Gaflet-Uyku

0

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri gaflet hakkında buyurdular ki: Allhü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağı­nız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları kurmakla meş­gûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allahü teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı ha­tırlamaya mâni olan her şeyi unutturur.”

Fıkıh, hadîs ve tasavvuf âlimlerinden Hamdûn-i Kassâr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) gafleti şöyle târif etmiştir: “Kulun Rabbini unu­tup, O´nun rızâsını aramayı bırakıp, nefsinin esiri olmasıdır. Dünyâ için süslenen kendisine bir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen kimse­lere, insanla- ra karşı gösteriş yapmasıdır. Böyle kimseden daha aşağı kimse yoktur. Dünyâyı gözünde küçültmezsen, dünyâ ehli gözünde kü­çülmez. İnsan gücü yettiği kadar kendi kusurlarını görmeye çalışırsa, kendini beğenme belâsından kurtulur.”

Büyük velîlerden Ebû Abdullah Nibâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: Allahü teâlâyı unutmak, O´ndan gâfil olmak, Ce- hennem´e girmekten daha şiddetli bir haldir. Allahü teâlâdan başka şey- leri anmak, onlardan bahsetmek kalpte kasvete, katılığa sebeb olur.< Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Ebû Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Gaflet iki kısımdır. Biri rahmetten gaflet. Di­ğe- ri, gelecek olan azâbdan, cezâdan gaflet. Rahmetten gaflet, yüksel­meyi engeller. Cezâdan gaflet ibâdetten alıkor. Gafletten kurtulan yükse­lir. Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: “Büyük bir kalabalık, bir yere toplansa ve biri, içinizden akşama kadar kim yaşayacak, bilsin dense, kimse bilemez. İşin şaşılacak tarafı şurasıdır ki, eğer o kimselere; “Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan, ayağa kalksın, dense kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmaya ça­lışmalıdır.” Yine buyurdular ki: “Bir kimsenin, duâ ederken yalnız kendisine duâ edip, ana-babasına ve diğer müslümanlara duâ etmemesi, Kur´ân-ı ke­rîm okumayı bildiği halde her gün en azından yüz âyet okumaması, câ­miye girdiği halde iki rekat olsun namaz kılmadan çıkması, kabristandan geçtiği halde mevtâlara selâm vermemesi, bir yerde yalnız olarak yaşı­yorsa, Cumâ günü şehre geldiği halde Cumâ namazı kılmaması, bulun­duğu beldeye bir âlim geldiği halde, onun ilminden hiç istifâde edeme­mesi, bir kişi ile dost olduğu halde ismini öğrenmeden ayrılması, bir tanı­dığı kendisini dâvet ettiği halde dâvetine gitmemesi, gençlik çağı büyük bir fırsat olduğu halde o zamanını boşa geçirmesi, kendisi tok ve komşu­sunun aç olduğunu bildiği halde, ona bir şeyler vermemesi o kimsenin gafletindendir.” Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanların medhet- melerine, çok övmelerine kavuşmak arzusundan çok sakının. Zîrâ çok tehlikelidir. O, tam uçurumun kenarıdır. O, ateşle oynamaktır. Allah koru- sun bir an gaflet, insanı ebedî saâdetinden mahrûm eder. Büyük velîlerden ve hadîs âlimi Abdüla´lâ Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde mâlâyânîden uzak olup boşuna konuşmazdı. Büyük âlim Mis´âr´ın bildirdiğine göre buyurdular ki: İnsanlar bir araya gelseler ve Allahü teâlâdan, Cennet´ten, Cehennem´den konuşmadan ayrılsalar melekler derler ki: “Ey insanlar büyük gaflet içindesiniz…” Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü l-Havârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Hak teâlâ bir insanı, gaflet içinde bulunmak ve taş kalbli olmaktan daha beter bir şeyle imtihân etmemiştir.” Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gaflet uykusundan daha ağır uyku yoktur. Şeh­vet- ten kuvvetli esaret yoktur. Gaflet ağırlığı olmasaydı. Şehvet gâlip gel- mezdi.” Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) tesirli sözler söyleyerek kalbleri nûrlandırırdı. Bir sohbetinde buyurdular ki: Yeryüzü iki sınıf kimseye çok hayret eder. Birisi, ölümden gâfil olarak, yatağını, karyolasını süsleyip uykuya yatandır. Yeryüzü kendi hâl lisanı ile o kimseye; “Ey insan! Şu nâzik bedenin, yataksız olarak arada bir perde bulunmadan, bende uzun müddet kalacak ve çürüyecek. Bunu ni­çin düşünmüyorsun ” Yeryüzünün kendisine hayret ettiği ikinci kimse de, ufak bir arâzi parçası yüzünden kardeşi ile hasım olan kimsedir. Yer­yüzü, kendi hâl lisanı ile o kimseye; “Ey insan! Münâkaşasını yaptığınız bu yerin sizden önceki sâhiplerinin nerede olduklarını hiç düşündünüz mü ” der. Büyük velîlerden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) in­sanları gafletten sakındırır; “Gafletin sebebi cahilliktir.” buyururdu. Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sık sık şöyle derdi: “Allahü teâlâdan gâfil olmayan, O´nu unutmayan Cennet´tedir.” Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Allahü teâlânın kendileri sebebiyle nefsimi cezâlandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allahü teâlâdan bir an gâfil olmak (bir an O´nu unutmak) Cehennem ate­şinden daha şiddetlidir.” Yine buyurdular ki: “İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duâyı kabûl eyle.” Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâdan gâfil olmak, ateşte olmaktan be­terdir.” İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gönül kapılarının açılmasında elde edilebilecek en büyük nasîb, gaflet hâlinden kurtulabilmektir.” Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Mâsiyetin, günâh işlemenin sebebi gaflettir. Yâni Allahü teâlâyı unutmaktır. Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Cürcânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanların çoğunun gâfil dolaştıklarını gördüm. Bu yolda dayandıkları şey, bir zan ve tahminden ibârettir. Durumları bu iken, hakî­kat üzere olduklarını anlatır ve kendilerine göre mükâşefeden (keşifden) bahsederler. Ne var ki, işin aslından habersizdirler.” İran´da yaşayan büyük velîlerden Ebû Bekr Tamistânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Ölümü, Allahü teâlâya kavuşturan bir kapı olarak vasıflandırarak buyurdu ki: “Ölüm, âhiret kapılarından bir kapıdır. Bu ka­pıdan geçmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz.”. Dünyâya ve dünyâda bulunanlara aslâ meyletmeyen Ebû Bekr Ta- mistânî hazretleri, dünyâyı îmâr etmenin gaflet ehlinin işi olduğunu bil­direrek buyurdu ki: “Gaflet, gaflet ehlinin işi olduğu gibi, dünyâya önem vermek ve ona bel bağlayarak îmâr etmek de gaflet ehlinin işidir. Ancak her dünyâya çalışan gaflet ehli sayılmaz. Dünyâ ehli bir sanat ehlidir. Bir sanat ehli, yaptığı sanatla kullara faydalı olmayı niyetine al­malıdır. İş böyle olunca, ona gaflet ehli denmez. Ancak dünyâya gönül verip, onu elinde toplamak isterse, dünyâ ehli olur ve gaflet ehli sayılır. Yaptığı sanatla kullara faydalı olmayı niyetine alan kimse, hem dünyâyı hem de âhireti îmâr etmiş olur. Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bizim bildiğimiz ve bildirdiğimiz bilgilerden haberi olmayan zavallılar, büyük günahlarda ısrar ederek de­vâm ettikleri halde vefât ederler. Çünkü onlar iyiliğin kıymetini, kötülüğün zarârını, yâni bunları anlamaya yarayan bilgileri öğrenmemişlerdir. Böy­lece nefislerinin hevâ ve arzularına tâbi olarak günahlara dalmışlar ve ömürleri bu gaflet ve câhillik içinde geçip gitmiştir.” Tâbiînin büyüklerinden, hadîs ve fıkıh âlimi Eyyûb-i Sahtiyânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ömürlerini gaflet içinde geçiren, kulluk vazîfesini yapmayıp, ibâdetten mahrum kalan âsî insanların halle­rine çok acırım.” Evliyânın büyüklerinden Ferîdüddîn-i Attâr (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Ey gâfil! Sen nefs sâhibisin. Bu dünyâda kendini hesâba çek. Kalbindeki pislikleri temizlemek için mücâhede et. Büyükleri de kendine kıyas etme. Zîrâ bir velî, zehir de yese o zehir bal olur.” Büyük velîlerden Mansûr el-Betâihî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri gaflete düşmekten sakındırırdı. Bu hususta; “İnsanın müptelâ kı­lındığı en çetin şey gaflettir. Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu gaflet­ten korur.” buyurdular. Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şüveymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden çok kimseler istifâde etmişdir. Talebelerine de- vâmlı olarak; Allahü teâlâyı çok hatırlayınız. Buna devâm ederseniz O n- dan gâfil olmazsınız. Yâni günahlara dalmazsınız. Böylece bütün ihti­yaç- larınız, bütün sıkıntılarınız hallolur. buyururdu. Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Sıddıkların kalbine gaflet gel­meseydi kendilerine Allahü teâlâdan gelen tecellîlere dayanamaz, can verirlerdi . GAFLETTEN UYANMAK İÇİN Mevlânâ otururken, bir havuz kenarında, Geldi Şems-i Tebrîzî ve oturdu yanında. Gördü ki Mevlânâ´nın, yanında kitaplar var, Onları göstererek, sordu ki: “Nedir onlar ” Arz etti ki: “Babamın, yazdığı kitaplardır, Hepsi de inci gibi, kıymette bî-bahâdır.” Şems onları isteyip, aldı kendi eline, Ve kaldırıp hepsini, attı suyun içine. Mevlânâ çok üzülüp, dedi: “Eyvâh, pederden, Kalan kitaplarımın, tamamı gitti elden.” Lâkin Şems-i Tebrîzî, elini uzatarak, Çıkardı herbirini, hem de kuru olarak. Mevlânâ görünce de, ondan bu kerâmeti, Daha da sağlam oldu, ona teslîmiyeti. Öyle ki sarsılmaz bir kale gibi oldu tam, Sohbetine daha çok, aşk ile etti devam. Evlâdı Sultan Veled, der ki: “Şems-i Tebrîzî, Ansızın gelip gördü, bir gün pederimizi. Öyle ki, babam onun, dururken huzûrunda, Yok olmuştu gölgesi, o velînin nûrunda. Önce herkes babama, tâbi iken, bu sefer, Babam Şems´e uydu ve oldu onda cansiper. Şems ona anlattıkça, Allah´ın sevgisinden, Babam şevkle dinleyip, geçerdi kendisinden. Bu şekilde aylarca, devam etti bu sohbet, Çok yüksek makamlara, erdi babam nihâyet.” Şems-i Tebrîzî ile, Mevlânâ hazretleri, Sohbet ediyorlardı, geceleri ekserî. Yine bir gün gecenin, bir mehtaplı ânında, Sohbet ediyorlarken, medresenin damında, Baktı Şems-i Tebrîzî, etrafına birazcık, Buyurdu: “Hiç bir evde, görünmüyor az ışık, Ölü gibi, gafletle, uyuyor bu kimseler, Keşki kalkıp Allah´a, ibâdet eyleseler, Zirâ kim, az sıkıntı, çeker ise bu günde, Görmez fazla ızdırap, yarın mahşer gününde.” O böyle söyleyince, hazret-i Mevlânâ da, Ellerini kaldırıp, duâ etti o anda. Dedi: “Şems-i Tebrîzî, hürmetine İlâhî, Uyandır ölü gibi, yatan bu ahâlîyi.” Mevlânâ hazretleri, edince böyle duâ, Başladı gök yüzünde, bulutlar toplanmağa. Şimşek çakıp, kuvvetle, gök gürledi peşinden, Uyandı şehir halkı, bu gök gürlemesinden. Civardaki evlerden, sesler yükseliyordu, Herkes korkularından, “Allah Allah” diyordu. Hazret-i Şems buyurdu: “Nasıl şimdi insanlar, Bu yalancı uykudan, bu sesle uyandılar, Hakîkî uykudan da, uyanmaları için, Teveccühü gerekir, bir veliyy-i kâmilin, Bir Allah adamının, mevcûdiyeti ile, Gafletten uyanırlar, bir şehir halkı böyle.” Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlat­mıştır: “Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâimâ Allahü teâlâ ile idi. Bir ân O´nu unutmaz, bir ân O´ndan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, kırlık bir yerden geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayak­kabım düştü. O sırada bir gaflet ârız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâyı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu; “Bak, şu genç bunca eziyyet içinde Allah´ı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O´nu nasıl unutursun ” diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. O zaman, herkesi kendim gibi her ân Allahü teâlâyı anar sanırdım. Bülûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâdan gâfil olanlar bulunduğunu anlıyama- mıştım. Allahü teâlânın, herkesi, kendisini düşünmek, hatırla­mak, unut- mamak için yarattığını sanırdım. Sonradan anladım ki, Allahü teâlâdan gâfil olmamak, yalnız bâzı kullara mahsus ilâhî bir inâyet imiş. Ancak riyâzet ve nefs mücâdelesiyle elde edilebilir, hattâ bâzılarınca bu­nunla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.” Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Allah adamlarıyla ve akıllılarla berâber bulunmayı, gâfil ve câhil kimselerden de uzak durmayı tavsiye ederek buyurdular ki: “Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine, sohbet sırasında bir fütur, dağınıklık hâli gelmişti. Bunun üzerine; “Meclisimize bir bîgâne, gâfil girmiştir. Bu hâl ondan dolayıdır. Onu arayıp bulunuz.” buyurdu. Talebeleri iyice aradıktan sonra, böyle birinin bulunmadığını söyleyince; “Bastonların bulunduğu yere bakınız.” dedi. Talebeleri oraya bakınca, bir bîgânenin asâsını bırakmış olduğunu anladılar, o asâyı oradan çıkarıp attılar.” Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr´ın talebelerinden biri, gâfil bir kimsenin el­bisesini giyip sohbetine gelmişti. Oturduktan bir müddet sonra, hocası; “Bu mecliste bir gâfilin kokusu geliyor.” dedikten sonra, o talebeye dö­nüp; “Bu koku senden geliyor, yoksa bir gâfilin elbisesini mi giydin ” dedi. O talebe hemen dışarı çıkıp, o elbiseyi değiştirip geldi. Evliyânın büyüklerinden Ali Dede Bosnevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, uykuda nasıl yatılacağı hakkında sordular. Buyurdu­lar ki: “Evlatlarım! Dört çeşit uyku şekli vardır. Birincisi kafa üzere uyu­mak yâni sırtüstü yatmak. Bu peygamberlerin uyumasıdır. Böyle yatar­ken göklerin ve yerlerin yaratılışı ve dolayısıyla Allahü teâlânın büyüklü­ğünü düşünür- ler. İkincisi, sağ taraf üzerine yatmak. Bu, âlimlerin ve âbidlerin, çok ibâ- det edenlerin uykusudur. Üçüncüsü sol tarafa yatmak. Bu, meliklerin, hükümdârların uyuma şeklidir. Bunların mideleri dolu ol­duğu için daha kolay hazmedilmesi maksadıyla böyle uyurlar. Dördün­cüsü, yüzükoyun uyumak. Bu da şeytanların uyuma şeklidir. Siz her za­man birinci ve ikinci şekli tercih ediniz.” Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Uyuyacağın zaman sağ tarafa ve kıbleye dönmüş olarak yatılır. Çünkü, uyku bir çeşit ölümdür.” Büyük velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Ali bin Muhammed bin Beşşâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Yemek yiyeceğin ve uyuyacağın zaman, fazla yeme ve fazla uyuma.” Tâbiînin meşhurlarından olan Âmir bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisine; “Gecelerin uykusuzluğuna, uzun ve sıcak günlerin su­suzluğuna nasıl dayanıyorsun.” diye sordukları zaman, cevâbında; “Ben yer değiştirdim, gündüz yemeğini geceye, gece uykusunu gündüze al­dım. Bunda bir zorluk yoktur.” cevâbını verdi. Yâni geceleri uyumam, gündüzleri de oruçlu olduğum için bir şey yemem demek istedi. Geceleri uyumazdı, bütün gecelerini ibâdetle geçirir devamlı gözyaşı dökerdi. Ni­çin hiç uyumadığını soranlara; “Cehennem´in harâreti uykularımı kaçırttı.” cevâbını verdi. Her gördüğü şeyden ibret, karşılaştığı her hâdiseden âhi- ret için hisse alırdı. Yine İmâm-ı Mâlik (r.aleyh) haber veriyor ki: “Âmir bin Abdullah cenâzelerin önünde durur, kendinden geçer giderdi. (Âhirette olacak şeyler tek tek aklına gelir. Kabrin sıkması, suâl melekle­rine nasıl cevap verilir, Mahşerde insânın hâli ne olur, Mîzânda hesâbı nasıldır, a- mel defteri hangi taraftan verilir, sırâtı nasıl geçer. Bütün bun­ları düşünür göz yaşı dökerdi.) Cenâzelerin affı için Allahü teâlâya yalva­rır, sırtındaki abası düşer de farkında olmazdı.” Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şeytanın insan- ların gözüne sürdüğü bir sürmesi vardır. Bu sürme, insanlar, Allahü teâ- lâyı anacağı zaman gelen uykudur.” Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir kimse gelerek; “Gecenin bir saatinde olsun istirâhat etseniz.” dedi. O da; “Allahü teâlâ geçmiş ve gelecek bütün günâhlarını bağışladığı Resû- lullah sallallahü aleyhi ve sellem, ayakları şişinceye kadar ibâdet ettikleri halde ben nasıl uyuyabilirim Çünkü ben bir tek günahımın bile, Allahü teâlâ tarafından bağışlanmış olduğunu bilmiyorum.” Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir gece, uyku bastırdığı için bi­raz uyu- dum. Rüyâmda gördüm ki, bir hûri bana; “Beş yüz senedir beni senin için yetiştiriyorlar, sen ise uyuyorsun.” dedi.” Müctehid âlim ve velîlerden Muhammed Şeybânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine niçin çok az uyuyorsun dediklerinde: “Nasıl uyuyabili­rim Bütün müslümanlar, bizim bir işimiz olursa hâlimizi ona arzederiz, derdimize derman ancak odur derken gözüme uyku girer mi ” buyur­muştur Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) geceleri daha iyi ibâdet ve Allahü teâlânın kul­larına hizmet edebilmek için uyur ve; Gecemi uyuyarak geçiririm. Piş­man ol- muş olarak sabahlarım. Bu hâli, bütün geceyi ibâdetle geçirip, sa­baha kendini beğenmiş olarak çıkanın hâlinden daha fazla severim. derdi. Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) herkes geceleri uyurken, kendisi yatmaz, yatsı abdesti ile sabah namazını kılardı. Yakınlarından birisi; Niçin uyumuyor­sunuz diye suâl etti. Cevâbında; Allahü teâlanın azâbı hakkında, oku­duğum bir âyet-i kerîme ile bu hâle geldim. O benim uykumu kaçırdı. Ne yaptımsa uyuyamadım. buyurdular.

Share.

About Author

Leave A Reply