Evliya Hayatından Sahifeler – III

0

İyi insanların hayatları öğrenildikçe, iyilerin adedi artacaktır. Mâzisi- ni, büyüklerini tanıyamayan çocuklar, gençler ve yaşları iler­lemiş insan- lar, büyüklüklere tâlip olamazlar. (E. Ans. c.1, s. 5)

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerdendir. Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl´in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muham- med´dir. Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâ- lânın sevgisini kalplere nakşettiği için, “Nakşibend” denilmiştir.

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz ken­disini mânevî evlâtlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî´dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu ho­cası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi Seyyid Emîr Külâl´e havâle etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl´in sohbetine devâm etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî´nin sohbetine devâm etti. Yedi sene de onun yanında kaldı. Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ´nın soh­betlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ´nın yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Behâeddîn Kışlâkî´den hadîs ilmini öğrendi. Sonra, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. Üveysî olarak yetişti­rildi. Böylece tasavvufda ve diğer ilimlerde çok iyi yetişti. Bu tahsil devre­sini ve tasavvufta yetişmesini bizzât kendisi şöyle nakletmiştir:

“Çocukluktan bülûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî´nin sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî´yi düğünüme dâvet etmek için beni Semmâs´a gönderdi. Semmâs´a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, devamlı hocamın sohbetine can atıyor­dum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kal­kıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok duâ ettim. Sabah olunca hocamın huzûruna vardım.

Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofrada bir somun ekmeği alıp verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; “Ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır.” buyurdu. Nihâyet dâvetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı Ârifân´a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzen­gileri yanında yürüyordum. Rûhum zevkle dolmuş olduğundan kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sı­rada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; “Kalbini ayrılıktan koru.” buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhab­betim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine dâvet etti. Hocam da bu dâveti ka­bûl edip, o zâtın evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; “Senin ızdırabının sebebi nedir ” dedi. O da; “Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, fakat sütten başka bir şeyim yoktur.” dedi. Bunun üzerine hocam bana; “Behâ- eddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyaç hâsıl oldu. O ekmeği ver.” dedi. Ek- meği çıkarıp verdim. Ev sâhibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hoca- mıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp yolumuza devâm ettik.”

“Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince, dedem beni Semerkand´a götürdü. Orada bulunan büyük âlim ve velîleri ziyâret edip, benim için duâ ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı Ârifân´a döndük. O gün­lerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip, emâneten saklanmakta olan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-ı Ârifân´a geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; “Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; “Oğlum Behâeddîn´in yetişmesi ile ilgilen. Ondan şefâatini esirgeme! Eğer onun yetişmesinde kusûr edersen, sana hakkımı helâl etmem.” buyurdu. Ben de bu vasiyeti üzerine senin yetişmen ile ilgileneceğime söz verdim.” dedi. Seyyid Emîr Külâl hazretleri Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgûl olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı. Hattâ bir gün ona şöyle buyurdu: “Yüce mürşidim Hâce Muhammed Bâbâ Semmâ- sî´nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi iste­nilen şe- kilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hem de ilim bakımından yüksek bir himmete sâhip bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin. Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim. Bostânı senin için kuru ettim. Yâni göğsümde, kalbimde olanların hepsini sana verdim. Rû- hâniyet kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefis çerçeve­sinden) çıkar- dım. Ama senin himmet kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdi­den sonra icâzetlisin, müsâdelisin, izinlisin.”

Behâeddîn Buhârî hazretleri, hocası Emir Külâl hazretlerinin bu söz­leri üzerine Mevlânâ Ârif´in sohbetine gidip, yedi sene de onun yanında kaldı. Sonra Halîl Atâ hazretlerinin yanına gidip, on iki sene sohbetinde bulundu. İki defâ hacca gitti. İkinci haccında Herat´a gidip, Mevlânâ Zey- nüddîn hazretleriyle üç gün sohbet etti. İkinci hacca gidişinde Hicâz´­dan dönüp, bir müddet Merv şehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ´ya dönüp orada yerleşti. Emîr Külâl hazretlerinin vefâtından sonra, insan­lara doğru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini yaptı.

Şâh-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir gece rüyâmda, Türk âlimlerinden Hakîm Atâ, beni yetiştirmesi için talebelerinden birine havâle etti. Sâliha bir ninem var idi, rüyâmı ona anlattım. “Oğlum, senin Türk âlimlerinden nasîbin vardır.” dedi. Bunun üzerine rüyâda gördüğüm o dervişin sîmâsını hatırımda tuttum ve karşılaşacağım günü bekledim. Bir gün Buhârâ pazarında, Hakîm Atâ´nın rüyâmda beni yetiştirmesi için kendisine havâle ettiği zât ile karşılaştım. İsmi Halîl Atâ idi. Ben onu der­hâl hatırlayıp, tanıdım. Fakat bir türlü yanına yaklaşıp sohbet edemedim. Bundan dolayı üzgün bir hâlde eve döndüm. Akşam bir kimse evime ge­lip, Halîl Atâ seni çağırıyor dedi. Bu habere çok sevindim ve bir mikdâr hediye bulup, hemen huzûruna gittim. Sohbetiyle şereflendim. Bana çok iltifât etti. Rüyâyı anlatmak isteyince; “Senin hâtırında olanı biz biliyoruz, anlatmana gerek yok.” buyurdu. Bundan sonra uzun zaman sohbetine devâm ettim. Çok feyz alıp, istifâde ettim. Bir müddet sonra Mâverâün- nehr sultânının vefât etmesi üzerine, oranın halkı, Halîl Atâ´yı sultanlık yapması için Buhârâ´dan Mâverâünnehr´e dâvet ettiler. Dâveti kabûl edince ben de birlikte gittim. O tahta oturdu. Ben de hizmetine de­vâm ettim. Kendisinde çok kerâmetler görülüyordu. Bana şefkat ve mu­habbet gösterip yetiştirdi. Böylece orada altı sene süren sultanlığı sıra­sında da hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakın oldum ki, her sırrına vâkıf, işlerinde idâreci oldum. Görünüşte diğer hizmetçiler gibi ça­lışırdım. Hâlimi bildirmezdim. Altı sene sonra bu büyük âlim tahttan indi. Sultanlı- ğı sona erdi. Bundan sonra Zeyvertûn köyüne yerleştim.

Yine şöyle nakletti: “Bende tasavvuf hallerinin görüldüğü ilk günlerde mübârek bir zât ile yakınlığım oldu. Bu zât bana; “Seni Hakk´ın âşinâla­rından görüyorum.” deyince, “Umarım ki, sizin teveccühünüz ve yardı­mınızla âşinâlardan olurum.” dedim. Dedi ki: “Arzular karşısında nefsin ile ne hâldesin ” “Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim.” de­dim. “Bu kolay bir iştir. Asıl iş, nefsini bir yerde hapsedip, ekmek ve su vermeyeceksin ve nefsin o hâle gelmiş olacak ki, sana serkeşlik etme­yip, boyun eğsin.” buyurdu. Bunun üzerine o zâta yalvardım. Bu hâle ka­vuşmam için teveccüh etmesini istedim. Buyurdu ki: “Nefsinin, başkala­rından ümitsiz ve yalnız kalacağı bir sahrâya gideceksin, Allahü teâlâya ibâdet ile meşgûl olacaksın ve orada üç gün kalacaksın, dördüncü gün târif edeceğim bir dağa gideceksin, karşına çıplak ata binmiş bir kimse çıkacak. Ona selâm verip geç. Üç adım geçtiğin zaman sana o; “Ey genç! Dur sana ekmek vereyim.” diyecek. Sen hiç aldırmayıp, ekmeği almadan geçip gideceksin. Bu zâtın emri üzerine, söylediği gibi üç gün sahrâda yalnız kalıp ibâdet ile meşgûl oldum. Dördüncü gün târif ettiği dağın eteğine gittim. Giderken buyurduğu gibi ata binmiş bir zât karşıma çıktı. Selâm verip, geçtim. Bana; “Delikanlı sana ekmek vereyim.” dedi. Ben aslâ aldırmadım ve ekmeği almadan geçip gittim. Sonra, bana bun­ları yapmamı tavsiye eden zâtın huzûruna gittim. Bana;

“Behâeddîn! Bundan sonra insanların hatır ve gönüllerini alıp, düş­künlerin hizmetinde bulunup, zayıflara ve gönlü kırık olanlara ikram ve hürmette bulunacaksın! İlim öğrenme husûsunda gayret ederek, kimse­sizlere yoldaş olup, onlara karşı tevâzu göstereceksin!” buyurdu. Bu zâ­tın emirlerini de yerine getirdim. Uzun zaman bu yolda devâm ettim. Sonra tekrar huzûruna çıktım. Buyurdu ki: “Behâeddîn! Bundan sonra da hayvanlara bakacaksın. Onlar, seni yaratan Rabbinin mahlûklarıdırlar. Eğer yük çeken hayvanların vücutlarında yara görürsen tedâvi edecek­sin.” Bu emre de uyarak çok gayret gösterdim. Yolda eğer önüme bir hayvan gelse, o geçinceye kadar dururdum. Hayvanın önüne geçmez­dim ve geceleri izlerine yüzümü sürüp, Allahü teâlâya yalvarırdım. Bütün bunlar, içimdeki nefs düşmanının kırılması, ıslâh olması için idi. Yedi se- ne böyle devâm ettim. Sonra tekrar o zâtın huzûruna gittim. Buyurdu ki:

“Behâeddîn! Bundan sonra yolların hizmetiyle meşgûl ol, yolları sü­pürüp temizle, gelip geçenlere eziyet veren şeyleri kaldır. İğrenç şeyleri yollardan alıp, görünmez bir yere at. Yollardan gelip geçenler zahmet çekmesinler ve rahatsız olmasınlar.” Bu emrine de uyarak, bir müddet de bu işle meşgûl oldum. Bu zât ne emretmişse, büyük bir bağlılık ile hep­sini yerine getirdim. Bu hizmetleri yaparken, Allahü teâlânın nice nîmet­leri ve ihsânları bana göründü. Nefsim iyice ezildi. Nefsâniyetten ve mâsivâdan, Allahü teâlâdan başka herşeyden kurtulup, rûhâniyet dere­cesine eriştim. Bu sırada bana Allahü teâlâdan pekçok sırlar tecellî etti.”

Behâeddîn Buhârî Şâh-ı Nakşibend hazretleri yine tasavvuftaki ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Tasavvuf hâllerinden cezbe hâli çoğalıp ka­rarsız düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece, devamlı ziyâret edilmekte olan üç büyük zâtın mezarını gör­düm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket et­tirmek lâzımdı ki, parlak yanıp, çok ışık versinler. O kandilleri öylece bı­rakıp, Hâce Muhammed Vasî´nin kabrinin başına gittim. Bana orada Hâce Ahmed Eçkarnevî´nin kabrine gitmem işâret olundu, oraya gittim. Onun kabrinin başına, bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Beni tutup, bir hayvana bindirdiler. Hayvanın yönünü Mezdâhin tarafına çevirip, git­tiler. O gece sabaha doğru Mezdâhin mezarlığına ulaştım. Orada da di­ğer kabirlerdeki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanmaktaydı. Kıbleye karşı dönüp oturdum. Bu sırada bana kendimden geçme hâli geldi. Kıble tarafında bir duvar gördüm. Duvar yarılıp, yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde bir zât oturmuş idi. Etrâfında ise kalabalık bir cemâat vardı. İçlerinde Muhammed Bâbâ Semmâsî haz­retleri de vardı. Sâdece onu tanıyordum. Bunların vefât eden ve bu yolun büyükleri olduğunu anladım. Fakat kürsünün üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum. Ben böyle düşünürken, kürsü etrâfında bulunan ce­mâatten biri bana şöyle dedi:

“Kürsü üzerinde oturan mübârek zât, Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî´- dir. Etrâfındaki cemâat ise, onun halîfeleri; Hâce Ahmed Sıddîk, Hâce Evliyâ Gülân, Hâce Ârif Rîvegerî, Hâce Muhammed İncirfagnevî, Hâce Ali Râmitenî´dir.” Sonunda hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî´yi göste- rerek; “Bunu, sen hayatta iken gördün, o senin şeyhin­dir. Sana tâc verdi. Kendisini tanıdın mı ” dedi. “Evet hocamı tanıdım fa­kat bıraktığı tâcın nerede olduğunu bilmiyorum.” dedim. “O senin evin­dedir. Onu sana ke- râmet olarak verdiler ki, bir belâ gelecek olsa, onun bereketiyle belâ def edilir.” buyurarak müjdeledi. Cemâatten bana dediler ki: “Dikkat et, kulak ver, şimdi sana Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri nasîhat edecek! O nasîhatten başka bir şeyle Hak yolunda ilerlenemez. Hâce hazretlerinin elini öpmek için izin istedim. Bana izin verildi. Kalkıp yaklaştım. Selâm verip, edeble elini öptüm. Sonra huzûrunda edeble ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek husûsunda buyurdu ki:

“Kabirlerin başında kandillerin sana öyle gösterilmesi, senin bu yolda kâbiliyet sâhibi olduğuna alâmettir. Fakat, fitil gibi olan kâbiliyeti hare­ketlendirmek lâzımdır ki, bu kâbiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun. Her durumda dînimizin caddesinde yürümek, azîmet ve sünnet-i seniyye üzere olmak lâzımdır. Emirlere ve yasaklara uymak hu­sûsunda istikâmet üzere olacaksın. Bid´atlerden, Peygamber efendimiz ve arkadaşları zamânında olmayıp sonradan çıkan, ibâdet olarak yapılan şeylerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın. Hadîs-i şerîfleri öğrenip, amel edersin.” Sonra cemâattan bana dediler ki:

“Yarın acele Nesef tarafına gideceksin. Seyyid Emîr Külâl´in hizme­tinde bulunacaksın. Oraya giderken yolda ihtiyar bir zât ile karşılaşacak­sın. O sana sıcak bir çörek verecektir. Ekmeği al, fakat onunla hiç ko­nuşma. O ihtiyârı geçtikten sonra bir kervana, sonra da ata binmiş bir kimseye rastlayacaksın, o kimse senin önünde tövbe edecek. Sen, o evindeki mübârek tâcını al, Emîr Külâl´e götür.”

Bu konuşmalardan sonra bendeki o hâl gidip, eski hâlime döndüm. Derhal başında bulunduğum kabrin yanından ayrılıp, Zeyvertûn tarafına gittim. Evime varıp, bana bırakılmış olan tâcı istedim. Getirip verdiler. O- nu giyince hâlim değişti. Bambaşka bir hâle girdim. Tâcı alıp yola çık­tım. Sabah namazı vaktinde Mevlânâ Şemseddîn´in mescidine ulaştım. Sa- bah namazını orada kılıp, o gün Eyne adındaki köyde kaldım. Ertesi gün güneş doğarken Nesef tarafına hareket ettim. Yolda, önceden bü­yüklerin işâret ettiği gibi, bir ihtiyâra rastladım. Bana bir ekmek verdi. Ekmeği alıp, hiçbir şey söylemeden geçip gittim. Sonra bir kervana rast­ladım. Kervanın başı bana; “Ey yiğit, nereden geliyorsun ” deyince; “Eyne köyünden.” dedim. Ne zaman yola çıktığımı sordular. “Güneş do­ğarken.” dedim. Kervana rastladığım vakit kuşluk vakti idi. Kervandakiler bu sözümü işitince hayret edip; “Eyne köyü buraya dört fersah, yaklaşık 24 km mesâfededir. Sabah vakti çıkılsa, ancak buraya ikindiden sonra geli- nebilir.” dediler. Kervanı da geçip gittim. Kervanı geçtikten sonra bir atlı- ya rastladım. Bana; “Sen kimsin Seni görünce içime bir korku düştü.” dedi. “Ben öyle bir kimseyim ki, sen benim önümde tövbe ede­ceksin.” dedim. O atlı yanıma gelip tövbe etti. Şarap yüklü bir beygiri vardı. Bey- girin üzerindeki şarabı yere döktü. Onu da geçip yoluma de­vam ettim. Nesef taraflarında bir köye uğradım. Seyyid Emîr Külâl´in orada oldu- ğunu öğrendim. Hâcegân büyüklerinin mübârek tâcını çıkarıp arz ettim. Bir müddet sükût ettikten sonra; “Bu tâc, Hâcegân büyüklerinin mübârek tâclarıdır.” buyurdu. “Evet efendim.” dedim. Devâm ederek; “Bu tâc-ı şe- rîfi almakta iki şart vardır. Birinci şart; bunu korumak, ikincisi; îcâbını ye- rine getirmek. Bu iki şart, büyüklerin (Hâcegân´ın) yolunda bu­lunmak ve bize hizmettir. Bundan sonra ben de bu şartlara uymak üzere tâcı alıp kabûl ettim.” Buyurdular.

Behâeddîn Buhârî hazretleri orta boylu, mübârek yüzü değirmi olup, yanakları kırmızıya yakın idi. İki kaşı arası açık, gözleri sarı ile elâ renk karışımı olan kestane renginde idi. Sakalının beyazı siyahından çok idi. Ne hızlı, ne de yavaş yürürdü. Konuşmaları Peygamber efendimizin ko­nuşması gibi tâne tâne idi. Konuştuğu kimseye yönünü dönmüş olarak konuşurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezara konmuş olarak düşünürdü. Kimseyi küçük ve ha­kîr görmez, dâimâ güler yüzle karşılardı. Ancak celâllendiği zaman kaş­larını çatardı. Bu zamanda heybetinden karşısında durulmaz olurdu. Şemâili, görünüşü birçok bakımdan Resûlullah efendimize benzediği gibi, sözleri, işleri ve bütün hareketleri sünneti seniyyeye uygun idi.

Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıyme­tin- de bir hediye verirlerdi. Nafakasını çalışarak temin ederdi. Bunun için e- ker, biçerdi. Bir mikdar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldırır, bu­nunla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü.

KOKUSUNU DUYUYORUM

Evliyâ-i kirâmın, en büyüklerindendir,

İnsanların kalbine, nûr salıp etti tenvîr.

“Seyyid Emîr Külâl´in, talebesidir bu zât,

Kararmış olan kalpler, onunla buldu hayat.

Seyyid olup, Resûl´ün, kerîm evlâdındandır,

Dînin yayılmasında, pekçok hizmeti vardır.

Bin üç yüz on sekizde, teşrîf etti dünyâya,

Yetmiş üç yaşındayken, göçtü dâr-ı bekâya.

Buhâra´da bir belde, var ki Kasr-ı Ârifân,

Kabri bu yerde olup, nûr saçılır oradan.

Bu büyük zât, dünyâya, gelmişti bu beldede,

Hem vefâtları dahi, oldu yine bu yerde.

O, dünyâya gelmeden, duyulmadan hiç adı,

Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.

Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî´ydi ki o zât,

Ondan saçılıyordu, dünyâya her füyûzât.

Ne zaman geçse idi, o, Kasr-ı Ârifân´dan,

Derdi: “Bana bir koku, geliyor ki buradan,

Zuhûr eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ

Kararmış gönülleri, nûruyla eder ihyâ.”

Gelince başka bir gün, bu bereketli yere,

Buyurdu ki: “O koku, fazlalaşmış bu kere.

Öyle zannederim ki, o, dünyâya gelmiştir,

Büyüyüp yetişince, İslâma kuvvet verir.”

Böyle söylediğinde, hakîkaten o velî,

Henüz üç gün olmuştu, o dünyâya geleli.

Babası, kucağına, alarak bu oğlunu,

Bu büyük evliyâya, götürdü o gün onu.

O zât onu görünce, sevinip buldu huzur,

Buyurdu: “O dediğim, evliyâ işte budur.

Zaten ben, her ne zaman, geçseydim bu beldeden,

Alırdım kokusunu, bu büyük zâtın hemen.

Bu defâ gelirken de, bu koku geliyordu,

Hattâ biz yaklaştıkça, ziyâdeleşiyordu.

Düşündüm ki “Doğmuştur, dediğim o büyük zât,”

O koku, bu yavrudan, geliyor işte bizzât.

Size müjde olsun ki, işte o, bu bebektir,

Bu, ilerde çok büyük, bir zât olsa gerektir.”

Daha sonra şefkatle, bağrına bastı onu,

Buyurdu: “Evlatlığa, kabûl ettik biz bunu.”

Sonra Emîr Külâl´e, dedi: “Bu, benim oğlum,

Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.”

Büyüyüp tâbi oldu, o da Emîr Külâl´e,

Ondan feyiz alarak, erişti tam kemâle.

O, henüz çocuk iken, evliyâlığa âit,

Alnında işâretler, görünürdü her vakit.

Annesi anlatır ki: “Bu oğlum Behâeddîn,

“Kerâmet” sâhibiydi, dört yaşındayken hemin.

Evimizde bir inek, vardı yavrulayacak,

Doğurmasına daha, bir müddet vardı ancak.

Bir gün bana dedi ki, ineği göstererek;

“Beyaz başlı bir yavru, doğuracak bu inek.”

Birkaç ay geçmişti ki, o günden îtibâren,

Beyaz başlı buzağı, doğurdu inek aynen.”

İmâm-ı Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hadîs-i şerîf âlimlerinin en büyüklerinden ve velîlerdendir. Babası, seçilmiş kimselerden ve hadîs ri­vâyet ehlinden idi. Evliyânın büyüklerinden Abdullah ibni Mübârek ile sohbet etmiş ilim ve feyz almıştı. Duâsı kabûl olanlardandı. Hattâ birçok defâ; “Yâ Rabbî! Benim duâlarımı isteklerimi kabûl etme, bir kısmını âhirete ayır karşılığını orada göreyim.” derdi. Annesi de duâsı kabûl olanlardan sâlihâ bir hanımdı. Buhârî, küçük iken babası vefât etti. Onu annesi yetiştirdi. Annesi Buhârî ile kardeşini yetiştirme konusunda ol­dukça titiz davrandı. Babalarından mirâs kalan serveti, onların tahsîli ve terbiyesi için harcadı. Buhârî´nin küçük yaşta bir hastalıktan dolayı göz­leri görmez olmuştu. Annesi tedâvî ettirmeye çalıştı ise de, oğlunun kör­lüğü devâm etti. Çocuğunun görmesi için, uzun zaman duâ etti. Bir gece rüyâsında İbrâhim aleyhisselâmı görüp, duâ istedi. İbrâhim aleyhisselâm ona; “Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek.” diye müjde­ledi. Sabah olunca Buhârî´nin gözleri tekrar görmeye başladı.

Buhârî küçük yaşta iken, Buhâra´daki âlimlerden ilim öğrenmeye başladı. Kâbiliyet ve zekâsının üstünlüğü ile dikkati çekiyordu. İlk tahsil yıllarında, hadîs ilmini öğrenmeye ilgi duymaya başladı. Kendisine hadîs ilmini öğrenmeye nasıl başladığı sorulduğunda; “Bu ilmi öğrenmeye kâ­tipler arasında kâtiplik yaparak başladım. On yaşına kadar böyle devâm ettim.” cevâbını vermiştir. On yaşından îtibâren gönlüne hadîs ezber­leme arzusu ilhâm edilince, hadîs âlimlerinin derslerine devâm etmeye başladı. Henüz on beş yaşına girmeden, ezberinde yetmiş bin hadîs-i şerîf vardı. Bu garip hâdiseyi duyanlar, hakîkaten bu kadar hadîs-i şerîfi ezberledin mi ” diye sorduklarında, onlara; “Evet! Hattâ yetmiş binden daha fazladır. Ayrıca bu hadîslerin kim tarafından rivâyet edildiğini, râvî- lerin doğum ve ölüm târihlerini de biliyorum.” dedi.

Bu ilimde o kadar yükselmişti ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzara­larda bulunurlardı. Nitekim hocası Dâhilî, bâzı hadîs rivâyetindeki eksik­liklerini onun yardımıyla tamamladı. Zekâsının keskinliği ve hâfızasının kuvveti ile etrâfındakilerin hayret ve takdirini kazandı. On altı yaşına ge­lince, Abdullah ibni Mübârek ve Veki´ bin Cerrâh´ın yazdıkları hadîs ki­taplarını ezberledi. Bu yaşta, büyük din âlimlerinin yazılarını okuyup an­lardı.

O zaman bilhassa hadîs ilmini öğrenmek için, meşhûr hadîs âlimleri­nin bulunduğu ilim merkezlerine gitmek, ilim öğrenmek için önemli bir şart idi. Bu sebeple İmâm-ı Buhârî de on altı yaşından îtibâren, ilim öğ­renmek için seyâhatlere çıktı. Pekçok ilim merkezine yaptığı seyâhatleri kırk yaşına kadar devâm etti.

Kendisi anlatır: “On altı yaşında iken Abdullah ibni Mübârek´in ve Veki´ bin Cerrâh´ın kitaplarını ezberledim. Fıkıh ilminde müctehidlerin, bildirdiklerini öğrendim. Sonra annem ve kardeşim Ahmed´le birlikte hac- ca gittik. Hac farizasını yaptıktan sonra, annemle kardeşim Buhâra´ya döndü. Ben Mekke´de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladım. On sekiz yaşına girdiğimde, Sahâbe ve Tâbiînin fetvâlarını topladım. Bu arada Medîne´ye gittim. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfi başında, ge­celeri ay ışığında Târih-ül-Kebîr adlı eseri yazdım. Bu kitapta yazdığım ve ismi geçen her zâtın, bende bir kıssası vardı. Kitabı uzatmamak için bunları yazmadım.” İmâm-ı Buhârî Mekke´de bulunduğu sırada Abdullah bin Zübeyr el-Hamidî´den Şâfiî fıkhını öğrendi. Ayrıca Târih-i Kebîr´ini yazar- ken istifâde ettiği Sahâbe ve Tâbiînin rivâyet ve fetvâlarını da bu sı­rada öğrendi.

Buhârî´nin gittiği ilim merkezleri; Mekke, Medîne, Bağdât, Basra, Kû- fe, Mısır, Nişâbûr, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey, Kayseriy- ye ve diğer yerlerdir. Gittiği yerlerde, zamânın meşhûr hadîs âlimleriyle görüşüp, onlardan hadîs-i şerîf dinledi. İşittiği hadîs-i şerîfleri yazdı ve ezberledi. O kadar kuvvetli zekâsı ve hâfızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu. Haşid bin İs­mâil şöyle anlatır: “Buhârî, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu. Basra´da bizimle berâber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar du­rurduk. Aradan on altı gün geçmişti ki bize; “Yazdıklarınızı getirip göste­rin bakalım.” dedi. Ona yazdıklarımızı getirdik. O da bize, on beş binden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Gö­rüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman hadîs ilminde hiç kimsenin onu geçemeyeceğini anladık.”

Süleymân bin Mücâhid şöyle anlatır: “Bir gün Süleymân bin Selâm Bikendî´nin yanına gitmiştim. Yanına varır varmaz: “Biraz önce gelsey­din, yetmiş bin hadîs-i şerîf ezberlemiş olan bir çocuk görecektin.” dedi. Bu söz üzerine çok merak edip dışarı çıktım. Bir çocukla karşılaştım. Bahsedilen çocuk budur diye düşünerek; “Yetmiş bin hadîs-i şerîfi ez­berleyen sen misin ” dedim. “Evet efendim, daha da fazlasını ve Sahâ­beden, Tâbiînden olup da, rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ezberlediğim râvile- rin, doğum ve vefât târihlerini, yaşadıkları yerleri biliyorum…” dedi.

İmâm-ı Buhârî hazretleri, hadîs-i şerîflerin râvilerini çok inceler, dînin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlâkında kusur bulunan kimselerin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden zâtların künyesini, doğum-ölüm târihlerini, ahlâkını, yaşayışını, kimden rivâyette bulunduğunu, o râviden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını hep öğrenir, ezberlerdi. Bir kimse hadîs rivâyetinde ve râvilerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî hazretlerini bulur, doğrusunu ondan öğrenirdi.

Buhârî´den hadîs-i şerîf işitip, rivâyet edenlerin sayısı doksan binden fazladır. Gittiği yerlerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyen­lerle dolup taşardı. Nişâbûr´a gittiğinde kendisini dört bin kişi karşılamıştı.

Hadîs ilminde çok yüksek bir dereceye yükselen Buhârî, üç yüz bin­den fazla hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezberledi. Bu sebeple kendi­sine Hadîs imâmı adı verildi ve İmâm-ı Buhârî adıyla meşhur oldu.

İmâm-ı Buhârî´nin ibâdetteki huşû ve ihlâsı, çok fazla idi. Bir defâ namaz kılarken arılar kendisini tam on yedi defâ soktuğu halde namazını bozmadı. Çünkü onların soktuğunu duymuyordu.

İmâm-ı Buhârî´ye babasından çok mal, para kalmıştı. Herkese iyilik ederdi. Çok cömerd idi. Mürüvvet, başkalarına iyilik yapan; verâ, haram ve şüphelilerden sakınan ve ihtiyat sâhibi idi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Kendisi çok az yer, günde iki-üç bâdem ile iktifâ ederdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sâdece ekmek ile idâre etti. Bir zaman hastalandı. Doktorlar; “Bu hastalık, sâdece kuru ekmek yemekden meydana gelmiştir.” dediler. Bundan sonra bir bardak su ve ekmek ile idâre etti. Babası; “Malıma, bir dirhem haram ve şüpheli malın karıştığını bilmiyorum.” dediği için, helâl mal olarak bildiği, yalnız babasının malından yerdi.

İmâm-ı Buhârî hazretleri, bayram günleri hâriç bütün yılını oruçla ge­çirirdi. Şüphelilerden dâimâ kaçardı. Gıybetten çok korkardı. Sebebi so­ruldukta; “İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın.” dedi. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgûl olurdu. Üç günde bir ha­tim ederdi. Sonra duâsını yapıp; “Her hatim sonunda yapılan duâ mak­bûldür.” buyururdu. Ramazân-ı şerîf gecelerinde arkadaşlarına namaz kıldırır, her kıldırdığında Kur´ân-ı kerîmin üçte birini okurdu.

İmâm-ı Buhârî Bağdât´a geldiğinde, buradaki hadîs âlimlerinden çoğu toplanıp, İmâm-ı Buhârî´yi imtihân etmek istediler. Yüz tâne hadîs-i şerîfin metin (Peygamber efendimizin mübârek sözleri) ve sened (bir ha­dîs-i şerîfi nakleden zâtların isim silsilesi) kısımlarının yerlerini değiştir­diler. Bu şekilde değiştirdikleri hadîs-i şerîflerden, bir kişiye on hadîs-i şerîf vererek, on kişiyi İmâm-ı Buhârî´ye gönderdiler. Bu kimseler, İmâm-ı Buhârî´nin bulunduğu meclise gelip, herbirisi yanlarında bulunan hadîs-i şerîfleri okuyup; “Bu hadîs-i şerîfi biliyor musunuz ” diye sordular. İmâm-ı Buhârî “Bu söylediğiniz şekilde bir hadîs-i şerîf bilmiyorum.” dedi. On kişi, onar hadîs-i şerîfi okuyup bitirdikleri zaman, İmâm-ı Buhârî birinci kimseye dönüp; “Senin okuduğun birinci hadîs-i şerîfin metni böyle, is­nâdı da şöyledir diyerek, onların okudukları sıra ile birden yüze kadar hadîs-i şerîfleri, sened ve metinlerini doğru olarak okudu. Bunun üzerine oradakilerin hepsi, Muhammed Buhârî´nin hâfızasının kuvvetliliğini, hadîs ilmindeki yüksekliğini anlayıp kabûl ettiler.

İmâm-ı Buhârî bu ilmî üstünlüğü ile çok kıymetli eserler yazdı. Bun­lardan bâzıları şöyledir: 1) Câmi-us-Sahîh: En büyük ve en meşhur ese­ridir. Sahîh-i Buhârî ismiyle tanındı. Hadîs-i şerîfleri toplayan en kıymetli kitabıdır. İmâm-ı Buhârî hazretleri bu eserine Sahîh denilmesinin sebe­bini şöyle anlatır: “Rüyâda Peygamber efendimizi gördüm. Karşılarında oturuyordum ve elimde bulunan yelpazeyi sallayıp, mübârek vücûdunu serinletiyor, mübârek yüzüne yaklaşmak istiyen sinekleri uzaklaştırıyor­dum. Büyük zâtlar bu rüyâmı; “Sen, Peygamberimiz aleyhisselâmın ha­dîs-i şerîflerini, O´nun sözü imiş gibi uydurulan yalanlardan ayırırsın.” şeklinde açıkladılar. Bundan sonra, çok uğraşarak, sahîh hadîsleri topla­dım ve bu şekilde meydana gelen eserin ismi Sahîh oldu.”

İmâm-ı Buhârî hazretleri bu eserini Mescid-i Harâm´da yazdı. Her bir hadîs-i şerîfi yazmadan önce istihâreye, işin hayırlı olup olmayacağını anlamak için abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra doğru rüyâ gör­mek ile hakîkatı öğrenmek üzere uykuya yattı. İmâm-ı Buhârî zemzem suyu ile gusledip Kâbe´de, Makâm-ı İbrahîmin gerisinde iki rekat namaz kılıp, koyduğu sağlam usüllere göre sahîh olduğu kesin belli olan hadîs-i şerîfleri yazdı. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de, Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin kabr-i şerîfi ile minberi arasında “Ravda-i Mutahhera”da yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatır: “Câmi-us-Sahîh kitabını, altı yüz bin hadîs-i şerîf arasından seç­tim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rekat namaz kılıp, istihâreye yattım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadîsi yazmadım. Bunu on altı yılda tamamladım. Bu kitapta sahîh hadîsleri bildirdim. Bununla berâber almadığım, yâni bu kitapta olmayan hadîsler bunlardan çok fazladır.”

İmâm-ı Buhârî ömrünün son yıllarında, Nişâbûr´a döndüğünde, ilim­deki üstünlüğünü bilenler etrafında toplanmıştı. İlim meclisine devâm edenlerin çokluğu ve gördüğü îtibar, bâzı kimselerin kıskanmasına ve iyi olmayan tutum içine girmelerine yol açtı. Bundan dolayı Nişâbûr´dan ay­rılıp, Buhâra´ya gitti. Buhâra´ya varınca vâli Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî´ye haber gönderip, eserlerini alıp, yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemek istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için hu­sûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi. Bunun üzerine İmâm-ı Buhârî; “Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescidde, yâhut evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et de Allah katında mâzur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin; “Her kime bir ilimden so­rulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur.” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem.” dedi. Çocukları için husûsi ders ver­mesini istemesine karşı da:

“Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç ki­şiye ders veremem.” dedi. Bunun üzerine vâli, İmâm´ın Buhârâ´dan çık­ması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî, vâliyi Allahü teâlâya havâle edip, Bu- hâra´dan çıktı. Aradan bir ay geçmeden bu vâli görevinden alındı. Bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırıldı ve “Kötü işler yapanın sonu işte bu­dur.” diye bağırılması emri geldi. Vâlinin sözlerine uyarak, İmâm-ı Buhâ- rî´ye çeşitli ezâ ve cefâlarda bulunan kimselerin de her birine, in­sanların ders ve ibret alacakları çeşitli belâlar isâbet etti.

İmâm-ı Buhârî hazretlerinin Buhâra´dan çıkış haberi üzerine, Semer- kantlılar kendisini dâvet ettiler. Giderken yolda Semerkantlı bir toplulu- ğun kendisini isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk´de akrabâlarının yanında kaldı. İnsanların bu hâlinden kalbi da­raldı ve canı sıkıldı. Teheccüd namazından sonra ellerini açıp, “Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al!” diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve Ramazan bayramı gecesi vefât etti.

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle­rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. Sonra Başkale´de ibtidâî ve rüş­tiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan Irak´ın çe­şitli şehirlerinde, Müküs kazâsında yüksek âlimlerden, Arap ve Fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve ma­tematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. Nehrî´de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyâyı şöyle an­latmaktadır:

Nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyâda Allah´ın Resûlünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. O´nun heybet ve celâli karşı­sında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât… Bu zât sağ kulağıma işitilmeye­cek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: “Hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer´an serbest midir ” Allah Resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suâli tekrar sor­maması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; “Dînin sâhibi hazırdır, bu­radadır.” diye cevap verdim. Maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kim­senin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resûlullah efendi­miz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. Durmadan; “Cevap veriniz!” diye üst üste iki defâ emir buyur­dular.

Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üze­rinde durdum. Kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma gel­diler. Rüyâmı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; “Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe me­mur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış.” diyerek rü­yâmı tâbir etti. Babama; “Kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din mese­lesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tara­fımdan verilmesi hakkındaki Resûlullah´ın emrinin hikmeti nedir ” diye sordum şu cevâbı verdi:

“Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir.

Bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, Cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gü­cünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimle­rin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî´nin halîfesi Seyyid Fehîm-i Arvâsî, rüyâsında Allahü teâlânın Resûlünü gördü. Pey­gamber efendimiz kendisine; “Abdülhakîm´in terbiyesini sana ısmarla­dım.” buyurmuştu.

Nihâyet Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri H.1295 yılında Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. İstihârede şöyle bir rüyâ gördü:

Seyyid Tâhâ hazretleri, câmide, talebesi Seyyid Fehîm´e şu emri ve­riyordu: “Abdülhakîm´i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! Sonra ikimize de imâm olsun!.. Seyyid Fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu.

Bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. Tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. Cevâzım cezm´in ço­ğulu olup kat´î, kesin demektir. Hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. Rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı.

Seyyid Abdülhakîm Efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile Hicaz´a gel­diğinde önce Medîne´ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâ­ret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zât vardı. Onunla berâber bir gece, mübârek Ravza´da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip ya­vaşça:

“Refikam, şu anda özür sâhibidir. Peygamber Mescidini ziyârete ge­lemez. Bâb-üs-Selâm´dan girerek Peygamber huzûrunda bir selâm verip, Bâb-ı Cibrîl´den çıkmasına şer´an müsâde var mıdır ” dedi.

Seyyid Abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. Yavaşça:

“Bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!” buyurdu. Ancak rüyâda olduğu gibi Resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme- ´den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı.

Şeyh Abdülhakîm Efendi 1907´deki haccı sırasında büyük evliyâ Şeyh Ziyâ Mâsum´un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ ta­vâfını yaparlarken Şeyh Ziyâ Masum hazretleri kendisine:

“Mürşidin Seyyid Fehîm hazretleri tarafından Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim.” buyurdular.

Seyyid Abdülhakîm Efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müd­det sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında Bi­rinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri İran tarafından gelerek Doğu Anadolu´yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak ma­sum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir:

Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir sa­atlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağ­lara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmile­rimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, Şafak ve Nurduz´u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılı­şından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz´- dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadın­ları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe ko- yuluyordu. Zaho´nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yet­mişi açlık- tan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular.

Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız´a girdik. Memleketi­miz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil´e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid İbrâhim Efendiyi kara toprakta Al­lah´ın rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul´a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi.

Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; “Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım.” dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun.

Devamlı olarak, Bağdat´ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretle­rinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulun­dumsa da, o civarlarda İngiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulundu­ğundan, geçici olarak, yine Musul´da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah´ın yardımıyla aşarak Adana´ya geldik. Adana´da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn etti­ğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir´e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya´da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında İstanbul´a geldik. Dâhiliye Ne­zareti (İçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâ­dan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Al­lah´ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. İstanbul´a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepe­sindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendi­rildi. Bu arada 5 Ağustos 1919´da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) ola­rak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak İslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını sustur­maya ve sindirmeye başladı.

Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgile­rinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözü­lemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman:

“Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız.” ve; “Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bere­ketlenmek için okuruz.” buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin müte­hassısı idi.

Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâla­rını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı:

Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş´ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; “El melikü yak- raükesselâm ve yed´ûke iletta´âm.” yâni “Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor.” dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul´un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sulta­nın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu´da kâfirlerle çarpışan ku- vây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu´daki mücâhid- lere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu´ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb ol­dum.

Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi´yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:

Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm´dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü´l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâ- detli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çı- kınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi´yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. “Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir.” deyip birini bana verdiler.

Abdülhakîm Arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırka­lara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

“Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendi­lerini çoktan kapatmışlardı.” demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir.

Kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tav­siye ederdi.

Abdülhakîm Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuş­ması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslâmiyete ve Resûlullah efendi­mizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Ya­kın- ları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikâmet üzere idi. “İstikâmet yâni Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir.” sözünü sık sık tekrar ederdi.

BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN

Sevdiklerinden biri, bir gün huzûrlarına,

Gelerek şu şekilde, bir suâl sordu ona:

“Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî mi yüksektir,

İmâm-ı Rabbânî mi, merak eder bu fakîr ”

Abdülhakîm Efendi, cevâben o kimseye,

Başladı Abdülkâdir Geylânî´yi övmeye.

Buyurdu: “Gavsül âzam, idi ki bu büyük zât,

Ânında yetişirdi, istese her kim imdât.

Öyle çok kerâmeti, vardı ki onun hattâ,

Duâsıyle ölüyü, döndürürdü hayâta.

Kendi zamânındaki, bilcümle evliyânın,

Fevkinde bulunduğu, kesin idi bu zâtın.

Ve kıyâmete kadar, her Velî´ye feyiz, nûr,

Onun vâsıtasıyle, erişir, vâsıl olur.

Mübârek cemâlini, görseydi biri elhak,

Allahü teâlâyı, hâtırlardı muhakkak.

Dört yüz kişi yazardı, vâzını muntazaman,

Birbirinin sırtında, yazarlardı çok zaman.”

Böylece bu Velî´den, bahsedip uzun uzun,

Çok kerâmetlerini, anlattı önce onun.

Sonunda buyurdu ki: “Bütün bunlara rağmen,

İmâm-ı Rabbânî´nin âşıkıyım ama ben.”

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Fadlullah bin Mahmûd´un oğludur. Çocukluğu Sivrihi- sar´da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İs­tanbul´a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lü­zum hisset- mezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihti- mâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamâ- nın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nâzırzâde onu ya­nına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası Ramazan E -fendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerle­meye çalıştı. Bu arada hocası Nâzırzâde´nin, Edirne´de bulunan Sultan Selim Medresesine tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında i- ken hocası ile Edirne´ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne´de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır´a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî´yi oraya da götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır´da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa´ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığına getirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyî hazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem´i ve Cehennem´in ateşinde tanıdığı bâzı kim­selerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdise şöyle idi:

O günlerde Bursa´da, evliyâullahtan olan Muhammed Üftâde hazret­leri halkın mânevî terbiyesi işi ile meşgûl olurlardı. Yine Üftâde hazretle­rini seven fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntü­sünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzü­lürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gide­meyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım.” dedi.

Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muham- med Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; “Bizim Eskici Mehmed Dede´ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.” buyurdu. Fakir, sevinerek hu­zûrdan ayrıl- dı, süratle Mehmed Dede´nin dükkânına koştu. Mehmed Dede´ye, hoca- sının selâmını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:

“Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma.” dedi. Fakir göz­lerini açtığında kendilerini Mekke´de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda Hicâz´a götürmüştü. O gün, arefe idi, ha­cılar Arafat´a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat´a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edile­cek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede´yi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını da getirmeleri için komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede´nin kerâmetiyle bir anda, Mekke-i mükerremeden Bursa´ya geldiler.

Fakir getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun ” dedi. Kocası da; “Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke´den al­dım.” dediyse de, kadın: “Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi Seni mahkemeye vereceğim.” dedi ve Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî´ye gelerek; “Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam. Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun Kurban Bay­ramından iki gün evvel Bursa´da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat´a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sür­meler getirmiş… Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider, bu işleri yapar ve nasıl geri gelir Yanına da bir yalancı şâhit bulmuş. “Eskici Baba gördü, yanımdaydı.” diyor ve bu husus şer´iye siciline işleniyor.

Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî, hanımın kocasını mahke­meye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazza- mayı tavâf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacı­larla gö- rüşüp getirmeleri için emânet dahi verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşan- manın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede´yi şâhit gös­terdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede ise kâdının bu sözlere bir türlü inan- mak istemediğini görerek; “A kâdı efendi! Şeytan, Allahü teâlânın düş- manı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gidip gelir de, bir velînin bir anda Kâbe´ye gitmesi niçin kabûl edilmez!” dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği bu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.

Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendinin günlerce ak­lından çıkmadı ve çok etkiledi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede´nin yanına gidip; “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim.” dedi. O da; “Nasîbiniz bizden değil, Üftâde´dendir. Onun huzûruna giderek mürâca­atınızı bildirin.” dedi. Kâdı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha vardı­ğında, bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Ona hitâben; “Ben Bursa Kâdısı Mahmûd´um. Şeyh Üftâde´yi görmek is­tiyorum. Çabuk geldiğimi haber ver.” dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftâde hazretleri dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:

“Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâ- lâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları ka­yalara saplanmadı mı ” buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hü- dâyî´ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; “Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki:

“Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa so­kaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, “Ciğerci! Ciğerciiii!” diye diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, ka­dınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; “Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik ol­muş.” diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona; “Bugün ne yaptın Ciğerleri satabildin mi ” diye soruyor, o da, ba­şından geçenleri anlatıyordu.

Üftâde hazretleri daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhta helâ temizleme işi ile vazîfelendirdi. Hüdâyî bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdı­nın geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; “Yeni kâdı geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun.” diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geç­mez derhal toparlandı ve;

“Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermemiş miydin ” diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretleri kapıda göründü ve;

“Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir. Onunla böyle bir iş yapıl­maz. Maksad sana bu mertebeyi atlatmaktı.” buyurarak, Hüdâyî´yi alıp içeri dergâha götürdü.

Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitâbın ona öğ­retemediğini Üftâde hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.

Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek memnuniyetini belirtmiş ve duâlar etmişti. Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâde hazretleri:

“Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi lâyık gördünüz ” buyurdu. Hazret-i Hüdâyî de; “Efen­dimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini kopa­ramadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çi­çeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim.” Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve tevec­cühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleri Hüdâyî´ye her zaman; “Evlâ­dım her zerrede Hakk´ı göreceksin, her zerreye Hak muâmelesi yapa­caksın, başka yolu yok, bu böyledir.” derdi. Sevinci, talebesinin bu mer­tebeye ulaşmasından geliyordu.

Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerinin artık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda, doğru yolu göstermeye başlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabil­mişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretleri eğilerek; “Haydi evlâdım suyu dök.” dedi. Hüdâyî haz­retleri ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar; “Haydi evlâdım! Ne duruyorsun Geç kalacağız.” deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. “Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor.”

Böylece Muhammed Üftâde hazretleri, Hüdâyî´ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar´a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar´a giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa´ya geldi. Bursa´ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Mu- hammed Üftâde; “Oğlum! Pâdişâhlar ardınca yürüsün.” diye duâ etti. O sene Üftâde hazretleri vefât etti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya´ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla İstanbul´a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar´da kendi dergâhının bulunduğu yeri sa­tın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin ye­tişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, Birinci Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han´a nasî- hatlarda bulundu. Dördüncü Murâd Han´a, saltanat kılıcını kuşattı.

1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâ­ber katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, on­larla sohbetlerde bulundu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhim Efendi, Nevizâde Atâyî Efendi geliyordu. O zamanda Hüdâyî Dergâhı, İstanbul´un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi. Pekçok âlim yetişti.

HÜDÂYÎ YOLU

Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,

Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,

Temel atma gününde, âlimler toplandılar,

Kur´ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.

.

Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,

Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.

Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,

Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.

Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,

Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.

Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,

Üstâdı Hüdâyî´yi, çağırdı birisiyle.

Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,

Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,

Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,

Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.

Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,

Geçtiler selâmetle, Sarayburnu´na kadar.

Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,

Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.

Onun bindiği kayık, Allah´ın izni ile,

Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.

Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,

Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.

Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu´na,

O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.

Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,

Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin babası Abdullatif Efendi; âlim, sâlih, zâhid, dünyâya rağbet etme­yen, yüksek haller sâhibi Kâdirî yolunda bir zât idi. Bu yolu Hızır´la gö­rüşmüş olan hocası Şeyh Nâsırüddîn Kadîrî´den aldı. Ayrıca Çeştiyye ve Şettâriyye yollarından da feyz almıştı. Tasavvuf yolunda kemâle, olgun­laşmaya çalışırdı. Haram yemekten son derece sakınır, kırlarda yetişen meyvelerle yetinir, nefsini terbiye etmek için uğraşırdı. Sahrâlarda Allahü teâlânın ism-i şerîfini anarak dolaşır, yarattıklarına bakar, O´nun büyük­lüğünü tefekkür edip düşünür, bir an olsun Rabbini unutmazdı.

Bir gün rüyâsında hazret-i Ali ona şöyle dedi: “Ey Abdüllatîf! Allahü teâlâ sana bir oğul ihsân edecek, o ilerde büyük bir zât olacak. Ona bi­zim ismimizi koyarsın.”

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de annesine rüyâsında; “Ya­kında dünyâya bir oğlun gelecek. Ona bizim ismimizi koyarsın.” buyurdu. Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de evliyâdan bir zât olan amcasına rüyâsında, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini em­retti. Çocuk doğduğunda, ismini babası, Ali, annesi Abdülkâdir, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı Dehlevî altı yaşına gelince, hazret-i Ali´ye karşı sevgi ve edebinden kendisine Ali demeyip Ali´nin hizmetçisi mânâ­sına Gulam Ali dedi ve bu isimle tanındı.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri Allah vergisi çok üstün bir zekâya sâ­hipti. Kur´ân-ı kerîmi kısa zamanda ezberledi. Dînî ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi. Delhi´de hocası şeyh Nâsırüddîn´in hizmetinde bu­lunan babası, onun terbiyesinde yetişip, Kâdiriyye yoluna girmesi için, oğlu Abdullah´ı Delhi´ye çağırdı. Abdullah-ı Dehlevî Delhi´ye vardığı gece Şeyh Nâsırüddîn vefât etti. Babası; “Oğlum! seni Şeyh Nâsırüddîn´den Kâdiriyye yolunu alman için çağırmıştım. Nasîb değilmiş. Artık, sana ne­reden irşâd kokusu gelirse, oraya git. Serbestsin.” dedi.

O sırada Delhi´de Çeştiyye büyüklerinden, Şeyh Muhammed Zübeyr ve iki halîfesi, Şeyh Ziyâüddîn, Şeyh Abdüladl, Şeyh Mîr Dered bin Şeyh Nâsır, Mevlâna Fahrüddîn ve başkaları vardı. Yirmi iki yaşına kadar on­ların huzûrunda ve sohbetlerinde bulundu. Bu sırada gönlünden, yine Delhi´de bulunan Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin dergâhına gitmek geldi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini tale­beliğe kabûl buyurmasını istedi. O da:

“Sen zevkin ve şevkin olduğu yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir.” buyurdu.

Abdullah Dehlevî ise; “Zaten benim mûradım, isteğim de buyurduğu­nuzdur.” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Mübârek olsun.” buyu­rup talebeliğe kabûl etti. Onu Nakşibendiyye yolunun, Müceddidiyye ko­luna göre yetiştirip, bu yolun esaslarını ve edeblerini öğretti. Abdullah-ı Dehlevî on beş sene onun sohbetiyle şereflendi. Evliyâlıkta yüksek de­recelere kavuşunca, mutlak icâzet, diploma alıp, halîfesi oldu.

İlk zamanlarda, “Nakşîbendiyye yoluna girmemden Gavs-ül-a´zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri râzı olurlar mı ” diye tereddütler geçirmişti. Bir gün rüyâsında gördü ki, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî haz­retleri bir makâma gelip oturdu. O makâmın tam karşısına da Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn hazretleri teşrif etti. Şâh-ı Nakşi- bend´in yanına gitmek istedi. Bu sırada Gavs-ül-a´zam; “Maksat, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır. Sıkılmayın, gidin.” buyurdu.

Hocasının vefâtından sonra yerine geçip, talebe yetiştirmeye baş­ladı. Uzak yakın her yerden, Diyâr-ı Rum, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mâverâünnehr´den pek çok talebe, ilim ve feyz almak, sohbeti ile şeref­lenmek için yarışırcasına yanına koştu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Şeyh Ahmed-i Kürdî, Seyyid İsmâil Medenî gibi bâzıları Resûlullah efendimiz­den aldığı mânevî emirle geldi. Bazısı, sâdâtın, bu yolun büyüklerinin mânevî işâreti ile koşup teslim oldu. Şeyh Muhammed Can bunlardandı. Bâzısı ise, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini rüyâda görüp geldi.

Dergâhında iki yüz kişi civarında talebe vardı ve onların ihtiyaçlarını temin ederdi. Bununla berâber, dâimâ mütevâzî ve gönlü kırık bulu­nurdu. Bir gün bir köpeği görüp; “Yâ Rabbî! Ben kimim ki, seninle, sev­diklerim arasında vâsıta olayım. Bu yarattığın hürmetine bana merhamet eyle!” buyurdu.

Peygamber efendimizin sünnet-i seniyesine uygun yaşamaya çok gayret ederdi. Az uyur, teheccüd, gece namazına kalktığında uyuyanları da kaldırırdı. Sonra murâkabeye oturur, peşinden Kur´ân-ı kerîm okurdu. Kur´ân-ı kerîmden her gün on cüz okurdu. Sabah namazını kıldıktan son- ra talebeleriyle beraber işrak vaktine kadar zikir, Allahü teâlâyı an­mak ve murâkabe, nefs muhâsebesi ile meşgul olurdu. Sonra hadîs ve tefsîr derslerine başlarlar bu hal zevâl vaktine kadar sürerdi. Sonra ye­mek ye- nirdi. Zenginlerden birisi, lezzetli bir yemek gönderse yemez, ta­lebeleri- nin de yemesini istemez, komşularına hediye gönderirdi. Birisi para gön- derse, şüpheli bir durumu yoksa, İmâm-ı a´zam hazretlerinin ictihadına göre bir sene dolmadan mal nisaba ulaştığında zekât vermek câiz oldu- ğundan önce onun zekâtını verirdi. Çünkü bir kuruş zekât ver­menin bin- lerce lira sadaka vermekten kat kat üstün olduğunu bilirdi. Sonra kalan paranın bir kısmı ile helva ve başka şeyler yaptırır derviş­lere dağıtır, bir kısmı ile dergâhın borçlarını öder, birazını da yanına ge­len ihtiyaç sâhip- lerine verirdi. Öğleye yakın sünnet-i şerîfeye uymak için bir müddet kay- lûle yapar, uyur, kalkıp bir mikdâr yemek yiyip dînî kitablar okumak, bâzı mevzular üzerinde yazılan yazıları gözden geçirmek ve yazılması lâzım olanları yazmakla uğraşırdı. Öğle namazını kılıp, ikin­diye kadar, hadîs ve tefsîr dersi verirdi. İkindiyi kıldıktan sonra, hadîs-i şerîf, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Avârif-ul-Meârif ve Risâle-i Ku- şeyrî´yi okur, sonra güneş batıncaya kadar tale­beleriyle zikir ve murâka- be ile meşgul olurdu. Akşam namazından sonra, mânevî teveccühleri ile talebelerinden ileri gelenlerinin ilerlemelerini sağlardı. Yatsıyı kıldıktan sonra geceyi zikr ve murâkabe ile ihyâ ederdi. Uyku bastırdığında sec- câdesi üzerinde sağ yanı üzere yatardı. Bazan otururken uyuyakalırdı. Hayâsının çokluğundan ayağını uzattığı görül­mezdi.

Kur´ân-ı kerîmi okumakdan ve dinlemekten çok hoşlanır şevk hâlinin gâlib olduğu zamanlar dinleyince kendinden geçer ve; “Daha okumayı­nız, dayanamıyorum.” buyururdu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin Mes- nevî´sini de çok okutup, dinlerdi. Bu esnâda vecd hâli hâsıl olur, co­şar, ilâhî muhabbete gark olurdu. Fakat başkalarının yaptığı gibi dînin emir ve yasaklarına uymayan halleri görülmezdi. Her hâli dine uygun olurdu.

Emr-i mâruf ve nehy-i an´il-münker yapar, insanlara Allahü teâlânın emirlerini hatırlatır, yasaklarından sakınmalarını emrederdi. Bir kerre Şimşîr Bahâdır Han papazlara mahsus bir şeyi giyerek huzuruna geldi. Onu o hâlde görünce darılıp bu vaziyette yanında oturmamasını istedi. Bahadır Han, bu kadarına müsâde etmezseniz, bir daha yanınıza gel­mem dedi. “Allahü teâlâ sizin bir daha böyle buraya gelmenizi nasîb et­mesin.” buyurdu. Huzûrundan kızarak ayrılan Bahadır Hanın içi rahat etmeyip, üzerindeki o şeyi çıkarıp, huzuruna gelerek affını istedi ve tale­besi oldu.

Dokuzuncu yüzyıldaki hadîs âlimlerinin meşhûrlarıdan Abdullah bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) dâimâ kitaplarıyla beraberdi. Onları yanından hiç ayırmazdı. Mutlakâ yanında bakacağı bir kitap bulunurdu. Ona; “Niçin kitapları bu kadar seviyorsun ” dediler. O, bunlara şu söz­lerle cevap verdi: “İnsana kabirden daha ibret verici ve daha çok nasîhat eden bir şey yoktur. Yalnızlıktan daha emin bir şey yoktur. Kitap ise, in­sana yakın ve samîmî bir arkadaştır.”

Ebû Münzir İsmâil bin Ömer anlattı. Abdullah Ömerî hazretleri şöyle diyordu: “İnsanoğlu gaflete dalar ise, Allahü teâlânın emirlerini yapmaz ve yasakladığı şeyleri yapmaya başlar. İnsanlardan korkarak, emr-i ma´- rûf ve nehy-i an-il-münker (iyiliği emredip, kötülüklerden alıkoyma) farzını terkeder.”

Eshâb-ı kirâma karşı çok muhabbeti vardı. Onlar Peygamber efen­dimizin en yakınları, dostları, arkadaşları olduğu için bütün müslümanla- rın onları sevmesini emrederdi.

İbrâhim bin Sa´d´dan rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfi sık sık okurdu: “Eshâbım hakkında, Allahü teâlâdan korkun. Sakın benden sonra onlara düşmanlık yapmayınız. Onları seven beni sevdiği için sever. Onlara buğ- zeden, kin tutan, bana düşmanlığından dolayı böyle yapmış olur. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden, Allahü teâlâya e- ziyet etmiş olur. Kim Allahü teâlâya eziyet ederse, Allahü teâlânın onu cezalandırması çok yaklaşmış demektir.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Ebû Bekr el-Ayderûs (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri hep nefsine karşı çıktı. Yedi sene oru- cunu, yedi hurma tanesi ile açtı ve başka bir şey yemedi. Çok açlık çekti. Annesi yemek yemesini ister, o da muhâlefet edemezdi. Fakat nefsi pay çıkardığı için bundan vazgeçti. Yirmi sene bir yatakta yatıp uyumadı.

Ayderûsî yirmi beş yaşında iken amcası Ömer Muhdâr vefât etti. Bu­nun üzerine halk, Muhammed bin Hasan´a mürâcaat ederek Ömer Muhdâr´ın vazîfesini yapmasını istediler. O da istihâre yaptıktan sonra bu işe Abdullah Ayderûsî´nin daha lâyık olduğunu söyledi. Ayderûsî ise bu vazîfeyi, genç olduğunu ve amcalarının bu işe kendisinden daha lâyık olduğunu söyleyerek kabûl etmek istemedi. Fakat amcalarının ısrarları üzerine, ders vermeye ve talebe okutmaya başladı. Dört bir taraftan ge­len talebeler kendisinden fıkıh, tefsîr, hadîs ve tasavvuf yolunu öğrendi­ler. Sohbetlerinde devlet ileri gelenleri bulunurdu. İmâm-ı Gazâlî´nin İh- yâu Ulûmiddîn kitabını çok okurdu. Neredeyse ezberlemişti. Bunu ta­lebelerine de tavsiye ederek; “Bizim için kitap ve sünnetin dışında bir yol, bir usûl yoktur. Bu yolu da musanniflerin efendisi, müctehidlerin sonun­cusu, Hüccet-ül-İslâm İmâm-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinde açıklamşıtır. Bu eser, Kitab (Kur´ân-ı kerîm), Sünnet (hadîs-i şerîfler), ta­rîkat ve hakîkatin açıklamasından ibârettir.” buyurdu.

Abdullah Ayderûsî cömerd, ikrâm sâhibi idi. Bütün malını, mevkıini müslümanlara tahsis ederdi. Herkese durumuna göre muâmele eder ve herkesin seviyesine inerdi. Konuştuğu kimse onun en çok kendisini sev­diğine inanırdı.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Abdullah Haddâdî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) uzun boylu ve gür saçlı olup, güler yüzlüydü. Kendisine ezi­yet ve sıkıntı verenlere af ve sevgi ile muâmele ederdi. Sözü, sohbeti hoş idi. Bozuk ve kötü yolda bulunan bir kimse yanına geldiğinde onun iyi yola girmesi için bütün gücü ile çalışırdı. Çok kerâmetleri görüldü. Ke­râmetlerini göstermekten çok çekinirdi. Bâzı talebeleri kerâmetleri hak­kında risâleler yazmışlardı. Bu durumdan haberi olunca onları çağırıp; “Yazdığınız kâğıtları suya koyun. Yazıdan hiçbir eser kalmasın.” bu­yurdu. Onlar da hocalarının dediğini yaptılar, sonra talebelerine; “Böyle şeyleri yazacağınıza dînî nasîhatler, îmân bilgileri, fıkıh bilgileri, fetvâ kitapları ve bunlar gibi faydalı kitaplarla meşgûl olmanız yazmanız daha uygun olur.” buyurdular.

Bağdâd´da yetişen büyük velîlerden Abdullah Hayderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yüksek ilmine rağmen Mevlânâ Hâlid-i Bağ­dâdî hazretlerinin önünde diz çöktü. Bağdâd müftülüğünden ayrılarak hocasının hizmetin- den ve sohbetlerinden ayrılmadı. Mevlânâ Hâlid haz­retleri ona:

“Abdullah su kırbasını yüklen. Bağdâd sokaklarında ve pazarlarda “Sebîl” diyerek insanlara su dağıt.” buyurdu.

Önceki makâm ve şöhretini düşünmeden hocasının emrini yerine getiren Abdullah-ı Hayderî, yirmi gün müddetle sırtına yüklendiği su kır­basıyla sokak sokak dolaşarak insanlara su dağıttı. Her şeyin görünü­şüne bakan insanlar Abdullah-ı Hayderî´yi bu şekilde görünce hayretle birbirlerine, onun hakkında ileri geri sözler sarf ettiler. Fakat dünyânın makâmına, şöhretine önem vermeyen, insanların dedikodularına aldırış etmeyen Abdullah Hayderî kendisine verilen emri kusursuz olarak yerine getirmeye devâm etti. Sonra hocasının huzûruna geldi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bu sefer: “Abdullah on gün de para ile su sat.” buyurdu.

Bu emre de îtirazsız uyan Abdullah-ı Hayderî, on gün müddetle su sattı. Böylece nefsinin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyle nefsini kötülüğü emretmekten, kalbini de kötü huy ve düşünce­lerden temizledi. Abdullah-ı Hayderî´nin evliyâlık yolunda yüksek dere­celere ulaştığını gören Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, ona bütün talebeleri arasında ilk olarak hilâfet verdi. Bağdâd´da bulunduğu sırada Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini çekemedikleri için karşı çıkanlara reddiye yazarak, tarîkatların hak olduğunu açıkladı. Kitap, sünnet ve ta­savvuf kitaplarındaki açık delilleri gösterdi. Yazdığı bu kitabı bütün büyük âlimler beğendiler.

Abdullah-ı Hayderî devamlı hocasının yanında bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Süleymâniyye ve Şam´a gittiği sırada da yanından ve hizmetinden ayrılmadı.

Anadolu evliyâsının büyüklerinden Abdullah-ı İlâhî hazretleri; Şah-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yolunu Buhârâ´da Ubeydullah-i Ahrâr´dan alarak Anadolu´ya ilk olarak getirip yayan âlimdir. İlk tahsîlini Simav´da tamamladıktan sonra İstan­bul´a gitti. Zeyrek Medresesinde büyük âlim Alâeddîn Tûsî´nin talebesi oldu. Zahirî ilimlerde ilerledi. Hocası Alâeddîn Tûsî, Hocazâde ile yaptığı münazara netîcesinde İran´da Kirman taraflarına gitti. En çok sevip takdir ettiği talebesi Abdullah-ı İlâhî´yi de yanında götürdü. Abdullah-ı İlâhî, Kirman´da da bir müddet ilim tahsîl etti. Fakat bir türlü tatmin olmadı. Zâ­hirî ilimleri bırakıp bâtınî ilimlerle uğraşmayı arzu etti. Hattâ bütün kitap­larını yakmak veya suya atmak gibi bir düşünceyle karşı karşıya kaldı. Yanına gelen evliyâdan bir zâtın tavsiyesi ile ihtiyâcı olmayan kitapları satıp parasını fakirlere dağıttı. Bilahare Semerkant´a gitti. Bu sırada Semerkant´ta Yâkub-ı Çerhî hazretlerinin talebesi ve halîfesi Hâce Ubey- dullah-ı Ahrâr, Hâce Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî´nin yolunu yaymak ve insanlara İslâm ahlâkını anlatmakla meşgûldü. Binlerce ta­lebe etra- fında feyz almak, Allahü teâlânın râzı olduğu yolu öğrenmek için çırpını- yordu. Abdullah-ı İlâhî de, bu seçilmişlerin halkasına dâhil oldu. Ubey- dullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinin Ehl-i sünnet îtikâdına bağ­lılığını, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sünnet-i şerîfine uymak­taki gay- retlerini görüp hayran kaldı. Yıllarca Semerkant´ta kalıp Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hizmetinde bulundu. Feyzlerinden isti­fâde etti. Hoca- sının emriyle Buhârâ´ya gidip Behâeddîn-i Buhârî hazret­lerinin kabrini ziyâret etti. Orada bir yıl insanlardan uzak kalarak yalnız ibâdetle meşgûl oldu. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. Çok zaman Behâeddin-i Buhârî´nin kabri yarılarak dışarı çıkar, rüyalarını yo- rumlar, çeşitli iltifatlarda bulunurdu. Zâhirde hocası Ubeydullah-ı Ahrâr olmasına rağmen, hakikatte tasavvuf yolunu Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinden üveysî olarak tahsîl etti. Daha sonra tekrar Semerkant´a döndü. Bir müddet daha Ubeydullah-ı Ahrâr hazretle­rinin hizmetinde bulunup tasavvufta yüksek derecelere kavuşarak icâzet aldı. Sonra Seyyid Ahmed Buhârî ile birlikte Anadolu´ya gönderildi. Gelir­ken Herat´ta Mevlânâ Abdurrahmân Câmî (v.1492) ve diğer büyükler ile görüşüp sohbet etti. Anadolu´ya gelip memleketi olan Simav´da yerleşti. Hak âşıkları, kısa zamanda onun büyüklüğünü anlayarak etrafına top­landılar. Sohbetinde bulunmayı câna minnet bildiler.

Abdullah-ı İlâhî hazretleri de, hocasından öğrendiklerini Anadolu´da yaymayı kendisine vazîfe edinip, insanların huzur ve saâdete kavuşma­ları için gece gündüz çalıştı. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretleri­nin dergâhından aldığı feyzleri Anadolu´da ilk yayan velî oldu. Bir müd­det sonra Anadolu kâdıaskeri Manisalızâde Muhyiddîn Mehmed Çelebi (v.1483)´nin dâveti üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hanın vefât ettiği gün­lerde İstanbul´a geldi (1481). Kâdıasker Mehmed Çelebi´nin gösterdiği odaları ve teklifleri kabul etmeyip, daha önce ilim tahsîl ettiği Zeyrek Câmii etrâfındaki vîrâne hâline gelmiş boş medrese odalarını tercih etti. Orada yerleşti. Şeyh Ebü´l-Vefa Konevî gibi Allah dostları ile sohbet etti. İstanbullular onun gelişini rahmet bilip, sohbetine koştular. Az zamanda halktan ve devlet adamlarından birçok kimse, Abdullah-ı İlâhî´nin tale­beleri arasında yer aldı.

Bunlardan biri de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin torunla­rından Âbid Çelebi idi. Kâdılık hizmetini bırakarak Abdullah-ı İlâhî´ye ta­lebe olmuştu. Bir gün Zeyrek Câmiinde Âbid Çelebiye sâdece onun farkedebileceği bir kerâmet göstererek iltifâtlarda bulundu. Bunun sebe­bini soran talebesi Uzun Musluhiddîn´e;

“İnsanların meşrebleri ayrı ayrıdır. Avâmın çocukları dayaktan, bü­yüklerin çocukları lütuftan anlar. Ona iltifât etmesem, beni ve bu büyükle­rin yolunu bırakır.” buyurdu.

Yine Âbid Çelebi, Abdullah-ı İlâhî´nin dergâhına uzun bir müddet de­vam ettikten sonra kalbinin açılmadığını fark edip Muhyiddîn İskilibî (Şeyh Yavsî) hazretlerine talebe olmayı kalbinden geçirdi. Kafası bu dü­şüncelerle dolu olarak Zeyrek Câmiinde namaz kıldı. Namazdan sonra hocası Abdullah-ı İlâhî kendisine dönüp; “Seni namaz kılarken Muhyid- dîn İskilibî´nin şeklinde gördüm.” buyurdu. Bunun üzerine Âbid Çelebi, özür dileyip hocasının elini öptü ve hizmetine devam etti. Gün geçtikçe gönlü açılıp ard arda gelen feyzlere kavuştu.

Halkın ve devlet erkânının iltifatları, Abdullah-ı İlâhî hazretlerini İs­tanbul´dan uzaklara gitmeye zorladı. Zâten meşhur Osmanlı kumandanı Evrenos Beyin oğlu Ahmed Bey, sancakbeyi olduğu Vardar Yenicesi (Selanik yakınlarında)´ ne dâvet edip duruyordu. Abdullah-ı İlâhî hazret­leri çok sevdiği Ahmed Beyin arzusuna uyup Vardar Yenicesi´ne gitti. Seyyid Ahmed Buhârî hazretlerini İstanbul´da yerine halîfe bıraktı. Teşrifi ile Vardar Yenicesi şenlendi. Şehir onun hürmetine îmâr edildi. Câmiler, hanlar, medreseler, darü´l-hadîs, tekke ve türbeler inşâ edildi. İnsanlar bu Allah adamının sohbetinden istifâde etmek, meclisinde bulunmak için yarış ettiler.

Bir gün ihtiyar bir kadın Abdullah-ı İlâhî´nin meclisine gelip bir müş­külü olduğunu arzetti. O gece rüyasında kendisini kurbağa şeklinde gör­düğünü söyledi. Abdullah-ı İlâhî; “Hayırdır inşaallah korkacak bir şey yok.” buyurup, kendi haliyle meşgul oldu. Ama bu cevap kadını tatmin etmemişti. Bir kenarda bekledi. Biraz sonra başını kaldıran Abdullah-ı İlâhî; “Anacığım! Sen dervişleri evine davet etmek istemiş, sonra da vazgeçmişsin. Bu rüyâ ona alâmettir. Git huzurla işine bak.” buyurdu. İh­tiyar kadın bu sözleri tasdik edip; “Evet aynen öyle oldu. Evim dar olduğu için davetten vazgeçtim.” dedi.

Abdullah-ı İlâhî hazretleri, Vardar Yenicesi´nde uzun yıllar insanlara Allahü teâlânın dînini anlattı. İnsanlara rehberlik, zevk erbabına pîrlik, şevk, istek sâhiplerine şeyhlik yaptı. Sırların kaynağı, doğruların daya­nağı, ilâhî sırların açıklayıcısı oldu. 1491 yılında burada vefat edip, şehir içinde yüksek bir yerde, Evranosoğlu Ahmed Beyin yaptırdığı mescid, medrese, tekke, dârül-hadîs ve türbeden müteşekkil külliyenin türbesine defnedildi. Ahmed Bey, Murâd Baba, Şeyh Feyzullah Efendi, Yazıcızade Mehmed Efendi oğlu Mehmed Çelebi (Yazıcı Çelebi Efendi) de daha sonra burada defnedildiler. Bunlar büyük ihtimalle Abdullah-ı İlâhî´nin VardarYenicesi´ndeki belli başlı talebeleri idiler. Türbe, Osmanlıların son zamanlarına kadar ayakta kalmış, ziyâret edilmiş, fakat daha sonra orta­dan kaldırılmıştır.

Anadolu velîlerinden Abdurrahmân-ı Harpûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Diyarbakır´da tahsîli sırasında, bütün derslerden geri kalması üze­rine, arkadaşları onunla alay ederlerdi. Bu durumu hocası öğrenince, onun daha çok rencide olmaması için, yanına çağırarak; “Şimdiye kadar okudukların ve öğrendiğin bilgi sana kâfidir. Köylerde çok rahat imamlık yapabilirsin. Var git oralarda kısmetini ara.” dedi. Bunun üzerine med­rese tahsîlini bırakarak, şehirden ayrıldı. Yolda bir hanın önünden ak­makta olan bir çayın kenarında oturup düşünürken, çayın içerisindeki taşların, suyun şiddetli akıntısından yusyuvarlak olduklarını ve pırıl pırıl parladıklarını gören genç Abdurrahmân, üzüntü ve kırık bir kalb ile; “Yâ Rabbî! Beni sen yarattın. Bu dersleri anlayamamam da senin kudretin iledir. Senin emrinde akan sular, şu taşları nasıl yusyuvarlak yapıyor ve parlatıyorsa, sen de benim zihnime kuvvet ihsân et de, rızâna kavuştu­racak ilim deryâsından biraz nasîb alayım.” diye Allahü teâlâya yalvardı. Daha sonra yorgunluğu sebebiye uykuya daldı. Rüyâsında, yanına nû­rânî üç zât gelerek, yanlarında getirdikleri bir çuval darıyı Abdurrahmân Molla´ya nöbetleşe yedirdikten sonra, kaybolup gittiler. Abdurrahmân Harpûtî uyanınca, içinde bir ferahlık bir sevinç duydu ve zihninin açıldı­ğını hissetti.

Abdurrahmân-ı Harpûtî bu hâdiseden sonra medreseye geri döndü. Arkadaşları onu aralarında görünce yine alay etmeye başladılar. Fakat bunlara hiç aldırış etmedi. Ders saatinde hocasının huzuruna çıkarak elini öptü ve müsâade isteyerek yerine oturdu. Cevapsız kalan bâzı so­rulara, Abdurrahmân Efendi cevap verince, hocası dâhil herkes hayret içinde kaldı. Hocasının geçmiş derslere âit sorularını da rahatlıkla ce­vaplandırdı. Aradan kısa bir zaman sonra yapılan imtihanda birincilik alınca, hocası ona icâzet, diploma vererek İstanbul´a gönderdi.

Abdurrahmân-ı Harpûtî, İstanbul´a gitti ise de bir vazîfe verilmemesi üzerine memleketine döndü. Burada tâliblere ders vermekle meşgûl oldu. Bir müddet sonra tekrar memleketini terk ederek İstanbul´a gitti. Bir gün vakit namazını kılmak için girdiği Ayasofya Câmiinin duvarında asılı bir levhaya gözü takıldı. Levhanın altındaki kâğıtta; “Bu levhadaki ibâ­reyi, her kim doğru olarak hâllederse, mükâfatlandırılacaktır.” yazıyordu. Hemen bir kâğıda ibâreyi bütün kâideleri ile çözen Abdurrahmân-ı Har- pûtî, kâğıdın altına “Daha başka mânâların da mevcûd olduğu ibâre­den anlaşılmakta ise de, kâğıdım olmadığı için bu kadarıyla iktifâ edil­miştir.” diye bir şerh koyarak adını ve adresini yazdı ve tahlilnâmelerin içine bı- raktı. Ertesi gün kâğıtlar sultânın huzûrunda teker teker tetkik edildi. Bu tetkik esnasında Abdurrahmân Efendinin yaptığı tahlilin diğer­lerine göre, daha yüksek bilgilerle donatılmış olduğu anlaşıldı ve Abdurrahmân E- fendi irâde-i seniyye ile saraya dâvet edildi. Kendisine mesleğinin gereği kıyâfetler giydirilerek sultânın huzûruna çıkarıldı. İkinci Mahmûd Han; “Siz benim hocamsınız.” diyerek yanına oturttu ve büyük iltifâtlarda bu- lundu. Üsküdar´da bir ev verildi ve evlendirildi.

Bu sırada Osmanlı Devleti içerisinde yeniçeri isyân ve zorbalıklarının önü alınamaz bir hâle gelmişti. Tâlim ve eğitim kabûl etmiyorlar, savaşa çıkmayı da reddediyorlardı. Kendilerine harp fenlerinin öğretilmesini iste­yen din ve devlet adamlarına karşı harekete geçtiler. Bunun üzerine İkinci Mahmûd Han vezirleri ve ulemâ sınıfını toplantıya çağırdı. Abdur- rahmân-ı Harpûtî hazretleri de bunlar arasında idi. Yeniçerilerin artan zorbalıklarından bahisle ne yapılması gerektiği soruldu. Mesele son de- rece nâzikti. Yeniçeriler tekrar isyân ederek devlet ileri gelenleri­nin kellelerini istemeye başlamışlardı. Tamâmen bid´at yuvaları hâline gelen bektâşî tekkeleri de kendilerini tahrik ediyordu. Sonuçta ulemâ bir­lik içe- risinde bunların öldürülmeleri câizdir diye fetvâ verdi. Savaşın başlangıcı olmak üzere sancak-ı şerîfin çıkarılması kararlaştırıldı. Fakat sancağı şerîfin açılması çok önemli bir olaydı. Bu işin dönüşü yoktu. Ye­niçeriler ile yapılacak mücâdelenin sonu ise kestirilemiyordu. Bu sebep­ten karar alınmasına rağmen herkeste bir tereddüd vardı. İşte bu devlet adamla- rının çekingen ve kararsız hâlleri sırasında Abdurrahmân Harpûtî haz- retleri söz aldı.

“Bu din ve devletin ayakta kalması Allahü teâlânın istediği şeyse ye­niçerileri vururuz, yok ederiz. Değilse biz de bu din ile berâber batıp gi­deriz, daha ne ihtimâl kaldı ” diyerek kalplerdeki şüpheleri giderdi. Her­kes tek bilek tek yürek oldu. Nitekim bu inanç ve îmânla harekete geçe­rek yeniçeri ocağını ortadan kaldırdılar ve bozulmuş bektaşî yuvalarını kapattılar.

Büyük velîlerden Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri,Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A´zam ve Seydâ lakap­larıyla meşhûr olmuştur. Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî´nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gös­teren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşiben- diyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.

Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; “Cenâb-ı Allah´ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!” diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed´in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mânevi­yatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; “Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın.” derdi.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek işâretleri ile Midilli´ye gönderildi. Giderken en kısa zamanda tekrar İstan­bul´a döneceğini bildirdi. Abdülehad Efendi Midilli´yi teşrif ettiklerinde, yetmiş gayri müslim, onun vâsıtasıyla İslâmiyeti kabûl etti. Midilli halkı Abdülehad Efendiyi çok sevdi ve hemen hepsi ona talebe oldu. Dayısı ve hocası olan Abdülmecîd Sivâsî bu durumu duyunca; “Âferin Abdül- ehad´a! Umduğumuzdan fazla tasarruf kuvvetine sâhipmiş.” bu­yurdu. O sırada, donanma komutanlarından hayır sâhibi bir zât olan Bâlî-zâde Hasan Bey, Midilli´ye gelişinde; câmi, dergâh ve pekçok odalar ve yemekhâneden meydana gelen bir külliye yaptırdı. Burayı Abdülehad Efendi ve ondan sonra gelecek talebelerine tahsîs etti.

Zamânın şeyhülislâmı Yahyâ Efendi, Midilli´de Abdülehad Efendinin verdiği vâzları, dersleri ve hizmetleri çok beğenerek, kalbten bir sevgi beslemeye başladı. Bir gün Abdülmecîd Sivâsî´nin ziyâretine giden Yah- yâ Efendi ona; “Abdülehad Çelebi´yi dâvet edin de, Mehmed Ağa dergâ- hını ona verelim. İnşâallah o, İstanbul´da vâzları ve halkı doğru yola gö- türmesi ile, zamânının bir tânesi olacaktır.” dedi. Abdülmecîd Sivâsî bu teklifi kabûl etti. Bir mektup yazıp, Abdülehad Efendiyi çağı­rınca, derhal İstanbul´a geldi. Doğruca dayısı ve hocası Abdülmecîd Sivâsî´nin huzû- runa girdi. Dayısı; “Oğul, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi seni ister. Varın zi- yâret edin. Murâd-ı şerîfleri nedir Bir görün.” buyurdu. Yahyâ Efendinin huzûruna varınca, Şeyhülislâm; “Abdülehad Çelebi! Sana merhûm Meh- med Ağa dergâhını verdik. Burası şerefli bir dergâh­tır.” dedi. Abdülehad Efendi, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi´nin bu teklifini kabûl etti ve duâ buyur- du. Oradan ayrılıp, hocası Abdülmecîd Sivâsî´nin yanına gitti ve durumu arz etti. Dayısı da; “Allah mübârek eylesin. Midil­li´yi, feth ile gönülleri ihyâ ettin. İnşâallah İstanbul´da da çok kimsenin ebedî saâdetine vesîle olur- sun. Hiç durma, yerine bir talebeni tâyin edip, vâlideni ve talebelerinden gelmek isteyenleri alıp gel! Dergâhında tale­belerini terbiye ile meşgûl ol.” dedi. Abdülehad dayısı ve hocası Sivâsî´nin emrine uyup, talebelerinden fıkıh ve tasavvuf yolunu iyi bilen, Alîmî Efendiyi yerine bıraktı. Vâlidesini ve talebelerinden birkaçını alıp, İstanbul´daki Mehmed Ağa dergâhına yerleşti. Burada yirmisekiz sene vâz ve nasîhatla meşgûl oldu. 1635 se- nesi Rabî´ul-âhir ayından îtibâren; Ayasofya, Fâtih ve Sultan Ahmed câ- milerinde vâz vermeye başladı.

Anadolu´da yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden Abdüllatîf Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hep dünyâ ile meşgûl ve dünyâya düş- kün olanlar ile hiç alâkadâr olmaz, onlara rağbet etmezdi. Onlarla yakın- lık ve berâberlik hâlinde olmanın, onların bitmeyen işleriyle, tüken­meyen sıkıntı ve gamlarıyla gamlanmak olacağını bildirirdi. Faydası, menfaati az olan dünyâ malının hevesiyle, sâf, pâk, arı ve temiz kalbini doldur- mazdı. Âhirete yarar işleri yapmakta gâyet titizlik ve hassâsiyet gösterir, bu hususta hiçbir zaman gevşek davranmazdı. Dünyâ ile âhiretin birbi- rine zıt olduğunu bilir, birini memnûn etmeye çalışılınca, di­ğerinin güce- neceğini bildirirdi. Dünyâya düşkün olanların âhıretlerini harâb ettiklerini, âhiretini düzeltmeye gayret edenlere ise Allahü teâlânın dünyâyı hizmetçi kılacağını söylerdi.

Hambelî mezhebi fıkıh âlimi, meşhûr evliyâ Abdülvâhid bin Mu- hammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Şam´da zamânın en bü- yük âlimlerindendi. İlmiyle amel eden, güzel huylu, herkesle iyi geçi­nen, güler yüzlü, ihsânı bol, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem sün- netine uyan, çok ibâdet eden, haramlardan kaçınan, şüphelilerden uzak- laşan, ârif, kerâmetler sâhibi, duâsı makbûl olan Allahü teâlânın sevgili bir kuluydu. Hızır aleyhisselâm ile görüşmüş, onunla sohbetler yapmıştır.

Mısır evliyâsından Abdülvehhâb-ı Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) âlim, fâzıl, vekar sâhibi, kâdılık görevinde çok dikkatli, âbid, çok ibâdet eden bir zât idi. Dâimâ abdestli bulunurdu. Yüzü, kalbinden taşıp gelen nûrlarla parlardı. Kendisini ahlâkî güzelliklerle bezemişti. Allahü teâlânın sevgili bir kuluydu. Yürüyenlerin ayak sesi duyulmasın diye, dergâhını si- yah keçe ile döşemişti. Bu husûsu merak edip sormak isteyenlere şöyle derdi: “Dervişlerin yeri Hakk´ın huzûrudur. Orada ne yüksek bir ses duyulmalı, ne de yüksek sesli bir hareket olmalıdır.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa´rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İmâm-ı Şa´rânî ve Kutb-i Şa´rânî lakabıyla meşhurdur. Abdülvehhâb´ı babası küçük yaşında ilim tahsiline verdi. Henüz yedi yaşında Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Sekiz yaşında iken, geceleri teheccüd namazlarını hiç terk etmeden kılmaya başladı. Büluğ çağına gelmeden, kıldığı gece namazlarında Kur´ân-ı ke­rîmi hatmederdi. Bir işe başlayınca, en ince ayrıntılarına kadar iner, o işi en iyi şekilde yapardı. Çalışkanlığı ve anlayışı ile, hocalarının kısa za­manda gönüllerini fethederdi. Hocalarından okuduğu kitapları ezberlerdi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ehliyet kazandı. Tasavvuf yo­lunda da çalışarak, pekçok velînin feyz ve teveccühlerine kavuştu.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Seyyid Âdem-i Bennûrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaya, bid´atleri yok etmeye, tam istikâmet sâhibi olmaya çalıştı.

Fakirle zengini, darda olan ile rahatlıkta olanı, hizmetçi ile efendiyi, oğlu ile talebesini bir tutup, hepsine ikrâmda bulunmak onun güzel ahlâ­kından idi. Yemeğin, gönül huzûru, tam bir temizlik ve abdest ile pişiril­mesini buyurur ve eşit olarak dağıtılmasına ihtimâm gösterirdi. Mecli­sinde; riyânın, iki yüzlülüğün ve yapmacıklığın yeri yoktu. Emr-i ma´rûf ve nehy-i münker onun en güzel huyu idi. Bilhassa dünyâyı sevenlere, dün­yâya düşkün olanlara, o kadar hakîmâne ve edîbâne olarak, öyle güzel ve tesirli sözler söylerdi ki, başkaları kolay kolay öyle sözler söyleye­mezdi. Bu faydalı sözleri karşısında hiçkimse ona kırılmazdı. Sözü kime ve ne için ise, tesirli olur, Allahü tealânın izniyle tesiri, o anda görülür ve o kimse tövbe etmekle şereflenirdi. Konuştuğu zaman bütün sözleri ya iyiliği emir şeklinde veya ilim ve mârifet olurdu. Böyle olmayan sözler pek az duyulurdu. Görünüşte ilgisiz gibi olan sözler söylediği zannedilse bile onun da altında mutlaka bir nasîhat ve bir hikmet bulunurdu. Onun soh­beti insanları kötü sıfatlardan, fenâ ahlâktan ve alçak dünyâyı sevmek ve ona düşkün olmaktan temizlerdi.

Seyyid Âdem-i Bennûrî, zamânında yeryüzünün en meşhûr en büyük mürşidlerinden, hidâyet rehberlerinden idi. Talebelerinin sayısı yüzbin- den çoktu. Her tarafta büyük kabûl gördü. Dünyânın her tarafın­dan grup grup insanlar, aradaki mesâfenin uzaklığı ve yol meşakkatine aldırma- sızın huzûruna gelirler, sohbetinde bulunmak şerefine kavuş­mağa can atarlardı. Bu sebeple dergâhı, devamlı kalabalık olurdu.

Herkese yardımcı olmaya çalışırdı. Kendisine gelen ihtiyaç sâhibi bir kimseyi boş çevirmez, yapabildiği nisbette yardımcı olur, o kimsenin işini hâllederdi. Başkalarına yardımcı olmaya çalışırken başına bâzı sıkıntılar gelse, onlara sabreder, şikâyette bulunmazdı.

Öyle bir aşk, muhabbet ve edebe sâhipti ki, hacdan sonra, Mescid-i Kubâ´dan Mescid-i Nebevî´ye kadar olan yolu, her adımda iki rekat na­maz kılarak gitti.

Medîne-i münevvereye gidince, Kabr-i Nebevî´yi ziyâretinde, Pey­gamber efendimiz onun selâmını aldı ve pek az kimseye nasîb olan müsâfeha etmek şerefine kavuştu.

Ziyâretten sonra, memleketine dönmek üzere ayrılmak istediği za­man, Resûlullah efendimizden saâdet müjdesi aldı. Kendisine hitâben; “Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!” buyuruldu. Bunun üzerine orada kaldı ve H.1054 senesinde; Medîne-i münevverede, çok sevdiği, hiç unutmayıp her an zikrettiği Rabbine, yüksek ceddi olan Resûlullah efen­dimize ve diğer sevdiklerine kavuştu

Evliyânın büyüklerinden olan Ahmed bin Alevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Kâdı Ahmed Şerîf, Abdullah bin Abdurrahmân, Şeyh Abdurrahmân bin Ali gibi zâtlardan tasavvuf, fı­kıh, hadîs ilimlerini öğrendi. Tasavvuf ilminde ileri derecelere kavuştu. Kâmil bir zât idi. Çok kerametleri görüldü. Zâhid, dünyaya düşkün olma­yıp aza kanâat ederdi. Derslerinde ibâreleri gâyet açık, net ve tâne tâne olurdu. Derslerinde ve sohbetlerinde tasavvuf büyüklerinden nakiller ya­pardı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine uymakta gayretli idi. Ekseriyetle sükût üzereydi. Cenab-ı Hakkın büyüklüğünü, verdiği nimet­leri düşünür, susardı. Zarûret olmadan konuşmazdı. Geceleri çok ibâdet ederdi.

Bir gün talebelerinden birinin çocuğu vefât etti. O talebe buna çok üzüldü. Çocuğunu kucaklayıp, doğruca hocası Ahmed bin Alevî´nin hu­zûruna götürdü ve; “Efendim, Allahü teâlâya duâ edin de, ya bu oğlumu diriltsin veya benim de rûhumu alsın.” dedi. Ahmed bin Alevî, Kâdı Muhammed bin Hüseyin´e dönüp; “Bunun için duâ etmek câiz midir ” buyurdu. O da; “Bir zararı ortadan kaldırmak veya bir iyilik sebebiyle câ­izdir.” dedi. O zaman Ahmed bin Alevî talebesine; “Senin için hayırlı olan duâda bulunacağım. Yavrum! Kazaya rızâ gösterip sabredeceksin. Alla- hü teâlâ, bu yavruyu sana emânet verdi. Şimdi geri alırken sana çok sevâb, iyilik verecek, acıyarak doğru yolda ilerlemeni, yükselmeni ihsân edecektir. Bu merhamete ve ihsâna kavuşabilmek için sabretmeli, O´nun yaptığını hoş görmelisin. Kızar, bağırıp çağırırsan, sevâba kavuşamaz­sın. O´nun emrine râzı olup, kazâya rızâ göstereceksin.” buyurup, duâ etti. Talebe de; “Efendim, Allahü teâlânın takdîrine râzı oldum.” dedi.

Ahmed bin Alevî, az yer az içerdi. Gıdâsı çoğunlukla sütten ibâretti. Bâzan birkaç gün yalnız bir hurma kâfi gelirdi. Helâl lokma yemeye çok dikkat ederdi.

Talebelerinden biri; “Efendim sizden yemek yeme arzusu nasıl gitti Siz gençliğinizde yerdiniz.” diye sordu. O da; “Gençliğimden sonra za­manla öyle bir hal meydana geldi. Nasıl şu gördüğün duvarın bir şeye arzusu yok, bende de tıpkı onun gibi yemek arzusu kalmadı.” dedi.

Mısır evliyâsından olan Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin nesebi, Peygamber efendimize ulaşır. Ahmed-i Be­devî hazretleri küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Kur´ân-ı kerîmi ezber­le- di. Önceleri, çok cesûr, atılgan bir mîzâca sahipti. Çok iyi ata binerdi. Kendisine ezâ eden olursa onlara karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanındı.

Bir gün Kabe-i muazzamanın kenârında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-i Bedevî´ye; “Uykudan uyan! Allahü te- âlânın bir olduğunu zikret.” diyordu. Kalkıp abdest aldı. İki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâyı zikretti. Sonra tekrar yatıp uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona; “Kalk Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana, yük­sek haller ve dereceler verilecek.” diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ah- med-i Bedevî, hemen rüyâsını yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da; “Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun ya- şa!” dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allahü teâlânın izni ve ihsânı ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere ka­vuştu.

Ahmed-i Bedevî kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terk etti. Bir şey söylemesi îcâb edince bunu işâ­retle anlatırdı. Üst üste gördüğü rüyâ üzerine Irak´a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-yi Sekatî, Ma´rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi evliyânın kabirlerini ziyaret etti. 1236 sene­sinde, rüyâsında Mısır´ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı. Kahire´ye geldiğinde Mısır sultânı, onu, askeri ile birlikte karşıladı ve husûsî misafirhânesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonra­dan o da talebelerinden oldu.

Bu sırada Mısır´ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliyâ ara­sında en meşhûrlarından olan Hasan Saîg ve Seyyid Sâlim Magribî haz­retleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî´nin Tanta şehrine teşrif edeceğini ve yolda olduğunu haber alınca, Tanta´dan ayrılıp başka bir beldeye yerleş­tiler. Sebebi suâl edildiğinde; “Kasabanın asıl sâhibi geliyor. Onun bu­lunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edepte ve hiz­mette kusûr etmekten korkuyoruz.” dediler.

Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Hak âşıkları her taraftan yanına koşarak, huzûru ve sohbeti ile şereflenmek için can atarlardı. Tanınan, büyük bilinen âlimler bile gelip kendisine talebe oldular.

Ahmed-i Bedevî devamlı zikir ve murâkabe hâlindeydi. Her an Allahü teâlâyı düşünür, bir an hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenme­sini teklif edenlere; “Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrîlerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim.” derdi. Dünyâ malının, onun kal­binde yeri yoktu. Üzerine giydiği elbise ve başına sardığı sarık, eskiyip kullanılmayacak hâle gelmedikçe yenisini almazdı. Devamlı oruç tutardı. İftâr ve sahurda birer zeytin ile nefsini körlettiği ve buna kırk gün devâm ettiği rivâyet edilir.

Âlim ve velîlerden Ahmed Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) on altıncı asır âlim ve velîlerinden olup, küçük yaştan îtibâren Kütahya ulemâsın­dan dersler aldı. Din ve fen ilimlerinde söz sâhibi oldu. Bundan sonra ta­savvuf yolunda ilerlemek üzere büyük velî Şeyh Sinan Karamânî haz­retlerinin sohbetlerine katıldı. Onun kalplere, gönüllere tesir eden bere­ketli sohbetlerinden istifâde etti. Yine Şeyh Abdüllatîf Efendi hazretlerinin de derslerinde ve sohbetlerinde bulundu. Onun mübârek nazarları ile yüksek derecelere kavuştu.

Bir gün yanında bir arkadaşı ile hocalarının yanına vararak, kendi­sinden, içlerinden geçen arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için duâ etme­sini istediler. Bu istek üzerine Şeyh Abdüllatîf Efendi bir müddet murâka­beye, düşünceye daldı. Daha sonra Molla Ahmed´e dönerek; “Siz içiniz­deki arzuya uygun olarak ilim ve mârifete kavuşup, bitmez tükenmez bir nîmete ve hayırlı uzun ömre sâhib olacaksınız.” dedi. Sonra arkadaşına hitâben; “Siz de içinizdeki isteğe uygun olarak pâdişâh askerine kuman­dan olacaksınız.” dedi.

Molla Ahmed bundan sonra İstanbul´a geldi. Burada olan büyük âlimlerin derslerinden ve sohbetlerinden istifâde etti. İcâzet alarak hoca­larının tavsiyesi ile Kastamonu´ya geldi. Burada halka doğru yolu gös­termek ve talebelerine ilim öğretmekle meşgûl oldu.

Ahmed Dede daha sonra köyüne dönerek orada bir zâviye inşâ etti. Burada talebelerine ders verir, gelip gidenleri doyurup misâfirlerine ikrâm ederdi. Hiç kimseden hediye ve sadaka kabûl etmezdi. Helal rızık ka­zanmak için zirâatle meşgûl olurdu. Buğday ve çavdar ekimi yapar, cenâb-ı Hakk´ın bereketiyle kat kat verim alırdı. Hubûbatı doldurduğu ambarların ağzı açık durur, gelen giden ve ihtiyâcı olan herkes oradan serbestçe alırdı. Buna rağmen ambardaki hubûbât hiç bitmezdi. Bu se­beple Ahmed Dede´ye Çavdar Şeyhi denmişti.

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin nesebi, Şeyban kabîlesine daya­nır ve Nizar kabîlesinde Peygamber efendimizin soyu ile birleşir.

Ahmed bin Hanbel´in babası, daha o çok küçük yaşta iken, vefât etti. Otuz yaşında vefât eden babasından, önemli bir mîrâs da kalmadı. Onun yetişmesi ile annesi ilgilendi. Küçük yaşta, ilim tahsiline başladı. Bu sı­rada Bağdat önemli bir ilim merkeziydi. Burada hadîs ve kırâat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zâtlar ile diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Bundan sonra lü­gat, hadîs, fıkıh, Sahâbî ve Tâbiîn rivâyetlerini öğrendi.

Ahmed bin Hanbel, emsâli arasında ciddiyeti, takvâsı, sabrı, metânet ve tahammülü ile meşhûr oldu.

Henüz 15 yaşlarında İmâm-ı A´zâmın talebesi olan Ebû Yûsuf´tan fı­kıh ve hadîs dersi aldı. Bundan sonra da üç sene Huşeym´in derslerine devâm ederek ondan hadîs-i şerîf dinledi. Bundan başka Bağdat´ta bu­lunan meşhûr âlimlerden de ders aldı.

7 yıl Bağdat´ta ilim öğrenen Ahmed bin Hanbel daha sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Önce Basra´ya, bir yıl sonra da, Hicaz´a gitti. Böylece Kûfe, Basra, Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere, Şam ve el-Cezîre´ye giderek hadîs ilmini öğrendi. Hadîs râvilerini bizzât görerek, onlardan hadîs-i şerîf dinledi. Basra ve Hicaz´a beşer defâ seyahat yaptı. Hicaz´a yaptığı ilk seyâhatinde, fıkıh ilminde hocası olan, İmâm-ı Şâfiî ile görüştü. Bu görüşme Mekke´de Mescid-i Harâm´da oldu. İkinci defa ise, Bağdat´ta buluştular.

Ahmed bin Hanbel hac seferlerinden birinde, hac yaptıktan sonra bir müddet, mücâvir olarak Mekke´de kaldı. Bu zaman zarfında hadîs-i şerîf öğrenme faâliyetlerini sürdürdü. Sonra Yemen´in San´a şehrinde bulunan meşhûr hadîs âlimi Abdürrezzâk bin Hemmam´dan hadîs-i şerîf öğren­mek için San´a´ya gitti. İlim öğrenmek için çıktığı bu yolculukta çok sıkıntı çekti. Yolda yiyeceği bitti. Parası da olmadığı için, San´a şehrine varın­caya kadar, nakliyecilerin yanında ücretle hamallık yaptı. Ticâret ve ka­zanç için elverişli olmayan San´a´da iki sene kalıp, sıkıntılara katlandı. Abdürrezzâk bin Hemmam´dan hadîs-i şerîf dinledi. Böylece İmâm-ı Zührî ve İbn-i Müseyyib yoluyla rivâyet edilen, birçok hadîs-i şerîfi işitip öğrendi.

Ahmed bin Hanbel, ilim öğrenmek için pekçok İslâm beldesini dolaştı ve bu uğurda pekçok meşakkate katlandı.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, ders ve fetvâ verme işine, kırk yaşında başladı. Bundan sonra hadîs rivâyetinde ve fetvâda başvurulan önemli bir kaynak oldu.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği munta­zam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıl­dığı derslerdi. Onun ilim meclisine pekçok kimse katılırdı.

Allahü teâlâya olan bağlılığı sebebiyle son derece tevâzu sâhibiydi. İnsanlara yardım etmeyi severdi. Herkesin derdine derman olmaya çalı­şırdı. Yoksulları korurdu. Son derece halîm selîm, yumuşak huyluydu. Aceleci değildi. Çok alçak gönüllüydü. Ağır başlı ve vakarlıydı. Câmiye gittiği zaman ön safa geçmeye çalışmazdı. Mecliste nerede yer bulursa oraya otururdu.

Ahmed bin Hanbel çok ibâdet ederdi. Her gece Kur´ân-ı kerîmin ye­dide birini okur, her yedi günde bir hatmederdi. Yatsı namazını kılınca bi­raz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibâdet ve tâatla meşgûl olurdu. Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka dâimâ kolaylık yollarını gösterir, ağır vazîfeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseden yiyecek istemez ve rahatsız etmezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescidde, cenâze namazında ve hasta ziyâretinde görürlerdi. Giy­diği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer; “Ölecek kimse için bunlar çok bile.” derdi.

Allahü teâlâdan korkması, verâ ve takvâsı çoktu. Fakir bir hayat ya­şadı. Haram şüphesi olan şeyi reddederdi. Haram mala sâhib olmak­tansa, onu almamayı tercih ederdi. Borç karşılığı bir malı alacaklıya re­hin bıraktı. Parayı bulunca alacaklıya gidip borcunu verdi. Rehin bıraktığı malı alacağı zaman alacaklı olan iki mal gösterip, rehin bıraktığının han­gisi olduğunu kesin bilmediğinden; “Bunlardan birini seç, ikisi de aynı.” dedi. Fakat Ahmed bin Hanbel rehin bıraktığı malın hangisi olduğunu bilemediği için kendi malı yerine başkasının malını almış olurum korkusu ile ikisini de bıraktı, almadı. Başkasının hakkı geçer diye kendi hakkın­dan vazgeçti.

Ahmed bin Hanbel, Peygamber efendimizin sünnetine son derece bağlıydı; “Hiç bir hadîs-i şerîf yazmadım ki, onunla amel etmeyeyim.” buyururdu.

Ahmed bin Hanbel talebeliği sırasında bir grup kimseyle bir su kena­rında bulunuyordu. Onlar soyunup, suya girdiler. Ahmed bin Hanbel ise, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfine uyarak soyunmadı: “Kim Al­lah´a ve âhiret gününe îmân ediyorsa, hamama (avret yerlerini örtme­den) girmesin.” O gece rüyâsında bir kimse ona; “Ey Ahmed! Sana müj­deler olsun! Zîrâ Allahü teâlâ, Resûlullah´ın sünnetine uyduğun için seni bağışladı. Seni imâm kıldı. İnsanlar sana tâbi olurlar.” dedi. “Siz kimsi­niz ” diye sorunca o zât; “Cebrâil´im.” cevâbını verdi.

Ehl-i sünnet îtikâdından aslâ tâviz vermezdi. Bağdat´ta Mu´tezile fır­kası mensupları; “Kur´ân-ı kerîm mahlûktur.” diyerek, bu yanlış îtikâd- larına Abbâsî halîfesi Me´mûn´u da inandırdılar. Bunu kabûl etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Me´mûn vâsıtasıyla bu hususta baskı ve işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bunlara rağmen O; “Kur´ân-ı kerîm, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahlûk değildir.” dedi. Bu sırada kendisine İmâm-ı Şâfiî Mısır´dan mektup göndermişti. Okuyunca ağladı. Sebebi sorulunca; “Rüyâsında Resûlullah efendimizi görmüş, Ahmed bin Hanbel´e mektup ile benden selâm yaz ve de ki, Kur´ân-ı kerîmin mahlûk olup olmadığı kendisinden sorulacak. Cevâb vermesin buyurmuş.” dedi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ahmed Kihtû (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden Sultan Zafer Han (Birinci Muzaffer), Gü- cerât pâdişâhı idi. Onu Dehli´de iken tanımış birbirlerini Allahü teâlânın rızâsı için sevmişlerdi. Sultan, Allahü teâlânın bu sevgili kulunun feyzin­den, ülkesinin bereketlenmesini arzu etti. Gücerât´ta kalması için yal­vardı. O da, Ahmedabat yakınlarında Serkeç kasabasında yerleşmek ar­zusunda olduğunu söyleyip, sultânı sevindirdi. Serkeç´te yerleşip, in­sanlara İslâmiyeti anlattı, dînin emirlerine uymalarını sağladı. Bütün feyz kapılarını, zâhir ve bâtın bereketlerini orada saçtı. Bölge halkı, onun saçtığı feyz ve nûrlarla, Allah yoluna bağlılıkta, birbirlerine karşı sevgi ve muhabbette çok yüksek derecelere ulaştı. Güneş altında olgunlaşan meyveler gibi, insanlar da onun nûrlarıyla olgunlaştı.

Dergâhında devamlı yemek verirdi. Her gelen yer, doyar, Allahü teâlâya şükredip kalkardı. Ne kadar kalabalık olsa farketmezdi. Vefâtın­dan sonra, aynı sofra, türbesinde sevenlerine açıktı. Vâliler, sultanlar, kumandanlar, oraya gelip askerleriyle birlikte yemek yerler, onun yüksek feyzinden istifâde ederlerdi. Dehli sultânı, Fîrûz Şâhın da ona muhabbet ve bağlılığı vardı. Birbirlerini çok severlerdi. Ahmed Kihtû, ona nasîhat eder, duâlarında her zaman Fîrûz Şâhı zikrederdi.

Tîmûr Hanın Hindistan seferi esnâsında, Dehli´deydi. Dehli işgâl edilmeden on beş gün önce, Allahü teâlânın izniyle şehrin işgâlini haber verdi. Sevenleri, hocalarının tavsiyesi üzerine şehri terkedip, Cavnpûr şehrine gittiler. Ahmed Kihtû ise; “Biz halka tâbiyiz.” buyurup, diğer in­sanlarla berâber Dehli´de kaldı. Sonunda Tîmûr Hanın askerleri şehri iş­gâl ettiler. Birçok kimseyi esir ettiler. Esirler arasında Ahmed Kihtû haz­retleri de vardı. Kapatıldıkları yere, gâibden sıcak ekmek gelirdi. Askerler bu hâle hayret edip, onun hâlinden Tîmûr Hanı haberdâr ettiler. Tîmûr Han, onu ziyâret edip serbest bıraktırdı. Çok hürmet edip, duâsına maz- har oldu.

Ahmed Mekkî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) âlim, ârif, veliy-yi kâmil olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsî´nin büyük oğludur. Annesi büyük velî, kerâmetler sâhibi, Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin büyük oğlu M. Reşid Arvâsî´nin kızı Âişe Hanımdır. Küçük yaştan îtibâren fazîletli babalarından ve amcası Seyyid Tâhâ Efendiden ilim tahsîline başladı. Medrese tahsîlini bitirdikten sonra yine babasından zâhirî ilimlerin ince­liklerini alarak icâzetle şereflendi. Yüksek teveccühlerine ve himmetle­rine mazhar olarak evliyâlık yolunda kemâl mertebelere ulaştı.

Ahmed Mekkî Efendi, din ilimlerindeki bu üstün derecesine rağmen son derece edeb ve tevâzu sâhibi idi. Bu hâli ile kendisini diğer insanlar­dan gizlerdi. Görünüşte herhangi bir kimse gibi insanlar arasında bulu­nur, ancak gerçekte, devamlı cenâb-ı Hak ile olurdu.

Ahmed Mekkî Efendi uzun yıllar Üsküdar ve Kadıköy müftülüklerinde bulunup, sağlam fetvâlar verdi. Bu vazîfeleri sırasında temiz ruhlu yüz­lerce genci ilim ve fazîletle süsledi. Cenâb-ı Hak, İstanbul halkını bu feyz ve bereket kaynağından yıllarca faydalandırdı. İlim öğretmek için ekseri zamanlarda talebelerine kendisi giderdi. Şâyet talebesi okumak iste­mezse, tatlı dili ile onu iknâ edip okuturdu. Bu işleri sırf cenâb-ı Hakk´ın rızâsı için yapar, hiç bir karşılık beklemezdi.

Yakınlarından birisi çocuklarını küçük yaşta okumaları için Ahmed Mekkî Efendiye gönderdi. Bir müddet sonra çocuklar derse girmekte gevşek davrandılar. Nasihat da fayda vermedi. Bu husûsu Mekkî Efen­diye arz ettiğinde buyurdu ki: “Onlara her ders için para vereceğini vâd et. Her gün benden dersini okuduğuna dâir imzâlı kâğıt getirene şu ka­dar para vereceğini söyle.” O yakını dediği gibi yapınca, çocuklar ders­lere severek geldiler ve çok şeyler öğrendiler. Küçük yaştaki çocukları bu yolla okutmanın kolay ve faydalı olduğu anlaşılmış oldu.

Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra Fâtih Câmiinde vâz ve­rirdi. Bu vâzlarında Beydâvî Tefsîri´ni şerhleri ile birlikte, baştan sonuna kadar dinleyenlere anlatıp îzâh etti. Bu şekilde başlayıp bitirmek babala­rından sonra bir de kendilerine nasîb oldu. Ahmed Mekkî Efendi kendi­sine suâl sormaya gelenlere, Ehl-i sünnetin gözbebeği İslâm âlimlerinin eserlerine bakmadan cevap vermezdi. Hattâ bâzan aynı suâli sormak için değişik zamanlarda farklı kimseler geldiğinde, hepsinde de; “Hele bir kitaba bakalım.” der ve kitaptan okuyarak cevâbını verirdi.

Çok cömert idi. Gece-gündüz kapısı sevenlerine, gelenlerine açıktı. Misâfirlerine karşı her zaman ikrâm edilecek bir şeyler de bulurdu. Ken­disi de çağırılan, dâvet edilen yere gider ve gittiği yerlerde büyüklerin hallerinden, yaşayışlarından bahsederdi. Müftülük yaptığı zamanlarda din görevlilerine dâimâ şefkatli davranır, hal ve hatırlarını sorup gönülle­rini alırdı. Maddî durumu iyi olmayanlara elinden geldiği kadar yardımcı olurdu. Bu sebeple emrinde çalışanlar onu bir müftü olarak değil, şefkatli bir baba gibi görürlerdi. Bir gün genç bir müezzin askere giderken vedâ maksadıyla yanına geldi. Ahmed Mekkî Efendi, ona duâ ederek; “Evlâ­dım gidince adresini bana bildir.” diye tenbih etti. Müezzin, asker olduk­tan sonra, Ahmed Mekkî Efendiye bir mektup göndererek adresini bil­dirdi. Bir ay kadar sonra komutanı kendisini arayarak İstanbul´dan parası geldiğini ve almasını istedi. Müezzin çok şaşırmıştı. Çünkü İstanbul´dan kendisine para gönderecek hiç kimsesi yoktu. Sonra parayı gönderen zâtın, Ahmed Mekkî hazretleri olduğunu öğrendi.

Dînî ilimleri öğrenip hâfızlığa çalışan bir genç, Üsküdar Müftülüğünde imâmlık imtihânı açıldığını işitti. Fakir ve garipti. İmtihan günü müftülüğe gittiğinde mürâcaat edenlerin çok kalabalık olduğunu gördü. “Bana bu­rada iş vermezler. Elbiselerim eski, yaşım küçük, tecrübem de yok.” diye düşünerek tam geri dönmeye karar vermişti ki, o sırada müftülüğün ka­pısı açıldı ve dışarıya çıkan bir kişi gerilerden onu çağırarak; “Oğlum sa­kın imtihana girmeden gitme.” dedi ve içeri girdi. Genç bu işte bir hayır var deyip imtihana girdi ve kazandı. Sonra bu zâtın müftü Ahmed Mekkî Efendi olduğunu öğrendi.

Devamlı abdestli olurdu. Dünyâ malına, mülküne değer vermezdi. Bâzı sevdiklerine sık sık şu sözü tekrar ederdi:

“Mâla mülke olma mağrûr, deme var mı ben gibi

Bir muhâlif yel eser, savrulur harman gibi.”

Ahmed Mekkî Efendi 71 yaşında iken H.1387´de âhirete irtihâl eyledi. Son sözü “Elhamdülillah.” oldu. Cenâze namazına binlerce kişi katıldı. O zamâna kadar İstanbul böyle bir cemâati az görmüştü. Edirnekapı kab­ristanlığına defnedildi.

Ahmed Mekkî Efendinin kabri üç yıl kadar sonra çevre yolu yapılması sebebiyle Ankara, Bağlum´a babalarının yanına nakledildi. Bu üç sene içinde cesedi aynen duruyordu. Kefeninin de kabre konduğu gündeki gibi bozulmamış olduğu görüldü.

Şam evliyâsından olan Ahmed Nahlâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tahsil çağına geldiğinde ilk olarak Kur´ân-ı kerîm okumayı öğrendi.

Mektebe gidip gelirken, edeb ve terbiyesinin güzelliği ve derslerine çok gayretli çalışmasıyla dikkat çekmeye başladı. Emsâl ve akranından ileri geçti. Küçük yaşta, büyüklük, üstünlük hâlleri kendisinde görülmeye başladı. On yaşında iken, diğer çocuklar gibi koşup oynamaz, bir ke­narda sessizce oturup, başını önüne eğerek tefekkür ederdi. Fıkıh ilmini Şeyh Ahmed Düsûkî´den okudu. Şam´da Nûriyye ve Hâtuniyye medre­selerine devâm etti. Bir müddet ev işleri ile meşgûl oldu. Bu arada ibâ­detlere devâm etmeyi ihmâl etmedi.

Bir gün zeytin toplamak üzere, merdivenle zeytin ağacına çıkıyordu. O sırada kendisini, evliyânın, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bu­lunmaya teşvik eden bâzı sesler duymaya başladı. Bunun üzerine ta­savvuf yolunda bulunmak arzu ve isteği belirdi. Bütün varlığı ile bu yola yöneldi. Dünyâlık olarak ne varsa, hepsini Allahü teâlânın rızâsı için ihti­yaç sâhiplerine dağıttı ve cezbeye kapılarak, sahrâlara düştü. Zaman zaman Bab-üs-sagîr denilen yere gidip, orada ellerini açarak Allahü teâlâya duâ ederdi.

Kardeşi Şeyh Muhammed birgün eve geldiğinde, kardeşi Ahmed´i evde bulamadı. Nerede olduğunu sordu. Bir müddet önce çıkıp Sâlihiyye mahallesine doğru gittiğini söylediler. Hemen o tarafa gitti. Çok aradı ise de izini bulamadı. Yedi gün sonra Şeyh Muhammed´e bir kimse gelerek, kardeşi Ahmed´in Sâlihiyye´de bir yerde olduğunu söyledi. Süratle oraya gitti. Târif edilen yerde, bir dağ eteğinde durduğunu gördü. Aç ve bitkin bir halde idi. “Ey Ahmed! Neredesin ” diye sordu. Bunun üzerine; “Bâzı büyük zâtlar beni alıp Bağdat´a, Allahü teâlânın ism-i şerîfinin zikredildiği bir meclise götürdüler.” dedi. Devamla; “Beni yalnız bir yere bırakıp; bu­rada zikirle meşgûl ol! dediler. Daha sonra bir kimse şerbet getirerek, içmemi söyledi. İçtim. Sonra beni buraya (Şam´a) getirdiler.” dedi. Ondan bunları dinledikten sonra; “Haydi kalk. Eve gidelim.” dedi. Gitmek iste­medi. Fakat zorla kabûl ettirip bir hayvana bindirdi. O da bindi. Bâb-üs-Serâyâ denilen yere geldiklerinde, evliyânın büyüklerinden Şeyh Halîl ile karşılaştılar. O büyük zâtı görünce iki kardeşi de bir cezbe aldı ve ikisi de hayvandan düştüler. Ahmed Nahlâvî bundan sonra, o zâtın talebesi oldu.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) orta boylu, nûr yüzlü, buğday benizliydi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı açık ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, tebessüm buyururdu. Güzel ko­nuşmaları ile kalpleri harekete getirir, sohbetine doyum olmazdı. Kür­süde oturarak konuşurdu. Konuşmaya başlayınca, sesini uzak ve yakın­dakiler işitirlerdi. Çevre köydeki kimseler de, aynı şekilde duyarlardı. İn­sanlar evlerinin üzerine çıkar, Seyyid Ahmed Rıfâî, yanlarındaymış gibi dinlerlerdi. Öyle ki, bütün kelimeleri eksiksiz anlaşılırdı. Hattâ sağırlar, yarım işitenler, onun sohbetine katıldıkları zaman, Allahü teâlânın ihsâni- yle kulakları açılır, söylenilenleri işitirler ve anlarlardı. Beyaz göm­lek gi- yer, pirinç unundan ekmek yaptırıp yerdi. Misâfirler için verdiği ye­mek hâricinde başka bir şey yemezdi. Yemeği soğutarak yer, misâfirsiz iftar etmezdi. Kendisine âit misâfir konağı, her gün dolup taşar, günde iki ö- ğün yemek çıkardı. Yolda her rastladığı kimseye, hattâ çocuklara bile se- lâm verirdi. Hastaların sıhhatlerini sormak için uzak yollara gitmekten ü- şenmez, onları ziyâretten zevk alırdı. İhtiyarlara, âmâlara, sıkıntıda olan- lara yardımcı olurdu. Peygamber efendimizin; “Kim, saçı sakalı ağarmış müslüman bir kimseye ikrâm ederse, Allah da ona ihtiyarladı­ğında hür- met ve ikrâmda bulunacak kimseleri vazîfelendirir, ona ikrâm ederler.” hadîs-i şerîflerinde bildirildiği gibi hareket etmeyi âdet edinmişti.

Alçak gönüllü olduğundan, hiç bir mecliste baş köşeye geçmez ve seccâde üzerinde oturmazdı. Daimâ az konuşur ve; “Sükûtla emr olun­dum.” buyururdu. Birçok defâ azamet-i ilâhiyye tecellisine mazhâr olup, güneşin karşısında buzun eridiği gibi kendisi de bir avuç su gibi kalın­caya kadar eridiğini hisseder sonra ilâhî rahmet yetişerek eski hâlini bu­lurdu. Daha sonra da cemâatine hitâben; “Cenâb-ı Hakkın lütfu olmasa, yanınıza dönemezdim.” derdi.

Ahmed Rıfâî hazretlerinin talebelerine bağlılığı çok fazlaydı. Onların arasında bulunmanın, onlarla sohbet etmenin, büyük sevaplar hâsıl eden ibâdet olduğunu buyurur ve talebelerine de kendi talebelerine böyle yapmalarını tavsiye ederdi.

Allah adamlarıyla berâber olmayı sever, onların duâlarını almaya ça­lışırdı. Düşkünleri çok sever, her zaman onları himâye ederdi. Eli, ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır hasta olan kimseleri yanına alır, onları bizzat kendi elleriyle yıkar, temizler ve elbiselerindeki yırtıkları yamardı. Bunlardan haz duyduğunu bildirir, talebelerini de teşvîk ederdi. Acıkmış bir fakîri görse, gider kendi eliyle yiyecek hazırlar, berâberce yerlerdi. Buyururdu ki: “Bütün evliyâlık yollarından geçirildim. Fakat fakirlik, baş­kaları gözünde hakîr olmak ve hastalık gibi Allahü teâlâya yakın ve daha uygun yol göremedim.”

Bir yere gidip de dönerken, yanında hazır bulundurduğu ipine, topla­dığı odunları bağlardı. Bunları getirir, şehirde bulunan dul, yetim, fakir, hasta olanlara dağıtırdı. Dünyâ malına hiç kıymet vermez, onları dîne hizmette kullanırdı. Kendisi için, dünyâlık nâmına hiçbir şey alıkoymazdı. Bütün malını fakir müslümanlara dağıtırdı.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri, hayâtını hep dîne hizmet ile geçirirdi. Bid´at sahiplerine öğüt verir gittikleri yolun bozukluğunu bildirir, kurtuluş­larına vesîle olurdu. Ahmed Rıfâî hazretleri vefâtına yakın ishale yaka­lanmıştı. Hastalık bir ay kadar devâm etti. Hizmetçisi; “Efendim! Hiçbir şey yemediğiniz halde, bu gelenler neredendir ” diye sordu. O da; “Bu gelen ettir. Dışarı çıkıyor. Artık eridi kalmadı. Yalnız kemiklerimin içindeki ilik kaldı. O da bugün çıkar biter. Yarın da Allahü teâlâya gitme günüdür.” buyurdu. İyice ağırlaştığı zaman hizmetçisi; “Efendim! Kavuşmak vakti yaklaştı herhalde.” deyince; “Evet öyle görünüyor. Hastalığımın şu son zamânında bâzı hâdiseler cereyân etti. İnsanlar üzerine büyük bir belâ gelmekteydi. Bu belâlara karşı kendi vücûdumu fedâ edip, bu belânın gi­derilmesi için, Allahü teâlâya yalvardım. Allahü teâlâ kabul buyurdu.” dedi. Daha sonra mübarek yüzünü toprağa sürmeye başladı. Yüzü gözü toz toprağa bulanmış bir halde ağlayarak; “Yâ Rabbî! Affet!” Yâ Rabbî! İnsanların üzerine gelecek olan dert ve belâlar için beni siper yap da, belâlar benim üzerime yağsın.” diye yalvardıktan sonra kelime-i şehâdet getirip; “Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, râhata kavu­şur. Her hayr işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş ya­panın da ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed Şemseddîn Marmaravî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) halk arasında Yiğitbaş Velî diye meşhûr olmuştur.

İlk tahsîlini babasından aldı. Sonra medreseye devâm etti ve zâhirî ilimleri öğrendi. Fakat kendisi ilâhî aşka tutulmuştu. Tasavvuf yolunda ilerlemek gönül gözünü görür hâle getirmek istiyordu.

“Tasavvuf, aşk ateşiyle yanmaya derler.” sözü sanki onun için söy­lenmişti. Nitekim gâyesine erişmek için, Uşak´ın Kabaklı köyünde insan­lara doğru yolu gösteren büyük âlim Şeyh Alâeddîn Uşşakî hazretlerinin huzûruna vardı. Onun sohbetleri ile mânevî mertebelerden geçerek şeyhlik pâyesine yükseldi.

Şeyh Alâeddîn Uşşakî hazretleri Ahmed Şemseddîn´e icâzet (dip­loma) verdikten sonra, onu İslâmiyeti yaymak, talebeler yetiştirmek ve gönülleri aşk-ı ilâhî ile doldurmak üzere Manisa´ya gönderdi.

Ahmed Şemseddîn hazretleri Manisa´da hocasının isteği doğrultu­sunda talebeler yetiştirmekle meşgûl oldu. Ancak bu sırada Şâh İsmâil de, Ehl-i sünnet îtikâdını, müslümanların Peygamber efendimizden gelen doğru inancı yıkmak için harekete geçmişti. Bu gâye ile Anadolu´ya “dâî” adı verilen halîfeler göndermiş, sahte şeyhler eliyle bozuk ve yanlış tarikatler kurdurmuştu. Ayrıca Antalya´dan Bursa´ya kadar pek çok yerde isyanlar çıkartarak halkı silâh gücü ile de sindirmek istemişlerdi. Karışık­lık had safhada idi. Öyle ki bu sahte şeyhler Osmanlı merkezine kadar sızdılar. İstanbul sahte şeyhlerle doldu ve halk kime inanacağını şaşırdı.

Velî pâdişâh İkinci Bayezîd Han sahte tarîkatlerin ayıklanarak kapa­tılmasını istedi. Böylece halkın yanlış inanışlara kapılıp Ehl-i sünnet îti­kâdından uzaklaşmasına mâni olmak üzere harekete geçti. Kurulan bir mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Bu düğümü çözmek için de Ahmed Şemseddîn hazretlerini Manisa´dan İstanbul´a dâvet etti.

Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî görevi kabûl edip İstan­bul´da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti.

O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu şerîat süzgecinden hak ve doğru yolda bulunan şeyhler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler. Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında göster­diği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle “Yiğitbaşı” lakabı verildi. Pâdi­şâh çok hoşnut kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul´da kalması tekliflerine rağmen, tekrar Manisa´ya döndü. Bu hâdise dilden dile, şehir­den şehire yayıldı. Sohbetine kavuşmak isteyenler Manisa´ya akın ettiler ve çevresinde geniş bir sohbet halkası meydana getirdiler.

Hindistan evliyâsından olan Ahmed Şeybânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İmâm-ı A´zam hazretlerinin en yüksek talebelerinden İmâm-ı Mu- hammed Şeybânî´nin soyundandır. Küçük yaşta ilim tahsîline başla­yan Ahmed Şeybânî Hâce Hüseyin Nâgûrî´nin talebesi oldu. Zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsîl etti. Ayrıca başka âlimlerin de sohbetlerinde bulundu. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra, Ecmîr´e yerleşti. Orada yetmiş sene­den fazla kaldı. Dünyâya düşkün olmaktan, haramlara ve şüphelilere düş- mekten uzak bir şekilde, nefsin isteklerine muhâlefet tanıdık ve ya­bancı, herkese karşı, fitne çıkarmadan emr-i mârûf yapardı ve bu hu­susta hiçbir zaman gevşeklik göstermezdi. Arabî ve Fârisiyi çok güzel konuşurdu.

Ahmed Şeybânî, küçüklüğünde akrabâları ile birlikte alışveriş için Mendev beldesine gitmişti. Şeyhülislâm Şeyh Mahmûd Dehlevî de ora­daydı. Cemâat ile namaz kılındı. Namazda Mahmûd Dehlevî en ön safta başka âlim zâtlar ile birlikte bulunuyordu. Mahmûd Dehlevî, namaza du­rurken iftitâh tekbîrini imâmdan önce aldı ve bu hâl Ahmed Şeybânî´nin dikkatini çekti. Namazdan sonra, başka âlimlerin, bu hâli Şeyhülislâm´a söylemekte gevşek davrandıklarını görünce çok hayret etti. Nihâyet da­yanamayıp yanına giderek; “Sizin bu namazınız olmadı. İmâmdan evvel tekbîr aldınız.” dedi. Bu hâli öğrenen Şeyhülislâm, bu çocuk yaşta, fakat dînini bilen ve çok uyanık olan Ahmed Şeybânî´ye teşekkür edip, nama­zını iâde etti.

Ahmed Şeybânî hazretleri öğünme vesîlesi sayılabilecek gösterişli elbiseler giymezdi. Namazlarda sarık sarardı. Cumâ ve bayram günle­rinde, sünnet olduğu için ve dünyâ ehlinden yanına gelenler olursa on­lara karşı da heybetli olmak, İslâmın şerefini, vakarını korumak için kıy­metli elbise giyerdi. “Din ehlini dünyâ ehline aşağı göstermemelidir. Zîrâ dünyâ ehli, görünüşe bakarlar.” buyururdu.

Sohbetlerinde, Allahü teâlâ buyurdu ki Resûlullah efendimiz buyurdu ki gibi ifâdeleri, ehemmiyetine binâen tam bir azamet ve heybetle söy­lerdi ve böyle söylemesi, insanlara çok tesirli olurdu.

Ahmed Şeybânî hazretleri, gece yarısı geçtikten sonra kalkıp, Hâce Muînüddîn hazretlerinin türbesine gider, orada teheccüd namazını kılıp, kuşluk vaktine kadar zikir ve tesbîh ile meşgûl olurdu. Bu arada hiç ko­nuşmazdı. Kuşluk vaktinde duhâ namazını kıldıktan sonra, talebelerine i- lim öğretir, ders verirdi. Bundan sonra, sünnet olduğu için kaylûle yapa­rak öğle üzeri bir mikdâr uyur, kalktıktan sonra öğle namazını kılar, ikin-diye kadar zikir ve tesbîhle meşgûl olurdu. İkindi namazından sonra meclisinde bulunanlara Tefsîr-i Medârik´den okur, anlatırdı. Allahü teâ- lânın îmân sâhipleri için Cennet´te hazırladığı nîmetlere ve din düş­manları için Cehennem´de hazırlanan sonsuz azâba âit haberleri oku­yunca çok ağlar, bu ağlaması sebebiyle gözleri kızarırdı.

Tîcâniyye tarîkatının (yolunun) kurucusu olan Seyyid Ahmed-i Ti­cânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İnsanlara Allahü teâlânın emir ve yasak­larını anlattı. Bir çok yerleri dolaştıktan sonra, Sem´un köyünde yerleşti. Burada halvete girerek insanlardan uzak durdu ve kimse ile görüşmedi. Devamlı zikir ve ibâdetle meşgul oldu. Mânevî perdeler kalkıp, yüksek derecelere kavuştu. Mübârek ceddi (dedesi) Resûlullah´ı sallallahü aleyhi ve sellem uyanık iken, baş gözü ile gördü. Peygamber efendimiz ona gö­rünüp çeşitli zikirler öğretti. Sonunda Resûlullah ona; “İnsanları irşâd et. Onlardan uzak durma. Bu sûretle vâdolunduğun yüksek mertebeye ula­şırsın.” buyurdu. Resûlullah efendimizin izni ve emri olduğu için insanları irşâd ve terbiyeye başladı. Tasavvufun esâsını teşkil eden tövbe (gü­nahlardan pişmanlık), zühd, (dünyâya rağbet etmeme), sabr, şükr, havf (Allahü teâlânın azabından korkma), recâ, (Allahü teâlâdan rahmetini ümit etme), tevekkül (Allahü teâlâya güvenme), rızâ (Allahü teâlâdan gelen her şeyden hoşnûd olma), muhabbet (Allahü teâlâyı sevme ve her an Allahü teâlâyı hatırlayıp, O´ndan başkasını unutup gönlünden çı­karma) demek olan fenâfillah mertebelerine kavuştu.

Ahmet Ticânî hazretleri beyaz tenli nûrânî yüzlü, gür sesli, susması çok, tebessümü hoş, sözü, sohbeti tatlı, heybet, vakar, hayâ, firâset ve kerâmet sâhibiydi. Allahü teâlânın izni ile kısa zamanda uzak mesâfelere giderdi. Gizli şeyler kendisine mâlum olurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed Yekdest Cüryânî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden ve büyük evliyâdan olan Meh­met E- mîn Tokâdî hazretleri anlatır: “Ahmed Yekdest Cüryânî hazretleri­nin hiz- metinde, ders ve sohbetlerinde bulundum. 1702 senesinde hoca­mın izni üzerine İstanbul´a dönüş hazırlığı yaptım. Vedâlaşmak üzere huzûruna vardığımda; “Mısır üzerinden mi, Şam´dan mı gideceksiniz ” buyurdu. “Efendim bir arkadaşım var, Şam hacılarıyla dönmeye niyet et­tik.” de- dim. Bunun üzerine; “Otur bakalım karşıma. Gözlerini yum, baka­lım hangi kâfile ile gitmeniz takdir olunmuştur ” buyurdu. Karşısına geçip gözlerimi yumarak oturunca, birden kendimi Cebel-i Nûr (Hira Dağı) üze­rinde Mekke´ye karşı oturuyor buldum. Dağ üzerinden Mekke´yi seyredi- yordum. Baktım ki, bir kâfile Mekke´den çıkmaya başlayıp Şam tarafına yöneldi. Yol alıp kısa bir moladan sonra yola devam etti. Bu manzarayı gördüğüm sırada hocam: “Kâfilenin başına bak.” buyurdu. Baktım bir şe- hir görüldü. “Bu gördüğün şehir Şam´dır. Kâfile Şam´a ulaştı, sen kâfile i- çinde var mısın ” buyurdu. “Yokum.” dedim. “Yine Mekke´ye bak.” buyu- runca, Mekke tarafına baktım. Gördüm ki başka bir kâfile Mekke´den çıkıp ilerledi. Kendimi kâfile içerisinde tanıdığım bir ar­kadaşımla beraber gördüm. Paçalarımı sığayıp omuzuma bir tüfek almı­şım ve yanımdaki arkadaşla sohbet ederek yol alıyoruz. Ben bu hâli sey­rederken hocam; “Kendini görebildin mi ” buyurunca; “Evet efendim.” dedim. “Kâfilenin baş tarafına bak.” buyurunca, baktım. Mısır göründü. Yanımda gördü- ğüm arkadaşım Mısır´a girmek üzereydi. Bu sırada; “Aç gözünü.” buyu- runca açtım ve kendimi huzûrunda oturuyor buldum. “Şimdi git sana yol- culukta arkadaş olmak üzere gördüğün o kişiyi bul, yolculuğunuz Mısır tarafındandır.” buyurdu. Huzûrundan çıkıp Harem-i şerîfe giderken yolda o gördüğüm kişiye rastladım. Selâm verip elinden tuttum. Berâberce Ha- rem-i şerîfe girip bir kenara çekilerek sohbet et­meye başladık. Sonra o- nun da hocamın talebelerinden olduğunu öğren­dim. Nihâyet yolculuğu- muz hususunda görüşüp Mısır´a gidecek kâfile yola çıkmadan yol hazır- lığımızı tamamladık. Yolculuğumuzdan bir gün önce hocam Ahmed Yek- dest hazretlerinin huzuruna tekrar gittim. Bu sı­rada; “İstanbul´a varınca nerede kalacaksın ” buyurdu. “Efendim malu­munuz kendi evim yoktur. Siz nerede kalmamı emrederseniz orada ka­layım.” dedim. Bana bir mek- tup uzatıp; “Al bunu İstanbul´da Hâcegân di­vân-ı hümâyûndan Hüseyin Paşazâde Kumul Muhammed Bey vardır. İstanbul´a varınca bu mektubu ona verirsin. Seni onun sohbetine havâle eyledik. Ne buyurursa ona itâat et, ona teslimiyetin bize teslimiyettir.” buyurdu. Bu sırada öyle bir nazar ve iltifât ettiler ki o ana kadar kavuştu­ğum derecelerin ve nîmetlerin bin- lerce üstünde derecelere kavuştum. O anda nasîb olan müşâhadeler, makamlar ifâde edilemeyecek kadar faz­laydı. Mektubu aldıktan sonra; “İnşâallah birkaç sene sonra buraya tek­rar gelirsiniz. Fakat bizi bula- mazsınız. Bizde olan emanetinizi (yazılı icâ­zeti) Medîne-i münevverede bulunan Hâce Abdurrahîm´e verdik. Onunla görüşünce sana teslim e- der.” buyurdu.

Ertesi gün kâfile Mısır´a hareket etmek üzere iken tekrar hocamın huzûruna gidip vedâlaştım. Bana çok duâ edip iki yüz altın harçlık verdi. Sonra vedâlaşmak üzere dost ve arkadaşlarımın yanına gittim. Beni yolcu etmek ve vedâlaşmak için otuz kişi kadar toplanmıştı. Onlardan da ayrılırken bana bir anahtar ve bir liste verip; “Bu size hediyemiz olan eş­yaların ve paraların listesi ve içine koyduğumuz kutunun anahtarıdır. Kutuyu size Mısır´da teslim etmek üzere kervancı başına verdik ve ta­şıma ücreti de verilmiştir.” dediler. Nihayet vedâlaşıp yola çıktık. Epey bir yolculuktan sonra Mısır´a vardık. Mısır´da kervancı başı; “Efendim bu kutuda size âit emânetler var, listenizi çıkarıp kontrol edelim ve teslim alınız.” dedi. Kontrol edip teslim aldıktan sonra Mekke´deki dostlarıma verilmek üzere noksansız teslim aldığımı bildiren bir mektub yazmamı ricâ etti. İstediği yazıyı kervancı başına verdim Bana teslim edilen bu hediyeler ud, amber gibi güzel kokulardan başka bir kese içinde (o za­mânın parasıyla) bin kuruşluk altın, ayrıca iki bin kuruş değerde çeşitli eşyalar vardı. Bunları kimin hediye ettiği belli değildi. Ancak listede dost- larınızın size hediyeleridir yazılıydı.

Mısır´a vardıktan sonra Kâhire´de bir kaç ay kaldım. Daha sonra İs­tanbul´a gitmekte olan bir kalyona, Yelkenli gemiye binerek kısa za­manda İstanbul´a ulaştım.

İstanbul´a varınca dostlarımdan Aksaray civârında oturan Kafesdâr Abdülbâki Efendinin evine gittim. Oturup sohbet ettik. O gece orada kal­dım, haccımı tebrik ettiler. Hocam Ahmed Yekdest hazretlerinin emri üzerine Hüseyin Paşazâde Muhammed Efendinin yanına gidecektim. Evini sorup öğrendim. Bir sabah vakti gidip kaldığı yeri buldum. Binaya girip yukarı çıkarak hazîne dâiresini sordum. Beni bir odaya dâvet edip, oturttular. Nereden geldiğimi sorduklarında Mekke´den geldiğimi ve Mu- hammed Efendiye bir mektup getirdiğimi söyledim. Hemen Hazînedâr kalkıp dışarı çıktı. Biraz sonra da gelip; “İsminiz Muhammed Emîn mi­dir ” deyince; “Evet! dedim. “Buyurun.” deyip beni Muhammed Efendinin yanına götürdü. İçeri girince ayağa kalkıp beni kucakladı, gözlerimden öptü; sonra mektubu verdim. Bana yer gösterip oturmamı söyledi. Mek­tubu sevinçle alıp okuduktan sonra hazînedârlarından birini çağırıp; “Emin Efendi kardeşimize kalacağı yeri gösterin.” buyurdu. Hazînedâr bana onun odasının yanında bir oda gösterip; “buyurun.” dedi. Odaya girdiğimizde gördüm ki oda döşenmiş, hazırlanmıştı. Yanımdaki kişi ora­daki malzemeyi bir bir gösterip; “Burada istirahat edersiniz, efendimizin emridir,” diyerek dışarı çıktı.

1711 yılında tekrar hac vazifesi ile Mekke´ye gittiğimde Hocam Ahmed Yekdest hazretleri vefât etmişti.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şeyhi Arslan Baba´nın mânevî işâreti ile Buhârâ´ya gitti. Orada Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî´ye bağlandı ve mânevî ilimleri tahsil etti. İnsanlara ilim öğretmek, doğru yolu göstermek için ondan icâzet, diploma aldı. O büyük zâtın halîfeleri ara­sına katıldı. Onun vefâtından sonra bir mikdâr Buhârâ´da kaldı. Talebe yetiştirmeye başladı. Bir zaman sonra onların terbiye ve yetiştirilmesini, Yûsuf-i Hemedânî´nin en önde gelen, gözde talebesi Abdülhâlık Gonc- düvânî hazretlerine bırakıp, kendisi Yesi´ye döndü ve talebe yetiş­tirmeğe burada devâm etti. Talebeleri git gide çoğalıyordu. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamânda, Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm´e yayıldı. Kendisinde daha çocuk yaşta iken başlayan evliyâlık hâl ve de­receleri günden güne artıyordu. Zamanındaki âlimlerin ve evliyânın en büyükle- rinden, en üstünlerinden oldu. Hanefî mezhebinde idi. Zâhirî ve bâtınî bütün ilimlerde derin âlim olan Ahmed Yesevî, Hızır aleyhisselâm ile gö- rüşüp sohbet ederdi.

Ahmed Yesevî hazretleri vakitlerini üçe ayırırdı. Günün büyük bölü­münde ibâdet ve zikirle meşgûl olurdu. İkinci kısmında talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. Üçüncü ve en kısa bölümde ise alınteri ile ge­çimini sağlamak üzere tahta kaşık ve kepçe yaparak bunları satardı.

Bir rivâyete göre; “Onun halden anlar bir öküzü vardı. Bu öküzün sır­tına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyup, Yesi çarşı­sına salıverirdi. Kim kaşık ve kepçeden alırsa ücretini heybenin gözüne bırakırdı. Mal alıp da, ücretini vermeyen olursa, öküz o kimsenin peşini bırakmaz, nereye gitse peşinden o da giderdi. Adam ücreti heybeye koy- madıkça, o kimsenin yanından ayrılıp başka yere gitmezdi. Akşam olun- ca da Hâce Ahmed hazretlerinin evine gelirdi. Hattâ heybenin gö­züne fazla para bırakanlar da olurdu. Hâce hazretleri bunları ve kendi­sine ge- len sayısız hediyeleri muhtaçlara ve bilhassa talebelerine sarf ederdi.

Ahmed Yesevî hazretlerinin şöhreti, kerâmetleri her tarafa yayılıp, ta- lebelerinin sayısı yüz bine yaklaşınca, kendisini çekemeyenler düş­man- lıklarından, çeşitli iftiralara başladılar. Sohbet meclislerine örtüsüz kadın- lar geliyor, erkeklerle birlikte oturuyorlar.” dedikodularını yaydılar. Bu şâ- yiayı duyan makam sâhipleri, bâzı müfettişler vazifelendirerek du­rumun araştırılmasını emrettiler. Müfettişler, Ahmed Yesevî hazretlerinin ders verdiği meclisine gizliden gizliye gelip gittiler. Her şeyin, herkese açık ol- duğu bu yerde, insanlardan ve kanunlardan saklı uygunsuz bir hâlin bulunmadığını, söylenilenlerin tamâmen asılsız olduğunu, bu zâta iftirâ etmek için uydurulduğunu bildirdiler.

Ahmed Yesevî hazretleri kendisine iftirâ edenlere bir ders vermek istedi ve toplandıkları yere geldi. Elinde ağzı mühürlü bir kutu vardı. Oradakilere hitâben: “Bâlig olduğu günden bu âna kadar, sağ elini avret mahalline hiç uzatmamış bir velî istiyorum. Kim vardır Bu mühim kutuyu ona teslim edeceğim” buyurdu. Hiç kimse çıkmadı. O sırada, Ahmed Yesevî´nin talebelerinden, Hâce Atâ ortaya çıktı. Hâce Ahmed hazretleri kutuyu ona verip, bunu Horasan ve Mâverâünnehr memleketlerine gö­türmesini emretti. Talebe kutuyu alıp, bildirilen yere vardı. Her tarafa ha­ber salınıp, âlimler ve Hâce hazretlerine iftirâ edenler geldiler. Herkes bu kutunun içinde ne olduğunu merak ediyordu. O talebe, toplananlara, bu kutuyu hocası Ahmed Yesevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip kutuyu açtı. Kutu açılınca, herkes gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Kutunun içinde kor hâlinde ateş, bir mikdar pamuk arasında duruyordu.

Ateş kızarıyor ve pamuğa birşey olmuyordu. Bu hâli gören herkes hayretler içinde kaldı. Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında, onu sevenlerin muhabbeti daha da arttı. Kendisine muârız olanlar hatâlarını anlayıp tövbe ettiler. Hâce hazretlerine hediyeler gönderip, özürler dile­yip pekçoğu ona talebe oldu.

Buhârâ´da yetişen evliyâdan olan Alâeddîn Goncdüvânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) gençliğinde Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebele- rinden oldu. Behâeddîn-i Nakşibend vefât edinceye kadar, onun hizmet ve sohbetinde bulundu. Yanından hiç ayrılmadı. Şâh-ı Nakşibend vefât edince, Hâce Muhammed Pârisâ ve Ebû Nasr-ı Pârisâ hazretlerinin sohbetlerine devâm etti.

Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmek yolunda harcayan Alâeddîn-i Goncdüvânî, bu yolun edeb ve usûlüne uymakta son derece gayretli idi. Tasavvuf halleri kendisini o derece kaplamıştı ki, söz söylerken kendin­den geçtiği olurdu. Tasavvuf ve hakîkat yolunda emek sarfedip uğra­şanlar içinde, yükseklik bakımından, görülen az kimselerden biri de Alâeddîn-i Goncdüvânî´dir. Zamânını o kadar kıymetlendirirdi ki, boşa geçirdiği bir ânı yoktu. Bir an Allahü teâlâdan gâfil olmazdı. Kendini bil­diği andan îtibâren uykuda olsun, uyanık iken olsun, bir serçe kuşunun başını suya sokup çıkaracağı zaman kadar bile gaflette olmadı. Nâdir in­sanlarda görülen, gâyet derin, kendinden geçme hâlleri vardı.

Muhammed Pârisâ Buhâra´da bulunduğu sırada, Alâeddîn Goncdü- vânî doksan yaşlarında idi. Birgün Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin kabrini ziyâret için Kasr-ı Ârifân şehrine gitti. Ziyâretten dönerken, yolda Alâ- eddîn Goncdüvânî´ye rastladı. Alâeddîn Goncdüvânî ona;

“Ben de sizi, geceyi kabrin başında geçirir zannetmiştim. Buraya onun için geldim.” dedi. Bu söz üzerine Muhammed Pârisâ ona katıldı ve geri döndü. Birlikte Kasr-ı Ârifân´a gelip yatsı namazını berâber kıldılar. Namazdan sonra;

“Sizin gibi Hak yolunda bir merde bu geceyi uyumadan ihyâ edip, ibâdetle geçirmek düşer.” dedi. Kendisi de, yatsıdan sabah namazına kadar öyle bir kendinden geçme ve teveccüh hâliyle diz çökerek oturdu ki, dizleri bile kıpırdamadı. İnsanın rûhunda kendinden geçme hâli olma­dan, iki diz üstünde kımıldamadan sabaha kadar durması hiç kimsenin harcı değildir. Muhammed Pârisâ genç olmasına rağmen, o gece o ka­dar yorgun ve hâlsiz düştü ki oturduğu yerde uyuyup kalmamak ve biraz açılmak için ayağa kalktı. Alâeddîn Goncdüvânî ona;

“Ağırlığını atmaya mı çalışıyorsun ” dedi. Sonra yine murâkabeye vardı.”

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Alâeddîn-i Sâbir (rahmetullahi teâlâ aleyh) doğumundan îtibâren bir sabır nümûnesi olarak görüldü. İlk altı ayda, kırk gün annesinin sütünü emmedi. Bir yaşına kadar, diğer altı ay içinde 15 gün oruç tutar, 15 gün süt emerdi. Üç yaşında ana sütünü terk ederek, ara sıra küçük bir parça arpa ekmeği ve Hindistan´a mahsus bir çeşit nohut ekmeği yerdi. Konuşmaya başladığında, ilk söylediği söz; “Lâ mevcûde illallah” (Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur) oldu. Beş yaşında iken, mübârek pederi vefât etti. Bunun üzerine bir sene konuş­madı. Yedi yaşında iken muntazaman hergün oruç tutmaya başladı. 4 ilâ 5 günde bir, biraz kuru ekmek kırıntısı yerdi. Bu yaşında teheccüd na­mazı kılardı ve kendisini tamâmen Allahü teâlâya verirdi. O yaşında dahî, annesinin ısrârlarına rağmen karyolada hiç yatmadı.

Annesi; “Yavrum neden bu kadar sıkı mücâhedeyi nefsin ile uğraş­mayı bu yaşında yapıyorsun ” dedikte; “Sevgili anneciğim elimde değil, kendimi Allahü teâlânın aşkında yakmak istiyorum. Böyle yaşamak hakî­katen hoşuma gidiyor.” buyurmuştur.

Horasan´da yetişen velîlerin meşhurlarından, tefsîr, kırâat, hadîs, fı­kıh ve tasavvuf âlimi olan Alâüddevle Semnânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin künyesi Ebü´l-Mekârim´dir. Lakabı Rükneddîn, Alâüd- dîn ve Alâüddevle olup, daha çok Alâüddevle Semnânî diye ta­nınmıştır. Bağdat emirliği yapan babası, Uluğ Bitikçi ünvanıyla Gazan Hana vezir olmuştur.

Alâüddevle Semnânî gençliğinde, amcası Melik Şerefüddîn Semnânî ile berâber Argun Hânın hizmetinde iken, bir anda değişerek, makam ve memûriyetini terk etti. Semnân´da bulunan Ahî Şerefüddîn Semnânî´nin hânegâhına giderek, tasavvuf yoluna girdi. Sonra hacca gitti. Dönüşte Bağdat´a uğradı. Orada Abdürrahmân el-İsferâînî ve Nûreddîn Keser- kî´nin sohbetlerinde bulundu. Büyük bir gayret ve arzu ile ilim öğ­renmeyi iki senede tamamlayıp, tasavvufta kemâl derecesine ulaşıp icâ­zet, diploma aldı. Kendisine insanlara hakîkati bildirmesi ve onlara doğru yolu göstermesi için vazîfe verildi. Ayrıca Reşîd bin Ebi´l-Kâsım ve başka âlimlerin sohbetlerinde de bulunarak, ilimde çok yükseldi. Sadrüddîn bin Hameveyh, Sirâcüddîn el-Kazvînî, İmâmüddîn Ali bin Mübârek el-Bekrî ve başka zâtlar ondan ilim öğrenip rivâyetlerde bulundular.

Alâüddevle Semnânî hazretleri, tasavvuf yolunda kemâle geldikten sonra;

“Şimdiki aklım olsaydı, vaktiyle devlet işlerini ve memuriyeti terket- mez, o makamda riyâsızca ibâdet eder, mazlumları himâye eder, insan- ların hizmetinde bulunurdum.” demiştir.

Evliyânın büyüklerinden Alevî bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, küçük yaşta Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Hadramût, Ye­men, Mekke ve Medîne-i münevverede ilim tahsîl etti. Babasından ilim ve edeb öğrendi. Onun gibi fazîletli üstün bir zât oldu. Haram ve şüphe­lilerden uzak dururdu. Çok ibâdet eder, çok oruç tutar, çok sadaka verir, iyilik yapardı. Yaptığı yardımlar gizli olur, sağ eliyle yaptığından sol elinin haberi olmazdı. Akrabâsından, sevdiklerinden ve talebelerinden bâzıla­rıyla hac yapmak için Mekke´ye gelmişti. Seksen kişi kadar idiler. Onların bütün ihtiyâçlarını karşıladı. Büyük bir titizlik ile sünnetlerine uyarak hac vazîfesini yaptı. Orada bulunan ilim sâhipleriyle görüştü. Dönüşte kendi­siyle birlikte hac yapan bütün tanıdıkları için ayrı ayrı hediyeler aldı. Yumuşak sözlü, güzel ahlâk sâhibi idi.

Yemen´de yetişen evliyânın büyüklerinden olan Alevî bin Ali (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Ümmî” bir zât olup, okuması yaz­ması yoktu. Bir müddet memleketinde kaldıktan sonra bulunduğu Terîm bel- desinden çıkıp, Yemen´in diğer beldelerine ve Haremeyn´e (Mekke ve Medîne´ye) gitti. Önceleri ticâret ile meşgûl olurdu. Gittiği yerlerde ârifler­den, evliyâdan olan birçok kimseyle görüşüp sohbetlerinde bulundu. Onlardan çok istifâde etti. Bir Kadir gecesinde, Allahü teâlâya, rızkının ve ömrünün bereketli olması için duâ etti. Ayrıca;

“Allah´ım! Beni de hidâyete kavuşturduğun kullarından eyle!” diye yalvardı. Allahü teâlâ onun bu samîmî duâsını kabûl buyurdu.

Seyyid Alevî hazretleri, bundan sonra ticâreti terk ederek, tamâmen evliyâlık yoluna yöneldi. Mekke-i mükerremede yerleşti. Orayı vatan edi­nip evlendi. Çoluk-çocuğu oldu. Âlim ve evliyâ zâtların huzur ve sohbet­lerinde bulundu. Tasavvuf yolunda yetişip kemâle geldikten sonra, in­sanlar onun sohbetlerine devâm etmeye başladılar.

Seyyid Alevî, öyle yüksek oldu ki, diğer insanların yanında Mekke-i mükerremenin ileri gelenleri, yöneticileri de, bereketlerinden ve duâların­dan istifâde etmek için yanına gelirler, sohbetinde bulunmak için can atarlardı. O ise, şöhrete, parmakla gösterilmeye sebep olur endişesiyle, insanların fazla gelip gitmelerini hoş karşılamazdı. Devamlı olarak kendi nefsini kötüler ve ayıplar, kendisinin hal ve makam sâhibi olduğunu hiç­bir zaman belli etmezdi. Ahlâkı, Resûlullah efendimizin ahlâkına uygun olup, o güzel edeb ile edeblenmiş idi. O zamânın Mekke şerîfi olan zât da, Seyyid Alevî´yi çok sever, hürmet eder, sohbetlerinde bulunurdu.

Her kim ki, Seyyid Alevî´ye îtirâz eder, ona eziyet verir veya büyüklü­ğünü inkâr ederse, yaptığının cezâsını kısa zamanda mutlaka görürdü. İnkâr eden kimse, kısa zamanda ya hastalanır, ya ölür, ya malı çalınır, ya çok yakınlarından ve sevdiklerinden biri ölür, yâhut vatanından ayrıl­mak durumunda kalırdı. Hâsılı, kısa zamanda bunlara benzer bir musî­bet ile karşılaşırdı.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin huzurlarına hac mevsiminde bir kâfile gelip, hacca gitmek üzere kendilerinden izin istediler. Seyyid hazretleri;

“Haccınızı gelecek seneye tehir edin.” buyurdular. Lâkin gelenlerin reisi kabul etmedi ve; “Mutlakâ bu sene Hicaz´a gitmemiz lâzım.” cevâ­bını verdi. Seyyid hazretleri de; “Mâdem bu sene gitmek arzusundasınız, o halde gidip dönünüz.” buyurdular.

Bu topluluk, Seyyid hazretlerinin yanından ayrılarak, bir gemi ile yola çıktı. Rüzgâr esmediği için gemi zamânında gidemeyince haccı yapa­madılar. Hac farizasını yerine getiremeden dönmüş oldular. Bunun, Seyyid Alevî hazretlerinin sözünü dinlememekten ileri geldiğini anladılar. Ertesi sene yine hacca gitmeye karar verip Seyyid hazretlerinin duâsını taleb ettiler. Seyyid hazretleri; “Bu sene gitmenizde bir beis yoktur, gidi­niz. Hak teâlâ size selâmet nasîb etsin. Murâdınıza nâil olunuz.” buyurdu ve ellerindeki tesbihi birine verdi.

“Mekke-i mükerremede Makâm-ı İbrâhim´de buluşuruz, orada bu tes- bihi sizden alırım.” dedi. Hacılar Mekke-i mükerremeye vardıklarında, Seyyid Alevî hazretlerini orada gördüler. Buyurdukları gibi tesbihi eline verdiler. Milibar´a döndüklerinde Seyyid Alevî hazretlerini ellerindeki aynı tesbih ile buldular.

Arabistan Yarımadasının Hadramut bölgesinde yetişen evliyâdan Ali bin Alevî bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Kırâat ilmini yâni Kur´ân-ı ke­rîmi okuma ilmini babasından öğrendi. Babası ona başka ilimleri de öğ­retti. Büyük hadîs âlimlerinden hadîs-i şerîf dinledi. İlimde yüksek dere­ceye ulaştıktan sonra Allahü teâlâya çok ibâdet etmekle meşgûl oldu. Sözleriyle ve yaşayışıyla çevresindeki insanlara güzel örnek oldu. Güzel ahlâk sâhibi olup, cemiyet içinde seçilmiş kimselerdendi. Bir müddet do­ğup büyüdüğü ve ilim öğrendiği şehirden âlim ve sâlih kimselerin çok ol­duğu Terîm´e gidip geldi ve oraya yerleşti. 1127 senesinde kardeşleri ve amcaoğullarıyla birlikte yirmi bin dînara bir yer satın aldı. Buraya, Bas­ra´da bulunan bir yer adı olan Kasem adını verdi. Oraya hurma ağaçları diktiler ve hasat mevsiminde kalabilecekleri bir ev yaptılar. Sonra birçok kimse o evin çevresinde evler yapıp yerleştiler. Nihâyet, “Kasem” adıyla meşhur büyük bir köy meydana geldi. Bundan dolayı Ali bin Alevî´ye “Hâliu Kasem” lakabı verildi. O bölgede herkes ona çok saygı gösterdi. Ona gösterilen saygı, hükümdarlara gösterilmiyordu. Terîm´e yerleştikten sonra insanlar ona yakın ve uzak beldelerden gelip sohbetinde bulun­dular. Onlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatıp seâdete kavuş­malarına vesîle oldu. İnsanlar onun kendilerine emir olmasını istediler. Fakat dünyâya, makam ve mevkîlerine önem vermediği için bu teklifi ka­bûl etmedi. O şehrin insanları meclislerini, mescidlerini ve medreselerini onunla süslediler pekçok kimse ondan hadîs-i şerîf dinledi. Terîm şehri onun ilim ve mârifet nûrlarıyla aydınlandı.

Ali bin Alevî hazretleri güzel ahlâk sâhibi idi. Cömert olup çok ikram ve ihsânda bulunurdu. Kendisine ihtiyâcı için gelip de geri gönderdiği kimse olmamıştı. Herkes tarafından çok saygı gösterilmesine rağmen o, yaşayışında, giyinişinde ve konuşmasında mütevâzî idi. Hiç bir kimse­den kendini üstün görmezdi. Onun meclisinde halk ile ileri gelen kimsele­rin birbirlerinden farkı yoktu. Kendisinin büyük bir âlim olduğu fark edil­mezdi. Ancak ilmî konularda sohbet ederken, anlattıklarından yüksek bir âlim olduğu anlaşılırdı. Pekçok kerâmetleri görülmüştü. Resûlullah efen­dimizi rüyâda veya uyanıkken görür, müşkül meselelerini O´na arz eder, bunları aldığı cevaba göre, açıklardı. Namazda oturunca “Ettehıyyâtü”yü okurken veya başka zamanlarda “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh” dediği zaman, Peygamber efendimiz sallal- lahü aleyhi ve sellem ona;

“Ve aleyküm selâm yâ Şeyh ve rahmetullahi ve berekâtühü.” diye cevap verirdi. Bâzan bu selâmı tekrarlayınca, yanında bulunanlar; “Niçin bunu tekrar tekrar söylüyorsun ” diye sorarlardı. Onlara; “Ben, Resûlul- lah efendimizin selâmıma cevâb verdiğini duyuyorum.” buyu­rurdu.

Amasya´da yetişen velîlerden olan Ali Hâfız (rahmetullahi teâlâ aleyh) tahsîl çağına geldikten sonra ilim tahsîline başlayarak Bayburt´ta Eşref Efendinin derslerini tâkib etti. Sonra Hâfız İbrâhim Efendi´nin tale­besi oldu ve ondan icâzet, diploma aldı. İnsanlara doğru yolu göstermek için önce Amasya´nın İlyas köyüne, sonra da Karasenir köyüne yerleşti.

Güzel ahlâkı, yumuşaklığı, merhameti ile tanınan Ali Efendi, sene­lerce Amasya ve köylerinde yaptığı sohbetlerle sevenlerine doğru yolu, güzel ahlâkı anlattı. Birkaç defâ tutuklandı ise de; “Biz siyâset ile uğraş­mayız. Biz insanlara güzel ahlâkı anlatırız” dediği için serbest bırakıldı. Kur´ân-ı kerîm okumanın, Allah ismini söylemenin yasak olduğu dö­nemde, Amasya ve köylerinde İslâm dînini anlatarak müslümanların îmânını korudu.

Gözü çok yaşlı idi. Ümmet-i Muhammed´e olan aşırı merhametinden çok ağlardı. Âhirette kurtulmaları için çok duâ ederdi. Sohbetlerinde Ehl-i sünnet büyüklerinden nakiller yapardı. Kur´ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Talebeleri ile baba-oğul gibi idi. “Evlâdım benim ile sizin aranızdaki fark, benim yaşlı, sizin genç olmanızdır.” derdi.

Çok cömertti. Bir lokması olsa talebeleri ile berâber yemek isterdi. Çocukları çok severdi. Onları karşısına alır, tatlı tatlı sohbet eder, îzâhât verirdi. Dünyâ malına hiç değer vermezdi. Maaşını olduğu gibi hanımına verirdi. Talebelerine, sevdiklerine hanımlarına karşı çok yumuşak dav­ranmalarını, onların hukukunu iyi gözetmelerini, merhametli olmaları ge­rektiğini sık sık anlatırdı.

Ali Hâfız, sohbetine gelen herkesin seviyesine, mesleğine, aklına göre sohbet ederdi. Sohbetine gelenler onu severek ayrılırdı. Birgün başı ve kolları açık bir hanım, Şamlar Türbesinde iken ziyâretine geldi. Amasya târihi üzerine kendisinden bilgi öğrenmek istedi. Ali Hâfız, iste­nen bilgileri gayet açık ve teferruatlı bir şekilde anlattı. Hanım çok mem­nun olup, teşekkür ederek ayrıldı. Ayrılıp giderken orada bulunan bir şa­hıs arkasından hafifçe tükürdü. Bu hareketi gören Ali Hâfız çok üzüldü ve; “Neden böyle yaptın. O da Allahü teâlânın kuludur. O kadın îmânlı idi. Allahü teâlâ bizi benlik tuzağından kurtarsın.” dedi.

Talebelerinden biri vefât etti. O zâtın çocukları durumu Ali Efendi´ye bildirmek için bir haberciyi türbeye yolladılar. Haberci daha türbenin ka­pısına geldiğinde hoca efendiyi gördü ve bir şey söylemeden Ali Hâfız; “Ziyâeddîn Efendi vefât etti. Onu mu haber vermeye geldin ” diye sordu. Haberci; “Evet efendim.” deyince; “Hemen geliyorum.” dedi.

Ali Efendinin üçüncü oğlu Necâtî, âni rahatsızlıktan hastâneye kaldı­rıldı ve ameliyat sonrası kurtarılamayarak vefât etti. Vefât haberini ver­mek üzere bâzı talebeleri Ali Hâfız´ın yanına gittiler, fakat bir şey söyle­yemediler. Ali Efendi onlara; “Hepimizin âkibeti bu. Bundan kurtuluş yok. Necâtî´nin vefât ettiğini niçin söylemiyorsunuz ” dedi. Orada bulunanlar hocalarının bir kerâmetini daha görmüş oldular. Oğlunu bizzat kendisi yıkayıp, namazını kıldırıp defnetti.

Ali Hâfız ile aynı devirde Gümüş kasabasında yaşayan Garip Hâfız (İbrâhim Hakkı) isminde bir zât vardı. Bu zâtla sık sık görüşürdü. Garip Hâfız ikindi vaktine kadar ziyâretçi kabûl etmezdi. Birgün Ali Hâfız tale­beleri ile Garip Hâfız´ın ziyâretine gitti. Vakit ikindiden önce idi. Ali Hâfız, kapıda bekleyen talebeye; “Evlâdım! Garip Hâfız´a geldiğimizi haber ver.” dedi. Talebe; “Efendim geleceğinizi söyledi sizi bekliyor.” dedi. İki zât uzun süre sohbet ettiler. Orada bulunanlar konuşulanlardan hiçbir şey anlayamadılar. Zîrâ onlar birbirlerinin derecesine göre konuşuyor­lardı.

Ali Efendide nefes darlığı hastalığı vardı. Yeşilırmak kıyısında yeti­şen bir bitkinin yapraklarını kıyar, tütün gibi yapıp sarar içerdi. Birgün nefes darlığından rahatsız olup yattığı sırada, talebeleri ve sevenleri onu ziyârete geldi. O hemen ayağa kalkıp onlarla sohbet etti. Onun bu hâlini gören hanımı; “Efendi! Ben senin hastalığına inanmıyorum.” dedi. Ali Efendi de; “Hanım… Hanım!.. Onlar geldiğinde Allahü teâlâ bana bir şevk veriyor, hemen ayağa kalkıyorum, sıhhat buluyorum.” dedi.

Talebelerinden biri, Ali Hâfız´ı görmeden önce elinde saz, köy köy dolaşıp, saz çalıp söylüyordu. Bu zât birgün, Ali Efendinin ismini duyup, onun yanına gitti. Aklında arz edeceği bâzı sualleri vardı. Mütevâzî şe­kilde onu karşılayan Ali Hâfız onunla sohbete başladı. Söyleyeceklerinin hepsini unutan o zât, oradan ayrılınca, soracağı sualleri tekrar aklına geldi. O zaman Ali Hâfız´ın mübârek bir zât olduğunu anladı ve ona ta­lebe olmak istedi. Sonra; “Efendim! Yalnız ben sazımı bırakmam.” dedi. Ali Efendi de; “Çalabilirsen çal!” dedi. Zamanla sohbetlerin tesiriyle kal­binden tamâmen saz sevgisi çıktı. Çalmak istedi ise de çalamadı. Ali Hâfız, teveccühleri ile kalbinden o nefsânî sevgiyi alıp çıkardı.

Talebeleri ile birgün sohbet ederken, talebeleri gördükleri rüyâları anlattılar. O sırada bir talebeye sen ne gördün diye soruldu. O talebe de rüyâsında güzel sûrette bir insan görmüştü. Acabâ Peygamber efendi­miz mi idi diye düşündüğünden, gayr-i ihtiyârî; “Ben de Resûlullah efendimizi gördüm.” dedi. Ali Hâfız bir başka konuya geçerek sohbetin havasını değiştirdi. Sonra Resûlullah efendimizi rüyâda nasıl görülece­ğini anlattı; “Ben ömrümde bir kere Resûlullah efendimizi rüyâmda gör­düm. Allahü teâlânın Resûlünü gören rahat bir şekilde anlatamaz. O´nu görmenin aşkı ile iki-üç gün kendinden geçer, ağlar, gözyaşı döker. Rü­yâmda gördüğümde; “Yâ Resûlallah! Dilde var, gönülde yok.” dedim. O mübârek elini uzattı ve öptüm. Bana; “Sen her zaman benimle berâber­sin.”buyurdular.” dedi. Bunun üzerine o talebe yaptığı hatâyı anlayarak hemen tövbe etti.

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ümmî olup, okuma-yazması yoktu. Allahü teâlânın ihsânı ile Kur´ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler üzerinde, âlimleri hayrette bırakan çok kıymetli açıkla­malarda bulunurdu.

Ali Havâs, önceleri dolaşarak, sabun ve temizlik malzemeleri satardı. Sonra zeytin satmaya başladı ve birkaç sene zeytincilik yaptı. Sonra bu işi de bırakıp, sepet örmeye başladı. Vefâtına kadar bu işle meşgûl oldu. Ali Havâs´ın bir gün gözleri şişmişti. Buna rağmen, yine sepet örmeğe devâm etti. Onu sevenlerden birisi kendisine biraz para getirip;

“Efendim, buyurun bunları harcarsınız, gözleriniz iyileşinceye kadar istirahat edersiniz.” dedi. Ali Havâs bu paraları almadı ve; “Şu hâlimle kendi kazancıma güvenemiyorum, başkasının kazancına nasıl güvene­bilirim ” buyurdu.

Ali Havâs dükkanını erken saatlerde açar ve; “Ey Allah´ım! Kullarına faydalı bir iş yapmaya niyet ettim.” derdi. İnsanların ihtiyâcı olan; yağ, un, tahin, pirinç, bakla, sepet gibi şeyleri satardı. Alış verişte müşteriler­den birinin kendisine inanmadığını anlayınca, tartı ve ölçüyü fazla tu­tardı. Müşterisinin kendine inandığını ve güvendiğini anlayınca da, o ki­şinin hakkını tam tamına tartıp verirdi. Bir kimse kendisinden bir dirhem­lik bir şey satın alır, parasını vermeyi unutur veya vermezse, evine kadar o müşteriyi tâkib eder, hakkını ister ve şöyle derdi:

“Bizler, bu davranışımızla insanlara hakların büyüklüğünü, ehemmi­yetini gösteriyoruz; böylece onlar ödemede ihmâlkâr olmasınlar. Kıyâmet gününde kendilerini mihnet altında bırakmamak için hakkımızı istemekle, kendilerine karşı samîmî davranmış oluyoruz. Çünkü dünyâda göz yum­duğumuz haklarımızı, kıyâmette nefslerimiz taleb edebilir.”

İkindi vaktine kadar dükkanda çalışır, vakit dolunca; “Şimdiden sonra Allahü teâlâya ibâdet için hazırlanmalıyım.” diyerek dükkanını kapatırdı.

Ali Havâs Berlisî, zâlimlerin ve yardımcılarının yemeklerini yemezdi. Onların verdiği parayı, kendisinin ve çoluk-çocuğunun ihtiyaçları için harcamazdı. O paraları, dul kadınlara, iş yapamıyacak durumda olan yaşlılara, çalışıp gücü yetmiyen ve zor durumda olanlara taksîm edip, verirdi.

Irak evliyâsından olan ve küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Ali bin Heytî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Allahü teâlânın ihsânla­rına kavuştu. Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ hazretlerinin talebesidir. Hocası, onu diğer talebelerinden önde tutar, üstünlüğünü bizzât kendisi söyler ve çok överdi.

Ali bin Heytî çok talebe yetiştirdi. Âlimler huzûruna gelir, ona talebe olmakla şereflenir, pek büyük makamlara kavuşurlardı. Allahü teâlâ in­sanların gönüllerine onun heybeti ve sevgiden doğan korkusunu, kalple­rine de sevgisini yerleştirdi. İnsanlara rehber eyledi. Dînin emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmakta çok titiz olup, mütevâzî, alçak gö­nüllü idi.

Ali bin Heytî´nin simâsı çok güzel idi. Çok zarîf ve kibâr olup pek mütevâzi idi. Güzel ahlâk sâhibiydi. Herkese iyilik ederdi. Çok zekî ve akıllı olup, îsâr sâhibiydi. Yâni kendisine lâzım olanı, ihtiyâcı olanlara ve­rirdi. Diğer müslümanların rahatını, kendi rahatına tercih ederdi. Onun talebeleri de, onun yolunda yürüdüler, izinden ayrılmadılar. Ali bin Hey- tî´nin yanında, takke ve elbise olmak üzere, iki önemli giyeceği vardı. Bunlar elden ele dolaşarak kendisine kadar gelmişti. Ebû Bekr bin Hevvar bir gece rüyâsında, Ebû Bekr efendimizi gördü. Hazret-i Ebû Bekr, kullandığı hırkasını, Ebû Bekr bin Hevvar´a hediye etti ve giymesini emretti. İbn-i Hevvar, emri yerine getirip, hırkayı giydi. Sabah uyandı­ğında, gece rüyâda giydiği hırkayı üzerinde buldu. O hırkayı ölmeden önce Şembekî´ye emânet etti. O da Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ´ya, o da Ali bin Heytî´ye emânet etti. Ali bin Heytî de Ali bin İdrîs´e verdi. Bu zâtta hırka kayboldu, nerede olduğu bulunamadı.

Evliyânın meşhûrlarından ve fıkıh âlimlerinden olan Ali bin Mûsâ Feşlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Yemen´in Zebîd şehrinde yaşadı. Âlim, sâlih ve velî bir zât olan Ali bin Mûsâ´da, bâzı vakitlerde tasavvuf büyük­lerinde bulunan cezbe, Allahü teâlânın muhabbetiyle kendinden geçme hâli hâsıl olurdu. Bu hâlde ve her zaman, hep Allahü teâlâyı zikreder, hiç bir zaman O´ndan gâfil olmazdı.

Ali Mûsâ el-Feşlî hazretleri ibâdet ettiği sırada kendinden geçer, mu­habbet-i ilâhiyyeye dalar giderdi. Dış dünyâdan tamâmen habersiz bir hâl alırdı. Bir gece mescidde ibâdet ve tâat ile meşgûl olurken, içeriye bir hırsız girdi. Hırsız gelip, içeride bulduğunu alıp gidiyor, içeride bulunan zâtın kendisine müdâhale etmediğini, kendinden geçmiş hâlde Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olduğunu görünce, tekrar tekrar girip mescidden bir şeyler götürüyordu. Nihâyet alacak bir şey kalmayınca, onun üze­rinde bulunan elbiseyi almak için tuttu. O da, kendinden geçmişlik hâlin­den bir an çıkıp, hırsıza;

“Beni elbisesiz mi bırakacaksın ” dedi. Elbisesini geri çekti. Hırsızın gözü dönmüş olduğundan bu sözleri dinlemeyip elbiseyi çekip aldı ve mescidden çıkıp kaçtı. Bu sırada onu gören gece bekçisi hırsızı yakala­yıp, sabah olunca vâlinin huzûruna götürdü. Başka suçları da meydana çıktı. Vâli bunun cezâlandırılmasını, fakîh hazretlerinin elbisesinin de kendisine geri verilmesini emretti.

Mısır evliyâsından Ali bin Şihâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin vefâtına kadar hiçbir kimsenin gıybetini yapmadı. Bundan uzak durdu. Ömrü boyunca boş durmadı ve lüzûmsuz bir işle meşgûl olmadı. İbâdet ve insanlara faydalı işlerle meşgûl oldu. Geceleyin biraz uyur, sonra kalkar abdest alır, namaz kılardı. Daha sonra büyükçe bir kap alır, su doldurulması gereken yerleri doldurur, bir taraftan da Kur´ân-ı kerîm okurdu. Bu hâli, sabah namazına kadar devâm ederdi. Çok kere, bu za­man zarfında Kur´ân-ı kerîmin yarısını okumuş olurdu. Dergâh, câmi ve o civârdaki yolculara âit sebilleri su ile doldururdu. Hattâ hayvanlara âit su içme yerlerine de su koyardı. Sonra câmideki abdest alma yerlerinin suyunu doldururdu. Temizlenmesi gereken yerlerin temizliğini yapardı. Bütün işleri bitirdikten sonra, dergâhın damına çıkar, Allahü teâlâdan af diler, tesbîh okurdu. Sonra sabah ezânını okur, iner câmiye girerdi. Sa­bah namazının sünnetini kıldıktan sonra talebeleri ile birlikte kırâatine uygun Kur´ân-ı kerîm okurdu. Bunu bitirince, cemâate namaz kıldırırdı. Namaz bittikten sonra, güneş doğuncaya kadar tekrar Kur´ân-ı kerîm okurdu. Bu vakitte mektep çocukları gelirdi. Onlara, ikindi vaktine kadar ders okuturdu. Sonra tekrar abdest alma yerlerinin suyunu doldururdu. Bu işten sonra, dergâh kapısının yanındaki dükkânı açar, zeytinyağı, bal, pirinç, biber gibi şeyler satar, halkın bu tür ihtiyâcını da karşılar, gün batmadan evvel işini bitirirdi. Sonra da ezân okur, cemâate akşam na­mazını kıldırırdı. Namazdan sonra, yatsı namazına kadar Kur´ân-ı kerîm okurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra, Ali bin Şihâb evine gider, bir miktar istirahat ederdi. Sonra tekrar aynı işleri yapmaya başlardı. Hanımı onun bu hâline acıyıp; “Efendi, bir gece olsun kendine dinlenecek bir zaman ayırmaz mısın ” diye sorunca; “Biz buraya dinlenmek için gel­medik.” buyururdu.

“Hac dönüşü, insanlar kendisini karşılamaya çıktılar. İkindi vakti idi. O, hemen dergâhın damına çıkıp ezân-ı Muhammedîyi okudu. Sonra inip, namaz kıldırdı. Namazdan sonra da etrâfı temizlemeye, abdest alma yerlerinin sularını doldurmaya başladı. Daha evine gitmeden, bu işlerini yapıp bitirdi. O geceden îtibâren, önceki âdeti üzere, hiç aksat­madan sebilleri doldurmaya devâm etti. Başkalarının hac dönüşü gün­lerce dinlendiği, boş durduğu gibi yapmadı. “Vakit, keskin bir kılıçtır.” bu­yururdu. Hacdan döndükten sonra, ağlaması ve hüznü daha da fazla­laştı. Vefâtına kadar hep bu hâl üzere yaşadı.”

Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A´meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) hadîs ilminde hâfız (yüz bin hadîs-i şerîfi râvi- leri ile birlikte ezberlemişti), sikâ, güvenilir, sağlam bir zât olup, ilmi ve fazîleti çok yüksekti. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine “Allâmet-ül-İslâm”; Sıdkı, doğruluğu dolayısıyla da “Mushaf” denilmiştir. Zamânında, Kûfe´de Allahü teâlânın kitâbını onun kadar iyi okuyan, onun kadar güzel söz söyleyen, onun kadar anlayışlı, sorulan her suâle onun kadar süratle cevap veren biri yoktu.

Onun nazarında herkes eşit idi. Sohbetlerinde zenginler, fakirler, hattâ sultânlar aynı safta bulunurlardı. Zengin, fakir herkes, huzûrunda emirlerini bekleyip arzûlarını yerine getirmek için can atarlardı. Bununla berâber, çoğu zaman bir dilim ekmeği bile bulunmazdı. Yediği lokmanın helâldan olmasına çok dikkat eder, şüpheli şeylerden kaçınan zâhid bir zât idi. Hep ölümü düşünür, ona hazırlıklı olmak için çalışırdı. Uykudan uyandığı zaman, su bulup abdest alması gecikecek olursa derhal te­yemmüm ederdi. Su ile abdest alıncaya kadar geçecek olan az bir za­mânı böylece abdestli geçirmiş olurdu. Bu hâlini görenlere; “Ben abdestsiz ölmekden korkuyorum. Çünkü ölümün ne zaman geleceği belli değildir.” buyururdu.

A´meş hazretleri kırâat imâmlarından, hadîs ilminde çok yükselmiş olanlardan ve Kûfe´de bulunan fıkıh âlimlerindendi. Çok ibâdet ederdi. Yetmiş seneye yakın bir zaman, bütün namazlarını cemâatle ve birinci safda kıldı.

Kırâat ilminde on imâmdan sonra meşhur olan dört kırâat imâmından birisi de A´meş´dir. Bu dört kırâat tevâtür derecesine ulaşmamıştır. A´- meş, hadîs ilminde de âlim olup Kûfe´de en son vefât eden Sahâbî Ab- dullah bin Ebî Evfa hazretleri ile görüşüp ondan hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Büyük hadîs âlimi olan A´meş, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe´den bir çok mesele sordu. İmâm-ı A´zam bu suâllerin her biri için hadîs-i şerîfler oku­yarak cevab verdi. A´meş, İmâm-ı A´zam´ın hadîs ilmindeki derin bilgisini görünce; “Ey fıkıh âlimleri! Sizler mütehassıs tabib, bizler ise eczâcı gibi­yiz. Hadîsleri ve bunları rivâyet edenleri biz söyleriz. Bizim söyledikleri­mizin mânâlarını siz anlarsınız.” dedi. Bir defâsında bir kimse gelip bir mesele sordu. A´meş bunun cevâbını düşünmeye başladı. O esnâda İmâm-ı A´zâm Ebû Hanîfe geldi. A´meş, bu süâli imâma sorup cevâbını istedi. İmâm-ı A´zam, hemen geniş cevap verdi. A´meş, bu cevâba hay­rân olup; “Yâ İmâm bunu, hangi hadîsten çıkardınız ” dedi. İmâm-ı A´zam bir hadîs-i şerîf okuyup; “Bundan çıkardım, bunu senden işitmiş­tim.” buyurdu.

İmâm-ı A´zam hazretleri bir gün A´meş´in yanına gidip; “Hadîs-i şe­rîfte bildirildiğine göre, Allahü teâlâ kimin gözlerinden görme hassasını alırsa, ona karşılığını verir, sana ne verdi ” diye sordu. A´meş cevâbında dedi ki; “Allahü teâlâ, mükâfât olarak bana sıkıntı, ağırlık verenleri gör­mekten kurtardı.”

“Neden gözün yaşarır ” diye sorduklarında, A´meş: “Ağırlık veren ahmak kimselere bakmaktan yaşarır.” diye cevâb vermiştir.

Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlardan biri, günlerce kardeşini göre­mez, sonra onunla karşılaştığında; “Nasılsın Ne haldesin ” diye so­rardı. Bu sorma laf olsun diye olmaz. Kardeşi, kendisinden malının yarı­sını istemiş olsa bile hemen verirdi. Şimdi öyle insanlar var ki, kardeşiyle her gün karşılaşsa bile; “Nasılsın Ne haldesin ” diye soruyor. Hattâ ev­deki tavuklarını bile soruyor. Fakat kardeşi kendisinden bir dirhem istese vermiyor…” buyururdu.

Hanım evlîyadan Âmine-i Remliyye (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) ilmî seviyesinin yüksekliği ile hanım evliyâ arasında bilinmektedir. Kalbinde, dünyânın şan, şöhret ve malına zerre kadar yer vermezdi. Nefsinin zevk ve arzularından tamâmen uzak yaşar, devamlı Allahü teâlâya ibâdetle meşgul olurdu ve duâ ederdi. Haramlardan ve şüphelilerden kaçması, her şeyi Allah rızâsı için yapması herkes tarafından bilinirdi. Bu bakım­dan onu tanıyanlar, devamlı duâsını isterlerdi. Hattâ zamânın büyük ve­lîlerinden olan Bişr-i Hafî hazretleri, devamlı ondan duâ isterdi. Günler­den bir gün Bişr-i Hafî hazretleri hastalandı. Yaşlı ve ihtiyar olduğu rivâ­yet edilen, o büyük hanım evliyâ, Remle´den kalkıp, Bişr-i Hafî´nin ziyâ­retine geldi. Bu sırada Hanbelî mezhebinin kurucusu İmâm Ahmed bin Hanbel de Bişr-i Hafî´nin ziyâretine gelmişti. Yanında bulunan ihtiyar ve yaşlı hanımın kim olduğunu sorduğu zaman; Âmine-i Remliyye diye ce­vap verdi. İmâm Ahmed bin Hanbel hemen kendisinin duâsına ihtiyâcı olduğunu belirtti ve duâ istedi. Bunun üzerine; Âmine-i Remliyye´nin şu şekilde duâ ettiği rivâyet edilmektedir:

“Ey Allah´ım! Bişr-i Hafî ve Ahmed bin Hanbel, Cehennem azâbından kurtulmak istiyorlarsa, onları kurtar ve bağışla. Ey merhameti ve bağışı bol Allah´ım! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin…

Tâbiînden ve evliyânın meşhurlarından Âmir bin Abdullah Anberî (radıyallahü anh) hazretlerinin Sahâbî olduğuna dâir rivâyetler de vardır.

Âmir bin Abdullah hazret-i Ömer ´in (radıyallahü anh) halîfeliği sıra­sında Medâin ve Tüster´in fethine katıldı. Sonra da Basra´ya yerleşti. Basra´da vâli Ebû Mûsâ el-Eş´arî´den kırâat ilmini öğrendi. Kendisi de ders verir, vaktinin çoğunu Kur´ân-ı kerîm ve kırâat ilmini öğretmekle ge­çirirdi. Ayrıca yapılan savaşlara katılır, cihâd ederdi. Savaşa çıktıkları zaman arkadaşlarının hizmetini, müezzinliği o yapardı. Ayrıca arkadaşla­rına mümkün olan her ikrâmı yapmaya çalışırdı. Bu üç hususu kendisinin yapmasını şart koşar, kabûl edenlerle yol arkadaşı olurdu. Yaşayışı gâ­yet sâdeydi. Az yer ve çok ibâdet ederdi. Hiç evlenmemişti. Hâli bir yer­den bir yere gitmek üzere olan yolcu gibi olup, dünyâya rağbet etmezdi. Geceleri namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Namaza durduğu zaman şeytan gelip secde edeceği yere uzanırdı. Bunun farkına varıp şeytanı secde yerinden eliyle kovardı. O namaz kılarken şeytan yılan şeklinde gelip gömleğinin içine girer, kolundan çıkardı. Bu hali görenler hayret edip, namazdan sonra, yanına yaklaşıp, yılanı niçin kovmadığını sorar­lardı. O ise; “Vallahi ben namaza durduktan sonra koynuma girip gömle­ğimin kolundan çıktığını söylediğiniz bu yılandan hiç haberim yok, far­kında değilim. Allahü teâlâdan başkasından korkmaktan Allah´dan utanı­rım.” derdi.

Bir gün bir kâfile ile yolculuğa çıkmıştı. Epey yol aldıktan sonra kar­şılarına korkunç bir arslan çıkıverdi. Yolcular korku ve şaşkınlık içinde donakaldılar. Dehşete ve telâşa düştüler. Onların bu hâlini görüp ne oldu size diye sorunca, kendilerine doğru yaklaşmakta olan arslanı göster­diklerinde, arslana yaklaşıp ağzını tuttu. Aslan onu görünce sâkinleşti hareketsiz bir halde durdu. Kervandakiler oradan geçip gittiler. Sonra arslanı bıraktı. Hiç kimse zarar görmedi.

Kışın şiddetli soğuklarda abdest alacağı zaman soğuk su, sıcak su olurdu. Biri bir şey hediye ettiği zaman alıp cebine kor, karşılaştığı her­kese verir ve o hiç eksilmezdi.

Son derece kanâatkâr ve merhamet sâhibi idi. Garibleri, özürlü ve delileri toplar onlara yemek yedirir, ikrâmda bulunurdu. Bunlar yemeği, ikrâmı ne bilir diyenlere; “Allahü teâlânın bilmesi kâfidir.” cevâbını verirdi. Bir ibriği vardı. Abdest almak isteyince ibrikten su akardı. Acıkınca da aynı ibrikten süt akardı. “Dünyâda gam ve kederler var. Âhirette ise he- sab ve Cehennem var! İnsan nasıl rahat ve ferahlık içinde olabilir! Mal, kadın, uyku ve yemek dünyâ lezzetleridir. İlk ikisine ihtiyâcım yok, uyku ve yemeğe gelince onları da gayretimle yenmeğe çalışacağım.” Buyu- rurdu.

Vefâtına sebeb olan hastalığa tutulduğu zaman; “Niçin ağlıyorsun, ölümden mi korkuyorsun ” dediler. “Benden daha çok ağlamaya lâyık kim var Dünyâ hırsıyla veya ölüm korkusuyla ağlamıyorum. Fakat yolun uzunluğundan ve azığın azlığından ağlıyorum. Gecelerimi hep Cennet´e kavuşma ümidiyle ve Cehennem´e düşme korkusuyla geçirdim. Şimdi hangisine gideceğimi bilmiyorum! Sıcak günlerde oruç tutmaktan, uzun gecelerde namaz kılmaktan mahrum kalacağım için ağlıyorum. Çünkü dünyâ, kederler, üzüntüler yeridir. Âhiret ise, cezâ ve mükâfat yeridir.”

Buyurdu ki: Kalbimde Allahü teâlânın sevgisi, muhabbeti yerleştikten sonra başıma gelen şeylere aldırmam. Bu muhabbet olduktan sonra gü­nüm nasıl geçerse geçsin, nasıl sabahlarsam sabahlayayım umurumda değil!..

Buhârâ´da yetişen büyük âlim ve velîlerden Ârif-i Dikgerânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bâzı velîlerin sohbetinde bulundu. Tasavvufa karşı a- lâka duydu. Zamânının en büyük velîsi Seyyid Emir Külâl hazret­lerinin huzûruna gidip sohbetleriyle şereflendi. Uzun müddet hizmetinde bulu- nup maddî mânevî pekçok ihsânlara kavuştu. Tasavvuf yolunda ilerleyip Seyyid Emir Külâl hazretlerinin önde gelen talebelerinden oldu. Seyyid Emir Külâl hazretleri onun hakkında; “Benim yakınlarım arasında iki kimseden daha üstünü yoktur. Bunlar Behâeddîn Buhârî ve Ârif-i Dikge- rânî´dir. Bunlar akranları ile olan yarışmada topu kapmışlardır.” bu­yurdu. Hocası zâhirî ve bâtınî ilimlerde yükselen Ârif-i Dikgerânî´ye ta­lebe ye- tiştirmek ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsun- da tam icâzet, diploma ve hilâfet verdi.

Seyyid Emir Külâl hazretleri ölüm hastalığında iken, talebelerini top­layıp vasiyetini bildirdi. Sonra yanında bulunan oğullarından Emir Bur- hân´ı yetiştirilmek üzere Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî´ye, Emir Hamza´yı Mevlânâ Ârif-i Dikgerânî´ye, Emir Şâhı Şeyh Yâdigâr´a, Emir Ömer´i de Mevlânâ Celâleddîn Dehkesânî´ye havâle etti. Oğullarına dö­nerek buyurdu ki: “Hanginiz, Allahü teâlânın kullarına hizmet etmek hu­sûsunda benim vekîlim olur ” Oğulları; “Ey yakîn yolunun rehberi! Biz buna nasıl güç yetirebiliriz. Fakat bu işi kim kabûl ederse biz onun hiz­metinde bulunuruz.” dediler. Oğullarının bu sözü üzerine başını eğip mu­râkabeye dalan Seyyid Emir Külâl hazretleri, bir müddet sonra başını kaldırdı ve; “Büyüklerin rûhâniyeti, Emir Hamza´nın bu işi kabûl etmesini işâret buyurdular.” dedi. Yetiştirilmesi Ârif-i Dikgerânî´ye emânet edilmiş olan Emir Hamza, kabûllenmeyeceğini arz etti ise de; “Bunu kabûl et­mekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin. Bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu.

Bundan sonra Seyyid Emir Külâl hazretleri talebelerinden ve oğulla­rından ayrılıp husûsî odasına geçti. Üç gün üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar neden üç gündür dışarı çıkma­dığını sordular. Buyurdu ki: “Üç geceden beri benim ve talebelerimin hâli nasıl olur ” diye düşünüyordum. Gâibden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: “Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimse­leri bile affettim.” Allahü teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti.” Bun­ları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât etti.

Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin vefâtından sonra in­sanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların kurtuluşlarına vesîle olmaya çalıştı. Şâh-ı Nakşibend Buhârî hazretleri, hocası Emîr Külâl hazretlerinin Ârif-i Dikgerânî hakkındaki; “Bizim yakınlarımızdan iki kimseden daha üstünü yoktur.” işâretine uyarak ona büyük saygı ve hürmet gösterdi.

Tam yedi yıl Mevlânâ Ârif-i Dikgerânî´nin sohbetlerine devâm etti. Öylesine saygı gösterdi ki, su kenarında abdest alsalar, onun üstüne geçmemeye ve altında abdest almaya dikkat etti. Yolda birlikte giderler­ken de ileriye geçmemeye dikkat etti. Çünkü Mevlânâ Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin hizmetine kendilerinden evvel girmiş, zaman yönüyle kendisinden daha kıdemliydi.

Evliyânın büyüklerinden Aslan Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) mec- zûb diye tanınır. Aslan Dede, bir müddet kâdı vekilliği yaptı. Daha sonra tasavvuf yoluna yöneldi. Mevki ve rütbeyi terketti. Çok riyâzet ve mücâ- hede yaptı. Yâni nefsin arzularına uymamak, onu terbiye etmek için çok çetin sıkıntılar çekti. Yapayalnız bir kimse idi. Câmilerde yatar kalkardı. Bir de küçük bir kulübesi vardı. Ara sıra orada kalırdı. Gece-gündüz hüc- resinde bulunur, dışarı pek çıkmazdı. Devamlı ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu. Çok az konuşurdu. Zarûret olmadıkça ağzını açmazdı. Muham- med Acemî isimli bir zât, kendisine hizmet ederdi.

Aslan Dede, birçok büyük zâta hocalık yaptı. Sesi ve yazısı çok gü­zel idi. Kadri yüce bir zât olup, herkesten hürmet görürdü. Hediye olarak gelen malların hepsini ihtiyaç sâhiblerine dağıtır, kendisi fakirlik ve sâde­lik içinde yaşamayı tercih ederdi. İnsanlar onun bu hâlini görürler ve gıpta ederlerdi. Önceleri Antakya´da ikâmet ederdi. Sonra Haleb´e yer­leşti.

Menkıbe ve kerâmetleri çok olup, bir çok kimse bunlara şâhid ol­muştur. Yemen´de, Aslan Dede´nin büyüklüğünü, kerâmet sâhibi oldu­ğunu bilip, onu çok seven, Muhammed Zücâc isminde sâlih bir kimse vardı. Bu zât, Antakya´da bulunan Ahmed ismindeki bir tanıdığına mek­tup yazarak, Aslan Dede´yi ziyâret ederek ellerinden öpmek istediğini, fakat mühim vazîfede bulunduğu için gelmesinin mümkün olmadığını, Aslan Dede´yi ziyâret edip, selâmını söylemesini ve kendi yerine elini öpmesini bildirdi. Antakya´da bulunan Ahmed Efendi mektubu alır almaz, doğruca Aslan Dede´nin yanına gitti. Ahmed Efendi henüz bir şey söy­lemeden, Aslan Dede; “Merhabâ! Bize Yemen´deki dostumuzdan selâm getiren…” dedi ve bunu dört defâ tekrar etti. Sonra; “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü.” dedi ve bunu da dört defâ tekrar etti.

Zamânın sultânı Dördüncü Murâd Han, 1638 senesinde Bağdât´ı fethe giderken, Aslan Dede´yi de yanında götürdü. Harb esnâsında, As­lan Dede´nin, daha önce görülmeyen, tanınmayan bir çok asker ile bir­likte düşmana karşı hücum ettiği görüldü. Nihâyet, Allahü teâlânın izni ile Bağdat fethedildi. Fetihten sonra Dördüncü Murâd Han; “Görünürde Bağdat´ı biz fethettik ise de, gerçekte onu fetheden Aslan Dede´dir.” de­miştir.

Anadolu´da yetişen âlimlerden ve evliyâdan Atâullah Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Osmanlılar zamânında Anadolu´da yetişen âlimlerden ve evliyâdan olup, Sultan İkinci Selîm Hanın hocasıdır.

Dînine bağlı ve ilim ehli olan bir âileden olan Atâî Ahmed Efendi, ço­cukluğunda iyi bir tahsîl ve terbiye gördü. Zamânının âlimlerinden çeşitli ilimleri tahsîl etti. Lebisîzâde Pîr Ahmed Çelebinin talebesi oldu. Onun ilim meclislerinde, sohbet ve hizmetinde bulunarak istifâde etti. Sonra Merhaba Efendiden okuyup bütün ilimlerde yükseldi. Büyük âlim Ebüs- süûd Efendi ile İstanbul kâdısı Sâdi Efendiden ilim tahsîl edip, yük­sek il- mî derecelere ulaştı. Sâdi Efendiden Kâdı Beydâvî Tefsîri´ni okudu. Sâdi Efendinin derslerine devâm ederken H.932 senesinde İsrâfilzâde Hay- reddîn Efendi, Bursa Sultâniyye Medresesine müderris olunca, Atâullah Efendinin hocası Sâid Efendiye haber göndererek, Atâullah Efendiyi talebe okutmak üzere Bursa´ya göndermesini istedi. Hocasının izniyle bir müddet Bursa´ya gidip vazîfe yaptıktan sonra tekrar İstanbul´a döndü. Hocasının hizmetine devâm etti. Sâdi Efendi H.942 senesinde Şam kâdılığına tâyin edilince, Atâullah Efendi de yardımcı olarak ya­nında gitti. Hocasının kızıyla evlenip, ona dâmâd oldu, aynı senede Kâdı vekîli oldu. Şam vilâyetinden hacca gitmek üzere hazırlanan hac kâfile­sine başkan olarak vazîfelendirildi. Hac ibâdetini yaparak sevgili Pey­gamberimizin kabr-i şerîflerini ziyâret edip, döndükten sonra, yirmi akçe yevmiye ile Birgi´deki Aydınoğlu Medresesine, sonra da, yirmi beş akçe ile Mudurnu Yıldırım Han Medresesine müderris tâyin edildi. Bir müddet talebe oku- tup, ilim öğrettikten sonra otuz akçe yevmiye ile Tokat Sultâniyye Med- resesine nakledildi. Sonra otuz akçe yevmiye ile İstan­bul´da Hacı Hasan- zâde Medresesine, daha sonra da Dursun Efendi ye­rine kırk akçe ile Kâdı Hüsâm Medresesine müderris oldu. Bütün bu medreselerde İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı ve ilim ve edeb sâhibi pekçok talebe yetiştirdi. Hasan Bey Efendi isminde bir zâtın vâsı­tasıyla Vezîr-i âzam Rüstem Paşa ile görüşüp, Rüstem Paşanın iltifât ve ihsânlarına kavuştu. H.954 senesinde Rüstem Paşanın yeni yaptırdığı medreseye elli akçe ile müderris tâyin edildi. H.957 senesinde Manisa sancağında şehzâde ola- rak bulunan Sultan İkinci Selîm Hanın hocası ve terbiye edicisi Akşem- seddîn evlâdından olan Şemsî Çelebi vefât edince, onun yerine Şeh- zâde hocalığı ile vazîfelendirildi. İlim ve edeb yönünden Şehzâdenin iyi yetişmesine çalıştı ve bu hususta büyük hizmetleri oldu.

Sultan İkinci Selîm Han tahta geçip pâdişâh olunca, Atâullah Ahmed´i büyük bir câmide halka vâz ve nasîhat etmesi için vazîfelendirdi. Vâz ve nasîhatleri insanlar üzerinde çok tesirli idi. Çok sevilip sayıldı.

Asrındaki âlimlerin en büyüklerinden olan Atâullah Efendi, ulemânın ve vüzerânın mürâcaat kaynağı oldu. Âlimler ve vezirler, pek çok mese­leyi Atâullah Ahmed´e sorarlardı. Karar vermekte keskin kılıç gibi idi. Ge­rek askerî, gerekse idârî makamlara tâyin olunacak kimseler tâyin edil­meden evvel, Atâullah Ahmed ile bu konuda istişâre yapılır, istişâre netî­cesinde onun fikir ve sözüne göre amel edilirdi. Devlet dâirelerinde öyle îtibârı vardı ki, içeriye girerken hiç kimse mâni olmaz, istediği yere ser­bestçe girip çıkardı.

Zâhirî ilimlerde olduğu gibi tasavvufda da yüksek derece sâhibi idi. Gerek saray çevresinde, gerekse câmilerde vâz, nasîhat ve sohbetleriyle insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok kimsenin dünyâ ve âhiret seâdetine vesîle oldu.

Atâullah Ahmed rahmetullahi aleyh, çok zekî idi. İlim ve irfân kaynağı idi. Üstün hâlleri, zâhirî görünüşünden de anlaşılırdı. Affı ve keremi, ih­sânı ve ikrâmı pek çok idi. Fehmi, anlayışı ve idrâki, hâfızası çok kuvvetli idi. Sünnet-i seniyyeye yapışmakta, bütün işlerinin dînimizin emirlerine tam uygun olmasına gayret etmekte çok hassas idi. Çok tedbirli, temkinli ve ihtiyatlı hareket ederdi. Verâ ve takvâ sâhibi idi. İnsanlar için velînîmet olup, himmet ve feyz kaynağı idi.

Hindistan´da yaşamış evliyânın büyüklerinden olan Abdülkâdir bin Şeyh Ayderûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) daha dünyâya gelmeden on beş gün önce babası, rüyâsında evliyâdan Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Şeyh Ebû Bekr Ayderûs ve başkalarını gördü. Abdülkâdir-i Geylânî, ona bir istek ve bir arzusunun olup olmadığını sorunca, doğacak çocuğu için hayır duâ istedi. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de oğluna Abdül- kâdir ismini, Ebû Bekr künyesini ve Muhyiddîn lakabını vermesini söy- ledi. O da doğacak oğlunun şan ve şerefinin üstün olacağını bu hâdi­seden anladı. Çocuk doğunca, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine olan sevgi ve bağlılığından, ismini Abdülkâdir koydu. Ayderûsî, âilesi içinde sevgi ve muhabbetle yetiştirildi. Âilesinden ilim ve edeb öğrendi. Zâten baba ve dedeleri âlim ve velîlerden idiler.

Kur´ân-ı kerîm okumayı babasından öğrendi. Âlim ve velîler huzû­runda hatim okudu. Kırâat ilminden başka, birçok âlimden çeşitli ilimleri tahsîl etti. Bu ilimlerle ilgili icâzet, diploma aldı. Yazılmış bâzı eserleri tasnif etmeye başladı. İmâm-ı Muhammed Gazâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmi´d-Dîn adlı eserini çok okudu. Bu eserden medh ederek bahse­derdi.

Bir zaman, o beldenin vâlisi gelip, bir işi için Ayderûsî´nin babasından duâ istedi. Ayderûsî daha o zaman küçük idi ve orada bulunuyordu. Vâli, meselesini anlattı. O zaman küçük Ayderûsî, Sâf sûresinin on üçüncü âyet-i kerîmesini okuyuverdi. Bunun üzerine babası, vâliye; “Cevâbını bu çocuk verdi.” buyurdu. Daha sonra vâlinin meselesi halloldu. Ayderû- sî´nin annesi sâlihâ ve çok cömert bir hanımdı. Ramazan ayında bir Cu- mâ günü vefât etti. Son sözü; “Lâ ilâhe illallah.” oldu. Ayderûsî an­nesine çok hürmet ve hizmet edip, onun hayır duâsını kazandı.

Zamânının meşhûr âlimlerinden ilim öğrenen ve ders okuyan Abdül- kâdir Ayderûsî, ilimde pek yüksek dereceye ulaştı. Tasavvufa karşı alâka duydu. Velîlerin sohbetlerinde bulunup onlardan istifâde etti. Ta­savvuf yolunda ilerledikçe bir şey bilmediğini ve boş olduğunu hissetti. İlim ve tasavvuftaki yüksek derecesi gerek Hindistan´da gerekse Hindis­tan dı- şındaki yerlerde duyuldu. İlminden istifâde için pekçok kimse onun meclis ve sohbetlerine koştu.

Şeyh bin Abdullah Ayderûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Yemen´de yetişen meşhûr fıkıh âlimlerinden ve evliyânın tanınmışlarındandır. İyi bir çevrede yetişti. Önce Kur´ân-ı kerîmi ezberledi. Bâzı ana metinleri de ezberledikten sonra ilim tahsîline başladı. İlk bilgileri babasından okudu ve güzel bir edeble yetişti. Daha sonra Şehâbüddîn Abdurrahmân´dan, Şeyh Abdullah bin Muhammed´den ders aldı. Bundan sonra Yemen´e gi­dip Benderâden´de Şeyh Muhammed bin Ömer´den ve diğer âlimlerden ilim öğrendi. Buradan da hac yapmak için babası ile birlikte Mekke´ye gitti. Mekke´de Şeyhülislâm Ebü´l-Hasan el-Bekrî ve onun oğlu Tâcü´l-Ârifîn ile görüştüler. Babaları karşılıklı olarak birbirinden yanlarında bulu­nan oğulları için duâ istediler. Yapılan duâlar bereketiyle her ikisi de za­manlarının meşhûr âlimlerinden oldular. Hac ibâdetini tamamladıktan sonra babası ile birlikte Peygamber efendimizin kabri şerîfini ziyâret et­mek üzere Medîne-i münevvereye gittiler. Büyük bir aşk ve muhabbet içinde ziyâret ettiler. Mübârek türbesine girmekle şereflendiler. İçeriye girdikleri sırada Ayderûsî´yi bir hâl kapladı. Kendinden geçip yere düştü ve bayıldı. Babası onun bu hâlden kurtulması için Peygamber efendimizi vesîle ederek duâ etti. Kendine geldi. O sırada çok yüksek hâllere ka­vuştu.

Ziyâretten sonra memleketine döndü. 1534 senesinde tekrar hacca gitti. Bu ikinci haccında üç sene Mekke´de kaldı. İlim ve ibâdetle meşgûl olup, tasavvuf yolunda çalıştı. Usûl, tefsîr, hadîs, fıkıh, ferâiz, sarf, nahiv, tasavvuf, hesab ilimlerinde iyice yetişti. Mekke´de kaldığı süre içinde pekçok umre yaptı. Ramazan ayında büyük bir tâkat göstererek dört defâ geceleri, dört defâ da gündüzleri umre yapardı. Ramazanda yapılan bir umrenin, sevâbının bir hac sevâbı kadar olduğu hadîs-i şerîfte bildi­rilmiştir.

Mekke´de kaldığı müddet içinde Medîne´ye de gidip Peygamber efendimizin kabri şerîflerini ziyâret ederdi. Bir defâsında ziyârete gider­ken hocası İbn-i Hacer Heytemî, hastalığının geçmesi için duâ istemişti. Duâsı makbûl idi. Duâ etti hocası hastalıktan kurtuldu.

Velî ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Aysâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şam´ın büyük âlimlerinden, ileri gelen zâtlarından idi. Fıkıh ilminde ve bu ilme uygun fetvâ vermekte diğer âlimlerden önde idi. Bütün zamânı ders ve fetvâ vermekle, insanlara faydalı olmakla geçerdi. Her hâli dînimizin emirlerine tam uygun idi. Haramlar ile birlikte şüpheli olan şeylerden de son derece kaçınırdı. Herkes tarafından sevilip hürmet edilen pek yük­sek bir zât olup, büyüklüğü, üstünlük ve asâleti her tarafta konuşulurdu. Gâyet yumuşak huylu, İslâmın güzel ahlâkı ile süslü idi. Ayıb ve çirkin hâllerden, kin ve düşmanlık gibi bozuk düşüncelerden uzak idi. Güzel huylar ve iyi sıfatlar onda, meleke, alışkanlık hâline gelmişti. Konuşma­sında bir şeyi anlatmasında öyle hoş, yumuşak, nâzik ve mülâyim idi ki, dinleyenler onun bu güzel hâline hayrân kalırlardı.

Bahşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Haleb´de yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden olup, İsmi Muhammed bin Mu- hammed Halebî´dir.

Bütün ilimlerde yükselmiş, pekçok âlimden icâzet, diploma almış, himmet sâhibi bir zât olarak, ilim neşretmeye, öğrendiği yüksek ilimler­den başkalarının da istifâde etmeleri niyetiyle, insanlara faydalı olmaya başladı. Haleb´de bulunan fazîlet sâhibi birçok zât, ondan çok istifâde etti. İlim ve tasavvuf yolunun tâlibleri onun sohbetine ve derslerine koştu. Ruhlara şifâ olan sözlerinden ve sohbetlerinden Halebliler yıllarca fay­dalandı.

Muhammed Muhibbî hazretleri, Hulâsatü´l-Eser isimli kitabında Mu- hammed Bahşî´nin hâl tercümesini verirken şöyle anlatır:

Muhammed Bahşî 1675 senesinde Anadolu´ya geldi. Ben kendisiyle Edirne´de buluştum. Edirne´de bir müddet kaldı. Ekserî vakitlerde onunla görüşüp sohbetinde bulunurdum. Konuşmasının, faydalı şeyler anlatma­sının güzelliği karşısında, sohbetlerini pür dikkat dinlerdim. Onda gördü­ğüm güzel hâllere, edeb ve sükûnete hayran kalırdım. Gördüğüm kim­seler arasında ondan daha halîm, yumuşak ve ondan daha tahammüllü, sabırlı bir kimse görmedim. Kerem ve ihsân sâhibi, iyilik yapmaktan hoş- lanan, çok cömert bir kimse idi. Edirne´den İstanbul´a döndükten sonra, kendisiyle İstanbul´da da karşılaştım. Vezîri âzam Fâzıl Mustafa Paşa´- nın, Muhammed Bahşî´ye karşı husûsî muhabbeti vardı. Fırsat bul­dukça sohbetlerine katılır ve duâsını almayı büyük nîmet bilirdi. İlminden daha çok kişinin istifâdesi için onu Haleb´de bulunan Halvetî İhlâsiyye Tekke- sinin meşîhatine, şeyhliğine tâyin etti. O da kabûl edip bir müddet vazîfe yaptı. Ayrıca, Haleb´de bulunan Mukaddemiyye Medresesinde ders ver- di. Bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, yerine oğlu Muhammed Efendiyi bırakarak, hac niyetiyle yola çıktı. Şam´a uğradı. Buradan Hi­caz´a gitti. Mekke-i mükerremeye ulaştığında, ahâlî Muhammed Bahşî´yi çok güzel karşıladı. Başta Mekke-i mükerreme emîri, Şerîf Ahmed bin Zeyd olmak üzere, âlim ve fâdıllardan ve diğer insanlardan birçok kimse, onun geli- şinden büyük bir sevinç duyarak memnûniyetlerini belirttiler. Onu med- heden şiirler söylediler.

Hac vazîfesini îfâ edip, yerine getirdikten sonra geri dönmeyen Bahşî hazretleri, bu mübârek beldede daha çok ibâdet etmek için bir müddet ikâmet etti. Orada iken 1687 yılının 18 Şubatına (5 Rebî-ül-âhir 1098) rastlayan Salı gecesi vefât etti.

Anadolu´da yetişen velîlerden Akbilek Bahşî Halîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) Amasya´ya bağlı Taşova´nın Uluköy (Sonusa) kasabasında doğdu. Çok fazla zühd ve takvâ sâhibi idi. Yâni dünyâya düşkün olmayıp haramlardan çok sakınırdı. Dînî ilimleri iyi bilirdi. Devamlı nâfile namaz kılar ve oruç tutardı. Kanâat sâhibi olup, az bir dünyâlıkla idâre ederdi. Sert ve kalın elbiseler giyerdi. Fıkıh ve tefsîr ilimlerinde söz sâhibi idi. Tefsîrlerin çoğunu ezbere bilirdi. Osmanlılar zamânında yetişmiş İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan Müftiy-yüs-sekaleyn İbn-i Kemâl Paşa, Bahşî Halîfe´den tefsîr ilmi okuyup, hadîs-i şerîf öğrenen âlimlerdendir. Tefsîr, hadîs ve fıkıh gibi yüksek dînî ilimleri talebelere okuturdu. Ayrıca İnsanlara vâz ve nasîhat eder, din ve dünyâ saâdetlerinin yollarını göste­rirdi. İlmî sohbetlerinde bâzı âyet-i kerîmelerin fazîletleri hakkında söyle­diği sözler için; “Levh-i mahfûzda böyle yazılı olduğunu gördüm.” der ve îzâh ederdi. Bu şekildeki cevaplarında hatâ ettiği hiç görülmedi.

Bir gün câmide vâzında abdest almanın fazîletlerini anlatırken, alı­nan abdest suyu ile günahların döküldüğünü söyledi. Cemâat arasında bulunanlardan birinin kalbine, bu nasıl olur diye bir düşünce geldi. O za­man Bahşî Halîfe kollarını sığayarak dirseklerine kadar havaya kaldırdı ve; “Böyle olur.” dedi. Cemâat, Bahşî Halîfe´nin kollarından nûr fışkırdı­ğını gördü. Bu yüzden Akbilek lakabı verildi.

Anadolu daki evliyânın büyüklerinden Bâlî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânın âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Kâ­nûnî Sultan Süleymân´ın hocası Hayreddîn Efendinin yanında tahsilini tamamlayıp stajını bitirdi. Önce İstanbul´da Kepenekçi Medresesine mü­derris tâyin edildi. Burada bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, Bursa´da talebe iken gördüğü bir rüyâyı aynen yaşadı ve hayâtının akışı değişti. Bu rüyâ onun tasavvufta yetişip kemâle ermesine vesîle oldu. Rüyâ ve hâdise şöyle idi:

Rüyâsında büyük bir caddede gidiyordu. Birden, Allahü teâlâyı zikre­den, tesbîh ve tehlîl getiren insanların seslerini duyup yanlarına yaklaştı. Nûr yüzlü bâzı kimseler, halka hâlinde Kelime-i tevhîd okuyorlardı. Hal­kanın kenarında heybetli bir zât, murâkabe hâlinde oturuyordu. Başını kaldırınca Şeyh Bâlî´yi gördü. Onu da bu halkaya katılmaya dâvet etti. Şeyh Bâlî özür dileyerek; “Şu anda ilim tahsiline devâm ediyorum. Eğer dâvete uyarsam, tahsilim yarıda kalır. Fakat tahsilimi bitirdikten sonra dâvetinize icâbet edebilirim.” dedi. O anda uykudan uyandı. Bu rüyâsı, birkaç sene sonra İstanbul´da aynen vâki oldu.

Bir arkadaşıyla berâber, Ali Paşa Zâviyesi yanından geçerken Ke­lime-i tevhîd sesleri duydu. Birkaç sene önce gördüğü rüyâyı hatırladı. Elinde olmayarak hânekâhın, zâviyenin içerisine girdi. Orada, rüyâsında gördüklerinin aynısını gördü. Kenârda duran zât, onu yanına dâvet etti. Hadîd sûresinin; “Müminlerin Allahü teâlâyı ve Hak´tan ineni (Kur´ân-ı ke­rîmi) zikr için kalplerinin yumuşama zamânı gelmedi mi ” meâlindeki on altıncı âyet-i kerîmesini okuyup; “Bundan önce bize katılmak için tahsili ve dersleri bahâne etmiştin. Artık bahâne kalmadı. Bundan sonra senin için en faydalı olan bu işle meşgûl olmaz mısın ” dedi. Bâlî Efendi, he­men o anda, bu dâveti cân u gönülden kabûl etti. Şeyhin elinde, daha önce yaptığı hatâlarına tövbe etti. Bu zâtın kim olduğunu araştırınca; Ramazan Efendi olduğunu öğrendi. Ramazan Efendinin yanında; ahlâ­kını güzelleştirmek, kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye etmekle tasavvufta yetişip olgunlaşmakla meşgûl oldu. Zâhirî ilimlerindeki yüksekliklerine, bâtınî ilminin üstünlüklerini de ilâve etti. Ahlâkını Resûl-i ekremin sallal- lahü aleyhi ve sellem yüksek ahlâkı ile süsleyip, ibâdetleri zevkle ve seve seve yapmakla şereflendi. Kendisine verilen nîmetlere şükretmek için büyük gayret sarfetti. Ramazan Efendi H.963 senesinde vefât edince, halîfesi olan Bâlî Efendiye talebeleri yetiştirmek vazîfesi verildi.

Bâlî Efendi, Allahü teâlâdan başka kimseye boyun eğmez, mevkı ve makam sâhiplerinin yanlarına gitmez, dâvetlerini münâsip bir lisanla red­dederdi. Rüyâ tâbirinde çok ileri, cezbesi çok fazla idi. Serhatteki gâzi­le- re yardım için para gönderirdi. Güzel ahlâkı ile herkes tarafından sevi­lir- di. Vefâtına yakın devamlı Allah aşkı ile sarhoş olduğu için, Sekrân Bâlî Efendi de denilirdi. Bu yüzden vefâtına târih düşüren zamânının şâ­irle- rinden Sâ´î Çelebi şöyle dedi:

“Mâh-ı Zilka´de de sâkî-i ecel.

Şeyh Bâlî´ye içirdi bir mey.

Geçti ol mest-i mey cânı fenâ,

Nâr-ı hasretle kodu dillere key.

Rihletin gûş edip onun Sâ´î,

Dedi târihini “Hey şeyhim hey”(980).

Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, insanları Hakk´a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuştu- ran ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşinci- sidir. Sultân-ül-Ârifîn lakabıyla meşhûrdur. Künyesi, Ebû Yezîd´dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ´dır. Daha annesi­nin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına ala- cak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vu­rurdu.

Çocukken bir gün câmi avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte o- lan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; “Bu çocuk büyüyünce zamânının en büyük velîsi olacak.” buyurdu. Yine bir gün hadîs âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: “Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun ” Bâyezîd-i Bistâmî de ona; “Evet Allah dilerse becerebiliyorum.” cevâbını verince; “Nasıl ” diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; “Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur´ân-ı kerîmi tâne tâne okuyor, tâzim ile rükûya va­rıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum.” deyince, o zât hayran kalarak; “Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyor­sun ” diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; “Onlar beni değil, Allahü teâlâ- nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana âid olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim ” cevâbını verdi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Bedî´uddîn Sehârenpûrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) İmâm-ı Rabbânî hazretlerine talebe olmadan önce memurluk yapıyordu. Zaman zaman hazret-i İmâm´ın yâni İmâm-ı Rab- bânî´nin sohbetlerini dinlemeye giderdi. Bu sırada bir kıza âşık oldu. Sâlih amelleri yapmak, haramlardan kaçınmak gibi mühim amellere pek dikkat etmiyordu. Hazret-i İmâm, ona; “Bedî´uddîn, niçin namaz kılmıyor­sun ve günahlardan sakınmıyorsun ” buyurdu. O da; “Çoklarından böyle nasîhatler dinledim. Eğer bu hususta teveccüh buyurursanız ve beni bu hâlden teveccüh ve tasarrufla kurtarırsanız, buyurduklarınızı yapabilirim, yoksa bana nasîhat tesir etmiyor.” diye arzetti. Bir an teveccüh edip; “Yarın bu niyet ve emniyetle buraya gel.” buyurdu. Ertesi gün, çok sev­diği kız onlara misâfir geldi. Onunla konuşmaya dalıp, hazret-i İmâm´a gidemedi. İki-üç gün sonra İmâm-ı Rabbânî´nin sohbetine gitti. Buyurdu ki: “Verdiğin sözü tutmadın. Ama mâdem ki bugün geldin, yine iyi ettin. Git abdestini yenile, iki rekat namaz kıl ve yanıma gel.” Buyurdukları gibi yaptı. Onu husûsî odalarına götürdü ve teveccüh buyurdu. Kendinden geçip yere yıkıldı. O hâlde onu kaldırıp eve götürdüler. Bir gün bir gece sonra kendine geldi. Kalbini yoklayınca, o tutkunluktan bir iz kalmadığını gördü. Kalbini temizlenmiş, belki bütün tutulma ve bağlardan kopmuş buldu. Bundan sonra hocasının sohbetlerine devâm etti. O istekler hazî­nesinin yüksek teveccühlerinin bereketi ile sonsuz yükselme ve derece­lere kavuştu.

Bedî´uddîn Sehârenpûrî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine memuriyeti bı­rakıp, hep hizmetinizle şerefleneyim diye arz ettiğinde; “Bu sefer bı­rak- ma.” buyurdu. Ne kadar ayrılmayı söylediyse râzı olmadılar. Bir ara yıllık izne ayrılmıştı. Saltanat merkezi Ekberâbâd´dan ayrıldığı ilk gün, Bur- hânpûr´a gidinceye kadar, her gün sabahtan akşama kadar, hocası haz- ret-i İmâm´ı yanında görürdü. Gelirler, insanlar arasında onun elini tutup kenara çekerler ve terbiye ederlerdi. Bu günlerde hiçbir gün ve hiç bir zaman ondan ayrılmadılar.

Bedî´uddîn Sehârenpûrî Ecbin´e gittiğinde, kâfirlerin râhiplerinden istidrâc ehli olup, zamânın pâdişâhının ve emirlerinin kendisine îtikâdı olduğu ve görmeye gittikleri Ecyed Rub Çükî´ye adlı biri vardı. Devlet ileri gelenleriyle birlikte onu görmeye gitti. Râhip onu görür görmez; “Ey Bedî´uddîn! Bugün dünyâda kendisinden daha büyük velî bulunmayan hocanı bırakıp da böyle nereye geldin ” dedi. “Sen onu nereden biliyor­sun ” diye sorunca; “Bu asırda senin hocan gibisinin bulunmadığı bana keşf ve mâlum oldu.” dedi. Bunun üzerine; “Mâdem ki öyledir, sen niçin onun hizmet ve sohbetine gitmiyorsun ” dedi. “Ben kendi dînimde ol­gunlaşmışım, ona ihtiyâcım yoktur.” cevâbını verdi ve küfründe ısrâr etti.

Osmanlılar zamânında Anadolu´da yetişen evliyânın büyüklerinden, tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Behâeddînzâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ismi, Muhammed bin Behâeddîn bin Lütfullah, lakabı Muhyiddîn´dir. Behâeddînzâde ve Behâî diye tanınır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. H.952 senesinde Kayseri´de vefât edip, hocası- nın hocası Şeyh İbrâhim-i Kayserî hazretlerinin yanına defn olundu.

Çocukluğundan îtibâren tam bir edeb ve terbiye ile yetiştirilen Muh- yiddîn Efendi, ilim öğrenmek çağına geldiğinde, ilk tahsîlini zamânı­nın âlimlerinden olan babası Behâeddîn bin Lütfullah´ın huzûrunda yaptı. Ay- rıca; Mevlânâ Hatîbzâde, Müslihuddîn Kastalanî ve Sultan Bâyezîd Han Gâzinin hocası Mârûfzâde gibi devrin meşhûr âimlerinden ilim öğ­rendi. Bu mübârek zâtların bereketli sohbetlerinde bulunmakla, kısa za­manda yetişip ilim ve fazîlette emsâl ve akrânından ileri geçti. Zâhirî ilimlerin tahsîlini tamamladıktan sonra, tasavvuf yoluna yönelerek, büyük âlim ve evliyâ Şeyh Muhammed İskilibî´nin huzûr ve hizmetlerine vâsıl oldu. Bu yolda ilerlemek için çok gayret etti. Hocasının bereketli nazarla­rına ka- vuşmak için bir an yanından ayrılmadı. Verdiği her emre; “Baş üstüne.” deyip sarıldı. Bu ihlâs ve samîmî gayretlerinin mükâfatı olarak, tasavvuf yolunda da kemâle gelip, parlayan sabah güneşi misâli etrafı aydınlat- maya, feyz ve nûr saçmaya başladı. Evliyâlık derecelerinin yük­seklik- lerine, mânevî kemâlâta kavuştu. Talebeleri yetiştirmek üzere ho­casın- dan icâzet aldı. Bundan sonra asıl vatanı olan Balıkesir´e yerleşti ve ora- da bir mikdâr insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Ta­lebe yetiştirdi.

Bu arada, Muhammed İskilibî´nin talebelerinin en yükseği ve halîfesi olan Abdürrahîm Müeyyedî de, hocasının İstanbul´daki zâviyesinde ta­lebe yetiştirmekle meşgûl idi. Onun vefâtından sonra Behâeddînzâde, hocasının mânevî işâreti üzerine İstanbul´a geldi. Hocasının zâviyesine yerleşerek ders vermeye başladı.

Behâeddînzâde hazretlerinin sohbetleri gâyet tatlı idi. Dinleyenlerin gönlünü çeker, bağlananların kalplerini mânevî kirlerden temizlerdi. Alla- hü teâlânın nîmetlerinin kendisinde tecellî ettiği bir kimse idi. Mübâ­rek sînesi ilim hazînesi idi. Dili hep hakkı söylerdi. Her sözü hikmet dolu idi. Mübârek vücûdu mutlak nûr idi. İslâmiyetin emir ve yasaklarını gö­zetmekte gâyet titiz ve gayretli idi. Bunun için çok çalışırdı. Hakkı, doğ­ruyu söylemekten çekinmezdi. Hakkı ve bâtılı ayırmakta keskin kılıç gibi idi. Kimseden korkmazdı. Bu hususta başkalarının ayıplamalarından çe­kinmezdi.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rah- metullahi teâlâ aleyh) bulunduğu beldede talebe yetiştirmekle kal­mayıp, maddî bakımdan da insanların birçok hizmetlerinde bulunup, on­lara fay- dalı oldu. Bulunduğu beldenin civârında, sırf ormanlık bölgelerde yaşa- yan, acı ve sıkıntı çeken insanlara yardım etti. Sulama kanalları ve su kuyuları açtırarak, bereketli yeşil tarlalar ve meyve bahçeleri mey­dana getirdi. Çok zaman ve emek isteyen bu işleri yaparken, talebe ye­tiştir- meyi hiç ihmâl etmeyip çok gayret gösterdi. Maddî bakımdan zengin bir kimse idi. Fakat bütün varlığını insanların faydasına ve Allahü teâlânın dînine hizmet etmeye harcadı. Ömrü boyunca bu hizmetinden hiç geri durmadı. Allahü teâlânın ve dîne hizmet eden büyüklerin aşkı ile yanar- dı. Bu aşkla yaşadı ve bu aşkla vefât etti. “Allahü teâlânın muhab­betiyle hakîkaten dolmuş olan kalbler, nasıl olur da bu aşkdan ve insan­lara hiz- metten kaçabilir.” buyururdu. Talebelerinin bütün ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Bir zamanlar Mültân´da ciddî bir kıtlık olmuştu. Zamâ­nın vâlisi bu büyük velînin yardımını istedi. Hâce Behâeddîn, malı çok olduğundan fakirlere, ihtiyaç sâhiplerine dağıtılmak üzere bol mikdârda tahıl, ayrıca yedi ölçek dolusu gümüş para gönderdi. Fakat kendisinin dünya malına hiç bağlılığı yoktu. Hepsini Allahü tealânın râzı olduğu, faydalı yerlere sarfederdi. “Mal sevgisi, hiçbir zaman Allahü teâlâya olan sevgi ve mu- habbetimizi geçemez.” buyururdu. Malın, kendisini Allahü teâlâdan uzak- laştıracağı kimseler için düşman olduğunu, mala düşkün olanların Allahü teâlânın rahmetinden uzaklaşıp, günaha ve kötülüğe doğru kayacaklarını bildirirdi.

Şeyhülislâm Berdeî Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velîlerdendir.

Kânûnî Sultan Süleymân Han zamânındaki adıyla Hamidili diye anı­lan Isparta Vâlisi Hızır Bey, âlimleri ve velîleri çok sever, hürmet ve hi­mâye ederdi. Bir defâsında hacca gitmişti. O sene evliyânın meşhurla­rından Berdeî Sultan da hac ibâdetini yapmak için Mekke´ye, gitmişti. Bu zât Kâbe´yi tavâf ederken, Hızır Bey onun büyük bir velî olduğunu anla­yıp kendisiyle tanıştı. Sohbet sırasında bir Osmanlı vâlisi olduğunu söy­ledi. Sonra da vâli olduğu yeri tanıtıp, dâvet etti; “Vâlisi bulunduğum di­yârın havası, suyu pek güzeldir. Beldeleri, köyleri bağlık, bahçelik bir memlekettir. Fakat halkına İslâmiyeti anlatıp rehberlik edecek bir mürşîd-i kâmil, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber yoktur. Bu sebeple halk, ne­fislerine uymuş ve bozuk bir haldedir. Acaba siz lutfedip o diyârın halkını irşâd için oraya hicret buyursanız olmaz mı Büyük ve hesapsız sevâba kavuşacağınız şüphesizdir. Eğer lutfedip bu arzumuzu kabul buyurursa­nız, ben köleniz, sultanım için (sizin için) Eğridir kasabası civârında ha­vası ve suyu güzel bir yerde size bir dergâh, makam yapıp, hayır duânızı almak istiyorum.” diyerek büyük bir arzu ve edeb içinde, gâyet nâzik ifâ­delerle dâvet etti. Berdeî Sultan hazretleri vâlinin bu samîmî ve hâlis niyyetle yaptığı dâvet üzerine; “İstihâre edelim.” buyurarak, eğer gitmele­rine mânen bir izin ve işâret verilirse gitmeyi kabûl ettiğini açıkladı. Bir­kaç gün sonra tekrar bir araya geldiklerinde vâliye; “Rûm diyârına, Ana­dolu´ya yapılan dâveti kabûl etmem için işâret olundu. İnşâallah bu sene memleketimize dönelim. Gelecek sene Allahü teâlânın izniyle Anado­lu´ya gidelim!” buyurdu. Vâli Hızır Bey, bu sözleri üzerine son derece se­vinip memnun oldu. Sonra Şeyhülislâm Berdeî ile vedâlaşıp Eğridir´e döndü. O sene Eğridir´de göl kıyısında Mezâr-ı Şerîf denilen yerde bir dergâh yaptırarak, Berde-î hazretlerinin gelmesini bekledi.

Şeyhülislâm Berdeî hazretleri ise söyledikleri zaman gelince memle­keti Berde´den Anadolu´ya hicret etmek üzere âilesi, on altı oğlu ve kırk talebesiyle yola çıktı. İran´ın Hoy şehrine geldikleri sırada sonradan tale­belerinin en meşhûru ve dâmâdı olan Pîrî Halîfe Muhammed ile görüşüp tanıştı. Daha o Hoy şehrini teşrif etmeden, Pîrî Halîfe bir gece Peygam­ber efendimizi rüyâsında görmüş, Resûlullah efendimiz ona rüyâsında; “Benim evlâdımdan, benim yolumda kâmil ve mükemmil bir mürşid (ye­tişmiş ve yetiştirebilen rehber) olan Şeyhülislâm Berdeî gelmektedir. Gâ­fil olma, onunla Rum diyârına, Anadolu´ya git.” diye emir buyurmuştur. Şeyhülislâm Berdeî hazretleri onun bulunduğu şehre uğrayıp, onunla gö­rüşüp tanıştı. Ona; “Oğlum Pîr Muhammed! Emre itâat eder misin ” di­yerek daha o anlatmadan gördüğü rüyâyı ve Peygamber efendimizin emrini hatırlattı ve ayrılıp gitti. Şehrin dışında bir yerde konakladı. Pîrî Halîfe de hemen onunla birlikte gitmeyi arzûladı. Ancak annesi-babası ve akrabâları şiddetle karşı çıkıp gitmesini istemediler. Hattâ onu hapse­dip zincire vurdular. Fakat kilitledikleri kapıların ve vurdukları zincirlerin kırıldığını görünce, şaşırıp kaldılar. Sonra arayınca şehrin dışında Şey­hülislâm Berdeî´nin yanında buldular. Geri götürmek istediler. Bunun üzerine Şeyhülislâm Berdeî; “Onu diyâr-ı Rûm´a (Anadolu´ya) alıp, gö­türmemiz, terbiye ve irşâd etmemiz emrolundu.” dedi. Bu sözler üzerine annesi, babası ve akrabâları râzı olup bıraktılar. Babası âlim bir zâttı. Onu yanına alıp Eğridir´e gittiler. Eğridir´e varınca, gölün kenarından karşı tarafa bakıp; “Bizim toprağımız şu makamdan alınmış.” diyerek tam hazırlanan dergâhın bulunduğu yeri işâret etti. Geldiklerini haber alan vâli Hızır Bey onları büyük bir memnuniyetle karşılayıp yaptırdığı dergâha yerleştirdi. Şeyhülislâm Berdeî hazretleri bir işâret üzerine ya­nına alıp getirdiği Pîrî Halîfe´yi altı ay kadar kısa bir zaman içinde tasav­vufta yetiştirip kemâl derecelerine ulaştırdı. Ayrıca kızıyla evlendirip dâmâd edindi ve yerine halîfe bıraktı. Bu evlilikten evliyânın meşhurla­rından olan Muhammed Çelebi Sultan doğdu.

Şeyhülislâm Berdeî hazretleri Eğridir´e geldikten sonra tesirli soh­betleriyle, ders ve vâzlarıyla halka doğru yolu anlattı. Ehl-i sünnet îtikâ­dının yayılmasını ve insanların İslâmiyet´i öğrenmelerini ve öğrendikleri doğru din bilgilerine göre yaşamalarını sağladı. Böylece onların dünyâ ve âhiret saâdetine vesîle oldu.

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından, büyük velî İmâm-ı Birgivî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Türk âlimlerinin baş tâcıdır. Hanefî mezhebin­den olup, asrının en meşhûr âlimlerinden idi.

İmâm-ı Birgivî´nin babası âlim bir zât olup, müderris idi. Önce baba­sından ilim öğrendi. Babasının derslerinde yetişip, akranlarını geçti. Sonra yüksek ilimleri öğrenmek üzere İstanbul´a gitti. İstanbul´da bulu­nan meşhûr Semâniyye Medresesi müderrislerinden Ahîzâde Mehmed Efendiden, sonra da Kâdıasker Abdürrahmân Efendiden ders aldı. Bü­yük bir şevk ve gayretle ilim öğrenip, Semâniyye Medresesinden mezun oldu. Parlak bir başarı ile icâzet imtihânını vererek, müderrislik rütbesini kazandı. Bundan sonra bir müddet İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı. Bu vazîfesi sırasında Bayrâmiyye tarîkatının şeyhlerinden olan Abdürrahmân Karamânî´ye talebe olup, onun sohbetlerinde bulunarak tasavvufta yetişti. Daha sonra hocalarından Abdürrahmân Efendinin vâ­sıtasıyla Edirne´de Kassâm-ı Askerî (Mîrâs taksîm eden kâdılık) vazîfesi yaptı. Bir müddet sonra bu işten de ayrıldı. Sonra uzlete çekilmek yâni dünyâ işlerini tamâmen bırakmak istemişse de, tasavvufta hocası Abdürrahmân Karamânî´nin ısrârı üzerine ders ve vâz vermeye devâm etti. İkinci Selîm Hanın hocası Atâullah Efendi, Birgivî´nin ilimdeki kudre­tini takdir ederek kendisini, Birgi´de yaptırdığı medresenin müderrisliğine tâyin etti. Bundan sonra orada, talebe yetiştirmek, vaz vermek ve kitap yazmakla ömrünü geçirip, büyük hizmetler yaptı. Yaşadığı bu yere nis- betle “Birgivî” adıyla meşhûr oldu.

Haramlardan sakınmanın önemini ve dünyânın fânîliğini çok iyi anla­dığından, dînin emirlerini aslâ tâviz vermeden açıklardı. Zamânın âlimle­riyle, yazılı ve sözlü pek çok münâzaralara girerdi. Hak bildiğini, ilmî de­lilleri ile söylemekten hiç çekinmezdi. Birgi´den İstanbul´a gelerek, Sad­râzam Mehmed Paşaya nasîhatte bulunmuştur.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Horasan´ın Merv şehrinde ve Bağdât´ta yaşamış olan büyük velîlerdendir. İsmi, Bişr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû Nasr´dır. Yalınayak gezdiği için “Hafî” lakabıyla bilinir. Bişr-i Hâfî diye meşhûr olmuştur.

Îtibârlı bir âileye mensûb olan Bişr-i Hâfî, Merv reislerinden birinin oğludur. Bu sebeple çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı bolluk, refâh içinde geçti. Gençliğinde kendisini oyun ve eğlenceye verdi. Dünyânın câzibesine kapıldığı ve nefsin, şeytanın ve kötü arkadaşların teşviklerine kapılarak oyun ve eğlence âlemlerine daldığı gençlik yıllarında, bir gün kapısı çalındı. Hizmetçisi kapıya çıkarak gelen kimseye kimi aradığını sordu. Kapıdaki adam; “Bu evin sâhibi hür mü, kul mu ” diye sordu. Hizmetçi, “Hürdür.” diye karşılık verdi. Adam; “Belli!.. Eğer kul olsaydı, kulluğun edebine riâyet edecek oyun ve eğlence ile uğraşmayacaktı.” di­yerek çıkıp gitti. Hizmetçi içeri girip kapıda olanları Bişr-i Hâfî´ye anlattı. Bişr-i Hâfî, yalın ayak adamın peşinden koştu. Ona yetişerek söyledikle­rini tekrarlattı. O kimsenin sözlerinden etkilendi, yaptıklarına pişmân olup tövbe etti. Bir müddet sözünde durup oyun ve eğlence âlemlerine gitme­diyse de, kötü arkadaşların tesiriyle tekrar eski hayâtına döndü. Baba­sından kalan serveti için kendisinden ayrılmayan arkadaşları onu bir türlü bırakmadılar.

Bir gün eğlence âlemlerinden sonra sarhoş ve bitkin olarak evine dönerken yolda üstünde Besmele yazılı bir kağıt buldu. İçi sızlayıp yer­den aldı. Öpüp, çamurlarını silerek, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinin duvarına astı. O gece âlim ve velî bir zâta, rüyâda; “Git Bişr´e söyle! İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttu­ğun gibi, seni büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığın gibi, seni güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim.” dendi. Bu rüyâ üç defâ tekrar etti. O zât sabah Bişr-i Hâfî´yi arayıp meyhânede buldu. Mühim haberim var diye içerden ça­ğırdı. Bişr geldiğinde; “Kimden haber vereceksin ” dedi. “Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim.” deyince, ağlamaya başladı. “Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak ” dedi. Rüyâyı dinleyince arkadaşlarına; “Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz.” dedi. O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini so­ranlara, “Allahü teâlâya tövbe ettiğim, günâh işlememeye söz verdiğim zaman yalın ayaktım. O zaman giymediğim ayakkabıyı şimdi giymeye hayâ ederim. Allahü teâlâ Bekara sûresi yirmi ikinci âyetinde meâlen; “Biz yeryüzünü sizin için tefriş ettik, döşedik.” buyuruyor. Pâdişâhların mefrûşâtı üzerinde ayakkabı ile yürümek edebe uymaz. Ayağım ile yer arasında bir vâsıta olduğu hâlde onun sergisine basmayı câiz görmüyo­rum.” derdi. Bu zamandan sonra ayakkabı giymediği için kendisine yalın ayak mânâsında “Hâfî” lakabı verildi.

Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hâfî´yi çok sever, devamlı yanına giderdi. Talebeleri; “Siz âlimsiniz. Hadîste, fı­kıhta, ictihadda ve bütün ilimlerde eşiniz yoktur. Niye Bişr-i Hâfî gibi birini sık sık ziyâret ediyorsunuz ” dediklerinde; “Evet, dediğiniz ilimleri ondan iyi bilirim. Fakat o, kalp ilimlerini benden iyi bilir.” derdi.

Bişr-i Hâfî´ye, bu ilme, yüksek derecelere nasıl kavuştun diye sor­duk- larında; “Az yemekle.” deyip, “Yiyip gülen ile, yiyip ağlayan aynı ol­maz.” buyurdu.

İlim ve fazîletteki yüksekliği, haram ve şüphelilerden sakınması sâ­yesinde insanlar arasında yüksek bir velî, konuşmaları ile, tesirli bir yol gösterici oldu. Mânevî derecesi öylesine yükseldi ki, Halîfe Me´mûn onu ziyâret edebilmek için, Ahmed bin Hanbel´in arabuluculuk yapmasını is­tedi. Hattâ Halîfe Me´mûn onun hakkında; “Bişr-i Hâfî´den başka bu di­yarda (Bağdât´ta) kendisinden hayâ edilip çekinilecek bir kimse kalmadı.” demişti.

Dînî ilimlerde yüksek bir âlim, tasavvufta yüksek bir velî olan Bişr-i Hâfî, zamânının tıb bilgilerinde de söz sâhibi idi.

Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Anadolu velîlerinden ve Hazret-i Hüseyin´in torunlarından olup, seyyiddir. İlim öğrenme arzusunun fazlalığından dolayı Belh´e gide­rek Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled hazretlerine talebe oldu. On iki yıl hocasının hizmetinde bulundu. Bu zaman zarfında bütün ilimleri öğrendi ve mânevî yüksek derecelere kavuştu. Hocası, oğlu Mevlânâ Celâled- dîn´in terbiyesini ona havâle etti. Seyyid Burhâneddîn, Mevlânâ´nın lalası ve atabeği olmakla meşhûr oldu. Daha sonra Allahü teâlânın aşkı ile uzun süre dağlarda tek başına yaşadı. Nefsinin istek ve arzularını yap- mamakla çok riyâzet çekti. On iki günde bir yemek yerdi. Bir gün seher vakti gayb âleminden; “Bugünden îtibâren riyâzeti bırak.” diyen bir ses geldi. Bunun üzerine Seyyid Burhâneddîn; “Peygamber efendimizi bütün insanlara gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, cenâb-ı Hakk´ın ce- mâlinin tecellîleri ile şereflenmeden mücâhedeyi bı­rakmam.” dedi. Alla- hü teâlâdan bütün isteklerine kavuştu. Bu sırada Sultân-ül-Ulemâ Behâ- eddîn Veled, âilesiyle birlikte Anadolu´ya göç etti. Riyâzetini tamamlayıp, hocasını ziyâret için Belh´e geldiğinde, onun Anadolu´ya hicret ettiğini öğrenince Tirmiz´e yerleşti.

Seyyid Burhâneddîn bir gün Tirmiz´de âlimler ile oturmuş sohbet edi­yordu. Birden; “Eyvâh! Üstâdım gitti. Âlimlerin sultanı efendim vefât etti. Bizi terkederek bekâ âlemine göç eyledi.” diyerek ağlamaya başladı. Hâlbuki, hocasının bulunduğu yer ile kendisi arasında binlerce kilomet­relik mesâfe vardı. Hocasının vefât ettiğini kalp gözüyle anlamıştı. Hoca­sının vefâtından sonra, günlerini gâyet mahzûn ve dertli olarak geçirdi. Bir gece rüyâsında hocasını gördü. Hocası ona; “Burhâneddîn! Benim Celâleddîn Muhammed´imi nasıl yalnız bıraktın Bu hâl, lalalık ve ata­beklik vazîfene yakışmaz.” buyurdu. O da bu işâret üzerine; “Hocamın oğlu Celâleddîn Muhammed yalnız kalmıştır ve beni beklemektedir. Anadolu diyârına gitmek, onun hizmetinde bulunmak ve hocamın bana bıraktığı bu ilmi ona teslim etmek bizzat bana farz olmuştur.” diyerek yola çıktı. Tirmiz´deki âlimler bu büyük velînin gitmesine çok üzüldüler. Bir sene yolculuktan sonra Konya´ya gelebildi.

Mevlânâ da, babasının vefâtından dolayı fevkalâde hüzünlü ve ke­derli olduğundan hem biraz teselli bulmak ve hem de ilim tahsîlini devâm ettirebilmek niyetiyle Karaman´a kayınpederinin yanına gitmişti. Mevlâ- nâ´nın ilim öğrenmek husûsunda pek gayretli olduğunu, daha ço­cuk iken büyük bir âlim ve velî olacağını anlayan Seyyid Burhâneddîn, mübârek hocasının emri olduğu için, onunla berâber olmayı arzu edi­yordu. Mev- lânâ´nın; ilim, irfân ve velîlik yolunda yükselip yetişmesi için, Karaman´a mektup yazarak Konya´ya gelmesini istedi. Mevlânâ mektubu alınca, merhum babasının bu çok kıymetli talebesinin kendisiyle meşgûl olmak, kendisini yetiştirmek üzere Konya´da bulunmasına pek fazla se­vinip der- hâl yola çıktı. Konya´ya geldi. Hemen Seyyid Burhâneddîn´i zi­yâret etti. Birbirleriyle kucaklaştılar. Sonra Mevlânâ Celâleddîn, lalası Seyyid Bur- hâneddîn´in sorduğu bütün sorulara cevap verdi. Seyyid Burhâneddîn ona birçok iltifatta bulunduktan sonra; “Din ve dünyâ ilimle­rinde bir hayli ilerlemişsin. Fakat baban hem dünyâ hem de âhiret ilimle­rini tamamladı. Bundan sonra senin de tasavvuf ilmini öğrenmeni istiyo­rum. Bu, pey- gamberlerin ve velîlerin ilmidir. Bu ilmi babandan öğrendim. Sen de benden al da babanın hakîkî vârisi ol!” buyurdu.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî büyük bir aşk ve şevk ile bu yüksek zâtın derslerine devâm etti. Seyyid Burhâneddîn hazretleri, hem mübârek ho­casının yâdigârı ve hem de ilim öğrenmekteki gayret ve istîdâdı pekçok olan bu kıymetli talebesinin mânevî terbiye ile yetişmesi için çok gayret gösterdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî tahsîlini tamamlayıp, zâhirî ve bâtınî ilimlerde kemâle geldikten ve maddî mânevî olgunluklara, tasav­vufta çok yüksek derecelere kavuştuktan sonra, Burhâneddîn Muhakkık Konya´dan ayrılıp Kayseri´ye gitmeye karar verince, Mevlânâ, ayrılığa tahammül edemeyeceğini bildirerek, gitmemesi için çok ısrâr etti. Fakat Seyyid hazretleri bunda kararlı idi. Mevlânâ, bu kadar ısrârına sebebin ne olduğunu suâl edince; “Öyle anlıyorum ki, yakında buraya Şems-i Tebrizî gelecek. Senin bundan sonraki yükselmen, onun vâsıtasıyla ola­cak. Sen artık ona havâle olundun. Onun şefkat kanatları altında aşa­madığın engelleri aşar, daha yüksek mânevî hâllere kavuşursun. O seni, tasavvufun en mahrem noktalarına çeker. Sen de ona aynı âlemi anlatır­sın. Bu şekilde birbirinizi tamamlar ve yeryüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Ben de Kayseri´ye gidip, ömrümün sonlarını orada geçiririm.” buyurdu. Mevlânâ, Kayseri´ye gitmeye kesin kararlı olan hocasını, hür­met ve edeple uğurladı. Daha sonraki senelerde onu ziyâreti terk etmedi.

Şeyh Selâhaddîn ismindeki bir zât da, Seyyid hazretlerinin önde ge­len talebelerinden idi. Seyyid Burhâneddîn; “Hâlimi Selâhaddîn´e, kâlimi yâni sözümü de Mevlânâ´ya verdim.” buyurmuştur.

İmâm-ı Busayrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; İslâm âlimleri­nin meşhûrlarından ve büyük velîlerdendir.

Sevgili Peygamberimizin üstünlüğünü anlatan, O´nu öven en kıymetli kasîdesi, Kasîde-i Bürde´dir. İmâm-ı Busayrî bu kasîdesini yazdıktan sonra, daha çok meşhûr olup, bütün âlimlerin ve evliyânın sevgisine, il­tifâtına kavuşmuştur. Bu kasîdenin yazılmasına sebeb olan hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“İmâm-ı Busayrî hazretlerine, ömrünün sonuna doğru felç hastalığı geldiğinden, bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Allahü teâlâya, hastalı­ğına şifâ vermesi için Resûlullah´ı vesîle edip çok duâ eyledi. İnsanların en üstünü olan Peygamberimizi öven meşhûr kasîdesini hazırladı. Rü­yâda Resûl-i ekreme okudu, çok beğendiler, hoşlarına gitti. Üzerlerinde bulunan mübârek hırkasını çıkarıp, İmâm-ı Busayrî´ye giydirdiler. Bede­ninin felçli yerlerini mübârek eli ile sığadılar. Uyanınca, vücûdu sıhhate kavuşmuş idi. Ayrıca Peygamber efendimizin rüyâda giydirdiği hırka-i seâdet de üzerinde idi. Bunun için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde denildi. Bürde; hırka, palto demektir. İmâm-ı Busayrî sevinerek sabah namazına giderken, yolda, Allahü teâlânın sevgili kullarından evliyâ bir zâta rast­ladı. O evliyâ zât, İmâma; “Ey Busayrî, kasîdeni dinlemek isterim.” dedi. “Benim kasîdelerim çoktur. Hepsini herkes bilir.” dedi. O zât; “Kimsenin bilmediği, bu gece Resûlullah´a okuduğunu istiyorum.” deyince, bunu hiç kimseye söylemedim. Nereden anladın ” dedi. O zât da, İmâmın rüyâ­sını, olduğu gibi haber verdi.

O zamanın vezîri Behâeddîn bu kasîdeyi işitince, hepsini okutup saygı ile ayakta dinledi. Hastalara okununca iyi oldukları, okunan yerlerin derdlerden, belâlardan emin oldukları görüldü. Faydalanmak için inan­mak ve hâlis niyetle okumak lâzımdır.

Kasîde-i Bürde, on kısımdır:

Birinci kısım, Resûlullah´a olan sevginin kıymetini bildirmektedir.

İkinci kısım, insanın nefsinin kötülüğünü anlatmaktadır.

Üçüncü kısım, Resûlullah´ı övmektedir.

Dördüncü kısım, Resûlullah´ın dünyâyı teşrîfini anlatmaktadır.

Beşinci kısım, Resûlullah´ın duâlarının hemen kabûl olduğunu bildir­mektedir.

Altıncı kısım, bu kısımda Kur´ân-ı kerîm övülmektedir.

Yedinci kısım, Resûlullah´ın mîrâcındaki incelikleri bildirmektedir.

Sekizinci kısım, Resûlullah´ın cihâdlarını anlatmaktadır.

Dokuzuncu kısım, Allahü teâlâdan af ve magfiret ve Resûlullah´tan şefâat istemektedir.

Onuncu kısım, Resûlullah´ın derecesinin yüksekliğini bildirmektedir.

Bu kasîdeye, El-Kevâkib-üd-Düriyye fî Medh-i Hayr-ül-Beriyye ismi verilmesine rağmen manzûme, Kasîde-i Bürde ismiyle meşhûr olmuştur. Çeşitli dillerde doksandan fazla şerhleri olan Kasîde-i Bürde´ye, Kasîde-i Bür´e (Şifâ kasîdesi) diyenler de olmuştur. Eshâb-ı kirâmdan Ka´b bin Züheyr´in (r.anh) yazdığı ve Peygamber efendimize okuduğu Bâned Suâd (Sevgili uzaklaştı) diye başlayan kasîdeye de Kasîde-i Bürde de­nilmiştir.

Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Bağdât´ın büyük velîlerindendir. Haram ve şüpheli şeylerden çok sakınır, dünyâya mey­letmezdi. Hasır dokuyarak geçimini temin ederdi. Tasavvuf büyükleri arasında zamânın en önde gelenlerinden (en büyüklerinden) olup, ke­râmetler ve fazîletler sâhibi, emîn, sâdık ve sika, güvenilir bir zât idi. Ta­savvufun inceliklerini ve bu yolun büyüklerinin hayat ve menkıbelerini çok iyi bilirdi. Bu yolun büyüklerinden bir çoğunu hâfızasında tutar; “Ya­nımda, tasavvufu ve tasavvuf büyüklerini anlatan yüz otuz tane kitap var.” buyururdu. Diğer bütün ilimlerde de söz sâhibi olup, ince hakîkat­lere vâkıf idi. Çok ibâdet ederdi. Altmış defâ hacca gittiği rivâyet edil­mektedir.

Câfer-i Huldî, hâlini gizler, husûsî hâllerini, başkalarına nisbet ede­rek, menkıbe şeklinde herhangi bir zâtın başından geçmiş bir hâdise gibi anlatırdı

Câfer-i Huldî kendisine sorulan suâllere, velîlere has bir üslûb ile, çok güzel cevap veren, derecesi yüksek bir zât, iyilikler ve fazîletler kaynağı idi.

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) İslâm âlimlerinin gözbebeklerinden olup, seyyid ve oniki imâmın altıncısıdır.

Eshâb-ı kirâmı görmekle şereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden evliyânın büyüklerinden ve tasavvufda büyük rehberlerden olup kendile­rine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür.

İmâmlığı, yâni tasavvufta, Kur´ân-ı kerîmin mânevî hükümlerini kalb- lere yerleştirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüştür.

Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip ol­duğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçıyordu. Yüzü­nün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuv­vetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Haz­ret-i Ali´ye çok benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğul­ları: Mûsâ Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali´dir. Evlâtlarının hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, oniki imâmın yedincisidir.

İmâm-ı Câfer, ilmi, oniki imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır´dan öğrendi. İlim ve fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık´ın talebesidir. İmâm-ı Câfer´in en meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sün­netin reisi olan İmâm-ı A´zâm Ebû Hanife Nu´man bin Sâbit´tir. İmâm-ı A´zâm, Câfer-i Sâdık´ın derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ede­rek, o gizli ve âşikâr mârifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda çok is­tifâde etti. İmâm-ı A´zâm, onun huzûrunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu.” buyur­muştur. İmâm-ı A´zâm bu sözü ile hocası Câfer-i Sâdık hazretlerinin bü­yüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu yüksek dereceleri anlatmak istemiştir.

Kalbi, bütün kötü huylardan temizleyip, Allahü teâlâya kavuşmak için lâzım gelen mârifetleri, ibâdet ve işleri öğreten tasavvuf yollarının çeşitli isimler alması, başka başka olduklarını göstermez. Aynı mürşidin yol göstericinin talebeleri, birbirlerini tanımak ve hocaları, mürşidleri ile öğünmek için bulundukları yola, onların isimlerini vermişlerdir. Hazret-i Ebû Bekir vâsıtası ile gelen yolda zikr-i hafî yâni sessiz zikir yapılmış olup, hazret-i Ali vâsıtası ile gelen yolda da zikr-i cehrî yâni yüksek sesle zikir yapılmıştır. Bütün tasavvuf yolları, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretle­rinde birleşmektedir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, iki yoldan Resûlullah´a bağlı­dır. Birisi babalarının yolu olup, hazret-i Ali vâsıtası ile Resûlullah´a bağ­lıdır. Bu yola vilâyet yolu denir. İkincisi anasının babalarının yolu olup hazret-i Ebû Bekir vâsıtası ile Resûlullah´a bağlanmaktadır. Bu yola da Nübüvvet yolu denir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hem ana tarafından Ebû Bekr-i Sıddîk soyundan, hem de, onun vâsıtası ile Resûlullah´tan feyiz almış olduğu için; “Ebû Bekr-i Sıddîk, beni iki hayâta kavuşturmuştur.” buyurdu. Câfer-i Sâdık hazretleri, Resûlullah´tan gelen Peygamberlik, nübüvvet üstünlüklerine hazret-i Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir silsilesi ile kavuşmuştur. Evliyâlık, vilâyet üs­tünlüklerine de, hazret-i Ali, hazret-i Hasan ve Hüseyin, Zeynelâbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık´ta bulunan bu iki feyiz ve mârifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir. İmâm hazretlerinden, Ahrâriyye büyüklerine, hazret-i Ebû Bekir yolu ile, öteki silsilelere ise, hazret-i Ali yolu ile feyz gelmektedir.

İmâm-ı Câfer-i Sâdık´ın ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bü­tün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara ya­zılmıştır.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin asıl adı Muhammed, lakabı Celâleddîn, ünvânı Mevlânâ´dır. Hüdâvendigâr, Sultân-ül-Âşıkîn, Sultân-ül-Mahûbbîn, Molla-yı Rûm ve Molla Hünkâr gibi lakapları da vardır. Babası, Sultân-ül-Ulemâ (Âlimlerin Sultânı) ismiyle meşhûr Muhammed Behâeddîn Veled hazret­leridir. Soyu hazret-i Ebû Bekr´e ulaşır. Annesi sâlihâ ve evliyâ bir hanım olan Mü´mine Hâtun, İbrâhim Edhem hazretlerinin neslindendir.

Mevlânâ Celâleddîn, küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Âlim ve ev­liyâ bir zât olan babasının terbiye ve himâyesinde yetişti. Mânevî olgun­luklara kavuştu. Henüz beş yaşında iken kendisinden bir takım hâriku­lâde ve olağanüstü hâller görüldü. Kirâmen kâtibîn meleklerini görür, ev­liyânın ruhlarıyla konuşurdu. Melekler ve Allahü teâlânın ricâl-i gayb ismi verilen velî kullarının rûhları kendisini ziyâret ederlerdi. Zâhiren tanıma­dığı bu kimselerin böyle sık sık görünmelerinden dolayı, mübârek be­nizleri sararıp solardı. Babası Sultân-ül-Ulemâ, ondaki bu hâlin, melekle­rin ve velîlerin oğlunu ziyâreti sebebiyle olduğunu bildiği için memnûn kalırdı. Ancak, aklına bir noksanlık gelmesin diye, talebelerinden birka­çını oğluyla meşgûl olmaları için vazîfelendirip; “Oğlum Muhammed´e görünenler, Allahü teâlânın çok sevdiği velî kullarıdır. Şefkat ve merhâ­metleri sebebiyle oğluma görünüp, onunla sohbet ediyorlar. Kendi hâlle­rini ona öğretiyorlar, melekler âlemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne ka­dar bunlar iyi şeyler ise de, o daha küçüktür. Kendisini zaptedemeyip, aklına bir ârıza gelmesinden korkarım. Bunun için sizler, onun heyecan­lanmasına engel olun.” derdi.

Sultân-ul-Ulemâ hazretlerinin talebelerinden Bedreddîn anlatır: “Ho­cam Muhammed Behâeddîn Veled´in mübârek el yazısı ile yazılmış bir sayfada şu notları gördüm: “Belh´te, oğlum Celâleddîn Muhammed beş yaşında iken, Cumâ günleri bizim evlerin damları üzerinde dolaşır, dâ­imâ Kur´ân-ı kerîm okurdu. Belh´in büyüklerinin oğulları da, her Cumâ hazır bulunur, onunla sohbet ve ülfet ederlerdi. Namaz vaktine kadar onun yanında kalırlardı. Bir gün onların arasında bir çocuk, ötekine; “Gel bu damdan öteki dama atlayalım.” deyip, bunun için de bahse tutuşu­yorlar. Oğlum onlara gülümseyerek; “Ey kardeşler! Bu türlü hareketi, kedi, köpek ve diğer canlılar da yapar. Allahü teâlânın şerefli kulu olan insana, hiç böyle şeylerle uğraşması yakışır mı Eğer rûhânî kuvvetiniz ve candan isteğiniz varsa, geliniz göklere uçalım, Melekût âleminin ko­naklarını dolaşalım.” diye cevap verir. Hemen o anda gökyüzüne doğru uçarak, o topluluğun gözünden kaybolmaya başlar. Çocuklar bu hâl kar­şısında feryâd edip çığlık koparırlar. Nihâyet herkesle birlikte ben de bu hâdiseyi işittim. Çocukların yanına gittim. Biraz sonra Celâleddîn´in rengi uçmuş, mübârek vücûdunda da bir değişme olduğu hâlde tekrar dönüp geldi. Bütün çocuklar, Celâleddîn´e sarılıp tebrik ettiler. Oğlum onlara dönüp; “Sizinle konuştuğum anda yeşiller giymiş, bâzı kimseler beni aranızdan aldı. Gökyüzünün tabakalarında dolaştırdı, melekler âleminin görülmemiş şeylerini bana gösterdiler. Sizin çığlığınız kulaklarıma ge­lince, tekrar beni buraya getirdiler. Eğer sizin üzüntünüz ve babamın bana olan şefkat ve muhabbeti olmasa idi, bu alçak âleme geri dönmez­dim.” dedi.

Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled hazretleri mübârek oğlu Mevlânâ Celâleddîn´in terbiyesiyle meşgul iken, Belh civârındaki bâzı hasetçiler onun hizmetlerini çekemeyip sultâna şikâyet ettiler. O da kimseye zarar dokunmasın diye bir takım yakınlarıyla birlikte Belh´ten ayrılıp Nişâbur´a gitti. Nişâbur´a geldiklerinde evliyânın büyüklerinden Ferîdüddîn-i Attâr hazretleri kendilerini karşıladı. Onlara izzet ve ikrâmlarda bulundu. O sı­rada küçük yaşlarda bulunan Mevlânâ Celâleddîn bir rüyâ gördü. Rüyâ­sında nûr yüzlü bir pîr, kendisine altı dallı bir gül fidanı verdi. Mevlânâ Celâleddîn rüyâsını babasına anlattığında o; “Altı dallı gül, senin altı cilt­lik bir kitap yazacağına işârettir.” buyurdu. O anda orada hazır bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da; “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz.” diyerek; Mantık-ut-Tayr isimli kitabı Celâleddîn´e he­diye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse, Ferîdüd- dîn hazretleri imiş.

Ferîdüddîn Attâr hazretleri, Mevlânâ Celâleddîn´de ilâhî nûrlar ve fıtrî, yaratılıştan gelen bir takım kâbiliyetleri görmüş ve ona dua etmişti.

Bir müddet Nişâbur´da kalan Behâeddîn Veled hazretleri ve Mevlânâ Celâleddîn, daha sonra yakınlarıyla birlikte Bağdât´a gelip Mustansıriyye Medresesine yerleştiler. Sultân-ül-Ulemâ burada oğlu Mevlânâ Celâled- dîn´in ve talebelerinin terbiyesiyle meşgul oldu. Behâeddîn Veled hazret- leri bâzı gecelerde oğlu Mevlânâ Celâleddîn´den su isterdi. Mevlânâ Ce- lâleddîn de yatağından kalkar su aramaya giderdi. Geceleyin medre- senin kapısına gelince kilitli kapı kendiliğinden açılır, Mevlânâ Celâleddîn de Dicle´den kabına suyu doldurur, babasının odasına geti­rirdi. Medre- seye gelişinde kapı kendiliğinden kapanır kilitlenirdi. Bir defâ­sında kapıcı bu hâdiseye vâkıf oldu. Bâzı kimselere de söyledi. Mevlânâ´nın babası bunu duyunca, o kapıcıyı çağırıp; “Bu hâli kimseye açma, yoksa helâk olursun.” buyurdu. Bunun üzerine kapıcı Mevlânâ Celâleddîn´in kerâme- tini gizleyeceğine söz verip Sultân-ül-Ulemâ´nın ta­lebeleri arasına katıldı.

Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled hazretleri daha sonra Bağdât´tan, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye geldiler. Hac ve Pey­gamber efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâretten sonra Şam´a ve Erzin­can´a, oradan da Lârende´ye (Karaman´a) gelip yerleştiler. Sultân-ül-Ulemâ, Lârende´de (Karaman´da) Emîr Mûsâ´nın kendisi için yaptırdığı medresede, başta oğlu Mevlânâ olmak üzere yedi sene kadar talebe okuttu. Yüzlercesine icâzet (diploma) verdi. Şöhreti her tarafa yayıldı.

Mevlânâ Celâleddîn, din ve fen ilimlerinde yetişip bülûğ, evlenme çağına erince, babası onu Hoca Şerâfeddîn Lâlâ Semerkandî´nin kızı Gevher Hâtunla evlendirdi. Mevlânâ Celâleddîn´in bu evliliğinden oğlu Sultan Veled dünyâya geldi. Daha sonra Mevlânâ´nın annesi Mü´mine Hâtun ve ağabeyi Muhammed Alâeddîn, Lârende´de vefât ettiler.

Bu sıralarda Mevlânâ Celâleddîn´in babası Sultân-ül-Ulemâ´nın ismi Selçuklu Devletinin her köşesinde duyulmuştu. Konya´da oturan Sultan Alâeddîn Keykûbâd onu Konya´ya dâvet etti. Bu dâvet üzerine Behâed- dîn Veled hazretleri Lârende´den ayrılıp Konya´ya yerleşmek üzere yola çıktı. Kervan Konya´ya yaklaştığında sultan onu büyük bir hürmet ile kar- şıladı. Atının dizginlerinden tuttu. Saygı ve sevgi ile ellerin­den öptü. Atın dizginleri sultanın elinde olduğu hâlde şehre girdiler. Behâeddîn Veled ve yanındakiler, Konya´da Altun Han Medresesine yerleştirildiler.

Mevlânâ Celâleddîn burada da tahsîline devâm etti. Konya´da iki se­neyi doldurdukları sıralarda babası Sultân-ül-Ulemâ Hakk´ın rahmetine kavuştu. Babasının vefâtından sonra Mevlânâ Celâleddîn; babasının ha­lîfesi, vekîli Seyyid Burhâneddîn Tirmizî´nin ders halkasına girdi. Dokuz sene kadar husûsî ve umûmî sohbetleriyle iyice yetişip olgunlaştı.

Mevlânâ Celâleddîn´in çocukluk yıllarında, terbiyesiyle meşgul olan ve kendisini çeşitli ilimlerde yetiştiren Seyyid Burhâneddîn Tirmizî haz­retleri, babası Sultân-ül-Ulemâ´nın ileri gelen talebesiydi. Tirmiz şehrinde yaşardı. Bir gün talebeleriyle sohbet ederken birden; “Eyvah! Eyvah! Ho­cam Sultân-ül-Ulemâ vefât etti. Haydi namazını kılalım.” diyerek, tale­beleriyle gıyâben hocasının cenâze namazını kıldılar. Ondan sonraki gecelerden birinde, rüyâsında hocasını gördü. Hocası Sultân-ül-Ulemâ; “Burhâneddîn! Oğlum Celâleddîn Muhammed´e ilim öğretmeye devâm et!” emri üzerine yollara düştü. Konya´ya geldi. Bu sırada Mevlânâ, Lârende´de bulunan kayınpederinin yanına gitmişti. Hocasının Konya´ya geldiğini duyunca, derhal döndü ve tahsîline devâm etmeye başladı. Seyyid Burhâneddîn, zâhirî ilimlerde kemâl derecesine yükselen Mevlâ- nâ´yı mârifet, Allahü teâlâyı tanıma ilminde de en yüksek seviyeye çı- karmak için Mevlânâ Celâleddîn´e riyâzet, nefsin isteklerini yapmama ve mücâhede, nefsin istemediği ve ona zor gelen şeyleri yaptırmaya başla- dı. Bir müddet sonra Halep ve Şam´a gidip, oradaki âlimlerden de ilim öğrenmesi gerektiğini Mevlânâ´ya anlattı. Böylece onu Halep ve Şam´a gönderdi. Kendisi de Kayseri´ye gitti.

Seyyid Burhâneddîn hazretleri, Mevlânâ´nın dört senelik Halep ve Şam tahsîlinde bir hayli ilerlemiş olduğunu gördü. Tasavvuf yolunda ri­yâzete ve mücâhedeye devâm ettirdi. Mübah olanları azaltıp, zarûret mikdârı kullanırdı. Ona; “Karnınız aç olsun. Bunun için de çok oruç tutu­nuz. Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak; kalp gö­zünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebeb olur.” buyurdu. Mevlâ- nâ hazretlerinin, on beş gün ağzına hiç lokma koymadığı zamanlar olur- du. Nefsinin istediklerini yapmamak için kapıda köpekler için hazırla­nan yemek artıklarının yanına gider, nefsine; “Ey nefs! Bana istediklerini yap- tırıp, rûhumu emrin altına almak mı istiyorsun Arzunun yerine gel­mesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lâzım! Ya ye veya beni bu hâlimle kabûl et!” diyerek nefsiyle mücâdele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu rûhuna köle ederdi ve bu halde aylar birbiri ardından geçer giderdi.

Mevlânâ hazretlerinin iyice olgunlaştığını anlayan Seyyid Burhâned- dîn hazretleri ona; “Evlâdım! Şimdiye kadar bildiğim ne varsa hepsini sana öğrettim. Bundan sonra senin daha da olgunlaşman, pek büyük mertebelere kavuşman, Tebrizli Şems´in (Şems-i Tebrîzî´nin) gel­mesine bağlıdır. Onun şefkat kanatları altında aşamadığın engelleri aşar, mâne- vî hâllere kavuşursun. O, seni tasavvufun en mahrem nokta­larına çeker, sen de ona, aynı âlemi anlatırsın. Bu şekilde birbirinizi ta­mamlar ve yer- yüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Bense Kayseri´ye gidip ömrümün sonlarını orada geçiririm.” buyurdu. Mevlânâ hazretleri hocasına, Kay- seri´ye gitmeyip berâber kalmaları için çok ısrâr ettiyse de kabûl ettire- medi. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddîn hazretlerini Kayseri´ye uğurladı. Kayseri´de bir müddet yaşayan Seyyid hazretleri, bir gün abdestini alıp hizmetçisine; “Git kapıyı kapa ve dışarıda, Seyyid Burhâneddîn vefât etti, diye bağır.” buyurdu. Hizmetçi dışarı çıkınca, Seyyid hazretleri secdeye kapanarak; “Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum. Sana kavuş- mak arzum son haddine ulaştı. Beni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah.” dedi ve rûhunu teslim etti. Hiz- metçinin haberi üzerine Kayseri bir anda anababa gününe döndü. Mev- lânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine haber salındı. Cenâze hazırlıkları yapılıp kefenlendi. Namazı kılınıp, defn işleri halle­dildi. Mevlânâ hazret- leri haberi işitince Kayseri´ye geldi. Hocasının kabri başında Kur´ân-ı ke- rîm okuyarak mübârek rûhuna bağışladı. Seyyid haz­retlerinin kitaplarını Mevlânâ´ya teslim ettiler. Bu kitaplar arasında Şems-i Tebrîzî´nin hazır- ladığı meşhûr Makâlât isimli eser de vardı.

Mevlânâ hazretleri o sıralarda Konya´ya yerleşmiş bulunan zamânın en büyük kelâm ve tasavvuf âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî haz­retlerinden de ilim öğrendi. Onun feyz ve teveccühlerine kavuştu. Mâ­nevî yolda yüksek derecelere ulaştı.

Hocası Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: “Rüyâmda Fahr-i kâinât efendimizi gördüm. Yanlarında Eshâb-ı kirâm ile medreseyi teşrîf etmiş­lerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber efendimiz Mevlânâ´ya çok iltifât ettiler ve hazret-i Ebû Bekr´e dönerek; “Yâ Ebâ Bekr! Ben Celâ- leddîn ile diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğren- diği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. Mevlânâ´yı sağ tarafına oturttular. Pey- gamber efendimiz bu rüyâ ile, talebelerimden Mevlânâ´nın derecesi­nin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere hatırını gözetip, ilminin yüksekliğini anlamaları için anlattım.”

Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya´nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî de orada bir seccâde üzerinde oturu­yordu. Mevlânâ içeri girince seccâdeye oturmasını teklif etti. Bunun üze­rine Mevlânâ; “Terbiyesizlik edip sizin seccâdenize oturursam, kıyâmette bunun hesâbını nasıl verebilirim ” deyince, Sadreddîn hazretleri; “Senin oturmakta fayda görmediğin seccâde bize de yaramaz.” buyurup, sec­câdeyi oradan kaldırdı.

Mevlânâ Celâleddîn hazretlerinin hocalarından biri de Şems-i Tebrî- zî´dir. Şems-i Tebrîzî, Tebriz şehrinde Ebû Bekr-i Tebrîzî´nin tale­besi idi. Şems-i Tebrîzî evliyâlıkta yüksek makamlara ve derecelere yük­seldi. Lâ- kin daha yüksek mânevî makamlara kavuşmak istiyordu. Şems-i Tebrîzî seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bula­bilmek i- çin duâ ederdi. Israrla yaptığı bu duâların netîcesi olarak rüyâ­sında, Konya´da bulunan Celâleddîn-i Rûmî´ye gidip onun yetişmesinde yar- dımcı olması îcâbettiği bildirildi. Şems-i Tebrîzî, Allahü teâlâya şükre­derek; “Böyle dosta canım fedâ olsun.” dedi. Konya´ya gelip, Şekerciler Hanına indi. Günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş, Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ haz­retleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlinde du­ran, kıyâfetinden yabancı olduğu anlaşılan Şems-i Tebrîzî hazretlerine baktı, ona selâm verdi ve yoluna devâm etti. Kendi kendisine de; “Bu yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var.” diye düşünürken, âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Mevlânâ hazretleri, atı durduran elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var ” dedi. O kimse; “İsminizi öğrenmek istiyorum ” deyince, o da; “Celâleddîn Mu- hammed.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâ­lim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür ” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazret­leri; “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm efendimiz büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd, O´nun hürmetine yaratıldı.” buyurdu. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; “Peki Muhammed aleyhisselâm; “Biz seni lâyı­kıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, niçin Bâyezîd-i Bistâmî; “Süb- hânî.” “Benim şânım ne yücedir.” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz ” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, onu kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip; “Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da artır.” derdi. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî´nin kalbi, o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere ta­hammül edemeyerek tecellî ile dolup taşardı”. Bu îzâhata hayrân kalan Şems-i Tebrîzî; “Allah!” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazret­leri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî´yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta o kadar ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeple evine götürdü. Bu zâtın, ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin geleceğini söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; “Ey Muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlînize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Köle­nin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır.” diyerek hizmetine koşmaya başladı.

Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinliyordu. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhate gitmiyordu. Yanlarına da, hizmetlerini görmek üzere, büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her gün Şems-i Teb- rîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefek­kürde bulunurlar, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakkı zikrederek muhabbetle­rini tâ- zelerlerdi.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, olgun, âlim ve velî bir müslüman idi. Onun çeşitli din, mezheb, meşreb sâhibi kimseleri kendisine hayran bı­rakan merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslâm dîninin emrettiği güzel ahlâkından bâzı nümûnelerdir. Onda, bunlardan başka İslâm ahlâkının diğer hususları da kemâl dere­cede mevcuttu. Bunların hepsini saymak, İslâmiyeti tamam olarak anla­mak ve anlatmakla mümkün olur. Hazret-i Mevlânâ´yı yalnız bir mütefek­kir, şâir gibi düşünmek ve o şekilde anlamaya çalışmak, aslı bırakıp, herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer. Bu ise, en azından Mevlânâ´yı çok eksik ve yarım anlamaya, hattâ hiç anlamamaya sebeb olabilir. Nitekim hazret-i Mevlânâ´yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahta­rını, kendisi bir rubâisinde şöyle dile getirmektedir:

Ben sağ olduğum müddetçe Kur´ân´ın kölesiyim.

Ben Muhammed Muhtâr´ın yolunun tozuyum.

Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse,

Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri tasavvuf deryâsına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasîhatları bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarîkat kurucusu değildir. Yeni usûller ve ibâ­det şekilleri ihdâs etmemiştir. Ney, rebap, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan törenler ve âyinler, ilk defâ on beşinci asırda ortaya çıkmıştır. İlk mevlevî bestelerinin bestelenmesi de aynı zamâna rastlar. Bu târih, Mevlânâ hazretlerinin yaşadığı devirden 3-4 asır sonradır. Onun Mesnevî´sinde geçen “ney” kelimesi, bâzı kimseler tarafından çalgı âleti olan ney şeklinde düşünülüp anlaşıldığı için, yanlış olarak, kendisi­nin ney çalıp dinlediği sanılmıştır.

Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerinden olan Celâ- leddîn-i Rûmî (kuddise sirruh) ney ve başka hiç bir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi. Yâni dans etmedi. Mesnevî´de yirmi dört bin, Dîvân´da kırk sekiz bin beyit bulunmaktadır. Celâleddîn-i Rûmî hazretleri Mesnevî´sini nazım şeklinde yazarak, düşmanların değiştirme­sine imkân bırakmamıştır. Mesnevî´sinden başka; Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâfih, Mektû- bât, Mecâlis-i Seb´a gibi kıymetli eserleri de vardır. Mesnevî´sine her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapıl­mıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlânâ Câmî´nin kitabı, bunu da birçok kim- se ayrıca şerh etmiştir. Bunların içinde de, Süleymân Neş´et Efendinin şerhinden elli altı sahifesi, yalnız dört beytin şerhi olup, Sultan Abdül- mecîd Han zamânında, H.1263´ de Matba´a-i Âmire´de tab edilmiştir. Bu kitapta, Mevlânâ Câmî (kuddise sirruh) buyuruyor ki: “Mesnevî´nin birinci beytinde [Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor] ney, İslâm dîninde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü teâlânın rızâsını aramakta- dır. Ney, Fârisî dilinde, yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çu­buk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıkla- rından boşalıp, kendilerinden, Allahü teâlânın ahlâkı, sıfatları ve kemâlâtı zâhir olmaktadır. Neyin üçüncü mânâsı, ka­mış kalem demektir ki, bun- dan da, insan-ı kâmil kasdedilmektedir. Ka­lemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hare­ketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhâmı iledir.” Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Ankara vâlisi olan, Âbidin Paşa, Mesnevî Şerhi´nde, ney´in insan-ı kâmil olduğunu, dokuz türlü isbât etmektedir. Mevlevîlik, sonraları câhillerin e- line düşdüğünden, “ney”i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çal- mağa, dans etmeğe başlamışlar, ibâdete harâm karıştırmışlardır. Dîni- mizin ve Celâleddîn-i Rûmî´nin (kuddise sirruh) beğenmediği bu oyun â- letleri, tekkelerden toplanarak, o tasavvuf üstâdının türbesine konunca, şimdi türbeyi ziyâret edenlerden bir kısmı, bunları, onun kullandığını zannederek aldanmakda ise de, (Mesnevî şerhlerini) okuyarak, o hakîkat güneşini yakından tanıyanlar, elbette al­danmamaktadır.

Ney çalmak, ilâhi okumak, oynamak, zıplamak şöyle dursun, Celâ- leddîn-i Rûmî (kuddise sirruh), yüksek sesle zikr bile yapmazdı. Ni­tekim Mesnevî´sinde;

Pes zi cân kün, vasl-ı cânânrâ taleb,

Bî leb-ü bî gâm mîgû, nâm-ı Rab!

buyuruyor. Yâni, “O hâlde, sevgiliye kavuşmağı, cân u gönülden iste. Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbin ismini (kalbinden) söyle!” demekdir. Sonradan gelen, Mevlânâ´yı tanımayanlar, ney, saz, def gibi çalgılar çalarak, gazel okuyup dönerek, dans ederek, nefslerini zevklen­dirmişlerdir. Bu, dînimize uygun olmayan hâllerine ibâdet adını verebil­mek ve kendilerini din adamı tanıtabilmek için, Mevlânâ da böyle ya­pardı. Biz mevleviyiz, onun yolundan gidiyoruz diyerek, asıldan uzak­laşmışlardır.

Anadolu´da yetişen âlimlerden ve evliyâdan olan Cemâl Halîfe (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri, büyük âlim ve büyük velî Cemâleddîn-i Aksarâyî hazretlerinin neslindendir. Aksaray´ın meşhûr ve asil âilelerin­den Cemâlîoğulları veya Cemâlî âilesine mensub olan Cemâl Halîfe (Cemâleddîn İshak Karamânî), küçük yaşta ilim tahsîline başladı. İlk tah­sîlini Aksaray´da yaptı. Dedelerinden Cemâleddîn Aksarâyî hazretlerinin uzun seneler ilim okuttuğu ve talebe yetiştirdiği Zincirli Medresesinde okudu. Temel ilimleri öğrendikten sonra o devrin önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Konya´ya giderek, Konya Medresele- rinde çeşitli âlimlerden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Meşhûr Osmanlı âlimleri, Kâdızâde, Molla Muslihuddîn Kastalânî ve Kestelli gibi zâtlardan ilim öğ­rendi. Ayrıca o devrin meşhûr hat yâni güzel yazı üstâdlarından Yâkût-ı Musta´sımî´nin nesih yazısını öğrendi. Hat sanatında kendini yetiştirip devrinin büyük ve meşhur hattatları arasında yer aldı. Fâtih Sultan Mehmed Han ona İbn-i Hâcib´in nahiv ilmiyle ilgili Kâfiye adlı meşhur eserini yazdırdı. Bundan dolayı Cemâl Halîfeye bol ihsânlarda ve iltifat­larda bulundu. Pâdişâhın verdiği hediye para ile Hicâz´a gitti ve Hac ibâ­detini yerine getirip sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Bu mübârek yolculuğu sırasında çeşitli İslâm memleketlerinden gelen âlimlerle görüştü, ilmî sohbetlerde bulundu. Pek çok velînin sohbetle­rinde bulunup tasavvufa karşı alâka duydu.

Bir ara hacca gitti. Hac dönüşünde bir müddet müderrislik yapıp ilim öğretti. Tasavvufta Halvetiyye yolu büyüklerinden Molla Yahyâ Şirvâ- nî´nin halîfelerinden Habîb Ömer-i Karamânî´ye bağlandı. Zâhirî ilimlerde yüksek dereceye ulaşmış olmasına rağmen, asıl maksada ka­vuşmanın ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmanın bâtınî, gizli ilimleri öğ­renmek ve bu yolda çalışmakla olacağını anlayıp tasavvuf yolunda bü­yük gayret gösterdi. Hocasının hizmetinde ve sohbetinde bulundu. Çok riyâzet ve mücâhedelerden sonra tasavvuf yolunda velîlik derecesine ulaştı. Hoca- sı Habîb-i Ömer Karamânî ona insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmek husûsunda icâzet verdi. Ce­mâl Halîfe bir müddet memleketi olan Aksaray´da kalıp insanlara hakkı, hakîkatı anlat- tı. Onların dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermelerine vesîle oldu.

Cemâl Halîfe, tasavvuf yolunda yükselip hocasından icâzet aldıktan sona Aksaray´dan İstanbul´a geldi. Hemşehrisi ve akrabâsı Sadrâzam Pîrî Mehmed Paşa kendisine bir dergâh yaptırdı. Bu dergâhta talebe ye­tiştirmekle meşgûl olan Cemâl Halîfe, insanlara İslâm dîninin emir ve ya­saklarını anlatıp onların saâdete ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için gayret etti. Onun vâz ve sohbetlerine uzaktan yakından çok kimse gelerek istifâde etti. Kuvvetli bir hatîb olan Cemâl halîfe konuşmalarıyla müminleri coşturur, onlara mârifet deryâsından inciler dağıtırdı. Vâz es­nâsında bâzan coşar ve ağlardı. Ağlamaktan konuşamadığı zamanlar olurdu. Onun bu tesirli sözlerini duyanlar kendilerinden geçer, yaptıkla­rına pişman olurlardı. Nice günahkâr kimse onun nasihatlarını dinleyerek tövbe etmişti. Onun bu husustaki şöhretini duyup gelen hıristiyanlar vâz ve nasîhatlarını dinleyip müslüman olurlardı.

Çelebi Ferruh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; On altıncı asır mevlevî büyüğü ve velîlerden olup Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretle­rinin soyundandır. Neseben hazret-i Ebû Bekr´e dayanır. Küçük yaştan îtibâren babası tarafından din ve fen ilimlerinde mükemmel bir sûrette yetiştirildi. Devrin diğer âlimlerinden de dersler aldı. İcâzet, diploma al­dıktan sonra Bursa´da Sultan Murâd Türbesi şeyhliğine getirildi. Yaşayışı güzel, sözü makbul olduğundan kısa zamanda Bursalıların sevgi ve saygısını kazandı. Herkes müşkillerini halletmesi için ona mürâcaat et­meye başladı. Ancak Çelebi Ferruh Efendi bu ve daha başka güzel has- letleri sebebiyle dostlarının sevgi ve muhabbetini kazanırken, pekçok- larının da kötülemesine mâruz kaldı. Hased edenler ve fesadcılar ne ka- dar uğraştılar ise de halletmek çözmek istedikleri işler düğümlendi, dü- ğümlemek istedikleri de çözüldü. Hülâsa maksatlarına kavuşamadılar. Hattâ birçoğu meselenin halli için yine ona başvurmak zorunda kaldı. Böylece ona verilen bu hasletlerin cenâb-ı Hakk´ın ona bir lütfu olduğunu ve bu işte Allahü teâlânın hikmeti bulunduğunu îtirâfa mecbûr kaldılar.

Halktan bâzı kimseler, zaman zaman kendisine bir mesele arz ettik­lerinde, aldırıp alâka göstermezler, yâhud onu Allahü teâlâya havâle ederlerdi. Böyle yapmaları, o işin meydana gelmesinin mümkün olmadı­ğına işâret idi. Bu durum bâzılarının “Dinlemeye tenezzül etmiyor.” diye sûizan etmelerine sebeb oldu. Bu gibi sözlere üzülen Ferruh Çelebi gö­revinden ayrılarak Konya´ya geldi. Bu sırada babası ve hocası Hüsrev Çelebi hazretleri de son günlerini yaşamakta idi. Talebelerinin yetiştiril­mesini oğlu Çelebi Ferruh´a ısmarladıktan sonra ebedî âleme göçtü.

Çelebi Ferruh hazretleri bundan sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanındaki mevlevîhânede dersler vermeye başladı. Meclisi kısa zamanda âlimlerin, devlet ileri gelenlerinin ve halkın toplan­dığı bir yer oldu. Onun talebesi olup, türbe civârında bulunup, türbe ve mevlevîhânenin hizmetinde bulunanlar vergilerden muaf tutuldular. Bunlar bir hayli kalabalık olduklarından bâzı kimseler devletten onların da vergilere dâhil edilmesini istediler. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri­nin soyundan gelenlere büyük bir hürmet beslediği bilinen İkinci Selîm Han tarafından bir muafnâme gönderilerek tartışmalara son ve­rildi. Bu muafnâme ile Allah adamlarına olan hürmet gözetilmiş, onların varlığı ve onlarla berâberliğin dünyâ ve âhirette rahat ve huzûra vesîle olduğu ifâde edilmiştir. Nitekim vefât etmiş bile olsa evliyâ ile berâberli­ğin kıy­metini ifâde için bir şâir şiirinde şöyle demiştir:

“Allah adamlarının türbesi, Cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Onun civârına tatlı bir rahmet rüzgârı eser. Her kim o gülistâna komşuluk yaparsa, iki cihânda sıkıntı ve elemlerden korunmuş olur.”

Çelebi Ferruh Efendinin memleket idârecileri ile dostluğu olup onlara dînin ve İslâmiyetin yayılmasını temin maksadıyla gâyet iyi muâmele ederdi. Ekseriyetle memleketin ileri gelenlerinin evlerine gider onlara mânen faydalı olmaya çalışırdı. Ancak hasedciler ve büyükleri çekeme­yenler her yerde mevcuttu. Nitekim burada da harekete geçerek şeyhin devlet adamları ile berâber olmasını fırsat bilip hakkında dedikodu yap­maya başladılar. Onların böyle konuşmaları onun kalp aynasına aksedip kendisine mâlum olunca; “Velînin kendi zamânının şartlarını iyi bilmesi lâzımdır.” mânâsınca; “Zamânımız hevâ ve hevesine tutulmuş olan has- taların devridir. Bizler ise ruh hastalıklarını tedâvî eden tabipleriz. On- ların yastığının başına kadar gitmekten başka çâre yoktur. Tâ ki Allahü teâlânın emirlerini onlara anlatalım. Bizden öncekiler böyle de­ğildi. Onlar tabibin ayağına gelirlerdi. Fakat şimdi onlar yok. Ebedî âleme göçtüler. Bu bakımdan, zamânın îcâbına göre hareket edilir.” buyurarak kötü zanda bulunanlara cevap verdi. Yine buyurmuşlardır ki: “Allahü teâlânın bir topluluğa merhamet ettiğinin alâmetlerinden birisi, onların başına şefkat sâhibi kimseleri tâyin etmesi, iyi kimseleri onlara idâreci yapma- sıdır. Eğer o topluluk bu nîmete şükrederse, onlara yardım eder. Nan- körlük ederlerse, onların işlerini acı yapar.”

Çelebi Ferruh hazretleri tabiatı, hâl ve hareketleri hoş, heybetli, gö­rünen ve görünmeyen yükseklikler ve olgunluklar sâhibi bir velî idi. Dünyâ ehli insanların din büyüklerine aşağı nazarla bakıp helâke dûçar olmasınlar, zarar görmesinler diye çok gayret sarfederdi. Avâmın, câhil halkın îtikâdını, inancını bulandırmaktan sakının der ve buna çok riâyet ederdi. Bu sebeple altına eski bir aba, dışına da pek kıymetli elbiseler giyerdi. Etrafı çeşitli nîmetlerle dolu olduğu hâlde günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Devamlı seherlerde uyanır, çok ibâdet eder ve Allah kor­kusundan ağlayarak gözyaşı dökerdi.

Çelebi Halîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´da yetişmiş olan âlim ve velîlerden olup, büyük âlim ve evliyâ Cemâleddîn Aksarâyî haz­retlerinin torunlarındandır.

Çelebi Halîfe´nin yetiştirdiği âlim ve velîlerin başında Sünbül Sinan Efendi gelmektedir. Sultan İkinci Bâyezîd Hanın pâdişâhlığı sırasında İstanbul´da büyük bir zelzele olmuş, yüzlerce kişi ölmüş, vebâ salgını baş göstermişti. Çelebi Halîfe´nin büyüklüğünü kabûl eden Sultan İkinci Bâyezîd Han onu sık sık ziyâret ederek, duâsını almaya çalışırdı. Ona ve talebelerine iltifât ve ihsânlarda bulunurdu. Hattâ ilim ve fazîleti ile duâsının kabûl olduğuna inandığı Çelebi Halîfe´yi kırk talebesi ile birlikte Medîne-i münevvereye gönderdi. İstanbul´a isâbet eden, yüzlerce kişinin ölümüne sebeb olan vebâ musîbetinin kalkması için, Peygamber efen­dimizin kabrini ziyâret edip duâ ile şefâat dilemelerini istedi. Çelebi Halîfe talebeleriyle birlikte hac ibâdetini yerine getirmek ve Peygamber efendi­mizin kabr-i şerifini ziyâret etmek üzere İstanbul´dan ayrıldılar. Onların yola çıkmasından hemen sonra İstanbul´daki vebâ salgını son buldu.

Vebâ salgınının Allahü teâlânın izniyle âniden durması başta pâdi­şâh olmak üzere bütün devlet adamlarında ve halkta büyük sevince yol açtı. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Çelebi Halîfe´ye haber gönderip; “Git­menize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz.” dedi. Fakat gönlü mukaddes topraklara ulaşmak aşkıyla dolu olan Çelebî Halîfe; “Mâdem ki bu hayırlı yolculuğa niyet ettik. Hac vazîfemizi ifâ ile, iki cihâ­nın efendisini ziyâret edip, Devlet-i Aliyye-i Osmâniye´nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın sultanımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım.” dedi. Sultandan müsâde alarak yoluna devâm etti.

Çelebî Halîfe, daha önce, insanlara Ehl-i sünnet îtikâdını, İslâm dîni­nin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfeli olarak Mısır´a göndermiş ol­duğu halîfesi Sünbül Sinan Efendiye mektup göndererek kendisinin bu sene hac ibâdetini îfâ etmek üzere yola çıktığını bildirdi. Mektupta, Şam´dan Mekke-i mükerremeye giden yol güzergâhını tâkib edeceğini, bu yolculuğa Sünbül Sinan´ın da iştirâk etmesini bildiriyordu.

Çelebi Halîfe uğradığı beldelerde insanlarla sohbet ederek, onlara hak yolu anlatarak yolculuğuna devâm ediyor, uğradığı her belde halkı ona karşı büyük saygı ve iltifât gösteriyordu. Bu sırada hocasının mektu­bunu alan Sünbül Sinan Efendi; “Allahü teâlânın her işinde bir hikmet vardır. Kim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.” diyerek gerekli hazır­lıkları yaptı, üç sene berâber bulunduğu Mısırlılarla helallaşıp vedâlaştı. O sene hacca gideceklerle birlikte yola çıktı. Uzun ve meşakkatli bir yol­culuktan sonra Mekke-i mükerremeye ulaştı.

Fakat hocası Çelebi Halîfe hazretleri Mekke-i mükerremeye varma­dan Şam´dan sonra dokuz konak mesâfede bulunan Hisa veya Tebük korusu denilen yerde vefât etti. Çelebi Halîfe vefât etmeden önce vasi­yetnâmesini bildirdi. Bir nüshasını da yazılı olarak halîfesi Sünbül Sinan Efendiye gönderdiği vasiyetnâmesinde: Kendisinin Kâbe-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine defnedilmesini, Sünbül Sinan Efendinin İstanbul´a gidip Kocamustafapaşa´daki dergâhında talebelerine ders vermesini, Sünbül Sinan´ın, kendi kızı Sâfiye Hatun ile evlenmesini bil­dirdi. H.899 senesindeki hac yolculuğu sırasında vefât ettiği yerde vasi­yetine uygun şekilde defnedildi.

Sünbül Sinan Efendi, Mekke-i mükerremeye vardıktan sonra, hocası Çelebi Halîfe´nin vefât ettiğini öğrendi. Hocasının vasiyetnâmesini bildi­ren mektubunu aldı. Bildirilen hususlara aynen riâyet etti. Hac vazîfesini yerine getirip Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra İstanbul´a geldi.

Hocasının Kocamustafapaşa´daki dergâhında onun yerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı. Hocasının kızı Sâfiye Hâtun ile evlendi. Otuz yedi sene müddetle insan­lara doğru yolu, Allah aşkını anlattı. Onun ilim meclisinde ve sohbetle­rinde nice âlim ve velîler yetişti. Bunların en meşhûru büyük velî Merkez Efendi oldu.

Çelebi Halîfe´nin, Sünbül Sinan Efendiden başka bir halîfesi de Kas­tamonu´da medfun bulunan Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin hocası Hayreddîn-i Tokâdî idi.

Çelebi Hüsrev (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; mevlevî büyük­lerinden olup, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin soyundandır. Ba­bası Kâdı Mehmed Paşa, annesi Âbide Hanımefendidir

Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Bilhassa büyük âlim Çelebi Cemâ- leddîn Efendinin ders ve sohbetlerine katıldı. Tasavvufta yüksek derece- lere ulaşınca, hocası tarafından, Konya Mevlevihânesi şeyhliğine getiril- di. Bundan sonra pekçok kimse onun huzûruna ve sohbetlerine koştu. Memleketin ileri gelenleri ve devrin pâdişâhı Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından sevilip sayıldı.

Ancak Çelebi Hüsrev hazretlerine gösterilen bu sevgi ve yakınlık, kendisini çekemeyenlerin, hasedcilerin iftirâlarına sebeb oldu. Bunlar bu mübârek zâtı her fırsatta kötülemeye ve ona olmadık sıfatlar yakıştır­maya başladılar. Nitekim bu sözler o derece arttı ki, sonunda Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerine kadar geldi. Evliyânın hâlinden ancak velî olan anlar düsturunca, velî pâdişâh kendisine söz getirenlere şöyle dedi: “Allahü teâlânın aziz kıldığı bir zâtı, zelîl etmeyi istemek, o kimsenin al­çalmasına rezil ve rüsvây olmasına sebeb olur. Böyle mübârek ve kıy­metli kimselere izzet, ikrâm ve hürmetten başkası yapılamaz.” Bu sözler iftirâcıların suratına bir şamar gibi patladı. Bir müddet Çelebi Hüsrev hazretleri hakkında söz söylemeye cesâret edemediler. Kânûnî Sultan Süleymân Han 11 Haziran 1534´te Irakeyn seferine çıktığında 20 Tem­muzda Konya´ya geldi. Burada otağını kurup birkaç gün kaldı. Bu es­nâda Konya´da medfûn bulunan başta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî olmak üzere velîlerin kabirlerini ziyâret etti. Kânûnî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanında dervişlerin namaz kılacakları, hazretlerine âid eski ve yıkık bir medreseyi tâmir ettirip yeniledi. Bu sırada Çelebi Hüsrev hazretleri de dâhil olmak üzere mevlevî şeyhlerinin sohbet mec­lislerinde bulunup duâlarına kavuştu.

Kânûnî Sultan Süleymân Han, evliyâ duâlarının da bereketi ile seferi zaferle netîcelendirdi. Bağdât´ı fethetti. Buradaki İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ve diğer velîlerin türbelerini tâmir ettirdi. Dönüşte tekrar Konya´ya geldi. Mevlânâ hazretlerinin türbedârı Osman Dede´nin sohbetlerinden bereketlenmek ve mânen istifâde etmek için onun birkaç sohbetinde bulundu. Bu sırada memleket meselelerinden bâzı müşkil- lerini arzeden Süleymân Han, o hususlarda kendisini rahatlatacak ce- vaplar aldı. Sohbet esnâsında kendisinde mânevî coşkunluk hâlleri mey- dana geldi. Bunları evliyâyı sevmenin bir alâmeti bilen şânı yüce pâ­dişâh bundan sonra şiirlerinde “Muhibbî” mahlasını kullanmaya başladı. Kânû- nî Sultan Süleymân bu arada Çelebi Hüsrev Efendi ile de çok defâ soh- bet etti. Çelebi hazretleri bu sohbetlerde pâdişâha Mesnevî´nin ince, derin ve akılları hayrette bırakan mânâlarından bahsetti. Kânûnî, işittiği, duyduğu bu gizli sırlardan öyle bir haz aldı ki, apayrı bir âlemde yaşadı. Kendisini değişik hâller kapladı. Kânûnî bir ara Şeyh Hüsrev hazretlerine bu hâllerini arzedip hikmetini sordu. Şeyh hazretleri; “Bu çeşit mânevî tesir ve kalb aydınlığı başka meclislerde hâsıl olmaz. Ancak gönül sâ­hiplerinin, Allahü teâlânın sevdiklerinin yüksek meclislerinde ele geçer.” diye cevap verdi. Pâdişâh buna hayret edince de; “Sultânım! Her şey, kendisine uygun olan şeye tesir eder. Yâni söz ve kalıba âid olan şeyler, görünen his uzuvlarına tesir ettiği gibi, hâle ve kalbe âid şeyler de, gö­rünmeyen duyguları, kalbi, aklı, rûhu aydınlatır.” buyurdu. Bundan sonra pâdişâha, devamlı hal ve gönül sâhiplerine yönelip onlarla berâber ve ir­tibât hâlinde olmayı tavsiye etti.

Çelebi Hüsrev Efendi, mevlevîhânede devamlı olarak talebelerle meşgul olur, onları tasavvufun en yüksek derecelerine, mertebelerine yükselmeleri için teşvik ederdi. Hiç bir talebesinin aşağı mertebelere ta­kılıp kalmasını istemezdi. Bu iki mertebe arasında büyük fark bulundu­ğunu misâllerle açıklardı. Kânûnî Sultan Süleymân, mevlevîhânenin ihti­yaçlarını görmesi için Şeyh Hüsrev Efendiye pekçok yardımlar yapar, hediyeler gönderirdi. Şeyh hazretleri de bunları talebelerine ve ihtiyaç sâhiplerine dağıtırdı. Bâzı kısa görüşlü ve kalbi bozuk kimseler, onun kendisine hiç mal ayırmamasını, sultanın hediyesine ehemmiyet verme­mek, talebelere ve muhtaçlara dağıtmasını ise isrâfçılık olarak değerlen­dirdiler. Bu sözleri işiten şeyh hazretleri çok üzüldü. Kalbi yanık ve gözü yaşlı olduğu hâlde şu mânâda bir şiir söyledi: “Dervişim, gönlümde ve rûhumda bir karışıklık tutmam. Baştan ayağa nîmetler içerisindeyim. İçimde dünyâ malı düşüncesi yoktur. Bunun hevesi ve üzüntüsünü taşı­mam. Gözümde ve gönlümde hakîkî yâr olan Allahü teâlâdan başkası yoktur.”

Fitne ve fesatçıların aleyhte sözlerine rağmen Çelebi Hüsrev´in şöh­reti her tarafta yayıldı. Herkes onun sohbetine kavuşmak ve duâsına mazhâr olabilmek için huzûruna koşuyordu. Onun nazarlarına kavuşan­lar görünen ve görünmeyen nîmetlere, yüksek hâllere kavuşurlardı. Şeyh Hüsrev hazretleri ders vermekle meşgûl iken, Osmanlı Devleti içerisinde Kânûnî Sultan Süleymân Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd saltanat iddiâsı ile ayaklanmıştı. Kânûnî, diğer oğlu Selîm´i, onun üzerine gönderdi. Şeh­zâde Selîm kuvvetleri ile Konya´ya geldi. O öncelikle Mevlânâ Celâled- dîn-i Rûmî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek istedi. Yanında bulunan- larla birlikte türbeye girdi. Her zamanki yürüyüşü ile serbest bir şekilde kabre doğru ilerlerken, türbedâr Mahmûd Dede önünü kesti ve; “Mânâ âleminin sultanları olan böyle mübârek zâtların huzûrunda mütevâzî ve boynu bükük olmalıdır.” diyerek ziyâret usûlünü hatırlattı. Bunun üzerine şehzâde ve yanındaki askerî erkân hatâlarını anladılar. Orada bulunan mihrabda Allah rızâsı için namaz kıldılar. Türbenin içini ve kubbeyi sey- reden Şehzâde Selîm, oradaki tezyinâtı, süslemeleri gö­rünce; “Acaba önce gelen sultanlar ve vezirler niçin lüzum görmüşler de bu kadar mas- raf etmişler.” diye düşündü. Ancak bu sırada maddî per­deler gözlerinin önünden kalktı ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri­nin kabrinin ya- nında dikilen iki arslanın kendisine doğru hücum ettiklerini dehşetle gör- dü. Hemen, “Yetiş Mahmûd Dede!” diye bağırdı. Mahmûd Dede derhâl harekete geçerek şehzâdeyi arslanların parçalamasından kurtardı. Son- ra şehzâdeye dönüp; “Evlâdım burası hakîkat sultanlarının pâyitahtıdır. Burada böyle arslanlar olmadan olmaz. Fakat onlar edep perdesini yır- tanlara karşı harekete geçer ve böyle hârika gösterirler.” di­yerek îkâz etti.

Şehzâde Selîm ertesi gün tekrar Mevlânâ hazretlerinin kabrini ziyâ­re- te gittiğinde türbenin kapısında mânâ âleminin sultanlarından Çelebi Hüsrev hazretleri ile karşılaştı. Ondaki vakar ve heybetin karşısında Şehzâde Selîm´e dünyâ sultanlığının verdiği heybet bir anda yok oldu. Şeyh hazretlerine pekçok edeb ve hürmet gösterdi. Bu tavrı ile şeyhin mânevî yardımına kavuştu. Şeyh Hüsrev kendisine; “Mânâ sultânı ile dünyâ sultânı karşısında bir tek kişi baş kaldırmış ne yapabilir.” diyerek onun endişesini giderdi. Böylece zafer kazanacağını müjdelemiş oldu. Ayrıca tasarrufunun onun yanında olduğuna işâret etti. Ertesi gün Konya yakınında Şehzâde Selîm, Şehzâde Bâyezîd´i bozguna uğratıp mağlup etti

Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Çeştiyye yolunun büyük velîlerindendir.

Çırağ-ı Mahmûd, dokuz yaşında iken babasını kaybetti. Yetiştirilme­sini annesi üzerine aldı. Küçük yaşta mânevî ilimlere ve dînî vecîbelere ilgi duyar, namazlarını cemâatle vaktinde kılmaya titizlikle dikkat ederdi. Kâdı Muhyiddîn Kâşânî´den Bezûdî adlı eseri, Allâme Kerîm Şirvânî´den ise Hidâye´yi okudu. Allâme Kerîm Şirvânî´nin vefâtından sonra Mevlânâ İftihârüddîn Muhammed Geylânî´den ilim öğrendi. 25 yaşında dünyâ ile alâkasını kesti. Avaz ormanlarında sekiz yıl berâberce uzlet çektikleri ar- kadaşı ile nefsine karşı çetin mücâdele yaptı. Bu zaman zarfında gün­düzleri oruç tuttu ve iftarını ormandaki otlarla açtı. 40 yaşında Dehli´ye gitti ve Nizâmüddîn Evliyâ hazretlerinin talebeleri arasına katıldı. Bir gün Nizâmüddîn Evliyâ, dergâhının üst katındaki odasından inerken, bir ağaç gölgesinde, ümitsiz bir vaziyette duran Nasîruddîn Mahmûd´u fark etti. Yanına çağırtıp, hâl ve hatırını sordu. Kendini tanıttıktan sonra, Nasîrud- dîn Mahmûd; “Efendim, buraya sâlihlerin ve velîlerin ayakkabıla­rını tâmir etmek için geldim.” dedi. Bu tek cümle, onun mütevâzî karakte­rini ve mânevî yükselmeye müsâid olmasını ortaya koyduğu gibi, Nizâmüddîn Evliyâ´nın himmetini kazanmasına yetti. Nizâmüddîn Evliyâ, kendi hocası ile arasında geçen bir olayı hatırladı ve ona bunu şöyle anlattı: “Ben, ho- cam Ferîdüddîn Genc-i Şeker´in yanında iken, bir gün ders arkadaşla- rımdan biri bana geldi ve beni, yamalı, eski bir elbiseyle görünce; “Ni- zâmüddîn, sen buraya geleli ne kadar oldu ki bu haldesin Bu şehirde i- lim okutsan, dünyâlık bakımından bir sıkıntın olmaz.” dedi. Ben, onun bu sözüne hiç cevap vermedim ve oradan ayrılarak, doğruca hocamın hu- zûruna gittim. Hocam bana; “Nizâmüddîn! Eğer arkadaşla­rından bir kim- se gelir ve sana; “Senin bu hâlin nedir Rahatlık ve bolluk temin eden i- lim öğretmeyi niçin terk eyledin ” derse, ne cevap verirsin.” buyurdu. Ben de; “Siz ne emrederseniz, onu söylerim.” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

Gittiğim yoldan git demen, arkadaşlık değildir.

Mutluluk sana olsun, benim boynum eğiktir.

Sonra yemek hazırlanmasını emir buyurdu. Yemek hazırlanınca bana; “Nizâmüddîn! Bu sofrayı başına al, o arkadaşının olduğu yere gö­tür.” buyurdu. Ben de söylenileni yaptım. O arkadaşım bu hâle şaşırarak; “Bu sohbet ve bu hal sana mübârek olsun.” dedi.

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) ihtisas için İstanbul´a gitti. Abdülazîz Han za­mânında Fâtih Medresesinde tahsil gördü. Bu esnâda bilhassa Müderris Sâdık Efendinin husûsî himâyesine kavuştu. Bu arada İstanbul´da Gü­müşhâ- neli Ziyâeddîn Efendinin ders ve sohbetlerine devâm etti. Bu zât­tan halî- felik icâzeti, yetkisi alıp, Dârende´ye döndü. Tevâzuundan kendi­sini ir- şâd, insanları yetiştirme makâmına lâyık görmeyen Muhammed Hilmi Efendi, Sivas´ta Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiden feyz aldı. Bu zâttan da icâzet aldı. Hâcı Ahmed Efendi, Küçük Âşık Efendi denilen Âşık Mu- hammed Mısrî´nin bu da Hâlid-i Bağdâdî´nin halîfesidir. Bölgede büyük bir şöhreti olan Ahmed Efendi, zâten yetişmiş bulunan Muhammed Hilmi´ye kısa süre sonra icâzet verdi.

O esnâda Dârende halkı arasında büyük bir haksızlık ve zulüm gö­rülüyor, kuvvetliler zayıfları eziyor, kâtiller gittikçe çoğalıyordu. Bunu gö­ren Muhammed Hilmi Efendi, babası Hacı Yûsuf Ağaya; “Buradan asıl vatanımız olan Medîne tarafına doğru hicret edelim.” dedi. Babası; “Ni­çin ” diye sorduğunda; “Burada biz şimdilik rahatız. Kimse bize doku­na- mıyor. Kimse bize zulüm etmez. Biz de kimseye zulüm etmeyiz. Fakat bizden sonra gelen çocuklarımız belki zâlim olup, zulmeder. O zaman biz mesul oluruz. Yâhud evlâdımız mazlum durumunda olur, zâlimden zulüm görüp ve yine biz mesul oluruz.” cevâbını verdi. Bunun üzerine mallarını satılığa çıkardılar. Hiç kimse müşteri olmadı. Halk mallarını al­mazsak hicret etmezler diye düşünüyordu. Bunun üzerine mallarını ora- da bırakıp hayvanlarla yola çıktılar. Halk peşlerinden gelerek dön­meleri için çok ricâ ettilerse de muvaffak olamadılar. 1858 senesinde Maraş´a vardılar.

Muhammed Hilmi Efendi ve âilesi, Maraş´ta iki yıl kadar kaldı. Bu müddet içerisinde bugün Duraklı Câmi adı ile anılan Seyyid Ali Bey Câ­miini tâmir ettirdiler ve bu câminin hücrelerinde kaldılar. Muhammed Hilmi Efendinin ilmî kıymetini takdir eden Maraşlılar bu sırada kendisine her türlü yardımı gösterdiler.

Muhammed Hilmi Efendi Duraklı Câmi yeniden ibâdete açılırken, şu şiirinin bulunduğu tâmir kitâbesini de kapısına astırdı:

Hamdülillah avn-i Hakla buldu bu mescid tamâm

Ehl-i hayrât sarf-ı himmet eyledi oldu tamâm

Hak teâlâ rahmet etsin kim buna bir taş kodu

Cennet-i âlâda versin onlara âlî makâm

Hem dahi bulsun selâmet beş vakit namaz

Kıl namazı bul rızâyı gel niyâz et subh u şâm

Bâ-husus bu âcize kılsın terahhum lutfile

Çün delâlet ettiği için vüs´i mikdârı müdâm

Yazdı Hilmi şevk-ıla umrânını târih hitâm

Bârekallah-ül-kadîr tâ-ilâyevmi´l-kıyâm.

(Bu mescid Allahü teâlânın yardımı ile ve hayır sâhiplerinin himmet­lerini harcamaları neticesinde tamamlandı. Buna bir taş koyana Hak teâlâ rahmet etsin ve Cennet´te yüce makam versin, ayrıca her beş vakit namazda selâmet bulup kurtuluşa ersin. Gel sen de namaz kıl akşam sabah niyaz edip yalvar ve rızâya kavuş. Ayrıca hususiyle bu âcize; böyle bir hayra önderlik ettiği için lutf ile acısın. Hilmi arzu ederek, bu yapının bitiş târihini yazdı. Allahü teâlâ Kıyâmet´e kadar bunu ayakta tut­sun.)

Bundan sonra Antep´e giden Muhammed Hilmi Efendi, orada on yıl kadar kaldı. Bu zamanda pekçok talebe yetiştirip halkın karşılaştığı güç­lükleri çözdü ve herkese nasîhatta bulundu. Muhammed Hilmi Efendi on yıl sonra tekrâr Maraş´a döndü. Ancak bu sırada Antepliler ısrarla kendi­sini tekrar geri götürmeye çalıştılar. Maraşlılar da aynı ısrar içinde bu büyük velîyi bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Hilmi Efendi hazretleri bü­yük bir sıkıntı içinde kaldı ve ne yapması gerektiğini Sivas´ta bulunan hocası Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiye sordu. Ahmed Efendi: “Şu anda nerede bulunuyorsan orada kal!” dedi. Muhammed Hilmi Efendi hocasının bu sözü üzerine vâz ü nasîhat işlerine, bundan sonra, Maraş´ta devâm etti

Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Sekizinci yüzyılda Horasan ve Irak taraflarında yetişen evliyânın büyüklerinden olup, Kün­yesi Ebû Süleymân, lakabı Sirâcüddîn´dir. Tayy kabîlesine mensûb ol­du- ğu için Tâî ve Kûfe´de doğduğu için Kûfî nisbeleriyle meşhurdur. Genç- liğinde ilim tahsîliyle meşgûl olan Dâvûd-i Tâî´nin kalbinde dünyâya karşı sevgi de vardı. Bir gün ölen bir kimsenin arkasından mersiye, ağıt söyle- yen bir şarkıcının söylediği;

Hangi güzel yüz ki toprak olmadı,

Hangi tatlı göz ki yere akmadı.

beytini işitince, dünyâya karşı sevgisi azaldı. Gençliğinde yaptığı bâzı hareketlere pişman oldu. Kalbine bir ateş düştü. Şaşkına döndü. Derdine çâre bulmak için de dolaştı. Bağdat´ta bulunan zamânının en büyük âlimi İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin huzûruna geldi. İmâm-ı A´zam bunun yüzünün renginin değiştiğini görünce sebebini sordu. Dâvûd-i Tâî; “Dünyâdan soğudum. Bende meydana gelen bu hâli, anlatamayacak hâldeyim. Bu hâlin ne olduğunu okuduğum kitaplarda bulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz ” dedi. İmâm-ı A´zam haz­retleri ona, ilme ve az konuşmaya devâm etmesini tavsiye etti. Dâvûd-i Tâî, İmâm´ın gös- terdiği yolda, dünyâya düşkünlüğü tamâmen terk edip, dînin emir ve ya- saklarına uymada, haram ve şüphelilerden kaçmada ör­nek olacak şe- kilde ilerledi. Evine çekildi. İnsanların arasına karışmadı. İbâdetlerini hep evinde yaptı. Aradan bir müddet geçtikten sonra, İmâm-ı A´zam hazret- leri evine gelip; “Evde oturup, insanlar arasına karışmamak uygun değil- dir. Talebe arkadaşlarının arasına gir. Onları iyi dinle, fakat hiç ko- nuşma, meseleleri çok iyi öğren.” buyurdu. Dâvûd-i Tâî; “Peki efendim.” diyerek İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Züfer gibi arka- daşlarının arasında bir sene daha derslerine devâm etti.

Dâvûd-i Tâî hazretleri hem İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine devâm etti, hem de zamânındaki tasavvuf ehli velî zâtların sohbetlerinde bulundu. Ayrıca, “Silsile-i aliyye” adı verilen ve insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâ ve âhirette saâ­dete, kurtuluşa ermelerine vesîle olan büyük velîler zincirinin dördüncüsü olan Câfer-i Sâdık hazretlerinin sohbetinde de bulundu. Dâvûd-i Tâî haz­retleri, İbrâhim Edhem hazretleriyle de görüşüp sohbetinde bulundu.

Yirmi sene müddetle İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin dersle­rine devâm edip başta fıkıh olmak üzere bütün aklî ve naklî ilimleri tahsîl eden Dâvûd-i Tâî, yüksek bir âlim oldu. Fıkıhta ictihâd derecesine ulaştı. Ondan İsmâil bin Aliyye, İshak es-Selûlî, Ebû Nuaym el-Fazl bin Dükeyn, Mis´ar bin Kedâm ve pekçok kimse ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti.

İlimde yüksek dereceye ulaşmış olan Dâvûd-i Tâî, bir gün İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin huzûrunda bulunuyordu. İmâm-ı A´zam ona; “Yâ Dâvûd! Bir âleti, yâni ilmi sağlamlaştırdık. Geriye onunla amel etmek kaldı.” buyurdu. Bu söz üzerine kendi nefsiyle mücâdele etmeye başlayan Dâvûd-ı Tâî nefsine; “Hiç bir meselede konuşmamak şartıyla Ebû Hanîfe´nin meclislerine devâm etmedikçe seni uzlete çekmem” dedi. Kimseyle konuşmamak şartıyla bu meclislere devâm etti.

Dâvûd-i Tâî tasavvufta Habîb-i Acemî hazretlerinin sohbetlerine de­vâm edip, ondan feyz aldı. Tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlıkta yüksek derecelere ulaştı. Bir taraftan Habîb-i Acemî´nin sohbetlerine devâm etti. Diğer yandan da İmâm-ı A´zam´ın derslerine devâm etti. Birara uzlete çekildi. Dünyâyı tamâmen terk edip, insanlardan uzaklaştı. Uzlete çekil­diğinde kalbi nûrlarla doldu. Kalbinde mârifetullah hâsıl olunca, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretleri Dâvûd-i Tâî´nin ziyâretlerine gelmeye baş­ladı. Zaman zaman ziyâret ederek ona iltifâtta bulundu. Dâvûd-i Tâî´nin feyz aldığı zâtın Habîb-i Râî olduğunu bildiren kaynaklar da vardır.

Dâvûd-i Tâî halktan tamamiyle ümidini, alâkasını kesti. Kendisinin küçük bir arâzisi vardı. Hazret-i Ömer, İranlılarla yapılan savaşlarda alı­nan arâzilerden bir kısmını da onun dedesine vermişti. Bu arâzinin üçte ikisini dört yüz dirheme satarak, ömrünün sonuna kadar bu parayla ya­şadı. Hattâ kefenini de bu para ile aldı. Arâziyi sattığı sıralarda; “Bizim yolumuz parayı saklama yolu değildir, ihtiyaç sâhiplerine dağıtma yolu­dur” diyen arkadaşlarına; “Ben bu parayı, dünyâlık kazanma sıkıntılarına karşı, başkalarına yük olmadan, ölünceye kadar âhiret için hazırlık yapa­yım diye saklıyorum.” dedi. Evinde hiç durmadan, biraz sonra ölecekmiş gibi ibâdet ederdi. Boş şeylerle meşgûl olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime konuşmaz, ibretsiz bir yere bakmazdı.

NE İÇİN ŞEREFLİYDİ

“Hangi güzel yüz ki, toprak olmadı

Hangi tatlı göz ki, yere akmadı.”

Bir şarkıcı kadından, duyunca bu sözleri,

Hidâyete gelerek, yaşla doldu gözleri.

Ve İmâm-ı A´zam´ın, hânesine giderek,

Anlattı bu hâlini, çok taaccüp ederek.

Dedi ki: “Ey efendim, bir söz duydum birazdan,

Şuûrum alt üst oldu, soğudum bu dünyâdan.

Hidâyete gelmeme, sebep oldu bu şiir,

Bu fakire, şu anda, nasîhatiniz nedir ”

İmâm´ın emri ile, öğrendi din ilmini,

Ve ilmine göre de, düzeltti her hâlini.

Sonra da, öyle kavî, sarıldı ki İslâma,

Örnek oldu hayatı, bilcümle müslümâna.

Geldi bir gün Câfer-i Sâdık´ın huzûruna,

Dedi ki: “Bir nasîhat, eyleyin lütfen bana.”

Buyurdu ki: “Ey Dâvûd, zâhidisin zamânın,

Benim nasîhatime, var mı ki ihtiyâcın ”

Dedi ki: “Sen Resûl´ün, torunusun bir kere,

Ve mübârek kanından, taşıyorsun bir zerre,

Senin nasîhatine, muhtaçtır herkes bu gün.”

Bu yüzden var elbette, bizlere üstünlüğün,

Buyurdu: “Korkum şu ki, mahşer günü, Peygam­ber,

Bana şöyle bir bakıp, buyurursa “Ey Câfer!

Sen, evlâdım olarak, böyle mi olacaktın

Ve benim sünnetime, böyle mi uyacaktın ”

Dâvûd bunu duyunca, başladı ağlamaya,

Uğraştı sırf kalbini, Allah´a bağlamaya.

İnzivâya çekilir, sever idi uzleti,

Buna rağmen cihâna, yayılmıştı şöhreti.

Sordular sebebini, devrin âlimlerinden:

“Dâvûd, uzlette iken, bu şöhreti nereden ”

Dediler ki: “Kalbinde, sırf Allah vardır onun,

Yâni Allah´tan başka, kimsesi yok Dâvûd´un.

Mahlûktan yüz çevirip, kul, dönerse Rabbine,

Öyle şeref bulur ki, akıl ermez hâline.”

Bir gece otururken hânesinin damında,

Allah´ın kudretini, tefekkürü ânında,

Başladı ağlamağa, Rabbini düşünerek

Düştü komşu damına, kendisinden geçerek.

O zât sesi duyunca bacaya çıktı birden,

Onu görüp dedi ki: “Sen mi düştün deminden ”

Buyurdu ki: “Tefekkür, ediyordum Rabbimi,

Bayılmışım ve sonra, burda buldum kendimi.”

Su içine doğrayıp, yerdi hep yavan ekmek,

Nefsi azmasın diye, yemezdi yağlı yemek.

Bir gün bâzı dostları dediler: “Zaîfsiniz,

Size yağlı bir yemek, getirsek yer misiniz ”

“Evet” dediği için, getirdiler önüne,

Lâkin biraz düşünüp, yemedi ondan yine.

Dedi: “Filân kimsenin, nasıldır yetimleri

Alıp ona götürün, bu nefis yemekleri.”

Yaşadığını diyen ve söylediğini yaşayan, bu sebeple Dediği veya Didiği Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) adları ile anılan büyük Hak dos- tu velî…

Horasan´da Ahmed Yesevî neslinden gelen Şahoğulları sülâlesine mensuptur. Küçük yaştan îtibâren yüksek ecdâdının himmet ve tasar­rufları ile yetişti. İlimde kemâl derecesine ulaştıktan sonra hocalarının işâreti ile diyâr-ı Rum´a, Anadolu´ya doğru yola çıktı. Bu sırada Turgud ve Bayburd adlarında iki kardeş de kendisine katıldı. Aylarca süren yol­culuktan sonra Anadolu´ya yaklaştıkları esnâda, Dediği Sultan, iki kar­deşe; “Burada yollarımız ayrılıyor. Siz Anadolu´ya doğru yolunuza de­vâm edin. Ben Hicaz´a gidiyorum. İnşâallah tekrar buluşuruz.” dedikten sonra onları Anadolu içlerine saldı. Kendisi Hicaz´a yöneldi. İnsanlara doğru yolu gösterecek mübârek irşâd görevine başlamadan önce Beytullah´ı tavâf ederek Fahr-i Kâinât efendimizi ziyâret etti. Bu arada Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverede bulunan âlimler ve evli­yâların sohbetlerine katıldı. Bilhassa Hacı İbrâhim Sultanın derslerine katılarak ondan tasavvuf yolunu öğrendi. Tasavvufta kemâl mertebelere kavuştu.

Sonra yola çıkarak Anadolu´ya gelip Beyşehir yakınındaki Melengörit Dağı eteğine çadır kurdu. İlim tâlibleri kısa bir süre sonra onun kıymetini anlayıp etrâfında geniş bir halka meydana getirdiler.

Dediği Sultan´ın sâhib olduğu ahlâk ve fazîleti sebebiyle kısa sürede etrâfındaki talebeler ve dostlar halkası büyüdü. Bunun üzerine Aladağ taraflarında bir müddet daha kalan Dediği Sultan, Turgud ve Bayburd kardeşlerin yanına gelmesinden sonra Ilgın´a döndü ve Mahmûd Hisar köyüne yerleşti. Ancak talebeleri de hocalarını bırakmadılar. Onunla bir­likte gelerek köye yerleştiler. Ona gönül verip bağlananlar, duydukları ve şâhit oldukları birbirinden enteresan ve unutulmaz hatıralardan başkala­rının da istifâde etmesi için bunların bir kısmını kaydettiler. Böylece 484 beytlik Menâkıbnâme vücûda geldi.

Ömrünü İslâmiyete hizmetle geçiren Dediği Sultan, vefât ettiği zaman çok uzak yerlerden yüzlerce insan geldi. Her birisi onun mübârek nâşını alıp kendi bölgelerine götürmek istiyorlardı. Ancak hiçbirisi nâşı yerinden kaldırmaya muvaffak olamıyorlardı. Sonunda Dediği Sultan, Selçuklu Sultanının âilelerinden Kadıncık Ana´nın inşâ ettirdiği zâviye yanındaki türbeye defne karar verildi ve öyle yapıldı. O günden bugüne Dediği Sultan hazretlerinin kabri ünlü bir ziyâretgâh oldu.

Dediği Sultan´ın, Mahmûd adında bir oğlu vardı. Ayrıca yetiştirdiği yüksek halîfelerinden 350 tânesinden herbirini Anadolu´nun bir bölgesine göndermiş, halkın eğitim ve terbiyesiyle meşgul olmalarını sağlamıştır.

Osmanlı devri âlim ve velîlerinden Deli Birâder (rahmetullahi teâlâ aleyh) küçük yaştan îtibâren zamânının âlimlerinden din ve fen ilimlerini öğrenerek yetişti. Büyük âlim ve velî Muhyiddîn-i Acemî hazretlerinin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Eksikliklerini tamamlayarak ondan insanlara din ve fen ilimlerini öğretmek için icâzet, diploma aldı. Bu arada tasavvuf erbâbının sohbetleri ile nefsini kötü düşüncelerden ve yanlış işlerden kurtarıp kalbini yalnız Allahü teâlâya bağladı. Ahlâkını Peygamber efendimizin güzel huyları ile süsledi. Herkesin sevdiği, soh­betini dinlemeye can attığı bir kimse oldu.

Muhammed bin Durmuş, güzel ahlâk ile donatılmış, serbest tabiatlı, yâni bir yerde uzun müddet kalmayıp, hareket ve değişikliği seven halîm selîm bir zâttı. Temiz kalpli ve doğru îtikâdlı, zarîf bir kimse idi. Merâsimli işlerden ve yapmacık davranışlardan hiç hoşlanmaz, herkesle iyi geçi­nirdi. İnsanlarla konuşurken, nükteli ve latîf kelimeler kullanırdı. Şiir söy­lemeye kâbiliyetli olup, şiirlerinde Gazâlî mahlasını kullanırdı. Bâzı halleri ve söylediği şu beyit üzerine kendisine “Deli Birâder” lakabı verildi ve bununla meşhûr oldu.

“Mecnûn ki fenâ deştini geşt itdi serâser

Gamhâneme geldi, dedi: Hâlin ne birâder ”

“Mecnûn baştan başa yokluk çölünü dolaştı, sonunda benim üzüntü dolu kulübeme gelerek ey Birâder hâlin nasıldır diye sordu.”

Fârisî lisânını çok güzel konuşur, tûtî dilli dedikleri kimselerin onun yanında dilleri tutulurdu. İkinci Bâyezîd Hanın oğlu Şehzâde Korkut, Ma­nisa sancakbeyi iken onunla sohbet arkadaşı oldu. Berâber oturup kal­karlar, berâberce yer içerlerdi. Şehzâde Korkut ile birlikte Mısır´a gitti. Yine onunla tekrar Anadolu´ya döndü. Şehzâdenin vefâtına kadar ondan hiç ayrılmadı. Şehzâde Korkut vefât edince, Yavuz Sultan Selîm Han ta­rafından Bursa´daki Geyikli Baba Zâviyesinde vazîfelendirildi. Burada bir müddet ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı zikirle meşgul oldu. Talebelere dersler verdi.

Deli Birâder Mehmed Efendi bir müddet sonra asıl mesleği müderris­liğe dönmek istedi. Bunun üzerine Sivrihisar´a tâyin edildi. Ancak Deli Bi­râder hazretlerinin tabiatı herhangi bir yerde uzun müddet kalmaya mü- said değildi. Bu sebeple adı geçen şehirden de “müddetim doldu” di­ye- rek tâyinini istedi. Devlet adamları; “Niçin yerinde oturmayıp tiz gel­din.” diye suâl eylediklerinde; “Sivri yer olmağın oturup huzur idemedim. Bir düzcesin inâyet idün.” diyerek latife yollu bir cevap verdi. 50 akçe yevmi- ye ile Akşehir Medresesine tâyin edildi. Burada da bir müddet ta­lebe ye- tiştirip halka vâz ü nasîhatlerde bulunan Mehmed Efendi, Kâdıasker Kadri Efendi´ye gelerek Ağros Müftülüğünü istedi. Onun; “Pâ­yen değil- dir.” İster küçük isterse büyüklerin yanında, bu dünyâda kerem ve ihsân­dan daha düzgün söz yoktur.

Ey efendi diyerek reddetmesi üzerine şu şiiri söyledi:

“Deminde yağmasa bârân-ı ihsân,

Letâfet sebzezârı tâze olmaz.

.

Cihanda küçük ve büyük katında,

Keremden râst hiç âvâze olmaz.

Efendi lutfet ölçüp dökmeği ko

Metâ-ı himmete endâze olmaz.”

(Eğer ihsân yağmuru zamânında yağmazsa, letâfetin bağçesi yeşe­rip tâzelenmez.ölçüp dökmeği bırak, lutf et, himmet için ölçü yoktur. Him­metin malı ölçüye gelmez.)

Bunun üzerine Kadri Efendi arzusunu yerine getirdi. Deli Bi­râder Mehmed Efendi bilâhare İstanbul´da Fâtih Sultan Mehmed Hanın vakıfla- rının idâresinde vazîfelendirildi. Sonunda buradan emekli olup, Beşiktaş tarafında uzlete çekilerek, tâat ve ibâdetle meşgul olmayı arzu etti. Bir câmi, dergâh ve bunlara gelir getirecek hamam inşâ etmeyi isti­yordu. Onun bu hayırlı arzusundan haberdâr olan ve onu çok seven devlet er- kânı, bu niyetini gerçekleştirmek için aralarında para toplayıp verdiler. Pâdişâh Kânûnî Sultan Süleymân Han ve Vezîriâzam İbrâhim Paşa da ihsânlarda bulundu. Bu esnâda Edirne´de köprü inşâsıyla meş­gûl olan Mustafa Paşa, İstanbul´a dönmeden vefât edince, vârisleri pa­şanın adı- na on bin akçe verdiler. Deli Birâder Efendi de, köprüye ve Mustafa Pa- şanın vefâtına şöyle bir şiirle târih düşürdü.

Bildi merhûm Mustafa Paşa,

Köprüdür fil-Hakîka bu dünyâ

Yaptı bir köprü harcedip varın,

İde tâ kim bu mânâya îmâ

Dahi köprü tamam olmadın,

Âna itdi hücûm seyl-i fenâ

Geçti merhum dediler târih,

Köprüden geçti Mustafa Paşa.

Bu şiiri okuyan merhum paşanın hanımı, yüz altın daha hediye etti. Deli Birâder Efendi, toplanan paralarla arzusunu gerçekleştirdi. Beşik­taş´ta bir câmi, dergah ve hamâm inşâ ettirdi. Çevre halkı onun sohbe­tine hücûm etti. Bu arada, hamamın da şifâ saçtığı, halk arasında ya­yıldı. Diğer hamamcılar, müşteri bulamayıp, şikâyetçi oldular. Deli Birâ­der Efendi de, fitne çıkmasına meydan vermemek için zâviyesini Ateş Baba isminde bir talebesine bıraktı. Pâdişâhtan izin alarak Mekke-i mükerremeye gitti. Orada hac vazîfesini îfâ edip, Resûlullah efendimizin mübârek makâmına yüz sürdükten sonra, Mekke´de yerleşti. Orada da bir mescid yaptırıp, yanında latîf bir bahçe tanzîm ettirdi. İbâdet, tâat, in­sanlara nasîhat ve dostlarla sohbet ederek vakit geçirdi.

1534 senesinde, bir gün dostlarını dâvet etti. Onlara çeşitli ikrâm­la- rda bulundu. Bir müddet sonra rahatsızlanıp, dostlarından müsâade is- tedi. “Müsâdenizle azıcık uyuyayım, rahatsızlığım geçer.” dedi. Bir müd- det sonra uyanıp gözlerini açtı. “Ey ahbablarım! Elhamdülillah soh­betle geldik sohbetle gittik, ülfetle geldik ülfetle gittik.” deyip, tövbe ve is­tiğfâr eyledi. Arkasından Kelîme-i şehâdet söyleyerek rûhunu Hakk´a teslim eyledi. Mekke-i mükerremede yaptırdığı mescidin avlusuna def­nedildi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Hadramî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birçok âlimden ilim tahsîl edip hadîs, fıkıh ilimlerinde büyük bir â- lim oldu. Bunun yanında Allahü teâlânın sevgili kullarıyla görüşüp ta­savvuf yolunda ilerledi. Devamlı onlarla bulunmayı arzu eder, onlardan bir an ayrı kalmamaya çalışırdı. Vaktini Allahü teâlânın râzı olduğu iş­lerde geçirir, ilim öğretir, talebe yetiştirir, emr-i mârufta bulunmakla meş­gûl olurdu. Ahlâkının güzelliği, ilminin çokluğu, dînine ve ibâdetine düş­künlüğü, cömertliği, tatlı dili ve güler yüzü, insanlar tarafından çok sevil­mesine vesîle oldu. Kendisini çok seven insanlar, gittiği yolu daha iyi öğ­renmek için, nasîhatlerini can kulağı ile dinlediler. Birçok kerâmetlerini gördüler. Bu durum, ihlâslarının ve hocalarına karşı sevgilerinin artma­sına sebeb oldu. Ebû Abdullah Hadramî, Yemen´de Tihâme taraflarında Dıhhî köyünde yerleşti. Kendisine bir dergâh yaptı ve dersler vererek ilim öğretti. Ölü kalpleri diriltip, insanlara huzur ve saâdet hazînelerinin kapı­larını açtı. Pekçok talebe yetiştirip kıymetli eserler yazdı. Talebeleri ara­sında oğulları İsmâil ve İbrâhim, Rablerine lâyık kul, Resûlullah´a lâyık ümmet, babalarına lâyık evlâd olmaya gayret ettiler.

Ebû Abdullah Hadramî, insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını kar­şılamayı çok sever, bâzan iki üç günlük yol kat ederek o ihtiyacı görür, sâhibini memnun ederdi. Zebîd şehrinde Şeyh Ahmed Sayyâd´ın türbe­sini çok ziyâret eder orada uzun zaman kalır, kendinden geçerdi.

Defni esnâsında Şeyh Ebü´l-Gays bin Cemîl de hazır bulundu. Kab­rine girip mübârek cesedini yerleştirdi. Bir müddet yanında kaldı. Kabir­den çıkınca; “Elhamdülillah! Onun vefâtı, Allahü teâlânın dâvetine icâbet etmekten başka bir şey olmadı.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Turuğbâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) onuncu yüzyılda İran´ın Tûs şehrinde yetişti. Zamânında bulunan âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulunan Ebû Abdullah-ı Turuğbadî ilimde derece sâhibi oldu. Tasavvufa karşı büyük alâka duydu. Onun tasavvuf yoluna bağlanması şöyle olmuştur: Ebû Ab­dullah´ın yaşadığı Tûs şehrinde büyük bir kıtlık oldu. Bu sırada insanlar açlıktan ot, çöp yiyorlardı. Bir gün evine geldi. Anbarında iki ölçek buğ­day olduğunu gördü. İnsanlara merhametinin çokluğundan içine bir ateş düştü ve kendi kendine; “Ey Ebû Abdullah! Müslümanlara şefkat ve mer­hametin bu mudur Onlar açlıktan kırılıp geçerken, sen anbarında buğ­day saklıyorsun. Yazıklar olsun sana!..” dedi. Bu durum kendisine çok tesir etti, üzüntüsünden aklı başından gitti. Evinden ayrılıp, sahralara düştü. Uzun zaman açlık çekerek riyâzetlere başladı. Nefsinin kötü ar­zularından kurtulmak için çok mücâhede etti. Sonunda kendisini düşü­necek hâli kalmadı. Sâdece Rabbini zikrediyor ve O´nun kullarına mer­hamet ve şefkat gösteriyordu. Bu hâl üzere devâm ederken, İslâm âlim­lerinin ve evliyânın büyüklerinden Ebû Osman Hîrî hazretlerinin hizme­tinde bulunmaya başladı. Onun sohbet meclislerinde yetişip tasavvuf yolunda ilerledi. Başka velîlerle de görüşüp sohbetlerinde bulunan Ebû Abdullah-ı Turuğbadî, Ebû Osman Hîrî hazretlerinin önde gelen talebele­rinden oldu. Zâhirî ilimlerde yükseldiği gibi, tasavvufî hakîkatlarda da üstün mârifetlere kavuştu. Nefsinin isteklerine karşı çıkıp, riyâzetler çe­kerek üstün haller ve kerâmetler sâhibi bir velî oldu.

Hocası Ebû Osman Hîrî hazretleri, Ebû Abdullah-ı Turuğbâdî´ye in­sanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmek husûsunda vazîfe verdi. O da insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette saâdet ve kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. Birçok talebe yetiştirdi. Hallâc-ı Mensûr hazretleriyle görüşüp sohbet etti. Bir gün talebeleriyle birlikte yolculuğa çıkmıştı. Yolda yemek yemek için bir yere oturdular. O sırada Keşmîr´de bulunan Hallâc-ı Men­sûr da yola çıkmıştı. Aralarında çok uzun bir mesâfe vardı. Bir aralık ta­lebelerine; “Şimdi bir genç yola çıktı. Şu şu vasıflardadır. Derhal onu karşılayınız! O, yüksek bir velî ve anlaşılmaz bir hâl sâhibidir.” dedi. Ta­lebeleri gidip onu karşıladılar. Bir müddet sonra Hallâc-ı Mensûr, ya­nında iki köpeği olduğu halde Ebû Abdullah´ın yanına geldi. Yemeğini bı­rakıp ayağa kalktı. Yerine Hallâc-ı Mensûr´u oturttu. Ona çok izzet ve ik­râm etti. Talebeler bu işe şaşıp kalmışlardı. Hallâc-ı Mensûr´un elbiseleri, üstü başı dağınık idi. O, ayrılıp gittikten sonra talebelerine, “Siz, onun dı­şına bakmayınız! O nefsi ile mücâhede hâlinde bir gençtir ve bütün kötü arzulardan kurtulmuştur. Velîlik âleminin pâdişâhı olmaya namzettir. Bu devlet kuşu, onun başına konacaktır.” buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Ali Fârmedî (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanla­rın îtikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip yapmaları ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için onlara rehberlik edip, buna kavuşturan ve kendilerine tasavvuf yolunda silsile-i aliyye denilen meş­hûr velîlerden olup, bu âlimlerin yedincisidir. İsmi, Fadl bin Muham- med´dir. Yaşadığı devrin âlimleri arasında bir tâne idi.

Kendisi anlatır: Bir gün bana bir hal olmuştu. Kendimden geçtim. Bu hal içinde sanki yok ve fark edilmez oldum. Bu hâlimi hocama anlattım. “Ey Ebû Ali! Benim gönül kuşum, buradan yukarısını bilemez.” buyurdu. Ben de kendi kendime, beni bu makamdan ileri götürecek bir mürşide, rehbere ihtiyâcım var, diye düşündüm. Bunun üzerine bir müddet geçti. Gün geçtikçe bu hal artardı. Bu sırada Ebü´l-Kâsım Gürgânî´nin ismini işitmiştim. Tûs şehrine hareket ettim. Evini bilmiyordum. Şehre gelince sordum. Yerini târif ettiler, gittim. Talebelerinden bir cemâatle mescidde oturuyorlardı. Ben de iki rekat namaz kılıp, önünde diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını kaldırdı ve; “Gel ey Ebû Ali!” buyurdu. Vardım, selâm verip oturdum. Mânevî hallerimi anlattım. “Evet… Başlangıcın mü­bârek olsun! Henüz bir dereceye erişmişsin, ama terbiye görürsen, yük­sek derecelere kavuşacaksın.” buyurunca, gönlümden; “Artık rehberim budur.” dedim.

Ebü´l-Kâsım Gürgânî hazretleri beni tasavvufta yetiştirmek üzere nefsimin terbiyesi için çeşitli riyâzetler yâni nefsimin isteklerini yapma­mamı emretti. Nihâyet arzu edilen derecelere ulaştım. Sonra arkadaşla­rımdan Ebû Bekir Abdullah ile beni kardeş yaptı ve bizi berâberce Ebû Saîd hazretlerinin yanına Mihene´ye gönderdi. Ebû Saîd hazretlerinin huzûruna varınca, bana bir parça bez verip duvarların tozunu silmemi söyledi. Arkadaşım Ebû Bekir Abdullah´a da müsâfirlerin ayakkabılarını düzeltme vazîfesini verdi. Üç gün bu hizmeti yaptım. Dördüncü gün beni Ebü´l-Kâsım hazretlerinin yanına geri gönderdi. Sonra iki hocam da vefât etti. Onların yerine sohbetleri ben yapmaya başladım. Talebelerim ço­ğaldı. İsmim her tarafa yayıldı. Arkadaşım Şeyh Ebû Bekir Abdullah bü­yük bir zât olduğu halde adı duyulmadı. O şöyle dedi: Şeyh Ebû Saîd onun için; “Ebû Ali bez ile duvarın tozunu sil de, ömür boyunca söz bezi ile Allahü teâlânın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet, günah kirlerini silersin!” buyurdu. Bana da dervişlerin ayakkabılarını düzeltmemi em­retti. Ben de bu vazîfede kaldım. Kimse beni tanımadı, ismimi anmadı.”

Ebû Ali Fârmedî hazretleri, bu hocalarından sonra zamânındaki evli­yânın en meşhurlarından ve büyüklerinden olan Ebü´l-Hasan Harkânî hazretlerinin sohbetlerinde daha yüksek derecelere kavuşmuş, kemâl mertebelerine ulaşmıştır. Bunu şöyle ifâde etmiştir:

“Kalbimde hâsıl olan aşk ve şevk ziyâdesiyle artmıştı. Bu arzumun çokluğu sebebiyle, Ebü´l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin sohbetine ka­vuştum. Hizmetinde bulundum. Nihâyetsiz feyzlere, mânevî zevklere eriştim.”

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Ayderûs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hal, iş ve sözleriyle çok beğenilen bir zâttı. Hac ibâdetini tamam­ladıktan sonra memleketi Terîm´e döndü. İlim öğretmekle meşgûl oldu. Onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde pekçok kimse toplandı. Kıymetli talebeler yetiştirdi. Bütün vakitlerini ilim öğretmekle ve kitap mütâlaası ile geçirirdi. Çok kimsenin çözmekte güçlük çektiği zor meseleleri çözer ve açık bir şekilde îzâh ederdi. İlim, fazîlet sâhibi sâlih kimselerle görüşüp sohbet ederdi. Dünyâya düşkün olanlardan uzak dururdu. Âriflerin; “Allahü teâlâyı tanıyan kimsenin hayâtı tatlı ve yaşayışı safâlı olur. İn­sanlar arasında yalnız gibi, yalnız iken cemâat arasında gibi olur. Vefâ­tında garîb gibi, vatanından uzak olunca da vatanında gibi olur. Bulun­madıkları yerde var gibi hissedilir, bulunduğu yerde de yok gibi hissedilir. Bedeniyle insanlar arasında fakat kalbiyle onlardan uzak olur. Allahü teâlâyı zikretmenin, anmanın lezzetine gark olmuş halde bulunur.” diye târif ettikleri gibi mübârek bir zât idi. Dâimâ tebessüm ederdi. Herkese güler yüzlü davranırdı. Huzûrunda bulunanları hoş sohbetiyle ferahlandı­rırdı. Bulunduğu yerde boş söz söylenmez ve boş işler yapılmazdı. Tale­belerine ve sevenlerine tatlılar ve çeşitli meyveler ikrâm ederdi. Onu ta­nıyıp sevenler birbirlerine karşı da gâyet samîmî ve dostça davranırlar, birbirlerine yardım ve ikrâm yaparlardı. Fakirlere, dul ve yetimlere, muh­taçlara dâimâ yardımda bulunur, sıkıntılarını giderirdi. Zamânındaki edib ve şâirler onun üstün hâllerini, güzel vasıflarını şiirleri ve yazılarıyla dile getirmişlerdir. Yaşadığı cemiyette İslâmiyete uyması, dîni anlatması in­sanlara karşı muâmelesi ve diğer bütün münâsebetlerinde, büyük-küçük herkesin örnek aldığı, dâimâ kendisine baş vurduğu bir zât idi.

Share.

About Author

Leave A Reply