Aşk-Muhabbet

0

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Sultanahmed Câmiinde vâz verirken şu şiiri söyledi:

Semâdan sırr-ı tevhîdi duyan, gelsin bu meydâna.

Derûn içre bugün, Allah diyen gelsin bu meydâna

Duyanlar sırr-ı Settârı, görenler nûr-i Gaffârı

Cihânda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâna

Sezâdır ehl-i irfâna getirsin cânı meydâna

Fedâ kılmaya ol cânı duyan gelsin bu meydâna

Gönül maksûdunu buldu, cihan envâr ile doldu.

Bugün iklim-i oldu, duyan gelsin bu meydâna

Anadolu evliyâsından Abdürrezzâk Ali Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın aşkı ile çok güzel şiirler söylemiştir. Bunlardan bi­risi;

Cemâlullaha olan âşık hevâ ile sivadan geç

Karışma fi´l-i Hakka ey gönül çûn-u-çirâdan geç.

Bekâdan neş´edâr ol bâde-i tevhîd ile ey dil

Gönülden hâzır ol Hakk´a heman mülk-i fenâdan

Libas-ı fahri neyler câme-i aşk âşıka kâfî

Abâ-yı aşkı gey İlmî bütün dârû devâdan geç.

Ey gönül erbâb-ı câha etme arz-ı ihtiyaç

Bâb-ı Hak meftûh iken gayra ne lâzım ilticâ.

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ömrü­nün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. İbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki:

Şu şiiri okuduğum zaman Allahü teâlâ vücûduma bir güç kuvvet ve­riyor, gençleşiyorum.

Gerçi ihtiyârım, kalbim hasta, dermansızım,

Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim.

Yâni; her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecâlsiz olsam da, hakîkî sevgi­linin aşkı ve O´na kavuşma isteğinin cilvelerini gördükçe gençleşirim.

Himmetzâde Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) 1688´de hacca gitti. İliklerine kadar Resûlullah aşkı ile yanarak şu kıtayı söyledi:

.

Ravzana yüz süren bulur amân

El amân ey Fahr-i âlem el amân

Her gelen dilhaste, bulur tâze can

El amân ey Fahr-i âlem el amân.

Allahü teâlâyı tam bir muhabbetle sevmek, O´ndan başka her şey­den yüz çevirmek aşk adını alır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, “Nefsin kötü ar- zularına yâni şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhab- bet kalpte olur ve kıymetli­dir. Gerçek aşk, Allahü teâlâyı ve O´nun sev- diklerini sevmektir.” buyur­muştur. (E. Ans. c.1, s. 6)

İbrâhim Hakkı Erzurumî de; “Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzel­leştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden baş- ka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.7)

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Kuddûsî mahlasını almasını şöyle anlatmaktadır.

Ben, daha doğmadan önce ana karnında iken, Kuddûs Kuddûs diye Allahü teâlâyı zikr ediyormuşum. Birgün annem babama bu durumu söy- leyince, babam; “Kimseye söyleme bu oğlumuz kemâl sâhibi olur inşâ- allah.” demiş.

Ahmed Kuddûsî bu durumu şu şiirinde de anlatır.

Kuddûs´a mensûb olmuşam,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Hem O´na meczûb olmuşam,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Bil ana rahminde beni,

Ki etmişem takdîs O´nu,

Anam işitmiştir bunu,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

On ikiye erdi yaşım,

Aşk oldu yâr u yoldaşım,

Takdîs-i Hakk idi işim,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Yiğirmide ettim hereb,

Gezdim Hicâz´ı, Şam´ı heb,

Kuddûs´e çektim çün nasab,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

.

Şevkiyle oldum bî karar,

İçimde ışık odu yanar,

Kuddûs´e etmişem firâr,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Çektim sivâsından eli,

Buldum O´na giden yolu,

Varsun desün münkir, deli!

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Yetmiş, dahî üç oldu sin,

Hayran bana hep ins ü cin,

Kuddûs´e kalbim mutma´în,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Tedbîr-i dünyâ bilmezsem,

Arzû-yı Cennet kılmazsam,

Ağyâra mensûb olmazsam,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Kuddûsî´yi cezb etti ol,

İster O´na her dem vusûl,

Der bilmeyip iz´an usûl,

Kuddûsî´yem! Kuddûsî´yem!

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki: “Ey dostlar! Bir kim- se, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yakılarak, bu denizde çok usta bir dal- gıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdâniyet denizine gi­re- mez. Ona girmek için çok usta ve dikkatli bir dalgıç olmak gerekir.”

“Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamâmen alâ­kalarını kesmişlerdir. Halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.”

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İçinde hakîkî aşk acısı bulunmayan kimseye, bu yolda i- lerlemek nasîb olmaz.”

Suriye´de yaşayan velîlerden Ali Kazvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâyı taleb ve O´nun rızâsını isteme husûsunda samîmî ve doğru olan, insanların kendisini terk etmelerine aldırmaz!”

Osmanlılar zamânında yetişen İslâm âlimlerinden ve tasavvuf bü­yük- lerinden Behiştî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şiirlerinden bâzı beyitler:

.

Visâlın Kâbe´dir, rûz-ı ecel azmi zamânıdır

Kefen ihrâmı, tâbût, ol yolun taht-ı revânıdır.

(Sana kavuşmak Kâbe´ye kavuşmak demektir. Ecel günü ise dün­yâ- dan gitme zamânıdır. Bu yolda kefen ihram, tabût da yürüyen bir taht­tır.)

Bülbül-i gülşen-i kudsüm bu cihân dâmımdır

Beni bunda tutan ol serv-i gül-endâmımdır.

(Ben aslında mukaddes ve azîz olan gül bahçesinin bülbülüyüm. Fakat vücûd denen dünyâ evinde hapsedildim. Beni burada eğleyen boyu gül gibi olan ve salınan servi boylu sevgilidir.)

Yâ sabır, yâ sefer derler, ne Rûm ü ne Acem kaldı

Dolaştım rub´ı meskûnu, hemen mülk-i adem kaldı.

(Âşık için yâ sabır yahut da sefer lâzımdır. Ben Anadolu´dan, Acem mülküne kadar dünyânın dört bir tarafını gezdim, gezip görmediğim sâ­dece yokluk ülkesi kaldı.)

Bağdât´ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya âşık olanlar, insanı O´ndan uzaklaştıran her şeyden uzak olup, alâkalarını keserler.”

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir kimse kendini, hocasının kapısında süpürge yapamazsa, hakîkî âşık değildir.”

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri için yazılan bir şiir:

Gerçi âşıklara salâ denildi,

Derdi olan gelsin dermânı buldum.

Âh ile vâh ile cevlân ederken,

Cânımın içinde cânânı buldum.

Akar gözlerimden yaş yerine kan,

Zerrece görünmez gözüme cihân.

Deryâlar nûş edip, kandırmaz iken,

Âşıklar kandıran ummânı buldum.

Âşıklar meydana doğru varırlar,

Erenler cem olmuş, verir alırlar.

Cümle velîler, dîvân dururlar,

Hakk´a mahbûb olan sultânı buldum.

.

Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar,

Canlar mezâd olmuş dellâl de gezer.

Oturmuş ümmetin berâtın yazar,

Cevâhir bahş olan dükkânı buldum.

Emîr Sultan ne hoş pazar imiş,

Âşıklar meydan edip gezer imiş.

Cümlenin maksûdu ol dîdâr imiş,

Hakk´a karşı duran dîvânı buldum.

SOFU BABA´NIN AŞKI

Seyyid Fehîm her sene, Van´a gidip bir defâ

Güzel sohbetleriyle, nûr saçardı etrafa.

Mevsim yaz olduğundan, hava bir sıcaktı ki,

İnsanlar harâretten, kavruluyordu sanki.

Gençten bir kimse vardı, hem de Fehîm isminde,

Yaşardı o zamanlar, günah işler içinde.

Bu genç, dağdan bir tabak, kar temin edip bir gün,

Getirip huzûruna, arz etti o büyüğün.

Seyyid Fehîm o gence, buyurdu: “İsmin nedir ”

O gâyet sıkılarak, dedi: “İsmim Fehîm´dir.”

Bir makbûl olmuştu ki, getirdiği soğuk kar,

Şefkatle etti ona, bir teveccüh ve nazar.

Bu, öyle bir teveccüh, öyle nazardı ki hem,

Kalbi, Seyyid Fehîm´in, aşkıyla doldu o dem.

Öyle bir muhabbetle, bağlandı ki o zâta,

Onun muhabbetiyle yanar oldu âdetâ.

Sonradan Seyyid Fehîm, Arvas´a etti avdet,

O sene kış mevsimi, şiddetli geçti gâyet.

Ve lâkin yanıyordu, o aşkla onun gönlü,

Onun ayrılığına, yoktu hiç tahammülü.

.

En son dayanamayıp, dedi ki: “Anneciğim,

Heybemi hazır et ki, Arvas´a gideceğim.”

Dedi: “Gitme evladım, bir baksana şu kışa,

Çıkarsan yem olursun, dağlarda kurda kuşa.”

Lâkin o, kararını, vermiş idi pek kat´i,

Zîrâ onun aşkından, kalmamıştı tâkati.

Heybesini alarak, düştü Arvas yoluna,

Ona kavuşmak için, bir mâni yoktu ona.

Her an ölüm saçarken, aç kurtlar, soğuk ve kar

O, dağ dere demeyip, gidiyordu bir karar.

Zîrâ onu götüren, bir sevgiydi, bir aşktı.

Çünkü Seyyid Fehîm´e, varıp kavuşacaktı.

Bir dağın tepesinde, tam bu aşkla giderken,

Baktı ki karşısına, bir adam çıktı birden.

Ve sordu ki: “Nereye, gidiyorsun ey Fehîm

Eğer arzû edersen, sana yardım edeyim.”

Lâkin o, cevap bile, vermiyerek hiç ona,

Yine aynı aşk ile, devam etti yoluna.

Çünkü Seyyid Fehîm´le, berâberdi o zâten,

Ve onun aşkı ile, gidiyordu esâsen.

Ve bir akşam, Arvas´ta, ezân okundu, fakat,

Namaz için mihrâba, geçmedi o büyük zât.

Herkes merak ederken, niçin beklediğini,

Seyyid Fehîm bildirdi, bu işin hikmetini.

Buyurdu: “Bir yolcumuz, geliyor, yolda şu an,

Hem de donmak üzere, neredeyse soğuktan.”

Biraz sonra genç Fehîm, bir kardan adam gibi,

Kavuştu ma´şûkuna, dinlemeyip kar tipi.

.

Buyurdu ki: “Ey Fehîm, o yolda rast geldiğin,

Hızır´dı, niçin ondan, bir yardım istemedin ”

Dedi ki: “Beraberdim, o anda sizin ile,

Çok kolay geliyordum, sizin himmetinizle.

Siz de geliyordunuz, o yolda yanım sıra,

Sizinle beraberken, bakar mıyım Hızır´a.

Ben sizin aşkınızla, dağları aşıyordum.

Her adımda daha çok, size yaklaşıyordum.”

Sofu Baba derler ki, ona Van civârında,

Ziyâret etmektedir, sevenler, mezarında.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İbrâhim Tennûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ilâhiler de söylemiştir.

KAHRIN DA HOŞ LÜTFUN DA HOŞ

Câna cefâ kıl ya vefâ

Kahrın da hoş lütfun da hoş

Ya derd gönder ya devâ

Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Hoşdur bana senden gelen

Ya hil´at ü yahut kefen

Ya tâze gül yahut diken

Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Gelse celâlünden cefâ

Yâhut cemâlünden vefâ

İkisi de cânâ safâ

Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ger bâğ u ger bostân da

Ger bend u ger zindân da

Ger vasl u ger hicrân da

Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ey pâdişâh-ı lemyezel

Zât-ı ebed hayy-ı ezel

.

Ey lutfu bol kahrı güzel

Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ağlatırsın zârî zârî

Verirsin cennet ü hûrî

Lâyık görür isen nârı

Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

Gerek ağlat gerek güldür

Gerek dirilt gerek öldür

Bu Âşık hem sana kuldur

Kahrında hoş lütfun da hoş.

Osmanlılar zamânında yetişmiş âlim ve velî Lâmiî Çelebi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şiirlerinden örnekler.

Çağrışur gökte melekler âh u zârımdan, meded!

Odlara yandım, bu âh-ı pür şerârımdan, meded!

Senin gitmez başından bu havâlar

Dimâğın Cümle toprak olmayınca

Bu sergerdanlığın pâyânı yoktur

Vücûdun serteser hâk olmayınca.

Irak´ta yetişen büyük velîlerden Mâcid el-Kürdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya âşık olanlar hakkında; “Allahü teâlâya âşık olanla­rın kalpleri, azîz ve celîl olan Allahü teâlânın nûru ile nûrlanmış, aydın­lanmıştır. O kalbde istek, arzu hâli hareket edince, onun nûru yer ile gök arasını aydınlatır. Allahü teâlâ, meleklere onları över ve; “Şâhid olunuz ki, ben onlara daha müştâkım.” der.

“Şevk, Allahü teâlâya âşık olanların kalplerinde yanan bir ateştir. O ateşi ancak, Allahü teâlâya kavuşmak ve O´nun cemâline nazar etmek (bakmak) teskîn eder, dindirir.” buyurdular.

SEVDİĞİNE KAVUŞMAK

Dokuzuncu asırda, yetişen evliyâdan,

Biri dahi Muhammed Şüveymî´dir o zaman.

Bu zât, talebesine, der idi ki her derste:

Hâtırlayın Allah´ı, her an ve her nefeste.

.

Eğer unutmazsanız. Rabbinizi hiç bir ân,

Kurtarır O da sizi, cümle sıkıntınızdan.

Bir gün biri gelerek, bu velînin yanına,

Dedi Sıkıntıdayım, yardım et lütfen bana.

Bu kimse bir kadınla, evlenmek istiyordu,

Kadın ise aksine, bunu istemiyordu.

Şüveymî hazretleri, gösterip bir odayı,

Buyurdu ki: Şuraya gir ve kapat kapıyı.

O kadının ismini, söyle devâm üzere,

Murâdın tez zamanda, hâsıl olur bu kere.

O kimse Peki deyip odaya girdi nâçar,

O kadının ismini söyledi tekrar tekrar.

Öyle ki, gece gündüz, yemek de yemiyordu,

O kadının, ismini hep tekrar ediyordu.

Birkaç gün geçmişti ki, hadise üzerinden,

O kadın bir gün gelip, kapıyı çaldı birden.

Açmadan sordu o da; Siz kimsiniz diyerek,

Kadın, kapı dışında, seslendi sevinerek.

Dedi ki: Ben falanca, kadınım beni dinle,

Bil ki ben, evlenmeye, râzı oldum seninle.

O ânda o kimseye, erişti bir hidâyet,

Kadınla görüşmeyip, teklifini etti red.

Dedi: Şâyet bir kişi, severse birisini,

Madem ki kavuşuyor, çok söylerse ismini.

Ben niçin insanlarla böyle meşgûl olurum.

İsmini söyleyerek Rabbime kavuşurum.

O günden îtibâren, o kişi gündüz gece,

Allah ın zikri ile meşgûl oldu böylece,

.

Beş gün geçmiş idi ki, görüldü tesirleri,

Kalp gözü açılarak, oldu kâmil bir velî.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Mahdûmzâde Ebü´l-Kâsım (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir beyti şöyledir:

“Güzelliğini görmeyen gözü söküp atarım,

Kaş mihrâbının altında nasıl hissiz yatarım.”

Büyük velîlerden Mansûr el-Betâihî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hak­kında Ahmed Rıfâî hazretleri şöyle anlatır: “Dayım Mansûr´dan işittim. Buyurdular ki: “Yeryüzü Allah aşkını tatsaydı, bu aşk ve muhabbet sebe­biyle bir ateş parçası hâline gelen meyveleriyle, yeryüzündeki ağaçlar alev alev tutuşur, dalları yapraksız kupkuru bir çubuk hâline gelirdi. Bu aşk ateşine, demir ve sarp kayalar, insandan daha dayanıklı ve taham­müllü değildir.”

Hirat´ta yetişen âlim ve büyük velîlerden Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Seven o kimselerdir ki, sevgilisinden ne ka­dar düşmanlık görse, yine dostluğunu arttırır. Sevgilisinden başına bin­lerce sitem taşı gelse, onlar ancak aşk binâsını sağlamlaştırır.”

Molla Câmî hazretleri dîvânında, Türk hâkânı Fâtih Sultan Mehmed Hâna hitâben, onu övücü şiirler yazdı. Ayrıca onun oğlu Sultan Bâyezîd´i medheden kasîdeleri de bulunmaktadır. Fâtih için söylediği kasîdelerden bâzılarının Türkçeye tercümeleri şöyledir:

Ey kuzeyden esen rüzgâr! Ne hoş kokular getiriyorsun. Haydi arzu- ların kıblesi olan semte doğru es!

Ilık nefesine samîmiyet kokularını karıştır. Ve hep ihlâs yolun­dan giderek hedefe ulaş.

Ricâ ve duâ denklerini Horasan´da bağladıktan sonra, Rum di­yârına doğru yürü.

Yolda bu yolun usûl ve erkânını öğren. Büyüklerin yetiştiği dergâhın nerede olduğunu sor.

Oraya varınca yüzünü hizmetçilerin ayak tozlarına sür. İzin is­teyip, yeri öperek huzûra gir.

O cihâd eri, gâzî pâdişâhın önünde hikmetler saçarak söze gir ve;

“Ey mertebesi yüksek pâdişâh! Sana dünyâ mülkü, atalarından kalma bir mîrâstır.” de.

Dünyâda pek az kimse, böyle büyüklük ve ihtişam tahtında se­nin gibi feyz verme olgunluğuna sâhib olabilmiştir.

Sünnet-i seniyyenin her tarafa yayılması senin gayretinle oldu.

Küfür yuvaları, kiliseler, yine senin himmetinle câmiye çevrildi.

Harplerdeki isâbetli tedbirlerinle, küfür ve sapıklık kal´alarını kökün- den yıktın.

Dâimâ şefkat ve merhamet tarafına yönelmiş, kötü huylardan temiz- lenmiş bir pâdişâhsın.

Seni kıskananların aksine, her türlü hikmet, şeref, yiğitlik ve cömert- lik sıfatları sende toplanmış…

Cömertlikte deryâ gibisin, sanki altın mâdenisin. Hattâ deryâ­dan da, altın ocağından da cömertsin.

Şu gök kubbenin zirvesi var oldukça ve dünyâ yerinde dur­dukça,

Allahü teâlâ, gönlüne uygun ihsânlarda bulunsun, dünyânın şe­refi ayaklarının altına serilsin, dilerim.”

Ey etrâfa amber kokuları saçan seher rüzgârı! Mâdemki duâ ve senâ demetleri diziyorsun,

Bu garip şiirlerden birkaçı o selîm akıllı edîb pâdişâha lâyık ola.

Sana emânet ettiğimiz bu garip armağanları sultânın meclisine götür.

Bu kıymetsiz hediyemi onun yüce ve şerefli huzuruna sunar­ken, de ki:

“Karınca, muhabbet ve sadâkat yönünden, Süleymân aleyhisselâ- mın katına yarım çekirge ayağı gönderdi.

Nitekim, “Armağanlar, gönderenin değeriyle ölçülür” diyerek sözü bitirmeye bak.

Fazla ısrâr etme, lütfen selâm ve hürmetimi söyleyerek kelâma son ver”.

Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh)

Beyt:

Ne taleb dile gelir, ne matlûb anlatılır,

Ne onun bir benzeri, ne bunun misli vardır.

Beyt:

Ben tenden kurtulurum, o hayâlden kurtulur,

Gideyim, kavuşmanın sonu böyle bulunur.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´- sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbetine bir genç gelirdi. Bu genç, bir kıza âşık olup, dalgın ve dağınık bir hâldeydi. Mu- hammed Ma´sûm hazretleri bir gün o gencin hâlini anlayıp buyurdular ki: “Bu bozuk düşünceden ve lüzumsuz hayâlden vazgeç! Himmet ve arzu yüzünü hakîkat bahçesine çevir! Mârifet bostanından meyveler topla! Elbette bu diğerinden daha iyi olacaktır.” Bu hâl içerisinde ezilen ve sı- kıntı içinde olan genç, Hâfız-ı Şirâzî´nin bir beytini okuyarak bu hâl­den kurtulması için duâ ve himmet etmesini istedi. Muhammed Ma´sûm haz- retleri, gencin bu sözü üzerine, o hâlden kurtulması için duâ ve him­met etti ve; “Seni bu hâlden kurtardılar!” buyurdu. Genç bu sözü duyar duymaz, kendini toplayıp aklı başına geldi. Mecazî olan aşk ve sevgisi, hakîkî aşka döndü. Muhammed Ma´sûm hazretlerinin sâdık talebelerin­den oldu. Hattâ onun feyz ve bereketlerinden o kadar faydalandı ki, sâlih, velî ve kâmil bir zât oldu.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün bir bahçede, havuz kenarında ayaklarını suya sarkıtmış oturuyordu. O sırada Allahü teâlânın zikrine dalmış, kendinden geçmiş hâlde iken, hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri oradan geçti. Onu ken­dinden geçmiş, âdetâ baygın bir hâlde ve dünyâyı unutmuş derin bir mu­râkabeye dalmış olarak gördü. Bu hâlinden son derece duygulanıp, so­yundu ve havuza girdi. Yüzünü, suya sarkmakta olan talebesinin ayakla­rına sürerek; “Allah´ım bunun hürmetine bana rahmet et!” diye duâ etti ve talebesi Muhammed Pârisâ´ya pek yüksek bir iltifât gösterdi.

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kabrini ziyâret edenler, orada rûhânî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celvetî büyüklerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, Ahidnâme´sinde; “İlâhî aşk sâhiplerine, Murâd-ı Münzâvî´nin kabrini ziyâret etmek lâzımdır. Bereketi görülen makamlardandır.” buyurmuştur.

Tokat velîlerinden Mustafa Hâki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtı sebebiyle yazılan mersiyeden bir bölüm:

Hicrânda koydun bizleri ey Mürşîd-i ebcel

Nâkısları kim eyleyecek kâmil ü ekmel

Destine yapışdık ebedî bir habl-i metîne

Çekdin elini nâkıs olan düşdi zemîne

Eyvâh geçirdik dem-i fırsatları eyvâh

Allaha ulaştırıcı sohbetleri eyvâh

Feyz-i nazarın mürdeleri eyledi ihyâ

Bu seng-dil Âdemliğini bulmadı hâlâ

Sen bizleri cezb eder idin arş-ı berîne

Biz kendimizi attırırız zîr-i zemîne

Hayfâ o nezâfet o zerâfet, o cemâl

Cem´ olmış idi sende hemân cümle kemâlât

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Mustafa Mânevî Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şiirlerinden biri:

SELÂM EYLE

Sabâ! Vakt-i seher ol zülf-i cânâne selâm eyle,

Yolun uğrarsa koş! Arş-ı Rahmâna selâm eyle,

Seherde bülbül-i şeydâyı tahrîk eyledim bildim,

İden ol gulgule feryâd u efgâne selâm eyle.

Medîne şehrine var Ravda-ı pâke sürüp yüzler,

Varıp, ol hâk-i pây-ı rûh-ı sultâna selâm eyle.

Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali ile Hasan Hüseyin,

Cenâb-ı Fâtıma ol binti cânâne selâm eyle.

Süheyb-i Rûm u Ammâr ibni Yâsir, Hamze vü Abbâs,

Bütün ahbâb ile ervâh-ı ihvâna selâm eyle.

Azizim Hazret-i pîrim, efendim hâkine yüz sür,

Derûnî iştiyâk ile o cânâne selâm eyle,

Varıp ol, Kâbetullah´ı ziyâret kıl, tavâf eyle,

Safâ vü Merve´de sa´y eyle, kurbâna selâm eyle.

Erişip, İbn-i Abbâs kabrini bir hoş ziyâret kıl,

Bütün Eshâba, İbn-i Ammi sultâna selâm eyle.

Oradan uğra Bağdât´a sürüp ol hâke hem yüzler,

Dahi ol kutb-ul-aktâba Şeyh Geylâne selâm eyle.

Eşiğine yüzünü sür fedâ kıl canla başı,

Ol Abdülkâdirî´nin sen Âsitânına selâm eyle.

Eriş Mûsâ-ı Kâzım hem eimme zümresine hep,

Ferîd-üd-dehr olan ol ismi Nu´mân´a selâm eyle.

Cemî-i müctehidler mâ takaddem ve mâ teehhar hep,

Kubûrin kıl ziyâret ehl-i irfâne selâm eyle.

Bilâd-ı ehl-i İslâm´ın cemîsini ol devvâr,

Ledünnî ehline hep, pâdişâhâne selâm eyle.

Tarîk-ı Nakşibendî Hâcegân ser çeşme-i aktâb,

O pîr-i ekreme, o bahr-ı ummâna selâm eyle.

Dolaşıp Rûm diyârını hep ziyâret eyle onları,

Gelip Şam-ı şerîfe bahr-ı Kur´ân´a selâm eyle.

Bilâl ile nice Eshâb u ehlullah makbûrdur.

Dahî Şeyh Arabî, hem Şeyh Arslan´a selâm eyle.

Varıp kırklar makâmına husûsen hazret-i Yahyâ,

Ânın ol ravda-i pâkine rindâne selâm eyle.

Demişler onda yetmiş bin kadar var enbiyâ cümle,

Salât eyle selâm et, cümle yeksâne selâm eyle.

Cemî-i enbiyânın merkad-i pâkine bir bir vur,

Mübârek rûhlarına pek garîbâne selâm eyle.

Umûmun merkadi ma´lûm değildir, şüphesiz hakkâ,

Umûmun rûh-ı pâkine habîbâne selâm eyle.

Husûsan Şam içinde garka-i rahmet onlardan,

Ne denlî var ise, hep ehl-i îmâna selâm eyle.

Erişip Tûr-i Sinâya münevver kabr-i Mûsâ´ya,

Sürüp akdâmına yüzler, kelîmâne selâm eyle.

Ne küllü var ise hep enbiyâ vü evliyâ cümle.

Zebûr, İncil ü Tevrât ve ehl-i Kur´ân´a selâm eyle.

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yaşayan velîlerden Seyyid Alâeddîn Ali Semerkândî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine, “Âşıktan” sorduklarında; “Aşk ateşinin harareti âşıkı çekip alır, ya­nıp tutuşan dervişde inlemek, ağlamak, gönlü yaralı olmak gibi halleri olur. Böyle haller gayri ihtiyâri olup ellerinde değildir. Onların derdine düşmeyen onları yermesin, ayıplamasın, başa kakmasın ve taşlamasın.” buyurdular.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri hakkında sâlihlerden bir zât şöyle anlatıyor: “Bir defa Sır- rîyi Sekatî´yi ziyâret etmek için evine gidip, kapısını çaldım. İçeriden “Kim o ” dedi. “Âşığın birisi” dedim. “Eğer âşık olsaydın, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olur, bana gelmezdin” buyurdular ve; “Yâ Rabbî! Bu kimseyi hep kendin ile meşgûl eyle ki, başkaları ile meşgûl olmasın” diye duâ etti. Bu anda bende çok değişiklikler hâsıl oldu. Duâsı kabûl ol­muştu.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şerâfeddîn Ebû Ali Kalender (rah- metullahi teâlâ aleyh) yazdığı kıymetli mektuplarından birinde buyu­ruyor ki: “Ey kardeşim! Senin evliyâlık yolunda ilerlemene yardım ettikle­rinde ve sana bir cezbe verip, seni, senin senliğinden çaldıklarında bilir­sin ki, aşk sana gelir, güzellik sana görünür. O güzelliği bilince, mâşûku tanır- sın ve mâşûka âşık olursun.

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhe­binden biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı, Ahmed bin Hanbel (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Abdullah bin Mübârek hazretlerinin gelmesini ve onunla görüşmeyi çok arzu ediyordu. Nihâyet bir gün oğlu; “Babacı­ğım! Abdullah bin Mübârek geldi, kapıdadır, sizi görmek istiyor.” dedi. İmâm-ı Ahmed; “İçeri alma!” dedi. Oğlu; “Babacağım, bunda ne hikmet vardır ki, senelerdir onu görmek arzusu ile yanıyordun, bugün bu saâdet, bu nîmet kapınıza geldi de içeri almıyorsunuz ” dedi. Ahmed bin Hanbel; “Evet, söylediğin gibidir. Ama korkarım ki, onu gördükten sonra ayrılığına daya- namam. Onun kokusu için bir ömür harcadım. Onu ayrılmak olma­yan yerde görmek isterim.” dedi.

Büyük velîlerinden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine muhabbetten sordular; cevaben: “Muhabbet Allahü teâlâya aşırı sevgi duymak ve sevgilinin irâdesine kusursuz teslim olmak ve emirlerine uymakla ele geçer.” buyurdular.

Hindistan evliyâsından Ahmed Şeybânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Peygamber efendimize olan muhabbet ve aşkı pek çokdu. Kendisine bir kimse gelerek; “Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm.” dese, derhâl kendisini toparlar, o kimsenin karşısında ayakta durur, elleri bağlı olarak, büyük bir hürmet ve edeb ile anlatmasını beklerdi. O kimse anlattıkça, ellerine, ayaklarına kapanır, o zâtın elbisesini yüzüne gözüne sürerdi. O kimse; “Filan yerde gördüm.” derse, o yere gider, orayı öper, yüzünü sürerdi. Orada bir taş varsa, taşı yıkar, suyunu içer, o suyu gül­suyu ile elbisesine sürerdi.

Amasya´da yetişen velîlerden Ali Hâfız Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyururdu ki: “Muhabbet edene muhabbet edilir. Seven sevilir. Unutmayan unutulmaz.”

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yururdu ki: “Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O´ndan başkasında sükûn ve râhat bulamaz.”

“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, in­sanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”

Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhabbet rızâya, rızâ da mu­habbete dâhildir. Rızâsız muhabbet, muhabbetsiz rızâ olmaz. Çünkü in­san ancak sevdiğine râzı olur, râzı olduğunu sever.”

Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi Ayn-ül-Kudât Hemedânî (rahmetu-l lahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde şöyle buyurdular: Bir hadîs-i şe­rîfte buy- rulduki: “Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamberler, şehîdler değildir. Enbiyâ ve şühedâ onlara gıbta ederler. Onlar birbirine, Allah rızâsı için muhabbet ederler.”

İran´da yetişen şâir ve velîlerden Baba Tâhir Uryân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir şiiri:

ÇARE BULMAZLAR

Ne mutlu onlara ki cân ile vücûdu fark etmezler.

Candan cânânı, cânândan cânı ayrı bilmezler

Onun derdine alışırlar, aylarca yıllarca

Fakat kendi dertlerine bir çâre bulmazlar.

Âşık olan herkes cânından korkmaz

Âşık kütük ve zindandan korkmaz

Âşıkın gönlü aç bir kurtun heyheyinden

Korkmadığı gibi hiçbir şeyden korkmaz.

Yâ Rabbî! Gönlümün feryâdına yetiş

Kimsesizler kimsesi sensin, ben kimsesiz kaldım

Herkes diyor ki Tâhir´in kimsesi yoktur.

Allah benim yardımcımdır, başkasına ne hâcet.

Ben ne alış-veriş fikrindeyim ne de kâr

Yüreğimde ne iyilik ne de varlık düşüncesi var.

Çeşme başı, su kenarı istemem

Çünkü hergözüm binlerce akan nehir gibidir.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyu­ruyor ki: “Bütün âlemin yerine beni Cehennem´de yaksalar ve ben de sabretsem, Allahü teâlâya muhabbeti dâvâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allahü teâlâ da benim ve bütün âlemin günahını af­fetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.”

“Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan muhabbetinin hakîkî olup olmadı­ğının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.”

Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine “Bu yüksek makamlara nasıl kavuş­tunuz ” diye sordular. Cevâbında şöyle anlattı: “Bir gece herkesin uyu­duğu bir sırada, Bistâm´dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Gider­ken âniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; “Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyle boş ” dedim. Hemen; “Bu der­gâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabûl etmeyişimizdendir.” di­yen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını an- layıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; “Ey Bâyezîd, Sultâ- n-ül-Enbiyâ´ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar, Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.”

Gâziantep velîlerinden Baytazzâde Hacı Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) aynı zamanda Allahü teâlânın aşkıyla şiirler de söyledi. Şi­irlerinden bir örnek:

Sâkî hele kalk, bâdeye bak vakt-i seher bu

Sen sâat-i dünyâyı bil ki tezce geçer bu

Gel fursatı fevt etme bilip vakti ganîmet

Çün ömrü bilin, ömrü gibi ömrü gider bu.

Ağlayu gelmezseniz, cân ile bilmezseniz

Ölmeden ölmezseniz, burda hîç olmazsanız

Hayfâ size hem bize ger bizi bilmezseniz

Sâkî hemen mey getir, bî-gışş u bî şey getir.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Emîr Hü­seyin anlatır: “Hâce hazretleri bir gece; “Yarın filân dostumu ziyârete gi­deceğim, inşâallah on beş güne kadar gelirim.” dedi. Sabahleyin talebesi ile yola koyulup gittiler. O gün Hâce hazretlerinin ayrılığına dayanama­yıp, onu görmek isteği beni kapladı. Hânekâhda benimle bir kişi daha kalmış idi. Akşam olunca ona; “Korkarım Hâce hazretleri kendilerine olan bu aşırı sevgimi keşf eder ve şefkat edip, bana acıyıp döner.” dedim. Ertesi sabah gördüm ki, hazret-i Hâce dönüp geldi ve bana heybetle ba­kıp; “Ben sana demedim mi ki, on beş gün sonra geleceğim. Sen ise önüme muhabbet dağını sed çektin. Ben o dağı nasıl aşıp gideyim ” bu­yurdu. Sonra mübârek yüzünü yanımızdaki talebesine çevirip, buyurdu ki: “Emîr Hüseyin sana; “Korkarım Hâce hazretleri yoldan döner gelir.” demedi mi ” O da; “Evet.” dedi. Hâce hazretleri; “İşte o muhabbet ve ar­zulardır ki, önümüze sed çekti.” buyurdular. Bunun üzerine Hâce haz­retlerinin celâlini müşâhede ettiğimde, kalbimde büyük bir ürperme zâhir olup, ayaklarına düşüp af diledim. Onlar da bu âciz hizmetçilerine, mer­hamet edip affetti ve; “Eğer maksadın benden ayrılmamak ise, beni se­ninle düşün. Çünkü ben, senden ayrı değilim. Bundan sonra, sakın beni senden ayrı sanma!” buyurdular. Beyt:

“Nerede olursan seninleyim ben,

Kendini sakın, yalnız sanma sen.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâ- ya olan muhabbeti sebebiyle Allahü teâlânın düşmanlarına düş­manlık ederdi ve; “Sevgilini kızdırana muhabbet beslemen sana yakış­maz.” bu- yururdu.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî ile Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyhimâ) hazretlerinin zâhirî ve bâtınî ça­lış- maları devâm ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemiyen ve Mev- lânâ´nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söy­lentiler, Mevlânâ´nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Kon­ya´ya geleli, Mevlânâ bizden tamâmen uzaklaştı. Gece-gündüz hep bir­birleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına oğlu hâriç kimseyi de almıyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-Ulemâ´nın oğlu ol­sun da, Tebrîz´den gelen, ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile Tebriz´in toprağı bir olur mu Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söy­lentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu Bir İstanbullu, bir Mek­keliye gâlip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı ” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî haz­retleri artık Konya´da kalamayacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbâbını bırakarak Şam´a gitti.

Şems-i Tebrîzî´nin gitmesi, Mevlânâ´yı çok üzdü. Günler geçtikçe ay­rılık acısına sabredemiyordu. Ayrılık, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems´in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems, Şems!” diyerek ciğeri yakan kasîdeler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam´a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderi­yordu. Ona bir mektubunda; “Ey gönlümdeki nûr, gel! Ey gönlümde ona arzu olan gel. Ey sevgi ve samîmiyetini ispat eden gel. Gelirsen ne mut­luluk ve ferah. Gelmezsen ne hüzün ve akla durgunluk. Gel, sen güneş gibisin uzak ve yakın olduğunda. Ey uzaktakilere yakın olan gel.” diye yazıyordu. Eğer bir kimse, Mevlânâ hazretlerine; “Şems´i gördüm.” diye yalan söylese, ona müjde için üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında birisi; “Şems-i Tebrîzî´yi Şam´da gördüm. Sıhhati yerindeydi.” dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunan di­ğer bir kimse; “O, Şems-i Tebrîzî´yi görmedi, yalan söylüyor.” deyince, Mevlânâ da; “Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müj­desidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm.” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Zamanla şehirdeki fitne ortadan kalktı. Şems-i Teb- rîzî´ye olan düşmanlıktan, vazgeçildi. Mevlânâ hazretleri artık daya­na- mayacağını anlayınca, oğlu Sultan Veled´i Şam´a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; “Süratle Şam´a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın! O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutupların­dan biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulundu­ğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafım­dan istirhâm et!” dedi. Sultan Veled hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam´da, babasının târif ettiği handa Şems-i Tebrîzî´yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı. Konya´da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ´dan özürler diledikle­rini de sözlerine ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya´ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasından yaya yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sul­tan Veled´in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse, o; “Sultânın yanında, hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık olmaz. Hizmetçilerin, efendisi ar­kasında yürümesi gerektiğini öğrendik.” diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya´ya yaklaştıklarında, babası Mevlânâ´ya haberci gönderip, Konya´ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya´da tel­lâllar bağırtılarak, Şems´in Konya´ya teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya´nın, başta sultan olmak üzere, ileri gelen vezirleri, hâkimleri, zen­ginlerinin yanısıra, bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde, mübârek velî Şems-i Tebrîzî hazretlerini karşılamaya çıktılar. Öğ- leye doğru Şems-i Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde başı önünde ağır ağır ilerliyor- lardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler büyük bir heyecana kapıldı- lar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems´in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerini sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar Kur´ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur´ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öp- tü. Sonra Mevlânâ´nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled´in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleri Mevlânâ´ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (ba­şım), bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrımı da oğlun Sul­tan Veled´e verdim. Eğer Sultan Veled´in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra yâni evliyâlıkta ilerlemesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz.” dedi.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çe­kilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi almadan, mânevî bir âlemde kendilerinden geçtiler. Halk, Şems gelince Mevlânâ´nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasî­hatte bulunacağını, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederken, tam tersine eskisinden daha fazla Şems´e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ´yı evliyâlık makamlarının en yük­sek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuru­yordu. Ona her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırdı. Bir gün; “Her kim; “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” hadîs-i şerîfinin sırrına vâkıf olmak isterse, Mevlânâ´nın hareketlerine, ahlâkına, davranışlarına baksın. Onun gibi olmaya çalışsın. Onu sevsin. Onda enbiyâ ve evliyânın bütün âdet ve vasıfları toplanmıştır. Her fende emsâlsizdir. Kısaca ben ona ulaşmış olmasaydım, mahrûm olurdum. Fakat Mevlânâ´nın sırrı, âlemde gizli kaldı, onu kimse keşfedemedi.” buyurdu. Günler bu şekilde devâm ederken, halk, Mevlânâ´nın hiç görünmemesinden dolayı yine Şems´e kızmaya başladı. Söylenenleri, Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled´e; “Ey evlâdım! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başlandı. Beni, Mevlânâ´- dan ayırmak için söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” buyurdular.

1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyor, Allahü teâ- lânın muhabbetinden ve çeşitli evliyâlık makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Dışarıda bir grup kimse, bir anda üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin; “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled´i uyandırıp du­rumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda, Şems-i Tebrîzî haz­retlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bir gece Sultan Veled, rüyâ­sında Şems-i Tebrîzî´nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Uyanınca yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Cesedi alıp Mevlânâ´nın medresesine defnetti­ler.

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu ayrılığına, Mevlânâ pek üzüldü. Ay­rılığın verdiği hasret ile nice beyitler, kasîdeler söyledi. Evliyâlık hâllerini, derecelerini nazım ile öyle güzel anlattı ki, o zamâna kadar öylesini hiç kimse söyleyemedi. Hazret-i Ali´den gelen feyz ve bereketleri, vilâyet yolunu, onun kadar açıklayan bulunmadı. Şems-i Tebrîzî´ye olan mu­hab- betinden dolayı eserinde “Şems” ve “Hâmûş” kelimelerini mahlas olarak kullandı. Dîvânına Dîvân-ı Şems dendi.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli o- lan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka biri­nin kusuru sebebiyledir.”

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın muhabbetinden bir zerreyi, bin yıllık ibâdete değişme! Çünkü; Hadîs-i şerîfte “Kişi sevdiği ile berâberdir” buyrulmuştur.

Yine buyurdular ki: “Peygamberler, peygamberlere tâbi olup izle­rinde yürüyenler, muhabbet ehli olup, Allahü teâlâyı ve O´nun “Seviniz” buyur- duklarını sevenler, ziyandan kurtulup, nîmetlere kavuşmuşlardır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Muhabbetin alâmeti muvâfakat, yâni em­redilene uyup, peki demektir.

Tasavvufta ilk defâ sofî nâmıyla anılan meşhûr velî Ebû Hâşim Sofî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Mansûr İmâr-ı Dımaş- kî şöyle anlatır: “Ebû Hâşim Sofî´ye ölüm hastalığında, kendini nasıl buluyorsun ” dedim. Muhabbet ve aşk, belâdan çoktur, yâni gerçi belâ büyüktür, fakat muhabbet yanında küçük kalır.

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün, Allahü teâlâya muhabbet ve O´ndan hayâ etmek husûsunda suâl edildi. Cevâbında buyurdular ki: “O´nun evveli, Allahü teâlâyı devamlı zikretmek, her an O´nu hatırlamak, ortası, zikredilene yakınlık, sonu ise O´ndan başka bir şeyi görmemek, her görünen şeyde, o şeyi yaratan Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün­mektir.”

Büyük velîlerden Ebü´l-Berekât Emevî Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhabbet sarhoşluğu ile mest olan bir kimse, an­cak mahbûbunu, sevdiğini görmekle ayılabilir.”

“Muhabbetin esâsı üç şeydedir. Bunlar; vefâ, edeb, mürüvvettir.”

“Vefâ; kalbin, ezeliyetin nûru ile ünsiyet yakınlık peyda edip, Allah- tan başkasına muhabbeti bırakarak, O´na yakîninde ısrârlı olması­dır.

“Edeb; kulun, Allahü teâlâya karşı vazifelerini, vakitlerini nasıl ayar­layacağını, kendini O´ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir.”

“Mürüvvet ise; Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi hatırlamayan kalble zikre devâm etmek, sözlerinde ve işlerinde Allahü teâlânın emrine uy­mak, içte ve dışta Allah´tan başka her şeyden uzak durmak, kendisine bir sermâye olan vaktini iyi değerlendirmekten ibârettir.”

Bir kulda bu üç haslet; vefâ, edeb ve mürüvvet bulunursa, Allahü te- âlâya yakîn olmanın tadını tatmış olur. Onun gönlüne O´ndan ayrı kal- manın korkusundan bir kor düşmüş olur. O´na kavuşmak ateşiyle yan- maktan kurtulamaz.

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlattı ki: “Bir arkadaşımla bir mağarada bulu­nuyor ve Allahü teâlânın muhabbetiyle yanmayı ve O´na kavuşmağı isti­yorduk. Yarın kalbimiz açılır, velîlik makamlarına kavuşuruz derdik, yarın olunca da, yine yarın açılır derdik. Yarınlar gelip geçiyor ve bir türlü bit­miyordu. Bir gün birden heybetli bir zât yanımıza girdi. Ona; “Kimsin ” dedik. Abdülmelik´im, yâni Melik olan Rabbimizin kuluyum dedi. Velîler­den olduğunu anladık. “Nasılsınız ” dedik. “Yarın olmazsa, öbür yarın kalbim açılır diyenin hâli nasıl olur Allahü teâlâya, sırf Allah için ibâdet etmedikçe, vilâyet ve kurtuluş yoktur.” dedi. Bu söz üzerine gafletten uyandık. Tövbe ve istigfâr ettik. Bunun üzerine kalblerimiz Allahü teâlânın muhabbetiyle doldu.”

Büyük velîlerden Fâris bin Îsâ Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri çok namaz kılardı. Ölüm vaktinde de ders yapıyorduk ve o îmâ ile namaz kılıyordu.

Allahü teâlânın muhabbetiyle yananların kalpleri, Allahü teâlânın nû- ru ile aydınlanmıştır. Bunlar şevke gelince; bu nur, gökle yer arasını ay- dınlatır. Sonra Allahü teâlâ bunları meleklerine takdim eder ve: “Bunlar bana kavuşmak isterler, siz şâhid olun ki, ben bunlara onlardan daha çok hasretim.” buyurur.

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri buyurdular ki: “Şu üç çeşit muhabbet çok mühimdir: Bi­rincisi, ibâdeti günaha tercih etmek sûretiyle Allahü teâlâyı sevmektir. İkincisi, kuvvetli bir îmân ile Resûlullah´ı sevmektir. Bunun alâmeti, Re- sûlullah´ın sünnetine yapışmaktır. Üçüncüsü ise, Allah için müminleri sevmektir. Bunun alâmeti müminlere eziyet etmemek ve onlara faydalı olmaktır.”

Ahmed bin Muhammed bin Mesrûk hazretleri anlatır: Hâris el-Muhâ­sibî hazretlerine, “Allahü teâlâya muhabbetin, sevginin alâmeti nedir ” diye suâl edildi. Soru soran şahsa; “Senin bu hususta bir bildiğin var mı ” dedi. O zât: “Evet şu âyet-i kerîmede meâlen; “Ey sevgili Peygam­berim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz. Allahü teâlâ bana tâbi o- lanları sever.” buyrulduğunu biliyorum. Bu âyet-i kerîmeden, Allahü teâ- lânın kullarını sevmesinin alâmetinin, Resûlullah efendimize tâbi ol­mak ve O´na uymak olduğunu, anladım.” dedi. Hâris hazretleri bu cevâbı çok beğendi.

Harrân´da yetişen evliyânın büyüklerinden ve âriflerin ileri gelenle­rinden Hayât bin Kays el-Harrânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhabbet, yâni Allahü teâlâyı sevmek, mârifetin (yâni O´nu tanıma­nın) ve Hakk´a giden yolun en büyük nişânıdır. Bâkî, sonsuz var olan sevgiliye, muhabbet ile kavuşulur.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Semmâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, söylenilen söze çok dikkat edilmesini herkese söylerdi ve “Sen, duyduğunu başkalarına söyleyenden daha çok, gizler görünenden kork. Çünkü böyle kimseye, insanlar yalan yakıştıramazlar daha çok inanırlar. Sizden biriniz bâzan kendisine itimâd eden birine bir söz söy­ler, o da onu yayar, bu yüzden ülkeler harâb olur.” buyurarak gıybet edil- memesini ve az konuşmayı, sırrını hiç kimseye söylememeyi tavsiye ederdi.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) odasında, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin aşkı ve muhabbeti ile yanmış olarak, kırık kalb ile, dili bağlı, hiçbir şey söylemeyerek ve iç çekip ağlayarak dururdu. Kendisini görmek arzusuyla yanan âşıkları ise, dışarıda toplandıkları zaman, dışarı çıkar, bir mikdâr sohbet eder, Allah korkusunu ve O´na hakîkî kul olmayı, Mu- hammed aleyhisselâma tam tâbi olmayı, onun yoluna sımsıkı sarıl­mayı teşvik edici, çok güzel ve tesirli sözler söylerdi. Bütün saâdetlerin, ra- hatlıkların başının, Muhammed aleyhisselâma uymak olduğunu bildi­rirdi. Bir defâsında şöyle anlattı:

Ben, ilk zamanlarda Kur´ân-ı kerîmi ezberlemek için çok gayret et­meme rağmen muvaffak olamazdım ve ezberleyemezdim. Bir gece rü­yâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Ayaklarına kapanıp, Kur´ân-ı ke­rîmi ezberlemek istediğimi, fakat çok güçlük çektiğimi arz ettim. Bana acıyarak başımı kaldırmamı istediler. Başımı kaldırdığımda, Yûsuf sûre­sini tekrâr etmemi emrettiler ve; “Bununla Kur´ân-ı kerîmi ezberlersin.” buyurdular. Emirlerini yerine getirdim ve Kur´ân-ı kerîmi ezberlemeye muvaffak olabildim

Evliyânın büyüklerinden Midyen bin Ahmed el-Eşmûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Rivâyet edilir ki, yaşlı bir ka- dıncağız, Midyen Eşmûnî´ye gelerek dedi ki: Efendim. Benim sâ­dece otuz dînâr altınım var. Bunları size veriyorum. Siz de benim Cen­nete gir- meme kefil olunuz. O da; Böyle şey olur mu. Hem ben buna selâhiyetli değilim. buyurdu. Buna rağmen o kadın, otuz dînârı bırakıp gitti. O gün- lerde de vefât etti. Kadının vârisleri Midyen Eşmûnî ye gelip; Onun size verdiği vekâlet sahîh değildi. O hâlde o altınları bize verme­niz lâzımdır. diyerek, altınları istediler. O da birkaç gün sonra vereceğini bildirdi. Vefât etmiş olan kadın, rüyâda vârislerine görünüp, herbirine dedi ki: Bana o- lan lütuf ve fadlından dolayı, benim nâmıma Eşmûnî haz­retlerine teşek- kür ediniz. Ben o altınları, kendisinin ve talebelerinin ihti­yaçlarını karşı- lamak üzere ona hediye etmiştim. Bütün malım o altınlar idi. Hepsini, se- ve seve o zâta hediye ettim. Allahü teâlâ, o büyük zâta olan hürmet ve muhabbetim sebebiyle bana rahmet etti ve Cennetini ih­sân etti. Sakın al- tınları geri almak için uğraşmayınız. Aynı rüyâyı gören vârislerin hepsi, Eşmûnî´den otuz altını istemekten vazgeçtiler. Durumu kendisine bildir- diler.

Hirat´ta yetişen âlim ve büyük velîlerden Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bize verilen bu kadar ihsânlar, hep Muham- med Pârisâ hazretlerinin bereketidir. Ben, beş yaşında idim. O sene Hâ- ce Muhammed Pârisâ hacca gidiyordu. Yolu, bizim Câm kasa­basına uğ- radı. Babam ve Câm´ın ileri gelen âlimleri, onu ziyâret etmek için huzû- runa gittiler. Beni de yanında götüren babam onunla müsâfeha ettikten sonra, bana, elini öpmemi emretti. Öptükten sonra, Muhammed Pârisâ bana iltifât ederek bir meyva hediye etti. Teveccühlerine kavuş­tum. Ara- dan altmış yıl geçmesine rağmen, nûrlu, mübârek yüzlerinin gü­zelliği hâ- lâ gözümün önünden gitmemektedir. İşlerimin rast gitmesi, bü­yüklere o- lan muhabbet nîmetinin ihsân edilmesi, hep Muhammed Pârisâ hazret- lerinin teveccühleri ve duâları bereketiyledir. Bu “Ahrâriyye” yolu­nun bü- yüklerine olan sevgimin meydana gelmesine sebeb olanlardan biri de Fahreddîn-i Luristânî´dir. Ben küçükken, bizi teşrif etmişti. Kur´ân-ı kerîm harflerini yeni öğrenmiştim. Beni kucaklarına oturtup, mübârek parma- ğıyla işâret ederek havada; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali gibi muhterem isimleri yazardı. Ben okudukça hayret eder; “Bu çocuğun, ile­ride bu yo- lun büyüklerinden olacağı umulur.” derdi. Bana iltifât eder, şef­kat göste- rirdi. Onun bu merhameti, ona ve onun gibi olan büyüklere mu­habbet etmeme sebeb oldu. O zamandan beri bütün arzum, o büyüklerin mu- habbetleriyle yanmak ve son nefesimde o muhabbet ile ölmektir.”

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin İlâhî kânu­nun îcâbı olarak, Allahü teâlâ ve insanlığa hizmet yolundaki parlak vazi­fesi, bu dünyâda sona erdi. Yüksek hocaları gibi, Nizâmeddîn Evliyâ da Resûl-i ekreme karşı dayanılmaz bir aşk ve muhabbet ile yanıyordu. Vefâtından bir müddet önce, rüyâsında Resûl-i ekrem ona; “Nizâm, seni bekliyorum” buyurmuşlardı. O günden sonra, Nizâmeddîn Evliyâ hayâtı­nın son yolculuğunu dört gözle beklemeye başladı. Vefâtından kırk gün önce, yemekten tamâmen kesildi ve bir şeyler yemesini istediklerinde; “Resûlullah efendimiz ile buluşmayı isteyen bir kimse, yemeğin lezzetini nasıl bulabilir ” buyurdu. Durumu ağırlaştığında ve ilâç alması için ken­disine istirhâm edildiğinde, Emîr Hüsrev´in şu beytini okudu:

Aşk derdiyle yanan hastaya, sevgiyle,

Kavuşmaktan başka bir şey fayda vermez.

Anadolu velîlerinden Ömer Füâdî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf âlemine dalıp bu âlemde coşarak;

Ben belâ sahrâsının mecnûnu, eller bîhaber.

Leylâyı Mevlâya tebdîl ettim, eller bîhaber.

gibi âşıkâne ve sofiyâne şiirler söyledi.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rah-metullahi teâlâ aleyhâ) hazretleri bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Bas- rî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-i Adviyyenin yüzüne düşürmüştü. Dam- lanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Bas- rî´yi görünce; “Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın” dedi.

Râbia-i Adviyye hazretlerine sordular ki: “İnsanı Allahü teâlâya yak­laştıran en üstün şey nedir ” Cevaben; “Muhabbet sâhibi olan kişi, mu­habbetinde öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O´nun için olmıyan hiç bir sevgi bulunmamalı.” buyurdular.

Konya´nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlatır: “Hocam Muhyiddîn-i Arabî rahmetullahi teâlâ aleyh hayatta iken, benim yüksek makamlara kavuşmam için çok uğraştı. Lâkin hepsi mümkün olmadı. Vefâtından sonra bir gün, kabrini ziyâret edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. Birden Muhyiddîn-i Arabî´­nin rûhunu çok güzel bir sûrette gördüm. Tıpkı sâf bir nûrdu. Bir anda kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde onun yanında olduğumu gör­düm. Bana selâm verdi. Hasretle boynuma sarıldı ve; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefâtımdan sonra kavuşmuş oldun.” buyurdu.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerine birisi iki altın gönderdi ve; “Babam sizin dostlarınızdan ve talebele­rinizden idi. Bu iki altın, onun bana mirâs bıraktığı helâl paradandır. Lüt­fen kabûl ediniz.” dedi. Süfyân-ı Sevrî altınları çocuğuna verip geri gö­türmesini emretti ve; “Onun babasıyla olan dostluğum ve muhabbetim Allah içindi.” dedi. Çocuğu, altınları iâde edip gelince, babasına; “Ey ba­bacığım! Bizim bu paraya ihtiyâcımız vardı. Bu durumda, siz yine o al­tınları kabûl etmediniz.” deyince; “Ey oğlum! Sen yemeyi, içmeyi düşü­nüyorsun. Ben, Allah için olan muhabbeti verip de, kıyâmette zararını göreceğim dünyâ sevgisini düşünüyorum.” buyurdular.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Süleymân Rüşdî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir şiiri şöyledir:

Dâvetim var Zâhidâ meydân-ı ışka gelmeli,

Cild-i gafletten çıkıp, uryân-ı ışka gelmeli,

Cân u dilden gûş edip, irfân-ı ışka gelmeli,

Gelmeli şâhım deyû sultân-ı ışka gelmeli,

Anlayıp ışk hikmetin dîvân-ı ışka gelmeli.

Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu- yurdular ki: Âbidlerin yaptığı nâfile ibâdetler arasında, evliyâya olan mu- habbet gibisi yoktur.

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hâllerini, Mevlânâ´nın oğlu Sultan Veled, şöyle anla­tır: “Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrunda yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gös­terdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî, babama mârifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O´na muhabbetten bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.

Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam, Şems´e uyar ol- du. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe, babam, Allahü teâlânın mu- habbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanın­dan bir ân ayrılmıyordu. Bu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece ba­bam pek büyük mânevî derecelere yükseldi.”

İran´da yetişen büyük velîlerden Şirvânî es-Sagîr (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin, evliyâya olan muhabbet ve bağlılığı pek ziyâde i- di. “Eğer imkânım ve ayaklarım sağlam olsaydı, evliyâya muhabbeti o- lanları ziyâret etmek için, Horasan´a kadar giderdim” sözünü sık sık söy- lerdi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz bi­rincisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî´ye yazdıkları Fârisî bir mektupta şöyle buyuru­yor: “Adı güzel, feyz ve fayda menbâı Molla Sıbgatullah! Selâm eder, duâlarımı bildiririm. Gönderdiğiniz güzel mektubunuz geldi. Bizi sevin­dirdi. Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, dünyâ ve âhiret saâdeti­nin sermâyesi olan fukâraya (evliyâya) muhabbetiniz sönmemiş bir kor gibi durmaktadır. İki şeyi muhâfaza etmek lâzımdır. Bunlar; dînin sâhi­bine son derece bağlılık ve hocasına ihlâs ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca, ne verilirse nîmettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka bir şey verilmezse, hiç üzülmemelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah koru­sun, bu iki şeyden birinde halel ve sakatlık olursa, bununla birlikte hâller ve zevkler bulunsa da, bunları istidrâc bilmeli, kendinin harablığı görme­lidir. Doğru yol budur. Allahü teâlâ muvaffak eylesin!”

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Muhammed Üftâde (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine ait sandukanın başucundaki lev­hada şu şiir yazılıdır:

Bâğ-ı aşkın andelibi, hazret-i Üftâde´dir.

Dertli âşıklar tabîbi, hazret-i Üftâde´dir.

Vâsıl-ı kâmil odur, tevhîd-i Zâta şübhesiz,

Gösteren râh-ı Hüdâyı hazret-i Üftâde´dir.

Eyleyen rûhundan istimdâd erişir matlûba,

Halleden her müşkilâtı, hazret-i Üftâde´dir.

Sıdkile ol Hüdâî eşiğinde dâimâ,

Bil hakîkat kutb-ül-aktâb hazret-i Üftâde´dir.

Muhammed Üftâde hazretleri´nin, Bursa Ulu Câmii ni medheden bir beyti, câmi­nin batı ka­pısı çevresinde hâlen yazılıdır. Arabî olan beyt şöy- ledir:

“Yâ câmi´al-kebîr ve yâ mecma´al kibâr,

Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli vennehâr.”

Mânâsı:

Ey Ulu câmi! Ey büyüklerin toplandığı yer!

Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun müjdeler!

İstanbul´daki meşhûr velîlerden Vefâ Konevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin türbesinin duâ edilen penceresinde şu beyitler yazı­lıdır:

Muktedây´ı ehl-i mânâ, Muslihuddîn Ebü´l-Vefâ

Uyûn-ı uşşâka hâk-i merkadidir Tûtiyâ

Mânâsı:

(Muslihuddîn Ebü´l-Vefâ, mânâ ehlinin, evliyânın uyduğu kimse­dir. Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir.)

Tasavvuf ehli ve halk şâiri Yûnus Emre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin şiirlerinden;

MEVLÂM

Dağlar ile taşlar ile,

Çağırayım Mevlâm seni.

Seherlerde kuşlar ile,

Çağırayım Mevlâm seni.

Sular dibinde mâhiyle,

Sahrâlarda âhû ile,

Abdal olup yâ Hû ile,

Çağırayım mevlâm seni.

Gökyüzünde Îsâ ile,

Tûr Dağında Mûsâ ile,

Elindeki asâ ile,

Çağırayım Mevlâm seni.

Yûnus okur diller ile,

Ol kumru bülbüller ile,

Hakkı seven kullar ile,

Çağırayım Mevlâm seni.

Anadolu evliyâsından Şeyh Yûsuf Harpûtî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine âit olduğu söylenen bir şiir şöyledir.

Düşmüşem bir nâr-ı aşka, tâ kıyâmet yanarım,

Şem´e pervâneye karşı ağlayûben dönerim

İçmişem aşkın şarâbın, nûş edûben kanarım

Bülbülem güldür murâdım intizârım yâ Resûl!

Bülbül güle ben Allaha âşık oldum yanarım.

Zâhid Yozgadî Şeyh Hacı Ahmed Efendi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin bir şiiri

Ezelden ben aşkla yana geldim

Cemalin şemine pervâne geldim

İçüb vahdet şerâbından

Aşkla ben mestâne geldim

Arayı arayı mürşidim buldum

Dergâhına yüzlerim sürdüm

Rızay-ı İlâhîyi mürşidimde buldum

Hak´la ezel devrâna geldim

Yavaş yavaş basar idib

İncinmesün karıncalar

Basdığım hem taş idi

Hak´dan ezel ihsâna geldim

Horasan da yetişen evliyânın meşhûrlarından Muhammed bin Hâ- mid Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ehl-i muhabbet olmayan kimse, himmete tam mânâsıyla ulaşamaz. (Himmet, sadece bir şeyi istemektir. Bu da Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır.) Muhabbet ehli buna; sünnete tâbi olup, bid atlardan sakınmak sûretiyle kavuşmuş­tur. Çünkü Resûlullah efendimiz himmette en yüksek derecede olup, Allahü teâlâya en yakın olandır.

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhabbet kesbî değil (çalışmakla kazanılmaz) vehbîdir. Her kime muhabbet veri­lirse, bir daha geri almazlar.”

Bağdât velîlerinden Rüveym bin Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, “Muhabbet sorulduğunda; bütün hâllerde Allahü teâlâya uy- maktır.” dedi ve şu şiiri okudu:

“Eğer bana öl dense,

Kabûl ederim zevkle.

Ölüme çağırana,

Derim hoş geldin, merhaba.”

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine, “Muhabbet nedir ” diye sordular. Cevâben buyurdular ki: “Muhab­bet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. Ancak Allahü teâlânın bir ihsânı ile elde edilir.

Evliyânın büyüklerinden, Kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlıydı. Bilhassa İmâ- m-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuş- muşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amel- leri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zâtları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en kuvvetli vâsıtadır.” buyurdular.

Gâziantep velîlerinden Mehmed Hasîb Dürrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Abdülhamîd Han hazretlerini şiirlerle medhederdi. Bu şiirlerinden bi­risi şöyledir:

Şâh-ı cihânbân Abdülhamîd Han

Rûy-ı zemini kıldı gülistân

Soyulmuştu güller bâd-ı hazândan

Olmuştu sümbül gâyet perişân

Ezhâr-ı gülşen hep tâzelendi

Oldu zamânı mânend-i nisan

Bağı cihâna geldi taravet

Her sebze oldu bir verd-i handân

Her millet ister anın bakâsın

Her fırka olmuş lütfuyla şâdân

Kadr-i maârif buldu terakkî

Baş tâcı oldu erbâb-ı irfân

Mektepler açtı her memlekette

Cümle fünûnu öğrendi sıbyân

Sorsam felekten görmüş mü eyâ

Âlemde böyle bir şâh-ı zîşân

Evliyânın büyüklerinden Semnûn Muhib (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün sohbette, sırtını bir ağaca dayayarak etrafında yarım çember yapmış dinleyenlere, muhabbetten bahsederken, küçük bir kuşun ondan uzak olmayan bir yere konduğunu gördü. Kuşa doğru yönelerek konuş­masını devâm ettirirken, birden kuş gagasıyla toprağa vurmaya başladı. Hareket o kadar içten ve devamlıydı ki, gagasından kan geliyordu. Mu­habbetten kendini kaybeden kuşun, tatlı bir ürpermeyle bayılıp yere düştüğünü ve öldüğünü gördüler.

Semnûn Muhib hazretleri buyurdular ki: “Muhabbet, sevenle sevileni birbirine celb ettiği zaman kemâle erer.”

Yine buyurdular ki: “Bir şey, kendinden daha ince bir şeyle ifâde edilebilir. Muhabbet, o kadar incedir ki, onu açıklamak için ondan ince bir şey bulmak mümkün olmadığına göre; muhabbet, dil ile ifâde edilip an­latılamaz.”

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yetişen âlim ve ve­lîlerin büyüklerinden Somuncu Baba Hâmid-i Aksarâyî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin okuduğu kasîdeler, Aksaraylıların dillerinde do­laşmaktadır. Bunlardan bâzıları şöyledir:

Biz ol âşık yiğitleriz,

Akıl, rüşd bize yâr olmaz.

Mey-i aşk ile sermestiz,

Bizler aslâ sarhoş olmaz.

Diriyiz dâim ölmeyiz,

Karanlıkta hiç kalmayız,

Çürüyüp toprak olmayız,

Bize gece gündüz olmaz.

Bizim illerde ay ve gün,

Sebât üzre durur dâim.

Televvün irişür âna,

Gehî bedr ü hilâl olmaz.

Bizim bahçedeki güller,

Dururlar tâze, solmazlar,

Hazân olup dökülmezler,

Kış mevsimi bahâr olmaz.

Şerbeti aşk için içtik,

Ferâgat mülküne göçtük,

Yanıp aşkınla tutuştuk,

Bize tahrûk ü târ olmaz.

İrelden Şems´in nûruna,

Vücûdun zerreden katre

Ne katre, ayn-ı bahr oldu.

Ona çukur kenâr olmaz.

Bırak ey Hâmidâ vârı,

Görem dersen sen ol yârı,

Göricek ol tecellâyı,

Ondan üstün kemâl olmaz.

Veysel Karânî (rahmetullahi teâlâ aleyh)

ÂŞIKTI PEYGAMBERE

Tâbi în-i kirâmdan, âşıktı Peygambere,

Her hâli, bir ibret ve nasîhatti bizlere.

İhtiyar, gözü görmez, vardı ki bir annesi,

Yok idi ondan başka, dünyâda bir kimsesi.

Yemen de deve güder, ne verilse alırdı,

Yarısını fakîre, sadaka dağıtırdı.

Yanıp tutuşuyordu, Resûl ün aşkı ile,

Hâtırdan çıkarmazdı, Rabbini, bir an bile.

O yaşlı annesine, yaparak her gün hizmet,

Çok hayır duâsını, almıştı uzun müddet.

İzin istediyse de, Resûlü görmek için,

Kimsesi olmayınca, vermedi ona izin.

Peygamber Efendimiz, o mübârek yüzünü,

Yemen e çevirerek, buyurdu ki bir günü:

Rahmet yeli esiyor, şu Yemen tarafından,

Orada, Üveys diye, vardır ki bir müslüman,

Kıyâmette o kişi, Allah´ın izni ile,

Şefâat edecektir, milyonlarca kişiye.

Harem bin Hayyân der ki, merak ettim Üveys i,

Bir gün onu gördüm ki, çok zâifti bünyesi.

Sordu bana: Ey Harem, niçin geldin buraya

Dedim ki: Zâtınızı, görüp de tanımaya.

Buyurdu ki: Bir mümin, tanıyınca Rabbini,

Lüzum yok tanımaya, O ndan gayri birini.

Yine söyle! deyince, buyurdu: Yattığında,

Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.

Günahın küçüğü de, çok büyüktür muhakkak,

Zîrâ o günahı da, nehyetti Cenâb-ı Hak.

Az daha söyle dedim, buyurdu ki: Vallahî,

Baban ve deden gibi, öleceksin sen dahî.

Rebî der ki, ben Onu, gittiğimde görmeye,

Sabahı kılıyordu, başladım beklemeye.

Tesbîhini bitirip, kuşluğa kalktı hemen,

Sonra kıldı öğleyi, hiç aralık vermeden.

Bir namazı bitirip, kalkardı diğerine,

Görüşmek ümîdiyle, bekliyordum ben yine.

Böyle, üç gün üç gece, uyumadı, yemedi,

Sonunda el kaldırıp, şöyle duâ eyledi:

Sana sığınıyorum, yâ Rabbî, şu şeylerden;

Çok yiyen karın ile, çok uyuyan gözlerden.

Ben bunu işitince, dedim: Yeter bu bana.

Bundan ibret almazsam, lüzum yok gayrısına.

Bir dostu kendisini, ziyârete gelmişti,

Nasılsınız deyince, şöyle cevap vermişti:

Bir insan ki, yârına, bilmez çıkacağını,

Tahmin et, sen o kulun, nasıl olacağını.

Dedi: Nasîhatınla, tenvîr et biraz beni.

Buyurdu ki: Ey kişi, bilir misin Rabbini

Biliyorum deyince, buyurdu: Öyle ise,

Bilme başka birini, O kâfi gelir size.

Bir nasîhat daha et , deyince de Üveys e,

Sordu ki: Rabbin seni, biliyor mu ey kimse

Elbet bilir deyince, buyurdu ki bu sefer:

Öyleyse başkaları, seni hiç bilmesinler.

Bir kulu ki, Allah´ı, bilirse onu şâyet,

O ndan gayri birinin, bilmesine yok hâcet.

Buyurdu ki: Yükseklik, istiyorsa bir insan,

Tevâzû etmelidir, her kişiye, her zaman.

Şerefli olmak için, takvâ ehli olunuz,

Râhatlık ararsanız, tevekkülde bulunuz.

GİZLERDİ KENDİSİNİ

Bir an geri durmazdı, Rabbine ibâdetten,

Buna rağmen kendini, gizler idi herkesten.

Kalbi Resûlullah´ın, dolu idi aşkıyle,

Aslâ unutmuyordu, Rabbini bir an bile.

Kimseyi incitmedi, incinmedi kimseden,

Her hâli insanlara, ibret oldu tamamen.

Resûlullah, vasiyet, etmişti sahâbeye,

(Bu hırkamı götürüp, verin Veysel Karânî ye.)

Alî bin Ebî Tâlip, bir de hazret-i Ömer,

Bu mübârek hırkayı, Kûfe ye götürdüler.

Sorup araştırdılar, onu Kûfelilerden,

Lâkin tanımadılar, Üveys i târiflerden.

Dediler: Üveys diye, biri var bu beldede,

Lâkin aradığınız, o değildir herhâlde.

Zîrâ divânedir o, çok tuhaftır hâlleri,

Arne denen vâdide, deve güder ekserî.

Kaçar hep insanlardan, hiç gelmez aramıza,

Çok zaman yalnız olur, sokulmaz yanımıza.

Halk ağlasa o güler, herkes gülse o ağlar,

Böyle garip biriyle, sizin ne işiniz var

Hazret-i Ömer Fârûk, buyurdu ki cevâben:

Odur aradığımız, gösterin bize hemen.

Sonra târif edilen, mahâle yürüdüler,

Yaklaşınca, Üveys´i, namaz kılar gördüler.

Bekledi Ömer Fârûk, bitirdi namâzını,

İletti hemen sonra, Resûl ün selâmını.

Dedi: Resûlullah´ın, size selâmları var,

Şu kendi hırkasını, size etti yâdigâr.

Ve buyurdu ki: Üveys, giysin de bu hırkayı,

Günahkâr ümmetime, bol eylesin duâyı.

.

Veysel Karânî sevinçten, şaşkına döndü birden,

Resûl ün hırkasını, alarak ellerinden,

Sevgi ve saygı ile, öpüp sürdü yüzüne,

Üzerine kapanıp, duâ etti Rabbine:

Yâ Rabbî, bu mübârek, hırkanın hürmetine,

Merhamet et günahkâr, Muhammed ümmetine.

Lâkin Veysel Karânî, kalkmadı yerden heman,

Onlar başı ucunda, beklediler çok zaman.

Öyle uzun sürdü ki, pekçok merak ettiler,

Acabâ emr-i Hak mı, vâki oldu dediler.

Hatta endîşeleri, çoğaldı beklemekten,

Seslendi Ömer Fârûk, Yâ Üveys! diyerekten.

Başını kaldırarak, buyurdu ki: Yâ Ömer,

Az daha bekleyip de, çağırsaydınız eğer,

Rabbim affediyordu, bu ümmeti tamâmen,

Çağırdınız, bir kısmı, kaldı affedilmeden.

Bu Üveys-i Karânî nin, hürmetine İlâhî,

Bu sevgiden bir nebze, ihsân et bize dahî.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâlâya olan muhabbetin alâmetleri: Dünyâda huzurlu olduğu halde, âhireti arzu et­mek. Sıhhatli olduğu halde ölümü istemek. Allahü teâlâyı çok anmak, bununla rahatlamak ve bundan zevk almak. Cenâb-ı Hak tan gelen dert- leri ve belâları nîmet bilip, bunlara sabretmek, sevinmektir.

Share.

About Author

Leave A Reply