Ehl-i Sünnet – Ehl-i Bidat

0

Velî ve hadîs âlimi Abdurrahmân bin Mehdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ehl-i sünnet vel-cemaat îtikâdına sarıl. Ehl-i bid´at ile oturup kalkma. Onların yanına gitmek, onlara kıymet vermek olur.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şâfiî mezhebi fık­hında za- mânının en büyük âlimi idi. Devrinde bâzı câhil din adamlarının Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe´ye ve talebelerine dil uzatan­lara şid- detle karşı koyardı. Böyle düşüncelere kapılan bir talebesine şöyle nasîhat etti:

Ey kardeşim! İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe´ye ve onun mezhebini taklid eden fıkıh âlimlerine dil uzatmaktan kendini koru! Câhillerin sözlerine ve yazılarına aldanma! O yüce imâmın ahvâlini, zühdünü, verâsını ve din işlerindeki ihtiyâtını, titizliğini bilmeyen, dinde değişiklik yapanlara uya­rak, onun delilleri zayıftır dersen, kıyâmette onlar gibi felâkete sürükle­nirsin. Sen de benim gibi, Hanefî mezhebinin delillerini incelersen, dört mezhebin de sahîh olduğunu anlarsın! Mezheblerin doğru olduğunu, öğle güneşini görür gibi, açık olarak anlamak istersen, Ehlullah yoluna sarıl! Tasavvuf yolunda ilerleyerek ilminin ve amelinin ihlâslı olmasını başar. O zaman, İslâmiyet bilgilerinin kaynağını görürsün. Dört mezhe­bin de, bu kaynaktan alıp yaydıklarını, bu mezheplerin hiçbirinde, İslâmi­yet dışında hiçbir hüküm bulunmadığını anlarsın. Mezhep imâmlarına ve onları taklid eden âlimlere karşı edebli, terbiyeli davrananlara müjdeler olsun! Allahü teâlâ, onları kullarına saâdet yolunu göstermek için rehber, imâm eyledi. Onlar, insanlara Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Cennet´e giden yolun öncüleridirler.

Horasan´ın büyük velîlerinden Ahmed Nâmıkî Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Ehl-i sünnet vel-cemâat olmanın şartlarını sor­duklarında şöyle buyurdular:

Ehl-i sünnet ve cemâatten olmanın şartları hakkında çok meseleler vardır. Bu meseleleri bilmek, namazı, orucu, haccı bilmek gibi farzdır. Bunlar öyle farzdır ki, îtikâd doğru olup da, namazda, oruçta ve diğer ibâdetlerde bir noksanlık olursa ve bu noksanlık kasden olmazsa affedi­lebilir. (Eğer affolunmazsa, insan Cehennem´e girse bile, sonunda yine kurtulur.) Fakat, Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdında bir sarsıntı olursa, bid´at sâhibi olunmuş olur. Ve bid´at sâhibini de Allahü teâlâ affetmez. İtikâdda bid´at sâhibi olan bir kimseye azap vâcib olur. Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdına sarılmak ve bid´atten çok sakınmak lâzımdır. Bu sözle­rimizin senetlerini de bildirelim ki, söylediklerimiz boş söz zannedilmesin.

Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, halîfelerime rahmet etsin.” Denildi ki: “Yâ Resûlallah! Sizin halîfeleriniz kimlerdir ” “Sünne­timi ihyâ edenler ve onu Allahü teâlânın kullarına öğretenlerdir.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Yâ Ebâ Hüreyre! Sen insanlara benim sünnetimi öğ­ret ki, kıyâmet gününde senin için parlak bir nûr olsun. Önce ve sonra ge- lenler sana gıpta etsin.” Yine buyurdu ki: “Ben insanlarla, onlar “Lâ ilâhe illallah” diyene kadar savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunu (Ke­lime-i tevhîdi) söyleyince, benden kanlarını ve mallarını korumuş olur­lar. Ancak İslâmiyetten doğan haklar bundan müstesnâdır. Onların he­sapları ise (kalblerindekini bilen) Allahü teâlâya âittir.” Yine buyurdu ki: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yalnız biri Cennet´e gi­recek, öte- kilerin hepsi Cehennem´e gidecektir.” Yine buyurdu ki: “Şefâa­tim, Keli- me-i şehâdeti ihlâs ile söyleyen, dili kalbini, kalbi de dilini tasdîk eden kimse içindir.” Bu tür haberler çoktur. Daha fazlasını söylersek söz uzar. Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmiş olan mümin ve îtikâdı düz­gün bir kimseye bu anlattıklarımız yeter. Eğer buna îmânı yoksa, onun sünnet ve cemâat ile zâten alâkası yoktur. Biliniz ki, Ehl-i sünnet ve ce­mâatin meseleleri, alâmetleri çoktur. Ama onun esası ve kâidesi on me­seleye dayanır. Bu on meseleyi mutlaka bilmek lâzımdır.

Ebü´l-Hasan bin Ali´nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efen- dimiz buyurdular ki: “Sünnet ve cemâat üzere olana, Allahü teâlâ her bir gün için, bin nebî sevâbı yazar ve her bir gün için, ona Cennet´te bir şe­hir binâ eder. Kaldırdığı ve koyduğu her adım için ona on iyilik yazar. Cemâat ile namaz kılana, her bir rekati için bir şehid ecri (sevâbı) yazar.”

Eshâb-ı kirâm, (aleyhimürrıdvân) dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bir kişi­nin sünnet ve cemâat, üzere olduğu ne zaman (ne ile) bilinir ” buyurdu­lar ki:

“Şu on haslet kendisinde mevcut ise (o kişinin Ehl-i sünnet ve ce­mâat üzere olduğu) bilinir: 1) Cemâati terk etmez, 2) Eshâbımı söz ile kötülemez, sövmez. 3) Bu ümmete (müslüman ümmete) kılıçla karşı çıkmaz. Kılıç çekmez. 4) Kaderi tekzîb etmez (kadere inanır), 5) Îmânda şüphe etmez, 6) Allahü teâlânın dîninde münâzaa (îtirâz, münâkaşa) etmez, 7) Ehl-i kıble olarak ölen kimsenin cenâze namazını kılmayı terk etmez, 8) Tevhîd ehli bir kimseye günahı sebebi ile (büyük bir günah iş­lese bile) kâfir demez, 9) Seferde ve hazerde (mukim ve yolcu iken) mest üzerine meshi terk etmez, 10) İyi veya günahkâr olan imâmın arka­sında namaz kılar ve cemâati terk etmez. Bu hasletlerden birisini terke- den, sünnet ve cemâati terketmiş olur.”

Gerek hadîs-i şerîfler ile bildirilen, gerek din imâmlarımız tarafından Ehl-i sünnetin şiârı olarak, Selef-i sâlihînden bize ulaşan bu on haslete sâhip kimsenin, Ehl-i sünnet ve cemâatten olduğu anlaşılır. “Lâ ilâhe il­lallah Muhammedün Resûlullah” diyen kimsenin, erkek olsun kadın ol­sun, iyi olsun kötü olsun, mümin olduğu kabûl edilir. Ona kız verilir ve onunla evlenilir. Ona müminlerden mîrâs düşer. Onun mîrâsı da mü­minlere düşer. Ona müminlere âit hükümler tatbik edilir. Vefât ettiği za­man cenâze namazı kılınır. Müminlerin kabristanına defn olunur. Eğer Kelime-i şehâdeti kalbi ile de tasdîk ederek gönülden söyleyip ve bu hal üzere Allahü teâlâya kavuşmuş ise, onun yeri Cennet´tir. Eğer kalpten söylememiş ise, münâfık olur. Zâhire göre şehâdet söylediği için, onu müminlerin ahkâmına tâbi tutarlar. Eğer nifak üzere Allahü teâlânın hu­zûruna varırsa, onun yeri dereke-i esfel (Cehennem´in en aşağı dere­cesi) olur. Şöyle ki, Nisâ sûresinin 145. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Mu­hakkak ki münâfıklar, Cehennem´in en aşağı tabakasındadırlar (Cehen- nem´in dibindedirler)…” buyruldu.

Kelime-i şehâdeti söyleyen bir kimseye, töhmet (suçlama) ve taas- sub (husûmet) ile, mümin değildir, demek için kimseye müsâade ve­rilmemiştir. Nitekim Nisâ sûresinin 94. âyet-i kerîmesinde meâlen; “…Si- ze İslâm selâmı veren kimseye, dünyâ hayâtının geçici nîmet ve menfaatine göz dikerek sen mümin değilsin demeyin…” buyruldu. Öyle ki, Kelime-i şehâdet söyleyenlerin hepsini mümin kabûl etmelidir. Büyük günahları varsa, bu sebeple kendilerine küfür ve nifak damgasını vur­mamalıdır. Kendi îmânında ve onların îmânında şüphe etmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, günâhkârları mümin olarak isimlendirdi ve Nûr sû­resi 31. âyet-i kerîmesinde meâlen; “….Ey müminler! Hepiniz Allahü teâlâya tövbe ediniz ki, dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşasınız!” buyurdu. Âsîlere tövbeyi emreden, olanların îmânını kabûl eden Allahü teâlâya muhâlefet etmek uygun değildir. Allahü teâlânın bu emrinde şüphe et­mek ve bunu reddetmek de aslâ câiz değildir. Müminlerin sözünü ve şehâdetini reddetmek ve onları yalancı zannetmek de hiç uygun değildir. Çünkü ateşperest, putperest, yahûdî gibi küfür, şirk ve dalâlet ehli bir kimseden bu Kelime-i şehâdeti işiten bir mümin bunu işittiğine dâir şâhidlik ederse, bütün İslâm kâdıları, o kimsenin müslüman olduğuna hükmederler.”

Kerâmet sâhibi evliyâ zâtlardan ve Hanbelî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerinden Hasan bin Ali Berbehârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Fudayl bin Iyâd hazretlerinin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ehl-i sünnet bir kimseyi görünce, sanki Eshâb-ı kirâmdan birini görmüş gibi olurum. Bid´- at ehli birini gördüğüm zaman da, münâfıklardan birini görmüş gibi olu- rum.”

“Bid´at ehli ile oturana, hikmet verilmez. Bid´at ehli ile oturanın üze­rine lânet inmesinden korkarım. Kim bid´at ehlini severse, Allahü teâlâ onun amelini yok eder ve kalbinden İslâm nûrunu çıkarır.”

“Bid´at sâhibini üstün tutan, dînin yıkılmasına yardım etmiş olur. Kim bid´at ehline güler yüz gösterirse, dîni hafife almış olur. Bid´at ehlinin ce­nâzesine katılan, ayrılıncaya kadar Allahü teâlânın gazâbından kurtula­maz. Gayr-i müslim ile yemek yerim, fakat bid´at ehliyle sofraya otur­mam. Bid´at ehli ile aramda demirden bir kale olması, bana çok sevimli gelir. Bid´at sâhibine buğzeden kimsenin ameli az da olsa, Allahü teâlâ onu affeder… Bid´at ehlinden yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ îmân ile doldurur. Bid´at ehlini hakîr gören kimsenin, Allahü teâlâ Cennet´te de­recesini yüz derece yükseltir. Ebediyyen bid´at sâhibi olma!”

Evliyânın büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sâdıklar ve hakîkate erenler sözbirliği ile di­yoruz ki: “Sırât-ı müstakîm, yâni şaşmayan doğru yol, Ehl-i sünnet vel-cemâatin yoludur.”

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) H.1322 de Hicaz´a gitti. Hac ibâdetini yerine getirdi ve Medîne-i münevvereye gi­derek Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Orada bulun­duğu sırada Mekke´deki zâlim bir vâliden ve Mısır´da bulunan bid´at ehli, Ehl-i sünnet müslümanlarla alay eden, mezhepleri kabûl etmeyen, ta­savvufu ve tasavvuf ehlini küçük gören, sâlihlerin ve evliyânın kabirlerini ziyâreti inkâr eden bir âlimden bahsettiler. Bu kişilerin hâlini duyan Mu- hammed Emin Erbilî hazretleri din gayretiyle üzüldü. Peygamber efen- dimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında Allahü teâlâdan Mekke ve Mısır halkına yardım etmesini diledi. Bu iki kimsenin durumu- nu Resûlullah efendimize ağlayarak arz etti. Bir gece boyunca Mescid-i Nebîde oturup duâ ve niyazda bulundu. Resûlullah efendimizin feyz ve nûrlarına kavuştuktan sonra kendini Mısır´da gördü. Büyük bir akrebin başı Ezher Medresesinin kıble tarafında, kuyruğu ise Ezher Medresesi- nin Müzeyyineyn kapısının dışındaydı. İnsanlar korku ve dehşet içinde kıvranıyorlardı. Muhammed Emin Erbilî hazretleri elindeki asâ ile o akre- be vuruyordu. Nihâyet o akrebin öldüğü veya ölmek üzere olduğu kanâa- tine varıldı. Muhammed Emin Erbilî hazretleri, insanlara; “Onun üzerine ayaklarınızla basınız ve ondan korkmayınız.” buyurdu. Muhammed Emin Erbilî hazretleri hal olarak bir anda kendini Mekke-i mükerremede buldu. Mısır´da öldürülen akreb büyüklüğünde bir yılan gördü. O yılanı da asâ- sıyla vurarak öldürdü. Sonra kendisine geldiğinde, Resûlullah efendimi- zin huzûrunda olduğunu anladı. Bu hâlini talebele­rinden birine anlatınca, talebesi; “Bu hâli nasıl yorumluyorsun ” diye sordu. Muhammed Emin Erbilî hazretleri; “O iki kimsenin hâlidir. Her ikisi de yakında helâk olacak- lardır.” buyurdu. Kısa bir zaman sonra zâlim vâ­linin ve bid´at sâhibi olan âlimin öldüğü haberi duyuldu.

Horasan taraflarında yaşayan büyük velîlerden, tefsîr, kelâm ve ha­dîs âlimi Muhammed bin Eslem Tûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yanlış ve eğri yollara sapmamayı tavsiye eder, hak ve hakikatı insanların an­layabileceği şekilde geniş olarak anlatırdı. Bu hususta şöyle rivâyet etti­ler. Abdullah ibni Mes´ûd radıyallahü anh şöyle anlatıyor: Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem doğru bir çizgi çizdi ve; “Bu Allah yoludur.” buyurdu. Sonra bu çizginin sağından ve solundan çıkan çizgiler çizip; “Bu yolların herbirinde şeytan vardır ve kendine çağırır.” buyurdu ve; “Doğru yol budur. Bu yolda olunuz! Fırkalara bölünmeyiniz” (En´âm sû­resi: 53) meâlindeki ayet-i kerîmeyi okudu.

Resûlullah efendimiz; “Benî İsrâil (İsrâiloğulları), yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem´e gidip, ancak bir fırkası kurtul­muştur. Nasârâ (yâni hıristiyanlar) da, yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yet­miş biri Cehennem´e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yet­miş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem´e gidip, yalnız bir fırka kurtulur.” buyurdu. Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm); “Yâ Resûlal- lah! Kurtulanlar kimlerdir ” diye sorunca; “Cehennem´den kurtu­lan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir.” buyurdular.

Muhammed bin Eslem Tûsî bu hadîs-i şerîfi rivâyet ettikten sonra buyurdu ki: “İşte ben her işimde bu hadîs-i şerîfi ölçü aldım. Karşılaştı­ğım işler bunlara uygunsa yaparım, değilse terkederim. İlim sâhibleri de böyle yapsa, Resûlullah efendimizin izinde gitmiş olurlar. Fakat onları dünyâ ve mal sevgisi aldatıyor. Eğer hadîs-i şerîfte; “Biri hâriç hepsi Cennet´e gidecek.” denseydi biz o bir fırkada olmaktan korkardık. Hal­buki; “Biri hâriç hepsi Cehennem´e gidecektir” denmektedir.”

Meşhur Osmanlı âlimi ve kerâmetler sâhibi velî Abdülganî Nablüsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ehl-i sünnet îtikâdını, farzları ve haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek, kendine lâzım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur´ân-ı kerîmin tefsîrini ve hadîs il­mini öğrenmek farz-ı kifâyedir. Fıkıh bilgileri, Kur´ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukal- lidler, âyetten ve hadîsden hüküm çıkarmak ihtiyâcından kurtulur. Farz-ı kifâye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehâb olur. Bunları yapmak nâfile ibâdet olur. Namaz kılacak kadar Kur´ân-ı ke­rîm ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nâ­file namaz kılmasından daha çok sevâb olur. İbâdetlerinde ve günlük iş­lerinde lâzım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevâb olur. Lüzûmundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nâfile ibâdetlerden daha sevâbdır. Lüzûmundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgi­lerini ve hakîmlerin yâni Allahü teâlâya ârif olanların sözlerini ve hayatla­rını öğrenmesi de müstehâb olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı arttırır. Derin âlimler, fıkıh bilgilerini, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğ­renilir.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Sultân-ül-Ulemâ İzzeddîn bin Abdüsselâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mısır da Sultan Eşref´in çevresinde Kur´ân-ı kerîmin mahlûk olduğunu söyleyen îtikâdları bozuk kimseler vardı. Sultan, küçüklüğünden beri böyle kimse­lerin arasında yetişmişti. Bozuk îtikâdlı bu kimseler, ona da dil uzatır­lardı. Bunlar, Sultan Eşref´in zihninde, kendilerinin Selef-i sâlihînin yo­lunda bulunduklarını, îtikâdlarının Ahmed bin Hanbel´in ve Eshâb-ı kirâ­mın îtikâdının aynısı olduğu fikrini yerleştirmişlerdi. Bunlar, Sultan Eşre- f´in İzzeddîn bin Abdüsselâm´a hazretlerine meylettiğini görünce, onlar da ona meyleder görünüp şöyle demeye başladılar: “İzzeddîn bin Abdüs- selâm Eş´arî îtikâdındandır. Fakat bu îtikâda aykırı işler yapar.” Bunları duyan Sultan Eşref, onlara; “İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın böyle işler yap- mayacağını, kendilerinin onun hakkında teassub sâhibi oldukla­rını söy- ledi. Bunun üzerine onlar, kelâm ile alâkalı bâzı suâlleri yazıp, İzzeddîn bin Abdüsselâm´a gönderdiler ve cevaplarını istediler. Bununla niyetleri, İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın gerçek akîdesinin ne olduğunu Sultan Eş- ref´e tanıtmak, böylece, îtikâdının kendi dedikleri gibi olduğunu ortaya koymak sûretiyle sultânın gözünden düşürmek idi. Suâller İzzeddîn bin Abdüsselâm´a ulaşınca; “Bunlar, beni imtihân etmek için yazılmış, bu meseleler hakkında ne dediğimi öğrenmek istiyorlar. Fakat vallahi hak ne ise onu yazacağım.” dedi ve meşhûr akîdesini kaleme aldı. İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın bu akâid yazısı şöyledir:

Allahü teâlâya hamd olsun ki, O, İzzet, Celâl, Kudret, Kemâl, İnâm ve İfdâl sâhibidir. O birdir, Samed´dir (Her yaratığın muhtaç bulunduğu ek­siksiz bir mâbûddur). Doğmamış ve doğurulmamıştır. O´nun benzeri yok- tur. Cisim ve sınırlı değildir. Hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şey de O´na benzemez. Mahlûkâtı ve amellerini O yaratır. Mahlûkların rızıklarını ve ecellerini O takdîr etmiştir. O´ndan gelen her nîmet, O´nun fadl ve ih­sâ- nıdır. O´nun verdiği her cezâ da, adâletidir. Allahü teâlâ, bid´at ehlinin söyledikleri hâllerden berîdir. Arş, Allahü teâlâyı taşımaz. Bilakis Arş da, Hamele-i Arş da (Arş´ı taşıyan melekler de) O´nun kudretinin lütfu ve ihsânı ile taşınırlar. Allahü teâlânın ilmi herşeyi kuşatmıştır. O´nun ilminin hâricinde hiçbir şey yoktur. Hatırlarda ve gönüllerde bulunan düşünce- leri, zihin faâliyetlerini bilir. O hayy´dır. İrâde edicidir. Semî, işitici, Basîr, görücü, Alîm, Kâdir´dir, kudret sâhibidir. Harf ve ses olmadan, ezelî ve kadîm kelâmı ile konuşucudur. Kur´ân-ı kerîm yazılarına çok hürmet et- mek lâzımdır. Çünkü bunlar, Allahü teâlânın kelâmına delâlet et­mektedir. Nitekim Allahü teâlânın isimlerine hürmet edilmesi de, bu isimler, O´nun zâtına delâlet ettiği içindir. Aynı şekilde, Allahü teâlânın emir ve yasak- larına uymayı temin eden, Allahü teâlâyı hatırlatan kimse ve şeylerin büyüklüğüne inanmak ve O´na hürmeti gözetmek lâzımdır. Bu sebeple de peygamberlere (aleyhimüsselâm), âbidlere, sâlihlere ve Kâbe-i muaz- zamaya hürmet etmek lâzım gelmektedir.

İmâm-ı Eş´arî´nin îtikâdı, Allahü teâlânın Kitabında ve Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesinde bildirilen doksan dokuz İsm-i şerîfin delâlet ettiği şeylerdir.

Allahü teâlâ ibâdet edilmeye lâyıktır. O´nun Celâl sıfatı ve vasfeden- lerin vasıftan ve saymaktan âciz kaldığı kemâl sıfatları vardır.

Her şey Allahü teâlâya muhtaçtır. Kur´ân-ı kerîmde Allahü teâlâ me- âlen; “Yerde ve gökte bulunan her şey O´ndan ister.” (Rahmân sû­resi: 29) bu- yuruyor. Bütün mahlûklar, Allahü teâlânın kudretindedir. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin altmış yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “O kâfirler, Allahü teâlâyı gerektiği gibi takdîr edemediler (büyüklüğünü anlıyamadı- lar). Hâlbuki kıyâmet günü, yer küresi tamâmen O´nun tasar­rufundadır. Gökler de O´nun yed-i kudretinde dürülmüşlerdir. Allah, onla­rın ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir.” buyuruyor.

Bozuk bir îtikâda sâhib olan Haşeviyye, kendilerinin Selef-i sâlihînin mezhebi üzere olduklarını iddiâ ediyorlar. Hâlbuki, Selef-i sâlihîn, Allahü teâlânın birliğine, hiçbir benzeri olmadığına inanıyor, fakat Haşeviyye, Allahü teâlânın cisim olduğuna ve mahlûklara benzediğine inanıyor.

Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Onların, Peygamberlerin yaptığı gibi gerekli açıklamalarda bulunması vâcibdir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sû­resinin yüz dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “İçinizde, insanları hay- ra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulu- nur. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” buyuruyor. Allahü teâlânın cisim ol- duğunu ve mahlûkuna benzediğini söylemek, en büyük inkârdır. En bü- yük iyilik ise, tevhîd ve tenzîhdir. Selef-i sâlihîn, bid´atler, dînimize son­radan sokulan hurafeler ortaya çıkmadan bu mevzularda konuşmadı. Ancak, bid´atler zuhûr ettiği zaman, Selef-i sâlihîn, bid´atlere büyük dar­beyi vurarak, bid´at sâhiplerine en şiddetli bir şekilde karşı koydular. Ka- deriyye, Cehmiyye ve Cebriyye gibi bid´at ehli kimselere gerekli ce­vapları verdiler. Böylece Allah yolunda nasıl cihâd yapılması gereki­yorsa, öylece ilim ile cihâd yaptılar. Cihâd iki çeşitti. Bunlar: Söz ve yazı ile cihâd, kılıç ve silâh ile cihâddır.

Bu Haşeviyye denen bozuk fırkanın eline bir fırsat geçtiğinde, hemen oraya yönelirler. Hâlbuki Ahmed bin Hanbel, Eshâb-ı kirâm ve Selef-i sâlihînden olanlar, onların nisbet ettikleri şeyleri Allahü teâlâya nisbet etmekten berîdirler. Yine onlara hayret edilir ki, ekmeğin hakîkî doyu­rucu, suyun hakîkî susuzluğu giderici, ateşin hakîkî bir yakıcı olmadığını, bunların sâdece bir sebeb olduğunu söyleyenleri kötülüyorlar. Hâlbuki doymak, susuzluğun giderilmesi ve yakmak, sonradan meydana gelen şeylerdir. Ekmek aslâ doymayı, su susuzluğun giderilmesini ve ateş de yakmayı meydana getirmez. Hakîkatte bunları Allahü teâlâ yaratmakta­dır. Su, ateş ve ekmek, susuzluğun giderilmesine, yakmaya ve doymaya vesîle kılınmıştır. Bunun için İmâm-ı Eş´arî de; doyma, susuzluğu kan­dırma ve yakma işini Allahü teâlânın yarattığını, ekmeğin, ateşin ve su­yun ise birer sebepten ibâret olduğunu söylemiştir. Çünkü Allahü teâlâ, Kur´ân-ı kerîminde meâlen; “Ondan başka ilâh yoktur. Her şeyin hâlıkı ancak O´dur.” (En´âm sûresi: 102) ve “Ey insanlar! Allah´ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın. Size, gökten ve yerden rızk verecek Allah´tan başka bir yaratıcı var mı O´ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde hangi yön­den (îmândan küfre) çevriliyorsunuz ” (Fâtır sûresi: 3) buyuruyor.

Kim Allahü teâlânın rızâsını, nefsinin arzu ve isteklerine tercih ederse, Allahü teâlâ da o kuldan râzı olur. Kim insanların rızâsını tercih etmek sûretiyle, Allahü teâlânın gazabına sebep olacak şeyi yaparsa, o kimseye hem Allahü teâlâ gazab eder, hem de onu insanların gözün­den düşürür. İslâm âlimlerinden birisi şöyle buyurmuştur: “Kim Allahü teâ- lânın katındaki derecesinin ne olduğunu bilmek istiyorsa, Allahü teâlânın rızâsını ne kadar gözettiğine baksın.”

“Allah´ım! Hakka yardım eyle. Doğruyu izhâr eyle! Bu ümmete doğru işlerinde yardım eyle. Bununla dostların azîz, düşmanların zelîl olsun. Sana itâat edilip yasaklarından sakınılsın!”

Bu cevap bid´at ehline ulaşınca, ellerine büyük bir fırsat geçtiğine, ar- tık İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın sonunun geldiğine kesin gözle bakı­yorlardı. Derhal bu cevapları Sultan Eşref´e ulaştırdılar. Sultan Eşref, ce­vapları görünce çok kızdı ve; “Demek ki, bana onun hakkında söyledik­leri doğru imiş. Biz de onu, zamânımızda ilim ve dindarlık bakımından bir tâne diye biliyorduk. Şimdi onun fâsıklardan, hattâ İslâmdan bile çıktığı anlaşılmış oldu.” dedi. Bu sırada Sultan Eşref, yanında memleketin her tarafından gelmiş bir grup fıkıh âlimi ile berâber, Ramazân-ı şerîf ayında bir iftar sofrasında idiler. Orada bulunanların hiçbirisi, sultâna cevap ver- me cesâretinde bulunamadı. Hattâ bâzıları, bozuk îtikâdda olan kim­selerin sözlerini tasvîb eder yollu sözler sarfettiler. Hattâ onların dedik­leri gibi fetvâ verdiklerini ifâde ediyorlardı.

Ertesi gün, Allahü teâlâ hakkı izhâr ve te´yid için, zamânın büyük Mâ­likî âlimlerinden Cemâlüddîn Ebû Ömer bin Hâcib´i vesîle kıldı. Bu zât, zamânının en büyük Mâlikî âlimi olup, ilmi ile âmil idi. Sultânın yanında İzzeddîn bin Abdüsselâm hakkında konuşmuş olan kâdı ve âlimlere gitti ve onlara hitâben; “Size ne kadar şaşılır. Siz hak üzeresiniz de, başka­ları bâtıl üzere mi Hakkı konuşmanız gerekirken sustunuz. Allahü teâlânın rızâsını tercih etmediniz. Konuşanlarınız da, sanki İzzeddîn bin Abdüsselâm haksızmış gibi; “Sultâna bu ayda affetmek yaraşır.” dedi. Bu öyle bir sözdür ki, onun suçlu olduğu mânâsını ifâde eder. Çünkü an­cak suçlu affolunur. Siz ise sultâna, îtikâdınızın, İbn-i Abdüsselâm´ın söylediği şekilde olduğunu ezilerek ve korkarak söylediniz. Hâlbuki Se­lef-i sâlihîn ve sonra gelen âlimler bu îtikâd üzeredir. Onlara bu hususta ancak, bozuk îtikâdda olanlar karşı çıktılar. Allahü teâlâ, Bekara sûresi­nin kırk ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hakkı, bâtıla karıştırıp da, bile bile gizlemeyin” buyuruyor” diyerek, hakkı gizleyip, hakka yardımcı ol­madıkları için âlimleri kınadı. Daha sonra orada bulunanlara, İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın yazdıklarının doğru olduğuna dâir muvâfakat yazısı yazdırdı.

Diğer taraftan, İbn-i Abdüsselâm da sultandan, Şâfiî ve Hanbelî âlim- lerinden müteşekkil bir meclis kurulmasını, bu mecliste Mâlikî ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimleri ve daha birçok İslâm âliminin de hazır bu­lunmasını istedi. Sultânın huzurunda kendisinin mektubu okunurken, kendisine muvâfakat gösteren âlimlerin, ilk önce sultânın kızgınlığı se­bebiyle bir şey diyemediklerini, istemeyerek sultânın sözüne muvâfakat gösterdikle- rini de bildirdi. Ayrıca; “İnanıyoruz ki, sultana hak olan îtikâd iyice anlatıl- dığında ona rücû´ edecek, kendisine yanlış ve bozuk fikirleri doğru imiş gibi söyleyenlerin cezâsı verilecektir. Sultana, babası Âdil´in (Allahü teâlâ ondan râzı olsun ve ona rahmet eylesin) yolundan gitmek lâyıktır. Çünkü o, bozuk îtikâdda olan kimselere gerekli dersi verdi ve onları hor ve hakîr eyledi” dedi. İbn-i Abdüsselâm´ın bu isteği sultâna ula­şınca, sultan kâğıt kalem isteyip, şunları yazdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm! Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın bir meclis kurulup, kâdıların ve âlimlerin burada hazır bulunarak îtikâd meselesini görüşmelerine dâir isteği bana ulaştı. Fetvânı tetkîk ettim. Böyle bir toplantıya ihtiyaç bırakmıyor. Biz, Resûlullah efendimizin hakla­rında; “Benim sünnetime ve bundan sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn´in yo­luna yapışınız” buyurduğu, dört halîfenin (r.anhüm) yoluna ve dört mez- heb imâmının yoluna tâbiyiz. Nefsin arzu ve isteklerine hâkim ve gâlib olan, hakka tâbi olan ve bid´atlerden korunmuş kimseler için bun­lara tâbi olmak kâfidir. Hadîs-i şerîfte; “Fitne uykudadır. Fitneyi uyandı­rana Allahü teâlâ la´net etsin.” buyurulmuştur. Kim fitneyi uyandırmaya teşebbüs e- derse, ona gerekli mukâbelede bulunuruz.” Mektubu İbn-i Abdüsselâ- m´a gönderdi. İbn-i Abdüsselâm´a mektup ulaşınca, okuduktan sonra şöyle bir cevap yazdı:

Bismillâhirrahmânirrahîm! Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak sûrette, yapmakta ol­dukları şeylerden soracağız (ve cezâlarını vereceğiz)” (Hicr sûresi: 92-93) buyuruyor. Kudreti, kelâmı yüce, rahmeti umûmî, nîmeti bol olan Allahü teâlâya hamd eder, sonra derim ki; şüphesiz Allahü teâlâ, Habîbine meâlen şöyle buyurdu: “Eğer yeryüzündeki insanların ekseri­sine (ki onlar câhil ve kâfirlerdir) uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar, ancak zan ardından yürürler (babalarının gittiği yolu hak zanne­derler) ve sâde- ce yalan uydururlar.” (En´âm sûresi:116). Allahü teâlâ, kullarına nasîhat için kitaplar indirip, Peygamberler (aleyhimüsselâm) gönderdi. Saâdet sâhibi, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınan kimsedir. Allahü teâlâ, Hucurât sûresinin altıncı âyet-i kerîme­sinde meâlen; “Ey îmân edenler! Eğer size bir fâsık, bir haber getirirse, onu araştırın (doğ- ruluğunu anlayıncaya kadar tahkîk edin). Değilse, bilmiyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişmân olursunuz.” bu­yuruyor. Allahü teâlâ- nın emirlerine uyup, yasaklarından kaçmak en başta gelen vazifemizdir. Bir meclis kurulup, âlimlerin orada toplanma­sını taleb etmem, hem sul- tâna, hem de müslümanlara nasîhatta bulun­mak içindi. Çünkü Resûlul- lah efendimize; “Din nedir ” diye sorulunca, Resûl-i ekrem; “Din, nasî- hattır. Din nasîhattır. Din nasîhattır” buyurdu. Eshâb-ı kirâm; “Kimin için yâ Resûlallah ” deyince, O da; “Allahü teâlâ için, Kur´ân-ı kerîmi için, Reûlü için, müslümanların imâmları için ve bütün müslümanlar için” bu- yurdu. Allahü teâlâ için nasîhat, insanlara, Allahü teâlânın emirlerine u- yup, yasaklarından sakınmalarını; Allahü teâlânın kitabı için nasîhat, O´- nun ile amel etmeyi; Resûlullah için nasî­hat, Sünnet-i seniyyeye uymayı; müslümanların imâmları için nasîhat, onlara Allahü teâlânın emir ve ya- saklarına uymalarını tavsiye etmek; müslümanlar için nasîhat, onlara Allahü teâlâya yaklaştıracak şeyleri göstermektir. İşte ben de, bu mese-lede üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş bulunuyorum.

Bu meselede verdiğim cevaplara, Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimleri muvâfakat göstermişlerdir. Verdiğimiz bu cevap­lara karşı gelenler, Allahü teâlânın kıymet vermediği alalâde kimselerdir. Verdiğimiz cevapları kabûl etmemek, dînen câiz değildir. Onun kabûl e- dilmemesi mümkün değildir. Eğer bu bahsettiğim âlimler, sultânın mec­lisinde hazır bulunsa idiler, sultan sözümüzün doğruluğunu gâyet iyi an­lardı. Sultan bu mevzuyu tahkîk etmeye, derinlemesine tedkîk etme im­kânına herkesten daha çok muktedirdir. Cevâbım huzurlarında okun­duğu zaman, orada bulunup da sultânın kızgınlığını görünce susmayı tercih eden âlimler de, benim sözümü bizzât yazılarıyla tasdîk etmiştir. Eğer sultânı o derecede bir kızgınlık hâlinde görmese idiler, muhakkak sultânın huzurunda, bu son sözleri gibi söylerlerdi.

Bütün bunlarla berâber, benim söylediklerim ve bana bu hususta muhâlefet edenlerin sözleri yazılır. Bütün İslâm âleminde ilmî mevzu­larda kendilerine mürâcaat edilen, güvenilir, büyük âlimlerden bu mesele hakkında bilgi istenir. Ben, sultânın meseleye vâkıf olması için, mûteber âlimlerin kitaplarını kaynak olarak hazırlarım.

Yine bana, akîdeleri bozuk o kimselerin, sultâna İmâm-ı Eş´arî haz­retlerinin Kur´ân-ı kerîmi hafife aldığının söylendiği ulaştı. Hâlbuki İmâm-ı Eş´arî´nin yolunda gidenlerle, bütün müslüman âlimler arasında, Kur´ân-ı kerîme hürmet etmenin vâcib olduğunda hiçbir ihtilâf yoktur. Hem bize göre, Kur´ân-ı kerîmi veya O´ndan bir şeyi (âyet-i kerîme, sûre-i şerîfeyi) aşağılayan, onlara kıymet vermeyen kimse kâfir olur, dînî nikâhı bozulur. Cenâzesi yıkanmaz, kefenlenmez, namazı kılınmaz, müslüman mezar­lığına defnedilmez. Özellikle bir yere atılıp, yırtıcı hayvanların yemesine bırakılır.

Allahü teâlânın kelâmı hakkında bizim îtikâdımız şöyledir: Allahü teâlânın kelâmı kadîmdir, ezelîdir, zâtı ile kâimdir. Yüce zâtı, hiçbir mah- lûka benzemediği gibi, kelâm-ı kadîmi de hiçbir mahlûkun kelâmına ben- zemez. Bununla berâber, mushaflara yazılır, gönüllerde saklıdır ve dille- rimiz ile okuruz. Kim böyle inanmazsa, müslümanların îtikâdından ayrıl- mış olur. Böyle inanmayan ahmak ve câhildir.

Burada şunu belirtmek isterim ki, dinde olmayan şeyleri ortaya çıka­ran, îtikâdı bozuk bid´at ehline gerekli cevapları verip, onların sözlerini delîl ve vesikalarla çürütmek, aslâ fitne çıkarmak değildir. Çünkü Allahü teâlâ, bildiklerini açıklayıp, gizlememelerini âlimlere emir buyurdu. Emre uymayanları lânetledi. Kim ki, Allahü teâlânın emrine uyar, O´nun dînine yardımcı olursa, Allahü teâlâ onları lânetlemez. Aksi takdirde bu lânete müstehak olurlar.

İctihâd ile ilgili hususa gelince, îtikâd mevzuunda sâdece Ehl-i sün­net ve cemâat îtikâdındayım. Ancak âlimler arasında füru´ ile ilgili hu­suslarda ihtilâf vardır (Bu da müslümanlar için, rahmettir).

Bu işte sâlim olan yolun hangisi olduğunu da söyledik. Size lâyık olan, babanızın yolunu tâkib etmektir. Babanız Sultan Melik Âdil, Allahü teâlânın dînini yükseltmek için çalıştı ve O´nun için çalışanlara yardımcı oldu. Biz, sâdece zâhire göre hükmederiz. Herkesin içini Allahü teâlâ bi­lir. Allahü teâlâya hamdolsun, Resûlullah efendimize ve O´nun Ehl-i bey­tine, Eshâbına ve O´nun yolunda gidenlere salât ve selâm olsun.”

İbn-i Abdüsselâm mektubu yazıp bitirince, hiç beklemeden ve tered­düt göstermeden mektubu kapatıp mühürleyerek elçiye verdi. İzzeddîn bin Abdüsselâm bu mektubu yazarken, yanında zamânın büyük âlimle­rinden bir zât ve İbn-i Abdüsselâma mektup yazarken sultanın yanında bulunan âlimlerden bir kısmı da vardı. Onlar, Sultan Eşref´ten gelen mektubun muhtevâsını gâyet iyi biliyorlardı. Bu mektup gelince çok korktular ve İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın sultâna cevap vermekten âciz kalacağını zannettiler. Fakat İbn-i Abdüsselâm´ın derhal mektup yazdı­ğını görünce, hepsinin önceki zanları tamâmen yok oldu. Yanında bulu­nan büyük âlim, İbn-i Abdüsselâm´ın bu cevâbını çok beğenip, bunun, Allahü teâlâ tarafından verilen ilâhî bir yardım olduğunu söyledi.

Mektup sultâna okununca, Sultan Eşref çok kızdı. İbn-i Abdüsse- lâm´a muhâlif olan bid´at ehli kimseler, onun işinin bittiğine ina­nıyorlardı. Sultan, sarayında hocalık yapan ve İbn-i Abdüsselâm´ı çok seven Garez Halîl´i yanına çağırdı. Yazdığı mektubu ona vererek; “Bunu doğru İzzed- dîn bin Abdüsselâm´a götüreceksin ve acele olarak cevâbını getire-ceksin.” dedi. Garez Halîl, hemen İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın hu­zûruna gitti. Huzûrunda son derece sevgi ve edeble oturarak, sultânın elçisi ol- duğunu söyledi. Sonra; “Vallahi hakkınızda düşmanlık yapıyorlar. Sen, işin başında sultanla görüşmemen sebebiyle, kendi aleyhine, onla­rın le- hine iş yapmış oldun. Eğer sultan seni bir defâ görmüş olsaydı, bun- lardan hiçbiri meydana gelmezdi. Çünkü, senin sultan yanında dere­cen ve kıymetin çok yüksektir. Sultan bana, senin yanına gelip, sana üç şartı olduğunu söylememi istedi. Birincisi; fetvâ vermeyeceksin, ikincisi; hiç kimse ile görüşmeyeceksin, üçüncüsü; evinden ayrılmayacaksın.” dedi. Bunun üzerine İzzeddîn bin Abdüsselâm; “Ey Garez! Bu şartlar, Allahü teâlânın bana olan nîmetleridir. Devamlı şükrü gerektirir. Fetvâ­lara ge- lince, ben de zâten onun ile uğraşmak istemiyordum. Ben inanı­yorum ki, müftî, Cehennemin kenarındadır. Eğer Allahü teâlâ fetvâ ver­meyi bana vâcib kılmamış olsaydı, bu iş ile aslâ meşgûl olmazdım. Şimdi ise artık mâzurum. Bu vücub benden düştü. Hamd, Allahü teâlâya mah­sustur. İnsanlarla görüşmemem ve evimden ayrılmamam husûsuna ge­lince, ben hâl-i hazırda evimde bulunuyorum. Ey Garez! Evimden ayrıl­mamam, kendimi Rabbime ibâdete vermem, benim için büyük bir saâ­dettir. Sa´îd o kimsedir ki; evinden ayrılmaz, orada günahlarından dolayı gözyaşı döker. Allahü teâlâya ibâdetle meşgûl olmam, Allahü teâlânın bana bir hediyesidir. Hak teâlâ bunu bana sultânın vâsıtası ile nasîb ey­ledi. Ancak o kızgın, ben ise sevinçli ve rahatım. Vallahi ey Garez! Eğer yanımda hediye edilecek bir elbise olmuş olsaydı, benim için müjde du­rumunda olan bu mektuba karşılık, sana o elbiseyi verirdim. Fakat şu seccâdeyi al, üzerinde namaz kılarsın” dedi. Garez Halîl de seccâdeyi kabûl edip öptü. Sonra vedâ edip oradan ayrıldı. Sultânın yanına gitti ve olanları ona anlattı. Sultan orada hazır bulunanlara; “Bana ne yapaca­ğımı söyleyin. İbn-i Abdüsselâm, cezâyı nîmet gören bir zâttır. Onu kendi hâline bırakalım.” dedi.

Bu şekilde üç gün geçtikten sonra, Hanefî mezhebinin en büyük âlimi Allâme Cemâlüddîn Husayrî, bir merkebe binip talebeleriyle sultânın ya­nına gitti. Cemâlüddîn Husayrî, ilmiyle amel eden, mübârek bir zâttı. Sultan Eşref´e, Cemâlüddîn Husayrî´nin geldiği haber verilince, adamla­rını gönderip onu surların içine aldılar. Sultânın sarayına kadar merkep üzerinde gitti. Sultan, Cemâlüddîn Husayrî´yi görünce, ayağa kalkıp ona doğru yürüdü. Ona çok iltifât ederek yanına oturttu. Ramazân-ı şerîf ol­duğundan, Cemâlüddîn Husayrî sultânın yanına girdiğinde iftar vaktiydi. Müezzin ezân okuyunca, hep birlikte cemâatle namaz kıldılar. Namaz­dan sonra orucunu açması için bardakla su getirdiler. O da bu suyu Husayrî hazretlerine uzattı. O; “Senin yiyecek ve içeceğin için buraya gelmedim.” deyince, sultan; “Emriniz başım üstünedir.” dedi. Cemâlüd- dîn Husayrî de sultana; “Seninle İzzeddîn bin Abdüsselâm ara­sında ne var O, öyle bir kimsedir ki, eğer Hind memleketinde veya dün­yânın en ücrâ bir köşesinde olsaydı, sultanın onun bereketinden hem kendisi, hem de memleketi istifâde ederdi. Ayrıca başka memleketlere karşı iftihâr etmesi için onu memleketine getirmesi gerekir.” dedi. Bunun üzerine sultan; “Bende onun bizzat kendi eliyle yazdığı ve akîdesini an­latan kâğıtlar var. Sen de oku, onun hakkındaki kararını ver.” deyince, Cemâ- lüddîn Husayrî, İbn-i Abdüsselâm´dan gelen ve Ehl-i sünnet îtikâ­dını anlatan yazıları sonuna kadar okudu ve; “Bu, müslümanların îtikâdı, sâlihlerin şiârı, müminlerin yakînidir. Burada yazılanların hepsi doğrudur. Bunlara karşı çıkan, yanlış yoldadır.” dedi. Sultan bu sözleri duyunca, İbn-i Abdüsselâm ile arasında geçenleri anarak, Allahü teâlâdan af ve magfiret diledi, hatâsını telâfi etmek için İbn-i Abdüsselâm´a bir adam gönderdi. Hakkını helâl etmesini ve onunla görüşmek istediğini bildirdi. Sultan, Cemâlüddîn Husayrî ile görüşmeden önce, bid´at ehli kimselerin sözlerine göre hareket ediyordu. Bu yüzden onlar, en parlak devirlerini yaşıyorlardı. Ancak Husayrî hazretleri sultanla görüşüp, hak olan Ehl-i sünnet îtikâdı meydana çıkınca, bid´at ehlinin bozuk akîdelerini yayma çalışmalarının önüne geçilmiş oldu. Cemâlüddîn Husayrî, mücâdele ve münâzaa kapısını kapatmak için, kelâm meseleleri üzerinde konuşmak­tan sakınılmasını, bu mevzuda hiç kimsenin herhangi bir şekilde fetvâ vermemesini söyledi. Böylece uzun süre bid´at ehli sesini çıkaramadı.

Şemsüddîn ibni Cevzî, zamânının büyük vâizlerinden idi. Herkesin hürmet ve kabûlünü kazanmıştı. Vâz ederken çok tesirli konuşurdu. Hem kendisi ağlar, hem de cemâatı ağlatırdı. Cemâat, meclisinden kendile­rinden geçmiş olarak ayrılırlardı. Vâzlarını Cumartesi günleri verirdi. Bir gün Şemsüddîn ibni Cevzî, Sultan Eşref´in yanına geldi. Şemsüddîn ibni Cevzî, sultanın huzûruna girince, sultan kendisine; Mekâsîd-üs-Salât ki­tabını verdi ve; “Bu kitabı oku.” dedi. Okuduktan sonra, “Bu kitap çok gü­zeldir. Bir benzeri yazılmamıştır.” dedi. Bunun üzerine Sultan, ona; “Bu kitabı, vâz meclisinde insanlara okumaları için tavsiye et.” dedi.

Şemsüddîn ibni Cevzî, vâz vermek için kürsüye çıkıp, Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât ve selâmdan sonra şöyle dedi: “Biliniz ki, be­denî ibâdetlerin en fazîletlisi namazdır. Namaz, kişiyi Rabbine yaklaştırır. Mekâsıd-üs-Salât kitâbına çok önem veriniz. Bu kitabı, büyük âlim İzzed- dîn bin Abdüsselâm yazmıştır. Bu kitabı iyi anlayınız ve onu iyi ez­ber- leyiniz. Onu çocuklarınıza ve yakınlarınıza öğretiniz. Bu kitabın fay­dası pek çoktur.” Bundan dolayı çok yazıldı ve herkes tarafından okundu.

Bu hâdiselerden sonra, İbn-i Abdüsselâm´ın sultanın yanında yeri çok yükseldi. Sultan ölüm hastalığında iken, yakınlarından birisine; “İz- zeddîn bin Abdüsselâm´a git. Seni çok seven Sultan-ı Âdil Ebû Bekr´in oğlu Mûsâ sana selâm söyledi. Zât-ı âlinizin gelmesini, kendisine yarın huzûr-i ilâhîde faydalı olacak şeyleri anlatmanızı ve duâ etmenizi ister de!” diye bildirdi. Haberci, sultânın dediklerini aynen İzzeddîn bin Abdüs- selâm´a anlattı. O da bu teklifi kabûl etti ve; “Böyle bir ziyâret, en fazîletli ibâdetlerdendir. Çünkü bunda birçok faydalar vardır, inşâallah.” dedi.

İbn-i Abdüsselâm kalkıp, sultânın yanına kadar gitti. Oraya varınca sultana selâm verdi. Mûsâ onu görünce çok sevindi ve hemen onun elini öptü. Sonra; “Ey İzzeddîn! Bana hakkını helâl et. Benim için Allahü te- âlâya duâ et. Bana nasîhatlerde bulun!” dedi. O zaman İbn-i Abdüsse- lâm; “Ben, her gece, insanlara olan hakkımı helâl ediyorum. Ben kim -senin bende bir hakkı olmadan gecelerim. Bunun mükâfâtını ve karşı- lığını Allahü teâlâdan bekliyorum. İnsanlardan aslâ bir karşılık bek­lemi- yorum. Ecrimin Allahü teâlâdan olup, insanlardan olmaması bana her şeyden daha kıymetlidir. Sultana duâ etmeme gelince, çoklukla ben ona duâ ediyorum. Çünkü sultanın durumu iyi olursa, İslâmın ve müslüman- ların durumu da iyi ve güzel olur. Allahü teâlâ sultana, yarın huzûr-i ilâ- hîde yüzünü ak edecek şeyleri görmek nasîb eylesin.” dedi. Sultan bu ziyâretten ve İbn-i Abdüsselâm´ın sözlerinden memnun kala­rak; “Allahü teâlâ sana hayırlar versin.” dedi.

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Resûlullah´ın ve Eshâbının yolunda olmayanı hava- da uçar görsem, yine doğruluğunu kabûl etmem.

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin

BİR DUÂSI KÂFİYDİ

Evliyânın büyüğü, esseyyid Ebü´l-Vefâ,

Köylerden birisine, uğramıştı bir defâ.

Biri gelip dedi ki: “Bu köyde bir büyük var,

Âlimdir, kendisine, her kişi saygı duyar.

O zât çok hasta olup, babamdır benim hattâ,

Ayağa kalkamıyor, yatıyor hep yatakta.”

Ebü´l-Vefâ dinleyip, köylünün bu derdini,

Gidip ziyâret etti, evinde pederini.

Lâkin keşif yoluyla, anladı ki orada,

Saplanmış o ihtiyar, bozuk bir îtikâda.

Buyurdu: “Şifâ bulup, kalkar isen yataktan,

Rücû edecek misin, bu bozuk îtikâddan ”

O dedi ki: “Elbette, şifâ bulursam eğer,

Sana tâbi oluruz, köy halkıyle berâber.”

O zaman Ebü´l-Vefâ, kalktı ve kıldı namaz,

Şifâ bulması için, eyledi duâ niyâz.

Sonra o ihtiyarın, kollarından tutarak,

Buyurdu ki: “Allah´ın, izni ile haydi kalk!”

Hastalık yokmuş gibi, bedeninde sanki hiç,

Kalktı hemen ayağa, oldu sağlam, hem de dinç.

Ebü´l-Vefâ giderken, buyurdu ki son defâ:

“Bu tövbeni bozmayıp, ahdine eyle vefâ.

Eğer ki benden sonra, bozarsan bu tövbeni,

Bil ki aynı hastalık, gösterir kendisini.”

Sonra gitti o köyden ve geçti birkaç sene,

Lâkin sâdık kalmadı, o kişi o sözüne.

Tövbesini bozarak, yapınca bu hatâyı,

Hastalanıp çağırdı, yine Ebü´l-Vefâ´yı.

Lâkin o buyurdu ki: “Söylemiştim ben ona,

Demek ki râzı oldu, o kendi zararına.

Merhamete müstehak, değildir böyleleri,

Velînin attığı ok, çıkınca dönmez geri.”

Son asır İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyâdan Yûsuf Neb- hânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânın büyük velîsi Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin hac yolculuğu sırasında, onu ziyâret edip elini öptü. Bereketli sohbetinde bulunup istifâde etti. 1892 senesinde Hicaz a gide­rek hac vazîfesini yerine getirdi. Mübârek ve mukaddes makamları ziyâ­ret etti. Senelerce Medîne-i münevverede kalıp incelemelerde bulundu. Orada bulunduğu sırada Vehhâbîlerin Eshâb-ı kirâmın, âlim ve velîlerin kabirlerine ve onların yaşayışlarına karşı olan tutumlarını inceleme fırsatı buldu. Yazdığı Şevâhidü l-Hak kitabında İbn-i Teymiyye nin ve Vehhâbî- lerin bozuk fikir ve inanışlarını reddetti. Bu eserinde ayrıca Eshâb-ı kirâ- mın üstünlüklerini, hazret-i Muâviye ile Amr bin Âs hazretle­rinin yüksek- liklerini ve İslâmiyete olan hizmetlerini anlattı. Câmiü l-Ezher Üniversitesi profesörlerinden Allâme Şeyh Ali Muhammed Beblâvî Mâlikî, Allâme Şeyh Abdurrahmân Şerbînî, Şeyh Ahmed Hüseyin Şâfiî, Şeyh Ahmed Besyânî Hanbelî, Ârif Allâme Süleymân Şübrâvî, Şeyh Abdülkâdir Râfiî, Mısır Başmüftüsü Allâme Bekrî Muhammed Sadefî, Müderris Muham- med Abdülhay Kettânî İdrîsî Fâsî, Allâme Seyyid Ahmed Bey Şafiî, Allâme Şeyh Saîd-i Mûcî, Allâme Şeyh Muhammed Halebî ve daha pekçok Ehl-i sünnet âlimleri, Yûsuf Nebhânî nin yazdığı Şevâhidü l-Hak kitabını beğenmişler, uzun yazıları ile övmüşlerdir.

Yûsuf Nebhânî hazretleri Şevâhidü l-Hak kitabında, Vehhâbîlerin; Mutlak ictihad her zaman vardır. demelerinin yanlış olduğunu, Resûlul- lah ın sallallahü aleyhi ve sellem ve bütün evliyânın mezarlarını ziyâret i- çin uzak yerlere gitmenin uygun olduğunu, Resûlullah efendimizi ve ev- liyâyı vesîle ederek Allahü teâlâya duâ etmenin meşrû ve câiz ol­duğunu, dört hak mezhebdeki âlimlerin, İbn-i Teymiyye nin çıkardığı bid´atlere karşı olan yazılarını bildirmektedir.

Yûsuf Nebhânî hazretleri ilmiyle amel eden fazîlet sâhibi derin âlim ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret eden velî bir zâttı. Her sözü ve hareketi Allahü teâlânın emirlerine ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygundu. Allahü teâlânın velî kullarını çok sever, onların yüksek hallerini ve menkîbelerini anlatırdı. Bu sebeple evliyânın kerâmetlerinin hak olduğunu ve onların pekçok kerâmetlerini ve kısa hal tercümelerini anlatan iki cildlik Câmiu Kerâmâti l-Evliyâ adlı eserini yazdı. İçinde binlerce velînin kerâmetleri bulunan bu kitabı 1911 yılında Mı­sır da basıldı.

Yûsuf Nebhânî hazretleri, ilim ve fazîlette yüksek bir zât olduğu gibi, bütün gücüyle Ehl-i sünnet dışı zararlı ve reformcu cereyanlarla mücâ­dele etti. Hakîkî kurtuluş yolu olan Ehl-i sünnet vel-cemâati müdâfaa etti. Bu sebeple Vehhâbîler ve kendilerinin selefi olduğunu iddiâ eden re­formcu çevreler, bu büyük zâtı sevmezler, isminden ve eserlerinden bahsetmezler.

Osmanlı Devletinin son zamanlarında yaşayan Yûsuf Nebhânî haz­retleri, devletin parçalandığını ve yıkıldığını görmüş, İslâm düşmanlarının bilhassa İngilizlerin türlü hîleleriyle Türklerle Arapların birbirlerine düş­man edildiklerine ve düşmanların maskarası durumuna düştüklerine şâ- hid olmuştu. Osmanlıların İslâmiyete yaptıkları hizmetleri takdir eden, ileri görüşlü bir zât olan Yûsuf Nebhânî hazretleri, H.1350 senesi Rama­zan ayında Beyrut ta vefât etti.

Zemlikânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin birçok eseri vardır. Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılarak bozuk bir yol tutan ve sapık fi­kirler ileri sürerek, müslümanları doğru yoldan kaydırmağa çalışan İbn-i Teymiyye´nin sapık görüşlerinden olan talak ve kabir ziyâreti mevzûla­rında, İbn-i Zemlikânî hazretleri, İbn-i Teymiyye ye reddiye olarak Dürret-ül-Mudiyye fir-Reddi alâ İbn-i Teymiyye isminde bir risâle yazarak onun bozukluğuna ve tuttuğu sapık yolun kötülüğüne karşı müslümanları uyandırdı.

Share.

About Author

Leave A Reply