Evliyayı Üzmek

0

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâ- lânın velî kullarını hakîr görmek, kötü işleri yapmaya bir ve­sîledir.

“Her kim Allahü teâlânın ârif bir kulunu veya bir velîsini üzerse, onun kalbi mühürlenir. Onları üzmeye devâm eden, îtikâdı bozulmadıkça öl­mez.”

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamâ­nında, Hakîm Rükneddîn Han başvezir olunca, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Han ilgilenmedi. Abdullah-ı Dehlevî´nin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddîn Han azlolundu ve bir daha o yüksek makâma gelemedi. Başka bir seferinde Delhi vâlisine kalbi kırıldı ve o gün vâli azledildi.

Evliyânın meşhûrlarından Abdullah Menûfî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin talebelerinin kaldığı yere, hırsızlar gidip, anbardan buğday yükleyip gittiler. Abdullah Menûfî hırsızlara haber gönderip:

“O, fakîrlerin hakkıdır, aldığınız gibi geri getirin!” dedi.

Onlar çaldıklarını inkâr ettiler. Bir günde, hırsızların bütün merkep- leri öldü. Bunun, o büyük zâtı üzmelerinin cezâsı olduğunu anlayıp, gü- nahla­rına tövbe ettiler. Ellerindekini getirip sâhiplerine geri verdiler. Hak sâ­hipleriyle helâllaştılar.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sekkâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Kur´ân-ı kerîmi ezbere bi­len bir kimse vardı. Bu zât, Abdurrahmân es-Sekkâf hazretlerinin hiz­metçilerinden birini üzdü. O da, durumu efendisine arz edince, üzüldü. Tam bu sırada, hizmetçiyi üzen kimse, hâfızasında ne varsa hepsinin si­lindiğini hissetti. Hemen sebebini anladı ve gidip hizmetçiden özür diledi. Tövbe istigfâr ettiğini, bildirdi. Hizmetçi özrünü kabûl edip, durumunu efendisine arz etti ve onu sevindirdi. O sırada özür dileyen kimse, hâfı­zasının yerine geldiğini hissetti. Başına gelen bu hâl sebebiyle, o zâtın büyüklüğünü daha iyi anladı.

Devlet ileri gelenleri sık sık evlliyânın büyüklerinden Abdülazîz Deb- bağ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden vazîfelerinin devâmı için yardım ve duâlarını isterlerdi. Sultan Nasrullah vâli ve hâkimlerin bir kıs- mını görevden aldı. Onlardan birisi görevine tekrar dönmek istiyordu. Her zamanki gibi Abdülazîz Debbağ hazretlerinden yardım isteyince, yardım etti. Sultan o kişiyi tekrar vâli yaptı. Bir süre sonra Abdülazîz Debbağ, vâliye haber göndererek iyilik etmesini ve vergileri ödemede ko- laylık göstermesini ricâ etti. Fakat makâmın verdiği gurûra kapılan vâli bu ricâyı kabul etmedi ve cezâ olarak görevden alındı.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Süleymâniye Câmiinde vâz ettiği bir gün, kürsüye bir kâğıt kondu. Vâzdan sonra, bu şekilde konan kâğıtları okurlardı. Kâğıdı oku­yunca; “Sizin gavs olduğunuz söyleniyor. Gavs olan, Allahü teâlânın izni ile istediğini yaparmış. Eğer gavs iseniz, beni bu mecliste öldürün baka­lım.” yazıyordu.

Abdülehad Efendi bu yazıyı okuyunca; “Taassub insanı nelere gö- tü­rürmüş. Sübhânallah, biz âciz ve fakîr bir kuluz. Halk bizi gavs ve kutb bilir. Hak teâlâ onları tasdik eyleye. Kutb olanlar nefis ehli olanlar gibi, ben bunu yapamaz mıyım diye elinden geleni yapmaya kalkışmaz. On­lara sıkıntı ve cefâ verilse bile onlar affederler. Onun için yüksek merte­belere eriştiler. Fakat evliyâ, kınından çekilmiş bir kılıçtır. Bir kimse ken­dini kılıca vursa, kabahat kılıcın mıdır, yoksa kendini kılıca vuranın mı ” buyurduklarında, câminin içinde; “Aman, eyvah, eyvah.” diye bir çığlık koptu. O kâğıdı yazan kişi o anda vefât etti.

Vezirlerden birisi, Abdülehad Nûrî bin Muslîhuddîn hazretlerine bir kese altın hediye gönderdi. Sonradan o vezir, Abdülehad Efendinin soh- betinde bulunduğu bir gün; “Bu derece hediyede bulunmak herkesin kârı değildir.” mânâsında sözler sarf ederek övündü ve yaptığı iyiliği başa ka­kar bir duruma düştü. Bunun üzerine Ebdülehad Efendi; “Behey Paşa! Fakîrlerin ve halkın gözü, ciğeri ve kanı ile bana minnet mi edersin ” de- di. Ellerini yanlarında bulundurdukları keseye soktuğunda kesedeki altın- lar herkesin gözü önünde kan olup ortaya doğru akmaya başladı. Bu du- rumu gören paşa hemen tövbe ederek, Abdülehad Efendiden af diledi.

ÖNCE SEVMEZDİ AMA

Körükçüzâde diye, vardı ki âlim bir zât,

Bu velîye soğukluk, duyuyordu o bizzât.

Her gün Süleymâniye, câmiinde ders ve vâz,

Edip, İslâmiyeti, ediyordu halka arz.

Lâkin onun hakkında, hakîkate mugâyir,

Kelâmlar ediyordu, kötülüğüne dâir.

Abdülehad Nûrî´nin, talebeleri ise,

Bunları işiterek, düşerlerdi yeise.

Onun bu sözlerinden, rahatsız olup gâyet,

Onu, hocalarına, eylediler şikâyet.

Dediler ki: “Efendim, yaptığı doğru mudur

Biz onun sözlerinden, oluyoruz bî-huzur.”

Buyurdu: “Evlâtlarım, sabrediniz az daha,

Onun bu düşmanlığı, dönüşecek dostluğa.

.

O dahi aranıza, girecek bu gün yarın,

Gelip hizmet edecek, bir dergâhta bi hakkın.”

Fazla zaman geçmemiş, idi ki bu velî zât,

Dergâhta talebeye, ediyorken nasihât,

Buyurdu: “Biraz sonra Körükçüzâde Hoca,

Bu dergâhtan içeri, girecektir doğruca.”

İnanamıyorlardı, talebeler buna hiç,

Herbirinin kalbini, sardı büyük bir sevinç.

Onun dediği gibi, hakîkaten az sonra,

Körükçüzâde Hoca, gelip girdi huzura.

Bu büyük evliyânın, eline sarılarak,

Hürmet ile öptü ve, ağladı hıçkırarak.

Ona buyurdular ki: “Mâlumudur rüyânız,

Şimdi lütfen söyleyin, ne ise murâdınız.”

Körükçüzâde ise, arz etti ki ona ilk;

“Efendim, kırk senedir, yaparım müderrislik.

Bunca yıl câmilerde, ederek her gün vâz,

Resûlün sünnetini, hep eyledim halka arz.

Lâkin Resûlullahın, mübârek nûr cemâli,

Görünmedi rüyâda, dert ettim bu hâli.

Her gün onun dînine, hizmet eyledim de hep,

Ne için bu şereften, mahrum oldum ben acep

Ben bunu düşünerek, yattığımda dün gece,

Gâyet rûhâniyyetli, rüyâ gördüm şöylece:

Bana nida etti ki, rüyâda bir münâdi;

“Kalk da Abdülehad´ın, dergâhına git haydi.”

Bu derdimin ilâcı, sizde imiş efendim,

Bir himmet eyleyin de, hallolsun işbu derdim.”

Abdülehad Efendi, eğilip biraz ona,

Bir şeyler fısıldadı, gizlice kulağına.

Körükçüzâde buna, sevinmişti be gâyet,

Gitti ve ertesi gün, yeniden etti avdet.

Dedi ki: “Ey efendim, sevinçliyim bir nice.

Zîrâ bu devlet ile, şereflendim bu gece.

Kırk yıldır bu şerefe, ermemişken mâlesef,

Sizin himmetinizle, bu gün oldum müşerref.”

Soğukluğun yerine, sevgi doldu o kalbe,

Hattâ o günden sonra, oldu ona talebe.

Rehber, talebesini, önce eder ehl-i hâl,

Sonra Resûlullahın, bezmine eder ithal.

Büyük İslâm âlimi ve evliyâ Seyyid Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Şeyh İbrâhim Fasîh şöyle anlatır: Allahü teâlâya hamd olsun ki, Seyyid Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin hizmetinde bulundum. Mübârek nazarlarıyla şereflendim. Â- lim, fazîlet sâhibi, olgun bir velî ve mürşid olan şeyhimiz Ahmed Eğribo- zî ile Bağdad´da Mevlânâ Hâlid hazretleriyle ve halîfeleriyle karşı­laşıp sohbetleriyle şereflendim. Hattâ küçük ve hasta olduğumdan am­cam beni alıp Abdülgafûr Hâlidî´nin hatm-i şerîflerine götürürdü. Onun duâsı ve mübârek nazarlarıyla hastalıktan kurtuldum. Onun vefâtından sonra da pekçok hayırlara kavuştum. Nitekim Bağdad vâlisi Muhammed Necîb Paşa Âlûsî´yi fetvâ işleriyle ilgili vazîfeden alınca, Âlûsî, Hâlidiyye yoluna îtirâz etmek ve Mevlânâ Hâlid´in halîfelerini kötülemek için bir ri­sâle yaz- dı. Çünkü o vâli Mevlânâ Hâlid hazretlerinden istifâde ve ona intisâb et- miş, hattâ Bağdad´daki eski Hâlidiyye dergâhını yıktırıp yerine daha gü- zelini yaptırmıştı. Tarîkat-ı Âliyyeye çok fazla sevgisi olduğundan Paşa´yı tâciz etmek ve üzmek için, söz konusu olan Âlûsî böyle tehlikeli bir işe girmişti. O esnâda Âlûsî´nin yazdığı risâleyi reddetmek için bir ki­tap yaz- dım. Bütün halîfeler ve diğer âlimler onu pek beğendiler. Hattâ bir gece rüyâmda Mevlânâ Hâlid hazretlerini gördüm. Şeyh Abdülgafûr Hâlidî de yanında ayakta duruyordu. Hemen gelip Mevlânâ Hâlid haz­retlerinin a- yaklarına kapanıp, öptüm. Mübârek ellerini başıma ve arkama koyup; “Ne güzel iş yaptın İbrâhim.” buyurdular. Sabah olunca bu rüyâyı kar- deşlerimize haber verdim. Hepsi gördüğüm rüyâdan dolayı beni tebrik ettiler.

Âlûsî´nin o kitabı yazmasının sebebi, Hâlidiyye halîfeleri hakkındaki sû-i zannı yâni kötü düşüncesi idi. Adı geçen vâlinin kendisini Hâlidiyye halîfelerinin işâretiyle fetvâ vazîfesinden aldığını zannediyordu. Oysa du­rum öyle değildi. Nitekim zannın çoğu yalandır. Enteresan bir hâdise ola­rak hitâbetiyle meşhûr olan Âlûsî, İstanbul´dan geldikten sonra dili tu­tuldu ve o şekilde vefât etti.

Kudüs alimlernden Abdülhamîd bin Necîb Nûbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Yûsuf Nebhânî şöyle anlatmıştır: Birisi ile Kudüs dışında harâbe bir yerden geçiyorduk. Yanımdaki şahıs bana; “Bu ev Bedri Efendinin evidir. Abdülhamîd Nûbânî´ye eziyet etti. Bunun üzerine bu büyük zât onun evine döndü ve; “Ey ev harabe ol!” di- ye üç kere söyledi. Bir sene geç­meden Bedri Efendi delirip öldü. Sonra evi de harâbeye döndü ve bu hâle geldi. Delilik çocuklarından bâzısına da geçti. Onlar şimdi kendi hallerinde yaşarlar. O bedduâ sebebiyle bu hale geldiklerini bildiklerin­den, âile fertleri onun duâsını alıp bu hasta- lıktan kurtulmak için kendisine çok ikram ederler. Şimdi âile olarak onun en yakın ve has talebelerin­dendirler.” diye anlattı.

Gaflet ehlinden birisi bir gün insanlık îcâbı Abdülmecîd Şirvânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine muhalefet ederek kalbini kırdı. Sonra da yakınlarını ziyâret maksadıyla Tokat dışına çıktı. Bu arada kendini yokladı kalbinde ilâhî feyz ve bereketlerden hiçbir şey kalmadı­ğını anla- dı.

O gece rüyâsında tamâmen som altın dolu bir hazîneye rastladı. Ha­zînenin bulunduğu yere girdi. O sırada birisi; “Bu hazîne senin iken, ni­çin, parasız pulsuz geziyorsun ” dedi. O da; “Evet öyle, fakat böyle ba­sılmamış altınlarla pazara çıksam, belki bana onlarla bir şey vermezler. Hatta, sen bunu nereden aldın diye, beni yakalıyabilirler. Bunları, sikke- hâneye götürüp sikke vurdurmam gerekir.” dedi. Uyanınca, Sikkehâne- nin Mevlânâ Abdülmecîd´in dergâhı olduğunu anladı. Mevlânâ Abdülme- cîd´den özür dilemek için yola çıktı. Tokat´a varınca, doğru bu­lunduğu mescide gitti. Mevlânâ Abdülmecîd, o sırada talebelerine ders veriyordu. O şahıs bir köşeye gizlenip, dinlemeye başladı. Bu sırada Mevlânâ Mu- hammed, o şahsın bulunduğu yöne doğru dönüp; “Bir ha­zîne altına sâ- hip olduğunu kabûl edelim. Mâdem ki sikkesi yoktur, ken­dine güveni- yorsan, sultânın çarşısına bir götür de gör, başına ne belâlar gelir baka- lım.” diyerek, o şahsın rüyâsının tâbirini yaptı. O şahıs hemen kalkıp, Mevlânâ Abdülmecîd´in ellerini öptü ve af diledi. Mevlânâ Abdülmecîd de onu affetti.

Makam sâhibi birisi, bir yolculuğu sırasında Tokat yolu üzerinde ko­naklamıştı. Bu sırada Tokat eşrâfının ileri gelenleri, hoş geldin demek için yanına gittiler. Hoşgeldiniz deyip, duâlarda bulundular. Teşrif ettik- le­rinden dolayı memnûniyetlerini belirttiler. Fakat o, kendini beğenen, gu­rur ve kibir sâhibi birisiydi. Ziyârete gelenlere hiç iltifatta bulunmadı. Bir müddet sonra; “Bizi karşılaması lâzım gelenlerin hepsi sizler misiniz ” diye sordu. Onlar da; “Evet efendim.” diye cevap verdiler. Makam sâhibi ısrarla; “Doğru söyleyin, beni ziyâret etmesi gereken başka kimse kaldı mı ” dedi. Orada bulunanlar; “Hayır efendim! Fakat sâdece takvâ sâhibi, haramlardan kaçmaya çok dikkat eden ve kerâmet ehli velî bir zât kaldı. O da zâten dergâhından dışarı çıkmaz.” deyince, kibir ve gurur içerisinde çok kızıp; “O nasıl adamdır Hemen, birkaç kişi gitsin, zorla da olsa, onu bana getirsinler. Onun hakkından geleyim.” diye emir verdi. Bunun üze­rine orada bulunanlar, şöyle dediler:

“Efendim sizden daha önce gelen vezirler ve diğer devlet ileri gelen­leri, onun bulunduğu dergâha varıp, ellerini öptüler, ona çok hürmet ve ikrâmda bulundular. Onun için size de lâyık olan, onu ziyâret edip ellerini öpmek ve hayır duâlarını almaktır.”

Onlardan bu sözleri duyan kibirli ve gururlu şahıs, daha da kızdı. “Yarın dergâhına gidip, lâzım gelen cezâyı vereyim de görün.” dedi ve huzûrunda bulunanları kovdu.

Abdülmecîd Şirvânî hazretlerini sevenler durumu hemen ona bildir­diler. Mevlânâ Abdülmecîd onlara; “Sizler gam çekmeyin ve üzülmeyin. Bizim onun yanına varmamız, onun da bize gelmesi imkânsızdır.” bu­yurdu.

Makam sâhibi zât sabah olunca Abdülmecîd Şirvânî hazretlerini ce­zâlandırmak üzere harekete geçti. Yanına hizmetçilerini ve adamlarını da alarak dergâha doğru yola çıktı. Henüz yolu yarılamıştı ki o zamâna kadar sâkin duran atı birden bire huysuzlanarak şaha kalktı ve sâhibini yere vurdu. O zât “ah!” bile diyemeden can verdi.

Mevlâna Abdülmecîd´i sevenler ve ona bağlı olanlar sevinçle hâdi­seyi kendisine naklettiklerinde; “Benim bir veli kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur.” hadîs-i kudsîsini okudu.

Mısır´da Kâdı´l-kudat olan Takıyyüddîn isminde bir zât vardı. Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin büyük bir velî oldu- ğunu biliyordu. Fakat, buna Seyyid hazretleri hakkında uygunsuz sözler söy­lemişlerdi. Bu da yakından ve iyice anlamak için Seyyid hazretlerinin ya­nına geldi. Sohbet esnâsında bir ara Seyyid hazretlerine; “Sizin hakkı­nızda bana, uygun olmayan haberler geldi. Cemâate gelmediğiniz, hattâ namazı kılmadığınız oluyormuş. Bu, Resûlullah efendimizin sünnetine aykırıdır ve bu hâl, sâlihlerin hâli değildir.” dedi. Buna üzülen Ahmed-i Bedevî; “Sus! Yoksa uçarsın.” deyip, Takıyyüddîn´e sert bir nazarla bak- tı. Nazarın şiddeti ile kendinden geçen Takıyyüddîn bir anda kendisini uçsuz bucaksız bir sahrâda buldu. Kendi kendisini çok ayıplayarak ve kendi kendine çok kızarak; “Hey ahmak ve aptal kişi! Allahü teâlânın dostlarında, evliyâsında kusur ve kabahat aramak senin ne haddine! Bu ıssız sahrâda kimsenin bulunmadığı bu yerde senin hâlin ne olacak ” di­yordu. Ağlayarak, sızlayarak, Allahü teâlânın rahmet ve magfiretine sığı­narak “Lâ havle..” okuyordu.

Bu sırada çok uzaklardan bir kimse göründü. Gâyet heybetliydi. Takıyyüddîn, bu ıssız sahrâda bir insan ile karşılaşmanın sevinciyle ve kendisine yardımcı olur ümidiyle, o kimsenin yaklaşmasını heyecânla bekledi. Gelen kimse yaklaşınca, koşarak ellerine sarıldı ve ağlayarak kendisine yardımcı olmasını istedi. O heybetli kimse; “Söyle bakalım. Derdin nedir ” dedi. Seyyid Ahmed-i Bedevî ile arasında olan hâdiseyi anlatınca, gelen kimse çok hayret etti ve; “Hakîkaten sen, tehlikeli bir iş yapmışsın ve çok tehlikeli bir hâle düşmüşsün. Sen buranın Mısır´a olan uzaklığı ne kadardır, bilir misin ” dedi. Takıyyüddîn; “Ben buraları hiç ta­nımıyorum. Mısır´dan ne kadar uzakta olduğunu da bilemiyorum.” de­yince, gelen kimse; “Mısır ile buranın arası altmış günlük mesâfedir.” dedi. Bunun üzerine Takıyyüddîn´in çâresizliği ve korkusu daha da arttı. Kendi kendine; “Allahü teâlânın rızâsı için beni bu müşkül durumdan kurtaracak birisi yok mudur ” diye söylendi. Buralarda ölüp gideceğini düşünerek; “İnnâlillah…” okuyordu. Sonra yine o heybetli zâta yalvara­rak; “Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Sen bana yardımcı olamaz mısın ” dedi. O da; “Hiç korkma! İnşâallah selâmete erersin.” dedi ve eliyle işâret ederek çok uzaklarda görülen bir kubbeyi gösterdi. “O kubbeyi görebiliyor musun ” dedi. Takıyyüddîn; “Evet.” de­yince, o kimse; “İşte, senin kendisine uygunsuz sözler söylediğin Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, ikindi namazını cemâatla orada kılar. Sen şimdi, haline tövbe istigfâr ederek oraya git! İkindi namazı vaktine yetiş. Orada cemâatle namazını kıl! Namazdan sonra Seyyid hazretlerinin elini öp, özür dile! O, inşâallah seni affeder ve Allahü teâlânın izni ile seni memleketine ulaştırır.” dedi.

Takıyyüddîn, bu zâta teşekkür ederek ayrıldı ve süratle o kubbenin bulunduğu yere gitti. Oraya varınca çok güzel bir câmi olduğunu gördü. İkindi namazı vakti olmak üzere idi. Abdest aldı. İçeriye girip oturdu. Bi­raz sonra hiç tanımadığı garib kimseler câmide toplanmaya başladı. Ni­hayet Seyyid hazretleri de geldi. Oradaki cemâate imâm oldu. İkindi na­mazını kıldılar. Namazdan sonra, Seyyid hazretlerinin eline sarılıp, özür dilemeye hazırlanırken Ahmed-i Bedevî; “Hızır aleyhisselâmın yardımı, yol göstermesi olmasaydı çok zor durumda kalmıştın değil mi ” buyurdu.

Bu kerâmet karşısında eski hâline daha çok pişmân olan ve kendi kendine daha çok kızan Takıyyüddîn; “Efendim! Ben hâlime tövbe ettim. Sizden çok özür diliyorum. Özrümü kabûl ediniz ve beni affediniz!” dedi. Seyyid hazretleri özrünü kabûl etti, sırtını sıvazladı. “Bir daha böyle dü­şünceleri kalbine getirme! Şimdi evine dön! Çocukların seni bekliyorlar.” buyurdu. Takıyyüddîn; “Hay hay efendim! Bundan sonra hiçbir sözünüze ve hâlinize îtirâz etmeyeceğim. Allahü teâlânın evliyâsında kusur ve ka­bâhat aramayacağım.” dedi. Sonra bir anda kendisini Mısır´da evinin önünde buldu. Bu hâlin tesirinden uzun müddet kurtulamadı.

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin gönlünden bir gün “Allah adamlarına dil uzatanlar niçin helâk olurlar ” düşüncesi geçti. Bu düşünceler içinde iken sohbet ettiği Abdülkebîr-i Yemenî hazretleri onun bu hâlini anlayıp; “Ey Alâeddîn kardeşim! İki tarafı çok keskin olan bir kılıcı, kabzasından duvara sağlam bir şekilde yerleştirseler, gâfil bir kimse de süratle gelerek o kılıca ken- disini çarpsa ve boynu kopsa, o kılıcın ne kabahati vardır. Evliyâ çekilmiş kılıç gibidir. Ona çarpan helâk olur. Evliyâya dil uzatan, o kılıca çarpan kimse gibidir. Evliyâya dil uzatan, sıkıntı veren kimseyi evliyâ affetse bile, Allahü teâlâ affetmez ve cezâsını mutlakâ verir.” buyurdu.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Alâeddîn bin Esad Lâhorî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhına bir defâsında bir kısım insanlar geldi. Yanlarında bir de kedileri vardı. Kedileri kay­boldu. Alâeddîn bin Esad´a; “Bizim kedimizi getir.” dediler. O da; “Ben si­zin kedinizin nerede olduğunu bilmiyorum, nasıl bulayım ” diye hay- retini bildirdi. İçlerinden birisi, alay etmek için, orada bulunan bir hay- vanın boynuzunu göstererek; “Meselâ şu boynuzdan bulabilirsin.” dedi. Başka birisi de, daha edebsizce bir şey söyledi. Alâeddîn bunlara üzüldü, fakat hiç cevap vermedi. O kimseler dergâhdan ayrılıp dışarı çıktıkları zaman, boynuz lâfı eden kimseye bir öküz gelerek boynuzuyla öyle vurdu ki, aklı başından gitti. Arkadaşları, bunu ölecek zannettiler. Daha edebsiz konu­şan ikinci kimse ise, şiddetli bir hastalığa yakalandı ve o hastalıktan öldü. Bunların bu hâllerine şâhid olan arkadaşları ise, büyüklere uygun­suz söz söyleyenlerin cezâlarının pek ağır ve şiddetli olacağını anladılar.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Alâeddîn-i Sâbir (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhına, 1857 senesinde Hindistan´da ayak- lanma yatıştıktan sonra Kalyâr´da bulunan bir İngiliz subayı geldi. Yanın- da adamları ve polisler vardı. Ayakkabılarıyla dergâha gir­mek istedi. Hiz­metçi Mansab Ali Han kendisini durdurarak;

“Burası müslümanların mübârek velîlerinden birisi olan Alâeddîn-i Sâbir´in kabridir. Lütfen ayakkabılarınızı çıkarın.” dedi. İngiliz subayı si­ni­rinden kıpkırmızı oldu. Vurmak üzere kırbacını Mansab Ali Hana doğru kaldırdı. Tam vuracakken, Mansab Ali Han mâni oldu. Öfkesin­den deliye dönen İngiliz, bütün hizmetçileri ve ziyâretçileri yakalamaları için adamla­rına emir verdi. Hepsini isyân etmekle ithâm etti. Hizmetçi­lerden bâzıları Sâbir´in kabrine gelip, İngiliz subayını şikâyet ettiler. Aynı anda İngiliz subayı, mîdesini tutarak inlemeye başladı. Ağrısı git­tikçe artıyordu. Adamlarına dönerek;

“Burası kimin yeridir.” dedi. Onlar da;

“Burası, Mahdûm Alâeddîn-i Sâbir´in dergâhıdır.” dediler. İngiliz su­bayı yakaladıkları müslümanların serbest bırakılmasını emr ederek;

“Görünüşe bakılırsa bu zâtı incittik. Beni Ruurhi”ye (Kalyâr´dan 5 mil mesâfede bir şehir) götürün.” dedi. Oradan ayrıldılar. Fakat İngiliz subayı yolda öldü.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Ali (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine karşı, zaman zaman haddi aşan, onu inciten edebsiz bir kimse vardı. Ona karşı incitici söz ve hareketlerde bulu­nurdu. Seyyid Alevî´nin yakınları birgün bu edepsize;

“Seyyid Alevî, evliyâdan yüksek bir zâttır. Böyle büyük zâtlara dil uzatmak onları incitmek insanın helâkine, felâketine sebep olur. Gel sen bu tehlikeli hâlden vazgeç ve tövbe et!” dediler. O kimse tövbe edeceği yerde, işi ileri götürdü;

“Eğer o zât hakîkaten dediğiniz gibi ise, bana ne yapabilecek, göre­lim.” dedi. Onun bu sözleri Seyyid Alevî´ye arzedilince;

“O edepsiz kimse yakında görür.” buyurdu. O kimse aynı gün öldü.

On iki imâmın onuncusu olan Ali Hâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) za­mânında Hindistan´dan gelen bir sihirbâz gösteriler yapıyordu. Birgün zengin biri onu çağırıp dedi ki:

“İmâm-ı Hâdî´yi mahcûb edebilirsen sana bir altın vereceğim.” Sihir­bâz;

“Olur yaparım, yalnız bir yemek ve yanına birkaç yufka ekmek ha­zırlayıp beni yanına oturtunuz.” dedi.

Sihirbâzın dediği gibi yaptılar. İmâm-ı Hâdî hazretleri gelip sofraya oturdu. Bir parça ekmek almak istedi. Sihirbaz bir şeyler yaptı. Ekmek önünden uçtu. Bu iş üç defâ tekrarlandı. Sofrada bulunanlar gülmeye başladılar. Oturdukları odada bir divan yastığı üzerinde arslan resmi vardı. Ali Hâdî hazretleri o resme işâret ederek;

“Bu adamı yut!” emrini verdi.

O resim hemen canlanıp bir arslan oldu. Sıçradı sihirbâzı yuttu. Tek­rar gidip resim hâlini aldı. Sihirbâz gözden kayboldu. Bu hâdise karşı­sında sofradakiler donup kaldılar. Sonra;

“Allahü teâlânın düşmanlarını, dostlarının üzerine musallat etmek doğru değildir.” buyurdu.

Sihirbâzı bir daha gören olmadı.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikin­cisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile Hoca Ahmed Yesevî hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ, zaman zaman buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün Seyyid Atâ´nın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ´nın bulun­duğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ ba­şına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmitenî´yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid´in maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmitenî; “Seyyid Atâ´nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzat­maz.” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ´nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce mec­listen bir feryâd-ü fi­gândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyo­rum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yol­dan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyo­rum.” dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve ta­sarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflen­diler.

Harput velîlerinden Arab Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri­nin başı vücûdundan ayrı gibidir. Bunun sebebi şöyle anlatılır: “Arab Baba´nın vefâtından uzun bir süre sonra Harput´ta, büyük bir ku­raklık oldu. Aylarca yağmur yağmadı. Harput´ta yaşayan Ermeni bü­yücü, zen­gin bir âilenin kızına;

“Kuraklığın bir çâresi var. Eğer ilmi kuvvetli ölmüş bir zâtın başı ke­silerek suya atılırsa, yağmur yağar ve kuraklık biter.” dedi.

Bunun üzerine Arab Baba´nın türbesine gece vakti giden kız, kapı­nın kilidini kırarak içeri girdi. Sandukanın kapağını açtığında o zamana kadar hiç çürümemiş olan Arab Baba´nın nâşını görünce, korktu ve tür­beden çıktı. Türbeden biraz ayrılınca tekrar başını kesmek için geri döndü. Bi­raz önce taşla kırdığı kilidin yerinde yenisinin durduğunu gördü. Onu da taşla kırıp içeri girdi. Yanındaki bıçakla Arab Baba´nın başını kesti ve bez çuvala koyarak, götürüp bir dereye attı. O andan îtibâren gökyüzünde şimşekler çakmaya, Allahü teâlânın cezâsı ve ga­zâbı tecellî etmeye başladı. Şafak söktüğü zaman sağnak hâlinde yağmur yağıyordu. Yağ­mur âfet hâlini aldı. Arab Baba´nın başını kesen kızın bulunduğu konak, kırk gün kırk gece taşlandı.

Kız bir gece rüyâsında Arab Baba´yı gördü ve ona; “Başımı getir ye­rine koy!” dedi.

Bunun üzerine dereye giden kız uzun bir süre kesik başı aradıktan sonra, buldu ve türbeye getirip yanına koydu. Kısa bir zaman sonra yağmur dindi ve güneş açtı. Arap Baba´nın başını kesen kız ölüm ânında çok azap çekti. Öldükten sonra cesedi duvarlara çarpıldı, âilesi bu durum karşısında sâdece ağladı. Zîrâ ellerinden hiçbir şey gelmi­yordu. Evliyâya yapılan ezâ ve sıkıntının cezâsı, Allahü teâlâ tarafın­dan herkese ibret olarak gösterilmişti.

Edirne´de yaşamış büyük velîlerden Âşık Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri zamânında Ahmed Hayâlî´nin talebelerinden, Dede Bâlî adında bir derviş vardı. Bu derviş, Âşık Efendi hazretlerinin mecli- sinde dâimâ suâl sorar ve anlattıklarına itirazlarda bulunurdu. Bir gün Â- şık Efendi, Yâsîn sûresinin; Rahîm olan yâni müminleri rahme­tiyle murâ- da erdiren Rab´den doğrudan doğruya bir selâm vardır. meâ­lindeki 58. âyet-i kerîmesini tefsîr ediyordu. Vâzı esnâsında; “Allahü teâlâ, Cennet´- tekilere selâm eder. Kimine melek vâsıtasıyle, kimine de ikrâm olarak (derecelerinin yüksek olması bakımından) vâsıtasız olarak selâm eder.” dedi. O anda Âşık Efendi duygulanarak ağlamaya baş­ladı. “İnşâallah bi- ze de vâsıtasız olarak selâm eder.” diye duâ etti. Bu sözleri dinlemekte olan Dede Bâlî, ne denilmek istenildiğini anlaya­madı. Âşık Efendiye; “Cennet ehlini umûmî olarak söylediniz. Halbuki peygamber­lerden baş- kasına melek nasıl gelir Hak teâlâ nasıl selâm verir Nasıl olur da cen- netliklerin bâzılarına ikrâm eder Bu şekilde ko­nuşmak sa­pıklıktır.” gibi bâzı uygunsuz sözler söyledi. Dede Bâlî Efen­dinin Âşık Efendiye karşı yaptığı bu hareketleri hocası Ahmed Hayâlî Efendiye bil­dirdiler. Bir ta- lebesini çağırıp; Âşık Efendi´nin vâzında an­lattığı, Kâdı Beydavî´nin tefsî- rinde yazılıdır. Dede Bâlî gereksiz yere ileri geri söz söyleyip, azîz bir kimsenin sohbetinde huzursuzluk çıkar­masın. Eğer tekkede râhat ede- yim diyorsa, ona göre davransın. Git ona haber ver.” dedi. O anda çok kızgın bir hâlde idi. Ayrıca; “Âşık Efendiye de söyle, bizden Pîr´e (İbrâ- him Gülşenî´ye) şikâyet etmesine izin vardır. Yoksa o haddini bilmez ta- lebenin yaptığı işe râzı olmuş olu­ruz. Hem Dede Bâlî´nin yanına git, şu kıt´ayı oku!” dedi. Kıt´a:

“İster misin ki yerin ola tekke-i huzûr

Benden bu pendi yürü kabûl eyle ey dede!

Buğz edip kimseye hışımla söyleme!

Bir söyleyenler iki işitir bu vakitte.”

Talebe gidip durumu Âşık Efendiye de bildirdi. Bu duruma hayret edip, çok istigfâr etti. Talebe hayretinin sebebini sorunca, Âşık Efendi; “Dede Bâlî´nin uygunsuz îtirâzından dolayı bu gece hocamız İbrâhim Gülşenî´ye teveccüh ettim. Hayâlî Efendinin dervişlerinden biri meclisi­mizin huzûrunu bozdu, diye şikâyette bulundum. Senin bu haberin, be­nim bu hareketime cevaptır.” dedi.

Daha sonra Dede Bâlî´nin yanına gitti. Ahmed Hayâlî´nin söyledikle­rini ona bildirdi. Emrettiği kıt´ayı da okudu. Dede Bâlî, o anda hüngür hüngür ağlamaya başladı ve şöyle dedi: “Bu gece Pîr hazretleri (İbrâ­him Gülşenî) beni orta yere çıkardı. Oradaki bâzı kimselere emretti, beni ya­tırdılar. Tabanlarıma ve sırtıma vurarak beni çok dövdüler. Şu anda bile o dayağın acısından hareket edecek hâlde değilim. Her tara­fım şiddetli şekilde ağrıyor.” dedi. Sırtını açıp, dayak izlerini gösterdi. Sopa vurulan yerler kara bere içinde idi. Çok özür diledi, ağlayıp sız­ladı, tövbe ve istigfâr etti. Talebe, özrünü hocası Hayâlî Efendiye bil­dirdi. Dede Bâlî´nin perişanlığını anlatıp, affetmesini ricâ etti. Ahmed Hayâlî ona; “Gitsin Âşık Efendiden af dilesin. Dede Bâlî´nin işi ona ha­vâle edildi.” buyurdu. He­men hocası Hayâlî Efendinin saâdethânelerinden çıkıp, Âşık Efendinin yanına gitti ve ona Dede Bâlî´nin durumunu anlattı. Affedilmesinin kendi­sine havâle edildiğini söyledi. Âşık Efendi şöyle buyurdu: “Onun tövbe ve istigfâr etmesi, yaptığı hareketin uygunsuzluğunu anlamış olması af ye­rine geçer. Biz onu affettik. Ancak Dede Bâlî´nin bize yaptığı uygunsuz hareketlerine karşılık, Yâsîn-i şerîf sûresinin; “Ey günahkârlar! Sâlih müminlerden ay­rılıp, yalnız kalınız.” meâlindeki 59. âyet-i kerîmesini okumuştum. Bu­nun için bir mikdâr zâviyeden çıkıp uzak olsun.” dedi. Talebe de gidip bu durumu Dede Bâlî´ye bildirdi. Dede Bâlî zâviyeden çıkıp, kırk gün müddetle hiç görünmedi. Daha sonra çıkıp dergâha geldi. Çok zayıfla­mış, sararıp solmuştu. Nerede ve nasıl riyâzet çektiğini araş­tırdılar, kendisinden sorulduğunda, bir türlü cevap alamadılar. Âşık Efen- dinin işâreti ile yedi gün halvete çekildi. Bundan sonra insanları doğru yola dâvet etmek için icâzet, diploma verildi.

Evliyânın meşhurlarından Bahri Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri zamânında Bursa´da Hibe Halîfe ismiyle tanınmış bir kimse, Bahri Dede´yi çok üzmüştü. Allahü teâlânın evliyâ bir kulu olan bu zâtı üzmesi sebebiyle âniden kulunç hastalığına yakalandı. Bu hastalıktan kurtulmak için ne yaptıysa çâre bulamadı. Sonunda o evliyâ zâtı üz­mesi sebebiyle başına böyle bir sıkıntı geldiğini farketti. Bahri Dede´nin huzûruna gidip özür diledi. Affetmesini ve duâsını istedi. Merhamet göstererek onu af­fetti. Sıhhate kavuşması için de duâ etti. Hibe Halîfe daha huzûrundan ayrılmadan sıhhatine kavuştu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, kendisine karşı edebsizlik yapan bi­rine kızmayıp, tebessümle karşıladı. Fakat edebsizlik yapan kimse bü­yük bir derde düşüp, helâk olacak hâle geldi. Hatâsını anlayıp tövbe etti. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir ara o adamın evinin önün­den geçerken, içeri girip hâlini sordu. “Allahü teâlâ şifâ vericidir, korkma iyileşirsin.” dedi. O kimse bu söz üzerine kalkıp; “Efendim, size karşı edebsizlik et­tim, hatırınızı incittim, beni affediniz.” dedi. Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Kalbimiz o zaman incindi. Fa­kat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin, yol göstericile­rin kılıcı, kının­dan çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşid merhamet sâhi­bidir. Kimseye kı­lıç vurmaz. İnsanlardan belâsını arayanlar gelip ken­dilerini o kılıca vu­rurlar.

Mısır velîlerinden Bennân el-Hammâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini Mısırlı bir kimse sevmezdi. Yırtıcı bir hayvanın, Bennân bin Muhammed´i yemesi için duâ etti. Bir süre sonra Bennân-ı Hammâl haz­retleri yolculuğa çıkmıştı. Ormandan geçerken, karşı taraftan gelen Mı­sırlı o kimse ile karşılaştı. Tam o sırada, yola bir kaplan çıktı. Hemen Bennân-ı Hammâl hazretlerinin yanına gitti. O, kaplanın sırtını sıvaz­ladı, sonra onun yanından ayrıldı. Kaplan, Mısırlının yanına giderek onu par­çalamak istedi. Bu kimse çok korktu ve rengi değişti. Bennân-ı Hammâl, kaplanı yanına çağırarak kulağına bir şeyler söyleyince, kap­lan yanların­dan uzaklaşıp, ormana geri gitti. Bu hâli gören kimse, der­hal tövbe etti. Bennân-ı Hammâl´ın talebelerinden oldu ve sonra bir daha hiç kimse hakkında kötü düşünmedi.

Anadolu velîlerinden Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî (rah- metullahi teâlâ aleyh) birgün çarşıda giderken, kaftanının eteği, bir tarafa hafif eğilmiş idi. Bunu gören bir genç, dalga geçmek maksadıyla; “Hey derviş! Bu ne biçim kaftandır ” dedi. O da; “Kaftana ne olmuş Nesi var kaftanın ” deyince, genç; “Ne olacak. Eğrilmiş.” dedi. Gencin dalga geç- tiği, kendisiyle alay ettiğini anlayan Seyyid Burhâneddîn ona; “Bu mühim değil, sen benim kaftanın eğriliğine bakacağına, kendi ağzı­nın eğriliği ile meşgûl olsan daha iyi edersin.” buyurdu. Genç, tam bu sı­rada ağzının eğrildiğini hissetti. Sanki felç olmuş gibi oldu. Hatâsını an­layıp, derhâl Seyyid´in huzûruna koştu. Kendisinden özür dileyip af­fını istedi. Seyyid Burhâneddîn, gencin özrünü kabûl edip ağzına şef­katle bakınca, gencin ağzı düzeldi. Eskisinden iyi oldu. Yâni ağzı, maddî ve mânevî bakımdan düzeldi.

Kayseri´de bir gün, yol kenarında Allahü teâlânın muhabbetiyle ken­dinden geçmiş hâlde bulunurken, Moğol askerlerinden birisi, atını bu­nun üzerine sürüp kılıç çekti. “Hey kimsin Necisin ” dedi. Askere karşı; “Al- lahü teâlânın huzûrunda bulunan birine böyle söylemen uygun mu ” diye cevap verdi. Asker bunun heybetinden ve bu sözlerinden çok müte­essir oldu. Derhâl atından indi. Kendisinden özür dileyip gitti.

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velîlerden Bur- hâneddîn bin Muhammed Eğridirî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri zamânında Osmanlı devlet adamlarından Rüstem Paşa vezir ol­mayı arzu edip bunun için uğraşırdı. Fakat bâzı kimselerin aleyhinde ça­lışması sebebiyle Teke sancağına tâyin edilip, merkezden uzaklaştı­rıldı. Teke´ye vazîfeli olarak gidince Isparta´ya da uğradı. Orada zamâ­nın meşhur velîsi, büyük mürşid Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin şöh­retini duydu. Bu zâtı tanımak ve sohbetinde bulunmak için Eğridir´e zi­yâretine gitti. Sohbetinde bulunup duâsını aldı. Şeyh hazretleri kendi­sine iltifat gösterdi. Bu tanışmadan sonra dergâhına sık sık gidip soh­betinde bulu­nurdu. Yine bir gece dergâha misâfir olmuştu. Bu ziyâre­tinde Rüstem Paşaya vezir olacağını iki defâ müjdeledi. Rüstem Paşa çok arzu ettiği vezirlik için ümit kesilmişken böyle bir müjdeye çok se­vindi. O zâtın duâ­sını ve himmetini aldıktan sonra günden güne devlet kademelerinde yükselmeye başladı. Sonunda vazîriâzam oldu. Burhâneddîn hazretleri­nin verdiği müjde gerçekleşince ona muhabbeti ve bağlılığı iyice arttı.

Burhâneddîn hazretleri bir ara oğullarını görmek için İstanbul´a git­mişti. Rüstem Paşa vezîriâzam sıfatıyla ona çok alâka, hürmet göste­rip, hizmet etti. Ayrıca Küçük Ayasofya Zâviyesini verip burada insan­lara hak ve hakîkati anlatması için ısrarla ricâda bulundu. Ricâsını ka­bûl edip bir sene kadar bu zâviyede kaldı. Sonra evliyâ olan ecdâdının rûhâniyetinin işâreti ile Eğridir´de Mezâr-ı Şerîf denilen yerdeki der­gâhlarına dönmeye karar verdi. Vezîriâzam Rüstem Paşaya; “Oğul! Biz dağ civârında büyü­yüp uzlete, yalnızlığa alışmışız. Hayır duâmızı ister­sen bizi mekânımıza gönder. Sağ olursak üç dört senede bir İstanbul´a gelip sizi ve burada bulunan kâdı, müderris olan evlâdımızı ziyâret ede­riz.” dedi. Paşa bu du­rumu pâdişâh Sultan Süleymân Hana arz etti. Gerekli müsâade çıktı. Eğ­ridir´de bir vazîfe verip maaş bağlamak iste­nince; “Bize otuz akçe kâfi­dir.” dedi. Otuz akçe maaş ile Eğridir´e döndü. Dönmeden önce Rüstem Paşa onu pâdişâhla görüştürmeyi arzu ettiyse de şeyh hazretleri; “Sul­tanlarla görüşmek dervişlere zarar verir.” diyerek görüşmedi. Burhâ- neddîn hazretleri Eğridir´e döndükten sonra Baba Çelebi adında biri ha- sedinden dolayı Rüstem Paşaya onun hakkında uygun olmayan sözler sarfederek kötüledi. Rüstem Paşanın îtimâdının ve muhabbetinin sarsıl- masına sebeb oldu. Şeyh hazretleri bu durumun farkına varıp Rüstem Paşaya kırıldı. Bundan sonra Rüstem Paşa, Sultan Mustafa vak´asında vezirlikten uzaklaştırıldı. Ummadığı bir anda bu işin başına gelmesi onu şaşkın bir hâle soktu. Sonra bu işin, Burhâneddîn hazretle­rini kırması sebebiyle başına gel­diğinin farkına vararak ziyâretine gidip özür diledi. Daha sonra bir ada­mını gönderip, kusurumuza bakmasın, bizi bir kenara bırakıp himmetle­rini çekmesinler diye haber yolladı. Ay­rıca bu hâlini arzeden bir de mektup yazdı. Mektubu alıp okuyunca; “Ev­velki sözümüz doğru çıktı ise sonraki sözümüz de doğru çıkar.” buyura­rak yeniden vezîriâzam olacağına işâret etti. Gelen haberci dönüp du­rumu Rüstem Paşaya anlattı. Rüstem Paşa onun teveccühleri ile yine vezîriâzam oldu.

Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin zamânında yaşayan ve şeyhlik dâ­vâsında bulunan bir kimse onu ve talebelerini son derece rahatsız edi­yor, sıkıntı veriyordu. Yaptığı işlerde aşırılığa kaçıyor, onların da böyle yapmasını istiyordu. Şeyh Burhâneddîn hazretleri ve talebeleri ise bü­tün işlerinde îtidâl, orta yol üzere bulunuyordu. Talebeleri o kimsenin verdiği sıkıntılardan dolayı hep birlikte hocalarına şikâyette bulundular. Hocaları bir hac mevsiminde Arafat´ta kendilerine sıkıntı veren kimse­nin zararın­dan kurtulmak için duâ etti. Duâ sırasında kendilerine ziyâ­desiyle sıkıntı veren adam attan düşüp öldü.

Anadolu velîlerinden Celâl Ali Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine karşı birisi hasedinin şiddetinden edepsizlik etmeye cüret gös­terdi. Bir gün, büyük küçük, şehir ve devlet ileri gelenlerinin de bu­lun­duğu bir meclisde, Dede kelimesinin kökünü ve nereden türediğini veya alındığını anlatıyordu. Bu esnâda hasedci; “Dede lafzı, Arapçadır. Oyun, eğlence mânâsındadır.” dedi. Onun bu sözleri Celâl Ali Dede´nin gayre­tine dokunup; “Dede lafzı Farsçadır. Parçalayıcı mânâsınadır. Dedekân, saflar hâlinde dizilmiş olan nefsânî ve benlik düşüncelerini parçalayan orman arslanları demektir.” buyurdu. Bunun üzerine o hasedci, bu açık­lamayı kabûl etmeyip, kabalık edip daha ileri gitti ve böyle olduğuna dâir ısrarla delil istedi. O zaman Celâl Ali Dede; “Şâhi­dim, delilim odur ki, bu fakir cihâd-ı ekber arslanları arasındayım. Bu­gün seni parçalayacaklar.” dedi. İkindiden sonra, o meclisde bulunanlar dağılıp herkes işine gitmek için dışarı çıktılar. O hasedci de giderken yolda pusu kuran düşmanları tarafından öldürülüp parçalandı. O mec­liste bulunanlar bu olaydan son- ra, dede kelimesinin şeyhin buyurduğu gibi Farsça olup, parçalayıcı demek olduğunu anladılar.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir gün Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca, talebelerine; “Bugün Mevlânâ´ya gidip, onu soru yağmuruna tu- ta­lım. Öyle sorular hazırlıyalım ki, hiç birisine cevap veremesin.” dedi. Ta­lebeler soru hazırlamaya koyuldular. Ken­disi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn´in yanında Mevlânâ hazretleri tecessüm etti. Kâ- dı Sirâceddîn´in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı, talebele­rine; “Mevlânâ buraya geldi.” deyince, talebeler; “Biz görmedik efen- dim.” dediler. Bu hâl, Kâdı Sirâceddîn´in zihnine takıldı, düşüncelere dal- dı. Bir saat kadar sonra Mevlânâ haz­retleri tekrar orada göründü. Bunu kâdı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kâdı talebeleri ile namaz kılmak için büyük odaya geldiklerinde duvar­larda bir takım yazılar gör­düler. İncelediklerinde, Mevlânâ´ya sora- cağı sorular ve bu soruların ce­vapları geniş olarak, yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri, hay­retlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir â- lim ve velînin hakkında besledikleri kötü düşüncelerine pişmân oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ´nın talebesi olmakla şereflendiler.

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Seyyid Cemâleddîn Ezherî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında meclisinde bulunanlara vâz ederken kendisini bilmez biri gelip, edepsizce bâzı sözler sarfetti. O da bu sözlere üzüldü. Fakat cevap vermedi. O kimse, çıkıp gitmek üzere kapıdan adımını atar atmaz, dışarıda bulunan bir köpek ayağını öyle bir ısırdı ki, etraftan yetişenler ne kadar uğraştılar ise de, köpek, o kimsenin ayağını bırakmadı. Üstelik sürüyerek oradan uzaklaştırdı. Başı taştan ta- şa çarpan o edepsiz kimse, feryâd ederek fecî şekilde can verdi. O kö­pek, o kimsenin ayağını ölmedikçe bırakmadı. Bu hâdi­seyi ibretle seyre­denler, büyüklere dil uzatmanın ne kadar tehlikeli ol­duğunu daha iyi an­ladılar.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri´nin sohbetinde bulunanlardan biri, kendisini imtihan için bir gün yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; “Bu suâle söz ile mi, yoksa mânevî olarak mı cevap verelim ” dedi. O kimse; “İki şe­kilde de cevap ver.” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; “Keşke kendi ken­dini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Mânevî cevap istiyorsan, böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Allahü teâ- lânın dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamaya senin gü­cün yet­mediğini bilmez misin ” buyurdu. Bunun üzerine hemen o kim­senin yü- zü, simsiyah olup, kalbindeki bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istiğfâr etti. Cüneyd-i Bağdâdî yine de o kimseye merhamet edip teveccüh etti. O kimsenin hâli bundan son- ra daha düzgün oldu.

Bir defâsında Maraş ulemâsı ileri gelenlerinden Tekerekzâde Mutî- ullah Efendi, Darendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini imtihân etmek istedi. İçinde çeşitli sorular yazılı bir mektubu oğlu ile Muhammed Hilmi Efendiye gönderdi. Çocuk kapıyı çal- dığında daha mektubu veremeden kendisine içeriden başka bir mek­tup uzatıldı. Şeyh Efendi çocuğa; “Evlâdım mektubu bize vermene gerek yok, al bunu babana götür. İstediği şey içerisindedir.” buyurdu. Mutîullah Efendi çocuğunu dinledikten sonra büyük bir hayretle mek­tubu açtı. İ- çin­den şu şiir çıktı:

Hakikat ilminden aldım dersimi

Okudum özümden illallah dedim.

Urundum tâcımı, geydim postumu

Destûr aldım pîrden illallah dedim.

El içinde elpendidir elpendi

Açtı bahar yazı, bülbül uyandı,

Benden nutk istemiş Mutîullah Efendi

Her varımdan geçtim illallah dedim.

Şiiri okuyan Mutîullah Efendi hatâsını anlayıp Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelerek özür diledi ve talebelerinden oldu.

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) mescidden evine döndüğü zaman evi- ne yaklaşınca; “Allahü ekber” diyerek geldiğini haber verirdi. İçerden hanımı da aynı şekilde söylerdi. Kapıya kadar ve kapı önünde olmak üzere üç defâ böyle söyler ve cevap alırdı. İçeri girince hanımı karşılar paltosunu ve ayakkabılarını alır, sonra da sofra hazırlardı. Bir gün gene aynı şekilde tekbir getirerek evinin kapısına geldi. Fakat içerden hiç ce­vap gelmedi. İçeri girince hanımı karşılamadı. Lamba yakılmamıştı. Ha­nımı suratı asık bir hâlde bir köşeye oturmuştu. “Sana ne oldu ki böyle üzgün bir haldesin ” deyince, hanımı; “Sen halîfe hazret-i Muâviye ta­ra­fından sevilen sayılan birisisin. Halbuki bizim bir hizmetçimiz yok! Eğer ondan istesen sana bir hizmetçi verir.” dedi. Bunun üzerine üzü­lüp; “Al­lah´ım hanımın fikrini kim karıştırdı ise, gözlerini kör et.” dedi. O gün ha­nımının yanına bir kadın gelmişti ve ona; “Senin kocan halîfe ta­rafından sevilen birisidir. Kocana söylesen sizin için halîfeden bir hiz­metçi ister o da verir ve rahat edersiniz.” Demişti. Bu sözleri söyleyip giden kadın o gece evinde otururken âniden lambayı neden söndürdü­nüz dedi. Ya­nında bulunanlar; “Hayır söndürmedik. Lamba yanıyor.” dediler. Kadın gözlerinin âmâ olduğunun farkına vardı. O gün Ebû Müslim Havlânî haz­retlerinin hanımının kafasını karıştırdığını bu se­beple o mübârek zâtı üz­düğünü anladı. Hatâsını anlar anlamaz Ebû Müslim Havlânî hazretlerinin kapısına gitti. Ağlayarak özür diledi ve gözlerinin açılması için duâ etme­sini yalvararak istedi. Özrünü kabul edip affetti ve gözlerinin yeniden görmesi için duâ etti. O anda kadının gözleri görmye başladı.

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin huzûruna biri geldi. Gelen kimse, Kur´ân-ı kerîmi ezbere biliyordu. Meşhûr on sekiz ilimde de ihtisası vardı. Ebü´l-Abbâs´ın rahmetullahi a- leyh yanında bir mikdâr konuştu. Ebü´l-Abbâs rahmetullahi aleyh edebi­nin çokluğundan, tevâzu ile sessizce o kimse­nin anlattıklarını dinledi. Bir müddet sonra o kimse, kendisinde bulunan ilimle öğünerek ve kendini ondan üstün görerek kibirli bir şekilde Ebü´l-Abbâs´a; “Şimdi biraz da sen konuş!” dedi. Ebü´l-Abbâs; “Ey bunun öğünmesine sebeb olan şey çık!” buyurdu. O zât, Kur´ân-ı kerîm ve di­ğer ilimlere âit bütün bildiklerini bir anda unuttu. Hepsi hâfızasından si­lindi. Şehrin sokaklarında aylak aylak dolaşır oldu. Ebü´l-Abbâs-ı Mürsî rahmetullahi aleyh kendisine acıyıp, namaz içinde okunacak olan çok lüzumlu bilgileri o kimseye iâde etti. O kimse, ölünceye kadar bu hâlde kaldı. Bu hâli görenler, Allahü teâlânın velîsine karşı edepsiz davranıp onları küçük görmenin, onlara düşmanlık etmenin ve onları imtihan et­meye kalkmanın cezâsının pek ağır oldu­ğunu, böyle kimselerin elbette cezâlarını göreceklerini, dünyâda da, âhirette de perişan olacaklarını iyice anladılar.

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin yanına bir gün bi­risi geldi. Genc-i Şeker ona bir şey verdi ve gitmesini söyledi. Fakat o kimse, Genc-i Şeker´in yanından uzun zaman ayrılmadı ve kullanmakta olduğu tarağı almak istedi. Bunun için Genc-i Şeker´i çok rahatsız etti. Sonunda dayanamayan Genc-i Şeker ona; “Gidin beni rahatsız etme­yin. Allahü teâlâ seni cezâlandırsın.” dedi. O kişi oradan ayrıldı ve yı­kanmak için bir dereye girdi. Suya daldı ve bir daha çıkmadı.

Yine bir gün, Genc-i Şeker namaz kıldığı sırada, bir kimse dergâha girdi. Çok edepsizce ve tâciz edici bir şekilde Genc-i Şeker´e hitâben, yüksek sesle; “Nedir burada yaptığın sahte gösteri Kendini bir ilâh ilân ediyor ve insanları kendine ibâdet ettiriyorsun.” dedi. Genc-i Şeker bu ki­şiye çok kibâr ve mütevâzî bir sesle; “Kardeşim, kendimi aslâ ilâh ilân etmedim ve insanlara bana tapın demedim. Ben, Allahü teâlânın önem­siz ve mütevâzî bir kuluyum. Dilediğine şeref ve şöhret veren yalnız O´dur. Bu âcizin bütün şöhreti, Allahü teâlânın ihsânı sebebiyledir.” dedi. Şahıs, bu tatlı ve yumuşak sözler karşısında saygısızlığına piş­mân oldu, tövbe etti ve özür diledi. Bunun üzerine Genc-i Şeker onu affett

Anadolu´da yaşayan büyük velîlerden Hacım Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin ikâmet ettiği yerde yörükler topluluğundan bo- zuk îtikâd sâhibi bir grup vardı. Bir gün Hacım Sultan´ın yanına gelerek; “Sen kimsin Nereden geldin ” diye sordular. Hacım Sultan; “Hicaz´­dan geli­rim.” deyince; “Öyleyse buradan git. Bizim yerimizde ne arar­sın ” de- di­ler. Hacım Sultan; “Buraya Allahü teâlânın izni, Peygamber efendimizin işâreti, Ahmed Yesevî ve Hacı Bektâş-ı Velî´nin duâsı ile geldim. Burası bizim makâmımız, yerimiz oldu.” buyurdu. Onlar ısrarla gitmesini, yoksa zarar vereceklerini söylediler. Hacım Sultan oradan ayrılmayınca, zarar vermek istediler. Allahü teâlânın izni ile zarar ve­remediler. Hacım Sultan, Allahü teâlâya; “Bunların şerrini benim üze­rimden def eyle.” diye duâ etti. Allahü teâlâ bu kabîleye bir hastalık verdi ve pek çok kimse öldü. Bunun üzerine kabîlenin ileri gelenleri Ha­cım Sultan´dan af dilediler. Ha­cım Sultan da; “Allahü teâlâ üzerinizdeki belâ ve musîbeti def eylesin.” diye duâ edince, kabîle hastalıktan kur­tuldu.

Anadolu´da yetişen İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Seyyid İbrâhim Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında bulunan haddini bilmez bir kimse, kendisine dil uzatıp gıy­be­tini yapar, hakkında uygun olmayan şeyler söylerdi. Bu kimsenin yaptık­ları, söyledikleri, defâlarca Seyyid İbrâhim´e haber verildiği hâlde, o bir cevap vermeyip hep sükût eder ve sabrederdi.

Yine birgün o kimsenin, haddi aşarak ve daha da ileri giderek söyle­diklerini kendisine haber verdiler. Önceki söyledikleri yara olarak kal­binde durduğu ve hiçbir şey söylemeyip hep sabrettiği hâlde, bu defâ çok üzülüp gayrete gelerek; “Acabâ şu anda lisânı (dili) döner, ha­reket eder mi ki ” dedi. Mübârek gönlü çok incinip, o kimseye; “Dili ku­rusun.” diye bedduâ etti. O gece, o kimsenin dili tutuldu ve ölünceye kadar hiç konuşamadı. O kimsenin bu acıklı halini görenler, Allahü teâlânın velî kullarına dil uzatmanın, karşı gelmenin ve edebsizce söz­ler söylemenin ne kadar tehlikeli olduğunu ve ne ağır belâ ve musîbet­lere uğranacağını anladılar.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin güvenilir bir ta­lebesi ve oğulları şöyle anlatmışlardır: Bir tüccar, İmâm-ı Rabbânî haz­retlerinin komşularından birinin malını çaldı. Mal sâhibi ise, İmâm-ı Rab­bânî hazretlerinin akrabâsından bir genci hırsızlıkla ithâm etti. O genç, hakâret ve dayak korkusundan kaçıp gitti. Serhend´de bu işlerle görevli olan nöbetçi bunu duyunca hazret-i İmâm´ı çağırdı. İşinde gev­şeklik gös- terenin yanına gitmek îcâbetmediğini bildikleri hâlde, İmâm-ı Rab­bânî hazretleri talebelerinden birisi ile, yaya olarak oraya gitti. O edepsiz nö- betçi onların şânına yakışmayan sözler söyledi. Hazret-i İmâm ise gâ­yet yumuşak cevaplar verdi. Bu esnâda Mevlânâ Tâhir Bedahşî geldi. O kız- gın nöbetçiye; “Kimi ayağına çağırdığını biliyor musun Allahü teâlânın dostlarına kötü davrananlar elbette kısa za­manda cezâsını gö­rür.” dedi. Nöbetçi onları bıraktı. Aradan bir gün geçmeden bu edepsiz nöbetçi, semtinde bulunan büyük bir kalabalıkla münâkaşa etti. İş kav­gaya dökül- dü. O nöbetçi, oğullarından ve akrabâ­sından yirmi kadar in­sanla kalaba- lığa karşı koymak istedi ve evin da­mına çıktı. O evde harb için saklanan patlayıcı maddeler vardı. Oraya âniden bir ateş düştü ve büyük bir pat- lama oldu. O nöbetçi, bütün oğlu ve akrabâsı ile havaya uçtu. Cesedleri bile görülmedi. Böylece Allah dostlarına kötü söz söyle­menin cezâsını canıyla ödedi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bulunduğu beldede meşhûr, her- kesin kendisine baş vurduğu, ilim sâhibi Abdünnebî isminde biri vardı. Bu zât bir gün, Kerîmüddîn´i yemeğe dâvet etti. Yemekten sonra, istek ve arzusu ile Kerîmüddîn´e; “Bana büyükler yolunu tâlim eyleyin.” dedi. Kerîmüddîn de; “Evin dışındaki mescide gel! Orada sana arzu et­tiğini ve­reyim ve seni büyükler yoluna alayım.” buyurdu. Abdünnebî; “Mescidde herkesin yanında olmaz. Yalnız yerde söyleyiniz.” dedi. Kerîmüddîn, o- nun zâten meşhûr olduğu için, insanların yanında talebe olmaktan utan- dığını anladı ve bu işte esâsın nefse muhâlefet etmek olduğunu bil­dirmek için; “Yalnız yerde olmaz!” buyurdu.

Bunun üzerine o zât edebe riâyeti terk ederek; “Ben meşhûr bir kim­seyim. Sözüm dinlenir. Eğer bana yalnız yerde, yolu tâlim etmez­seniz insanlara sizin bid´at sâhibi olduğunuzu söyler, onların size gelip talebe olmalarına mâni olurum. Böylece kimse size gelmez.” gibi şeyler söyle­yerek, kendine göre, güyâ Kerîmüddîn´i tehdid eder bir ifâde kul­landı.

Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî o münâsebetsiz kimsenin bu sözle­rine üzülüp gayrete geldi. “Elinden gelen her şeyi yap! Halka iste­diğini söyle!” buyurdu. O kimse de, hakîkaten bundan sonra onun hak­kında ifti­râlara, bozuk sözler sarfetmeye başladı. Bu çirkin işe tevessül etmesin­den birkaç gün geçmeden evi barkı harâb oldu. Kısa zaman sonra da kendisi ve oğlu öldü. Büyüklere Allahü teâlânın sevdiklerine karşı gel­menin cezâsını hemen çekmiş oldu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Seyyid Gulâm Ali (Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde bulunu­yordum. İhtiyâr bir adam gelip; “Şeyhin şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi Onu anlamağa geldim.” dedi. Bu küstahça söz karşı­sında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece müteessir oldu ve öfkelenerek o ihti­yâra, keskin ve dik dik baktı. O esnâda ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; “Tövbe ettim. Allah için beni affet.” diye yalvardı. Maz- har-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak kaldırdı. İhtiyâr he­men düzeldi.”

İstanbul evliyâsının büyüklerinden Mehmed Emin Tokâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamanında Sultan Bâyezîd hamamında tel­lak­lık ya- pan bir Arnavud, bâzı töhmetler sebebiyle terbiye edilmesi için Ağa ka- pısında bulunuyordu. Bu Arnavud, Mehmed Emîn Efendiye düşman o- lup, suikast yapmak için gece gündüz tâkib ediyordu. Yine bir gün bu maksatla pazarda dolaşırken, Mehmed Emîn Efendiye bir köşe başında rastladı. Arkasından yavaş yavaş yaklaşıp benden haberi yoktur diyerek, belindeki kocaman bir bıçağı eline alıp arkadan vurmak için kaldırdı. Bu sırada Mehmed Emîn Efendi; “Vurma Arnavud!” dedi. Kendisini hiç gör­mediği ve arkaya dönmediği halde böyle söylemesi Arnavud´u şaşkına çevirdi ve Arnavud titremeye başladı. Olduğu yerde dona kaldı. Biraz gittikten sonra toparlanıp beni nasıl olsa görmedi di­yerek tekrar peşinden tâkib edip, yaklaştı. Elindeki bıçağı arkadan vurmak için kaldırdı. Yine; “Dur Arnavud!” deyip onu uyarınca, korkup vurmaktan vazgeçti. Meh- med Emîn Efendi hiç arkasına bakmadan yo­luna devâm etti. Ancak Arnavud vazgeçmeyip üçüncü defâ peşinden yaklaştı. “Ne olacak vurma dese de dinlemeyip vururum.” dedi. Yine bıçağı kaldırıp vurmak istedi. Bu sırada Mehmed Emîn Efendi hiç arka­sına dönmeden işin farkına va­rıp; “Arnavud elin öylece kalsın!” dedi. Bunun üzerine Arnavud´un eli başı üstünde havada dona kaldı. Hiç kı­pırdatamıyordu. Kolunu oynata­madığını gören Arnavud, korkuya ve dehşete kapılıp; “Aman efendim! Affeyleyin.” diyerek feryâda başladı. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi; “Bak bre habîs, nedir bu senin ettiğin! Bizi görmez mi zanneder­sin Bak şimdi ne hâle düştün ” dedi. Arnavud; “Aman efendim! Bir daha böyle işler yapmayayım.” deyince; “Koy bıçağını beline.” dedi. Ar- navud bıçağı beline koyup Mehmed Emîn Efendinin ayaklarına ka­pandı. Bundan sonra günahlarına tövbe edip, Mehmed Emîn Efendinin sohbet- lerine devâm etti. Zamanla mak­bul talebelerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim el-Metbûlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; malına ve makâmına güvenip başkalarına zulme­den birisi, dil uzattı ve; Varsın Şeyh beni üflesin. diye alay etmeye başladı. O ki­şinin bu küstahlığını işiten Metbûlî, haber gönderip; Ben üfürükçü deği­lim. Ancak okumu hangi hedefe yöneltirsem tam isâbet eder. buyurdu. O esnâda helâya girmiş bulanan o kişi gecikince, adamları helânın kapı­sını açtılar, helâ çukuruna yüzünü koymuş bir şe­kilde can verdiğini gör­düler.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Süleymâniye´deyken, Berzencîler´den silâhlı iki yüz kişi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin öldürülmesine karar ver­diler. Cumâ günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında beklemeye baş­ladılar. Cumâ namazı kılındıktan sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, her zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çı­kanlar bu silâhlı kişilerin Mevlânâ Hâlid hazretlerine kötülük yapmak ni­yetinde olduklarını anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mes­cidin kapısın­dan çı- kıp, bu silâhlı ve kötü niyetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden bâzısı nâra atarak kaçıştı, bâzıları da yüzüstü düşerek pe­rişân oldu. Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gibi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların çoğu; “Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında hey­betli bir arslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gör­dük. O anda aklımız başı­mızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.” dediler.

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velilerden Seyyid Muhammed Çe­lebi Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin çiftliğinde değirmeni olan bir ortağı vardı. Köyünde bu değirmeni çalıştırarak geçimini temin ederdi. Köyün ileri gelenlerinden birinin de değirmeni vardı. Bu kimse sâdece benim değirmenim çalışsın diye o kimsenin değirmeninin olu­ğuna taş bı­rakır çalışmasına mâni olurdu. Bu durumu Muhammed Çe­lebi Sultan hazretlerine birkaç defâ açıp zulme uğradığını söyledi. Adam da bu işin­den bir türlü vaz geçmedi. Bir gün gene şikâyet etti. Muhammed Çelebi Sultan hazretleri; “Ayruk (gayrı) etmesün.” buyurdu ve başka söz söyle­medi. Şikâyette bulunan kimse bu sözden pek bir şey anlayamadı. Hattâ talebelere şeyh hazretleri fazla bir şey söyle­medi ve kâdıya (hâkime) göndermedi diye yakındı. Talebeler şeyh haz­retleri sana ne buyurdu diye sordular. O da; “Ayruk etmesün.” dediğini söyledi. Talebeler bu sözü duyunca; “Öyleyse söz tamam oldu. Artık kurtuldun. Var git sen ar­tık işin sonunu gözle.” diye teselli etti. O kimse değirmenine gidip baktı­ğında, değirmenin suyunun taştığını ve dışarı aktığını gördü. Yine taş bı­rakıldı zannederek oluğu yokladı. Değirmenin çalışmasına mâni olan kimse yine bir taş bıraktırmak için bir adam göndermiş, bu adam da taş bırakırken oluğa kendi düşüp ölmüştü. Bu hâdiseye çok şaşıp köye döndü. Köye gidince de, değirmenin oluğuna taş bıraktıran kimsenin de âniden öldüğünü öğrendi. Zâlimin elinden kurtulduğu için Allahü teâlâya şükretti. Muhammed Çelebi Sultan´a muhabbeti ve bağlılığı arttı.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´- sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, bir gün İran ku­mandanlarından râfızî îtikâdlı biri, Hindistan´ın başşehrine gitmek üze- re yola çıkmıştı. Serhend şehrinden geçerken, alay ederce­sine, hizmet- çile­rinden birini Muhammed Ma´sûm hazretlerinin huzûruna gönderip, zi- yâ­retine gelmek istediğini bildirdi. Muhammed Ma´sûm haz­retleri; “Mi- sâfir kâfir de olsa ona ikrâmda bulununuz.” sözü gereğince, misâfir için hazır­lık yaptırdı. İkindiye kadar beklediler. Gelmedi. So­nunda o kuman- danın gittiği haberi geldi. Maksadı, Ehl-i sünnetin en büyük âlimlerinden ve ko­ruyucularından olan Muhammed Ma´sûm ile alay etmek, onu küçük gö­rüp hafife almakmış. O sırada, Muhammed Ma´sûm hazretlerinin en yük­sek halîfelerinden olan Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî misâfir geldi. Ha­zır olan yemekleri onun için getirdiler. Hâce Muhammed Hanîf, hediye olarak birkaç tâne bıçak getirmişti. Başka hediyeler de vardı. Muham- med Ma´sûm hazretleri bıçaklardan birini alıp; “Bir salatalık geti­rin.” buyurdu. Salatalık getirdiler. O bıçakla salatalığı kesti ve buyurdu ki; “Salatalığı keserken, bizimle alay etmeye kalkışan o râfizînin de başının kesildiğini gördüm.” Hakîkaten buyur­duğu gibi oldu.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ a- leyh) zamânında, Semerkand´da Mirzâ Halîl Şâh, Horasan´da da Mirzâ Şâhruh pâdişah idi. Muhammed Pârisâ, Semerkand pâdişâhı Mirzâ Ha­lîl´e zaman zaman mektuplar göndererek, müslümanlara yar­dımcı olup, işlerine alâka göstermesini istiyordu. Mirzâ Halîl, bu mek­tupları kendisi için ağır görmeye başladı. Hasedçilerin de tahriki ile, Muhammed Pâri- sâ´ya karşı hoş olmayan bir tavır aldı. Nihâyet adamla­rından birini gön- dererek; “Deşt (çöl) tarafına gitsinler! Orada bulunan nice kimseler onla- rın bereketiyle müslüman olma şerefine ersinler…” şeklinde haber yolla- yıp, memleketinden çıkmalarını bildirdi. Muhammed Pârisâ hazret­leri bu haber üzerine gelen elçiye; “Tamam kabûl ettik. Fakat önce büyükleri- mizin kabirlerini ziyâret edeceğiz. Sonra da gideceğiz.” dedi. He­men atı- nın hazırlanmasını istedi. Derhâl atını eğerleyip hazırladılar. Atına binip yola çıktı. Yanına, talebelerin­den büyük bir kalabalık yaya olarak katıldı. Önce Kasr-ı Ârifân´a gidip, hocası Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Hocasının kabrini ziyâret edip ay- rıldıkları sırada, yüzünde bir azamet ve heybet be­lirmişti. Oradan Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin kabrini ziyâret için de Sûhârî´ye gitti. Orada da ziyaretini tamamlayınca, atını sürüp yola çıktı. Sûhârî yakınında bir tepe- ye çıkınca, tepe üze­rinde durup, Horasan´a doğru dönüp; “Hepsini yerle bir et; böylece bu­gün meydanda er kimdir, anlasınlar!..” mânâsında bir beyt okudu.

Bundan sonra Buhârâ´ya döndüler. Tam bu sırada, Horasan pâdi­şâhı Mirzâ Şâhruh, Muhammed Pârisâ hazretlerinin gönlünü kıran Semer- kand pâdişâhı Mirzâ Halîl´e bir mektup yazdı. Mektubunda savaş ilân ettiğini bildirerek; “Geliyorum, harp meydânına çık!” diye yazmıştı. Bu karar önce kendi halkına duyurulmak için câmilerde okunup ilân edildi. Sonra da mektubu Mirzâ Halîl´e gönderdi. Mektubu gönderdikten hemen sonra da üzerine yürüyüp, Mirzâ Halîl´i mağlup ederek öldürdü.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Şemseddîn bin Ketîle dedi ki: “Muham- med Şâzilî´yi tanıtan ilk hâdise şudur: “Sultan Ferec bin Berkûk, bir se- bebten dolayı halkın üzerine ok attırıyor; Muhammed Şâzilî de buna kar- şı geliyordu. Muhammed Şâzilî´nin arkasından as­kerler gön­derdi, yanına getirtti. Ona sert sözler söyledi ve; “Bu memle­ket benim mi, yoksa senin mi ” diye sordu. Muhammed Şâzilî de; “Bu memleket, ne benimdir, ne senindir. Kahhâr ve tek olan Allahü teâlânındır.” dedi. Sonra gönlü kırık kalkıp gitti. Akabinde Sultâna bir hastalık ârız oldu ki, az kalsın ondan dolayı helâk oluyordu. Hastalığın tedâvisinden bütün doktorlar âciz kaldı. Sultânın husûsî danışmanla­rından durumu anlayan bâzıları; “Bu, Mu- hammed Şâzilî´nin kalbinin kı­rılmasındandır.” dediler. Sultân´a, Muham- med Şâzilî´nin gönlünü alma­nın, ancak hastalığa çâre olabileceğini anlat- tılar. Bunun üzerine Sultan; “Hatırını almam için ardın­dan adam gönde- rip getirtiniz.” dedi. Komu­tanlar ona gittiler. Onu Mısır´ın dışında bir yerde buldular. Sultân´ın is­teğini haber verdiler. O, Sultân´ın yanına gitmeyi ka- bûl etmedi. Gelen­ler, Muhammed Şâzilî ile Sultan ara­sında tereddütte kaldılar, geri dön­mediler. Sonunda Şâzilî, Sultân´a acıdı. Ona, temiz ve helâl zeytin yağı ile pişirilmiş bir ekmek parçası gönderdi ve onlara dedi ki: “Ona, bu ekmeğin hastalığını iyileştireceğini söyleyin. Fakat bir daha büyüklere karşı edebi terk etmesin.” Sultan gönderilen ekmeği yiyince, iyileşti. O günden sonra, bu hâdise insanlar arasına yayıldı. Sultan, şük- ran borcu olarak, ona bir torba gümüş gön­derdi. Gümüşü getiren, onu kürsüde vâz ederken buldu. Muhammed Şâzilî, gelen kişinin yanındaki gümüş­ler bitinceye kadar, avuç avuç alıp insanlara attı. Bu olanlar Sul- tâna ulaştı. Bunun üzerine Sultan, Muhammed Şâzilî´nin yanına gelip, el- le­rinden öptü. Muhammed Şâzilî, ona; “Kalk, şu kuyuya git. Ondan ab- dest suyu alarak şu fıskiyeyi doldur ki, kıyâmet günü bu senin için def- terinde sevab olarak bulunsun.” diye emretti. Sultan elbisesini çı­kardı. Bir kova doldurdu. Ona bu kova çok ağır geldi. Güçlükle çeke­bildi. Baktı ki, altın doluydu. Muhammed Şâzilî´ye durumu söyledi. O da; “Onu ku- yuya dök ve yeniden doldur.” buyurdu. İkinci ve üçüncü dolduruşunda da böyle oldu. Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “Kuyuya, bizim sudan başka bir şeye ihtiyâcımız yok de!” Bunları gören sultan, Muhammed Şâzilî´ye gönderdiği şeyin ne ka­dar değersiz olduğunu anladı.

Muhammed Hanefî hazretlerinin bir komşusu vardı. Onu hiç sev­mezdi. Devamlı aleyhinde konuşurdu. Ziyâretine gelenleri kapısından çevirerek; “Geldiğiniz zât, büyük kimse değil, o benim komşumdur, o si­hirbâzın biridir.” derdi. Muhammed Hanefî hazretleri, defâlarca ona na­sî­hat etti fakat fayda vermedi. Yine bir gün, uzak bir yerden kalabalık bir grup insan ziyâretine geldi. Bu zât, hemen bunların önüne geçip, aynı şeyleri tekrâr ederek, gelenleri geri çevirdi. Bunun üzerine Muhammed Hanefî hazretleri; “Yâ Rabbî! Yol kesicilerin cezâsını ver.” diye duâ etti. Kısa bir müddet sonra, o kimse hastalandı. Ağzından kan ve ciğer par­çaları geldi. Ve o hastalıktan kurtulamayıp öldü.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerini bir kimse bir meseleden dolayı yalancılık- la suçladı. O da ellerini kaldırdı; Yâ Rabbi! Eğer bu kimse sö­zünde ya- lancı ise onu helâk et. diye duâ etti. Bu kimse orada cemâa­tın içinde can verdi. Askerler Mutarrif hazretlerini kâdıya götürdüler. Kâdı; Sen adam öldürmüşsün. dedi. Mutarrif hazretleri; Hayır ben sâdece duâ ettim ve duâm o kimse hakkında kabul olundu. diye cevap verdi. Bunun üzerine durum anlaşıldı ve müslümanların Mutarrif haz­retlerine sevgi ve muhabbetleri bir kat daha arttı.

Fıkıh, hadîs âlimi ve büyük velî Yahyâ Münâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında, Ebü´l-Hayr Nehhâs isminde bir kimse vardı. O, halk­tan malların zekâtını ve uşrunu toplamak için sultan tarafından görev­len­dirilmişti. Fakat o görevini kötüye kullanarak, halkın elinden malların bü­yük bir kısmını karz-ı hasen (ödünç) olarak zorla alıyor, sonra ödemi­yordu. Bir gün Ebü´l-Hayr Nehhâs, Münâvî´nin yanına gelerek; “Sultânın selâmı var. Sizden on beş bin dînâr karz-ı hasen (ödünç) isti­yor.” dedi. Onun gâyesi, bu parayı sonra ödememekti. O anda Münâvî´nin değil on beş bin, on beş dirhemi bile yoktu. Durumu Ebü´l-Hayr Nehhâs´a söyledi. Ebû Zekeriyyâ isminde, Münâvî´nin hizmetini gören bir talebesi vardı. Ona; “Sen bu gece İmâm-ı Şâfiî´nin türbesine git. Yüzünü onun mübârek yüzüne çevir. Hüsn-i edeble dur ve; “Hiz­metçiniz Yahyâ Münâvî, başına gelenleri size arz eder.” de. Ne cevap işitirsen, iyice ezberle ve gelip ba- na söyle.” dedi. O talebe, İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin türbesine gitti ve ho- casının dediklerini yaptı. Fakat İmâm-ı Şâfiî´den hiçbir ses işitmedi. Bu- nun üzerine hocasının dediklerini bir daha tekrâr etti. Yine bir şey işit- medi. Sonra birkaç defâ daha tekrar etti ise de, cevap alamadı. Sa­bah- leyin hocasının huzûruna gelip durumu arz etti. Hocası; “Allahü teâlânın izzeti ile yemîn ederim ki, ben bu mecliste, sana verilen cevâbı işittim. İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyurdu ki: “Yahyâ´ya de ki, on beş gün sonra Ebü´l-Hayr Nehhâs, yalın ayak, elleri kolları bağlı olarak senin ya­nına ge- lecektir. Şu üç şey arasında serbest bırakılacaksın. İster öldür­türsün, is- ter dövdürürsün, istersen bu belde­den sürdürürsün.” dedi.” Bu olaydan on beş gün sonra, sultan, Ebü´l-Hayr´ı elleri bağlı olarak Ebû Zekeriyyâ Münâvî´nin huzûruna gönderdi. Öldürtmekte, dövdürtmekte ve sürgün etmekte serbest bıraktı. Yahyâ Münâvî de onu sürgün etti. Ebü´l-Hayr Nehhâs, ölünceye kadar sür­günde kaldı.

Evliyânın büyüklerinden Ni metullah Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün makam ve mevkî sâhibi birisinin yanına gitmişti. Orada, Mekke-i mükerreme âlimlerinden Şeyh Ferrûh da bulunuyordu. Ni me- tullah Geylânî içeri girince, Şeyh Ferrûh derhal ayağa kalkıp hür­mette bulundu. Makam ve mevkî sâhibi şahıs ise, Allahü teâlânın sev­gili kul- larından olan bu zâtı küçümseyerek, ona karşı gereken saygı ve hürme- ti göstermedi. Ni metullah Geylânî, o kibirli şahsın yanından ayrı­lınca, o şahıs humma hastalığına yakalandı. Bunun üzerine o şahıs hatâsını anlayarak, Şeyh Ferrûh u, Ni´metullah Geylânî ye gönderdi. Onun vâsı­ta- sıyla özür dileyip af taleb etti. O zaman Ni metullah Geylânî; Ondaki o kibir hâli gidip tevâzu sâhibi oluncaya kadar, üç gün humma hastalığı onda devâm edecek dedi. Nitekim, humma hastalığı üç gün devâm etti. Hummadan dolayı çok perişân oldu. Yaptığı işten dolayı pişmân oldu ve tövbe etti. O olaydan sonra herkese karşı tevâzu ile davranmaya baş­ladı.

Anadolu velîlerinden Pîr Emir Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retleri´nin mezarı üzerine, Bursa´nın Yunan işgâli sırasında Pîr Emîr ma- hallesine bakan korucu, bir gün elindeki sopası ile vurarak; “Mâdem velî- siniz neden Yunanlıları Bursa´dan kovmuyorsunuz Bu nasıl velîlik­tir …” şeklinde konuşunca, korucu rüyâsında Pîr Emir´i görür. Pîr Emîr ona; “Vatan ve iffeti korumak size âittir. Canlılar ne gün için var. Biz mi ge- rek…” der. Sonra korucuya bir tokat atar. Sıçrayarak uyanan korucu­nun ağzı çarpılır ve kısa zaman sonra ölür.

Karabağ´da yetişen meşhur velîlerden Şeyh Pîr Muhammed Gen- cevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hanımı Zeyneb ananın iki er- kek kardeşi vardı. Bunlardan biri Gencevî hazretlerini severdi ve ona ta- lebe olmuştu. Diğerinin hiç muhabbeti yoktu. İki kardeş birlikte Gürcis- tan´a askere gitmişlerdi. Bir gün Gencevî hazretleri hanımı ile evinde otu- rurken; “Eyvâh!” dedi. Hanımı ne oldu diye sorunca; “Birâde­rine bir kâfir tüfek attı. Bizi seven kardeşine gelen kör kurşuna bir pelit ağacını eğdim. Kurşunu meşe ağacı tuttu. Birâderin kurtuldu.” deyince, Zeyneb ana; “Ö- bür kardeşime gelen kurşun ne oldu ” diye sordu. “Göğ­sünü delip geçti!” deyince; “Aman böyle söyleme!” dedi. “Allahü teâlâ bi­lir ama, böyle ol- du.” Askerler dönünce, Gencevî hazretlerini se­ven kayın birâderi sağ sâ- lim geldi. Sevmeyip muhâlefet edenin ise vu­rularak öl­düğü haberi geldi.

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ileri gelen talebelerinden Mevlânâ Alâeddîn anlattı: “Hasta idim. Hocam ziyâretime gelmişti. Yatağımın kenarına otu­rup, sesli olarak üzerime Kur´ân-ı kerîm okudu. Sonra sessizce ba­şını önüne eğerek murâkabe etmeye başladı. O sırada odamın tahta­dan ya­pılmış tavanındaki bir delikten bir miktar toprak, hocamın başına saçıldı. Toprağın bir fâre tarafından atıldığı belliydi. Hocam, bu hâle önce bir şey demedi. Bu hâl üç defâ tekrar edince, Sa´düddîn-i Kaşgârî başını yukarı kaldırarak; “Ey edebsiz fâre!” deyip dışarı çıktılar. Bu du­rum beni ol­dukça üzdü. “Bu fâre, Allahü teâlânın evliyâsı olan bu mü­bârek zâtı in­citti. Dur bakayım bunun sonu neye varacak Bu fâreye gazab-ı ilâhî gelecek ama nasıl ” diye düşünmeye başladım. Biraz sonra o deliğin kenarında bir kedi göründü ve beklemeye başladı. Yine aşağıya toprak dökmeye gelen fâreyi bir anda yakalayıp öldürdü. Yine beklemeye de­vâm etti. Biraz sonra bir fâre daha geldi. Onu da öldürdü. Bu şekilde o gün akşama kadar tam on sekiz fâreyi öldürüp yedi.”

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan evliyânın meşhurların­dan Mustafa Sâfî Âmidî Bolevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Bolu´ya in­sanları irşâd için geldiği ilk sıralarda, Bolu´da Kara Hacı Hâfız Kavvam Efendi adında meşhur biri vardı. Bu zât âlimlerin ve halkın bulunduğu bir mecliste Mustafa Sâfî Efendi hakkında dedikodu yaptı. Onun bu uygun­suz davranışı, Mustafa Sâfî Efendi tarafından duyuldu. Onu huzûruna çağırıp nasihat etti. Böyle şeyleri yapmaktan vaz geç­mesini söyledi. An­cak o, bu hâlini terk etmeyip, meclislerde aleyhinde yine konuşuyordu. Tam o mübârek zâtın aleyhinde konuştuğu bir sı­rada dili ağzından dışa­rıya çıkıp, acı acı bağırmaya başladı. Mecliste­kiler onun bu hâline çok şaştılar. Bu ne haldir diye sorduklarında, Mustafa Sâfî Efendinin aley­hinde konuşması sebebiyle ondan mânevî bir okun kendisine isâbet etti­ğini, gidip ondan kendisini affetmesini arzetmelerini söyledi. Bunun üze­rine gidip hâlini arzettiler. Ölecek de­diler. Affetmesi için yalvardılar. Mus- tafa Sâfî Efendi gelenlere; “Evliyâullahın terbiyesi böyle de olur. Onun vefât etmesi, hakkında ha­yırlıdır.” buyurdu. Dedikleri gibi o gün öldü.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Sâkıb Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri her kimden gelirse gelsin ezâ ve cefâlara karşı şikâyette bulunmaz, onlarla güzel ve tatlı bir şekilde konuşarak, dost olmayanları da dost yapardı. Başına gelen her türlü sıkıntıları şükr ile karşılardı. Aleyhinde olanların bir kısmı onun bu halleri karşısında tövbe edip, ona talebe oldu. Diğerleri ise bir musîbete dûçâr oldular. Bir Cumâ günü İb­râhim Efendi isimli bir zât Aksu´ya giderken, yolu Sâkıb Dede´nin dergâ­hının yanından geçti. Dergâha girip; “Bana bir fırsat verseler bütün de­delerin ayaklarını kırardım.” dedi. Ayrılıp giderken, dergâha yakın bir yer- de düştü ve ayağı kırıldı. Ömrünün sonuna kadar bu derdi çekti.

Cezâyir´de yetişen Hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin sözlerini anlıyamadıkları için, az da olsa ona îtirâz edenler oldu ise de, çoğu vazgeçip tövbe etmiş­lerdir. Senûsî ölüm hastalığında iken, daha önce kendisine îtirâzda bulunanlar­dan bir âlim gelerek özür diledi ve affını istedi. O da o âlimi affedip, duâ etti. Senûsî vefât edince, o âlim çok ağladı ve çok üzüldü. O büyük zâtın yüksekliğini anlıyabilmekte çok geciktiğini düşünerek çok üzülür, ne za­man Senûsî´nin ismi geçse hemen ağlardı.

Büyük velîlerden Seyfeddîn Menârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerini yetiştiren Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî haz- retleri´nin Seyfeddîn isminde dört talebesi vardı. Biri mahbûb (sevi­len), biri makbûl, biri makhûr (kahra uğramış) ve biri de merdûd (kovul­muş). Seyfeddîn Menârî, mahbûb (sevilen) olanı idi. Makbûl olan Seyfeddîn Hoşkan´ın, Şâh-ı Nakşibend´e bağlanması şöyle olmuştu. Seyfeddîn Hoşkan, ticâret ile uğraşırdı. Bir gün, ticâret maksadıyla, Buhârâ´dan, Harezm´e geldi. Orada Alâüddîn-i Attâr´ın sohbetine ka­vuştu. Sonra Buhârâ´ya döndü. Alâüddîn-i Attâr´dan aldığı feyz ile Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin sohbetine devâm etti. Şâh-ı Nakşibend´den yo­lun edeb ve usûlünü öğrendi. Bu yola sımsıkı sarıldı.

Şâh-ı Nakşibend´in kahrına uğrayan Seyfeddîn ise, Seyfeddîn Bâlâ- hâne idi. Bu Seyfeddîn ile Muhammed Pârisâ´nın amcası Hüsâmeddîn Yûsuf Seyfeddîn Hoşkan, gece-gündüz berâber sohbet edip, birbirinden ayrılmazdı. Seyfeddîn Hoşkan, Şâh-ı Nakşibend´in yo­luna girince, bir gün Seyfeddîn Hoşkan´ın evinde toplandılar. Şâh-ı Nakşibend´in yük- sekliği, kemâli üzerinde konuştular. Seyfeddîn Hoşkan, arkadaşlarına, kendilerinin de Şâh-ı Nakşibend´in yoluna gir­meleri ve büyük saâdete ermeleri için ısrârda bulundu. Seyfeddîn Bâlâhâne de şöyle anlattı: “Bir gün Şâh-ı Nakşibend hazretlerine rast­ladım. Üzerle­rinde yeni bir hırka vardı. Gönlüm o güzel hırkaya mey­letti. Kalbimden o hırkayı bana verse diye geçirdim. İçimden geçeni keşfedip, o hırkayı bana verdi. O zâtın ev- liyâlık yolunda kemâl dere­cede olduğuna ben de şâhidim. Lütfedip bana vâsıta olun beni Şâh-ı Nakşibend´in sohbetine eriştirin.” dedi. Bunun üzerine, berâberce Şâh-ı Nakşibend´in huzûruna gittiler. Kabûl edilmesi için yalvardılar. Şâh-ı Nakşibend, bu yalvarmaları üzerine onu kabûl etti. Fakat bir müddet sonra, Seyfeddîn Bâlâhâne, Şâh-ı Nakşibend ve birkaç talebesi ile be­râber Buhârâ sokaklarından gi­diyordu. Birden karşılarına yüksek tanı­nan, fakat Şâh-ı Nakşibend´in üs­tünlüğünü inkâr eden biri çıktı. Şâh-ı Nakşibend, yükseklikleri ve yaratı­lışları îcâbı o kimseyi gâyet nâzik ve güleryüzle karşıladı. İltifât etti. Hattâ birkaç adım da yanında yü- rüyerek uğurladı. Fakat Seyfeddîn Bâlâhâne, Şâh-ı Nakşibend geri dön- düğü hâlde, birkaç adım uğurlama ile kalma­yıp, o bid´at sâhibi kimseyi tâkib etti. Şâh-ı Nakşibend, bu edebe uyma­yan işten dolayı çok mütees- sir oldu. Seyfeddîn Bâlâhâne geri dönünce; “O kimseyi uğurlamakta mü­bâlağa gösterdin. Bu hatâ yüzünden kendini rüzgâra verdin. Belki Buhâ- râ´yı da harâb ettin!” buyurdu. Şâh-ı Nakşibend´in bu üzüntüsün­den, Seyfeddîn Bâlâhâne o gün öldü. Özbe­kistan taraflarından gelen bâzı kimseler de Buhârâ ve çevresini yağma­layıp, her tarafı harâb etti­ler. Birçok mâsum insanı da öldürdüler.

Diğer Seyfeddîn ise; başlangıçta, Şâh-ı Nakşibend hazretlerini se­verdi. Ticâretle uğraşır, bütün zamânını para kazanmaya sarf ederdi. Bu sebeple kendisinde hasislik alâmetleri başgöstermişti. Bir gün Şâh-ı Nakşibend hazretlerini, talebeleri ile berâber evine yemeğe dâvet etti. Şâh-ı Nakşibend hazretleri dâimâ yemeğin sonunda tatlı veya meyve yerlerdi. Meyvesiz veya tatlısız ziyâfetlere ise, latîfe ederek; “Bu ziyâfe­tin demi yok” derdi. O günde yemek yenilip, yemeğin sonunda tatlı veya meyve gelmeyince; Seyfeddîn´e latîfe yollu; “Verdiğin yemek demsiz ol- du.” buyurdu. Bu söz Seyfeddîn´e çok ağır geldi. Kalbinde Şâh-ı Nak- şibend hazretlerine karşı bir soğukluk meydana geldi. Bu hâl, Şâh-ı Nak- şibend hazretlerine de mâlûm olunca, üzüldü ve hep parayı hesâb eden bu Seyfeddîn´e; “Nasıl, on iki bin altın sermâyen olsa yeter mi ” buyurdu. Meğer, Seyfeddîn´in bütün maksadı, on iki bin altın ser­mâye sâhibi ol- mak imiş. Bundan sonra Seyfeddîn de dünyâ menfaatleri hırsına düşüp, sohbetlere gelmez oldu.

Bir gün bu Seyfeddîn´i bir kervan ile giderken, konakladıkları çi­menlik ve yeşillik üzerinde yuvarlanırken görmüşler. Dünyâ malına düşkün ol­mak hâli onu o kadar kaplamış ki, hem yuvarlanıyor, hem de; “Oh! Oh! Birisine bağlanmamak ne tatlı, ne tatlı!” diye bağırıyormuş. Hâce Ubey- dullah-i Ahrâr hazretleri: “Bu Seyfeddîn ne nasîbsiz kim­seymiş. Hâce Behâüddîn gibi bir zâtın sohbetlerinden ayrılıyor da, bundan zevk alıyor. Böylelerine yazıklar olsun!” buyurdu.

EVLİYÂYI ÜZMEK

Seyyid Emîr Külâl´le, bir gün talebeleri,

Ziyârete giderken, birlikte kabirleri,

Yolda, koca bir aslan, çıktı karşılarına,

Talebeler korkarak, çekildiler bir yana.

Ve lâkin Emîr Külâl, korkmadı zerre kadar,

Buyurdu ki: “Korkmayın, o bize yapmaz zarar.”

Sonra ona yaklaşıp, tutunca yelesini

Başını yere koyup, çıkarmadı sesini.

Hürmet gösterir gibi, hareketler yaparak,

Ayrılıp gitti, geri, sanki mahcûb olarak.

Talebeler bu hâle, taaccüb ettiler hep,

Dediler ki: “Efendim, bu nasıl iş ki acep,

Aslanın size karşı, olan bu hareketi,

Çok hayret verdi bize, nedir bunun hikmeti

Aslan sizi görünce, mahcûb oldu âdetâ,

Bir vahşî hayvan iken, sizden korktu o hattâ.”

Buyurdu: “Kardeşlerim, kim korkarsa Allah´tan,

O´nun mahlûkları da, çekinir, korkar ondan.

Aksine, bir insan ki, Allah´tan korkmaz ise,

Mahlûklara karşı da, korkak olur o kimse.”

Bir gün talebesiyle, câmiye giderlerken,

Bir çocukla, babası, geliyordu ilerden.

Çocuk, Emîr Külâl´i, görünce sevdi onu,

Ve sordu babasına, onun kim olduğunu.

O ise sevmiyordu, “Seyyid Emîr Külâl´i,

Hattâ onun hakkında, konuştu lâübâli.

Emîr Külâl işitip, buyurdu ki adama;

“Bana değil, kendine, zarar verdin sen ama.

Bir Allah hadamına kimse ederse hakâret.

İflâh etmez o artık, fecîdir ona gâyet.”

Çok zaman geçmedi ki, uyuz oldu o kimse,

Bir çâre bulmadı, her kime gitti ise.

Nereden geldiğini, anladı bu illetin,

Dedi: “Emîr Külâl´e, çabuk beni iletin.”

Giderek arz ettiler, bunu Emîr Külâl´e,

Buyurdu ki: “Mâlesef, o dönmez iyi hâle.

Hakkını ona helâl, etse de Emîr Külâl,

Önceki evliyâlar, kat´iyyen etmez helâl.

O, büyük insanlardan, ok´u yedi bir defâ,

Ona çâre bulmaz, gitse de ne tarafa.”

Oradan ayrılarak, gidiyorken evine,

Düşüp öldü, bir çâre, bulamadan derdine.

Buyurdu: “Ey insanlar, sevmeyin bu dünyâyı,

Ve aslâ unutmayın, Allahü teâlâyı.

Bir günah karşısında, korkun ki O´ndan gâyet,

Bundan daha kıymetli, yoktur başka ibâdet.

Kim Alah´tan korkarsa, siz dahî korkun ondan,

Ve lâkin hiç korkmayın, Allah´tan korkmayandan.

Bir günah işlerseniz, âcilen tövbe edin,

Tövbe etmek, başıdır zîrâ her ibâdetin.

Her namazı kılınca, tövbe edin siz yine,

Zîrâ güvenmemeli, bir kul ibâdetine.

Öyle düşünmeli ki, kul kendi günahını,

Görmemeli kat´iyyen, başkasının aybını.

Siz her hangi bir işi, getirirken yerine,

Bakın ki, uygun mudur, o iş dînin emrine

Eğer uygun değilse, vaz geçin siz o işten,

Zîrâ kul böylelikle, halâs olur ateşten.”

Konya´da yetişen velîlerin büyüklerinden Sultan Veled (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) zamânında, Mustafa isminde zâlim bir kimse vardı. Malı, mülkü ve akrabâlarının çok olmasından istifâde ederek, bâzı kimselere eziyet ederdi. Bunu Sultan Veled´e şikâyet eylediler. Sultan Veled onu huzûruna çağırıp nasîhat ettiğinde, kaba sözlerle îti­râz etti. Mustafa´nın bu kaba sözlerine sükût eden Sultan Veled haz­retleri, o çıkınca; “Bunun bir hafta ömrü kaldığı hâlde, hâlâ yiğitlik tas­layıp sıhhatine güveniyor.” buyurdu. Mustafa, dergâhtan çıkıp evine gi­derken, nereden geldiği belli olmayan bir ok, göğsüne saplandı. Bir hafta sonra öldü.

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şam´dan Konya´ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğra­yarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu ol­du­ğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahla­mak istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıl­dığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kal­mamıştı. Cübbesini çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce sü­ren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, ca­mide birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak: “Burada yatılmaz kalk!” dedi. Şem- s-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: “Benim kimseye bir zararım do­kunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yata­cak yer yok­muş, baş- ka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım.” dedi. Câ- miyi kilitlemek için gelen kişi; “Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık de- dim, yoksa yaka paça seni dışarı atmasını bili­rim.” diye karşılık verdi.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. He­men ayağa kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı. Câmiden çıkmasını isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; “İmdât boğuluyorum!” diye ba­ğırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona; “Ne oldu, niye bağırıyorsun ” diye sordu. Kayyum durumu anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine ye­tişti. Kendisine; “Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affe­din!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde: “Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. An­cak îmânla ölmesi için duâ edebilirim.” buyurdu.

Meşhûr velîlerden Şeyh Hasan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle- rinin bulunduğu yerde, bir genç yoldan gelip geçenleri rahatsız ederdi. Bir gün Hasan Efendinin yolu oraya düştü. Genç atını Hasan Efendinin üzerine sürüp; “Bana şarap parası ver.” dedi. Parası olmadığını söyle­diği halde ısrar etti. Hakâret dolu sözler söyleyip uzaklaştı. Biraz sonra bir kağnı arabasına çarpıp öldü.

Yemen taraflarında yaşamış büyük velîlerden Şeyh İbni Hatîb (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerine ders verdiği mesci­din ya- kınında bulunan birkaç evde, uygunsuz işler yapılıyor, fakîh haz­retleri, talebeleri ve diğer insanlar da bunlardan fevkalâde rahatsız olu­yorlardı. Nihâyet bir gün talebelerinden bâzıları ile o evlere gidip, yapı­lan uygun- suz işlere mâni oldular. Böylece kendileri ve diğer insanlar rahata kavuş- tu. Bu evlerde bulunanların borçları vardı ve borçlarını, yaptıkları uygun- suz işlerden elde ettikleri paralarla ödüyorlardı. Fakîh hazretleri onların bu işlerine mâni olup son verince, bunlar vâliye gidip şikâyet et­tiler. Vâli, Muhammed bin Mikâil isminde, kendini beğenmiş, dikkafalı, genç bir kimse olup, sultânın yakınlarından idi. Hemen hiz­metçilerinden birkaçını fakîh İbnü´l-Hatîb hazretlerine gönderip, kötülük yapmak istedi. O gece öyle bir sırt ağrılarına yakalandı ki ağrının şid­detinden ölecek hâle geldi. Ayrıca karnı da şişti. Vâli rahat yatamayıp, birçok defâ kalktı. Her defâ- sında ölümü yaklaşmış, ölecek gibi olu­yordu. Arkadaşları kendi­sine; “Bu hâl, fakîh hazretlerine kötülük dü­şünmen sebebiyledir. Hâlini düzelt, yok- sa helâk olursun.” dediler. Ha­tâsını anladı. Kendisini fakîh İbnü´l-Hatîb hazretlerinin yanına götür­melerini istedi. Sonunda fakîhin mescidinin kapısına güçlükle vardı. İbnü´l-Hatîb dışarı çıkıp; “Ey genç! Seni bu hâle getiren nedir ” diye sordu. Vâli; “Ey efendim! Ben Allahü teâlâya tövbe ve istigfâr ediyorum. Allahü teâlâ size rahmet eylesin! Bana acıyınız! Beni affediniz!” diye yalvardı. Fakîh onu tuttu. Onun için Allahü teâlâya duâ etti. Hemen orada, vâlinin bütün rahatsızlıkları yok oldu. Sıhhat ve âfiyet içerisinde evine döndü. O gün de vâlinin babası, Yemen´de Tâiz beldesinde sul­tanın yanında bulunuyordu. Aden´e geldi­ğinde olanları öğrendi. Oğluna kızdı ve; “Sâlihlere karşı niçin edebli dav­ranmıyorsun ” diyerek azar­ladı. Sonra İbnü´l-Hatîb hazretlerinin yanına gelerek, oğlu- nun yaptıkla­rından dolayı kendisinden özür diledi ve onun gönlünü hoş-etmek, rızâ­sını almak için çok iltifâtlarda bulunup, çok he­diye verdi. Böy- le şeylerde gönlü olmayan fakîh hazretleri, buradan ayrı­lıp Mevzi şehrine yerleşti. Oranın ahâlisi kendisini çok sevdi. Çok ikrâm ve iltifâtta bulun- dular. Kendisine çok hürmet ettiler. Şânı yüce oldu. İsmi her yere yayıldı.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şeyh İbrâhim Ca´berî (rah- me tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerine sıkıntı verip eziyet eden bir hıristiyan vardı. Durumu kendisine haber verdiklerinde, çok üzüldü. Hıristiyana adam gönderip onlara bir daha eziyet etmemesini tenbîh etti- rdi. “Eğer yaptığında ısrâr eder ve onlara bir daha eziyet et­meye kalkışırsa, Allah´a yemîn ederim ki, onun kafasını şu kalemi kesti­ğim gibi keserim.” buyurdu. O hıristiyan bu sözleri duyunca, “O, dedikle­rini yapamaz.” diye düşündü. Eline fırsat geçtiği bir sırada yine o mübâ­rek insanın talebelerinden birine eziyet etmeye kalkıştı. Durum­dan ha­berdâr edilen İbrâhim Ca´berî hazretleri, cebinden çakısını çı­kardı. Ka­lemin ucunu önceki târifi gibi tutup, kalemi açar gibi yaptı. O anda mâ­sûm insanlara zulmetmekten zevk alan o zâlim kimsenin başı gövdesin­den ayrıldı. Bu hâdiseden sonra kimse onun talebeleri hak­kında kötü düşünemez oldu.

Zamânın Mısır sultânı, Kelb-i Zevberî´ye mektup yazıp, İbrâhim Ca´- berî´den şikâyet etti. İnsanların, ona kendisinden daha çok hürmet etme- sini çekemiyordu. Bâzı âlimler de toplandılar ve sultânın hürmete daha lâyık olduğu husûsunda fetvâ verdiler. İbrâhim Ca´berî hazretle­rine du- rumu haber verdiklerinde, onların bu hâllerine üzüldü. Allahü teâlânın bu sevgili kulunu üzmenin cezâsı olarak fetvâ verenlerin hep­sinin ve hü­kümdârın idrâr yolları kapandı. Doktorlar çâre bulamadılar. Çok sıkıntı çektiler. Çâresiz kalıp, Ca´berî hazretlerinin huzûruna, başta hükümdâr olmak üzere, fetvâ veren ulemâ, sıkıntılı bir şekilde geldiler. Özür dileyip, kendilerinin affedilmesini istediler. Allahü teâlânın kulla­rına merhamette zamânının en önde gelenlerinden olan İbrâhim Ca´berî hazretleri de on­ları affedip, kendi ibriğini verdi. Ondan aldıkları suyla istincâ ettiler. Hep­sinin idrâr yolları açıldı. Tövbe edip, Allahü teâlânın sevgili kullarına sa­taşmayacaklarına söz verdiler.

Evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn bin Rıfâî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri´nin bulunduğu yere yakın bir belde olan Hasankeyf´de, fakirlere âit bir vakıf ve buraya âit arâziler vardı. Bu vakfın ve arâzilerin mesulü, Muhammed bin Verşâne isminde biri idi. İbn-i Verşâne, bir gün fakirlerle birlikte İbn-ür-Rıfâî hazretlerinin yanına geldi. İbn-ür-Rıfâî buna; “Fakirlerin çoğu senden şikâyetçi.” dedi. O ise, pişman olup özür dileye­ceği yerde, kendisini haklı göstererek ve İbn-ür-Rıfâî´yi de kendi­sine ya­lancı şâhid göstererek; “Sen de bilirsin ki, yalan söylüyorlar. Ben onların söyledikleri gibi değilim.” dedi. Bu hâle çok üzülen İbn-ür-Rıfâî ona; “Eğer doğru söylüyorlar ise, o zaman sen bilirsin.” dedi. Daha sözü bit­meden İbn-i Versâne yere düştü ve oracıkta öldü.

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn Zâhid-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerinden, Ahmed isimli bir zât şöyle anlatılır: “Bir gün hocamızla birlikte bir yer­den geçi- yorduk. Yanımızda bâzı talebe arkadaşlarımız da vardı. Had­dini bil­mez- lerden bâzıları, bizi görünce birbirlerine; “Hey! Bakın pilav düşman­ları geçiyor. Kim bilir nereye yağlı pilav yemeye gidiyorlar. Bunlar dışarı­dan sûfî görünürler, ama Allah bilir, tenhâda yalnız kaldıklarında neler işlerler!” gibi uygunsuz ve edep dışı şeyler söylediler. Bu sözler hocamı­zın gayretine dokundu. Çok üzüldü. Onlara; “Eğer biz, sizin dediğiniz gibi değilsek, hidâyete kavuşmuş olup, başkalarını da bu yola dâvet eden, nefsinin arzularını hakîr gören, nefsine ve şey­tana uymayıp, cenâb-ı Hakk´a şükredenlerden isek, ayaklarınız dökül­sün mü ” dedi. İbrâhim Zâhid hazretlerinin sözü biter bitmez, o kimse­lerden herbiri kötürüm oldu. Ayakda duramayıp, yere yıkıldılar ve hepsi de, binlerce elem ve sıkıntı içinde, acılarla kıvranmaya başladılar. Ora­dakiler bu hâli görüp ib- retle seyrettiler. Orada bulunan diğer insanlar, Allahü teâlânın velî kulla- rına sataşmanın, onları incitmenin ne büyük felâket olduğunu, gözleriyle görüp anladılar. Bununla berâber, bu kim­selerin bu acılarının, âhirette çekecekleri azap ve sıkıntılar yanında pek hafif kalacağını da düşünüp; “Allahü teâlânın evliyâsını incitmekten Allahü teâlâya sığınırız.” dediler.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Halvetî dervişlerinden Ömer E- fendi anlatır: “Bir tanıdığımızın evlâdı hastalanmıştı. Tabibler bir çâre bu- lamadılar. Netîcede onu alıp Ünsî Efendi nin dergâhına gö­türdük. Ünsî Hasan Efendi çocuğa nazar edip, duâ etti. O dakikada ço­cukta hastalık- tan eser kalmadı. Sevinçle evimize döndük. Lâkin annem evde başka kadınları güldürmek eğlendirmek için; “Şeyh Efendi şöyle duâ etti. Şöyle üfledi.” diye bâzı şeyler söyledi. Herkes buna güldü. Lâ­kin akşam annem rahatsızlandı. Sebebini anlayamadık. Daha sonra annem bize; “Evlâdım. Ben şöyle şöyle yaparak eğlenmiştim. Şeyh Ünsî Efendiyi bu gece kar- şımda heybetli bir şekilde gördüm. Bana; “Ben sizin eğlenceniz miyim ” diyerek azarladı. Feryâd edemedim. Kendimden geçtim.” dedi. Sonra da Ünsî Efendiye gidip orada tövbe­sini bildirmek istedi. Daha bir şey söyle- meden Ünsî Efendi; “Hanım bir daha bizleri dile almayınız, alay etme- yiniz!” buyurdu ve annemi affetti. Sonra bana; “Zinhâr, sakın kim­seyle eğlenmeyiniz. Bu kişi kâfir bile olsa. Zîrâ bu işin sonu pişmanlıktır.” diye nasihat buyurdular.”

Evliyânın büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hakkında uygunsuz şeyler söyleyip, onu kötüleyen bir kimse vardı. Bu durum Yûsuf-i Hemedânî hazretlerine intikâl edince, üzüldü ve yakında cezâsını görür buyurdu. Birkaç gün içinde o kimse, eşkıyâ­lar ta­rafından öldürüldü.

Bir defâ Yûsuf-i Hemedânî insanlara vâz ederken iki kimse gelip, Sus! Yanlış şeyler söylüyorsun dediler. Asıl siz susunuz. Size diri den- mez! buyurdu. O anda, o iki kişi orada ölüverdiler.

Share.

About Author

Leave A Reply