Mutezile

0

129- Mutezile Ne Zaman Çıktı

Mutezile fırkası Emevîler devrinde ortaya çıktı. Fakat asıl Ab­basîler devrinde uzun zaman İslâm efkârını meşgul etti.

Hulefâ-yı Râşidin zamanında ve Emevîler devrinde Irak´ta muhtelif dinlere mensup birçok milletler sakin idi. Bunların için­de Irak´ın eski sekenesi olan Geldâniler, İranlılar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Araplar vardı. Bunların çoğu Müslüman olmuştu. Bâzıları Müslümanlığı, kafasında yerleşmiş olan eski malûmatın ışığında anladı ve ona içine sinmiş olan renge göre yeni bir renk verdi. Onun anlayışına göre bir akîde ortaya çıktı. Bâzıları Islâmı, safi kaynağından, temiz menbamdan aldı. Gönlüne sâfiyet-i asliye-siyle yerleştirdi. Fakat şuurunu ve arzulan hâlis değildi. Farkına varmadan eskiye meyil arzuları uyandırdı. Psikoloij bilginlerinin dedikleri gibi, şuur altı yoluyla eski sezgiler sızıyordu. Onun için EnuVül-Mü´minîn Hz. Ali zamanında islâm ülkelerinde fitneler coşup kaynaşmağa başlayınca, Irak´ta uyumakta olan o eski arzu­lar yer yer yeniden uyandı. İçlerinde gömülü olan fikirler açığa vuruldu. Irak´ta ve etrafında Hâriciler ve Şia meydana çıktı. İşte bu re´y ve görüş kaynaşması içinde Mutezile fırkası da türedi.

Ulemâ bu fırkanın ne zaman çiktiğıada ihtilâf etmişlerdir. Bâ­zıları onun ilk meydana çıkışını şu hâdiseye bağlar: Hz. Ali´nin oğ­lu Hz. Hasan, Müslümanlar arasında boş yere kan dökülmesin diye Hilâfeti Muâviye´ye bıraktığı zaman, Hz. AH taraftarlarından bir kısmı siyasetten çekilerek kendilerini ibadet ve itikat umuruna verdiler. Ebu Hüseyin tarâifî: (Ehl´ül-Ehva vel-Bidâ) adlı kitabın­da bunlar hakkında diyor ki:

«Bunlar kendilerine Mutezile nammı verdiler. Zira Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan Muâviye´ye bî´at edip bütün umuru ona teslim edince bunlar Hasan´dan da, Muâviye´den de, hattâ bütün halktan ayrıldılar. Evlerine çekildiler. Mescitlere kapandılar. İlim ve ibâ­detle meşgul oluruz, dediler.»

Ekseriyete göre Mutezilenin başı. Vasıl b. Atâ´dır. Hasan Bas-ri´nin ilim meclisinde bulunuyordu. O çağda bütün zihinleri kur­calayan büyük günah irtikâbı mes´elesi ortaya atıldı. Hasan Basri görüsünü söyledi. Vasıl, üstadı Hasan Basri´ye muhalefet elti Ve büyük günah işleyen mü´min değildir, o küfür ile´îman arasında bir mertebededir, dedi ve üstadının meclisinden ayrılarak başka bîr

ders halkası kurdu. Bunun için onlara, ayrılan mânâsına, Mntezile denildi.

Müsteşriklerden bâzıları ise onlara Mutezile denilmesinin se­bebini başka buluyorlar: Onlar dünyadan yüz çevirmiş, kendileri­ni ibadete vermiş muttaki kimseler, dünyadan ayrılmışlar, dünya­dan yüz çevirip uzlete çekilmişler mânâsına gelen bir vasıf imiş! Fakat bu fırkaya mensup olanların hepsi böyle değildir ki, içlerin­de mâsiyet işlememiş kimseler de var, muttakîler de var. Bâzıları ebrârdan İse, bâzıları fâcırlerden.

130- Mutezile Mezhebi

Ebû Hasan Hayyat (întisar) kitabında diyor ki : Bir kimse Mutezilenin esası olan beş aslı kabul etmedikçe, Mutezile ismini almağa hak kazanmaz. Onlar da:

1- Tevhide 2- Adalet, 3- Vaad ve vaîd, 4- îki mertebe arası, 5- Mârufla emir, kötülükten nehiydir. Bir insanda bu beş haslet tam olarak bulunursa o Mutezile mezhebinin esası bu beş şeydir. Bu yoldan ayrılan onlardan olamaz. Bu beş asıldan herbîri-ni kısaca bahsedelim :

1- Tevhid : Mutezile mezhebinin Özü budur. Ebû Hasan Eş´-ari´nin Makâlât´ül-îslamiyyin kitabında dediği gibi tevhid demek: Allah birdir, O´nun misli yoktur, işitir, görür fakat cisim, suret, şahıs, cevher, araz da değildir, Renk, koku, tat, hareket, hurudet, rutubet gibi şeylerden uzaktır, bunlar cevher ve arazın” vasıfları­dır. O herşeyî ihata eder, içine alır, mahlûklardan hiçbirinin vasıf­larıyla O vasfolunmaz. O akla gelen her tasavvurun üstündedir… Âlim, Kaadir, Hayy olarak devam eder, Gözler O´nu görmez. Ve­himler onu ihata edemez.. Tek kadîm olan odur. O´ndan başka Tan­rı yoktur. O´nun ortağı ve dengi yoktun Yarattıklarını yaratmakta O´nun yardımcısı yoktur. Yarattıklarını eski bir örnekten alarak yaratmış değildir.[1]

Mutezile tevhid hususunda gayet titiz davranır. Allah eşyadan hiç birine benzemez. Cisim ve cihetten münezzeh olduğundan âhı-rette Allah´ın gözle görülmeyeceğine kânidirler. Onlarca Sıfat, Zat­tan başka değildir. Yoksa kadîmlerin çok olması icap eder. Taad-düd-i kudemâ ise bâtıldır. Onlara göre Kur´an mahtûktur. (Bu ba­his biraz kısaltılmıştır.)

2- İkinci esasları adalettir. Mes´ûdi, Murûcuz-zehep´de bunu şöyîe açıklıyor: «Allah´u Teâlâ fesadı sevmez, kulların ef´alini ya­ratmaz, Allah´ın verdiği kudretle kullar Allah´ın emir ettiklerini işlerler. O ancak murat ettiğini emreder. Kerih gördüğü şeyi *ıeh-yeder. Emir ettiği iyilikleri sever. Nehyettiği kötü şeyden uzaktır. Tâkatları olmıyan şeyleri kullara emretmez. Güçleri yetmiyen şe­yi onlardan istemez. Bir kimse ancak Allah´ın verdiği kuvvetle eli­ni yumup açar. Onlara bu kudreti veren Allah´tır. İsterse alır yok eder. Dileme halkı itaata mecbur eder, mâsiyyetten meneyler. Bu­na kaadv.-.İir. Bunu yapmıyor, çünkü o zaman kulları imtihana çek­menin mânâsı kalmaz.»

Bu eMila; kul fi´linde muhtar değildir, diyen Cehmiye´ye cevap vermiş oluyor. Bunu zulüm sayarlar. Çünkü bir şahsa bir şeyi hem emir etsin, hem de ona muhalefete zorlasın, böyle emirde mânâ yoktur. Bir şeyden nehyedip sonra da onu yapmağa mecbur tut­mak olmaz. Cebriye ise buna kail, bu asla dayanarak kul kendi

fi´lini yaratır, dediler. Fakat Allah´ın acizden tenzih elmek mânâ­sını da düşünerek bu, Allah´ın kulda yarattığı ve ona verdiği kuv­vetlerle olur, hakikî Halik O´dur dediler. Bu kuvveti kula veren Al­lah´tır, Allah bu. verdiği kuvveti geri almağa, kaldırmağa kaadirdir. Teklif umuru tam olsun diye bu kuvveti kula vermiştir.

3- Va´d ve vaîd : Yani iyilik yapanlara sevap vaad etmek kötülük işleyenlere azap vermek demektir. Tevbe etmedikçe, bü­yük günah işleyenleri affetmez.

4 – îmanla küfür arasında bir mertebe tâyini mes´eîesi ise şudur: Şehristânî bunu şöyle anlatıyor: «Vasıl îbn-i Atâ demiş ki: iman bir takım iyi hasletlerin mecmuundan ibarettir. Bunlar kim­de varsa sahibine: mü´min, denir. Mü´min medih ismidir. Fâsikta bu vâsıflar toplanmaz. O medih ismine lâyık değildir, ona mü´min denilmez. Fakat fâsık, kâfir de değildir. Çünkü keiime-i şahadeti söylüyor, diğer hayırlı işler de yapıyor, fakat o büyük günah işle­miş olduğu halde tevbe etmeden bu dünyadan giderse Cehennem ehlinden olur. Çünkü âhirette iki zümre vardır: Bir zümre Cennette, diğer zümre Cehennemde. Fakat fâsıkın azabı biraz hafif olur. Kâfirlerin üstünde bir yerde bulunur.»[2]

5- İyilikle emir, kötülükten nehy esasına gelince islâm dâ­vasını neşretmek için bunu yapmak mü´minîere vâcibdir. Sapmış­lara doğru yolu göstermek, azgınlar) irşad etmek lâzımdır. Herkes bunu gücünün yettiği kadar yapar. Söz ve kalem sahipleri sözle ve kalemle; kılıç sahipleri kılıçla vu vazifeyi yerine.getirir.

132- Bu Esaslara Göre Buldukları Deliller

Mutezile, akideleri izahta, naklî delillere değil, aklî delillere dayanırlar, akla itimatları o kadar fazla idi ki, bunu ancak şeriatın emirlerine olan hürmetleri tahdit edebilirdi. Her mes´eleyi akla vurrular, aklın kabul ettiğini alırlar, kabul etmediğini bırakırlar­dı. Onlara bu tarzda akılla araştırma usulü şu yollardan gelmiştir:

a- Irak´da ve İran´da bulunmaları, buralarda eski medeni­yetlerin ve kültürlerin seslerinden izler kalmıştır,

b- Arabın gayri soylardan olmaları, ekserisi mevâlidendi.

c- Muhaliflerine cevap verme zorunda kaldıklarından akla müracaatları.

d – Yahudilerle, Hıristiyanlarla temasları olduğundan eski felsefe görüşlerinin çoğu onlara geçmişti.

Akla itimat etmeleri neticesi olarak onlar eşyanın hüsün ve kubhu mes´elesinde: Güzel ve çirkin olmaları hususunda akıl ile hüküm verir aklı hâkim yaparlardı: Maarifin iyi olduğunu akıl bilir. Maarif akıl nazarında vâcibdir. Nimeti verene şükretmek, bu­nu başkasından duymadan önce de insana lâzımdır. Güzellik ve çirkinlik güzel ve çirkin olanın birer zâti sıfatıdır.[3]

Cübbâî diyor ki: «Her mâsiyet ki, Allah´u Teâlâ onu emir et­mesi caizdi, onu nehyettiği için çirkin oldu. Allah´ın mubah kılma­sı caiz olmıyan mâsiyet ise lizâtiht kabihtir, cehalet gibi. Allah´u Ttâlâ´mn emir etmemesi de caiz olan herşey Allah emir ettiğinden dolayı güzel olmuştur. Ancak emir edilmesi caiz olan şeyleri ise li-zâtihi güzeldir.[4]

Buna göre Allah´a şâlih ve aslah yani yararlı ve en yararlı ola­nı yaratmak lâzımdır, dediler. Cumhur ise şuna kaildi: Allah´u Teâlâ´dan ancak sâlih ve faydalı şeyler sâdır olur ve lâzım olan da budur. Allah´u Teâlâ´nın yaptığı herşey sâlihtir, faydalıdır. Sâlih olmıyan bîr şeyi yapmak Allah hakkında mümkün değildir.

133- Îslamı Müdafaaları

Mecûsi, Sâbiî, Yahudi, Hıristiyan ve sair çeşitli milletler İs­lama girdiler. Kafalarına eskiden o dinlerin talimatı dolmuştu. Bunlar onların iliğine, kemiğine işlemişti. îslâmı da onların ışığı altında anladılar. İçlerinde Öyleleri vardı ki, kuvvet korkusundan Müslüman görünüyor, içinde başka şeyler gizliyordu. Bunlar Müs­lümanlar arasında dîni bozacak şeyler yapmağa akidelerde şüphe uyandırmağa başladılar. Allah´ın inzal buyurmadığı fikir ve re´yle» ri araya sokuyorlar. Onların ektikleri tohumlar meyve vermeğe başladı. İslâm adını taşıyan yıkıcı ve bozguncu bir zümre türedi. Mücessime, Müşebbihe, zındıklar bunlardandı. Mâkulü, bilen men­kûlü anlayan bir sınıf bunlara karşı Îslâmı müdafaaya koyuldu. İşte Mutezile de dîni müdafaa eâenlerdendi.

Yukarıda saydığımız beş esas da, muhalifleriyle aralarında cereyan eden şiddetli münakaşalarda kendi görüşlerini müdafaa için ortaya çıkmıştır. Arzettiğimiz şekildeki tevhîd esası, Müşeb­bihe ve Mücessimeye red içindir. Adalet esası Cehmiye´ye red için­dir. Va´d ve vaîd Mürcieye cevap içindir. İki menzile arasında bir derece ise, küçük – büyük her günah işleyeni tekfir eden Hâricilere karşı müdafaa içindir.

Abbasî, Halifelerinden Mehdi zamanında Horasan´h Mükanna* ortaya çıktı. Ruhların tenasuhuna kaildi. Bir sürü halkı azdırdı, peşine taktı. Mâveraünnehir´e yürüdü. Mehdi onlara galip gelme uğruna çok güçlüklerle karşılaştı. Onları araştırıyor, kılıç kuvve­tiyle onların işini bitirmeğe çalışıyordu. Fakat kılıç bir fikri öldür­mez, bir mezhebi söndürmez. Fikre fikirle mukabele edilir. Bunun için Mehdi bunlara cevap vermek, karşı koymak için Mutezileyi harekete geçirdi. Onların şüphelerini çürütmek, dalâletlerini orta­ya çıkarmak için Mutezile deliller buldu ve bu yolda yürüdüler.

134- Hulefantın Mütezîleyî Himâyesi

Mutezile Emevîler devrinde çıktı. Emevîler onlara hiç dokun­madılar. Çünkü Mutezile kargaşalık çıkarmıyor, ayaklanmağa da­vet etmiyordu. Bunlar fikir ve kanaatsahibi bir zümre idi. İşleri: Delile delil ile mukabele etmekti. Umuru doğru Ölçülerle ölçmek istiyorlardı. Siyasete karışmıyorlardı. Görünüşte onların delili sözdü, ok değil, silâhlan delil idi, kılıç değil.

Mes´udî, Murûcuz-zeheb´de naklediyor: Yezid b. Velid Mutezi­lenin re´y ve fikrinde imiş. Onların beş prensibinin doğruluğuna itikat edermiş.

Abbasîler devleti kurulunca, ilhâd ve zındıklar seli anadan taş­mıştı. Abbasî Halifeleri, Mutezileyi zındıklara ve mülhidlere karşı çekilmiş bir kılıç gibi buldular ve bu keskin kılıcı körletmek iste­mediler. Mutezilenin ilhâda karşı açtığı savaşı söndürmediler.

Me´mun gelince Mutezileye daha çok temayül gösterdi. Onlan kendine yaklaştırdı, fukahâ ile Mutezile arasındaki ihtilâfı kaldır­mak için aralarında münazaralar yaptırıp onlan birleştirmek iste­di. Fakat onun gibilerinden hiç beklenmiyen bir hataya düştü : Fu-kahâyı ve muhaddisleri hükümet kuvvetiyle Kur´ân´ın mahlûk ol­duğu mes´elesinde Mutezilenin akidesini kabule zorladı. Hâkimiyet kuvveti, re´y ve kanaatlere tahakküm için değildir. Fikirler cebr ve şiddetle Öldürülemez. İnsanlar zorla başka şeye itikada sürüklenip kanaatleri değiştirilemez. Mademki dinde zorlama yoktur, ikrah ve cebr haramdır, insanları öyle bir akîdeye zorla sürüklemek nasıl olur ki, akîdeye karşı gelmekte küfür değil de, tenzih daha kuv­vetlidir. Me´mun fukahâyı Kur´ân mahlûktur demeğe zorladı. Bâ­zıları inanarak değil de korkudan bunu kabul etti. Bâzıları ise bu hususta işkencelere katlandı, zindanlara atıldı. Yine akîde ve ka­naatlerinden başkasını söylemediler. Kanaatlerinden dönmediler. Halk-ı Kur´ân mese´Iesi denilen bu fitne Me´mun´un vasiyeti üze­rine Mu´tasım ve Vâsık zamanlarında da aynı tempoda devam et­ti. Vâsik bu meesleye bir de şunu ilâve etti. Mutezilenin dediği gi­bi âhirette Allah´ı kulların göremeyeceğine inanmağa zorlamağa başladı. Mütevekkil gelince bu zorlamaları ortadan kaldırdı. Bu iş­leri tabiî seyrinde bıraktı, insanlar beğendikleri görüşü almakta serbest kaldılar.

135- Çağdaşları Arasımda Mutezilenin Mevkii

Fukahâ ve muhaddisler. Mutezileye şiddetle hücum kampan­yası açmışlardı. Mutezile iki kuvvetli düşman arasında kalmıştı.

Bir tarafta zındıklar ve mülhidler, diğer tarafta fukahâ ve muhad-dislcr. Bakarsın, fııkah: sırası düştükçe hemen Mutezileye hücum ederler, îmam Şafiî, Ahmet b. Hanber vesaire kelâm ilmini ve ke-lâmciîar usuliylc ilim tahsil edeni zemmederler. Bundan maksatla­rı Mutezileyi kötülemektir. Acaba fukahânın Mutezileden hoşlan­mamalarının sırrı nedir Bu her iki sınıf da dîne yardım etmek is­terken neden böyle oluyor Halbuki her ikisi de dîni müdafaada ellerinden geleni esirgemiyorlardı. Bence bu düşmanlığın sebeplen dencbiîeck müteaddit şeyler bir araya gelmiş ve bu düşmanlığı kö­rüklemiştir. Onlardan bâzıları şunlardır :

1- Mutezile, dînî ak´idleri anlayışta selef-i sâlİh yolundan ay­rıldılar. Allah´ın sıfatlarını bilmek, îman edilmesi gereken akîdele-ri öğrenmek isteyen herkes bunları Kur´ân´dan alırdı, ona baş vu­rurdu. Başka bir şeye bakmazlar ve Kitap´tan başkasına gönülleri yatmazdı. Akaidi Kur´ân-ı Kerîm´in âyetlerinden anlarlardı. Her hangi bir hususta şüpheye düştüler mi, Arap dilinin özelliklerinden faydalanarak şüphelerini yine âyetle halletmeğe çalışırlardı. Yine anlayamazlarsa bu defa burada dururlar, daha ileri gitmez, fitneye düşeriz, haktan saparız endişesiyle başka birşey yapmazlardı. Bu tarz hareket, Arapların tabiatına mülayim geliyordu. Ve onlara yetiyordu. Çünkü onlar ümmî bir milletti. îlim, felsefe, mantık eh­li değildirler, fakat Mutezile bu usulden ayrıldılar. Aklı her şeyde ölçü tutup onu hâkim yaptılar. Araştırmalarında aklı esas tuttu­lar. Akıllariyle her işin künhünü ve mahiyetini anlamağa kalkıştı­lar. Bunların hepsi, bu tarz şeylere alışık olmıyan fukahâya bir sad­me tesiri yaptı. Mutezileye lisanla hücuma başladılar, onlar hak­kında kötü şeyler yapıp dağıttılar. Halbuki Mutezilenin ekserisi bir Avrupalı bilginin dediği gibi idiler: «Biz Mutezileden dîne ay­kırı bir ses işitmedik. Onlardan duyduğumuz ses: Allah´a ve onun kullarıyla olan alâkasına yakışmıyan herşeyle mücadele eden din­dar bir vicdanın sesidir.»

2- Mutezile zındıklarla, putperestlerle, vesaire ile durma­dan mücadele ediyorlardı. Her mücadele bir nevi meydan harbi demektir. Harbe giren kimse harbde kullanılan usulleri almak zo­rundadır. Düşmanın harb plânlarım ve kullandığı silâhları bilme­lidir. Bu itibarla düşmandan bazı şeyler, alır karşısındakinden bâzı şeyler ona da geçer. Mutezile de mücadele ettiği düşmanları­nın fikir ve görüşlerinin bir dereceye kadar tesiri altında kalmış olabilir. Niberg bu hususta şöyle demektedir: Büyük bir düşman­la meydan savaşına giren kimse savaş şartlariyîe düşmanın ahva­line bağlıdır. Düşmanın harekâtını, kalkıp konmasını adım adım takip etmelidir. Düşmanın hileleri bile ona tesir eder. Fikir mey­danında da bu böyledir. Fikirlerin meydana gelmesinde dost ka­dar düşmanın da tesiri vardır. Birşeyle fazla uğraşan onun içine düşer. Bâzı Hanbeliler kendisini mülhidlere cevap hazırlamağa vak­feden, bu işe veren arkadaşlarının kendilerini kaptırdıklarından şikâyet ederler. Bu mücadelelerin tesiriyle bâzı Mûtezil I ilerin re´y-lerinde umumî yoldan bâzı ayrılışlar olması çok mudur »[5]

3- Akaidi bilmek hususunda Mutezilenin akla dayanan bir yolu vardı. Sade nassa itimat etmezlerdi. Yalnız mes´ele, hükm-i şer´î veya hükm-i şer´î ile münasebeti olan bir bahis olursa o za­man başkadır. Evet ekseriya itimatları akla idi. Akim türlü me­yilleri var. Sırf akıllarına uymaları yüzünden hatalara düştüler. Mutezile imamlarından Ebû Huzeyl´in şu sözleri buna misaldir: «Cennet halkı ihtiyar sahibi değildirler. Çünkü ihtiyarlan olsa mü­kellef olmaları icabeder. Halbuki âhiret teklif yeri değil, mükâfat yeridir.» Bunda yanılıyor. Çünkü ihtiyar sahibi olmak, behemal teklifi icab etmez. Ebû Huzeyl´in bu sözünden döndüğünü Hayyât nakleder. Bu türlü çarpık düşünceler, Mutezileden bâzılarının ağ­zından çıkıyordu. Bunlar halk arasında yayılıyor, bunları duyan halk onlardan soğuyordu.

4- Mutezile, ümmet arasında yüksek mevkii olan büyük adamlarla mübahase ve mücadele yapıyorlar, onlar hakkında söz­lerini sakınmıyorlardı. Bakın Câluz, Hadîs ve fıkıh ulemâsına nasıl çatıyor:

«Hadîs ulemâsı ve bir de avam sınıfı taklit ederler… Taklit akılca makbul bir şey değildir. Kur´ân taklidi nehyeder… Abidler ve zâhidler bizde çoktur, diyorlar, Hâricilerin sayısı onlardan az­ken yalnız Hâricilerin âbidlerinin sayısı onlardan daha çoktur…» Bu tarzdaki sözlerle diğer mezheb erbabına dil uzatmaları, halkın Mutezileden soğumasına sebep olmuştur.

5- Abbasî Halifelerinden bâzıları Mutezile taraftardı. Bu mezhebi kabul ederek onlara yardımda bulundular. Taraftarlıkla­rım ileri götürerek halkı Mutezile mezhebini kabule zorladılar. Bu uğurda fukahâya ve muhaddislere işkence yaptılar. Onların böyle işkenceye maruz kalması halkın şefkatini tahrik etti. Mazluma acı­mak sânından olan insanlar onlara acıdılar ve bu işkencelere se­bep olan Mutezileye kızdılar,, bunlar sizin başınızın altından kopu­yor, diye onlara kin bağladılar. Çünkü onlar Hulefâ ve Ümerâ ile görüşüp onlara bu fikri işliyor, bu işkencelere onlar sebep oluyor du… Hattâ Mutezile» fukahâya ve muhaddislere eza ve cefa yapan lan müdafaaya çalışıyorlardı. Meselâ Câhız´ın şu sözlerine bakın:

«Biz ancak delil olmaksızın kimseyi tekfir etmeyiz. Ancak töh met altında olanları imtihan ederiz, deneriz. îtham altında olanla] hakkında soruşturma açmak, zan altında bulunanları imtihana çekmek, kapalı örtüyü yırtmak, saklıyı meydana çıkarmak nev´in-den değildir. Her keşif, aybı açmak ve her imtihan tecessüs sayıl saydı kadı bunu yapanların başında gelmek icap eder. İnsanların kusurlarım ve ayıplarını mahkemede en çok o soruşturup araş­tırır.»[6]

Maddî kuvvetlerin yardımına ve himayesine sığman fikirlerin hezimete uğraması muhakkak bir şeydir. Çünkü maddî kuvvete dayanmanın sonu dağılmaktır ana caddeden çıkmaktır. Böyle bir kuvvete güvenenlerin işi tersine döner, çünkü insanlar nazarında kıymeti kalmaz, eğer delil kuvvetli olsaydı, hâkimiyet kuvvetine ve yardımına muhtaç olmazdı, derler. Zorlama ile fikirler tutu­namaz.

6- îlhâd taraftarlarından çoğu, bozuk fikirlerini yavrulamak için Mutezile arasında elverişli yuva bulabiliyordu. İslama fitne sokuyorlar, Müslümanlar arasına fesat saçıyorlardı. Mutezileyi kendilerine siper yapıyorlardı. Onların bu kötü maksatları ve ha-bîs garezleri anlaşılınca Mûtezüiler onları aralarından kovardı. İbn-i Ravendi onlardan sayılırdı. Ebû İsa Verrak, Ahmed-b. Fadl Hadsi onlara mensup idiler. Halbuki bunların hepsi îslâmda gö­rülmedik şeyler çıkardılar, kötü şeyler getirdiler. Bunların içinde Müslümanların akidelerini bozmak için Yahudilerin satın aldık­ları, vicdanlarını kiraladıkları kimseler de vardı. Bunlar baştan Mutezileden aynlsalar da stirdükleri leke Mutezilenin adını kirle­tirdi. Mutezile onların kendilerinden olmadığını söyleseler de sü­rülen leke kolay kolay çıkmazdı. Çünkü töhmet zihinlerde temize çıkarmaktan daha çabuk yerleşir.

136- Fukahânın Ve Muhaddîslerîn Mutezileyi İthamı

Fukahânm ve muhaddislerin Mutezileye hücumları çok şiddet­li oluyordu. Onları her şeyle itham ediyorlardı. Hanefiyeden İmam Muhammed b. Hasan Şeybânî Mutezile arkasında namaz kılan kimsenin namazını iade etmesinin lâzım geldiğine dair fetva verdi, imam Ebû Yusuf, onları zındıklardan sayardı. îrnam Mâlik onla­rın şahitliğini kabui etmezdi. Haklarında türlü sözler söylendi, on­ları fıskla haram şeyleri irtikâpla itham ettiler. Çünkü husûmet şiddetlenince ölçüsünü kaybeder, iş söğüşmeye varar. îki taraf bir­birine haklı haksız söz söyler, İleri geri çatar. Mutezileye yönelti­len ithamların çoğu insaf ölçüsünü aşıyordu. îşe tarafgirlik ve ta­assup karışıyordu. Her taassup anlayış ve idrâk yollarından birini mutlaka kapayıp tıkar. Dîninde töhmet altında bulunan bâzı sapık kimseler Mutezileye yamansa da Mutezilenin iyi tarafları hiç yok değildir. îslâmı ilk müdafaa edenler onlardır. Vâsıl b. Atâ´nın adamları îslâm ülkelerine dağılarak dinsizlere karşı dîni müdafaa­ya koyuldular. Amr b. Ubeyd, zındıklarla amansız savaş yapıyordu. Onlara ateş yağdırıyordu. Beşşâr b. Bürdün dostu idi. Fakat onda dinsizlik sessizce onu Bağdad´dan sürgün ettirdi. Ve ancak Amr´m Ölümünden sonra Bağdad´a dönebildi. Ömer b. Ubeyd[7] hakkın­da Câhız şöyle diyor: «Onun ibâdeti bütün fukahâmn ve muhad-dislerin ibadetine denk gelir.»

Halîfe Vâsık, veziri olan Ahmed b. Ebî Duâd´a sordu:

Neden Mutezileden olanları, başkaları gibi kadı ve hâkim tayin etmiyorsun

Onlar bunu kabul etmiyorlar ki. Meselâ Ca´fer b, Mübeş-şir´e onbin dirhem gönderdim, onları kabul etmedi. Kendim kalkıp onun ayağına gittim. Yanma girmek için müsâade istedim. Müsâa­de etmedi. Ben de izinsiz olarak girdim. Kılıcına sarılarak:

izinsiz girdiğinden seni öldürmek helâldir, dedi. Ben de geri dönüp kaçtım. Öylelerine kadılığı nasıl kabul ettirebilirim.

Halbuki bu Ca´fer ihtiyaç içinde kıvranıyor. Bâzı dostları ona iki dirhem verdi. Onları kabul etti. Bunun üzerine ona:

Onbin dirhemi geri çevirirsin, iki dirhemi alırsın, bu ne dediler.

Onbin dirhemin sahipleri olan fakirler ona benden daha müstahaktirlar, onlar milletin parasıdır. Bana bu iki dirhem kâfi. Bunlara ihtiyacım var. Allah bana bunları istemeden gönderdi. Şüpheli ve haram olan dirhemlerden beni kurtardı.

İşte onların içinde böyleleri vardı, şüpheli şeylerden çekinir­lerdi. Helâl olmıyan yollarla toplandı diye sultanın parasını kabul etmez, hediyeyi geri çevirir. Dostundan gelen helâl ve temiz iki dir­hemi alır.

Bunlardan anlıyoruz ki. Mutezile içinde de zühd ve takva sa­hipleri vardı. Mutediller bulunurdu, fakat azdılar.

137- Mutezilenin Münazaraları Ve İlmi Kelâm

Mutezilenin düşmanlarıyla yaptıkları münazara ve mübâhase-lerden kelâm ilmi meydana çıktı. Bu münazaralar Rafızîler, Mecûsîler, Putperestler, dinsizlerle yapıldığı gibi fıkıh ve Hadîs ulemâ-siyîe de yapılırdı. Bu münazaralar dairesinin merkezi Mutezile idi. Üç asır, İslâm camiasını mücadeleleri ve münazara 1 ariyle meşgul ettiler. Onların meclisleri ümerâ, vüzerâ ve ulemâ ile dolup taşı­yordu. Fikirler orada birbiriyle çarpışıyor, mezhepler birbirleriyle boğuşuyor, cevaplar hazırlanıyor ,lslâm düşüncesi burada silâhla­nıyordu. İran, Yunan veya Hind fikir kırıntılariyîe bu meclisler süsleniyordu. Mutezile bu münazaralarda hususî bir temayüz gös­teriyordu. Hüküm çıkarma yolları başka başka olsa da netice iti­bariyle dînin davet ettiği gayeye varıyorlardı. Başlıca vasf-ı mü­meyyizleri şunlardır:

1- Taklitten uzak kalmaları: Araştırmadan, incelemeden rastgele başkasına tâbi olup körü körüne takip etmiyorlardı. İsim­lere değiî, re´y ve kanaatlere hürmet ediyorlardı. Söylenene değil, hakikata bakıyorlardı. Onun için birbirlerini bile taklit etmediler. Onların tuttuğu yol şu idi: Her mükellef, dinde içtihadının buldu­ğu şeyi alır, onunla amel eder. Onun içindir ki, bu kadar çok kol­lara ayrılmış olsalar gerektir, her şahıs bir fırka reisi sayılmıştır: Şu isimlere bakın:

Vasiliye,[8] Hüzeyliye[9], Nazzâmiye[10], Hâtitiye[11], Bişriye[12], Muammeriye[13], Müzdariye[14], Sümâniye[15], Hışâmiye [16], Câhızıye [17], Hayyâtiye [18], Cübbâiye.[19]

2- Akaidi isbatta akla itimat etmekle beraber dînin ulu cad­desinden dışan çikmasınlar diye Kur´ân-ı Kerfm´in yardımına sı­ğındılar. Ayetlerden faydalandılar. Hadîs bilgileri çok değildi ve akait hususunda Hadîsi delil almazlardı.

3- Devirlerinde tercüme olunan ilimleri aldılar, ve bu ilim­lere hizmetleri de oldu. Düşmanlarına karşı bu ilimlerden yardımlanarak cevap hazırladılar. Kelâm meydanında karşılanndakîlere galebe için bunlardan faydalandılar. O devirde Arap aklım bes­leyen yabancı kültürleri almış olan her Müslüman Mutezileye ka­tıldı. Çünkü dînî ruh ile tevhîd ve tenzihe çok Önem veren ve aklın ihtiyacını karşılayan felsefî fikirleri birleştiren Mutezilenin görüşü onlara uygun geliyordu. Mutezile arasında bir çok seşkin muhar­rirler, üstün âlimler, anlayışlı feylesoflar çıkmıştır.

4- Fesahat ve belagat sahibi, edebiyatçı idiler, içlerinde be­liğ hatipler vardı. Münazara ve mübâhasa yaparken dilleri belaga­ta alışmıştı.Vâsıl b. Atâ büyük bir hatip, psikolojiye vâkıf bir âlim­di. Hazır cevaptı, sözlerini kolayca hazırladı. Nazzam, zeki ve be­liğ bir zattı. Keskin lisanlı , düzgün sözlü bir şair ve edipti. Ebû Os­man Amr Cahız hakkında Sabit b.Kurra şöyle diyor: «Cahız Müs­lümanların hatibi, kelâmcıların üstadıdır, Mütakaddîm ve mütaahhirinin en seçkinidir. Kalbur üstüne gelenlerdendir. Konuştuğu zaman belagatta Sehbâni andırır. Münazara ve mübâhase yaparken münazara üstadı Nazzamı hatırlatır. Kitapları çiçek bahçesi, risale­leri meyve yüklü dallar gibi. Mübâhaseye giriştiklerini mağlûp eder, kimse onun karşısına çıkamaz.» .

138- Mütezîlenîn Düşmanları

1- Rafızîler, Putperestler,, Cehmiye ve diğer bid´atçılar Mütezile ile münakaşa yapmışlardır.

2- Fukaha ve muhaddisler.

Evvelâ Mutezilenin dinsizler, zındıklar, cehmiye ve saire ile yaptıkları münakaşaları ve mücadeleleri nakledelim-

139- Dinsizler Ve Zındıklarla Münakaşala

Emevîlerin, son ve Abbâsîlerin ilk devirlerinde zmdıklar, sapık­lar çoğaldı. Bunlar bâzan maskelerini indirip hakikî hüviyetler meydana çıkarlar, bâzan İslâm kisvesine bürünerek kendi pren­siplerini Müslümanlar arasında yayarlar, kimse farkına varmadan zehirlerini saçarlardı. Bunların îslâma düşmanlığı hepsinden da­ha fazla idi, zararları çok olurdu. Çünkü bâzıları onlara aldamyor, onların yaldızlı sözlerine kapılıyordu. Mutezile bunlarla çetin bir savaşa koyuldu ve onları her meydanda mağlûp etti. Vâsıl b. Atâ arkadaşlarını îslâm merkezlerine yayarak zındıklarla mücadeleye başladı. Kendisi de müdafaa ediyordu. Eserleri arasında Maniliğe karşı bir reddiyesi vardı. Onun arkasından gelen arkadaşları da ayni şekilde hareket ettiler. Münakaşalarını kuvvetli delillerle ya­pıyorlardı. İkna kuvvetleri çoktu. Düşmanları onların kuvvetli de­lillerine karşı kaçamak bulamıyor, teslimden başka çare kalmıyor­du. Bu münakaşalarla bir çoklarını ikna ediyorlardı. Ebû Huzeyl Allâf´ın eliyle üçbinden fazla mecûsî Müslümanlığı kabul etmiş­tir. O münazarada son derece maharet sahibi bir zattı.

Mutezilenin münazaarlanna ve nasıl kuvvetli deliller bulduk­larına örnek olmak üzere bâzı misaller nakledelim: tntisar´da şöy­le deniyor: «Maniler sıdk ile yalanı ayrı sayarlar. Sıdk hayırdır, nurdandır, yalan, ise serdir ve zulmettendir, derler. İbrahim Naz-zam onlara sordu:

Bir ihsan bir söz söylese ve o söz de yalan olsa, bu yalanı söyleyen kimdir .

Zulmettir, dediler.

O adam söylediği bu yalana pişman olup da: Ben yalan söyledim ve bununla kötülük işledim derse (yalan söyledim ve kö­tülük işledim) diyen kimdir

Buna ne cevap vereceklerini şaşırdılar. Çünkü bu fazileti zul­met işleyemez.

Yalan söyledim ve kötülük işledim diyen nur ise, bu yalan olur. Çünkü yalan söyleyen o değildir. Yalan serdir, nurdan şer sadır olmuş olur. Bu sizin sözünüzü çürütür. (Eğer yalan söyle­dim ve kötülük işledim) diyen zulmet derseniz baştan başa yalan söylemiş, sonra da doğru söylemiş olur/ yani ondan hem doğru, hem de yalan sadır olmuş olur. Halbuki sıdk ve yalan sizce birbi­rine zıddır, zulmetten hayır sadır olmaz…»

Bakınız, geniş bilgisiyle münakaşa yaptığı kimseleri nasıl ya­kalıyor, onlara çıkar yol bırakmıyor. Çıkış yerlerini tutuyor ve on­ları susturuyor. Mutezile Rafızîlerle ve diğerleriyle de aynı tarzda münakaşa yapıyordu. Aralarında şiddetli münakaşalar cereyan et­miş olmasına rağmen birbirlerine iyi muamele yapıyorlardı. Ule­mânın ahlâkına yakışan budur. Geniş gönüllü ve müsamahalı ol­malıdır.

140- Fukahâ Ve Muhaddîslerle Mücadeleleri

Ruhiyat eserlerinin vardığı neticeye göre ihtilâf hâlinde olan iki taraf eğer akidede birbirlerine yaklaşırsa, mücadele daha şid­detli olur.[20]

Burada da bu böyle olmuştur. Çünkü Mutezile ile fukahâ ara­sında ihtilâf yeri azdır. Bunların tashihi kabildir, birbirini tekfir edecek mahiyette değildir. Birini dinden çıkaracak birşey yoktur. Bununla beraber bunlar arasında mücadele gayet şiddetli olmuş­tur. Birbirlerine çok atıp tutmuşlardır. Belki de yukarıda geçen se­bebe şunlar da ilâve olunabilir: Bu ihtilâf aklî ve mantıkî idi, din­de düşünüş tarzlarına aitti. Fukahâ ve muhaddisler dîni Kur´ân ve Hadîsten alıyorlardı. Onlar akıllarını, kitabın naslarını anlamak ve Peygamberden naklolunan Hadîslerin sahibini öğrenmek için kullanıyorlardı. Dîni bu yolların dışında Öğrenmek onlarca hata­dır. Mutezile ise akideleri aklî kıyasla isbat etmeği caiz görüyor, dînî bir nassa muhalif olmadıkça bununla amel ediyorlardı. îslâm akaidini isbatta mantık, felsefî bahisleri kullanıyorlardı, Fukahâ ise buna karşı idiler. Ayakları kayıp şaşırmasınlar diye nas üzerin­de duruyorlardı. Çünkü akıl aldanabilir ve şaşırır.

Bu onlar arasında ihtilâf yoktu demek değildir. Mutezile ile muhaddisler arasında bir çok cüz´î mes´elelerde ihtilâf vardı. Fa­kat akidelerin özünde ve esasında ihtilâf yoktu*. Onun için Mutezile fukahâyı ve muhaddisleri tekfir etmez, onlar da Mutezileyi tekfir etmezler, yalnız bid´atçı sayarlar.

Onların mücadeleleri işte böyle iki nevi usul ihtilâfından ileri geliyordu. Halk-ı Kur´ân mes´elesindeki ihtilâflarına bak. Görür­sün ki, Mutezile tevhid ve tenzihten başka hiçbir kayıta mukayyet olmaksızın aklî kıyaslar arkasından koşmakta, onları delil tut­maktadır. Fukahâ ile muhaddisler ise tevakkuf ediyor, kitap ve sünnetten Has bulunmıyan hususta gayet çekingen davranıyor. Cumhur halk fukahâ ve muhaddislerin arkasında idi.

141- Mutezilenin Mücadeleleri

Abbasîler devri ilmî münazaralar ve mübâhaseler asrı idi. Bu münazaralar b,elâgat ve fesahat gösterisi meydanı halini almıştı. Herkes mehâretini orada gösterirdi. Akaide dair mübâhase ve mü­nakaşalarda Mutezile daima koşuyu kazanıyordu.

Mutezilenin münazara meclisleri pek çoktu. Ümeranın yanın­da, mescidİerde ders halkalarında, münazara ve mübâhaseye elve­rişli her yerde münazara yaparlar, mübâhase meclisleri kurulurdu. Fakat bu münazaraların çokluğuna nisbetie bize kadar naklolu-nanlar azdır. Belki de bu şundan ileri gelmiş olacak. Mutezile Mü­tevekkil devrinde ve ondan sonraki devirlerde daima takibe uğra­mış, baskı altında kalmıştır. İslamların çoğu cumhur halk onlar­dan hoşlanmamıştır. Bu yüzden onların eserlerinin çoğu zayi ol­muş, münazaraları bize kadar gelememiştir. Bugüne kadar kalan­lar, azlığına rağmen, onların mücadeleci ruhu, mübâhase kuvveti hakkında bir fikir vermeğe kâfi gelmekte, onların mücadeleci bir zümre olduğunu göstermektedir.

——————————————————————————–

[1] Ebü Hasan Eş´âri, Makâlât´ül-İslâmiyyîn.

[2] Mutezile îmanla küfür arasında bir dereceye kail olmakla be­raber büyük günah sahibini zimmîlerden ayırmak için Müslüman adını verirler. Mutezileden İbn-i Hadîd diyor ki: «Biz büyük günah sahibini mü´min saymakla beraber diğer zimmîlerden onu ayırmak için ona bu adı veririz. Bununla medih ve sena, mânası kasdetmeksizin bu ismi vermeği caiz görürüz. (Nehc´ül-Belâga şerhi).

[3] Şehristânl, EI-Milel vel-Nihal.

[4] Eş´ari Makalâfül-İslamiyin

[5] întisar´ın Önsözü.

[6] Ubeydullah b. Hassan, Fusul-i Muhtara Min Kütüb-i Câhiz.

[7] Halife Mansur bu Amr´ı son derece sever ve sayardı. Ölünce onun hakkında bir mersiye söylemiştir.

[8] Vâsıl b. Ataya uyanlar.

[9] Ebû Hüzeyl Allâf´ın taraftarları.

[10] İbrahim Nazzam´ın taraftarları

[11] Ahmet b. Hâit´in taraftarları.

[12] Biçir b. Mûtemer´in adamları.

[13] Muammer b. İyâd taraftarları.

[14] Ebû Musa îsa b. Müzdar´m taraftarları.

[15] Sümâme b. Eşres´in taraftarları.

[16] Hişam b. Ömer´in taraftarları.

[17] Edip Ebû Osman Câhız´in taraitarlan.

[18] Ebû Hüaeyin Hayyât´ın taraftarları.

[19] Ebû Ali Cübbaî´nin taraftarları

[20] Bunu Gustave le Bon, Arâ vs Mütekâdât eserinde söylüyor.

Share.

About Author

Leave A Reply