Evliya Hayatından Sahifeler – I

0

Memik Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) Gâziantep te yaşayan büyük velîlerden olup, Göksüncük köyünde bir âilenin yanında uzun süre kah­yalık yapmıştır. Burada çift sürer, ekin eker, hayvan güder, dağdan odun kesip taşırdı. Yalan ve kötü söz söylemez, harama el uzatmazdı. Ağa­sından aldığı parayı hak etmek için hîlesiz çalışırdı.

Memik Dede, gereksiz yere ağaç kesmenin, adam öldürmek kadar kötü olduğunu telkin ederdi. Bu yüzden dağa oduna gittiğinde yıkılmış ölü ağaçlarla, çalı çırpı toplayıp gelirdi. Ağası bu duruma kızınca; Kesti­ğim ağaç dallarının yerinden sanki insan öldürmüş gibi kan fışkırıyor. derdi. Hayvanlara da iyi davranılması gerektiğini sık sık söylerdi. Bir gün hayvanlardan birisi geç geldi. Sebebini ineğe sorunca, inek Allahü teâ- lânın izniyle konuşmaya başladı. Evin hanımı beni sağarken fazla süt almaya çalışıyor. Doymadan gelip istenilen sütü versem, yavrum aç kalıyor. Bu yüzden tam doymaya çalışıyorum. dedi. Bunun üzerine Memik Dede durumu evin hanımına anlatarak, hayvana eziyet etmeme­sini tavsiye etti.

Memik Dede nin ağası hac farîzasını yerine getirmek için Mekke ye gitmişti. Bu sırada ağanın hanımı içli köfte yaptı ve; Ah oğlum Memik! Ağan olsaydı da şundan yeseydi. dedi. Memik Dede de; İstersen biraz ver götüreyim. dedi. Kadıncağız herhalde bir arkadaşına götürecek diye düşündü ve bir tabak doldurup verdi. Bir süre sonra ağa hacdan döndü. Âdet üzere köylüler tarafından karşılandı. Ağa hürmet gösterilmesi gere­ken kişinin Memik Dede olduğunu söyledi ve hacda iken getirdiği köfte tabağını çıkarıp gösterdi. Tarla sürmekten dönen Memik Dede, kerâme­tinin ortaya çıktığını anlayarak oradan uzaklaştı.

Merkez Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Osmanlılar zamânında İs­tanbul´da yetişen büyük velîlerdendir. İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihud- dîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli´nin Sarhanlı köyünde, H.868 de doğ- du. 959 da İstanbul´da vefât etti.

Mûsâ Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı. Önce kendi memleke­tinde, sonra Bursa ve İstanbul´daki medreselerde tahsîl yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî Tefsîri´nin büyük bir kıs­mını ezberledi. Medrese tahsîline devâm ettiği sıralarda tekkelere gidip, oralardaki âlimlerin sohbetlerine katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu göre­rek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsîlini bitirdi. Çevre­sinde sayılan bir âlim oldu. İlimdeki yüksekliğini, zamânının âlimleri tas­dîk ettiler. Nitekim, Şeyhulislâm Ebüssü´ûd Efendi´nin hürmet ve muhab­betini kazandı.

Mûsâ Efendi, Koca Mustafa Paşa´daki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat bâzı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katı­lamamıştı. Bir gün rüyâsında Sünbül Efendinin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendiyi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pek çok eşyâ dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi ka­pıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvar­landı. Bu sırada uyanan Mûsâ Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve sabahle­yin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân´ın câmiine gidip vâz ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, vâz esnâsında Tâhâ sûresinin bâzı âyet-i kerîme­lerini tefsîre başladı.Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladı­nız. Hattâ Mûsâ Efendi de anladı.” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrâr; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Mûsâ Efendi de anlamadı.” buyurdu. Mûsâ Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti. Mûsâ Efendinin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde anlamıştı.

Vâz bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Mûsâ Efendi huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuv­vetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersi­niz Fakat neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!” buyu­runca, Mûsâ Efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affının kabûlü ve talebeliğe alınması için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında mârifet sâhibi ol­mak zamânıdır.” buyurdu.

Bundan sonra Mûsâ Efendi hergün Sünbül Sinân´ın dergâhına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Mûsâ Efendiye; “Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın ” diye sordu. Mûsâ Efendi; “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem öyle bir tatlı nizâm içinde ki, buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez.” dedi. Sünbül Efendi bu cevap üzerine; “Âferin Mûsâ Efendi! Demek her şeyi merke­zinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn ol­sun.” dedi. Böylece Mûsâ Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur oldu.

Sünbül Efendinin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle mâ­nevî dereceleri katetti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, yâni nefsinin istediklerini yap­mayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yük­sek derecelerin sâhibi oldu. Hocasının kendisine icâzet, diploma verdiği sıralarda, Aksaray´da Kovacı Dede dergâhına hoca tâyin edildi. Kısa sü­rede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendinin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinân´ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz.” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendinin ka­pısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakma­dılar bile. Fakat hocası Merkez Efendiye; “Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı. İmti­hânı kazandın.” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun´u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendiye nikâh etti ve evlen­dirdi.

Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hâtun´un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine par­maklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu hâlini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun ” diye sorunca; “Tale­belere çorba pişiriyordum” cevabını verdi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam´da yetişmiş büyük velîlerdendir. İnsanlara hak yolu göstererek hakîki saâdete, kur­tuluşa kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen âlimler ve velîler zincirinin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed´dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn´dir. Bağdâdî nisbesiyle meş- hûr olmuştur. Babası hazret-i Osman´ın, annesi ise hazret-i Ali´nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur H.1192 senesinde Bağdât´ın kuzeyindeki Şehrezûr ka­sabasında doğdu. H.1242 senesinde Şam´da vefât etti. Kabri Şam´ın ku­zeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Hâlid-i Bağdâdî, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile dikkati çekti. Süley- mâniye´de devrin meşhûr âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâ- lih-i Kürdî, Abdürrahîm Berzencî ile kardeşi Abdülkerîm Berzencî´den, Abdullah-ı Harpânî´den ve daha pekçok âlimden ilim öğ­renip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât, usûl, mantık, hikmet (fen), hey´et (astronomi), ge- ometri, hesâb ilimleri ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasav­vuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi. Fîrûzâbâdî´nin Kâmûs´unu ezber­ledi. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirle­rini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi.

1805 senesinde hacca gitti. Medîne-i münevvereye geldiğinde, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusundaydı. Bir gün Yemenli fazîlet sâ­hibi bir zâta rastladı. Câhilin âlimden nasîhat istemesi gibi ondan nasîhat istedi. O zât dedi ki: “Ey Hâlid Mekke-i mükerremeye gittiğin zaman edebe uymayan birşey görürsen hemen reddetme.” Mevlânâ Hâlid haz­retleri Mekke-i mükerremede bir Cumâ günü Kâbe-i şerîfe karşı Delâil-i Hayrât´ı okurken birinin, Kâbe´ye sırt çevirip kendine bakdığını gördü. “Utanmadan Kâbe´ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!” diye düşü­nürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe´ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medîne´deki zâtın nasîhatını unuttun mu ” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunun bü­yük velîlerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve; “Beni talebeliğe ka­bûl et.” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın.” dedikten sonra eli ile Hindistan´ı göstererek; “Senin işin orada tamam olur.” dedi ve gitti.

Bu gördüğü zatın, hocası Abdullah-ı Dehlevî olduğu rivayet edil­mek- tedir.

Mevlânâ Hâlid hazretleri, memleketi Süleymâniye´ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece-gündüz Hindistan´ı düşünüyordu. Bir gün bu düşünceler içindeyken, Hindistan´ın Dehli şehrinde bulunan evliyânın en büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî´nin talebelerinden Mirzâ Abdürra- hîm isimli bir zât çıkageldi. O talebe, Abdullah-ı Dehlevî; “Mevlânâ Hâlid´e selâmımızı söyle bu tarafa gelsin!” buyurdu.” dedi. Uzun zaman başbaşa görüştüler. Mevlânâ Hâlid talebelerine ders ver­meye gelmez oldu. Talebeler, Hindli´ye kızmaya başladı.

Bir süre sonra, 1809 senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üze­rinden Hind yolculuğuna çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ânî ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Hindistan´ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyle­yip vaz geçirmek istediler. Onlara; “Âb-ı hayât zulümâtta bulunur.” şek­linde cevap veren Mevlânâ Hâlid hazretleri, arkadaşı Mirzâ Abdürrahîm ile yaya olarak önce Tahran´a geldiler. Burada meşhûr şiî âlimi İsmâil Kâşî´yi, talebesinin önünde rezîl etti. Mevlânâ Hâlid, bâzı şiî tefsîr kitap­larını okumuş, Kur´ân-ı kerîmin birçok âyet-i kerîmelerinin şiîler tarafın­dan değiştirilip, mânâlarının tahrif edildiğini görmüştü. Meselâ; Enfâl sû­resi 70. âyetinde meâlen; “Bedr gazasındaki esirleri salıverdiğin için Allahü teâlâ seni affeyledi.” âyet-i kerîmesi Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh hakkındadır, şeklinde tefsîr ediyorlardı. Mevlânâ Hâlid, İsmâil Kâşî´- ye; “Peygamberler günah işler mi ” dedi. Kâşî; “Bütün peygamber­ler mâsûmdur, günah işlemezler.” dedi. Mevlânâ Hâlid; “Peki, Kur´ân-ı kerî- min; “Bedr gazâsındaki esirleri salıverdiğin için Allahü teâlâ seni af­feyledi.” meâlindeki âyet-i kerîmede; “Af” söylendiğine göre, günah işle­miş mânâsına gelmiyor mu Hâlbuki peygamberlerden günah olan bir iş meydana gelmemiştir.” deyince, Kâşî; “Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr´i azarlamaktadır, onun hakkındadır, Peygamberimizin hakkında değildir.” dedi. O zaman Mevlânâ Hâlid hazretleri; “O hâlde, Allahü teâlâ Ebû Bekr´i affettim buyuruyor da siz niçin affetmiyorsunuz ” dedi. Kâşî cevap veremeyip, mahcûp ve rezîl oldu.

Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî´yi (rahmetullahi aleyh) ziyâret etti. Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân´ın en üstün talebelerindendi.

Mevlânâ Hâlid; burada başından geçenleri şöyle anlatır: Bu kasa­bada bir gece kaldım. Rüyâda, Şâh Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, ya­nağımdan tutup beni kuvvetle kendine çektiğini gördüm. Sabahleyin Mevlânâ Senâullah´ın huzûruna gittiğim zaman, daha rüyâmı anlatma­dan; “Kardeşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî´nin huzur ve hizmetle­rini câna minnet bilmeli, huzur ve hizmetinde bulunmayı, sana vâd olu­nan nîmetlere kavuşmaya sebep bilmelisin.” dedi. Daha sonra o kasa­badan ayrıldım. Hindistan´ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhûr Cihânâbâd´a geldim.

Aylarca süren uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra tam bir senede Dehli´ye (Cihanâbâd) ulaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Dehli´ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, seferdeyken yanında bulunan şeylerin hepsini, fakirlere da­ğıttı. Sonra Hindistan´ın en büyük velîsi ve büyük İslâm âlimi, Şâh Ab­dullah-ı Dehlevî´nin huzûruna kavuştu.

Abdullah-ı Dehlevî, onu talebeliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi. Derhal nefsine; “Eğer mübârek hocamın verdiği bu şe­refli vazifeden kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtü­rüm.” diyerek hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî haz­retleri ile karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerin­den Arş´a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ´nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hiz­met ederek, büyük mücâhede ve çetin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehle- vî´nin huzûrunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîler- den olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına ka­vuştu. Vi- layet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübre- viyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî´nin kalbinde- ki bütün esrâr ve mânevî üstünlüklere kavuştu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; “Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât´a git! Ora­daki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur.” buyu­runca, Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sı­ğınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsan­lara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkış­sam, diğer insanlar bile beni men ederler.” diye arz etti. “Sen, memleke­tine git. İrşâd ile meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen ve­reyim, iste yâ Hâlid!” buyurdu. “Din için dünyâlık isterim!” dedi. “Git, her istediğini verdim!” deyip; “Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyükle­rinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk´a gönlünü ver­miş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk´ın sevgisine dalmış şerefli bir zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!” buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid´i uğurladı. Sonra; “Hâlid bürd”, yâni “Hâlid herşeyi aldı götürdü.” buyurdu.

Mevlânâ Hâlid, o velînin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzak­tan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid´i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gide­medi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zâtın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da ba­şını murâkabeden kaldırıp; “Aleyke ve aleyhisselâm.” buyurdu. Sonra; “Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve irşâdının yayılma yeri Bağdât´tır.” deyip, tekrar murâkabeye daldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Mu­hammedî denizine gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Hak­tan ve O´nu murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı.

Mevlânâ Hâlid Şîrâz´a, oradan İsfehan´a sonra Hemedan´a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını hatırlat­ması güzel âdetlerindendi. Bu şehirlerdeki vâz ve nasîhatlerini duyan îti­kâdı bozuk kimseler ona kötülük yapmak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mevlânâ Hâlid´in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapama­dılar. Sonra Senendec´e, oradan da H.1226 senesinde vatanları olan Süleymâniye´ye gittiler. Bütün âlimler, fazîlet sâhipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamağa çıktı. Süleymâ- niye´de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kaldıktan sonra Bağdat´a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerle- şip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâniye´ye dönerek ilim öğretmeye ve talebe yetiştirmeye devam etti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye´den tekrar ayrılıp Bağdât´a gitti. İkinci defâ Bağdât´ı teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu. İrşâd nûrları, gün gibi her tarafı aydınlattı. Bağ­dât´ta en önce kendisine talebe olan, Bağdât müftîsi Seyyid Abdullah Hayderî Efendi idi. Bu Müftî, Vâli Saîd Paşanın yardımıyla, İhsâiyye, Isfahâniyye Medresesini tâmir ettirip, Mevlânâ Hâlid´e arz etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri oraya yerleşip ilim ve edeb neşretmeye başladı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve ya­saklarını anlatıp, dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için çalışmaya başladığı günlerde, Bağdât Vâlisi Saîd Paşa, ziyâretlerine geldi. Birçok âlimin sessiz, başları önüne eğik, hizmetçiler gibi edeple huzûrunda oturmuş olduklarını gördü. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin heybetini gö­rünce, diz çöküp titremeye başladı. Mevlânâ Hâlid´in celâl hâli gidince, Saîd Paşanın titremesi geçti ve duâ istedi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî haz­retleri ona duâ edip; “Kıyâmette, herkes kendi nefsinden suâl olunur. Sen ise nefsinden, yâni kendinden ve emrin altında olanların hepsinden suâl olunursun. Hak teâlâdan kork! Çünkü, senin için önünde öyle bir gün vardır ki, o günün korku ve dehşetinden evlâdına süt veren analar, evlâdını unuturlar. Hâmile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün. Onlar sarhoş değil, ancak Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir.” deyip, nasîhat buyurunca, Saîd Paşa yine titremeye başladı ve yüksek sesle ağladı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Bağdât´ta kalıp İslâmi- yeti anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra memleketi olan Süleymâ- niye´ye döndü. Orada kendisi için bir dergâh inşâ edildi. Bu der­gâhta insanlara vâz ve nasîhat edip talebe yetiştirdi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri; Bir ara üçüncü defâ Bağdât´a gelerek İhsâiye Medresesinde yerleşti. İnsanlara İslâmiyeti anlatmaya ve ilim öğretip talebe yetiştirmeye devâm etti. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesini yayıp, sonradan ortaya çıkan bid´atları kaldırdı. İlim, fazîlet ve güzel ahlâkta olgunluğun zirvesine yükselen Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü dost düşman herkes kabûl etti. Bağdât´ın âlimleri, ileri gelenleri, vezirleri ve vâlileri önünde boyun eğdikleri gibi, diğer İslâm ülkelerindeki insanlar da onun üstünlü­ğünü işitip Bağdât´a koştular. Uzaktan yakından onun sohbetlerine ve ilim meclislerine gelenler, zâhirî ve bâtınî üstünlüklere kavuşarak mem­leketlerine döndüler veya İslâm memleketlerinin çeşitli yerlerine giderek İslâmiyeti anlattılar.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, hayâtının son senesinde Rama­zân-ı şerîf ayının son gününde halîfeleri ve sevenlerine Kudüs´e gitmek istediğini bildirdi. Talebeleri bu habere çok sevindiler. Fakat Şevvâl ayı içerisinde tâûn salgını, vebâ hastalığı ortaya çıktı. Talebeleri; “Kudüs´e gitmenin tam zamânıdır.” dediler. Onlara buyurdu ki: “Şimdi üzerinde durduğumuz mesele, tâuna karşı sabırlı olmaktır. Bunun sevâbı, istedi­ğiniz şeyden daha çoktur.” Tâunla şehîd olup gitmenin fazîletinden ve iyiliğinden bahsetti. Tâûndan ölenlerin şehîd olacağı hakkında hadîs-i şerîfleri okuyarak bu yüksek dereceye kavuşmak istediğini bildirdi.

O sırada birisi gelip; “Efendim duâ edin de bana tâûn bulaşmasın.” diye yalvarınca, ona duâ ettiler. O kişi kurtuldu. Kendileri için ise; “Rab- bime kavuşmayı istememekten hayâ ederim.” buyurdu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Muhammed Behâüddîn isimli beş yaşındaki oğlu bu sene tâûn hastalığına tutulup vefât etti. Onun ve­fâtını haber alınca, buyurdu ki: “Ey Rabbim! Bu musîbete sabır ve geniş­lik verip, beni sevinçle rızıklandırdın. Önümde rûhunu aldın. İnşâallah yüksek katınızda büyük bir nasîbi olur. Oğlum Behâüddîn mıknatısımız­dır. Bizi kendisine çeker. Biz ona uyarız. Vekîlimizdir.” buyurdu. Nûrlu yüzlerinde sevinç doğmuştu. Merhum oğluna sabır ve tahammül etmenin fazîletlerini içine alan sohbet ve vâza başladı. Âhirete göç eden bu temiz yavrunun Kâsiyûn Dağındaki bir tepeye defnolunmasını emretti. Bu yere bundan evvel kimse defnolunmamıştı. Şeyh İsmâil ve Şeyh Muhammed Nâsih hazretlerine techiz ve tekfinini emir buyurdu. Cenâze yıkandıktan sonra, müslümanların omuzlarında, adı geçen yere götürüldü. Bizzat Mevlânâ Hâlid hazretleri imâm olup, cenâze namazını kıldırdıktan sonra defneylediler.

Behâüddîn´in vefâtından sonra, diğer oğlu Abdürrahmân da aynı sene içinde taûndan vefât etti. Abdürrahmân gâyet zekî, merhamet sâ­hibi, akıllı bir çocuktu. O da defin hazırlıkları bitince Kâsiyûn isimli te­peye, kardeşi Behâüddîn´in mezârının kuzey tarafına defnedildi. Çok kalabalık bir cemâat cenâzesinde bulundu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, son zamanlarına doğru, yanla­rında bulunan emânet kitapları sâhiplerine vermek için ayırmaya başla­dılar. Bir ara talebelerinden birini gönderip, Şeyh İsmâil Enârenî´yi ça­ğırttı. Ona; “Buradan hiç bir yere çıkmam. Ancak oğlum Behâüddîn´in yanına gitmeyi isterim.” buyurdu. Şeyh İsmâil; “Efendim güneşin harâre­tinden oraya gitmek ve orada oturmak mümkün olmaz.” deyince Mevlâ- nâ Hâlid hazretleri; “Güneşin harâreti bize zarar vermez.” buyurdu. Sonra kütüphânesinin önünde oturdu ve; “Ey İsmâil! Beni dinle, aslâ muhâlefet etme. Vefâtımdan sonra, çoluk-çocuğum, fıkıh kitaplarım, di­ğer hukûkî işlerim için yerime vasî olarak, İsmâil Enârenî´yi tâyin ettim. Ondan sonra Muhammed Nâsih, sonra Abdülfettâh, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz borcumun iskâtı için ayırın. Bir su sar­nıcı inşâ edin. Ben zannederim ki, ümmetin iyi zâtlarından bâzı ihlâs sâ­hipleri, bu makâmda, sevdiklerimiz için dergâh binâ ederler. Malımın üçte birinden geri kalanı da, kapımızdaki fakir ve yoksullara verilsin. Ölümümden daha büyük bir musîbet size gelmez. Ona karşı sabır ve ta­hammül gösteriniz. İnsanlarla münâkaşa etmeyiniz.” buyurdu.

Şeyh İsmâil de; “Efendim, bugün kalblerimizi hüzün ve kederle dol­durdunuz. İnşâallah bu emir gelmez de ömrünüz uzun olur.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey İsmâil! Biz Şam´a ancak ölmek için geldik. Buraya geliş gâyemiz bundan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, Beyt-i mukaddesi ve Nebiyy-i zîşânı ziyâreti ve Hâcc-ı ekberi, bize geçmiş se­nelerde nasîb etti. İnşâallah saâdet-i ebediyyeye nâil oluruz. Başka bir şey istemiyoruz. Bâzı inkârcıların size yapacağı ezâ ve cefâdan korkuyo­ruz. Bilhassa falan kimsenin ezâ ve cefâsından korkuyoruz. Hak teâlâya yalvararak duâ ediyoruz ki, size eziyet verecek olan o kimse fazla yaşa­masın. Çünkü sevdiklerimize iftirâ ederek zahmet verir.” buyurdu. Bu­yurdukları gibi, kendilerinden kısa bir müddet sonra o kimse öldü.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hazret-i Hâce Muhammed Bâkî-billâh´ın önde gelen talebelerindendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyüklüğünü her­kesten iyi bilirdi. 1584 senesinde takdîr-i ilâhî ile Hindistan sultânının vâ­lilerinden oldu. Fakat sonra makam ve mevkii münâsebetiyle kalbi sıkı­lıp, fakirlerin, velîlerin sohbetlerini arzu eder oldu. Dâimâ yalnızlığı ve bir köşeye çekilmeyi isterdi. O günlerde Mâverâünnehr´e giden Hâce Mu- hammed Bâkî-billah´ın sohbetleriyle şereflenmek üzere o da Mâverâün- nehr´e gitti. Kalbinden dünyâ ve makam sevgisini çıkarıp, Bâkî-billah hazretlerine talebe oldu. Zenginlik perdesini yırtıp, İbrâhim Edhem gibi eski bir elbise giyerek, vâliliği, zenginliği, makam ve îtibârı bıraktı. Zamâ- nın sultânı kendinden memnundu. Hattâ Şâh ve vezir, Hüsâmeddîn Ah- med´in bu dünyâdan uzak hâlini bırakıp eski makâmına gelmesini isti- yorlar, sebep olanlara kızıyorlardı. Birçok kimse bu mesûd zâta gelip, es- ki makâmına dönmesini istediler. Fakat, o, Allahü teâlânın tevfik ve dile- mesi ile himmet ayağını en doğru caddeye koyduğundan, istekleri kabûl etmedi. Hâce Muhammed Bâkî-billah Mâverâünnehr´den dönünce, yük- sek huzur ve sohbetlerine devâm etti. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Hüsâmeddîn Ahmed´i celâl yolundan terbiye etti. Zâ­hirde sertlik göste- rip, kalbden ona muhabbet besledi.

Şiir:

Yüzü güzel olanın nâzı da ne güzeldir.

Bir gözüyle kovarsa, diğeri ile gel der.

Bir gözüyle sayısız nâz eder, cilve eder,

Diğeriyle dâimâ yeniden özür diler.

Senelerce Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hizmetinde, doğruluk ve teslimiyet içinde bulundu. Husûsî teveccüh ve ihsânlarına kavuştu. Tasavvufun yüksek derecelerine ulaştı. Hâce Muhammed Bâkî-billah; talebe yetiştirmesi, Allahü teâlânın dînini ve sevgili Peygamberi­mizin güzel ahlâkını anlatması için ona icâzet verdi. Hüsâmeddîn Ahmed bu vazifeye lâyık olmadığını belirterek, affedilmesini istedi. Hâce Mu- hammed Bâkî-billah hazretleri de özrünü kabûl edip yanından ayır­madı. Hattâ, Muhammed Bâkî-billah´ın vefâtında yanında bulundu. Ve­fâtı â- nında talebelerinin büyüklerinden ondan başkası yoktu. Tekfin (ke­fenlenme), techiz ve defn hizmetlerini o yaptı. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin vefâtından sonra, onun dergâhında bulunanlara ve hocasının oğullarına hizmette bulunup, çok çalıştı ve çalışmalarının mü­kâfâtını da buldu. Hocalarının oğulları, onun çalışmasının bereketi ile fa­zîlete ve kurtuluşa kavuştular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hocalarının oğullarına gönderdiği bir mektupta, Hüsâmeddîn Ahmed´e teşekkürlerini bildirirlerdi.

Muhammed Hâşim-i Keşmî anlatır: Hâce Hüsâmeddîn Ahmed haz­retleri, bu hizmetçilerine lütuf ve merhamet ederek çok kıymetli mek­tuplar gönderdi. Hocamız İmâm-ı Rabbânî´nin hizmetinde bulunduğum sırada, birkaç günde mektubu gelir ve o mektuplarda; Hocamıza hizmeti çok aziz tutmayı, sohbetlerinde îcâb eden her şeye dikkat ve riâyet et­meyi nasîhat ederdi. Bâzan rüyâda ve hâl esnâsında da gelir, çeşit çeşit nasîhatler ederdi. Bu dostunun şiirlerini severdi. Gönderdiği şiirli mek­tuplarda, bu fakîrden de şiir isterdi. Bir yolculuk esnâsında onların hiz­metine kavuştum; “Bizim bilmediğimiz yeni şiirleriniz yok mu ” diye sordu. Bu rubâiyi okudum:

Bizim bu mazlum bahtımız adâlete kavuşmadı.

Bir aşk ateşimiz vardır kimse ona ulaşmadı.

Yüzlerce eğri dikenli yollardan geçtik amma

Bir defâ murâdımıza kavuşmak mümkün olmadı.”

Bu şiiri hâllerine uygun bulup çok beğendiler.

Hicâz´a gitmeyi çok arzu ettiklerini anlayınca da, şu rubâiyi yazıp gönderdim:

Kalb, kıbleyi gösteren pusula olmadıkça,

Vücûd, Kâbe yolunun bedeli olmadıkça,

Kalmak için kendinde bu ten kuvvet bulamaz,

Hicâz topraklarını kehribar bulmadıkça.

Bu rubâimi de çok beğendi. Bir gün onların yanındaydım. Orada bu­lunanlardan biri, zamânın zenginlerinden, vâli ve âmirlerinin şânından, şereflerinden konuşup, fakir kimselerden bahsetmedi. Hâce Hüsâmed- dîn Ahmed buyurdu ki: “Ey kardeşim! Bu söz, bu zamandaki fukarâ hak- kında bir ilâhî hikmet taşıyor. Çünkü eski zamanlardaki fakir­ler, dün- yâdan ve dünyâyı isteyenlerden uzak dururlardı. Sakınırlardı. Her ne ka- dar zenginler onlara yaklaşmak isteseler, onlar zenginlerin sohbe­tinden kaçarlardı. Bu zamandaki fakirlerin çoğu; bir ihtiyâcı olup gelen zengin- lerle bir arada oturup, muhabbet etmek isterler. Böylece fakirlerin zen- ginlerden uzak kalma hâli bozulur.”

Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hirat´ta yetişen âlim ve büyük velîlerdendir. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin neslindendir. Beş yaşında Muhammed Pârisâ hazretlerinin huzûruna götürülüp, te­veccühe kavuştu.

Mevlânâ Abdurrahmân´ın babası Nizâmeddîn Ahmed, ilim ve takvâ sâhibi idi. Haramlardan şiddetle kaçardı. Oğlunun ilim ehli olması için Herat´daki Nizâmiyye Medresesine getirdi. O sırada Abdurrahmân Câmî henüz küçüktü, bülûğ yaşına gelmemişti. Fakat medresede; zekâsı, me­seleleri anlamaktaki fevkalâde kavrayışı, hocaları ve arkadaşları üze­rinde büyük bir tesir bıraktı. Tahsîlinin başlangıcında, Muhtasar ve Telhîs adlı eserler üzerinde çalışırken, daha önce gelen ileri sınıftaki arkadaş­ları Şerh-i Miftâh ve Mutavvel isimli kitapları okuyordu. Mevlânâ Abdur- rahmân, kısa zamanda kendi kitaplarını bitirip, en ileri seviyedeki arka- daşlarının okuduğu kitapları okumağa başladı. Arkadaşlarına yetişip onları geçmesi, herkesi şaşırttı. Bunun üzerine hocaları; “Semerkand, Semerkand olalıdan beri, Molla Câmî´den daha zekî ve kâbiliyetli bir kimse görmedi.” demekten kendilerini alamadılar. Burada Hâce Ali Semerkandî´nin, Şihâbüddîn´in ve Mevlânâ Cüneyd-i Usûlî´nin derslerine devâm etti. Din ilimlerinden başka, fen ilimlerine ilgi duyan Molla Câmî, Uluğ Bey zamânında Bursalı Kadızâde Rûmî´nin matematik derslerine de devâm etti. Bu sırada Herat´da, meşhûr astronomi âlimi Ali Kuşçu ile görüştü. Ali Kuşçu, Molla Câmi´ye astronomi ilmine dâir güç ve zor so­rular sordu. Sorulanların hepsini, en ince ayrıntılarına kadar ayrı ayrı ce­vaplandırdı. Ali Kuşçu, bu cevaplara hayran kaldı. Sonra Ali Kuşçu´ya dönerek; “Sizin ilim hazînenizde bundan daha üstün bir nesne yok mu­dur ” diyerek latîfe etti. Ali Kuşçu ise; “Molla Câmî ile karşılaştıktan sonra, ondaki bilgilerin normal yol ile elde edilen bilgilerden olmadığını ve bunların Allahü teâlânın ona bir ihsânı olduğunu anladım.” demekten kendini alamadı.

…Molla Câmî´nin, Sâdüddîn-i Kaşgârî´nin talebesi olduğunu işiten Muhammed Câcermî; “Beş yüz yıldan beri Horasan toprağının bir ben­zerini yetiştiremediği bir ilim erbâbını, Mevlânâ Sâdüddîn-i Kaşgârî, bir teveccühte yolundan çevirdi ve kendi “Ahrâriyye” ismi verilen yoluna aldı.” buyurdu. Mevlânâ Abdürrahîm ise; “Abdurrahmân Câmî, aklî ve naklî ilimleri bırakıp tasavvuf yoluna girene kadar, insanı zâhirî ilimlerden başka hiçbir şey kemâl derecesinde olgunlaştıramaz derdim. Fakat onun tasavvufa yönelişinden sonra, bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım.” dedi.

Abdurrahmân Câmî, Sâdüddîn-i Kaşgârî hazretlerinin emriyle tenhâ bir yerde halvet etmeye, nefsini terbiye için riyâzet ve mücâhede yap­maya başladı. Yâni, nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için uğraştı. Vakitlerini, insanlardan uzak yerlerde Allahü teâlâyı zikret­mek, namaz kılmak ve Kur´ân-ı kerîm okumakla geçirdi. Âdetâ insanlarla konuşmayı unuturcasına onlardan ayrıldı. Aylarca devâm eden bu hâlin sonunda kalb gözü açıldı ve melekler âlemini seyretmeğe daldı. Daldığı bu âlemin tecellîleri onun gözünün önünde belirdi ve her şeyden sıyrıl­mış olarak kendini Allahü teâlâya verdi. O zaman anlıyamadığı bir arzu ile Kâbeye doğru yollara düştü. Bir müddet gittikten sonra kendine gelip; “Ben hocamdan izin almadan nereye gidiyorum İzinsiz ve rızâsız bir iş yapılır mı Bu benim yaptığım doğru değildir, derhâl dönmeliyim.” diye­rek, hocası Sâdüddîn-i Kaşgârî´nin huzûruna döndü. Bu hâdise üzerine Molla Câmî buyurdu ki: “Bu “Ahrâriyye” ismi verilen âlimler silsilesinin yoluna ilk girdiğim zamanlarda, bana nûr belirtileri görünmeye başladı. Hocamın emri üzerine bunlara iltifât etmeyip, o nûrun devamlı olmasını sağlamaya çalıştım. Şunu iyi bilmelidir ki; nûr, keşif ve kerâmetin mey­dana gelmesi, insanın tamâmiyle olgunlaştığına, nefsini terbiye ettiğine işâret değildir. Bunlara güvenmemelidir. Talebeye en üstün kerâmet, ho­casının sohbetiyle pişmesi, onun teveccühleri altında nefsinden kurtul­masıdır.”

Molla Fenârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Osmanlı Devleti- nin ilk şey­hülislâmı ve büyük velî. İsmi Muhammed olup, babasınınki Hamza´dır. Nisbeleri Rûmî ve Fenârî, lakabı Şemsüddîn´dir. H.751 de Fener kö­yünde doğdu. Bu köyde doğması veya babasının fenercilik sa- natıyla meşgûliyetinden dolayı “Fenârî” nisbetiyle meşhur oldu.

Babası Muhammed Hamza, zamânının büyük velîlerindendi. Molla Fenârî küçük yaşta babasından tasavvuf yolunu öğrenmeye başladı. Mevlânâ Alâüddîn Esved, Şeyh Cemâleddîn Aksarâyî, Şeyh Hamîdüd- dîn-i Kayserî´den ve zamânında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsîli için Mısır´a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî´den ilim öğrendi. Molla Fenârî İs­kender Târihi´ni nazm eden meşhur şâir Ahmedî ve tıpta Şifâ kitabının sâhibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır´da Ekmeleddîn-i Bâbertî´nin hu­zûrunda ders arkadaşı idiler. Bir gün bir velîyi ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp, Mevlânâ Ahmedî´ye; “Sen, vaktini şiirde harcarsın.” Hacı Paşaya; “Sen ömrünü tıpta harcarsın.”, Molla Fenârî´ye ise; “Sen de, din ve dünyâ reisliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun.” bu­yurdu. Gerçek- ten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu. Din ilimleri yanında fizik, matematik ve astronomi de öğrenen Molla Fenârî, tasavvufta yük­sek derecelere kavuştu. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra Anadolu´ya dönerek Bursa´ya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı.

Molla Fenârî, bir ara Bursa´daki hizmetlerini bırakıp Konya´ya gitmişti. Karaman Beyi ona çok iltifat ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricâda bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Yâkub-i Asfâr ve Yâkûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek de­receye ulaştılar. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâimâ iftihâr ederdi. Ka­raman Beyinin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. Sonra Osmanlı Sultânının dâveti üzerine tekrar Bursa´ya geldi. Eski hizmetle­rine devâm etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bur­sa´da kâdılık yapmışlardır.

H.828 de Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak tâyin etti. Bu vazifeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işle­rinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnâ­sında, sultan Yıldırım Bâyezîd Hânın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede dâvâ konusu olan bir hâdisenin şâhidi olarak pâdi­şâhın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruş­maya çıkan Pâdişâhın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartların­dan biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdi­şâhın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üze­rine Yıldırım Bâyezîd Han hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı.

Bursa´da müderrislik ve kâdılık yapan Molla Fenârî kazzazlık (ipekçi­lik) yaparak da nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrât ve hasenâtta bulundu. Kale´de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı´ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs´te de bir medreseyi satın alıp, mas­raflarını, Anadolu´da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve on binden çok kitap bıraktı.

Osmanlı âlimlerinden ve büyük velî Molla Gürânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Dördüncü Osmanlı şeyhulislâmıdır. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî, lakabı Şerefüddîn, Şihâbüddîn ve Molla Gürânî´dir. Daha çok Molla Gürânî lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu. H.813 de, Sûriye´nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu.

Molla Gürânî, küçük yaşta Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Sarf, nahiv, be­yân, meânî gibi âlet ve kırâat ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için Bağdât, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken de Şam´a gidip, bir müddet oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsîl etti. Şam´dan Kâhire´ye gitti. Kâhire´de zamânın âlimlerinden ders alarak; kı­râat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî´den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahîh-i Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı. Hadîs ilminde İbn-i Hacer Askalânî´den icâzet aldı. Molla Gürânî bu şekilde çalışarak tahsîlini ta­mamladıktan sonra; tefsîr, kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti. Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire´deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdarları ile devletin ileri ge­lenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire´de herkese açık bir ders verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üs­tünlüğünü takdîr ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet verdikten sonra, Sahîh-i Buhârî´yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu bizzat gö­rüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve Şam ta­raflarında geçirip İstanbul´a geldi. İstanbul´a gelişi, hayâtında değişikliğe yol açtı. Önce Şâfiî mezhebindeydi. Sonradan Hanefî mezhebine geçti.

Molla Gürânî´nin İstanbul´a gelişi şöyle vukû bulmuştur: O devrin meşhûr Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire´ye uğradı. Orada Molla Gürânî´yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, İstanbul´a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek istanbul´a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla Yegân ile birlikte İstanbul´a geldi. Meşhûr âlim MollaYegân, hacdan dö­nüp İstanbul´a gelince, Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir soh­bet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin ” diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsîr, ha­dîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim” dedi. “Şimdi nerededir ” deyince; “Bâb-üs-seâdede beklemektedir” dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip, selâm verdi, el öptü. Sohbet sırasında Molla Gürânî´nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna gitti. Onu önce, dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî´nin eski kap­lıcadaki medresesine sonra da Yıldırım Medresesine müderris tâyin etti. Böylece bir müddet bu vazifede bulundu. Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Gürânî´yi oğlu Şehzâde Mehmed´in yâni Fâtih´in yetiş­tirilmesi ile görevlendirdi.

Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa´da emîrdi. Babası İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fâtih´in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zekî ve celalli ol­duğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu se­beple pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî´nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek, sert tutumunu duyup, bu iş için onu tâyin etti. Onun iyi bir eğitimden geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti. Bu­nun üzerine Molla Gürânî, Manisa´ya gönderildi. Molla Gürânî, Şehzâde Mehmed´in (Fâtih´in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed´in hır­çınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; “Darabtühû te´dîben” Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakı­mından incelettirdi, tahlîl ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında Şeh­zâde Mehmed derslere devâm edip, kısa zamanda Kur´ân-ı kerîmi hat­metti ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Meh- med´in Kur´ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla Gürânî´ye fazla mikdârda mal ve parayı hediye gönderdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî´nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok se­ver, saygı ve hürmette kusûr etmezdi.

Babası İkinci Murâd´dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî´yi vezîr yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabûl etmeyip; “Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları, sonunda vezîrliğe, sadr-ı a´zamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri kırılır ve sultânımıza zarar gelir” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadısker yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkâf idâresi vazifesi ve kâdılık vazifesi ile Bursa´ya gönderildi. Bursa´da bir müddet bu vazi­feleri yaptı. Sonra bâzı sebeplerle Anadolu´dan ayrılıp, Mısır´a gitti.

Molla Gürânî Mısır´a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay´dan tam bir kabûl ve çok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân, Mısır Sultânı Kayıtbay´a, Molla Gürânî´yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürâ- nî´ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi bü- yük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o, tabiî olarak kendisine meyledeceğimi bilir. Eğer ona git­mezsem, sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık girebilir.” cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi.

Molla Gürânî İstanbul´a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa kâdılığına tâyin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe geti­rildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, H.885 se­nesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta, titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini ye­rine getirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri gel­dikçe tenkid etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesini, dâimâ dînin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâ­kına sâhipti. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlüydü. Vezîrleri adlarıyla çağırır, Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı. Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arafe günü, Sultan, Molla Gürânî´ye bir haberci göndererek; “Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif etsin, geç kalmasın.” diye haber yollamıştı. Molla Gürânî, gelen haber­ciye; “Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım.” dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; “Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye rağmen gel­melerini bekliyoruz.” dedi. Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine dâveti kabûl etti. Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazifelerde kendinden daha üst ma­kamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikden resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî hususlarda tâvizsiz olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi.

Molla Hüsrev (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, üçüncü Osmanlı şeyhulislâmı ve velî dir. İsmi, Muhammed bin Feramuz (Feramerz)´dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu. Do­ğum târihi bilinmemektedir. Babası, bir Fransız subayı iken müslüman olmuştur. Kızını Osmanlı emîrlerinden Hüsrev adında bir zâta verdi. Ba­basının genç yaşta ölmesi üzerine, eniştesi Hüsrev Beyin yanında kaldı ve büyüdü. Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağırılırdı. Daha sonra kayını kelimesi kaldırılarak, Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu.

Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamânının diğer âlimlerinden ilim tah­sîl etti. Tahsîlini tamamladıktan sonra Edirne´de Şâh Melik Medresesinde ve sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebî Medresesinde müderris­lik yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân devrinde Varna Savaşından önce, H.832 senesinde Kadıaskerliğe tâyin edildi. Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince de bu göreve devâm etti. Memleketi iç ve dışta huzûra kavuşturduktan sonra, Sultan İkinci Murâd Hân tahttan çe­kilmiş, yerine oğlu Sultan Mehmed´i oturtmuştu. Ancak düşmanlar, Sul­tanı çocuk yaşta görüp, birtakım huzursuzluklar çıkarmak istediler. Bu­nun üzerine İkinci Murâd tekrar tahta geçti ve Sultan Mehmed´i Mani­sa´ya gönderdi. İlim adamlarından çoğu, birer bahâne ileri sürerek, Ma­nisa´ya gitmek istemediler. Molla Hüsrev, kâdıaskerlikten istifâ ederek, Şehzâde ile birlikte Manisa´ya gitmeye karar verdi. Şehzâde, onun bu kararını duyunca; “Vazifenize devâm edin, zîrâ memleketin size ihtiyâcı var.” dediyse de, Molla Hüsrev hazretleri; “Manisa´ya giderken sizi yalnız bırakmam uygun olmaz, müsâade buyurun geleyim.” diyerek samîmiye­tini bildirdi ve birlikte Manisa´ya gitti. Şehzâde Mehmed bu muhterem â- limden çok faydalandı ve ondan bir kısım ilimleri tahsîl etti.

Fâtih Sultan Mehmed Hân tekrar tahta geçince, o da İstanbul´a geldi. İstanbul´da Galata ve Üsküdar kâdılıklarına tâyin edildi. Bu arada Aya- sofya müderrisliğini de yürüttü. Bir ara Bursa´ya gidip bir medrese kura- rak ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul´a dâvet edilerek, H.865 de şeyhülislâmlığa tâyin edil- di. Molla Hüsrev, yirmi sene, adâlet ve hakkâniyetle şeyhülislâmlık vazi- fesini yürüttü.

Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev´i çok takdîr ederdi. Molla Hüsrev´den söz ettiği zaman; “Zamânımızın Ebû Hanîfe´sidir.” diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi. Bir defâsında bir düğün yemeğinde, ho­cası Molla Gürânî´yi sağ yanına, Molla Hüsrev´i sol yanına alarak otur­mak sûretiyle iltifâtta bulunmuştu.

Molla Hüsrev; orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, başında küçük bir sarığı olan, heybetli, tevâzu sâhibi bir zât idi. Güzel ahlâk sâ­hibi, vakûr, yüksek ilmiyle İslâm dînine uymakta gayretli ve titiz idi. Bu sebeple, halkın ve devlet adamlarının sevgisini ve hayranlığını kazan­mıştır. Medresede derse gideceği zaman talebeleri onun evinin önünde toplanır, saygı ve tâzimle onu medreseye götürür, yine o şekilde evine getirirlerdi. Büyük âlim, yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi. Konağında birçok hizmetçiler olduğu hâlde, Molla Hüsrev hiçbirini kendi hizmetinde kullanmaz, odasını kendisi süpürür, lâmbasını kendisi ya­kardı.

Anadolu velîlerinden Molla Osman Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretlerinin babasıdır. H.1081 de Hasankale´- de doğdu. Babasının ismi Molla Bekr´dir.

Molla Bekr, oğlu Osman doğduğu zaman akika kurbanları keserek, Hasankale halkına ziyâfetler verdi. Tahsil çağı geldikten sonra Osman´ı, okuyarak âlim olması için, Hasankale halkından kerâmetler sâhibi Kara- şeyhoğlu Seyyid İbrâhim hazretlerine gönderdi. Yirmi yaşına kadar ondan tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrenen Osman Efendi, herkesin takdir ettiği bir âlim oldu. Cenâb-ı Hakk´ın vergisi olarak yaratılışından güzel ahlâklı olan Osman´a, Derviş Efendi lakabını taktılar.

Derviş Osman Efendiye, annesinin vefâtından sonra babası, Hasan- kale yakınında Fendiği köyünden Seyyid Dede Mahmûd´un kızı Seyyide Hanîfe Hâtunu nikâh etti.

Molla Bekr çok cömert idi. Bu sebeple misâfiri hiç eksik olmazdı. Hattâ misâfir gelmediği zaman geç vakitlere kadar yemek yemeden bekler, gelmez ise sabaha kadar aç beklerdi. Bir sonbahar akşamı, Zekeriyyâ isminde Özbek´li bir misâfir gelmişti. Zamânın velîlerinden olan Zekeriyyâ Efendi, Molla Bekr Efendinin evinde hastalandı. Molla Bekr, sâlih bir müslümanın derdleriyle uğraşmaktan kazanacağı sevapları dü­şünerek, oğlu Osman Efendiyi hizmetine verdi. Osman Efendi, zevk ile altı ay Zekeriyyâ Efendiye hizmet etti. Zekeriyyâ Efendi, bir gece oda­sında heyecanla sağa sola koşturarak garip hareketler yaptı. Uzun süren bu koşturmasından sonra; “Elhamdülillah yangın söndü.” dedi. Zekeriyyâ Efendiyi hayretle seyreden Derviş Osman, bu söze bir mânâ veremeye­rek; “Efendim, hangi yangın söndü ” diye sordu. O da; “Biraz önce İs­tanbul´da büyük bir yangın çıkmıştı. Evleri yanan bâzı yetimler zamânın evliyâsından yardım istediler. Biz de yangını söndürmek için vazifelendi­rildik. Hamdolsun şimdi söndü, fakat çok ev yanıp kül oldu.” buyurdu. Hakîkaten bir müddet sonra İstanbul´dan gelen biri bu yangını anlattı. Aynı güne rastlıyordu.

Zekeriyyâ Efendi bir gün, Derviş Osman´a; “Bize altı aydır hizmet edip, çok ikrâmlarda bulundunuz. Bu hizmetiniz çok makbûle geçti, çok sevaplar kazandınız. Şimdi sıra bizde. Şu anda hâcet kapıları açıktır. Dileyiniz. Her ne dilerseniz cenâb-ı Hak ihsân eder.” buyurdu. Derviş Osman bu söze çok heyecanlandı ve; “Murâdım, îmân ile ölerek, âhirete gitmek ve Cennet-i âlâya kavuşmaktır.” dedi. Zekeriyyâ Efendi; “Daha çok, daha kıymetli şeyler iste! Allahü teâlâ büyük dereceler isteyeni se­ver.” deyince, Osman Efendi ağlayarak; “Cennet´te Allahü teâlânın Ce­mâliyle müşerref olmak isterim.” dedi. O da; “Allahü teâlâ kalb gözünü açsın ve o arzuna kavuştursun!” buyurdu. O anda Derviş Osman´ın gö­nül gözü açılarak melekler âlemini seyretmeye başladı. Zekeriyyâ Efendi, Derviş Osman´a günde on bin defâ Kelime-i tevhîd söylemesini tavsiye ederek, oradan ayrıldı. Derviş Osman, büyük bir aşk ile her gün on bin Kelime-i tevhîdi söyleyerek, kalb aynasını cilâlamaya başladı.

Bu sırada babası Molla Bekr, çıkan Osmanlı Rus savaşında Kırım´a gitti. Kefe´ye gelince şehîd oldu. Ondan sonra evin bütün işleri Derviş Osman´a kaldı. Ticâret ve zirâat işleri, hizmetçilerle uğraşmak, gelen gi­denle ilgilenmek, kardeşlerinin âh u vâhını inleyip sızlamalarını sustur­mak ve muhterem babasının ölüm hasreti, onun zikir, fikir ve huzûruna mâni oldu. Kalbinin dağıldığına çok üzülen Derviş Efendi, çok ağlayıp inledi. Üzüntü ve keder denizine daldı. Onu teselli edecek bir rehberi yoktu. Yakınlarda kendisini yetiştirecek, derdine dermân olacak bir reh­ber bulamayınca üzüntüsü daha da arttı. Bütün vücûdunu mânevî bir soğukluk kapladı. Artık büsbütün dünyâ hayâtından usanmıştı. H.1115 senesinde bir Cumâ gecesi, kalb hastalığından kurtulmak düşüncesiyle istihâre namazı kılıp, uzun uzun, ağlayarak duâ etti. O gece rüyâsında, dünyâyı terk etmek ve kendini Allahü teâlâya kavuşturacak bir velîyi ara­yıp bulmak lâzım geldiği bildirildi. Uyanınca bu emri yerine getirmek için karârını verdi. O sabah güneş doğarken bir oğlu dünyâya geldi. İsmini İbrâhim Hakkı koydu. Oğlunun olmasına ziyâdesiyle sevinen Derviş Os­man Efendi âdetâ hastalıktan kurtuldu.

Osman Efendi, oğlunun doğumundan sonra rüyâda emredilen vazi­feyi yapmak üzere Erzurum´a geldi. Erzurum´da Gümrükçü Derviş Bey, kendi oğlunu yetiştirmek üzere bir hoca arıyordu. Osman Efendiyi gö­rünce ona dolgun ücretle ders vermesi için teklifte bulundu. Fakat Os­man Efendi kabûl etmedi. Habib Efendi isminde tasavvuf ehli muhterem bir zâtın yanına gitti. Velilerden olan Habib Efendi, Derviş Osman Efen­diye çok izzet ve ikrâmlarda bulundu. Onu Mehdî mahallesinde yaptır­dığı câmiye imâm yapmak istedi. Fakat Osman Efendi, derd ve gam ate­şiyle eriyip, kendini yetiştirecek bir rehber bulmak arzusuyla yanıp kav­rulmuş, sabrı ve karârı kalmamıştı. Aklı fikri hep rüyâsında verilen emir­deydi. O sırada Lala Paşa Câmiine Özbekli Zekeriyyâ Efendi vâiz olarak gelmişti. Bunu işiten Derviş Osman Efendi, hemen yanına gidip duru­munu bildirdi ve kendisini yetiştirmesi için yalvardı. Zekeriyyâ Efendi, onu güler yüzle karşılayıp iltifâtlarda bulundu. O gece istihâre namazı kı­lıp, cenâb-ı Hakk´a yalvaran Zekeriyyâ Efendi, ertesi günü Osman Efen­diye; “Ey kardeşim! Biz seni kabûl ederdik. Lâkin bizden önce seni sultâ­nımız almıştır. Sana müjdeler olsun ki, senin sâhibin çok büyüktür. O öyle bir yetiştiricidir ki, bu zamanda pek nâdir bulunur. Altı seneden beri senin gelmeni beklemektedir. Her hâlde iki seneye varmaz görüşmeniz vâki olacaktır. Sen onun hasretiyle yanmaya devâm et ve bunun kıyme­tini bil. Allahü teâlâya tevekkül eyle sonun selâmettir.” buyurdu.

Derviş Osman Efendi, bu müjdeyi alınca çok sevindi. İki sene daha beklemeye karar verip tekrar evine döndü. Eve dönüşünün ikinci sene­sinde hanımı Hanîfe Hâtun vefât etti. Yedi yaşındaki oğlu İbrâhim Hak- kı´yı amcalarına emânet edip, tekrar bir rehber bulmak üzere yola çıktı. Eyyûb Efendi isminde bir velî ile arkadaş olup, diyâr diyâr dolaşa­rak, vâd olunan zâtı araştırmaya başladılar. Önce Bitlis´e gittiler, Eyyûb Efendi daha önce burada Molla Muhammed Arvâsî hazretlerinin sohbe­tinde ve hizmetinde bulunmuş, ondan ilim öğrenmişti. Osman Efendi, Bitlis´in gü- zelliğine hayran kaldı. Akarsularını, meyve ağaçlarını, güzel evlerini gö- rünce hayret edip, arkadaşı Eyyûb Efendi´ye; “Burası Cennet midir ” diye sormaktan kendini alamadı. Orada bir hafta kaldıktan sonra, Eyyûb Efendiyle, vefât eden Molla Muhammed Arvâsî hazretlerinin Müküs´deki kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Burada da bir hafta kalıp, Hi­caz´a gitmek niyetiyle Siirt´e doğru yola çıktılar. Hizan´dan Siirt´e giden kervanda ihti- yâr bir kimse ile tanıştılar. Dertlerini anlatıp sohbet ettiler. O ihtiyâr bun- lara, “Siirt´in Tillo kasabasında şeyh İsmâil Fakîrullah hazret­leri vardır. Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsındandır. Onu ziyâret et­meden, duâ- sını almadan bir yere gitmeyin!” dedi. Bu habere çok sevinen iki arkadaş, o ihtiyâra; “Siz önden gidip, bizi ziyâretine kabûl buyurmasını söyleyebilir misiniz ” ricâsında bulundular. O zât kabûl edip Tillo´ya gitti. İsmâil Fakî- rullah´ın huzûruna çıkıp; “Yarın iki Erzurumlu ziyâretinize gelmek ister- ler.” deyince; “Evet, senelerdir onları bekliyorum. İçlerinden biri tekrar Erzurum´a dönecek, diğeri ise bizim hizmetimizde kalacaktır.” buyurdu.

Ertesi günü Derviş Osman Efendi ile Eyyûb Efendi, on sene aramaya karar verdikleri, fakat on gün içinde kavuşacakları zâtın huzûruna gittiler. Eyyûb Efendi, İsmâil Fakîrullah hazretlerini daha görür görmez büyüklü­ğünü mârifet nûruyla anladı ve şükür secdesine kapandı. İsmâil Fakîrul- lah ise; “Ey Molla Eyyûb! Bu senin haccındır.” diyerek müjde verdi. Fakat Derviş Osman Efendi, bu zâtın büyüklüğünü ilk anda anla­yamadı. Onun kafasında hep Kâ´be-i muazzama vardı. Aradığını orada bulacağını zan- nediyordu. Ziyâretten sonra tekrar Siirt´e gitti. Üç gün sonra Tillo´da kalan arkadaşı Eyyûb Efendinin yanına geldi. Eyyûb Efendi ona; “Kardeşim Osman Efendi! On sene arayarak bulmak istedi­ğimiz zâtın, bu olduğuna inandım. Onun kıymetini bilip, burada kalaca­ğım. Bu Ramazân-ı şerîfi, câmide îtikâf ederek geçireceğim. Bu arada mübârek hocamın cemâl-i şerîfini görüp, sohbetiyle bereketlenmeyi ken­dime murâd edindim” de- yince, Osman Efendi de arkadaşının bu hâline imrenip câmide îtikâfa çekildi. Osman Efendinin kalbindeki hastalık her geçen gün azalmaya, İsmâil Fakîrullah hazretlerine olan muhabbeti ve hayranlığı çoğalmaya başladı. Yavaş yavaş, vücûdu sıhhat, gönlü rahata kavuştu. Her geçen sâniye kalbinden gaflet ve gam gidip, yerine sürûr ve huzur doldu. Bay- ram geldiğinde, aradığı mübârek zâtın İsmâil Fakîrullah hazretleri oldu- ğuna kanâat getirdi. Bundan sonra onun en büyük hizmet­çisi olmaya gayret gösterdi. Bayramdan sonra arkadaşı Eyyûb Efendi Erzurum´a git- ti. Osman Efendi, hocasına hizmeti canına minnet bildi. Se­kiz seneden beri aradığı rehberini bulmanın verdiği zevk ile, hocasının buyurduğu her emri ânında yapmaya başladı. Gam ateşlerini söndürüp her hastalıktan şifâ buldu. Pekçok imtihanlardan geçti. Sonunda mârifet devletine kavu- şarak, velîlik mertebelerinden pay aldı. Hocasının mübâ­rek teveccühleri ile çok yüksek derecelere kavuştu. Evliyânın havâssı denilen seçilmiş- lerden oldu. Karşısındaki kimsenin kalbinden geçenleri bilmek, kabirde- kinin hâllerini müşâhede edip görmek, kuşlar ve cana­varlarla konuşmak gibi şeyler, artık onun için normal hâller olmuştu.

Derviş Osman Efendinin İsmâil Fakîrullah hazretlerinin hizmetine gi­rip, tasavvuf ilmi tahsîl etmesinin ikinci senesinde, Hasankale´de bulunan dokuz yaşındaki oğlu İbrâhim Hakkı´yı, amcası Ali, Tillo´ya getirdi. İbrâ­him Hakkı hazretleri, Mârifetnâme ismindeki kitabında buyurdu ki: “Ben dokuz yaşında idim. Ali amcam beni babamın yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde Tillo´ya girdik. Dergâha vardığımızda babam ile hocası namaz kılıyorlardı. İlk bakışta İsmâil Fakîrullah hazretlerinin mübârek yüzü, ba- na pederimden daha yakın geldi. O anda yüzünün cezbesi gönlümü aldı, aklım onun güzelliğine, duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran kaldı, gönlümü ona kaptırdım. Babam beni kendi odasına götürdü. Şef­kat ile i- lim öğretip, lütuf ile terbiye etmeye başladı. Astronomi ilmini, ba­bamdan bir hafta sonra talebeliğe kabûl edilen büyük âlim Molla Muhammed Sıhrânî hazretlerinden öğrenmeye başladım. Kış mevsimine girmiştik. Bir ikindi namazından sonra, odamıza babam ile mübârek ho­camız teşrif edecekti. O sırada da dergâhın ocağında meşe yanıyor, közleri kıpkır­mızı kızarıyordu. Merhamet menbâı olan hocamız bu küçük talebesine şefkat göstererek babama; “Osman Efendi! Molla İbrâhim üşümesin, hücresine biraz köz götür” buyurdu. Babam derhal emrine uyarak ocağın yanına gitti. Paltosunun eteğini yere yayıp iki elini ateşin içine soktu. Kö- zü alıp paltonun üzerine koyacağı sırada mübârek hoca­mız bu hâli gör- dü ve; “Osman Efendi! Közleri elinle değil, kürek ile götür” buyurdu. Ba- bam; “Başüstüne efendim” diyerek elini ateşten çekti. Kürek ile köz alıp odamıza geldiler. Bu hâdiseye hayret etmiştim. Mübârek ho­camız oda- mızdan ayrıldıktan sonra babama; “Babacığım! Sizin eliniz ateşte yan- maz mı Niçin öyle ateşin içine sokup közleri avuçladınız ” diye sordum. Babam; “Bundan beş sene önce evimizde misâfir kalan ev­liyâ-ı kirâm- dan Zekeriyyâ Efendinin bu fakîre duâsından sonra, Allahü teâlâ bize çok ihsânlarda bulundu. Vücûdumuzu ateş yakmaz oldu.” bu­yurdu. Ben de; “İnşâallah, Rabbimiz bize de öyle ihsânlarda bulunur.” dedim. Bu is- teğime çok sevindi ve; “Diğer insanların vücûdu, kuru ağaçtan yapılmış boş testi gibi olup, ateşe atılınca cayır cayır yanar. Fa­kat Allahü teâlânın seçtiği velîlerin vücûdu ise, buz gibi su ile dolu bir sü­râhiye benzer, ateşe atılınca, ateşi söndürür.” buyurdu. Sonra babama; “Mâdem ki elinizi ateş yakmıyor, niçin kürek ile ateşi almanız emrolundu ” diye sordum. Bunun üzerine babam; “Mübârek hocamız, ateşi elime alırken senin gördüğünü anladı da onun için kürek ile almamı emrettiler. Çünkü, başkalarının yapamıyacakları böyle işleri yaparak başkalarına göstermek, bu yolda edebe uygun değildir. Evliyânın kerâ­metini gizlemesi, göstermemesi em- redilmiştir. Hocamız bu sebeple ateşi elimle değil, kürekle almamı işâret buyurdu.” dedi.”

Oğlu İbrâhim Hakkı hazretleri anlattı: “İsmâil Fakîrullah hazretlerinin hizmetçilerinin başı ve evlâdı gibi olan babam Derviş Osman Efendi, ar­tık elli iki yaşına girmişti. Bu fâni dünyânın fenâlığından kurtulmak ve bir an önce Allahü teâlâya kavuşmak arzusuyla yanmağa başlamıştı. Bir gün kendi dostlarından Molla Ziyâd ismindeki bir imâm, babamı yalnız gördüğü bir gün; “Osman Efendi kardeşim! Yıllardır İsmâil Fakîrullah hazretlerinin yanında hizmet etmekle şerefleniyorsun. Seni oğlundan daha üstün tutmaktadır. Hâl böyle iken, hâlâ maksadına kavuşamadın mı ” diye sordu. Babam da; “Henüz murâdımın nihâyetine kavuşama­dım. Sana söz veriyorum ki, maksadıma kavuştuğum zaman sana haber veririm. Yatakta olsan dahî kaldırırım.” dedi. Babamın bu sözünden on gün geçmişti. Sonra babam rahatsızlandı. Bu imâm, babama beş gün beş gece hizmet etti. Babam yemek yiyemeden, su içmeden ateşler içinde beş gün yattı. H.1132 senesinde elli iki yaşında Hakk´ın rahmetine kavuştu.”

Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri İnsan­ları Hakk´a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. H.971 de Kâ­bil şehrinde doğdu.

Giymede, yemede, oturmada hiçbir şeye özenmez ve heves et­mezdi. Sevmediği ve tabiatının arzu etmediği bir yemeği birkaç gün üst-üste önüne getirseler; “Bir başka yemek getirin.” demezdi. Bunun gibi, bir elbise uzun bir zaman üzerinde kalsaydı, “Bir başkasını getirin giye­yim.” demezdi.

Bedenen zayıf olup, dâimâ abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı.Yatsı namazından sonra odasına döner bir mikdâr murâkabe ile meşgûl olur, âzâlarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.

Yemek yemede ihtiyâtı o kadar çoktu ki, Yemek pişirenin abdestli, hattâ huzur ve safâ sâhiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini iyice tenbih ederdi. “Huzur ve ihtiyât sâhibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan temiz rûhlar, kalb ay­nasının karşılarında durmazlar” derdi. Bütün talebelerini bu husûsa ria­yete teşvik eder, az bile olsa, riâyet etmeyenlerin hâllerinden bunu an­lardı.

Bir gün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyâcı oldu. Hatırından, on­dan bir yorgan istemeyi geçirdi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bu düşüncesi, zâhir olup, namazdan sonra; “Filân dervişe ve yorgan ihtiyâcı olanlara, yorgan veriniz.” buyurdu. O derviş; “O günden beri Muhammed Bâkî-billah hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum.” demiştir.

Bir gün, azîzlerden biri, onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektup gönderdi. Bu mektup Muhammed Bâkî-billah haz­retlerine takdim edildi. Yüksek bir tevâzu ile mektubun arkasına şöyle yazdı: “Maalesef bu âcizde iş yapacak kuvvet kalmadı. Allahü teâlâ, bu geride kalmış günlerinin mâtemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadı ararım, hayâtımı bu yolda veririm. Allahü teâlâ bu miskine, her iki cihândaki işini, kudret-i ilâhiyyeye bırakmasını ve bü­tün tutulmalardan kurtulmasını ihsân eylesin. Âmin. Yâ Rabb-el-âlemîn… O kardeşime ricâ ederim ki, bu arzunun husûlü için, yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakîrin bu arzusuna kavuşması için Allahü teâlâya duâ edi­niz. Zîrâ arkadan, gıyâben yapılan duâları, Allahü teâlâ hemen kabûl eder. Duâlar ederim efendim.”

Muhammed Bâkî-billah hazretlerini kim görse; “Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak isterse, Ebû Kuhâfe´nin oğluna, yâni Ebû Bekr-i Sıddîk´a baksın.” hadîs-i şerîfini hatırlardı. Bununla berâber, nazarlarının heybet ve tesiri duvarlara işlerdi. Gafiller, kendisini görünce; “Onları gö­renler Allah´ı hatırlarlar.” hadîs-i şerîfini akıllarına getirirlerdi. Hattâ öyle ki; bir gün Hindûların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takılınca, bir­birlerine: “Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah hâtırımıza geldi.” dediler.

Bütün bu heybetiyle berâber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaça­rak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile, yalnız başına sokak­larda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde toprağın üstünde otu­rurdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu ka­dar ayrılmaz, azîmetle olan amellerinde bir gevşeklik olmazdı.

Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zâhirde kız­maz, dile almaz ama yakın oldukları hâlde, bâtınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Bâzan rüyâda îkâz eden emirler verirdi. Hatâ ve eksikliklerini talebelerine bu yollarla bildirirdi.

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velilerden Seyyid Muhammed Çelebi Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Eğridir´de doğdu ve H.900 de orada vefat etti.

Babası Pîrî Halîfe Sultan, mânevî bir işâret üzerine genç yaştayken İran´ın Hoy şehrinden, hocası Şeyhülislâm Berdeî hazretleriyle birlikte Anadolu´ya göçmüştür. Anadolu´ya gelince, büyük bir mürşid-i kâmil olan hocası Şeyhülislâm Berdeî´nin kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Muham- med Çelebi Sultan doğmuştur. Daha küçük yaşta iken, babasının ziyâre- tine gelenler içerde iken, ıslahı mümkün olmayan kimselerin ayakkabıla- rını ters çevirir; iyi kimselerinkini ise düzgünce koyardı. Küçük ya­şında günahkar ve sâlih insanı ayırır ve söylerdi. Melekleri görür ve gör­düğü şeyleri söylerdi. Babası çarşıdan alınan çörekten yedirince bu hali kırk gün kaybolur kırk gün sonra yine görürdü. Niçin gördüklerini söylüyor- sun dediklerinde, bana; “Gördüklerini söyle sana zararı yoktur di­yorlar.” derdi. On yaşına kadar bu hali devâm etti. Sonra gizledi.

İlim ve feyz ocağında gözlerini açıp küçük yaştan îtibâren ilim ve edep öğrenmeye başladı. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Ba­basından ve babasının hocası Şeyhülislâm Berdeî´den ilim öğrendi, on­ların bereketli sohbetlerinde ve derslerinde yetişti. Tasavvufta kemâle erdi. İcâzet aldı. Şeyhülislâm Berdeî hazretlerinin vefâtından sonra dâ­mâdı ve Muhammed Çelebi Sultan´ın babası Pîrî Halîfe, Muhammed Çelebi Sultan´ın halîfesi olarak dergâhta senelerce halka rehberlik yapıp insanlara, Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimizden naklen bildirdiği ve asırlar boyunca kıymetli İslâm âlimleri tarafından büyük bir dikkatle nakledilegelen Ehl-i sünnet îtikâdını ve doğru din bilgilerini anlattı, öğ­retti. Bunlara uygun yaşamalarını sağladı. Ömrünü bu mübârek hizmet­lerle geçirdi. Vefâtından sonra ilim ve feyz menbaı olan dergâhda oğlu Muhammed Çelebi Sultan, yolunu şaşırmış olanlara rehberlik vazîfesi yaptı. O da aynen babası gibi ilim ve feyz saçtı, nice sâlih ve velî zâtlar yetiştirdi. Pekçok insanın saâdete kavuşmasına vesîle oldu. Vefâtından sonra yerine torunu Şeyh Burhâneddîn hazretleri geçti.

Evliyânın büyüklerinden Şeyh Muhammed Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim ve velî bir zât idi.

Diğer büyük velîler gibi, bu da, insanlara bulundukları dünyâlık mev­kiler ve sâhib oldukları servetlere göre kıymet verilmesini hoş karşılamaz ve böyle yapılmasından şiddetle nefret ederdi. Yanına gelenler arasında, zengin, fakir, yüksek ve aşağı şeklinde bir ayırım yapmaz, kıymet ve üs- tünlüğün İslâmiyete uymak nisbetinde olduğunu bildirirdi. Dînimizin emir- lerine son derece bağlı, Allahü teâlâyı unutmayan dağdaki bir çoba­nın, Allahü teâlâdan gâfil olan bir sultandan binlerce kat daha kıymetli olduğunu söylerdi.

İstidâd sâhibi birisi kendisine gelse, ona mutlaka alâka gösterir, ilim ve edeb öğrenmesinde ona faydalı olurdu. Talebeler sohbetleri bereketi ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, başkaları uzun seneler mücâ- hede edip uğraşmakla o dereceleri elde edemezlerdi.

Ekseri gecelerde meclisinde bulunanlar ile birlikte, başka bir şey dü­şünmeyip, yalnız Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl olurlardı. Onların bu hâlini görenler, bulundukları yerden nûr yayıldığını ve bu nûrun gök yü­züne doğru yükseldiğini görürlerdi. Nice insanlar, Şeyh Muhammed´e bir müddet hizmet etmekle, yüksek derece ve makamlara kavuşmuşlardı.

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri, İnsanlara karşı tevâzû ve yumuşaklıkla muâmele ederdi. Allahü teâlâ onun zâhirini görünen güzelliklerle süslediği gibi kalbini ve hallerini de mânevî güzelliklerle süslemişti. Sohbetleri pek tatlı ve tesirliydi. Bir defâsında bâzı kimseler tavla oyunu oynuyorlardı. Onlara yaklaşıp; “Ku­mar mı oynuyorsunuz ” buyurup yanlarından ayrıldı. Tavla oynayan kimseler oyunu bıraktılar bir daha oynamadılar.

Dünyâya, dünyâ ehline ve insanların kendisine îtibâr göstermelerine değer vermeyen Muhammed Emin Erbilî hazretleri; “Biz kimseden bir şey istemeyiz. Gelen hediyeyi de reddetmeyiz. Fakat onları alıp yanı­mızda da alıkoymayız, ihtiyaç sâhiplerine dağıtırız.” buyururdu. Sözleri hareketlerine uygundu. En zor ve sıkışık zamanlarında bile mânevî va­zîfelerini, virdlerini ve Allahü teâlâyı anmayı terketmezdi.

Gittiği yerlerde anlattıklarından istifâde edip hayırlı işlere yönelenler olmadığı zaman, oradan süratle uzaklaşırdı. “Burada kalmak ömrü boşa geçirmek, zâyi etmektir.” buyururdu. Bir yerde kalırsa, ya vâz nasîhat eder, ya zikr yaptırır veya eser yazmakla meşgûl olurdu.

Talebeleriyle birlikte Hatm-i Hâcegân virdine devâm ederdi. Her hafta Cumâ gecesi Hatm-i Hâcegân okuturdu. Hatimden sonra talebelerine kıbleye dönmelerini, bir veya ikişer kere Yâsîn-i şerîf sûresini okumala­rını emrederdi. Bâzan da birer defâ Fâtiha okuturdu.

Muhammed bin Eslem Tûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Horasan ta­raflarında yaşayan büyük velîlerden olup, tefsîr, kelâm ve hadîs âlimidir. İnsanlar arasında “Resûlün Lisânı” ve “Horasan Serdârı” diye tanınmış­tır. Tûs´da doğdu, doğum târihi bilinmemektedir. H.242 de Nişâbur´da vefât etti.

Bütün ömrü boyunca Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine tam bir bağlılık içinde yaşadı.

Haram ve şüphelilerden sakınmakta ve hattâ şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terketmekte çok dikkatli idi. Bütün ömrü İslâmiyete uymakla geçti.

Allah korkusu ile çok ağlardı. Bu hâli komşuları da farkederler, kendi­sine acırlardı. Sadece arpa ekmeği yer, fazlasına lüzum yok derdi. Hiçbir zaman kahkaha ile gülmezdi. Bir ara Nişâbûr´a geldi. Herkes, feyiz ve bereket kaynağı olan sohbetlerinden istifâde edebilmek için can atı­yordu. Onun vesilesiyle elli bin kişinin tövbe edip hidâyete kavuştuğu ri­vâyet edilmektedir.

Muhammed bin Eslem hazretleri, geceleyin muhtac olanların ne ihti­yaçları olduğunu gizlice tesbit eder, sonra da başkalarından borç alıp, ihtiyâcı olanlara gönderir ve götüren şahsa, kimin gönderdiğini söyle­memesini tenbih ederdi. Bir gün yahûdînin birisi gelip, kendisinde bulu­nan alacaklarını istedi. O anda Muhammed bin Eslem´in cebinde hiç para yoktu ve kalem açmakla (yontmakla) meşgûldü. Yerde kalem açıl­ması ile çıkan ufak parçalar (yongalar) bulunuyordu. Yahûdîye; “Onları al.” buyurdu. Yahûdî yongaları eline aldığında hepsinin altın olduğunu görüp, hayret etti; “Böyle bir zâtın hürmetine, ufak ağaç parçaları altın oldu. Şuna inandım ki, bu zâtın mensub olduğu din, hak dindir, bâtıl olamaz.” dedi ve müslüman oldu.

Allahü teâlâya çok ibâdet eder ve O´nun ism-i şerîfini çok zikrederdi. Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfini naklederdi:

“Bir kimse ihlâs ile Lâ ilâhe illallah derse Cennet´e girer.” Eshâb-ı ki­râm (radıyallahü anhüm); “Yâ Resûlallah! Bunu ihlâs ile söylememizin alâmeti nedir ” diye sordular. “Sizi Allahü teâlânın haram kıldığı şeyler­den men etmesidir.” buyurdu.

Dünyâya ve dünyâ malına değer vermediği gibi, ölümü çok hatırlardı. “Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız.” hadîs-i şerîfini tekrar tekrar söylerdi.

Büyük âlim ve velî Muhammed bin Hanefiyye (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret-i Ali´nin oğludur. Annesi Havle binti Câfer bin Kays-ı Hane- fiyye olduğu için, İbn-i Hanefiyye denilir. H.21 de doğdu. 81 de Me­dî- ne´de vefât etti.

Muhammed bin Hanefiyye, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin´den sonra, hazret-i Ali´nin oğullarının en üstünüydü. Münzir-i Sevrî bildirdi ki: “Ben, bir defâ Muhammed bin Hanefiyye´ye; “Senin hem ismin hem de künyen, Peygamber efendimizin isim ve künyesi gibidir, bu ise câiz mi­dir ” dedim, cevap olarak; “Ben, babam hazret-i Ali´den duydum. Bu­yurdu ki: “Resûlullah´a sallallahü aleyhi ve sellem; “Yâ Resûlallah, sizden sonra Allahü teâlâ bana bir erkek evlâd ihsân ederse, ismini ve künyesini sizin mübârek isminiz ve künyeniz gibi versem bir mahzuru var mıdır ” diye arz edince, Resûlullah efendimiz; “Evet oğlunuzun ismini ve künye­sini benim ismim ve künyem ile verebilirsiniz. Lâkin ondan başka ismimin ve künyemin aynı kişide birlikte bulunması helâl değildir.” buyurdu. Ba­bam bunu söyledikten sonra bana; “Resûlullah efendimizden müsâde almıştım. Onun için sana, Muhammed ismini ve Ebü´l-Kâsım künyesini verdim.” dedi.

Ebû Hamza bildirdi ki: “Bir gün bir kimse Muhammed bin Hanefiy- ye´nin yanına geldi ve; “Esselâmü aleyke yâ Mehdi.” diye selâm verdi. İbn-i Hanefiyye buyurdu ki: “Doğru söylüyorsun. Ben insanları, hi­dâyete, doğru yola ve hayra dâvet etmek ve doğru yolu göstermek ba­kımından Mehdi´yim. Lâkin âhir zamanda gelecek olan Mehdi (aleyhirrahme) de- ğilim. Öyle anlaşılmaması için bana selâm vereceğiniz zaman “Esselâ- mü aleyke yâ Muhammed veya yâ Ebe´l-Kâsım, deyin. Başka isim ile hitâb etmeyin” buyurdu.

Muhammed bin Hanefiyye, ilimde üstün derecelere sâhipti. Abdullah ibni Abbâs ile berâber, fıkıh, hadîs, tefsîr gibi ilimleri kitaplara yazdılar. Muhammed bin Hanefiyye haramlardan ve şüpheli şeylerden sakın­makta ve güzel huyları kendinde toplamakta çok üstün olup, bu hâliyle mübârek babaları hazret-i Ali´nin husûsî muhabbet ve takdirine kavuş­muştu. İbn-i Hanefiyye aynı zamanda çok cesur ve fevkalâde kuvvet ve şecâat sâhibiydi. Bu durumu bildiren çeşitli misâller vardır. Bir defâ, haz­ret-i Ali´nin aldığı zırh uzunca olduğundan, alt kısmından biraz kesilmesi îcâb ediyordu. Hazret-i Ali kesilmesi gereken kısmı işâretledi. Oğluna işâretli yerin alt tarafını kesmesini söyledi. İbn-i Hanefiyye, zırhı bir eline aldı. Diğer eliyle de, işâretli yerden çekip kopardı.

İstanbul velîlerinden Muhammed Kâmil Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) H. 1240 da doğdu 1330 da vefat etti.

Sultan Abdülhamîd Han, Kâmil Efendiyi sever, hürmet eder ve saygı gösterirdi. Bir gün kendisini saraya dâvet etti. Lâkin o, mâzeret beyân edip saraya gitmedi. İbâdetle meşgûl oldu. Çok kimseler Kâmil Efendinin yanına gelir, sohbetini dinler, duâsını alırdı. Kâmil Efendi bunları sâdece muhabbet için kabûl ederdi. Devlet adamlarından ve zenginlerden getir­dikleri para mal gibi hiçbir şeyi kabûl etmezdi.

Kâmil Efendi çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Gece namazını teheccüdü terk ettiği görülmedi. Evliyânın hallerinin yazılı olduğu kitapları çok sever, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin kitaplarını çok okurdu.

Kâmil Efendi uzunca boylu, beyaz sakallı, kumral gözlü, buğday be­nizli olup, bedeni çok zayıftı. Çok az konuşur, hiç gülmez, kimsenin yü­züne sert ve dik dik bakmazdı. Yalnız bir şey soracağında, muhâtabının yüzüne yumuşaklıkla bakardı.

Kimseden bir şey kabûl etmezdi. Refâh içinde yaşar görünürdü. Ra­mazân-ı şerîf ayında sofrası herkese açıktı. Her kim gitse dergâhında nefis yiyeceklerin hazır olduğunu görürdü. Huzurlarına kim gelse kalbin­den dünyâ düşüncesi gider, onun heybeti karşısında titremeye başlardı. Gelenler sohbetini dinleyince kendilerinin câhil olduğunu anlarlar, ilim sâhipleri huzûruna girdiklerinde bildiklerini unuturlardı.

Kâmil Efendi, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin evliyâlık vasıflarını ta­şırdı.

Talebesi anlatır: “Biz kendilerinden Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye kitâbını okumuştuk. Buradaki velîlik vasıflarını ho­camızda fazlasıyla gördük.”

Kâmil Efendi bâzıları gibi taç ve hırka peşinde koşan ve kendilerine şeyh, mürşid dedirten sahte tarîkatçılarla görüşmez, onlar gibi, tanınmak ve bilinmek istemezdi. Gönlü Allahü teâlânın zikriyle meşguldü. Üç gün- de bir hatm-i şerîf okurdu.

Devlet adamlarından Hacı Ali Paşa kendisini çok sever ve ziyâret ederdi. Kâmil Efendi, Kuşadalı İbrâhim Efendinin tasavvuftaki Halvetî yolu üzerineydi.

Velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Muhammed Kudâme (rahme- tullahi teâlâ aleyh) fıkıh, ferâiz, nahiv ilimlerini kendinde toplamış, ilmiyle amel eden, insanların ihtiyâcını karşılayan, zâhid bir zât idi. İşittiği her duâyı ezberler ve yazardı. Dîne âit ne öğrendiyse, mutlaka öğrendiği ile amel ederdi. İhtiyar olduğu hâlde devâm ettiği cemâatin en dinç olanı idi. Gençliğinden îtibâren gece yarısı kalkıp teheccüd namazı kılmış, hiç terk etmemiştir. Hanımı şöyle demiştir: Geceleri ibâdet için kalkardı. Uyku bastırınca, yanında bulunan bir asâ ile ayaklarına vurarak uyku­sunu dağıtırdı. Çok oruç tutmaktan zayıflamıştı.

Bir cenâze olduğunu işitse, hemen namazını kılmaya, birinin hasta olduğunu duysa, hemen ziyâretine giderdi. Dine bir hizmet olsa, mutlaka giderdi. Her gece, Kur ân-ı kerîmin yedide birini, tertîl üzere, yavaş yavaş okurdu. Gündüzleri de, öğle ile ikindi arasında Kur ân-ı kerîmin yedide birini okurdu. Sabah namazını kılınca, tesbîhleri çektikten sonra, Kur ân-ı kerîmden şifâ âyetleri denilen âyet-i kerîmeleri okurdu. Bunları ayrıca bir forma hâlinde de yazıp mihrâba asmıştı. Uyku bastırmaması için alıp, çok defâ okurdu. Sabah namazından sonra, güneş iyice yükselinceye kadar Kur ân-ı kerîm okurdu. Sonra kuşluk namazı kılardı. Biri gece, biri de gündüz olmak üzere iki defâ secde yapar, bu secdelerde uzun müd­det durur, duâ ve tesbîh ederdi.

Her Cumâ mutlaka sadaka verirdi. Berâber bulunduğu kimselerin sı­kıntılarını giderir, yardım ederdi. Uzakta olanların çocuklarını sorar, ilgi­lenir, ihtiyaçlarını karşılar, yardım ederdi. Akrabâsına ve diğer fakirlere yardım eder sadaka verirdi. Elbisesinden fazla olanları dağıtır, kendisi, zarûret mikdârı ile kalırdı. Bâzan elbisesiz ve gömleksiz kaldığı da olurdu. kuru ekmek yer, hasır üzerinde yatardı. Çok kere kendi ihtiyâcı olan şeyleri de muhtaçlara sadaka verirdi.

Bir defâsında, bulunduğu belde halkından bir kısmına devamlı yiye­cek vererek sıkıntılarını gidermişti. Evine bir şey geldiği zaman, gelen şeyi herkese paylaştırırdı. Sâhibi ile kabre girmeyen, sâhibinin kabirde faydasını görmediği ilim, ilim değildir. ve Siz sadaka vermezseniz, size de verilmez. İsteyene siz vermezseniz, başkaları verip, sevâbını alır. derdi.

İnsanlara hitâb edip konuştuğu zaman, kalbleri rikkat ve incelik tara­fına çeker, çok tesirli konuşurdu. Sohbetinde insânlar ağlayıp, göz yaşı dökerdi. Son derece heybetliydi. Bir talebe ondan bir mesele sormak is­tese, heybet ve vekarı karşısında toparlanırdı. O, mescide girdiği zaman, talebeler susup, kısık sesle konuşurlardı. Yolda oynayan çocuklar onu görseler, heybetinden, ona olan sevgi ve hürmetten dolayı kenara çeki­lirlerdi. Bir şey emredince derhal yerine getirilirdi.

Dünyâya düşkün olmaktan ve lüzumsuz işlerden çok uzak dururdu. Duâsı makbul bir zâttı. Duâsı ile hastâlar şifâ bulurdu.

Vâlilere ve devlet adamlarına mektuplar yazıp, muhtaçlara yardım etmelerini isterdi. Kendisine bir muhtaç gelse, bir mektup yazıp vâliye gönderirdi. Bir gün vâlilerden biri ona; Sen bize, yardım etmek isteme­diğimiz kişileri de gönderiyorsun, fakat senin mektubunu geri çevirmek istemediğimizden yardım ediyoruz. deyince, vâliye; Biz, bize gelen hiçkimseyi geri çevirmiyoruz. Siz gönderdiğim mektubu ya kabûl edersi­niz veya hiç göndermem. Bunun üzerine vâli; Sizin gönderdiğiniz hiçbir mektubu aslâ geri çevirmeyeceğiz dedi.

Kabir ziyâreti için veya başka bir sebeple bulunduğu dağlık bölgeden indiği zaman, hurma toplayıp götürür, kimsesiz ve yetimlere dağıtırdı. Geceleri kim olduğu bilinip, tanınmayan kimseler ona para ve un geti­rirdi. Kimseyi azarlamaz geri çevirmez ve hiç kimsenin kalbini kırıp, in­citmezdi. Haramlardan son derece sakınırdı.

Muhammed Kudsî Bozkırî (rahmetullahi teâlâ aleyh) aklî ve naklî ilimlerde derin âlim, tasavvuf ehli ve velî. İsmi, Muhammed bin Mustafa bin Îsâ´dır. H.1198 de Konya´nın Bozkır kazâsının Aliçerçi köyünde dün­yâya geldi. Hocası Ödemişli Hasan Kudsî Efendiye nisbetle, Kudsî de­nildi. H.1269 da Seydişehir yakınlarında Çavuş köyünde vefât etti.

Alnında vilâyet nûru parlar, âniden göreni heybet kaplardı. Vakar ve sekîne sâhibi idi. Aslâ kahkaha ile gülmezdi. Bâzan tebessüm ederdi. Güleç yüzlü, dili çok fasîh, yüzü pek melîh idi. Gören ayrılmak istemezdi. Hep mârifetten ve hakîkatten konuşurdu. Hiç fuzûli konuşmazdı. Hep ha- yırlı nasîhat ederdi. Dünyâ veya bir başka bakımdan gönül sıkıntısı ile huzuruna gelen, hakîmâne sözlerini dinleyince, gönlü açılır, içi rahatlar, dünyâ ve dünyâlık sevgisinden ve arzusundan kurtulur, bir anda, bütün kalbi ile Allahü teâlâya yönelirdi. Garîblere, yetimlere, miskinlere acır, yardım ederdi. Cömertlikte zamânının bir tânesiydi. Borçluların borçlarını öderdi. Dünyâ değil, âhiret zenginiydi. Dâhilî ve hâricî, nafaka ve giye­ceklerini üzerine aldığı yirmiden çok cemâati vardı. Gelen giden misâfiri sayısızdı. Taşlık bir köyde oturduğu hâlde, hepsini yedirir ve giydirir, her- kesi dünyâdan uzaklaştırır, âhirete yaklaştırırdı. “Rızk için üzülen kimse, insan defterinden hâricdir” buyururdu. Dînin ahkâmına riâyette canını fe- dâ ederdi. “Bir kimsenin dînimizin emir ve yasaklarına uymada ne kadar noksanı varsa, tasavvuf yolunda da o kadar noksanı vardır” buyururdu.

Kerâmet göstermekten çok sakınırdı. Talebesinin ihlâsına sebeb ola­caksa izhâr ederdi. Kâbiliyeti az olan bir talebesi, üç saatlik mesâfedeki bir köyde kendi kendine; “Ne için bir hocaya bağlanayım ve bir takım sı­kıntılar çekeyim, bundan sonra diğer insanlar gibi dünyâ işimle meşgûl olayım ” diye düşünüp, o hazretin huzûruna geldi. Ama içinden geçeni hiç kimseye söylememişti. Muhammed Kudsî Efendi; “Hacı Efendi, yol göstericisi olmayana şeytan yol gösterir değil mi Doğru yoldan çıkmağa akıllı kimse nasıl cesâret edebilir ” buyurup, onu bozuk düşüncelerden kurtarmış, hak yolda devâm etmesine vesîle olmuştu.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hicrî ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğludur. İnsanları Hakk´a dâvet eden, doğ- ru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine; “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi dördüncüsüdür. Mecdüddîn ve Ur- vet-ül-vüskâ lakablarıdır. Urvet-ül-vüskâ; sağlam ip, kendisine uyulan bü- yük âlim demektir. Muhammed Ma´sûm hazretleri doğduğu zaman baba- sı; “Muhammed Ma´sûm´un dünyâya gelişi, bizim için çok bereketli ve pek mübârek oldu. Onun doğmasından bir kaç ay sonra yüksek hoca- mın (Muhammed Bâkî-billah´ın) huzûruna kavuştum, ona talebe oldum. Gördüklerimi orada gördüm.” buyurmuştur. Daha üç ya­şında iken, tevhîd kelimesini söylerdi. Kur´ân-ı kerîmi kısa sürede ez­berledi. İlim tahsîl ettiği sırada, on bir yaşında iken, zikr ve murâkabe yolunu babasından aldı. İ- mâm-ı Rabbânî hazretleri onun hakkında; “Muhammed Ma´sûm´un gün- den güne ân-be-ân bizim nisbetimizi elde etme hâli; dedesinin yazdığı Vikâye kitabını, o yazdıkça arkasından ez­berleyen Şerh-i Mevâkıf sâhi- binin hâline benzer.” buyurdu. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri yine o- nun için; “Bu oğlum, sâbikûndan (bu ümmetin büyüklerinden) dir.” bu- yurdu.

O daha küçük iken, babası onda tam bir olgunluk ve irşâd eserleri gördü. İstidâdının yüksekliğini anlayınca teveccüh ve nazarları ile ona yönelip, istidâdının altında gizli kemâlâtın açığa çıkmasını bekledi. Bu- yurdu ki: “Hâl, ilimden sonra olduğu için, ilim okumaktan başka çâre yok- tur.” Bu sebeple oğluna aklî ve naklî ilimleri okutmağa başladı. En zor ve en derin kitapları satır satır, yaprak yaprak okumasını emretti. Böy­lece Muhammed Ma´sûm hazretleri, ilim tahsîline başladı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri ona; “İlim tahsîlini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz vardır.” buyururdu. Daha on dört yaşında iken babasına; “Ben kendimde öyle bir nûr görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır. Eğer o nûr sönerse dünyâ karanlık, zulmetli olur.” diye arzedince, babası; “Sen zamânının kutbu olursun.” buyurarak müjde verdi. Nitekim daha sonra bunu kendisi şöyle belirtmiştir: “Allahü teâlâya hamdü senâlar ol­sun. Vâd edilen ele geçti. Babamın müjdelediklerine kavuştum.”

Muhammed Ma´sûm, ilminin çoğunu babasının huzûrunda öğrendi. Bu tahsîli sırasında İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir mektubunda onun hakkında şöyle yazmıştır: “Bu günlerde oğlum Muhammed Ma´sûm, Şerh-i Mevâkıf´ı bitirdi. Bu arada Yunan felsefecilerinin kusur ve hatâla­rını iyi anladı. Nice faydalara kavuştu. Allahü teâlâya bu ihsânından do­layı hamd ve senâlar olsun.” İlminin bir kısmını da büyük ağabeyi Mu- hammed Sâdık´tan ve babasının halîfelerinden olan büyük âlim Muham- med Tâhir-i Lâhorî´den öğrendi. Ayrıca başka âlimlerden de ilim öğrendi. Hadîs ilminde babasından icâzet, diploma aldı.

On altı yaşında iken, bütün ilimlerin tahsîlini bitirdi. Bundan sonra tamâmen tasavvufa yönelip, babasının feyzlerine, üstün makamlara, bü­yük derecelere ve yüksek kemâlâta kavuştu. Kendinden önce yaşayan büyük velîlerin bir ömür harcayarak elde ettiklerini, o daha çocukluğunda elde etti. Bu durumu kendisi şöyle ifâde etmiştir: “Bu fakîr, (yâni Muham- med Ma´sûm) o esrar denizlerinin dalgıcı oldum. O yüksek efen­dim (İ- mâm-ı Rabbânî), dâimâ bu fakîrin hâlini kontrol ve teftiş ederdi. İlerle- memi yakından incelerdi. Çok teveccüh buyururdu. Gizli hakîkatleri be- yân eyledikleri zaman bu fakîrden başkası, şerefli huzurlarında yoktu. Kavuştuğum şeyleri sorduktan sonra çok iltifât eylediler. Yüksek hâllere kavuştuğumun müjdesini verdiler. Allahü teâlâya bunun ve verdiği nî­metler için hamd ü senâlar olsun.”

Muhammed Ma´sûm, mübârek babasının feyzleri ve teveccühleriyle çok çabuk kemâl derecelerine ulaştı. Kavuşma yolu pek kısa oldu. Bir ömür boyunca elde edilenler, günler ve aylara sığdırıldı. Öyle yetişti ve yükseldi ki, onun bereketi ve feyzleri bütün âleme yayıldı.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri ömrünün son günlerinde onu husûsî oda­sına çağırıp buyurdu ki: “Benim bu dünyâya bağlılığım yalnız bu kay- yumluk vazifesi ve muâmelesi sebebiyle idi. Devamlı teveccühlerden sonra o sana verildi. Bütün mahlûkât tam bir şevk ile yüzünü sana dönü­yor. Şimdi bu fânî dünyâda kalmak için sebep bulamıyorum. Bu denî, aşağı ve hakîr dünyâdan göç etmem yaklaştı.” Muhammed Ma´sûm-i Fârûkî buyurdu ki: “Bu fakîr, bu gizli müjdeyi duyduğum hâlde kalbim parçalandı. Gözlerim yaşla doldu. Büyük bir elem ve üzüntü ile kendim­den geçtim. Ne dilimde konuşacak kuvvet, ne kulağımda dinleyecek kud­ret kaldı. Bendeki bu değişmeyi görünce, şefkât ve merhametinin çoklu­ğundan bir müddet daha yaşayacağını işâret edip; “Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; birini kendine çağırır, diğerini onun yerine oturtur.” buyurdu.

Muhammed Masûm, babası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin vefâtından sonra, vâz ve irşâd makâmına geçip talebe yetiştirmeye başladı. O da ilim ve feyz saçarak insanları doğru yola dâvet etti. İslâm târihinde rüşd ve hidâyeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülme­miştir. Dokuz yüz bin kişi ona talebe olup elinde tövbe etmiş, talebelerin­den yüz kırk bini evliyâlık mertebelerine kavuşmuş, yedi bini de mürşid-i kâmil, tam ve olgun bir âlim olarak yetişip, irşâd ile emrolunmuştur. Ta­lebeleri onun huzûrunda bâzan bir ayda, bâzan bir haftada evliyâlık kemâlâ tına ererlerdi. Bâzılarını bir teveccühde, makamların hepsine ulaştırırdı.

Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın büyüklerin­den olup, ismi Muhammed, lakabı Hâfız-ı Buhârî ve Pârisâ´dır. H.756 da Buhârâ´da doğdu. H.822 de Medîne-i münevverede vefât etti. İlim öğ­renmek için medrese tahsîline başlayıp, zamânının âlimlerinden ders alarak, hadîs ve fıkıh ilmini öğrendi. Bu ilimlerde yetişip âlim olduktan sonra, tasavvuf ilmini öğrenip, büyük bir velî olarak yetişti.

Muhammed Pârisâ hazretlerinin tasavvufta hocası, evliyânın en bü­yüklerinden olan meşhûr İslâm âlimi Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Bu- hârî´dir. Ona talebe olduktan sonra, sohbetlerine devâm edip, himmet ve teveccühüne kavuştu. Böylece tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Zâhir ve bâtın ilimlerinde zamânının bir tânesi oldu.

Hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin sohbetine devâm ettiği ilk sıralarda, bir gün gelip, hocasının kapısının önünde edeble beklerken, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin bir hizmetçisi içeri girer. Behâeddîn Buhârî ona kapıda kim var diye sorunca, o da; “Pârisâ bir genç vardır.” der. Bunun üzerine dışarı çıkıp bakar ve; “Sen Pârisâ bir genç misin ” buyurur. Bundan sonra ismi; dünyâya düşkün olmayan, dindar, ârif, âlim, müttekî mânâlarına gelen “Pârisâ” olarak söylenmiştir ve ismi Muham- med Pârisâ şeklinde meşhûr olmuştur. Hocası Behâeddîn-i Buhârî haz- retleri; “Bizim varlığımızdan murâd, Muhammed Pârisâ´nın yetişip ortaya çıkmasıdır.” buyurmuştur. Kendisinden sonra, yerine bı­raktığı vekillerden biri de o olmuştur.

Yine hocası ona; “Hâcegân yol ve hanedânından bana her ne ulaş­mışsa, ne elde etmişsem, bu emânetlerin hepsini sana verdim. Kardeşi­miz Mevlânâ Ârif de bunları sana vermiştir.” buyurdu.

Muhammed Saîd Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hindistan´da ye­tişen büyük velîlerden olup, İslâm âlimlerinin önderi, gözbebeği, velîlerin baş tâcı, âriflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslâmın bek­çisi olan İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i elf-i sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin ikinci oğludur. Ahlâkının güzelliği, fazîletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. Tahsî­lini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babası­nın gayretli çalışmaları, yardımları sâyesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. On yedi yaşında mânevî kemâlâta vâsıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta´likler ve hâşiyeler yaptı. Mişkât-i Mesâbih´e ta´likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak için, Hanefî mezhebine göre yazdığı risâlesi şâheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir.

Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Saîd, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamâ­nında, kendisine “Ne istersin ” diye sorulduğunda; “Hazret-i Hâce´yi iste­rim.” dedi. (Babası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek hocası Bâkî-billah´ı kastetmişti.) Bu durumu Bâkî-billah hazretlerine arzedilince şöyle buyurdu: “Muhammed Saîd´in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî ola­rak bizden nisbet aldı.”

Hâce Bâkî-billah hazretleri, İmâm-ı Rabbânî´ye yazdığı mektupların bâzılarında, bu oğullarını, şefkat ve merhamet ile anıp duâ ederdi. Sev­diklerinden birine, Hazret-i İmâm´ın medhi hakkında yazdığı bir mektupta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed´in çocukları, hepsi esrâr-ı ilâ­hîdir. Şaşılacak, inanılmayacak kâbiliyetleri, istidâtları vardır. Kısaca şe­cereyi tayyibedirler. Allahü teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazret-i Hâce Bâkî-billah´ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidât ve kâbili­yetlerinin, yaradılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derece­lere kavuştuklarını haber veriyordu. Bu Mahdumzâde de büyüyünce, zâ­hirî ilmin tahsîli ile meşgûl oldu. İlminin bir kısmını, hazret-i İmâm´ın hu­zûrunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Bâzı ilim­leri de Şeyh Tâhir-i Lâhorî´nin yanında tamamlayıp ikmâl etti. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir mahâret elde etti. Bu tahsîl esnâsında yük­sek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlı­lığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zâhirî olgunlukları ve manevî terakkîleri on yedi yaşında ikmâl edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ilimlerde mahâret sâhibi olup, dâimâ ders okutur, bâzı kıymetli kitaplara ilâveler ve hâşiyeler yapardı. Bunlardan biri Mişkât-ül-Mesâbih´e yaptığı ilâvelerdir. Hanefî mezhebi imâmlarından alınan sağ­lam hadîsleri açık delîllerle, doğru şâhidlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler, çok beğendiler. Onu medhedip, çok duâ eylediler. Hayâli Hâşiyesi üzerine de hâşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hattâ bunda sırf kendine mahsus sözleri de vardır. Zamânı­nın âlimleri bu eseri okuyunca, Muhammed Saîd hazretlerinin son de­rece ince ilimlere sâhib olduğunu kabûl etmişlerdir.

Münâzarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Hâşim-i Keşmî bu hususta şöyle anlattı:

“Bir gün bu fakîr de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usûl-i fıkha dâir çok zor bir mesele sordu. Bu soruyu, gâyet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip, “Bu Mahdumzâde´nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun ” dedi.

Yine bir gece, zamânın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşâyıhını ve ileri gelenlerini de dâvet ettiler. O mecliste tâzim secdesi ve ibâdetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazret-i Mahdumzâde Muhammed Saîd, azîz kardeşi Muhammed Ma´sûm ile berâber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp, yanlarına gelip, bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azîzlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazret-i İmâm´ın oğulları ol­duklarını öğrenince; “Bu vilâyet sedefinden ne için böyle hidâyet incileri zuhûra gelmesin ” dediler.

Hâşim-i Keşmî anlattı: “Bir gün hazret-i İmâm bu iki kardeşin zâhirî ve bâtınî ilimlere sâhip olmaları hakkında bu fakîre şöyle buyurdular: “Oğlum Muhammed Sâdık vefât edince, kendi kendime; “Zâhir ilimlerde bu kadar fazîletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum ” dedim. Allahü teâlâ ihsân ederek, bu mübârek kardeşini, yüksek ağabe­yinin vekîli eyledi. Bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya hamd ü senâlar olsun.”

Zamânın âlimlerinden Âsaf-ı Câhî, aklî ilimlerde derin bilgi sâhibi olup, cevaplandıramadığı bâzı meseleleri Muhammed Saîd´e arzederdi. Allahü teâlânın yardımıyla, ânında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Âsaf-ı Câhî zaman zaman Sultan Şâh Cihân´ın huzûruna gider, Muham- med Saîd hazretlerini medh edip; “Şeyh Muhammed Saîd, Müceddîd-i elf-i sânî´nin oğludur. İlimde babası ile berâberdir.” derdi. Muhammed Saîd ne zaman sultânın huzûrunda bulunsa, pâdişâh, on­dan başkasına dînî suâl sormazdı. Hâlbuki pâdişâhın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu.

Muhammed Saîd hazretleri kalb ilimlerini de, zâhir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemâl derecesine kavuşup, bu büyükler yolunda, tâlipleri yetiştirmek için babalarından hilâfet ve icâzet aldı. Ta­lebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgûl oldu. Hattâ babaları, ömürleri­nin sonuna doğru talebeler ile meşgûl olmaktan el çekip, bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hâce Muhammed Ma´sûm hazretlerine havâle ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir meseleyi araştırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona duâ ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki imâmı olur. Siz ikiniz de imâmsınız.” buyurdular.

Yine babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında şöyle buyur­muştur: “Muhammed Saîd, ulemâ-i râsihînden, derin âlimlerin önde ge­lenlerindendir. Allahü teâlânın halîlidir (dostudur). O´nun rahmet hazîne­sidir. Yarın kıyâmet günü rahmet hazînelerinin taksimi ona verilir. Şefâat makâmından büyük payı vardır.”

“Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her ma­kamda Muhammed Saîd yanımdaydı.”

“İnişte, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin makâmına geldiğimde gör­düm ki, Muhammed Saîd benimle berâberdir.”

Yine buyurdu: “İkinizi de (Muhammed Ma´sûm ile) Vilâyet-i Ahmedî makâmında buluyorum.”

“Keşf ve müşâhede hâlinde gördüm ki, kıyâmet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshâbımla Sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Saîd önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elinde­dir. Böylece Cennet´in kapısına kadar geldik.”

Muhammed Saîd hazretleri sâniyesini bile boşa geçirmez, bir günde yapacağı işleri önceden plânlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti. Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak duâ ve vazife­leri okurdu. Sonra Allahü teâlâyı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince, işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gi­dermek için iki-üç saat istirahat ederdi. Sonra kalkar, abdest alır, tale­beye ders verir, bu hâl öğleye kadar devâm ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde edâ eder, sonra hâfızdan Kur´ân-ı kerîm dinlerdi. Bitirdikten sonra, kendisi Kur´ân-ı kerîm okurdu. Bâzan da öğle namazından önce Kur´ân-ı kerîm okur, öğleden sonra ders ile meşgûl olup, bu durum ikin­diye kadar devâm ederdi. Sonra yeniden abdest alıp, ikindiyi kılar ve ar­dından vâz ederdi. Bâzan ikindiyi kıldıktan sonra husûsî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam na­mazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazifelerini okur, evvâbin namazını kılardı. Bu namazda uzun sûreler okurdu. İmâm-ı Âzam haz­retlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince, yâni ufukta beyazlık kay­bolunca namazını kılıp, odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip, öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sûreler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duâları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duâları da okurdu. Bunlarla birlikte her gün beş bin kelime-i tayyibe okurdu. Bu ka­dar devamlı tâat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibâdet, insan gücü­nün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde eshâbıyla soh­betinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak tâliblerine feyz saçar, onları iler­letir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun tâlibleri çok uzak mem­leketlerden huzûruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı.

İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektup aşağıdadır:

“Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne salât ve selâm olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki, bütün ar­zular ele geçmiyor. Mısra´:

“Rüzgâr, ekseriye geminin istemediği taraftan eser.”

Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda, büyük faydalar görüyorum. Burada bir saat kalmağı, başka yerlerde bir çok saatler kal­maktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki, başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın mâri­fetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultânın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemâl kapısı ve hakîkî sâhibimiz olan Allahü teâlânın rızâsını buluyorum. Kendi saâdetimi bu hapiste dü­şünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acâib muâmeleler ve bu tef­rika ve fitne zamanlarında çok garîb güzellikler görüyorum. Fakat bu şa­şılacak yeni ve tâze nîmetlerin günden güne akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında ola­madığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhûr sözdür ki: “Baba­nın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asâlet ve füru´ olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.”

Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mısır´da yetişen büyük velîlerden olup, ismi Muhammed eş-Şâzilî el-Mısrî el-Hanefî, lakabı Şemsüddîn´dir. Doğum târihi bilinmemektedir. H.847 de vefât etti.

Muhammed Şâzilî, vilâyetin bütün makamlarını geçmiş, ilmiyle âmil, yüksek hâller sâhibi bir kimse idi. İlim, amel, hâl, zühd ve Allahü teâlâya muhabbette pek ileriydi. Çok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuş­muş-tur. Büyüklüğünü kimse inkâr edemezdi. Dünyânın her tarafından huzû- runa gelenler, halledemedikleri meseleleri suâl ederler, tatmin edici ce- vaplar alırlardı. Başka ülkelerden gelenlerle, onların lisânı ile sohbet e- derdi.

Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: “Benden sonra, Mısır´da Muhammed Hanefî ismiyle meşhûr bir zât gelecek, bu ülkenin fâtihi ola­cak, kendisi büyük şân sâhibidir. O, benim beşinci halîfem olacaktır.”

Kıymetli, şık elbiseler giyerdi. Huzûruna gelenlerin kalbinden geçen­leri bilirdi. Büyüklüğüne inanmayanlar, huzûruna geldiklerinde mahcûb bir şekilde tövbe edip talebesi olurlardı.

Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden olup Basralı dır. Doğum târihi ve âilesi hakkında bilgi yoktur. H.123 de vefât etti. Eshâb-ı kirâm ve Tâ­biînin sohbetinde yetişti. Tâbiînden çoklarına hizmet etti. Devrin eşsiz âlim ve mârifetler kaynağı Hasan-ı Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Di­nâr ın arkadaşıydı. Berâber bulunup, sohbet ederlerdi. Zamanının bir ta­nesiydi. Mârifette o dereceye vardı ki; Gördüğüm her şeyde Rabbimi görürüm buyurdu. Hadîs ilminde sikadır (sağlam, güvenilir). Kendisin­den meşhûr muhaddislerden (hadîs âlimlerinden) Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî rivâyette bulundular.

Muhammed bin Vâsi , dünyâya düşkün olmayan ve tevâzu sâhibi olup, pek çok menkıbeleri bulunan bir zâttır. Çok ibâdet edip, başkala­rına da rehber olurdu. Câfer bin Süleymân; İbâdette tenbelleştiğim za­man, Muhammed bin Vâsi e bakarak yeniden ibâdete heveslenirim ve tenbelliğim kaybolur, o istekle bir hafta devam ederim. buyurdu.

Duâsında; Allah´ım, bizi senden uzaklaştıracak rızıktan sana sığını­rım. buyururdu. Riyâzet sâhibiydi. Kuru ekmeği suya batırır yerdi ve; Buna kanâat eden, insanlara muhtâc olmaz derdi. Çok şükür ederdi. Bacağında yara çıkmıştı. Biri görüp, Sana acıyorum deyince, Ben de bu yaranın gözümde veya dilimde çıkmadığına şükrediyorum. buyurdu.

Ölümden çok korkup, âhiret hayatına hazırlanırdı. İbret almak niye­tiy- le her Cuma kabirleri ziyâret ederdi. Pazartesi günleri ziyâret etsen da- ha iyi olmaz mı dediklerinde, Meyyitler Cuma, Perşembe ve Cu­mar- tesi günleri kendilerini ziyâret edenleri tanır. buyurdu. Basra kadı ve vâ- lisi Bilâl bin Ebû Bürde nin Kader hakkında görüşün nedir suâline Et- rafındaki mezarlıklara bak, onlar kader ile meşgûl değiller cevâbını ver- di. Nasılsınız dediler, Ecelim yakın, emelim sonsuz, amelim kötü cevâbını verdi. Ölümü ânında; Ey kardeşler, size selâm olsun! Allahü teâlânın affına mazhar olmazsam, varacağım yer Cehennem´dir dedi.

HAKİKİ HÜKÜMDAR

Muhammed bin Vâsi ki, Tâbiînden kendisi,

Ârif-i kâmil olup, devrinin bir tanesi,

Îtibâr etmez idi, dünyâya zerre kadar,

İstifâde ederdi, sözlerinden insanlar.

Biri kader hakkında, bir suâl sordu ona,

Mezarlığı gösterdi, cevaben o insana.

Ve buyurdu: Bu konu, geniş bir ilim ister,

Meşgul değil bununla, şimdi kabirdekiler.

Demek istemişti ki, bunu soran insana,

Uğraşma, âhirette, sormazlar bunu sana.

Kendisini sevenler, geldiler huzûruna,

Nasılsınız efendim diye sorunca ona,

Dedi: Nasıl olayım, belki yakın ecelim,

Lâkin amelim kötü, pek uzundur emelim.

Şöyle buyurmuş idi, birine nasihatte:

Gayret et, pâdişâh ol, dünyâ ve âhirette

Nasıl olur deyince, buyurdu ki o zaman:

Bir dileğin olunca, bekleme insanlardan.

Rabbinden iste yalnız, herkes O na muhtaçtır,

Böyle olan bir mümin, hakîkî pâdişâhtır.

Rabbini bilir misin diye sorduklarında,

Başını öne eğip, biraz durdu o anda,

Daha sonra başını kaldırıp, şöyle dedi:

Onu bilen az söyler, çok olur ibâdeti.

Derdi ki: İnsanlara, karşı dili korumak,

Altını korumaktan, daha zordur muhakkak.

Âhirette, Cennet´e, girmiş olsa bir kimse,

Orada ağlaması, ne kadar garip ise,

Cennet´e gideceği, meçhul olan kimsenin,

Gülmesi de o kadar, gariptir bunun için.

Öyleleri vardır ki, şöyle idi aynıyla,

Başını bir yastığa, koyardı hanımıyla.

Lâkin sabaha kadar, ağlayıp sızlanırdı,

Yastığı gözyaşından, tamâmen ıslanırdı.

Yirmi yıl ağlardı da, sessizce geceleri,

Hanımının bunlardan, olmazdı hiç haberi.

Yâ Rabbî, bu mübârek insanlar hürmetine,

Âhirette bizi de, dâhil et Cennetine.

İstanbul´daki büyük velîlerden Muhammed Ziyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin doğum yeri ve târihi bilinmemek­tedir. H.1205 de İs- tanbul´da vefât etti..

Muhammed Ziyâd, Şeyh Ebü´l-Vefâ İbrâhim Sa´dî Şeybânî´nin tale­besidir. Onun terbiyesinde yetişti. Mânevî ilimlerde üstün derecelere yükseldi.

Muhammed Ziyâd Efendi, Şam şehri civârında Kadem köyündeki Kadem-i şerîfin (Peygamber efendimizin mübârek ayak izinin bulunduğu taş) bulunduğu câmiyi yaptırdı. Birinci Sultan Abdülhamîd Hanın zamâ­nında, Sultan tarafından İstanbul´a dâvet edildi. Muhammed Ziyâd Efen- di, bu dâvet üzerine, Kadem-i saâdeti başına alıp, yürüyerek İstan­bul´a getirdi. Çok hürmet ve îtibâr gördü. Zamânın sadrâzamı Halîl Hamîd Pa- şa, Muhammed Ziyâd Efendiye çok muhabbet gösterenler­dendi. Kadem dergâhının olduğu yer sâhipli olduğundan, Halîl Hamîd Paşa burasını satın alıp vakfetti. Derhal, vakfedilen arsa üzerine dergâh yapılmaya başlandı. H.1190 senesinde, Kadem Dergâhının inşâsı ta­mamlandı. Muhammed Ziyâd Efendiye, bu dergâhta insanlara ilim öğ­retmesi için vazife verdi ve dergâhı kendisine teslim etti.

Muhammed Ziyâd Efendi, Kadem Dergâhında uzun zaman insanlara ilim öğretmekle meşgûl oldu. Bâb-ı âlî (Devlet dâireleri) tâtil olduğunda, sadrâzam ve devletin ileri gelenleri, dergâha gelir, Muhammed Ziyâd Efendinin sohbetini dinlerlerdi.

Muhammed Ziyâd Efendinin getirdiği Kadem-i saâdet, bugün Sultan Birinci Abdülhamîd Hanın türbesindedir. Türbenin Yeni Câmi tarafındaki duvarında bulunan dolaba yerleştirilmiştir. Önceleri, kandil ve arefe gibi mübârek günlerde, Kadem Dergâhı şeyhi olan zât tarafından ziyâret etti­rilmesi vakıf şartlarından idi.

Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Endülüs´te ve Şam ta­raflarında yaşamış büyük velîlerden olup, künyesi Ebû Abdullah´tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîle­sine mensuptur. Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem´in kardeşi Abdul­lah bin Hâtem´in neslindendir. H.560 da Endülüs´teki Mürsiyye kasaba­sında doğdu. H.638 de Şam´da vefât etti.

Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye´ye gitti. Pekçok âlimin ilim mec­lislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası ile dik­katleri çekti.

Bir gün Muhyiddîn-i Arabî hastalandı. Hastalığın tesirinden bayıldı, hattâ öldü zannettiler. Muhyiddîn-i Arabî baygın hâldeyken, kendisine, çirkin yüzlü bâzı kimselerin eziyet ve sıkıntı vermek istediklerini gördü. Ayrıca bu çirkin yüzlüleri kovalamaya çalışan nûrânî yüzlü, hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu. Nihâyet bu güzel zât, ötekileri da­ğıttı. Onların şerrinden kendisini kurtardı. O şahsa kim olduğunu sordu­ğunda; “Yâsîn sûresi” cevâbını aldı. Kendisine gelip gözlerini açtığında, başında bekleyen, gözleri yaşla dolu halde Yâsîn-i şerîf okuyan babasını gördü.

Endülüs´te, Fas´ta, Tunus´ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü´l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde ye­tişti.

Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu. Ta­savvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Ab­dullah Temim, Ebü´l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Mekke´de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.

Gavs-ül-a´zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ´yı yanına çağırarak; “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim e- dersin.” buyurdu. Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muh- yiddîn-i Arabî´ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamânında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu. Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti. Konya´ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sad- reddîn-i Konevî´nin hocası ve üvey babası oldu.

Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî´ye giydirdi.

Konya´da bir müddet kaldıktan sonra Haleb´e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya´ya döndü. Aynı sene içinde Sivas´a, oradan da Malatya´ya gitti. 1230 senesinde Şam´a gide­rek oraya yerleşti.

Büyük âlimler, Muhyiddîn-i Arâbî´nin hâl, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabûl ettiler. Evliyânın büyüklerinden Ebû Midyen Magribî ona; “Âriflerin Sultânı” demişdir. Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Men­sûr onun hakkında; “O, şeyhdir, imâmdır. Hem de tam kâmil ve hakîkatı bulanlardandır. Onu üstün irfan sâhiplerinin başında saymak lâzımdır. Öyle açık gönül âlemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçi­rir ve bulurdu. Keşf âlemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hâllere gelince, ancak “Hârika” diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basama­ğında onun da yeri vardı. Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf der­yâsında pek uzun kulaçlar atardı. O ummânın da süratli bir yüzücüsü idi. Ve nihâyet o, bu yolda vaz geçilmez bir zât idi. Böyle kabûl edip, onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır.” derdi.

Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: “Hocam İbn-i Arâbî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâ­sında veya uyanık iken görüşürdü.”

Muînüddîn-i Çeştî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Hindistan´ın büyük velîlerinden olup, İsmi, Hasan bin Gıyâsüddîn, lakabı Muînüddîn´- dir. Peygamber efendimizin neslinden olup seyyiddir. H.531 de Hora- san´da doğdu. H.634 de Ecmîr´de vefât etti. Horasan´da büyüyüp yetişen Muînüddîn-i Çeştî´nin babası Gıyâsüddîn Hasan, aslen Senceristanlı o- lup, sâlih ve müttekî bir zât idi. Üç evlâdı vardı. Muînüddîn on bir yaşında iken babası vefât edince, kalan mîrâs üç kar­deş arasında taksim edildi. Bu taksimde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine bir bağ düştü. Bağla meşgûl olduğu bir gün, İbrâhim Kunduzî adında bir velî yanından geçiyordu. Ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına dâvet edip gölgeye oturttu, üzüm ikrâm etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip, koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Dişi ile biraz koparıp, Muînüd- dîn-i Çeştî´ye yedirdi. Ekmek parçasını yer yemez, kalbinde birdenbire bir nûr hâsıl oldu. Dünyâdan tamâmen soğudu. Kal­binde büyük bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Sonra, babasından kalan bağı ve diğer malları fakirlere sadaka verdi. İlim öğrenmek için se­yâhatlere çıktı. Önce Horasan´a gidip orada Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand´a geçti. Irak´a gitmek için yola çıktı. Yolu Hârun ka- sabasına uğradı ve zamânının en meşhûr velîsi Os­man Hârûnî hazretlerini tanımakla şereflenip talebesi oldu.

Muînüddîn-i Çeştî´ye çok alâka gösteren Hâce Osman Hârûnî bir gün ona; “Muînüddîn, abdestini tâzele!” buyurunca, tâzeledi. Sonra; “Kıbleye karşı otur, Bekara sûresini oku!” dedi. Dediklerini hemen yaptı. Sonra; “Yirmi defâ salevât oku” buyurdu. Bu emri de yerine getirdi. Sonra ba­şına sarık sarıp, hırka giydirdi ve buyurdu ki: “Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini bin defâ oku!” Muînüddîn-i Çeştî, hocasının bu em­rini de yerine getirip, tekrâr huzûruna gelince, hocası; “Muînüddîn! Ba­şını yukarı kaldır bak!” buyurdu. Kaldırıp bakınca; “Ne görüyorsun ” diye sordu. Cevâbında; “Yedi kat semâyı ve Arş´ı görüyorum.” dedi. “Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku!” buyurdu. İhlâs sûresini bin defâ daha okudu. Sonra, “Başını semâya kaldır bak!” buyurdu. Kaldırıp baktı; “Ne görüyor­sun ” deyince, “Azamet perdesine kadar her şeyi görüyorum” cevâbını verdi. Sonra; “Gözlerini yum!” buyurdu. O da gözlerini kapattı. “Tekrar oku!” buyurdu, emri yerine getirdi. “Ne görüyorsun ” deyince, “On sekiz bin âlemi seyrediyorum” dedi. Bunun üzerine hocası; “Ey Muînüddîn, senin işin tamam oldu” buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. “Bunu al!” buyurdu. Alınca, kerpiç altın oldu. “Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır.” deyince, hemen paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizme­tinde ve sohbetinde bulunup, pek çok feyze kavuştu ve tasavvufta yük­seldi.

Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri gittiği her beldede kabristanları zi­yâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde tanınıp meşhûr olunca, orada durmaz, kimsenin haberi olmadan, gizlice çıkıp giderdi. Bu seyâhatlerinden biri de Mekke´ye olmuştur. Mekke-i mükerremeye gidip, Kâbe-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke´de kalıp, oradan Me­dîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem Muhammed aley- hisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de Medîne´de kaldı. Bir gün Mescid-i Nebî´de iken, Ravda-i mutahheradan, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin türbesinden; “Muînüddîn´i çağırınız!” diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; “Muînüddîn!” diye bağırdı. Birkaç yerden “Efendim!” sesi işitildi. Sonra; “Hangi Muînüddîn´i istiyorsunuz Burada Muînüddîn adında bir çok kişi var” dediler. Bunun üzerine türbe­dâr geri dönüp, Ravda-i mutahheranın kapısında ayakta durdu. İki defâ, “Muînüddîn-i Çeştî´yi çağır!” diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı; “Muînüddîn-i Çeştî´yi istiyorlar!” diye bağırdı. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak Peygamberimizin tür­besine yaklaştı ve edeble ayakta durdu. Bu sırada; “Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel!” diye bir ses işitince; kendinden geçmiş bir hâlde, Resûl-i ekremin türbesine yaklaştı ve sevgili Peygamberimiz Muhammed aley- hisselâmı görmekle şereflendi. Peygamberimiz; “Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan´a gitmen gerekir. Hindistan´a git! Hin­distan´da Ecmîr denilen bir şehir vardır. Orada benim evlâdımdan (to­runlarımdan) Seyyid Hüseyin adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niye­tiyle gitmişti. Şu anda şehîd oldu. Orası kâfirlerin eline geçmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar, güçsüz ve tesirsiz kalacaklar” buyurdular. Sonra ona bir nar verip; “Bu nara dikkatle bak ve nereye gitmen gerekiyorsa, görüp, anla!” buyurdu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, Server-i âlemin ver­diği narı alıp, emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamâmen gördü. Gide­ceği Ecmîr şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra Peygamberimizi göremedi. Fâtiha okuyup duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i mutahheradan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı.

Muînüddîn-i Çeştî aldığı mânevî işâret üzerine Medîne-i münevve- reden ayrılan Muînüddîn-i Çeştî hazretleri derhal Hindistan´ın yolunu tuttu. Kendisini sevenlerden kırk kişi de birlikte idi. Bir müddet yolculuktan sonra Hindistan´a ulaştılar. Ecmîr´e yaklaştıklarında, bölge­nin racası (prensi), Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin Ecmîr´e gelmekte ol­duğunu öğrenince; onu târif ederek, görüldüğü yerde öldürülmesini em­retti.

Muînüddîn-i Çeştî hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yollarına devâm ettiler. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr ra­casından emir alanlar, Muînüddîn-i Çeştî´yi yolda gördükleri hâlde, hiç biri kendinde onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Muînüddîn-i Çeştî yola devâm edip, Ecmîr´e girdi. Yanındakiler ile birlikte, bir ağacın altına oturup, istirâhat etti. Oturdukları yer, Ecmîr racasının develerinin yattığı bir meydan idi. Orada bir müddet oturduktan sonra, bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce´nin (Ecmîr prensinin) develeri yatar dedi. Oradakiler hiç karşılık vermediler. Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Muînüddîn-i Çeştî haz­retleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve; “Biz buradan gi­diyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar” dedi. Sonra hoşa giden güzel bir havuzun başına kondular. Burada ibâdetle meşgûl olup, sohbet ederlerken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve ba­kıcısı yanlarına geldi. Muînüddîn-i Çeştî´ye; “Sizi kaldırdığımız yere ak­şam develer bırakıldı. Sabah olunca, kervancı, develeri kaldırmak için çok uğraştı. Fakat kaldırmak mümkün olmadı. Develer aslâ kalkmıyor” dedi. Muînüddîn-i Çeştî´yi ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu iş başlarına gelmişti.

Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinden dört asır sonra Hindistan´da yetişen ve ikinci bin yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan´a ve diğer bel­delere yayan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, H.1033 de Ecmîr´e gittiğinde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve; “Hâce hazret­leri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr, sırlar açıldı.” buyurmuştur.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri onun kabrini ziyâret ettiği sırada, türbe­sine hizmet eden türbedarlar, kabri üzerindeki örtüyü ona hediye verdi­ler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de kabûl ederek; “Hâce hazretleri, en ya­kın elbisesini bize ihsân etti. Bunu kefenim olması için saklayalım.” bu­yurdu. Bir sene sonra vefât edince, o örtüyü kefen yaptılar.

Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; İstan­bul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri. H.1054 de Buhârâ´da doğdu. H.1132 de İstanbul´da vefât etti.

Murâd-ı Münzâvî´nin babası, Semerkand beldesinin Nakîb-ül-eşrâfı (seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâmın idârecisi) idi. Henüz üç yaşında iken ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyâyı dolaştı. Tahsîl yaşına gelince; ilim, fazîlet ve kemâl elde etmeye başladı. Keşmîr´e gitti. İlim tahsîline devâm edip, din ve fen bilgilerinde olgunlaştı. Sevenlerinin yardımı ile Kâbe-i muazzamayı ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Sonra Hindistan´a gitti. Aklî ve naklî ilimleri, maddî ve mânevî kemâlâtı kendi­sinde toplayan, yüz kırk bin talebesini vilâyet, velîlik makâmına kavuştu­ran ve Silsile-i aliyye büyüklerinden olan Muhammed Ma´sûm Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Bir müddet onun yanında kaldı. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemâle geldi. İcâzet, diploma aldı. Mürşid-i kâmil, yetişmiş ve insanları yetiştirebilen zât olarak tekrar Hicaz´a geldi. Hi­caz´da üç sene kaldı. Sonra Bağdât´a gitti. Burada büyük zâtları ziyâret etti. Sonra İsfehân´dan Buhârâ´ya gitti. Belh ve Semerkand´daki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Tekrar Bağdât´a gitti. Oradan üçün- cü defâ hacca gitti. Sonra Mısır ve Kâhire´ye buradan da Şam´a geçti. Şam çok hoşlarına gittiği için, uzun müddet burada ikâmet etti ve evlendi. Şam´da pek çok kimse ziyâretine gelip kendisinden ilim ve edeb öğrendiler. Şam halkı kendisini çok sever ve çok hürmet ederlerdi. Şöh­reti her yere yayıldı. Sultan Mustafa Hân ona Şam´da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhûrdur. Murâd-ı Münzâvî´nin bereketiyle zâ­limler ıslah olup, Şam halkı pek çok zulümden korundu. Her türlü günah işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp, Murâdî Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Ayrıca Saruca sokakta da bir med­rese yaptırdı. Bu medreselerde okuyan talebelerin ihtiyâçları için vakıflar kurdu. H. 1092 senesinde otuz sekiz yaşında iken İstanbul´u teşrif etti. Eyyûb Sultan semtinde, Eyyûb Sultan hazretlerinin kabri civârında ikâ­met etti. Bu arada dördüncü defâ hacca gitti. Hac dönüşü Şam´a gelip, orada bir seneye yakın kaldıktan sonra, beşinci defâ Hicaz´a gitti. Bir sene kadar Mekke-i mükerremede kaldı. Tâliblere ilim ve edeb öğretti. H. 1120 senesinde ikinci defâ İstanbul´u şereflendirdi. Bu defâ Yavuz Selim´de, Bıçaklı Efendi menzilinde ikâmet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murâd-ı Münzâvî bir ara Bursa´ya gitti. Bir müddet Bursa´da ikâ­metten sonra, tekrar İstanbul´a döndü. Eyyûb´de, Reîs-ül-etibbâ Nûh Efendi yalısında kaldı. Eyyûb Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murâd Dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edep öğretti. Kerâmetleri her tarafa yayıldı. H.1132 senesi Rebîü´l-âhir ayının on ikisinde Salı gecesi İstanbul´da vefât etti. Cenâze namazı Eyüp Sultan Câmiinde büyük bir kalabalık tarafından kılınıp, Edirnekapı dışında, Munzavî Câmii karşısındaki medresenin dershâne­sine defnedildi. Bu medrese, Birinci Sultan Mahmûd Hanın devri şeyhü­lislâmlarından Ahmed Ebülhayr Efendi tarafından yaptırılmıştır. Huzû­runa gelenler ne kadar münkir, inat ve inkarda olsalar, mutlaka onun feyz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı.

İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) Eshâb-ı kirâmın soh­betinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerindendir. Oniki imâmın yedincisidir. Câfer-i Sâdık´ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ´nın babasıdır. Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma´nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin´in çocuklarından olduğu için “seyyid”dir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık. Kâzım, Sâbir, Sâlih, Emîn… gibi birçok lakabları vardır. En meşhûru “Kâ­zım”dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük ya­panlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan “Kâzım” lakabı verilmiştir.

İmâmlığı, tasavvufda feyz vermesi yirmi beş sene üç ay sürmüştür.

Mûsâ Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i beytten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kerre hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki dün­yâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdur. Medîne-i münevverede otururdu. Siyâsete hiç karışmadığı halde Abbâsî halîfelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medîne´den Bağdât´a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-i Ali´yi rüyâsında görüp, kendisine Kur´ân-ı kerîmden meâlen; “Demek ki, idâreyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabâlık bağlarını kesip atacaksınız” buyurulan Muhammed sûresi yirmi ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine ertesi gün hemen Mûsâ Kâzım´ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyân etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmâm-ı Mûsâ Kâzım da; “Bu işi aslâ yapmam ve şânıma da yakıştırmam” buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminât üzerine, Medîne´ye dönmesine izin vermişti. Sonra Halîfe Hâ­run Reşîd, 795 yılında Umre´den dönerken, Medîne´ye uğramış, İmâm hazretlerini yanına alıp Bağdat´a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hâdi­selerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiş­tir. Bağdât Târihi kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî´nin rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Hârun Reşîd de gördüğü korkulu bir rüyâ üzerine, onu hapishâneden çıkarıp, Medî­ne´ye göndermişti. Ancak Bağdât´ta vefât etmiş olması, Hatîb-i Bağdâ- dî´nin rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hattâ zehirletilerek vefât et­tiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı.

Hapishânede iken Hârun Reşîd´e yazdığı mektupta şöyle dedi: “Ben­den belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma; sonu gelmeyen âhirete sen de, ben de gideceğiz.”

Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öl­dürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazret­leri; “Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefât ederim” bu­yurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.

Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerinin büyüklerinden Nasr bin Abdürrezzâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin künyesi Ebû Sâlih, lakabı İmâdüddîn dir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunu­dur. Hanbelî mezhebinde ilk Kâdı l-kudâtdır. H.564 de doğdu. 633 de vefât etti.

İlim öğrenmekteki gayret ve istidâdının çok fazla olması sebebiyle, kısa zamanda çeşitli ilimlerde yetişen Nasr bin Abdürrezzâk, bilhassa fı­kıh, hadîs, kelâm, münâzara, hılâf gibi ilimlerde çok yükseldi. Dedesi Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin medresesinde ders, vâz ve fetvâ vermeye başladı. Kendisi Hanbelî mezhebi âlimlerinden idi. Bu­nunla berâber, diğer mezheblerin bilgilerinin inceliklerine de vâkıf idi. Dînî ibâreleri çözmekte pek mâhirdi. Hadîs ilmi tahsil edenler için, ayrıca bir meclis kurdu. Ezberinden hadîs-i şerîf okurdu. İnsanlar da ondan duyduklarını yazarlardı. Herkes tarafından sevilip, hürmet edilen, çok yüksek bir zât idi. Tanınmaktan, şöhret sâhibi, parmakla gösterilen birisi olmaktan çok uzak durur, çok sakınırdı. İbâdet ve tâatla meşgûldü. Ağır­başlı, vakûr ve heybetliydi. Fakat kibirli değildi. Tevâzu sâhibiydi. Alçak gönüllüydü. Aklının ve zekâsının kuvveti fevkalâdeydi. Lütuf, iyilik, ikrâm sâhibiydi. Tatlı dilli ve güler yüzlüydü. İnsanlara muâmelesi çok güzeldi. Yanına gelen herkes, kendisinden memnun ayrılırdı.

Âile efrâdına karşı olan yumuşaklık ve ikrâmı daha fazla idi. Allahü teâlânın râzı olduğu istikâmetten ve dosdoğru olmaktan hiç ayrılmadı.

Büyük velîlerden Necîbüddîn-i Şîrâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) in­sanlara, bilhassa ihtiyaç sâhiplerine merhametinden ve fakirleri çok sev­diğinden, babasının aldığı güzel ve kıymetli elbiseleri giymez, evlerinde pişen lezzetli yemekleri bunları giymem ve bu yemekleri yemem.” derdi. Gâyet sâde elbiseler ve yiyecekler ile yetinir, gösterişten uzak dururdu.

Bir gece rüyâsında; Şeyh-i Kebîr adı verilen Abdülkâhir-i Sühreverdî hazretlerinin türbesinden nûr yüzlü bir ihtiyâr ve arkasından, yine onun gibi, nûr yüzlü altı zât çıktı. Öndeki zât, tebessüm ederek, Necîbüddîn Ali´nin elinden tuttu, arkasında bulunan zâtlardan birine teslim ederek; “Bu sana, Allahü teâlâ tarafından bir emânettir.” dedi. Necîbüddîn Ali, bu rü­yâsını babasına anlattı. O da, bu rüyânın tâbirini İbrâhim Hıyâl hazret­lerinin yapabileceğini söyleyip, kendisine bir kimse ile haber gönderdi. Böyle bir rüyânın tâbirini kendisine bildirmesini ricâ etti. İbrâhim Hıyâl; “Bu rüyâ, Necîbüddîn Ali´den başkasının rüyâsı değildir.” buyurup şöyle tâbir etti: “Önce gördüğü nûrlu ihtiyâr zât, Seyyid Ahmed-i Bedevî haz­retleridir. Diğer zâtlar ise onun halîfeleridir. Necîbüddîn Ali´nin kendisine teslim edildiği zât ise, henüz hayattadır ve Necîbüddîn ondan feyz ala­caktır.” dedi.

Necîbüddîn Ali bu tâbire çok sevinip, feyz alacağı zâtı merak etmeye başladı. Babasından izin alarak, o zâtı aramak üzere Hicaz´a doğru yola çıktı. Bağdât´a uğradı. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini tanıdı. Ken­disinin emânet edildiği kimsenin bu zât olduğunu anladı. Şihâbüddîn hazretleri de gördüğü rüyâyı aynen anlattı ve onu talebelerinin arasına aldı. Necîbüddîn Ali hocasının feyz ve bereketleri ile birkaç sene içinde yetişip velîlik yolunda kemâl mertebesine ulaştı. Hocası tarafından me­zun edilip, insanlara doğru yolu gösterip, onlara feyz ve bereket sunmak üzere memleketi olan Şîrâz´a gönderildi.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh, tefsîr, hadîs âlimi Necmeddîn-i Kübrâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın büyüklerinden ve fıkıh, tefsîr, hadîs âlimi. Tasavvufta Kübreviyye (Zehebiyye) diye bilinen yolun mür­şidi, rehberidir. İsmi Ahmed, babasınınki Ömer´dir. Lakabları; Necmed- dîn, Şeyh-ül-imâm, Zâhid-ül-kebîr ve Şeyh-i Harezm´dir. Necmeddîn-i Kübrâ diye meşhûr oldu. Yaptığı bütün münâzaralarda gâ­lip geldiği için, kendisine et-Tâmmet-ül-kübrâ lakabı da verildi., H.539 da, Harezm de doğdu. 618 de Harezm´de Cengiz askeri tarafından şehîd edildi.

Çocuk yaşta ilim tahsîline başlayan Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri, bi­raz yetişince ilim öğrenmek aşkıyla çeşitli beldeleri dolaştı. Tasavvufta, amcası Ebû Necîb-i Sühreverdî hazretlerinden feyz alarak yetişti. İsmâil Kasrî ve Ammâr bin Yâsir´in sohbetlerinde bulundu. Fahreddîn-i Râzî hazretleri ile görüştü. Böylece birçok ilimde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Sonra memleketi olan Harezm´e gidip yerleşti. Orada insanları irşâd edip, doğru yolu göstermeye başladı. Kısa za­manda etrâfına yüzlerce talebe toplandı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin babası Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled ile Feridüddîn-i Attâr´ın hoca­ları Mecdüddîn-i Bağdâdî ve Bâbâ Kemâl Cündî, Abdülazîz bin Hilâl, Nâsır bin Mensûr, Seyfüddîn-i Baherzî, Necmüddîn-i Râzî, Radıyyeddîn Ali Lâlâ talebelerinin büyüklerindendir. Talebelerinin çoğu, zamanlarında insanlara doğru yolu gösteren rehberler oldular.

H.618 yılında Harezm´e Cengiz askeri Tatarlar hücûm edince, tale­belerine; “Memleketinize gidiniz! Şarkdan fitne ateşi geliyor. Her tarafı yakacaktır. İslâmiyette bu kadar fitne görülmemiştir.” dedi. “Duâ buyur­sanız da, bu belâ müslüman memleketlerinden uzaklaşsa.” dediler. “Bu, Kazâ-i mübremdir. Duâ bunu gideremez.” buyurdu. Talebeleri Horasan´a gitti. Kâfirler şehre girince, o da cihâda çıktı. Şehîd oldu. Şehîd oldu­ğunda bir kâfirin saçını tutmuş idi. Şehâdetinden sonra, kimse saçı elin­den alamadı. Sonunda mecbur kalıp saçı kestiler.

Tasavvuf yolunun en tanınmışlarından ve büyüklerinden olan Nec- meddîn-i Kübrâ hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin bir âlim olup, İslâmın güzel ahlâkı ile ahlâklanmış yüksek bir zâttı. İlim öğretmek yolunda çok gayretliydi. Allahü teâlâya ibâdet etmekte ve O´nun dînine hizmet etmekte kat´iyyen gevşeklik göstermez, bu yolda kınayanların kı­namalarına aldırmazdı. İstisnâsız bütün insanlara yardım etmeye, faydalı olmaya gayret ederdi. Onun dergâhı, fakirlerin sığınağı idi. Büyüklüğü, üstünlüğü herkes tarafından bilinir, kendisine hürmet edilirdi. Büyüklü­ğünü anlatan hâlleri ve kerâmetleri her tarafta anlatılıp, dilden dile do­laşmaktadır.

İmâm-ı Nevevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şâfiî âlimlerinin büyüklerin- den Yahyâ bin Şeref, lakabı Muhyiddîn, künyesi Ebû Zekeriyyâ´dır.

Babası anlattı: “Oğlum yedi yaşına basmıştı. Ramazân-ı şerîfin yirmi yedinci gecesi yatağında uyuyordu. Biz bu geceyi ihyâ etmek için Kur´ân-ı kerîm okuyorduk. Oğlum gece yarısına doğru uyandı ve; “Babacığım! Evimizi dolduran bu nûr nedir ” diye sordu. Biz hiçbir şey göremiyorduk. O zaman anladım ki, bu gece Kadir gecesidir, oğlum ileride Allahü teâ- lânın sevdiği kullarından olacaktır.”

Muhyiddîn Ebû Zekeriyyâ Yahyâ´yı, babası küçük yaşta Kur´ân-ı ke­rîm öğrenmesi için mektebe gönderdi. Kısa zamanda Kur´ân-ı kerîmi ez­berledi.

Büyük âlimlerden Muhammed Zerkeşî anlatır: “Nevevî´ye Kur´ân-ı kerîm öğreten zâta gittim. Ona tavsiyelerde bulundum ve; “Bu çocuğun ileride zamânın en büyük âlimi ve dünyâya hiç gönül bağlamayan bir zâhid olacağını, bunun sebebiyle pekçok kimselerin hidâyete, doğru yola kavuşacağını ümid ediyorum.” dedim. Bunun üzerine hocası bana; “Ne­reden biliyorsun, sen müneccim misin ” diye sordu. Ben de; “Hayır. An­cak Allahü teâlâ beni böyle konuşturuyor. Konuşana değil, konuşturana ve söylenilene bak.” dedim. Bunu babasına da söyledim ki, iyi yetiştir­sin.”

Tasavvuf yolundaki hocası Yâsîn bin Yûsuf anlatır: “Yahyâ bin Şere- f´i, on yaşında iken Nevâ´da gördüm. Çocuklar onu, kendileriyle be­râber oyun oynamaya zorluyordu. O ise çocuklardan kaçıyor ve ağlı­yordu. Bu hâlde Kur´ân-ı kerîm okumaya devâm ediyordu. Onun bu hâ­lini görünce, kalbime sevgisi düştü, onu çok sevdim. Babasının bir dük­kanı vardı. Nevevî de dükkanda dururdu. Alış-veriş onu Kur´ân-ı kerîm okumaktan hiçbir zaman alıkoymazdı.”

İmâm-ı Nevevî hazretleri, geçinmede kanâat üzere olup, nefsî ve dünyevî arzu ve isteklerden vaz geçmişti. Allahü teâlâdan çok korkardı. Doğru konuşur, yerinde söyler, geceleri ibâdet ve tâat ile geçirirdi. İlim tahsîlinde gayretli olup, sâlih ameller yapmakta sabrı çoktu. Şam halkı­nın yediği şeylerden yemez, memleketinden, anne babasının yanından getirdiği, tam helâl olduğunu bildiği şeyleri yemekle kanâat ederdi. Yirmi dört saatte bir defâ, yatsıdan sonra yemek yerdi. Yine günde bir defâ, sahur vaktinde su içerdi. O diyârın âdeti olan kar suyu içme âdetini yap­mazdı. Bekârdı. Hiç evlenmedi. Geceleri uyumaz, ibâdet eder ve kitap yazardı. Devlet reislerine, vâlilere ve diğerlerine emr-i mârûf ve nehy-i münker ederdi. Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından sakınmak lâzım olduğunu anlatırdı. Bu işte hiç müdâhene etmez, gevşeklik gös­termezdi. İki kere hacca gitti. 1266 senesinde, Dâr-i Hadîs-i Eşrefiyye´de ders verdi. Vefâtına kadar bu vazîfesinin karşılığında oradan hiç para almadı. Mübârek sakalında birkaç tâne beyaz kıl vardı. Üzerinde sekîne ve vakar hâli herkes tarafından görünürdü.

Aynı zamanda evliyâ-i kirâmın büyüklerindendir. Çok kerâmetleri gö­rülmüştür.

Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. İsmi Muhammed, babası­nınki Ahmed Buhârî´dir. Lakabları; Mahbûb-i İlâhî (Allah´ın sevgilisi), Sul- tân-ül-Meşâyıh ve Nizâmeddîn Evliyâ´dır. H.636 da Bedâyun´da doğdu. 725 de Hakk´ın rahmetine kavuştu. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söy- lediği bildirilen babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Aynı şe- kilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı. Zamâ­nını dâimâ duâ ve ibâdetle geçirirdi. Hindistan´a Buhârâ´dan Sultan et-Tamîs zamâ- nında hicret etmişler, Lâhor´da kısa bir müddet eğleştikten sonra, dâimî olarak yerleştikleri Bedâyun´a gelmişlerdi. Birçok büyük ulemâ ve evliyâ, dâimî olarak bu şehre yerleşmişlerdi.

Nizâmeddîn Evliyâ´nın babası Hâce Ahmed Buhârî, mânevî ilimlerin yanında, derin bir kelâm ve fıkıh âlimiydi. Üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûrdur. Bu husûsiyetlerinden dolayı Dehli Sultânı Gıyâseddîn Bal- ban onu Bedâyun´a başkâdı tâyin etti. Hâce Ahmed Buhârî, bir süre son- ra bu görevinden istifâ ederek, kendini cenâb-ı Hakk´a ve O´nun dî­nini yaymağa adadı. Hâce Ahmed Buhârî, Nizâmeddîn Evliyâ daha beş yaşında iken, Bedâyun´da vefât etti ve oraya defnedildi.

Nizâmeddîn Evliyâ´nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi an­nesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, uzun zaman hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek bir şey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için; “Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâ­firiyiz.” derdi. Şiddetli açlık ve fakirliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmeddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; “Yeniden ne zaman Allahü teâlânın misâfiri olacağız.” derdi.

Nizâmeddîn Evliyâ´nın annesi Bibi Züleyha Hâtun, dînine bağlı ve zekî bir hanımdı. O, oğlunun eğitimine özel bir gayret gösterdi. Annesi, Nizâmeddîn Evliyâ´yı Bedâyun´da, Mevlânâ Alâeddîn Usûlî´nin derslerine gönderdi. Nizâmeddîn Evliyâ, çok kısa zaman sonra, Celâleddîn-i Tebrî- zî´nin halîfesi Ali Molla Büzür (Büyük) Bedâyûnî´nin elinden “Fazîlet sarı- ğını” giydi. Molla Büzür ona, seçilmiş ulemâ ve evliyânın bulunduğu bir toplantıda hayır duâ etti.

Allahü teâlânın bir lütfu olarak, genç Nizâmeddîn´in o yaşta kalbinde mânevî bir ilerleme ve yüksek ilimler için ilâhî bir kıvılcım vardı. Genc-i Şeker´in her tarafa yayılan şöhretini, Ebû Bekr Kavvâl´dan duyar duy­maz, Nizâmeddîn Evliyâ onunla görüşmeye karar verdi. Bir gün hiçbir yol hazırlığı yapmadan, Genc-i Şeker ile görüşmek ümîdiyle Bedâyun´u terk etti. İlk durağı Dehli oldu. O zamanlar Dehli, ilim ve irfânın beşiği idi. Ni- zâmeddîn Evliyâ, Dehli´ye annesi ve kızkardeşiyle vardığında yirmi ya­şındaydı. Dehli Sultânı Sultan Balaban, zamânındaki âlimlerin ve evliyâ­nın büyük bir koruyucusuydu. Dehli, âlimler ile aydınlanıyordu. Mevlânâ Şemseddîn, Dehli´nin büyük âlimlerindendi. Nizâmeddîn Evliyâ, Mevlânâ Şemseddîn´in derslerine devâm ederek, çok kısa zamanda yüksek dere­celere kavuştu. Bu arada Mevlânâ Kemâleddîn Zâhid´den hadîs ilmini öğrendi.

Nizâmeddîn Evliyâ, Dehli´de iken, Hâce Necîbeddîn Mütevekkil´e çok yakın bir evde oturuyordu. Bu zât, evliyânın büyüklerinden olup, aynı zamanda Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker´in kardeşiydi. Nizâmeddîn Evliyâ, bir süre bu zâtın derslerine devâm etti. Genc-i Şeker´in üstünlüklerini ondan dinledi. Daha sonra Nizâmeddîn Evliyâ, Genc-i Şeker ile görüşmek için Acuzan´a gitmeye karar verdi. O sırada kendisine, üstün vasıflarından dolayı kâdılık makâmı teklif edildi. O, Necîbeddîn Mütevekkil´e danıştı­ğında; “İnşâallahü teâlâ, siz kâdı olmayacaksınız, fakat başka bir şey olacaksınız, onu da ben bilmiyorum.” dedi.

Nizâmeddîn Evliyâ hazretleri dâimî sûrette Allahü teâlâya bağlılığı yanında, insanlara karşı olan vazifesini de aslâ unutmadı. Bir gün Şeyh Bedreddîn Semerkândî´nin meclisinde, bir zât alay edercesine; “Nizâ- meddîn Evliyâ bu kadar zenginliğini sadaka olarak dağıtıyor. Zîrâ, âile ve çoluk-çocuk endişesi ve mesûliyeti yok.” dedi. Bunu işiten Şeyh Şerî- feddîn, bu sözün açıklanmasını istemek düşüncesiyle Nizâmeddîn Evli- yâ´ya geldi. Fakat o daha birşey söylemeden, o büyük velî kendiliğin­den şu açıklamayı yaptı: “Ey Şerîfeddîn! Benim çektiğim endişe ve ızdırâbı belki de hiç bir kimse çekmiyor. Birisi bana endişe ve ızdırâbını söylediği zaman, muhakkak sûrette, ondan daha fazla acı çekiyorum. Bu durumu anlatamam. Arkadaşlarının acılarını görüp de onların biçâre hâ­line bir âh bile etmeyenler taş kalbli insanlardır. Onların bu hâllerine çok şaşıyo- rum.” Acı çeken insanların keder ve üzüntülerine böyle içten alâka gös- teren bu büyük velînin, diğer insanların ızdırapları karşısında nasıl bir kalb taşıdığı düşünülmelidir. Her gün tuttuğu orucunu açarken bile, hiçbir şey yemezdi. Sâdece getirilen yemeğin tadına bakardı. Hattâ sahurda hiçbir şey yemezdi. Bir gün, hizmetlerini gören talebesi; “Efendim! Bu kadar az yemeği bile yemezseniz, zâfiyet size galebe çalabilir” dedi­ğin- de, Nizâmeddîn Evliyâ göz yaşlarını tutamadan; “Birçok fakir ve muhtaç insan, şu anda câmi köşelerinde veya mütevâzî evlerinin köşele­rinde yiyecek bulamadan aç uyuyorlar. Bu lokma, kolaylıkla benim boğa­zımdan nasıl geçebilir ” dedi. Günümüzde torunlarının nezaretinde der­gâhından her gün binlerce fakire yemek verilmektedir. Garip ve fakirlerin sığınağı olan dergâhın belli geliri yoktur. Cenâb-ı Hakk´ın ihsânı ile ka­zanlar kaynamaktadır.

Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş (rahmetullahi teâlâ aleyh) Buhârâ´da yetişen büyük velîlerden olup Hâce Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin talebesi ve Sa´düddîn Kaşgârî´nin hocasıdır.

Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri şöyle anlatır: “Mevlânâ Nizâmed- dîn-i Hâmûş, güzellik ve letâfette kemâl derecesindeydi. İnsan­ların hâlle- rinden, ahlâklarından çok müteessir olurdu. Sâde olmayı tercih eder, süslenmeden hoşlanmazdı. Kendini bir hiç kabûl ederdi. Kendisin­den meydana gelen kerâmetlerin de, hocalarının ve diğer büyüklerimizin la- tîfe ve sıfatları olduğunu söylerdi. Çünkü bu büyüklerin âdetleri, gönül­lerini benlik dâvâsından uzak tutmaktı.”

Yine Ubeydullah-ı Ahrâr anlatır: “Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş, bizim memleketimiz olan Taşkend´e geldiği zaman, bizde misâfir olurdu. Bunu büyük nîmet bilir, hizmette kusûr etmemeye çalışırdık. Yine bir gün bizde misâfir iken bir ara; “Âh! Üzerime bir ağırlık çöktü. Gâliba filân kimse geliyor diyerek, Şâş vilâyetinden birinin ismini söyledi. Üzerine çöken ağırlık sebebiyle “Lâ havle…” okumaya başladı. Biraz sonra söylediği kimse çıkageldi. Nizâmeddîn Hâmûş, gelen kim­seye; “Hoş geldiniz. Beri gelin, nisbetiniz sizden evvel geldi” buyurdu.

Müslümanlar, bir bedenin uzuvları gibidir. Bir bedenin uzuvlarından birinde bir ağrı, sızı olunca; nasıl ki, bütün beden bu ağrı ve sızıyı hisse­der, onun tesirinde kalırsa, Nizâmeddîn hazretleri de böyleydi. Talebele­rinden, Mevlânâ´yı sevenlerden birisi bir sıkıntıya düşmüş olsa, o sıkın­tıyı fazlasıyla Mevlânâ hazretleri de çekerdi.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyâ­nın büyüklerinden olup, İnsanları Hakk´a dâvet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi altıncısıdır. Seyyid olup soyu Peygamber efendi­mize ulaşır. Hindistan´ın Bedâyûn şehrindendir. Doğum tarihi bilinme­mektedir. H.1135 de Delhi´de vefât etti. Türbesi, Hindistan´ın Delhi şehri­nin güney tarafında, Nizâmüddîn-i Evliyâ´nın türbesinin batısında olup ziyâret edilmektedir.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin bir teveccühü ile ta­lebelerinin kalbleri zikretmeye başlardı. “Sokakta fâsıkla, günâha dalmış kimse ile karşılaşmak kalbde zulmet hâsıl eder.” buyururdu ve talebele­rinin hangi fıskı, günahı işleyenle karşılaştığını haber verirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhûru ve halîfesi, “Mazhar-ı Cân-ı Cânân” hazretleri olup, evliyânın büyüklerindendir.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, dînin emirlerine tam uyardı. Şüpheli şeylerden ve haramlardan sakınma husûsunda gayreti son dereceye ulaşmıştı. Yiyeceği ekmeğin ununu helâlden tedârik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir ve açlık ağır bastıkca azar azar yerdi. İstiğrâk ve cezbe hâlleri yâni tasavvufda ilâhî aşk ile kendinden geçme hâli pek ziyâde idi. On beş sene bu hâl üzere yaşadı ve tasavvufî hâllere gark oldu. Ömrünün son zamanlarında bu hâlden ayıklık hâline dön­müştür. Sünnet-i seniyyeye uymakta, edeb ve âdetlerde de Peygamber efendimize tâbi olmakta büyük bir dikkat gösterirdi. Peygamber efendi­mizin hayâtını ve yüksek ahlâkını anlatan kitapları devamlı yanında bu­lundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işlerinde Resûlullah efendimize uymaya çalışırdı.

Bir defâsında helâya girerken, yanlışlıkla önce sağ ayağını içeri at­mıştı. Bunun üzerine tasavvufdaki hâlleri bağlandı. Üç gün Allahü teâ- lâya yalvarıp, tazarrû ve niyâzda bulunduktan sonra hâlleri tekrar açıldı. Dünyâya düşkün olanlar ile görüşmekten tamâmen sakınırdı. Yi­yecek- lerinin helâl olması husûsunda çok dikkatli davranırdı. Dâimâ mu­râka- bede bulunurdu. Böylece, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, Allahü teâlâya yönelerek o kadar çok ibâdet ve tâat yaptığından beli bü­külmüş- tü. Buyurmuştur ki: “Otuz seneden beri kalbimden insanın tabiî gıdâsı olan şeyleri yemek geçmedi. Ne zaman yiyeceğe ihtiyaç duysam yanım- da bulduğumu yerdim.” Günde yalnız bir defâ yemek yerdi. Ka­zançları ve yemekleri şüpheli olanların ikramlârına el uzatmazdı.

Bir gün birisi yiyecek bir şey hediye getirmişti. Kendisine takdim edi­lince, nâzik bir tavırla; “Bu yiyecekte bir zulmet gözüküyor, bir araştırı­nız!” buyurdu. Bu yiyecek helâldendir diye arzettiler. Fakat araştırınca, bu yiyeceğin gösteriş niyetiyle hazırlandığını anladılar. Dünyâya düşkün olan bir kimse, kendisinden emânet bir kitap istediğinde verirdi. Kitap geri getirilince o kitabı bir yere kor üç gün bekletirdi. Verdiği kimseden kitap üzerine sirâyet eden zulmet, sohbeti bereketiyle dağıldıktan sonra alıp okurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî haz­retlerinin en başta gelen talebesi olan Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ondan bahsederken, gözleri yaşla dolar ve talebelerine şöyle derdi; “Siz- ler Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerine yetişemediniz, onu görmediniz. Eğer görmüş olsaydınız, îmânınız tâzelenir ve Allahü teâlâ ne büyük kudret sâhibidir ki, böyle mübrek bir zât yaratmış derdiniz. O- nun keşfi son derece kuvvetli idi. Başkalarının baş gözüyle göreme­diklerini o, kalb gözüyle görür ve anlardı. Hayâtı baştan sona fazilet ve kerâmetler ile doludur.”

Bir defâsında bir talebesi huzûruna giderken, yolda gözü yabancı bir kadına takılıp ona bakmıştı. Hocası Seyyid Nûr Muhammed Bedâyû- nî´nin huzûruna girince, sende zinâ zulmeti görüyoruz buyurarak yabancı kadına bakması sebebiyle günaha girdiğine işâret etmiştir.

Bir defâsında râfizî olup, Peygamber efendimizin arkadaşlarından bâzılarına düşmanlık besliyen iki kişi, Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin huzûruna gelmişlerdi. Râfizî olduklarını saklayıp, kendisine tâbi olmak istediklerini söylemişlerdi. Onların sapık îtikâdda olduklarını anlayıp; “Önce bozuk îtikâdınızdan vazgeçin sonra tâbi olma arzusunda bulunun” buyurdu. Bu iki râfizîden biri huzûrunda tövbe edip, sapık îtikâ­dından vazgeçti ve saâdete erdi. Diğeri ise sapıklığında ısrar edip, saâ­detten mahrûm kaldı.

Evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden Osman el-Hattâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) H.800 de Kudüs te vefât etti.

Zamânında bulunan meşhûr âlimlerin sohbetleriyle yetişen Osman el-Hattâb, haram ve şüphelilerden sakınan, devamlı ibâdet ve tâatle meşgûl olan, güçlü, kuvvetli ve heybetli bir zât idi. Dünyâya kıymet ve ehemmiyet vermezdi. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde, sâde bir hayat ya­şardı. Giyim, kuşam ve yemek husûsunda da böyle sâde hareket ederdi. Kendini beğenmek, övünmek, kibir gibi kötü düşüncelerin kalbine gel­memesi için, deve yününden yapılmış uzun bir hırka giyerdi. Allahü teâlânın mahlûkâtındaki hikmetleri, bunları yaratan Allahü teâlânın bü­yüklüğünü düşünmek, buna karşı şükredici bir kul olmak maksadıyla, devamlı mahzûn, mahcûb, başı önüne eğik dururdu. Bir ihtiyaç olma­dıkça ve birisi ile konuşmak îcâb etmedikçe başını yukarı kaldırmazdı. Bütün mahlûkâta ve bilhassa yetim çocuklara karşı çok merhametli idi. Kendisi daha çok küçük iken, babası vefât etmiş ve yetim büyümüş ol­duğundan, yetim çocukların hâlini iyi bilirdi. Dergâhında bulunan talebe­lerinin ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Onların ve hattâ dışarıda bulunan insanların dertlerine, sıkıntılarına çâre bulmaktan zevk alırdı. Tanıdıkla­rının en ufak ihtiyaçları ile yakından ilgilenir, bunu yaparken hiç üşenmez ve sıkılmazdı. Dağdan odun getirir ve yemek kazanının altını kendisi ya­kardı. Talebelerinden ve yetimlerden yüz kadar kimse devamlı yanında kalır, onların da ihtiyaçlarını kendisi görürdü. Dergâhın bir geliri veya bir vakfı yoktu. Bununla berâber, hem orada bulunanların barınmalarından, hem de orada barınanların maişetlerinden bir endişesi olmazdı. Günlük ne gelirse ona rızâ gösterirler, Allahü teâlâya şükrederlerdi. O beldede bulunup, durumu müsâid olanlar ve hattâ zamânın sultânı bile, zaman zaman, buğday, mercimek, fasulye, pirinç gibi şeyler gönderirlerdi.

Osman et-Tavilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinden ve zamânındaki büyük velîlerden olup, ismi Osman Sirâceddîn´dir. Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hüseyin´in neslinden olduğu için Hüseynî, Tavila köyünde yerleştiği için Tavilî nis- beleriyle de anıldı. H.1195 de Irak´ta doğdu. 1283 Tavila´da vefât etti. Kabri orada olup, ziyâret edilmektedir.

Asîl ve fazîlet sâhibi bir âileye mensûb olan Osman et-Tavilî, küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başladı. Köyü Tavila´da Kur´ân-ı kerîmi ve bâzı kitapları okuyup bitirdi. Sonra Biyara´ya ve Hurmal´a giderek her memleketten gelen talebelerin ders gördüğü Hırpanî Medresesine girdi. Tahsil hayâtı sırasında çalışkanlığı, gayreti ve doğruluğuyla dikkatleri üzerine topladı. Fakir olduğu için okuyacağı kitapların hepsini eliyle yazdı. Talebelik hayâtı sırasında önemli şeyleri araştırıp üzerinde dur­mayı âdet edindi. Bir taraftan ilim öğrenmekle berâber, tasavvufa karşı da büyük bir alâka duyuyordu. Sonunda Süleymâniye yoluyla Bağdât´a giderek büyük âlimlerin yetiştiği Geylânî Medresesine devâm etti. Sonra Şeyh Abdullah Hırpanî´nin medresesine devâm ederek, orada müderris bulunan büyük âlim ve velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleriyle tanıştı. Onun ilim ve feyiz kaynağı ders ve sohbetlerine devâm ederek ilimde yüksek dereceye erişti. Mevlânâ Hâlid hazretleri ona Fakih Osman adını verdi. Tasavvuf yolunda ilerleyerek Nakşibendiyye yolu usûlüne göre ye­tişti. Mevlânâ Hâlid hazretleri önce ona zâhirî ilimlerde icâzet, diploma verdi. İki sene kadar sonra da tasavvuf yolunda yetiştiğine ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatabileceğine dâir halîfelik verdi. Mev- lânâ Hâlid hazretleri onun hakkında; “Ben gurbete ve meşakkate ta­hammül ettim. Bende makâmlar ve haller hâsıl oldu. Onları da benden Osman et-Tavilî aldı.” buyurdu.

Osman et-Tavilî hazretlerinin dergâhı, fakirlerin yemekhânesi, yol­cuların misâfirhânesi, tasavvuf erbâbının halvethânesi, ilim ve fıkıh tale­beleri için bir medrese vazîfesi gördü. Bu dergâh, müminler için emsâli bulunmaz bir toplanma yeri oldu. Burası Türk, Âzerî, Arap, Afganlı, İranlı gibi değişik mıntıka ve iklimlerden gelen kimselerle dolup taştı. Osman et-Tavilî hazretlerinin talebeleri arasında halktan adamlar olduğu gibi, âlimler de çoktu. Hepsi ilmiyle amel eden fazîletli kimselerdi.

Osman et-Tavilî hazretleri Allahü teâlânın emirlerine tam uyup, ya­saklarından şiddetle sakınırdı. Farz ibâdetlerden başka, diğer vakitlerini Allahü teâlânın ismini anarak, teheccüd namazı kılarak, oruç tutarak, Kur´ân-ı kerîm okuyup, hatm-i tehlil okuyarak geçirirdi. Allahü teâlânın verdiği az nîmetlere kanâat ve şükretti. Fakirlik, kanâat, sabır, temizlik onun ayrılmaz özelliklerinden oldu. İnsanların rûhî hastalıklarının tedâvisi için gayret ettiği gibi, yaşadığı çevredeki toprağın ıslah edilmesi, su ka­nallarının açılması, gelecek nesillerin faydalanması için meyve ağacı dikmek, yetiştirmek gibi hususlarda önderlik etti. Su kaynaklarının temiz­liğine ve genişletilmesine çalıştı. Koruların ve ormanların korunmasını temin etti, meyve veren ağaçların kesilmesini yasak etti. Bu bölgeye hâ­kim olan Osmanlı Devletinin büyükleri ve idârecileriyle anlaşmazlığa girmedi. Kabîleler arasında meydana gelen yol kesmek, hırsızlık, kabîle baskınları, aşîretler arasındaki kan dâvâları ve öç alma gibi davranışları önledi. İnsanların huzûr ve sükûn içinde yaşamaları için lüzumlu emniyet tedbirleri aldı. Âile fertleri arasında sevgi ve saygının çoğalmasını sağ­ladı. Zamânın her türlü kötü âdetine karşı gelerek birbirine bağlı bir ce­miyet meydana getirdi. Yetiştirip hilâfet verdiği altmış kadar talebesi de insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette mutluluğa kavuşmaları için gayret ettiler.

Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek, insanlara anlatmak yolunda sarf eden Osman et-Tavilî hazretleri, hayatta iken irşâd vazîfesini büyük oğlu Şeyh Muhammed Bahâeddîn ve Şeyh Abdurrahmân Ebü´l-Vefâ´ya verdi.

Büyük velîlerden Pîr İlyâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ismi Şücâeddîn İlyâs´tır. Gümüşlüzâde diye de bilinir. Amasya´da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. H.837 de Amasya´da vefât etti.

Pîr İlyâs, zamânındaki âlimlerden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. A- masya müftîliği vazifesini yürüttü. Tîmûr Han Amasya´yı aldığı zaman, onu Türkistan´da bulunan Şirvân ahâlisinin istifâdesi için gönderdi. Ona ihtiyâcını karşılayabilecek kadar bir maaş verilmesini emretti. Pîr İlyâs´ın Şirvân´a gitmesinden sonra, yeğeni Gümüşlüzâde Celâleddîn Abdur- rahmân Çelebi, Amasya müftîsi oldu. Pîr İlyâs, Şirvân´da kâdılık ve ilim öğretmekle meşgûl oldu. Sonra kâdılıktan ayrıldı ve Ârif-i billah Sadred- dîn Hayâvî´nin sohbetiyle şereflendi. Onun yanında kırk gün hal­vette kaldı. Halvet esnâsında; riyâzet, nefsin istediği şeyleri yapmamak, mücâ- hede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ve ibâdetle meşgûl oldu. Lâkin hocası ümmî bir zât olduğundan, ilmine güvenip ona tam teslim olamadı. Bir müddet dergâhta kaldıktan sonra memleketi olan Amas­ya´ya döndü.

Bu durumu kendisi şöyle anlatır: “Amasya´ya döndüğümde nefsimle uğraşmaya başladım. Lâkin yalnız başına olacak gibi değildi. O sırada Horasan diyârında meşhûr bir zât olan Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerine git- meye karar verdim. O gece Âlemlerin Efendisini rüyâmda gördüm. Pey- gamber efendimiz bana; “Ey İlyâs! Kalbinden, başka sevgileri çıkar. Şu anda zamânın en hayırlısı Sadreddîn Hayâvî´dir. Hizmetine koş.” bu­yurdu. Uyandığımda yaptığım hatâyı anladım. Hemen tövbe dip, Sadred- dîn hazretlerinin huzûruna koştum.”

Pîr İlyâs o beldeye yaklaştığı zaman, Sadreddîn Hayâvî hazretleri talebelerine; “Pîr İlyâs geliyor, onu karşılayın.” buyurdu. Dergâha varıp, o mübârek zâtın önüne diz çöküp elini öptü. Bunun üzerine; “Ey Molla İlyâs! Resûlullah efendimizin yol göstermesi nîmetine herkes kavuşa­maz.” buyurdu ve onun gördüğü rüyâyı bildiğini işâret etti. Bundan sonra Pîr İlyâs, Şeyh Sadreddîn Şirvânî´nin hizmetinde uzun müddet kalıp, mü- câhede ve riyâzetle meşgûl oldu. İcâzet, diploma aldı.

Pîr İlyâs hocasının izniyle sıla-i rahm için memleketine döndü. Hoca­sının vefâtı haberini duyunca, Amasya´da Tâciyye diye meşhûr olan Gümüşlü Câmiinin yanında bulunan Gümüşlüoğlu Dergâhında talebe yetiştirip, Allahü teâlânın yüce dînini, Resûlullah efendimizin güzel ahlâ­kını anlatmakla ve yaymakla meşgûl oldu.

Pîrî Halîfe Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´yu aydınlatan büyük velîlerden, ismi Muhammed olup, seyyiddir. İran´ın Hoy şehrinde doğdu. Isparta´nın Eğridir kazâsında vefât etti. Rüyâsında Peygamber efendimizden aldığı bir işâret üzerine hocası Şeyhülislâm Berdeî ile Anadolu´ya hicret etmiştir. Şeyhülislâm Berdeî ve Şeyh Abdüllatîf Kudsî´- den feyz almıştır. Fatih Sultan Mehmed´in saltanatının ilk devirle­rinde vefât etmiştir. Kabri, Eğridir Yazla´da câmi yanındaki türbededir.

Anadolu´ya gelmesi şöyle vukû bulmuştur. Hoy şehrinde iken bir gece Peygamber efendimizi rüyâsında gördü. Peygamber efendimiz ona rüyâsında; “Benim yolumda ve benim evlâdımdan, şeyh-i kâmil ve mür- şid-i mükemmil, yetişmiş ve yetiştirebilen rehber Şeyhülislâm Berdeî gel- mek üzeredir. Gâfil olma. Rum diyârına, Anadolu´ya git!” diye emir buyurdu. Bu rüyâ üzerine işâret edilen zâtın gelmesini beklemeye baş­ladı.

Şeyhülislâm Berdeî hazretleri, on altı oğlu ve kırk talebesi ile Ana­dolu´ya göçmek üzere yola çıktı. İran´ın Hoy şehrine geldikleri sırada Muhammed Çelebi Sultanın babası Pîrî Halîfe Sultan da rüyâsında Pey­gamber efendimizi görmüş ve Şeyhülislâm Berdeî hazretleri ile Anado­lu´ya gitmesi için işâret almış bulunuyordu. O da merakla beklemekte idi. Şeyhülislâm Berdeî hazretleri onun bulunduğu beldeye uğrayıp onunla görüşerek; “Oğlum Pîr Muhammed! Emre itâat eder misin ” demiş, ge­çip gitmiş ve şehir dışında bir yerde konaklamıştı. Pîrî Halîfe Sultan he­men gitmek üzere evinden ayrılmıştır. Şeyhülislâm Berdeî ile Anadolu´ya göçmek için şehir dışında konakladıkları yere gitmiştir. Ancak annesi, babası ve akrabâları gitmesine râzı olmayıp karşı çıkmışlar. Her ne yap­tılarsa onu Şeyhülislâm Berdeî hazretlerinin yanında bulunca, bir eve hapsettiler. Boğazına zincir ve ayaklarına da bukağı bağladılar. Evin ka­pısını da kilitlediler. Fakat yine Şeyhülislâm Berdeî hazretlerinin yanına geldi. Tekrar alıp götürmek istediklerinde Şeyhülislâm Berdeî hazretleri onlara; “Onu diyâr-ı Rum´a, Anadolu´ya alıp götürmem ve terbiye ve irşâd etmem emrolundu!” dedi. Bu sözleri işitince gitmesine râzı olup bı­raktılar. Âilesinden, yurdundan ayrılıp onlarla birlikte Anadolu´ya doğru yola çıktı. Takke dikme sanatında ustaydı.

O sırada Anadolu´da Ankara´da evliyânın meşhurlarından Hacı Bay­râm-ı Velî hazretleri insanlara rehberlik yapıyordu. Onlar Anadolu´ya doğru gelmekte iken bir gün Hacı Bayrâm-ı Velî´ye talebeleri; “Sultânım! Takkeniz eskimiş. Hediye gelen güzel bir keçe var. Müsâade ederseniz ince keçelerden bir taç diktirelim.” dediklerinde; “Sabredin takkeci gel­sin.” buyurarak Pîrî Halîfe Muhammed´in hocası ile Anadolu´ya gelmekte olduğunu işâret etmişti. Ne zaman yenilemek isteseler; “Takkeci gelsin.” diye cevap vermiştir.

Şeyhülislâm Berdeî, Pîrî Halîfe Muhammed ve yanlarında bulunan­larla birlikte altı ayda Ankara´ya geldiler. Yaklaştıkları sırada Hacı Bay­râm-ı Velî´ye mâlum olup; “Takkeci geliyor! Karşılayalım.” diyerek tale­beleri ile birlikte karşılamaya çıktılar. Şeyhülislâm Berdeî hazretleri, bir işâret üzerine en seçkin talebesi Pîrî Halîfe Muhammed´i yanına alıp altı ayda irşâd ve terbiye ederek tasavvufta kemâl derecelerine ulaştırmıştır. Hacı Bayrâm-ı Velî onları karşılayıp Şeyhülislâm Berdeî hazretleri ile buluştu. Hal hatır sorup, dergâhına götürdü. Birkaç gün misâfir edip, zi­yâfetler verdi. Çok kıymetli sohbetler yaptılar. Bir gün Hacı Bayrâm-ı Velî talebelerinden, hediye gelen keçeleri getirmelerini istedi. Sonra bunları Pîrî Halîfe Muhammed´in önüne koyarak; “Oğlum Pîr Muhammed! Bun­lardan bize bir takke dikiver.” dedi. O da alıp güzel bir takke dikti. Getirip önlerine koydu. Hacı Bayrâm-ı Velî; “Oğlum Pîr Muhammed! Bu tâcı bana hocandan gördüğün gibi giydir.” dedi. O da alıp telkin ve tekbir geti­rerek Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerine giydirdi. Bunun üzerine Hacı Bay­râm-ı Velî, Pîrî Halîfe Muhammed´in hocası Şeyhülislâm Berdeî hazretle­rine; “Hoş Şeyhülislâmsın! Altı ayda terbiye ettiğin birine seksen yaşın­daki bir ihtiyâra taç giydirirsin.” buyurdu. Bu misâfirlikten sonra Hacı Bay­râm-ı Velî ile vedâlaşıp Ankara´dan ayrılıp Hamidiline (Isparta´ya) doğru yola çıktılar. Borlu´ya geldikleri sırada Şeyhülislâm, Eğridir Gölünün öte tarafına bakarak Yazla tarafına işâret etti ve; “Bizim toprağımız şu ma­kamdan alınmıştır.” dedi. Kendilerini büyük bir şevk ve heyecanla bekle­yen Vâli Hızır Bey, onları karşılaşıp, önceden yaptırdığı dergâha götürüp yerleştirdi. Böylece Anadolu, kıymetli bir mürşidi, yol göstericiyi büyük bir velîyi bağrına basıp feyzlerinden istifâde etmeye başladı. İnsanlar onla­rın derslerinden, sohbetlerinden çok istifâde ettiler. Şeyhülislâm Berdeî hazretleri yanında getirdiği kıymetli talebesi Pîrî Halîfe Muhammed´i kendi kızıyla evlendirip, dâmât yapmakla şereflendirdi. Bu evlilikten bir oğlu oldu. Bu oğlu Muhammed Çelebi Sultan adıyla bilinen meşhur velî­dir.

Râbia-i Adviyye (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) Tâbiînden ve hanım ve­lîlerin büyüklerinden olup, babasının adı İsmâil´dir. H.135 de Kudüs civâ­rında vefât etti.

Babası İsmâil´in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası İsmâil Efendi çok fakir olduğundan Râbia doğ- duğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma an­nesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; “Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin ” dedi. Hazret-i Râbia´nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeğe söz vermişti. Bu­nunla be- raber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; “Kapı açılmadı” deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Pey­gamber e- fendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: “Hiç üzül- me! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şe- fâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: “Sen her gece Pey­gamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver.” Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân´a git. O yazıyı ver.” Hazret-i Râbia´nın babası uyandı­ğında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân´ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-i Adviyye´nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lü­zumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına ra­hatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.

Râbia-i Adviyye biraz büyümüştü. Annesi ve babası vefât etti. Üste­lik, Basra´da kıtlık ve fevkalâde pahalılık vardı. Bu hengâmede Râbia´nın ablaları dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia´yı zâlim bir kimse yakaladı ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak altı gümüş karşılığı bir ihtiyara sattı. O ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi. Çok zahmetler çekti, fakat isyân etmedi. Allahü teâlânın takdirine râzı oldu.

Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Konya´nın büyük ve­lîlerinden olup, ismi Muhammed bin İshâk, künyesi Ebü´l-Meâlî, lakabı Sadreddîn´dir. H.606 da Malatya´da doğdu. 673 Konya´da vefât etti.

Sadreddîn-i Konevî´nin babası İshâk Efendi, Anadolu Selçukluları nezdinde îtibârlı, yüksek mevkı sâhibi biriydi. Küçük yaşta babası İshâk Efendi vefât etti. Üvey babası Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn-i Konevî´nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgûl oldu. Çok iyi bir tahsîl gördü. Kelâm ve tasavvuf ilimlerine âit birçok kıymetli eserler yazdı.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Sadreddîn-i Konevî´nin terbiyesi ile çok yakından meşgûl oldu. Yetişmesine husûsî ihtimâm gösterdi. Muhyiddîn-i Arabî´den Konya´da ilim ve feyz alan ve çok istifâde eden Sadreddîn-i Konevî, hocası ile Halep ve Şam´a gitti.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Sadreddîn-i Konevî´ye nefsini terbiye yollarını öğretti. Sadreddîn Konevî günlerini riyâzet ve mücâhede ile nef­siyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye ulaştı ki, uyumamak için Muhyiddîn-i Arabî hazretleri onu alır, yüksek bir yere çı­karır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgûl olurdu.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya´da binlerce talebeye ders verdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa´îdeddîn-i Fergânî gibi birçok hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Zamânının en büyük âlimlerindendi. Ke­lâm ilmindeki yeri eşsizdi. Bu ilimde birçok ince meseleleri açıklığa ka­vuşturdu. Muhyiddîn-i Arabî´nin “Vahdet-i vücûd” hakkında söylediklerini ve yazdıklarını dîne ve akla uygun olarak îzâh etti.

Nasîruddîn-i Tûsî ile hikmete âit bâzı meselelerde mektuplaşmaları oldu ve aralarındaki uzun süren münâzaralardan sonra, Nasîruddîn-i Tû- sî aczini îtirâf ederek, onun üstünlüğünü kabûl etti. Sadreddîn-i Konevî´- nin hayâtı, zühd ve takvâ içerisinde geçti. Haramlardan çok sakı­nır, şüp- heli korkusuyla mübahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin kalbini kır- maz, dünyâ malına aslâ meyletmezdi.

MÂNEVÎ KUMANDAN

Mevlânâ hazretleri, Sadreddîn Konevî´den,

Önce göç etmiş idi, bu dünyâ âleminden.

.

Cenâze namazını, vasiyet gereğince,

Sadreddîn-i Konevî, kıldırmak isteyince,

Birden bire ağlayıp, kendinden geçti, fakat,

Bu hâlinden hiçbir şey, anlamadı cemâat.

Kendine geldiğinde, kıldırdı namazını,

Sonra suâl ettiler, ona, ağlamasını.

Buyurdu: “Namaz için, geçtiğimde ileri,

Gördüm saf saf dizilen, binlerce melekleri.

Peygamber efendimiz, îmâm olmuş onlara,

Cenâze namazını, kılarlardı o ara.”

Sadreddîn Konevî´ydi, ona hoca ve üstad,

Mevlânâ´dan sonra da, o etti Hakk´a vuslat.

Onu vesîle edip, duâ etse bir kişi,

Allah´ın izni ile, hâsıl olur her işi.

O zamanlar orduda, yüksek rütbeli bir zât,

Sadreddîn Konevî´nin, kabrine geldi bizzat.

Ziyâret eyliyerek, duâ etti bir nice,

Sonra da cemâate, hitab etti şöylece:

“Her ne kadar orduda, kumandan isek de biz,

Memleketin zâhirde, olan bekçileriyiz.

Ve lâkin Sadreddîn-i Konevî gibi zevât,

Bu devletin hakîkî, bekçileridir bizzât.

Biz böyle velîlerin, mânevî desteğiyle,

Kuvvetli oluyoruz, Allah´ın izni ile.

Bunun için ilk defâ, bir yere gelince biz,

Önce bu velîleri, ziyârete gideriz,

Her ne kadar kumandan, isek de günümüzde,

Mânevî kumandanlar, onlardır önümüzde.”

Bir mümin de bu zâtın, kabrine sık giderdi,

Onun feyz ve nûrundan, istifâde ederdi.

Bir gün haksız olarak, bâzı müslümanları,

İncitip üzmüş idi, bir sebepten onları.

Gördü gece rüyâda, Sadreddîn Konevî´yi,

Buyurdu ki: “Evlâdım, incitme hiç kimseyi.

Bu, Kâbe´yi yıkmaktan, günahtır daha fazla,

Onun için kimsenin, kalbini kırma aslâ.”

Öyle tesir etti ki, ona bu bir nasîhat,

İncitmedi kimseyi, ömrü boyunca bu zât.

İstanbul´dan Konya´ya, gitmiş idi biri de,

Lâkin bir sıkıntısı, var idi o günlerde.

Konya´daki dostuna, anlatınca derdini,

Dedi ki: “Ziyâret et,Konevî´nin kabrini.

Onun vesîlesiyle, duâ eyle Rabbine,

Hallolur bu sıkıntın, o zâtın hürmetine.”

O da, bu mübâreğin, türbesine giderek,

Duâ etti bu zâtı, vesîle eyleyerek.

Sonra da İstanbul´a, Konya´dan çıktı yola,

Lâkin kısa bir müddet, Bursa´da verdi mola.

Henüz vâsıl olmadan, İstanbul´a bu kişi,

Bursa´dayken bir gece, hâlledildi o işi.

İşin çabukluğuna, kendi de hayret etti,

Dedi ki: “Hakîkaten, serî imiş himmeti.”

O, Kur´ân-ı kerîmden, okusa her ne zaman,

Onun dahi rûhuna, gönderir muntazaman.

Sadreddîn-i Konevî, hürmetine İlâhî,

Cümle sıkıntılardan berî kıl bizi dahi.

ASLANDAN KORKMADI

Saîd ibni Cübeyr ki, çok ilim sâhibiydi,

İlmiyle âmil olan, bir mübârek velîydi.

Günahını düşünüp, çok ağlardı, hüzünden,

Gözlerinin görmesi, azalmıştı bu yüzden.

Okurken rastlasaydı, bir azâb âyetine,

Tekrar edip ağlardı, tâ ki sabah vaktine.

Bir gece çok ağladı, şu âyet tesîrinden:

“Ey mücrimler, ayrılın, bu gün sevdiklerimden.”

Kimsenin kusûrunu, söylemezdi yüzüne,

Hep ortaya ederdi, nasîhati o yine.

Derdi: “İslâmiyete, tam uyarsa bir kişi,

Hepsi zikir sayılır, işlediği her işi.

Ve şâyet yaşamazsa, İslâmın emri ile,

Zikretmiş sayılmaz hiç, çok tesbîh çekse bile.”

O zamânın vâlisi, salıp memurlarını,

Huzûruna çağırttı, bu Allah adamını.

Onlar geldiklerinde, o namaz kılıyordu,

Bitirince, “Ne için, geldiniz ” diye sordu.

Dediler ki: “Vâlimiz, emir verdi ki bize,

Seni teslîm edelim, götürüp vâlimize.”

Peki dedi onlara, îtirâz etmeksizin,

Çıktılar sonra yola, vâliye gitmek için.

Yolda bir kiliseye, rastladılar bir ara,

“İçeriye giriniz”, dedi râhip onlara.

Girdiler o on kişi, kiliseden içeri,

Ve lâkin İbn-i Cübeyr, girmeyip kaldı geri.

Râhip dedi: “Ey Saîd, sen niçin girmiyorsun

Yoksa geri kalıp da, kaçmak mı istiyorsun

Buyurdu ki: “Ey râhip, hayır, sen bak işine,

Kâfir kilisesinde, müslümanın işi ne ”

Râhip dedi: “Dışarda, yırtıcı hayvanlar var,

İçeriye girmezsen, parçalar seni onlar.”

Buyurdu: “Rabbim beni, onlardan korur elbet,

Onlar dahî Rabbimin, mahlûkudur nihâyet.”

Râhip diğerlerine, dedi ki: “Siz giriniz,

Oklarınızı gerip, bu zâtı bekleyiniz.”

Râhip böyle deyince, onlar girdi içeri,

Heyecanla gözlerken, gece, İbn-i Cübeyr´i.

Baktılar hakîkaten, bir çok vahşî hayvanlar,

Gelip İbn-i Cübeyr´in, yakınında durdular.

Sonra ona sürünüp, oturdular yanına,

Hiç bir şey yapmadılar, bu Allah adamına.

Râhip bunu görünce, dedi: “Aman yâ Rabbî,

Ömrümde bir hâdise, görmedim bunun gibi.

Demek ki yeryüzünde, varmış böyle büyük zât.”

Şehâdeti getirip, îmân etti o sâat.

Vardılar ertesi gün, en nihâyet vâliye,

Hapsetti suçu yokken, onu hapishâneye.

Bir gece rüyâsında, denildi ki: “Ey Saîd,

Hazırlan, yârın sabah, olacaksın sen şehîd.”

Çıkardılar o sabah, hücreden kendisini,

Getirdiler yanına, cellâtlardan birini.

Onlardan müsâade, istiyerek son defâ,

Ellerini kaldırıp, duâ etti Allah´a.

Dedi ki: “Yâ İlâhî, bu vâliyi, sen yine,

Musallat etme artık, benden başka birine.”

Peşinden katlettiler, bu mübârek velîyi,

Söyledi kesik başı, kelime-i tevhîdi.

Senâullah-i Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tefsîr, hadîs ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı büyük velî. İsmi, Muham- med Senâullah olup, Şeyh Celâl-i Kebîr-i Çeştî nin on ikinci toru­nudur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin en büyük talebelerinden olup, haz- ret-i Osmân bin Affân ın soyundandır. H.1143 de Pâni-püt şehrinde doğ- du. 1225 de vefât etti. Senâullah-i Pâni-pütî, yedi yaşında Kur ân-ı kerîmi ezberledi. Naklî ve aklî ilimlerde ihtisas kazandı. Delhi ye giderek, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî den hadîs ilmini öğrenip, bu ilimde kemâle geldi. Önce Mevlânâ Muhammed Âbid-i Semâmî nin, bunun vefâtından sonra, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin teveccühleriyle kemâle erdi. Sonra vatanına gidip, vefât edinceye kadar kâdılık yaptı.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin halefi ve Mevlânâ Hâlid-i Bağ­dâdî hazretlerinin hocası olan Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, Makâmât-ı Mazhariyye adlı pek kıymetli eserinde buyurdu ki: Senâullah-i Pâni-pütî, Rabbânî âlimlerin örneği ve Hak teâlânın sevgili kullarından biriydi. Aklî ve naklî ilimlerde uçsuz deryâ idi. Fıkıh ve usûl ilimlerinde mezhebde ictihâd derecesine yükselmişti. Fıkıh ilmine dâir büyük bir eser yazmış, bu eserinde kaynak ve delilleriyle dört mezheb müctehidinin beyânlarını bildirmiştir. Kendi fetvâlarında kuvvetli olan husûsu ayrı bir risâle hâlinde telif etti. Usûl ilmine dâir olan kendi îzâhlarını da ayrıca yazdı. Tefsîrinde önceki müfessirlerin ifâde ve beyânlarını aldığı gibi, kendi tevilleri ya­nında, Ahrâriyye ve Müceddidiyye büyüklerinin îzâhlarına da genişce yer verdi. Tasavvufa ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mârifetlerine dâir açık- layıcı risâleler yazdı. Pırıl pırıl bir zihin, keskin görüş, güçlü fikir ve üstün akıl onun üstün vasıflarından bâzılarıydı.

Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hizmet ve sohbetine kavuşunca, onların son derece üstün ilgi ve tavsiyeleri ile, Makâmât-ı Ahmediyye ye mazhar oldu. Kısa zamanda seyr ve sülûku tamamlayıp, tasavvuf hâlle­rinde nihâyete ulaştı. Uzun yıllar boyunca ilim ve mârifet tâliblerine feyz saçtı. Bunun üzerine bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, kendilerine, Hidâyet sancağı ünvânını verdiler. Bir defâsında Gavs-üs-sakaleyn hazret-i Abdülkâdir-i Geylânî nin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Abdülkâdir-i Geylânî, kendisine kabirde tâze hurma ikrâm eyledi. Yine bir defâsında rüyâsında hazret-i Ali yi gördü ve büyük müjdelere kavuştu. Bizzat hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri kendisi hakkında şöyle buyurmuştur: Senâullah-i Pâni-pütî´nin derecesi, yükseklikte benimki ile aynıdır. Bana gelen her feyze ortaktır. Zâhir ve bâtın kemâllerini topla­mada mevcûdâtın en azîzidir. Dînin kuvvetlendiricisi, yolumuzun nûrlan- dırıcısıdır. Melekler ona tâzim ederler. Kıyâmet günü bana; Ne getirdin denilince; Senâullah-i Pâni-pütî´yi getirdim diyeceğim. Onu görünce kalbimde heybet duygusu hâsıl oluyor. O, sâlih, takvâ ve diyâ­nette âdetâ rûh-i mücessem gibidir. Melek huyludur. Melekler ona hür­met ederler.

Senûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Cezâyir´de Tilmsân şeh­rinde yetişen tasavvuf büyüklerinden, hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi olup ismi Muhammed, babasınınki Yûsuf´dur. Es-Senûsî, et-Tilem- sânî, El-Hasenî nisbeleri olup, künyesi Ebû Abdullah ve Ebû Ya´kûb´dur. Şerîf olup, soyu hazret-i Hasan´a dolayısıyla Peygamber efendimize da- yanmaktadır. Bunun için Hasenî diye nisbet edilmiştir. Anne tarafından Senûs isimli şerefli bir kabîleye mensûb olup, buna nisbetle de Senûsî denilmiş ve bununla meşhûr olmuştur. H.832 de doğdu. 895 de Tilem- sân´da vefât etti.

Kendilerinden ilim öğrendiği hocalarını çok sever, hürmet ve hizmette kusûr etmezdi. İlim tahsîl etmekteki bu üstün gayret ve edebi sebebiyle, kısa zamanda yükselerek, zamânında bulunan âlimlerin önde gelenle­rinden oldu. Kendisine Şeyh-ul-allâme denildi. Hakîkî İslâm âlimlerinin büyüklerinden, sâlih, âbid ve ârif bir zât oldu.

Şerîf Muhammed bin Yûsuf Senûsî, yaptığı bütün işlerin dînimizin hükümlerine uygun olmasına âzamî gayret gösterirdi. Zühd sâhibi olup, dünyâya düşkün değildi. Allahü teâlânın muhabbeti ile ve bu muhabbetin elden gitmesi korkusu ile doluydu. Firâseti kuvvetliydi. Yaptığı duâlar ka­bûl olunurdu.

İlimde, hidâyette, doğrulukta, güzel ahlâkta, zühd ve verâda haram ve çirkin işleri yapmaktan sakınmakta üstün derece sâhibiydi. Zâhirî ilimlerde olduğu gibi, bâtınî ilimlerde de çok yüksekti. Din ve dünyâ saâ­detine sebep olan ilimleri okuturdu. Her ân Allahü teâlâyı tefekkür ederdi. Bu hâl kendisini öyle kaplardı ki, sanki âhireti görüyor gibi hareket ederdi. Devâmlı hüzünlüydü, fakat asık suratlı ve çatık kaşlı değildi.

Senûsî hazretleri sohbet edip bir şey anlattığı zaman, bütün fehm, anlayış kapıları açılır, dinleyen herkes konuşulanları rahatlıkla anlıyabi- lirdi. Hadîs-i şerîflerde Peygamberlerin vârisleri oldukları bildirilen hakîkî âlimlerdendi. Bütün sözleri, her isteyene doğruyu gösteren kuv­vetli bir ölçü idi. Allah korkusunun şiddetiyle göğsünün (kalbinin) inlediği, yanın- da bulunanlar tarafından işitilirdi. Bâzan Allahü teâlâyı zikrederek ken- dinden geçer, böyle hâllerde yanında bulunanları bile tanıyamazdı.

Güzel ahlâk sâhibi, gâyet mütevâzî ve yumuşak kalbli idi. İnsanlara, hattâ her mahlûka karşı çok merhametliydi. Yanına gelenleri güler yüzle, karşılardı. Çocuklara çok iltifât edip kolaylık göstererek muâmele eder, yolda yürürken bile bu iltifâtı gösterirdi. Büyüklere saygı gösterir, küçük­lerle birlikte oturmaktan sıkılmazdı. İyilik, ikrâm sâhibi olup, zayıfları gö­zetir, yardımda bulunurdu. Hiç kimseye îtirâzda bulunmazdı. Gücü yettiği nisbette ihtiyaç sâhiplerine yardımcı olurdu. Sevdiklerinden birinin sul­tâna bir işi düşse, bu işin kolayca halledilmesi için sultâna ricâda bulu­nur, bu hususta sıkıntılara sabrederdi. Onu tanıyan herkesin kalbinde, onun büyüklüğünü kabûl ve onun heybeti vardı. İnsanlar, bereketlenmek ve sohbetlerinden istifâde etmek niyetiyle, kalabalık gruplar halinde onun ziyâretine gelirlerdi. Onu çok sevenlerden birisi, tanıdıklarına şöyle söy­lemiştir: Zamânımızda Senûsî hazretleri gibi, zâhirî ve bâtınî ilimlerin tam bir şekilde kendisinde toplandığı ve bu ilimlerden birçok kimsenin fayda­landığı çok yüksek bir âlimin bulunması, teaccüb olunacak, hayret edile­cek bir hâldir. Böyle bir âlim ender bulunur. Her kim o büyük zâta kavu­şursa, dünyâ ve âhiretine çok faydalı büyük bir hazîneye kavuşmuş gibi­dir. Henüz sağ iken kendisinden ilim öğrenmekte ve istifâde etmekte çok acele ediniz. Belki de yakın zaman sonra ondan mahrûm kalırsınız (o vefât eder) ve siz de bu zamanda, doğuda ve batıda onun gibi bir âlimi belki de bulmazsınız.”

Dünyâya düşkün olanlarla görüşmediği gibi, onlardan bir hediye ge­lecek olsa, onu da kabûl etmezdi. Fevkalâde hayâ sâhibi idi. En fazla Allahü teâlâdan hayâ ederdi. Bunca nîmetleri ihsân eden Allahü teâlâya karşı, O´nun râzı olmadığı, hattâ yasak ettiği bir işi işlemekten çok kor­kardı. İnsanların uygunsuz hâllerini görünce, hiç dayanamaz; “Nasıl böyle yapabiliyorlar ” diye teaccüb ederdi. Bu sebeple talebelerinden bi­rine birgün; “Ey evlâdım! Vallahi, şâyet mümkün olsaydı, ne kimse ile gö­rüşürdüm, ne de kimsenin beni görmesine râzı olurdum. Hep kendi hâ­limde, Rabbime ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdum. Lâkin insanlar, dînî bakımdan kendilerine faydalı olabilmem için yanıma gelirler. Bu sebeble, ben de onları men edemem.” buyurmuştur.

Birbirine hasım olanların aralarını bulur, onları barıştırır, muhtaçların ihtiyaçlarını giderirdi. Birisi kendisine bir iş havâle etse, onu geri çevir­mez ve görmeye çalışırdı. Bir defâsında, bir günde, hiç ara vermeden otuz mektup yazdı. Bu kadar sıkıntıya girip, kedisini niçin yorduğu suâl edildiğinde; “Bir kimse benden bu işi yapmamı istedi. Ben de onu kıra­madım.” buyurdu.

Kul hakkına girmekten çok sakınırdı. Yanına bir kimse gelse, ayrılın­caya kadar onunla ilgilenir, ilgisiz kalmazdı. Kendisine bir iş havâle edi­lince, o işi yapma müddeti bitmeden evvel mutlaka o işi tamamlardı.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dün- yâda ve âhirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve ken- dilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmi beşincisidir. İ- mâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve Urvetü´l-Vüskâ Muhammed Ma´- sûm-i Fârûkî hazretlerinin beşinci oğludur. İsmi, Muhammed Seyfeddîn, nisbesi Fârûkî´dir. H.1049 da Hindistan´ın Serhend şehrinde doğdu. 1096 da vefât etti.

Seyfeddîn-i Fârûkî küçük yaşından îtibâren ilme yönelip ders okuya­bilecek yaşa geldiği zaman, Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra amcası Muhammed Saîd´den aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamânının bir tanesi ve mârifet deryâsı olan babası Mu- hammed Ma´sûm-i Fârûkî´nin teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdâbı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye´ye kavuştu. Birçok hâller ve kerâ- metler sâhibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlâkını üzerinde topladı. Mânevî derecelere kavu­şup, ârifler se- mâsının ayı ve âlimlerin baştâcı oldu. Kendisine, İlâhî ha­zînelerin kapıla- rı aralanıp, birçok ihsânlara kavuştu.

Zâhiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü teâlânın dînini, sevgili Peygamberimizin sallallahü aley- hi ve sellem güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin sultânı Evrengzîb Âlem- gîr Hanın dînî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi´ye gitti.

Ömrünün her saatini, Emr-i bil-mârûf ve Nehy-i anil-münker yap­mak- la geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi´ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan Âlemgîr Han, kendi isteğiyle ve samîmî olarak Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şeref­lendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur´ân-ı kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan´da yayılmış birçok bid´at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kal­dırıldı ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hi­dâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta du­rurlardı.

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan´ın her tarafında İslâmiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid´at sâhipleri ve kâfirler perişân olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi´deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Hanın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bil­dirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti.

Sultan Âlemgîr Hân, bir gün Muhammed Seyfeddîn Fârûkî´yi husûsî bahçesine dâvet etti. Bu bahçenin ortasında gâyet süslü bir havuz, ha­vu- zun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri var- dı. Seyfeddîn Fârûkî buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu ba­lıkları kırın.” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zekî, kâbiliyetli, ta­savvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu du­rumlara memnun oluyor, Allahü teâlâya şükredip; “Benim saltanatım zamânında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun.” diyordu.

Delhi´de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzû­ruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfâr ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.

Bir gün Şehzâde Muhammed Âzam Şâh, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin dergâ­hına geldi. Dergâh kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan ge­çip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaf­tanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn´in feyzli ve bereketli sohbe­tiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muham- med Seyfeddîn hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; “Allahü teâlâya hamd ol­sun ki, benim zamânımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliyâ kullar yarattı.” diye şükr etti.

Muhammed Seyfeddîn, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün Şehzâde Muhammed Azam Şah kendisini dâvet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük ola­nını da berâberinde götürmüştü. Şehzâde, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn haz­retleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi. Şehzâde de onun eline su döktü.

Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine:

SULTAN HÜRMET EDERDİ

İmâm-ı Rabbânî nin, torunu olan bu zât,

Serhend şehrinde doğup, orada etti vefât.

Beşinci oğlu idi, o, Muhammed Ma sûm un,

Çok kişi yola geldi, sohbetiyle sırf onun.

Uzun boylu ve esmer, iri gözlü, heybetli,

Zât olup, sakalının, iki yanı seyrekti.

O dünyâya gelince, gök yüzünden bir melek,

Müjdeledi doğumu, herkese görünerek.

Henüz küçük yaşında, ezberledi Kur ânı,

Hep ilim öğrenmekle, geçiyordu her ânı.

Mübârek babasından, tahsîl görüp, sonunda,

Çıktı çok yükseklere, o tasavvuf yolunda.

Zamânın sultânını, dînî yönden terbiye,

Etmek için emîrle, gitti sonra Delhi ye.

Lâkin şehre girmeden, yanlarından kapının,

Put a benzer heykeller, görüp durdu ansızın

Buyurdu ki: Sultana, gidip haber veriniz.

Bu heykeller kalkmadan, bu şehre girmeyiz biz.

Âlemgir Hân da bunu, emir telâkkî edip,

Kaldırttı o putları, aynı gün emir verip.

Talebesi oldu ve gösterdi saygı, hürmet.

Verdi dînî sahada, yetki ve selâhiyyet.

Hindistan da yayılmış, her bid at ve kötü hâl,

Onun bereketiyle ortadan kalktı derhâl

Unutulmuş sünnetler, çıkarıldı ortaya,

İslâmiyet bu yerde, yeniden oldu ihya.

Çok devlet adamları, kumandanlar, vezirler,

Onun sohbetleriyle, hidâyete erdiler.

Ona öyle saygılı, olurlardı ki hattâ,

O otur demedikçe, beklerlerdi ayakta.

Sohbetinde binlerce, fâsık, fâcir ve kâfir,

Hidâyete ererek, kalbleri oldu tenvîr.

Öyle çok kalabalık, idi ki sohbetleri,

İzdihamdan kolayca, girilmezdi içeri.

Hattâ bir gün sultanın, oğlu şehzâde A zam,

Geldiğinde gördü ki, kapıda bir izdiham.

Kalabalık içinden, zor geçerek, o bile,

Güçlükle şereflendi, onun sohbeti ile.

Hattâ öyle oldu ki, sarık düştü başından,

Çıkacak gibi oldu, kaftanı arkasından.

Akşam avdet edince, babasının yanına,

Gördüğü izdihamı, anlattı aynen ona.

Sultan bunu duyunca, çok sevinip dedi ki:

Allahü teâlâya, şükürler ederim ki,

Öyle büyük bir velî, nasîb etti ki bana,

Zor girebiliyoruz, bizler bile yanına.

Ve lâkin o devirde, biri vardı mâlesef,

Hiç onun sohbetiyle, olmamıştı müşerref

Kendini bir şey sanan, o câhil ve bî-edeb,

Bu büyük evliyâyı, inkâr ediyordu hep.

Bir gece rüyâsında, bekçilerden bir grup,

Sopalarla bu zâtı, dövdüler hayli vurup.

Dediler ki: Allah´ın, bir sevgili kulunu,

Nasıl inkâr edip de, sevmezsin hem de onu

Bu korkuyla uyanıp, nazar etti kalbine,

Gördü ki sevgi dolmuş, o düşmanlık yerine.

Seyyid Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´da yetişen kıy- metli velîlerden olup, H.1297 de vefât etti. Kabri, Yukarı Doğubâyezîd´- dedir. Babası Seyyid İbrâhim, dedesi ise Seyyid Abdurrahîm hazretle- ridir. Dedesi, Arvas Medresesinde ve babalarının sohbetinde yetişip ke- mâle ermiş, büyük bir âlim ve velî olmuştur. H.1199 senesinde İshâk Paşa tarafından Doğubâyezîd´e dâvet edildi. Bu dâveti kabûl edip oraya yerleşti. Böylece Arvas âilesinden bir kol da oradan ya­yıldı. Doğubâye- zîd ve havâlisinde Ehl-i sünnet îtikâdının ve doğru din bilgilerinin yayıl- masında, çok büyük hizmetleri olmuştur. Bu hizmetler sâyesinde sapık inanışlar o bölgede yayılmamıştır. Ayrıca tasavvufta da hizmet edip, pek- çok velî yetişmesine ve dolayısıyla insanların saâdetine vesîle olmuş- lardır.

Seyyid Abdülazîz hazretleri de babalarının dergâhında hizmet etmiş­tir. İlimde ve tasavvufta babalarının sâdık halefiydi. Çok hizmetleri ol­muştur.

Seyyid Abdülazîz hazretleri hayvanlara çok merhamet gösterirdi. Vahşî hayvanlara acır, onları da doyururdu. Vahşî hayvanlar bunu bilip, belli günlerde kapısına gelip verilen yiyecekleri yer, sessizce dönüp gi­derlerdi. Bu hâli onun tasavvufta zamânın kutuplarından olduğunu göste­rir. Onun bu âdeti âilede Birinci Dünyâ Savaşına kadar devâm etmiştir.

Seyyid Abdülazîz hazretleri, bir defasında gelininden çamaşır iste­mişti. Her nedense vermek istemedi. Bu davranışı üzerine gelinine; “Ka- sım´ın torunu, sandığına ateş düştü. Çabuk koş hiç olmazsa içindeki ta- bancayı kurtar yazık olmasın.” dedi. Gelini koşup odasına gitti. Sandı­ğının alevler içinde yandığını gördü. Kayın babasına vermekten sakın­dığı çamaşırların tamâmen yanıp kül olduğunu gördü.

Anadolu velîlerinden Seyyid Ahmed Çapakçurî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Bingöl´ün Kür köyünde H. 1246 da doğdu. Halk arasında Çapak­çurlu Efendi olarak meşhur oldu. Çocukluğunda çobanlık yapıyordu. İlim öğrenmeye hevesli olmasına rağmen, bir medreseye gidemediğine çok üzülürdü. Bir gün dağda koyunları otlatırken tanımadığı bir zât ile karşı­laştı. Biraz konuştuktan sonra Ahmed Çapakçurî derdini açtı. İlim öğ­renmeye hevesli olduğunu, fakat mektebe gidemediğini söyledikten sonra gözleri yaşlı bir halde; “Efendim, 12 yaşındayım. Sâdece Fâtiha sûresini biliyorum.” dedi. O zât kendisini teselli edip; “Allahü teâlâ seni ilim erbâbı eylesin. Sana faydalı ilim nasîb eylesin.” diye duâda bulundu. Bu duâ bereketiyle bütün sıkıntılarını unutan Ahmed Çapakçurî eve se­vinç içinde döndü. Henüz bir şey söylemeden babası onu alıp Palu´da meşhur âlim Ali Septî hazretlerine götürdü ve okutup terbiye etmesi için teslim etti.

Ali Septî´nin derslerinde ilim öğrenen Ahmed Çapakçurî kısa za­manda mânevî derecelere kavuştu. Hocasının vefâtından sonra Palu´­dan ayrılarak Harput´a yerleşti. On dört seneye yakın burada kalarak, in­sanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için çalıştı. Birçok talebe yetiştirdi. 1906 senesinde Urfa´nın Siverek ilçesine gitti. Sekiz se- ne burada, iki sene de Viranşehir ilçesinde kaldıktan sonra 1916´da Har- put´a döndü.

Ahmed Çapakçurî, Harput´ta olmadığı sırada yerine Hâfız Tevfik Efendi vekâlet etti. Bu sırada 93 Harbi devâm ediyordu. Rus orduları Bingöl´e yaklaşmıştı. Harput´un ileri gelenleri Hâfız Tevfik Efendiye gele­rek; “Efendim düşman kapımıza dayandı. Ne yapalım; cepheye mi gide­lim, yoksa bu diyârı terk mi edelim ” deyince, o; “Şimdi bir şey demek istemiyorum. Seyyid Ahmed Çapakçurî´ye bir mektupla bildireceğim. Ve­recekleri karar inşâallah hayrımıza olur!” buyurdu. Daha sonra şu mek­tubu yazdı: “Efendim! Rus askeri Bingöl´ü geçti. Buradaki ahâlinin bir kısmı göç etti. Bir kısmı cepheye gitti. Bir kısmı da bize gelip ne yapma­ları gerektiğini soruyor. Bâzı kararsızlar da Harput´tan çıkalım mı diye suâl ettiler. Allahü teâlânın selâmı üzerinize olsun. Vesselâm!..”

Seyyid Ahmed Çapakçurî bu mektubu alınca; “Mektubunuzu aldık. Allahü teâlâ cepheye gidenden de gitmeyenden de, göç edenden de göç etmeyenden de râzı olsun. Fakat Ruslar artık ilerleyemeyecek. İki gün sonra da çekilecekler. Harput´u terk etmeyin kardeşlerim.” cevâbını yaz- dı. Bir süre sonra top sesleri Harput´ta duyulmaz oldu. Ahmed Çapakçu- rî´nin dediği gibi iki gün sonra da Bingöl´den çekildiler.

Seyyid Ahmed Hicâbî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kastamonu velîle­rinin büyüklerinden olup, soyu Resûlullah efendimize uzanmaktadır. Bü­yük velî Seyyid Ahmed Siyâhî hazretlerinin oğludur. H.1242 de dünyâya geldi.

Üç-dört yaşlarında iken pederlerinin hatim toplantılarına katılmaya başladı. Bu sıralarda zaman zaman ilâhî bir aşkla kendinden geçtiği gö­rülürdü.

Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin dergâhına giden yolda kışın za­man zaman Serçeoğlu yokuşunda kızağa binen çocukları seyre giderdi. Yine böyle bir günde yolun kuzeyinde bulunan Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin büyük halîfelerinden Hacı Mustafa Efendi hazretlerinin medfûn bulunduğu türbeden çıkan bâzı kimseler kendisini türbe içine al­dılar ve pekçok nîmetlerle gönlünü hoş ettiler. Sonra yine dışarı çıkardı­lar. Bu olay pekçok kere tekrarlandı. Hattâ bâzan her türlü nîmetin mev- cûd bulunduğu o mübârek zâtların yanından ayrılmak istemez, uzunca bir süre içeride kalırdı. Bir defâ uzun aramalardan sonra anne ve babası kendisini adı geçen türbeden çıkarken görüp çok şaşırmışlardı. Küçük Ahmed 12 yaşına gelinceye kadar oranın vefât etmiş bir zâtın tür­besi ol- duğunu bilemedi. O nîmetlerle dolu olan bu yeri bir zâtın hânesi zan- nederdi. Öğrendikten sonra ise bir daha o haller meydana gelmedi. İrşâd, insanlara Allahü teâlânın emr ve yasaklarını bildirme makâmına geldiğinde bâzan neşeli sohbetler sırasında bu vakayı talebelerine nak­lederdi.

Tahsil yaşına geldiğinde önce meşhur kırâat âlimlerinden Hüseyin Hüsnü Efendiden Kur´ân-ı azîmüşşânı hatmetti. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh, hadîs ve kelâm tahsilinden sonra Kes- kinzâde Ahmed Erîb Efendi hazretlerinin sohbetlerine devamla, ta­savvuf dersleri aldı. Kara Kâdızâde Mustafa Efendiden ilm-i ferâiz ve Mesûdî Efendiden de ilm-i hadîs dersleri aldıktan sonra babası Ahmed Siyâhî hazretleri kendisine icâzet, diploma verdi. Ayrıca icâzetnâmede pekçok da nasihatler etti.

İcâzetnâmenin özü şu şekildedir:

“…Bu icâzeti kendi irâdemle vermeyip velîlerin kutbu büyük mürşid Şeyh Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden îtibâren nebîlerin sultanı hazret-i Peygamber efendimize varıncaya kadar silsile-i Nakşibendiyye-i Hâlidiy- yede isimleri yazılı seyyidler ile hâcegân-ı izâm hazretlerinin mü­bârek ruhlarından izin ve muvâfakat aldıktan sonra takdim ettim.

Ahmed Hicâbî Efendi, 1851´ de Keskinzâde hazretlerinin vefâtı üze­rine İstanbul´a geldi. Burada da tahsîline devamla meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tâhir Efendiden hikmet, astronomi, eski sadrâzam Meh- med Rüşdî Paşadan mantık, edebiyat ve Hâzım Efendiden usûl-i fı­kıh dersleri aldı.

Bu tahsilleri sırasında Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergâ­hında ikâmet ve talebeleri yetiştirme işi ile meşgul olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin daha sağken yerine tâyin ettiği, kendi yerine irşâd makâmına geçirdiği Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin sohbetine koştu ve dört sene hizmetinde bulundu. Bu esnâda tasavvuf mertebelerinde iler­ledi.

Ahmed Hicâbî Efendinin çalışmasından, gayretinden ve ihlâsından çok hoşnud olan Abdülfettâh Efendi, onun kavuştuğu ilim ve irfâna baka­rak, pederleri Ahmed Siyâhî hazretlerinin verdiği icâzetnâme üzerine kendisi de bir icâzetnâme yazdı.

Böylece Ahmed Hicâbî Efendi, İstanbul´da bulunduğu altı sene içinde bir taraftan büyük âlimlerden ilim tahsîlinde bulunurken, diğer taraftan Abdülfettâh Efendi gibi mükemmel bir yetiştirici elinde tasavvuf yolunda ilerledi ve 1857 yılında Kastamonu´ya döndü. Bir müddet pederlerinin yanında talebelerin terbiyesi ve yetiştirilmesi işi ile meşgul oldu. Abdül- azîz Efendi hayatta olduğu halde irşâd işinin başına Ahmed Hicâbî haz- retleri geçti.

Husûsî halleri, huyları, hareketleri hep Peygamber efendimizin güzel ahlâkını andırırdı. Yalnız bulundukları veya insanlar arasında olduğu zamanlarda hep Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyar, in­sanlara İslâm ahlâk ve yaşayışının nasıl yapıldığını gösterirdi.

Kış günlerini talebelerin terbiyesi, dersleri ve zikr-i ilâhî ile geçirirdi. Yaz günlerinde ise bâzan birkaç ay havası güzel, suyu tatlı köy ve kasa­balara giderdi. Dağlarda ve kırlarda dolanır, uçsuz bucaksız semâya, yeryüzüne, bitkilere, çiçeklere, böceklere bakarak, Allahü teâlânın sınır­sız kudret ve azametini düşünür, daha büyük bir aşkla cenâb-ı Hakk´ı zikrederdi. Onun her hareketi, her işi, her düşüncesi Allahü teâlânın rı­zâsı için olduğundan ve her ne murâd etse O´nun rızâsına uygun bulun­duğundan bu seyr ve seyahatlerinde din ve dünyâsı için pekçok fayda hâsıl olurdu.

Bu seyahatleri esnâsında köy ve kasabalarda görüştüğü ahâliye ha­yırlı nasihatlarda bulunur, bilmediklerini öğretir, İslâmiyete uygun olma­yan davranışlardan men ederdi. İlmin yayılması için mektep, medrese gibi hayır eserlerinin yapılmasını teşvik ederdi. Nitekim bu gayretleri ne­ticesinde, İnebolu kazâsının Abana nâhiyesinde bir mekteb-i rüşdiye, bir hamam, Araç kazâsında bir büyük câmi-i şerîf, bir medrese ve bir mekteb-i rüşdiye ve Taşköprü´nün Ayvalı köyünde bir medrese inşâ edilmesine bizzat nezâret etmişlerdir. Ayvalı köyündeki medresenin ba­şına kendi halîfelerinden İsmâil Efendiyi getirmiştir. Bâzan da dâmâdları Keskinzâde Molla Efendinin çiftliğinin bulunması hasebiyle Daday kazâ­sını teşrif ederlerdi. Burada da bir medrese, bir mekteb-i rüşdiye, misâfir odaları ve pazar mahallinde pekçok dükkanın binâ olunmasına ön ayak olduğu görülmüştür.

Ahmed Hicâbî hazretlerinin seyahatleri ekseriya rûhâniyetlerinden is­tifâde edilecek, feyz alınacak mübârek zâtların türbelerinin bulunduğu mahallere olurdu. Senede bir defâ Kastamonu´da Ilgaz Dağı eteğinde medfûn Muhyiddîn Beklî Sultan Bayramî, Kasaba köyünde medfun Dayı Sultan, Merkûse nâhiyesinde bulunan Sa´deddîn Horasânî, Sorkun´da Sekûtî Sultan ve Küre´de Mahmûd Şâbânî hazretlerinin türbelerini ziyâret eder ve temiz toprağını koklarlardı. Ne zaman bu mübârek makamları ziyârete gelseler etraftaki köy ve nâhiyelerden pekçok ziyâretçiler de toplanır, Allahü teâlânın rızâsı için kurbanlar kesilir, fakir fukaraya dağıtı­lırdı.

Yine bir defâsında Bekli Sultan hazretlerini ziyâret maksadıyla türbe­nin yanına gelmişti. Şeyhin geldiğini duyan pekçok kişi de oraya koştu. Bu sırada türbeye yakın bir köy ahâlisinden Ömer Ağa adında biri ya­nında bir koyunla geldi. Şeyh hazretlerinin elini öptükten sonra; “Efendim burada bir koyun keseceğimi nezretmiştim. Ancak uzun bir süre geçtiği halde sözümü yerine getiremedim. Dün gece rüyâmda Bekli Sultan haz­retlerini gördüm. Bana, yarın türbesine gelecek muhterem misâfirleri için adağımı götürüp kesmemi emr buyurdular. Bu sözleri ağlayarak nakle­den Ömer Ağa, orada bulunan herkesi de ağlattı. Ahmed Hicâbî hazret­leri de Bekli Sultan hazretlerinin dergâh-ı şerîfleri kapısına:

“Ziyâretle murâd almak ümidiyle gelen insân” diye başlayan şiirini yazdı.

Seyyid Hicâbî hazretlerinin sözleri pek tatlı, ifâdesi çok açıktı. En ince bir ilmî meseleyi, en mühim bir fennî faydayı hiç hoca görmemiş bir ümmîye bile anlatmakta güçlük çekmezdi.

Seyyid Ahmed Hicâbî hazretleri 1889 senesinde hastalığının artması üzerine daha ziyâde inzivâyı, köşesine çekilip Allahü teâlâyı zikretmeyi arzu eder oldu. Geceleri uyumaz, namaz ve zikir ile meşgul olurdu. Ken­dilerinde yirmi senedir bulunan kalp hastalığına müptelâ oldukları halde, aslâ ve katiyyen hastalıklarından bahsetmez ve soranlara; “Rabbimizin keremine şükrolsun, âfiyetteyim.” cevâbıyla mukâbele ederlerdi. Vücutla­rında görülen aşırı halsizlik sebebiyle Ramazân-ı şerîfte oruç tutmasının hastalığı arttıracağı tabibler tarafından ihtar olunduğu halde; “Böyle bir mübârek aya ulaştık. Şimden sonra bizim için nasip, kısmet mukadder değildir. Borçlu gitmeyelim.” cevâbını vererek orucunu tutmaya başladı ve Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile tamamladı. Bir yere gitmek için ken­disinden izin istemeye gelen dostlarına; “Geri dönersiniz. Amma beni bulamazsınız. Hakkınızı helal edin.” derdi.

Seyyid Hicâbî hazretleri bir müddet sonra Tosya´da bulunan ulemâ­dan Mâhir Efendinin gelmesi için haber gönderdi. Haberi alan Mâhir Efendi on iki saatlik mesâfeyi sekiz saatte alarak huzur-ı saâdetlerine ulaştı. Seyyid hazretleri ona bakarak; “Molla Mâhir görüyorsun. Biz pa­zarlığı ilerlettik. Cenâb-ı Hakk´ın emrini bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine dergâh ve medresenin memuriyetine ve talebelerin yetişti­rilmesine gayret ve himmet et. Benim için müteessir olma. Aradığım bu gün idi. Hemen ölüm hâlimizin güzel ve kolay olması için duâ edin.” bu­yurdu.

Sonra dâmâdı Keskinzâde´ye kütüphânedeki emânetler içerisinde bulunan ve muhterem pederlerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ta­rafından ihsân edilen yeşil tâcın tabutları üzerine konulmasını, kabirleri­nin pederlerinin kabrinden küçük yapılıp süslü olmamasını ve dergâha hizmeti terk etmemesini vasiyet ettiler.

Cumâ günü öğleden sonra yanlarına girmekte olan hanımlarına, kızlarına ve hizmetçilerine hitâben; “Bizim etrafımız artık mukaddes ruh­lar ile doldu. Çok dikkatli hareket edin ve çok seyrek olarak girip çıkın.” buyurdu. İkindiye yakın abdest alarak ağızlarına bundan böyle dünyâ nîmetlerinden bir şey almayacaklarını ve Rabbi teâlâ ile meşgûl buluna­caklarını beyân buyurdular. O gece beş-altı senedir dergâhın imâmlık vazîfesini gören Hâfız Emin Efendi ile Hâfız Sûzî Efendi iki taraftan nö­betle sabaha kadar Kur´ân-ı kerîm okudular. Ahmed Hicâbî hazretleri seher vakti âhirete irtihâl eyledi. Pederinin türbesine defnolundu.

Seyyid Ahmed Hicâbî hazretlerinin ahlâkı, tavırları halleri ve işleri hep İslâmiyete uygundu. Mübârek huzurlarına ne kadar gam ve keder ile varılmış olsa hikmet-i ilâhî nazarlarında görülen nûr sebebiyle gelenler kederlerini unutur, ferahlar ve rahatlardı. Fakir ve fukarânın yardımcısı idi. Kimsenin bilmediği ve duymadığı felâkete düşen nice kimselere elini uzatırdı. Kastamonu vilâyetinde ve çevresinde onun nîmetini görmemiş kimse yok gibiydi. Kahkaha ile güldükleri görülmemiş, konuşmalarında da ağzından kötü söz çıktığını kimse işitmemişti. Bir fincan kahve hak­kını muhâfaza eyler ve nîmetini yedikleri zevâta pek ziyâde hürmet ederlerdi.

Evliyânın meşhûrlarından Seyyid Emîr Burhân (rahmetullahi teâlâ aleyh) Peygamber efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Silsile-i aliyye büyüklerinden biri olan Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin büyük oğludur.

Emîr Burhân´ın hocası, Behâeddîn Buhârî hazretleridir. Babası Sey- yid Emîr Külâl onun hakkında; “Bu çocuk bizim burhânımız, delîli­mizdir.” buyurmuştur. Onun yetiştirilmesi için, talebesi Behâeddîn Buhârî hazret- lerini vazifelendirmiştir. Seyyid Emîr Külâl hazretleri, Behâeddîn Buhârî hazretlerine şöyle buyurmuştur: “Bir üstâd, çırağını yetiştirerek kemâl de- recesine ulaştırsa, ister ki, kendi eserini çırağında görsün ve çalışmala- rının neticesinde onun yetişmiş olduğuna şâhid olsun. Şâyet bir yanlışlık görürse, düzeltsin. İşte oğlum Burhân, şimdiye kadar tasavvufda eğitil- medi. Onun yetiştirilmesi işini üzerinize alın da, eserinizi görüp, itminân elde ettiğinize dâir bana güven gelsin.”

Behâeddîn Buhârî hocasının bu emri üzerine Emîr Burhân´ın bâtı­nına teveccüh edip, murâkabeye daldı. Fakat hocasının huzûrunda edebe riâyet ederek, tasarrufunu kesik kesik devâm ettirerek, arada bir durakladı. Seyyid Emîr Külâl hazretleri; “Ara vermeden tasarruf etmeye devâm et” buyurdu. Bunun üzerine aralıksız tasarrufa devâm etti. Emir Burhân, birden bire değişip, tasavvuf hallerine daldı. Bundan sonra yolu açılıp, tasavvufta yükseldi.

Emîr Burhân, şiddetli bir cezbe ve sekr sâhibi idi. Mizacında insan­lardan uzak ve yalnız kalma hâli hâkimdi. İç âlemini ve husûsî tavırlarını, kimse görüp bilmezdi. Mânevî kuvveti çok tesirliydi. Şeyh Nikrûz Buhârî şöyle demiştir: “Emîr Burhân´a ne zaman rastlasak, onun hâlinden ve bize tesirinden bâtınımız (iç âlemimiz) altüst olur, bomboş kalıp, perişan­lığa düşerdik.”

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Emîr Hamza (rahmetullahi teâlâ aleyh) Peygamberimizin soyundan olup, seyyiddir. Silsile-i aliyye denilen evliyânın meşhûrlarından Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin ikinci oğludur. Babası ona, kendi babasının ismi olan “Hamza” ismini koydu. Ona “Baba” diye hitâb ederdi.

Seyyid Emîr Hamza, küçük yaşta babasının sohbetlerinde bulundu. Sonra babası onu, yetişmesi için, talebelerinin meşhûrlarından olan Mevlânâ Ârif Dikgerânî´ye havâle eyledi. O da onu yıllarca çalıştırarak, ilimde ve tasavvuf hâllerinde zamânın bir tânesi olacak şekilde yetiştirdi. Babasının vefâtından sonra, onun yerine geçip, yıllarca insanlara doğru yolu gösterdi. Ehl-i sünnet îtikâdını anlattı.

Emîr Hamza hazretlerinin iki oğlu ve bir kızı vardı. Hepsi de babala­rından feyz alarak, ilimde, ahlâkta yetişmiş, yüksek derecelere kavuş­muşlardı. Kızı Hâtûn-ı Külân için, “Herkes oğlu ile iftihâr eder, biz de kı­zımızla iftihâr ederiz. Allahü teâlâ bize ne verdiyse, biz de kızımıza ver­dik.” buyurmuştur. Bu kızı, her zaman Kur´ân-ı kerîm okurdu. Odaya girip bir işle meşgûl olunca, odası nûrdan, kandile ihtiyaç göstermeyecek de­recede aydınlanırdı. Kilim dokusa, iplikler kendiliğinden düğümlenirdi. Bu işle uğraşırken namaza kalksa, onun çıkrığı kendiliğinden dönerdi. Gün­düz olsa, demetleri kendiliğinden iplik olurdu. Bu hâlini, ancak sırdaşları bilirdi.

Emîr Hamza hazretlerinin bu kızının, Şehâbeddîn adında bir oğlu vardı. Emîr Hamza bu torununun yetiştirilmesi vazifesini Mevlânâ Hüsâ- meddîn´e verdi. Üç sene Mevlânâ Hüsâmeddîn´in huzûrunda kaldı. Bu müddet zarfında Hak teâlâ, ona çok ilim ihsân etti. Hocası Mevlânâ Hüsâmeddîn ona dedi ki: “Ey Mevlânâ Şehâbeddîn! Eğer bundan sonra sen bize ders okutacaksan burada kal, yoksa bende sana ders verecek güç kalmadı.” Sonra Mevlânâ Hüsâmeddîn´in izni ile Sûhârî´ye döndü. İnsanlara nasîhatle meşgûl oldu. Bütün vakti ilim ve âlimlerle geçerdi.

Irak velîlerinden Seyyid Hüseyin Burhâneddîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) dinden kıl ucu kadar ayrılmazdı. Farzlara ve sünnetlere, şe­riata uymayı tatlı dil ve güleryüzle teşvik ederdi. Dâimâ Allahü teâlâyı zikrederdi. Allah için kızar, Allah için konuşurdu. Talebelerini, Kur´ân-ı kerîmi çok okumaya, Resûlullah efendimizin sünneti seniyyesine ve Se­lef-i sâlihînin yoluna yapışmaya ve Peygamber efendimize çok salât okumaya teşvik ederdi.

Anadolu´da yetişen evliyânın en büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz ikincisi olan Seyyid Sâlih (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta Kur´ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Çok zekîydi. Kısa zamanda Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Medreseye gide­rek tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimlerle, zamânın fen ve edebiyât bilgile­rini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimle­rinde mârifet sâhibi olmak için, ağabeyi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî´nin soh­betiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübârek teveccühlerine kavuştu. Vilâyet derecelerinde çok yükseldi. Hocası, ona icâzet vererek, talebe yetiştirmek üzere Berdersûr´a gönderdi. Seyyid Sâlih hazretleri orada talebe yetiştirmeye başladı. Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretleri vefât edeceği zaman ona kendisinden sonra makamlarına kimin oturacağı so­rulunca; “Birâderim Sâlih, kâmil ve olgundur. Herkesin başı onun eteği altındadır.” buyurarak Seyyid Sâlih´i yerine bıraktı. Hasta kalplere şifâ olan sohbetleri ile, âşıklarının kemâle gelmesine, Hakk´a yaklaşarak velî birer zât olmalarına vesîle oldu.

Seyyid Sâlih hazretleri, muhabbet ve edep sâhibiydi. Verâsı ve tak­vâsı çoktu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübâhların fazlasını terk ederdi. Ekserî günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibâdetle ihyâ eder, uykusunu öğleye yakın kaylûle yaparak alır, hem de sünnet-i şerîfe uyardı. Çok merhâmetli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların Cehennem´de yanmamaları için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere dahi iyilik yapardı. Bu sebeple herkes tarafından sevilirdi.

Seyyid Sâlih hazretlerinin mübârek alınlarında nûr parlardı. Onu gö­ren, Allahü teâlânın sevgili bir kulu olduğunu hemen anlar, hürmette ku- sur etmemeye çalışırdı.

Seyyidet Nefîse (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerinin dünyâya düşkün olmaması, haramlardan çok sakınması, kerem ve cömertliği ile meşhûr hanım velîlerdendir. Seyyidet Nefîse hazretleri, zevci ve evlâdı ile berâber, Mısır´a yerleşmek için Medîne-i münevvereden ayrıldılar. Gelmekte olduğunu haber alan halk yollara dökülüp, kendilerine çok hürmet gösterdi. Herkes onları, kendi evlerinde misâfir etmek istiyordu. Abdullah-ı Cessâs adında velî bir zâtın kullanılmayan boş bir evi vardı. Oraya yerleştiler. Herkes, bereketlenmek ve kıymetli sözlerinden istifâde etmek için Mısır´ın her tarafından ziyâretine gelirlerdi. Ziyâretine gelenle­rin sayısı haddi aşınca, onlarla meşgûl olmanın, her an Allahü teâlâya ibâdet etmesine mâni olabileceğini düşündü. Tekrar memleketi olan Hi­caz´a dönmeye karar verdi. Herkes çok üzülüp yalvardılar ise de kabûl etmedi. Nihâyet bu durumu, Mısır emîri Sırrı bin Hakem´e arzettiler. Mısır emîri bu haber üzerine, doğruca Seyyidet Nefîse´nin yanına gelip, Mısır´­dan ayrılmak istemesinin hikmetini sordu. Seyyidet Nefîse cevâbında “Mısır´da ikâmet etmek istiyorum. Lâkin ziyâretçilerim çok fazladır. Ben zaîf bir kimseyim. Evimiz de dardır. Ayrıca gelen ziyâretçilerle meşgûl olmak mecbûriyetinde kalmam, her an Allahü teâlâya ibâdet yapmama mâni oluyor.” diye cevap verdi. Bunları dinleyen Mısır emîri; “Falan yerde, şahsıma âit geniş bir evim vardır. Onu size hediye ettim. Lütfen kabûl ediniz.” dedi. Seyyidet Nefîse bunu kabûl edince, Mısır emîri çok sevindi. Seyyidet Nefîse; “Haftada sâdece Çarşamba ve Cumartesi günleri ziyâretime gelsinler. O iki gün onlarla meşgûl olurum. Diğer gün­lerde hep ibâdet yapmak istiyorum.” buyurdu.

Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Osmanlı âlim ve velî­lerinden olup, büyük âlim ve evliyâ Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin talebelerindendir. İsmi Sıbgatullah olup “Gavsü´l-Âzam”, “Gavsu Hizânî” veya “Gavs” lakablarıyla meşhûr olmuştur. “Arvâsî” nisbesiyle bilinir.

Seyyid Tâhâ hazretlerinin “Abdurrahmân Nîgûnam= Abdurrahmân iyi isimli, yüce şanlıdır”, yâhut “Kutb-ı Arvâsî” buyurarak medhettiği Abdur- rahmân Kutub´un torunu olan Sıbgatullah Arvâsî küçük yaştan îti­bâren i- lim tahsîline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi onun yetiş­mesi için husûsî gayret sarf etti. Çok zekî olan Seyyid Sıbgatullah Arvâsî, kısa zamanda kelâm, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri tahsil etti. Zamânı- nın fen bilgilerinde de mütehassıs oldu. Bid´atten uzak olup, Peygamber efendimizin sünnetine uygun bir hayat yaşamaya çalıştı. Ta­savvufa karşı büyük alâka duydu. Birçok âlim ve velî zâtın ilim meclisle­rinde ve sohbe- tinde bulundu. Van´a giderek Seyyid Muhyiddîn Efendinin hizmetine girdi. Seyyid Sıbgatullah, hocasının verdiği vazîfeleri yapmak için canla başla çalıştı. Ağır riyâzetler ve mücâhedeler çekti. Yâni nefsi­nin istedik- lerini yapmayıp, istemediklerini yaparak nefsini terbiye etti. Uzun yıllar hocasının hizmet ve sohbetiyle şereflendi. Nihâyet bir gün hocası ona; “Vefât etmiş velîlerden istifâde edecek, faydalanacak ma­kâma geldin.” buyurdu. Seyyid Muhyiddîn vefât edince, Şeyh Hâlid-i Cezrî´ye gitti. Bu mübârek zâtın vefâtına kadar sohbetleriyle şereflendi. Sonra Seyyid Tâhâ´nın, Molla Murâd Hurûsî´yle gönderdiği; “Kendi yu­vana dön!” habe- riyle, Tâhâ-i Hakkârî´nin şerefli hizmetine koşup, hakîkî ve esas yuvaya kavuştu. Onun paha biçilmez sohbetlerini, çölde susuz kalmış kimseler gibi ruhuna hayât verici buldu. Seyyid Tâhâ hazretleri, Resûlullah efen- dimizden mürşidleri vâsıtası ile gelen feyz ve bereketleri onun kalbine akıttı. Kalb gözü açılıp yüksek makamlara kavuştu. Öyle ki, Hızır aleyhis- selâm ile görüşür, sohbet ederdi. Mürşidi Seyyid Tâhâ haz­retleri vefât edince, onun yerine geçen Seyyid Sâlih hazretlerinin sohbe­tine devâm etti. Seyyid Tâhâ´nın huzûrunda kemâl ve ikmâl mertebele­rine ulaşan Seyyid Sıbgatullah, Hizân ve Gayda´da halkı irşad eyledi ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Sohbetinde bulunup bir teveccü- hüne mazhar olanın kalbinde, Allahü teâlânın muhabbeti yerle­şirdi. Dî- nin emirlerine son derece uyar, yasaklarından sakınırdı.

Seyyid Sıbgatullah´ın talebelerine teveccühü, sohbetinden daha zi­yâde ve faydalı idi. Onun için sohbet süresi çok az olurdu. Talebeleriyle sessiz otururken talebelerinden pek çoğu cezbeye kapılır, kendinden geçerdi. Bir defâsında oğlu Behâeddîn, babasından izin alarak vâza başladı. İki saat kadar kalpleri aydınlatan güzel sözler söyledi. Fakat hiç kimsede muhabbet ve cezbe eseri yoktu. Sohbet bittikten sonra, Seyyid Sıbgatullah; “Haydi kalkınız, ikâmet getiriniz de namazımızı kılalım.” der demez, cemâat cereyâna kapılmış gibi cezbeye tutuldu.

Seyyid Sıbgatullah hazretleri, Allahü teâlânın bütün mahlûkâtı üze­rine çok merhâmetliydi. Sıla-i rahm yapardı. Dostları vefât ettiğinde onla­rın çocuklarını arar, gözetir ve tâziyede bulunurdu. Sohbetlerinde kendi­sine karşı çıkanlara çok şefkatli ve nâzik davranırdı. Kendisine kötülük yapanlara iyilik yapardı. Yemekte kendisinden evvel kimsenin sofradan kalkmamasını emrederdi. Kalkan olursa onu men ederdi. Allahü teâlânın emirlerine ve sevgili Peygamberimizin sünnetine tam olarak uyardı. Hattâ bir gün çoraplarını giyerken unutarak önce sol ayağından başlayan bir talebesini şiddetle azarlamıştı. İslâmiyetin emirlerini okumadın veya duymadın mı da böyle yaparsın. Bir şey giyerken önce sağ taraftan başlanılacağını ve çıkarırken de sol taraftan başlanılacağını bilmez mi­sin buyurdu. Teheccüd ve Evvâbin namazlarına devâm ederdi.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ma´rûf-i Kerhî hazretlerinden feyz aldı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin dayısı ve hocasıdır. Tasavvufta, verâ ve takvâda asrının bir tânesi idi. Hâris-i Muhâsibî ve Bişr-i Hafî´nin akrânıdır.

Zühd ve edepte pek çok harikulâde hâl ve hareketleri, tasavvufa dâir sözleri meşhûrdur. Bir yere gittiğinde, yolda olan şeyler ve havada uçan kuşlar, açık bir lisân ile kendisine selâm verirlerdi. Kırk defa yürüyerek hacca gidip geldi. Üzüntü ve dert deryâsı, hilm ve sebat dağı, mürüvvet ve şefkat hazinesiydi.

Ticâret yapardı. Bağdât´ta bir dükkânı vardı. Ticârette yüzde beşten fazla bir kâr almazdı. Bir defasında altmış altına bâdem aldı. Bâdem bir­den pahalılaştı. Dellâl, bâdemleri doksan altına satmak istedi. Sırrî-yi Se- katî hazretleri, “Ben âdetimi bozmam, ancak 63 altına satarım” dedi. Del- lâl ise bunu kabûl etmeyip malları satmadı.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: “Sırrî-yi Sekatî hazretlerinden zi­yâde ibâdet ehli kimse görmedim. Dâimâ edepli bir hâlde otururdu. Al- lahü teâlâdan hiçbir zaman gâfil olmadı. Yetmiş yıl, hiç kimse onun ayak- larını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmedi. Gece-gün- düz Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu düşünür ve her zaman edepli bir şekilde otururdu. Ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi.”

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yetişen âlim ve ve­lîlerin büyüklerinden Somuncu Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) İlk tahsî­lini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam´a giderek, Han- kâh-ı Bâyezîdiyye´de ilim öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi. Orada pekçok velînin sohbetlerine katıldı. Burada Üveysî olarak, mânevî yol ile Bâye- zîd-i Bistâmî´den feyz aldı. Şam´da bir müddet ilim tahsîlinde bulun­duk- tan sonra, Tebrîz yakınlarında Hoy kasabasında bulunan Hâce Alâed- dîn-i Erdebîlî hazretlerinin huzûruna gitti. Var gücüyle hocasına hizmet ederek, ilim öğrendi. Tasavvuf yolunda üstün derecelere kavuştu. Alâed- dîn-i Erdebîlî, bir gün Hâmid-i Velî´ye; “Artık bizden öğrendiğin ilmi, Alla- hü teâlânın dînini, insanlara öğretmek üzere Anadolu´ya git!” bu­yurdu. Ona böylece, insanları yetiştirmek için icâzet verdi. Hocasının bu sözleri, bâzı anlayışı kıt, hasetçi kimselerin, içlerinden Hâmid-i Velîye buğz etmelerine sebeb oldu. Hâce Alâeddîn, Hâmid-i Velî´yi bütün tale­beleriyle birlikte, “Şemseddîn-i Tebrîzî Makâmı.” denilen yere kadar uğurladı. Vedâ edip yanlarından ayrılınca, hased edenlerin de bulun­duğu topluluğa dönerek; “Hamîdüddîn´in arkasından, gözden kaybolun­caya kadar bakınız. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu´da onun ilminden istifâde ederler. Şâyet bakmazsa, onun ilminden hiçkimse isti­fâde edemez.” buyurdu. Orada bulunanlar merakla Hamîdüddîn´in arka­sından bakmaya başladılar. Bu hâli cenâb-ı Hakkın izniyle anlayan Hâmid-i Velî, gözden kaybolmadan önce iki defâ arkasına baktı. Böylece onların hasedlerini giderdi. Büyük bir âlim ve veliyy-i kâmil olarak Kayse­ri´ye döndü.

Hamîdüddîn hazretleri, Kayseri´de insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Talebeleri, ondan feyz almağa, hasta kalblerine şifâ olan nasîhatleriyle, sohbetleriyle şereflenmeğe başladılar. Hamîdüddîn, bir gün çok sevdiği talebelerinden Şücâ-i Karamânî´yi hu­zûruna çağırarak; “Ankara´da Nûmân isminde bir müderris vardır. Onu bulup buraya dâvet ediniz!” buyurdu. Şücâ-i Karamânî de hocasının em­rini yerine getirmek için Ankara´ya gidip, durumu bildirdi. Müderris Nû- mân; “Bu dâvete icâbet lâzımdır.” diyerek, berâberce Kayseri´ye gel­diler. Kurban bayramı günü buluştukları için, hocası ona “Bayram” laka­bını verdi. Müderris Nûmân, Hamîdüddîn hazretlerini görüp sohbetlerini din- leyince, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı. Kısa zamanda pek- çok kerâmetlerini de görünce, daha çok bağlandı. Onun teveccühleri al- tında yetişmeye başladı. Hocasından zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Bir gün hocası; “Hâcı Bayram! Zâ­hirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş velîleri ve derecelerini de gördün. Han­gisini murâd edersen onu seç!” buyurdu. Hâcı Bayram da, velîlerin yük­sek hâllerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Zamânının büyük velîlerinden oldu.

Hamîdüddîn hazretleri, mânevî bir emir üzerine Tebrîz´e gitti. Teb­rîz´den de Anadolu´ya gelip, Bursa´ya yerleşti. Hâcı Bayram-ı Velî, sık sık Bursa´ya gelip hocasını ziyâret ederdi. Hamîdüddîn hazretleri, Bursa´da bir ümmî gibi hareket edip, ilminin varlığını kimseye söylemedi.

Hamîdüddîn, Bursa´da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmekleri pişirirdi. Ekmek küfesini sırtına alarak; “Somun! Müminler somun!” diye söyler, geçimini bu yolla sağlardı. Halk, bu fırıncıya “Somuncu Baba” der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doya­mazlardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı. Somuncu Baba´nın fırını, Molla Fenârî Ma­hallesinde, Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı. Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek için kullandığı bir Çilehânesi mevcûd idi. Hamîdüddîn hazretleri durumunu Bursa´da kimseye bildirmedi. Hep, halk içinde Hak ile olmağa gayret etti.

Yıldırım Bâyezîd Hân, Niğbolu zaferinden sonra Bursa´da Ulu Câmiyi yaptırmaya başladı. Câminin inşâsı sırasında, çalışan işçilerin ekmek ih­tiyâcını Somuncu Baba temin etti. Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cumâ günü açılış merâsimi yapılacağı ilân edildi. O gün başta Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân, dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî hazretleri, ulemâdan pekçok kimse ve Bursalılar Ulu Câmiyi doldurdular. Yıldırım Bâyezîd Hân, câminin açılış hutbesini okumak üzere Emîr Sultan´a vazîfe verdiğinde, Emîr Sultan; “Sultânım! Zamânın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât şu kimsedir.” diyerek, So­muncu Baba´yı gösterdi. “Şöhret âfettir.” hadîs-i şerîfini bildiği için, bun­dan titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Pâdişâhın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultan´ın yanına gelince; “Ey Emîr´im, niçin böyle yapıp beni ele verdiniz ” dedi. O da; “Senden ileride bir kimse göreme­diğim için öyle yaptım.” cevâbını verdi. Cemâat hayret ederek bu ko­nuşmaları dinliyor, Somuncu Baba´nın hutbesini merakla bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irâd etti ki, o zamâna ka­dar Bursalılar öyle bir hutbeyi hiç işitmemişlerdi. Bursalılar, bundan sonra Somuncu Baba´nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu Baba, hut­bede; “Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı, anlayama­dığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsîrini yapalım.” buyurarak, Fâtiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsîrini yaptı. Nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayretinden şaşırıp kaldı. Başta Molla Fenârî hazretleri; “Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresinin tefsîrindeki müşkilimizi kerâmet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsîr, âdil bir şâhiddir. Fâtiha´nın ilk tefsîrini cemâatin hepsi anladı. İkinci tefsîrini bir kısmı anladı, üçüncü tefsîri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi.” demekten ken­dini alamadı. Cumâ namazından sonra bütün cemâat, Somuncu Baba´nın elini öpmek, duâsını almak istedi. Cemâatin bu arzusunu kıra­mayan Somuncu Baba hazretleri, kapıda durdu. Ulu Câminin üç kapı­sından çıkan herkes; “Ben Somuncu Baba´nın elini öpmekle şereflen­dim.” diyordu. Somuncu Baba, yine kerâmet göstererek, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı ânda bulunarak cemâate elini öptürmüştü.

Namazdan sonra evine giden Hâmid-i Velî´ye, Molla Fenârî; “Efen­dim! Bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat bâzı anlıyamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle, bilemediğimiz yerleri îzâh etmiş oldunuz. Medresede hizmetimiz karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Şüphesiz helâldir. Kabûl buyurursanız bunları size hediye etmek istiyorum.” dedi. O, kabûl etmedi. Bunun üze­rine Molla Fenârî, Somuncu Baba´ya; “Talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum.” deyince, Somuncu Baba ona teveccüh ederek duâlarda bu­lundu. Molla Fenârî´nin, Somuncu Baba´dan aldığı feyz ile yazdığı tefsî­rini bütün âlimler çok beğenmiş, asırlarca mûteber bir tefsîr olduğunu söylemişlerdir.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine; “Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı.” diyerek, Bursa´dan gitmek istedi. Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba´nın Bursa´yı terketmekte olduğunu işiten Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip Bur­sa´da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat kabûl ettire­medi. Sonunda, Bursalılara duâ etmesini istedi. Somuncu Baba, bu çına­rın yanında Bursa´ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti ve vedâlaşarak ayrıldılar. Bursa´da bu çınarın bulunduğu bölgeye “Duâ çınarı” denildi.

Bursa´dan ayrılan Somuncu Baba, Aksaray´a geldi. Burada ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bil­dirmek için uğraştı. Hem zâhirî, hem de bâtınî ilmi ile Aksaraylıların gö­nüllerinde erişilmesi güç olan mümtâz bir mevkiye erişti. Artık ona Hâmid-i Aksarâyî denilmeye başlandı. Hâcı Bayram´ı Velî ile hacca gitti­ler. Dönüşlerinde, Hâcı Bayram´ı kendisine halîfe, vekîl tâyin etti. İnsan­ları irşâd etmekle vazifelendirdi.

Büyük velîlerden Sultan Dîvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri­nin babası Abapûş-i Velî de büyük velîlerdendidr… Abapûş-i Velî´ye bir gün en çok sevdiği küçük oğlu Mehmed Çelebi´nin vefât haberi geldi. O zaman, Abapûş-i Velî; “Hakk´ın rahmetine mi kavuştu Hayır yanlışınız var, uyuyor o. Bu sefer yanıldınız.” dedikten sonra, hemen küçük oğlu­nun yattığı odaya sessizce girdi. Üzerindeki örtüyü kaldırarak; “Uyuyor musun Mehmed´im Bu ne uykusu Senin bu dünyâda hizmetin var. Uyan Mehmed´im uyan!” dedi. Mehmed Çelebi, uykudan uyanırcasına, tatlı bir mahmurlukla gözlerini açtı ve babasına uzun uzun baktı.

Abapûş-i Velî hemen oğlunu dergâha götürerek, kırk günlük riyâzet ve uzlete soktu. Bu müddet içinde Sultan Dîvânî tasavvufta büyük dere­celer elde etti. Babasının sağlığında, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı.

Sultan Dîvânî, babasının yerine geçtikten sonra, Konya´ya Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin kabrini ziyâret için yola çıktığında şehrin ileri ge­lenleri tarafından uğurlandı. Yolun yarısında Beşâre denilen yere geldi­ğinde Konya´dan karşılamaya gelenler oldu. Sultan Dîvânî burada nice tesirli sohbetler yaptıktan sonra yoluna devâm etti. Konya´da Celâleddîn-i Rûmî´nin kabr-i şerîflerini ziyâreti esnâsında, Sultan Dîvânî´yi bir hal kapladı. Bu durumu garipsiyenlerin halleri Sultan Dîvânî´ye mâlûm olunca, dergâh hamamının yanmakta olan ocağına girdi. Allahü teâlânın izni ile ocaktaki ateş ona hiç tesir etmedi. Bu durumu gören sû-i zan sâ­hiplerinin kalplerindeki bozuk düşünceler kayboldu ve o büyük zâta sa­mîmî olarak bağlandı.

Tîmûr Han zamânında, devlet hazînesinin süsü olmak üzere bir fer­manla Celâleddîn-i Rûmî´nin Dîvân-ı Kebîr´i türbeden alınarak Mâverâ- ünnehr´e götürüldü. Daha sonra bölgede çıkan karışıklıklar sıra­sında Dîvân-ı Kebîr bozuk bâtınî fırkasından olan Şah İsmâil´in eline geçti. Bu yüzden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sultan Dîvânî´ye mânevî işâretle Dîvân-ı Kebîr´i o bid´at ehlinin elinden kurtarması, eski yerine koyması emredildi. Bu sebeple Afyon´dan yola çıkan Sultan Dîvânî, önce Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin kabrini ziyâret etti. Sonra İran´a doğru yola çıkan Dîvânî, her uğradığı yerde insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. İran sınırında Şah İsmâil´in muhâfızları ile karşılaştı. Onlar, gelip geçenlere nereden gelip, nereye gittiklerini sorarlardı. Bu sorgulamada muhâfızların başındaki çavuş, Sultan Dîvânî´ye edepsizlik etti. Bu yüz- den dili tutulup, bu halde reislerinin yanına gittiğinde, orada­kiler, çavuşun hâlini görünce, içlerinden biri Sultan Dîvânî´nin üzerine doğru yürürken eli felç oldu. Onlardan Sultan Dîvânî´ye zarar vermek is­teyenlerden herbirinin başına bir iş geldi.

Böylece Sultan Dîvânî´ye zarar veremeyeceklerini anlayıp, ona iyi muâmelede bulunmak zorunda kaldılar. Sultan Dîvânî rahat bir şekilde Şah İsmâil´in başkentine vardı. Şah İsmâil, Sultan Dîvânî´nin geldiğini duyunca, görünüşte, gelişini tebrik etmek hakikâtte ise, onun ahvâlini araştırmak maksadıyla adamlarını yanına gönderdi. Adamlarından herbirisi kendilerine göre Şah İsmâil´e rapor verdi. Şah İsmâil adamları ile görüştükten sonra ikrâm görünüşünde, onun için bir dergâh yaptırıp, her bakımdan onu kayıt altına almak ve onun tekrar memleketine dön­mesine mâni olmak istedi. Bunun üzerine Sultan Dîvânî; “Dervişlere ik­râm, Dîvân-ı Kebîr´in teslimi iledir.” buyurarak, maksadını ifâde etti. Şah ve vezîri aralarında anlaşarak bir ziyâfet esnâsında Sultan Dîvânî´nin zehirlenmesine karar verildi. Bu durum Allahü teâlânın izni ile Sultan Dîvânî´ye mâlûm oldu. Yemek sırasında verilen zehirli şerbet kâsesini alıp, Şah İsmâil´e hitâben; “Bu can eriten kâseyi Şah mı yoksa, vezir ile mi içeyim ” dedikten sonra vezire yüzünü çevirdi. Bir yudumda içti. Allahü teâlânın ihsânı olarak, zehrin tesiri kalmadı. Şâh İsmâil onun bu kerâmeti karşısında istemeyerek de olsa, Dîvân-ı Kebîr´in kendisine ve­rilmesini emretti. Sultan Dîvânî´nin bu kerâmetini gören devlet ricâli ara­sında onu sevip, Eshâb-ı kirâm düşmanlığı inancından vazgeçerek Ehl-i sünnet îtikâdına dönenler oldu.

Sultan Dîvânî, Dîvân-ı Kebîr´i teslim alacağı yere talebeleri ile birlikte büyük bir şevk ve heyecanla vardı. Halk onları büyük bir merakla tâkib ediyordu. Sultan Dîvânî orada insanlara nasîhat dolu güzel bir vâz verdi.Teslim işleri bitip ayrılacakları sırada, birçok kimse Ehl-i sünnet îti­kâdına dönerek, Sultan Dîvânî´nin elini öpmek için sıraya girdiler. Bunlar arasında Şah İsmâil´in oğlu da vardı. Şah İsmâil bunu duyunca çok kızdı ve Sultan Dîvânî´nin arkasından askerler gönderdi. Askerler Sultan Dîvânî´nin bulunduğu kervana yaklaşınca, başındaki külahı kılıç gibi on­lara doğru tuttuğunda, askerler perişan oldu. Kurtulanlardan bâzısı kaçtı, bâzısı da tövbe ederek Ehl-i sünnet îtikâdına girdi.

Sultan Dîvânî dönüşünde Bağdât, Halep üzerinden Konya´ya geldi. Dîvân-ı Kebîr´i yerine koydu. Bu sırada kırk kişi ona halîfe olmakla şe­reflendi.

Sultan Veled hazretleri, Konya´da yetişen velîlerin büyüklerinden olup, Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin ortanca oğludur. H.623 de Karaman´da dünyâya geldi.

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî hazretlerinin, bu oğluna şef­kati ve merhameti çok fazla idi. Geceleri teheccüd namazına kalktıkla­rında, çocuk olan Sultan Veled ağladığı zaman, annesini uyandırmaz, oğlunu kucağına alırdı. Çocuk, hikmet-i ilâhî kucağa alınır alınmaz ağla­mayı keser, teskin olurdu. Sultan Veled, çocukluk yıllarında bile babasını çok sever, onun yanında kalmayı annesine tercih ederdi. Mevlânâ da onu çok sever ve dîn-i İslâma hizmet eden büyük âlimlerden olması için çok duâ ederdi.

Mevlânâ, bir gün oğullarından Sultan Veled´i sağ tarafına, Alâeddîn Muhammed´i sol tarafına almış oturuyordu. Bu sırada yeşil elbiseli nûr yüzlü iki kişi gelip, selâm verdiler. Mevlânâ´dan izin alarak, Sultan Veled´i alıp götürdüler. Bir saatten sonra, tekrar gelip Sultan Veled´i teslim ettiler ve; “Yâ hazreti Mevlânâ! Bu güzel yavrunuz, neslinizi devâm ettirecektir. Dünyâda pekçok kimselerin hidâyete gelmesine, doğru yola kavuşma­sına sebeb olacak, dîn-i İslâma uzun yıllar hizmet edecektir.” deyip, ay­rıldılar.

Mevlânâ, Sultan Veled´e küçük yaşından îtibâren ilim öğretmeye başladı. Onu zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda mâri­fet, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit bilgiler sâhibi eyledi. Sultan Veled gençliğinde, her ilimde pek yüksek derecelere kavuştu. Bununla ilgili olarak Mevlânâ, oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum Sultan Veled! Benim dünyâya gelmemin sebebi, senin dünyâya gelmen içindir. Kalbim mâri­fetler, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıyla ilgili bilgilerle doludur. Bu bilgile­rin cümlesini sana öğretmekle vazifeliyim.” Bir defâ da; “Oğlum Sultan Veled, çok tâlihli ve bahtiyâr biridir. Ömrünün, hep rahat ve huzûr içinde geçeceğini ümîd ediyorum.” buyurdu.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânın­daki büyük âlimlerden ilim ve edeb öğrendi. Hadîs ve fıkıh ilminde müc- tehîd oldu. Meşhûr âlim ve velîlerden Cüneyd-i Bağdâdî, Hamdun Kas- sâr bunun mezhebinde idiler. Mezhebi zamanla unutuldu.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri Mekke-i mükerremeye gittiği zaman halk başına toplanır, bilmedikleri ve anlayamadıkları hususları sorarlardı. Hepsine teker teker cevap verir, müşkillerini hallederdi. Hâfızası çok kuv- vetli ve fevkalâde idi. “Hâfızam, kendisine tevdi ettiğim hiçbir şeyde bana ihânet etmedi.” buyurdu. Yâni öğrendiğim hiçbir şeyi unutmadım demek istedi. Yirmi yıl geceleri uyumadı ve hiç abdestsiz gezmedi. Ölümü hatır- ladığında kendinden geçerdi. Kime rastlasa; “Ölüm gelme­den önce ona hazırlan!” derdi.

Güzel halleri ve kerâmetleri pek çoktur. Süfyân-ı Sevrî´nin annesi ona hâmile iken bir gün dama çıkıp komşudan habersiz bir turşu ağzına koydu. Bunun üzerine henüz ana rahminde bulunan Süfyân, kafasını şiddetle annesinin karnına vurdu. O anda annesi, yediği turşuyu izinsiz aldığını hatırlayıp, komşuya koştu. Onunla helallaştı. Süfyân-ı Sevrî ana karnında bile haram lokmayı kabûl etmeyip, hep helâl lokma ile büyüdü.

Süleymân Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) İyi bir tahsîl gördükten sonra Bursa´daki Ulu Câminin baş imâmlığına getirildi. Bu câmideki i- mâmlığı sırasında, birgün İranlı bir vâiz, vâz ve nasîhat ederken, Bekara sûresinin iki yüz seksen beşinci âyet-i kerîmesinin; “Biz Allahü teâlânın peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırd etmeyiz (hepsine inanırız). Duyduk ve itâat ettik.” meâl-i şerîfini tefsîr ederken de; “Hazret-i Muham- med ile hazret-i Îsâ arasında hiçbir farklılık, üstünlük yoktur.” diye, kendi kafasına, bozuk inanışına göre tefsîr etti. Cemâat arasında bulunan bir kimse dayanamayıp, ayağa kalktı ve; “Ey câhil! Kendi kafana göre nasıl tefsîr edebilirsin Sen bu ilimde çok gerilerdesin. Hiç pey­gamberler (aleyhimüsselâm) arasında üstünlük farkı olmaz olur mu El­bette pey- gamberimiz Muhammed (aleyhisselâm), bütün peygamberler­den daha üstündür. Burada fark yoktur demek, nübüvvet ve risâlet yö­nünden fark yoktur demektir. Üstünlükler, mertebeler yönünden değildir. Burada; “Bi- rinin peygamberliğini kabûl edip, diğerini kabûl etmiyerek aralarında bir ayrılık gütmeyiz. Herbirini kendi derecelerine göre pey­gamber olarak ka- bûl ederiz” buyurulmaktadır. Bundan, derece ve fazî­letleri aynıdır anlamı çıkmaz. Bunun isbâtı ise, yine Bekara sûresinin iki yüz elli üçüncü âyet-i kerîmesidir. Burada meâlen; “Bu (sûrede sözü ge­çen) peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerle­rinden üstün kıldık.” buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi, bu iki âyet-i ke­rîme, bizim âlimlerimizin tefsîr ettiği gibi birbirlerini doğrulamaktadır. Hâl­buki, senin bozuk düşün- cene göre birbirlerini tekzib etmektedir ki, hâşâ bu olamaz!” gibi pekçok sözler söyledi, pekçok delîller getirdi. Neticede İranlı vâiz, yanlış düşün- düğünü kabûl etti. Bütün bunlara şâhid olan Ulu Câmi baş imâmı Süley- mân Çelebi, bu hâdiseden dolayı çok duygulan­mış ve meşhûr Mevlid-i Şerîfini yazmıştır. Mevlid-i Şerîf´inde, hep Ehl-i sünnet îtikâdını anlatmış- tır. Bu bozuk îtikâdlı vâizin sözüne cevap olarak:

“Ölmeyüb Îsâ göğe bulduğu yol,

Ümmetinden olmak için idi ol.”

beytini söyledikten sonra, Resûlullah efendimizin fazîletlerini şöyle îzâh etmiştir:

“Dahî hem Mûsâ elindeki asâ,

Oldu O´nun izzetine ejderhâ.

Çok temennî kıldılar Hak´dan bunlar,

Kim Muhammed ümmetinden olalar.

Gerçi kim bunlar dahî mürsel durur.

Lâkin Ahmed efdâl-ü-ekmel durur.

Zîrâ efdalliğe ol elyak durur,

Ânı öyle bilmeyen ahmak durur.”

Süleymân Çelebi, Mevlid´inde; Allahü teâlânın mutlak irâdesini, yok­tan var ettiğini ve Muhammed aleyhisselâmın hiçbir mahlûkda bulunma­yan üstün, yüksek ve emsâlsiz vasıflarını anlatır. Her kelimesinde, gönlü Resûlullah aşkı ile yanan bir müminin engin aşk ve muhabbet kokuları vardır. Hazret-i Muhammed´in diğer peygamberlere olan bütün üstün­lükleri, en güzel kelimeler ve en vecîz ifâdelerle anlatılmıştır.

Mevlid; münâcaat (Allahü teâlâya yalvarma), velâdet (Peygamberi­mizin doğumu), risâlet (Peygamberliğin bildirilişi), mîrâc (Göklere çıkışı, Cennet´i ve Cehennem´i görmesi), rıhlet (Peygamberimizin vefâtı) ve duâ bölümlerinden ibârettir.

Söze Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile başlayan Süleymân Çelebi, Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma kadar bü­tün dedeleri olan Peygamberlerin alınlarında nûr parladığını ve bu nûrun Muhammed aleyhisselâma intikâl ettiğini anlatır. Peygamber efendimizin doğuşuna geniş bir yer ayırarak, O doğarken annesinin neler duyup, neler gördüğünü, bu ânda bütün varlıkların engin bir neşe içinde kaldık­larını, bütün zerrelerin O´nu büyük neşe içinde karşıladığını söyler. Mevlid´de bundan sonra, Muhammed aleyhisselâma peygamberliğinin nasıl bildirildiğini ve mi´râc hâdisesinin nasıl olduğunu anlatır. Derin üzüntü içinde yazdığı rıhlet ve daha sonra duâ ile Mevlid´ini bitirir. Pey­gamber efendimizin her varlığın yaratılışı sebebi, bütün yaratılmışların en şereflisi ve O´nu bütün peygamberlere üstün kılan Allahü teâlâya şü­kürler etmektedir.

Eserde çok olgun fikirler ve kompozisyon bütünlüğü vardır. Mevlid, mesnevî şeklinden ziyâde, kasîde şeklinde tertiblenmiştir. Bâzı yerlere gazel parçaları da ilâve edilmiştir. Arûz vezni ile yazılmış, (fâilâtün, fâilâ- tün, fâilün) kalıbı kullanılmıştır. Yalnız bir yerde (Mef´ûlü, fâilâtü, mefâîlü, fâilün) kalıbına yer verilmiştir.

Kâfiyeler güzel ve sağlamdır. Süleymân Çelebi, Mevlid´in mısraları­nın mükemmel olması için çok titizlik göstermiş, bu sebeple Mevlid, üs­tün sanat sâhibi dîvan şâirlerince dahî sevilip beğenilmiştir.

Mevlid´de hem olayların, hem de düşüncelerin anlatıldığı yerlerde, en kısa, en uygun ve mümkün olan en sâde anlatım şekli kullanılmıştır. Mevlid´de, hemen her türlü söz ve ifâde sanatına rastlanır. En çok cinâs, teşbîh ve tekrîr gibi sanatlara önem verilmiştir. Bölümlerin ve kitabın bü­tünlüğüne titizlik gösterildiği kadar, her mısra´ın ayrı ayrı güzelliği de gözden kaçmamaktadır. Mevlid, lirizm (içlilik) ve öğreticiliği (didaktizmi) iyice kaynaştırmış bir şiir kitabıdır. Kuruluktan uzak olduğu gibi, sırf coş­kunluktan da ibâret değildir. Görünüşte kolay, fakat denendiğinde benze­rinin yazılmasının çok zor olduğu görülür.

Son devir din âlim ve velîlerinden Süleymân Hilmi Tunahan (rah- metullahi teâlâ aleyh) ilim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul´a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâm- larından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü´l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kıs­mına de- vâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tuna- han, 1919 senesinde Medresetü´l-Mütehassısîn´den birinci­likle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü´l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûni­yetini müteâkip İstanbul´da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâiz­liğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul´un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.

Büyük velîlerden Süveyd Sincârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın, kulları arasından seçtiği ve dilinde hikmetli sözler söylettiği ve hârikulâde hallere kavuşturduğu velî bir kuluydu. Herkes tarafından sevi­lip saygı ve hürmet gördü. İlim, amel, ihlâs, zühd sâhibi olup, dünyâ ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmakta emsalsizdi. Ömrünün çoğunu Sincar ve civârında geçirdi. Çok talebe yetiştirdi. Şeyh Hasan Telaiferî, Osman bin Âşûr Sincârî ve başka âlimler ona severek talebe olmuşlar ve sohbeti ile şereflenmişlerdir.

Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri de sık sık Süveyd Sincârî yi anıp, medhederdi.

Süveyd Sincârî hazretleri hikmetli sözleriyle güzel hal ve kerâmetle­riyle tanınıp meşhur oldu.

Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa´bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) büyük bir fakih (fıkıh âlimi, İslâm Hukuku âlimi) ve muhaddis (hadîs âlimi)dir. Hattâ İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe gibi, Ehl-i sünnet vel-cemâatın reîsi olan büyük bir müctehidin en büyük hocalarındandı. Saîd bin Müseyyib Medîne´de, Mekhûl Şam´da, Hasan-ı Basrî Basra´da, Şa´bî Kûfe´de o asırda dînin dört direği gibi idiler.

Şa´bî hazretleri tefsîr hususunda, çok ihtiyatlı ve tedbirli davranırdı. Tefsîr ile ilgili açıklamaları, Resûlullah´tan ve Eshâb-ı kirâmdan gelen ri­vâyetlere dayanırdı.

O kırâat ilmini Abdurrahmân es-Selemî ve Alkame´den, Muhammed bin Ebî Leylâ da ondan rivâyet etmiştir. Şa´bî hazretleri, Hâris el-A´ver´- den de hesap öğrenmiştir. Hârikulâde (çok üstün) bir zekâsı vardı. Onun kuvvetli ezber kâbiliyeti, darb-ı mesel hâline gelmiştir. Eline kalem alıp, hiçbir şey yazmamıştı. Bununla berâber, kendisine rivâyet edilen hadîs-i şerîfi hemen ezberler, hiçbirinin tekrâr edilmesine lüzum hisset­mezdi. Derdi ki: “En az rivâyet ettiğim şey şiirdir. Bununla birlikte, ister­sem size tekrâr etmeksizin, bir ay devamlı şiir söyliyebilirim.”

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) henüz beşikte iken babası vefât etti. Annesi onu iki yaşındayken asıl memleketleri olan Mekke´ye getirdi. Çocukluğu orada geçen Şâfiî, zekâ ve olgunluğuyla kendini gösterdi. Altı yaşında iken mektebe git­meye başladı. Zâhide bir annesi vardı. İnsanlar emânetlerini ona bıra­kırlardı.

Yedi yaşına gelince Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Bundan sonra ilim öğ­renmeye başladı. Mekke´de bulunan zamanın meşhûr âlimlerinin dersle­rine ve sohbetlerine devâm etti. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: “Kur´ân-ı kerîmi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harâma gidip, fıkıh ve hadîs âlimlerinden pekçok istifâde ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kâğıt almaya bile gücümüz yoktu. Dersle­rimi ve öğrendiğim meseleleri, kemik parçaları üzerine yazardım.”

İmâm-ı Şâfiî, Mekke´deki bu ilk tahsilinden sonra Arapçanın incelikle­rini ve edebiyatını öğrenmek için, çölde yaşayan Huzeyl kabîlesinin ara­sına gitti. Orada da bilgisini ilerletip, ok atmayı öğrendi. Bu hususta da şöyle demiştir: “Ben Mekke´den çıktım. Çölde Huzeyl kabîlesinin yaşayı­şını ve dilini öğrendim. Bu kabîle, Arapların dil bakımından en fasîhi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke´ye döndü­ğüm zaman, bir çok rivâyet ve edebiyat bilgilerine sâhip olmuştum.”

İmâm-ı Şafiî daha on yaşında iken, o zamanın en meşhûr âlimi İmâm-ı Mâlik´in Muvattâ adlı hadîs kitabını, dokuz gecede ezberlemiştir. Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke´deki Süfyân bin Uyeyne, Müslim bin Hâlid ez-Zencî gibi fakîh ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadîs, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

Şâfiî´nin tahsil hayâtındaki en önemli safha İmâm-ı Mâlik´e talebe ol­masıyla başlamıştır. Mekke´den Medîne´ye gidip, İmâm-ı Malik´den ders almasını şöyle anlatmıştır: “İlk zamanlar Mekke´de, Müslim bin Hâlid´den fıkıh öğrendim. O sırada Medîne´de bulunan Mâlik bin Enes´in büyüklü­ğünü ve müslümanların imâmı olduğunu işittim. Kalbime geldi ki onun yanına gideyim, talebesi olayım. Sonra onun meşhûr eseri olan Muvat- tâ´nın bir nüshasını, Mekke´de birinden tekrar geri vermek üzere alıp ezberledim. Mekke vâlisine gidip, birini Medîne vâlisine birisini de Mâlik bin Enes´e vermek üzere iki mektup alıp Medîne´ye gittim. Medî­ne´ye varınca, Medîne vâlisine gidip ona âit olan mektubu verdim ve Me­dîne vâlisi ile birlikte İmâm-ı Mâlik´in yanına gittik. İmâm-ı Mâlik dışarı çıktı. Uzun boylu ve gâyet heybetli bir görünüşü vardı. Medîne vâlisi, Mekke vâlisinin gönderdiği mektubu İmâm´a takdim etti. Mektupta; “Muhammed bin İdrîs, annesi tarafından şerefli bir kimsedir. Ve hali şöyle şöyledir…” diye yazılı olan kısmı okuyunca; “Sübhânallah! Resûlullah´ın sallallahü aleyhi ve sellem ilmi şöyle mi oldu ki, mektup ile yazılıp, sorulup, talep olunur.” dedi. Ben de durumumu ve ilim öğrenmek istediğimi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Adın nedir, dedi. Muhammed´dir dedim. Ey Muhammed! İleride büyük bir şânın ola­cak, Allahü teâlâ senin kalbine bir nur vermiştir. Onu mâsiyyetle sön­dürme! Yarın birisi ile gel, sana Muvattâ´yı okusun buyurdu. Ben de; “Onu ezberledim, ezberden okurum” dedim. Ertesi gün İmâm-ı Mâlik´e gelip okumağa başladım. Her ne zaman, İmâmı üzme korkusundan okumağı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içeri­sinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvattâ´yı bitir­dim.”

İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik´in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmâm-ı Mâlik onu himâyesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir dereceye ulaşan Şâfiî hazretleri, Mekke´ye dö­nünce, oraya gelen Yemen vâlisi, onu Yemen´e götürüp kâdılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat´a giderek, ilmini ilerletmek için, İmâm-ı A´zamın talebesi İmâm-ı Muhammed´den ders almaya başladı. İmâm-ı Muhammed onu kendi himâyesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak sûretiyle, Irak´ta tedvîn edilen fıkıh ilmini ve Irak´ta meşhûr olan rivâyetleri öğretti. İmâm-ı Muhammed ayrıca İmâm-ı Şâfiî´nin annesi ile evlenerek onun üvey babası oldu. İmâm-ı Şâfiî onun ilminden ve kitablarından çok istifâde etmiştir. Şafiî hazretleri bu hususta şöyle demiştir: “İlimde ve diğer dünyâ işlerinde, İmâm-ı Muhammed ka­dar bana kimse faydalı olmamıştır.” Ebû Ubeyd şöyle demiştir: Şâfiî´den duydum, buyurdu ki: “İmâm-ı Muhammed´den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşi­ğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kûfe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebû Hanîfe´nin çocuklarıdır.” Yâni bir babanın çocukları için lâzım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını bes­lemesi gibi, Ebû Hanîfe de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur. Şâfiî ayrıca Selim-i Râî´nin sohbetine kavuşup, vilâyet (evliyâlık) makamlarına da kavuştu.

Şâfiî hazretleri ilim, zühd, mârifet, zekâ, hâfıza ve neseb bakımların­dan zamânındaki âlimlerin en üstünü idi. On üç yaşında iken, Harem-i şerîfde; “Bana istediğinizi sorunuz ” derdi. On beş yaşında iken fetvâ verirdi. Zamânının en büyük âlimi olan ve üç yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, ondan ders almağa gelirdi. Çok kimse, İmâm-ı Ahmed´e; “Böyle büyük bir âlim iken, kendi çocuğun gibi bir genç karşısında nasıl oturuyorsun ” dediklerinde; “Bizim ezberlediklerimizin mânâlarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyâyı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdâdır.” derdi. Bir kere de; “Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına İmâm-ı Şafiî ile tekrar açtı.” dedi. Bir kerre de; “İslâmiyete, şimdi Şâfiî´den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum.” dedi. İmâm-ı Ahmed, yine buyurdu ki: “Allahü teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dînimi, herkese onun ile öğretir.” hadîs-i şerîfinde bildirilen âlim, İmâm-ı Şâfiî´dir. Hadîs-i şerîfte; “Kureyş´e sövmeyiniz. Zîrâ Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur.” buyuruldu. İslâm âlimleri bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı Şâfiî´nin geleceğini bil­dirmiştir, demişlerdir.

İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik´in ve İmâm-ı A´zamın talebesi İmâm-ı Muhammed´in derslerine devam ederek, İmâm-ı A´zamın ve İmâm-ı Mâlik´in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edîb olduğundan, âyet-i kerîmelerin ve ha­dîs-i şerîflerin ifâde tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi. İki tarafta da kendi usûlüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kı­yas yolu ile ictihad ederdi. Böylece müslümanların ibâdetlerinde ve işle­rinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usûlüne göre şer´î delil­lerden çıkardığı hükümlere, yâni gösterdiği bu yola “Şâfiî Mezhebi” de­nildi. Ehl-i sünnet îtikâdında olan müslümanlardan, amellerini yâni ibâdet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Şâfiî” denir.

Şâfiî mezhebinin reisi olan İmâm-ı Şâfiî, usûl-i fıkıh ilmindeki mese­leleri ilk defâ tasnif edip, kitaba yazan kimsedir. Bu ilimdeki eserinin adı Er-Risâle fil- Usûl´dür.

Şâfiî mezhebi, Hanefî mezhebinden sonra en çok yayılan bir mezhebdir. Mısır, Mekke, Medîne´de, Endonezya´da, Aden´de, Filistin´de, Âzerbaycan´da ve Semerkant´ta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu´da ve di­ğer yerlerde yayılmıştır.

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin çocukluğu bile diğer çocuklardan farklıydı. Oynama­sında, gülmesinde, yiyip içmesinde bir başkalık vardı. Zekâ ve hâfızası, edeb ve hayâsı fevkalâde idi. Bir gün bahçede akranı çocuklarla oynayıp eve dönmüştü. Babası yanına çağırıp; Evlâdım! Bu günden îtibâren öyle şeylerle meşgûl ol ki, bu meşgûliyetten eline geçen şey yanında kalsın. Bunlar da, okumak, yazmak, ibâdet gibi şeylerdir. dedi.

Babasının sözlerini dikkatle ve can kulağıyla dinleyen Şâh Veliyyul- lah; o zamâna kadar geçen vakitlerine eyvâhlar edip, o günden sonra bir daha oyun oynamadı. Daha beş yaşındayken babasından Kur ân-ı kerîmi okumayı öğrenip, temel din bilgilerini de tâlim eyledi. Yedi yaşında ana dili olan Fârisîyi okuyup yazdı. On yaşında Arabî lisânının gramer bilgilerinde Molla Câmî nin eserini okuyacak seviyeye geldi. Ba­basının nezâretinde, hadîs ilminde; Mişkât, Sahîh-i Buhârî, Şemâil-i Şerîf kitap- larını okudu. Tefsîr ilminde; Şerh-i Vikâye yi, usûl-i fıkıh ilminde; Hüsâmî, Tevdîh ve Telvîh kitaplarını okudu. Kelâm ilminde; Şerh-i Akâid, Şerh-i Hayâlî ve Şerh-i Mevâkıf ve diğer eserleri, mantık ilminde; Şerh-i Şem- siyye, tasavvuf ilminde; Avârif-ül-Meârif ve Resâil-i Nakşibendiyye yi okudu. Nahiv ilminde, Molla Câmî yi ve meânî ilminde, Mutavvel ve Muh- tasar-ül-Me ânî adlı eserleri okudu. İlm-i hey et (astronomi), hesab (arit- metik) ilimlerine âit çeşitli kitapları ve tıb ilminde El-Mu cez fit-Tıb adlı kitabı okudu. İlmin her dalında geniş araştırmalar ve incelemeler yaptı. Dört hak mezhebin fıkıh kitaplarını tâlim edip, inceliklerine vâkıf oldu. On beş yaşına geldiğinde, zamânında okutulan zâhirî ilimlerdeki tahsîlini tamamlayıp kemâle gelmişti. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî haz­retlerinin yolunda mübârek bir kimse olan babasından feyz alarak, bâtınî hazînelere de kavuştu. Son olarak okuduğu Beydâvî Tefsîri´ni tamamla­yınca babası, ulemâ ve sâlihlerin, fakir ve zenginlerin iştirâk ettiği bir yemekte, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretlerine icâzet verip, başına da âlimlere mahsus sarığı giydirdi.

Bundan sonra üç sene daha babasının nezâretinde nefsini terbiye edip, velîlik yolunda ilerlemeye gayret etti. On sekiz yaşında iken babası Şeyh Abdürrahîm hastalandı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde kemâle gelen oğlu Şâh Veliyyullah ı kendi yerine geçirip, talebelere ilim öğretmek ve hak yolu bildirmek ile vazifelendirdi.

Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, hem hac farîzasını îfâ etmek, hem de Ha­remeyn ulemâsının ilminden istifâde etmek maksadıyla, 1730 senesinde Mekke-i mükerremeye gitti. 1732 senesinde Hindistan a döndü. Bu sı­rada Hindistan da her şey karmakarışıktı. Siyâsî iktidar düzensiz ve kud­retsizdi. İnsanlardan bir kısmı câhilliklerinden hindû ve diğer kâfirleri taklid eder olmuş, bir kısım müslümanlar da bid´at ehli kimselerin hâl ve hareketlerine kapılmışlardı. İlmin yerini cehâlet, fazîletin yerini ise denâ- et, alçaklık almıştı. Kötü din adamları ortalığı fitneye boğmuş, sâlih müs- lümanlar kıyıda köşede kalmışlardı. İşte böyle bir zamanda Hindis­tan a dönen Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, Eski Delhi de kına satı­cılarının bulunduğu Mehendiyen Çarşısı civârında babasından kalan eve yerleşti. O mütevâzî evinde ders vermeye başladı. İlme susayanlar, akın akın gelip onun gönüllere ferahlık veren derslerinden, ilim deryâsından istifâde ettiler. Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilim ve feyzinin üstünlüğü bütün beldeye yayıldı. O mütevâzî ev, talebeye kâfi gelmez oldu. Zamânın Gürgâniyye Devleti hükümdârı Sultan Muhammed, Şâh Veliyyullah hazretleri için bir medrese yaptırdı. 1857 senesinde İngilizle­rin işgâline kadar bu medresede ilim öğretildi. İnsanlığın ve İslâmiyetin en büyük düşmanı olan İngilizler, yıllarca insanlara ilim ve feyz saçan bu mümtaz mekânı yakıp yıktılar, böylece târihe geçen zulümlerine bir yeni­sini daha eklediler.

Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî istikbâlin en büyük ilim merkezlerinden biri olacak olan bu medresede ilim ve feyz saçmaya başladı. Çok kimse kendisinden istifâde etti. Talebesinin adedi bilinmemektedir. Talebeleri­nin hepsine temel bilgileri öğrettikten sonra, herbirini kâbiliyetli olduğu ilimde yetiştirdi. Yetişen talebelerini memleketin çeşitli yerlerine gön­derdi. Medresesindeki talebelerini kendi yetiştirdiği mütehassıs âlimlerin ellerine tevdî etti. Kendisi daha çok, kitap yazmak, ibâdet etmek, müşkil meseleleri halletmekle meşgûl oldu. Kendisini ilme öyle verirdi ki, sabah namazını müteâkip çalışmaya başlar, uzun zaman devâm eder, yemek yemek bile hatırına gelmezdi. Namaz hâricinde bütün dikkatini çalış­maya verirdi. Allahü teâlânın kelâmı olan Kur ân-ı kerîmi tilâvet ederken, tam bir edeb ve dikkat üzere bulunur, Resûlullah efendimizin mübârek hadîs-i şerîflerini mütâlaa ederken bambaşka bir şekil alırdı. Bilmeyen biri görse onun hâline acırdı. Allahü teâlâ, onun Kur ân-ı kerîme ve ha­dîs-i şerîflere gösterdiği edeb ve hürmetin bereketine, kendisine yüksek dereceler ihsân etti. Fârisî olarak kısa ve özlü bir tefsîr yazdı. İlim sâhibi olup, tefsîr okuyabilecek seviyeye gelen talebelerine tâlim ettirdi. Tefsîr okuyabilecek seviyeye gelmeyenlerin bu pek kıymetli eserden fayda ye­rine zarar görebileceklerini anlatırdı. Bilhassa hadîs-i şerîf ilminde çok ilerleyen Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, kendisi de tasavvufta yük­sek derecelere erişmiş olmasına rağmen; Allahü teâlâ, bize sahîh keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mazhâr-ı Cân-ı Cânân ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek isteyen onun hizmetine gelsin! buyururlar ve talebelerden istidât ve istekli olanları Mazhar-ı Cân-ı Câ­nân hazretlerine gönderirlerdi. Ayrıca Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine yazdıkları mektuplarında; Allahü teâlâ fazîletlerin tecellî yeri olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün müslümanları bereketlerinize ka­vuştursun! diye yazardı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; Şâh Veliyyullah derin hadîs âlimidir. Mârifet esrârının tahkîkinde ve ilmin in­celiklerini bildirmekte, yeni bir çığır açmıştır. Bütün bu bilgileri ve üstün­lükleri ile birlikte doğru yolun âlimlerindendir. buyurur, talebelerinden is­tidâtlı ve istekli olanları Şâh Veliyyullah a gönderirlerdi.

Bütün ilimlerde söz sâhibi olan, fakat bâzı ilimlerde daha fazla müte­hassıs olan Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, Kur ân-ı kerîmin kırâatı ve nüzûlü, tefsîr, hadîs, fıkıh, siyer, tasavvuf bilgileri gibi ilim dallarında pek kıymetli olan iki yüz civârında eser yazdı. Otuz yedi-otuz sekiz senelik bir zaman zarfında yazılan bu kıymetli eserlerden bir kısmı kütüphânelerde mevcud olup, bir kısmının ise sâdece isimleri eserlerde zikredilmektedir. Hindis­tan ı İngilizlerin yağmalaması esnâsında yok olduğu tahmin edilen bu kıymetli eserlerden mevcud olanların çoğu defâlarca basılmış, insanlar bunlardan istifâde etmişlerdir….

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Tebriz´de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştay­ken mânevî hallere, üstün derecelere kavuştu. Kendisi şöyle anlatır: “Henüz ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O´nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi. Bâzan yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede ede­bilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; “Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak Korkarım ki sana bir zarar erişir ” dedi. Ben de ona; “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çı­kan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî der­yâya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri dünyâya hiç kıymet vermez, haram ve şüp­helilerden son derece sakınır, mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şe­kilde bıkmadan, yorulmadan pekçok yerler dolaştı. Bunun için kendisine “Uçan güneş” dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve büyük velîlerden Şemseddîn İbn-i Münîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) Nafakasını temin için, üstübeç, zercâr (bakır sülfat) gibi maddeler ve ıtriyât (güzel kokular) yapıp satardı. Her gün Baalbek çarşısında hazırladığı bu şeyleri satar, kazandığı altın, gü­müş ve bakır paraları bir kâğıdın içine koyardı. Böylece her satıştan ka­zandığı para, cebinde ayrı kâğıtlara sarılmış hâlde dururdu. Huzûruna fakir bir kimse gelip bir yardım talebinde bulunsa, elini cebine atar, içinde para bulunan dürülü kâğıtlardan ne kadar gelirse, hepsini o fakire verirdi. Bunu yaparken, verdiği kâğıtların içinde ne kadar para bulunduğunu, fa­kire ne kadar verdiğini bilmezdi. İyilik, ihsân ve ikrâmları pekçok olup, çok sadaka verirdi. Bilhassa takvâ sâhiplerine, haramdan sakınan iyi kimselere çok yardımda bulunurdu. Mescidleri îmar eder, dünyâlık bir malı bulunmayarak vefât eden, garîb ve fakir kimselerin kefenleme mas­raflarını karşılardı.

İbn-i Münîr hazretleri de nefsin arzularına uymayıp, ona zor gelen ibâdetleri çok yapmakta pek ileriydi. Çok ibâdet eder ve devâmlı Allahü teâlâyı zikrederdi.

Her sene hacca giderdi. Bu gidişinin çoğu yaya olurdu. Omuzunda sâdece bir su kabı bulunur, ondan insanlara su dağıtırdı. Vefâtından ev­vel altmış yedi defâ hacca gittiğini söylemiştir. Her sene hac vazifesini îfâ ettikten sonra memleketine dönmez, Mescid-i Aksâ´yı da ziyâret ederdi. Orada bir ay kadar kaldıktan sonra memleketine dönerdi.

Hacca gidip gelirken, yolda ve orada kaldığı müddetçe birkaç hur­madan başka bir şey yiyip içtiği görülmezdi. Bâzı senelerde de hacca gi­derken, hayvanına zâhire, şeker, iğne, iplik, sürme gibi ihtiyaç eşyâlarını yükler, götürüp oradaki insanlara dağıtırdı. İnsanlar onu, şehrin dışına kadar çıkarak karşılarlardı.

Mâlikî mezhebi büyük âlimlerinden, velî Şerîf Tlemsânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) fıkıh, kelâm ve usûl ilimlerinde ihtisâsını tamamladı. İctihâd derecesine kavuştu. Tasavvuf ilminde, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit mârifet bilgilerinde âdetâ bir deryâ gibi oldu. Akılları hayrete düşüre­cek derecede ilimlere sâhib bir âlim olarak memleketine döndü.

Âlim olunca, Magrib´de dîn-i İslâmı ihyâ edip, bid´atleri ortadan kal­dırmak için bütün gücüyle çalıştı. Resûlullah efendimizin sünnet-i seniy- yesini yaymakta çok gayret gösterdi. Zamânındaki sultanlara emr-i mârûf ve nehy-i münker yapar, Allahü teâlânın emirlerini bildirerek, ya­sakla- rından da kaçınmalarını sağlardı. Tlemsân´da ders okutmağa başlayın- ca, etraftaki şehirlerden pekçok talebe geldi. Ehl-i sünnet îtikâdını her tarafa yaymağa başladı. Herkes onun talebelerine çok kıymet verip, saygı gösterirlerdi.

Ebû Yahyâ el-Matgânî anlatır: “Âlimler, Sultan İnân´ın huzûrunda toplanmışlardı. Sultan, Fakîh el-Makkârî´nin tefsîr okutmasını isteyince, o; “Şerîf Ebû Abdullah varken, benim tefsîr okutmam uygun olmaz. Bu işe benden çok o lâyıktır” dedi. Sultan; “Sen Kur´ân-ı kerîmin tefsîrini iyi bilirsin” dediyse de, Fakîh el-Makkârî, Ebû Abdullah´ı çok övdü. Oradaki âlimler, el-Makkârî´nin insâfına şaştılar. Neticede Ebû Abdullah, sultânın sarayında tefsîr dersi vermeye başladı. Hattâ bir defâsında sultan, otur­duğu kürsüden inip, diz üstü çöktü. Bu hâl, orada bulunanları hayrete düşürdü. Ders bitince sultan; “İlmin, Şerîf Ebû Abdullah´ın saçlarının di­binden fışkırdığını görüyorum.” dedi. Sonra Kâdı Festâlî, Ebû Abdullah´ın yanına gelip, anlattıklarını yazmasını istedi. O da; Bu anlattıklarım filân kitaplarda vardır.” diyerek, kitapların isimlerini saydı. Kâdı Festâlî bu bil­gilerin çalışarak kazanılan bilgilerden olmadığını, Allahü teâlânın kalbe ihsân ettiği bilgilerden olduğunu belirtti. Ebû Abdullah hazretleri, böyle yıllarca sultanların huzûrunda tefsîr okuttu.

Ebû Abdullah Muhammed bin Amed Şerîf et-Tlemsânî hazretleri, gâ­yet yakışıklı, ağırbaşlı, cömert ve nâzik bir zât idi. Gösterişe kaçmadan ve İslâmın şerefini, vekarını korumak için, güzel ve kıymetli elbiseler gi­yerdi. Çok halîm selîm bir zât olup, işlerinde hep orta yolu gözetirdi. Söz- lerinin karşıdaki kimseye tesir etmesi gâyet fazla idi. Mürüvvet, iyilik, ik- râm ve ihsân sâhibi, şefkatli ve merhametli bir zât idi. İnsanlara doğru yolu göstermek, onların ebedî saâdete kavuşmalarına vesîle olmak için çok gayret ederdi. Bu çalışmalarında karşılaştığı sıkıntılara sabreder, hiç kızmazdı. Sinirlenecek olsa, hemen kalkıp abdest alırdı. İnsanlarla çok iyi geçinirdi. Devamlı tatlı dilli, güler yüzlüydü. İnsanların ihtiyâçlarını gi­derirdi. Âile efrâdının nafakalarını gâyet geniş tutar, onlardan bir şeyi kıs- mazdı. Misâfirlerine de çok ikrâmda bulunurdu. Talebelerine de güzel yemekler yedirirdi. Evi, âlimlerin ve sâlihlerin toplandığı bir yerdi. Kendi­lerinden ilim öğrendiği hocaları bile, onun yüksekliğini, üstünlüğünü ko­nuşurlardı.

Onu tanımayan bir kimse dahî görse, sevgisini hemen hisseder, kalbi onun muhabbetiyle dolardı. Sultanlar, devlet idârecileri, ilmine hürmet gösterir ve üstün tutarlardı. Hattâ Tlemsân´a sultan olan Ebû Hamîs bin Abdürrahmân, ona kerîmesini (kızını) nikâh ederek verdi ve bir medrese yaptırıp, Ebû Abdullah Tlemsânî´ye teslim etti.

Ebû Abdullah, mazlûmların ve muhtaçların sığınağı idi. Onlara çok yardımlarda bulunurdu. Bir defâsında zamanın sultânı, fıkıh âlimi bir zâ­tın dövülmesini emretmişti. Bunu haber alan Şerîf Tlemsanî, sultânın ya­nına giderek; “Bu zât, her ne kadar senin nazarında küçük ve hatâlı gibi görünse bile, Allahü teâlânın ve insanların nazarında büyük bir kimsedir. Sen ona böyle bir cezâ vermekle hiç de iyi etmiyorsun” dedi. Bunun üze­rine sultan, o kimseyi cezâlandırmaktan vazgeçti ve o zât serbest bıra­kıldı.

Gündüzleri hiç boş durmayan Ebû Abdullah hazretleri, gecelerini de boşa harcamazdı. Gecenin üçte birlik bölümünde uyuyarak, üçte birinde Kur´ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâyı zikrederek ve kalan üçte birini de namaz kılarak geçirirdi. Gece namazlarında Kur´ân-ı kerîmden sekiz hizb okurdu. (Bir hizb, bir cüz´ün dörtte biridir.) Aynı şekilde, sabah namazla­rında da sekiz hizb okurdu. Kur´ân-ı kerîmi bu şekilde okuyarak, na­mazda hatmederdi. Talebelerine de tefsîrden bir hizbi inceliyerek öğre­tirdi. Devamlı olarak ilimle meşgûl olurdu. Bir defâsında, altı ay müddetle çocuklarını hiç görmedi. Çünkü, sabah erkenden çıkıyordu. Çocuklar bu sırada uyuyorlardı. Akşam da çok geç geliyordu. Çocuklar da yine uyu­muş oluyorlardı.

Yemeye, içmeye düşkün olmayıp, rızık endişesi hiç aklına gelmezdi. Ramazân-ı şerîfte, iftarda ikrâm edilen yemekten birkaç lokma alır, vakit kaybetmemek için ilim tedrisâtına devâm ederdi. Bu şekilde çalışmalarını sahura kadar sürdürür, yine bir-iki lokma ile sahur yemeğini de yemiş olurdu

Irak´ta yetişen evliyâdan Şeyh Celâlüddîn Hürmâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) günlerini talebelerine ilim ve edep öğretmekle geçirdi. Dîne hizmetten bir an geri durmadı. Müslümanların müşkillerini giderdi. Za­mânındaki en meşhûr âlimlerden Şeyh Abdullah ve Molla İbrâhim ile gö­rüştü. Bu üçü o bölgede din hizmetinin üç temeli sayıldı. Etraflarında her yerden talebeler çoğaldı. İlim, amel ve ihlâs ile güzel ahlâkla, hikmetle, güzel nasîhatlerle insanları Allahü teâlânın râzı olduğu yola çağırdılar. Fakirlerin, muhtaçların koruyucusu oldular. Seyyid Molla Celâlüddîn, Bi- yâre´de zaman zaman talebeleriyle birlikte bahçelere temiz hava almak için çıkar, meyvelenmiş ağaçlar altında sohbetler yapar, bu sohbetle­rinde Cennet´ten ve bahçelerinden anlatır, onları teşvik ederdi.

Yemen´de yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden, velî Şeyh Hubeyşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında bulunan İslâm âlimlerinin önde gelenlerinden, yüksek bir zât idi. Devamlı olarak ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu. Hep oruç tutardı. Kur´ân-ı kerîmi çok okurdu. Talebe yetiştirirdi. Birçok kimse ondan istifâde edip, ilim öğrendi. Bir ara kâdı oldu. Doğruluk ve takvâ üzere hareket ederdi. Verdiği kararlarda çok isâbet etmekle tanınmıştır. Ahâli, onun gibi hâli, yaşayışı güzel olan bir kâdıları olduğu için Allahü teâlâya hamd ederlerdi. Şeyh Hubeyşî, hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden çekinmeden, hakkı, hakîkatı söyleyen ve söylediğiyle amel eden, iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasak edil­mesi için çalışan, bunları yaparken kınayan olursa, onların kınamalarına aldırmadan vazîfesine devâm eden çok yüksek bir zât idi.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şeyh İbrâhim Ca´berî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Şâfiî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Şam´da Ebü´l-Hasan Sehâvî´den hadîs ilimleri tahsîl etti. Kâhire´ye gitti. İlim öğre­tip ders verdi. Ebü´l-Hasan Şâzilî hazretleriyle görüştü. Onun ölü kalbleri dirilten feyzlerinden istifâde etti. Kalbi aşkla dolup, Allahü teâlânın nî­metlerinden ve onlar için nasıl şükredeceğinden başka bir şey düşünmez oldu. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet ettiği gibi, Resûlullah efendimizin ve Selef-i sâlihînin hâllerine aynen uymağa çalışırdı. Allahü teâlânın rızası olmayan hiçbir sözü söylemez, hiçbir işe kalkışmazdı. Vakitlerini ilim öğrenmek ve öğretmek, Allahü teâlâya ibâdet edip zikret­mekle geçirirdi. Tatlı dilli, güler yüzlü ve çok cömert idi. İnsanlara mer­hameti çok fazlaydı. Onun işi gücü, insanlara iyilik etmekti. Haram ve şüphelileri terk eder, mübahları zarûret mikdârı kullanırdı. İnsanlar tara­fından çok sevilirdi. Kâhire´de vâz ettiği zaman, mahşerî bir kalabalık olur, herkes dersine koşardı. Onun vâzını dinleyenler çok istifâde eder­lerdi. Talebeleri arasında Ebû Hayyân Muhammed bin Yûsuf Nahvî ve Kemâleddîn Abdüzzâhir gibi âlimler de hazır bulunurdu. Yeri geldiğinde hakkı söylemekten çekinmezdi. Kalbi bozuk olanlar, onun celâllenme­sinden çok korkarlardı. Allahü teâlânın râzı olmadığı bir işi yapanı, O´nun emrine muhâlefet edeni gördüğü zaman, hemen emr-i mârûf yapardı. Allahü teâlânın yasak ettiğini yapmaktan men eder, emrettiğinin yapıl­masını nasîhat ederdi. Allahü teâlâya ve O´nun sevdiklerine olan mu­habbetini dile getiren şiirleri ihtivâ eden bir Dîvân´ı vardır.

Kâdiriyye yolu büyüklerinden Şeyh İsmâil Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilk tahsilini Tosya da gören İsmâil Rûmî, aklî ve naklî ilimleri öğ­rendi. Tasavvuf yoluna yönelip Halvetiyye yolu mensublarından Şeyh Ahmed Efendiden feyz aldı. Bu yolda ilerledikten sonra Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin mânevî dâveti üzerine Bağdat a gitti. O zaman Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhında şeyhlik yapan Feyzullah Efendi hazretlerinin sohbetlerinde ve hizmetinde bulundu. Tasavvuf yo­lunda ilerleyip evliyâlık derecesine ulaştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretle­rinin mânevî âlemde; Yâ Rûmî, Rûm a (Anadolu ya) git, tarîkımı neşret! emri ve işâreti üzerine, Anadolu ya gelmek üzere Bağdat´tan ayrıldı. Pîr-i Sânî künyesiyle Anadolu ve Rumeli taraflarını gezerek, gittiği yerlerde insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Böylece onların dünyâ ve âhirette seâdete, mutluluğa kavuşmaları için gayret etti. Tosya, Kas­tamonu, Edirne, Tekirdağ, Bursa, Mısır, Siroz gibi kırk yere gitti. Gittiği yerlerde Kâdiriyye yolu dergâhlarını inşâ ve ihyâ ettirdi. 1611 senesinde İstanbul a geldi. İstanbul da Tophane de Boğazkesen mahallesindeki Kâdiriyye yolu dergâhını inşâ ve imar edip, bu beldede Kâdiriyye yolu­nun esaslarını yaydı. Pekçok kimse onun sohbetlerinin bereketiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuştu. Sultanahmed Câmi-i Şerîfinin açılış merâsiminde Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretleri hutbe okuduğu, Abdülehad Nûrî hazretleri vâz u nasihatte bulunduğu gibi, Şeyh İsmâil Rûmî haz­retleri de Kâdiriyye yolu usûlüne göre zikir meclisini idâre etti.

Riyâzet (nefsin isteklerini yapmamak) ve mücâhede (nefsin isteme­diklerini yapmak) husûsunda son derece dikkatli hareket eden Şeyh İs­mâil Rûmî hazretlerinden sonra da birçok velî yetişti. Şeyh İsmâil Rûmî´­nin erkek evlâdı olmamıştır. Kızını, İstanbul a gelip misâfir olan Bağdat´­taki Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhının şeyhi Seyyid Feyzullah Efendinin oğlu Şerif Şeyh Halil Efendiyle evlendirdi. Şerif Şeyh Halil Efendi İstanbul da kalarak kayınpederinin ihtiyarlığı sırasında vekili oldu. Vefâtından sonra da makâmına geçerek vazifesini devam ettirdi. Kâdiriy- ye yolunun İsmâiliyye kolu olarak devam eden onun yolu son de­vire kadar devam etti.

Irak´ta yetişen büyük velîlerinden Şeyh Mustafa bin Ebû Bekr (rah- metullahi teâlâ aleyh) sıkıntı, musîbet ve hastalıklara karşı çok sa­bırlıydı. Allahü teâlâya güvenmesi, hüsn-i zannı, gayreti pek fazlaydı. İşlerini ge- ciktirmeden yapardı. İşlerin neticesine tam bir rızâ gösterirdi. Yumuşak huylu ve affediciydi. Kendisine kötülük edenler, daha sonra muhtaç du- ruma düştüklerinde yardım ederdi. Erbil´de ticâretle uğraşan bir kimse vardı. Başkalarının teşviki ile hep Mustafa Efendinin aleyhinde konuşur, hakkında asılsız şeyler söylerdi. O şahıs ömrünün sonlarına doğru iş ya- pamaz hâle geldi. Sıkıntıya düştü. Mustafa Efendinin yanına gelerek yardım istedi. Mustafa Efendi ona yardım ederek, ölünceye ka­dar ihti- yaçlarını giderdi.

Mustafa Efendinin birkaç evi vardı. Bunları sâlih kimselere ücretsiz oturmaları için verirdi. Bir evini fakir bir âileye oturması için vermişti. Bu âile uzun süre oturduktan sonra, kendisine bir ev yaptırıp çıkmak istedi. Bunu bildirmek için Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Taşınmak istediğini bildirdikten sonra, evin yanına yaptırdığı odadan da bahsetti. Mustafa Efendi; “Öyleyse o odayı satın alayım. Bir bilirkişi ile gidip fiyatını takdir edin.” buyurdu. O şahıs denileni yaptı. Mustafa Efendi takdir edilen fiyata odayı satın aldı.

Son asır Anadolu velîlerinden Şeyh Seydâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazreleri, kaba ve sert darvanışlardan şiddetle sakınarak yumuşak dav­ranırdı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatma yolunda çeşitli sıkıntılara ve hakâretlere mârûz kaldığı halde, onlara tatlı bir dille ve yu­muşak bir edâyla muâmele ederdi. Nitekim kendisini tutuklamağa gelen askerleri hoş davranışıyla yola getirmiş ve nicelerinin de kendisine ta­lebe olmasını sağlamıştı. Allahü teâlâ ona olgunluk ve cemâl yâni yüz güzelliği ihsân etmişti. Sohbetinde bulunan herkes onun cemâline bak­maktan sohbetinden ayrılmak istemezdi. Onun üstünlüğünü duyan her­kes kâfile kâfile ziyâretine gelir, Şeyh Seydâ onları şefkat ve merhametle karşılar, bağrına basardı.

Şeyh Seydâ hazretleri fakirlere karşı gayet merhametli ve şefkatli davranırdı. Onlara dâimâ yardım ederdi. Birgün bir köyün ileri gelenle­rinden biri gelerek; “Şu işim olursa, falanca arâziyi sana hibe edeceğim.” dedi. Şeyh Seydâ hazretlerinin duâsı bereketiyle işi oldu. O kimse, vâdettiği arâziyi Seydâ´ya bağışladı. Şeyh Seydâ hazretleri de arâziyi Cizre´nin fakirlerine paylaştırdı.

Şeyh Seydâ´nın asıl gâyesi talebe toplamak olmayıp insanlara yol göstermek ve onları ıslâh etmeye çalışmaktı. Onun için önemli olan in­sanların ıslâh olmalarıydı. Bu hususta şöyle buyururdu: “Zamânımızın bâzı şeyhleri, köy ağalarının etbâ (tâbi olan kimseler) toplamaya çalıştığı gibi, talebe toplamaya çalışıyorlar. Halbuki gâye, mürîd (talebe) topla­mak değil insanları ıslâh etmek, onların nefsin ve şeytanın kötülüklerin­den kurtulmalarına yardımcı olmaktır.”

Şeyh Tâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) yani Tâcüddîn-i Nakşibendî çok büyük bir velî idi. Üstâdının Hâce Muhammed Bâkî-billah olması buna en güzel delîldir. Gâyet vakûr ve heybetli bir zât idi. Talebeleri yetiştir­mesi, mânevî olarak terbiye etmesi, Allahü teâlâya kavuşmak arzusunda bulunanlara yol göstermesi pek güzel idi. Çok talebe yetiştirdi. Çok ke­râmetleri görüldü.

Tâcüddîn-i Nakşibendî çok kitap okumuştu. “Tasavvuf ehlinin, zâhirî ilimlerden, fenden haberi olmaz. Onlar zikr ve tefekkürden başka bir şey bilmez” diyenlere karşı onun hâli çok güzel bir delil, kuvvetli bir sened idi. Bütün velîler gibi o da zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim idi. Bâzı fenlere âit öyle sözleri vardı ki, bu sözler o fende mütehassıs olan ilim sâhiplerini dahî hayrette bırakırdı. Birçok ilimde ve tıb husûsunda çok kıymetli eserler telif etmiştir.

Bir defâsında yanına tıb konusunda mütehassıs bir kimse gelmişti. O kimseye, tıb ilmine âid öyle ince meseleler anlattı ki, o kimse bu ilimde ihtisas yapmış olduğu hâlde bu yüksek bilgileri hiç duymamıştı. Bu söz­ler karşısında çok hayrette kaldı. Tâcüddîn´e olan muhabbeti arttı.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şihâbüddîn-i Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilim öğrenmek için Bağdât´a gitti. Amcası bü­yük âlim Ebü´n-Necîb Abdülkâhir´in sohbetlerinde bulundu. Ondan ta­savvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri­nin sohbetlerinde de bulundu. Basra´da da Ebû Muhammed bin Abdul­lah´ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü´l-Feth bin Battî, Ma´mer bin Tâhir, Ebû Zür´a Makdisî, Ebü´l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinle­yip, rivâyette bulundu.

Ebû Hafs Sühreverdî, fakih, fâzıl, sûfî, verâ sâhibi, zâhid, ârif, ilm-i hakîkatte zamânın şeyhi idi. Şâfiî mezhebinde idi. Çok ibâdet ederdi. Eline geçen malı mülkü fakir ve muhtaçlara dağıtırdı. Fıkıh ilmini, amca­sından ve Ebü´l-Kâsım ibni Fadlân´dan öğrendi.

İbn-i Neccâr onun hakkında; “Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, ilm-i hakî­katte zamânının şeyhi idi. Riyâzet ve mücâhede yolunu tuttu. Fıkıh, mu­kâyeseli hukuk ve Arab dili ve edebiyâtını okudu. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önceleri zikir ve ibâdetle meş­gûl oldu. Sonra insanlara vâz vermeye başladı. Amcasının Dicle kena­rındaki medresesinde ders verdi. İslâm beldelerinin her tarafından onun sohbet ve derslerini dinlemeye birçok âlim ve halk gelirdi. Onun sözleri­nin bereketi ile günahkârlar derhâl tövbe ederdi. Talebeleri, o zamanda yıldızlar misâli, etrâfa ilim yayarlardı. Onun sultanlar katında sâhib ol­duğu mevkiye ve hürmete, başka kimse nâil olmadı. Ömrünün sonunda rahatsızlandı. Bununla berâber, zikirleri azalmadı. Allahü teâlâyı zikre devâm etti. Cemâatte yine hazır bulundu. 110 yaşına doğru hacca gitti. Vefât ettiğinde, geride kefen parası bile bırakmamıştı.”

İran´da yetişen büyük velîlerden Şirvânî es-Sagîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilim öğrenmek için çok yerleri dolaştı. Mısır´da yerleşti. Sonra Mekke-i mükerremeye gitti. Vefâtına kadar orada ikâmet etti. Ömrünün sonlarına doğru felç oldu. Eli ayağı tutmaz, ayağa kalkamazdı. Fakat, müezzinin namaz için ikâmet okumaya başladığı andan, namazını bitir­diği âna kadar olan zamanda ve sohbet esnâsında çok sağlam olur, hiç­bir şeyi kalmazdı. Bu zamanlar hâricinde, yine felçli hâle dönerdi.

Vefât ettiğinde 124 yaşlarındaydı. Şirvânî-i Kebîr, Muâz-ı Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şiblî, Ebû Bekr Kettânî ve başka bir çok büyük zât­larla görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Kendisinden de bir­çok kimse ilim öğrenip istifâde etmiştir. Zamanında bulunan evliyânın önde gelenlerinden olup, Mekke-i mükerremede, Harem-i şerîfin imâmı idi. Üstâd-ı Ammû ile pek çok zâtlar kendisiyle görüşüp, sohbetlerinde bulunurlar ve bununla iftihâr ederlerdi.

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yaşayışı, hâli, hikmetli sözleri ile birçok kimse­nin haramları terk edip, Allahü teâlânın râzı olduğu hâle gelmesine sebeb oldu. Onun bu husûsiyeti, söylediği ve tavsiye ettiği şeyleri, önce kendisinin yaşamasıydı. Hâli, ilmine ve söylediğine uygundu. Dünyâya zerre kadar muhabbet ve meyli olmadan ibâdet, tefekkür, korku ve ümid arasında yaşardı.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Vefâ ve sadâ­katte hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk´ı, şecâatte ve adâlette hazret-i Ömer´i, hayâ ve hilmde hazret-i Osman´ı, vilâyet-i kübrâda hazret-i İmâm Ali´yi (r.anhüm) temsil ederdi. Tıpkı Resûlullah´a yakın Eshâb-ı kirâmdan birisi gibiydi.

Seyyid Tâhâ hazretlerinin, murâkabe etmesinin çokluğundan, boy­nundaki kemik, dışarıya doğru eğilmiş gibi görünürdü. Vekâr ve heybe­tinden mübârek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet ışığı, on dör­düncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı.

Seyyid Tâhâ hazretleri, teheccüd namazını ekseriyâ bereketli evinde, bâzan kendi mescidlerinde edâ ederlerdi. Kuşluk namazını dâimâ câ­mide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve talebelerin tahsîllerini tedkik buyururdu. Müderrislerin müşkil meselelerini hâllederdi.

Nehrî´de misâfirlerden, farazâ sadrâzam olsa dahî, akşamla yatsı arasında yemek fâsılası yoktu. Bu müddet zikr, fikr ve ibâdetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam namazından önce yenirdi. Kendisini sevenlerden ve talebelerinden kimseyi unutmazlar, herkesin hâlini genişce suâl buyu­rurlardı. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeğe çalışırlardı. Sıla-i rahme, akrabâ ziyâretine ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılardı. Hocasının tavsiyelerine uyarak devlet adamlarıyla temas bu­yurmazlar, ancak bâzı müslümanların zararını önlemek üzere mektup yazarlardı. Hâlbuki başta Sultan Abdülmecîd Hân olmak üzere, bütün devlet adamları her emirlerine âmâde ve hazırdı.

Seyyid Tâhâ hazretleri, bütün cihâna hükmeden bir hükümdâr olsa, dünyâyı en güzel şekilde idâre edebilirdi. Aklı, idrâki, idâre ve intizâmı akıllara hayret verirdi. Dünyâ ve âhirete âit ilimlerdeki mahâret ve ihtisâsı herkesten üstündü. Hülâsa, madden ve mânen, İslâm âlemine bahşedi­len ilâhî lütuflardan bir büyük nîmetti.

Seyyid Tâhâ hazretlerinin kayınpederi, Nehrî kâdısı idi. Bu mübârek dâmâdını o kadar çok severdi ki, kabrini, onun kabrinin bulunduğu bahçe duvarının kapısının girişinde yapılmasını ve; “Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrini ziyâret etmek isteyen Hak âşıkları, benim mezârıma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübârek zâtı ziyâret edenlerin hürmetine Allahü teâlâ beni affeder. Yâhut onu ziyârete gelenlerin ayaklarına mezârımın toprağı değmekle teberrük ederim.” buyurdu. (Gerçekten o mezâr, Seyyid Tâhâ hazretlerinin mübârek kabirlerinin tam girişindedir.)

Haram Çeşmesi denilen ağaçlık bir mevkide talebeleri ile sohbet edi­yordu. Sohbet ânında kendisine iki mektup arzedildi. Bunları kıymetli dâmâdı Abdülehad Efendiye okuttuktan sonra; “Abdülehad! Şöhret âfet­tir. Artık bizim dünyâdan gitmemizin zamânı geldi.” buyurdu. Abdülehad da; “Aman Efendim, Şam´dan gelen bu iki mektup nedir ki ” dedi. O gün sohbetten sonra hâne-i saâdetlerine gitti ve orada hastalandı. On bir gün hasta yattı. Hastalığının ağır olmasına rağmen namazlarını mümkün ol­duğu kadar ayakta kılmaya çalıştı. Hastalığının on ikinci, Cumartesi günü talebeleri ve yakınları ile helâllaştı, vedâlaştı, vasiyetini bildirdi. Kardeşi Seyyid Sâlih hazretlerini çağırttı. Onun için; “Biraderim Sâlih, kâmil, olgun bir velîdir. Herkesin başı onun eteği altındadır.” buyurdu. Yerine kardeşi Sâlih hazretlerini halîfe bıraktı. İkindi vaktinde, talebeleri­nin Yâsîn-i şerîf tilâvetleri arasında, mübârek rûhunu Kelime-i tevhîd ge­tirerek teslim eyledi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Tâhir-i Lâhorî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta memleketindeki âlimlerden zâhirî ilimleri tahsîl et­meğe başladı. Hocalarının verdiği dersleri kısa zamanda eksiksiz olarak yapardı. Çok zekî idi. Derslerini dinleyenler onun ileride büyük bir âlim olacağını söylerlerdi. Genç yaşta, tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde âlim oldu. Büyük âlim Mevlânâ Tâhir-i Lâhorî´nin kalbine, tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlıkdan pay almak ve yüksek dereceler sâhibi olmak arzusu, ateşi düştü. Allahü teâlânın nihâyetsiz ihsânı, kalbinde bu yolun zevkini hâsıl edince, kendini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kapısına attı. Senelerce bu kapıda canla-başla çalıştı, hizmet etti. Kendini, dergâhta bulunan talebe arkadaşlarının en aşağısı olarak görürdü. Çok defâ helâların temizliği işinin kendine verilmesini ricâ ederdi. Nefsini terbiye etmek için çok zor riyâzetler ve şiddetli mücâhedeler çekerek, nefsinin istediklerini yapma­yıp istemediklerini yapardı. Öyle ki, bir deri bir kemik kalmıştı.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Tâhir´i çok sever ona husûsî muâmelede bulunarak ilgi gösterirdi. Oğullarının zâhirî ilimlerde yetiş­mesi için, Tâhir-i Lâhorî´ye vazife verdi. O da hocasının yüksek oğullarını yetiştirmekte, onlara ilim öğretmekte çok uğraştı. Hattâ hazret-i İmâm´ın oğulları; “Şeyh Tâhir´in bizim üzerimizde o kadar hakkı var ki, ne kadar şükretsek yine azdır. Allahü teâlâ ona bizim tarafımızdan en iyi karşılık­lar, hayırlar ihsân etsin!” buyurdular.

Bir gün hazret-i İmâm, Mevlânâ Tâhir´e imâm olmasını buyurdu. Mevlânâ´nın yüzünün rengi sarardı. Vücûdu titremeye başladı. Kur´ân-ı kerîmi ezbere bildiği ve derin ilme sâhib olduğu hâlde, hazret-i İmâm´ın heybet ve korkusundan zaman zaman kırâatı boğazında düğümlendi. Bu tâzimi, hürmeti, edebi sâyesinde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bakırı al­tın yapan nazarları ve teveccühleri bereketiyle kemâl ve tekmîl mertebe­sine ulaştı. Nakşibendiyye yolunda kendisine icâzet verildiği gibi, Kâdiriyye ve Çeştî yolunda da talebe yetiştirmesine izin verildi. Hazret-i İmâm, kendisine icâzetnâme yazıp, tâliblerin terbiyesi, yetiştirilmesi için Lâhor´a gönderdi.

Mevlânâ Tâhir hazretleri, Lâhor´da talebeye faydalı olmakla meşgûl oldu. Lâkin inzivâ ve yalnızlığı seviyordu. Kapıyı herkese açmazdı. Hele zenginlere ve devlet adamlarına hiç açmaz, onlarla görüşmek istemezdi. Ömrünün uzun zamânını bekâr olarak geçirdi. Sonunda, Resûlullah´ın sünnetini yerine getirmek için evlendi. Senede bir yâhut iki senede bir bâzan da senede birkaç defâ hazret-i İmâm´ın huzûruna gider, sohbet ve teveccühlerinin bereketlerinden nasîbini alır, sonra hocalarının izni ile yurduna dönerdi. Bedenen ayrı olduğu zamanlar, hallerini, makamlarını bâzı mektuplarla hazret-i İmâm´a arzederdi.

Bir gün hazret-i İmâm, mel´ûn İblisi görüp; “Benim eshâbımdan kime hükmedemezsin.” buyurdukta; “Şeyh Tâhir´e, aç olduğu zaman hükme­demem.” dedi. Bunun için Şeyh çok çetin riyâzet ve şiddetli mücâhedeler çekti. Riyâzetin çokluğundan bedeni kurumuş, bir deri bir kemik kalmıştı. Açık keşf ve kerâmetler sâhibiydi.

Kırım´da yetişmiş olan âlim ve velîlerden Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaştan îtibâren ilim öğrenmeye başlayan Kefevî, memleketinin âlimlerinden dînî ilimleri tahsîl etti.

İlk zamanlar ticâretle meşgûl olup, Allahü teâlânın fazlından rızkını aradı. İnâyet-i İlâhî ona saâdet yolunu açtı. Bir ara elinde bulunan ser­mâyesini Edirne´de bırakıp, İran, Arabistan, Mısır, Bağdat ve Şam gibi önemli ticâret ve ilim merkezlerini dolaştı. Ticâret için gittiği yerlerde kar­şılaştığı âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Onlardan Rabbânî ilimler aldı. Tasavvuf yoluna yöneldi. Mısır´a gittiği zaman Kâdiriyye yolu mensuplarından Şeyh Şâhîn-i Mısrî´nin sohbetle­rinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için riyâzet, nefsin iste­diklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmakla uğ­raştı. Daha sonra Bağdat´a giderek Seyyid Ebü´l-Vefâ Muhammed Kâdirî hazretlerinin sohbet ve hizmetinde bulundu. Onun huzûrunda halvete, yalnızlığa çekildi. Halvette kaldığı kırk gün içerisinde ancak bir veya iki çörek yemek sûretiyle nefsini tezkiye etmeye çalıştı. Tasavvuf yolculu­ğunun devâm ettiği bu günlerde, Bağdat çevresindeki yırtıcı hayvanlarla ve kuşlarla dostluk kurdu. Görünüşte vahşî olan bu hayvanlar onun etrâ­fında toplanıp ona yakınlık gösterdiler. Zâhirî ilimlerde âlim bir zât olan Takıy- yüddîn Ebû Bekr Kefevî hazretleri, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. Pekçok kerâmetleri görüldü.

Evli ve çoluk çocuk sâhibi olan Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, mem­leketinden ayrılalı senelerce olduğu halde dönmemişti. Onunla ticâret için sefere giden arkadaşlarına nerede olduğu sorulunca, onlar da; “Ha­berimiz yok. Yalnız, bir gün Gelibolu´da bulunduğumuz sırada mühim bir işim var oraya gideceğim. İki haftaya inşâallah dönerim. Siz benim eş­yâlarımı koruyun, dedi ve hepsini bırakıp gitti. Sonra dediği vakitte dön­medi. Biz onun emânetlerini koruduk. Zannediyoruz ki, yolda onun ba­şına bir iş geldi. Yoksa dönerdi.” dediler. Bu haber üzerine halk şüpheye düştü. Öldü zannettiler. Beş sene sonra kim olduğu bilinmeyen bir kimse Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî´nin Mısır´da görüldüğünü söyledi. Babası Hayreddîn Efendi bu haber üzerine onu aramak için kardeşini gönderdi. O da köy köy, şehir şehir dolaşarak kaybolan ağabeyini iki sene müd­detle aradı. Mısır, Hicaz, Bağdat, Medîne, Şam ve Filistin gibi yerlerde Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî´ye âit bir haber alamadı. Tekrar geri dön- dü. Artık Kefe halkı onun Gelibolu taraflarına giderken bir sebeple öldüğüne hükmettiler. Kefe´den ayrılalı dokuz sene geçtiği halde hiçbir haber alınamadı. Hanımı uzun müddet kayınbabasının yanında kaldı. Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî´nin babası Hayreddîn Efendi, oğlunun öl­düğüne dâir iki şâhid bulup gelinini başkasıyla evlendirmek istedi. Evlilik için gerekli hazırlıklar yapıldı. Düğünden bir gün önce, Kefevî hazretleri hanımının rüyâsına girip kendisinin sağ olduğunu ve başkası ile evlen­memesi gerektiğini bildirdi. Gördüğü rüyâyı hayra yoran hanımı, düğün husûsunda acele edilmemesini söyleyip, beklemeye başladı. Gerek ev­lenecek kimse, gerekse diğer insanlar düğüne devâm ettiler. Velîme yâni düğün yemeği yeniliyordu. O sırada denizde Kefe limanına doğru yakla­şan bir gemi göründü. Gemi sanki karşısından esen rüzgâra rağmen Kefe´ye doğru akıp geliyordu. Düğün yemeğinde misâfir bulunan Mağripli bir adama, gelen gemiyi sordular. O kimse; “Ben o gemide, ilmiyle amel eden mürşid-i kâmil bir zât tanırım. Bu tarafa geliyor. O zâta Şeyh Ebû Bekr Kefevî derler. O zâtı karşılayın.” dedi. O zâtın sözlerine bir mânâ veremeyen insanlar, şaşkın bir halde gemiye doğru yürüdüler. Gemiden inenler arasında gerçekten Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî de vardı. Bu hâlin Ebû Bekr Kefevî´nin bir kerâmeti olduğunu kabûl eden insanlar, düğünden vaz geçtiler. Allahü teâlâ onun izzet ve şerefini korudu. Hanı­mıyla başkasının evlenmesine izin vermedi.

Kefe´ye yerleşen Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya, onların dünyâ ve âhirette sa­âdete kavuşmaları için çalışmaya başladı. Onun ilim ve fazîletteki yük­sek derecesi kısa bir müddet içinde etrafta duyuldu. Talebeleri ve se­venleri çoğaldı. Tatar Hâkan ve sultanları onun sohbetinde bulunup isti­fâde ettiler. Talebeleri çoğalıp, dostları ve muhtaç kimseler kalabalık olunca, şehirden çıkıp, uzlete çekilmeyi isteyen Ebû Bekr Kefevî, Kefe şehrinin doğu tarafındaki dağın arkasındaki harâbe kiliseyi tâmir ettirdi. Kiliseyi câmi ve dergâh hâline çevirip, etrâfına odalar yaptırdı. Bu oda­lara Ebû Bekr Kefevî´nin ev halkı, talebeleri ve fakir kimseler yerleştirildi. Kefe halkı ve ileri gelenleri o yerin îmâr edilmesine öyle önem verdiler ki, beldenin ileri gelenleri, müftüsü, medrese müderrisleri sırtlarında taş çektiler. Fakat bâzı kimseler onun büyüklüğünü ve halk tarafından üstün kabûl edilmesini çekemedikleri için ona karşı çıktılar. Fakat sonra, hased ve inadlarından vaz geçip üstünlüğünü kabûl ettiler.

Meşhûr velîlerden, fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi Takıyyüddîn Sübkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dînin emir ve yasaklarına uyan, tevâzu sâhibi, seçkin bir zât idi. İlim ve vekâr sâhibiydi. Fıkıh ve hadîs ilimlerini çok iyi bilir ve ders olarak okuturdu. Usûl ve Arabî ilim­lerde derin âlimdi. Şam da kâdılık yaptı. Verdiği hükümlerden herkes memnun olurdu. Dört mezhep içinde huccet, hepsinin müftîsi, hadîs âlimlerinin rehberi, kıymetli eserler sâhibi bir âlim idi.

Takıyyüddîn Sübkî, çok cömertti. Eğer Hâtem-i Tâî onunla aynı asırda yaşasaydı, Takıyyüddîn Sübkî nin cömertliği yanında, onun cö­mertliği anılmazdı. O vekar sâhibi ve heybetli idi. Her şeyi ile kendisin­den önce gelmiş olan büyük âlimlerin yolunda gitti. Dımeşk onun ilim ve irfânıyla mâmûr hâle geldi. Takıyyüddîn Sübkî nin verâı çok idi. Az yer, az içerdi. Çok namaz kılar, belâ ve musîbetlere karşı sabrı hiç elden bı­rakmazdı. Allahü teâlâyı çok anardı. Sabah akşam zikirle meşgûl olurdu. Dâimâ murâkabe üzere idi. Doğru yolda bulunup, bu yola yardımcı ol­makta ecdâdı olan Ensârın izinde bulunuyordu. Gece-gündüz Kur ân-ı kerîm okurdu. Âlimlerden, haberleri doğru olarak naklederdi. Seher vak­tinde çok istigfârda bulunur, Allahü teâlâdan af ve magfiret dilerdi. Allah korkusundan çok göz yaşı dökerdi. Dünyânın parlaklığına ve malına îti­bâr etmezdi. Elde ettiği makam ve mevkilerden ve herkesin kendisine gösterdiği teveccüh ve iltifattan dolayı, kibir, gurûr ve ucba kapılmazdı. Her taraftan âlimler, halledemedikleri meseleleri arz etmek için ona mü­râcaat ederlerdi. Sâlih ameller ve müstecâb duâlar sâhibiydi.

Takıyyüddîn Sübkî, kimde olursa olsun, faydalı bir şeyi görünce onu beğenirdi. Faydalı ve güzel birşeyi, kendisinden küçük birisinden bile duysa, onu dinlemekten uzak durmaz, yüz çevirmezdi. O çok hayâ sâhi­biydi. Kimseyi utandırmak istemezdi. Talebeleri bâzan kendisine, bilin­meyen ve duyulmamış bir şey gibi herhangi bir konuyu anlattıkları za­man, onlara bir şey demez, onları hoş karşılardı. Hattâ onlara garip bir şey imiş gibi anlattıkları o konuyu, çeşitli kitaplardan naklederdi. Bu se­beple talebeler, ona hayret ederdi. Zîrâ onlar, ilk önce onun bu mesele­den haberi yok sanırlardı. Fakat Takıyyüddîn Sübkî, yine de onların he­veslerini kırmazdı. O, âlimlere karşı çok edebliydi. Onun Peygamber efendimize olan muhabbeti, sevgisi ve hürmeti, anlatılamıyacak derece­deydi.

Takıyyüddîn Sübkî, her ilimde mütehassıs idi. Selef-i sâlihînin yo­lunda, sünnet-i seniyye üzere bulunuyordu. Hakkı söylemekten çekin­mezdi. Ayakta, otururken, binekte ve yürürken bile Kur ân-ı kerîm okurdu. Hocaları ona çok kıymet verirdi. Mütehassıs olduğu bütün ilim dallarında, zamânında onun gibisi görülmedi. Bütün âlimler, onun bütün zamânını ilme adadığına inanırlardı.

Anadolu´da yetişen velîlerden Taşkesenli İbrâhim Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden Agıt Bey şöyle anlatır: Bir akşam bâzı sürgün arkadaşlarla birlikte İbrâhim Efendiyi ziyârete gittik. Hepimiz sıkıntılı ve geleceğimizin ne olacağı merâkı ve endişesi içinde sohbeti dinliyorduk. Bir süre sonra bizlere; Hiç üzülmeyin, ya­kında hepi- niz evlerinize gideceksiniz. Çoluk çocuğunuzla refah içinde yaşıyacak- sınız. Ben de geleceğim, ancak ne zaman ve nasıl geleceğimi söyleye- mem dedi. Birkaç gün sonra vefât etti ve Demirci´de defnedildi. “Ben de gelirim.” deyip burada kalışına, hepimiz hayret ettik. Bir süre sonra biz evlerimize gönderildik. “Ben de gelirim.” sözünün mânâsını ancak yirmi yedi sene sonra naaşının nakli sırasında anladık.

İbrâhim Efendi (H.1346) senesinde Demirci de vefât etti ve buraya defnedildi. Sevenleri tarafından üzerine bir türbe yaptırıldı. 1954 sene­sinde türbenin bulunduğu yerden yol geçeceği için, kabrin nakli gerekti. Durum oğlu Abdülkuddüs Efendiye bildirildi ve izin istendi. Abdülkuddüs Efendi, babasının naaşını Erzurum a nakledeceğini bildirerek, yola çıktı. Kalabalık bir cemâat ile kabir açıldı. 27 sene toprak altında kalan İbrâhim Efendinin kefeninde en ufak bir leke yoktu. Durum Erzurum ve Demir­ci´de büyük yankı uyandırdı. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendinin oğlu Şeyh Mehmed Sırrı Efendinin nezâretinde ve büyük bir cemâatle Taşke- sen köyüne defnedildi. Kabri ziyâretgâh mahallidir.

Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Hazret-i Tâvûs bin Keysân (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya yalvarmaktan zevk alan bir zâttı. İbâdet, bedenleri için gıdâ, kalbleri için hayattı. Uzun zaman ayakta ibâdet etmekten yorulmazdı. Çok namaz kıldığı için, alnında secde yeri iz olmuştu. Bir kimse bir şey sorarsa bütün teferruatıyla anlatır, başka bir kimseye sormaya lüzum bırakmazdı. Hazret-i Tâvûs bin Keysân, yata­ğına yattığı zaman, sağa sola döner rahat edemez, bunun üzerine kalkar sabaha kadar namaz kılar ve; Âbidlerin uykusu, Cehennem´i hatırla­maktır. derdi. Böyle kırk sene yatsı namazının abdestiyle sabah nama­zını kılmıştır. Kırk defa hacca gitti.

Duâsı kabûl olan zâtlardandı. O derece cesur ve kuvvetli kalbe sâ­hipti ki, öldürüleceğini bilse bile gayrimeşrû bir işi aslâ yapmaz ve dalka­vukluğa kaçacak bir sözü hiç kullanmazdı. Hazret-i Tâvûs ateşten çok korkar, gördüğü yerde aklını kaybedecek gibi olurdu. Çünkü ateşi gö­rünce Cehennem´i hatırlardı. Bir defâsında, ocaktan çıkan alevi görünce bayıldı.

Doğruyu söylemekten hiç çekinmezdi. Zamânının devlet adamlarına gider, onlara nasîhat verirdi. Sultânın açtırdığı kuyudan hayvanını sula­mazdı. Yaptığı doğru olan işler için ayıplanmaktan korkmaz, ayıplanma ile, hak bildiği yoldan ayrılmazdı.

Endülüs´te yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden Tâzî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hadîs, fıkıh, kırâat gibi ilimlerle birlikte, Arab dili ve edebiyâtına da vâkıftı. Ebû Sâlim Tâzî hazretleri, âlimlerin imâmı, söz ve şiir söyleyenlerin en belîğ olanıydı. Dünyâya düşkün olmayanla­rın, ha- ram ve şüphelilerden çok sakınanların önde geleni olup, velî, sâlih, ârif ve âbid bir zâttı. Şâirliği de çok kuvvetli idi. Resûlullah efendi­mizi medhe- den çok güzel kasîdeler yazmıştır. Allahü teâlânın sâlih kulla­rından idi. Kur´ân-ı kerîm ilimlerinde imâm derecesinde yüksekti. Lenguistik (dil) il- minde öncü, hadîs ilminde hâfız, fıkıh ilminin usûl ve fürû´unda söz sâhibi idi. Akâid ilminde derin âlimdi. Müslümanların imâ­mıydı. Âlimlerin yüksek ilimlerini, evliyânın üstün hâllerini kendisinde toplamıştı.

Aklının kemâlinde, hilminin ve yumuşaklığının yüksekliğinde, ilminin çokluğunda, güzel ahlâkı ile ulaştığı derecelerin üstünlüğünde, herkesle iyi geçinmekte, akrân ve emsâlinin hepsinden üstündü. Allahü teâlânın izni ile kerâmet olarak, insanların hâllerine vâkıf olurdu. İnsanların hakla­rına çok riâyet ederdi. Sâdece akıl ve hilmdeki üstünlüğünün darb-ı me­sel hâline gelmiş olması, onun büyüklük ve üstünlüğünü göstermesi ba­kımından kâfidir.

İbrâhim Tâzî hazretleri, insanlara hiç sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere de çok sabreder, hiç karşılık vermezdi. Baş­kaları onun bu hâllerini gördükçe; “Biz olsak bu hâle hiç sabredemeyiz.” diyerek, onun hâline imrenirlerdi.

İbrâhim Tâzî, Allahü teâlânın rızâsı için insanlara iyilik eder, onlara iyilik etmelerini, başkalarına faydalı olmalarını tavsiye ederdi.

İnsanları idâre etmekte, yüzlerine gülmekte, onlara iyi muâmelede bulunmakta çok yüksekti. Herkese açılmış, yayılmış olan iyilikleri ve gü­zel hâlleri ile insanların gönlünde taht kurmuştu.

Basîret gözü ile insanların hâllerini anlar, herkese kâbiliyet ve istidâ­dına göre konuşurdu. Onları Allahü teâlânın yoluna dâvet eder, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri şekilde îtikâdlarını düzeltmeleri, Allahü teâlâya çok ibâdet ve tâat etmeleri ve O´nu çok zikretmeleri için nasîhat ederdi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin doğumundan itibaren üstün halleri görülmüş olup, annesi nifastan (lohu- salık hâli) temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayrân kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikr ile meşgûl olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve velî bir zât idi. Vefât edeceği sırada, torunla­rını son olarak görüp vedâlaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. To­runu Ubeydullah-ı Ahrâr´ı da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyle- di. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. Getirilince, beni yata- ğımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydullah-ı Ahrâr´ı ku- cağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Benim istediğim çocuk bu- dur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun â- lemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bu çocuğun şânı â- lemi tutacak, İslâmiyete hizmet edecektir. Cihân pâdişâhları bunun em­rine itâat edecekler. Bundan zuhûr edecek işler, önceki âlimlerden zuhûr etmemiştir.” Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydullah-ı Ahrâr´ın babası Mahmûd Şâşî´ye; “Benim bu oğ­lumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et.” vasiyetinde bulundu.

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri çocukluğundaki hâlini şöyle anlattı: “Küçüklüğümde, bende kuvvetli bir vâhime, hayâlgücü vardı. Şöyle ki; yalnızbaşıma evden dışarı çıkamazdım. Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, kalbim Ebû Bekr Şâşî´nin kabrini ziyâret etme şevki ile doldu. Hemen evden çıktım, kabri başına varıp, kabre karşı oturdum. Kalbime hiçbir korku gelmedi. Bir saat kadar böyle kaldım. Oradan Şeyh Hâvend Tâ- hûr´un kabrine gittim. Yine içimde bir vehm ve korku yoktu. Oradan Şeyh İbrâhim Kimyager´in kabrine, Şeyh Zeynüddîn Kûy-i Ârifan´ın kab­rine git- tim. İçimde hiçbir korku yoktu. Bundan sonra artık bende, kabir­lerde ve korkulu yerlerde, büyüklerin rûhâniyyetinin bereketiyle hiçbir korku hâli kalmadı. Bundan sonra hiç korkmadım. Taşkent´in bütün me­zarlarını do- laşmayı âdet edindim. Mezarlar birbirinden uzak yerlerde idi. Bir gecede hepsini dolaştığım oluyordu. Bu sıralarda yeni kendime gel­miştim. Ev halkı benim geceleri böyle dolaşmamdan telâşa düşmüş ola­caklar ki, peşimden süt kardeşimi göndermişler. Benim ne yaptığımı öğ­renmek is- temişler. Bir gece Şeyh Hâvend Tâhûr´un kabri şerîfinin ya­nında idim. Süt kardeşim çıkageldi. Yanıma gelir gelmez, elini üzerime koyup tit- remeye başladı. “Sana ne oldu ” dedim. “Gözüme garip şeyler görünü- yor, az kaldı helâk olacaktım.” dedi. Onu alıp, eve götürüp bırak­tım. Ev halkına demiş ki: “Artık ondan şüphelenmeyiniz. Ondan dolayı hoşnud olunuz. Biliniz ki o, bizden bambaşka bir hâle düşmüş. Karanlık gecede, on kişinin bir grup hâlinde sokulamayacağı mezarlar başında kimsesiz, sabaha kadar kalmaktadır.” Ev halkı bunu öğrendikten sonra, benim bambaşka bir hâle tutulduğumu anlayıp, hakkımda başka ihti­mâller düşünmediler.”

Mevlânâ Fethullah Tebrîzî şöyle anlatmıştır: “Seyyid Kâsım´ın soh­betine çok devâm ederdim. Tasavvufa öyle merak salmıştım ki, tasav­vufa dâir ince meselelerin konuşulduğu bu mecliste sabahlardım. Gö­züme uyku girmezdi. Bir defâsında Seyyid Kâsım´ın sohbetindeyken, içe­riye Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr girdi. Seyyid Kâsım, onu büyük bir alâka ile karşıladıktan sonra, garîb, meârif ve acâib hikmetler konuşmaya başla­dılar. Dikkat ettim, Ubeydullah-ı Ahrâr´ın her ziyârete gelişinde, Seyyid Kâsım gayr-i ihtiyârî en ince meseleleri ve sır bahislerini açardı. O za­man öyle hâller olurdu ki, başka zaman o şekilde olmazdı. Bir gün Ubey- dullah-ı Ahrâr, Seyyid Kâsım´ın meclisinden kalkıp gittikten sonra, Seyyid Kâsım bana; “Mevlânâ Fethullah! Bu kâfilenin dili, sözleri gâyet tatlıdır. Ama yalnız dinlemekle iş bitmez. Eğer himmet sâhiplerinin te­menni ettiği saâdete kavuşmak istersen, bu Türkistanlı gencin eteğini bı­rakma! O, zamânın bir hârikası, devrânının bir tânesidir. Ondan çok bü­yük işler, te- cellîler zuhûr edecek ve dünyâ onun velâyet nûruyla dola­caktır.” Seyyid Kâsım´ın bu sözlerinden, içime Ubeydullah-ı Ahrâr´ın ke­mâl ve olgunluk zamânına ulaşma arzusu düştü. Sultan Ebû Saîd zamâ­nında, Ubeydul- lah-ı Ahrâr Taşkent´ten Semerkand´a geldi. Hizmetine girdim. Kısa za- manda Seyyid Kâsım´ın işâret ettiği üstünlükleri onda gö­rüp anladım.”

Reşehât kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: “Bu fakîr, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin gece-gündüz hizmetinde iken, hiç esnediklerini gör­medim. Öksürük veya benzeri sebeblerle ağızlarından bir şey çıkardı­ğına şâhid olmadım. Sümkürdüklerini de görmedim. İnsanlar arasında veya yalnızken, bir defâ bile bağdaş kurarak oturduklarını görmedim.”

Otuz beş yıl hizmetinde bulunan Mevlânâ Ebû Saîd de şöyle anlat­mıştır: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin üzüm, elma, ayva ve benzeri meyveleri yerken kabuklarını ağzından çıkardığını hiç görmedim. Süm­kürdüklerine ve tükürdüklerine de şâhid olmadım. Bâzan nezle ve grip olurdu. Bu hâllerinde bile tiksinti verecek bir davranışta bulunmazdı. Hiç­bir uzvunda uygunsuz bir hâl, görenlere tiksinti ve rahatsızlık verecek bir davranışı görülmemiştir. Yalnız iken de, başkaları ile bir arada iken de, dâimâ edeb ve güzel muâmele ile hareket ederdi.”

Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vâz ve nasîhatlarıyla insanların kurtuluşuna vesîle olmakla geçiren Ubeydul- lah-ı Ahrâr hazretleri H.895 senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefâtından on iki gün önce; “Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; “Bir günlük hastalık (humma), bir senenin keffâ- retidir.” hadîs-i şerîfinde buyrulan husûsa ugun olduğunu söylemiş­lerdir.” buyurdu.

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaştan îtibâren Kur´ân-ı kerîm, hadîs, tefsîr, fıkıh ilimlerini öğrenmeye, tasavvufda yükselmeye başladı. Kısa zamanda zâhirî ve bâtınî ilimlerde söz sâhibi olacak şekilde yetişti. Çok zekî, pek edebli idi. Her hâliyle Mevlânâ´ya benzerdi. Geceleri sabahlara kadar ibâdet eder, boş yere hiç vakit geçirmezdi. Devamlı ilim öğrenmeye ve insanlara fay­dalı olmağa gayret ederdi. Çok heybetli idi. Görenlerde, korku ile karışık bir saygı hâsıl olurdu. Yanına beyler, emîrler, makâmı yüksek kimseler, âlimler, velîler gelir, sükût ederek onu dinlerlerdi. Herkesin mertebelerine göre konuşur, sözlerinin herkes tarafından anlaşılmasını sağlardı. Kim­senin kabahatini yüzüne vurmaz, sohbetlerinde ortaya konuşurdu. Mâ­nevî derecesine göre herkes hissesini alırdı. Başkalarının kalblerindeki gizli bilgileri, sormak istedikleri suâlleri anladığını belli etmez, dolaylı yollardan suâllerin cevaplarını verirdi. İslâmiyeti yaymak, Ehl-i sünnet îti­kâdını her tarafa duyurmak için çeşitli memleketlere gitti. Doğu Anado­lu´yu, İran´ı, Âzerbaycan´ı gezdi. Her gittiği yerde İslâmiyetin güzelliğini, büyüklüğünü anlatıp, doğru ibâdet etmenin, ihlâslı olmanın, her işi Allah rızâsı için yapmanın ehemmiyetini îzâh ederdi. Geçtiği şehirlerdeki âlimler, onun sohbetlerine hayran kalırlar, ayrılırken şehir dışına kadar çıkarak, onu teşyî ederlerdi.

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Muhammed Üftâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bu­lunan oğlu Muhammed Üftâde´yi, ipek satan bir tüccarın yanına çalış­maya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası vefât edince, çocuk yaşta âilesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kim­seye muhtâc olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa´daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmiinde müezzinlik yapmaya başladı. Sonra Doğan Bey Câmiine imâm oldu. Se­nelerce bu vazifeyi yaparak, insanların ibâdetlerini doğru yapmasına ve­sîle oldu.

Bir gün rüyâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide vâz ve nasîhat eyle!” emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmiinde vâz ve nasîhate başladı.

Muhammed Üftâde, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı. Görünüşü ile etrâfındakilere güven ve îtimâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhâr olurdu. Kur´ân-ı kerîm okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşâhede edilirdi. Kimsenin kalbini kır­maz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakâret edenlere bile hiç karşılık vermezdi. Câmiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Bâzı geceler evine gider­ken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine ka­dar götürürdü. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçiren Muhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında ye­tişmeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar dururdu. Bir gün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa´ya geldiğini ve Ulu Câ­minin yanında ikâmet ettiğini öğrendi. Huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde´yi yetiştirmeye başladı. Muhammed Üftâde, hocasının verdiği her vazifeyi en güzel şek­liyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin iste­diklerini yapmayıp, istemediklerini yapıyordu. Haramlardan şiddetle ka­çıyor, şüpheli korkusuyla mübahların bile fazlasını terkediyordu. Bu şe­kilde hocası Hızır Dede´nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı. Her nefes alıp vermesinde Allahü teâlâya hamd eder, cenâb-ı Hakk´ı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kâbiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî Vâkı´ât adlı eserinde topladı.

Rumeli velîlerinin büyüklerinden Üryânî Mehmed Dede (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) küçük yaşta ilim tahsîli ile meşgûl oldu. Çeşitli dallarda ilim sâhibi olduktan sonra, aşk-ı ilâhî´nin cezbesine kapılıp ken­dinden geçti. Dizkapağı ile göbeği arası hâriç, diğer taraflarına bir şey giymez oldu. O şekilde etrafta dolaşmaya başladı. Mısır´a kadar gitti. Bir­kaç se- ne Kâhire çevresinde kalıp, sıkıntı ve riyâzetler çekti. Vahşîlerle birlikte nice yıllar geçirdi. Yıllar sonra Kâhire´ye girdi. Gülşenî dergâhına vardı. O sırada İbrâhim Gülşenî hazretleri vefât etmiş, oğlu Emîr Ahmed Hayâlî yerine kalmıştı. Emîr Ahmed Hayâlî, Üryânî Dede´yi görünce; “Hüner, in- san olmaktır, hayvan gibi ot otlamak değildir.” deyip, nasîhatte bulundu. O da orada kalıp, Hayâlî´nin feyz ve himmetinden istifâde etti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâle geldi. Ahlâkı güzelleşti. İbâdet ve hâlleri düzeldi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, Resûl-i ekremin yolunu yaymak vazi- fesi ile memleketine geri gönderildi.Yergöğü´nde ikâmet edip, İbrâhim Gülşenî hazretlerinin mesnevî tarzında yazdığı Mânevî adlı eserini oku- yup açıkladı. İnsanlara nasîhatlerde bulundu. H.999 sene­sinde Yergö- ğü´nde vefât edip annesinin yanına defnedildi. “Yergöğü´nün kutbu vefât eyledi.” şeklinde vefâtına târih düşürüldü. Her ikisinin kabri de ziyâretgâh olup, onları vesîle ederek yapılan duâların kabul olduğu çok kere görül- müştür.

Üryânî Dede, Yergöğü´nde birçok talebe yetiştirip, güzel nasîhatleri, tatlı dil ve güler yüzü, güzel ahlâkı, faydalı ilmi ile insanlara doğru yolu gösterdi. Kendisinde görülen hal ve kerâmetler, Allahü teâlânın izniyle birçok kimsenin sâlih müslüman olmakla şereflenmesine sebeb oldu.

Hünkâr şeyhi denmekle meşhur velî Vânî Mehmed Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bilgisi ve hitâbetiyle, herkesin hayranlığına mazhar oldu. Erzurum beylerbeyi Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile sohbet e- dip, nasîhatlerde bulundu. Fâzıl Ahmed Paşanın babasının ve­fâtı üzeri- ne sadrâzam tâyin olunarak İstanbul´a çağrılmasından sonra, Mehmed Efendinin nâmı İstanbul´da da duyulmaya başladı. Pâdişâh Dördüncü Mehmed Hanın emriyle İstanbul´a çağrıldı. Pâdişâh hocası (Hünkâr şeyhi) ve Yeni Câmide ilk kürsü vâizi oldu. Şehzâde Mustafa´nın da hocalığını yaptı. Pâdişâh vâizi olunca, şehzâde Mustafa´nın terbiye­sini, talebesi ve dâmâdı Feyzullah Efendiye bıraktı. Pâdişâh hocası ol­masından dolayı “Şeyh Mehmed” nâmıyla anılmaya başlanan Mehmed Efendinin Yeni Câmi kürsüsünden ettiği vâzlar, büyük îtibâr gördü. Zühd ve takvâsı, dünyâya ehemmiyet vermeyip, Allahü teâlâdan çok kork­ması, îtibârını yükseltti. Vâz ve nasîhatleri pek tesirli oldu. 1665 sene­sinde bâzı sahte tarîkatçıların çığırdan çıkan, zaman zaman İslâmiyetin dışına taşan hâl ve hareketlerinin durdurulması için ferman çıkarttı. Za­mânında Sabatay Sevi adında bir haham kendisinin Mesih olduğuna dâir bir takım sapık fikirler ileri sürmüştü. Bir ihbâr üzerine yakalanıp Edir­ne´ye getirildi. Edirne sarayında Şeyhülislâm Minkarizâde Yahyâ Efendi ve Sultanın imâmı Vânî Mehmed Efendiden müteşekkil bir dîvân ku­ruldu. Pâdişâhın bitişik odadan tâkib ettiği görüşmeler sonunda Sabatay kendisinin müslüman olduğunu söyledi ve dönme olduğunu îlân etti. Onun müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî Mehmed Efendi; “Bu adamın müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâs ile kabûl ettiğine kâni de­ğilim. Fakat dînimiz şüpheyi reddeder ve kişinin îmânı üzerinde hüküm ancak cenâb-ı Hakk´ındır. Bu îtibârla ihlâs ile müslüman olmasını niyâz­dan başka bir şey yapamam.” diyerek İslâmiyetin hükümlerine bağlı ol­duğunu gösterdi.

İstanbul´daki meşhûr velîlerden Vefâ Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir ara hacca gitmişti. Hacdan deniz yolu ile dönerken, yolda hıris- tiyan korsanları tarafından gemisi yağma edilip, kendisi de esir edildi. Rodos Adasına götürülüp hapsedildi. Zamânının gözüpek kahra­man- larından Kahramanoğlu İbrâhim Bey tarafından, esir alanlara para verilmek sûretiyle esâretten kurtarıldı. Hürriyetine kavuştu. İstanbul´a dö­nüşlerinde, şimdi kendi ismi ile anılan “Vefâ” semtine yerleşti. Vefâtına kadar burada yaşadı. İnsanlara doğru yolu göstermek, dînimizin emir ve yasaklarını bildirmek ile meşgûl oldu.

Evliyâdan ve büyük İslâm âlimlerinden Vekî´ bin Cerrâh (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) vaktinin çoğunu ilim meclislerinde geçirirdi. Gece sahura kalkıp, sabah namazından öğle vakti öncesine kadar ilim meclisinde, muhaddislerin yanında bulunurdu. Öğle namazına kadar kaylûle yapıp, uyurdu. Öğle namazını cemâatle kıldıktan sonra tekrar ilim meclisine gidip, ikindiye kadar fıkıh ile meşgûl olurdu. İkindiden ak­şam namazı vaktine kadar Kur´ân-ı kerîmin tedrisi ve ibâdet ile meşgûl olurdu. İftar için evine gidip, hazırlanan yiyeceklerden akrabâlarına da ik­râm ederdi. Geceleri nâfile namaz kılıp, Kur´ân-ı kerîm okur, tövbe ve istigfâr ederdi. Bütün günlerini böyle geçirirdi. Bayramlar ve yevm-i şek hâriç, senenin diğer günlerini oruçla geçirirdi. Oruçlu olduğunu sakla­maya çalışırdı. Yahyâ bin Eksem, onun günlük hayâtını şöyle anlatır: “Vekî´ ile hazar ve seferde beraber arkadaşlıkta bulundum. Bütün günle­rini oruçlu geçirip, her gece Kur´ân-ı kerîmi hatmederdi.”

Büyük velîlerden Abdülkâdir Dücânî Yâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) babasının terbiye ve himâyesinde yetişti. Küçük yaşta Kur ân-ı kerîmi ezberledi. Tecvîd ilmini öğrendi. Sonra amcası Mevlânâ Seyyid Şeyh Selim Dücânî den ilim tahsîl etti, duâsına kavuştu. Amcası vefât edince zamânının büyük âlimlerinden ders alıp, sohbetlerinde bulundu. Aklî ve naklî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Amcasının oğlu Mevlânâ Şeyh Hüseyin ve büyük âlim Şeyh Muhammed Trablûsî, Şeyh Mahmûd Râfî ve başkalarıyla görüştü. Onlarla ilmî müzâkerelerde bulundu.

Abdülkâdir Yâfiî, Allahü teâlânın sevgili bir kulu idi. Bütün ilimlerde, özellikle hadîs ve tasavvufta emsâlsiz idi. Tasavvufta Kâdirî yolunu, Mevlânâ Ali Geylânî´den öğrenip, icâzet, diploma aldı. Ayrıca Rufâî, Ahmedî, Düsûkî, Kâdirî, Halvetî yolunu amcasının oğlu ve hocası Şeyh Hüseyin Selim Dücânî den aldı. Şâziliyyeyi de, Şeyh Muhammed Cisr – den aldı. Çok cömertti. Yafa daki evi, misâfirlerin ve yolcuların barı­na- ğıydı. Misâfiri çok sever, tanıdık, tanımadık herkesi, yedirir, içirir, ba­rındırırdı. Allahü teâlâ onun evine öyle bir bereket vermişti ki, pek az bir nafaka, evine ve misâfirlerine yeterdi. Büyük himmet sâhibiydi. Senenin kış ve bahar aylarına rastlayan altı ayında Yafa´daki evinde kalır, diğer altı ayda da köyleri şehirleri dolaşır, insanlara nasîhat ederdi.

Abdülkâdir Yâfiî, nereye gitse doğru yolun âşıkları hemen kendisine talebe olurdu. Allahü teâlâ ona çok büyük mânevî üstünlükler ihsân et­mişti. İnsanlara hizmet için çırpınır, bu sebeple şehirleri, köyleri dolaşır, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretirdi. Aralarındaki an­laşmazlıkları hallederdi. Verdiği hükümlerden herkes râzı olur, kimse îti­râzda bulunmazdı. Herkesin sevgi ve îtimâdını kazanmıştı. Halk onun gelmesine çok sevinir, büyük-küçük, herkes, onu karşılardı. Allahü teâlâ onun sevgisini herkesin kalbine koymuştu. Gittiği yerlere talebelerini de götürürdü. Sözünü işiten, onun Allahü teâlânın velî bir kulu olduğunu anlardı. Muhammed aleyhisselâmın ahlâkı üzere idi. Büyük-küçük her­kese karşı alçak gönüllüydü.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Şamlı Ömer Efendi uzun müddet Trab­zon da kâdılık yaptı. Yahyâ Efendi orada dünyâya geldi. Kânûnî Sultan Süleymân da Trabzon da aynı sene aynı haftada doğdu. Kânûnî ile süt kardeşi oldular. Kânûnî dünyâya geldiğinde, annesi Âişe Hafsa Sultanın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kânûnî yi Yahyâ Efendinin annesi emzirdi.

Kânûnî Sultan Süleymân, sultan olunca, ona çok yakın alâka gös­terdi. Çok yardım edip, İstanbul daki meşhûr yerine yerleştirdi.

Kânûnî Sultan Süleymân Han bir gün Yahyâ Efendiye hatt-ı şerîf gönderip; Birâderim Yahyâ Efendi! Şaşılacak şeydir ki, bizi terkettin. Hayli zamandır görüşemedik. Buna sebep nedir Eğer bizden size karşı bir kusur meydana geldi ise kerem edip af buyurunuz. Teşrif edip bizi sevindiriniz. Böylece kırık gönlümüz neşelensin. dedi. Hatt-ı şerîf, Yah- yâ Efendiye ulaşınca, kâğıt kalem istedi ve Kânûnî ye cevap yazıp onun görüşme isteğini kabûl etti. Dergâhına dâvet etti. Sohbette bulun­dular.

Askerî ve mülkî erkân, ahâlinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yer­lerdeki insanlar, tüccârlar ve bilhassa gemiciler, Yahyâ Efendiyi ziyâret ederler, hediye ve adak gönderirler, hâcetleri için duâ isterlerdi. Yahyâ Efendi, yanına gelen ziyâretçilere çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve mey­veler ikrâm eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik, ikrâm ve ihsânları pekçok- tu. Bâzan şehrin ileri gelen zâtları ile ilim sâhiplerini dâvet eder, çeşit çe- şit ikrâmlarda bulunurdu. Bâzan da fakir ve yoksullara ziyâfet çe­ker, gö- nüllerini alırdı. Her sene Resûlullah efendimizin, dünyâya teşrifle­rinin se- ne-i devriyyesi olan mevlid kandilinde, daha çok iyilik ve ikrâm­larda bulunur, daha geniş ziyâfetler verirdi. İlim talebelerinden, fakirler­den ve zayıflardan ziyâretine gelenlere çok sadakalar verir, en aşağı he­diyesi kayık ücreti olurdu. Bahçesinde bulunan meyvelerden Kânûnî Sultan Süleymân Hâna takdîm ve hediye eder, Sultân da ona, maddî yardımda bulunurdu.

Yahyâ Efendi, çeşitli ilimlerde söz sâhibi olup, naklî ilimlerden başka; tıb, hikmet, hendese ve fizik gibi aklî ilimlerde de mahâret ve ihtisas sâ­hibi idi. Duâsı Allahü teâlânın izniyle hastalara şifâ olurdu. Kendisi, hem zâhirî, hem de bâtınî kemâlâta sâhipti. Üveysî idi. Dil ve gönül ehli, şâir, tabîb, hakîm, cömert, kerîm (iyilik edici), şefkatli, yumuşak huylu, zekî, iyi huylu, takvâ ve güzel ahlâk sâhibi bir zâttı. Ziyâretine gelenler, onun ke­reminden, kerâmetinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dâir bilgilerinden, ilim ve fazîletinden istifâde ederler, feyz almış olarak dönerlerdi. Sohbe­tinde bulunanların herbirine Âşık diye hitâb ederdi. Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, onların menkıbelerini, güzel hâllerini anlatırdı.

Yahyâ Efendinin iyilik, ikrâm ve ihsânları pekçok olmakla birlikte, kendisi gâyet sâde bir hayat yaşar, her türlü lüzumsuz âdetten kaçınır, resmiyetten uzak dururdu. Tekellüf ve fazla masraftan uzak olup, elbi­sesi ve sarığı sâdeydi.

Çeşitli yerlerden adak ve hediye olarak gelen malların çoğunu, binâ yapmakta ve bahçelerinin bakımında harcardı. Her tarafta binâlar ya­pardı. Yaptığı inşâatın biri tamam olmadan diğerine başlardı. Mescid, medrese, tıb mektebi, hânekâh, hamam gibi binâlar inşâ ederdi. İnşâat işinde çok mâhir idi. Dağları kazdırır, toprakları indirip, deniz sâhillerini doldurur, oralara yeni binâlar yapardı. Böyle çok binâ yapmasının hik­meti suâl edildiğinde; Bekara sûresi 36. ve A râf sûresi 24. âyet-i kerî­melerinde meâlen; …Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün, eceli­nizin sonuna) kadar, yerleşmek, geçinmek ve menfaatlenmek vardır. buyruldu. Bizim ve bizden sonra gelip yolumuzda olanlar için, en güzel kalma yerleri, en münâsip ve lâzım olan yerler böyle binâlardır. Bunun için bu tip binâların inşâsına bu kadar gayret ediyoruz. buyururdu.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçüklüğünde bile fevkalâde edep ve ahlâk sâhibi bir çocuktu. Bir gün arkadaşları ile oyun oynarken, evliyânın büyüklerinden İzzeddîn Hal­vetî nin oğlu ile Sadreddîn Halvetî nin dâmâdı olan Pîrzâde hazretleri onu gördüler. Çocuğu bir müddet seyrettikten sonra, birbirlerine; Allahü teâlâ bu çocuğa, dedelerinin edebini, olgunluğunu ve güzel huyunu ih­sân etmiş. Duâ edelim de, Halvetî yolunun feyz ve mârifetlerine de ka­vuşsun. dediler. El açıp cenâb-ı Hakk a yalvarıp, uzun uzun duâlar etti­ler. O gece Seyyid Yahyâ, rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Sev­gili Peygamberimiz; Evlâdım Yahyâ! Halvetî yolunun büyüklerinden olan Sadreddîn e git. Onun sohbeti ve hizmetiyle şereflen! buyurdu. Sabah olunca, yaşının küçüklüğüne bakmadan, Sadreddîn Halvetî nin huzûruna koştu. Onun terbiyesi altında ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda ho­casının feyz ve bereketleri ile, ilimde ve tasavvuf yolunda pek yüksek de­recelere kavuştu.

Büyük velîlerden Ya kûb Germiyânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun îtikâd ve amel etmekte, fakirleri korumakta, ihtiyaç sâhiplerinin yardımlarına koşmaktaydı. Allahü teâlâ- nın muhabbeti ile yanardı. Zühd sâhibi olup, dünyâlık şeylere ilgi ve alâ- ka göstermezdi. Dünyâlık bir iş için herhangi bir kimseye yalvardığı, boyun büktüğü hiç vâki olmadı. Dâvet edilmediği yere gitmez, lüzumsuz dünyâ kelâmı söylemezdi. Herkese; âhirete yarar işler yapmayı teşvik edici, dünyâya düşkün olmaktan men edici sözler söylerdi. Her hâli, ha­reketi ve tavrı makbûldü. Herkesin yanında yüksek îtibârı vardı. Yü­zünde, İslâm dînine uygun yaşamanın verdiği nûr parlardı. Etrafına feyz ve nûr yayardı. Uzun seneler Kocamustafapaşa zâviyesinde gönül ve irfân sâhibi talebelere ders verdi. Herkes, kâbiliyeti kadar o nûr çeşme­sinden feyz ve bereket alarak yükseldi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Yâr Muhammed Kadîm Talkânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İmâm-ı Rabbânî hazretlerine çok hizmet ede­rek teveccühlerine kavuştu. Gecelerini Kur ân-ı kerîm okuyarak, namaz kılarak, cenâb-ı Hakk´ın ismini anarak hep ibâdetle geçirirdi. Gündüzleri de oruç tutardı. Çok murâkabe eder, Allahü teâlânın mahlûkları hakkında tefekküre dalardı. Haramlardan ve Peygamber efendimiz zamanında ol­mayıp dine sonradan ibâdet olarak sokulan şeylerden aslandan kaçar gibi sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların dahî fazlasını terkederdi. Yüzü çok güzel olup, görenler hayrân kalırdı. Bir gün arkadaşı Hâşim-i Keşmî hazretlerine; Yüzümün güzelliği ve sakalımın düzgünlüğü için şükrediyorum. Sahralarda gezdiğim zamanlar, halktan kim beni görürse hemen salevât-ı şerîfe okur. dedi.

Yâr Muhammed Kadîm, hocasından izin alarak tam bir fakîrlik ve garîblik içerisinde Haremeyn-i şerîfeyni ziyârete gitti. Bu bereketli sefer­den dönüşte Hâşim-i Keşmî ye şöyle anlattı: Kâbe-i muazzamanın Rükn-i Yemânî tarafında Resûlullah efendimizin mübârek nûrunu gör­düm. O nun lezzet ve tatlılığından kendimden geçtim. Kendime geldi­ğimde tuhaf bir hâldeydim. İnsanlar etrâfıma toplanmışlar hayretle bana bakıyorlar, bir taraftan da; Bu kimse herhâlde mecnûndur. diyorlardı. Benim lisân-ı hâlim, senin şu beytine uygundu:

Bu Leylâ çadırdan çıkarsa eğer,

Dağ ve sahrâlar mecnûn olsa, değer.

Tasavvuf ehli ve halk şâiri Yûnus Emre (rahmetullahi teâlâ aleyh) şiirlerini arûzla ve daha çok hece vezniyle yazmıştır. Şiirleri açık, derin mânâlı, samîmî ve heyecanlıdır. İlâhî aşk, varlık, yokluk, hayat, ölüm meseleleri ve bunlara bağlı olarak, dünyânın fânîliği gibi meseleleri en iyi şekilde şiirle anlatmıştır.

Yûnus Emre yi aynı yolda tâkib eden birkaç şâir daha görülmüştür. Bunlardan bilinenlerden ikisi; Âşık Yûnus ve Derviş Yûnus tur. Yunus Emre nin en önemli tâkipçisi olan Âşık Yûnus Bursa lı olup, H.843 yılında vefât etmiştir. Her iki şâirin şiirlerini birbirlerinden ayırmak zordur. Yûnus Emre, Celâleddîn-i Rûmî´nin sohbetlerinde bulunmuştur. Bu sohbetlerin, yetişmesinde büyük rolü olmuştur.

Yûnus Emre de günü birlik konulara rastlanmaz; geçim endişesi, âile sıkıntısı, evlât acısı, yakınlarının şahsî ve âilevî meselelerine hemen hemen hiç yer vermez. O, insanlığın umûmî kader çizgisi üzerinde dur­muştur. Bunlar; kabir, ömrün geçişi, ölüm, Allahü teâlâya îmân ve yal­varma, dînî esaslar, insanın yalnızlığı, aşk, nasîhatler ve hayâtın gâyesi gibi insanlığa has meselelerdir.

Her yerde, her seste, her renkte, her zaman Allahın varlığını idrâk eden Yûnus Emre, bu dilsiz varlıkların büyük tanıtışındaki gizli dilin hay­rânıdır.

Yûnus Emre, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ile bütün ya­kınlarının, dört halîfenin, hazret-i Peygamberin soyundan gelenlerin, bütün İslâm âlimlerinin ezelî âşığıdır. Hiçbir bâtıl cereyana kapılmadığı gibi, onlar karşısında ahlâkî nizâmı, din sevgisini ve gerçek tasavvufu koruyan kültür ve sanat seddi olmuştur. İhlâs ile, her şeyi Allah rızâsı için yapmayı her zaman söylemiştir. Yûnus Emre için “Dervişlik”, herkese faydalı olmak ülküsüdür. Şiirlerinde tembelliği, tufeyli ve faydasız olmayı kınamıştır.

Şerîat, tarîkat yoldur varana,

Hakîkat, mârifet andan içerü.

diye, hakîkî tasavvufu da o târif etmişitir.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) haram ve şüphelilerden çok sakınır, çok ibâdet ederdi. Kendi hâlinde yaşar, hâlini belli etmezdi. Kalbinde dünyâ sevgisine yer yoktu. Nefsinin isteklerine hiç uymaz, her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Helâlden lokma bulabilirse yer, bulamazsa sabrederdi. Allahü teâlânın rızâsının onda dokuzu helâl rızıktadır. buyururdu. Do­kumacılık yaparak nafakasını temin etmeye çalışırdı. Dünyâ malına ve lezzetlerine hiç iltifat etmezdi. Kırk sene müddetle iki gömlekle idâre etti. Birini yıkar, diğerini giyerdi. Âhiretteki sonsuz nîmetleri terk edip de, dün­yânın geçici, yalancı ve aldatıcı zevklerini tercih edenlerin zavallılıklarını, gafletlerini ve yakalandıkları bu hastalığın tehlikesini bildirmek için, haz­ret-i Ali nin; Dünyâ çöplük gibidir. Kim ona tâlib olursa sıkıntılarına kat­lanmaya hazır olsun. sözünü sık sık tekrâr ederdi. Hastalandığında ken- disinin haberi olmadan, sultanın doktorlarından birini çağırdılar. Doktor muâyene edip gideceği zaman, Yûsuf bin Esbât oradakilere sordu: Dok- tor muâyene ettiği hastalardan, âdet olarak ne alır Onlar da; Altın alır. dediler. Bir kese çıkardı ve; Bunu ona veriniz. diyerek yanındakilere uzattı. Baktılar, kesenin içinde on beş altın var. Bu çok fazladır. dediler. Bunun üzerine, Olsun, ona verin. Böyle yapmaktaki maksadım, fakir- lerin, sultandan daha mürüvvetli olduğunu bildirmektir buyurdu.

Büyük velîlerden Ahî Yûsuf Halvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) genç­lik zamânında güzel bir kıza tutulmuştu. Bir gün kızla sözleşti. Onu der­gâhın bir köşesinde beklemeye başladı. Lâkin kızın bir mânisi çıkıp ka­rarlaştırdıkları yere gelmedi. Yûsuf Halvetî sabaha kadar orada sevdiği kızı ağlayarak bekledi. Sabahleyin dergâh şeyhi Zâhid hazretleri talebe­lerinden birisine hitâben; Evlâdım! Dergâhımızın şu köşesinde bir genç durur. Misâfirimizdir. Çağır gelsin. buyurdu. Bunun üzerine talebe târif edilen yerde Yûsuf Halvetî yi buldu ve onu dergâha çağırdı. O da red­detmeyip içeriye girdi. Zâhid hazretlerinin huzûruna çıktı. Zâhid hazret­leri, Yûsuf Halvetî ye hitâben; Oğlum! Biz Hakk ı arayanı böyle avlarız. Artık üzülmene, alğamana gerek yok. buyurdu. O an Yûsuf Halvetî nin kalbi Zâhid hazretlerine bağlandı ve talebesi oldu.

Yûsuf Halvetî hocasının bereketli sohbetleriyle yetişip, velî bir zât olunca, Rum diyârındaki insanları irşâd için oraya gitmeye memur edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir câmi inşâ etti. İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgûl oldu. Çok kerâmetleri gö­rüldü.

Evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) on sekiz yaşında Bağdat a gelip, fıkıh ilmini Ebû İshâk-i Şîrâzî den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihti­mâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkıh âlimlerinin derslerine devâm et­mekle, Hanefî mezhebinde fıkıh ve münâzara âlimi oldu. İsfehan ve Semerkand da, zamanın meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde ye­tişerek kemâle ulaştı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî ve birçok bü­yük zât ile görüşüp, sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur ân-ı kerîmi sayısız hatmetti. Gece namazlarında her rekatte bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkıh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.

Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullah-i Berkî, Hasan-ı Endâkî, Ah- med Yesevî ve Abdülhâlık-ı Goncdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bun- lardan Ahmed Yesevî, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetler yaptı. Yûsuf-i Hemedânî, bütün dostlarına, tale­besi Ab- dülhâlık-ı Goncdüvânî ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.

Yûsuf-i Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herat a gitti ve uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv e gelip bir müddet daha kal­dıktan sonra Herat a döndü. Herat tan Merv e yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.

Yûsuf-i Hemedânî, İmâm-ı A´zama pekçok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile meşgûl olmuştur. İlmi, fazîleti ve kerâmetleriyle İs­lâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.

Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur ân-ı kerîm okumakla meşgûldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Ahmed-i Yesevî hânesine varıncaya kadar Bekara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân a çevirir ve çok ağlardı. Selmân-ı Fârisî hazretlerinin âsâsı ile sarığı kendisin­deydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgile­rini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için ça­lışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdı. Böylece, maddî ve mânevî hastalıkların tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.

Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mah- lûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayr-i müslimlerin evlerine gi­derek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, her­kese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş eşyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâ­hibi idi. Dünyâya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulunmazdı. Talebelerine, dört büyük halîfenin menkıbe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâk- lanmalarını nasîhat ederdi.

Osmanlı velî ve âlimlerinden Muhammed Zâhidü l-Kevserî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası aslen Kafkasyalı olup, memleket- leri Ruslar tarafından işgâl edilince, hicret ederek Anadolu ya geldi. Bo- lu nun Düzce ilçesi yakınındaki bugünkü adı Çalıcumâ olan o zamanki adıyla Hacı Hasan Efendi köyüne yerleşti. Muhammed Zâhidü l-Kevserî bu köyde dünyâya geldi. İlk tahsîlini babasından gördü ve Düzce âlim- lerinden ilim öğrendi. Sonra İstanbul a gelerek Kazasker Hasan Efendi- nin Dârülhadîs Medresesinde yerleşti. Fâtih dersiâmlarından Eğinli İbrâ- him Hakkı Efendi ile Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Efendiden dînî ve Arabî ilimleri okuyarak, icâzet, diploma aldı. 1907 senesinde ya­pılan rüûs imti- hânını kazanarak ders vekîli oldu. Ahmed Âsım Efendinin başkanlığın- daki Ahıskalı Ahmed Esad Efendi, Dağıstanlı Mustafa bin Azm Efendi ve Tosyalı İsmâil Zühdü Efendilerden meydana gelen heyet huzûrunda der- siâmlık imtihânını kazandı. Bir müddet Fâtih Câmiinde müderrislik yapan Muhammed Zâhidü l-Kevserî, 1913 senesinde İstan­bul Müderrisliği rüt- besine ulaştı. Fâtih Câmiinde müderrislik yaptığı sı­rada ayrıca Dârüşşa- faka da Arapça dersleri okuttu.

Zâhidü l-Kevserî, Dârülfünûnda (İstanbul Üniversitesi) fıkıh ve fıkıh târihi derslerini okutmak için açılan imtihânı birincilikle kazanmış ise de bu vazîfeye, mevcut öğretim üyelerinden birisi vekâleten getirildiğinden, tâyini gerçekleşemedi. Ürgüplü Mehmed Hayri Efendinin şeyhülislâmlığı sırasında ıslâh edilen medreselerde belâgât, aruz ve ilm-i vâd´ derslerini okuttu. Bu sırada Kastamonu da açılan yeni bir medreseyi faâliyete ge­çirmekle vazîfelendirildi. Üç yıl kadar bu vazîfeyi liyâkatle yürüten Zâhi- dü l-Kevserî, istifâ ederek İstanbul a döndü. İstanbul a dönüşü kış mev- simine rastlıyordu. Her taraf karlarla kaplı olduğu için Karayolundan git- meyi tercih etmeyip deniz yolundan gitmeye karar verdi. İnebolu Li­manından bindiği eski bir gemi kâh durup kâh dolanarak Ereğli ye yak­laştı. Zâhidü l-Kevserî yola böyle devâm etmektense inmeye ve Akteş- şehir e geçmeye karar verdi. Orası Düzce ye yakındı. Sefere ara verip Düzce ye gitmeyi ve şartlar yolculuğa müsâit oluncaya kadar orada kal- mayı düşünüyordu. Gemiden inip bir kayıkla Akteşşehir e gitmek üzere yola koyuldu. İkindi vaktine doğru deniz hırçınlaştı. Ard arda vuran dal- galar, Zâhidü l-Kevserî ve Akteşşehir yolcularının bulunduğu kayığı de- virdi. Fakat yolcular devrilen kayıktan ayrılmayıp kayığın kenarlarına tu- tundular. Dalgalarla uğraşmadan dolayı bir müddet sonra Zâhidü l-Kev- serî de diğer yolcular gibi kendini kaybetti. Denizden çıkarıldığında tek hissettiği şey kulağındaki çınlamaydı. Diğer yolcular da güçlükle fa­kat sağ olarak sâhile çıkarıldılar. Zâhidü l-Kevserî nin Kastamonu ya gö­türüp de, orada bırakmayıp İstanbul a geri getirmek için yanına aldığı çok sa- yıda eşyâları ve nefis yazma kitapları sulara gömüldü. Aralarında asır- larca önce yazılmış ünlü âlimlere âit fıkıh, hadîs ve akâid ilimlerine dâir kitaplar da bulunuyordu.

Kazâdan sağ sâlim kurtulan Zâhidü l-Kevserî hazretleri birkaç gün kalmak üzere Düzce ye gitti. Bu esnâda İstanbul dan Dârüşşafaka Med­resesine tâyin edildiğini bildiren telgraf geldi. Bu emir üzerine İstanbul a gelen Zâhidü l-Kevserî, Dârüşşafaka daki vazîfesine başladı. Bir ay sonra da Medresetü l-Mütehassısîne müderris tâyin edildi. Ders vekâleti meclisine üye seçildi. Bir müddet sonra yetmiş beş Osmanlı lirası aylıkla ders vekilliğine tâyin edildi.

Sultan İkinci Bâyezîd Han bir medrese yaptırmış ve bu medresede Şeyhülislâmın bizzat ders vermesini emretmişti. Fakat zamanla Şeyhü­lislâmlar meşgûliyetlerinin çoğalması sebebiyle kendilerinin yerine ders vermek üzere bir vekil görevlendirmişlerdi. Şeyhülislâmın yerine ders ve­ren bu müderrislere ders vekîli denirdi. Ders vekîlinin yetkisi El-Ezher Üniversitesi rektörünün yetkisine eşitti. Sultan Vahîdeddîn Han zamâ­nında Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin ders vekîli olan Zâhidü l-Kevserî bu şerefli vazîfeyi liyâkat ve üstün başarıyla yürüttü. Sonra Ba­yındırlık Kurulunun, Sultan İkinci Mustafa Hanın yaptırmış olduğu Lâleli Medresesini yıkmasına karşı çıktığı için bu vazîfesinden alındı.

İslâm dînini doğru olarak anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda gi­den, her türlü sapık ve bozuk cereyânlara karşı olan Zâhidü l-Kevserî, Osmanlı Devletini batıran İttihâd ve Terakkîye ve onlara âlet olan, din âlimi ve şeyh geçinen fakat İslâmiyetten haberi olmayan kimselere şid­detle karşı çıktı. İstanbul da kaldığı zamanlar yüzlerce talebe yetiştirdi. Bu talebelere tahsillerinin sonunda ehliyetli olduklarına dâir icâzetnâme, diploma verdi. Fakat Ehl-i sünnet yoluna ve Ehl-i sünnet âlimlerine olan hücûmlar karşısında kale gibi direnmesini sürdürdüğü için ittihâdçılar ve onların maşaları durumunda olanların haksız ithâm ve hücumlarına uğ­radı. Ders Vekâleti Meclisi üyeliğini ve müderrislik vazîfesini devâm ettir­diyse de, bâzı ihlâslı kimselerin kendisine, tutuklanması için türlü oyunla­rın tezgâhlandığını haber vermeleri üzerine durum yatışıncaya kadar ge­çici olarak İstanbul dan ayrılmaya karar verdi. 3 Kasım 1922 târihinde Mısır a gitmek üzere İstanbul dan ayrıldı. Deniz yoluyla İskenderiyye ye oradan da Kâhire ye gitti. Birkaç ay Kâhire de kaldıktan sonra Şam a ge­lip bir yıl burada kaldı. Sonra tekrar Kâhire ye dönerek Câmiü l-Ezher de (Ezher Medresesinde) okuyan Türk talebelerin kaldığı Ebü z-Zeheb Muhammed Bey Dergâhına yerleşti. Orada kaldığı müddet içinde ders okutup talebe yetiştirmekle ve ilmî eserler yazmakla meşgûl oldu. 1928 senesinde tekrar Şam a gelip bir yıl kaldıktan sonra Kâhire ye döndü. Dârü l-Mahfûzâti l-Mısriyye (Mısır Devlet Arşivi) de bulunan bir kısım Türkçe belgeleri Arapça ya tercüme etme gibi mütevâzî bir işte çalışarak geçimini sağladı. Bir müddet sonra eşini ve çocuklarını da İstanbul dan yanına getirtti. Bir oğlu ve üç kızı olan Zâhidü l-Kevserî, son senelerini ilmî eserler yazmakla geçirdi. Son yıllarda şeker hastalığı ve yüksek tan­siyon rahatsızlığına tutuldu.

Bir oğlu ve üç kızı onun sağlığında Kâhire de vefât ettiler. Zâhidü l-Kevserî hazretleri de H.1371 senesinde Kâhire de vefât etti. Câmiü l-Ezher de kılınan cenâze namazından sonra Karâfe Kabristanında İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabri civârında, dostu İbrâhim Selîm e âit bölümde defnedildi. Vefâtından sonra ayağına sıcak su dökülüp rahatsızlanan hanımı Türkiye ye dönmüş ve 1957 senesinde Düzce de vefât etmiştir.

Büyük velîlerden ve Mısır da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaştayken babası vefât etti.

Doğum yeri olan Senîke ye Rebî bin Abdullah isminde bir âlim gel­mişti. Rebî bin Abdullah, kendisine yardım edilmesini isteyen bir kadın gördü. Kadının kocası ölmüş, çocuğu yetim kalmıştı. Şehrin vâlisi ço­cuğu saka kuşu avlamaya gönderiyordu. Rebî bin Abdullah çocuğu ve kadını yanına çağırıp, kadına; Eğer oğlunun böyle durumlara düşmek­ten kurtulmasını istiyorsan, oğlunu bırak Câmi-ül-Ezher de okusun, ilimle meşgûl olsun. dedi. Oğlunun bu durumdan kurtulması için can atan ka­dın, onu Rebî bin Abdullah a teslim etti. Rebî bin Abdullah küçük yaşta olan Zekeriyyâ Ensârî yi alıp Câmi-ül-Ezher e götürdü. Kısa zamanda Kur ân-ı kerîmin tamâmını ezberleyen Zekeriyyâ Ensârî, zamanının bü­yük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti.

Zekeriyyâ Ensârî hazretleri; Gençlik yıllarını anlatırken şöyle bu­yurdu: Ben uzak yerden Câmi-ül-Ezher e bir zât tarafından getirilmiştim. Daha çok gençtim. Burada dünyâ işlerinden uzak ve kalbimi mahlûkâttan hiç birine bağlamadan, sâdece ilim ile meşgûl oluyordum. Çok defâ acık- tığım zaman, bulduğum karpuz, kavun artıklarını yıkayarak yerdim. Se- nelerce böyle devâm ettim. Sonra Allahü teâlâ bana velî kullarından biri- sini gönderdi. O, benim, yiyecek, içecek ve kitap gibi bütün ihtiyaçla­rımı karşılıyordu. Bana; Ey Zekeriyyâ! Benden hiçbir şeyini gizleme! derdi. Birkaç sene böyle devâm etti. Bir gece herkes uyurken beni uyan­dırıp; Kalk ve benimle gel! dedi. Beni, Câmi-ül-Ezher deki vikâde merdiveni- ne götürdü. Oraya vardığımız zaman bana; Kürsüye çık! dedi. Son merdivene kadar çıkıp inmemi istedi. Ben onun isteğini yaptıktan sonra; Senin akranların vefât edecek, fakat sen yaşıyacaksın. Kadrin ve kıy- metin çok yüksek olacak. Kâdı l-kudât lık yapacaksın. Daha sen ha­yatta iken talebelerin şeyhülislâm olacak. Sonunda gözlerin görmeye­cek. dedi. Ben ona; Gözlerim mutlakâ görmeyecek mi diye sorunca; Evet görmeyecek. diyerek ortadan kayboldu. Bir daha o zâtı görme­dim.

Zekeriyyâ Ensârî, ilimde akranları arasında yüksek mertebeye ulaştı. Behce üzerine yaptığı şerhi, hocasının yanında elli yedi defâ okudu. Vaktini ders okutmak, kitap mütâlaa etmek, fetvâ vermek, eser yazmak, kâdılık ve mühim vazifelerle meşgûl olmak sûretiyle geçirdi. Faydasız işlerle hiç meşgûl olmazdı. Vakar sâhibiydi.

Hadîs, fıkıh, tefsîr gibi naklî ilimlerde ve aklî ilimlerde derin âlim olan Zekeriyyâ Ensârî, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. İlmi ve güzel ah- lâkıyla insanlara faydalı olmaya başladı. Bu yüzden her beldeden ilim tâ- lipleri, ders almak için onun yanına geldiler. Allahü teâlâ onun ömrünü u- zun eyledi. Zekeriyyâ Ensârî ye, talebelerinin ve onların talebelerinin şeyhülislâm olduğunu görmek nasîb oldu. Zekeriyyâ Ensârî den ilim öğ­renmiş olan büyük âlimlerden bâzıları şunlardır: Cemâlüddîn Abdullah Sûfî, Nûreddîn Mahallî, İmâm Meclî, Fakih Ümeyre Berlisî, Kemâlüddîn ibni Hamza Dımeşkî, Behâuddîn Fâsî, Haleb bölgesi müftîsi Bedrüddîn ibni Süyûfî, Şihâbüddîn Hımsî, Bedreddîn Alâî el-Hanefî, Şemsüddîn Şiblî, Abdülvehhâb-ı Şa rânî, Şihâbüddîn Remlî, Şemsüddîn Remlî, Şi- hâbüddîn ibni Hacer Heytemî, Sâlih Cemâlüddîn Yûsuf, Şemsüddîn Ha- tîb Şirbînî el-Mısrî, Allâme Nûreddîn Nesefî el-Mısrî ve başka birçok âlim. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalışan Zekeriyyâ Ensârî hazretleri, herkesle iyi geçinip hizmet etti.

Kâdı l-kudât olmadan önce günlük kazancı üç bin dirhemdi. Çok kıy­metli kitaplar topladı. Sohbetlerinden ve sözlerinden çok istifâde edildi. Gece-gündüz ilim ve amelle meşgûl oldu. Yaşı çok ilerlemiş olmasına rağmen Sahîh-i Buhârî yi şerh edip, daha önce yapılmış olan on şerhi de, kendi yazdığı şerhde topladı. Beydâvî Tefsîri ne hâşiye yazdı. Oku­dukları kitaplardan güzel ve mühim mevzûları yazıp getirenlere mükâfât verirdi. Zekeriyyâ Ensârî çok hayır yapardı. Kendisinden yaşça ve ilimce küçük birisi ona emr-i mârûfta bulunsa hemen kabûl ederdi. Ömrünü aslâ zâyi etmedi. Her fazîlet sâhibi kimseyi hased eden olduğu gibi, onu da hased edenler vardı. Zekeriyyâ Ensârî nin, sâlih ve velî bir zât olarak şöhret bulması, Sultan Hoşkadem zamânında olmuştur. Bir gün Sultan, Zekeriyyâ Ensârî´yi ziyâret etti. Bundan sonra herkes Zekeriyyâ Ensârî yi ziyârete koştu ve onun şöhreti her tarafa yayıldı.

Sultan Kayıtbay, Zekeriyyâ Ensârî yi Kâdı l-kudât yapmak istedi. O, bu görevi kabûl etmedi. Lâkin fazla ısrarlara dayanamayarak, istemeye istemeye kabûl etti. Bir süre sonra sultânın yaptığı bir haksızlığı, açıkça söylediği ve bundan menettiği için bu vazifeden alındı. Zekeriyyâ Ensârî, Kâdı´l-kudât olduğu için çok üzülürdü. Abdülvehhâb-ı Şa rânî bu durumu şöyle anlattı: Bir gün bana, Zekeriyyâ Ensârî; Hatâ ettim. dedi. Ben nede hatâ ettiğini sorunca; Kâdılığı kabûl etmekde. Çünkü ben daha önce herkesin gözünden uzak, kendi hâlimde yaşıyordum.” dedi. Bunun üzerine ben; Efendi! Evliyâdan olan bir zâttan işittim, şöyle buyurmuştu: Velî bir zâtın kâdılık vazîfesine tâyin edilmesi, insanlar arasında iyiliği, zühdü, verâsı, keşf ve kerâmetleri yayılınca onun hâlini setreder, onu perdeler. dedim. Bunun üzerine Zekeriyyâ Ensârî; Evlâdım! Elhamdü­lillah benim bu husustaki üzüntümü hafiflettin. buyurdu.

Anadolu´da yetişen evliyâ hanımlardan Zemzem-i Hâssa (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) anne ve babasının terbiyesinde yetişip ke­mâle geldi. Vakitlerini Allahü teâlânın rızâsı için ibâdet ve tâatle geçirirdi. On altı ya- şında büyük velî Gavs-ul-Memdûh ile evlendi. Bir gün Gavs-ul-Memdûh ile oturmuş sohbet ediyorlardı. Zemzem-i Hâssa bir anda haz­ret-i Mer- yem i yanıbaşında gördü. Gavs-ül-Memdûh a, hazret-i Meryem i görüp görmediğini sordu. O da; Hayır göremiyorum. diye karşılık ve­rince üze- rine düşüp bayıldı.

Zemzem-i Hâssa yı cezbe kaplayıp Allahü teâlâyı zikrederken, sesi biraz fazla çıkınca, insanlar çekemeyip, kardeşi Molla Hamid e şikâyette bulundular. Molla Hamid de, Gavs-ül-Memdûh a haber göndererek onu bu hareketinden alıkoymasını istedi. Gavs-ül-Memdûh da hanımına; Yâ mecnûne! Zikir yapınca sesini yükseltme! Dedikodu olmasın. deyince, hanımı; Şâyet mecnun isem yüce Mevlâmdan dilerim ki aynı durum sana da gelsin ve o lezzetin tadını tadasın. Müfsidlerin sözlerine aldırma. İnşâallah parlak sonumuzu görecekler. dedi. Gerçekten bir ay sonra Gavs-ül-Memdûh Efendide de aynı şeyler oldu.

Zemzem-i Hâssa bir gece evinin damında Allahü teâlâyı düşünürken Kâbe nin pervâne gibi etrâfında döndüğünü gördü. Bu arada gaybdan Tuvayle denilen tepede küçük bir mescid inşâ ettirip içinde ibâdet etme­sine işâret edildi. Bunun üzerine denilen yerde Mescid-i Harâma benze­yen bir mescid yaptırdı. Zamânını burada ibâdetle geçirdi. Mescidini Beytullah a benzetmiş diye Siirt ve Şirvan âlimlerinden bir kısmı Siirt in meşhur âlimi Molla Halil e gelerek yıktırılmasını istediler. Büyük âlim on­lara şu karşılığı verdi: Bizim vazîfemiz kendilerine bu mescidi hangi amaçla inşâ ettirdiğini sormaktır. Şâyet bize, bu mescid Kâbe nin tâ ken­disidir. Onu ziyâret eden hac farîzasını yerine getirmiş olur, diye cevap verirse, dînen kendilerini bu gayr-i meşrû hareketten alıkoyabiliriz. Bu­nun üzerine Siirt kâdısı Hacı Ömer i, Gavs-ül-Memdûh a gönderdiler. O da; Amcamın kızı Zemzem halvetindedir, var git mescidi yaptırmasın­dan gâyesinin ne olduğunu bizzat kendin sor. dedi. Kâdı varıp mescidin kapısında durdu. Onun geldiğini farkeden Zemzem-i Hâssa gayrete geldi ve kâdı bir şey söylemeden gür sesiyle şunları söyledi: Hacı Ömer, bu mescidi yaptırdım ve ismini Alem-ül-Hüdâ (Hidâyetin nişânesi) koydum. Onu yıkmaya azmetmiş olduğunuzu da biliyorum. Kuvvet yönünde ben sizden daha kuvvetliyim. Yıkabilirseniz yıkın. Fakat onun benden de daha kuvvetli bir yüce sâhibi vardır. Çünkü Allahü teâlânın mescididir. Kâdı Hacı Ömer Siirt e geri dönerek durumu îtirâzcı âlimlere anlattı. On­lar da o büyük velî hakkında su-i zânda bulunmaktan ve mescidi yıktır­maktan vazgeçti.

Osmanlı âlim ve velîlerinin meşhûrlarından Zenbilli Ali Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) ilim tahsîline memleketinde başlayıp, Alâeddîn Ali bin Hamza Karamânî´den ders aldı. Kudûrî Muhtasarı´nı ve Nesefî Man- zûmesi´ni ezberledi. Bu ilk tahsîlinden sonra İstanbul a gitti. Orada, za-mânın meşhûr âlimlerinden olan Molla Hüsrev in derslerine devâm edip, ilim öğrendi. Sonra Molla Hüsrev, onu Bursa ya gönderip, Sultan Med- resesi müderrisi Hüsâmzâde Mevlânâ Muslihuddîn den ders alma­sını tavsiye etti. Bu zâtın derslerine devâm edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. İlimde yetiştikten sonra hocası Mevlânâ Muslihuddîn, onu ken- disine mu îd (yardımcı müderris) seçti. Mevlânâ Muslihuddîn in kızı ile evlenip dâmâdı oldu. Çeşitli medreselerde müderrislik yaptı.

Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde, Edirne de Taşlık Ali Bey Medre­sesine müderris tâyin edildi. Fakir olduğu öğrenilince, pâdişâh tarafından kendisine, bir mikdâr kıymetli elbise ile beş bin akçe ihsân olundu. H.882 de, Edirne de Beylerbeyi Medresesine, sonra Sirâciyye Medresesine geçti. Bu sırada kendisini çekemeyenlerin tutumları karşısında, müder­rislikten istifâ edip, bir rivâyete göre Şeyh Muslihuddîn Ebü l-Vefâ ya, di­ğer bir rivâyete göre de, Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Mes ûdî Edir- nevî ye talebe olup tasavvufta kemâle geldi.

Anadolu da yetişen büyük velîlerden Seyyid Zeynelâbidîn Kayserâ- nî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta babasından ve Me­dîne-i mü- nevverenin meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Evliyâdan feyz alıp, olgun- laştı. Allahü teâlânın sevgili kullarının sohbetlerinde, Resûl-i ekremin gü- zel ahlâkı ile ahlâklanıp âzâlarını Allahü teâlânın emir ve ya­saklarına uymakla süsledi. Çok ibâdet eder, haram ve şüphelilerden pek sakınırdı. Mübârek pederinin vefâtından sonra Anadolu ya doğru yola çıktı. 1397 senesinde Kayseri ye geldi. O sıralarda Sivas ve Kayseri do­laylarının be- yi olan Kâdı Burhâneddîn Ahmed Bey yeni vefât etmiş, Kay­seri şehri de Osmanlı Türklerinin âdil idâresi ile şereflenmişti. Kayseri halkı ve idâreci- leri, şehirlerine yeni gelen, Resûl-i ekremin bu mübârek torununa izzet ve ikrâmda bulundular. Zeynelâbidîn hazretleri için bir dergâh ve ev inşâ ettiler. Yine Basra dan gelip Kayseri de yerleşen Seyyid Burhâneddîn Ahmed Efendinin mübârek kerîmesi Fâtıma Hanım ile evlendirdiler. Resûl-i ekremin iki kıymetli torununun ilim ve feyzinden istifâde için elle- rinden geleni yaptılar.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Mustafa Efendi, diğer oğlunun askerde ol­ması sebebiyle yardımına muhtac olduğu Ziyâeddîn Efendiyi bir gün ya­nına çağırıp; Oğlum! İlmin, mâsivâdan yâni Allahü teâlâdan başka her şeyden daha üstün ve alış verişten daha lüzumlu olduğunu bilirim. Fa­kat, senin yaşın küçük. Bu zamâna kadar öğrendiklerin sana şimdilik ye- ter. Ben seni ilim öğrenme yolundan alıkoymak istemem. Ancak as­kere giden ağabeyin dönünceye kadar sabret. O zaman seni ilim ve irfân mer- kezi olan İstanbul a gönderirim. Hiç olmazsa şimdilik bana işlerimde yar- dımcı ol. dedi. Onun ilim ve ticâret yükü altında ezilmesinden kork­muş- tu. Ziyâeddîn Efendi babasının sözüne Peki dedi. Bir taraftan ticâ­retle meşgûl olurken, ilimle uğraşmaktan da geri durmadı. Ağabeyinin asker- den dönmesini sabırsızlıkla beklerken kendi ördüğü para keselerini satarak helâl lokma ile ilim tahsîli için para biriktirmeye başladı. On beş yaşlarındayken amcası ile birlikte ticâret için İstanbul a gitti.

Ziyâeddîn Efendi İstanbul´dayken ağabeyinin askerden döndüğünü haber aldı. Bunun üzerine İstanbul da kalmaya niyet etti. Babası için lü­zumlu şeyleri satın aldı ve onları amcasına teslim etti. Sonra da amca­sına Trabzon a dönmek istemeyip İstanbul da ilim ve irfân yoluna girmek istediğini şöyle ifâde etti: Muhterem amcacığım! Ben şu anda ilim ve ir­fân beldesi İstanbul dayım. Bu sebeple târifi imkânsız bir sevinç içinde­yim. Artık memleketime dönmek istemiyorum. Ağabeyim askerden dön­müş. Artık babam yalnızlıktan kurtuldu ve kendisine yardımcı buldu. Ben burada kalıp ilmimi tamamlamak istiyorum. Mâzeretimi kabûl edeceğinizi umarım. Sakın bana incinip gücenmeyiniz. İleride lâzım olur düşünce­siyle kendi ellerimle örerek sattığım para keselerinden birkaç kuruş birik­tirmiştim. Bunlardan kendime bir şey ayırmadan size vererek babama gönderiyorum. Yardımcı ve dost olarak bana Allahü teâlâ yeter. Üze­rimde hakkı olan yakınlarımın haklarını helâl edip, duâlarında unutma­maları en büyük arzumdur. Ben de kapanacağım odamda sizleri duâ ve hayırla yâd edeceğim.

Ziyâeddîn Efendi bu vedâlaşmadan sonra hiçbir tanıdığı olmadığı ve yanında bir harçlığı bile kalmadığı halde Allahü teâlâya tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde İstanbul da kaldı.

Ahmed Ziyâeddîn Efendi, İstanbul a gelişinin ilk günlerinde bir rüyâ gördü. Büyük bir câminin içinde cemâat arasında otururken binânın çev­resinde yangın çıkıp, ateş her tarafı sardı. Cemâatin canhıraş feryatlarla sağa sola koşuşarak çıkış yolu aradığı bir sırada, belki bir kurtuluş yolu bulurum ümidiyle gözlerini kubbeye doğru kaldırınca, tam kubbenin orta­sında aşağıya sarkıtılmış bir zincir gözüne ilişti. Hemen zincire yapışıp göğe doğru yükselerek bu bâdireden kurtuldu. Bu rüyâdan kısa bir müd­det sonra ders almak için gittiği Süleymâniye Câmiine girince, rüyâda gördüğü mâbedin burası olduğunu ve kendisinin mânevî bir işâretle îkâz edildiğini anladı.

Ziyâeddîn Efendi sonra Bâyezîd Medresesine gidip talebe oldu. Bu­rada ilim, hikmet, fen ve ahlâk bilgilerini tahsîl etti. Sonra Mahmûd Paşa Medresesine giderek orada sol sıradaki en son odaya yerleşip kendisini ilim ve ibâdete verdi. Medresedeki üstün başarısı üzerine zaman zaman hocalarına vekâleten onların izniyle arkadaşlarına dersler verdi.

Ziyâeddîn Efendi, Mahmûd Paşa Medresesinden icâzet aldıktan son- ra Bâyezîd Medresesinde müderrisliğe başladı. Bir taraftan günden güne genişleyen ders halkasında ilim öğretirken, diğer yandan ilmî eserler telif ve neşretmeye başladı. Yirmi beş sene geceleri sabahlara kadar kitap yazmakla meşgûl oldu. Zâhirî ilimlerde icâzet, diploma verme derecesine ulaşmasına rağmen devamlı tasavvufî yönden mânevî ilim­lerde irşâd edilme ihtiyâcını hissetti. Bu yüzden yetişmiş ve yetiştirebilen bir mürşid-i kâmil aramaya başladı. Bu sıralarda Üsküdar da Alaca Mi­nâre Dergâ- hında ilim ve irfân neşrine başlayan evliyânın büyüklerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretleriyle bir sohbet meclisinde tanıştı. Bu mübârek zât, büyük velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebesiydi. İstan­bul un üzeri- ne güneş gibi doğan bu mübârek zât, saçtığı feyzlerle gö­nülleri fethedi- yordu. Herkese açık olan bu ilim ve irfân meclisine Ahmed Ziyâeddîn E- fendi de devâm etmeye başladı. Bir gün Ziyâeddîn Efendi, Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerine talebe olmak arzusunu açıklayınca, Abdülfettâh hazret- leri tebessüm edip; İleride gelecek olan zât buna izin­lidir. Binâenaleyh onun gelmesini beklemek münâsiptir. buyurdu. Kâmil, olgun bir zât için aradığı bütün özelliklerin Abdülfettâh hazretlerinde bu­lunduğuna iyice kâni olan Ziyâeddîn Efendi ona mutlaka talebe olmak, mânevî terbiyesi- ne girmek arzusu ile bir gün dergâhına gitti. Orada hiç görmediği fakat yıllarca berâber bulunmuş gibi yakınlık duyduğu bir zâtla karşılaştı. Bu zât tebessüm edip kendisine; Ey Ahmed Ziyâeddîn! Sizin mânevî ter- biyeniz ezelde bize verilmiştir. Sırf sizin için tâ Şam dan Ana­dolu ya gel- dim. dedi. Ziyâeddîn Efendi şaşırıp tanımadığı bu zâtın ken­disine is- miyle hitâb etmesinden hayretler içinde kaldı. Bu zât, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin önde gelen talebelerinden Trablusşam Müftüsü, meşhûr Ahmed bin Süleymân el-Ervâdî hazretleriydi. Ervâdî hazretleri, hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yıllar öncesi kendisine; Ey dost, nûrları ile Afrika, Buhârâ, Mısır, Mekke, Medîne, Hindistan ve U- zakdoğu nun aydınlanacağı zât için İstanbul a git, onu ara bul. O henüz açılmamış bir vilâyet goncasıdır. Her ne kadar İstanbul a birçok talebe- miz gönderilmişse de, onun nasîbi ezelde sana tevdî ve tensîb edilmiştir. Onun irşâdı ile meşgûl ol. Adın onunla daha çok duyu­lacak ve sen onun- la daha çok bilineceksin. Zîrâ o, bizden sonra yolumu­zun büyüğü ve ya- yıcısı olacaktır. buyurarak verdiği işâretle İstanbul a gelmişti.

Ziyâeddîn Efendi ile Ervâdî hazretleri el ele tutuşup Abdülfettâh haz­retlerinin huzûruna girdiler. O zaman Abdülfettâh Efendi; Ziyâeddîn, işte senin hocan budur. Derhal ona intisâb et, bağlan. Bizim aramızda ayrılık gayrılık yoktur. Biz aynı kaynaktan feyz alıyoruz. Aynı fidanın iki gülü gi­biyiz. buyurdu ve hemen huzûrunda yapılan duâ ile Ziyâeddîn Efendi, Ervâdî hazretlerinin mânevî terbiyesine girdi.

Ziyâeddîn Efendi, hocası Ervâdî hazretlerini, Mahmûd Paşa Medre­sesindeki odasında misâfir etti. Burada kırk gün halvette, yalnız ibâdetle meşgûl oldu. Teveccüh ve bereketleri görülmeye başlandı. Ervâdî haz­retleri, Gümüşhânevî nin Mahmûd Paşa Medresesindeki derslerini de tâkib etti. Ervâdî hazretleri bir gün âniden ortadan kayboldu. Onun ayrı­lığı Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini dalından kopmuş bir gül gibi soldurdu. Teselliyi Abdülfettâh Efendinin sohbetlerine devâm et­mek- te buldu. Tam bir sene süren bu ayrılıktan sonra, Ervâdî hazretleri tekrar İstanbul a geldi. İki seneye yakın bir zaman Ayasofya Câmiinde hadîs-i şerîf ilmi öğretti. Bu arada Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî haz­retlerine, Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Hâlidiy- ye, Halvetiyye, Bedeviyye, Rıfâiyye ve Şâziliyye yo­lunda icâzet, diploma verdi. Abdülfettâh Efendiyi de Gümüşhânevî ye sohbet şeyhi olarak tav-ı siye edip memleketi olan Trablusşam a geri döndü.

Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri, Abdülfettâh Efendiyi ve­fâtına kadar sohbet şeyhi kabûl etti. Karşılıklı ziyâretlerde bulundular. Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin 1864 yılında vefâtından sonra Ahmed Ziyâeddîn Efendi, İstanbul da hak yolun bilgilerini anlatmaya başladı. Haftalık sohbetlerinde Râmûzü l-Ehâdîs i şerh edip açıkladı. Levâmiü l-Ukûl adlı eseri, bu şerhlerin bir araya toplanması ile meydana geldi.

Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretleri, Mahmûd Paşa Medresesindeki odasında ilmî eserler telif ve tertîbi ile vakit geçirdi. Kendisine gelenlere ilim ve edeb neşrine başladı. Talebeleri gitgide çoğalıp medrese odaları almaz olunca, zamânın hükûmet binası olan Bâb-ı Âlî nin tam karşısın­daki Fatma Sultan Câmiini metrûk halden kurtararak tâmir ettirip, soh­betler için dergâh hâline getirdi. Bilâhare câmi civarlarına hücreler inşâ edilerek tam bir dergâh hüviyeti kazandırıldı. Fatma Sultan Câmii bu tâ­rihten sonra Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi adıyla anılmaya başladı.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri on altı yıl talebelerine mânevî ilimleri öğretip onları yetiştirdi. Talebelerini ve sevdiklerini haram olan alış verişten korumak için Osmanlı Devletinin iktisâdî ve içtimâî târihinde mevcûd olan avârız sandıklarına benzer dergâh içi bir yardımlaşma ve ödünç alma müessesesi kurdu. Talebelerine ev ve iş yerlerinde işe ya­ramaz ve beklemekte olan menkul servetlerini dergâhta toplamalarını emretti. Muhtaç talebelerinin burada biriken paradan ihtiyaçları kadar mâlî güçlerine göre ve daha sonra ödemeleri üzere karz-ı hasen usûlü üzere borç almalarını sağladı. Neticede sonraları bir araya gelen ser­mâye ile bir matbaa bile kuruldu. Neşredilen ilmî eserler bedelsiz dağı­tıldı. Böylece ilme hizmet edildi. İstanbul, Rize, Bayburt ve Of ta on sekiz bin cilt eser, dört ayrı kütüphâne kurularak Anadolu da kültür merkezleri­nin meydana getirilmesine çalışıldı.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri güzel ahlâk ve güzel halleriyle meşhûr oldu. Dünyâ malına kıymet vermezdi. Allahü teâlâdan korkusu pekçoktu. Az yemek, az uyumak ve az konuşmak âdet-i şerîfesiydi. Peygamber efendimizin sünnetine çok bağlıydı. Talebesi Mustafa Fevzi Efendi anlatır: Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri yemekten evvel ve sonra tuza banar, misâfirsiz sofraya oturmak istemezdi.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri lüzumsuz sözlerden hoşlanmaz ve boş vakit geçirmezdi. Çoğu geceleri ilimle meşgûl olur, sabah nama­zından işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbûr kalma­dıkça dünyâ kelâmı konuşmamaya dikkat ederdi. Yetmiş bin Kelîme-i tevhîd okumayı âdet hâline getirmişti. Yatacağı zaman mutlakâ Yâsîn sûresini okurdu. Kendisi okuyamayacak derecede ise, birisine okuturdu. Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı sayardı. Bir defâsında hasta yatağında baygın bir şekilde ayakları toplu olarak yatarken, tedâ­vîsi için gelen doktor tarafından ayakları uzatıldığında, utancından kıp­kırmızı kesilmiş ve gözlerini hafifçe açarak; Bir de beni Rabbimin huzû­runda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın! demiş ve ayaklarını toplamıştır.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin sohbetleri çok tatlı olurdu. Za­man zaman sohbet ve derslerine Sultan Abdülmecîd, Sultan Abdülazîz ve Sultan Abdülhamîd Han devâm etti. Bilhassa Sultan Abdülhamîd Han ile aralarında husûsî sohbet ve istişâreler olmuştur. Talebeleri arasında birçok devlet adamı yetişmiştir.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldık­tan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Ziyâeddîn hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Ziyâeddîn hazretleri talebeye tebessüm edip; Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda ka­lanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi tâkib et, maksadına ulaşırsın. buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Ziyâeddîn hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Ziyâeddîn hazretlerini gördü. Bu hal üç defâ tekrar etti. Sonra onu tâkib etti. Bir hayli mesâfe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri kalpten geçenleri bilirdi. Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu. diye geçirdi. Ziyâeddîn hazretleri onu görünce tebes­süm ederek; Çocukların büyüdüler mi diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat et­meye başladı.

Âlim ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Züfer bin Hüzeyl (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) Aslen İsfahanlı olmasına rağmen Basra da ilim tahsîl etti. Önce zamânının âlimlerinden hadîs ilmini öğrendi. Sonra Kûfe ye gidip İmâm-ı A zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine devâm etti. On- dan fıkıh ilmini tahsîl ederek zamânının meşhûr fakîhlerinden oldu. İ- mâm-ı A zam; Talebelerimin en mükemmelidir. buyurarak, onu medhet- ti. İctihâd derecesine yükselip İmâm-ı A zam Ebû Hanîfe hazret­lerinin koyduğu usûl ve kâidelere göre ictihâdda bulundu. Hanefî mez­hebinde fukahânın ikinci tabakasından yâni mezhepte müctehidlerden oldu. İlim- deki yüksek derecesi yanında, güzel ahlâk ve fazîlette de örnek insan oldu. Ömrünü ilme ve ibâdete verip dünyâya ve dünyâ malına hiç mey- letmedi.

İmâm-ı Züfer, ilimde o derece iyi yetişmişti ki, kendisine bir suâl so­rulduğu zaman, geniş cevap verir, anlaşılır bir şekilde îzâh ederdi. İsbâtı gereken meseleleri kat´î delillerle isbât ederdi. İmâm-ı A´zamın usûlü üzerine ictihâd ederdi. Çok ibâdet eden, doğru sözlü ve ilimde sağlam bir âlimdi. Evlendiğinde hocası İmâm-ı A´zamı düğününe dâvet etmişti. İmâm-ı A´zam, düğün sırasında yaptığı bir konuşmasında; Züfer, müslü- manların imâmlarındandır. Şeref, haseb, neseb bakımından en ta­nın- mışlardandır. buyurmuştur.

İmâm-ı Züfer bir defâsında bir mirâs meselesi sebebiyle Basra ya gitmişti. Basra halkı ondaki üstün hâlleri görerek, olgun ve müstesnâ bir insan oluşuna hayran kalmışlardı. Bu sebeple Basra da kalmasını ısrârla istediler. O da bu arzu üzerine bir müddet Basra da kaldı. Basra kâdılığı vazîfesini yürüttü. İlmiyle ve üstün hâlleriyle insanlara çok faydalı oldu. Her nerede olursa olsun hiç boş konuşmazdı. Dâimâ ilmî meseleler üze­rinde söz söyler, hep bu hususta konuşurdu. Bulunduğu yerde boş ko­nuşulmaya başlansa hemen o meclisi terkederdi.

Bir müddet Basra kâdılığı yaptı. Ömrü boyunca ilim öğretmek ve ders vermekle meşgûl oldu. Meşhûr âlimlerden Muhammed bin Abdullah En- sâr, Halef bin Eyyûb, Âsım bin Yûsuf, Hilâl-er-Rey gibi büyük âlimler İ- mâm-ı Züfer in ders halkasında yetiştiler.

Basra daki bâzı ilim çevreleri İmâm-ı A´zam ın büyüklüğünü anlaya­mamış olmaları sebebiyle muhâlefet göstermişlerdi. Bir kısmı da hased- leri sebebiyle karşı çıkmıştı. İmâm-ı Züfer Basra ya gidince ilim er­bâbı onun yanında toplanıp, ilmî münâzaralar ve müzâkereler yapmaya başladılar. İmâm-ı Züfer in meseleleri ele alış tarzına, yaptığı izahlara ve getirdiği delilleri işiterek hayran kaldılar. Onun anlattığı şeyleri ve yaptığı izahları beğenip, bunları nereden öğrendin dediler. O da Hocası İmâm-ı A´zamdan öğrendiğini söyledi. Bu şekilde kurulan her ilim meclisinde yaptığı izahlarla Basra daki ilim ehli arasında kendisine ve hocası İmâm-ı A´zam´a karşı bir sevgi uyandı. İmâm-ı A´zam´ın büyüklüğünü anlayıp, düşmanlık edenler dost oldu, onu sevmeye ve methetmeye, istifâde et­meye başladılar.

O asrın âlimlerinden biri olan Müzenî ye, bir zât, Irak daki fıkıh âlimle­rini sormuştur. Ebû Hanîfe hakkında ne dersin deyince; O, fıkıh âlimleri­nin efendisi ve en büyüğüdür. cevâbını vermiştir. Ya Ebû Yûsuf deyince; Hadîs-i şerîfe en çok tâbi olandır. ya Muhammed bin Hasan deyince; Fürû meselelerini en iyi açıklayandır. demiştir. Ya Züfer deyince; Kı­yasta en keskin olandır. demiştir.

Tâbiîn devrinin meşhûr âlim ve velîlerinden Zührî (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) bir zekâ ve fazîlet hârikasıydı. Üstün bir zekâsı vardı. Kur ân-ı kerîmi seksen gecede ezberlemişti. Medîne-i münevveredeki Fukahâ-i Seb´a, yâni yedi meşhûr âlimin bildirdikleri fıkıh bilgilerinin hepsini öğ­renmişti. Zührî, Resûlullah efendimizin mübârek hadîsi şerîflerinin sağ- lam şekilde zaptedilmesi için, ilk çalışmayı başlatan büyük bir âlimdir.

Hadîs-i şerîfi önce o tedvin etmiştir. Hadîslerin toplanması işine, Emevî halîfelerinden Ömer bin Abdülazîz zamanında başlanmıştır.

Hadîsleri toplama teşebbüsünün se­bebi, Ömer bin Abdülazîz´in, Me- dîne vâlisi Ebû Bekir bin Muhammed bin Hazm a gönderdiği mektupta şöyle belirtilir: Resûlullah efendimizin ha­dîslerini, sünnetlerini, Amre nin rivâyetlerini araştır ve yaz. Çünkü ben, ehlinin azalıp, yok olarak, ilmin kaybolmasından korkuyorum. Mektupta geçen Amre, Amre binti Abdur- rahmân el-Ensârî (Abdurrahmân ın kızı Amre) olup, hazret-i Âişe vâli- demizin, Resûlullah efendimizden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri en iyi bi- len sâliha bir kadındı. Ömer bin Abdülazîz, Medîne vâlisi İbn-i Hazm a verdiği bu emri bütün vâlilere göndererek, memleketin her tarafına du- yurmuştu. Bu emri ilk yerine getiren Muhammed bin Müslim bin Şihâb ez-Zührî´dir. Bu çalışmalar sırasında Zührî hazretleri, bir gün oturmuş, ki- taplarını da etrafına koymuştu. Ken­disini o kadar kitaplara vermişti ki, dünyâ işleri ile uğraşmaya hiç zamanı yoktu. Bunun üzerine hanımı ona; Vallahi üzerime üç tane kuma (ha­nım) getirsen, bana bu kadar ağır gelmezdi. Senin bu kitapların hepsini geçti dedi. Zührî, daha hayatta i- ken bulduğu hadîs-i şerîfleri bir kitapta topladı. Halîfe bu kitabı çoğalta- rak her tarafa gönderdi. Böylece Zührî, hadîs-i şerîflerin toplanarak koru- nması husûsunda hayırlı bir çığır açtı.

Share.

About Author

Leave A Reply