5. Delili : Kıyas

0

150- Ebû Hanîfe´nin Kıyascılığı

Yukanda söylemiştik: Ebû Hanîfe Kitap´tan ve Sünnetten bir nas bulamazsa, Sahabe kavli ve fetvası da yoksa o zaman ictihad ederdi. Mes´eleyi muhtelif yönlerden inceleyip anlamak için re´y ve muhakeme ederdi. Bâzan kıyasa gider, bâzan ictihsân yapar, hal­kın maslahatına bakar, dinde güçlük yoktur, kaidesine riayet eder­di. O kıyası alırdı, fakat kıyas almak çirkin ve yakışıksız olursa, halkın muamelelerine uymazsa o zaman istihsânla amel ederdi. Gerek kıyas ve gerekse istihsân yaparken halkın muamelelerini göz önünde bulundururdu.

Onun için sözümüzün başında da dediğimiz gibi, Ebû Hanîfe re´y ve görüşünü muhtelif yönlerden işleyerek kıyas, istihsân ya­par, halkın örfünü delil olarak alırdı. Bunlardan her birinin onun içtihadında yeri ve itibarı vardı. Evvelâ en meşhur olan kıyasla başlayalım:

151- Ebü Hanîfe´nîn Çok Kıyasa Gitmesinin Sebepleri

Ebû Hanîfe çok kıyascılıkla tanınmıştır. Ulema kıyası şöyle tarif ederler: Aralarındaki müşterek illet döîayısiyle Kitap, SünnqJ ve icmâ´la hükmü sabit olan bir emri, hakkında nas olmayan bir mes´eleye de tatbik etmektir.

Ebû Hanîfe´nin ictihad yolu ve Hadîsleri anlayıştaki mesleği, yaşadığı muhitle beraber onu çok kıyas yapmağa sevk etmiş, bir çok mes´eleleri o sayede halletmek mecburiyetinde bırakmıştır.

Çünkü Ebû Hanîfe yaptığı ictihadlannda yalnız vâki olmuş mes´elelerin hükümlerini beyanla kalmıyor, hüküm sahasını geniş­letiyor, vâki olmamış mes´elelerin hükümlerini de bildiriyor, on­ların vukuundan evvel hükümlerini hazırlıyordu. Fukahâmn tâbı-rinci belâ gelmezden önce onu karşılamağa hazırlanıyordu. Mes´ele vukubulunca onun içinden nasıl çıkacağım bilirdi. Bundan önce naklettiğimiz ibaresi bunu gösterir. Şüphesiz ki bu işler, o ahkâmın meşru kılınması gayesine uygun illetler bulup çıkarmağa icabeder. Tâ ki onların üzerine başka mes´ele kurulsun ve mutta-rid illetler uygun olan mes´elelere tatbik edilsin.

Ebû Hanîfe´nin naslan anlamada tuttuğu yol onu çok kıyas yapmağa götürürdü. Çünkü delâlet ettiği ahkâmı anlamakla ikti­fa etmez, onu içine alan hâdisatı bilmek, insanları ıslah için ne gi­bi gayeler güttüğünü anlamak ister, buna götüren sebepleri, ah­kâmda tesir eden illeti öğrenir ve ona uygun olarak kıyas yapardı. Nüzul sebeplerini bilir, Hadîslerin, vârid olduğu mes´eleleri tanır­dı. Bunlarda müessir olan şer´i sebepleri bilirdi. Öyle ki, Hadîs­leri en iyi tefsir eden o addolunur. Zira o yalnız sözün siyakının delâlet ettiği zahirî mânayı tefsirle kalmaz, ibarenin güttüğü ga­yeyi, yaptığı işaretleri, kelimenin mukteasmdan alınan mânayı ta­nır ve hâdiseden çıkan neticeyi bilirdi. Şüphesiz ki bunların hepsi onu kıyas yapmağa sevkederdi. Tâ ki başladığı tefsir ve izahın so­nuna kadar yürüyebilsin.

Bilindiği gibi Irak´ta Hadîs azdı. Oraya gelip yerleşen Ashabın fukahâsı re´y taraftan idiler. Re´yle hüküm vermek, Hz. Peygam-ber´e bilmiyerek yalan söylemiş olmaktan onlar için daha hayırlı idi. Peygamber´in demediği bir şeyi rivayet etmektense, re´yle hükmü tercih ederlerdi. Bu ciheti re´y ve Hadîs fukahâsından bah­settiğimiz sırada etraflıca anlatmış bulunuyoruz. Irak´da bulunan Tabiîn de aynı endişe içinde idiler, bilmiyerek Hz. Peygamber´in lisanından yalan söylemiş olmaktan korkuyorlardı. Meselâ Küfe ekolünün üstadı olan ibrahim Nahaî ki Ebû Hanîfe içtihadında onun fıkihtaki yolunu tutmuştur yalan söylemekten ve Pey­gamber´in demediği bir sözü söylemiş olmaktan korkarak: Saha-bî şöyle dedi. Tabiîn böyle dedi demeği, Hz. Peygamber şöyle bu­yurdu demeğe tercih ediyor.

152- Kıyasla Haber-i Vâhldîn Tearuzu Mes´elesî

İşte bütün bu sebeplerden ötürü Ebû Hanîfe Hazretleri kıya­sa çok gitti. Kur´ân-ı Kerîm´den ve Hadîs-i şeriflerden ahkâm için umumî illetler çıkarır, onlara göre füru´ mes´eîelere hüküm verir­di. Hakkında nas vârid olmamış her mes´eleyi bu illetlerin kaide­lerine göre hal için onlara tatbik ederdi. Onların muktezasma gö­re hüküm verirdi.

Kendisine rivayet olunan Hadîsleri çıkardığı bu kaidelerin tesiri altında incelerdi. Eğer Hadîs, önce sabit hükme muvafık olursa onu takviye etmiş olurdu. Eğer muhalif düşerse, Hadîsin râvisi mevsuk olup sahih rivayet şartlarına uygun ise o zaman Hadîsi alır, kıyastan udul ederdi ve kıyasa muhalif olan bu hadî­si yalnız nas mevziine münhasır kılar, ona başka bir şey kıyas yapmazdı. Kıyas hilâfına sabit olan şey başkasına makîs olamaz. Meselâ: Hz. Hureyre, unutarak yiyip içen kimsenin orucunun bo­zulmadığını Hz. Peygamber´den rivayet ediyor. Allah doyurup su-lamış, oruç bozulmuyor. Ebû Hanîfe bu Hadîs´i şerifi aldı. Halbu­ki orucu bozan şeyler kaidesine bu muhaliftir. Yemek orucu bo­zar. Unutarak yiyip içmekten maadasında kıyasın illetini yine umu­mu üzere bıraktı. Unutarak cima´ bozar. Hatâ ile yiyip içmeği, unut­mağa kıyas yapmadı. Halbuki aralarında illeti müştereke mev­cut, yâni her ikisinde de kayıt yok. Çünkü unutarak yeyip içmenin bozması kıyastan ayrıdır, öyle olunca yalnız nasın vârid olduğu şe­ye münhasır kalır, o´hüküm başkasına geçirilmez, burada kıyas´ yapılamaz.

Böylece onlar illetleri bulup çıkarıyorlar, bunu yaparken bâzı naslar da gözlerinden kaçmıyor. Buldukları illete muhalif ise nas-sı hemen reddetmiyorlar, bâzı ulemanın anladığı gibi illetin ittıra­dı ve umumiliği namına nas kabul etmedikleri yok. Hanefiyye kı­yasa muhalif olunca haber-i vâhid üzerine kıyas takdim olunur, demiyorlar. Belki o nasları yalnız vârid oldukları hükme münhasır kılıyorlar, başka bir şeyi ona kıyas yapmıyorlar. Unutarak yeyip içenin orucunun bozulmaması mes´elesînde olduğu gibi.

Fakat illeti umumileş t irerek onu her şeye tatbik etmeğe kal­kışmak bâzan İnsanların yapageldikleri muamelelere dokunur, o zaman kıyas yakışmaz. Yahut da illeti daha tesirli bir illete mua­rız olur. O zaman istihsân daha âdil ve daha elverişli olur ve o alı­nır. Bu ciheti istihsândan bahsederken izah edeceğiz ve illetr umu­mî tutunca doğan yakışıksız kıyaslan nasıl hafiflettiğini göre­ceğiz.

153- Ebû Hanîfe´nin Kıyas Kaidelerini Tesbît Ve Zabt Ettîgi Naklolunmamıştır

Görülüyor ki, Imâm-ı A´zam Ebû Hanîfe kıyasça bir imamdır. Masların arasından illetleri bulup çıkarıyor, onların hükmünü umumileştirip ayni illeti taşıyan ınes´elelere tatbik ediyor, illetle ona muarız gibi görünen naslann arasını buluyor, bunu Öyle âdi­lâne bir surette yapıyor ki, ne nastan dışarı çıkıyor, ne de kıyası ilga ediyor. Bir y´erde kıyas çirkin düşerse orada istihsâna gidiyor, bunu başka mes´eleye geçirmiyor. Kıyasın yakışmadığı yerde is-tihsânla iş görüyor, kıyasın umumîliğini bozmuyor.

Kıyasta bu derece yüksek makamı olan Ebû Kanîfe´nin kıyas kaidelerini tesbit ve kıyas usulünü tanzim ettiği naklolunmamıştır. Kıyas ahkâmı için bu kaidelerin tanzim edilmiş bir halde o bü­yük fakının kalemiyle müdevven bir şekilde görmeği, ne kadar is­terdik. Fakat o fıkha dair birşey tedvin etmedi, kalemiyle birşey yazmadı. Bu işi talebelerine bıraktı. Onlar da yazabildikleri kada­rını yazdılar. Fakat kıyas kaide ve usullerini tedvin etmediler.

Hiç şüphe yok ki, Ebû Hanîfe kıyaslarım yaparken bir takım kaidelere tâbi-oluyor, kendini onlarla mukayyed tutuyordu. İllet­leri çıkarırken göz önünde tuttuğu sağlam bir fikir nizamı vardı. Çünkü kıyaslar hallolunan hükümler arasındaki fikir uygunluğu, düşünce sistemi öyle sağlam ve fürû´ mes´eleler birbirine öyle bağ-dalıyor ki, ister istemez bizi bunları yaparken onun bir takım ni­zamları ve kaideleri göz önünde bulundurduğu hükmüne sevk edi­yor. Bunlar rastgele şeyler değildir, kuvvetli bir fikir sisteminin mahsûlüdür. Yalnız bunlar sonra gelenler tarafından naklolunma-

154- Kıyas Kaidelerini Onun Fürü´ Meselelerinden Alıyorlar

Ebû Hanîfe kendisi, göz Önünde tuttuğu bu kaideleri ve ni­zamları beyan etmediyse de, sonra gelen mezhep müctehitleri on­dan naklolunan fürû´ mes´elelerden onlar arasındaki bağlantıları bulmağa ve Ebû Hanîfe .ıin kıyas yaparken nazan itibare alıp mu­kayyed olduğu nizamları çıkarmağa çalıştılar ve onun riayet edip tâbi olduğu nizamlar olmak üzere bir takım kaideler zikrettiler.

Yukarıda bâzı bahislerde böyle Ebû Hanîfe´nin fürû´ mes´ele-lerinden hüküm çıkaranlarla, çıkardıkları kaidelerden dolayı mü­nakaşalar yapmış; bâzılarında onlara muvafakat, diğer bir kısmın­da da muhalefet etmiştik. Fakat çıkardıktan kıyas kaidelerinin doğruluğunu doğrudan doğruya teslim ediyoruz. Çünkü bu kaide­ler kıyasla hallolunan mes´elelerin ekserisine uygun düşüyor. Kı­yasın usulü hakkında Şafiî ile yaptıkları münakaşalarda naklolu­nan ahkâmın bu illetlere nasıl uygun olduğu tasvir olunmakta ve uymryanların gayet mükemmel ve dikkatli olarak sebebi gösteril­mektedir.

İşte bundan dolayı, Fahr´ül-îsîâm Pezdevî´nin usulünde Ebû Hanîfe´nin ve ashabının kıyas kaideleri, kıyasın ahkâm ve illetleri olmak üzere gösterdiklerinin doğru olduğunu ikrar ediyoruz.

Size bu bahiste Hanefiyye usul ulemasının bu hususta yazdık­larını nakledecek değiliz. Yalnız Ebû Hanîfe´nin kıyasları nasıldı, kıyasın iktizasınca hüküm çıkarırken nasıl yapardı, naslardan il­letleri nasıl çıkarırdı, bunları göstermek için bâzı kısımları vere­ceğiz.

155- Kıyasın Îstinad Ettiği Asıl Şer´î Nasların İlletleri

Kıyasın istinad ettiği asıl şudur: öînin ahkâmı insanların dün­yada ve ukbâda salâhı için bildirilmiştir. Bu ahkâm birtakım hik­met ve maksatlar taşır ki, bunlar mutlaka bir maslahata götürür. Zira bir şeyin yapılmasını istemek, bir şeyi haram etmek, mubah ve­ya mekruh ki lir. ak, bunlar bu Şeriat hükmünü icabettiren birta­kım vasıfların ikiizasidır. Bu vasıflardan ötürü Allah ona o hük­mü vermiştir. Allah´a Teâlâ böyle hükme mecbur değildir. Allah bundan çok yücedir. Faka kullarına acıdığından böyle yapıyor. Lütuf ve kereminden kulların maslahatına, yararına hükümler meşru kılıyor. Dünyada hayırlarına, âhirette güzel sevaba kavuş­malarına sebep oîacak şeyieri bildiriyor.

tşte bu yüksek mânânın ışığı altında Ebû Hanîfe Kitap ve Sünnetin naslarını anlar, Ashabın icmâım, onlardan naklolunan fetvaları, onlara uyan fıkıh ahkâmını incelerdi. Fakat dînin ahkâ­mı içinde öyleleri var ki, meselâ ibâdette olduğu gibi akıl on­ların vasfından meşru olmasının illetini idrâk edemez, ahkâmın medarı bilinemez.

İşte bunun içindir ki, usul kitaplarının dediği gibi Ebû Ha­nîfe dînin naslarını iki kısma ayırıyor: Taabbüdî olan naslar ki, bunlarda ahkâmın illetinden bahsolunmaz. Teyemmüm, Hac me-nâsiki hakkındaki naslar bu kabildendir .Bu gibi emirler taabbü-dîdir, kul bunlara itaatla Rabbine yaklaşır, Rabbinin herşeye hâ­kim sultasını duyar, yalnız onun emri altına girdiğini hisseder. Bu naslarda kıyas cereyan etmez. Çünkü bunlar ta´lîl olunmaz, hangi vasfından dolayı meşru kılındığı aranmaz. Allah ve Resulüne îma­nı olan kimse bunların da bir maslahat için meşru kılındığına ina­nır, zira Allah´ın dîninde abes yere emrolunmuş birşey asla yoktur.

Diğer bir kısım naslarda hangi vasfından dolayı meşru kılın-diğı aranır, hangi sebeple o hüküm sabit olmuştur, bu bilinir. Bu nasların illetleri bellidir, onlar bilinir ve illetin icabına göre kıyas

yapılır.

îşte Ebû Hanîfe´nin maksatlarını, gayelerini sebep ve illetleri­ni anlamak için uğraştığı naslar bunlardır. Bundan dolayı asrında Hadîsi en iyi anlayan zat addolunmuştur. Çünkü o nassın zahirin­de durmaz, onun derinliğine dalar, meşru olmasının aslını, o hük­mü iktiza eden vasıflan anlardı.

156- Nalların İlletlerini Bulup Çıkarma Yolu

Bunlara dayanarak diyoruz ki, Ebû Hanîfe nusus-ı dîniyyenin muaallel olduğunu anladı ve illetleri aradı. Yalnız taabbüdî olan naslarla kıyastan udul edilmiş olanlar böyle değildir. Nassın illeti muayyen bir vasıftır ki, delil onun illet olduğunu gösterir. Hük­me medar olan illettir.

Bu görüş, ulema görüşleri arasında en doğru ve orta görüştür. Zira ulemadan bir takım nasların hepsi ta´lîl olunmaz, ancak mu­allel olduklarına delil bulunanlar müstesnadır, diyorlar. Bu re´y Ebû Hanîfe´ye muasır olan Basra fukahâsından Osman Bettî´ye nîs-bet olunmaktadır. Onun şöyle dediği rivayet olunuyor: «Üzerine kıyasın cevazına hususi bir delil bulunmadıkça bir asıl üzerine kı­yas yapmak caiz değildir.» Hanefiyye fukahâsından Ebû Hasan Kerhî ile Bişr Merîsî´ye göre, kıyasın şartlarından biri de budur: Aslın hükmü muallel olacak ve bunu isbat eder bir nas bulunacak.

Görülüyor ki, bu iki re´ye göre de naslar muallel değildir. An­cak her nasta ta´lîlî gösteren hususi bir delil bulunursa, o zaman ta´lîl caizdir ve ona kıyas yapılır. Keşf´ül-Esrâr sahibi bu iki re´ye şöyle cevap veriyor:

«Bunların her ikisi de bâtıldır. Çünkü Ashabın ictihad usulle­rini araştırınca görüyoruz ki, onlar asılda ve feri´de illet olduğu zannını veren birşey buldular mı feri´ o asla kıyas yaparlardı ve aslın muallel olduğuna delâlet eden bir delil aramadan veya kıya­sın cevazına hususi delil olup olmadığına bakmadan kıyas yapar­lardı.»[1]

Ulemadan bir kısmına göre naslar mümkün olan her vasıfta mualleldir, yalnız nassın tamamında ta´lîli meneden veya bâzı evsa­fını meneden bir mâni varsa o zaman ta´lîl edilmez. Bu görüsün ileri sürdüğü delil şudur: Delille sabittir ki, kıyas İslâm dîninin delillerinden bir delildir. Kıyas ise nassa illet olmağa salih olan mânâya vukufla yapılır; o mânâ bilinmedikçe kıyas yürümez. Ta´-lîl her nasta sabittir. Nas ile nas arasında fark yapılmaz, hepsi mu­alleldir. Ancak bunun aksine delil varsa o zaman başkadır. Madem­ki ta´lîl asıldır, bir şeyin vasıflarından yalnız bir vasıfla ta´lıl müm­kün olmaz; çünkü tercih bilâ müreccih olur. Öyle olunca vasıfla­rın hepsinin talîle elverişli olduğu sabittir. Meğer ki bâzı vasıfların ta´lîle salih olmadığına delil bulunsun.

157- Muallel Naslar, Nasların Vasıfları

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Hanefiyye fukahâsi bu hususta orta yolu tuttular, yâni muallel değildir demediler. Meğer ki böyle olduğuna delil bulunsun. Belki nassı muallel itibar ettiler, ancak mevrid-i nassa münhasır kalan naslardan olduğu anlaşılan nas-lar böyle değildir, onlar ta´lîl olunmaz, mevzuu taabbüdî olanlarla kıyastan udul edilmiş olan naslar da ta´lîl edilemez. Hz. Peygam­ber´e mahsus olan hususî haller de bundan müstesnadır, onların hükümleri bütün mü´minlere teşmil edilerek kıyas yapılmaz.

Bundan sonra ikinci grubun dediği gibi, ondaki her vasfı illet itibar etmediler. Onlarca illet bir vasf-ı mümeyyiz oldu. Teklif mevzuu olan şeyin diğer vasıflarından ayırır.

Diğer vasıflar arasından seçilerek o şeyin illeti hâlini alan vasf-ı mümeyyizi tanıma yoliyle ulema, hüküm istinbâtı için ictihad eder­ler ve bunu tanıma ihtilâf mevzuu olur. Herkes vasf-ı mümeyyiz şudur diyebilir. Öyle ki; Şems´ül-Eimme Serahsî´ye göre Ashabın fürû´daki ihtilâfları, illet olan vasıftaki ihtilâflarından ileri gelir.

158- Kıyasta Hükmün Yalnız Asla Mahsus Olması Şarttır

Bu görüşe binaendir ki, onlar kıyasta aslın hükmünün o mev­zua mahsus olmamasını şart koşmuşlardır. Meselâ, Hz. Peygam-ber´in dokuz kadın alması, ikinci bir şahide lüzum kalmaksızın yalnız tek başına Huzeyme´nin şahadetinin [2] kabulü gibi. Sonra nasla kıyastan udul edilmemiş olması da şarttır. Şer´an sebeb olan umum illete muhalif olarak vârid olanlar gibi: Unutarak yeyip içen kimsenin orucunun bozulmaması böyledir. Aslındaki hükmün, hakkında nas bulunmıyan bir emre geçirilmesi de şarttır.

Hanefiyyece mukarrer olan asla istinad eden şartlar bunlar­dır. Bunları Ebû Hanîfe´ye ve ashabına nisbet etmişlerdir. Bunu zikretmiş bulunuyoruz.

Bu şartlar bahsini kapamadan önce birinci ve ikinci şartları biraz açıklamak istiyoruz. Kıyas yapılmak istenen nassın ve ona ilhakla nas bulunmayan hâdise hakkında hüküm çıkarmanın kıya­sa aykırı olmaması gerekir. Bâzı ulema ise kıyasın hilâfına vârid olan naslara da kıyas yapmağı caiz görürler.

Keşf´ül-Esrâr sahibi kıyasa muhalif olarak gelen nasları dört lçısma ayırır:

1- Umumî kaideden istisna yapılan ve tahsis edilen naslardır ki, bu tahsisin mânâsı bir türlü anlaşılamıyor. Buna ihtilafsız olarak başka birşey kıyas yapılamaz. Huzeyme b. Sâbit´in şahitliği gibi.

2- îbtidâ meşru kılıp önce mukarrer bir hükümden istisna edilmiş değildir, bunlar taabbüdî emirlerdir, mânâları hakkiyle bilinemez. Namazların rek´at adetleri gibi. Şer´î hadlerin, kefaret­lerin mikdarı da böyledir. Bunlardan başkası kıyas yapılmaz. Çün­kü illet bilinmiyor ki kıyas tamam olsun.

3- îbtidâen meşru kılman ahkâm ki, mânâları hakkiyle an­laşılmak için nazîri, emsali yoktur. Seferdeki ruhsat, mest üzerine meshetmeğe ruhsat, muztar kalınca ölü hayvan eti yemeğe ruhsat vermek bunevidendir. Keşf´ül-Esrâr sahibi burada diyor ki: «Mest üzerine meshetmeğe cevaz, mestleri çıkarmak güçlüğünden dolayı verildiğini biliyoruz. Mest giymeğe ihtiyaç da var. Fakat serpuşu ve eldiveni ve ayağın tamamını kapamıyam buna kıyas edemeyiz: Çünkü bunlar mest gibi ihtiyaçh ve çıkarması güç birşey değildir. Ona müsavi tutulamazlar.»

Bence bu zikrolunanlann bir kısmında ruhsat mânâsı tahak­kuk etmekte ve ona nazır ve benzer sayılmaktadır. Seferde meşek-kat olduğundan dolayı oruç yemeğe ruhsat vardır. Bâzı insanlar sefer meşakkatmdan daha çok meşakkat içindedirler. Ramazanda çalışan ameleler ihtiyaç şevkiyle çalışma zorundadırlar. Misafire olduğu gibi onlara da ruhsat verilir mi

4- Umumî bir kaideden istisna edilip, buna sebep de onda kaim olan bir mânâ bu istisnayı icabettirir. Kendisinde bu istisna­ya sebep olan mânâ bulunan herşey ona kıyas olunabilir. Böylelik­le iki kıyas karşı karşıya gelir:

1- Umumî kaideye uyan kıyas.

2- İstisnaî kaideye uygun olarak istihsân yoliyle olan kıyas.

Fakıh, bu iki kıyası düşünür, mes´elede tesirlerini ölçer ve uy­gun olanı tercih eder.

159- Kıyasın Rüknü Olan İllet, İlletleri Anlama, Vasf-I Mümeyyiz

Kıyasın rüknü illettir.Bunu Fahr´ül-îslâm Pezdevî de böylece tasrih eder. Bilindiği üzere illet vasf-ı mümeyyizdir, bir şer´î asıl onun hükme medar olduğunu gösterir. Bu vasıf bulunan her şey­de ayni hüküm tahakkuk eder.

Şüphesiz kendisine kıyas yapılan Asıl İd ona makîsün-aleyh dnnir müteaddit vasıflan hâiz ise, onların arasından hükme me­dar olan illeti behemabal bilmemiz lâzımdır. Bunu bilmenin de iki yolu vardır.

1- Bu vasfın illet olduğunu gösterir sâri´ tarafından vârid bir nas olmalı veya her hangi bir asırda müctehitlcrin icmâı bulun­malı. Sâri´ tarafından nasla illetin bildirilmesine misâl, Hz. Pey-gamber´İn kurban etlerinin iddiharını men etmesinin sebebini be­yan eden şu Hadîs-i şeriftir: «Medine´ye misaCireten konan kafile sebebiyle kurban etlerinin iddiharmı nehyetmiştim.» yine bu ne-videndir. Hz. Peygamber namazda unutmuş ve secde etmiştir, se­hiv secdesinin sebebi unutmak oluyor. Mâız zina yaptı da recim olundu, da böyledir.

Nasla bilinen illet ya lâfzın sarahatiylc, ya îmasiyle veya işa-retiyledir, bunlardan her birinin bilinme mertebesi vardır. Arap lisanını bilenler ve Şeriat naslanna vâkıf olanlar bunları anlarlar.

Hanefiyyenin iddiasına göre, icmâen illet olduğu sabit olan vasıflardan biri küçük olma, sağırlık vasfıdır. Mal üzere velayetin illeti küçüklük olduğunda fukahânm icmâı vardır, diyorlar. Mala velayetin illeti olduğu sabit olunca nikâha velayet de ona kıyas olunur. Onun için bakire olsun, dul olsun sagîrenin nikâhında ve­lî lâzımdır. Şafiî´nin dediği gibi bekâret velayet altında bulunma­nın illeti değildir, illet küçük olmadır. Bu icmâ´ ile sabittir.

Mirasta ana baba bir kardeşi, baba bir kardeşe takdim etmek de böyledir. Fu.kahâ mirasta illetin karabet derecesi olduğunda ittifak etmişlerdir. Nikâha velayette de ana baba bir kardeş takdim olunur. Fıkıh kitaplarında tafsilâtiyle bilindiği üzere İmam Züfer bunda muhaliftir.

2- Kıyas yapılabilmek için illet olan vasfı bilmenin ikinci yolu da istinbattir. Kitap ve Sünnetten bir nas bulunmaz ve Saha­be kavli ve icmâ´da yoksa o zaman hükme medar illet olduğunu şer´î kaynakların gösterdikleri vasıf hangisi olduğu bulunur.

160- İllet Olan Vasfı Ayırma Yolu

Bu vasfın istinbâtı öyle gelişi güzel yapılmaz, onun çizilmiş Mr usulü kaidesi vardır. Re´y fukahâsı, daha umumî tâbirle, kıya­sı İslâm fıkhının asıllarından bir asıl olarak kabul eden fukahâ, diğer vasıflar arasından hükmün- illeti hangi fukahâ, diğer vasıflar arasından hükmün illeti hangi vasıf olduğunu bilmek için bir ta­kım kaideler vaz etmişlerdir.

Hanefiyyeye göre illet olan vasfı bilme yolu selef-i salihin tut­tuğu meslek ile olur. Bu re´yi mezhebin İmâmı Ebû Hanîfe´ye ve ashabına nisbet ederler. Eserlerden bunu tezkiye edecek şahit de bulunmalıdır. Yâni bu vasıf onlardan naklolunan fıkıh illetlerine muvafık olmalıdır. Tezkiye edici şahadetten maksat budur. Bu on­lardan istinbat olunan fıkhı usullerin şahâdeti^demektir.

Seleften naklolunan ahkâm illetlerini araştırmak suretiyle şâriin hükme medar kıldığı vasfı buldular ki, kıyasın üzerine ku­rulduğu illet budur. Bu vasıfta hüküm arasında bir mülâyemet ve münasebet vardır. Hüküm bu vasfın eseridir. Meselâ kadın Müslü­man olup ta kocası Müslüman olmadan kaldığı zaman aralarında ayrılığa hükmetmek bu nevidendir. Zira akıl burada iki vasıf ara­sında mütereddittir. Ayrılmağa hangi vasıf illet oluyor. Kocanın Müslümanlığı kabulden imtinaı mı, yoksa kadının Müslümanlığı kabulü mü Hükmün illeti hangisi- Şüphesiz ki yalnız Islâmı kabul etmek ayrılma sebebi olamaz. Çünkü İslâm zevciyet hukukunu ko­rumakla tanınmıştır, aradan zevciyet bağını kesmez. Fakat kadının îslâmı kabulünden sonra kocanın Islârm kabulden .imtinaı, hük­münde müessir olmağa salihtir. Zira o takdirde fcan-koca olarak beraber yaşamaları doğru olmaz. Çünkü Islâmin mukarrer kaide-lerindendir ki, gayri müslimin müslim üzerine velayeti yoktur. Zecvin ise, zevce üzerine bir nevi velayeti vardır. Hz. Peygamber´-den ve sonra Ashabından naklolunan illetleri inceden inceye tedkîk ve araştırmak isbat eder ki, illet olarak alman vasıfla hüküm arasındaki bağlantı mülâyemettir, birbirine uygunluktur. Bu mü-îâyemet vasıtasiyle akıl, hükmün o vasfın eser; olduğuna hük­meder.

Yine bu neviden biri kedinin artığının temiz olmasının illetini, sebebini gösteren şu Hadîs-i şeriftir: «Onlar (kediler) sizin aranız­da sık sık dolaşıp gezerler.» Bu ta´lîlde vasıf ile hüküm arasında mülâyemete işaret vardır. Şöyle ki: Kedi daima aramızda dolaşıp gezdiğinden onun artığından korunmak pek kolay olmaz. Korun­mak güç olur. Halbuki Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «Dinde sizin için güçlük kılınmadı.» İşte bu zaruret sebebiyle kedinin artığı ne­caset sayılmadı. Böyle zaruret bulunan her yerde necasetin itibare alınmaması sahihtir. Onun için üzerinde necaset bulunan elbisesi­ni yıkamak için su bulamryan kimse o necasete bakmaz, o elbise ile namazını kılar. Zaruret olunca- necaset düşer. Burada zaruret ile necasetin kalkması arasındaki mülâyemet açıkça görülüyor.

Ashabdan naklolunan eserlerden biri Hz. Ömer ile Ubâde b. Sâ-mit arasında şarap kaynatıldığı takdirde hükmü ne olacağı hakkın­da geçen hâdisedir. Rivayet olunduğuna göre Ensar´dan bâzıları kaynatılmış üzüm suyu getirdiler. Hz. Ömer:

Bu nasıl yapılır, dedi.

Üçte ikisi gidinceye kadar kaynatırız, üç te biri kalır, de­diler.

Hz. Ömer ona biraz su kattı ve içti. Sonra sağında oturan Übâde b. Sâmit´e verdi. Ubâde içmedi.

Ateş bir şeyi helâl yapmaz sanırım, dedi. Hz. Ömer:

Ey ahmak, şarap olur, sonra sirke olur, sen de onu yemez misin dedi.

Görüyoruz ki, Hz. Ömer haram olmanın illetine bakıyor, illet üzüm suyundaki sekir verici maddedir. Eğer. sekir verirse haram­dır, sekir vermek gitti mi haram da gider. Hükümde tesiri olan mülayim vasfa böyle bakıyor.

161- Ebü Hanîfe´ye Göre Müessir Vasıf, İllettir Ve Buna Müteferrî´ Mes´eleler

Ebû Hanîfe´nin kıyaslarında vasf-ı müessir olan illeti nasıl itibar ettiğine delil olarak fürû´ mes´elelerden şunu zikrederler:

Bir adamın akrabasından biri köledir, başka bir adamla ortak olarak onu satın alsalar, o köle azad olur. Akrabasından olan kim­se ortağına bir şey de ödemez. Çünkü onunla ortak olurken o kö­lenin akrabası olduğunu biliyordu. Akrabası satın alınca köle azad olur. Kölelik akrabalıkla bir arada bulunmaz. Hürriyet par­çalanmadığı tecziye kabul etmediği için diğer ortağın hissesi de azad olur.

Mes´eleyi biraz daha açıkhyalim. îslâmda mukarrer bir kai­dedir ki bir kimse köle olan akrabasını satın alsa, onun kölesi mü-cerred satın almakla kölelikten azad olur, kölelik akrabalığa mü-nâfidir. Akrabalık sânına yakışmaz, azadlık parçalara da bölün­mez, tecezzi kabul etmez. Bir kölenin bir kısmı azad olunursa bü­tünü azad olmuş olur. Bir kimse biriyle ortak olarak akrabasın­dan bir köleyi satın alsa mücerred satın almakla köle azad olur. Akrabanın hissesi akrabalık sebebiyle azad olur. Ortağın his­sesi de, azadlık bölünmez bir bütün olduğundan azad olur. Mes´e-le buraya kadar Ebû Hanîfe ile Ebû Yusuf ve Muhammed arasın­da ittifakîdir. Fakat ihtilaflı yer şurasidir: Ebû Hanîfe´ye göre ak­rabası ortağına bir şey ödemez. Azad olan kölenin üzerine borç olur.

Ebû Yusuf´la Muhammed´e göre eğer zengin ise ortağının his­sesini öder. Zengin değilse, köle bu hisse için çalışır.

Ebû Hanîfe´nin görüşü şöyledir: Eğer akrabası ödesin diye hü­küm edersek, bu dâmân-ı udvân olur. Ortağının hissesini itlaf etti­ğinden ,onu zarara soktuğundan damanla hükmolunur, fakat rıza bulunduğu zaman dâmân-ı udvân zail olur. Burada rıza bulundu­ğuna emare ve alâmetler vardır. Çünkü onun köleyi satm almağa akrabasiyle ortak olması bunu gösterir. Çünkü bilir ki, ortağının satın alması azad olmasına sebep olur. Böyle iken ortak olması azadlığına razı olduğunu gösterir. Burada bu hükümleri bilmiyor­du denemez. Çünkü dâr-ül İslâm´da ahkâm-ı şer´iyyeyi bilmemek cizür sayılamaz.

Ortağın rızasını, tazmini düşürücü bir illet olarak alması Ebû Hanîfe´nin illet sayılan vasfı müîâyemetle temyiz ettiğini gösterir. Vasf-ı mülayim, hükümde müessir olur. Hanefiyye fıkhının mes´e-leleri buna göre hallolunmuştur. İlleti nasla veya icmâ´la bilinmi-yen kıyaslarla hallolunan mes´elelerin hepsinde bu tesir mülâhaza olunmuştur. Akrabasının nafakasının vâcib obuasına sebep âciz­leridir. Çünkü hükümde müessir olmağa saîih mülayim vasıf budur, sagîre üzerine velayetin sebebi küçük olmasıdır, çünkü vasfı mülayim odur.

Fürû´ mes´eleleri arayıp taradıktan sonra kat´i olarak hükmü­müzü verelim ki, Ebû Hanîfe hükme medar illet olmağa elverişli vasıflar arasından illeti bulmağa çalışırken mülâyemeti yâni tesiri, hükme müessir olmağı göz Önünde tutuyordu.

162- Üç Istılah: Tahrîc-i Menât, Tenkîh-ı Menât, Tahkîk-ı Menât

Naslârdan illeti anlamak için Ebû Hanîfe´nin tuttuğu yol bu­dur. Hanefiye usûl-i fıkıh ulemasının görüşü böyledir. Ebû Hanî-fe´den naklolunan fürû´ bu yola uygun düşmektedir. Onun için bun­ları Ebû Hanîfe´ye nisbette bir güçlük sezmeyiz. Muhakkak ulema da bunları ona böylece nisbet etmiştir. Şu şartla ki, Ebû Hanîfe bunları kıyaslarında mülâhaza ediyordu, nas hâlinde tesbit edip söylemiş değildi.

Hakkında nas ölmıyan birşeyin hükmünü bilmek için kıyas yapmak maksadiyle bir şeyin vasıflarından vasf-ı mümeyyizi bu­lup çıkarmağa, ulemâ arasında bâzan tahrîc-i menât, bâzan da ten-kîh-ı menât denir.

Burada sırası gelmişken usul-ü fıkıhta müelliflerin kaleminden çıkan üç tâbirin mânâlarını açıklamak istiyorum: Tahrîc-i menât, tenkîh-ı menât, tahkîk-ı menât.

Tahrîc-i Menât: Yukarıda beyan ettiğimiz veçhile, illet olmağa salih olan vasfı bulmağa çalışmak ve temyiz etmektir. Vasıf sara­haten beyan olunmaz veya sâri´ tarafından imâ voliyle işaret olu­nursa böyle yapılır. Bunun esası şudur: Sâri´ illeti beyan etmemiş­tir. Halbuki kıyasın esası illettir. Şarabın haram olmasının illeti sarhoşluk vermesidir, düşmanlıkla kasden öldürmek kısasın ille­tidir. Bunlar bilinince ayni illeti hâiz olan baskılan da bunlara kı­yas yapılır.

Tenkîh-ı Menât: İlletin, vasıfların mecmuundan hangisinde ol­duğunu tayin etmeksizin nastan anlaşılanı tâyin etmek için nazar ve içtihattır. Nazarı itibare ahnmıyan vasıflar atılır, nastan anla­şılan kalır. Bunun misâii de şudur: Ramazan gününde karısiyle cin­sî münasebette bulunarak orucunu bozan A´râbî´ye kefaretin lü­zumu ile hükümdür. Orucu bozmakla kefaretin lüzumu yalnız A´râbî´ye ve bu hüküm de yalnız cimâa mahsus değildir. Çünkü bu hussuta vârid olan nassı inceleyen kimse birbirine mukârin vasıfları bulur ve onlardan bu hükme medar olan illetin, orucu bozmak olduğunu çıkarır. Hanefiye mezhebinin iktizasına göre ramazan günü bile orucunu bozan herkes için aynı hüküm verilir. İllet-ken­di karısıyla cima´ etmiş olmak da değildir. Menâtı tenkıh etmek, ayıklayıp meydana çıkarmak nasla ve istinbatla illeti bilmekle olur.

Tahkîk-ı Menât: İlletin kendisini bildikten sonra tatbik olun­duğu yerlerde birer birer mevcut olup olmadığına bakıp incele­mektir, illet ister nasla, ister icmâ´ veya istinbatla bilinmiş olsun hep birdir. Meselâ adalet böyledir. Şahitlikte ilzamın sebebi, me-nâtı adalettir. Şahitlik yapan kimsenin âdil olması ise zan altında­dır. Bu ictihad iie bilinir. Nebizde sarhoşluk verip vermeme oldu­ğunu anlamak için bakmak, menâtm tahkiki demektir.

163- Hükümde Müessir Vasfa Daha Kuvvetli Bir Vasıf Tearuz Ederse

Yukarıdaki geçenlerden görülüyor ki, Ebû Hanîfe´ye göre illet, vasf-ı mülayim denen vasıf olup hükümde tesiri vardır. Bu vasıf nerede bulunursa orada aynı hüküm bulunur. Çünkü aralarında bağlantı vardır.

Kıyaslar bunun üzerine kurulup gider.

Lâkin bâzı öyle yerler bulunur ki, orada bir vasıf vardır; fa-kıh onu hükümde müessir görür. Vasfın her bulunduğu yerde o hükmü umumîleştirir. Fakat bâzı suretlerde öyle haller olur ki, ondan daha kuvvetli tesiri olan başka bir vasıf buna tearuz eder. Bu gibi ahvalde ondan udul ve daha tesirli vasıfla amel olunur, iş­te Hanefiyye fukahâsmca istihsan denen budur. Bu da bir nevi kı­yastır, rüknü: daha zaif vasfı bulunan diğer bir´ kıyasın tearuz et­tiği, ondan daha kuvvetli bir vasfın mevcut olmasıdır. İleride is-tihsandan bahsederken bunu daha da izah edeceğiz.

164- İllet, Kâsıra Değil, Müteaddî Olacak İlletin Umumîliği

Mademki hükmün vücudunda müessir olan illettir, öyle ise onun mutlaka müteaddî başkasına geçer olması lâzımdır. Yâni il­et nerede bulunursa hüküm de orada sabit olur. Hüküm vücûden e ademen illetle beraber deveran eder. Hüküm yalnız mevrid nassa münhasır kalmaz, çünkü illetin tesiri orada değildir. Tesiri her görülen yerde hüküm de sabit olur.[3]

îlletin müteaddî olması esastır. Re´y fukahâsı onun olduğuna hükmederler. Nas olmıyan yerde asılda olduğu gibi illet tahakkuk eder. Böylelikle usul takarrür eder, ahkâm bir nizama bağlanır. Şer´î nasîara bakarak kıyas hükümleri bilinir. Kıyasa muhalif olan­lar belli olur. Bu gibi kıyasa muhalif olanlar, yalnız nas mahalli­ne münhasır kalır, başkasına geçmez. Bu naslar kıyasa muhalif itibar olunur ve mukarrer kaideden ayrı gelmiş olur.

Şüphesiz ki illetin umumîliği ve illetin bulunduğu her yerde tesiri olacağından hükmün de orada.sabit olması, Ebû Hanîfe´ye nisbeti sabit olan bir şeydir. Hattâ bu cihet, Hadîs fukahâsmdan re´y fukahâsmı ayıran en bariz bir noktadır.

Ebû Hanîfe´nin ietihadda tuttuğu yola dair anlattıklarımız, fürû´ mes´elelerden alarak usul ulemasının Ebû Hanîfe´ye nisbet ettikleri kaideler hakkındaki sözleri bizi şu neticeye götürüyor ki, o da illetin umumî oluşudur.

Ebû Hanîfe´den naklolunanlar arasında şu da vardır ki, o vu-kûbulmamış mes´eleleri vukûbulmuş gibi hesap eder. Ve onların hükümlerini verirdi. Bu ise ahkâmın müessir illetlerini bulup çı­karmak ve onların neticelerini alarak farzoîunan mes´elelere de onları tatbik etmek suretiyle olur. Ebû Hanîfe fıkh-i takdirî fara-zî dediğimiz bu nevi çok kullanan ilk fakıh olduğundan, ulemadan bir kısmı bu yola ilk giren o zannetmişlerdir. Halbuki o, bunu ilk olarak fazlaca kullanan olmuştur. Ve bu itibarla illeti ilk defa faz­la umumîleştiren de odur.

Görüyoruz ki, Ebû Hanîfe, unutarak yeyip içen kimsenin oru­cunun bozulmayacağına dair rivayet olunan Ebû Hureyre Hadîsi­ni alıyor. Ve eğer bu nas olmasaydı kıyası alırdım, diyor. Bununla o şunu demiş oluyor: Orucu bozan illetler var, onlar umumîdir. Bu illet umumî olması itibariyle bu nassın vârid olduğu yere de şâ­mildir. Eğer bu olmasaydı illetin umumîliğine göre burada onunla hükmeder ve oruç bozulur derdi. Fakat nas gelip kıyasın ittıra­dını bozdu.

İçtihadına dair haberlerin delâlet ettiği veçhile Ebû Hanîfe Allah ondan razı olsun bâzan bakardı ki, umum illet uymu­yor, kıyas halkın teamül ve muamelâtına aykırı düşüyor, onların ahvâline uygun düşmüyor, Şâriîn naslarınıri teyid ettiği ve onlar nazarı ilibare alındığı takdirde ahkâm uygun düştüğü riâyeti lâzım maslahatlarla ittifak etmiyor. Bu gibi hallerde kıyası bırakıp istih-sana giderdi. Hakkındaki rivayetlerde denildiği gibi, o kıyas ya­pardı. Bu da gösteriyor ki, o ´müessir olan illetin umumîliği üzere yürürdü. İlletin tatbiki çirkin düşen, iyi oîmıyan bir yere gelince o zaman istihsan yapardı. Bu, illetin tesirine halel getirmez. Çün­kü bu şuna benzer: Umumî kanunların harfiyen tatbiki bazen hak­sızlıktan hâli kalmayabilir, fakat bu onların yararlı olduklarına, asıl itibarlarına halel getirmez.

Fürû´ mes´elelerden Hanefiye usul fıkhının esaslarını çıka­ran usul ulemasına göre ta´Iîl edilecek nassm, kıyastan udul edil­memiş olması şarttır. Ahkâmın illetleri umumî olduğu takdirde bunun mânâsı olur, îctihadla tesiri olduğu sabit olan illetin bulun­duğu her yerde ayni hüküm sabit olur.

165- İlletlerin Tahsis Meselelerindeki İhtilâfı

Buraya kadar geçenlerden açık olarak görülüyor ki, Ebû Hanî­fe Hazretleri istinbat etmiş olduğu ahkâmın illetlerini umumîleş-(nirdi. Böylelikle fürû´ mes´eleleri hususî bir kaide ile müstenbat illetler altına toplar, bir asla bağlardı. İşte Ebû Hanîfe´nin fıkhı kendi asrında bulunanlardan temayüz etmiştir ve o asırda re´y fu-kahâsım, Hadis fukahâsından ayıran cihet de budur,

Ulema sonraları, aslında umumî olduğunda ittifak ettikleri müstenbat illetlerin tahsîsi kabul edip etmemesinde ihtilâf etmiş­ler ve bunun münakaşasını yapmışlardır. Bâzıları tahsîs kabul eder demişler, diğerleri tahsis kabil olmadığım söylemişlerdir.

Umumî müstenbet illetlerin caiz olduğunu söyleyenler : Kadı Kbû Zeüd Debbûsî, Ebû Hasan Kerhî ve Ebû Bekir Razî.´dir. Tah­sisine cevaz vermeyenlerin başında Fahr´ül-İslâm Pezdevî´dir. Ge­rek cevaz verenlerin ve gerekse cevaz vermiyenlerin birleştikleri nokta şudur: illetin hükmünü başkasına geçirmeğe mâni bir engel bulunup da onun tesirini bozarsa o zaman illet bâtıl olur, Hükümsüz kalır. Bu takdirde o vasfın illet olmağa selâhiyeti kalmaz. İh­tilâf mevzuu olan cihet: İlletin câri olması mümkün, illet olmağa yaramaz diye bir delil yok, o zaman illet kabul olunur mu,”hüküm bâzı fürûa tesiri olmadığı cihetine mi gidilir. İhtilâf işte buradadır. Tahsis caizdir diyenlerin delili şudur: İllet hükmün bir emâresidir, bizzat hükmü mucib olan o değildir. Sâri´ onu hükmün mevcudiye­tine bir işaret, âlemet kılmıştır, müctehidi de onu istinbatla imti­hana çekmiştir. Bir yerde hükmün alâmeti olması, başka bir yer­de ise olmaması caizdir. O kendi tesiriyle hükmün zahir olması ba­kımından galib ahvalde alâmettir, hepsinde değil. Meselâ rutubet­li havalarda, kışın bulut, yağmur alâmetidir. Fakat bâzan bu bu­lut olurda yağmur yağmaz, fakat o zaman da bulut yağmur alâmeti olmaktan çıkmaz.

Yine ittifakla kabul olunmuştur ki: Kıyastan udul edilmiş bir nas bulunduğu zaman illet amelini gösterir, icmâ zaruret ve istih-san hallerinde de böyledir. Hükmün tamimine mâni bulunduğun­dan ictihadla tahsis yine caizdir.

İlletin tahsisi mümkün değildir diyenlerin delili: Nas olmadı­ğı halde hükmün bulunmasiyle beraber illetin vücudu, o illetin nakzı demektir. îlletin tesiri kalmaz, o vasfın illet olması kalkar, başkasına geçmez. Onunla kıyas da yapılmaz. Sonra tahsisin mânâ­sı, illetin orada o hükme delâlet etmediğine bir delil demektir. Bu da illetin o hükmünde müessir olduğunu ortadan kaldırır…

Kıyastan udul edilmiş naslarla, istihzanla ihticac olunamaz. Çünkü birincide kıyasın şartlarından ayrılmak var, istihsanın bu­lunduğu fürû´da ise illet bulunmaz. Çünkü mülâyemet ancak tesir tahakkuk ettiği zaman tahakkuk eder. Feri´de vasıf yalnız zahirde mevcuttur.

166- O Sünnete Tâbi Bîr İmamken Neden Kıyascı Olarak Tanındı

Bu nazari bahislere temasa bizi sevkeden şey, re´y fukahâsının bundan mübalâğada ileri gitmeleridir. Hattâ bazıları illetin umumu tahsis kabul etmez diyorlar, halbuki nassın umumları tahsis kabul ediyor. Bu umum ve ona sarılmakta mübalâğa göster­mek, beyan ettiğimiz veçhile, Ebû Hanîfe´nin asrında re´y fukahâ-sı ile Hadîs ve eser fukahâsı arasını ayıran haddir. Bu yüzdendir ki, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe Hazretleri, kıyas doğru yürüdükçe illet­lerin tamimine çalıştığından eserci ve Hadîsci bir fakıh olmaktan ziyade re´y fakıhı olarak şöhret almıştır. Yaptığı kıyasların haberi ve onların ittıradı etrafa dağılıp ayrılmağa başladı. Halbuki o da Sünnete uyan bir imamdır, yeni birşey çıkarmıyor, geçmişlere tâ­bi oluyordu.

——————————————————————————–

[1] Atadülaziz Buhâri, Keşfül-Esrâr, c. II, s. 102.

[2] Huzeyme´nin şahadeti mes´elesi şudur: Ebû Dâvud Sünende ri­vayet eder. Hz. Peygamber bir A´rabîden bir at satın aldı. Atın parasını ödemek için geliyorlardı. Hz. Peygamber sür´athca yürüdü, A´rabî geride kaldı, bâzı kimseler A´rabiye tesadüf ettiler ve Hz. Peygamberin satın al­dığım bilmediklerinden onlar da ata müşteri oldular. Birisi Hz. Peygam­berin vermiş olduğu fiyattan yüksek fiyat verince Arabi bu defa!Hz. Pey-gamber´e eğer bu fiyata alırsan sana satarım, dedi. Hz. Peygamber de: Bia pazarlığı yapmıştık, dedi. A´rabî sattığını inkâr etti. Ve şahit getir dedi. Ve Peygamberimiz de: Huzeyme´nin şahadeti iki şahide bedeldir, dedi.

[3] Bu nokta Hanefiyye ile Şafüyye arasında ihtilaflıdır. Hanefiyye İllet müteaddi olur diyor, Çafiîler kâsıra da olabilir diyorlar. Çünkü İllete nıahall-i nasta tâbidir. Vasıf müteaddi elmasa da ta´lîl hüküm vasfa müte­allik olduğunu beyan içindir. Hanefiyye göre hüküm nas mahalline illetle değil, nasla sabittir. Zira mevzu nasta hükmü illete izafe etmekle nassın de­lâletini iptal etmek vardır. Mevzı-ı nasta İlleti bilmenin faydası hükmü, nas olmıyan yere de geçirmek içindir.

Share.

About Author

Leave A Reply