Dünya

0

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Dünyânın geçici lezzetlerine dalan, hakîkatleri bulamaz. Bu lezzetlere dalması, onun kuvvetini azaltır.”

Yine buyurdular ki: “Allahü teâlâ için en sevimli şey, kulun dünyâdan yüz çevirmesi, O´na ulaşılacak en iyi vesile ise, kulun nefsinden vazgeç­mesidir.”

Anadolu´da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden İbrâhim Hak- kı Erzurûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri dünyâya bağlan­manın kö- tülüğünü bir sohbetinde şöyle anlattı: Dünyâ zıll-i zâildir. Ona güvenen nâ- dimdir. O seninle kalsa da, sen onunla kalamazsın. Dünyâ­dan çıkmadan önce, kalbinden dünyâ sevgisini çıkar. Dünyâ lezzetlerine aldanmayan Cennet nîmetlerine kavuşur. İki âlemde azîz ve muhterem olur. Dünyâ ha- raptır. Şerbetleri seraptır. Nîmetleri zehirli, safâları keder­lidir. Bedenleri yıpratır. Emelleri arttırır. Kendini kovalayandan kaçar. Ka­çanı kovalar. Dünyâ bala, içine düşenler de sineğe benzer. Nîmetleri ge­çici, hâlleri deği- şicidir. Dünyâya ve buna düşkün olanlara inanılmaz. Çünkü, bunlarda vefâ ve sefâ bulunmaz. Fânî olanı ver ki, bâkî olanı ala­sın. Kendini bilen kişinin bu dünyâya düşkün olmasına şaşılır. Şakîler dünyâya sarılır. Saîdler bâkî olana sarılır. Bedeninle dünyâda ol, kalbinle âhireti bul! Nefsin arzularını terk eden pâk olur, âfetlerden selâmet bulur. Allahü teâlânın râzı olmadı- ğını terk edene, Allahü teâlâ ondan iyisini ih­sân eder. Dünyâyı anlayan, onun sıkıntılarından üzülmez. Dünyâyı anla­yan, ondan sakınır. Ondan sa- kınan, nefsini tanır. Nefsini tanıyan, Rabbini bulur. Mevlâsına hizmet ede- ne, dünyâ hizmetçi olur. Dünyâ in­sanın gölgesine benzer. Kovalarsan ka- çar. Kaçarsan, seni kovalar. Dünyâ, âşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara, nîmet ye­ridir. İbâdet edenlere kazanç yeridir. İbret alanla- ra hikmet yeridir. Onu ta­nıyanlara selâmet yeridir. Ana rahmine nisbetle, Cennet gibidir. Âhirete nisbetle çöplük gibidir.

Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden son- ra faydası olanlar, dünyâdan değil âhiretten sayılırlar. Çünkü, dünyâ âhiret i- çin tarladır. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Haramlar, günah­lar ve mübâhların fazlası böyledir. Dünyâda olanlar dînimize uygun kul­lanılır- sa, âhirete faydalı olurlar. Hem dünyâ lezzetine, hem de âhiret nî­metlerine kavuşulur. Mal iyi de değildir, kötü de değildir. İyilik, kötülük, onu kullanan- dadır. O hâlde mel´ûn olan, kötü olan dünyâ, Allahü teâlânın râzı olmadığı, âhireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. Kendini ve Rabbini unu- tup, lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanı­nın süsü ile, palanı ile, otu ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan yol­cuya benzer. Çöl- de yalnız kalıp, helâk olur. İnsan da ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünyâ zînetlerine aldanır, âhiret hazırlığı yapmazsa, ebedî felâkete sürük- lenir. Dünyâ sevgisi âhirete hazırlanmaya mâni olur. Çünkü, kalb onu dü- şünmekle, Allah´ı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapa- maz olur. Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekin- den uzak olur. Bir kimse ibâdetini yapmaz ve ge­çiminde, kazancında, Alla- hü teâlânın emir ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğu­tur. Bunu kimse sevmez.

Irak velîlerinden Seyyid Hüseyin Burhâneddîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin kalblere huzur veren vâzları vardı. Bu vâzların- dan biri şöyledir: “Allahü teâlâ; “Dünyâ hayâtı ancak metâ-ı gurûr´dur” bu-yurmaktadır. Bâzı ârifler de: “Dünyâyı üç talakla boşa! Ken­dine ondan başka birini ara! Çünkü dünyâ kötü bir zevcedir. O kendine gelene kıymet vermez. Ondan Rabbine dön! O sana ezâ etmeden önce ondan korun ve onun hevâsından uzaklaş. İşte bu sûrette Cennet´e gi­rersin.” buyurmak- tadır. Hepimiz dünyânın birgün yok olacağını, kendine sarılanları yalnız bı- rakacağını biliyoruz. Böyle olduğu o kadar açıktır ki, bunun için delil getir- meye bile hâcet yoktur. Fakat nefs, şeytan, tûl-i emel, nefsin arzu ve istek- leri kalbde kalın perdeler meydana getirmiştir ki, bu yüzden gözler uykuda, basiretler kapalıdır.

İnsanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar. Fakat fırsat elden gi­der. Artık kaçırılan fırsatlara pişmanlığın faydası yoktur. Hiç geri dönme arzusu fayda verir mi Gidenin geri dönmesi mümkün olur mu Çünkü dün geçti, bir daha geri gelmez. Âhirette kurtuluşa erenler, haramlardan ve dünyâ sevgisinden yüz çevirip, hâlis bir niyet ile Allahü teâlâya dö­nenlerdir. Allahü teâlâya götüren yol yalnız bunlara açıktır. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Dünyâ sevgisi her kötülüğün başıdır.” bu­yurdu. İki sevgi kalbde bir araya gelmez.

Bu kısa hayâta aldanmaktan sakının. Ahmed Rufâî hazretleri ne gü­zel îkâz ediyor: “Ey nefesleri sayılı insan! İnsan ömrünün sonu olan gün elbette gelecek!”

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâ için çalışıp, bütün arzusu ve düşüncesi dünyâ olan in­sanlardan hoşlanmaz, onlardan kaçardı. Bu insanların, uğruna ölmeyi dahi göze aldıkları malları ve mülklerinden, çok kısa bir zaman sonra ay­rıldık- larını ve bütün ömürlerini harcadıkları mallarının dünyâda kalıp âhirete bir şey götüremediklerini görür ve bu insanlara acırdı. Onların gafletlerini ve i- çinde bulundukları hâli anlatarak şöyle buyurdu: “Dünyâ­nın âşıkları (ha- ramlara dalanlar) sarhoşturlar. Gönül verdikleri dünyâ onlardan kaçar, hal- buki onlar dünyâya âşık olmuşlardır. Süt emen ço­cukların annelerini ara- yıp, bağlandıkları gibi dünyâya bağlıdırlar. Aslâ ondan ayrılmayı istemez- ler. Allahü teâlâ onlardan birisine bir nîmet ihsân ettiği zaman, onlara bir ri- yâ ve şöhret gelir. Onlar, haram helal her ne olursa olsun dünyâya (mala, mülke) bağlanır, onu isterler. Sonra insan­lara döner; “Geliniz bizim malla- rımıza bakınız” diyerek öğünürler. Mü­minler ise, kendilerine gelen şeyler i- çin; “Allah´a yemîn ederiz ki helâlden olmayan bir şeyde güzellik yoktur. Eğer haramdan olursa Allahü teâlâ onu yok etsin” derler. Münâfıklara gelince; “Bize yazıklar olsun. Keşke bizim daha çok malımız olsaydı.” der- ler. Çocukları için yağlar ve ballar ister, bunu fakir ve miskin çocukların yanında yerler. Fakir çocuklar an­nelerine gidip; “Ey annemiz, bize yağ ve bal ver. Çünkü biz, filânın çocu­ğunu, onları yerken gördük.” derler. Onlara anneleri; “Bunlar çok pahalı şeyler yavrularım, ben size ancak tuz ve ekmek verebilirim.” der.

Şumeyt bin Aclân hazretlerinin oğlu Ubeydullah; babasının dünyâ a- damlarını şöyle târif ettiğini haber vermiştir: “Dünyâya düşkün olanlar, akıl- ları kısa ve ahmak olanlardır. Onların arzuları, yiyecekleri, şehvetleri ve kendilerini süslemeleridir. Onlar şöyle derler: Ne zaman sabah olacak. Sa- bah olsun ki, yiyelim, içelim, oynayalım. Ne zaman akşam olacak Akşam olsa da uyusak. Onların geceleri pislik içerisindedir, günah işler­ler. Gün- düzleri ise tembeldirler.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında, İran Şâhı, Şemdinan´a yakın 145 pâre köyü, her şeyi ile berâber Seyyid Tâhâ´- ya bağışladı. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir an başını eğip kaldır- dıktan sonra; “Elhamdülillah.” dedi. İran şâhı ölünce, oğlu bu köyleri geri aldı. Haberi Seyyid Tâhâ´ya getirdiklerinde, yine başını eğip bir an sonra kaldırdı ve; “Elhamdülillah.” buyurdu. Eshâbından Halîfe Köse; “Efendim! Köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz. Geri aldık­larında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir ” diye arzedince; “Hediye ettikleri zaman kal- bimi yokladım. Dünyâ malına sevinmediğimi gördüm, bunun için hamd ettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadı- ğını gördüm. Yine hamd ettim.” buyurdu.

Nişâbur´da yetişen büyük velîlerden Ebû Muhammed Râzî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Dünyâ sevgisi nedir ” denildi. O; “Dünyâ, Allahü teâlâ ile senin aranda perde olan her şeydir.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir yolculuğu sırasında Kûfe´ye uğradı ve şehrin ileri gelenlerinden birisinin sarayını gördü. Saray çok güzel ve süslü, kapısında hizmetçiler vardı. Penceresinde birisi şu mânâda şiir söylüyordu: “Ey Saray! Sana hüzün, gam, keder, girmez. Zaman senin sâkinlerine, içindekilere bir şey yapmaz. Sen muhtaçlar için ne güzel bir konaksın.” Aradan bir müddet geçtikten sonra Cüneyd-i Bağdâdî oraya tekrar uğradı. Bu sefer o sarayı öncekinden daha başka buldu. Kapısı kararmış, içinde yaşayanlar da­ğılmış, o güzelim saray perişan virâne bir vaziyetteydi. O manzara lisan-ı hâl ile sanki şunları fısıldıyordu: “Bu sarayın güzellikleri gitti. Yerini gör­düğün şu manzara, aldı. Zaman içerisinde hiçbir şey aynı iyi hâl üzere kalmaz. İşte gördüğün şu sa- ray güzel durumunu bu yalnızlık, gariplik hâ­line, sevincini gam ve kedere bıraktı.” Cüneyd-i Bağdâdî sarayın kapısını çaldı. İçeriden gâyet zayıf bir sesle birisi; “Buyurun.” deyince; “Bu sara­yın o güzelliğine ne oldu Nerede onun o parlak hâli, nerede onun içeri­sinde en kıymetli elbiselerle gezinen- ler, hani o gelip giden ziyâretçileri ” diye sordu. O şahıs ağlayarak; “Efen- dim! Onlar burada emânetçi olarak kalıyorlardı. Ömürleri bitip, bu dünyâ- dan âhirete göçtüler. Dünyânın hâli böyledir. Ona gelen gider. Bu dünyâ kendisine iyilik edenlere kötülük eder.” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Daha ön- ce buraya uğradığımda birisi bu sarayın penceresinde; “Ey saray! Sana hüzün, gam ve keder girmez, di­yordu.” deyince, o şahıs ağlayıp; “Vallahi şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sâkinlerinden benden başka kimse kalma- dı. Ah! Dünyâya aldananlara yazık!” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâ- dî; “Bu harâbe, virâne olmuş yerde nasıl kalıyorsun, kalbin nasıl rahat edi- yor ” diye sorunca; “O nasıl söz. Burası sevdiklerimin evi değil mi Bu on- ların yâdigârı hâtırasıdır.” dedikten sonra, şu mânâda bir şiir okudu: “Bana dediler, sen sevdikleri­nin bulunduğu yerlerde durmayı seviyorsun, ben de- dim, her ne kadar bu­ralarda onlarla buluşamıyorsam da, onların kalbimde yerleri büyüktür. O hâlde onların gezip dolaştıkları yerlere olan sevgisi se- bebiyle kalbim bağlı iken, bu virâneyi nasıl terkederim ” Onun bu sözleri Cüneyd-i Bağdâdî´ye çok tesir etti. Sevgisini samîmi bir dille anlatması, vi- râne ol­masına rağmen sevdiklerine bağlılıkta gösterdiği sabır bakımından ho­şuna gitti.

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dün­yâya önem vermediği gibi elinde olanları da yetim veya fakirlere tasadduk ederdi. Kendisi muhtaç hâle gelinceye kadar verirdi. Kırk sene müddetle bayram günleri hâriç oruç tuttu. Yakınlarından hiç kimsenin ha­beri bile ol- madı.

Dâvûd-i Tâî hazretleri buyurdular ki: “Dünyâya düşkün kimsenin, in­sanlardan ayrı yaşamasının ve uzlete çekilmesinin bir faydası olmaz. Dos- tu, Allahü teâlâ, nasîhatçısı Kur´ân-ı kerîm olmayan kimse, şüphesiz yolu şaşırmıştır. Onun uzleti uygun değildir.”

“Dünyâyı sevenler, dünyâlıkları için âhiretlerini terkediyorlar. Sen, Alla- hü teâlânın emirlerini yapabilmek için dünyâyı terket.”

Dâvûd-i Tâî hazretleri dünyâ malına aslâ kıymet vermezdi. Vefâtın­dan önce ziyâret edenler yastığının kerpiç, yiyeceğinin bir çanak suya batırıl- mış kuru ekmekten ibâret olduğunu görmüşlerdi. Dünyâ hakkında şöyle buyurdu: “Eğer selâmette olayım dersen, dünyâya, haydi sana se­lâm ol- sun, diyerek vedâ et. Eğer kerâmet istersen âhirete, sen naza­rımda ölü gi- bisin, diyerek cenâzesini kılmak üzere tekbir al ve Allahü teâlâyı dileyen tasavvuf yolcusunun alâmeti dünyâya rağbet etmemek, dünyâdan zarûret mikdârıyla yetinmek, fazlasını arayıp sormamaktır ve yükün, uzun yola çı- kacak birinin ağırlığı kadar olsun. Sakın bundan fazla dünyâlığı kalbinize yerleştirmeyin ve ey insanlar! Dünyâyı isteyenler, ne­fislerinin isteklerine karşı acelecidir. Dünyâ hesâbıyla bedenlerini yorar­lar. Hâlbuki dünyâya rağbet, dünyâ ve âhirette yorgunluktan başka bir şey değildir. Zâhidlik ise dünyâda ve âhirette rahatlıktır. Öyle ise arslandan kaçar gibi dünyâyı iste- yen insanlardan kaçmalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Mağribî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) talebelerine ve sevdiklerine çoğu zaman dünyâ sevgisinin kötülük ve zararlarından anlatırdı. Bu hususta; “Kalbini dünyâya bağlamayan, nefsine bu yolda bir varlık tanımayan fakir bir kişi, faziletli işlerden pek azını yapsa dahi şu dünyâ hırsını kalbinde taşıyıp, âdeten ibâdet eden­lerden daha kıymetlidir. Bu fakir kişinin çok az bir ameli, dünyâ sevgisine kapılmış kim- selerin dağlar gibi yapacağı amelden çok daha kıymetli ve fazîletlidir.” bu- yurdu. Sonra da; “Bir kimse, samîmî olarak, dünyâdan yüz çevirir, Allahü teâlâya yönelirse, o kimse, dünyânın şerrinden ve âfetle­rinden, sıkıntıla- rından emin olur, kurtulur.” buyurdular.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâ rahatlığının peşinden koşmak, dünyâ ve âhirette sı- kıntıya sebeb olur. Dünyâyı terkedip Hakka yakın olmak, sevâ­bın rahatlı- ğını getirir. Nefsinin arzularını terk eden, onların musîbetlerin­den de kendi- sini korumuş olur.”

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâya rağbet etmemek gerektiği husûsunda: “Dünyâ, ken- disini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendin­den kaçanı ya- kalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünyâ ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyâya bağ- lanmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebeb olur. İbret almakla ilim, tefek- kür ile de Allah korkusu artar. Dünyâ sevgisinin yerleş­tiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider.” buyurdular.

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinin bi- rinde buyurdular ki: “Bir gece rüyâmda hazret-i Ömer bin Hattâb´ı gör­düm. “Ey müminlerin emîri! Dünyâ sevgisinin alâmeti nedir ” dedim. Şöyle ce- vap verdi: “Kötülenme korkusu ve övülmeyi sevmektir.” Dünyâyı sevmenin alâmeti bunlar olunca, zühdün (dünyâyı terk etmenin) alâmeti, doğru yolda bulunmakta kötülenmekten korkmamak ve övülmeyi sev­memektir.”

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “En büyük günahlar ikidir. Biri dünyâ sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek.”

“Dünyâdan ve dünyâ ehlinden tamâmen uzaklaşmaz isen, velîlik ko­kusunu alamazsın.”

Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine, “Zâhirde senin öyle büyük bir ke­mâlin, olgunluğun, bir ibâdetin olmadığı halde bu insanlar neden sana bu derece hürmet gösteriyorlar Bunun sebebi nedir ” diye sorduklarında, buyurdular ki: “Yalnız bir sebeple insanlar böyle yapıyor. O da Allahü teâlâ onu her kimseye farz kılmıştır. Ben o farzı yerine getirince, insanlar bana böyle yapıyorlar. O da dünyâ ehlini terk etmektir. Dünyâ ve ehlini terk et- mek, işimizi gücümüzü terk etmek değil, yalnız dünyâ ve dünyâ ehlinin sevgisini gönülden çıkarmaktır. Bu mahlûkâtı gönlümüze sokma­mak, dün- yâyı ve mahlûku cenâb-ı Hakk´ın muhabbetine ortak ettirme­mektir. Bu in- sanlar acâibdir. Onlar dâimâ dış görünüşe bakarlar ve ada­mın zâhid, dün- yâya düşkün olmadığını görürler. Âbid, çok ibâdet eden ise, büyük kimse derler. Şüphesiz bu büyüklük ise de asıl büyüklük ve olgunluk kalpteki ol- gunluktur. Zâhir, görünen işlerimiz mâlumdur. Yemek, içmek, yatmak, uyu- mak, ibâdet ve tâat etmek, haramlardan sakınmak, vesâiredir. Bâtının işi ise, Allahü teâlâ ile huzur bulmaktır. Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanmaktır. İn- sanın esas olgunluğu bâtınladır. Zâhirde her işi yerli yerine yapsak fakat kalbimizde kötü ahlâktan kurtulamasak, gâfil ve câhil kalarak, cenâb-ı Hakk´ın rızâsına kavuşabilir miyiz ”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri dünyâlık elde etmek ve zengin olmak için yanına gelen- lere, ken­disinden duâ isteyenlere şöyle buyururdu: “Dünyevî maksatlar için benim yanıma gelmeniz ve benden bir şey taleb etmeniz ahmaklıktır. Allahü teâlâ kitaplarını, dünyevî kazanç yollarını bildirmek için indirme- miş, Pey­gamberlerini bunun için göndermemiştir. Bilakis onları kullarına dîni öğ­retmek için göndermiştir. Dünyâlık kazanmak için kitap ve pey- gambere ihtiyaç yoktur. Kitap ve peygamber olmadan da dünyâlık kaza- nılabilir. Cenâb-ı Hak bu hususta dinli dinsiz bütün yaratıklarının rızık- larına kefil­dir. Bir kimse uygun bir mürşid-i kâmil, rehber elinde kemâlin zirvesine ulaşırsa, Peygamber efendimizin vekîli olur. Peygambere dün- yâyı ka­zanma yollarını öğretmesi lâzım değil iken onun vekillerine niye lâzım ol­sun. Pîr-i kâmilin duâsıyla dünyâlık elde etmek makbûl değildir. Bid´at ve gaflet ehli böyle şeylere müptelâ olmuş, tutulmuştur. İşin özü şudur ki: Bir kul namaz, oruç, Kur´ân-ı kerîm okumak ve zikri bu maksat- la yaparsa, dünyâlık bakımından onun durumu iyi olur. Fakat âhiret se- vabından mahrûm kalır. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyrul- maktadır: “Kim dünyâ hayâtını ve onun süsünü isterse, onlara yaptıkla- rının (çalış­tıklarının) karşılığını burada tam olarak veririz. Bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. Onlar öyle kimselerdir ki, âhirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Dünyâda yapageldikleri şeyler orada boşa git- miştir. Zâ­ten yapageldikleri şeyler hep boştur.” (Hûd sûresi: 15-16)

Muînüddîn-i Çeştî nin talebelerinden Hamîdüddîn Nâgûrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Dünyâ nedir ” diye sorulduğunda: “Allah´­tan gayri her şey dünyâdır. Senin nefsin alçak ve aşağıdır. Nefsine yakın olan her şey dünyâdır. Bugün, dünyâ senin nefsine yakındır, yarın âhiret. Bu mânâda şöyle demişlerdir.

Bugün, akşam, dün ve yarın,

Dördü bir, siz yalnız varın.

Yarın, inanıyoruz ki bize meâlen şöyle denecek: “And olsun, sizi, ilk defâ nasıl çırılçıplak yaratmışsak, onun gibi yapayalnız ve teker teker hu- zûrumuza gelirsiniz.” (En´âm sûresi: 94). Yâni mâdem ki işin sonu bu olacaktı, önceden niçin bunu bilmediniz. Bunu bilip, tercihini bu yönde yapan ne bahtiyâr kişidir. Zîrâ dünyâ nefsin evidir ve dünyâlıklar onun harb âletleri- dir. O kendi evinde rahat durmakta, arkadaş ve dostlarından da yardım beklemektedir. Rûh ise bu âlemde kendi arkadaş ve akrabâla­rından uzak kalmış, aslını unutmuştur. İlâhî bir yardım gelmedikçe, on­dan bir iş, bir fayda gelmez.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Dünyâ için üzülmen kötü, âhiret için üzülmen iyidir.”

Hâtim-i Esam hazretlerine; “Bizden bir kimse nasıl ve ne zaman dün­yâya ibret gözü ile bakanlardan olabilir ” diye sorduklarında; “Dünyâda her şeyin sonunun harap, herkesin gideceği yerin de toprak olduğunu gördüğümüz zaman! Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenâze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona ne ilmin, ne hikmetin, ne de vâz ve nasîhatın bir faydası olur.”

Evliyânın büyüklerinden Hayr-ün-Nessâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyânın ne değerde olduğunu idrâk eden, âhiretten na­sibini alır. Dünyâya düşkün olmak, insanın kalbini öldürür.”

Anadolu velîlerinden Himmet Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzı sırasında Dünyâ hayâtının geçici ve dünyâ nîmetlerinin vefâsız ol­duğunu anlatırken şu beyti söyledi:

Derviş Himmet senden evvel gelenler,

Kimisi kul, kimi sultan olanlar,

Dünyâ benim mülküm deyip yelenler

Ecel câmın içti haberin var mı

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Semmâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Muhammed bin el-Yemân şöyle anlatır: Bağdâtlı ar­kadaşlarımdan birisi, İbn-i Semmâk hazretlerine mektup yazıp, dünyâyı kendisine anlatmasını istedi. Cevabında; “Allahü teâlâ dünyâyı şehvet­lerle ve âfetlerle doldurdu, helâlleri güçlüklerle, haramları da mesûliyet­lerle birleştirdi. Helâller için hesâba çekeceğini, haramlar için azâb ede­ceğini bildirdi. Vesselâm.” yazarak gönderdi.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâyı maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret bir a- rada olmaz. Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır. Dün­yâya düşkün olanlar âhirette zarar görür. Dünyâya düşkün olmamanın ilâcı, İslâmiyete uymaktır.

Bu zamanda dünyâyı terk etmek çok zordur. Dünyâyı terk lâzımdır. Hakîkaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, âhirette kurtulabil- sin. Hükmen terk etmek de büyük nîmettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyin­mekte, meskende, dînin hudûdundan dışarıya taşmamakla olur.

Dünyâyı terk etmek iki türlüdür; birincisi, mübahların, zarûret mikdâ- rından fazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüpheli­leri ter- kedip yalnız mübahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.

Yine buyurdular ki: Dünyânın vefâsızlıkta eşi yoktur, dünyâyı iste­yenler de alçaklıkta ve bahillikte (cimrilikte) meşhûrdur. Azîz ömrünü, bu vefâsızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsu

Büyük velîlerden Mansûr el-Betâihî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine dünyâ sevgisi hakkında soruldu. Cevaben buyurdular ki: “Dün­yâyı tanıyan, fânî olduğunu anlayan, ona düşkün olmaz. Allahü teâlâyı tanıyan her şeyi bırakıp, O´nun rızâsını kazanmaya bakar. Nefsini tanı­mayan, bilmeyen büyük aldanış içindedir.”

“Dünyâlık olan her şey, senin dünyâyı terketmen husûsunda aleyhin­dedir. Sana yardımcı olmaz. Şu üç sıfat velîlerin sıfatındandır. Sen bun­lara iyi yapış.

1) Her hususda Allahü teâlâya dayanmak, tevekkül etmek.

2) Allah´a dayanıp, hiçbir şeye düşkün olmamak.

3) Her hâlükârda Allahü teâlâya yönelmek.”

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­ri buyurdular ki: “Dünyâ dört şeyden ibârettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyân ettirir. Söz; insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku; insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştırır.

Ma´rûf-ı Kerhî hazretle­rine Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar diye sorulduğu zaman buyurduki: Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir mu- habbet ve hüsn-i muâmele yâni Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile cevâbını verdi,.

Tâbiîn devrinin meşhurlarından ve evliyânın büyüklerinden Muham- med bin Ka b el-Kurazî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâ son durak ve geçici bir yerdir. İyiler ondan yüz çevirir, kötüler ona koşar. İnsanların kötüsü ona rağbet eden, iyisi ondan uzaklaşandır. Dünyâ ken- dine bağlanana sıkıntı verir, helâke düşürür. Boyun eğene hâinlik yapar. Zenginliği fakirlik, çokluğu azlıktır. Günleri gelip geçer.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Müminin hesâbı kısa bir zaman için olacaktır. Birinin hesâbı diğerinin hesâbını geciktirmez.”

“Dünyâ hayâtı çok kısadır. Bu birkaç günlük kısa fırsat zamânında, kabri ve kıyâmeti unutmamak (hazırlanmak) lâzımdır.”

“Dünyâ hayâtı gâyet kısadır. Ebedî saâdete kavuşmak dünyâ hayâ­tına bağlıdır. Saâdetli kimse; bu kısa dünyâ hayâtındaki fırsatı ganîmet bilip, âhirette kurtuluşa sebeb olacak işleri yapan ve âhiret azığını hazır­layandır.”

“Son nefes korkusu bir nîmettir ki, Hakk´ın dostları bu derde tutul- muş, giriftâr olmuşlardır.”

“Dünyâ hayâtı geçicidir. Bu birkaç günlük hayâtı ganîmet bilip, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya sarfetmek lâzımdır. Alçak dünyânın nîmet- lerine dalmayıp, âhireti istemek lâzımdır. Ebedî olan âhireti ve âhiret nî­metlerini kazanmak için çalışmalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Zuğdân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâlık peşinde koşanlar, dünyâya sımsıkı sarılı­yorlar. Hâlbuki her nefes alışta ondan uzaklaşmaktadırlar. İleriyi göreme­diklerinden kördürler.

Tâbiîn devrinde Basra´da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve velî Sâlih bin Beşîr el-Mürrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâda lezzeti üç şeyde aramalıdır. Aradığını bulursan, sevinip key­fine bak! Şâyet bulamazsan, bu kapının sana kapalı olduğunu bil! Bunlar: 1- Namaz kılmak, 2- Kur´ân-ı kerîm okumak, 3- Allahü teâlâyı çok zikret­mek, hatırlamaktır.”

Yine buyurdular ki: “Dünyânın fânî, geçici ve sıkıntılarla dolu oldu­ğunu bilen bir kimse, dünyâya sarılmakla nasıl mutlu olabilir ” Ve sonra ağlayarak ilâve etti: “Dünyâ, bizden evvelkilerin artığı, geçmişlerin terke- dip boşadığıdır. Buradan, ayrılık zamanı gelmeden önce ayrılın ve ölüm, baş ucunuzda imiş gibi hareket edin!”

Tâbiînin büyük âlim ve evliyâsından Ebû Hâzım Seleme bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyânın az bir şeyi, âhiretin çok şeyinden alıkor. Çünkü insan dünyâ meşgalelerinden âhiretle alâka­lanmaya fırsat bulamaz.”

Yine buyurdular ki: “Dünyâyı iki şey olarak buldum: Biri bana âit, di­ğeri başkasına. Başkasına âit olan şeyi, bütün gücümle elde etmeğe ça­lışsam, mümkün değil, ona ulaşamam. Benim rızkım nasıl olsa başka­sına verilmez. Başkasınınki de bana verilmez. Bana verilecek rızkın bir zamanı vardır. Onun için onda acele etmiyeceğim.”

“Dünyâda geçen günler rüyâ, geri kalan gelecek günler ve şeyler ise, arzu ve istekten ibârettir.”

“Birisi gelip, Ebû Hâzım hazretlerine: “Beni çok üzen bir şey var” de- di. Ebû Hâzım hazretleri “Nedir o ” diye sordu. O da; “Ben dünyâyı sevi- yorum” dedi. O zaman Ebû Hâzım hazretleri şöyle buyurdu: “Ben, Allahü teâlânın sevdirdiği bir şeyi sevdiğimden dolayı nefsimi kötülemem. Çün- kü Allahü teâlâ bana bu dünyâyı sevdirdi. Eğer dünyâ sevgisi, bizi Allahü teâlânın beğenmediği bir şeye sürüklemiyor, beğendiği bir şeyden de alıkoymuyorsa, bunun hiçbir zararı yoktur.”

Evliyâdan ve büyük İslâm âlimlerinden Vekî´ bin Cerrâh (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâlığa düşkün olmayınız. Ondan sâdece ihtiyâcınız kadar alınız. O aldığınız da helâl yoldan ol­sun.”

“Helâlin hesâbı, haramın cezâsı vardır.”

Büyük velîlerden Yûsuf bin Hüseyin Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâda iki türlü taşkınlık ve azgınlık vardır. Bunlardan biri ilim sebebiyle yapılan azgınlık, diğeri de mal sebebiyle yapılandır. İlim sebebiyle olan taşkınlıktan kurtulmak, ancak ibâdetle olur. Mal sebe­biyle olan taşkınlıktan kurtulmak ise, ona ehemmiyet vermeyip uzaklaş­makla mümkün olur.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında buyurdular ki: Dünyâ; âhiret için bir tarla olmasa, â- hirete hazırlık yeri olmasa, çirkin şeylerin en çirkini, rezillerin en rezîlidir. Allahü teâlâdan uzaklaşmaya, insanı âhirette faydadan mahrûm etmeye sebeptir. Akıl sahibi olanların yanında kıymeti olmayan bu dünyâda insan utançtan başını eğse yeridir. Nitekim sevgili Peygamberimiz; Dün- yâ, âhirette evi olmayan kimselerin evidir. Malı olmayanların malıdır. Aklı ol­mayan kimse onu toplar. buyurmuştur. Eğer Allahü teâlânın katında dünyânın sivrisinek kadar kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan bir yudum su bile vermezdi. Zîrâ dünyâyı yarattığı günden beri ona rah­met nazarıyla bakmamıştır.

Beyt:

Bu dünyâya gönül bağlama, fâni olan dünyâ geçer

İhtiyarlık devresi geldi, tâze gençlik devresi geçecek.

Güneşin herkese apaçık göründüğü gibi dünyânın kötülüğü de mâ­lumdur. Eğer dünyânın bir değeri olsaydı, insanların ve cinlerin peygam­beri olan Muhammed aleyhisselâm ona iltifât ederdi.

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dün- yâ ne demektir biliyor musunuz Gönlüne gelen ve seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şey dünyâ demektir. Seni O´ndan başka bir şey ile meş- gûl eden her şey de fitnedir. Bu kısa ömrü, Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere yaklaşmakla geçiren, O´ndan başka şeylerle meşgûl olan kimse, âhiretini harâb etmiş olur. Bu ise, akıl sâhiblerinin yapacağı şey değildir.”

Yine buyurdular: “Hak teâlânın sevdiklerinin yolunda olmak ile dün­yaya kıymet vermek, dünyâya düşkün olmak, bir arada bulunmaz. Bu yolda bulunan bir kimsenin kalbinde, dünyânın zerre kadar kıymeti bulu­nursa, yağdan kıl çıkması gibi, kolayca bu yoldan çıkar. Allahü teâlânın dostları, dünyâya hiç kıymet vermezler, onun için gam yemezler. Bütün dünyâyı bir lokma hâline getirip, bir velînin ağzına koysan, israf olmaz. Gerçek israf, bir şeyi Allahü teâlânın rızâsına aykırı olarak sarfetmektir. Allahü teâlâ, dünyâyı eliniz ile terketmeyi değil, kalbiniz ile terketmeyi is­ter ve beğenir.”

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyu­rurdular ki: “Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Günahların başı ise küfrdür, îmânsızlıktır.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdular ki: “Dünyâ sevgisi ve günahların istilâ ettikleri kalpten nasıl hayır beklenir.”

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir defâsında da; “Allahü teâlâya şükre sebeb olan dünyâlık in­sana zarar vermez.” buyurdular.

Abdülazîz Bekkine (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Seni Mevlâdan alıkoydu ise, dünyâ bir çöp de olsa dünyâdır.”

Gelibolu´da yetişen velîlerden Ahmed Bîcân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir vâzında şöyle buyurdu: Dünyâ, çok gün geçirmiş fit­neli ve nazlı bir ihtiyara benzer. O, dışını gençler gibi giyecekler ile süs­leyip, halk arasında naz eder. Böylece insanlar da onun tuzağına düşer. Dünyâ zâlim bir padişah gibidir. Halka bazı şeyler bağışlarsa da dostluğu yoktur. Hepsini öldürmek ister.

Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü l-Havârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâya sevgi ve arzuyla bakanın kalbinden, Alla- hü teâlâ zühd ve yakîn nûrunu söküp atar.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Ebû Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâyı, onu isteyenlere bırakmak, onlardan ve dünyâdan yüz çevirmek akıllıların işidir.”

“Dünyâ sevgisinden ve onun sevgisine tutulanlardan yüz çevirenleri, yerdekiler ve gökdekiler (melekler) sever.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, gönlü dünyâya bağlamamak hakkında buyurdular ki: “Dünyâ­nın sizi kandırıp evvelkileri düşürdüğü belâya sizi de düşürmemesi için izzet ve celâl sâhibi Allahü teâlâdan gücünüz yettiği kadar korkun. Bildi­ğinizle amel edin ve dikkatli olun.”

Suriye´de yetişen evliyâdan Ahmed Haznevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri; dünyâ ve içindekilere gönül bağlamamak ve Peygam­ber efendimize tâbi olmak husûsunda: “İyi bilmelidir ki, dünyâsını âhiretine ve- sîle eden kimseden başkasına esenlik yoktur. Çünkü dünyâ meşakkat ve aldanma evidir. Zîrâ hadîs-i şerîfte; “Dünyâ lânetlenmiştir (kıymetsizdir) ve dünyânın içindeki şeyler de lânetlenmiştir. Ancak Allah­´ın zikri ve Allah´ın sevdiği şeyler bu lânetlenmenin dışındadır.” Buyrulmuştur. İşte bundan do- layı akıllı kimse Allahü teâlânın dostu ve sevgilisi olan Muhammed aley- hisselâmın şerîatine, Nakşibendiyye bü­yüklerine, fakirlik, zenginlik, rahatlık ve sıkıntılı zamanlarında dahi tâbi olmalı, uymalıdır. Çünkü onların boyala- rıyla boyanmak en üstün maksat ve arzu edilen şeydir. Boyanmayana piş- manlık vardır. buyurdular.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Birçok şiirinde Allahü teâlânın rızâsını taleb et­meyi, mal, mevkî, şöhret ile dünyâya ve maddeye âit her şeyin sevgisini kalbden çı- karmayı tavsiye etmekte, kalbde yerleşmiş sevgisi olmayan; mal, mülk, makam ve mevkînin de bir mahzuru olmadığını belirtmektedir. Ahmed Kuddûsî, İslâmı tek bir bütün olarak görür. İslâmiyete uyanı ve İslâmın yü- celiğini anlatmak için, devrindeki sağlam idârecilerle pâdişah­ları birçok de- fâ methetmiş ve onlara itâatı tavsiye etmiştir. Müslümanların eğer fitneye uyup, din ve devletine ihânet etmezse, yer ve gök ehlinden duâ ve yardım alacaklarını, şâyet din ve devletine ihânet ederlerse zulüm ve belâlara uğrayacaklarını belirterek şöyle buyurmaktadır:

Zulm eylemez nâsa zerrece Hudâ,

Lâyık olduk geldi bize bu şifâ,

Amele göredir herkese cezâ,

Taksîr iden lâ-büd cezâsın bulur.

Kalbinden adâlet merhamet gitti,

Pâdişâhı bize musallat etti,

Emr-i Hallâk ile halkı incitti,

Anlamayan onu kul itti sanır.

Uzattın kat´et sözün Kuddûsî,

Uyandırmak kasdın pend idip nâsî,

Vir nefsine öğüt ey kalbi kâsî,

Gözsüzleri nice edebilir kör.

Büyük velîlerinden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu- yurdular ki: “Dünyâdan uzaklaşmak, takvâ sahiblerine, haramlardan uzak- laşanlara kolay gelir.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki: “Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felâketler- den felâketlere sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.”

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Bendâr Sayrafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâ temeli zorluk üzerine kurulmuş bir evdir. Ora- da zorluk olmadan yaşamak imkânsızdır.”

Buhârâ evliyâsından ve Şâfiî mezhebi âlimlerinden Ali bin Muham- med (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerine sohbetlerinde sık sık şöyle bu- yururdu: Kişinin dünyâ malını arttırmaya çalışması, kendisi için bir noksan- lık ve onun kârı, kazancı ise, hayır olmayıp hüsrandır.”

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâyı hiç sevmezdi. Dünyâ malıyla hiç ilgilenmedi. Dok­san senelik hayâtında taş taş üstüne koymadı. Bir evi yoktu. Cenâb-ı Hakka hamdederek; “Elhamdülillah, tapuda kaydım dünyâlık bir şeyim yok. Ba- bam bu dünyâya bir çivi çakmamıştı. Benim de bir çivim yok.” derdi.

Muhammed Lütfi (Efe) hazretlerinin “Şenper-i zenburi değmez bu ci­han kâşânesi” (Bu cihanın saltanatı bir sinek kanadına bile değmez) sözü dik- kate şâyandır. Yine dünyânın boş olduğunu şu mısrâları ile dile getirmekte- dir.

İster allan güller gibi her seher

Âhiri ölümdür hayâldesin

İster olsun hazinende dür, güher

Âhiri ölümdür ne hayâldesin.

İster emirâne kur taht-ı revân

Şâhâne üstünde kurul nev-civân

Hüsrev gibi her gün eyle bir dîvân

Âhiri ölümdür ne hayaldesin

İsterse bu dünyâ hep senin olsun

Şân ü şöhret şerâfetinle dolsun.

Halk-ı zemân hep emrinde bulunsun

Âhiri ölümdür ne hayaldesin.

Tâbiînin meşhurlarından olan, Âmir bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) her şeyini Allah yoluna fedâ etmişti. Süfyân bin Uyeyne: “Âmir bin Abdullah yedi diyetle nefsini Allahü teâlâya sattı.” buyurmuştur. Dünyâya zerre kadar ehemmiyet vermezdi. Eline geçen her dünyâlığı Allah yo­lunda sarfeder yanında bir gece dahi kalmazdı. Ma´n bin Îsâ, onun çok defâ içe- risinde on bin dirhem bulunan bir kese ile müslümanların arasına çıktığını ve bunların tamâmını dağıtmadıkça yatsı namazını kılmadığını haber ver- miştir. Bir defâ nalınları çalındı. Bir daha ölünceye kadar nalın giymedi.

“Bir şeyi arayan onun peşinden koştuğu ve bir şeyden korkan ondan kaçtığı halde, Cennet´i arayıp Cehennem´den kaçan kimselerin, bunlara hiç aldırış etmeden uyuyup kalmaları ne kadar şaşılacak şeydir!” bu­yurdu.

Tâbiînden ve evliyânın meşhurlarından Âmir bin Abdullah Anberî (radıyallahü anh) hazretlerine; Dünyâya dalan, keyfine düşkün olan ehl-i hevâ için ne der­sin diye sorulunca; “Onlar hakkında ne söylememi istersi- niz. Eshâb-ı ki­râmdan biriyle görüşüp, sohbet ettim. Şöyle söyledi: “Bize bildirildi ki, kı­yâmet günü îmânı en nurlu olanlar dünyâda iken nefsini şid- detle hesâba çekenlerdir. Dünyâya dalarak çok sevinenler, kıyâmet gü- nünde üzüntüsü en şiddetli olacak olanlardır. Dünyâda çok gülenler, kıyâ- met günü çok ağlarlar. Yine bize bildirildi ki, Allahü teâlâ emir ve yasaklar bildirdi. Emirlere uyup yasaklardan sakınanlar Cennet´e girer. Emirleri ya- pıp ya­saklardan sakınmayan ve sonra da tövbe eden, azapla ve korkularla kar­şılaşır sonra Cennet´e girer. Emirlere uyup, yasaklardan sakınmayan ve bunda ısrar edip bu hâl üzere ölenleri ise, Allahü teâlâ dilerse affeder, dilerse azâb eder.”

Âlim ve evliyâdan Amr bin Mürre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin talebesi Selîm bin Rüstem anlatır: Dünyâyı sevip onun peşinde öm­rünü tüketenler hakkında; “Kim dünyâya yönelip dünyâlık peşinde ko­şarsa âhiretini yıkar. Kim ahirete faydalı amel yaparsa, dünyâya düşkün olmak- tan kurtulur. Böylece fânî geçici olanı verip bâki, kalıcı olanı alır.” buyur- dular.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Mey- sere el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) nasîhat isteyenlere: “Dünyâ- ya çok düşkün olduğunuzu görüyorum. Size âhireti tavsiye ede­rim. Dünyâ işleriyle uğraşırken âhiretinizi unutmayınız. Bir kimsenin dün­yâda makam, mal ve mülk sâhibi olması, herkesin yanında sözünün geçmesi, âhirette Cehennem´e düşmesine, ateşte yanmasına mâni ola­maz. Orada hüküm, Allahü teâlânındır. Dilerse azâb eder, dilerse Cennet´ine koyar. Onun için bu dünyâda, Allahü teâlânın rızâsını kazan­maya, şu imtihan yurdunda, î- mân edip, sâlih ameller yapan, iyiliği emre­dip, kötülükten alıkoyan, bu u- ğurda gelen sıkıntılara katlananlardan ol­maya çalışmak lâzımdır.” buyurur- du.

Anadolu´da yetişen velîlerin büyüklerinden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren Üçüncü Murâd Han, büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onun ile istişâre yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranında vefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu ilâhîyi söylemiştir.

Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,

Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.

İki kapılı bir virânedir bu,

Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.

Bakma bunun karasına ağına,

Gönül verme bostanına bağına,

Benzer hemân çocuk oyuncağına,

Burda aklı olan insan eğlenmez.

Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,

Bunda ne eylersen anda buluna,

Bir gün sefer düşer berzah iline,

Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.

Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,

Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,

Yükün yeynildigör evvelden bârı,

Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.

Doğrusuna gidegör bu yolların

Geçegör sarpını yüce bellerin,

Dünyâ zindânıdır mümin kulların,

Zindanda olan kul kolay eğlenmez.

Ömür tamam olup defter dürülür,

Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,

Hakkın dergâhında elbet durulur,

Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.

Hüdâyî n´oldu bu kadar peygamber,

Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,

Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,

Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.

Üçüncü Murâd Han Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, oğullarından bi­risinin sünneti için yaptırdığı merâsim dolayısıyla “dünyâya meyletti” de­nilmesi üzerine şu şiiri söyledi:

Alan sensin veren sensin kılan sen

Ne verdinse odur dahi nemiz var

Hakîkat üzre anlayıp bilen sen

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Tutan el u ayak senden gelüpdür

Gören göz u kulak senden gelüpdür

Efendi dil dudak senden gelüpdür

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk

Neye ef´âl sıfâtı kanda bulduk

Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm

Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm

Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hüdâyî´yi sen eriştir murâda

Senindir çünkü hükm arz u semâda

Efendi dahli yok ğayrın arada

Ne verdinse odur dahî nemiz var

YALAN DÜNYA DEĞİL MİSİN!

Kim umar senden vefâyı,

Yalan dünyâ değil misin

Muhammed-ül-Mustafâyı,

Alan dünyâ değil misin

Yürü hey vefâsız yürü,

Sensin hod bir köhne karı,

Nice yüzbin erden geri,

Kalan dünyâ değil misin

Kimisini nâlân edip,

Kimisini giryân edip,

Âhir-i kâr üryân edip,

Soyan dünyâ değil misin

Kasdedip halkın özüne,

Toprak doldurup gözüne,

Ehl-i gafletin yüzüne,

Gülen dünyâ değil misin

Eğer şâh u eğer bende,

Her kişiyi salan bende,

Kimse mekân tutmaz sende,

Virân dünyâ değil misin

Sihr ile donatıp kendin,

Meydana salan semendin,

Âleme mihnet kemendin,

Salan dünyâ değil misin

İşin gücün dâim yalan,

Çok kişiden arta kalan,

Nice kere boşalarak

Dolan dünyâ değil misin

Mâverâünnehir böldesinde yetişen velîlerin büyüklerinden Aziz Ne- sefî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Ey oğul! Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir. Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâ­mına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olaca­ğımız belli değil.”

Baba Tâhir Uryân (rahmetullahi teâlâ aleyh) İran´da yetişen şâir ve velîlerden olup dübeyitlerinde dünyânın geçiciliğini şöyle açıklıyor:

Dünyâ sofradır, insanlarsa misâfirdir

Bugün lâle görülür, yarın da hâzân olur.

Karanlık bir çukurun adın kabir koyarlar

Bana derler ki budur senin evin.

Dünyâ malının hepsi yanmalıdır

Dünyâ malından yüz çevirmelidir

Bugün yüreğinde olan derd ile gamı

Mahşer günü için toplamalısın.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rahme- tullahi teâlâ aleyh) iyilik, lütuf, ikrâm ve ihsân sâhibi, eli açık, cö­mert bir zât idi. Misâfiri çok sever, çok ikrâmlarda bulunurdu. Onun zen­ginliği, fakirler- den ve zenginlerden bâzıları arasında çeşitli dedi-kodulara yol açtı. Allah adamlarının hâllerini anlıyamıyan bu zavallılar, o büyük zâtın mal topla- makla meşgûl olduğunu zannediyorlar; “Bizim bildiğimiz evliyânın dünyâ ile alâkası olmaz. Bunun ise, bu kadar malı var. Bu nasıl iştir.” diyorlardı. Bu- nun gibi sözler, Behâeddîn hazretlerinin kulağına gi­dince, insanların dün- yâlık şeyler ile meşgûl olmasına üzülerek; “Dünyâ­nın tamâmının kıymeti nedir ki, bizde olan bir kısmının bir ehemmiyeti ol­sun Allahü teâlâ, Nisâ sûresi 77. âyet-i kerîmesinde sevgili Peygambe­rine hitâb ederek meâlen; “De ki, dünyâ metâ´ı (menfaati ve ondan isti­fâde etme, faydalanma) pek azdır (ve çabuk sona ericidir.)” buyuruyor. Yılan ile arkadaşlık etmek, onun zehrini tanımayanlara zarardır. Ama za­rarını bilip iyi korunan için, yılanın ne zararı olabilir. Bunun gibi, dünyâ malı, kendisine gönül verenler, bunun zararını anlayamayanlar için el­bette zararlıdır. Fakat, zararını iyi anlayıp, kendisini koruyanlar, ona gönlünü kaptırmayanlarda dünyâlık bulunması- nın hiç zararı olmaz.” bu­yururdu.

Irak´ta yetişen evliyâdan Bekâ bin Batû (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Fakr hâli odur ki, kalbden Allahü teâlâdan başka her şey ile olan bağ koparılmalı, dünyâ sevgileri oraya girmemelidir. Böyle bir sevgisi varsa, silmeli, çünkü bu sevgi, birçok meşgûliyyetler çıkarır. Evli­yâlık yo- lunda bulunmaya mâni olan sebebler meydana çıkarsa ve her­hangi bir kimsenin kalbi, o maddî ve geçici mülklere bağlanırsa, o kimse bu yolda bulunamaz. Kalpten, mülk sevgilerinin ayrılmış olduğunun alâ­meti, hiçbir hâlde kulda bir değişiklik olmamasıdır. Yâni bir kalpte dünyâ muhabbetinin bulunup bulunmadığının alâmeti, bir şeyin olması ile ol­maması arasında fark bulunmamasıdır. Bu şeylerin varlığı veya yokluğu onda değişiklik yap- mamalıdır. Mülklerin varlığı onu şımartmamalı, yok­luğu ise onu harekete geçirmemelidir. Hal böyle olunca, hiçbir tehlikeli hâl ona tesir etmez. Hattâ bunun hâli öyle olur ki, bir mülke sâhib ise, onun hâli, mülkü yok gibi olur. Şâyet bir mülke sâhip değil ise, onun hâli, sanki dünyâya sâhipmiş gibi olur. Görenler böyle hissederler. Böyle bir kimse, dünyâ ve âhirette kendisi için bir makam görmez. Hâline bakar ve kendini bir şey görmeyen, bir ta- lepte bulunmayan kimseye benzetir. Ku­lun, Allahü teâlâya kavuşmak yo- lunda bulunması, yukarıda bildirilen bu sıfatların hakîkatine vardıktan son- ra başlar. İşte bu hâllerin sâhipleri, yüksek derece ve makam sâhibidirler.”

Mısır´da yetişen velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Bekrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ey gaflet uykusuna dalmışlar! Ar- tık uykudan uyanınız. Şimdi uyuyacak zaman değildir. Ey kerîm olan Alla- hü teâlâdan yüz çevirenler! Siz O´ndan yüz çevirip haddi aşıyorsu­nuz. Alla- hü teâlânın sayısız nîmetleri içindesiniz. Dünyânın parasına, malına, mül- küne kalbinizi bağlamayın. Bir gün gelip, her şey yok olup, elinizden çıka- cak. Ancak Allahü teâlâ ve O´nun sevdiği, beğendiği amel­ler kalacaktır. O- valara ve çöllere sığmayan orduları olan nerede o azgın, taşkın Fir´avnlar Nerede o gelmiş geçmiş krallar, hükümdarlar Nerede onların medhedici- leri Nerede onların siyah bayrakları ve sancakları Nerede o dünyânın doğusuna ve batısına sâhib olan İskender Nerede ilim irfân sâhipleri Ne- rede vefâlı dostlar, kardeşler, yakınlar Onların yaşadıkları yerleri gez gör ve onlardan haber sor. Netîcede hepsinin öl­dükleri haberini alırsın. Üm- metlerden nicesi toprak altında olup, kalbleri de hasret ile doludur. Onlar himâye, koruma altında idi. Onlar ve yaşa­dıkları vakitler de ölüp gitti. Za- man, esef ederek onlar için ağlamakta ve yaşlar dökmektedir. Dün onların hepsi evlerinde yaşamakta idi. Bu gün ise, toprak altında kemik ve toz yığı- nı hâlindedirler. Dünyâ durdukça salât ve selâm, Muhammed aleyhisse- lâmın ve âlinin üzerine olsun.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Kim Allahü teâlâdan dünyâyı isterse, Allahü teâlâ da onun dünyâda uzun zaman kalmasını ister.”

Dünyâya gönül verenlere; “Dünyâya tâlib olan insanlardan dünyâlık istemeye utanmıyor musun Siz dünyâlığı, dünyâyı yed-i kudretinde tu­tan Allahü teâlâdan isteyiniz.” buyururdu.

Büyük velîlerden Bişr bin Mansûr es-Süleymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisini âhiretten alıkoyacak işlerden uzak dururdu. Bu sebeble; “Ne zaman dünyâ işlerinden bir şey aklıma gelse, bu beni âhireti hatırla­maktan alıkor.” buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden Bündâr bin Hüseyin Şirâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki: “Dünyâ sevgisi bir kalbe girdiği zaman, o kalbi Allahü teâlâya ibâdet etmekten alıkoyar.”

Tâbiînden ve evliyâdan olan Câbir bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında İbn-i Sîrîn; “Câfer bin Zeyd dünyâyı ve parayı sevmek­ten kurtulmuştu. Yâni dünyâya ve paraya hiç kıymet vermezdi.” buyur­muş- tur. Buyurdu ki: “Farz olan haccı yaptıktan sonra bir fakire veya yetime az bir şey sadaka vermeyi, nâfile hac olan umre yapmaktan daha çok severim.”

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: “Ey dün- yâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden ko­şana da zahmet, sıkıntı ver!”

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Celâleddîn Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Behâeddîn Zekeriyyâ´ya yazdığı bir mektu­bunda; “Allahü teâlâdan başka şeye gönül bağlamak, dünyâya tapmak demektir.” buyurdu.

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ebüdderdâ hazretleri´nin; “Allahü teâlâ bir kimseye sâdece yemek ve içmekden (yâni dünyâlık şeylerden) nîmet verir de; başka nî­meti (âhiret nîmeti) vermezse, onun fıkh ilmi az olur ve Allahü teâlânın azâbı o kimseyi yakalar.” dediğini bildirmektedir.

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâ mez- belelik gibidir. Hiç bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki, sâdık mümin, dün- yânın ne sevgisi, ne buğzu ile uğraşmaz.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin tüccar bir talebesi vardı. Bu talebe bir gün hastalandı. Hocası ziyâ­retine gitti. Talebesine; “Nasıl hastalandınız ” diye sorduğunda, talebesi; “Teheccüd, gece namazı için kalkmıştım. Abdest almaya hazırlanırken, sırtımda bir sıcaklık hissettim. Bu sıcaklıkla birlikte, şiddetli bir acı da be­lirdi. Hummaya yakalandım.” dedi. Bunları dinleyen Ebû Ali Dekkâk; “Evlâdım! Başı ağrıyan bir kimsenin, ayağına ilaç sürmesiyle hastalığı iyi olmaz. Senin birinci vazîfen, kalbinde bulunan dünyâ sevgisini çıkarıp atmaktır. Birinciyi bırakıp başkasını yapmaya kalkarsan, faydasına kavu­şamazsın. Yapacağın bütün işleri izin alarak yaparsan, faydasına kavu­şursun.” buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Ali Sekafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) nasîhat olarak buyurdular ki: “Bir kimse dünyâya yönelirse, dünyâ meşgaleleri onun için âfettir.”

Büyük velî, hadîs ve kırâat âlimi Ebû Bekr bin İyâş (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gençliğimde biri bana, dünyâya köle olmak­tan kendini kurtar, âhirete yönel, dedi. Ben de ömrüm boyunca öyle yap­tım.”

“Dünyâ sevgisini kalbine dolduran kişinin bir dirhem dünyâlığı kay­bolunca gündüzü kararır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın yarattığı şeylere dalıp avunmak, kula bir cezâdır. Dünyâyı ve dünyâyı sevenlere yakın durmak, onlara güvenmek ise felâkettir.”

Derin âlim ve büyük velî Ebû Hamza Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir ara Rey şehrinde bulunuyordu. Rey mescidinde ayağına sar­mak üzere bir bez istedi. Birisi ona kıymetli olan Mısır ipeği getirdi. O bu ipeği ayağına dolak yaptı. Ona; “Niçin böyle yaptın. O pahalı şey dolak olur mu ” dediler. Buyurdu ki: “Ben yoluma hıyânet etmem. Yâni dün­yâya ve dünyâdaki kıymetli şeylere değer vermem. Dünyâdan çekilmek lâzımdır. Yanında dünyânın bir kıymeti olsa tereyağından kıl çeker gibi o şey seni tasavvuftan çeker dışarı bırakır. Sofîler dünyâya kıymet ver­mezler. Bundan dolayı da gam yemezler. Eğer bütün dünyâyı derleyip toplayıp bir dervişin ağzına koysan, o isrâf olmaz. İsrâf, Hak teâlânın rı­zâsının hilâfına, tersine sarfettiğin şeydir. Hak teâlâ senin dünyânın ter­kini değil, gönlünden dünyâ sevgisinin terkini ister. Yâni gönlünden dünyâ muhabbetini gidermek Hak teâlânın indinde mûteberdir. Elinden dünyâyı çıkarıp tekrar ona dönmek değil. Dünyânın hepsi bir kerpiç par­çasıdır. Senin ondan nasîbin ancak bir toz kadardır.”

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kim dünyâyı (insanı Allahü teâlâ- dan uzaklaştıran şeyleri) istemekle meşgûl olursa, Allahü teâlâ onu zille-te mübtelâ kılar.

Bağdat´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed er-Râsibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki; “Siz geçici dünyâ malını istiyor- sunuz. Halbuki Allahü teâlâ âhireti kazanmanızı diliyor.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr etti: “Dünyâyı isteyen kimseyi, Allahü teâlâ âhireti is- temeye dâvet eder. Âhireti isteyen kimseyi de, Allahü teâlâ ya­kınlığına dâvet eder.”

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâ sevgisiyle ilgili olarak: “Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan, Allahü teâlânın rızâ­sına kavuşamaz.”

“İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet´te olur.” buyurdular.

Şam´da yetişen âlimlerin ve evliyânın meşhurlarından Ebû Ubeyd el-Busrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu geçimini yağ satarak sağlardı. Bir gün babasına gelerek; “Babacığım sermâyem olan birkaç testi yağım vardı. Dışarı çıkarken düşürüp kırdım. Bütün sermâyem yok oldu.” dedi. O da, rızkı verenin Allahü teâlâ olduğunu, başka bir iş yapa­bileceğini ve yeni imkânların çıkabileceğini, bir de dünyâya ve dünyâ malına düşkün olmamak gerektiğini işâret ederek; “Evlâdım, sen de ba­banın sermâyesin- den sermâye edin. Yemin ederim ki, babanın dünyâ ve âhirette Allahü teâ- lâdan başka sermâyesi yoktur.” buyurdular.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden Hâfız Abdülhakîm Dehlevî ticâretle uğra­şıyordu. Ticâretinde zarar etmişti. Bu durum ona mânen de zarar ver­mişti. Bir gün Ebü´l-Hayr dükkanın önünden geçerken, içeri girdi. Hâfız Abdülha- kîm´in omuzuna elini koydu. İltifât göstererek; “Ey aziz! Niçin kendini peri- şan ediyorsun Niçin keder, üzüntü ve sabırsızlıkla vakitlerini geçiriyorsun. Allahü teâlâ sana mal, hanım, çoluk-çocuk, sıhhat, şeref ve îtibâr gibi pek- çok nîmet ihsân etmiş. Bunlar içerisinde maldan bir kısmı zâyi olsa ne olur sanki Şâyet Allahü teâlâ kalanını da alırsa ne yapa­caksın ” buyurdu. Bu sözler Hâfız Abdülhakîm´in kalbindeki derde şifâ oldu. Kalbi şaşılacak derecede sükûnet ve huzur buldu, bütün mânevî kirlerden ve bulaşıklardan temizlendi.

Anadolu´da yaşamış büyük velîlerden Eşrefoğlu Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzında şöyle buyurdular: Ey müslümanlar! Dünyâ de­dikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya gel­diler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. On­lar, bu dün- yânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladı­lar. Buna al- danmak olur mu Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılma­dılar. Bu dün- yâya gönül verip aldanmadılar.

Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dün­yâ- ya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmedi- ler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gör­düler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: “Bir kimse, din karde­şinin bir işine yar- dım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet günü­nün en sıkıntılı zamanla- rında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır.”

Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar her­kesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dün- yâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rab- bin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile gö­rüşüp kabrine öyle gider.

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Maddî arzuları tat- min peşinde olma! Yoksa, arzu ateşi daha çok alevlenir.”

Yine buyurdu ki: “Dünyânın aldatıcı güzelliklerinin ve süslerinin pe­şinde koşmayın. Bunlar, size sonunda acı getirir.”

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâdan ve dünyâ malından nefret ederdi. Bu sebeple; “Dünyâ bütün her şeyiyle bana arz olunsa, hiç düşünmeden rahat ve kolay bir şekilde dünyânın murdarlığına hükmederim.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Her kim dünyâyı dost edinse, iki cihânın şerrini, kö- tülüğünü başına alır. Zîrâ iki cihânın saâdeti dünyâyı sevmemekte, fe­lâketi de dünyâyı sevip tapmaktadır.”

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Dünyâ; hükümdarlar için gelin, zâhidler için aynadır. Hükümdarlar onunla güzelleşir, zâhidler ise âfetlerine bakarak ondan uzaklaşıp terk ederler.

Fıkıh, hadîs ve tasavvuf âlimlerinden Hamdûn-ı Kassâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisinden nasîhat isteyen bir kimseye: “Dünyâ için hiçbir şeye kızma.” buyurdular.

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi, büyük velî İbn-i Cevzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâ arzuları olmayan kimsenin sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ, Allahü teâlânın evidir. sâhibinin izni olmadan bu evde tasar­rufta bulunan hırsızdır.”

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Halkın karşısındaki îtibar ve mevkiini bir tarafa atıverenin, dünyâdan ve dünyâ ehlinden yüz çevirmesi gâyet kolay olur.”

Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâdan ancak Allahü teâlâ- nın takdir ettiği kadar ele geçer. Ancak kulun sebeplere yapışıp, ça­lışma- sı gerekir. Böyle yaparsa, emre uymuş olur.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Kâdı Muhammed Zâhid (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhi- ret adamlarıyla oturmak, berâber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Ön- ce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş bü­yüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Değersiz ve kıymetsiz dün- yâ işlerine gönül vermek şöyle dursun, bunları konuşmaktan, böyle şey- lerden bahsetmekten bile çok sakınmalıdır. Böyle dünyâlık şeylerin ya- nında bulunmasını bile, kendisi için kusûr, kabahat ve bu yolda ilerle­me- ye mâni bilmelidir.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâ mel´ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için ya- pılmayanlar da mel´ûndur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünyâ sevgisi bir ara- ya gelmez. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terketmek lâzımdır.”

En büyük velîlerden on iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rah- metullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyurdular ki: “Dünyâ, uykuda gördü- ğün rüyâya benzer. Uyandığın zaman hiçbir şey kalmamıştır.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Ebû Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâya düşkün olan ve ona hırsla bağla- nanı kimse sevmez.

Bir kimse dünyâya düşkün olmazsa, insanlar onu sever. Kalbinden dünyâ sevgisini çıkaran kimseyi ise melekler sever.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şenâvî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: Dünyâdan elime geçenler, bana verilmiş özel bir mal değildir. Ben bu mallara, yoksulların da ortak olduğunu görüyorum. Bunla- rı, benden daha fakir kimseler varsa onlara veririm. Zîrâ, bu rızıkları bana bu iş için veren Allahü teâlâdır. Beni bu hayır işine memur eden, fakirlere yardımdan başka bir işle uğraştırmayan yüce Rabbime hamd ve senâlar olsun.

Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâda yalnız üç şeye heves ettim: Sapıtmaya doğru eğildiğim vakit beni doğ­rultacak, ikaz edip, yola getirecek bir arkadaşa; helâl nafakaya; huzûr için- de cemâat ile namaz kılmaya.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) ehil olmadan, anlamadan veya dünya için yazı, kitap ya- zanların hâline acır ve bunlara nasihat ederdi. Buyurdu ki: Kı­yâmet günü bir takım insanlar olacak; dünyâda yazdıkları uygunsuz şeyler için; ne o- lurdu kalemlerimiz ateş olsaydı da ellerimizi dokundura­maz ve yazamaz ol- saydık derler.

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen yedi büyük âlimden biri olan Saîd bin Müseyyib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâyı toplıyan bir kimsenin niyyeti, dînini korumak, yakınlarına bakmak, ibâdet için kuv­vet kazanmak değilse, onda hayır yoktur.”

Yine buyurdular ki: “Dünyâ malını toplayıp da, her türlü fenalıkta bu­lunanlarda hayır yoktur.”

Evliyânın büyüklerinden, maddî ve mânevî ilimler sâhibi Serrâc (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyâyı iki defâ terketmek lâ­zım- dır. Önce dünyânın her türlü nîmetlerini terketmek. Sonra nîmetlere şü- kür için dünyâya dönmek ve dünyâ hırsından uzak olmaktır.”

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kızkardeşi, bir gün ziyârete gelip: “Eğer müsâade buyurur­sanız evinizi süpüreyim” dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri müsâade etmedi. Başka bir gün yine ziyâretine geldiğinde, bir kocakarının Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin evini süpürdüğünü gördü. Bunun üzerine: “Ey birâderim, ben senin hemşiren iken hâneni süpürmeme müsâade etmedin. Şimdi süpür- mek için ihtiyar bir kadın getirmişsin” dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, hemşi- resinin bu sözü üzerine tebessüm ederek buyurdu ki: “Ey Hemşi­rem, o gördüğün acûze kadın dünyâdır. Allahü teâlâ, dînine hizmet edene, dünyâ- yı hizmetçi eyler.”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: “Bir kimse Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip kalbinde az bir dünyâ sevgisi bulunsa, kıyâmet günü herkesin huzûrunda; “Bakın bu filân oğlu filân kimsedir. Bu Allahü teâlânın kendisine, sivrisineğin ka­nadı kadar kıymet vermediği dünyâya gönül verdi.” diye nidâ edilir. Bu hâlden dolayı öyle mahcûb olur ki, yüz etleri dökülecek gibi olur.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kimse ibâdetle­rini yapar, hep Allahü teâlâyı hatırlarsa, dünyâ (insanı Allahü teâlâdan uzak- laştıran şeyler) ondan uzaklaşır. Allahü teâlâyı hatırlamaktan gâfil oldukça da dünyâ ona yaklaşır. İbâdetlerden ve Allahü teâlâyı hatırla­maktan mak- sat, dünyâyı kendinden uzaklaştırmak içindir.

İnsanlar bir yerde toplanıp, Allahü teâlâdan bahsettiklerinde, şeytan ve dünyâ oradan uzaklaşırlar. Şeytan dünyâya der ki: “Bu insanların ne yap- tığını görüyor musun ” Dünyâ; “Şimdi onlara yaklaşma. Birbirlerinden ayrıl- dıkları zaman, ben onları tek tek yakalar sana teslim ederim.” der.”

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Keşanlı Süleymân Zâtî Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir şiirinde dünyânın ve ona bağlananların hâ­lini şöle anlattı:

Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil!

Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre.

Bir dikkatli nazar etsen, bu dünyâ ehline cânım,

Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre,

Bu dünyâya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti,

Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre.

Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemez­sin,

Ki, dünyâ gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre.

Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyâya,

Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre.

Bir kalb dünyâya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz,

Onunçün Zâtî bu şi´ri getirdi hasbihâl üzre.

zamânın kıymetini bilmek husûsunda buyurdu ki:

Geçirme ömrünü mümin, sakın ki, kîl ü kâl üzre!

Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptı­rır, nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem´e götürür.”

DÜNYÂ GÖLGE GİBİDİR

Şumeyt ibni Aclân ki, Tâbiîn-i izâmdan,

Pek fazla korkuyordu, Allahü teâlâdan.

Derdi ki: “Ey dünyânın, peşi sıra koşanlar!

Siz ona koşsanız da, dünyâ hep sizden kaçar.

Dünyâ gölge gibidir, önünüzden gider hep,

Gölgesine yetişen, bir kimse var mı acep

Eğer ki yüz çevirip, kaçsaydınız siz ondan,

Bu sefer de o sizin, koşardı arkanızdan.

Dünyâ çok vefâsızdır, bir üzüntü, bir sevinç,

Böyle bir yalancıya, insan aldanır mı hiç

Ey insan, bilir misin, dünyâ denen şey nedir

Dünyâ seni Allah´tan, alıkoyan şeylerdir.

Kadın, çocuk, mal, mevkî ve makam düşüncesi,

Eğer böyle iseler, dünyâdır her birisi.

Unutturmuyor ise, Allah´ı bunlar eğer,

Dünyâ denmez bunlara, hepsi de nîmettirler.

Buyurdu: “Ey insanlar, biliniz ki pek âlâ,

Sizi, âhiret için, yarattı Hak teâlâ.

Böyle iken bir mümin, bırakıp âhireti,

Dünyâya sarılırsa, ne olur âkıbeti

Hâlbuki dünyâ fânî, ebedîdir âhiret,

Öyleyse ebedîyi, bu fânîye tercîh et!

Bak ömrün azalıyor, ölüme gidiyorsun,

Hazırlığın bile yok, niçin üzülmüyorsun

Şuna çok şaşarım ki, vardır bâzı kişiler,

Âhiretin ebedî, olduğunu bilirler,

Lâkin yaşayışları, uymaz inançlarına

Koşarlar bir hırs ile dünyâ kazançlarına.

Hem de kötü bilmezler, onlar bu bozuk hâli,

Yaşarlar gaflet ile, uyur-gezer misâli.

Kendisi az konuşur, az uyur ve az yerdi,

Sâir insanlara da, bunu tembîh ederdi.

Derdi: “Ey Âdem oğlu, sus ki felah bulasın,

Zîrâ çok konuşmakla, bir yere varamazsın.”

Bir gün oturuyordu, oğlu ile bir yerde,

Eğlenen bir cemâat, gördü biraz ilerde.

Buyurdu ki: “Evlâdım, şunların hâline bak,

Bir kaç yıl sonra hepsi, kabirlerde olacak.

Bu müthiş hakîkati, onlar da biliyorlar,

Buna rağmen nasıl da, böyle eğleniyorlar

Zîrâ buyuruyor ki Peygamber efendimiz:

“Lezzetlere son veren, ölümü yâd ediniz.”

Yine bir hadîsinde, buyurdu: “Ey insanlar,

Sizin bildiğinizi, bilse idi hayvanlar,

Aslâ bulamazdınız, yemeğe, bir lokma et,

Zîrâ kederlerinden, ölürdü hepsi elbet.”

Buyurdu: “Ey insanlar, gelin, gaflet etmeyin,

Tövbe ve istiğfârı, bir an geciktirmeyin!

Sonra tövbe ederim, derseniz bu gün şâyet,

Yârın pişmanlığınız, çetin olur be gâyet.

Zîrâ buyurmuştur ki, Peygamber efendimiz:

“Yârın yaparım diyen, helâk oldu biliniz.”

Aklı olan, dünyâda, henüz ecel gelmeden,

Ölüm ve âhirete, hazırlanır önceden

Bilir ki dünyâ fânî, ebedîdir âhiret,

Âhiret günü için, gösterir sa´y-ü gayret.”

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle- ri buyurdular ki: Allahü teâlânın bütün yaratıklarını gözleri ile müşâhede ettikleri halde, öyle kimseler vardır ki Allahü teâlânın varlığı ile birliği hak­kında şüpheye düşerler. Yoktan nasıl var edildiklerini gözleri ile gören pek- çok insan var ki ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor. Bunlar gelip geçici dünyâya emek verip, ebedî olan âhireti unuturlar. Ben bunların bu hallerine çok şaşarım!

Hindistan âlim ve velîlerinden Ziyâüddîn Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Büyüklerden birine; Dünyâ neye benzer dediler. Dünyâ, benzeri olmaktan daha aşağıdır buyurdu.

Ziyâüddîn Nahşebî hazretleri yine şöyle anlatır: Bir gün dünyâ ehli zen- gin birisi, bir dervişin evinden su istedi. Ona tatsız, ılık bir su verdiler. Bu su, sıcak tatsızdır dedi. O derviş; Ey efendi, biz zindandayız. Zin­danda o- lan iyi su içmez dedi. Yahyâ bin Muâz-ı Râzî yi öldükten sonra rüyâda gör- düler. Yüksek âlemde sana ne yaptılar diye sordular. Bu­yurdu ki: Dün- yâdan ne getirdin dediler. Zindandan geliyorum; zindan­dan ne getirilir dedim.

Konya´nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Acem diyârından bir derviş birçok yerler do­la- şıp birçok kimseler görüp Konya´ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî haz­ret- lerinin dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; “Keşke bu kişi­nin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. Keşke A- cem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu.” diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşünce­sini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine açtı ve; “Ey Efendi! Siz bir Acem di­yârına gitseniz ora- daki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip cenâb-ı Hakk´a kavuşursunuz.” dedi. Sadreddîn-i Konevî haz­retleri dervişin bu söz- leri üzerine; “Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim.” bu- yurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Kon ya´da unuttu­ğunu hatırlayıp, aklı ba- şından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddîn-i Konevî hazretleri der- vişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; “Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım.” dedi. Bu­nun üzerine Sadreddîn-i Konevî haz- retleri ona tebessüm edip; “Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhla- rın başıdır. Biz bunca mal ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki pa­ralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti.” buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya´ya döndüler.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Efendinin dünyâya hiç rağbet etmediğine dâir bir kasidesin­deki beytler şöyledir:

Fakr ile fahra (övünmeye) vâris olduk

Zenginliğin son derecesine mâlikiz biz

Fâniyi (gelip geçeni) bekâya verdik elhak

Bâkî´de bekâya mâlikiz biz.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Açıkbaş Mahmûd Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) şiirlerinde daha çok dünyânın fâni ve kendisi­nin de garîb olduğunu anlatır.

Bu âlem-i fânîde ne mîrim ne emîrim

Üftâde-i vâdi-i fenâ merd-i hakîrim.

El-minnetü lillah ki olup cân ile bende

Meydan ımuhabbette nazar kerde pîrim.

.

Bâriye şükür mâlik-i gencîne-i râzım

Yok sîm ü zerim gerçi bu dünyâda fakirim.

beyitleri buna örnektir.

ÂKİL İSEN

Bir teferrüç eyledim bakdım cihânın yüzüne

Her neye baktım ise ibret göründü gözüme

Âkil isen can kulağın aç, nazar kıl sözüme

Bir değirmendir bu dünyâ, öğüdür bir gün bizi

Câhidî geç bu hayâlden, bakma dünyâ mâlına

Zehr olur her kim sunarsa elin anın balına

Âkil isen kıl seyâhat, git Resûlün yoluna

Bir değirmendir bu dünyâ, öğüdür bir gün bizi.

Share.

About Author

Leave A Reply