Ana Delil : Kitap

0

74- Kurân-ı Kerîm’in Tarifi : Kur´ân Lâfz Ve Mânâdır

Fukahâ Kur´ân-ı Kerîm´i tarif ederken şu mes´eleleri ortaya attılar: Kur´an nazım ve mânânın mecmûı mı Yâni ibare ile iba­renin delâlet ettiği mânâ mı Yoksa Kur´ân mânânın ismi mi Cum­huru ulema, Kur´ân nazım ve mânânın ismidir, derler. Ebû Hanîfe´-ye göre Kur´ân, yalnız mânânın ismi midir, yoksa o da Cumhur ule­ma gibi nazım ve mânânın mecmuudur mu diyor. Bunun hakkın­da Ebû Hanîfe´den bir nas yoktur. Şöyle veya böyle dememiştir. Fakat iki re´yden birine delâlet eden bir fer´i mes´ele vardır ki, bu fer´iden onun re´yim çıkarma hususunda fukahâ arasında münaka­şa cereyan etmiştir…

75- Kur´ân´da Hâs Ve Âm Kelimeleri

Kur´ân-ı Kerîm, islâm Şeriatının esasıdır. Bunlar onda icma-len beyan olunur, umumî kaideler orada mezkûrdur. Zamanların ve mekânların değişmesiyle değişmeyen ahkâm ondadır. Bütün in­sanlara umumi teklifler getiren ebedî şeriatı beyan eder. Peygam­berin sünnetleri, kuvvetini ondan alır, beyana muhtaç olanı beyan eder. Onda icmalen bildirileni Sünnet tafsilâtiyle bildirir. Onun için Pezdevî, Hanefiyye fıkhını beyan ederken burada şöyle diyor:

«Şeriatın aslı Kitap ve Sünnettir. Bu asılda kusur etmek kim­seye helâl olmaz.»

Asıl delil olan Kitab´a son derece önem verdiklerinden onun nazmım ve ibarelerini incelemeğe, delâlet ettiği ahkâmı beyâna, de­lâletin kuvvetine, karinelerin yardımına muhtaç olup olmadığını araştırmağa koyuldular. İbareleri delâlet ve derecelerine göre bir­birinden farkh mertebelere ayırdılar. Tefsir, te´vil, tearuz, takyîd, ıtlak için kaideler vazettiler.

Biz burada bunların beyanına, Hanefiyye fukahâsımn görüş­lerini anlatmağa ve bu görüşlerin Ebû Hanîfe´ye ve ashabına nis-bet derecelerini anlatmağa kalkışacak değiliz. Bu hususta söz uzun­dur. Bunun yeri usul-ü fıkıh ilmidir.

Lâkin burada bu bahislerin bir kısmından bahsetmemizi icabettieren sebepler var. Yâni Kitap ve Sünnetten ânı ve hâs, Kur´-ân ın hâs ve âmları karşısında Sünnet´in mevkii nedir Sünnet hâssın beyan edicisi, âmmi da tahsis yapıcısı mıdır Bunları bil­memiz lâzım.

Biz diğerlerini değil de yalnız bunları mevzuubahis ediyoruz. Çünkü bunlarda re´y fukahâsınm görüşü, Hadîs fukahâsınm görü­şünden ayrıdır. Ebû Hanîfe´yi incelerken bu görüş ayrılıklarına temas etmek ihtiyacındayız. Çünkü O, re´y fukahâsınm imamı ve üstadıdır. Usul-ü fıkhın bu mes´elelerini incelerken İmam-ı A´zam´i bu cepheden incelemiş olacağız.

76- Hâs Ve Âmmın Tarîflerî

Şimdi hâs ve âmmi anlayalım. Pezdevî hâssı şöyle tarif eder. Münferid ve muayyen bir mânâya vazoîunan kelimedir. Yâni, hâs olan kelime yalnız bir mânâya delâlet eder. Murat olunan mânâda ortaklığı kabul etmez. Ona başka birşey katılmaz. Meselâ ister cins olsun; hayvan gibi; ister nevi olsun; insan, adam gibi; ister şahıs olsun; Bekir, Hâlid gibi. Murat olunan bir çok tane değil de yalnız birse işte ona hâs denir.

Âm: Bir çok mânâlara şâmil olan kelimelerdir ki, ya lâfz iti­bariyle cemi olup bir çok şeylere delâlet eder, Bekirler, Hâlitler, mü´minler gibi. Sigası cemi olmadığı halde umum, çokluk mânâ­sını ifade eden kelimeler de böyledir. Kavm, cin, ins gibi. Cerhi mâ­nâsına gelen kelimeler bunlardandır. îsm-i mevsul, ism-i şartlar gibi.[1]

Hanefiyye usulü fıkhını yazanların hepsi Pezdevî´nin bu tari­fine uymuşlardır. Menar sarihler ve saire hep böyle yapmışlardır. Bunların tarifleri mantıkçıların ânımı ve hâssı tarifine uymaz. Usul ulemasının çoğunun tarifleri böyle değildir.

Mantıkçıların tarifleri şöyledir: Âm: Mânâda bir, fakat sayı­ca müteaddit, birbirine mugayir yerlere delâlet eden isimdir, hay­van, insan gibi, insan hem erkeğe hem kadına delâlet eder. Bekir, Hâlid gibi isimlerin delâlet ettikleri şahıslar başka başka ise de, insanlık mânâsında birleşirler. Her birine aynı kelimeyi haber yapmak doğrudur, mübteda, haber olarak birbirine bağlanırlar: Meselâ Bekir insandır, Hâlit insandır, kadın insandır denir. Bunların hepsi bir mânâ, yâni: insanlık mânâsı altında toplanıp bir­leşiyor demektir. Hepsinden aynı kelime ile haber doğru oluyor.

.Hâs: Am mefhumunun delâlet ettiklerinden birine delâlet eden isimdir. İnsana nisbetle Bekir, adam gibi.. Hâs, aslında bâzan âm olabilir, adam gibi. Çünkü adam aynı mânâda birleşen muhtelif şahıslara ıtlak olunur. Fakat insana nisbetle hâs´tır. însan da hay­vana nisbetle hâs´tır. Hayvan da canlılara nisbetle hâstır.

Pezdevî´nin tarifiyle mantıkçıların tarifleri arasındaki fark açıktır.[2] însan kelimesi Pezdevî´ye göre daima hâs´tır. Çünkü muayyen ve bir mânâya delâlet ediyor. Mantıkçıların tarifine gö­re âm da olur. Çünkü bir mânâya delâlet etse de başka başka olan şahsiyetler de bu mânâya dahildir.

77- Hâssın Hükmü Kat´idîr, Beyana Hacet Yoktur

Hâssın hükmü Hanefiyyeye göre kafidir. Beyâna hacet yok­tur, açıklama istemez. Beyâna ihtimali de yoktur. Kur´ân´m hâsla­rı kat´i olup beyâna ihtiyaç yoktur. Mânâsını kat´i olarak gösterir. Onun hükmünü değiştirecek ancak başka bir nas olabilir ki, bu da nesihtir. Nesih yapabilmek için nâsihin mensuh kuvvetinde ol­ması lâzımdır. Sübut bakımından aynı kuvvette olmazsa ona iti­bar olunmaz. Kur´ân´m hâssını o değiştirmez.

Hanefiyye usul-ü fıkıh ulemasının dedikleri böyledir. Ebû Ha-nîfe´den ve ashabından bu hususta bir söz naklolunmuş değildir. Fakat bunlar onların hallettikleri fürû´ mes´eleler inden çıkarılmış bir hükümdür. Onların bir nevi tevcihidir. Onun için Pezdevî bu kaidenin arkasından Hanefiyye ve Şafiîyye arasında ihtilâf mev­zuu olmuş mes´eleleri zikrederek kaidenin uygun olduğunu göster­mek istemiştir.

1- Rükûda tadil-i erkânın şart olup olmadığı hususunda Ebû Hanîfe ile Ebû Yusuf ve Şafiî arasındaki ihtilâf: Ebû Hanîfe-ye göre; namazda rükûda tadil-i erkân namazın sıhhatinin şartla­rından değildir. Ebû Yusuf´la Şafiî´ye göre ise, tadil-i erkân şart­tır. Ebû Hanîfe diyor ki: Bu hususta asıl delil «Rükû´ edin, secde edin» âyetidir. Rükû, ayakta iken eğilmenin ismidir. Bu mânâda hâs´tır, diyor. Hâssın hükmü kat´idir, eğilmek bulununca matlup

hâsıl olmuştur. Başka beyâna ihtimal yoktur. Rükû´un mânâsını beyan eden her takyit nasihtîr. Ayet, Hadîsle nesih olunamaz. Onun için rükû´da tadil-i erkâna riayet etmeyen A´ra”biye, Hz. Peygam-ber´in «Kalk, namazını tekrar kıl, çünkü sen namazını kılmış değil­sin» buyurması âyeti neshedemez.

2- Hâssın hükmüne müteallik ihtilâflardan biri de Abdest Âyetidir. Allah´û Teâlâ buyurur: «Ey îman edenler, namaza katıl­dığınız vakit yüzünüzü yıkayınız, kollarınızı dirseklerinize kadar yıkayınız, başını meshediniz, ayaklarınızı topuklarınıza kadar yı­kayınız.» Âyetin abdest alırken yapılacak şeylere delâlet hâssın de­lâleti kabilindedir. Öyle olunca beyan istemez. Hâssın hükmü kat´-idir. Onun için Peygamber´in Hadîsi onu beyan edici değildir. Ha­dîs şudur: «Bir kimse tahareti yerli yerince yapmadıkça namazını Allah kabul etmez: Evvelâ yüzünü yıkar, sonra ellerini.» Buna göre âbdestte tertip şarttır. Fakat âyette şart yoktur.

«Besmeleyi okumıyan kimsenin namazı yoktur» Hadîsi de bu kabildendir. Besmeleyi şart koşuyor, fakat bu da beyan edici ola­maz. «Ameller niyetlere göredir» Hadîsi de niyeti şart koşuyor. Hanefiyye tertip ve niyeti âbdestte şart koşmuyor, böylece Şafiî´ye muhalefet ediyorlar. Besmele çekmeği ve azayı birbiri ardı sıra yı­kamayı şart koşan Mâlik´e de bu mes´elelerde muhalefet ediyor­lar. Çünkü âyet âbdestte bunları şart koşmuyor, âyet hâstır, be­yâna muhtaç değildir ki, Hadîsler onu beyan etmiş olsun. Bu Hadîsler Haber-i vahit olduklarından Kur´ân´ı nashedecek bir dere­ceye yükselmezler.[3]

78- Haber-i Vahit Kur´ân´ı Tahsis Ve Neshedemez

İşte Hâssın delâleti kat´i olup ziyade beyâna ihtiyacı olmadı­ğına, eğer ziyade ona muhalifse nâsih olduğuna dair usulcülerin zikrettikleri fürû´ mes´ele bunlardır. Neshedilmesi içinse nesihte aranan şartlan hâiz olmak lâzımdır.

Usulcülerin bu kaideyi Ebû Hanîfe´ye ve ashabına isnat etme­diklerini söylememiz de isnaf icabıdır. Her ne kadar sözlerinden onların bunu aldıkları ve fürû´ mes´eleleri buna göre çıkardıkları anlaşıhyorsa da sarahaten isnat etmemişlerdir.

Bence bu zikroîunan fürû´ mes´eleler gösteriyor ki, re´y fuka-hâsı Kur´ân´m, nâssını i´rnal mümkün oldukça Kur´ân´dan alıyor­lar, haber-i vâhid olan Hadîsi almıyorlar. Ulemanın zikrettikleri usulleri böyledir. Onlar Kur´ân-ın delâletlerini, ibarelerini, işaret­lerini alıp hüküm çıkarıyorlar, haber-i vâhid olan Hadîsleri riva­yeti kabule ihtiyatlı hareket ederek bırakıyorlardı. Sıdkında şüphe olmıyan Kur´ân-i Kerîm´in nâssını, yalan hadîs vazetmenin revaç-da bulunduğu bir zamanda sıdk ve kizbe ihtimali olan Hadis riva­yetlerine tercih ederlerdi.

Bu, Ebû Hanîfe´nin bu mes´eleleri hallederken bu babda riva­yet olunan Hadîsleri bildiğini farzettiğimize göredir. Halbuki ben Ebû Hanîfe´nin bu hükümleri verirken bu Hadîs malûmu olduğu­na şüpheliyim. Çünkü bunların çoğu ibâdete mütealliktir. Halbuki Ebû Hanîfe ibâdet hususunda gayet ihtiyatlı hareket eder. Rivayet olunan Hadîsler her ne kadar haber-İ vâhid olsalar mezkûr âyet­lerle birleşip onların delâlet ettikleri mânâların yanısıra bunların da işletilmesi mümkündür. Nasıl ki, Ebû Yusuf «Ey îman edenler, rükû´ edin, secde edin.» âyetiyle birlikte rükû´da ve sücudda itmi´-nânı, tadil-i erkânı şart koşan Hadîsle de amel etmektedir.

79- Âmmın Delâleti De Katidir

Hâs gibi âmmın delâleti de kat´idir. Gerek Kur´ân´da ve gerek­se Sünnette olan âmlann hükmü, Hanefiyye usul-ü fıkıh ulemasın-ca kat´idir. Fahr´ül-îslâm Pezdevî, bunun Ebû Hanîfe´nin olduğu­nu söyleyerek diyor ki: «Mezhebin re´yi bu zikrettiğimiz gibi oldu­ğuna delilimiz şudur ki, Ebû Hanîfe hâs âmmı hükümsüz bıraka­maz, demiştir. Âmla hâssın neshedilmesi caizdir, eti yenen hayvan­ların bevli hakkında Uraniyyîn Hadîsi gibi.»[4]

Pezdevî burada naklolunan fürû* mes´eleler den hüküm çıkar­makla kalmıyor, burada asıl olan kaideyi Ebû Hanîfe´ye isnad edi­yor ve onun hâs âmmın hükmünü kaldırmaz dediğini söylüyor. Hassın âmla neshi caizdir. Usûliyyunca mukarrer ve sabit olduğu üzere hâs nasıl kat´i ise âm da öylece kat´idir. Zira delâleti kat´i olan ancak onun gibi kat´i olanla neshedebilir.

Amlâ nesholunan ve hâs olduğunu söylediği Uraniyyîn Hadîsi şudur. Enes b. Mâlik rivayet ediyor: Ureyne´den bir cemâat Medine´ye gelmişlerdi. Havası yaramadığından renkleri sararmış, karın­lan şişmişti. Peygamberimiz onlara, Beyt´ülmale ait develerin ya­nına gidip kırda kalmalarını ve develerin sütünden, bevillerinden içmelerini buyurdu. Onlar da bunu yaptılar ve sıhhatleri yerine geldi. Sonra irtidat ettiler,” çobanlan öldürdüler, develeri de çalıp gittiler. Peygamberimiz arkalanndan adam gönderdi. Onlan yaka­ladılar. Ellerini, ayaklarını kestiler, gözlerini çıkardılar, sıcakta bı­raktılar, nihayet bu halde öldüler. Râvi der ki:

içlerinden bâzılarının susuzluğun şiddetinden ağzıyla yeri ya­ladığını gördüm .[5] Diyorlar ki bu hâs bir Hadîstir. Deve bevlini içmenin mubah olduğu hakkında varid olmuştur. Fakat bu «Ve vilden sakınınız, zira azabın çoğu ondadır.» Hadîsinin umumiyle neshedilmiştir. Zira burada bevil kelimesinin basma el harf ta­rifi gelmiştir, âmdır, her nevi bevle şâmildir, deve bevline de şümulü vardır. Eğer âm da hâs gibi kat´i olmasaydı ikinci Ha­dîs, birinci Hadîsi neshetmezdi. Çünkü neshin şartı, hem delâlet ve hem de sübût cihetinden ikisinin de aynı derecede olmalarıdır.

80- İki Hadîs Hakkında

Bu iki Hadîs arasındaki tearuza ve ikinciyi birinciye tercih edişe bakmadan Uraniyyîn Hadîsi hakkında şunlan söylemek is­teriz: Hadîs Buhârî´de rivayet olunmuştur. İbn-i Hümâm onun müttefekun aleyh olduğunu söyler. Râvileri tenkide tâbi tutanlar bunun râvilerini tenkîd etmemişlerdir, senedine taan eden yok. Fa­kat bizim metinde usul ulemasının zikrettikleri bir mülâhazamız var: Onların elleri, ayaklan kesilmiş, gözleri oyulmuş, susuz ölün­ceye kadar sıcakta bırakmışlar, hattâ susuzluğun şiddetinden top­rağı yalıyorlarmış deniyor. Çaldıkları, çobanlan öldürdükleri ve bâğlı oldukları, İslâm olduktan sonra irtidat ettikleri için haydi elleri, ayaklan kesildi diyelim, fakat gözlerini oyarak temsil yapıl­masına Islâmda asla müsaade yoktur. Keza susuzluktan ölünceye kadar, toprağı yalayacak halde sıcakta bırakılmalarına da müsâa­de yoktur. Zira sahih olan Hadîs-i şerif: «Öldürdüğünüz zaman bi­le güzel surette öldürün» diyerek böyle yapmağı reddediyor. Bu umumî İslâm prensiplerine uymaz. Diğer bir Hadîs-i sahih: «Sakın temsil yapmayın, hattâ köpek dahi olsa» diyerek bunu meneder.

Ulema buna cevap vererek Uraniyyîn hadisesi temsil yapma­nın meriedilmesinden önce idi diyorlar. Susuz bırakılmalarına ge­lince : Hz. Peygamber bunu emretmiş değildir. Feth-ul-Bârî di­yor ki:

«Kadı Iyâz burada şu güçlükle karşılaşıyoruz diyor : Katli vâcib olan kimse bile su istediği zaman su vermemek olmaz, sudan mahrum edilmez, bu hususta icmâ´ vardır, öyle iken bunlar nasıl olup da susuz bırakılır Buna şöyle cevap veriyor: Bu, Peygambe­rin emriyle yapılmış birşey değildir. Peygamberimiz onlara su ver­meği yasak etmemiştir… Fakat bu da zaif bir müdafaadır. Çünkü Hz. Peygamber buna muttali oldu. Sükûtu sübut hükmünde­dir.»[6]

Görüldüğü gibî bu cevap yerinde değildir. Bence bu haberin aslına yönetilmiş bir tenkîddir, onu zaife çıkarmak ister, her ne kadar Kütüb-i Site[7] onu rivayet etmişse de o bir haber-i vâ-hiddir. Kur´ân´ın mânâsiyle ve Hz. Peygamber´den müteaddit yol­larla sabit olmuş mukarrer İslâm Prensipleriyle bir haber-i vâhid olan Hadîs taaruz ederse, haber-i vâhid alınmaz, onun rivayeti ka­bul edilmez. Bu onun nisbetine taan olur.

81- Urenîyyîn Hadîsinin Münakaşası

Sözün tertibi sırası her ne kadar geriye bırakılmasını icabet-tirse de, biz bu mülâhazamızın ehemmiyetine binaen önceden söy­ledik. Hadîsin mânâsı nasıl olsa mensuhtur. Nashi sabit olduktan sonra, haberin sıhhati kabul edilse bile ihtiva ettiği hükümlerin hepsi mensuhtur. Yalnız deve bevlini içmeyi mubah diyen kimse değil, bütün ihtiva ettiği şeyler, ebedî ve umumî olan islâm şeria­tında kabule şayan değildirler.

Fahr´ul-îslâm Pezdevî diyor ki : Ebû Hanîfe´den rivayet olu­nan diğer bir fer´i mes´ele vardır ki, o da âmmın delâletinin kat´i olduğunu ve hâssı neshedebileceğini gösterir. Mes´ele şudur: Ziraî mahsûllerden öşür alınıp alınmayacağı hususundaki ihtilâf, Hz. Peygamber´den şu Hadîs-i şerifi rivayet ediyorlar: «Beş vesaktan[8] azında vergi yoktur.» Buna göre beş dekten az olan maksulâta Öşür olmamak lâzımdır. Fakat diğer bir Hadîs-i şerif var: «Yağmur suyu ile sulanan ziraate öşür vardır.» Bu daha âmdir, öyle ise bi­rinciyi nesheder, az olsun, çok olsun yerden alınan mahsulâtın hep­sinden öşür alınır.

Fukahâdan bâzısına göre nesihte mümâselet, birbirinin dengi olmak şart olduğu gibi tarih bakımından nâsihin mensûhtan sonra olması da şarttır. Hangisinin hangisini neshettiğine hüküm ede­bilmek için tarihin bilinmesi lâzımdır. Halbuki Uraniyyîn Hadîsin­de olsun, ziraî mahsullerden alman vergi Hadîsinde olsun bu bel­li değildir. Neshedilen neshedenden tarihçe önde olduğu bilinmiyor.

Keşf´ül-Esrâr sahibi buna cevap verirken şöyle diyor: Ebû Hanîfe tarafından şöyle cevap verilebilir: Hükmü icap bakımın­dan âm da hâs gibidir. Eğer tarih bilinirse tarihi muahhar olan eğer âm ise nâsih olur. Eğer hâs ise âmmm bâzı ahkmını tahsîs eder. Meselâ bir kimse kölesine dese ki:

Hâlid´e bir dirhem ver! Sonra da tutup hiçbir kimseye birşey verme! dese bu birinciyi ncsheder, âm, hâssı neshediyor demek. Baştan: Hiçbir kimseye birşey verme! dese, sonra da: Hâlid´e bir dirhem ver! dese bu tahsis olur. Eğer tarih belli değilse, o zaman âm ihtiyaten muahhar farz olunur. Bizim mes´elemizde de İş böy­ledir… Bâzıları Ebû Hanîfe´nin mes´elelerde hâsla değil yalnız âm olan Hadîsle amel ettiğini söylüyorlar. Çünkü ona göre asıl kaide şudur: Kabulünde ittifak olan âm, kabulünde ihtilâf olan hâstan daha evlâdır. Çünkü bunlar birbirine müsavi olunca müttefekun-aleyh olan âmı, hâs üzerine tercih olunur.»[9]

82- Kur´ân´ın Umumu Karşısında Haber-i Vâhîd

Kur´ân-ı Kerîm´deki âmlar, gayrı müevvel oldukça, delâlet kafidirler. Kur´ân olması hasabiyle iki kat´iyet bir arada toplanır: Hem sübutu kat´idir, hem de delâleti kat´idir. Bu sebeple onun Önünde ona muarız haber-i vâhid olan hadîs duramaz. Zira Kur´ân her ne kadar âm olsa da hem sübutu ve hem delâleti kat´idir. Ha-ber-i vâhid olan Hadîs ise hâs dahi olsa sübutu zannîdir. Zannî olan delil kat´i olanın önünde duramaz. İşte re´y fukahâsi Kur´ân´-m âmlarını umumu üzere bırakırlar, onu haber-i vâhid tahsis et­mez. Hadîs fukahâsma göre ise ki onların görüşlerini fmam Şafü (Üm ve Risale) kitabında da ihzar eder- haberi- vâhid dahi olsa Hadîs, Kur´ân´ın beyan edicisi olur, umumunu tahsîs eder, mutlakını kayıt altına alır, mücmelini beyan eder, müphemini izah ey­ler, böylece Kur´ân´ın nâsları yanısıra haber-i vâhid olan Hadîs­leri de ihmâl etmezler.

Hanefiyye usul-ü fıkıh, re´y fukahâsmın´görüşlerini şöyle mü­dafaa ederler: Hz, Ebû Bekir Ashab-ı Kirâm-i toplamış ve Kur´ân´a muhalif olan her Hadîsi reddetmelerini emir buyurmuş, Hz. Ömer de talâk-ı bâinle boşanan kadının nafaka istemeğe hakkı ol­madığına dair olan Fâtima b. Kays´ın Hadîsini reddetmiş ve: Doğru nıu, yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüne bakarak Allah´ın kitabını terkedemeyiz, demiştir. Hz. Âişe de: Ehlinin ağla­ması yüzünden ölüye azap edileceğine dair Hadîsi reddetmiş ve : «Hiç bir kimse başkasının günah yükünü taşıyamaz» âyetini oku­muştur. Bunların hepsini Cessas zikretmiştir.»[10]

Bunlardan görülüyor ki, Kur´ân´m âmlarmı umumiyetle üze­re alıp onları haber-i vâhidle tahsis etmemek re´y fukahâsımn meslekidir. Hadîs fukahâsı bu hususta onlara muhaliftirler. Şüp­hesiz ki, eğer, Kur´ân´m âyetleri te´vil ve tefsir kabul etmiyecek su­rette muhkem olanlardan iseler bu yol doğrudur. Bu Ebû Hanîfe´-ye nîsbet olunan kaideyle amel etmek demektir ki: îki nâs birbi­rine muarız düşerse ve hangisinin sonraki olduğu bilinmezse onlar­dan ittifakh olan kabul olunur ki, o da Kur´ân´dır.

83- Âmmın Tahsise İhtimali Varsa Da Yîne Katidir

Hanefiyyenin âm kat´idir demelerinin mânâsı, onun delâleti­ne asla tahsis ihtimali girmez demek değildir. Çünkü mademki tahsîs caizdir, bu her zaman imkân dahilindedir, onun imkânsız ol­duğuna delil getirmedikçe o her vakit ihtimâl içindedir. Fakat ma­demki tahsise delil yoktur, biz esas üzere giderek delâleti kat´idir diyoruz, çünkü delil getirilerek onun kat´iyeti bozulmamıştır. Na­sıl ki, sözlerin istimalinde âdet böyledir, kelimelerin delâleti fıak-kmda bu yoldan yürünür. Kelimeler hakikî mânâda kullanılır, me­cazî ihtimalleri de vardır, bununla beraber hakikî mânâya delâlet­leri kal´i olduğu itibar olunur. Çünkü mecazî mânâya olan ihtimal, delilden doğmuş bir ihtimal değildir, ona bakılmaz. Kelimenin me­cazî mânâya ihtimali bulunduğundan hakikî mânâya delâlet kat´i sayılmalıdır, denemez. Yoksa hiçbir kelime kulağın yatışacağı doğru bir mânâ ifade etmemesi icabeder ki, bu olamaz.

84 – Âm Hakkında Bâzı Görüşler

Hanefiyyenin yukarda geçen mânâ üzere âmmın delâletini kat´i itibar etmeleri âmmın delâletine en kuvvetli bir kat´iyet ver­meleri demektir, imam Şafiî´ye göre zannî olan deliller Kur´ân´m umumunu tahsis eder. Bâzı fukahâ da var ki, âmmın umumuna delâleti ancak karine bulunduğu zaman olur diyor. Fukahâdan iki grubun iki türlü reyine muttali olduk. Bir kısmı: Âmmin umumu­na delil bulunmadıkça delâlet ettiği mânânın en azma hamlolunur, diyor. İkinciler de: Âm müşterek gibidir, ondan ancak karinlerin yardımiylc birşey anlaşılır, diyor. Çünkü âmdan, umumuna dahil olanlardan bâzıları veya hepsi murat edilmiş olmak ihtimali var­dır. Bu iki ihtimalden birini ancak karine tâyin eder.

Bu iki görüşün ikisi de ne ilim, ne lisan bakımından bir esa­sa dayanmaz. Çünkü âm kelimesi, diğer bütün lûgatlarda olduğu gibi Arapçada da birçok şeylere delâlet eder ve bunu değiştirecek bir delil bulunmadıkça bu delâlet mucibince amel olunur.

Gazâlî âmmın delâletinin umumî olduğunu tercih hususunda şöyle diyor: «Biîmiş ol ki, bu görüş yalnız Arap lisanına mahsus değildir, bütün lisanlarda böyledir. Çünkü umum kelimeleri sığa­ları her lisanda vardır. Her sınıftan halkın hepsinin ondan gafil olmaları uzaktır. Bunun vazedilmesine ihtiyaç vardır. Âmla emir olunana âsi olana, itiraz edilir. îtaat edenden de bu itiraz sakıt olur. Umumî surette helâl edici sözlerle helâl olur. Meselâ:

Efendisi kölesine: Evime her kim gelirse ona bir dirhem ve­ya bir ekmek ver dese, o da her girene verse efendisi kölesine itiraz edemez. Girenlerden her hangi birini kasdederek: Filâna niçin ver­din; o kısa boylu, bense uzun boyluları kastetmiştim, veya: O si­yahtır, ben beyaz olanları kastetmiştim, diyemez. Köle şöyle ce­vap verebilir: Sen bana uzun boyluları ve beyazlara vermemi em­retmedin, her girene ver dedin; bu da girenlerdendir, ben de ona da verdim! Aklı başında olan kimseler hangi lisanda olursa olsun bu sözü işittikleri vakit efendisinin itirazını yersiz, kölenin Özrünü haklı görürler. Şayet köle her girene verse de yalnız içlerinden bi­risine vermese; efendisi de ona: Filâna niçin vermedin diye çıkı­şınca o: Çünkü bu uzun boylu veya beyaz, senin sözün umumî idi, belki de kısa boyluları ve karalan kastettin diye düşündüm dese, bu sözü makul olmaz. îşte âmla olan emre itaat edenden itirazın, ona karşı gelene itirazın varit olması bu demektir.

Umumla helâl yapma işine gelince: Adam: Kölelerimi ve cari­yelerimizi azat ettim dese ve bundan sonra da ölse, bu sözü işiten kimse kölelerden istediğini evlendirir, cariyelerden dilediğini ni-kâLIa alabilir. Mirasçıların iznine hacet yoktur. Çünkü hep hürri-yeilcrine kavuşmuşlardır. Bir adam: Elimde olan köleler filânın mülküdür dese, bu bütün köleleri hakkında bir ikrardır. Bu gibi umumî sözlere göre verilen hükümler her lisanda çoktur.»

İşte Gazâlî, umumluk cihetini tercih ettiren bir siyah veya bir karineye hacet olmaksızın âm kelimelerin umumî mânâda kullan­dıklarını böylece izah ediyor. Karineye muhtaç olan âmmm husu­sa delâletidir. Yâni lâfzın asıl istismalinde şâmil olduğu mânâlar­dan bazısına tahsis edilmiş cihetidir.

85- Hanefîyye Île Şafîî Arasında İhtilâf

Kur´ân´daki âmiarın delâleti geçen mânâ üzerine kafi olunca, haber-i vâhid olan Hadîsler Kur´ân´m âmiarım tahsis edemez. Çün­kü Kur´ân hem delâlet bakımından kat´idir, hem de sübut bakımın­dan kat´idir. Haber-i vâhid olan Hadîslere delâlet bakımından kat´i olsalar dahi sübutları zannîdir. Öyleyse hem sübutu, hem delâleti kat´i olan âyete muarız olamaz, onun bâzı ahkâmım kaldıramaz. Şafiî, ona tâbi olanlar buna muhaliftirler. Çünkü onlara göre Ha­dîsler Kur´ân´ın analarını tahsîs eder. Buna misal olarak da şu´ âyeti zikrederler:

«Zina´yapan erkek ve kadından her birine yüzer değnek vurun!»

Bu âyet ânıdır, evli olana ve evli olmıyana âmildir. Fakat bu evli olmıyana tahsîs edilmiştir. Bunu da recm tahsîs etmiştir. O ise haber-i vâhiddir, mütevâtir değildir.[11]

86- Ehl-i Re´y Ve Ehl-i hadîs Arasında Nokta-i Nazar Farkı

İşin doğrusu, bu husustaki ihtilâf, yukarıda beyan ettiğimiz gibi Irak fıkhı ile Hicaz fıkhı arasındaki görüş ayrılıklarından do­ğar, Re´y fukahâsi ile Hadîs fukahâsı arasında bu fark vardır. Zi­ra birinciler nezdinde sahih Hadîsler azdır, Irak´la çeşitli fırkalar olduğundan Hz. Peygamber´in ağzından yalan uyduranlar çoktur, yalan Hadîslere kapılmiyalım, diye Hadîs kabulünde son derece ihtiyatlı davranmaktadırlar, onun için Kur´ân´m âmiarım umumu üzere bıraktılar. Onları ancak senedi ayni meri ebede olanla tah­sîs yaptılar veyahutta ulemanın kabule karşıladığı ve kimsenin in­kâr etmediği meşhur bir Hadîs tahsîs ettiler.

Âm Hadîs ise, hâs ta keza Hadîs ise, âm olan Hadîsi ulema ka­bul etmişse o ittifakla alınmış sayılır ve onunla amel daha evlâ­dır. Ebû Hanîfe´nin re´yi budur. «Yağmurun suladığında öşür vardır» Hadîsinin umumiyle ameli «Beş vaşaktan azında vergi yoktur» Hadîsine tercih etmiştir.

87- Âm, Tahsisten Sonra Zannî Kalır

Hanefiyye göre âm da hâs gibi delâlette kat´idir, fakat bu tah-sîs edilmemiş olan âmdır. Lâkin âm bir defa müstakil olarak bir hâs delil ile tahsis edilirse kalan kısmında âmmın delâleti zannî olarak kalır. Yani tahsisten sonra âm zannîdir. Bu mes´eleyi ve bundan çıkardıkları fürû´ mes´eleleri, bu hususta îmam-i A´zam´m re´yini ve bunları isbat için ileri sürdükleri delilleri beyan etmez­den önce Hanefiyye göre tahsisin mânâsını açıklayalım. Zira Ha-nefiyye göre tahsisin mânâsı diğerlerinden başkadır.

Hanefiyye göre hâs bir delilin âm bir deîil ile aynı şeyde mut­lak içtima etmesi o hâssın âmmi tahsis edebilmesi için bu iki de­lilin birbirine mukârin olması ve hâssın müstakil bulunması lâ­zımdır. Hâs âmdan sonra ise aksine olursa müteahhır olan, Önce­kini nesheder, bu tahsis değildir.

Onun için tahsisi şöyle tarif ederler: «Müstakil ve mukârin bir delil ile âmmı şâmil olduğu efrattan bâzısına hasretmektedir.» Keşf´ül-Esrâr sahibi bu tarifdeki kayıtları şöyle izah ediyor: Müs­takil sözüyle sıfattan ve isti´nâddan ve benzerlerinden sakınmış olduk. Çünkü bizce tahsis yapabilmek için behemehal arada taâ-ruz bulunması şarttır. Halbuki sıfatta ve istinadda böyle birşey yoktur. Çünkü bunlar onların, baştan dahil olmadıklarını beyan içindir… Mukârin kaydiyle de nesihten kaçındık. Çünkü tahsisin delili mukârin değilse o zaman tahsîs değil, nesihtir.

Bundan iki hakikati anlıyoruz: 1- Hâs olan bir delilin âmmı tahsîs etmesi için zaman itibariyle birbirine mukârin olmaları lâ­zımdır. Eğer zaman itibariyle gecikirse o zaman nesholunur, tah­sîs olmaz. Çünkü bu takdirde bu iki delil birbirine muarız olmuş olur, birisine umumiyetle bir müddet amel edilmiştir, sonra mü­teahhır olan delil gelmiş, onun umumundan bâzısîyle ameli kal­dırmıştır.

2 – Tahsisin esası şudur: Zamanlan bir olan iki nâs arasında tearuz olacak ve eserlerini bulmak da mümkün olmayacak, işte o zaman hâs âmmı tahsîs eder. Sıfat, istisna gibi lâfzı kayıtlar ise teâruz sayılmaz, onun için tahsîs denilmez. Bunlar sözün tamamla-rtcı parçalandır. Sözün başıyla sonu arasında tearuz yoktur. Tahsîse misâl olarak insanlar arasında kullanılan şu sözleri zikredebiliriz: Bu adam diğer adama: «Kimseye bir şey verme, Hâlid´e ver!» dese, burada tahsis vardır, sözün ikinci kısmı birinci kısmı­nı tahsis yapar. Bunîar aynı zamanda söylenmiş sözlerdir.

88- Tahsis Île Nesih Arasındaki Fark

Tahsis âmini umumuna dahil olduktan sonra bâzı birlikleri sonradan o hükümden çıkarmak demek değildir. Tahsis, şâriîn onu daha bidayette o hükümden ayırdığını beyan etmektir. Bu tahsis edilenler bidayette daha umumun delâleti zimmında dahil değil­dir. İmam Gazalî, Mustafa´da bu hakikati şöyle açıklıyor: «Delille­re tahsis edici namım vermek caizdir. Delil, mütekellimin iradesi­ni bildirir ki, o da umumî mânâya mevzu lâfızla hususî bir mânâ murat etmiş demektir. Tahkika göre tahsis umumî mânâya vaze­dilmiş olan sıfatın hususî bîr mânâya alındığım beyan etmektedir. Bu bir kelimenin hakikî mânâdan çıkarak mecazî mânâya grili­ğini beyan için sevkolunan kara ine benzer.»

işte hakikaten tahsîs ile nesih arasındaki esas fark budur. Ne­sih sabit olan eski bir hükmü kaldırıp değiştirir, âmmm tamamı veya bîr kısmı nesholunursa onun bâzı efradına şâmil olan ahkâm değişir. Tahsîs ise âm sıfatın şâmil olduğu mânâya öbür kısmın girmediğini beyan demektir.

89- Buna Tefrî´ Olunan Mes´eleler

Hanefiyye´ye göre tahsisin hakikatini beyan ettikten sonra mes´elenin aslına gelelim ve Ebû Hanîfe´den ve ashabından bu esa­sa göre naklolunan fürû´ mes´elelere bakalım.

Âm tahsîs edildikten sonra kalan kısımda delâleti zannîdir. Onun için, tahsîs edilen âm haber-i vâhid olan Hadîsle artık tahsîs olunabilir. Böylelikle Hadîs, Kur´ân´m âmlarını tahsîs eder. Hat­tâ kıyasla sabit olan zannî idi, onun için zannî olarak kalan tahsîs edilmiş ânımı tahsîs edebilirler.

İşte bu asla göre bir takım mes´eîeler kurup halletmektedir­ler. Keşf´ül-Esrâr sahibi onları zikrederek şöyle diyor: «Hanefiyye Mezhebinin görüşünün böyle olduğuna (yâni tahsisten sonra âm­mm zannî kaldığına) delil şudur: Ebû Hanîfe, şartla satışın fesadı­na, Hz. Peygamber´in şartla bey´inden nehyeden Hadîsle istidlal et­miştir. Bu Hadîs âmdır, ona tahsîs girmiştir. Çünkü muhayyerlik şartiyle satış bundan tahsîs edilmiştir. Komşuluk dolayısıyla şuf´a hakkı da yine Hadîs-i şerifle sabittir. Bu Hadîs de âmdır, ona da tahsîs dahil olmuştur. Zira ortak olunca komşu daha müstahak olamaz, imam Muhammcd, kabz´dan önce akar satışım caiz gör­mez. Çünkü Hz. Peygamber kabzolunmiyan şeyin satışını yasak etmiştir. Kabzdan önce mihrin ve mirasın satışı bundan tahsîs olunmuştur. Ebû Hanîfe ise bu ânımı kıyasla tahsîs yapmıştır. De­mek tahsîs edilen âm kat´i olmamakla beraber amel için delildir, kıyas da kat´i değildir. Kat´i olana muarız olamaz. Şems´ül-Eimme böylece zikretmiştir.»[12]

Şems´ül-Eimme bu aslı çıkarmak için bu mes´eleleri zikret­miştir. Görülüyor ki, tahsisten sonra kalan kısımda âmmın delâ­leti zannîdir. Ebû Hanîfe kıyasla tahsîs yapılan ânımı tahsîs edi­yor, hattâ onu yalnız haber-i vah i d olan Hadîsle değil, ondan kuv­vetçe daha dûn olan kıyasla da bunu yapıyor. Fakat bu kısım için misal getirmemiştir.

Bu´kısım için, bey´i, âyet helâl kıldığı halde ribânın haram ol­masına dair vârid olan Hadîs misâl olabilir. «Allah bey´i helâl et­ti, ribâyı da haram kıldı.» âyeti, bey´in helâl olması ribâdan hâli olmasiyle tahsîs edilmiştir. Ebû Said Hudrî´nin rivayet ettiği Ha­dîsle ribânın cereyan ettiği şeyler sayılarak Hadîs âyeti tahsîs et­mektedir…[13]

90- Tahsisten Sonra Âm Haber-Î Vahitle Tearuz Ederse

Şüphesiz ki bü kaziyenin neticesi şu demektir ki: Am tahsîs edildikten sonra delil olma itibariyle haber-i vâhid olan Hadîsten daha aşağıda kalır. Onun için haber-i vâhid istiklâlde kıyasa tak­dim olunur, kıyas ona muarız olamaz. Halbuki kıyas, tahsîs edil­miş olan amma muarız olur ve âmmın lâfzını umumuna dahil bâzı efradını ondan çıkarır. Zira usuliyyûn diyor ki: Hâssın nassının bir illeti var. O illeti istinbattan sonra zahir olur. Onun illeti âm­mın diğer efradına da geçer… Keşf´ül-Esrâr sahibi diyor ki: «Tahsîs murat etmek nassın illetiyle sabittir, nas /âhirdir, nassın vasfı olan illet de zahirdir. Tahsiste gizli olan irade zahir olan delil ile sabit olur. Burada ihtimâl şüpheyi mucibdir, fakat haber-i vâhid yine bu âmmın üstündedir. Çünkü haber-i vahidin aslı sabittir. Şüphe onun sübut yolundadır. Bu yoldaki şüphe onun aslını ihlâl etmez. Ânı tahsis edildiği vakit ise onun aslında şüphe hâsıl olur, yâni buna şümulü yokmuş demek olur. Bu bakımdan tahsîs edi­len âm, kıyasa benzer. Çünkü kıyasın aslında şüphe vardır. Hâs olan nas ile illeti hâvi olduğundan bu başkalarına da geçme ihti­mâli vardır. İhtimâl amelden düşürmez, fakat yakîn olur…»[14]

Bundan çıkan mânâ şudur: Hâs olan lâfz illetiyle beraber sa­bit olur… Delilin aslında şüphe olunca yakîn sakıt olur. Fakat asıl­la amel devam eder. Delilin aslına şüphe arız olunca derecesinde kalır…

91- Bazı Noktaların Münakaşası

İşte onların âm tahsîs edildikten sonra zannî kaldığını isbat için getirdikleri misaller bunlardır. Alış verişi helâl kılan âyetler ribâ Hadîsi hakkında bunun tatbiki açıktır. Çünkü ribâ Hadîsi bu âyeti yalnız nasta mezkûr umurun bey´ine şâmil olanlarda tahsîs etmiyor, kıyas yapan fukahâ alış verişi kılan âyetin umumundan illetin uyduğu her şeyi çıkarmaktadırlar..”

Bizim burada bir mülâhazamız var: Hanefiyye, mademki tah­sisten önce âmmın delâleti katidir, diyorlar, ondan yalnız hâssın ııassıyîe tâyin olunan miktarı çıkarabilirler, hâssın illetinin cere­yan ettiği herşeyi çıkaramazlar, çünkü bu kıyas olur. Halbuki ki-, yas nassın önünde duramaz ve nassın aslını bozmağa scbep! teşkil edemez. Nasla sabit olmryan illeti işletmek, âm için sabit olan kat´ilik asliyle bağdaşmaz. Bu ise âmmın bu kat´iliğini düşürmeğe sebep olamaz… Onun zannîliğine deli! olamaz. Çünkü bu takdirde dâva, mukaddimeyi delil olarak almış olur. Zira burada dâva zannîlik ve kıyasla tahsisin cevazı mes´elesidir. Delilin mukaddimesi ise nassın illetinin i´mâli ve bu sebeple de ona şüphe arız olmasıdır.

İlletin i´mâlinin cevazını teslim etsek bile, illetin zahir olması lâzım gelir, tâ ki nassa yakın olsun. Böyle olduğu takdirde ona uy­gun düşen nasla sabit hükümce belli olur. Hâstan sonra baki ka­lan kısım nassiyle ve illetiyle malûm ve mahdut olur. Ona delâ­leti de şüphesiz sabit olur. Çıkış yeri mensusun – aleytir, illetin şâ­mil olduğu da malûmdur, meçhul değildir.

92- Tahsisle Zannî Kalan Âm Haber-İ Vahide´ Tearuz Edemez Mi

Bu mülâhazayı burada kaydettik. Çünkü Fahr´ül-îslâm Pezde-vî´nin ve diğerlerinin: Âm tahsisten sonra zannî olur, delil olarak haber-i vâhidden sonraya kalır, diye isbat ederken söylediklerine bunlar vâriddir. Bunu burada belirtmemiz yerinde olur. Çünkü Kur´ân-ı Kerîm´in bir çok âyetleri tahsis edilmiştir. Eğer onlarla istjhlâl kıyasla tahsis edilecek derecede zaif kalırsa, kıyas, Kur´-ân-ı Kerîm´in bir çok naslarmin önüne durmuş olur. Ve kıyasla Kur´ân´daki âmiarın şâmil olduklarından bâzısı çıkarılmış olur. Hanefiyj´e fukahâsı kitaplarından bir çok tahsis edilmiş âyetler zikrederler. Bunlardan biri de miras âyetidir. Çünkü mîras âyeti katili ve gayri müslimi mirastan mahrum bırakmak suretiyle tah­sis edilmiş. Bu tahsiste sonra mîras âyeti istidlalinden şüpheli rni kaldı ki, kıyasla ona muâraza yapabilsin Böyle bir şey yok, fukahâ-dan hiç biri bunu söyleyemez. Kıyasa en fazla taraftar olan bile böyle birşey söylemiyor. Fakat kaide olarak kabul ettikleri şeye fürû´ mes´eleJer olsun diye böyle bir müdafaaya kalkışmış olsalar gerek.

93- Ehl-i Re´y Kur´ân´în Hâs Ve Âmlarını Kati Sayarlar

Âm ve hâs olan kelimelerin delâletinin kat´i veya zannî olması mes´elelerinin, Irak fukahâsımn üstadı, kıyascı fukahâmn imamı olan Ebû Hansfe´ye nisbeti ne olursa olsun, bu hususta getirilen deliller Ehl-i rc´y fukahâsımn nokta-i nazarlarım açıklamaktadır. Onlarsa sıhhati kabul edilen Hadîsler az ve kendilerine gelen Ha­dîslerin bazısında şüpheleri olduğundan, Kur´ân´ın naslanm alma hususunda mübalâğalı hareket etmişler, âyetle ayni mevzua dair olan Hadîslere pek bakmamışlardır.

Bu sebeple olacak ki, hâs beyâna muhtaç değildir, demişler­dir. Hâs olan âyeti beyan için o babda varid olan Hadîslerden yar-dımlannıağa çalışmışlardır. Çünkü onlara göre bu beyâna hacet yoktur. Zira bu beyânın getirdiği şey nassa ziyade olacaktır. Eğer Hadî^ meşhur ve mütevâtirse kabul olunur, haber-i vâhid ise red­dedilir. Hanefiyye bu mesleki tuttular, hattâ ibâdet mes´delerinde bile böyle yaptılar. Onlar diyorlar ki, bu Örnekleri Kitabın hâssının nassına dayanan bir çok fürû´ mes´delerinden almışlar, halbu­ki hassı beyân ve izah edici haberi vâhid mevcuttu. Biz yukarıda bu hususta belirttiğimiz veçhile belki de Ebû Hanîfe bu hususta yalnız nassa dayandı, çünkü o mevzudaki Hadîsler ona ulaşmış değildi. Eğer Hadîs ona ulaşmış olsaydı Kur´ân-ı Kerîm´in mânâ­sını beyanda ondan yardımlanırdı.

Yine usulcülere göre artımın delâleti kat´idir, onun kat´i oldu­ğuna dayanarak bu babda varid olan haber-i vahi d Hadîslere zan-nîdir diye bakmadılar. Ve bu kat´ilik yüzünden o Hadîsleri red­dettiler. Zira Hadîslerin sübutu zarmî, Kur´ân´ın âmlannı sübutu ise kat´idir. Bundan başka âmları delâleti de kat´idir. Hem sübu­tu ve hem de delâleti kat´i olanın önünde haber-i vâhid nasıl du­rabilir Usulcülcr böyle diyorlar ve bunu te´yid için Ebû Hanîfe´-nin ve ashabının Kur´ân´ın umumundan aldıkları mes´elelen şahid olarak gösteriyorlar. Kur´ân´ın umumunu tahsis edici mahiyette olan sahih Hadîsleri nazarı dikkaîa almıyorlar. Biz burada da, hâs bahsinde dediğimizi tekrarlıyacağiz: Ebû Hanîfe belki de bu Ha­dîslere muttali olmadı, onun için âyetleri umumu üzere yürüttü, tahsis yapmadı.

Yine görüyoruz ki, usulcülere göre âm bir defa tahsis edildi mif ondan sonra kat´ilikten çıkar ve onu kıyasla da tahsis etmek caiz olur. Şüphesiz ki, bu kıyasın sahasını fazla genişletmektedir, onu çok uzatmaktır. Tahsis edilen nassın şümulünü aşmaktır. Nas-sın lâfzını aşıp illetine baktılar, nasla tahsis yalnız lâfzın şâmil ol­duğuna münhasır kılmadılar, işaret olunan vasıflar ve çıkarılan il­letleri de lâfz gibi tahsis kuvvetinde saydılar. Yalnız bununla da iktifa etmediler. Onlar bu davanın umumu üzerinde yürüdüler, öy­le bir kaide çıkardılar ki, her hangi bir muhassısla tahsis edildik­ten sonra Kur´ân´ın nassına kıyasın muarız mevkiinde durabilece­ğini bile iddia ettiler. Bu müteahhırînin kıyasta ifrata varmaları demektir. Mütekaddimînin yaptıklarını beyan edici birşey sayıl­maz. Bu da onların ne kadar kıyasa olduklarını gösterir bir ci­hettir.

94 – Kur´ân-I Kerîmin Beyanları

Kur´ân-ı Kerîm dînin esasıdır. Şeriatın kaynağıdır. Din ahkâ-mtnın usul ve fürû´u ondan alınmıştır. Edille-i şer´iyye istidlal kuv­vetini ondan alır. Bu itibarla Kur´ân-ı Kerîm bütün ahkâmı cami´ esastır. Abdullah b. Ömer´den şu Hadîs-i şerif rivayet olunur: «Kur´ân-ı Kerîm-î cami´ olan, ezberleyen kimse, çok büyük bir iş yüklenmiştir. Nübüvvet umurunu içine doldurmuş demektir. Yal­nız ona vahiy gelmiyor.»îbn-i Hazm şöyle diyor: «Fiîııh bablann-dan her bir babın Kur´ân´da esası vardır. Sünnet ve Hadîs de onu açıklar.» Cenab-ı Hak şöyle buyurur: «Kitapta hiç bir şey kaçırılmış, ihmâl olunmuş değildir.» Mü´minlerin anası Hz. Âişe şöyle derdi: «Her kim Kur´ân okursa hiçbir kimse ondan üstün olamaz.»

Bu zikrettiğimiz sözlerden ve emsalinden anlaşıldığı üzere Kur´ân-i Kerim şeriatın esası, külli kaideleri olduğuna göre o esas­ları icmâlen beyan eder, her külli kaide gibi daha tafsilâtlı beyâna lüzum vardır. Onun için bâzı ahkâm çıkarılırken behemahal Sün­nette yardimlanmağa ihtiyaç hâsıl olur. Allah´u Teâîâ buyurur ki: «Kendilerine indirileni insanlara beyan edesin diye biz sana Kur´ân´ı indirdik.»

Şeriat ahkâmını beyan eden Kur´ân-ı Kerîm´in âyetlerini araş­tıran kimse görür ki, bâzıları beyâna muhtaç değildir. Meselâ kazf âyeti gibi: «Namuslu kadınlara leke atıp da sonra dört şahit geti­rip bunu isbat edemeyen kimselere seksen değnek vurun, onların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin, onlar fâsiktırlar.»

Liân yolunu beyan eden âyet de böyledir: «Eşlerine leke atıp da kendilerinden başka da bu işe şahit olmıyan kimselerin yapa­cakları şahitlik: Dört defa Ahali için kendisinin doğru söylediğine şehadettir: Beşincisinde: Eğer yalancılardan ise Allah´ın laneti ken­disi üzerine olsun, diye söyler. Kadın da dört defa kocasının yalan­cı olduğuna şahadet eder, beşincisinde eğer kocası doğru söylü­yorsa Allah´ın gazabı kendisine olsun der.» Bu âyet Hânın sureti­ni beyan etmektedir. Hadîsler de buna terettüp eden neticeyi bil­dirir.

Kur´ân-ı Kerîm´in bâzı âyetleri mücmel olduklarından beyâna muhtaçtır, tafsil edilmek lâzımdır. Yahutta bir kapalılık bulunur, tefsir ve te´vil lâzımdır. Veya âyet mutlaktır, takyîd icabeder. Ule­ma ittifak etmiştir ki, bunları Sünnet, Hadîs beyan eder. Bu husus­ta re´y fukahâsı, Hadîs fukahâsı ise Sünnetin beyanına muhtaç yerleri daha geniş tutarlar. Hâs mes´elesinde buna temas ettik. Re´y fukahâsına göre hâs delâlet ettiği mânâda açıktır, beyâna muhtaç değildir. O konu ile ilgili olarak gelen Hadîsler ona ziyade sayılır, sübut bakımından ayni kuvvette olursa o zaman kabul olu­nur. Hadîs fukahâsına göre ise Kur´ân-ı Kerîm´in zikrettiği mevzu­lardan biri hakkında vârid olan Hadîs-i şerifler onu beyan edici­dir, umumunu tahsîs eder, mutlakını takyid eder. Hattâ bâzan hâs neviderıdir. Kur´ân´da varit Salât, Zekât, Hac kelimelerini beyan etmiş olur.

95- Ebû Hanîfe´ye Göre Sünnetin Kur´ân´ı Beyânı Ve Bunların Envâı

Demek oluyor ki, başta Ebû Hanîfe olmak üzere re´y fukâhası-na göre de beyâna muhtaç olduğu takdirde Hadîs, Kur´ân´ı beyân edici olur. Yalnız Kur´ân´ın beyâna ihtiyacı onlara göre Hadîs fu-kahâsınm gördüklerinden daha azdır.

Ebû Hanîfe´nin Mezhebinin usulünü beyan eden fukâha, Hane-fiyyenin Kur´ân´ın beyânı hakkındaki görüşlerini anlatırlar, onla­rın sözlerinden anlaşıldığına göre Sünnetin, Hadîsin Kur´ân-ı üç kısma ayrılır:

1- Beyân-ı takrir : Sünnetin beyânı âyetin mânâsını tekid edici olarak gelir. Ramazanı, hilâli görmekle tâyin hakkındaki Ha-dîs-i şerif böyledir: «Hilâli görünce oruç tutun, ramazana başlayın, hilâli görünce iftar edin.» Bu Hadîs-i şerif âyet-i kerime´nin mânâ­sını te´kîd etmektir,» «Ramazan ayı Öyle bir aydır ki, Kur´ân-ı Ke­rîm onda indirildi… Sizden her kim o aya yetişirse oruç tutsun.» (Bakara Sûresi)

2- Beyân-ı tefsir : Kapalı olan yerleri beyan ekmektedir. Me­selâ Kur´ân´ın mücmel ve müşterek kelimelerini açıklamak bu. nevidendir. Kur´ân´da varit Salât, Zekât, Hac kelimelerini beyan­dır. Kur´ân-ı Kerîm mücmel olarak namazla emrediyor. Erkânını, vakitlerini nasıl kullanacağını beyan etmiyor. Bunları Hz. Peygam­ber fi´ilen beyan etmiş ve «Beni namazı nasıl kılarken gördünüzse siz de öyle kılınız» buyurmuştur. Kur´ân-ı Kerîm, Zekât verin di­yor. Sünnet nelerden ne kadar zekât verileceğini beyan ediyor. Hz. Peygamber: Altın ve gümüşten kırka bir hesabiyle malınızın zekâ­tını verin diyor. Valilerine gönderdiği mektuplarla, Hadîslerle mahsulâttan ne suretle zekât verileceğini beyan buyuruyor. Hac da Kur´ân-ı Kerîm´de mücmelen zikredilir, Sünnet onun menâsikini beyan eder. Mücmel olan sirkat âyetini de Sünnet beyan eder. Ayet hırsızın ceza olarak elini kesin diyor. Ne kadar çalarsa ve ne gibi şartlar altında olursa ve ne kadar kesilecektir, bunu Sünnet beyân eder. Hanefiyyeye göre; ribâ âyetinin mücmelini de Sünnet beyan etmiştir. «Allah bey´i helâl etti, ribâyı haram kıldı.» Sünnet ribânın ne gibi emvalde cereyan ettiğini beyân eyler.

Sünnet müşterek kelimeleri de beyan eder.[15] Âyetteki kurû´dan murat nedir, onu Sünnet bildirmiştir. «Boşanan kadınlar iddet olarak üç kuru´ beklerler.» Âyetindcki kurû´dan murat hem tuhur ve hem de hayız olmak ihtimâli vardır. Sünneî-i şerif bundan murat hayız olduğunu bildirmiştir. Hz. Peygamber bildirmiştir ki: «Cariyenin talâkı ikidir, âdeti de iki hayızdır.» Bundan anlaşılıyor ki, kurû´dan maksat hayızdir, tuhur değil. Yoksa iddeti iki hayız­dır» demezdi.

Beyânın bu nev´i beyan olunana muttasal da olabilir, ayrı da olabilir. Zaman itibariyle bir ev sonra da olur. Fakat işleme zama­nından sonraya tehiri caiz değildir. Çünkü bu yapılmayacak bir şeyi teklif olur. Çünkü kapalı olan şeyi açıklamadan işlemek müm­kün değil, onu yapmağı istemek muhali istemek demektir. Cum­hur usulcülere bu caiz değildir.

Lâkin Hanefiyyeye göre ânımın tahsisi tahirli olamaz. Çünkü tahsîs demek âmla kastedilen mânâdan murat ne olduğunu beyân­dır, kelimeyi umumi mânâdan hususi mânâya aktarmaktır. Bu iti­barla ondan sona kalması olamaz, muttasıl olması lâzımdır. Çünkü Hanefiyyeye göre hükmü irap bakımından âm da hâs gibidir. Eğer tahsis gecikirse umumiyetle amel lâzım gelir, halbuki murat olan hususi mânâdır. Sonra bu âmla amel ettikten veya amele imkân verdikten sonra onun umumunu kaldırmaktı. Bu ise tahsis değil nesihtir, tefsir değil, tebdildir.

Usul uleması mücmelin beyaniyle müşterekin beyanı ve âm-mın tahsisi arasında fark yapmışlardır. Birincisi sırf beyan ve tef­sirdir. Lâfz o beyan olmadıkça ameli icabetmez. Çünkü mânâsında kapalılık ve ihtimal vardır, halbuki tahsisle âmmın mânâsını da­raltmak böyle her bakımdan beyan sayılacak gibi değildir. Çünkü âmmın asıl delâletinde böyle bir ihtimal, mânâsında bir kapalılık yoktur. Tahsis adeta ona muâraza ile karşısına çıkmak gibi bir şeydir. Bir bakıma beyan, bir bakıma da muâraza sayılır. Beyan cihetini muâzara cihetine tercih için zaman itibariyle muttasıl ol­ması, gecikmiş olması şart koşuldu. Bu hususta Şems´ül-Eimme şöyle diyor:

«Mücmelin beyânı sırf beyândır. Çünkü lâfz başka şeye de ihtimalli olduğundan ameli mûcib değildir. Onunla murat olunan mânâyı açıklama ve tefsir yollu gelen beyân her bakımdan be-yân-ı tefsirdir. Ona muarız değildir. Hem muttasıl, hem de ayrı olabilir. Fakat tahsis İçin gelen delil her bakımdan beyân değil­dir ,zira sıyga hususiyete de ihtimaîli olduğundan bir bakıma be­yandır, Âm şamil olduğu efratta anneli mûcib olması hasebiyle hâs ona muarızdır. Bu itibarla da istisna ve şart kabilinden olur. Beyan olması bakımından muttasıl olması lâzımdır. Ayrı olunca bi­rinci hükmü nesheden muarız bir delil olur.»[16]

3- Beyân-ı tebdil: Bu nesih demektir. Hanefiyyeye göre Kur´ân, Kur´ân´Ia nesholunur. Kur´ân´m Sünnetle nesh edilebilme­si için Hadîsin tevatür veya meşhur bahsidir. Burada onun tafsi­lâtına girişmiyeceğiz.

96- Sünnet Kur´ân´ı Beyân Eder

Hanefiyye usul ulemasının bu husustaki senedlerini, fıkıh mes´delerinden çıkardıkları kaideler bunlardır. Mezhebin ilk imam­ları olan Ebû Hanîfe´nin ve ashabının -Kur´ân-ı Kerîm´i beyan hu­susunda Sünnete, Hadîse nasıl itimat ettiklerini görüyoruz. Şüphe­siz ki bunlar birlikte kabul edilmiş ve kararlaştırılmış asıllardır. Ebû Hanîfe gibi bir çok fürû´ mes´cleîeri halleden ve fıkıh sahasını gayet geniş tutan bir fakih elbette bu asıllardan ayrılmaz ve şaşa-inaz. Çünkü Kur´ân-ı Kerîm küîlî bir esas olduğundan Kur´ân´dan ahkâm çıkaran kimsenin onun şerhi mesabesinde olan Sünnete iti­mat etmesi bedihî bir şeydir. Onun için Şâtıbî Muvâfakatta şöyle demektedir: Kur´ân-ı Kerîm´dcn hüküm çıkarırken, onun şerhi ve beyânı demek olan Sünneti bırakıp da yalnız Kur´ân´a bakmakla iktifa etmek olamaz. Çünkü Kur´ân küllidir, onda Namaz, Zekât, Hac, Oruç gibi küîlî olan umur zikrolunmuştur. Onları .beyan eden Sünnete bakmaktan başka çare yoktur.»[17]

——————————————————————————–

[1] Pezdevi, Usul, c. I, s, 30 – 32.

[2] Üzücülerle mantıkçılar başka yönlerden incelerler. Usulcüler hüküm bakımından ele alır, mantıkçılarsa mahiyet bakamından. Bu iti­barla arada fark olacağı tabiîdir.

[3] Hanefiyye usulcüleri hâssın hükmü kat´I olmasına binaen (Ku­ru) hayız mı, tuhur mu Şafii ile aralarında bunda İhtilâf etmişlerdir. Bence bu müşterek kelimenin tevilinde bir ihtilâftır.

Ebû Yusuf´un imam Muhammed ve Şafiî ile ikinci kocaya varmak, birinci kocasının üç talâktan aşağı olan boşama hakkını yıkar mı, yık-* maz mı mes´elesinde ihtilâfları da böyledir. Halbuki bu hâs lâfzına de­ğil, kıyasa dayanmaktadır..

[4] Pezdevî, Usul, c. I, s. 291.

[5] Abdulaziz Buhârî, Keşfül-Esrâr, c. I, s. 281.

[6] İbn-i Hacer, Fet´ul-Bâri, Şerh´ul-Buhârî.

[7] Buhûrî,Müslim,Nesâl,İbn-imâçe,EbûDâvûdveTirmizi´ninkitapları.

[8] Vesak 156 okka tutan bir ölçüdür.

[9] Abdulaziz Buhrî, Keşf´ül-Esrâr, c. I, s. 292.

[10] Abdülaziz Buhârî, Keşfül-Esrâr, c. I, s. 294.

[11] Hanefiyye bu Hadîsin haber-i vâhid değil, meşhur Hadîs oldu­ğunu iddia eder.

[12] Abdülaziz Buhârî, Reşfüi-Esrâr, c. 1, s. 318.

[13] Zâhiriyye ulaması kıyası tanımazlar, onun, için ribâ hususunda da kıyas yapmazlar. Diğer bilumum ulema kıyas yaparlar. Ribânın illeti hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hanefiyyeye göre cins ve miktarın bir ol­masıdır. Hor iki illet bulunursa fasla haramdır, ribâdır. Bedellerden biri­ni geriye bırakmak da haramdır. Eğer iki illetten biri bulunmazsa o za­man illet nakıştır, fazla helâldir, fakat geriye bırakmak haramdır. Şafiî´ye göre cinsin ittilıadiyle berabsr parada kıymet ve eşyada yenir ol­maktır. Mâükiye de Pafiî gibi diyorlar, ancak yenecek şeylerin kâbll ol­masını şart koşuyorlar.

[14] Abdülaziz Buhari, Keşfül-Esrâr, c. I, s. 313.

[15] Müşterek: İki veya daha ziyade mânaya gelen Kelmelerdir. Ayın kelimesi gibi. Çünkü bu kelime dilde vaz´ı itibariyle: Göze, pınara, şahsa, paraya, denir. Kuru´ kelimesi de hayız ile tuhar arasında müşterektir

[16] Abdülaziz Buhârî, Keşf´ül-Esrâr, c. I, s. 380

[17] Şâtîbl, Muvafakat, cüz. III. –

Share.

About Author

Leave A Reply