Basiret-Firaset

0

Eşyânın hakîkatini, iç yüzünü gören, anlayan kalp gözüne basîret dendiği gibi, kalp gözü ile görme, anlama ve firâset de basîret diye isim­lendirilir. İmâm-ı Kuşeyrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) “Allahü teâlâ, mü­minlere bir takım basîretler ve nûrlar lutfeylemiştir (vermiştir). Onlar bu sâyede firâsette bulunurlar. Resûlullah efendimizin; “Mümin, Allah´ın nûru ile nazar eder.” hadîs-i şerîfi bu mânâda anlaşılmalıdır” demiştir. Deylemî´nin zikrettiği bir hadîs-i şerîfte; “Gözü âmâ (görmeyen) kimse kör değildir. Asıl âmâ, basîreti kör olan kişidir.” buyrulmuştur. (E. Ans. c.1, s. 7)

Sözlükte görüş, zan ve idrâkta (anlamakta), tecrübe ve delîller vâ­sıtasıyla dikkatle bakıp isâbet etmek mânâsına gelen firâset bir terim olarak peygamberlerin ümmetleri arasında, evliyâ olmayan kimselerden meydâna gelen âdet hârici şeyler, dıştan içi anlama, yüzünden okuma demektir. İmâm-ı Tirmizî ve İmâm-ı Taberânî´nin (rahmetullahi teâlâ a- leyhimâ) kitaplarında geçen bir hadîs-i şerîfte; “Müminin firâsetinden kor- kunuz. Zîrâ o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” buyrulmuştur. Hâce Abdul- lah Ensârî´nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) beyânına göre, firâset iki türlüdür. Birincisi, mârifet sâhiplerinin (Allahü teâlâyı tanıyanların) firâseti olup, talebenin kâbiliyetini keşf etmek, anlamak, Allahü teâlânın evliyâ­sını tanımaktır. İkincisi, riyâzet (nefsin istediklerini yapmamak) çeken, açlıkla nefislerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. Kıymetli olan, mârifet sâhiplerinin, Allah adamlarının firâsetine inanıp bağlanmaktır. (E. Ans. c.1, s. 19)

Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsin arzularına kapılmaktan koruya­nın, sünnete uyarak zâhirini, dışını süsleyenin, helâl lokma yemeyi alış­kanlık edinenin firâseti şaşmaz demiştir. (E. Ans. c.1, s. 19)

İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) firâset, sâlih kimseleri temyiz ve teşhis etmek, bulup ayırmaktır demiş; Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ise, firâsetin, îmân kuvvetinden doğdu­ğunu, kimin îmânı daha kuvvetli ise firâsetinin o nisbette keskin, şiddetli, isâbetli ve doğru olduğunu belirtmiştir. (E. Ans. c.1, s. 19)

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine göre kulun başarıya ulaşmaması, basîretsizliğinin eseridir. “Yol açık, hak zâhir, belli, dâvette bulunan bilinip işitilmiştir. Bü­tün bunlardan sonra şaşırmak, yalnız körlükten ileri gelmektedir.” derdi.

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bakış durumlarına göre gözler dört kı- sımdır. Birincisi; peygamberlerin gözleridir ki, görüşü kuvvetli ve kes- kindir. Tesirini ilk bakışta gösterir. Bu gözlerin sıhhati tamdır. İkincisi; velî zâtların gözü olup, bunların da sıhhatleri tam olmakla berâber gö­rüşleri birinci kısımdakiler kadar kuvvetli değildir. Üçüncüsü; müminler­den gâfil olanların gözüdür ki, görünüşte var olduğu hissedilir ve görülür. Fakat görüşü zayıftır, tesir etmez. Yâni perdelidir. Dördüncüsü ise; kâ­firlerin gözü olup, kördür ve hiçbir hakîkati göremezler.”

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlim­lerinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Firâset iki türlüdür: Birincisi, mârifet sâhiplerinin firâseti olup, talebenin istidâdını keşf etmek, Allahü teâlânın evliyâsını tanımaktır. İkincisi, riyâ­zet çeken, açlıkla nefslerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. İnsanların çoğu, Allahü teâlâyı hatırlamayıp gece-gün­düz dünyâyı düşündüğünden, dünyâ işlerinden ele geçirmek istedikleri şeylerden haber verenleri arıyor. Bunları büyük biliyor. Hattâ, bunları ev­liyâ, Allahü teâlâya yakın sanıyorlar. Evliyânın maârifine, doğru, ince bil­gilerine dönüp de bakmıyorlar. Belki, bunlara dil uzatıp, bunlar Allahın sevgili kulu olsaydı, gayb olan şeylerimizi, gizli düşüncelerimizi bilirlerdi. Bizim hâlimizden haberi olmıyan bir kimse, mahlûkların üstündeki ince bilgileri hiç anlıyamaz diyerek, evliyânın firâsetine, Zât-ı ilâhiye ve sıfatla­rına olan bilgilerine inanmıyorlar. Böyle, yanlış ölçüleri sebebi ile, o bü­yüklerin doğru ilim ve maârifinden mahrûm kalıyorlar. Allahü teâlânın, o büyükleri, câhillerin gözünden saklayıp, kendine mahsûs kıldığını bilmi­yorlar. O, evliyâsını dünyâ işleri ile meşgûl etmeyip, kendisi ile meşgûl etmiştir. Evliyâ, insanların hâllerine, işlerine bağlansalardı, Allahü teâ- lânın huzûruna lâyık olmazlardı”.

Yine buyurdu ki: “Bâzı sâlih kimseler, bir hâdisenin nasıl netîcelene­ceğini firâsetle söyler. Bu hâdisenin netîcesini Allahü teâlâ ona müşâ­hede ettirir, gösterir. Bu müşâhede, o kimsede devamlıdır. Bâzı kimseler de vardır ki, bu müşâhede onda bâzan olur, devamlı olmaz. O, onu Alla- hü teâlânın aşkının sarhoşluğu içinde iken söyler veya o söz dilinden çı- kar da, söylediği hakîkat olur. Ama, onun bu hâlden haberi bile yoktur. İşte bu iki hâlin birinci olanı, yâni firâseti devamlı olanı makbûldür. Fi- râseti devamlı olanlara “Velâyet ehli” denir. Bu işler, “Abdal”, “Ebrar” ve “Zühhâd”da olur. Firâseti ve müşâhedesi bâzan olanlar da “Muhak­kik”- lerdir. Muhakkiklerde hâdiseler, bâzan kapalı, bâzan açık olur. Eğer şaka ile söyleseler; Allahü teâlâ onları kırmaz, hakîkat eder. Eğer gaflet ile söylerse, cenâb-ı Hak yine dediğini vâki eder. Onlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır.”

Büyük ve meşhûr velî Ebû Câfer Haddâd el-Kebîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Firâset, karşısına çıkan bir şey hakkında hâ­tırına gelen ilk şeydir. Eğer hâtırına aynı cinsten başka şeyler de gelirse, o nefsten gelen sözlerdir.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir sohbeti sırasında firâset sâhibiyle ilgili olarak buyur­dular ki: “Firâsetin nûru ile bakan, Hakk´ın nûru ile bakmıştır. Firâset sâ­hibinin ilminin aslı ve menbaı, sehiv (yanılma) ve gaflet bahis konusu olmaksızın Hak´tır. Daha doğrusu firâset, kulun dili ile söylenen Hakk´ın hükmüdür.”

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Şah Şucâ Kirmânî´nin hatâ etmeyen keskin bir firaseti vardı. Şöyle derdi: “Harama bakmaktan gözü muhâfaza edenin, kendini nefsânî ar­zulara kapılmaktan koruyanın devamlı murâkabe ile bâtınını, kalbini sün- nete tâbi olarak zâhirini îmâr edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getirenin firâseti şaşmaz. Firâseti tam isâbet kaydeder.”

Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle mâmur edenin, firâsetinde hiç hatâ olmaz.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) firâset sâhibiydi. Söylenen sözlerin inceliğine hemen vâkıf olurdu. Sehl bin Ali bin Abdullah Mervezî, Abdullah bin Mübârek´in ders­lerine devâm ederdi. Bir gün; “Artık senin dersine gelmeyeceğim. Çünkü, bugün gelirken, senin kızların dama çıkmış, beni çağırıyorlardı. Benim Sehl´im, benim Sehl´im diyorlardı. Bunların terbiyesini vermiyor musun ” dedi. Adullah bin Mübârek, o gece talebesini toplayıp; “Sehl´in cenâze namazına gidelim.” dedi. Gidip, vefât etmiş buldular. “Vefâtını nereden anladın ” dediklerinde; “Benim hiç câriyem yok. O gördükleri Cennet hû­rîleri idi. Onu Cennet´e çağırıyorlardı.” dedi.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir mikdâr hurması vardı. Hurmaları satmak üzere birisini vekil edince hurmalar satıldı. Fakat pa­ranın bir kısmını vererek geri kalanını gizledi. Abdurrahmân hazretleri, Allahü teâlânın izni ile paranın tam olarak kendisine verilmediğini anla­yıp, ona; “Mü´minin firâsetinden korkunuz! Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” hadîs-i şerîfini okudu. O kimse diyor ki: “Ondan bu sözü du­yunca vermediğim paranın, bir yılan olup vücûduma girmek üzere oldu­ğunu hissettim. Yaptığıma çok pişman olup, kendisinden özür diledim ve bir daha hatâ işlememeye ve tevekkül sâhibi olmaya kesin karar verdim”.

Hindistan evliyâsından Abdülehad bin Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) zâhirî ve bâtınî ilimleri elde etmek için birçok beldeleri gezdi. Bir memlekette fazla kalmaz, başka yere giderdi. Böylece pekçok şehir ve beldelerde bulunmuştu. Hindistan´ın meşhûr kasabalarından Skende- re´de de ilim yaymak için bir müddet kaldı. Yüzünde nûr, alnında mârifet eserleri parlıyordu.

Bir gün, Skendere´nin asil âilelerinden sâliha bir hanım, firâsetiyle Abdülehad´ın mübârek, kıymetli bir kimse olduğunu anlayıp, ona haber göndererek; “Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm bir kız kardeşim vardır. İffet ve ismet cevheridir. İsterim ki size nikâh eyleyeyim. Ümit ederim ki bu teklifimi kabûl edersiniz.” ricâsında bulundu. Abdülehad önce, evet diyemedi, özür diledi. Sonra Allahü teâlâya duâ edip, bu hu­susta hayırlı olan şeyi nasîb etmesini istedi. Sonra o kızla evlenmeyi ka­bûl etti ve onunla nikâhlandı. Bundan sonra bir müddet Skendere´de kaldı. Hâlis niyetle, Allah rızâsı için yapılan bu evlilikten İmâm-ı Rabbânî gibi büyük bir zât dünyâya geldi.

Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdül- hâlık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) beş vakit namazını Kâbe-i muazzamada kılar, tekrar Buhârâ´ya dönerdi. Bir Aşûre günü ta­lebele- rine derste velîlik hâllerini anlatıyordu. Müslüman kıyâfetinde olan bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbetini din­le- dikten sonra söz isteyerek:

Efendim! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Mü´minin firâsetin- den korkunuz. Çünkü o, Allah´ın nûru ile bakar.” buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir diye sordu.

Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra; “Öyleyse belindeki zünnârı, hıristiyanların ibâdette bellerine bağ­ladıkları ve ucunda haç asılı olan parmak kalınlığındaki yuvarlak ipi kes de îmâna gel.” dedi.

Hocanın bu sözleri oradakiler üzerinde şok etkisi yaptı. Genç, te­laşla; “Hâşâ! Yemîn ederim bende böyle bir şey yok.” diye söylendi.

O zaman Abdülhâlık hazretleri talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işâret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşı­sında genç, çok mahcûb oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde İslâmi- yete karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlık Goncdüvânî haz­retlerine muhabbet, sevgi duymaya başladı. Böylece evliyânın, Allahü teâlânın nûruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. Sâdık talebelerinden oldu.

Büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek: “Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnârımızı keselim. Îmân edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârı kesti, biz de kalbe âid zünnârı keselim. O da, kibr ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşalım.” bu­yurdu.

Talebeleri bir anda hazret-i Hâce´nin gönül yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tövbelerini yenilediler. Böylece kalblerinin Allahü teâlâ- dan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı.

MÜMİNİN FİRÂSETİ

Abdülhâlık Goncdüvânî, namazları ekserî,

Kâbede edâ edip, dönerdi tekrar geri.

.

Bir aşûre gününde, hazret-i Abdülhâlık,

O gün talebesiyle, sohbette, bir aralık,

Müslüman kıyâfetli, bir genç girdi içeri,

Talebe arasında, oturdu diz üzeri.

O hazret, bir taraftan, hem sohbet ediyordu,

Yine bir taraftan da o genci süzüyordu.

Sohbeti dikkatlice, dinleyen o genç adam,

Dedi ki: “Ey efendim, Resûl aleyhisselâm,

“Müminin firâsetinden, sakının ey insanlar,

Çünkü onlar, Allah´ın nûru ile bakarlar.”

Diye buyurmuşlardır, sahâbeye bir kere,

Bu hadîsin sırrını, anlatınız bizlere.”

Buyurdu: “Sırrı şu ki, belindeki zünnârı,

Çıkar at, müslüman ol, kandırma insanları!”

Genç îtirâz etti ve dedi ki: “Yok zünnârım,

Ve onu kuşanmaktan, Allah´ımdan korkarım.”

Buyurdu: “Öyle ise, çıkar da kaftanını,

Öğrenelim içinde, zünnar olmadığını.”

Çıkardı kaftanını o genç, istemeyerek,

Belindeki zünnârı, çıkınca, üzüldü pek.

Bu durum karşısında, utandı, mahcup oldu,

O an İslâma karşı, kalbine sevgi doldu.

Anladı, müminlerin, firâseti nasılmış,

Ve Allah´ın nûruyla, mümin nasıl bakarmış.

Kalbinde ona karşı, hâsıl oldu muhabbet,

Getirip bin şevk ile, kelime-i şehâdet.

Müslüman olmak ile, şereflendi o anda,

Sâdık bir talebesi, oldu hem de sonunda.

Hazret-i Abdülhâlık, buyurdu sonra hemen:

“Bu genç, maddî zünnârı, kesip attı belinden,

Biz dahi şu mânevî, zünnârı atalım,

Bunlar, gurûr, kibirdir, bunlardan kurtulalım.”

Talebeler topluca, o gün tövbe ettiler,

Ağlayıp gözlerinden, sel gibi yaş döktüler.

Büyük velîlerinden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hal ve firâset sâhibi olup gördüğü kimsenin hal ve niyetini sezerdi. Ken­disi anlatır: Bir zaman bize, şeyh kılıklı, konuşması düzgün biri geldi. Bu tatlı ifâdesiyle, bize tasavvuf yolunu anlatmaya başladı, konuşurken, söz arasında; “Hepiniz kalbine gelen düşünceyi bana anlatsın.” dedi. Benim hatırıma o ihtiyarın yahûdî olduğu geldi. Fakat bu durumu söyleyip söy­lememeyi, yanımda bulunan birine sordum. O böyle konuşanın yahûdî olacağını tahmin etmediği için uygun görmedi. Lâkin benim bu düşün­cem, gittikçe kuvvetleniyordu. Ne olursa olsun, bu düşüncemi kendisine söyleyeyim dedim. Dedim ki: “Siz hatırımıza gelen düşünceyi söyleme­mizi istiyorsunuz. Benim kalbime sizin yahûdî olduğunuz düşüncesi geldi.” Bunu işitince başını önüne eğip, bir mikdâr bekledikten sonra doğrularak; “Doğru söylüyorsun.” dedi ve Kelime-i şehâdet getirip müs- lüman oldu. “Hak olan din İslâmiyettir.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) İnsanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbet­lere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan oldu­ğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî´nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî´ye şöyle dedi: “Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: “Müminin firâsetinden kor­kunuz. Çün- kü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” Bunun mânâsı nedir ” Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; “Müslüman ol. Müs- lüman olmak zamânın geldi.” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyu­ruyor ki: “İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî´nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.”

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fa­zîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî´ye mâlûm oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve; “Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin.” buyurdu. Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi bo- ğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Niçin boğazlamadın ” bu­yurdu. “Hocam! Siz; “Kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayın.” de- miştiniz. Ben ise ıssız bir yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görü­yor.” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: “Arkadaşınızın firâsetini gördü- nüz mü ” Bunun üzerine; tövbe edip boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağ- dâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Firâset sâhibi olduğu iddiâsında bulunmaya, kim- senin hakkı yoktur. Yapılacak şey, başkasının firâsetinden sakınmak ve korunmaktır. Zîrâ Resûlullah efendimiz; “Müminin firâsetinden korku­nuz.” buyurdu, fakat firâset sâhibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu halde firâsetten korunmak mevkiinde bulunan bir kimsenin, firâset dâvâ­sında bulunması nasıl doğru olabilir.”

Share.

About Author

Leave A Reply