Hac-Namaz-Oruç-Zekat

0

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) pekçok kez hacca gitti. Bir sene hacdan sonra rüyâsında gökten inen iki melekten birinin diğerine; “Bu sene kaç kişi hacca geldi ” dediğini duydu. Öbür melek; “Altı yüz bin kişi.” dedi. “Peki kaç kişinin haccı kabûl edildi ” O da; “Bunlardan hiç birinin haccı kabûl edilmedi.” diye cevap verdi. Abdullah bin Mübârek buyurdu ki: Bunu işitince üze­rime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim ki: “Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşa­rak zor şartlarda büyük sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek ”

Bunun üzerine o melek; “Şam´da ayakkabı tâmir eden Ali bin Mu­vaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyı ona bağışladılar da hepsinin haccı kabûl edildi.” dedi.

Abdullah bin Mübârek şöyle anlatıyor: Bunu işitince uykudan uyan­dım ve; “Gidip o zâtı ziyâret etmeliyim!” dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kâfilesine katıldım. Şam´a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı. Adını sordum. “Ali bin Muvaffak.” dedi. İsmimi sordu. “Abdullah bin Mübârek.” deyince, feryâd edip ken­dinden geçti. Ayılınca, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini ve kendi haccı ile berâber altı yüz bin kişinin ibâdetinin kabûl edildiğini de haber vererek; “Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat.” dedim. O da anlattı:

Ben ayakkabı tâmircisiyim. Otuz seneden beri hacca gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hâmileydi. Komşu evden burnuna ye­mek kokusu gelince; komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, onun ar­zusunu bildirdim. Komşum ağlayarak şöyle dedi: “Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz size helâl değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir. Bütün Şam şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan gördüm. Zarûret mikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum. Size helâl olmaz.”

Bunu duyunca içime bir acı düştü. Hac için biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; “Bunu çocuklarına nafaka yap, haccımız bu olsun!” dedim. Abdullah bin Mübârek bunun üzerine; “Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi.” Buyurdu

Bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyorlardı. Orada yerden ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Ona hâlini sordu. O da; “Ben­den başka bir de kardeşim var. Yoksuluz, bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz zengindik. Babamızın malı vardı. Zulm ve haksızlıkla malını alıp öldürdüler. Gördüğünüz gibi muhtaç hâle düştük.” dedi. Gözleri ya­şaran Abdullah bin Mübârek hazretleri yanındaki bin altından 40´ını memlekete dönmek için ayırdı, kalanının o kızcağızın âilesine verilmesini emrederek; “Geri dönüyoruz bu seneki haccımız bu olsun.” buyurup, geri döndü.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hicaz´da geçen günlerini Dîvân´ında şöyle anlatır:

Çıktım vatandan gittim Hicaz´a,

Dağ u çöl bana gülîzâr oldu.

Yalınız yayan râh´a azm itdim,

Köşküm sarayım kûhisâr oldu.

Vahşî âhûlar gibi insandan,

Kaçmak bana bir hoşça kâr oldu.

Susuz azıksız ulu dağlarda,

Rûz u şeb rızkım tatlı nâr oldu.

Görmedim açlık hem susuzluk hiç,

Her ne istersem çün o vâr oldu.

Tevhîd ile bu devleti buldum,

Çok diyen ânı bahtiyâr oldu.

Düşdü Kuddûsî dâmına ışkın,

İstemez çıkmak hoş şikâr oldu.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, nâfile hacca gideceklerden biri vedâ için geldi. Ona; “Ben hacca gidiyo­rum, bir emriniz var mı ” deyince; “Ne kadar harçlığın var ” diye sordu. “İki bin dirhem harçlığım var.” diye cevap verdi. Bişr-i Hâfî: “Hacca git­mekle zühdü mü, yoksa Kâbe´ye olan aşkını mı, yoksa Allah rızâsını mı kastediyorsun ” diye sorunca, adam: “Allah rızâsını kastediyorum.” dedi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî; “O halde evinde dururken, Allah´ın rızâsını ka­zandıracak bir şeyi sana söylersem, yapar mısın ” deyince; “Evet yapa­rım.” karşılığını verdi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî;

“O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yi­yeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir âileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ve bunlar gibi on kişiye yirmişer dirhem ve hattâ istersen hepsini bunlardan birine ver. Zîrâ müslümanı sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sıkıntıyı gidermek ve zayıflara yar­dım etmek, nâfile olarak yapılan yüz hacdan daha sevaptır. Kalk da de­diğim gibi yap. Şâyet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbinde olanı bana söyle.” dedi. Vedâya gelen kimse; “Doğrusu kalbimde hacca git­mek tarafı kuvvetlidir.” dedi. Bunun üzerine Bişr gülümseyerek adama döndü ve; “Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde, nefs, kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ve sâlih ameller yaptığını gös­termek ister. Halbuki Allahü teâlâ, yalnız muttakîlerin, haramlardan sakı­nanın amelini kabul eder.” buyurdu.

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâ­sında hacdan gelen birisine; “Haccınız nasıl oldu ” diye sordu. O kimse, gâyet rahat geçtiğini, suların bol, her şeyin çok ucuz olduğunu ve buna benzer şeyler söyledi. Ebü´l-Abbâs hazretleri, o kimselerin verdiği bu ce­vaplara üzülerek; “Biz hacdan, orada, ilimden, feyzden ne bulduklarını suâl ediyoruz. Onlar ise, suyun bolluğundan, rahatlıktan her şeyin çok ucuz olduğundan anlatıyorlar.” buyurdular.

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hacca giderken yolda henüz mükellef olmamış bir çocuk gördü. Devamlı bir şey okuduğunu görüp; “Ne okuyorsun ” dedi. “Kur´ân-ı kerîm okuyorum.” dedi. “Nereye gidiyorsun ” deyince, Hi­caz´a gittiğini söyledi. Daha küçük olduğu halde neden gittiğini sordu. Çocuk; “Allahü teâlânın rızâsına kavuşamadan bu dünyâdan ayrılırsam hâlim nice olur ” diye cevap verdi. “Adımların küçük, yaya nasıl Hicaz´a ulaşacaksın ” dedi. “Gerçi adımlarım küçük, fakat gönderen büyüktür.” dedi. “Ne azığın, ne rehberin, ne de arkadaşın var.” deyince; “Bir kimseyi bir zât, hânesine dâvet etse, o kimsenin yiyeceğini götürmesi ayıp olmaz mı Rabbim beni dâvet buyurmuştur. Benim yardımcım O´dur.” dedi.

Görüşme bitince çocuktan ayrıldı. Kâbe´ye varınca, onu tavâf sıra­sında gördü. Çocuk ona bakıp; “Nasıl, şimdi şüpheden kurtulup yakîne ulaştın mı ” dedi.

Osmanlı şâiri ve velî Nâbî (rahmetullahi teâlâ aleyh) 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efen­dimizin aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medîne´ye yaklaştık­ları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi.

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ´dır bu!

Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ´dır bu.

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,

Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ´dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,

İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.

Felekde mâh-ı nev Bâb´üs-Selâmın sîne-çâkidir,

Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,

Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

Nâtın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin makâmıdır. Burası Cenâb-ı Hakk´ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ ve­ren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O´nun kapısının yüreği yaralı âşığı­dır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmak­tadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ bu­rası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hür­metle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”

O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. He­men ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu Sen­den ve benden başka duyan oldu mu ” dedi. Yûsuf Nâbî de; “Daha ön­ceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî´ye vardı. Mescid-i Nebî´deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî´den ev­vel Nâbî´nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğren­din ” diye sordu. Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Re­sûl-i ekrem bu gece Mescid-i Nebî´deki bütün müezzinlerin rüyâsını şe­reflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geli­yor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne´ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi ” dedi. “Evet” ce­vâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.

İstanbul evliyâsından Seyyid Nizâm Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile berâber hacca giden bir zât şöyle naklediyor: Seyyid Nizâm ile hacca gitmek üzere yola çıktık. Medîne-i münevverede Resûlullah efen­dimizin Ravda-i mütahharasına vardık. Konaklamak için çadırlarımızı kurduk. Seyyid Nizâm hazretleri abdest alıp kabr-i saâdete giderken ben de gizlice arkasına düştüm. Hazret, Hücre-i seâdetin kapısına yapışıp inleyerek feryâd ediyor ve; Ey Ceddim! Huzûrunuza girmek ve bizzat kabr-i seâdete yüzümü sürmek istiyorum diyordu. O sırada kabr-i seâdetten; Teâle ileyye yâ büneyye = Bana gel ey oğlum diye bir hitâp geldi. Hücre-i seâdetin kapısının kilidi açıldı. Kabr-i seâdetten etrafa nûr saçıldı. Olan hâdiseleri görünce aklım başımdan gitti, bayılıp düşmüşüm. Daha sonra Seyyid Nizâm hazretlerinin ne yaptığını hatırlıyamıyorum. Bir müddet sonra şeyh dışarı çıkmış, beni kendinden geçmiş, perişan bir halde bulmuş. Beni uyandırdı. Bana Niçin böyle yaptın. Haberim olma­dan niçin arkamdan geldin diyerek azarladı ve sakın gördüğün bu hâli, kimseye söyleme! buyurdu. Kendisi hayatta iken bu sırrı kimseye aç­madım.

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Haccın hakîkatı müslümanlardan büyük bir toplu­luğun bir araya gelmesidir. Öyle bir vakitte bir araya gelirler ki, o vakitte peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve sâlihler gibi Allahü teâlânın nîmetle­rine kavuşmuş olanların hallerini hatırlarlar. Hac ibâdetinin yapıldığı mu­kaddes yerler görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır. Hac zamânı, müslü- manlar birbirlerinden istifâde ederler. Aynı zamanda hac meşak­katli bir yolculuk olduğu için, büyük bir gayret îcâb ettirir. Nasıl yeni îmânla şereflenen bir kimsenin daha önceki günahları siliniyorsa, ihlâsla yapılan ve kabûl olan hac da günahlar için keffârettir.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine, hacca giden sofîlere ayakkabı satın almak için, bir dirhem lâzım ol- du. Hıristiyan bir genç; “Beni de berâberinde hacca götürme şartıyla, sana bu bir dirhemi veririm.” dedi. Ebû Bekr-i Şiblî bunun üzerine; “Ey Genç! Sen hac yapmaya ehil değilsin ki.” deyince, genç; “Sizin kervanı­nızda hiç yük merkebi bulunmaz mı Bu sefer de beni yük merkebi ye­rine tutamaz mısınız ” dedi. Yol hazırlıkları tamamlanınca, genç onlarla berâber yola çıktı. Ebû Bekr-i Şiblî; “Ey Genç! Hâlin nasıldır ” diye sor­duğunda, genç; “Efendim! Sevincimden gözüme uyku girmiyor. Sizinle yolculuk yaptığım için çok memnûnum.” dedi. Kâfile yolda giderken ne zaman konaklasalar, o genç hemen yerleri süpürür, dikenleri temizlerdi. Sonunda ihram giyme yerine vardılar. Genç onlara bakıp, onlar gibi gi­yindi. Kâbe-i şerîfe varınca, Ebû Bekr-i Şiblî gence; “Üstünde zünnâr ol­duğu hâlde Kâ´be-i şerîfe girmene izin vermem.” dedi. Bunun üzerine genç şöyle söyledi: “Yâ Rabbî! Şiblî, senin evine girmeme izin vermeye­ceğini söylüyor!” dedi. O anda hafiften bir ses; “Ey Şiblî! Onu Bağdât´tan buraya biz getirdik. Onun kalbine aşk ateşini biz koyduk. Lütuf zinciriyle evimize kadar onu biz çektik. Ey dost olan genç, sen içeri gir!” dedi. Her­kes Kâbe´ye gidip tavaf ettikten sonra dışarı çıktılar. Fakat genç dışarı çıkmadı. Ebû Bekr-i Şiblî; “Ey Genç! Dışarı gel.” diye seslendi. Bunun üzerine genç; “Ey Şiblî! O beni dışarı bırakmıyor. Ne kadar çabalasam çıkış kapısını bulamıyorum.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzı sırasında namazın mâhiyeti ve huşû içerisinde bulunma­nın önemini bildirerek şöyle buyurdular: “Namazda huşû, namaz kılanın kurtuluşunun alâmetidir. Nitekim Allahü teâlâ, Mü´minûn sûresi başında; “Muhakkak ki, müminler kurtuluşa erdiler. O müminler ki, namazlarında huşû (tevâzu ve korku) sâhipleridir.” buyurmaktadır. Peygamber efendi­miz de buyurdu ki: “Bir müslüman doğru olarak ve huşû ile iki rekat na­maz kılınca, geçmiş günahları affolur.” Yâni, Allahü teâlâ onun küçük günahlarının hepsini affeder. Huşûu terketmek ise, münâfıklık alâmetidir ve kalbin harâb olmasıdır. Nitekim Allahü teâlâ, Mü´minûn sûresi 117. âyetinde meâlen; “Gerçek şudur ki: Allah´tan başkasına tapınan kâfirler, felâha, kurtuluşa kavuşamazlar.” buyurmaktadır.”

Namazda huşû ve hudû: Bütün âzâların hareketsiz kalıp tevâzu hâ­linde bulunması ve kalbin de Allahü teâlâdan korku üzere olması de­mektir. Hadîs-i şerîfte; “Kalbin hazır olmadığı namaza Allahü teâlâ bak­maz.” buyruluyor. İbrâhim aleyhisselâm namaz kıldığı zaman, kalbinin hışırtısı çok uzaklardan duyulurdu. Hazret-i Ali namaz için kalktığı za­man, vücûdunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişirdi ve; “Yedi kat göklere ve yere arzedilen ve onların taşıyamadıkları emânetin zamânı geldi.” derdi. Süfyân-ı Sevrî de; “Namazı huşû ile kılmayanın, namazı doğru olmaz.” derdi. Bunun için namazda tumânînete ve tâdîl-i erkâna dikkat etmelidir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir.” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namazından nasıl çalar ” diye sordular. “Namazın rükûunu ve secdelerini tamam yapmamakla.” buyurdu. Bir defâ da; “Rükûda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını, Allahü teâlâ kabûl etmez.” buyurdular. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir kimseyi namaz kılarken, rükûunu ve secdelerini tamam yapmadığını görüp; “Sen namazlarını böyle kıldığın için, Muhammed´in (aleyhisselâtü vesselâm) dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun ” buyurdu. Yine; “Sizlerden biriniz, namaz kılarken, rükûdan sonra tamam kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça, namazı tamam olmaz.” buyurdu. Bir kere de; “İki secde arasında dik oturmadıkça, namazınız tamam olmaz.” buyurdu. Bir gün Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem birini namaz kılarken, rü­kûdan kalkınca dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp; “Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü sana, be­nim ümmetimden demezler.” buyurdu. Bir kere de; “Altmış sene, bütün namazlarını kılıp da, hiç bir namazı kabûl olmayan kimse, rükû ve sec­delerini tamam yapmayan kimsedir.” buyurdu. Zeyd ibni Vehb, birini na­maz kılarken rükû ve secdelerini tamam yapmadığını gördü. Yanına ça­ğırıp; “Ne kadar zamandır böyle namaz kılıyorsun ” dedi. “Kırk sene.” deyince; “Sen kırk senedir namaz kılmamışsın. Ölürsen, Muhammed Resûlullah´ın sallallahü aleyhi ve sellem dîni olan İslâmiyet üzere ölmez­sin.” dedi.

Bir mümin, namazını güzel kılar, rükû ve secdelerini tamam yaparsa, namaz sevinir ve nûrlu olur. Melekler, o namazı göğe çıkarır. O namaz, namazı kılmış olana, iyi duâ eder ve sen beni kusurlu olmaktan korudu­ğun gibi, Allahü teâlâ da, seni muhâfaza etsin, der. Namaz güzel kılın­mazsa, siyah olur. Melekler o namazdan iğrenir. Göğe götürmezler. O namaz, kılmış olana, fenâ duâ eder. “Sen beni zâyi eylediğin, kötü hâle soktuğun gibi, Allahü teâlâ da seni zâyi eylesin.” der. O halde, namazları tamam kılmaya çalışmalı, tâdîl-i erkânı yapmalı, rükûu, secdeleri, kav- meyi yâni rükûdan kalkıp dikilmeyi ve celseyi yâni iki secde arasında o- turmayı iyi yapmalıdır. Başkalarının da kusurlarını görünce söylemeli­dir. Din kardeşlerinin namazlarını tamam kılmalarına yardım etmelidir. Tumânînet ve tâdîl-i erkânın yapılmasına çığır açmalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi; “Nasıl namaz kılarsın ” diye sordu. O da şöyle bu­yurdu: “Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra câmiye giderim. Mescid-i Harâm´ı gözümün önüne getirir, Makâm-ı İbrâhim´i iki kaş ara­sında tutar, Cennet´i sağımda, Cehennem´i solumda, Sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü teâlâya ıs­marlar, sonra tâzimle Allahü ekber der, hürmetle kıyam, heybetle kırâat, tevâzuyla rükû, tazarrû ile (kendini alçaltarak) secde, hilm ile cülûs (tehiyyattaki oturuş), şükürle selâmı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.”

Rebâh bin el-Hirevî şöyle anlatır: Îsâ bin Yûsuf, bir mecliste konuşan Hâtim-i Esam´a uğradı ve şöyle sordu: “Ey Hâtim! Sen namazını güzel kılıyor musun ” Hâtim, “Evet” dedi. O; “Nasıl kılıyorsun ” diye sordu. Hâtim şöyle buyurdu: “Emre uyuyorum, korku ile yürüyorum, niyetle giri­yorum, büyük bilip tekbir alıyorum, tertil ve tefekkürle okuyorum, huşû ile rükû ediyorum, tevâzu ile secde ediyorum, tam teşehhüd içinde oturuyo­rum, sünnete göre selâm veriyorum ve selâmı Allah´a hâs kılarak veriyo­rum. Namazımın kabûl olunmayacağından korkarak, korkuyla nefsime dönüyorum. Ölene kadar onu muhâfaza ediciyim.” Bunun üzerine Îsâ bin Yûsuf; “Sen namazını güzel kılıyorsun.” buyurdu.

Hindistan evliyâsından ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) namaz hakkında şöyle buyurdular: Namazı cemâatle kılmak ve “tumânînet” (rü­kûda, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû´dan sonra “kavme” (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerle­şecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında “celse” (dik durma) yapmak bizlere Allahın Peygamberi tarafından bildirildi. Kavme- nin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mez­hebinin müftîlerinden Kâdıhân, bu ikisinin vâcibliğini, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmanın vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmiştir. Müekked sünnet olduklarını bildi­renler de, vâcibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehem­miyet ver- meyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükûunda, kavme- sinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamânında, ayrı ayrı, baş- ka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur.

Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur´ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek (ya´nî sübhânallah demek), Resûlullah efendimize sale- vât söylemek, günahlara istigfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü teâ- lâdan istiyerek O´na duâ etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, can­sızlar da ka´dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâ- detlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, mîrâc gecesi farz oldu. O gece mîrâc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygambe­rine uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makamlarda yükselir.

Resûlullah efendimiz; “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır.” bu­yurdu. Bu hadîs-i şerîf; “Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor.” demektir. Bir hadîs-i şerîfte; “Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!” buyruldu ki; “Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve na­mazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur.” demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer emirlerini daha çok kaçırır.

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) Namazlardan sonra “Allahümme innî es´elüke´t-tayyibât ve terk-el-münkerât ve hubbe´l-mesâkîn ve en tetûbe aleyye ve izâ eradte Lî ibâdi- ke fitneten en teveffenî gayre meftûnin.” duâsını okurdu.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) Namaz kıldığı zaman kıyamda çok uzun müddet kalır, onu uzaktan gören cansız bir cisim zannederdi. O; “Biz zâ- hir (görünen) amellere îtibâr etmeyiz.” derdi.

Hindistan evliyâsından Abdülehad bin Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kalbime, Allahü teâlânın yardımı ile öyle geli­yor ki, namazın sonunda teşehhüdde, Ettehiyyâtü´nün okunmasının em­redilmesi namazın müminlerin mîrâcı olduğunu hatırlatmaktır. O hâlde lâyıkdır ki, müminlerin mîrâcında da, Peygamber efendimize mîrâcında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. Allahü teâlâ lütfederek, bize de Resûlünün kâsesinden bir yudum ihsân etti. Ettehiyyâtü´den sonra, Peygamber efendimize salevât okunmasının emredilmesi, müminlerin mîrâcının Resûlullah´a uyup, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. Yine bu salevâtlar, Peygamber efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidâyetlerine kavuşan müminlere verilen nî­metin hakkının edâsı, şükrüdür. Ayrıca, Peygamber efendimizin ümme­tine, mîrâc ile şereflenmeyi bahşettiğini bildiren bir tenbih ve uyarmadır.

Yine şunu işâret etmektedir ki, ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, Resûlullah efendimize tâbi olmak, uymak dâiresinden dışarı çıkamazlar. Onların sonu Resûlullah´ın baş­langıcına yetişemez ve hepsinin başı, Resûlullah´ın ayaklarının altında­dır .

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle­rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. “Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kı­lın.” buyururdu.

Yine buyurdular ki: “Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim.”

Hindistan´daki evliyânın büyüklerinden olan Abdülvâhid Lâhorî (rah metullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Bir gün, ibâdetten aldığı zevk ve neşe sebebiyle ders arkadaşı Muhammed Hâşim-i Kişmî´ye; “Cennet´te namaz var mıdır ” diye sordu. “Yoktur. Çünkü orası, dünyâda yapılan amellerin karşılıklarının verildiği yer olup, amel yeri değildir.” ce­vâbını alınca bir âh çekti, ağladı ve; “Yazıklar olsun namaz kılmayana. Allahü teâlâya kul olup da namaz kılmadan nasıl yaşanır ..” dedi.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin­den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, “Kul için ancak bilerek ve huzur içinde kıldığı namazın sevâbını alacağında, İslâm âlimleri ittifak etti.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Şeyh Mustafa El-Bekrî şöyle sual sorduğunu anlatır: “Ey efendim! Niçin namazdan alıkoyan düşünceler insanın hâtırına geli­yor Bu hususta ne dersiniz ” diye sordum. “İnsan, namaz kılarken Alla- hü teâlâdan gâfil olmazsa, ne türlü olursa olsun, kalbine gelen dü­şün- celer yok olur.” buyurdular.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde his­settiklerini, zâhirinden takib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesâret edip soramazdı. Bir gün kendisi; “Namaza kalktığım zaman sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum.” buyurdu.

Amasya´da yetişen velîlerden Ali Hâfız Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyururdu ki: “Cebrâil aleyhisselâm dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; “Benim kıldığım namaz gibi bir namaz kılan var mı ” diye düşündü. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “Muhammed ümmetinin her türlü kusurla, noksanla kıldıkları iki rekat namaz, ind-i ilâhîde, senin kıldığın bu iki rekat namazdan daha çok hayırlı ve makbûldür. Çünkü sana, böyle bir namaz kıl diye emretmedim. Onlara emrettim ve mükellef tuttum. Onların emre uymaları sebebiyle kıldıkları ve kılacakları namaz bana çok sevimli ve makbûldür.” buyurdu. İşte emre uymak böyle büyük bir şereftir.”

Tâbiînin meşhurlarından olan Âmir bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) fazîletler sâhibi bir Hak âşığı idi. Bütün ibâdetleri, söz ve işleri ihlâslı idi. Yüzünü tamâmen dünyâdan çevirmiş, âhirete tâlib olmuş mü­bârek bir insandı. Âmir bin Abdullah hazretleri son derece huzûr ve huşû içinde namaz kılan, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Namaz kılarken sanki tamâmen dünyâdan çıkar âhirete giderdi. Namaza durduktan sonra konuşulan hiçbir şeyi işitmez, yanında olup biten hiçbir şeyin far­kına varmazdı. “Namaz kılarken hatırına, bir şey gelir mi ” diye soran­lara: “Evet, Allahü teâlânın huzûrunda hesâba çekileceğim gün ile, cen­netlik veya cehennemlik mi olacağım korkusu gelir.” cevâbını verdi. “Bi­zim hâtırımıza gelen dünyâ düşünceleri veya dünyâ işlerinden sizin aklı­nıza bir şey gelir mi ” diye sordular. Cevâbında; “Namazda aklıma böyle bir şey gelmesinden ise, süngülerin uzanıp beni öldürmeleri bundan çok daha iyidir.” buyurdu. Yaptığı ibâdetlerin daha makbûl, sevâbının daha çok olması için her gün gusl abdesti alırdı. İmâm-ı Mâlik bin Enes onun her gün gusl abdesti alarak ibâdet ettiğini ve devâmlı oruç tuttuğunu ha­ber vermiştir. Devamlı ve uzun sürelerle namaz kılardı. Onu, bütün ömrü boyunca boş gören hiç olmadığı gibi, boş ve faydasız bir işle meşgûl gö­ren de olmadı.

Benî Temim´in azâdlılarından Süheym, Âmir bin Abdullah´ın yanına gitmişti. Namaz kılıyordu, oturdu. Namazını bitirdi ve ona; “Çabuk ihtiya­cını söyle, çünkü benim acele işim var.” dedi. O da; “Hayırdır inşâallah, acelen nedir.” diye sordu. “Azrâil´i aleyhisselâm yâni, ölümü bekliyorum.” cevâbını verdi. Hemen onun işini gördü ve yeniden namaza başladı. Az­râil´in rûhunu namazda almasını isterdi. O her an Allahü teâlâyı hatırla­yan, her an O´nun huzûrunda olduğunun şuûrunda olan, çok kuvvetli îmân sâhibi idi.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Ab- durrahmân bin Yezîd bin Câbir şöyle anlatır: Atâ-i Horasânî ile berâ­ber gazâya, savaşa gitmiştik. Gecelerini, namazla geçirirdi. Gecenin üçte biri veya yarısı geçince, bize isimlerimizle seslenir, “Kalkınız, abdest alı­nız, namaz kılınız. Çünkü geceleri ibâdet ve gündüzleri oruçla geçirmek, Cehennem´den irinler içip, çeşitli azaplara yakalanmaktan daha kolay­dır.” der ve namaz kılmaya başlardı. Seher vaktine kadar ibâdet eder, sonra biraz uyurdu.

Mevlânâ hazretlerinin meşhûr talebelerinden Ateşbâz Velî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Mevlânâ hazretlerinin şu mânâdaki şiirlerini di­linden düşürmezdi. “Namaz kılarken tâzimsiz ve tertipsiz, kuş gibi başını koyup kaldırma. Yâni, onu yarım yamalak bir erkânla kılma. Namazın, mîrâc-ı mümin olduğunu hatırla ve kıldığın namazda bu sırrı bulmaya çalış.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) namaz kılmak için mescide gelince kapıda bir mikdâr durur ve ağlardı. Sebebini soranlara; “Câmiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Al- lahü teâlâya yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum.” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir defâsında bir imâmın arkasında na­maz kıldı. Namazdan sonra, o imâm, Bâyezîd´e; “Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O hal- de siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz ” dedi. Hazret-i Bâyezîd bunu duyunca; “Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değil- dir.” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurdular ki: Ömrüm boyunca, Allahü teâlâya lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O´na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allahü teâlâya şöyle yalvardım: “Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd´e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla bir­likte kabûl eyle.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: Namazda hûdû´ ve huşû´ nasıl elde edilir diye sorulunca, buyurdu ki: “Huzurlu bir hâlde helâl lokma yiye­ceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitâh tekbi­rini, kimin huzûruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz.”

“Namaz müminin mîrâcıdır.” buyurulan hadîs-i şerîfte, hakîkî nama­zın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allahü teâlânın azametini, yüceliğini düşünerek, hudû´ ve huşû´ hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istigrâk, kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl derecesi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemde vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah efendimiz na­mazda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından işitilirdi. Namazda kalp huzûru nasıl elde edilir diye sorulunca da; “Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitâh tekbirini söylerken, tam bir âgâhlık, gafletten uzak olma, uyanıklık içinde bulunmakla.” buyurdular.

Hindistan´da yetişen hanım velîlerden Bîbî Hacere Hanım (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) Kırk yaşının sonlarına doğru şiddetli bir has­talığa yakalandı. Çok az konuşabiliyordu. Gücü ve kuvveti iyice azal­mıştı. E- bü´l-Hayr hazretlerine; “Namazlarımı nasıl kılayım Oturacak ve hareket edecek hâlim yok.” dedi. O da; “Namazlarını işâretle kıl.” bu­yurdu. Ebü´l-Hayr hazretleri hanımının hastalığı yüzünden devamlı mah­zûn ve kederli idi. Çünkü kendisine çok hizmet etmişti. Üzerinde çok hakkı vardı. Bir gün oğlu Zeyd Efendiye; “Zeyd! Vâliden bize çok hizmet etti. İsterdik ki, bu hizmetlerin karşılığı olarak biraz da biz ona hizmet edelim.” dedi.

Tâbiînden ve evliyâdan Câbir bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Mâlik bin Dinâr´ı ziyârete gitti. Namaz vakti gelince Mâlik bin Dinâr onu imâmete geçirmek istedi. Câbir bin Zeyd imâmete geçmek istemedi ve; “Ev sâhibi imâm olmaya daha lâyıktır” buyurdular.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Yine bir gece sabaha kadar namaz kıl­mıştı. Yakınları kendisine; “Bu nasıl namazdır ” dediler. Mevlânâ haz­retleri onlara; “Allahü teâlânın yenilmez arslanı hazret-i Ali namaz vakti olunca titrer ve rengi solardı. Ona; “Ey İmâm! Neyin var ” diye soruldu­ğunda, o; “Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Biz emâneti, göklere yere ve dağ­lara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler (mesuliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi.” (Ahzâb sûresi: 72) buyruldu. Emânet vakti geldi.” derdi. Namaz sözle anlatılamayacak bir şekilde Allahü teâlâ ile konuşmaktır. Hazret-i Ali´nin hâli böyle olunca bizlerinki nasıl olmalı­dır ” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o na­mazı tekrar kılardım. İşin esâsı nefse uymamaktır.”

Hindistan´da yetişen çeştiyye yolunun büyük velîlerinden Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) huzûruna gelen her­kese namazı zamânında ve cemâatle kılmasını tavsiye ederdi. Kendisi de çocukluğundan îtibâren bu husûsa çok dikkat ederdi. Namazın fay­dalarını, Kur´ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden ilgili yerleri okuyarak anla­tırdı.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) namazlarını, gönlünü Hakk´a vererek kılardı. Bu sebeple kendi­sine; “Farz namazlarında tekbîr alırken renginiz niçin değişiyor ” diye sorduk- larında; “Çünkü farz namazlara sıdk ve doğrulukla başlamamak­tan kor- kuyorum. Kim namaza durup, Allahü ekber diye tekbir getirir, fa­kat o sırada kalbinde Allahü teâlâdan başka bir ilâh düşüncesi bulunursa veya hayâtı boyunca O´ndan başka birinin büyüklüğünü ve yüceliğini ka­bul ederse, kendi aklı ile kendini yalanlamış olur.” buyurdular.

Yemen´in büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Seyyid Ebû Bekr eş-Şelî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sık sık zikreder ve Kur´ân-ı kerîm okurdu. Teheccüd, uyanıklık namazını hiç kaçırmaz, vitr namazını teheccüd için, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalktığında kılardı. Talebelerine teheccüde kalkmalarını, bunu ihmâl etmemelerini tenbih ederdi.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdu ki: “Çok defâ Allah rızâsı için iki rekat namaz kılar, se­lâm- dan sonra O´na lâyık ibâdet yapamadığım için kendimi hırsızlıktan tövbe eden biri gibi suçlu hissederim.”

Tâbiînin meşhurlarından ve büyük velî, fıkıh âlimi Ebû İdrîs Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, kıyâmet gününde, gece karanlıkta mescide gidenlerin yollarını aydınlatır.”

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir defâsında namazda; “Cennet´te kendilerine zencefil karıştırılmış Cennet şerbetinden dolu bir bardak da içirilir.” meâ­lindeki İnsan sûresi on yedinci âyetini okumuştu. Namazdan sonra du­daklarını yalamaya başladı. Sebebini soranlara; “O şerbetten bir bardak içtim. Tadından dudaklarımı yalıyorum.” buyurdular.

Yine bir defâsında namazda; “Muhakkak ki iyiler, Na´îm Cennetinde­dirler. Fâcirler ise, Cehennem´dedirler.” meâlindeki İnfitâr sûresi on üç ve on dördüncü âyet-i kerîmelerini okudu. Namazdan sonra; “Her iki kı­sım- da olanların yerleri, Cennet ve Cehennem bana gösterildi.” buyurdu­lar.

Hindistan´da yetişen meşhûr velîlerden Ebû Saîd-i Fârûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Meyân Ahmed Asgar anlatır: “Bâzan uyuyup kalır, teheccüd namazı kılamazdım. Bu hâlimi Ebû Saîd Fârûkî hazretlerine arz ettim. Buyurdular ki: “Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun.” Bundan sonra teheccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Böylece bir daha teheccüd namazımı kaçırma­dım.”

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi gelerek; “Namaz kılıyorum, fakat tadını içimde bulamıyorum.” dedi. Ebû Yâkûb o zâta; Allahü teâlâyı sâdece namazda hatırlarsan böyle olur. Allahü teâlâyı her zaman hatırlarsan, yapılan ibâ­detlerin tadını alabilirsin.” diye cevap verdi.”

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Hasan bin Ebî Mâlik şöyle anlatır: Ebû Yûsuf haz­retlerinden işittim; “Namaz kılıp da arkasından hocam İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerine hayır duâ etmediğim hiç bir namazımı hatırlamıyo­rum. Bütün namazlarımın sonunda hocama duâ ettim. İstigfâr okudum.” diye bildirdi.

İbrâhim bin Mesleme Tayâlisî anlatır: “İmâm-ı A´zam hazretleri ho­ca- sı Hammâd´a ebeveyninden önce duâ ettiği gibi” Ebû Yûsuf hazretleri de hocası İmâm-ı A´zam´a, anne ve babasından önce duâ ederdi.”

Tebe-i tâbiînden meşhur fıkıh âlimi ve velîlerden Evzâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Namazda huşûnun nasıl olacağını sordukları zaman, Evzâî hazretleri şöyle cevap verdi: “Gözleri aşağı düşürüp, önü- ne bakmak, yanlarını kabartıp, şişirmeyip alçaltmak ve bir de kalb yumu- şaklığı, yâni üzüntülü bir vaziyette durmak. Gösteriş olunca huşû gider.

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs ve fıkıh âlimi Eyyûb-i Sahtiyânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Namazı kasden terkeden dinden ayrılır.”

Evliyânın büyüklerinden Habîb-i Acemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki: Bir kimse beş vakit namazından birini kılmasa ve hangisini kılmadığını bilmese ne yapması îcâb eder ” diye suâl edildiğinde; “Bu gibilerin kalbi Hak´tan gâfildir. Cezâ olarak beş vakit namazın hepsini ka- zâ etmelidir.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hacı Hıdır Efgân hazretlerine, hocası İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yazdığı mektubu şöyledir:

“Kıymetli mektubunuz geldi. İçindekiler anlaşıldı. İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahü teâlânın en büyük nîmetlerindendir. Hele namazın tadını duymak, nihâyete yetişmeyenlere nasîb olmaz. Hele farz namazların tadını almak, ancak onlara mahsûs­tur. Çünkü nihâyete yaklaşanlara nâfile namazların tadını tattırırlar. Ni­hayette ise yalnız farz namazların tadı duyulur. Nâfile namazlar zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanç bilinir. Fârisî mısrâ tercümesi:

Bu iş büyük nîmettir. Acaba kime verirler

Namazların hepsinde hâsıl olan lezzetten, nefse bir pay yoktur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekte, feryâd etmektedir. Yâ Rabbî! Bu ne büyük rütbedir. Arabî mısrâ tercümesi:

“Nîmete kavuşanlara âfiyet olsun.”

Bizim gibi ruhları hasta olanların bu sözleri duyması da, büyük bir nîmettir ve hakîkî saâdettir. Fârisî mısrâ tercümesi:

“Bâri kalbimize bir tesellî olsun.”

İyi biliniz ki, dünyâda namazın rütbesi, derecesi, âhirette, Allahü teâlâyı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahü teâlâya en yakın bulunduğu zaman, namaz kıldığı zamandır. Âhirette en yakın ol­duğu zaman da, rüyet yâni Allahü teâlâyı gördüğü zamandır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namaz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asıl maksad namaz kılmaktır. Saâdet-i ebediyye ve sonsuz nîmetlere ka­vuşmanızı dilerim.”

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Namazını, artık dünyâdan ayrılıyormuş gibi kıl.”

Osmanlıların en meşhûr fıkıh âlimi ve velî İbn-i Âbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir va- kit namaz vardı. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inan­mak, îmânın şartıdır. Namaz, duâ demektir. Dînin emrettiği, bildiğimiz ibâdete, namaz “salat” ismi verilmiştir. Mükellef olan yâni âkil ve bâliğ olan her müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması “Farz-ı ayn”dır. Farz olduğu, Kur´ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir. Mîrâc gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Mîrâc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmi yedinci gecesinde vukû buldu. Mîrâcdan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Namaz, kalbi günah kirlerinden temizler. Gayb per- delerini açar.”

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Ebû Amr Züccâcî´ye; “Farz namazlarda ilk tekbiri getirirken neden hâlin değişiyor ” diye sordu. Züccâcî şöyle cevap verdi: “Bir farza sıdk ve doğrulukla başlamamak husûsunda korkuyorum. Bir kimse “Allahü ek- ber” (Allah en büyüktür) der de kalbinde O´ndan büyük bir şey bulu­nursa veya ömür boyunca O´ndan başka birinin yüceliğini ve büyüklü­ğünü kabûl ederse, kendini kendi diliyle yalanlamış olur.”

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey na- mazdır.

Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Evlerinizi Allahü teâlâyı anmak sûretiyle nûrlandırınız. Evlerinizi onda namaz kılarak nasiplendiriniz. Al- lahü teâlâya yemin ederim ki, böyle yapanlar gök ehli arasında tanı­nırlar. Gök ehli; “Falan oğlu falan, evini, Allahü teâlâyı anarak süslüyor.” Der- ler.”

Yine buyurdular ki: “Ne mutlu evlerini mescid yapanlara. Mescidler, takvâ sâhiplerinin (haramlardan, günâhlardan sakınanların) evleridir. Allahü teâlâ, namazını, orucunu ve zekâtını gizleyen kulları ile, melekle­rine övünür.”

“Allahü teâlâya yemin ederim ki, su kiri giderdiği gibi, beş vakit na­maz da günâhları giderir.”

“Eğer sizden biriniz, iki rekat nâfile namazın sevâbını bilseydi, onu dağlardan daha büyük görürdü.

Farz namazlara gelince, artık onun sevâbını ifâde etmek (açıklamak) mümkün değildir.”

Evliyânın meşhûrlarından Kayyûm-i Cihân Muhammed Seyfullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) her işinde olduğu gibi nâfile namazları kılma husûsunda da sünnete uyardı. Namaz kılarken namazın tâdil-i erkânına, edeblerine riâyet eder, hudû´, huşû´ ve tumânînet içinde olurdu. Kıyâmda ve secdede uzun müddet dururdu. Kendinden geçmiş, kalbi Allahü teâ- lâya yönelmiş, dünyâ düşüncelerinden tamâmen kurtulmuş bir hâlde namaz kılardı. Her hafta, peşi peşine olmak üzere; pazartesi, salı, çar­şamba ve perşembe günleri bâzan da hafta boyunca oruç tutardı. Gi­yinme husûsunda da sünnete uyardı. Aslâ bid´at işlemezdi. Hiçbir bid´ati beğenmez ve kabûl etmezdi. Bid´at sâhiplerinden uzak durur, onları meclisine kabûl etmezdi. Dünyâya düşkün olanları huzûruna kabûl et­mez, zenginlerle görüşmezdi.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Mahmûd Kefevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) gerek Sinop´ta bulunduğu sırada, gerekse daha önceki zaman­larda çok defâ sevgili Peygamberimizi rüyâsında görüp, müşküllerini O´- na sorardı. Bir defâsında İstanbul´da iken rüyâsında kendisini Resûlullah efendimizin husûsî meclisinde gördü. Tam bir edep ve tevâzû içinde mü- bârek dizlerini öpüp, her iki yanına yüzünü sürdü. Kırıklık ve mahcûbiyet- le; “Yâ Resûlallah! Bir kimse namazda şüphe edip, kaç rekat kıldığını bi- lemezse, fakihler ve müctehidler fetvâ verdiler ki: “Zann-ı gâlib üzere de- vâm etsin, onu bozup tekrar baştan kılmasın.” dediler. Bu hal bana çok ârız oluyor. Şüpheyi kaldırmak için bozup tekrar kılmak bana tenbellik verip zor gelmiyor. Öyle olduğunda ben o namazı bozup tekrar kılmak is terim. Fermân-ı âliniz nedir ” diye sordu. Bunun üzerine Pey­gamber efendimiz; “Onu tekrar etme. Fukahânın ictihâdına göre zann-ı gâlibin üzerine devâm edip kıl.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle- ri´nin yanına Yahyâ bin Mâîn ile Ahmed bin Hanbel hazretleri geldiler. Yahyâ bin Mâîn, Ma´rûf-ı Kerhî´ye Secde-i sehv´i sormak isti­yordu. Ah- med bin Hanbel,Yahyâ´ya; “Sus!” dedi. Fakat o susmadı ve; “Yâ Ebel-Mahfûz, Secde-i sehv hakkında ne dersin ” diye sordu. Ma´rûf-ı Kerhî; “Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgûl olmasın- dan dolayı bir cezâdır.” deyince, Ahmed bin Hanbel; “Bu ne gü­zel ve ne mânâlı bir cevaptır.” buyurdu.

Ma´rûf-ı Kerhî hazretleri bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonra Muhammed bin Ebî Tevbe´nin öne geçip namaz kıldırmasını is­tedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imâmlık yapmaktan çekindi ve Ma´rûf-ı Kerhî´ye; “Eğer bu namazı kıldı­rırsam başka namaz kıldırmam” dedi. Ma´rûf-ıKerhî bu sözü beğenmedi ve; “Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzû) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sâhibi olmaktan Allahü teâlâya sı­ğınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur.” buyurdular.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Merkez Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayâ­tımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım. İmâm olayım da sizlerle na­maz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nâfile olmuş olur.” buyururdu.

Büyük velîlerden Muhammed bin Fadl Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Güneşin doğuşundan, güneşe gözle bakılabildiği sürede (işrak zamanına kadar) namaz kılmak haramdır. Ancak işrak vaktinden sonra nâfile kılmak mübah olur.”

Velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Muhammed Kudâme (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ebû Bekr Abdullah bin Ha­san bin Nühhâs şöyle anlatmıştır: Babam onu çok severdi. Bir Cumâ günü ba- na, Cumâ namazını onun arkasında kılacağım dedi. Ben de be­râber ay- nı câmiye gittim. Benim mezhebimde Fâtiha´dan önce Besmele çekilir. Onun tâbi olduğu mezhebde çekilmez. Acabâ bundan namazıma bir za- rar gelir mi diye düşünmüştüm. Mescide vardık. Muhammed bin Ahmed hazretleri orada idi. Babama selâm verip, sarıldı. Sonra; “Karde­şim na- mazını kıl, kalbini hoş tut. Çünkü ben, insanlara imâm olduğum günden beri her namazda Fâtiha dan önce Besmele çekiyorum. Babam bana dönüp, bunu unutma!” dedi.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mektûbât-ı Ma´sûmiyye´sinin 1. cild 4. mektubunda şöyle buyurmaktadır:

…İyi biliniz ki, namaz dînin direğidir. Namaz kılan bir insan, dînini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın dîni yıkılır. Namazları, müstehap za- manlarda, şartlarına ve edeblerine uygun kılmalıdır. Bunlar fıkıh kitab- larında bildirilmiştir. Namazları cemâatle kılmalı, birinci tekbîri imâm ile birlikte almağa çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. (Câmiye geç gelip, birinci safa geçmek için, safları yarmak, cemâate eziyet ver­mek haramdır.) Bunlardan biri yapılmazsa mâtem tutmalıdır. Kâmil bir müslü- man, namaza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhirete girer. Çünkü dün- yâda Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur. Eğer nasîb olursa o da zılle, gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namazda, âhirete girerek, burada nasîb olan devletten hisse alır. Bu dünyâda hasret ve firâk ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesi­nin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mâbûdluk sahrâ­sında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vus- latın (matlûba kavuşmanın) kokusunu duyarak hayrân olurlar. Allahü teâlânın sevgili Peygamberi buyurdu ki: “Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bu­lunan perdeler kalkar. Cennet´te olan hûriler onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devâm eder.”

Büyük velîlerden Muhammed Saîd Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mez­hebine göre bir risâle yazıp, buyurdular ki: “Evlâ olan, parmak kaldırma­maktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddiâ eden âlimler, ri­sâledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Yirmi yıl çok sıkı bir şe­kilde namaza kalktım. Bütün bu yirmi yıl boyunca, onun nîmetini topla­dım.”

Sâlih zâtlardan birisi için şöyle buyurdular: “Bir gün bu zât, arkadaş­larına; “Rabbimin beni andığı zamanı biliyorum.” dedi. Arkadaşları buna hayret ettiler. “Pekâlâ, bu nasıl olur ” dediler. O da; “Ben, Allahü teâlâyı andığım zaman. Çünkü Allahü teâlâ, kul kendisini anınca, O da, kulunu anacağını bildiriyor.” dedi.

Yine buyurdular ki: “Öyle insanlara yetiştim ki, çok namaz kılmaktan başlarını yastığa koyacak vakit bulamazlardı.”

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen yedi büyük âlimden biri olan Saîd bin Müseyyib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kırlarda namaz kılan kimsenin, sağında ve solunda iki melek durur ve onunla kılarlar. Ezan okur ve kâmet getirirse arkasında dağlar gibi melekler saf bağlar.”

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin ömrünün sonunda, el ve ayakları hareket etmez ol- muştu. Namaz vakti gelince, el ve ayakları açılır, namaz bitince, eskisi gibi hareketsiz olurdu. Bir gün zikirden bahsederken; “Allahü teâlâyı hak- kıyla zikreden, ölüyü diriltmeyi kast ederse, dirilir.” dedi ve elini, önünde duran bir sakata sürdü, sakat iyileşip, ayağa kalktı.

Horasan´ın büyük velîlerinden Sülemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Namaza başlarken elleri kulaklara kaldırıp tekbîr almak; Al­lah´tan başka her şeyi arkaya atıp iki dünyâyı bıraktım, yüzümü senin cemâline çevirdim demektir.”

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Namaz şu üç şeyden ibârettir. 1) Allahü teâlânın azametini ve büyüklüğünü düşünerek, kalbin hudû ve huşû hâlinde ol­ması, 2) Dilin, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını, büyüklüğünü söy­lemesi. Kulun hudû ve huşû üzere olması, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını, celâlini, ifâde etmesi hâlinde en yüksek şeklidir. 3) Âzâları, bu huşû ve hudû hâline göre bulundurmak, ona göre hareket etmek.

Namaz kılmak lezzeti bir müminde yerleşince, artık o kimse Allahü teâlânın nûruna dalar. Namaz o kimsenin hatâ ve günâhlarına keffâret olur. Çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. Allahü teâlâyı tanımak için na­mazdan daha faydalı bir şey yoktur. Bilhassa namaz, kalp huzûru ve ihlâs ile kılınırsa çok kıymetli olur. Nefsin akl-ı selîme itâat etmesi husû­sunda namazdan daha faydalı bir şey yoktur.

Hindistan´da yaşayan evliyânın büyüklerinden Tâhir-i Bedahşî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazdığı mektuplardan birisi:

“Allahü teâlâya hamdü senâ olsun! O´nun sevdiği, iyi insanlara selâ­metler olsun! Canpûr´dan gönderdiğiniz mektup geldi. Rahatsız olduğu­nuzu okuyunca, üzüldük. Sıhhat haberini bekliyoruz. Vazifenize çok çalı­şınız! Hâsıl olan hâlleri bize yazınız! Ey sevgili kardeşim! Bu dünyâ, ça­lışmak yeridir. Ücret alınacak yer, âhirettir. Sâlih amelleri yapmağa uğra­şınız! Bu amellerin en faydalısı ve ibâdetlerin en üstünü namaz kılmaktır. Namaz, dînin direğidir. Müminlerin mîrâcıdır. O hâlde, onu iyi kılmağa gayret etmelidir. Erkânını (yâni farzlarını), şartlarını, sünnetlerini ve e- deblerini, istenildiği ve lâyık olduğu gibi yapmalıdır. Namazda tumânî- nete (yâni rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede, bütün âzâ­nın hareketsiz kalmasına) ve tâdîl-i erkâna (yâni, bu dört yerde sükûn ve tu- mânînet bulduktan sonra, bir mikdar durmaya) dikkat etmelidir. Çok kimse bunlara dikkat etmeyip, namazlarını elden kaçırıyor. Tumânîneti ve tâdîl-i erkânı yapmıyorlar. Bunlara azâblar ve tehdîdler bildirilmiştir. Namaz, doğru kılınınca, kurtuluş ümîdi çoğalır. Çünkü, dînin direği dikil­miş olur. Seâdet-i ebediyyeye uçmak için tayyâre elde edilmiş olur.

“Âkıl isen kıl namâzı, çün seâdet tâcıdır,

Sen namâzı öyle bil ki, mü´minin mi´râcıdır!”

(2´nci cild, 20´nci mektup)

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri, sohbetleriyle çok talebe yetiştirdi. İslâmi- yetin emirlerine uymakta çok titiz davranırdı. Sevdikleriyle sohbet eder- ken ezan okunsa hemen; “Şimdi sizinle önce namazı kılalım. Sonra sohbetimize devâm ederiz.” derdi. Berâberce namaz kılıp, ardından sohbete devâm ederlerdi. İkindinin ve yatsının sünnetlerini terk ettir­mezlerdi. Öğle ve yatsının son sünnetlerinin dörder rekat kılınmasını tenbih ederlerdi. Teheccüdü terketmez, talebelerinden biri kalkmasa onu îkâz ederlerdi. Dergâhında teheccüde kalkmadık talebe kalmazdı. Nef­siyle mücâdelede önde giden talebelerini kıymetli tutardı. Dergâhta Der­viş Mustafa adında biri vardı. Sesi çok güzeldi. Bir yaz gecesi üç gece sabah namazına kalkamadı. Ünsî Efendi talebelerine; “Mustafa´ya söy­leyin sabah namazına gelsin.” diye tenbih ettiler. O yine namaza gel­medi. Bunun üzerine Ünsî Efendi onu dergâhtan çıkardılar. Talebelerden biri sonradan; “Efendim, Derviş Mustafa´ya ne olaydı izin verilse de der­gâha gelse. Zîrâ dergâha böyle biri lâzım.” deyiverdi. O zaman Şeyh Ünsî Hasan Efendi hazretleri; “O üç gündür sabah namazına gelmedi. Biz ona tenbih ettik. Lâkin o bu tenbihimizi dinlemedi. Bu hal yarın hepi­nize sirâyet eder, bulaşır. Kendi nefsinin rahatını Allahü teâlânın emri üzerine tercih eden kimse bizim dergâhımıza yakışmaz. Gelmesin.” bu­yurdular. Bundan sonra Derviş Mustafa dergâha alınmadı.

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) herkes geceleri uyurken, kendisi yatmaz, yatsı abdesti ile sabah namazını kılardı. Namazını bitirdikten sonra; Yâ Rab- bî! Eğer benim namazımda bir noksanlık kaldı ise beni affet. Büyük veya küçük günah işlemiş isem, onlara da tövbe ve istigfâr ediyorum. Şek- linde duâ ederdi. Bir defâ secdede iken çok ağladı; Yâ Rabbi! Beni af- fet. diye duâ edip, çok göz yaşı döktü. Nihâyet; Yâ Vüheyb seni affet­tim! diye bir ses geldi.

Büyük velîlerden Ya kûb Germiyânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine, bir zaman bâzıları gelerek, namaz içinde gönüllerine çeşitli düşüncelerin geldiğinden yakındılar. Ya kûb Germiyânî hazretleri; Kırk yıldır değil namaz içinde, namaz dışında bile basîret gözüm, Allahü teâ- lânın rızâsından başka bir şeye bakmamıştır. buyurduktan sonra, şöyle anlattı: Bu yola girişimin ilk zamanlarıydı. Kendi hâlimde, kalbimle meşgûl olup, murâkabede idim. Birden önümde, çıplak bir kimse görü­nüverdi. Avret yerini ört, yâhut da başka tarafa git! dedim. Bu sözüme hiç aldırış etmedi. Gâyet mahzûn bir şekilde; Ben dün kıldığın ikindi namazının sûreti, görünüşüyüm. Namazın sünnetleri benim libâsım (ör­tüm, elbisem) dır. Sen, bâzı dünyevî meşgûliyetler sebebiyle, namazın sünnetlerini terk eyledin. Onun için ben kıyâmete kadar bu hâlde kalsam gerektir. dedi. O zaman, o çıplak sûret kendimmişim gibi öyle utanıp mahcûb oldum ve yaptığıma öyle pişman oldum ki, bu sebepten o andan îtibâren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekte tam bir âgâhlık ve uyanıklık içindeyim. Çok dikkatli davranmaya, gaflette bulunmamaya çok gayret ediyorum.

Büyük velîlerden Yûsuf bin Hüseyin Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Peygamber efendimizin; Yâ Bilâl! Bizi ferahlandır. hadîs-i şerîfi hakkında ne dersiniz dediler. Cevâbında buyurdu ki: Bunun mâ­nâsı; Yâ Bilâl! Ezân okumakla, bizi dünyâ meşgalelerinden ve sözlerin­den rahatlandır. demektir. Çünkü, Peygamber efendimiz namazda ra­hatlardı. Namaz gözünün nûru idi.

Tâbiîn devri âlim ve evliyâsından Amr bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) oruçla ilgili olarak da şu hadîs-i şerîfi rivâyet ettiler: “Hilâli görünce oruca başlayınız. Hilâli görünce bayram yapınız. Eğer hava bulutlu olur da hilâli göremezseniz, otuza tamamlayınız.”

Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı ve; Pazartesi günü Resûlullah efendimiz dünyâya teşrif buyurdular. Yine bugün, Peygamber olduğu bildirildi. Pazartesi günü âhirete irtihâl (vefât) buyurdular. Pazartesi ve Perşembe günü ameller Allahü teâlâya arz olu­nur. dedi.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfat­lanmaktır. Zîrâ Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.”

Cezâyir´de yetişen hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rah- metullahi teâlâ aleyh) oruçlu olduğu bâzı günlerde; “Bugün oruçlu musu- nuz, yoksa oruçlu değil misiniz ” diye suâl edilince; “Ne oruçluyum. Ne de oruçlu değilim.” derdi. Oruca niyetli olduğu için ve aynı zamanda ken- disini hakîkî oruç tutanlardan saymadığı için böyle söylerdi. “Oruçlu olup olmadığınızı bilemiyor musunuz ” diyenlere de cevap vermez, sâ­dece tebessüm ederdi.

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanın nefsi bâzan taşkınlık yapar. Bu sebeple in­san, şehvetine, arzu ve isteklerine uyar. İnsanın nefsini böyle işlerden muhâfaza etmesi için bâzı çârelere başvurması gerekir. Oruç bu hususta en güzel çâredir.

İnsan, şehvetini oruç tutmak sûretiyle kırar. Oruç insanın kötü istek­lerini zayıflatır. Rûhun parlaması, şehvetin ve kötü arzuların kırılmasında oruçtan daha tesirli bir çâre yoktur. Kişi oruç tutmak sûretiyle şehvet ve kötü arzularından ne kadar sıyrılabilmişse, oruç o derece günahlarına keffâret olur. Melekler oruç tutan kimseyi severler.

Oruç tutan cemiyetlere şeytan tesir etmez. Çünkü o cemiyette oruç tutulduğu için şeytanlar bağlanmışlardır. Onlar için Cennet in kapıları açık, Cehennem in kapıları da kapalıdır.

Suriye´de yetişen evliyâdan Ahmed Haznevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir sohbeti esnasında da ramazân-ı şerîf ayının fazîletiyle ilgili o- larak buyurdular ki: “Ramazân-ı şerîf ayında Peygamber efendimizin âdet-i şerîfi, esirleri serbest bırakmak, istedikleri şeyleri onlara vermekti. Bu ayda akşam olunca orucu acele açmak, sahuru tehir etmek, terâvih namazı kılıp, Kur´ân-ı kerîm okuyup hatim etmek sünnet-i müekkede o- lup birçok iyi neticeler verir.

Bu ayda sâlih ve iyi ameller yapmayı başaran bir kimse o senenin sonuna kadar da iyi işleri başarmış olur. Bu ayı günâh işlemekle geçse ki (bundan Allahü teâlâya sığınıyorum) o yılı sonuna kadar günah işle­mekle geçirecektir. Öyle ise müslümanın, mümkün olduğu kadar bu ay- da aklını Allah yoluna verip çalışması, bu ayı kendine ganîmet bilmesi gerekir. Bu ayın her gecesinde, Cehennem ateşine müstehak binlerce kimse âzâd edilip serbest bırakılır. Cehennem kapıları kapatılıp, şeytan­lar bağlanır, rahmet kapıları açılır.”

Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A´meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ramazan ayında ya­pılan ibâ- detler, gelecek Ramazana kadar, hac zamânında yapılan ibâ­detler, ge- lecek hac zamânına kadar, cemâatle kılınan Cumâ namazı gelecek Cu- mâ´ya kadar, cemâatle kılınan vakit namazı da ondan sonraki vakit na- mazına kadar işlenen günahlara keffârettir. Ama büyük günah işleme- mek şartıyla.”

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Malı zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir.

Yine buyurdular ki: Zekât niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar al­tını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevapdır.

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha­nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Zekât, bereketi çoğaltır. Gazâb-ı ilâhîyi söndürür. Feyz ve bereketin gelmesine sebeb olur. Âhirette cimriliğin sebeb olduğu azâbı def eder.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rini sevmeyen ve sohbetlerine gitmek isteyenlere mâni olan bir zât vardı. Bir gün Ebû Bekr-i Şiblî´yi imtihân için yanına gelerek; “Beş devenin ze­kâtı nedir ” diye sordu. Ebû Bekr-i Şiblî cevâb vermek istemedi ise de, o zâtın ısrârı üzerine şöyle dedi: “Şer´î ölçülere göre bir koyun, bu vâcibdir. Fakat bizim gibiler için olan hüküm ise, hepsini vermektir.” Bunun üze­rine o zât; “Bu dediğinle kime uyuyorsun İmâmın kim ” diye suâl edince, Ebû Bekr-i Şiblî hiç düşünmeden; “Hazret-i Ebû Bekr. Ona uyu­yorum. O evine gidip neyi varsa, Peygamber efendimize getirdi. Çocuk­larına ne bıraktın sorusuna “Allah ve Resûlünü” diye cevâp verdi” dedi. O zât bu cevâbı beğendi ve hiçbir şey söylemeden gitti. Bundan sonra da, Ebû Bekr-i Şiblî´nin sohbetine gidenlere mâni olmadı.

Share.

About Author

Leave A Reply