicret edecektir!
O, hediyeden yer, sadakadan yemez!
Onun iki dalı arasında da, peygamberlik mührü vardır!
Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse, git; hemen yola düş!1 dedi.
Nihayet, Ammûriye din adamı da öldü ve gömülüp ortadan kayboldu.
Bundan sonra, Ammûriye’de, Allah’ın dilediği kadar oturdum.
Sonra, Kelb kabilesinden, ticaretle uğraşan bazı kimseler bana rastladılar.
Onlara:
‘Beni Arap diyarına götürünüz de, şu davarlarımı, şu ineklerimi size vereyim’ dedim.
‘Olur!1 dediler.
Verdim ve beni yanlarında götürdüler.
Vâdi’l-kurâ’ya erişince, bana zulmettiler. Beni köle olarak bir Yahudiye sattılar.
Yahudinin yanında bir müddet kaldım.
Vadi’l-kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce:
‘Burası Ammûriye’deki efendimin bana tarif ettiği, ahir zaman peygamberinin göçeceği yer mi ola?’ diye ümiüendimse de, buna kalbim pek de yatışmadı.
Ben Vâdi’l-kurâ’da Yahudi ağamın yanında bulunduğum sırada, Kurayza oğulları Yahudilerinden olan amcasının oğlu Medine’den geldi ve beni ağamdan satın alıp Medine’ye götürdü.
Vallahi, Medine’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin tarif ettiği ahir zaman peygamberinin hicret yurdunun burası olduğunu tanıdım ve anladım.
Artık Medine’de oturdum durdum.
Halbuki, Resûlullah Aleyhisselam peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de ne kadar kalmışsa kalmış.
Fakat, ben kölelik meşguliyeti içinde bulunduğumdan onun hakkında hiçbirşey işitmemiştim.
Sonra, kendisi Medine’ye hicret edip gelmiş.
Vallahi, yine de haberim olmamıştı.
Ben, bir gün, hurma ağacının başında ağama ait işlerden bazılarını yapıyordum, ağam da altımda oturuyordu.
O sırada, ağamın amcasının oğlu gelip Yahudi ağamın başına dikildi ve:
‘Ey filan! Allah, Kayle oğullarının [Evs ve Hazrec kabilelerinin] belâlarını versin!
Vallahi, onlar Mekke’den yanlarına gelen, peygamber dedikleri bir adamın başına Küba köyünde toplanmış bulunuyorlar!’ dedi.
Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse ağamın üzerine düşeceğim sandım!
Ağamın amcasının oğluna:
‘Ne dedin? Ne dedin?’ diyerek hemen hurma ağacından indim.
Ağam kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:
‘Bu senin neyine gerek, seni ne ilgilendirir? Sen işinin başına git!’ dedi. Ben de:
‘Birşey yok! Ancak onun ne dediğini anlamak istedim’ dedim.
Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı.
Akşam olunca, onları alıp Küba köyünde bulunan Resûlullah Aleyhisselama gittim, yanına girdim.
Kendisine:
‘Senin salih bir zât olduğunu işittim. Yanında da, muhtaç, kimsesiz sahabilerin varmış!
Şu şeyleri, sadaka olarak vermek üzere, yanımda bulunduruyordum.
Buna, sizi başkalarından daha lâyık gördüm!1 diyerek, onları kendisine uzattım.
Resûlullah Aleyhisselam, ashabına:
‘Alınız, bunu yiyiniz!’ buyurdu, elini çekti ve ondan hiç yemedi.
Kendi kendime:
‘Bu, bir!’ dedim.
Sonra, onun yanından ayrılıp yerime döndüm.
Yine, biraz birşeyler biriktirmiştim.
O sırada, Resûlullah Aleyhisselam da Medine’nin içine gelmiş bulunuyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın yanına vanp:
‘Senin sadakadan yemediğini gördüm.
Bu, sana ikram olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam, hemen ondan yedi ve ashabına da emretti, onlar da kendisiyle birlikte yediler.
Bunun üzerine, kendi kendime:
‘Bu, iki!1 dedim.
Bundan sonra, Resûlullah Aleyhisselamın Bakiyyü’l-Garkad’da bulunduğu sırada, yanına vardım.
Kendisi oraya ashabından birisinin cenazesi peşinde gitmişti.
Resûlullah Aleyhisselam, ashabı arasında oturuyordu.
Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı.
Kendisine selam verdim.
Sonra da, Ammûriye’deki efendimin bana tarif ettiği peygamberlik mührünü görebilir miyim diye arkalarına bakmak için, arka taraflarına geçtim.
Resûlullah Aleyhisselam, bana tarif edilen şeyi anlamak için arkaya geçtiğimi anlayınca, arkasın­dan ridasını sıyırdı.
Peygamberlik mührünü görünce, tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım.
Resûlullah Aleyhisselam, bana:
‘Bu tarafa dön!’ buyurdu.
Gelip önlerinde oturdum.
Ey İbn Abbas! Sana anlattığım gibi, başımdan geçeni ona da anlatmıştım.
Benim bu kıssamı ashabının da işitmiş olmaları, Resûlullah Aleyhisselamın pek hoşuna gitmişti.
Esirlik, kölelik, bu Selman’ı uğraştırmış, oyalamıştır.
Bunun için, Bedir ve Uhud savaşlarında Resûlullah Aleyhisselamla birlikte bulunma imkânını bula­mamışım dir.”[214]

Peygamberimiz Aleyhisselamla Hz. Ebu Bekir’in Ev Halklarının Medine’ye Getirilişi ve
Peygamberimizin Hz. Âişe ile Evlenişi

Hz. Aişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam; Medine’ye hicret ettiği zaman, bizi ve kızlarını Mekke’de bırakmıştı.
Medine’den, azadlı kölesi Zeyd b. Harise ile Ebu Râfi’i, iki deve ve birde ihtiyaç duyacakları şeyi satın almak üzere, Ebu Bekir’den aldığı 500 dirhem harçlıkla birlikte bize, Mekke’ye gönderdi.
Ebu Bekir de, Abdullah b. Uraykıt’ı iki veya üç deve ile onların yanına katıp zevcesi annem Ü mmü Rûman’ı, beni ve kızkardeşim Esmayı (ki, Zübeyr b. Avvam’ın zevcesi idi) bindirerek göndermesini Abdullah b. Ebu Bekir’e yazdı, emretti.
Medine’den, konuşa konuşa yola çıktılar.
Kudeyd’e geldikleri zaman, Zeyd b. Harise, o 500 dirhemle üç deve daha satın aldı.
Talha b. Ubeydullah’a rastladılar.
O da, Ebu Bekir’in ev halkı ile birlikte Medine’ye hicret etmek istiyordu.
Hep birlikte yola çıktık.
Ebu Rafi’ Fâtıma’yı, Ümmü Külsûm’u ve Şevde binti Zem’a’yı;[215]
Zeyd de Ümmü Eymen’i ve oğlu Üsâme’yi bindirip yola çıktı.
Hep birlikte konuşa konuşa Mina mevkiinden Beyz’a ulaştığımız zaman, devem kaçtı.
Ben Mahfe’nin içindeydim, annem de yanımda idi.
Annem:
‘Eyvah kızağım! Eyvah gelinciğim!’ diyerek çırpınıyordu.
Yüce Allah devemizi döndürüp, bizi devemize ve selamete kavuşturdu.
Nihayet, Medine’ye geldik.
Ben Ebu Bekir’in ev halkı ile birlikte idim,
O zaman, Mescid ve Mescid civarındaki odalar yapılmış bulunuyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın ev halkı kendi odalarına indiler.
Biz de Ebu Bekir’in evinde bir müddet oturduk.
Sonra, Ebu Bekir:
‘Yâ Rasûlallah! Ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir?’ diye sordu.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Mehrdir1 dedi.
Bunun üzerine, Ebu Bekir, mehr olarak oniki buçuk ukiyye[216] gönderince,[217] Resûlullah Aleyhisselam Şevval ayının içinde benimle evlendi.”[218]
Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamla evlendiği zaman, dokuz[219] veya on yaşında idi.[220]
Düğün için, ne deve kesildi, ne de koyun. Yalnız, Sa’d b. Ubâde, Peygamberimiz Aleyhisselam a, büyük bir kapla yemek gönderdi.[221]

Ashabın Medine’de Hastalanışı ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine Hakkında Dua Edişi

Hz. Aişe der ki:
“Resûlullah Aleyhisselam Medine’ye geldiğinde[222] ve bizim Medine’ye geldiğimizde de,[223] orası vebalı (sıtmalı) bir yer idi.[224] Allah’ın en vebalı (sıtmalı) yeriydi.[225]
Medine’nin Buthan vadisinden, acı ve pis bir su akar dururdu.[226]
Resûlullah Aleyhisselamın ashabı hastalandılar.[227]
Yüce Allah, peygamberini bu hastalıktan beri, uzak kıldı.
Ashab, namazlarını ayakta kılamaz, oturarak kılar oldular.
Ebu Bekir ile azadlıları Âmir b. Füheyre ve Bilal bir evde bulunuyorlardı ve hummaya tutul­muşlardı.[228]
Onları ziyaret için Resûlullah Aleyhisselamdan izin isteyip, izin verilince,[229] -ki bu, bize perde arkasına çekilme emrinden önce idi-[230] yanlarına girdim.[231]
Kendilerinde, şiddetini Allah’tan başkasının bilemeyeceği bir hastalık elemi vardı .[232]
Ebu Bekir’e:
‘Babacığım! Kendini nasıl buluyorsun?’ diye sordum.
‘Her kişi ailesi içinde sabahlarken, ölüm ona ayakkabısının bağından daha yakındır1 mealli beyti okudu.[233]
‘Vallahi, babam ne dediğini bilmiyor!1 dedim.
Sonra, Âmir b. Füheyre’nin yanına yaklaştım, ona:
‘Ey Âmir! Kendini nasıl buluyorsun?’ diye sordum. Bana:
‘Muhakkak ki, ölümü daha onu tatmadan önce buldum.
Korkak kişinin ölümü, kendisinin tepesindedir
Her kişi, takati nisbetinde mücahede edicidir1 mealli beyitleri okudu.
‘Vallahi, Âmir de ne söylediğini bilmiyor!’ dedim.[234]
Bilal’e de:
‘Kendini nasıl buluyorsun?'[235] diye sordum .[236]
O da, kendisini sıtma nöbeti[237] tutmuş halde, odanın kapısının önüne serilip yatmış vaziyette,[238] sesini yükseltti ve:
‘Bilmem ki, acaba bir gece daha Mekke’nin Fahh vadisinde çevremi ızhır ve kokulu celil otları sar­mış olduğu halde geceler miyim ola?
Acaba bir gün olup da Mecenne sularının başına bir daha vanr mıyım ola?
Acaba Mekke’nin Şâme ve Tefîl dağlan, bana bir daha görünür mü ola?’ mealli kıt’ayı terennüm etti[239] ve:
‘Allah’ım! Şeybe b. Rebia, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef bizi yurdumuzdan çıkarıp veba yurduna gelmeye mecbur ettikleri gibi, Sen de onlara lanet et! (Kendilerini rahmetinden uzaklaştır!) diyerek ilen­di.[240]
Resûlullah Aleyhisselama gelip, onlardan işittiklerimi haber verdim:
‘Onlar, hummanın şiddetinden, sayıklıyorlar! Akılları başlarında değil’ dedim .[241]
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam semaya baktı[242] ve:
‘Allah’ım! Bize Medine’yi sevdir! Mekke’yi sevdirdiğin gibi veya daha fazla sevdir![243]
Allah’ım![244] Bizim İçin[245] Medine’yi sağlığa elverişli kıl![246]
Onun vebasını,[247] hummasını[248] Mehyea’ya,[249] Cuhfe’ye nakl ve havale et![250]
Allah’ım![251] Medine’nin müddü ve sâı hakkında bize bereket ihsan et!” diyerek dua etti.[252]
Müdd; bir rıtl ve sülüs rıti veya iki rıtl şeyi içine alan ölçeğin ismi olup, ne büyük ne de küçük olmayan bir adamın iki avucunun (kocam avucunun) dolusu demektir.[253]
Sâ’da; beş rıtl ile sülüs ntl ölçektir ki, ne büyük ne de küçük olmayan bir adamın iki kocam avucu­nun dört dolusunu alan ölçek demektir.[254]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine hakkındaki başka bir duasında da:
“Allah’ım! Mekke’ye verdiğin bereketin iki katını Medine’ye ver!” demiştir.[255]
Ashabdan Ebu Hureyre derki:
“İnsanlar (Medineli Müslümanlar), ilk çıkan turfanda meyveyi gördüler mi, onu Resûlullah Aleyhisselama getirirler; Resûlullah Aleyhisselam da, onu alınca:
‘Allah’ım! Şüphe yok ki, İbrahim (Aleyhisselam), Senin kulun, halîlin ve peygamberindi. Ben de Senin kulun ve peygamberinim!
O sana Mekke için dua etmişti. Ben de, Sana Medine için dua ediyor; onun Mekke için yaptığı duasında Senden dilediğinin bir mislini, bir kat daha fazlasıyla biriikbe Medine için Senden diliyorum!’ der,[256] sonra da, o turfanda meyveyi, orada bulunan çocuklardan[257] gördüğü[258] en küçüğünü[259] çağırarak[260] ona verirdi.”[261] Medine, Peygamberimiz Aleyhisselamın duası bereketiyle, sakinleri için o kadar mutlu bir şehir haline gelmişti ki, Hz. Ömer Allah yolunda şehit olmayı ve Resûlullah’ın şehri olan Medine’de ölmeyi özlüyor ve diliyordu![262]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine Yönetimini Üstlenişi ve Bu Husustaki Yönetmelik
Yazısının Tercümesi

Peygamberimiz Aleyhisselam; Medine’ye hicret edip geldiği zaman, ilk işi, Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında-kendilerini mallarıyla, canlarıyla birbirlerine bağlayan-bir kardeşlik kurarak Medine’de güçlü bir İslâm toplumu oluşturmak olmuştu.[263]
Müşrik Medinelilerle Yahudilerden birçoklarının, aradaki akrabalık dolayısıyla, bu İslâm toplumuna karşı zaafları vardı.
Nitekim Mekkeli müşriklerin tehdit ve tahrikiyle Peygamberimiz ve Müslümanlar aleyhindeki teşeb­büslerinden onları vazgeçirmeye, bu hususun hatırlatılması kâfi gelmişti.
İstekleri yerine getirilmeyen Mekkeli müşriklerin Medine’ye umumî bir baskın yapmaları ve orada Müslüman, müşrik ve Yahudi ayırmadan katliamda bulunmaları hiç de imkânsız değildi.
Çünkü, tehdit ve tahriklerinin neticesiz kaldığını öğrendikten sonra, Mekkeli müşrikler, Yahudilere de aynı tarzda tehdit ve tahrik mektubu göndermeyi ihmal etmem işlerdi.[264]
Bu da, Müslüman olmayan Medinelilerin Peygamberimiz Aleyhisselama yaklaşmalarına yol açtı.
Bundan başka; öteden beri, Evsliler ayrı, Hazrecliler ayrı, Yahudiler de ayrı birer topluluk halinde idiler ve her topluluk Medine’de yegâne söz sahibi topluluk olma dava ve sevdasında idi.
Nitekim, Hazrecîler liderleri Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün başına hükümdarlık tacı giydirmeye, kral­lık sarığı sardırmaya hazırlanmış bulunuyorlardı.[265]
Halbuki, ne Evsfler için Hazrecîbirbaş, ne Hazrecîler için Evsîbirbaş hoşa gider değildi. Denilebilir ki; Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine’ye geliverişi, bütün Medinelilere pek makbule geçti.
Evsî ve Hazrecîlerin müşrikleri de, Yahudiler de, Peygamberimiz Aleyhisselama yöneldiler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam aşağıdaki yönetmelik yazısıyla Medine’nin yönetimi­ni üzerine aldı:
“Bismiİlâhirrahmânirrahîm.[266]
Bu, Peygamber Muhammed (Aleyhisselam) tarafından, Kureyşli ve Yesribli (Medineli) mü’min ve Müslümanlar ile onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte savaşanlar arasında yazılan bir yazıdır:
Muhakkak ki, onlar, sair insanlardan ayn bir toplulukturlar.
Kureyş’ten olan Muhacirler kan diyetlerini aralarında-geleneğe göre-ortaklaşa ödeyecekleri gibi, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ödeyecek-I erdir.
Avf oğulları da, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneğe göre-ortaklaşa ödeyecekleridir.
Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ödeyeceklerdir.
Haris oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneğe göre-ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Sâide oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Cüşem oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyecek­lerdir.
Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Neccar oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyecek­lerdir.
Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Amr b. Avf oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyecek­lerdir.
Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Nebit oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Evs oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini-geleneklerine göre-ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her zümre, esirlerinin kurtulmalık akçelerini de-mü’minler arasında maruf olan adil esaslar dairesinde-ortaklaşa ödeyeceklerdir.
Mü’minler; borçlu ve çok çoluklu-çocuklu olanları kendi hallerine bırakmayarak, onların kurtulmalık
akçelerini veya kan diyetlerini-aralarında maruf olan adil esaslar dairesinde-ödeyeceklerdir.
***
Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlası[267] ile aleyhte bir anlaşma yapmayacaktır.
Takvalı mü’minler; içlerinden, azgınlık eden veya zulüm ve haksızlık yapmak isteyen veya günah işleyen veya düşmanlık eden, yahut mü’minler arasında kanşıklık çıkaran kimseye karşı cephe alacak­lar ve-o kendilerinden birinin evladı da olsa-hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
Hiçbir mü’min bir kâfir için bir mü’mini öldürmeyecek ve mü’mine karşı kâfire yardım da etmeye­cektir.
Allah’ın ahdi ve te’minat birdir; onların, en hakir görülenlerine bile şâmildir. Çünkü, mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin m evlası di rlar.
Yahudilerden, bize tâbi olanlar da, hiçbir zulme uğratmaksızın ve aleyhlerinde bir yardımlaşma olmaksızın, yardım göreceklerdir.
Mü’minlerin sulhu, barışı birdir.
Hiçbir mü’min, Allah yolundaki bir savaşta, mü’minlerden ayrı olarak sulh yapmayacak; onlar, ancak
aralarında, müsavat ve adalet dairesinde hep birlikte sulh yapacaklardır.
***
Bizimle birlikte savaşa katılan bütün savaşçılar, aralarında, birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.
***
Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda dökülen kanlarının öcünü almakla mükelleftirler.
Takvalı mü’minler, en güzel, en doğru yol üzeredirler.
Onlar hiçbir müşrik Kureyşlinin malını ve canını korumayacak, bu yolda bir mü’mine engel de olmayacaktır.
Bir kimsenin bir mü’mini sebepsiz yere öldürdüğü kesin delillerle sabit olunca, öldüren hakkında kısas hükmü uygulanacaktır.
Ölenin velîsi buna nza göstermediği takdirde, bütün mü’minler ona karşı cephe alacaklardır. Kendilerine, bundan başkası helal olmaz.
Bu sahifedekileri kabul ve ikrar eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin, ortaya kötü bir hadise çıkaran kimseye yardım etmesi ve onu barındırması helal değildir.
Öylesine yardım eden veya onu barındıran kimse, Kıyamet günü Allah’ın lanet ve gazabına uğray­acak; onun tevbesi de, kurtulmalık akçesi de kabul olunmayacaktır.
Herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde, o, Yüce Allah’a ve Muhammed (Aleyhisselam)a arz ve
havale olunacaktır.
***
Yahudiler; mü’minlerle birlikte savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına katılacaklardır.
Avf oğulları Yahudileri mü’minlerle birlikte bir topluluk oluşturacaklar; Yahudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar da kendi dinlerinde olacaklardır.
Onların (Yahudilerin) mevlaları için de, kendileri için de, bu böyledir. Şu kadar ki, bunlardan bir
zulüm veya bir kötülük irtikap eden, ancak kendini ve ev halkını tehlikeye sokmuş olacaktır.
***
Neccar oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
***
Haris oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
Sâide oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
***
Cüşem oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
Evs oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
Salebe oğulları Yahudileri için olan hüküm de, Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir. Bunlardan, bir zulüm veya bir kötülük irtikap eden, ancak kendini ve ev halkını tehlikeye sokmuş
olacaktır.
Sa’lebe’nin bir kolu olan Cefne de, onlar gibi (Salebe gibi) mütalaa edilecektir.
***
Şutaybe oğulları için olan hüküm de, Amr b. Avf oğulları Yahudileri için olan hüküm gibidir.
Şüphe yok ki, iyilik, kötülükten ayrı ve başkadır.
***
Salebe oğullarının mevlalan da, Salebe gibidirler.
Yahudilere karışmış ve bağlanmış olanlar, Yahudiler gibidirler.
Onlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse, Muhammed (Aleyhisselam)ın izni olmadan askerî bir sefiere
çıkamayacaktır.
***
Bir yaralamanın öcünü almak, yasaklanmayacaktır.

Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayeti kendisine ve ev halkına işlemiş olacaktır. Zalime karşı işlenecek cinayet bundan müstesnadır. Allah bu hususta doğru ve iyi davranmış olanlardan hoşnut olur.
(Savaş halinde) Yahudilerin masrafları kendilerine, Müslümanların masrafları da kendilerine ait ola­caktır.
Şu kadar ki, onlar bu Sahife sahiplerine harp açanlara karşı aralarında yardımlaşacaklar ve aralarında öğüt verme ve iyilik dileme esas olacaktır.
Elbette ki, iyilik, kötülükten ayrı ve başkadır.
Hiç kimse, müttefikine kötülük yapmayacak, mazluma mutlaka yardım edilecektir.
Yahudiler, mü’minlerle birlikte savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına ortak olacak­lardır.
Yesrib vadisinin içerisi, bu Sahife sahipleri için, haram, dokunulmaz bir bölgedir.
Himaye altında bulunan kimse-zarar verici ve kötülük işleyici olmamak şartıyla- bizzat himayeci
gibidir.
Himaye verme hakkına sahip kimsenin izni müstesna, kimseye himaye hakkı verilemez.
Bu sahife sahipleri arasında herhangi bir hadise veya münazaa çıkar ve bunun onların aralarını bozmasından korkulursa, o, Yüce Allah’a ve Muhammed Resûlullah (Aleyhisselam)a arz ve havale edilecektir.
Şüphe yok ki, Allah, bu Sahifedekilere riayetsizlikten son derece sakınan, doğruluğu ve iyiliği şiar
edinenlerden hoşnut olur.
***
Ne Kureyşîler, ne de onlara yardım edenler, hiçbir suretle himaye olunmayacaklardır.
Yesrib’e saldıracak kimselere karşı, onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) aralarında yardımlaşacak­lardı r.
Onlar (Yahudiler) sulh akdetmeye veya sulh akdine katılmaya (mü’minler tarafından) davet edildik­lerinde, o sulhu akdedecekler veya o sulhun akdine katılacaklardır. Din uğrunda savaşanlar bundan müstesnadır.
Herkes, kendine düşen kısımdan sorumlu tutulacaktır.
Bu Sahife sahipleri için konulan, kabul edilen hükümler, aynen Evs Yahudilerinin mevlalarına ve kendilerine de-bu Sahife sahipleri tarafından-iyiniyetle tatbik olunacaktır. Şüphe yok ki, iyilik kötülükten ayrı ve başkadır.
Kazanıcının kazandığı ancak kendisinedir.
Muhakkak ki, Allah, bu Sahife’dekilere en doğru ve en iyi şekilde riayet edilmesinden hoşnut olur.
***
Bu yazı, bir zalimi ve suçluyu cezalandırmaya asla engel olmayacaktır.
Medine’den çıkan da emniyette, Medine’de oturan da emniyette bulunacaktır. Bir zulüm veya suç işleyen kimse bundan müstesnadır.
Allah’ın himayesi, iyilik yapan, kötülüklerden sakınan kimseler içindir. Muhammed (Aleyhisselam) Allah’ın Resûlüdür.”[268]

Medine’nin Haremleştirilişi ve Sınırlanışı

Yüce Allah; Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın diliyle, Medine’nin iki kara taşlığının (tepesinin) arasını harem, dokunulmaz kıldı.[269]
Medine’nin[270] Âir,[271] Ayr[272] ile Sevr arasındaki[273] bir berid’lik,[274] oniki millik[275] mesafeye kadar olan her köşesi koru haline getirildi.[276]
Berid, üç fersahtır.
Bir fersah, üç mildir.
Bir mil, üçbin beşyüz zira’dır.
Bir zira, yirmidürt parmaktır.
Bir parmak, yanyana konulmak üzere, üç arpadır.[277]
Hz. Ali’nin, Peygamberimiz Aleyhisselamdan işitip yazarak kılıcına bağladığı Sahife’deki hadis-i şer­iflerinde de, Peygamberimiz Aleyhisselam şöyle buyurmuşlardır:
“İbrahim (Aleyhisselam) Mekke’yi harem, dokunulmaz kıldı.
Ben de Medine’yi harem, dokunulmaz kıldım:
Onun iki karataşlığının arası harem’dir, dokunulmazdır.
Onun tümü korudur:
Onun yaş otu biçilemez!
Onun avı ürkütülemez!
Onun yitiği alınamaz.
Ancak, onu ilan için alacak kimse bundan müstesnadır. Orada herhangi bir kimsenin savaş için silah taşıması, oradan ağaç kesmesi caiz değildir. Ancak, bir kimse orada devesini otlatabilir.”[278]
“Medine, Ayr ile Sevr arası olmak üzere, harem’dir, dokunulmazdır! Orada kim bir günah işler veya günah işleyeni barındınrsa, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerindedir!
Kıyamet günü, Allah, onun tevbesini de, fidyesini de kabul etmez!
Müslümanların zimmeti birdir.
Bu zimmet uğrunda, onların en aşağı olanı da çaba gösterir.[279]
Kim bir Müslümanın verdiği ahdi bozarsa, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerindedir!
Onun tevbesi de, fidyesi de kabul olunmaz.”[280]
Ashab-ı Kiram, Medine’nin haremliğine son derecede itina gösterirler, çocukların bile aykırı davranışlarına göz yummazlardı.
Zeyd b. Sabit, Şurahbil b. Sa’d’ın Medine çarşısında bulduğu bir kuşu elinden alarak saldıktan sonra, ona:
“Sen Resûlullah Aleyhisselamın Medine’nin iki kara taşlığı arasını haremleştirdiğini, dokunulma-zlaştırdığını bilmiyor musun?!” demiştir.[281]
Abdullah b. Ubâde Ebu İhab kuyusu mevkiinde serçe kuşlarını avlarken, babası Ubâde görüp ona elindeki kuşu bıraktırmış ve:
“Resûlullah Aleyhisselam; Medine’nin iki kara taşlığı arasını-İbrahim (Aleyhisselam)ın Mekke’yi harem leşti rdiği gibi-hareml eştirdi” demiştir.[282]
Ebu Hureyre de:
“Varlığım (Kudret) Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; eğer Medine’de bir geyik bulmuş olsam, onu asla telaşa ve sıkıntıya düşürmem!” diyerek, bu husustaki itinasının derecesini belirtmiştir.[283]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Yazıcıları

Peygamberimiz Aleyhisselam; Mekke’de iken, yazdıracağı yazılara, Kureyşîlerin yaptığı gibi “Bismikallâhümme=Ey Allah! Senin isminle başlarım!” diyerek başlatırdı.
Hûd sûresinin 42. âyeti nazil olunca, âyetteki “Bismillah” cümlesini yazılanın başına koydurmaya başladı.
İsrâ sûresinin 110. âyeti nazil olunca, âyette geçen “er-Rahmân” ismini de katarak, yazılarına “Bismillâhirrahmân!” başlığını koydurmaya başladı.
Nemi sûresinin, Besmele’nin tam şeklini içine alan 30. âyeti nazil olduktan sonra da, yazılarını “Bismillâhirrahmânirrahîm” ile başlatırdı.[284]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yazıcıları şu kişilerdi:
1- Hz. Ebu Bekir,
2- Hz. Ömer,
3- Hz. Osman.[285]
Hz. Âişe, Cebrail Aleyhisselam Peygamberimiz Aleyhisselama vahiy getirdiği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamın “Ey Useym! Yaz!” buyurarak vahyi Hz. Osman’a yazdırdığını bildirmiştir.[286]
4- Hz. Ali.
Peygamberimiz Aleyhisselam; muahede ve musâlaha yaptığı zaman, bunlara ait yazılan genellikle Hz. Ali’ye yazdırırdı.[287]
Nitekim, Kureyş müşrikleriyle Hudeybiye’de yaptığı muahedeyi de ona yazdırmıştı.[288] Hz. Ali, ayrı­ca, şahıslarla ilgili yazıları,[289] mülk fermanlarını da yazardı.[290]
5- Übeyy b. Ka’b,
6- Zeyd b. Sabit.
Medine’ye geldiği zaman Peygamberimiz Aleyhisselamın yazılarını Ensardan ilk yazan Übeyy b. Ka’b idi ve yazdığı yazıların sonuna “Filan oğlu filan yazdı” diyenlerin de ilki idi.
Medine’de Peygamberimiz Aleyhisselama inen vahiyleri Peygamberimiz Aleyhisselamın huzurunda ilk defa yazmaya başlayan Müslüman da Übeyy b. Ka’b idi.[291]
Übeyy b. Ka’b bulunmadığı zaman, Zeyd b. Sabit yazardı.[292]
Zeyd b. Sabit vahiyleri imlada üstaddı.[293]
Kendisinin vahiyden başka yazılacak yazıları yazdığı da olurdu.[294]
Peygamberimiz Aleyhisselam nazil olan âyetlerin hangi sûreye ve onun neresine konulacağını da yazıcıya bildirirdi.[295]
Bu da, Peygamberimiz Aleyhisselama Cebrail Aleyhisselam tarafından bildirilmiş bulunurdu.
Nitekim, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bana Cebrail (Aleyhisselam) geldi. Şu İnnallâhe ye’muru bil’adli…1 âyetini şu sûrenin şurasına koy­mamı bana emretti” buyurmuştur.[296]
Zeyd b. Sabit der ki:
“Vahyi Resûlullah Aleyhisselamın huzurunda yazardım.
Yazıp bitirdiğim zaman:
‘Yazdığını oku!1 buyururdu.
Eğer ondan yazılmayan birşey kalmışsa eklettirir, fazla birşey olmuşsa çıkarttırırdı.[297]
Bana:
‘Ey Zeyd! Sen Yahudilerin yazısını benim için öğren!
Ben, vallahi, bana ait yazılar hakkında Yahudilere hiç emniyet edemem, güvenemem!’ buyururdu.
Ben de, yanm ay geçmeden onu öğrendim ve hatta İbranice okuyup yazmakta maharet kazandım.
Yahudilere birşey yazacağı zaman, onu, Resûlullah Aleyhisselam için ben yazardım.[298]
Resûlullah Aleyhisselam bana:
‘Sen Süryanice’yi de güzelce yazabilir misin? Bana Süryanice yazılar geliyor1 buyurdu.
Ben:
‘Hayır! Süryanice yazmasını bilmem!’ dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sen onu da öğren!’ buyurdu.
On yedi günde de, onu öğrendim…”[299]
Bunun üzerine, Zeyd b. Sabit, Peygamberimiz Aleyhisselama gelen Süryanice yazılan da okur-du.[300]
Vahiy yazılırken, kağıt yerine, kürek kemikleri,[301] yassı hurma dalları, beyaz ve yassı taşlar,[302] yazı yazmaya elverişli bez ve hırka parçaları… gibi şeyler kullanılırdı.[303]
7- Zübeyr b. Avvam,
8- Halid b. Saîd,
9- Eban b. Saîd,[304]
Halid b. Saîd, Besmele’yi ilk yazan zât idi.[305]
Peygamberimiz Aleyhisselam şahıslarla ilgili yazılarından bazılarını ona yazdırmiştir.[306]
10- Hanzaletü’l-Üseydî,
11- Alâ b. Hadramî,
12- Halid b. Velid,
13- Abdullah b. Revâha,
14- Muhammed b. Mesleme,
15- Abdullah b.Sa’d,
16- Abdullah b. Übeyy b. Selûl,
17- Mugîre b. Şube,
18- Amr b.Âs,
19- Muaviye b. Ebu Süfyan,
20- Cüheym b. Salt,
21- Muaykıb b. Ebi Fâtıma,
22- Şurahbil b. Hasene,[307]
23- Abdullah b.Zeyd,[308]
24- Erkam b. Ebi’l-Erkam,[309]
25- Ukbe,[310]
26- Alâ b. Ukbe.[311]
27- Sabit b. Kays b. Şemmas,[312]
28- Talha b. Ubeydullah,
29- Yezid b. Ebu Süfyan,
30- Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensârî,
31- Büreyde b. Husayb,
32- Husayn b. Numeyr,
33- Ebu Seleme el-Mahzumî,
34- Abdullah b. Abdulesed,
35- Huvaytıb b. Abduluzzâ,
36- Ebu Süfyan b. Harb,
37- Hâtıb b. Amr.[313]
38- Abdullah b. Erkam,
Peygamberimiz Aleyhisselamın annesi Hz. Âmine, Abdullah’ın babası Erkam’ın halası idi.[314]
Peygamberimiz Aleyhisselama biryazı geldiği ve:
“Buna, benim tarafımdan, kim cevap yazar?” diye sorduğu zaman, mecliste Hz. Ömer gibi zâtlar bulunduğu halde, Abdullah b. Erkam:
“Ben!” derdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da onayazdınr, mühürletirdi.
Kendisi güvenilir bir zât olduğu için, Peygamberimiz Aleyhisselam, hükümdarlardan gelen yazıları yanında saklamasını da ona emrederdi.
Abdullah b. Erkam, Peygamberimiz Aleyhisselamdan sonra, Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Ömer’in de yazı lan nı yazardı.[315]
Hz. Ömer onu Beytülmâl (Hazine) Bakanlığına da tayin etmişti.
“Ben Allah’a karşı Abdullah b. Erkam’dan daha haşyetli, daha korkulu ve saygılı bir kimse görmed­im!” der;
Kendisine de:
“Eğer senin geçmiş kavimlerde bir benzerin olsaydı, ben hiçbirini sana tercih etmezdim!” derdi.
Hz. Osman da, Abdullah b. Erkam’ı Beytülmâl (Hazine) Bakanlığına otuz bin, diğer rivayete göre yıllık üçyüz bin dirhem tahsisatla tayin etmişse de, Abdullah b. Erkam kabul etmemiş;
“Ben bu vazifeyi Allah için yaptım. Benim ecrim de Allah’a düşer!” demiştir.[316]

Ölüsünü Yerin Dışarı Attığı Mürted Adam

Kur’ân-ı Kerîm’de de açıklandığı üzere; Ehl-i Kitabdan (Yahudilerden, Hıristiyanlardan) bir güruh, İslâmiyeti Medine’de önlemek için:
“Kendilerine indirilene iman edenlere gündüzün evvelinde inanınız ve gündüzün sonunda ise inkâr ediniz! Olur ki, mü’minler dinlerinden dönerler!” demekte idiler.[317]
Nitekim, Neccar oğullarından Hıristiyan bir adam vardı ki,[318] Müslüman olup Bakara ve Âl-i İmran sûrelerini ezberlemiş,[319] Müslümanlar arasında da, büyük bir itibar kazanmıştı.[320]
Kendisinin vahiy yazdığı da olurdu.
Tekrar Hıristiyanlığa döndü[321] ve:
“Muhammed, benim kendisine yazdığımdan başka birşey bilmiyor!” diyerek yaygaraya başlayınca, Allah onu öldürdü.[322]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yer onu kabul etmez!” buyurdu.[323]
Adamı gömdüler. Fakat, sabah olunca,[324] gömüldüğü yerin onu dışarı attığını gördüler.[325]
“Bu, Muhammed ile ashabının işidir!
Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu adamımızın kefenini soydular ve onu meydanda bıraktılar!” diyerek iftira ettiler.
Tekrar, derin bir çukur kazarak, adamlarını oraya bıraktılar.
Sabah olunca, yerin onu dışarı attığını gördüler!
Yine:
“Bu da Muhammed ile ashabının işidir! Onların aralarından çıkıp kaçtığı için, kefenini soyup bu adamımızı kabrin dışına bıraktılar!” dediler.
Bu seter, güçlerinin yettiği derecede derin bir çukur daha kazarak, onu içine bıraktılar.
Sabah olup da yerin onu yine dışarı attığını gördükleri zaman, bu işin insanlar tarafından yapıl­madığını anladılarve onu açıkta bıraktılar.[326] Adamın böyle açıkta bırakılmış olduğunu görüp “Nedir bu adamın hali?” diye sorulduğu zaman:
“Onu tekrar tekrar gömdüğümüz halde, yer kabul etmiyor!” dediler.[327]

Muhacirlere Medine’de Ev Yerleri, Arazi ve Hurmalık Dağıtılışı ve Tapu Fermanları Yazılıp Verilişi

Muhacirleri Medine’de birer yuva sahibi yapmak için, Ensar, arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlalarını Peygamberimiz Aleyhisselama bağışladılar ve:
“Yâ Rasûlallah! İstersen, evlerimizi de bizden al!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara hayırdua etti.[328]
Herkesten önce, evlerinden ve arazisinden bir kısmını ayırarak Peygamberimiz Aleyhisselama bağışlayan da, Harise b. Numan’dı.[329]
Peygamberimiz Aleyhisselam, bu bağış üzerine, Muhacirlerden her birine ev yerleri ayırdı.[330]
Amr b. Hureys’e verdiği ev yerinin hududunu bir yayla çizdi.[331]
Zübeyr b. Avvam’a arazi ve hurmalık.[332]
Abdurrahman b. Avf’a hurma fidanlığı verdi.[333]
Peygamberimiz Aleyhisselam; verdiği yerler hakkında da, yeni sahiplerine tapu fermanları yazdırıp verirdi.[334]
Peygamberimiz Aleyhisselamın verdiği fermanlardan ikisinde şöyle denilmektedir:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bu, Muhammed Resûlullah’ın, Seleme b. Malik es-Sülem?ye ayırıp verdiği yer hakkındaki yazıdır:
Resûlullah, Zâtü’l-Hanazî’den Zatü’l-Esâvid arasında olan yeri ona verdi.
O yerde hiç kimse hak iddia edemez. Hak iddia edenin iddiası bâtıldır, boştur. Hak, Seleme’nin hakkıdır.[335]
Ali b. Ebi Talib ve Hâtıb b. Ebi Beltea şahittir.[336]
“B ismi llâhirrahm ânirrahîm.
Bu, Muhammed Resûlullah tarafından Zübeyr b. Avvam’a verilen yazıdır
Ben, ona Şevak’ın yukarısını ve aşağısını verdim.
Hiç kimse onun üzerinde bir hak iddia edemez.
Ali yazdı.”[337]

Medine Çarşısının Kuruluşu ve Ticarî Hayatın Düzene Konuluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam Medineli Müslümanlara Yahudilerinkinden ayrı bir çarşı ve pazaryeri göstermek isteyerek, Zübeyr b. Avvam’a verdiği arazinin bir tarafına bir çadır kurdurup:
“Sizin pazaryeri ve çarşınız, şimdilik burasıdır!” buyurdu.
Fakat, Yahudilerin başkanlarından Ka’b b. Eşrefin gidip oradaki çadırın iplerini kestiği görülünce, oradan vazgeçildi.
Bir adam gelip:
“Yâ Rasûlallah! Ben Medine çarşısı için münasip bir yer gördüm, oraya da bir bakmaz mısınız?” deyince, Peygamberimiz Aleyhisselam oraya gitti ve ayağını yere vurarak:
“Sizin çarşınız, pazarınız burasıdır.
Şurasından hiçbir şey kısılmaz ve buraya vergi de salınmaz!” buyurdu.
Sonra da, Sâide oğullarının yanına vardı ve onlara:
“Kabristanınızı bana veriniz. Orayı çarşı ve pazar yeri yapacağım” buyurdu. Sâide oğullarının bazıları verdiler.
Bazıları ise:
“Orası bizim hem kabristanımız, hem de kadınlarımızın çıkma yeridir” dediler.
Fakat, sonradan, birbirlerini kınadılar. Vermek istemeyenler de verenlere katıldılar. Orayı çarşı ve pazar yaptılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam; çarşı ve pazarla, alıcılar ve satıcılarla, alınan ve satılanlarla yakın­dan ilgilenirdi.
Bir gün, Medine’nin yeni çarşısına uğramıştı.
Orada kurulmuş bir baraka gördü.
“Kimindir bu baraka?” diye sordu.
“Harise oğullarından filan adamın!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yakınız onu!” buyurdu, yaktılar.
Peygamberimiz Aleyhisselamdan sonra, Dört Halife Devrinde de, bu çarşı ve pazaryerinin herhangi bir şekilde işgaline meydan verilmedi .[338]
Kays b. Ebi Garze der ki:
“Resûlullah Aleyhisselamın devrinde[339] bize simsarlar denirdi.[340]
Resûlullah Aleyhisselam, bize uğrayıp, bundan daha güzel [NesaPye göre: daha hayırlı] birisim ver­erek:
‘Ey tacirler topluluğu![341] Muhakkak ki, alışverişte[342] şeytan, günah,[343] yalan,[344] boş Iaf[345] ve yemin bulunur.[346]
Bunun için, siz ona, alışverişinize sadaka karıştırınız!’ buyurdu.”[347]
Rifâa b. Râfi de der ki:
“Biz, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte çıkıp gidiyorduk.
Bir de baktık ki, halk sabah erken alışveriş yapıyorlar!
Resûlullah Aleyhisselam onlara:
‘Ey tacirler topluluğu!’ diyerek seslendi.
Onlar boyunlarını uzattılar, gözlerini Resûlullah Aleyhisselama diktiler.[348]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Şüphe yok ki, tacirler Kıyamet günü fâcirler olarak diriltilirler.
Ancak, Allah’tan korkup yeminine bağlı kalan ve sözünde doğru olan bundan müstesnadır1 buyur­du “[349]
Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam bir ekin yığınının yanına uğrayıp, elini onun içine daldırmıştı.
Parmaklarına ıslaklık dokununca:
“Ey ekin sahibi! Nedir bu?” diye sordu.
Ekin sahibi:
“Yâ Rasûlallah! Ona yağmur değmişti!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O ıslak kısmı insanların görmeleri için ne diye ekinin üstüne çıkarmadın?!
Aldatan kimse[350] benden.[351] bizden[352] değildir!” buyurdu.[353]
Peygamberimiz Aleyhisselam;
Çarşı ve pazarda satılacak şeyleri çarşı ve pazara getirilmeden yolda karşı lam ayı,[354] satın alınan yiyeceği ve herşeyi tamamıyla teslim almadan satmayı,[355] veya yanında bulunmayan bir malı çarşıdan satın alıp müşteriye satın ayı,[356] birbirlerinin satışı üzerine satış yapmayı, müşteri kızıştırmayı., yasaklamış;[357]
“Satacağı zaman kolaylık gösteren, satın alacağı zaman kolaylık gösteren, hakkını isterken kolaylık gösteren[358] kişiye,[359] kula[360] Allah rahmet etsin!” buyurmuştur.[361]

Medine’de Adalet İşlerinin Düzenlenişi ve Yürütülüşü

Kur’ân-ı Kerîm’de açıklandığına göre; Peygamberimiz Aleyhisselam Medine’de Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar tarafından kendisine getirilen her çeşit davayı ve anlaşmazlıkları adalet dairesinde hal ve fasi edecekti.[362]
Bu husus; mü’min, müşrik, Yahudi.. bütün Medineliler için yazılan Medine Yönetmeliğinde de kab­ullenilmiş ve açıklanmış bulunuyordu.[363]
Hâkimlik, aslında, şerefli olduğu kadar, ağır sorumluluk da taşıyan bir görevdir.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu hususta şöyle buyurmuşlardır
“Kadılar (hâkimler) üçe ayrılır
Biri Cennette,
İkisi ateşte (Cehennemde)dir!
Hakkı bilen ve ona göre hüküm veren kişi Cennettedir!
Hakkı bilen ve fakat hükmünde zulme, haksızlığa sapan kişi ateşte (Cehennemde)dir!
Hakkı bilmediği halde insanlar arasında hüküm veren kişi de ateşte (Cehennemde)dir!”[364]
“Hâkim zulmetin edikçe, hiç şüphesiz Yüce Allah onunla birliktedir.
Haksızlığa saptığı zaman, onu nefsiyle başbaşa bırakır!”[365]
“Hâkim, hüküm verirken, içtihadda da bulunur.
İçtihadında isabet ederse, onun için iki ecir vardır.
Fakat, hüküm verirken, içtihadda bulunur da yanılırsa, ona bir ecir vardır.”[366]
“Hiç kimse, sinirli olduğu halde, iki kişi arasında hüküm vermesin!”[367]
“Sizlerden biri Müslümanlar hakkında hüküm vermek durumunda kaldığı zaman, sinirli iken hüküm vermesin!
Onlara (davacıya ve dava olunana), bakışta, oturma yerinde ve işaret etmede kendilerine eşit davranılmasını
sağlasın.”[368]
Peygamberimiz Aleyhisselam, muhakeme edeceği zaman, davacıyı da, dava olunanı da önünde oturturdu.[369]
Hz. Ali’yi Yemen’e kadı olarak gönderirken:
“Haklarında hüküm vereceğin iki kişiden birisi hakkında, ötekini dinlemedikçe hüküm verme! Böyle yaparsan, nasıl hüküm vereceğin sence belli olur!” buyurmuştur.[370]
Peygamberimiz Aleyhisselam, davacıdan, davasına delil ve şahit getirmesini ister; getiremediği takdirde, dava olunana yemin teklif eder[371] ve:
“Davacının sende birşeyi, bir hakkı bulunmadığına dair, Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin et!” buyurarak yemin ettirirdi .[372]
“Ben de, nihayet, bir beşerim. Siz bana davanızı getiriyorsunuz. Olur ki, bazınız hüccetini, delilini bazınızdan daha iyi anlatır da, ben de kendisinden dinlediğime göre hüküm vermiş bulunurum.
O halde, ben her kime din kardeşinin hakkından bu suretle birşey bölmüş olursam, onu hemen alıvermesin.[373] bıraksın.[374]
Çünkü, ben ona bununla ancak ateşten bir parça bölüp vermiş oluyorum demektir!” buyururdu.[375]
Biri Hadramevtten, diğeri Kinde’den iki kişi gelip,[376] Yemen’deki bir yer hakkında Peygamberimiz Aleyhisselama başvurdular.
Hadramevtli olan:
“Yâ Rasûlallah! Şu adam[377] ve babası,[378] bana babamdam kalan[379] yerimi gaspetti” dedi.[380]
Kindeli olan ise:
“Yâ Rasûlallah! O yerim bana babamdan miras kaldı.[381]
Orası benim elimde ekip biçtiğim biryerimdir.
Bunun orada hiçbir hakkı yoktur!” dedi.[382]
Hadramevtli ise, kendilerine ait olan bu yerin dava olunanın babası tarafından gaspedildiğini ken­disinin de bildiğini ileri sürdü.[383]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Arazinin sana ait olduğu hakkında bir beyyinen (delilin) var mı?” diye sordu.
Hadramevtli:
“Yoktur!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Öyle ise, senin için, onun yemini var!” buyurdu.
Hadramevtli:
“Yâ Rasûlallah! Bu kişi birfâcirdir, yaptığı yemine aldırış etin ez! Hiçbir şeyin günahından da sakınır değildir!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ondan sana, yapacağı yeminden başka birşey yok!” buyurdu.
Kindeli yemin etmeye gidince,[384] hazırlanınca,[385] Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Eğer bu adam hakikaten onun malını haksız olarak yemek için yemin ederse, muhakkak, Yüce Allah’ın gazabına uğramış olarak huzura çıkar!” buyurdu.[386]
Bunun üzerine, Kindeli:
“O yer bunundur[387] ve babasınındır” dedi.[388]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yalan yemini ile Müslüman bir kişinin hakkını alan kimseye, Yüce Allah Cenneti haram, Cehennemi vacip kılar!” buyurunca;
“Az birşey olsa da mı yâ Rasûlallah?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“İrak ağacından birçubuk da olsa![389]
İrak ağacından birçubuk da olsa!
İrak ağacından birçubuk da olsa!” buyurdular.[390]
Eş’as b. Kays der ki:
“Benimle Yahudilerden bir adam arasında bir arazi vardı.
Yahudi, benim onun üzerindeki hakkımı inkâr etti.
Ben de onu Resûlullah Aleyhisselamın huzuruna götürdüm.
Resûlullah Aleyhisselam, bana:
‘Senin bu hususta beyyinen (delilin) var mı?’ diye sordu.
Ben:
‘Yoktur!’ dedim.
Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam, Yahudiye:
‘Yemin et!’ buyurdu.
Ben:
‘Yemin ona düşünce, o yemin eder ve malımı götürür!’ dedim .”[391]
Yemin ettirilecek kimseler Yahudi iseler, Peygamberimiz Aleyhisselam onlara:
“Musa (Aleyhisselam)a Tevrat’ı indiren Allah hakkı için and veriyor, soruyorum…” diyerek yemin verirdi.[392]
Anlattığımız hadise hakkında nazil olan[393] âyette şöyle buyuruldu:
“Onlar, Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir değerle değiştiren, satanlardır-ki, işte onların, ahirette hiçbir nasibi yoktur.
Allah, Kıyamet günü, onlara Kelamıyla hitap etineyecek, onların yüzlerine bakmayacak, kendilerini temize çıkarmayacaktır.
Elem verici bir azab da, onlar içindir.”[394]
Muhakeme sırasında taraflar sulh olmak istedikleri zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam onların bu isteklerini kabul eder ve:
“Müslümanlar arasında sulh caizdir. Ancak, haramı helalleştiren ve helali haramlaştıran sulh caiz değildir!” buyururdu.[395]
Peygamberimiz Aleyhisselamın, Müslümanlardan bazılarına, Müslümanlardaki alacaklarından bir kısmını bağışlamalarını teklif buyurduğu da olurdu.
Ka’b b. Malik, bir alacağından dolayı İbn Ebi Hadred’le çekişmişler ve seslerini yükseltmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, evinden, onların sesini işitti. Kapısının perdesini açıp, Ka’b b. Malik’e:
“Ey Ka’b!” diyerek seslendi.
Ka’b b. Malik:
“Buyuryâ Rasûlallah! Emrine amadeyim!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sana olan boncunun yarısını buna bırak!” diye eliyle işaret buyurdu.[396]
Ka’b b. Malik:
“Yaptırın[397] yâ Rasûlallah! Bıraktım!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, İbn Ebi Hadned’e:
“Kalk, kalan borcunu öde ona!” buyurdu.[398]
Yahudi bilginlerinden Ka’b b. Esed, İbn Saluba b. Suriya, Şe’s b. Kays, birbirlerine:
“Haydi Muhammed’e gidelim.
Olabilir ki, onu dininde bir fitneye, bir tuzağa düşürebiliriz! Nihayet, o da bir beşerdir!” diyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
“Yâ Muhammedi İyi bilirsin ki, bizler Yahudilerin bilginleri, eşraf ve ulularıyız.
Biz sana tâbi olursak, Yahudiler de tâbi olurlar.
Onlar bize aykırı hareket etmezler.
Yalnız, bizimle kavmimizden bazıları arasında bir anlaşmazlık ve düşmanlık var.
Biz onlarla olan muhakememizi sana getirsek, sen onlar aleyhine ve bizim lehimize hüküm versen de, sana iman etsek, seni tasdik etsek olmaz mı?” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların bu isteklerini yerine getirmekten kaçındı.
Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyetlerde[399] şöyle buyurdu:
“Onların aralarında-Allah’ın sana indirdiğine göre-hüküm ver. Onların keyiflerine uyma!
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptıracaklar diye, sakın!
Eğer onlar yüz çevirirlerse, bil ki; Allah onların bazı günahları sebebiyle başlarına bir musibet getirmek istiyor.
İnsanlardan birçoğu, muhakkak, fâsıktırlar.
Onlar hâlâ Câhiliye devrinin o kötü hükmünü mü arıyorlar?!
İmanını yakın derecesine ulaştıran bir kavim nazarında, Allahtan daha güzel hüküm veren kim var?”[400]
Yahudilerden bir erkekle bir kadın zina ettiler. Yahudi bilginleri, Beytül-Midras’ta, bu işi konuşmak üzere toplanmışlardı.
Yahudi bilginleri:
“Bu adamı ve kadını Muhammed’e gönderiniz!
Bunlar hakkında nasıl hüküm verileceğini ona sorunuz bakalım?
Eğer o onlar hakkında sizin yaptığınız tecbiye gibi; elyaftan örülmüş zifte bulanmış bir iple dövüldük­ten sonra yüzlerinin karalanmasına, sonra da iki merkebe ters olarak bindirilmelerine hüküm verirse, ona tâbi olunuz!
Çünkü, o bir hükümdar demektir. Kendisini tasdik ediniz!
Eğer onlar hakkında recm cezası uygulanmasına hüküm verirse, o bir peygamberdir. Kendisinin elinizdekini, önünüzdekini çekip almasından sakınınız!” dediler.[401]
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına, yüzü karalanmış, dayak atılmış bir Yahudi getirdiler.[402]
“Yâ Muhammedi Bu adam, evlendikten sonra, evli bir kadınla zina etti.
Sen bunlar hakkında hükmünü ver!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam kalkıp Beytü’l-Midnas’a kadar gitti.
Yahudilerin bilginleri de oraya gelmişlerdi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ey Yahudi cemaati! Bilginlerinizi yanıma çıkarınız!” buyurdu.
Yahudiler Abdullah b. Suriya’yi, Ebu Yâsir b. Ahtab ve Vehb b. Yahuza ile birlikte çıkardılar ve:
“İşte, bunlar bizim bilginlerimizdir” dediler.
Abdullah b. Suriya’nın, Medine’de kalan Yahudi bilginlerinden, Tevrat’ı en iyi bilen kimse olduğunu da söylediler.
Abdullah b. Suriya, onların en genci idi.[403]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Siz zina eden kimsenin haddini (cezasını) Kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?” diye sordu.
Yahudiler
“Evet!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onların bilginlerinden bir adamı çağırıp,[404] ona:
“Ey Ibn Suriya! Ben sana Allah adına and veriyor ve Allah’ın İsrail oğullarını uğrattığı ibtila [bela]günlerini hatırlatarak s örüyorum:[405]
Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah hakkı için söyle! Kitabınızda zina cezasını böyle mi buluyorsunuz?” buyurdu.
Abdullah b. Suriya:
“Hayır! Eğer sen bana bu sözle sormasa idin, sana haber vermezdim.
Biz onu recm olarak buluyoruz!
Fakat, ne yapalım ki, bu iş eşrafımız arasında çoğaldı.
O hale geldik ki, şerefli birini yakalarsak onu bırakıyoruz, zayıfı yakalarsak ona haddi vuruyoruz!
‘Geliniz; soyluya da, soysuza da uygulayacağımız birşey üzerinde birleşelim!’ dedik.
Kömüre boyamakla dayak atmayı, recm cezasının yerine koyduk![406]
Vallahi, yâ Ebe’l-Kâsım! Bunlar, senin gönderilen peygamber olduğunu çok iyi biliyorlar, fakat seni kıskanıyorlar!” dedi.
Bundan sonra, kendisi de aynı hastalığa tutulup, Peygamberimiz Aleyhisselamın peygamberliğini inkâr yoluna saptı.[407]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
“Ellerinizde bulunan Tevrafı getiriniz!” buyurup, okutturdu.
Okuyan Yahudi, elini recm âyetinin üzerine koyup, onun önündekini ve sonundakini okudu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulunan ve Müslümanlığı kabul etmiş bulunan Abdullah b. Selam:
“Buna emir buyur da, elini kaldırsın!” dedi.
Yahudi elini kaldırınca, altındakinin recm âyeti olduğu görüldü![408]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Yazıklar olsun size ey Yahudi cemaatı! Allah’ın, elinizdeki hükmünü terk etmeye sizi davet eden ne idi?” buyurdu.
Yahudiler
“Vallahi, o bizim aramızda uygulanagelmekte iken, kral ailesinden ve eşrafımızdan bir adam,[409] kralın amcasının oğlu,[410] evlendikten sonra[411] zina edince, kral onu koruyup recm ettirmedi.
Bundan sonra, halktan birisi zina ettiği, kral onu recm etmek istediği zaman, krala:[412]
‘Vallahi[413] kralın amcasının oğlu[414] filan kişi de recm edilmedikçe, bu da recm edilemez!’ dedil-er.[415]
Aralarında toplanıp necm cezasını tecbiyeye çevirdiler,[416] terk ettiler.[417] Recimi anılmaz ve uygu­lanmaz ettiler, öldürdüler!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“O halde, Allah’ın emrini, Kitabını ilk ihya eden ve onunla amel eden benim![418]
Ey Allah’ım! Onlar Senin emrini uygulamayıp öldürdükleri zaman, Senin emrini ilk uygulayan, ihya eden benim!”[419] dedikten sonra, onları getirtti.[420]
Recm edilmelerini emir buyurdu, recm olundular.[421]
Yüce Allah, indirdiği âyette[422] şöyle buyurdu:
“Ey Resûl! Kalbleriyle inanmadıkları halde, ağızlarıyla inandık diyen (münafık)la Yahudilerden o küfür içinde alabildiğine koşuşanlar, seni mahzun etmesin!
Onlar durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna gelmeyen bir kavim hesabına casusluk eden (kimse)lerdir.
Onlar, kelimeleri, yerlerine konulduktan sonra, bir tarafa atarlar.
‘Size şu verilirse, onu alın! Verilmezse, onu kabul etmekten çekinin!’ derler.
Allah, kimin sapkınlığını irade ederse, artık sen Allah’ın ona ait iradesini önlemeye hiçbir veçhile muktedir olamazsın!
Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalblerini temizlemek istememiştir.
Dünyada hor hakir olmak onların hakkıdır.
Ahirette de, onlara pek büyük bir azab vardır!”[423]
Bir Yahudi de,[424] Medine’de[425] Ensar’dan[426] bir kadını[427] giderken[428] yakalayıp, [429] üzerinde­ki zîneti[430] aldı.[431] Aldıktan sonra da, öldürmek maksadıyla[432] iki taş arasında onun başını[433] taşla vurup[434] ezdi.[435] Kadıncağıza, son dakikalarını yaşadığı sırada yetiştiler.[436] Kendisi, iki taş arasında başı ezilmiş bir halde bulundu.[437]
Ona birbiri ardınca bazı kimseler gösterilip:
“Bu mu o? Bu mu o?” diye soruldu.
En sonunda katil Yahudi getirilip gösterilince, kadıncağız ona başıyla işaret etti.[438]
Kadıncağız, en son dakikalarını yaşadığı,[439] dili tutulduğu sırada[440] Resûlullah Aleyhisselama getirildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona, sanıklardan:
“Seni filan kişi mi öldürdü?” diye sondu.[441]
Kadıncağız, başını kaldırarak,[442] başı ile “Hayır!” diye işaret etti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, sanıklardan birisi hakkında:
“Seni filan kişi mi öldürdü?” diye sordu.[443]
Kadın başını kaldırarak:[444]
“Hayır!” diye başıyla işaret etti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Seni filan kişi mi öldürdü?”[445] diye, Yahudinin ismini anarak sordu.[446]
Kadıncağız, başını önüne eğerek:[447]
“Evet!” diye başıyla işaret etti.[448]
Bunun üzerine, katil Yahudi yakalanıp[449] Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirilerek sorguya çekilince, suçunu itiraf ve ikrar etti.
Kendisi de aynı şekilde öldürülüp cezalandırıldı.[450]

Müslümanlara İçme Suyu Sağlanışı ve Bahçe Sulama İşinin Düzene Konuluşu

Peygamberimiz Aleyhisselam; Medine’ye geldiği zaman, Medine’de Rûıme kuyusundan başka tatlı su bulunmadığını görüp:
“Rûme kuyusunu; Cennette ondan daha hayırlısı karşılığında, kim satın almak[451] ve kendi kovasını Müslümanların kovalanyla eşit kılmak ister?” buyurunca, Hz. Osman onu[452] öz malından bir kısmiyia[453] satın alıp.[454] Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Rûme kuyusunu şu kadara satın aldım!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ecir ve sevabı sana ait olmak üzere, onu Müslümanlara vakfet, içir!” buyurdu.[455]
Rûme kuyusu, Akîkte,[456] Akîk vadisinin aşağısında, sel sularının biriktiği yerin yakınında idi.
Kuyunun çevresi taşla örülü, derinliği onsekiz, eni sekiz zira idi.
İki zira kadarı su ile dolu idi.
Rivayete göre; bu kuyuyu ilk önce Müzeyne kabilesinden bir adam kazdırmış, sonradan Rûmetü’l-Gıfârî’nin malı olmuştu.[457] Rûmetü’l-Gıfârî, kırbasını bir müdde (iki avuç dolusu şeye) satardı.[458]
Rûme kuyusu, birYahudinin de eline geçmişti.
Yahudi de, onun suyunu Müslümanlara satar, hiç kimseye parasız bir damla su içirmezdi.[459]
Hz. Osman Yahudiye gidip kuyuyu ondan satın almak istedi.
Fakat Yahudi tamamını satmaya yanaşmayınca, kuyunun yarı hissesini ondan oniki bin dirheme satın aldı ve ona:
“İstersen, su almak için iki gün benim hisseme ayır; istersen, bir gün bana, bir gün sana ayır!” dedi.
Yahudi:
“Olur! Bir gün senin için ayrılmış olsun, bir gün de benim için!” dedi.
Hz. Osman’ın su alma gününde, Müslümanların su alma ihtiyacına iki gün bile kâfi gelmedi.
Bunun üzerine, Yahudi:
“Sen benim kuyu işimi bozdun! Öteki yarı hisseyi de satın al!” dedi.
Hz. Osman onu da oniki bin dirheme satın aldı.[460]
Hz. Osman’ın Rûme kuyusunun tamamını otuzbeş veya kırk bin dirheme satın aldığı rivayeti de vardır.[461]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Medinelilerin sulama işlerini de düzene koydu.
Medine’nin Mehzur[462] ve Müzeynib[463] sulan hakkında:
“Yukarıda bulunanın, suyu, ayak bileklerine yükselinceye kadar tuttuktan sonra aşağıdakine salmasına hükmetti.[464]
Bathan vadisi suyu hakkında da aynı şekilde hüküm verdi.
Mehzur suyu hakkında verdiği hükme göre; hurmalık sahipleri suyu ayak bileklerine, ekinciler ise nalın (takunya)larının tasmalarına yükselinceye kadar tutacaklar, bundan sonra, kendilerinden aşağıda bulunanlara salacaklardı.[465]
Peygamberimiz Aleyhisselam, suyun fazlasını satmayı da yasakladı.[466]
“Otların korunması için suyun fazlası esirgenmez.”[467]
“Kuyunun suyu, su almaya gelenlerden esirgenmez!” buyurdu.[468]

Evlenme İşlerinin Yoluna Konuluşu

Abdullah b. Abbas’ın bildirdiğine göre; Cahiliye devri insanları ölen babalarının kadınlarıyla evlen­me ve bir erkeğin iki kızkardeşle evlenmesi dışında, Allah’ın haram kıldıklarını haram kabul ederlerdi.[469]
Cahiliye devrinde, bir adam öldüğü zaman, oğlu ölen babasının karısına vâris ve mâlik olur, kalkıp onun üzerine elbisesini atar, isterse onunla mehir vermeksizin evlenirdi.[470]
Nitekim:
Ebu Kays b. Eslet; ölen babası Eslet’in zevcesi Ümmü Ubeyd binti Damrâ’ya,
Esved b. Halef; ölen babası Halefin zevcesi Ebu Kalha’nın kızına,
Safvan b. Ümeyye; ölen babası Ümeyye b. Halefin zevcesi Fâhite binti Esved’e,
Manzurb. Rebab; ölen babası Rebab’ın zevcesi Müleyke binti Hârice’ye[471] eş olmuş;
Kays b. Ebi Kays da; babası öldüğü zaman, kalkıp elbisesini babasının zevcesi Kübeyşe binti Ma’n’ın üzerine atınıştı.[472]
Kadın, ona:
“Ben seni bir oğul sayıyorum.
Sen kavminin salihlerinden, iyi halli kişilerindensin.
Ben Resûlullah Aleyhisselama gidip danışacağım!” dedi, Peygamberimiz Aleyhisselama gitti:
“Ebu Kays öldü!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hayra ersin!” buyurdu.
Kübeyşe Hatun:
“Onun oğlu benimle evlenmek istedi! O, kavminin salih, iyi hallilerinden bir kimsedir. Ben onu ancak bir oğul sayıyorum! Sen ne buyurursun?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen şimdi evine dön!” buyurdu.[473]
Yüce Allah Peygamberimiz Aleyhisselama bu münasebetle indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:
“Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyiniz!
Ancak, bundan önce olan olmuş, geçen geçmiştir.
Şüphe yok ki, o bir hayasızlıktı! Allah’ın hışmına uğramaya bir sebepti. O ne kötü bir yoldu!
Analarınız,
Kızlarınız,
Kızkardeşleriniz,
Halalarınız,
Teyzeleriniz,
Erkek kardeşlerinizin kızları,
Kızkardeşlerinizin kızları,
Sizi emziren süt analarınızla süt kızkardeşleriniz,
Zevcelerinizin anaları,
Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz zevcelerinizden doğmuş olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız ile evlenmek size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın analarıyla gerdeğe girmemiş iseniz, onlarla evlenmenizde size bir sakınca yoktur.
Kendi sulbünüzden gelmiş olan oğullarınızın zevceleriyle evlenmeniz,
İki kızkardeşi birlikte almanız da size haram kılındı.
Ancak, bundan önce olan olmuş, geçen geçmiştir.
Çünkü, Allah gerçekten yarlıgayıcı ve çok esirgeyicidir.
Bir de, harb esiri olarak ellerinizde bulunanlar müstesna olmak üzere, evli kadınlar…
İşte bütün bunlar, size Allah yazısı olarak haramdır.
Bunlardan başkası ise, zinadan kaçınarak namuslu yaşamak üzere mallarınızla talep edesiniz diye, size helal kılındı.
O halde, hangilerinden nikâh ile müstefid oldunuzsa, mehirlerini kendilerine veriniz ki, farzdır; o mehri kesiştikten sonra aranızda rızalaştığınızda da, bir vebal yoktur.
Şüphe yok ki, Allah hakkıyla bilicidir ve mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
İçinizden her kim hür olan mü’min kadınları nikâh edecek genişliğe güç yetiremiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mü’min cariyelerinizden var!
Allah kadrinizi imanınızla bilir.
Mü’minler hep birbirinizden sayılırsınız.
Onun için, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek namuslu yaşadıkları halde, onları sahiplerinin izniyle nikâh ediniz ve mehirlerini güzellikle kendilerine veriniz.
Eğer evlendikten sonra bir fuhuş irtikap ederlerse, o vakit üzerlerine, hür kadınlar üzerine terettüp edecek cezanın yansı uygulanmak gerekir.
Bu, günaha girmek korkusu olanlarınız içindir.
Yoksa, sabretmeniz, sizin için daha hayırlıdır.
Bununla birlikte. Allah Gafûr’dur. Rahîm’dir.”[474]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam;
Kadının halasının üstüne,
Halanın erkek kardeşinin kızının üstüne,
Kadının teyzesinin üstüne,
Teyzenin de kızkardeşinin kızının üstüne nikâhlanmasını menetti ve: “Ne büyük küçüğün üstüne, ne de küçük büyüğün üstüne nikâhlanabilir” buyurdu.[475]
İslâmiyetten önce, erkekler on kadınla veya ondan az yahut daha çok kadınla evlenirler ve yan­larında da, bakımını üzerlerine aldıkları yetim kız çocukları da bulunur, onların mallarını yemek için, onlardan bazılarıyla evlendikleri de olurdu.[476]
Feyrûz Deylemî der ki:
“Peygamberimiz Aleyhisselama gidip,[477] ‘Yâ Rasûlallah![478] Ben nikâhım altında iki kızkardeş varken Müslüman oldum!?’ dedim.[479]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Onlardan birini,[480] hangisini istersen,[481] boşa!’ buyurdu.”[482]
Kays b. Haris de:
“Müslüman olduğum zaman nikâhım altında sekiz kadın bulunuyordu. Bunu Peygamberimiz Aleyhisselama anlatınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
‘Onlardan dördünü kendine seç! (Diğerlerini bırak!)’ buyurdu” demiştir.[483]
Gaylan b. Seleme’nin, Müslüman olduğu zaman, on kadını vardı. Onlar da Müslüman olmuşlardı. Peygamberimiz Aleyhisselam Gaylan’a on kadından dördünü tutmasını, ötekileri boşamasını emretmiştir.[484]
Sehl b. Sa’d derki:
“Bir kadın, Resûlullah Aleyhisselama gelerek:
‘Yâ Rasûlallah! Ben kendimi sana hibe etmeye, bağışlamaya geldim!’ dedi.[485]
Resûlullah Aleyhisselam, kadına baktıktan sonra, başını önüne eğdi.[486]
Kadın uzun bir süre ayakta dikildi.[487]
Resûlullah Aleyhisselamın kendisi hakkında bir karar vermediğini görünce, kadın olduğu yere otur­du.
Resûlullah Aleyhisselamın ashabından[488] bir zât, ayağa kalkarak:
‘Yâ Rasûlallah! Eğer bu kadına senin ihtiyacın yoksa, onu bana nikâhla!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sende ona[489] mehr olarak[490] verecek birşey var mı?’ diye sordu.[491]
O zât:
‘Yok vallahi yâ Rasûlallah!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Sen evine git de bak, birşey bulabilecek misin?1 buyurdu.
O zât gitti. Sonra, dönüp:
‘Yok vallahi, hiçbir şey bulamadım!’ dedi.[492]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Demirden bir yüzük olsun bulmaya çalış!’ buyurdu.[493]
O zât gitti. Sonra, yine döndü:
‘Yok vallahi, yâ Rasûlallah![494] Demirden bir yüzük de bulamadım! Ancak üzerimdeki şu kaftanım var! Onun yarısı, onun olsun!’ dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
‘O senin kaftanını ne yapsın?
Onu sen giymiş olsan, kadının üzerinde birşey kalmayacak!
Kadın giyse, senin üzerinde birşey kalmayacak!’ buyurdu.
Bunun üzerine, adamcağız da oturdu. Bir hayli oturduktan sonra, kalktı. Dönüp giderken, Resûlullah Aleyhisselam onu gördü ve çağırılmasını emirbuyurdu.[495] Gelince, ona:
‘Ezberinde Kur’ân’dan neler var?’ diye sordu.[496]
O zât da, bildiği sûreleri:
‘Filan filan sûreler ezberimdedir’ diyerek saydı.[497]
Resûlullah Aleyhisselam:
‘Onları ezberden okuyabilir misin?1 diye sordu.[498]
O zât:
‘Evet!’ dedi. Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
‘O kadını sana ezberindeki Kur’ân ile tezvic ve temlik ettim.[499] Haydi, git! Kadın ezbere bildiğin Kur’ân’la sana temlik olundu.[500] Ona Kur’ân öğret!1 buyurdu.”[501]
Amir b. Rebia’dan rivayet olunduğuna göre; Fezâre oğullarından bir kadın mehr olarak bir çift ayakkabı karşılığında nikâhlanmıştı. Resûlullah Aleyhisselam, ona:
“Nefsinin karşılığında (mehr olarak) bir çift ayakkabıya razı oldun mu?” diye sordu. Kadın “Evet!” deyince, Peygamberimiz Aleyhisselam bu nikâhı da caiz gördü.[502]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir kimse sizden bir kadına talip olursa, onu ona nikahlayınız! Eğer
yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük fesad olur!” buyurunca: “Yâ Rasûlallah! Kendisinde mal ve denklik bakımından noksanlık varsa da mı?” dediler. Peygamberimiz Aleyhisselam, üç kere:
“Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir kimse sizden bir kadına talip olursa, onu onunla evlendiriniz! Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir kimse sizden bir kadına talip olursa, onu onunla evlendiriniz! Dinini ve ahlâkını beğendiğiniz bir kimse sizden bir kadına talip olursa, onu onunla evlendiriniz!” buyurdu.[503]
Cabir b. Abdullah evlendiği zaman,[504] Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Muhakkak ki, kadınla:
Ya dini için,
Ya malı için,
Ya güzelliği için,[505]
Ya da soyluluğu için[506] evlenilir.
Sen dindar olanı ele geçirmeye bak!
Yoksa iki elin yokluğa ve darlığa düşer!” buyurmuştur.[507]
Bir hadis-i şeriflerinde de:
“Nikâhın hayırlısı, en kolay olanıdır!” buyurulmuştur.[508]

Peygamberimizin Meşgul Olduğu ve Ashabını Yetiştirdiği Başlıca Konular

Peygamberimiz Aleyhisselamın sözleri, işleri ve gidişlerinden başlıcalan, meşhur hadis ve sünnet mecmualarında konulara göre tasnif edilen kitaplarda ve onların batılarında gösterilmiş olup.yüzbinlerce hadis içinden, sadece yedisinde ve meselâ:
Buharî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’inde 97 kitapta, 2884 babda,
Müslim’in el-Câmiu’s-Sahîh’inde 54 kitapta, 5771 babda,
Ebu Davud’un Sünen’inde 40 kitapta, 1814 babda,
Tirmizî’nin Sünen’inde 46 kitapta, 2124 babda,
İbn Mâce’nin Sünen’inde 37 kitapta, 1512 babda,
Nesâî’nin Sünen’inde 51 kitapta, 2525 babda,
Dârimî’nin Sünen’inde 23 kitapta, 1373 babda yer alan konular, başlıca:

1- Vahiy,
2- İlim,
3- İman esasları,
4- Taharet, abdest, gusül, teyemmüm, sular ve çeşitleri,
5- Namaz ve namaza ait hükümler,
6- Cenazeye ait hükümler,
7- Oruç ve oruca ait hükümler,
8- Zekât ve zekâta ait hükümler,
9- Hac ve hacca ait hükümler,
10- Bazı âyetlerin tefsir ve izahları,
11- Kurbana ait hükümler,
12- Eti yenen ve yenmeyen hayvanlara ait hükümler,
13- Yemin ve adaklar,
14- Keffaretler,
15- Köle ve cariyelerle onları azad etmeye ait hükümler,
16- Edeblere dair hükümler,
17- Yeme, içme, giyinip kuşanma edebleri,
18- İzin isteme edebleri,
19- Selamlaşma edebleri,
20- Kalb inceliğine ait hükümler,
21- Hısım ve akrabalık ilişkileri,
22- Ahiret nimet ve azabı,
23- Kaza ve kader meseleleri,
24- Sağlık ve tedavi,
25- Zuhur edecek fitne ve fesatlara dair haberler,
26- Ahlâklı ve takvalı yaşamanın gerekliliği,
27- Dualar,
28- Allah yolunda cihad,
29- Alışverişlere ait hükümler,
30- Ticaretlere ait hükümler,
31- Borçlanmaya ve ödemeye ait hükümler,
32- Akitlere ait hükümler,
33- Havalelere ait hükümler,
34- Kefaletlere ait hükümler,
35- Vekâletlere ait hükümler,
36- Şirketlere ait hükümler,
37- Sulhlara ait hükümler,
38- Şartlara ait hükümler,
39- Ziraat ortaklığına ait hükümler,
40- Ağaç mahsulü ortaklığına ait hükümler,
41- Ortak mal ve arazinin idaresine ve taksimine ait hükümler,
42- Şuf’aya ait hükümler,
43- Yitik şeylere ait hükümler,
44- Gasp ve yok etme suçlarıyla ilgili hükümler,
45- Şahitliklere ve beyyinelere ait hükümler,
46- Rehine ait hükümler,
47- Hacra ait hükümler,
48- Kiraya ait hükümler,
49- Veraset ve mirasa ait hükümler,
50- Vasiyetlerle ilgili hükümler,
51- Evlenme ve boşanma ile ilgili hükümler,
52- Nafakaya ait hükümler,
53- Hibeye ait hükümler,
54- Cinayetler ve diyetlere ait hükümler,
55- Suçlar ve mahiyetlerine göre uygulanacak cezalar,
56- İrtidadla ilgili hükümler,
57- Vergilere ait hükümler,
58- Davalarla ilgili hükümler,
59- Hakimlik ve hakimliğe ait hükümler… gibi daha pek çok hükümleri kapsar ki, bu kadarı bile,
Peygamberimiz Aleyhisselamın tebligat ve icraatının genişliğini ve ağırlığını göstermeye yeter.
İnsan gücünün bu kadar konulara bizzat eğilmeye ve yetiştirilecek olanları yetiştirmeye nasıl yete-bildiğinin cevabı ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın zamanın sonuna kadar bütün insanlara peygam­ber olarak gönderildiğini[509] ve kendisinin bu husustaki üstün güç ve başarısının da ilahî destekten kay-naklandığını[510] unutmamaktan ibarettir.
Yukarıya sıralanan konulan oluşturan sayısız hadis ve sünnetleri, erkek kadın sahabiler, Peygamberimiz Aleyhisselamdan bizzat işitmek veya görmek, ya da birbirlerinden işitmek suretiyle rivayet etmiş olduklarına göre, kendilerinin de o konularda iyice bilinçlenmiş oldukları anlaşılır.
Hadis ve sünnet mecmualarına bakılınca, raviler arasında birçok kadınların da bulunduğu görülür.
Misal olarak, içinde en çok hadis ve sünnet toplanmış bulunan hadis mecmualarından, Ahmed b. Hanbel’in meşhur 6 ciltlik büyük hadis ve sünnet mecmuası olan Müsned’inin 6. cildini, başta Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri olmak üzere, hemen hemen en çok kadınların rivayet ettikleri hadis ve sünnetler doldurur ki, bu, Müsned’deki hadislerin altıda biri demektir.
Hz. Ebu Bekir der ki:
“İnen Kur’ân ve Peygamberimiz Aleyhisselamın sünnetleri bize öğretildi de, biz bu sayede bilgi sahibi olduk, bilinçlendik.”[511]
Ensardan Übeyy b. Ka’b da:
“Resûlullah Aleyhisselam; sabahımızda, akşamımızda, İslâm fıtratını, ihlası, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın sünnetini, hanif bir Müslüman olan, müşriklerden olmayan atamız İbrahim Aleyhisselamın dinini bize öğretirdi” demiştir.[512]
Bir gün, kadın sahabiler:
“Yâ Rasûlallah! Senin sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize meydan kalmıyor![513]
Kendin, bizim için bir gün tahsis et!
Senin yanına gelelim de, Allah’ın sana öğrettiğini[514] bize öğret!” dediler.
Resûlullah Aleyhisselam da:
“Filan gün filan saatte filan yerde toplanınız!” buyurdu.
Kadınlar toplanınca, yanlarına gitti.
Kendisine Allah’ın öğretmiş olduğu şeyleri onlara öğretti.[515]

Eğitim İşleri: Suffa ve Ashab-ı Suffa

İslâmiyet; büyük küçük herkese, Peygatm berim iz Aleyhisselamın Medine’deki Mescidinde öğretilmekte idi. “Mescide gelen, başka birşey için değil, ancak hayır için, hayrı öğrenmek veya öğret­mek için gelir”di.[516]
Ashab-ı Suffa, Mescidin devamlı, yatılı öğrencileri idiler.
Kıble Kabe tarafına çevrilmeden önce, Mescidin kuzey tarafında hurma dallarıyla bir gölgelik yapılmıştı ki, Medine’de kavim ve kabileleri, evleri barklan bulunmayan sahabiler orada otururlardı ve kendilerine Ashab-ı Suffa denirdi.[517]
Ashab-ı Suffa’nın sayıları, seksenden fazla idi.[518]
İçlerinden evlenen, ölen, sefere çıkan olursa, sayıları azalırdı.
Ashab-ı Suffa geceleri namaz kılmak, Kur’ân okumak ve ders görmekle geçirirler; gündüzleri de su taşırlar, odun toplayıp satarlar ve onunla yiyecek satın alırlardı.[519]
Ashab-ı Suffa’nın bazan geceleri yetmişinin birden bir öğreticinin başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu.[520]
Ashab-ı Suffaya kurrâ denir, kabilelere gönderilecek Kur’ân ve sünnet öğreticileri de onların arasın­dan seçilip gönderilirdi.[521]
Peygamberimiz Aleyhisselam; hurmalık sahiplerine, hurmalarını ağaçlarından topladıkları zaman, her on vesk (yük) hurmadan Ashab-ı Suffa için Mescide bir salkım getirip asmalarını emrederdi.[522]
Ashab-ı Suffa; Müslümanların yıldan yıla zekât ve sadakalarını verecekleri gerçek fukara züm­resinden idiler.[523]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Kapı kapı dolaşmayı âdet edinip verilen bir-iki lokma veya hurma ile geri dönen, gerçekten yoksul değildir.
Gerçekten yoksul; zaruretini giderecek malı olmayan, buna rağmen dilenmekten sıkılan ve kendi­sine sadaka verilmesi için muhtaçlığı bilinmeyen kimsedir” buyurmuşlardır.[524]

Hicve Hicivle Mukabeleye İzin Verilişi

Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre; Resûlullah Aleyhisselam Medine’ye gelince, Kureyş müşrikleri Resûlullah Aleyhisselamı ve onunla birlikte Ensarı da hicvetmeye başladılar.[525]
Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Yâ Rasûlallah! Ebu Süfyan b. Haris b. Abdulmuttalib de seni hicvediyor!” denildi.[526]
Kureyş müşriklerinden şair Abdullah b. Zibâra, Ebu Süfyan b. Haris, Amr b. Âs ve Dırâr b. Hattab Peygamberimiz Aleyhisselamı hicvedince, Müslümanlardan bir zât Hz. Ali’ye:
“Sen de onları hicvet!” demişti.
Hz. Ali:
“Resûlullah Aleyhisselam müsaade ederse yaparım!” dedi.
“Yâ Rasûlallah! Ona [Hz. Ali’ye] müsaade buyur!” dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Bu istenilen şey onda yok!” buyurdu.[527]
Ensarın üç büyük şairi vardı:
Hassan b. Sabit,
Abdullah b. Revana,
Ka’b b. Malik.[528]
Ka’bb. Malik:
“Yâ Rasûlallah! Şiir söylemek hakkında ne buyurursun?” diye sormuştu.
Resûlullah Aleyhisselam:
“Mü’min; kılıcı ile de, dili ile de cihad eder.”[529]
“Resûlullaha silahlarıyla yardımda bulunmuş olan bir kavmin, ona dilleri ile de yardımda bulun­malarına ne mani var?”[530]
“Siz de Kureyşîleri hicvediniz!
Çünkü, bu, onlara ok atmaktan daha ağır gelir!” buyurdu.[531]
Ka’b b. Malik; kahramanlık destanları tarzında şiirler söyler
“Siz bize ne yapmaya kalkışırsanız, biz de size öyle yapar, hakkınızdan geliriz!” diyerek müşrikleri tehdit ederdi.
Abdullah b. Revâha; müşriklerin inançlarını ve tapınmalarını yerer, küfür ve müşrikliğin kötülüğünü ve gülünçlüğünü belirtirdi.
Hassan b. Sabit; Ensar şairlerinin en büyüğü idi. Kureyş müşriklerinin soy ve ahlâkyönünden bütün ayıp ve kusurlarını ortaya döker, kötülükle geçmiş olan günlerini dile getirirdi. Ensar şairlerinden, sözleri Kureyş müşriklerine en ağır geleni idi.[532]
Peygamberimiz Aleyhisselam önce Abdullah b. Revâha’ya, sonra Ka’b b. Malik’e, daha sonra da Hassan b. Sâbit’e, “Kureyş müşriklerini hicvediniz!” diye haber saldı .[533]
Hassan b. Sabit gelip Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna girince:
“Kuyruğu ile iki böğrüne çarpan bu arslana haber salmanızın, ‘Gel artık!’ demenizin zamanı gelmiş” diyerek, dilini çıkarıp oynatmaya başladı[534] ki, dili[535] yılan dili gibiydi veyanı[536] siyahtı.[537]
“Seni hak (din ve Kitab) ile (peygamber) gönderen Allah’a yemin ederim ki; onları (bu) dilimle deri parçalar gibi parçalayacağım!” dedi.
Fakat, Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
“Sen hele acele etme!
Ebu Bekir Kureyşîlerin neseplerini (soylarını soplarını) en iyi bilen kişidir.
Benim de Kureyşîlerin içinde nesebim var![538] Onların içindeki nesebim ne olacak?[539]
Ben onlardan olduğum halde, onları nasıl hicvedeceksin?”[540]
Sen o amcamın oğullarını hicvederken, onlarla birlikte bana da dokundurmuş olabileceğinden endişe ederim” buyurdu.[541]
Hassan b. Sabit:
“Ya Rasûlallah! Bana Ebu Süfyan’ı hiciv için izin ver?” dediği zaman da, Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Ben onun akrabası olduğum, o benim amcamın oğlu olduğu halde.[542] sen onu nasıl hicvede­ceksin?!” buyurdu.[543]
Hassan b. Sabit, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Seni kerîm kılan Allah’a yemin ederim ki, seni onlardan, tereyağdan kıl çeker gibi çeker çıkarırım!” dedi.[544]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Sen hele Ebu Bekir’e git![545]
O, Kureyş kavminin neseplerini senden daha iyi bilir.[546]
O sana benim nesebimi hülasa ve ayırd etsin!” buyurdu.[547]
Hassan b. Sabit, Hz. Ebu Bekir’in yanına vardı.
Hz. Ebu Bekir:
“Filanı, filanı geç! Falanı, falanı diline dola!” dedi.[548]
Hassan b. Sabit, Hz. Ebu Bekir’le konuştuktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü ve:
“Yâ Rasûlallah! O bana senin nesebini hülasa ve ayırd etti.
Seni hak (din ve Kitab) ile peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki;[549] nesebini onlardan, tereyağdan kıl çeker gibi çekip çıkaracağım, onları dilime dolayacağım!” dedi.[550]
Peygamberimiz Aleyhisselam da:
“Sen Allah ve Resûlü adına savunmada bulundukça, hiç şüphesiz Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) seni desteklemeye devam edecektir!” buyurdu.[551]
Hassan b. Sabit; Ebu Süfyan b. Hâris’e hitaben söylediği hicviyede şöyle dedi:
“Hiç şüphesiz, şerefin hörgücü, en yükseği Âl-i Hâşim’den binti Mahzum oğullarındadır.
Senin baban ise,[552] köledir.[553]
Onlardan, Zühre oğullarını doğuranlar da şereflidirler.
Senin koca karıların ise, (şereflilik şöyle dursun), şerefe yaklaşamazlar bile!
Sen ne Abbas gibisin, ne onun anasının oğlu gibisin!
Fakat, sen, kendisi için şeref dikilemeyen bir asal etsizsin!
Sen, anası Sümeyye ve babasının anası da tanınmamış Semra olan bir adamsın!”[554]
“Sen kötü mayalısın!
Âl-i Hâşim içinde bir asalaksın, süvarinin arkasına asılan asalak gibi!”[555]
Abdulmuttalib’in oğullarından Ebu Talib ile Abdullah ve Zübeyr’in annesi Fâtıma binti Amr, b. Âiz, b. İmran, b. Mahzum’du.
Hz. Hamza ile Hz. Safiyye’nin annesi Hâle binti Üheyb (Vüheyb), b. Abdi Menaf, b. Zühreydi.
Hz. Abbas ile Dırâr b. Abdulmuttalib’in annesi Nüteyle binti Cenab, b. Küleyb, b. Malik, b. Amr, b. Âiz, b. Âmir, b. Nemr, b. Kâsıt’tı.[556]
Hassan b. Sabit, Ebu Süfyan b. Hâris’i anne tarafından asaletsizliğini başına kakarak susturmak istemiştir.[557]

Abdullah b. Übeyy’in Peygamberimiz Aleyhisselama Çatışı

Peygamberimiz Aleyhisselam; Bedir savaşından önce, bir gün,[558] üzerine Fedek işi saçaklı kad­ifeden palan vurulmuş bir merkebe binip (o sırada çocuk bulunan) Üsâme b. Zeyd’i de terkisine aldı .[559]
Haris b. Hazrec oğulları mahallesindeki evinde hasta bulunan[560] Sa’d b. Ubâdeyi ziyarete gitti.
Yolda, Abdullah b. Übeyy b. Selûl’e,[561] köşkünün gölgesinde oturduğu ve çevresinde de kavmin­den,[562] Müslümanlardan, putlara tapan müşriklerden ve Yahudilerden birtakım kimseler bulunduğu sırada rastladı ki, Abdullah b. Revâha da o mecliste bulunuyordu.[563]
Peygamberimiz Aleyhisselam; Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ü görünce, inip selamlamadan, görüşme­den geçmeyi uygun görmedi.[564]
Merkebin durunca kaldırdığı toz meclisi kapladı.
Abdullah b. Übeyy kaftanıyla bumunu kapadı ve:
“Üstümüzü tozlatma!” dedi.[565]
Peygamberimiz Aleyhisselam, merkepten inip onlara selam verdi.[566] Biraz oturdu.[567] Kur’ân-ı Kerim okudu. Orada bulunanları Yüce Allah’a imana ve İslâmiyete davet etti.[568] Allah’ı hatırlattı. Onları ahiret azabıyla korkuttu, ahiret nimetleriyle müjdeledi.
Abdullah b. Übeyy b. Selûl ise susuyor, hiç konuşmuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam sözlerini bitirdiği zaman,[569] Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Ey kişi! Senin bu söylediklerin hak ve gerçekse, bundan daha güzel birşey olamaz!
Fakat, sen bizim meclisimize gelip de bizi bununla rahatsız etme! Konakyerine git! Sana gelen olur­sa, bunları onlara anlat![570]
Evinde otur!
Sana gelmeyen kimseyi bununla rahatsız etme ve onun meclisine de, onun hoşlanmadığı birşeyle gelme!” dedi.
Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün yanında bulunan Müslümanlardan[571] Abdullah b. Revâha ise:
“Hayır.[572] yâ Rasûlallah![573] Sen onu bize getir!
Her zaman meclislerimize, evlerimize, barklarımıza buyur![574]
Bizi meclislerimizde onunla bürü![575]
Vallahi, o bizim sevdiğimiz şeylerdendir. Bize Allah’ın ikram ettiği ve bizi kendisine hidayet eylediği şeylerdendir.[576]
Biz onu çok severiz!” der demez, Müslümanlarla müşriklerve Yahudiler birbirlerine sövüp saymaya, vuruşmaya başladılar.
Hatta, birbirlerini öldürecek dereceye vardılar.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları teskine çalıştı, yatıştı I ar.[577]
Abdullah b. Übeyy b. Selûl; kavminden, o zamana kadar görmediği bir muhalefeti görünce, kendi kendine:
“Senin kölen senin hasmın olduğu zaman, zelil olur gidersin!
Seninle güreş tutanlar seni yıkarlar!
Şahin, kanadı olmadan, yerden fırlayabilir mi hiç?
Şayet bir gün onun yeleği kesilirse, o mutlaka düşer!” diyerek söylendi.[578]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, merkebine binerek Sa’d b. Ubâde’nin evine varıp girdi.[579]
Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün söylediği söz, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünde okunuyordu.
Sa’d b. Ubâde:
“Vallahi, yâ Rasûlallah! Ben senin yüzünde birşey görüyorum!
Sanki, hoşuna gitmeyen birşey işitmiş gibisin!?” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Evet! Öyle oldu.[580]
Ey Sa’d! Ebu Hubab’ın ne söylediğini duymadın mı?
O şöyle şöyle söyledi!” diyerek,[581] Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün söylediklerini Sa’d b. Ubâde’ye haber verdi.[582]
Sa’d b. Ubâde:
“Yâ Rasûlallah![583] Sen ona yumuşak davran![584] Onun kusurunu affet!
Sana Kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki; Allah’ın iradesi sana peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti.
Halbuki, şu beldeciğin (Medine’nin) halkı İbn Übeyy’e taç giydirmeye ve tacın üzerine de krallığa mahsus sarık sarmaya hazırlanmış bulunuyorlardı.
Fakat, Allah, sana ihsan buyurduğu peygamberlik hakkı ile, onların bu tasavvurlarını imkânsız hale koydu.
Bu mahrumiyetle, İbn Übeyy mahzun ve mükedder oldu.
Yâ Rasûlallah! İşte bu kederle, İbn Übeyy gördüğünüz çirkin harekette bulunmuştur.[585]
Vallahi, o umup durduğu krallığı kendisinden senin soyup aldığın görüşüne kapılmışür.[586]
Sen onu af buyur!” dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam da affetti.[587]
Zaten, Peygamberimiz Aleyhisselam da, ashabı da, Yüce Allah’ın bu husustaki buyruğuna[588] uyarak gerek müşriklerin, gerek Kitab Ehli olanların kusurlarını affediyor, işkencelerine katlanıyorlardı.
Nihayet, Yüce Allah onlarla savaşmaya izin verince, Bedir savaşı yapıldı.
Böylece, Yüce Allah Kureyş kâfirlerinin ulularını, azılılarını orada öldürdü.
Bunun üzerine, putlara tapan Medineli müşriklerden, İbn Übeyy’le birlikte hareket eden kişiler
“Artık, bu, zafer ve galebenin ona yöneldiğini açıkça gösteren bir vakıadır!” diyerek Peygamberimiz Aleyhisselama İslâmiyet üzerine bey’at edip Müslüman olmak zorunda kaldılar.[589]
Abdullah b. Übeyy b. Selûl de, kavminin böyle kendisinden ayrılıp uzaklaştığını ve İslâmiyete sarıldığını görünce, kalbinde taşıdığı olanca nifakı ve düşmanlığıyla birlikte, istemeyerek İslâmiyete girmek zorunda kaldı.[590]

[1] Veya Es’ad b. Zürâre’nin (İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 239, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 258).
[2] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre,c. 2, s. 140,141 .Taberî, Târih, c. 2, s. 256, İbn Hişam, Cevâmiu’s-Sîre, s. 94, İbn Seyyid, Uyûnu’l- eser, c.1, s. 194-195.
[3] Zührî, Megâzî, s. 104, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 258, Zehebî, Târîhu’l-İslâm s. 334.
[4] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 140,141 , Taberî, c. 2, s. 256, İbn Seyyid, Uyun, c. 1, s. 195, Zehebî, s. 334.
[5] Zührî, Megâzî, s. 10 4, İ bn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 239, Buhâ rî, Sahih, c. 4, s. 258.
[6] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 212, Buhârî, c. 1, s. 111 .Müslim, Sahih, c. 1, s. 373, EbuDâvud, Sünen, c.1, s. 124, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 245.
[7] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 111, İbn Mâce, Sünen, c. 1 , s. 245, Zehebî, M egâzî, s. 18.
[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 212, Buhârî, c. 1, s. 111 .Müslim, Sahih, c. 1, s. 373, EbuDâvud, Sünen, c.1, s. 124, Zehebî, Megâzi, s. 18.
[9] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 245.
[10] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 239, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 5, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 196.
[11] İbn Sa’d, Taba kât, c. 1, s. 239, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 123, Buhârî, c.1, s. 111, Müslim, c.1, s. 373, EbuDâvud, c.1,s.124.
[12] “Resûlullah Aleyhisselam mescidini yapacağı sırada, mescidinin temeline bir taş koyduktan sonra: ‘Ebu Bekir İbn Sa’d, c. 1, s. 239, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 326.
[13] İbn Sa’d, c. 1, s. 240, Buhârî, c. 1, s. 111 .Müslim, c.1 , s. 373, Ebu Dâvud, c. 1, s. 124.
[14] İbn Sa’d, c. 1, s. 240, Buhârî, c. 1, s. 111 .Müslim, c.1 , s. 373, Ebu Dâvud, c. 1, s. 124, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 95.
[15] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,s.239, Semhûdî, Vefa, c. 1, s. 327, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1.S.343.
[16] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 239, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 5, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 196 .
[17] Semhûdi, Vefa, c. 1, s. 333, Diyarbekrî, c. 1 , s. 344.
[18] İbn Sa’d, Taba kâtü’l -kübrâ, c. 5, s. 552, Sem hû df, Vefâu’l -vefa, c. 1, s. 334, Diyarbekrî, Târfhu’l -hamîs, c. 1, s. 344.
[19] Semhûdi, Vefa, c. 1, s. 334, Diyarbekrî, c. 1 , s. 344.
[20] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 553, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 218, 219, Semhûdî, Vefa, c. 1, s. 333, Diyarbekrî, c. 1 , s. 344.
[21] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 13, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 553, Zehebî, Müstedrek Telhfsi, c. 3, s. 13, Semhûdî, Vefa, c. 1, s. 332, Diyarbekrî, c.1, s. 344.
[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 220, 221 Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 211, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 503, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 145, Zehebî, Târıhu’l-İslâm, s. 380, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 218-219.
[23] İbn Sa’d, c. 1, s. 239, Semhûdî, c.1, s. 335, 336, Diyarbekrî, c. 1,s.345.
[24] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 335.
[25] Semhûdi, c. 1, s. 335, Diyarbekrî, c. 1, s. 346.
[26] Semhûdi, Vefâu’I-vefa, c. 1, s. 33 2, Diyarbek rî, Târîhu’ l-hamîs, c. 1, s. 344.
[27] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 240, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 212, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 111, Müslim, Sahih, c. 1, s. 374, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 124, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 95.
[28] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 130, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 11 5, Ebu Dâvud, c. 1, s. 123.
[29] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 239-240, Semhûdî, c. 1, s. 335, 337, Diyarbekrî, c. 1, s. 345-346.
[30] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 141, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1,s.195, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 1,s.329.
[31] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 1 41, İbn Sa’d, c. 1, s. 239-240, Taberî, Târih, c. 2, s. 256, İbn Seyyid, c. 1, s. 195, E bu’l-Fidâ,el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 216, Semhûdî, c.1, s. 329.
[32] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 333.
[33] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 141, İbn Seyyid, c. 1, s. 195, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 216, Semhûdî, Vefa, c. 1,s.329.
[34] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 142, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 216.
[35] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 329.
[36] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 142, Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 216.
[37] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 328.
[38] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 240.
[39] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 142.
[40] İbn Sa’d, c. 1, s. 240, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 212, 244.
[41] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 111, c. 4, s. 259, Semhûdî, c. 1, s. 328.
[42] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 142, İbn Sa’d, c.1 , s. 240, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 212.
[43] Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 217.
[44] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 91.
[45] Ebu’l-Fidâ, c. 3, s. 217, Semhûdî, c. 1, s. 331.
[46] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 142.
[47] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 142, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 241.
[48] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 142, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 115.
[49] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 15, s. 302-303, İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 257, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1139, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 129, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 303.
[50] Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 91, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 115.
[51] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 329.
[52] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 142,143, Semhûdî, c.1 ,s.32, 330, Diyarbekrî, Hamîs.d, s. 345.
[53] Semhûdi, Vefâu ‘I-vefa, c. 1, s. 33 0, D iyarbekrî, Tâ rîhu’l-hamîs, c. 1, s. 3 45.
[54] Semhûdî Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 339-340.
[55] Mâlik, Muvatta, c. 1, s. 319, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 137, Buhârî, c. 2, s. 256, 258, 259, Müslim, Sahih, c. 2, s. 825-826.
[56] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 125.
[57] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 284.
[58] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 188, 251 ,252, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 1 37, Buhârî, c. 1, s. 220, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 379,İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 454, 455, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 102.
[59] Dârimî, Sünen, c. 1, s. 119.
[60] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 300, 304.
[61] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 251.
[62] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 394.
[63] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 252, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 137-138, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 401, 402, Semhûdî, Vefa, c. 2, s. 390.
[64] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 137, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 454.
[65] Ahmedb. Hanbel, c. 5, s. 339, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 220, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 283-284.
[66] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 191.
[67] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 454, E bu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 2, s. 403.
[68] Sem hûdf, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 398.
[69] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 307.
[70] Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 398400.
[71] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 400-410.
[72] Eyyub Sabri Paşa, Mir’at-ı Medine, s. 424.
[73] Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 196, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 122.
[74] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 70, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 47, Dârekutnî, c. 4, s. 196, Muhibbul-Taberî, Rıyâd, c. 2, s.122.
[75] Ahmedb. Hanbel, c. 1, s. 70, Nesâf, c. 6, s. 47, Muhibbu’t-Taberî, c. 2, s. 122.
[76] Dârekutni, Sünen, c. 4, s. 196, M uhibbut-Taberî, c. 2, s. 122, Sem hûd f, Vefâu’l -vefa, c. 1, s. 339.
[77] Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 70, Dârekutnî, c. 4, s. 196, Muhibbu’t-Taberî, c. 2, s. 196, Semhûdî, c. 1,s.339.
[78] Nesâi, c. 6, s. 47, Dârekutnî, c. 4, s. 196, M uhibb ut-Taberî, c. 2, s. 122, Semhûdî, c. 1, s. 399.
[79] Ahmedb. Hanbel, c. 1, s. 70, Nesâf, c. 6, s. 47, Muhibbu’t-Taberî, c. 2, s. 122, Semhûdî, c. 1,s.339.
[80] Semhûdi, Vefa, c. 1, s. 339.
[81] Ebu Dâvud, Sünen, c.1, s. 123.
[82] Ahmedb. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, c. 1 ,s.123.
[83] Semhûdi, Vefa, c. 2, s. 481 .
[84] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 21 -22.
[85] Ahmedb. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1,s.123.
[86] Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 267.
[87] Ahmedb. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, c. 1 , s. 123.
[88] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 22.
[89] Ahmedb. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, c. 1 , s. 123.
[90] Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 502.
[91] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, c. 1 , s. 123.
[92] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 501.
[93] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 1 30, Buhârî, c. 1, s. 115, Ebu Dâvud, c. 1 , s. 123.
[94] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 5.
[95] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 495.
[96] Semhûdi, Vefâu ‘I-vefa, c. 2, s. 49 5, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 3 47.
[97] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 495, Diyarbekrî, c. 1, s. 347.
[98] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 51 6, 517.
[99] Dineverî, Kitâbu’l-ahbâr, s. 326, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 284, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 518.
[100] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 51 8.
[101] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 6, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 519.
[102] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 284, Taberî, Târih, c. 8, s. 65, İbn Esîr, Kâmil, c. 4, s. 532.
[103] Dineveri, Kitâbu’l-ahbâr, s. 326, Yâkubî, c. 2, s. 284, Taberî, c. 8, s. 65.
[104] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 6, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 519.
[105] Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 519.
[106] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 284, Taberî, Târih, c. 8, s. 65, İbn Esîr, c. 4, s. 532, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 519.
[107] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 519.
[108] Belâzurî, Fütûh, c. 1, s. 6, Taberî, Târih, c. 8, s. 65.
[109] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 499, Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 268.
[110] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 517.
[111] Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 519.
[112] S em hûdf .Vefâu’l-vefa, c. 2, s. 520, 684.
[113] Taberî, Târih, c. 8, s. 88.
[114] Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 522.
[115] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 526, 527.
[116] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 6.
[117] Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 267, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 540.
[118] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/85-101.
[119] Ibn Abdilberr, Istiâb, c. 2, s. 683, Ibn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 328, Ibn Hacer, el-lsâbe, c. 2, s. 18, Halebî, Insânu’l-uyûn, c.278.
[120] Şemhûdî, Vefâu’l-vetâ, c. 2, s. 596-597.
[121] İtan Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 683, İbnEar, Usdu’l-gâbe., c. 2, s. 328, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 17,18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/101.
[122] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 205-206 İbn Kuteytoe, Kitâbu’l-maârif, s. 126, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1198, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 264, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 260-261, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 223.
[123] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155-156, Abdurrezzak, Musannef, s. 456-457, İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 246-247,Ahmed b.Hanbel.Müsned, c. 4, s. 43, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 150, Müslim, Sahih, c. 1, s. 285, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 134-135,Tiımizf, Sünen, c. 1, s. 359, 363, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 232, Dârimî, Sünen, c. 1 , s. 214, Nesaî, Sünen, c. 2, s. 3.
[124] İbn Sa’d, Tabakât, c. 4,s. 207,Buhân, Sahih, c. 1,s.153.
[125] İbn Sa’d, Tabakât, c. 4, s. 207.
[126] İbn Abdilberr. İstiâb. c. 2. s. 593-594.
[127] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/102.
[128] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 2, s. 374, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 71, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 250, Müslim, Sahîh,c. 2, s. 1014, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 216, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 271 , İbn Mâce, Sünen, c. 1 , s. 452, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 37, 38, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 271, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 82.
[129] Mâlik, Muvatta, c. 1,s.1O9, Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 397, 398.
[130] Erkam b. Ebi’l-Erkam’la (Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 342).
[131] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 77, Buhârî, Târîhu’l-kebfr, c. 4, s. 204, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 342, 343.
[132] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 343.
[133] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 77, Buhârî, Târîhu’l-kebfr, c. 4, s. 204, Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 342,343.
[134] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübejâ, c. 2, s. 342,343.
[135] Mâlik, M uvatta, c. 1, s. 196, İbn E bi Şeybe, M usannef, c. 2, s. 371, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 53, 277, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 57, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1012,1014, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 147, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 450, 451, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 35, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 370, 371 , Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 246.
[136] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 333, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1014.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/103-104.
[137] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 240.
[138] Şüheylf, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 267, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 346.
[139] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 500.
[140] Süheyli, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 267, 268.
[141] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 500.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/104-105.
[142] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 143.
[143] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 237, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 267.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/105.
[144] İbn Esîr, Nihâye, c. 1, s. 34, Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 9.
[145] Seyyid Şerif, Ta’rifât, s. 9.
[146] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 154.
[147] Abdurrezzak, Musannef, c. 457, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 148, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 150, Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 285, Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 363, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 2, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 214.
[148] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 246.
[149] Beyhakî, Sünenü’l -kübrâ, c. 1, s. 390, İ bn Hi bban’dan nak len Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-kârî, c. 5, s. 103.
[150] İbn Hibban’dan naklen Bedrüddin Aynî, Umdetu’l-Kârî, c. 5, s. 103.
[151] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 134, Beyhakî, Sünen ü’l-kübrâ, c. 1, s. 39.
[152] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 913, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 247.
[153] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 455, 456.
[154] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43.
[155] Abdurrezzak, Musannef, c. 456, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 1 34, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 232.
[156] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 154.
[157] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 154, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 134.
[158] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 154,155, Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 461, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 1, s. 203, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 232, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 214.
[159] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 135.
[160] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, c. 1, s. 135.
[161] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1,s.232.
[162] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 135.
[163] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 1 35.
[164] İbn İshak, İbn Hişam ,Sîre, c. 2, s. 155, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 135, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 232, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 214.
[165] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 135.
[166] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155, Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 456, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 273.
[167] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 155, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 135.
[168] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 156, Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 456, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 273.
[169] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 156, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 143, Beyhakî, S ünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 425, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 529.
[170] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 420.
[171] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 156, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 420, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 143, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 425, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 529.
[172] İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 420.
[173] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 156, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 529.
[174] İbn İshak, İbn Hisam , Sîre, c. 2, s. 156, İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 420, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 143, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 425, Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 529.
[175] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 156, Ebu Dâvud, c. 1, s. 1 43, Beyhakî, c. 1, s. 425, Semhûdî, c. 2, s. 529.
[176] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 156, Ebu Dâvud, c. 1, s. 1 43, Beyhakî, c. 1, s. 425.
[177] Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 143, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 425.
[178] İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 420.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/105-110.
[179] Cum’a: 9, Maide: 58.
[180] İbn İshak, İbn Hisam , c. 2, s. 155,156, Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 456, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 4, s. 43, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 143, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 232, Dârimî, Sünen, c. 1, s. 21 4.
[181] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 483.
[182] Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 1 51, Ebu Dâvud, c. 3, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 163, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 137.
[183] İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 12, s. 367, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 448-449, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 120, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 108, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 315.
[184] Mâlik, Muvatta.c. 1,s. 69-70, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 313, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 1 51, Müslim, Sahîh, c.1 , s. 291, 292, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 142,143.
[185] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 35, Buhârî, Sahîh, t 1, s. 151, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 12.
[186] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 411, Ebu Dâvud, c. 1, s. 142, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 240, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 12.
[187] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 495, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 119, Ebu Dâvud, c. 1, s. 144, Tirmizî, Sünen, c. 1 , s. 416.
[188] İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 237, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 417.
[189] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 463, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1 , s. 140, Beyhakî, Sünen, c. 1, s. 417.
[190] Abdurrezzak, Musannef, c. 1, s. 465466, Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 390.
[191] Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 289, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 145, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 409, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 1, s. 33.
[192] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, s. 181, Müslim, c.1, s. 290, Ebu Dâvud, c. 1, s. 145, Tirmizî, Sünen, c. 1 , s. 411, 412, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 238-239, Nesâf, Sünen, c. 2, s. 26.
[193] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 354, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 152, Ebu Dâvud, c. 1, s. 146, Tirmizî, c. 1, s. 413, İbn Mâce, c. 1, s. 239, Nesâf, c. 2, s. 27, Beyhakî, c. 1, s. 410.
[194] Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 1, s. 410.
[195] Şefaatim (Buhârî, Nesâf, BeyhakPnin rivayetine göre).
[196] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 354, Buhârî, c. 1, s. 152, Ebu Dâvud, c. 1 , s. 146, Tirmizî, c. 1,s.413, İbn Mâce, c. 1,s.239, Nesâf, c. 2, s. 27, Beyhakî, c. 1, s. 410.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/110-112.
[197] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1328.
[198] Taberî, Târih, c. 2, s. 256, 257, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1328, Süheylî, Ravdu’l-ünüf, c. 4, s. 253.
[199] İbn Şa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 610, 612.
[200] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c.2, s. 153, Taberî, Târih, c.2,s. 257.
[201] İbn Şa’d, Tabakât, c. 3, s. 611, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 138.
[202] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 154, İbn Sa’d, c. 3, s. 611, Taberî, Târih, c. 2, s. 257.
[203] İbn İshak, İbn Hisam, c. 2, s. 154, Taberî, c. 2, s. 257.
[204] İbn İshak.İbnHisam, c. 2, s. 154, İbn Sa’d, c. 3, s. 611, Taberî, c. 2, s. 257.
[205] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 611.
[206] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 154, Taberî, c. 2, s. 257.
[207] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 611.
[208] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 154, İbn Sa’d, c. 3, s. 611, Taberî, c. 2, s. 257.
[209] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 154, Taberî, c. 2, s. 257.
[210] Taberî, Târih, c. 2, s. 257.
[211] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 154.
[212] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 154, İbn Sa’d, c. 3, s. 611, Taberî, c. 2, s. 257.
[213] İbn İshak.İbn Hişam, c. 2, s. 154, Taberî, c. 2, s. 257.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/112-113.
[214] İbrı İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 228-234, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 4, s. 75-79, Ahmed b. Hanbel, Müsned.c.S, s.441443,EbuNuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 258-262, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvvec. 2, s. 92-97, İbn E ar, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 417-419, İbn Seyvid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 60-64, Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 95-101, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 9, s. 332-335.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/114-122.
[215] Hz. Zeyneb, Medine’ye gitmesine kocası As b. Rebi’ müsaade etmediği için, bir müddet daha Mekke’de kaldı (Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 269).
[216] 1 ukıyye; 40 dirhemdir. (Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 97, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 177, İbn Esîr, Nihâye, c. 5, s. 56, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 23.
[217] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 62-63.
[218] İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 58.
[219] İbn İshak.İbn Hişam, Sîre,c.4, s. 293, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 211, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 252.
[220] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 283.
[221] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 211.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/122-123.
[222] . İbn İshak, İtan Hişam, Sîre, c. 2, s. 238, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 224.
[223] Müslim, Sahih, c. 2, s. 1003.
[224] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 260, Müslim, Sahih, c. 2, s. 1003.
[225] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238, Buharı, Sahih, c. 2, s. 225.
[226] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 225.
[227] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65.
[228] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 239.
[229] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65.
[230] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238.
[231] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238, Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 890, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 264.
[232] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238.
[233] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238, Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 890, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65.
[234] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238-239.
[235] Buhârî, Sahih, c. 4, s. 264, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 3, s. 382.
[236] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 264, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 382.
[237] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c. 2, s. 239, Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 891, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 2, s. 83.Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 224-225.
[238] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 239.
[239] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c. 2, s. 239, Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 891, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 6, s. 83,Buhârî, Sahih, c. 2, s. 224-225, Beyhakî, Sünen, c. 3, s. 382.
[240] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 83, 260, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 225.
[241] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 239.
[242] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 65.
[243] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 239, Mâlik, c. 2, s. 891, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 65, Buhârî, c. 2, s. 225, M udim, Sahih, c. 2, s. 1003, Beyhakî, c. 3, s. 382.
[244] Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 260, Buhârî, c. 7, s. 5.
[245] Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 225.
[246] Mâlik, c. 2, s. 891, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 260, Buhârî, c. 2, s. 225, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1003, Beyhakî, c. 3, s. 382.
[247] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 239.
[248] Mâlik, c. 2, s. 891, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 260, Buhârî, c. 2, s. 225, Müslim, Sahih, c. 2, s. 1003, Beyhakî, c. 3, s. 382.
[249] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 239, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 65.
[250] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 239, Mâlik, c. 2, s. 891, Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 65, Buhârî, c. 2, s. 225, Müslim, c. 2, s. 1003, Beyhakî, c. 3, s. 382.
[251] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 65, Buhârî, c. 225.
[252] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c. 2, s. 239, Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 891, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 2, s. 65.Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 225, Müslim, Sahih, c. 2, s. 1003, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 3, s. 382.
[253] İbn Esîr, Nihâye, c. 4, s. 308.
[254] Firuzâbadi, Kâmüsu’l-muhft, c. 1, s. 349, c. 3, s. 55.
[255] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 142, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 224, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 994.
[256] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 885, Müslim, Sahih, c. 2, s. 1000.
[257] Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1000, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1105.
[258] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 885.
[259] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 885, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1000, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 11 05.
[260] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 885, Müslim, c. 2, s. 1000.
[261] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 885, Müslim, c. 2, s. 1000, İbn Mâce, c. 2, s. 1105.
[262] Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 225.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/123-127.
[263] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,c.2, s. 150-152, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1,s.238,c.3, s. 22.
[264] Zührî, Megâzî, s. 71, 72, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 358-359, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 156.
[265] İbn İshak, İbn Hişam ,Sîre,c. 2, s. 238, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Bu hân , Sahih, c. 5, s. 173, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1423.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 147, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 197, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 224 .
[267] Mevlâ; köle azad eden kişi, azadlanmış köle, dost, yardımcı, antlaşılan kişi., gibi çeşitli mânâlara gelir. (İbn Kuteybe, Te’vflu Müşkili’l-Kur’ân, s. 352, Buharı, Sahih, 5, s. 178-179).
[268] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 147-150, E bu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, s. 290-294, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 197-198, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 224-226.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/127-134.
[269] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 286, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221 .
[270] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221, Müslim, Sahih, c. 2, s. 995.
[271] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221.
[272] Müslim, Sahih, c. 2, s. 995.
[273] Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221, Müslim, Sahih, c. 2, s. 995.
[274] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 217.
[275] Müslim, Sahih, c. 2, s. 1000, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 1 96.
[276] Müslim, Sahih, c. 2, s. 1000, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 217, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 196, İbn E sfr, Usdu’l-gâbe, c.4,s.11.
[277] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 1, s. 1 03.
[278] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 119, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 217, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 201.
[279] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 81, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221, Müslim, Sahih, c. 2, s. 995, 998, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 21 6.
[280] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 156, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 221, Müslim, Sahih, c. 2, s. 999, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 216.
[281] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 308.
[282] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 159.
[283] Müslim, Sahih, c. 2, s. 1000, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 1 96.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/134-136.
[284] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 263-264.
[285] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 69, İtan E ar, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62,İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 315, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 5, s. 339, Kastalânf, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 1, s. 284, 285.
[286] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 250, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 129.
[287] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 69, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62.
[288] İbn İshak.İbn Hişam, c. 3, s. 331, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Abdurrenak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 325, Buhârî, c.3,s.181.
[289] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 267, 268, 272.
[290] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 274, 285.
[291] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 68, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62
[292] Taberî, Târih, c. 3, s. 182, İ bn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 68, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 5, s. 340.
[293] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 1, s. 349.
[294] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 865.
[295] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 57, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 208, 209, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 330, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 2, s. 42.
[296] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 218, Ebu’l-Fidâ, Tefsfr, c.2,s. 583, Heysemî, Meonau’i-zevâid.c. 7, s. 48, 49,Suyûtî, Dürru’l-mensûr, c. 4, s. 128.
[297] Sehâvi”, I râkPni n E Ifi yye şerhi F ethu’ l-m uğfs, c. 2, s. 16 5.
[298] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 186.
[299] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 182, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 307.
[300] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 538.
[301] Buhârî, Sahih, c. 5, s. 210.
[302] Buhârî, Sahih, c. 6, s. 98.
[303] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 185, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 210.
[304] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 69, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62.
[305] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 2, s. 421.
[306] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 265, 273, 274, 279, 284, 285.
[307] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 69, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 62, 63.
[308] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 266, 267.
[309] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 268, 269, 274.
[310] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 271 .
[311] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 271 – 273.
[312] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 286.
[313] İbn Seyyid, Uyünu’l-eser, c. 2, s. 315, 316.
[314] İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 172.
[315] İbn Abdilberr, c. 3, s. 865-866, İbn E sfr, Usdu’l-gâbe, c. 3, s. 173.
[316] İbn Abdilberr, c. 3, s. 866, İbn Esîr, c. 3, s. 173, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 344, 345.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/136-141.
[317] Al,-i İmran: 72, İbn İshak, İbn Hişam, Sine, c. 2, s. 202.
[318] Buhârî, SahiVı, c. 4, s. 1 81.
[319] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 120, Buhârî, SahıVı, c. 4, s. 1 81.
[320] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 120-121.
[321] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 120,121, Buhârî, c. 4,5.181 .
[322] Buhârî, SahıVı, c. 4, s. 181.
[323] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 121.
[324] Buhârî, SahıVı, c. 4, s. 1 81.
[325] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 121, Buhârî, SahıVı, c. 4, s. 181 .
[326] Buhârî, SahıVı, c. 4, s. 1 81.
[327] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 121.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/141-142.
[328] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 270, İtan Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 1 95-1 96, Semhüdf, Vefâu’l-vefa, c. 1, s. 326, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 343.
[329] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 718.
[330] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 51, 139,152,175,216, 240, 244,250,272.
[331] İbn Adilberr, İstiâb, c. 3, s. 1172.
[332] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 103.
[333] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 126.
[334] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 273, 274.
[335] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 285, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 432-433.
[336] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 285.
[337] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 274.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/142-143.
[338] Semhüdi, Vefâu’l-vefâ, c. 2, s. 747, 748.
[339] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3,s.242,İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 725.
[340] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, Tiımizf, c. 3, s. 514, İbn Mâce, c. 2, s. 725, Nesâf, c. 7, s. 14, Beyhakî, c. 5, s. 266.
[341] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, Tirmizî, c. 3, s. 514, İbn Mâce, c. 2, s. 725-726, Nesâf, c. 7, s. 14.
[342] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, Tirmizî, c. 3, s. 514, İbn Mâce, c. 2, s. 725, Nesâf, c. 7, s. 14.
[343] Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 514.
[344] Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, Nesâf, c. 7, s. 14.
[345] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, İbn Mâce, c. 2, s. 726.
[346] Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, İbn Mâce, c. 2, s. 726, Nesâi, c. 7, s. 14, 15.
[347] Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 4, s. 6, Ebu Dâvud, c. 3, s. 242, Tirmizî, c. 3, s. 514, İbn Mâce, c. 2, s. 726, Nesâf, c. 7, s.14, 15.
[348] Tirmizî, c. 3, s. 515, 516, İbn Mâce, c. 2, s. 726.
[349] Tirmizî, c. 3, s. 516, İbn Mâce, c. 2, s. 726, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 163.
[350] Müslim, Sahih, c. 1 , s. 99, Tirmizî, c. 3, s. 606.
[351] Müslim, c. 1, s. 99.
[352] Tirmizî, c. 3, s. 606.
[353] Müslim, c. 1, s. 99, Tirmizî, c. 3, s. 606.
[354] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 22, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 28, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1156, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 269.
[355] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 215, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1159,1161, Ebu Dâvud, c. 3, s. 281, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 168.
[356] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 401, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 283.
[357] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 238, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 28, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1154, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3,s. 269.
[358] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 340, Buhârî, c. 3, s. 9, Tirmizî, c. 3, s. 610, İbn Mâce, c. 2, s. 742.
[359] Buhârî, Sahıh, c. 3, s. 9, Tirmizî, c. 3, s. 610.
[360] İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 742.
[361] Buhârî, Sahıh, c. 3, s. 9, Tirmizî, c. 3, s. 610, İbn Mâce, c. 2, s. 742.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/143-146.
[362] Nisa: 58,59.
[363] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre., c. 2, s. 149, E bu Ubeyd, Kitâbu’l-emvâl, c. 293, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 1, s. 197, Etau’l- Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 225.
[364] E bu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 299, Tiımizf, Sünen, c. 3, s. 613, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 776, Hâkim, Müstedrek, c.4, s. 90, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 116,117.
[365] İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 775, Hâkim , Müstedrek, c. 4, s. 93, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 88.
[366] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 157, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1342, E bu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 299, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 615, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1342, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 224.
[367] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 108,109, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1342, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 302, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 620, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 776.
[368] Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 205, Ebu Ya’lâ’nın Müsned’inden naklen Suyûtî, el-Câmiu’s-sağfr, c. 1, s. 15, Alâüddin Ali,Kenzu’l-ummâl, c. 6, s. 102.
[369] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 302.
[370] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 111, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 301, Tirmizî,Sünen, c. 3, s. 618.
[371] Buhârî, Sahih, c. 3, s. 11 6, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1 336, 1337, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 311, Tirmizî, Sünen, c.3, s.626, 627.
[372] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 311, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 180.
[373] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 719, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 308, Buhârî, Sahih, c. 8, s. 112, Müslim, Sahih, c. 3, s.1337, Ebu Dâvud, c. 3, s. 301, Tirmizî, c. 3, s. 624, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 777.
[374] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 308.
[375] Mâlik, c.2,s. 719, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 308, Buhârî, c. 8, s. 112, Müslim, c. 3, s. 1337, Ebu Dâvud, c. 3, s. 301 , Tirmizî, c. 3, s. 624, İbn Mâce, c. 2, s. 777.
[376] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 212, Müslim, c. 1, s. 123, Ebu Dâvud, c. 3, s. 312, Tirmizî, c. 3, s. 625, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 1 44.
[377] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 212, E bu Dâvud, c. 3, s. 221.
[378] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 212, Müslim, c. 1, s. 123, Ebu Dâvud, c. 3, s. 312, Tirmizî, c. 3, s. 625, Beyhakî, c. 10, s. 144.
[379] Ahmed b b. Hanbel, c. 5, s. 212, Ebu Dâvud, c. 3, s. 221.
[380] Müslim, c. 1, s. 123, Ebu Dâvud, c. 3, s. 312, Tirmizî, c. 3, s. 625, Beyhakî, c. 10, s. 144.
[381] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 212, Müslim, c. 1, s. 123, Ebu Dâvud, c. 3, s. 312, Tirmizî, c. 3, s. 625, Beyhakî, c. 10, s. 144.
[382] Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 123, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 312, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 625.
[383] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 212, 21 3, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 312.
[384] Müslim, Sahîh, c. 1, s. 123, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 221, 312, Tirm izf, Sünen, c. 3, s. 625, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 144.
[385] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 213.
[386] Müslim, Sahîh, c. 1, s. 124, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 221, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 625, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10,s. 144.
[387] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 213, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 221.
[388] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 213.
[389] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 727, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 260, Müslim, Sahih, c. 1, s. 1 22.
[390] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 260.
[391] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 211, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 159, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 311, 312, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 569, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 778.
[392] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 312, 313, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 780.
[393] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 211, Buhârî, c. 3, s. 159, Ebu Dâvud, c. 3, s. 31 2, Tirmizî, c. 3, s. 211, İbn Mâce, c. 2, s. 778.
[394] Âli-imran: 77.
[395] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 304. Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 635, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 788.
[396] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 454, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 11 7,118, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1192, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 304, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s.. 811, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 239.
[397] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 454.
[398] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 454, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 118, M üslim, Sahih, c. 3, s. 1192, Ebu Dâvud, c. 3, s. 304, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 811, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 239.
[399] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 216, Taberî, Tefsir, c. 6, s. 273, 274, Vâhidf, Esbâbu’n-nüzûl, s. 132, Zemahşeri, Keşşaf, c. 1, s. 618, Kurtubf, Tefsir, c. 6, s. 213.
[400] Mâide: 49-50.
[401] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 213, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 246, 247.
[402] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 286, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1327, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 4, s. 154, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 855, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 246.
[403] İbn İ sha k, İ bn H i şam, Sîre, c. 2, s. 213-214, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, B eyhak f, S ünenü’l -kübrâ, c. 8, s. 246-247.
[404] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 286, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1327, Ebu Dâvud, Sünen, c.4, s. 154, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 855, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 246.
[405] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 214, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 247.
[406] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 286, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 154, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 855, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 246.
[407] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 232, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 246.
[408] Müslim, Sahîh, c.3, s. 1326, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 153.
[409] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215.
[410] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233.
[411] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215.
[412] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233
[413] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233.
[414] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215, Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233.
[415] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233.
[416] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215.
[417] Taberî, Tefsfr, c. 6, s. 233.
[418] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 215.
[419] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 286, Müslim , Sahîh, c. 3, s. 1327, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 1 54, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 855, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 8, s. 246, Vâhidf, Esbâbu’n-nüzûl, s. 130, 131.
[420] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 215, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 286, İbn Mâce, c. 2, s. 855.
[421] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 215, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 286, Buhârî, c. 4, s. 186, Müslim, c. 3, s. 1327, İbn Mâce.c. 2, s. 855, Beyhakî, c. 8, s. 247.
[422] . İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 214, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 286, Taberî, c. 6, s. 233, Beyhakî, c.8,s. 247, Vâhidf, s. 130, 131.
[423] Mâide: 41.
[424] . Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 171, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 89, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1299, E bu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 180, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 15, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 889, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 22.
[425] Buhârî, Sahîh, c. 8,, s. 64.
[426] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 18.
[427] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 171, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 89, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, Sünen, c.4, s. 180, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 15, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 889, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 22.
[428] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 8, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 1 5, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 22.
[429] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 262, Tirmizî, c. 4, s. 15, Nesâf, c. 8, s. 22.
[430] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 171, 203, Buhârî, c. 6, s. 1 76, Müslim, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, c.4, s. 180, Tirmizî, c. 4, s. 15, İbn Mâce, c. 2, s. 889, Nesâf, c. 8, s. 22.
[431] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 262, Buhârî, c. 6, s. 1 76, Tirmizî, c. 4, s. 15, Nesâf, c. 8, s. 22.
[432] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 262.
[433] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 183, 262, Buhârî, c. 3, s. 89, Nesâf, c. 8, s. 22.
[434] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 37, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180.
[435] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 183, 262, Buhârî, c. 3, s. 89, Nesâf, c. 8, s. 22.
[436] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 262, Tirmizî, c. 4, s. 15, Nesâf, c. 8, s. 22
[437] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 269, Müslim, c.3, s. 1300, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180…
[438] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 262, Nesâf, c. 8, s. 22.
[439] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 176, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, Sünen, c.4, s. 1 80, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 15, Nesâf, Sünen, c. 8, s. 22.
[440] Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 1 76.
[441] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 171, Buhârî, c. 6, s. 176, Müslim, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c.4,s. 15, Nesâf, c. 8, s. 22.
[442] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 37.
[443] Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 171, Buhârî, c. 6, s. 1 76, Müslim, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c. 4, s. 1 5.
[444] Buhârî, c. 8, s. 37, Müslim, c. 3, s. 1299, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c. 4, s. 15.
[445] Buhârî, Sahih, c. 6, s. 176.
[446] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 193, Buhârî, c. 6, s. 1 76, Müslim, c.3, s. 1299, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c. 4, s. 15.
[447] Buhârî, Sahih, c. 8, s. 38.
[448] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 171, Buhârî, c. 6, s. 1 76, Müslim, c.3, s. 1299, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c. 4, s. 15.
[449] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 262, Buhârî, c. 3, s. 89, Müslim, c. 3, s. 1300, Ebu Dâvud, c. 4, s. 180, Tirmizî, c. 4,s.15.
[450] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 262, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 89, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1300, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 180. Tirmizî. Sünen. c. 4. s. 15. Nesâf. Sünen. c. 8. s. 22.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/146-158.
[451] Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 75, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 74, Tirmizi, Sünen, c. 5,. 627, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 6, s. 1 68, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2 s. 198, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 123.
[452] Buhârî, Sahili, c. 3, s. 74, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 627, Beyhakî, Sünen, c. 6, s. 16, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2, s.198.
[453] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 75, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 627, Beyhakî, Sünen, c. 6, s. 168, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2, s. 198, Muhibbut-Taberî, c. 2, . 1 23.
[454] Ahmed b. Hanbel, c.1, s. 75, Buhârî, c. 3, s. 74, Tirmizî, c. 5, s. 627, Begavf, c. 2, s. 198.
[455] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 70, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 1 22.
[456] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 504.
[457] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 3, s. 970, 971.
[458] Muhibbu1-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 122, Semhûdî, Vetâu’l-vetâ, c. 3, s. 969.
[459] Semhûdi, Vefau’l-vefa, c. 3, s. 968.
[460] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1039,1040, Muhibbul-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 122,123, Semhûdî, Vefâu’l-vefa, c. 3, s. 970.
[461] Semhûdi, Vefâu’l-vefâ, c. 3, s. 968-969.
[462] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 744, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 316, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 9.
[463] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 744, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 830, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 9.
[464] Mâlik, Muvatta, c. 2, s.744, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 1 0, s. 161, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 16, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. . 830, Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 9.
[465] Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, c. 1, s. 10.
[466] Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1197, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 278.
[467] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 744, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 75, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1198, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 277, Tirmizi, Sünen, c. 3, s. 572, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 6, s. 152.
[468] Mâlik, Muvatta, c. 2, s. 745, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 6, s. 1 52.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/158-160.
[469] Taberî, Tefsfr, c. 4, s. 318.
[470] Vâhidf, Esbâbu’n-nüzûl, s. 97.
[471] Taberî, Tefar, c. 4, s. 318, Vâhidf, Esbâbu’n-nüzûl, s. 97.
[472] Vâhidf, Esbâbu’n-nüzûl, s. 97.
[473] Ebu’l-Fidâ, Tefen-, c. 1, s. 468.
[474] Nisa: 22-26.
[475] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 426, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 224, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 432, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 60,61.
[476] Taberî, Tefefr, c. 4, . 232.
[477] Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 436, İ bn Mâce, Sünen, c. 1, s. 627.
[478] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. . 272, Tirm izf, Sünen, c. 3, s. 436, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 627.
[479] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 232, Ebu Dâvud, Sünen, c. I 2, s. 272, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 436, İbn Mâce, Sünen, c. 1,5.627.
[480] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 232.
[481] Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 436, İ bn Mâce, Sünen, c. 1, s. 627.
[482] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 232, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 272.
[483] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 272, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 628, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 7, s. 183.
[484] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 44, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 435, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 628, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 4, s. 342.
[485] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 336, Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 121, Müslim, Sahîh.c. 2, s. 1041, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 421, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 113.
[486] Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 1 21, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1041 , Nesâf, Sünen, c. 6, s. 113.
[487] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 336, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 421.
[488] Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 1 21-1 22, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1041, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 113.
[489] Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 336, Buhârî, c. 6, s. 1 22, Müslim, c. 2, s. 1041, Nesâf, c. 6, s. 113.
[490] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 336, Tirmizî, c. 3, s. 43 421 , 422.
[491] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 6, s. 1 22, Müslim, c. 2, s. 1041, Nesâf, c. 6, s. 113.
[492] Buhârî, Sahih, c. 6, s. 1 22, Müslim, c. 2, s. 1041, Nesâf, c. 6, s. 113
[493] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 336, Buhârî, c. .6, s. 122, Müslim, c. 2, s. 1041, Tirmizî, c. 3, s. 421, Nesâf, c. 6, s. 113.
[494] Buhârî, c. 6, s. 122, Müslim, c. 2, s. 1041.
[495] Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 1 22, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1041 , Nesâf, Sünen, c. 6, s. 113.
[496] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 336, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 122, Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1041 , Nesâf, Sünen, c. 6, s.113.
[497] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 6, s. 122, Müslim, c. 2, s. 1041, Tirmizî Sünen, c. 3, s. 422, Nesâf, c. 6, s. 113.
[498] Buhârî, c. 6, s. 122, Müslim, c. 2, s. 1041.
[499] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 336, Müslim, c. 2, s. 1041, Tirmizî, c. 3, s. 422.
[500] Buhârî, c. 6, s. 122, Müslim, c. 2, s. 1041.
[501] Müslim, Sahîh, c. 2, s. 1041.
[502] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 445, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 420, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 7, s. 138.
[503] Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 395, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 7, s. 82.
[504] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 302, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 65.
[505] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 302, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 123, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 219, Tirmizî, Sünen, c. 3,s. 396, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 65.
[506] Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 1 23, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 219.
[507] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 302, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 123, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 219, Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 396, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 65.
[508] Ebu Dâvud. Sünen. c. 2. s. 238.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/160-167.
[509] Sebe: 28, A’râf 158.
[510] Bakara: 151, Nisa: 113.
[511] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 3, s. 183, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1 , s. 591, Muhibbut-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 1, s. 231.
[512] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 123.
[513] Buhârî, Sahih, c. 1, s. 34.
[514] Nisa: 113.
[515] Buhârî. Sahih. c. 8. s. 1 49.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/167-170.
[516] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 418, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 82, 83, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 91.
[517] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 255.
[518] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, c. 1, s. 34-385, c. 2, s. 3-34.
[519] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 255, c. 3, s. 51 4, Buhâıf, Sahih, c. 5, s. 41, 42.
[520] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 137.
[521] İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, s. 514, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 109, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 41, 42, Müslim, Sahih, c. 1, s. 469.
[522] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 359, 360, Ebu Dâvud, Sünen, c. 1,s.125.
[523] Tevbe: 60.
[524] Hemmam b. Münebbih. Sahife. 74. hadis.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/170-171.
[525] Zehebî, Si yem a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[526] Hâkim, Müsiedrek, c. 3, s. 488.
[527] İtin Abdilberr, İsiiâb, c. 1, s. 341, 342, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[528] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 344, c. 3, s. 1 324, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 6, c. 4, s. 488, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s:. 375.
[529] Ahmedb. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 456, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 1 325, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2, s. 109.
[530] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 344, İ bn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[531] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1935, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 238, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2, s. 108, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 375.
[532] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 344.
[533] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 488.
[534] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1935, 1936, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 238.
[535] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 489, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[536] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[537] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 489, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[538] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1935, 1936, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 238.
[539] Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 1 62, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 488.
[540] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 342, İ bn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[541] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[542] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 342, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[543] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1934, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 238.
[544] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1934, Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, c. 10, s. 238.
[545] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368-369.
[546] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s:. 342, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[547] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1936, Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 238, Zehebî, Siyeru a’lâm i’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[548] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 341, İ bn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5
[549] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1936, Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 238, Zehebî, Siyeru a’lâm i’n-nübelâ, c. 2, s. 369.
[550] Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 162, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1936, Beyhakî, Sünen, c. 4, s. 238, Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, c. 2, s. 368.
[551] Müslim, Sahîh, c. 4, s. 1936, Beyhakî, Sünen, c. 10, s. 238, Begavf, Mesâbfhu’s-sünne, c. 2, s. 1 08.
[552] Ebu Süfyan b. Hâris’in annesi Sümeyye’nin babası Mevheb, Abdi Menaf oğullarının kölesi idi (Nevevf, Müslim Şerhi).
[553] Müslim, Sahih, c. 4, s. 1935, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 342, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[554] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 343, İ bn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 2, s. 5.
[555] İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 343.
[556] Mus’abu’i-Zübeyrf, Nesebi Kureyş, s. 1 7,18.
[557] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/171-175.
[558] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 174, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1422.
[559] İbn İshak jbnHişam ,Sîre,c. 2, s. 236, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 172, Müslim, Sahih,c. 3, s. 1422.
[560] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, SahıVı, c. 5, s. 172, Müslim, SahıVı, c. 3, s. 1422.
[561] İbn İshak jbnHişam ,Sîre,c. 2, s. 236, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Bu hân, SahıVı, c. 5, s. 172, Müslim, SahıVı, c. 3, s. 1422.
[562] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 236, 237.
[563] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, SahıVı, c. 5, s. 172,173, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1422, 23.
[564] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[565] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, SahıVı, c. 5, s. 173, Müslim, SahıVı, c. 3, s. 1423.
[566] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 173, Müslim, c. 3, s. 1423.
[567] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[568] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 173, Müslim, c. 3, s. 1423.
[569] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[570] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 237, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, S ahfh, c. 5, s. 173, Müslim, Sahîh,c. 3, s. 1423.
[571] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[572] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 173, Müslim, Sahîh.c.3, s. 1423.
[573] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 173, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1423.
[574] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[575] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 237, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 173, Müslim, c. 3, s. 1423.
[576] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[577] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 173, Müslim , c. 3, s. 1 423.
[578] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[579] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 1 73, Müslim, c. 3, s. 1423.
[580] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[581] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 203, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 173, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1423.
[582] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 237.
[583] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 238, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 173, Müslim, c. 3, s. 1423.
[584] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 238.
[585] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 1 73, Müslim, c. 3, s. 1423.
[586] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 238.
[587] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 203, Buhârî, c. 5, s. 1 73, Müslim, c. 3, s. 1423.
[588] Bakara: 1 09, Âl-i İmran: 186.
[589] Buhârî,Sahîhıc.5,s.172,Bev+ıakfıSünenü’l-kübrâ,c.9, s. 10, Kurtubf, Tefsfr, c. 2, s. 72, 73, Ebu’l-Fidâ, Tefsfr, c. 1,s. 436.
[590] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 234, 235.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/175-179.

Share.

About Author

Leave A Reply