Gıybet

0

Hindistan evliyâsından ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri, müslümanlara çok şefkatli idi. Seher vakti onlara duâ ederdi. Kötülük gördüklerine de iyilik yapardı. Hâkim Kudretullah Han Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin komşusu idi. Çoğu zaman Abdullah-ı Dehlevî´yi gıybet eder, aleyhinde konuşurdu. Bir gün hapse düştü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri onu hapishâneden çıkartmak için çok uğraştı. Fakat bunu ona söyle­medi.

Abdullah-ı Dehlevî´nin meclisinde dünyâ ile ilgili sözler konuşul­maz- dı. Birisi gıybet etse ona mâni olur, gıybet edene; “O dediğine ben daha layıkım.” derdi. Bir gün yanında; pâdişahı kötülediler. O gün oruçlu idi. Kötüleyene dönerek; “Eyvâh orucumuz gitti!” buyurdu. “Siz kimseyi kötülemediniz ki!” dendiğinde; “Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette söyleyende dinleyen de aynıdır.” buyurdu.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Eğer gıybet etseydim, anamı, ba­bamı gıybet ederdim. Çünkü sevâblarımın onlara verilmesi daha hayırlı olur.”

Evliyânın meşhûrlarından Ahmed bin Âsım Antâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın en kötü işlerinden birisi gıybet etme­sidir. Bu yüzden, dünyâ ve âhirette zarara uğrar. Hattâ o yüzden ona buğzedilir. Melekler ondan uzaklaşır. Şeytanlar sevinir. Gıybet, amelleri boşa çıkarır. Herkes yanında sevgisini kaybeder. Değeri kalmaz. Gıybet ile nemime (söz taşımak), birbirine yakındır. İkisi de aynı şeyden doğar. İkisi de taşkınlık ve azgınlıktır. Azgın olmayan kimse bunlarla uğraşmaz. Söz taşıyan, kâtil gibidir. Gıybet eden ise, leş yiyen gibidir. Azgın kimse kibirlidir. İnsan nefsini bu hastalıklara kaptırınca, iftirâ günahına da girer. Böylece gıybet, kişinin nefsini temize çıkarmak istemesinden ve kendi­sini beğenmesinden doğar. Gıybetten, en büyük belâdan kaçar gibi kaçmak lazımdır. Çünkü o Kur´ân-ı kerîmde haram kılınmıştır.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine gıybet hakkında sorulduğunda: “Bana kim düşmanlık yapı­yor, kim beni gıybet ediyor ve hakkımda kötü söylüyor, keşke bilsem de ona altın ve gümüş göndersem. Benim işimde çalışarak kazandığı se­vapları benim defterime geçirdiğine göre benim paramdan harcasın.” buyurdu.

Hindistan evliyâsından Ahmed Şeybânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) huzûrunda gıybet konuşulsa, hattâ lüzûmsuz bir şey söylense aslâ mü­sâade etmez, derhâl; “Baba sus!” diyerek îkaz ederdi.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) gıybetten çok sakınırdı. Bir gün Şenûziyye mescidinde oturmuş cenâze namazı için cemâat bekliyordu. Bu sırada bir fakir gördü. Hâlin­den ibâdet ehli olduğu anlaşılıyordu. Fakat dilenmek ile meşguldü. Kendi kendine; “Bu adamcağız böyle dileneceğine çalışıp nefsini bu hâle düş­mekten korusa daha iyi olmaz mı Üstelik sağlığı da yerinde.” diye dü­şündü. O gece ibâdet yapmak için kalkamadı ve rüyâsında bir tepsi içinde o fakirin eti sunularak; “Ye bunu.” dediler. “Ben onun gıybetini yapmadım ki.” diyecek oldu. “Senin gibisinin böyle düşünmesi bile hoş değil, derhal git ondan helâllik dile.” dediler. Sabah olunca o adamın pe­şine düştü. Bir yerde bakla yaprağı topladığını gördü. Yanına sokulup selâm verdi. Ona; “Bir daha böyle yapacak mısın ” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî de; “Hayır.” karşılığını verdi. “Allah beni de seni de bağışlasın.” diye duâ etti.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: Şaşarım o adamın aklına ki din kardeşini arkasından çe­kiştirir de yüzüne gelince ona sevgi gösterir, hemen onu övmeye başlar. Kim insanların şeref ve haysiyetiyle oynadığı halde, Allahü teâlânın ken­disini sevdiğini iddiâ ederse, şüphesiz o bir yalancıdır. Çünkü o bir şey­tandır. Şeytan ise Allahü teâlânın düşmanıdır.

Evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimi Dırâr bin Mürre (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gıybet etmek, annesi ile yetmiş kere zinâ etmekten daha kötüdür.”

Büyük ve meşhûr velî Ebû Câfer Haddâd el-Kebîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) gıybetin insanı felâkete düşüreceğini gösteren bir hâdiseyi şöyle nakletmiştir: “Yanımızda çok çalışan, çok ibâdet eden bir genç vardı. Bununla berâber bu genç, başkalarını çok gıybet ederdi. Bir ara kayboldu. Bir müddet sonra onu kötü kimselerin yanından çıkarken gör­düm. Niye bu hâle düştüğünü sordum. O da; “Gıybet beni bu hâle dü­şürdü. Bu kötü insanlardan birine tutuldum. O mânevî hallerin hepsini elimden kaçırdım. Şimdi bunların yanından ayrılamıyorum. Duâ et de, bu halden kurtulayım.” dedi.

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri hakkında Münâvî hazretleri şöyle anlatır: insanları sû-i zan ve gıy­betten sakındırır, kendinden misâl verirdi.

“Birisi yanına su ve yolculukta lâzım olacak erzakı, yiyeceği almadan yola çıkmıştı. Hatırımdan; “Şunun hâline bak.” diye geçti. Bunun üzerine bana; “Gıybet haramdır.” dedi. Onun sözünden bayıldım. Kendime gel­diğimde tövbe ettim. O derviş bana bakarak Allahü teâlânın; “Kullarından tövbeyi kabûl eden O´dur. O günahları affeder.” (Şûrâ sûresi: 25) meâ­lindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve oradan ayrıldı.”

Evliyânın büyüklerinden, hadîs, kelâm ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Fahr-ül-Fârisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) gıybet hakkında bir suâl sorul­duğunda buyurdular ki: “Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Zannın çoğundan sakınınız! Çünkü, zannetmenin bâzısı günâh olur. Birbirinizin kusûrunu araştırmayın! Birbirinizi gıybet etmeyin!” (Hucurât sûresi: 12)

Ebû Hüreyre´nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resû- lullah efendimizin huzurlarında bulunan birisi, orada bulunmayan biri hakkında; “Ne kadar da âciz birisi!” deyince, Resûlullah efendimiz; “Kar- deşinizin etini yediniz. Çünkü onu gıybet ettiniz.” buyurdular.

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma; “Gıybetten tövbe ederek ölen kim- se, Cennet´e girenlerin sonuncusu olacaktır. Gıybete devâm ettiği halde ölen kimse ise, Cehennem´e girenlerin ilki olacaktır.” diye vahyetti.

Anlatılır ki, İbrâhim bin Edhem bir yere dâvet edilmişti. Oraya vardı­ğında, geciken birisi hakkında; “O zâten ağır adamdır.” dediler. İbrâhim bin Edhem; “Keşke buraya gelmeseydim. Çünkü, burada gıybet yapıl­maktadır.” dedi.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Fakîrullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin akrabâlarından Abbâs isminde yaşlı biri huzû­runa geldi. Ağzı eğilmiş, dudağının bir tarafı kulağına ulaşmıştı. Sol yü­zün cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı arasında buruşup görünmez ol­muştu. Sağ yüzünün cildi de aksine gerilip, açılmıştı ve güneşte kalan def gibi gergin ve parlak olmuştu. Konuştuğu da anlaşılmıyordu.

O merhamet menbâı olan mübârek İsmâil Fakîrullah, akrabâsının o hâlini görünce ağladı. Sonra da mübârek eliyle ağzını mesh etti. Fâtiha sûresini okudu, el kaldırıp, duâda bulundu. Bundan sonra Allahü teâlânın izniyle ağzı düzeldi, eski hâline geldi. Fakîrullah hazretlerinin elini öp­tükten sonra: “Hocam, beni affetmeni istirhâm ediyorum. Bu gece arkan­dan uygun olmayan sözler sarf ederek gıybetini yapmıştım. Uyudu­ğumda gâibden bir sille gelip, bir vuruşta ağzımı bu hâle getirdi. Tövbeler olsun.” deyip tekrar tekrar af diledi. Merhameti bol olan İsmâil Fakîrullah da; “Bize karşı olan kusurun bizden yana helâl olsun. Hak teâlâ sana hi­dâyet versin. Bundan sonra sakın bir kimseyi gıybet etmeyesin. Müminin mümini gıybet etmesi kesin olarak haramdır. Bizi gıybet etme ki, bizim gibi zelîl kulun sâhibi, azîzdir ve intikam alıcıdır. Dikkatli ol.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Zuğdân (rahmetullahi teâlâ a- leyh) anlatır. Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm ve; Ey Allahü teâlânın Resûlü! Birçok kimse, sizi rüyâda sık sık gördüğüme inanmıyorlar. dedim. Mübârek elini kalbimin üzerine koydu ve; Ey evlâ­dım, gıybet haramdır. Sen, Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız! Çünkü, zannın çoğu günâh olur. Birbirinizin kusûrunu araştırmayın! Birbi­rinizi gıybet etmeyin! (Hucurât-12) meâlindeki âyet-i celîleyi okumadın mı buyurdu. Sonra Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: Eğer başkasının gıybet etmesini dinlemek mecburiyetinde kalırsan, İhlâs ve Mu âvvezeteyn sûrelerini oku. Hâsıl olan sevâbı, gıybeti edilenlere hediyye eyle. Çünkü gıybet ile sevap, ikisi de birbirlerini tâkib ederler ve Allahü teâlânın izni ile denk olurlar.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) kimseyi gıybet etmez ve gıybet edilmesini is­temezdi. Yanımda gıybet yapan benim arkadaşım olamaz. buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden Şeyh Sa´dî-i Şîrâzî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Ey akıllı kimse! İster iyi, ister kötü olsun, kimsenin arkasından konuşma. Çünkü hakkında konuştuğun kişi gerçekten kötü ise, onu kendine düşman etmiş olursun. İyi ise, çok kötü bir iş yapmış olursun. Biri sana gelip de filân adam kötüdür derse, iyi bil ki, o kendi ku­sûrunu söylemiş olur.”

“Birisi şu ibretli sözü söyledi: Gıybet edecek olursam, anamdan baş­kasının gıybetini etmem. Zîrâ böylece sevaplarım anama yazılmış olur!”

Ey iyi insan! Bir insanın iki şeyi dostlarına haramdır. Birisi; onun ma­lını haksız yere alarak yemek, diğeri; arkasından iyi olmayan şekilde ko­nuşmaktır. Biri senin yanında başkasının aleyhinde konuşuyorsa, zan­netme ki başkasının yanında seni medheder. Benim nazarımda bu dün­yâda en akıllı insan, kendisiyle meşgûl olup, başkalarından gâfil olandır.”

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen yedi büyük âlimden biri olan Saîd bin Müseyyib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Gıybet hakkını helâl et. diyenlere, “Onu ben haram etmedim ki, helâl edeyim, onu ha­ram eden Allahü teâlâdır. Sonuna kadar da haramdır.”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine birisi gelip; “Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: “Çok et yenen bir hâne halkından Allahü teâlâ nefret eder.”

“Buradaki hâne halkından murâd nedir ” diye sordu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri; “Gıybet edenlerdir. Çünkü gıybet edenler başkalarının etini yerler.” cevâbını verdi.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanların benim yüzümden günâha girmelerinden korkmasaydım, insanların beni gıybet edip kötülemelerini, beni övmelerinden daha çok isterdim. Çünkü gıybet eden, kötüleyen kimseler günahlarımı almakta, sevâblarını bana ver­mekteler. Halbuki, insanların beni medhetmelerinin, çok övmelerinin bana bir faydası yoktur. Hattâ, beni överken, bende olmayan hâlleri bil­dirmeleri, yâni yalan söylemeleri de mümkündür.”

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin aleyhinde birisi konuşmuştu. Bu kendisine söylenince yanına gitti. Onunla biraz sohbet ettikten sonra buyurdu ki: Hakkımda bâzı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allahü teâlâdan mağfiret dile­rim, beni affetsin. Dediklerin iftirâ ise, Allah seni affetsin; selâmı, rahmeti, bereketi de üzerine olsun.

Share.

About Author

Leave A Reply