Akaide Dair Görüşleri

0

9- Kelâm Mes´elelerînde Görüşleri Ve Eserleri

Ebû Hanîfe´nin hayatını anlatırken dedik ki: O, asrında bu­lunan çeşitli fırkalarla münakaşa ve mücadele yapardı. Böyle mü-bâhaselerde bulunmak için muhtelif yerlere seyahatler yaptığı olurdu. O, ilmî hayata bu fırkalarla münakaşa yaparak başlamış­tır. Sonra fıkha dönmüştür ve ehl-i re´y fıkhının rakipsiz imamı olmuştur. Fakat yine de muhtelif fırkalarla münakaşa ve mücade­leyi tamâmiyle bırakmış değildir. İlmî vazifesi, dînî vecibesi onu böyle bir şeye çağırınca hemen koşardı. Onun için asnndaki ke-lâmcıların daldıkları mevzular hakkında Ebû Hanîfe´nin de görüş­leri naklolunmak tadır. İmanın hakikati, günah irtikap e;den hak­kında görüşleri, kaza ve kader mes´elelerine, Allah´ın iradesi ya­nında insan iradesine dair sözleri bize kadar gelmiştir. însan ira­desinde hür müdür İhtiyarı var mıdır, yoksa iradesinde cebre mi tâbidir Bunlar hakkındaki görüşleri ve düşünceleri iki yolla bize gelmektedir:

1- Dağınık rivayetler hâlinde zaif veya kuvvetli yollarla naklolunmaktadır. Hangisi kuvvetli, hangisi zayıf bunu ayırmak mümkündür.

2- Ona nisbet bâzı kitaplar yoliyle biz onun görüşlerini Öğ­reniyoruz. Bunların başında Fıkh-ı Ekber kitabı gelir, İbn-i Nedim Fihristinde diyor ki:

«Ebû Hanîfe´nin dört kitabı vardır. Onlar da: Fıkh-ı Ekber, EI-Alim Vel-Mütaallim, Osman b. Müslim, El-Bettî´ye risalesi ki, bu eser îman ve îmanın amelle bağlılığı hakkındadır, bir de Kade­riyeye red kitabı vardır. Bunların cümlesi kelâm ilmine ve akai­de dairdir.»[1]

Bu kitapların içinden Fıkh-ı Ekber eskidenberi gayet muteber tutulmuştur. Bu küçük risale matbûdur. Hind´de Haydarabad´da müstakil bir tab´ı vardır. Eser muhtelif yollarla rivayet olunmuştur. Birisi Ebû Hanîfe´nin oğlu Mammâd yoliyledir. Bunu Aliyyül-Kaari şerh etmiştir, Ebû Muti´ Belhi´nin rivayeti Fıkh-ı Basit diye mâruf­tur. Bunu da Ebû Leys Semerkandî, Atâ b. Ali Cozcanî şerh etmiş­lerdir. Diğer rivayetleri ve şerhleri de vardır. îmam Ebû Mansur Mâtüridi´ye nisbet olunan bir şerh de vardır. Bu şerhin Mâtüridiye nisbeti söz taşır. Çünkü onda Eş´arilere karşı cevaplar vardır. Bun­dan onun Ebû Hasan Eş´ariden sonra yazılmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki Mâtürîdi ile Eş´ari çağdaştırlar. İmam Mâtürîdi 332, Eş´-ari ise 333 veya 334 tarihinde vefat etmişlerdir.

10- Fıkhı Ekber Hakkında

Fıkh-ı Ekber´in Ehû Hanîfe´ye nisbeti ulemâ arasında tetkik ye bahis mevzuudur. Ulemâ bu eserin Ebû Hanîfe´ye nisbetinin doğruluğunda ittifak etmiş değildir. Hattâ Ebû Hanîfe´nin en ha-, raretli taraftarları olan ve onun eserlerinin sayısını ziyadeleştirmek isteyen muhibleri bile bu hususta ittifak iddiasında değildirler, îbn-i Bezzazı Menakıbmda; Fıkh-ı Ekber ve El-Âlim Vel-Mütealli-me hakkında konuşurken şöyle diyor: «Ebû Hanîfe´niv. tasnif edil­miş bir kitabı yok diyecek olursan, ben de cevaben derim ki, bu mutezilenin sözüdür. Onların iddiaları Ebû Hanîfe´nin ilm-i kelâ­ma dair eseri olmadığını söylemektir. Bundan da maksatları Fıkhı Ekber´in ve El-Âlim Vel-Müteallim kitabının onun olmadığını orta­ya atmaktır. Çünkü bunlarda Ehl-i Sünnet Vel-cemâat kaideleri­nin ekserisini tasrih etmiştir. Halbuki Mutezile onu kendilerinden göstermek hevesindedir. Bu kitap Ebû Hanîfe Buhâri´nin, derler. Bu açıkça bir karıştırmadır. Ben bu iki kitabı da Allâme Kürdî Imadî hattıyle gördüm. Her ikisinde de bunların Ebû Hanîfe´nin olduğunu yazıyordu. Ulemâdan çoğu bunun üzerinde birleşmişler­dir.»[2]

Görülüyor ki, Bezzâzî bu kitabın Ebû Hanîfe´ye nisbetinde ulemânın çoğu ittifak etti diyor. Bütün ulemâ ittifak etti demi­yor. Demek oluyor kiri kitabın ona nisbeti ulemâdan bâzısmca şüp­heli görülüyor.

11- Eserîn Mevzuuna Bakış

Fıkh-ı Ekber kitabının Ebû Hanîfe´ye nisbetı hususunda ule­mânın dedikleri böyledir. Bunun hakkında rivayetler çeşitlidir.

Kat´i hükme varabilmek için en doğrusu eserin metnini gözden ge­çirmektir. Eserindeki mes´elenin hepsinin Ebû Hanîfe´ye nisbeti doğru mu Yoksa bâzıları onun zamanında ele alınmayan mevzu­lar mı Bu cihet incelenmelidir.

Biz Hind´de tabolunan Fıkh-ı Ekber kitabına baktık. Bâzı ay­dınlatıcı noktalar gördük.

Peygamberlerden sonra en faziletli olanları şu sırayla tertip ediyor: «Peygamberlerden sonra insanların efdali Ebû Bekir, son­ra Ömer, sonra Osman, sonra Ali´dir. Bunlar daima ibâdet eden, Hak üzere sabit ve hakla beraber olan zatlardır. Biz hepsini seve­riz. Ashabdan hiç birini hayırdan başkasıyla anmayız..»

Halbuki bütün menakıb kitaplarında zikredilen rivayetler onun Hz. Osman´ın Hz. Ali´den üstün tutup öne geçirmediğinde it­tifak ederler. Bir sened´e dayanan bu rivayetler, senedi olmıyan bir metinden daha kuvvetlidir.

Fıkh-ı Ekber´de bâzı öyle mes´eleler görüyoruz ki, bunlar onun asrında ve ondan önceki çağlarda mevzuubahs edilmiş şeyler de­ğildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiç birinde onun çağdaşla­rından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istid-rac arasındaki farkı anlatmağa teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Hal­buki Fıkh-ı Ekber şöyle diyor: «Peygamberlerin mucizeleri, evli­yanın kerameti haktır. Fakat haberlerde geldiği üzere iblis, Fira­vun, Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onları .şimdiye ka­dar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallerine ve mucize ve ne de keramet deriz, istidractır: Hacetlerini yerine getirmek deriz. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece cezaya çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinde yerine getirir, onlar da bu­na aldanip daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.»

Evliyanın kerameti, kâfirlerden sadır olan hârukuiâde ahval, olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalara tesadüf edemiyoruz. Bunlar îslâmda tasavvuf meydana çıktıktan sonra kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmağa başlanmıştır. Ulemâ ermiş evliyaya Allah´ın neler bah­settiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse . daldılar. Bu cihet bizi, mes´elenin esere sonradan ilâve olunduğu zannına götürmektedir. Veyahut eser Mâtürîdi ve Eş´arî görüşleri­ne göre o sırada yeniden yazılmıştır.

12- Akaîd Görüşlerini Anlama Yolu

Ebû Hanîfe´nin akaide dair görüşlerini biz, yukanki sebepler­den dolayı yalnız Fikh-ı Ekber´den ve El-Âlim Vel-Müteallim´den almakla iktifa etmiyoruz. Bunları tarih kitaplarındaki rivayetler­den bu iki kitapta olanlara uygun düşüncelerle birleştiriyoruz. Böylece dört mes´eleyi ele alıp onlar üzerinde konuşacağız : 1- iman, 2- Büyük günah işleyen hakkında hüküm, 3- Kudret ve irade mes´elesi, 4- Kur´ân mahlûk mu, değil mi münakaşası.

13- ÎMANIN HAKÎKATINA Dalr

Imâm-ı A´zam´a göre îmanın hakikati hakkında Fıkh-ı Ekber´-de olanlar muhtelif rivayetlerde naklolunanlara uymaktadır. Onun için bunları doğruluğunda şüpheye mahal yoktur. Fıkh-ı Ekber şöyle diyor:

«îman, ikrar ve tasdiktir.»[3]

islâm hakkında şöyle diyor: «islâm Allah´a teslim olmak, O´nun emirlerine boyun eğmektir. îman ile islâm arasında lügat bakımından fark varsa da islâm olmayınca îman olmaz, îman ol­mayınca da islâm olmaz. Bu ikisi içle dış gibidir. Din: îmana, Is-îâma ve bütün şeriatlere şâmil olan bir isimdir.»[4]

14- Îman Ve İslâm Bîr Mî

Görülüyor ki, Ebû Hanîfe´ye göre îman sade kalple tasdikten ibaret değildir. îmanın hakikati kalbîe tasdik ve lisanla ikrardır. Böylelikle îman ile islâm, lâzım ve mezlum gibi birbirlerine bağla­nıyor, kaynaşıyor, islâm olmayınca îman olmaz, îman bulunmayın­ca islâm da yoktur.

Ebû Hanîfe, bu husustaki görüşünün delilini, Cehm b. Safvari ile arasında geçen bir münakaşada izah etmektedir. Bu münaza­rayı sana da nakleedlim de Ebû Hanîfeyi fikirlerini izah eder ve delilini getirirken sen de dinlemiş ol!

Mekkî Menakııbnda diyor ki: «Cehm b. Safvan, Ebû Hanîfe´y-le konuşmak arzusiyle onun yanma geldi ve :

Ya Ebû Hanîfe, hazırladığım bâzı mes´eleler üzerinde ko­nuşmak üzere sana geldim, dedi.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

Seninle konuşmak abestir, seninle münakaşaya dalmak ateşe girmektir.

Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü na­sıl veriyorsun

Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir Müslüman söylemez.

Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun

Bunlar senin hakkında öyle meşhur olmuş şeyler ki, avamı da, havası da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söy­ledim.

Ya Ebû Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yal­nız îmanı soracağım.

Bu vakte kadar îmanın ne olduğunu öğrenmedin mi ki ba­na soracaksın

Evet öğrendim, fakat bir nevide şüphem var.

îmanda şüphe küfürdür.

Küfürün bana hangi cihetten geldiğini beyan etmelisin.

Sor, söyliyeyim.

Bana söyle bakalım, bir kimse kalbiyle Allah´ı tanıyor, onun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden Önce Ölüyor. Bu kimse mü´-min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir

Kâfirdir, kalbiyle bildiğini Hsaniyle söylemedikçe Cehen­nem ehlindendir.

– Allah´ı sıfatiyle bildiği halde neden mü´min olmuyor

Söyle, eğer Kur´ân´a inanıyor ve onu delil olarak kabul edi­yorsan sana onunla cevap vereyim. Eğer Kur´ân´a inanmıyor ve onu delil tutmuyorsan, yine söyle, islâm milletine muhalif olan­ların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim.

Kur´ân´a îmanım var, onu delil olarak kabul ediyorum.

Öyleyse dinle, Allah´u Teâlâ kitabında îmanı kalb ve lisana ya­ni bu iki azaya bağlıyarak zikreder.

«Resule indirileni dinledikleri zaman onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar Hakkı tanırlar ve derler ki, ey Rabbımız, îman ettik, bizi de şahit olanlarla beraber..»

«Biz niçin Allah´a ve bize gönderilen gerçeğe îman etmiyelim ve Rabbimizin bizi de iyi insanlar arasına katmasını dileyelim.»

îşte Allah da onları bu söylediglerinden dolayı altından ırmak­lar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî kalacak­lardır. Bu, iyi işler işleyenlerin mükâfatıdır.» (Mâide; 83-85)

Cenab-ı Hak onları Allah´ı tanıdıkları ve bunu sözleriyle söy­lediklerinden dolayı Cennete koymaktadır. Ve onlan kalbiyle tas­dik ve lisanla ikrarları yüzünden mü´minlerden sayıyor.

Yine Allah´u Teâlâ buyuruyor ki:

«Deyin ki: Biz Allah´a inandık, bize gönderilen Vahye, İbra­him´e, İsmail´e, îshak´a, Yakub´a ve oğullarına vahyedilen şeylere ve Musa ile İsa´ya verilene ve. bütün Peygamberlere Rab´ları tara­fından gönderilenlere îman ettik. Onlardan hiç birini diğerlerin­den ayırmayız, biz ona teslim olanlarız.

«Eğer onlar da sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse hak olan doğru yolu bulmuş olurlar.» (Bakara: 136-137)

îman ettik deyin, yâni lisanla söyleyin demektir.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

«Onlara takva kelimesini gerekli kıldı.» (Fetih Sûresi: 26)

«Bunlar sözün en iyisine iletilmişlerdir.» (Hac Sûresi: 24)

«Temiz söz ona yükselir.» (Fatır Sûresi: 10)

«Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de kavl-i sabit üzere sebatlı kılar.» (İbrahim Sûresi: 27)

Bütün bunlarda îman sözünden bahis vardır. Söz dille olur.

Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: «Lâ İlahe illallah de­yin, felah bulursunuz.» Felah bulmayı kelime-i şehâdeti söyleme-, den yalnız marifete bağlamıyor. Yine Peygamberimiz buyurur : «Kim ki Allah´tan başka Tanrı yoktur, derse ve kalbinde de bu böyle ise o Cehennemden çıkar.»

Allah´ı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söyleme­ğe bağladı.

Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız marifet kâfi gel­seydi, lisaniyle Allah´ı red ve inkâr eden kimse kalbiyle Allah´ı bil­diği vakit mümin sayılırdı. İblis de mümin sayılırdı. Çünkü o Rab-bini tanıyor ve yaradam, öldüreni, tekrar dirilteni, kendisine ığva eden o olduğunu biliyordu. Bakın nasıl diyor: «Yarab, beni neden ığva ettin Ba´s edeceğim güne kadar bana mühlet ver!» «Beni ateşten yarattın* onu ise balçıktan yarattın». Kâfirler de lisanla inkâr etseler de Rablarmı bildikleri zaman mü´min olurlardı. Allah´u Teâlâ buyurur:

«Nefisleri bunları kabul ettikleri halde yine inkâr ettiler.» (Nahl: 14 )

Lisanlariyle inkâr ettikleri için Allah´ı bir bildikleri halce on­ları mü´minlerden addetmiyor. Yine Allah buyurur:

«Allah´ın nimetlerini bilirler, sonra inkâr ederler, onların ek­serisi kâfirdir.»

«De ki: Gökten ve yerden size rızk veren kim işitmeğe ve gör­meğe hâkim olan kim Ölüden diri çıkaran, diriden ölü çıkaran kim işi çevirip yürüten kim Şüphesiz Allah´tır diyecekler. De ki: Korkmaz mısınız, işte o sizin Hak Rabbiniz Allah´tır.»

inkâr etmeleri yüzünden bilmeleri, marifetleri fayda vermedi. «Oğullarını nasıl bilirse onu öylece bilirler.»

Fakat Allah´ı inkâr ettiklerinden dolayı marifet ve bilgi hiç­bir fayda sağlamadı.

Bunları dinleyince Cehm:

« Benim aklıma bir çok şeyler koydun, yine gelip sana baş vuracağım» dedi.[5]

Mekkî, Ebû Hanîfe´nin: «Kalbiyle tanıyıp diliyle ikrar etme­den ölürse kâfirdir» sözünü şöyle izah ediyor: «Ebû Hanîfe´nin bu sözünün yorumu şudur: Diliyle ikrar etmemekle itham olunduğu takdirde yine ikrar etmezse, o zaman kâfir olur. Yâni: Kalbinde olanı diliyle de söyle, denilse de söylemese o vakit kâfirdir. Fa­kat böyle bir töhmet ve zan yoksa, meselâ denizde, bir adada ve­yahut bir mağarada tenha bulunsa, kalbiyle tanırsa kâfir olmaz.»

Demek oluyor ki, Ebû Hanîfe îmanı iki cüzden mürekkep sa­yıyor: Kalbiyle kat´î inanma, yani itikat-ı câzim olacak; sözle de bunu ikrar ederek kalbindeki tanımayı açığa vuracak, ilân edecek. Sözle ikrar zaruridir. Çünkü kaîbde olan teslimiyyeti meydana çıka­ran odur. Lisanla söylemedikçe kalbdeki bilinmez. Onun için Ebû Hanîfe´nin îman taksiminde: Kalbiyle îman eden kimse diliyle söy­lemedikçe insanlar arasında mü´min sayılmasa da, Allah indinde mü´mindir.

ibn-i Abdulber tntikâ kitabında Ebû Hanîfe´ye göre, îman ve aksamını şöyle beyan ediyor: «Ebû Mukatil, Ebû Hanîfe´den nak­lediyor, demiş ki: îman, marifet, tasdik ve islâm ikrardır, insan­lar tasdikte üç mertebe üzeredir: Bir kısmı; Allah´ı ve Allah tara­fımdan her geleni kalbiyle ve lisaniyle tasdik eder. Bir kısmı lisa-niyle söyler, fakat kalbiyle inanmaz. Bir kısmı kalbiyle tasdik eder, lisaniyle bunu söylemez, Allah´ı ve Peygamberinin Allah tarafın­dan getirdiklerini kalbiyle tasdik edip lisaniyle ikrar edenler hem Allah nezdinde ve hem insanlara göre mü´mindirler. Lisaniyle söy­leyip kalbiyle inanmıyan Allah indinde kâfirdir, insanlara göre m-ü´-min sayılır. Çünkü insanlar onun kaibindekini bilmez. Kelime-i şehâdeti söylemek suretiyle imanını lisaniyle gösterdiğinden ona mü´min adını verirler. Kalblerde olanı bilmeğe onları zorlayama-yız. Bir kısmı Allah nezdinde mü´mindir, insanlara göre ise kâfir­dir, Bu da şöyle olur, bir mü´min, kendini korumak için lisaniyle küfür izhar eder, onu bilmiyen kimse ona kâfir der. Halbuki o Al­lah nezdinde mü´mindir.»[6]

Bütün bunlardan görülüyor ki, Ebû Hanîfe´ye göre itibar yal­nız kalble tasdike değildir. Behemehal teslim olmak, buna razı “ol­mak ve mümkün olduğu zaman bunu açığa vurmak, lisaniyle söy­lemek lâzımdır. Şayet korku gibi bir sebeple îmanını gizli tutmak, lisaniyle söyleyememek mecburiyeti varsa, o takdirde kalbiyle tas­dikle iktifa eder. Lisanla söylemese de mü´mindir.

Bu iz´anla teslimiyet, gönülden Allah´a boyun eğmek, mü´min ile münafık arasını ayıran vasıftır. Münafık lisanla söyler, fakat kalbi inanmaz. Mü´minin hâli ise gönül nzasiyle Allah´a teslim ol­maktır. Kalbi tslâma bağlıdır. Münafığın hâlinde marifet var, fa­kat iz´an ve teslimiyet yok. Lisaniyle söylese de kalbinde îman mev­cut değil.

15- Amel Îmandan Cüz Mü

Ebû Hanîfe´nin mezhebine göre: Amel îmandan cüz değildir. Ona bu hususta iki grup muhaliftir:

Birisi: Mutezile ile Hariciler, bunlar ameli îmandan cüz sa­yarlar. Amel etmiyen kimse mü´min addolunmuyor, onlar pratik islamcıdırlar.

ikincisi: Fukahâ ve muhaddisler, bunlara göre amel îmana da­hildir, fakat îmanın aslına dahil değildir. îmanın artması ve eksilmesi bakımından îmana dahil sayılır. Onlara göre Şeriat ahkâ-miyle amel etmese de tasdik bulunduğu zaman mü´min sayılır, fa­kat bu tarzda îmanı kâmil sayılmaz. îşte buradan îman artar ve ek­silir mes´elesi çıkıyor.

16- İman Ne Artar, Ne Eksîlîr

Ebû Hanife´ye göre îman ne artar, ne eksilir. Onun için gök ehlinin, yer ehlinin îmanı hep bir sayılır. Ebû Hanîfe´nin şöyle de­diği rivayet olunuyor:

«Yer ve gök ehlinin îmanı birdir. Evvelin ve âhirinin, önceki­lerin ve sonrakilerin îmanı ve Peygamberlerin îmanı aslında bir­dir. Zira biz hepimiz bir Allah´a îman ettik. Onu tasdik ettik.

Farzlarsa çok muhteliftir. Keza küfür de birdir. Kâfirlerin sı­fatları çoktur. Hepimiz Peygamberlerin îman ettiklerine inandık. Lâkin onların îmanda ve bütün taatta bizlere sevapça üstünlüğü vardır. Zira onlar taatta efdaî oldukları gibi bütün umurda sevap­ça efdaldirler. Rabbinriz bize bu hususta haksızlık yapmış değil­dir. Çünkü o bizim hakkımızı azaltıp kısmadı. Belki Peygamberlere izaz ve ikram için fazlından daha ziyade verdi. Zira onlar insanların rehberidir. Allah´ın emir elçileridirler. Kimse mertebece onlara eşit olamaz. Zira insanlar fazilete onlar sayesinde erdiler. Cennete giren herkes onların daveti ve duasiyle girer.»[7]

îmanın hakikati tasdiktir ve Ebû Hanîfe´ye göre ne artar, ne eksilir. Tasdik ziyadeîiği ve noksanlığı kabul etmez. Fazilet ve amel bakımından mü´minler birbirlerinden farklıdır, inanış kuvvetli ve­ya hafif olur.

Ebû Hanîfe´den sonra gelenlerin çoğu bu mes´elede ona muha­lefet ettiler. Müslim Şârİhi, Nevevî diyor ki: «Tasdik ziyadeîiği ka­bul eder. Çünkü tasdik, fazla nazar ve delillerin kuvvetli olması nisbetinde artar. Hattâ sıddîklerin îmanı en kuvvetlidir. Onlara hiç şüphe arîz olmaz, onların îmanı sarsılmaz. Karışık ahval için­de kalsalar da kalbleri daîma münşerihtir, huzur içindedir. Onlar­dan başkaları ise öyle olamaz. Bu inkârı kabil olmıyan bir gerçek­tir. Akıllı bir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk´ın tastikine başka hiç bir kimsenin tasdikinin müsavi olmıyacağmda şüphe etmez. Onun için Buhâri şunu zikretmiştir:

«Ibn-i Müleyke diyor ki: Otuz sahabeye yetiştim, her biri ni­faktan korkardı. Hiç birisi Cebrail ve Mikâil îmanı gibi îmânı ol­duğunu söylemiyordu.»

İbn-i Bezzazı bu söze şöyle cevap veriyor :

«Tek bir bakış eğer kat´î surette cezme götürür ve tasdik eder­se, istenen tasdik hâsıl olmuş demektir. Öyle değilse ona tasdik de­ğil, zan denir. Bir tasdikle hâsıl olan cezm, bin defa tekrarlansa o yine birinci tasdikdir, bir nazarla hâsıl olan cezm de böyledir. Çok nazarla ziyadelik hâsıl oimaz.»

Bunlar iki türlü görüştür. Biz tasdikin kuvvetinin birbirinden farklı olduğuna kaniiz. Bu da amelde kendini gösterir. Tasdik var, öyle kuvvetlidir ki, şahıs onun hükmüne muhalefet edemez. Tasdik var, akla tesir eder, fikir, mantık ona boyun eğer. Kalb onun hük-rnüna râm olur. Fakat tasdik var bütün şuur ve arzulara hâkim olamaz, şuur, his ve amel bir yanda olur akıl fikir ve mantık diğer yanda kalır.

17- Ehh Cennet, Ehl-I Nâr

Ebû Hanîfe´ye göre îmanın rüknü tasdik olduğundan ve oda artıp eksilmediğinden günah işlemek yüzünden kimse tekfîr oluna­maz. Çünkü îmanın aslı olan tasdik mevcuttur. Amel etmese de îman vardır, âsiler mü´min sayılırlar. Onlar sadece amel-i saliha bâzı seyyiât katıyorlar demektir. Umulur ki, Allah onların tevbele-rini kabul eder.

Intikâ şunu naklediyor: «Ebû Mukâtil diyor ki: Ebû Hanîfe´yi şöyle derken işittim. İnsanlar bize göre üç mertebe üzeredir. Bi­rincisi: Peygamberler olup Cennet ehlindendirler. Peygamberin Cennet ehlinden olduklarını haber verdikleri de Cennet ehlinden­dirler. ikincisi: Müşriklerdir. Onların Cehennem ehlinden oldukla­rını biliriz. Üçüncüsü mü´minlerdir. Onlar hakkında bir hüküm ve­remeyiz, ne Cennet ehlinden ,ne de Cehennem ehlinden olduklarını beyân edemeyiz. Onların Cennet ehlinden olmalarım dileriz. Ce­hennem ehlinden olmalarından korkarız. Allah´u Teâlâ´nın buyur­duğu gibi deriz: «Amel-i salih işlediler, seyyiât ta karıştırdılar. Umulur ki, Allah onların tevbesini kabul eder.» Onlar hakkında hükmü verecek olan Allah´tır. Onların Cennet ehlinden olmasını dileriz. Çünkü Cenâb-ı Hak buyurur:

«Allah, şirk koşmayı asla affetmez, Bunlardan başkasını diler­se affeder.»

«Onların günahlarından ve hatâlarından dolayı endişe ederiz. Çünkü Peygamberlerden başka kimse Cennetle müjdelenmiş değil­dir, îsterse gece gündüz oruç ve namazla vakit geçirsin. Bir de Peygamber tarafından Cennet ehlinden oldukları haber verilen­ler Cennetliktir.»[8]

Bu sözler Fıkıh-ı Ekber´de olanlara tamâmiyle uygundur. Ora­da aynen şöyle denir: «İsterse büyük günah olsun, onu helâl tanı­madıkça bir günahtan dolayı bir Müslümanı tekfir edemeyiz. îman adını ondan çekip atmayız. Biz ona mü´min ismini veririz.»

18- Âsîleri Tekfîr Etmez

Ebû Hanîfe´nin bu hususta sözü böyledir. Bunlar sağlam, man­tıkî sözlerdir. Kur´ân-ı Kerim´de olan va´d ve vaîde uygundur. Ule­mâ bunu beğenmiş ve fukahânın cümlesi bunu böyle kabul etmiş­tir. Hicret yurdu olan Medine´nin fakıhı îmâm Mâlik bu hususta Ebû Hanîfe´ye muvafakat ederdi. Ömer b. Hammâd b. Ebû Hanî-fe diyor ki: «îmam Mâlik b. Enes´le görüştüm, onun yanında otur­dum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona de­dim ki:

Düşmanlık yapan hasedciler sana Ebû Harîfe´yi olduğun­dan başka türlü tanıtmağa çalışmalarından emin değildim.. Ben sa­na onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne âlâ, yoksa sende ondan daha iyisi varsa onu da öğrenmiş olurum.

Söyle bakalım, öyleyse, dedi. Şöyle konuştuk:

Ebû Hanîfe günahından dolayı mü´minlerden kimseye kâ­fir oldun demez, dedim.

Ne güzel söylemiş, dedi, veyahut isabet etti, dedi.

O bundan daha büyüğünü söyledi: Kötü künahlar işlese de tekfir etmem, dedi.

İsabet etmiş ve güzel söylemiş.

Bundan daha büyüğünü söylerdi, dedim.

Nedir o dedi.

Bir adam, taammünden, kasden günah işlese yine tekfir et­mem, dedi.

Doğru söylemiş.

işte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözleri bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma.»[9]

19- Mürcîecilîk Hakkında Sözleri

Müteahhirinden cumhur Muslinimin re´yi bunun üzerine karar kılmıştır. Müslüman cemaatına bu hususta muhalif olanlar Hârici­ler ve Muteziledir. Hal böyle iken bu söz ulemâdan bâzısı tarafın­dan Ebû Hanîfe´ye dil uzatmak için vesile yapılmıştır. Bundan onun Mürcieden olduğu neticesini çıkarmışlardır. Şehri s tanı´nin bu itham hakkındaki sözünü yukarıda beyan etmiştik. Bizzat o Fikh-ı Ekber kitabında kendisinden bu töhmeti reddedip almakta ve kendi mezhebiyle Mürcie arasındaki farkı belirtmektedir:

«Mü´mine günahları zarar vermez, mü´min ateşe girmez, o fâ-sık ta olsa, dünyadan mü´min olarak çıktıktan sonra ateşte ebedî kalır deyemeyiz. Mürcie Taifesinin dediği gibi bizim hasenatımız makbuldür, günahımız yargılanmıştır da diyemeyiz. Fakat şöyle deriz: Kim ki ifsat eden ayıplardan, iptal eden hallerden hâîî ola­rak bütün şartiyle´ iyilik yaparsa onu küfürle, dinden dönmekle, kötü ahlâkla iptal etmez ve mü´min olarak bu dünyadan giderse, Allah onun amelini zayi etmez. Kendi Iûtfundan kabul ederse, se­vap verir. Allah´a şirk koşmamak, küfre sapmamak şartiyle irtikap edilen günahların sahibi mü´min olarak ölünceye kadar tevbe et­mezse o Allah´ın dilemesine bağlıdır. Dilerse onu ateşte azaplandı-rır. Dilerse onu affeder. Cehennemde azap etmez.»[10]

Fıkh-ı Ekber´in bu ibareleri, întikâdan ve münakaşa kitapla­rından naklettiklerimize tamâmiyle uygundur. Ebû Hanîfe´nin gö­rüşüyle Mürcie arasındaki farkı daha ziyade açıklamaktadır. Doğ­rusunu isterseniz. Mürciecilik son devirlerine doğru ibahcılığa -herşeyi mubah saymaya doğru daha çok kayıp yaklaşmıştır. Fâsık-lar orada istedikleri kapıyı açık buldular. Onun için Zeyd b. Ali şöyle demiştir: «Fasıklan Allah´tan af bekleme tama´ma düşüren Mürcieden ben teberri ederim,»

Onun için diyebiliriz ki: Büyük günah işleyen hakkında görüş­ler üç guruba ayrılmıştır: Bir kısmı onları, mü´minlerden saymaz Hâriciler ve Mutezile gibi. Bir kısmı îmanla beraber mâsiyet hiç zarar vermez, Allah bütün günahları affeder, der. İşte bunlar dâ mezmun Mürciedir. Üçüncü grup ki, ulemanın ekserisi bunlar­dandır. Bunlarca âsi olan tekfir olunmaz, iyiliğe on misli cevap vardır» günaha ise kendi miktarı kadar azap vardır. Allah´ın affı hiç bir kayıt altına alınmaz, bir hadde tâbi değildir, tşte Ebû Hanî­fe bu ulema zümresi ndendir. Cumhur Müsîimînin akidesi de budur. Eğer bu re´ye kail olanlara Mürcie denirse o zaman Cumhur Müsli-mîn Mürcie demek olur.[11]

îyi araştıran ulemâ, Mürcie namını yalnız ikinci gruba ver­mektedirler. Onun için Ebû Hanîfe´den Mürcieliği reddederler. Çünkü o esaslara göre Mürcie´de amel ve taat cihetini ihmal var­dır. Ameli hesaba katmıyorlar. Halbuki muttakî olan Ebû Hanîfe asla böyle bir şeye kail değildir.

Hayrat´ül-Hisan´da şöyle deniyor: «Bir kısmı Ebû Hanîfe´yi Mürcie´den saymaktadır. Bu söz doğru değildir. Evvelâ Mevâkıf sarihi diyor ki: Mürcie´den olan Assan´ı Ebû Hanîfe´yi de Mürcie´­den sayıyor ve kendi görüşlerini ona nisbet ediyordu. Bu ona ifti­radır. O, şöhreti olan bu büyük imama Mürciecilik nisbet ederek mezhebi yaymağa bakıyordu. Sonra Amidî diyor ki:

«Onu Ehl-i Sünnet Mürciesinden saymış olsalar gerek. Çünkü Mutezile ilk zamanlarda kader mes´elesinde kendilerine her muha­lif olana Mürcie damgası vuruyordu. Veyahutta Ebû Hanîfe iman eksilmez ve artmaz dediğinden, ameli îmandan geri bırakır zan­nettiler ve Mürcie´den saydılar. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü Ebû Hanîfe amele son derece ehemmiyet verir. Birçok amel mes´e-lelerinde fıkhî içtihadı vardır.»

Üçüncü olarak İbn-i Abdulber diyor ki: «Ebû Hanîfeîyi çeke-miyorlardi. Hased edenleri çoktu. Ondan olmıyan şeyi ona nisbet ediyorlardı ona yakışmayan şeyleri uydurup söylüyorlardı.»

îşte Ebû Hanîfe´nin Mürcieciliği hakkında ulemânın sözleri bunlardır. Bence Ebû Hanîfe asla Mürcieden addolunamaz. Meğer ki fâsıkı, mü´minlerden sayan herkes mürcieden addedilmiş ol­sun. Allah´u Teâlâ âsilerin bâzısını affeder, Allah´ın affı bir kayıt ve tahdit altına alınamaz. Bu hâle göre yâlnız Ebû Hanîfe değil. Mu­tezileden başka bütün fukahâ ve muhaddisler Mürcie zümresine girmiş olur ki, bu doğru değildir.

20- Kader Ve İnsanların Amelleri Mes´elesi

Ebû Hanîfe nüfuz-ı nazar sahibi, iyi görüşlü bir zattır. Onun için kader mes´elesine dalmaktan çekinirdi. Ve arkadaşlarına da bunu tavsiye ederdi. Yusuf b. Hâlid, Basra´dan geldiği zaman ona şöyle demiştir:

«Bu, insanların karşısına dikilmiş güç bir mes´eledir. Bunu halledin güçlüğü kim yenebilecek Bu Öyle kapalı bir mes´eledir ki, anahtarı zayi olmuştur, anahtarı bulunursa o zaman içindeki belli olacak, onu açacak olanlar, ancak Allah indinden haber getiren­lerdir.»

Kaderiyyeden bir grup ona gelerek kader mes´elesini münakaşa yapmak istediler. Onlara şöyle dedi: «Bilmez misiniz ki, kadere ba­kan, güneşe bakan gibidir, baktıkça gözleri kamaşır, şaşkınlığı artar.» Fakat Kaderiyye bu haddi aştılar, kaza ile adalet arasım na­sıl bulabileceğini sordular. Allah herşeyin nasıl olacağına hüküm ve kaza ediyor. Onun kazası ve kaderi üzere o işler oluyor. Sonra neden kaza ve kader çerçevesi dairesinde yaptıklarından dolayı in­sanları hesaba çekiyor îşte bunu sordular ve dediler ki:

Allah´ın mülkünde kazası dışında bir şey yapmak mahlûh-tan hiç birinin elinden gelir mi

Hayır, gelemez, Yalnız kaza iki türlüdür. Biri Vahiyle emir­dir. Diğer kudrette takdir eder, kudret verir. Meselâ küfre kudret verir, fakat emir vermez. Belki nehyeder. Emir de iki türlüdür. Emr-i tekvîn, yâni birşeyi meydana getirmek ,olmak emri. Ol, der, olur. Bu vahiy emrinden başkadır.»

Ebû Hanîfe´nin bu taksimi ne güzeldir. O kazayı kaderden ayı­rıyor. Ona göre kaza demek: Vahy-i İlâhî ile Allah´ın vermiş oldu­ğu hükümdür. Kader ise kudret-i îlâhiye altında cereyan edendir. Allah ezelden halkın umurunu takdir etmiştir. Vahyin muktezasına göre kullarına takalifi vardır. Ameller kulun ihtiyariyle Allah´ın takdiri üzere cereyan eder. Emir de iki kısımdır, icat ve tekvîn emri var, bir de teklif emri var. Kâinattaki umur birinciye göre ce­reyan eder. Âhırette ceza ise ikinci teklif emrine göredir.

Burada şöyle bir mes´ele var: Taat ve isyan kulun dilemesiy­le midir Yoksa Allah´ın meşietiyle midir Şayet kulun meşîetiyle ise Allah irade eder mi Allah´ın iradesi emrinden ayrılır im Bu halli müşkîl bir mes´eledir. Ebû Hanîfe bu mes´eleye insan, bilgi takatinin varabileceği şekilde ve Allah´ın kudret ve kemâline lâyık tarzda şöyle cevap veriyor:

«Ben bu hususta ortadan söylerim, ne cebir var, ne de tefviz var. Allah´u Teâlâ kullarına takat getiremiyecek bir şey teklif etmez. Onlardan yapamıyacaklan bir şey istemez, işlemedikleri bir şeyden dolayı onları cezalandırmaz. Yapmadıkları bir şeyi onlara sormaz. Bilgileri olmryan bir şeyin münakaşasına dalmalarına rıza­sı yoktur. Bulunduğumuz hâli Allah´u Teâlâ bilir.»[12]

işte bu mes´elede mütefekkire yakışan söz budur. Coşkun dal­galar gibi çalkalanan bu mes´eleye, içinde boğulurum endişesiyle dalmak istemiyor, insan iradesine lâyık olduğu hürriyeti veriyor. Çünkü bu hissolunur bir emirdir.

Her hangi bir münakaşacı onu girmek istemediği bu mevzua sürüklemek isterse, beşer ilminin takat getiremiyeceği bu mes´e­leye sokarsa yasak hududu geçmez. Kaderiye´ciler[13] ona sor­dular :

Bize haber ver. Allah bir kuluna küfrünü murat ederse ona iyilik mi yapmış olurw yoksa fenalık mı

Şu cevabı verdi:

Fenalık etti, zulüm etti denilmez. Allah´ın emrine muhale­fet edenler hakkında bunlar söylenir. Allah ise bundan münez­zehtir.

Bağdat tarihinde Ebû Yusuf´tan naklolunuyor:

Ebû Hanîfe´yi şöyle derken işittim. Bir kaderci, ile konuştun mu, sana söyliyeceği iki şeydir: Ya küfür etmek, ya sükût etmek. Ona bu şeylerin böyle olacağını Allah eskiden biliyor muydu diye sorulsa: Buna karşı: Hayır derse kâfir olur. Evet derse ona soru­lur: Bildiği gibi olmasını mı diledi, yoksa bildiğinin hilâfına olma­sını mı diledi Cevabında: Bildiği gibi olmasını diledi derse mü´-minden îmanı, kâfirden küfrü dilediğini ikrar etmiş olup, yok il­minin hilâfına olmasını diledi derse Allah hem diliyor, hem de me­ramına nail olamıyor demek. Bildiğinin aksine dileyen ve bildiği olmayan bir tanrı tanımak ise küfürdür.»

Hulâsa Ebû Hanîfe bu mevzua muayyen hudutlar dahilinde dalıyor. Bu denizde fazla açılmıyor. Hayır ve şer her şeyin Allah´ın kaderiyle olduğuna inanıyor. Allah ilminin, iradesinin ve kudreti­nin şumuline îmanı var. Allah´ın iradesi haricinde insandan bir iş sadır olmaz. İnsanın taatı ve mâsiyctleri kendisine aittir, insanın cüz´i iradesi ve ihtiyan vardır. Onun için yaptığından sorulur, he­sap verir. Hayır olsun, şer olsun zerre kadar haksızlık görmez. Bun­lar Kur´ân´ın akideleridir. Ebû Hanîfe bunları Kur´ân´m sağlam âyetlerinden alıyor. Kadercilerle münakaşa yapması onlann önü­nü kesmek, onları susturmak, delâletlerini yüzlerine çarpmak içindir.

21- Ebü Hanîfe Îtîdalden Ayrılmaz

Ebû Hanîfe cebre kail olan Cehmi´ye´nin nazariyesini almı­yor. O insanın ef´âlinde iradesi olmadığına kani değildir. Bununla beraber görüyoruz ki, onu tenkîd edenler daima onun Cehmiye´den olduğunu ileri sürüp duruyorlar; böylece ona iftira atıyorlar. Cehme ta´zîm için onun devesinin yularını tuttuğunu söylüyorlar. Bu yalanı uyduruyorlar. Halbuki o, Cehm´Ie münakaşalar yapıyor onun bâtıl delillerini çürütüyordu. Nasıl ki Ebû Yusuf onun şöyle dediğini nakleder: «Horasan´da iki sınıf şer insan var: Cehmiye ve Müşebbihe.»

ilim ve faziletten mahrum olan bâzı kimselerin iftira atarak ulemâya haksızlık yapmaları olsa olsa bu kadar olur. Hayır ve şer kaderle olduğuna hükmetmezse Mûtezili derler, hayır ve şer kader­le olduğuna hükmederse Cehmiye derler. Halbuki o Cehmiyeden uzak olduğunu kendisi haykırıyor. Doğru rivayetler onun Cehmi­ye´nin yollarını kesip bâtıl propagandalarının yapılmasına engel ol­duğunu anlatmaktadır.

22- Hâlk-ı Kur´ân Mes´elesî

Ebû Hanîfe zamanında bâzı kimseler Müslümanlar arasında Kur´ân´m mahlûk olduğuna dair sözler etmeğe başladılar. Kur´ân Hz. Peygamberin en büyük mûcizesidir, fakat Allah´ın mahlûkudur, diyorlardı. Bildiğimize göre bu sözü ilk söyleyen Ca´d b. Dirhem ol­muştur. Onu Horasan Valisi Hâlid b. Abdullah idam etmiştir. Cehm b. Safvâ da buna kail oluyordu.

Ebû Hanîfe düşmanları onun da bu re´yde olduğunu iddia edi­yorlar ve onun bundan dolayı iki defa tövbeye çekildiğini söylü­yorlar. Sözde Emevîlerin Irak Valisi olan Yusuf b. Ömer tarafından bir defa, başka bir defa da kadı Ibn-i Ebî Leylâ tarafından tevbe ettirilmiş imiş!

Sabit olmuş bir töhmeti veya delile dayanan bir görüşü ulu orta reddetmek bizim âdetimiz değildir. Fakat bu hususta Ebû Hanîfe´ye nisbe tolunan bu rivayetleri kabul etmekte tereddül ediyoruz. Bunları doğru bulmuyoruz. Çünkü bunlar onu kötülemek istiyen düşmanları yoliyle gelmektedir. Ve elimizde bunlara muarız rivayetler de vardır. Ve bunlar kabule daha lâyıktır. Çünkü bunlar töhmet altında olmıyan mevsuk kimselerin rivayetleridir. Akâid hususunda rasgele söz söylememekle şöhret bulan, ölçülü konuşan Ebû Hanîfe´nin sânına yakışan da budur. Çünkü o ancak selefin daldığı mevzulara dalardı. Selefin görüşlerini ve dînî hakikatleri müdafaa ederdi.

Onun Kur´ân mahlûktur deyip de sonra bundan tevbe ettiril­diğine dair olan rivayetleri bir yana bırakalım da onun bu mesele hakkındaki kanaatim başka haberlerden öğrenmeğe çalışalım. Bu hususta iki haber nakledeceğiz.

Birincisi: Bağdat tarihi diyor ki: «Kur´an mahlûktur sözüne gelince denildiğine göre Ebû Hanîfe´nin buna asla kail olduğu yok­tur.» Yine orada şöyle deniyor: «Ne Ebû Hanîfe, ne Ebî Yusuf, ne Züfer, ne Muhammed ve ne de onların arkadaşlarından hiç birisi Halk-ı Kur´ân hakkında asla birşey demediler. Haîk-ı Kur´ân hak­kında Bişr, Merisi, Ibn-i Ebî Duâd konuştular ve işte bunlar Ebû Hanîfe´nin ashabına da leke sürdüler.»[14]

ikincisi: întikâ kaydediyor: Ebû Yusuf diyor ki: «Bir Cuma günü Küfe mescidine bir adam gelerek Kur´ân hakkında sorar. Ebû Hanîfe orada yoktur, Mekke´de bulunmaktadır.” Oradakiler aralarında ihtilâfa düşerler, Ebû Yusuf diyor ki: Vallah o insan şekline girmiş bir şeytandı zannederim; bizim halkımıza sokuldu, bize bu mes´eleyi sordu, biz de birbirimizle soruştuk ve cevap da vermedik. Üstadımız burada yok, o söze başlamadıkça biz söze katılmağa hoş görmeyiz, deyip savdık. Ebû Hanîfe geldiği zaman ona bu mese´leyi açtık, şöyle şöyle oldu, bu hususta ne biliyorsun, dedik. Yüzünün rengi değişti. Güç bir mes´ele vuku buldu da biz de o, hususta bir şey söylemedik zannetti. Nasıl oldu diye sordu. Biz de şöyle oldu diye anlattık. Bir müddet sükûta daldı. Sonra: Siz ne cevap verdiniz dedi. Biz de hiçbir cevap vermedik, yanlış bir şey söyleriz, sen de onu beğenmezsin diye korktuk da bir şey söylemedik,, dedik. Bunu duyunca sevindi ve:

Allah hayırla mükâfatlandırsın, benim vasiyetimi iyi tutun. Bu hususta asla birşey demeyin, bunu asla sormayın. Yalnız şunu bilin: Kur´ân Allah´ın kelâmıdır, deyin. Buna bir harf bile ziyade etmeyin. Zannetmem ki bu mes´elenin sonu gelsin.»[15]

23- Açık Netice : Hâlk-I Kur´ân Mes´etesine Dalmaktan Çekinirdi

Bu sözlerden çıkan netice şüphe bırakmayacak surette gösteri­yor ki, Ebû Hanîfe bu mes´eleye dalmaktan çekiniyordu. Fakat düşmanları bu yolda asılsız şeyler uydurdular; Ebû Hanîfe´ye ifti­ra ettiler. Hanefiyyeden bazılarının hâlk-ı Kur´ân´a kail olmaları onların bu asılsız sözlerinin yayılmasına ve doğru zannedilmesine yardım etti. Ebû Hanîfe onların iftiralarının gadrine uğramıştır. Bâzı Hanefîyyenin sözlerini ona yüklemişlerdir. Yine bu cümle­den olarak Ebû Hanîfe´nin torunu ismail b. Hammâd b. Ebû Hanî­fe´nin Hâlk-ı Kur´ân´a kâiî olması da bu isnadın ona yapışmasına sebep olmuştur. Çünkü rivayete göre, İsmail b. Hammâd şöyle demiş: «Kur´ân mahlûktur, bu benim re´yimdir ve atalarımın re´yi-dir..» Bişr b. Velid bunu şöyle reddetmiştir.

Senin re´yindir, buna evet deriz. Fakat atalarının re´yi oldu­ğuna gelince, buna cevabımız: Hayır, öyle değildir, olacaktır.

Hâlk-ı Kur´ân´a kail olan Mutezile .ilimde fıkıhta yüksek mev­ki sahibi olan kimselerin de bu re yde olduklarını´ söyleyerek kendi mezheblerini tervice çalışıyorlardı. Ebû Hanîfe´yi de bu işe karış­tırdılar.

Bütün bunlara dayanarak diyoruz ki: Ebû Hanîfe Hâlk-ı Kur´* ân mes´elesine dalmamıştır, bu mevzuu kurcalamamıştır. Ve pek tabiî ki Kur´ân mahlûktur da dememiştir. Kanaatımızca bu mes´e-leyi mevzuubahs etmek günah da sayılmaz!

——————————————————————————–

[1] İbn-i Nedim, El-Fihrist

[2] İbn-ı Bezzâzî, Menâkıb-ı Imam-ı A´zam, c. II, s. 108.

[3] Fıkh-ı Ekber, Haydarâbâb Tab´i, s.10

[4] Aynı eser, s, 11

[5] Mekkî, Menâkıbı Ebû Hanife, c. I, s. 145 – 148

[6] İbn-i Abdulber, Intikâ, s. 168.

[7] İbn-i Bezzazı, Menâkıb-i İmâmı A´zam c. II, s. 141

[8] İbn-i Abdulber, Intilçâ, s. 167.

[9] Mekkî, Menakıbı Ebû Hanîfe, c. I, s. 77.

[10] Ebû Hanîfe, Fıkh-ı Ekber, s. 9, Haydarâbâc tab´ı.

[11] El-Müel ve´l Nihal sahibi bunlara Ehl-i Sünnet Mürciesİ namını verir.

[12] Yusuf b. Hâlid Sdmtî ile geçen konuşması.

[13] Kaderiye: însan filini yaratır,Allah mâsiyeti murad etmez derler

[14] Hatib Bağdadi, Târihi Bağdat, c. XIH, s. 377, 378.

[15] İbn-i Abdulber, İntikâ, s. 156.

Share.

About Author

Leave A Reply