Haram-Günah

0

Meşhûr velîlerden Abdurrahmân Tafsûncî (rahmetullahi teâlâ a leyh) buyurdular ki: “Dünyâda haram, günah olan işlerle meşgûl olan kimseler, herkesin ya­nında zelîl olur, aşağılanır.”

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin­den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Muhammed bin Abdullah buyurdu ki: Ben bir defâsında, Abdülvâhid bin Zeyd hazretlerinin; “Kim mî­desini haramlardan koruyabiliyorsa, o kimse dînini ve güzel ahlâkını mu­hâfaza edebilir. Kim de karnını haramlardan koruyamıyorsa, o kişi ne dî­nini ne de güzel ahlâkını muhâfaza eder.” dediğini işittim.

Âlim ve evliyâdan Abdülvehhâb bin İbrâhim (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Bir gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Bir evdeydik. Efendimiz ayakta duruyorlardı. Başkaları da vardı. Ortada bir kandil yanıyordu. Efendimize dönüp; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Eğer büyük günâhlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz.” (Nisâ sûresi: 31) buyuruyor. Siz de mübârek ha­dîs-i şerîflerinizde; “Ümmetimden büyük günâh işleyenler için olan şefâ­atimi sonraya bıraktım.” buyurdunuz. Allahü teâlâ küçük günâhlarımızı örtüyor, siz de âhirette büyük günahlarımız için bize şefâatçi oluyorsu­nuz. Bu durumda bize düşen sadece Rabbimizin rahmetini ummaktır.” dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz “Evet öyledir.” buyurdu. Ben yine; “Yâ Resûlallah! Yine buyurdunuz ki: “Arşın gölgesinden başka hiç bir gölgenin bulunmadığı ancak arşın gölgesinin olduğu yerde üç sınıf insan gölgelenir.” Bu üç sınıf kimlerdir.” dedim. Resûlullah efendimiz; “Ümme- timden; gamı, üzüntüyü giderenler, benim yolumu ihyâ edenler ve bana çok salevât-ı şerîfe okuyup ananlar.” buyurdular.

Evliyânın meşhûrlarından Ahmed bin Âsım Antâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “En şiddetli günah nedir ” diye soruldu. Ceva­ben: “Bir mâsiyetin (günahın) mâsiyet (günah) olduğunu bilmemektir.” buyurdular.

“Bundan daha kötüsü nedir ” diye soruldu: “Mâsiyet olan bir şeyi, tâ- atı, Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği bir şey olarak bilmektir. Onun için dînî bilgileri lâzım olduğu kadar mutlaka bilmek lâzımdır.” bu­yurdu- lar.

Tâbiînin meşhurlarından ve hâdîs âlimlerinden Ahnef bin Kays (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Nice kınanan kimse vardır ki, gü- nahsızdır.”

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen büyük âlimlerden Atâ bin Yesâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Resûlullah efendimizden bildirdiği hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Kırk dirhemi veya bu değerde malı olduğu hâlde, dilencilik eden kimse, dilenmekte ısrar etmiş, günâha girmiş olur.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri buyurdular ki: “Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıp-larını görmekten koru.”

Osmanlı âlimi ve büyük devlet adamı Celâlzâde Mustafa Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine büyüklerden birisi; “Kul harama bakmamak ve günah işlememek için ne yapmalıdır ” diye sorduklarında buyurdular ki: “Kul bir günah işleyince, Allahü teâlânın o hâline vâkıf ve işlediği günâhı gördüğünü aslâ unutmamak sûretiyle günah işlemekten korunabilir.”

Hikâye: Abdullah ibni Ömer hazretleri köle bir çobana rastladı. Ço­ban koyunları otlatıyordu. Çobana, koyunlardan birini kendisine satma­sını söyledi. Çoban; “Koyunlar benim değildir.” dedi. Bunun üzerine İbn-i Ömer hazretleri; “Sen bana koyunu sat, sâhibine kurt yedi dersin.” dedi. Çoban; “Fakat Allahü teâlâ her yerde hâzır ve nâzırdır. O bizi görmekte­dir.” deyince, İbn-i Ömer hazretleri çobanı ve koyunları sâhibinden satın aldı. Çobanı âzâd ederek, koyunları o gence hediye etti.

Allahü teâlânın kendisini her an gördüğünü düşünen kimse O´ndan hayâ eder, günah işlemekten utanır. Allahü teâlânın azâbından ve cezâ­sından çok korkar. Bu sebepten günahlardan çok sakınır. Allahü teâlânın her şeyden onu hesâba çekeceğini bildiği için, hiçbir nefesini zâyi etmez, boşuna geçirmez. Dâimâ Allahü teâlâya tâatla meşgûl olur.

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Mahlûklar arasında hîlekârlık, düzen- bazlık olmadığı zaman, Allahü teâlânın tevfîk, yardım ve başarı ih­sânları yağmur misâli yağmağa başlar.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Bir kimse günah işler; meselâ çalgı dinler ve bunu dinlemek bana helâldir. Çünkü ben öyle bir dereceye yükseldim ki, günahlar bana zarar vermez, bana tesir etmez, benim kalbim temizdir, sen kalbe bak derse bu kimse hakkında ne dersiniz ” diye soruldu. Cevâbında; “Öyle bir makâma kavuştuğunu söyleyen kavuştu, fakat Cehennem´e kavuştu. Yoksa Cennet´e ve Hakk´a kavuşmadı. Çünkü haram olan şeylerin helal olacağı makam yoktur. Haram olan her makamda haramdır. Her âlim kendi makâmına uygun amel işler. Yükselmeye mâni olan işlerin yanına uğramaz. İşte bir asırdır, âlemde hak ve doğru sûretinde bâtıl işleri ya­panlar meşhur oldu.” Buyurdular.

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) haram ve şüphelilerden şiddetle sakınır ve; “Farkında olmadan, şüpheli bir lokma yemiş olsam, bir Cumâdan öbür Cumâya kadar içimde bir ateş yanar ve acısını hissederim.” buyururdu.

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine büyük gü­nahlar hakkında sordular. Cevaben buyurdular ki: “Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır: Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişi güzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir.

Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri haramlardan ve şüphelilerden şid­detle kaçınırdı. Bu hususta buyurdular ki: “Kul bütün gücüyle günahlar­dan uzaklaştığı zaman, Allahü teâlânın yardımı, ihsânı her tarafını kap­lar. Kalbin günahlar ile kararmasının alâmeti üçtür. Birincisi günah işle­mekten korkmamak, ikincisi ibâdetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vâz ve nasîhatların ona tesir etmemesidir.”

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâ­det ettiği gibi, haramlardan şiddetle kaçınırdı. İnsanların ibâdetlerinden çok, günahlarını düşünmeleri gerektiğini bildirerek buyurdular ki: “Bâzı kimseler, şu kadar hatim yaptım. Şu kadar rekat namaz kıldım, şu kadar hac yaptım vs. derler. Halbuki, onlar kötülüklerini, hatâ ve kusurlarını sa­yıp onları düşünseler daha hayırlı olur. Bâzıları da; “Benim, Allah yo­lunda harcanmış şu kadar senem var.” derler. Halbuki; “Allahü teâlânın ilminde saîdlerden mi yoksa şakîlerden miyim diye düşünmek, ilmine ve ameline güvenmemek lâzımdır.

“Kulun iyiliği üç şeydedir: Allahü teâlâyı tanımak, nefsini tanımak ve dünyâyı tanımak. Allahü teâlâyı tanıyan O´ndan korkar. Dünyâyı tanıyan ona düşkün olmaz. Haramlardan, şüphelilerden ve mübahların çoğundan sakınır. Nefsini tanıyan da, Allahü teâlânın kullarına karşı mütevâzi olur.”

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Günahlardan kaçınmak ve iyiliklere de-vâm etmek husûsunda şöyle buyurdular: “Kalp huzursuzluğuna tu­tul- mamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi ve hayırlı işlerini çoğalt.”

“Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfârdır, tövbe etmekdir.”

“İlmi arttıkça günâhı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin aşkıyla Delhili bir genç, talebe olmak üzere Acûzân´a gidiyordu. Yolda bir kadın, gence âşık oldu. Başlangıçta genç, kadından sakınmak için elinden geleni yapmasına rağmen, kadın onu kendisine meylettirmeye muvaffak oldu. Delikanlı tam elini kadına uzatacağı sırada, bir adam âniden gelip gencin suratına bir tokat attı. “Ferîdüddîn Genc-i Şeker´e tövbeni arz etmeye gi­derken, burada bu günahı işlemeye hazırlanmaktan hiç utanmıyor mu­sun ” dedi ve kayboldu. Delikanlı çok utandı ve kadından uzaklaştı. Yo­luna devâm ederek Acûzân´a vardı ve Genc-i Şeker´in huzûruna çıktı. O zaman Ferîdüddîn hazretleri; “Sevgili oğlum, bir kadının ağına düştün. Ama Allahü teâlâ seni günahtan korudu.” deyince, delikanlı hayrete düştü. Cânı gönülden tövbe ederek, Ferîdüddîn Genc-i Şeker´in talebele­rinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine küçük günahlardan soruldu. O zaman; “Günah kişinin ya-nında ne kadar küçük görülürse, Allahü teâlâ katında o derece büyük o-lur. Günah kişinin yanında ne kadar büyük görünürse, Allahü teâlânın ka-tında da o derece küçük olur.” buyurdular.

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Îmânın gitmesine en çok sebeb olan günah nedir ” diye sordular. Cevaben buyurdular ki: “Üç günah vardır: Birincisi; îmân nîmetine kavuştuğuna şükretmemek. İkincisi; îmânın gitmesinden kork­mamak. Üçüncüsü; müminleri incitmek ve onlara eziyet etmek. Biliniz ki, Peygamber efendimiz; “Haksız yere bir müslümanı incitmek, Kâbeyi yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Her kim, haram bir kuruşu alacaklısına iâde ederse, nübüvvetten bir nûra kavuşur.”

Muînüddîn-i Çeştî nin talebelerinden Hamîdüddîn Nâgûrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Peygamber efendimiz; “Ölüm keffârettir.” buyurdu. Ölüm günahlara keffâret olunca, âhiret rüsvâlığının mânâsı nedir diye sorulduğunda; “Günah vardır, ölümle affedilir. Günah vardır, kabirde kalmakla affedilir. Günah vardır, kabir azâbı ile affolur. Günah vardır, Cehennem ateşini görmedikçe ve Cehennem ateşi onu yakma- dıkça hiçbir şeyle affolmaz. Buradan o kadar nûr götürmelidir ki, bu nûr, Cehennem ateşini söndürsün ve; “Geç ey mümin, nûrun ateşimi söndü- rüyor.” desin, cevâbını verdi.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Eğer insan günâhını küçük gö­rürse, ona ehemmiyet vermez. O zaman o günâh büyük günâh hâlini alır. Eğer insan günâhını büyük görür, onun için istiğfâr eder, onu gizler ve tövbe ederse o günâh küçücük kalır.”

Tâbiînden, meşhur hadîs âlimi ve veli İbn-i Muhayrız (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İpek elbise giymek suretiyle haram işlemek­tense; vücûdumun her yerinin alaca (cilt hastalığı) olmasını daha çok se­verim.”

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) sâlih kimseleri sevmeyi anlatır ve onlara düşman olmaktan sakındırırdı. Bu hususta; “İnsan, kendisi sâlih olmadığı halde sâlihlerin şeref ve hay­siyetine dil uzatacak olursa, başka günahı olmasa bile bu ona yeter!” bu­yurdular.

Mâlik bin Dînâr hazretleri bir gün hasta ziyâretine giderken durumu şöyle anlatır: “Hastanın hâlinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşı­lıyordu. Kendisine Kelime-i şehâdeti telkin etmek (söyletmek) için uğraş­tım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan on, on bir diyordu. Sonra kendisine gelip bana; “Ey üstâdım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehâdet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücûm ediyor.” dedi. Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribâya veren, fâiz yiyen, ölçü ve tartıda hîle yapan biri olduğunu anla­dım.”

Büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Bir günahı işlediğin zaman duyduğun zevk, günahın kendi­sinden daha beterdir.”

Hirat´ta yetişen âlim ve büyük velîlerden Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerinden biri anlattı: “Bir gün hocamın mübârek cemâlini ve tatlı sohbetini arzulayarak huzûruna gitmek için yola koyuldum. Yolda giderken, karşıma fevkalâde güzel bir kadın çıktı. İkinci defâ görmemek için gözümü başka tarafa çevirdim. Fakat elimde olmayarak başımı çevirip bir daha bakmak istedim. O anda yanımdan geçmekte olan odun taşıyan hamalın bir odunu gözüme çarptı. Öyle acıdı ki, sanki gözüme ok saplanmıştı. Gözümden kan akmaya başladı. Yabancı kadına bakmanın cezâsını hemen görmüştüm. Kan durduktan sonra hocamın bulunduğu mescide gittim. Yanındaki kimselere nasîhat ediyordu. Bir kenara oturup dinlemeye başladım. Hocamın bir ara soh­betin mevzûsunu değiştirerek; “Birisi yolda gelirken, yanından geçmekte olan bir güzele bakmış. O anda bir el peydâ olup, o kimsenin gözüne bir tokat vurmuş. Bu tokatın dehşetinden göz yaşları dinmemiş ve gözünden kan akıtmış. Hafiften bir nidâ gelip; “Bir kere harama bakmaya bir do­kunmak kâfidir. Eğer sen bakmaya devâm edersen, biz de dokunmamızı arttırırız.” buyurmuş.” Hocam bunu anlattıktan sonra, benden tarafa ba­karak; “İnsan harama bakmaktan gözü korumalıdır ki, ona el uzatma­sınlar.” buyurdu.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Muhammed İsmâil (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri de baba “Muhammed Sibgatullah hazretleri” ve dedeleri “Muhammed Ma´sûm hazretleri” gibi talebelerini pek güzel ter­biye ederdi. Mübârek sözleri, yaralı kalblere merhem olurdu. Güzel huy­ları, sıfatları yazılacak, anlatılacak kelimelerden çok üstündür. Kalb hâlle­rini anlatmak ise imkânsızdır. Dünyâya hiç meyletmezdi. Haramlardan şiddetle kaçar, mübâhların bile, şüpheli korkusuyla, fazlasını terkederdi. Âlimler onun meâlen; “Allahü teâlânın indinde en iyiniz, takvâsı en çok olanınızdır” (Hucurât sûresi: 13) âyet-i kerîmesi ile medh olunanlardan olduğunu bildirdi. Nitekim gençliğinde başından geçen şu hâdise onun takvâ sâhibi olduğunun en açık delîlidir: “Gençti. Fevkalâde güzel bir yüze ve vücûda sâhipti. O memleketin ileri gelenlerinden birinin hanımı, kendisine tutuldu, âşık oldu. Sabrı ve irâdesi kalmadı. Binbir yalan ve hîle ile Muhammed Sibgatullah hazretlerine; “Evimizde bir hasta var. Oğlunuzu, Kur´ân-ı kerîm okumak üzere göndermenizi istirhâm ediyo­rum” diyerek haber gönderdi. Kadının, Kur´ân-ı kerîm okuma isteğine ve bu yalvarmasına dayanamayan babası, oğlunun gitmesine izin verdi. Eve vardıklarında durumu anlayan Muhammed İsmâil, ikinci katın açık penceresinden aşağı atladı. Fakat yaralandı. Acılarına aldırmayarak sü­ratle orayı terkedip, babasının huzûruna geldi. Durumu olduğu gibi anla­tınca, babası oğlunun haramlardan bu kadar çok korkmasına sevindi, cenâb-ı Hakk´a şükür secdesine kapandı.”

Büyük velîlerden Muhammed Karsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine günahlardan soruldukta, cevaben “Hak yola girmiş kişi küçük günahlardan da çok sakınmalıdır. Zîrâ bu yolda küçük günah büyük gü­nah sayılır. Hak yolcusunun organlarını günah işlemekten koruması lâ­zımdır. Zîrâ günâh, gönle ve bedene zarar verir.” buyurdular.

Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) gözünü haramlardan o derece korur ve etrafına bakınmazdı ki, bazıları onu kör zannetmişlerdir. Yirmi sene Abdullah ibni Mes ud ile berâber bulundu. Hatta İbn-i Mes ud un câriyesi onu görünce; Âmâ dostun geliyor derdi. İbn-i Mes ud da onun bu sö­züne gülerdi. Çünkü onu içeri almak için kapıyı açtığı zaman gözlerini kapamış ve başını yere eğmiş görürdü. İbn-i Mes ud ona bakınca; Hac sûresinin Tevâzu ile yalvaranları müjdele! meâlindeki 34. âyetini okur. Vallahi Peygamber efendimiz seni görseydi sevinirdi buyururdu.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın anıldığı yere dağlar kadar günah ile girseler, çıktıkları zaman üzerlerinde zerre kadar bir günah kalmaz (kul hakkı dışında).”

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Haram yiyenlerin yedi âzâsı istese de istemese de günah işler. Helâl yiyenlerin âzâsı ibâdet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.”

“Allahü teâlâyı unutmaktan büyük günah yoktur.”

“Harama bakmaktan sakınan kimse, hiç göz ağrısı görmez.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) Taşkend´den Semerkand´a göçmeden önce, hizmetkârlarından birine, Semerkand´a gidip, kendisine birkaç kutu saf bal almasını emretmişti. Hizmetkâr gidip, emredildiği gibi balı satın aldı. Kutuları da gâyet güzel bir şekilde sarıp, dönmeye hazırlandı. Tam döneceği sırada, tanıdığı bir esnafın dükka­nına gidip, biraz konuşmak üzere oturdu. Bal kutularını da önüne koydu. Onlar konuşurken, güzel bir kadın içeri girdi. Hizmetkâr, tanıdığı esnaf ile konuşurken, birkaç kere kadına şehvet nazarı ile baktı. Sonra da oradan kalkıp yola çıktı. Taşkend´e gelince, balları Ubeydullah-ı Ahrâr hazretle­rine götürdü. Kutuları koyunca, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri kaşlarını çatıp; “Ey saâdetten mahrum kimse, ben sana bal ısmarlamıştım! Sen bana şarap mı getiriyorsun ” dedi. Hizmetkâr; “Aman efendim, ben size emriniz üzere saf bal getirdim!” dedi. Bunun üzerine kutuları açınca hep­sinin şarap olduğunu gördüler. Hizmetkâr, bu işin kadına bakması sebe­biyle olduğunu düşünerek, hatâsını anladı ve tövbe etti.

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri şöyle bu­yurdular: “Öyle zaman olur ki, Allahü teâlâ bir kulunu ibâdetleri ile meş­gûl eyler. O ibâdetler, o kulun azıtmasına sebeb olur. Yâni kibir ve ucba kapılmasına yol açar. Yine öyle zaman olur ki, o kulunu bir işe, bir gü­nâha düşürür. O günâhı sebebiyle kul o kadar üzülür ki, bu üzülmesi o kimsenin hidâyetine sebeb olur. Hâline bakıp gafletten uyanır. Tövbe ve istigfâr eder. Bu her iki durumda da atılgan olmamalıdır. Allahü teâlâ, cesâret ve atılganlıkla günâh işleyip de; “O bizi affeder.” diyen kullarını sevmez. Günâhları küçük görmekten daha zararlı bir şey yoktur. Gü­nâhların küçüklüğünü değil de, kimin koyduğu yasakları çiğnemekte ol­duğunu düşünüp, hayâ etmelidir.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şüpheli bir kuruşu geri vermeyi, binlerce lira sadaka dağıtmaktan daha fazla severim.”

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) haramlardan ve şüphelilerden şiddetle ka- çınır, harama düşmek tehlikesinden dolayı mübâhların fazlasını bile terk ederdi. Malı varsa zekâtını, bahçesinden kalkan mahsüllerinin uşrunu eksiksiz verir, fazlasını tasadduk ederdi. Etrafında hurma bahçe­leri bulu- nan bir bahçesi vardı.

Bir defâsında çocuklar, bu bahçeler arasında oynarlarken ateş yak­tılar. Sonunda ateş büyüyerek etrâfı sardı. Bahçelerdeki ağaçlar yan­ma- ya başladı. Bütün ağaçlar bu yangında yandıkları hâlde, mahsüllerinin uşrunu tam olarak verdiği için, bu zâtın bahçesine hiçbir şey olmadı. Ağaçlardan biri bile zarar görmedi. İnsanlar hayret içinde kaldılar.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocası Yahyâ bin Muâz´ın bir bağı vardı. Bir gün bu bağda bir mikdâr üzüm yedi. Hocasının bağdan üzüm yediğini gören Ahmed bin Harb; “Efendim bu bağ, bir gün, haber verilip izin alınmadan vakfın suyu ile sulanmıştı.” dedi. Yahyâ bin Muâz, hemen tövbe etti. Vakfın malını izinsiz kullanmanın mes´ûliyetinin ağırlığını düşünerek bir daha o bağdan üzüm yemedi.

Büyük velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Ali bin Muhammed bin Beşşâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya isyânkâr olup, günahlara dalan kimsenin, Allahü teâlânın verdiği cezâları çok gör- mesi münâsip değildir.”

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında şöyle bu­yurdular: “Günâh işlendiği zaman, Allahümmağfir lî, Allah´ım! Beni ba­ğışla demeli. Böyle yapmak, Allahü teâlâya teslimiyet ve boyun eğmenin ifâdesidir.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün talebeleriyle giderken, delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden ge­çiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedâvileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; “Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilâcınız var mıdır ” diye sordu. Baştabib cevap veremeyip su­sunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd´in teveccühü ile şöyle dedi: “O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf ele­ğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz ka­nâat kaşığıyla yemelidir.”

Peygamber efendimizin arkadaşlarının yetiştirdiği âlim ve velîlerden Bilâl bin Sa´d (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Günâhlar gizli olarak işlenirse bunun zararı, günâhı işleyenleredir. Lâkin açıktan işleni­yor ve buna mâni olunmuyorsa, bunun zararı herkesedir.”

“Bir insanın iyiliklerini hatırlayıp, günâhlarını unutması gururdandır. Günâhların ne kadar küçük olduğunu değil, bu günâhı Allahü teâlânın huzûrunda işlediğini düşünmek lâzımdır.”

“Allahü teâlâ bize, haramlardan, şüphelilerden, hattâ şüphelilere düşmemek için ihtiyatlı olup, mübahların çoğundan sakınmayı emredi­yor. Biz ise, aşırı derecede dünyâyı sever, ona bağlanırız. Bu; günâh olarak, bize yeter.”

Yine buyurdular ki: “Günâhın küçüklüğüne bakma. Fakat kime karşı âsî olduğuna bak.”

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir günah ne kadar küçük olsa bile onu bir şey sanmayıp, ne olur bundan dense, o ufacık günah dağlar kadar büyür. En büyük günah da, bir daha işlememek üzere nâdim ve pişmân olarak tövbe edilirse ve istiğfâr edilerek ağlanırsa; “Günâhına tövbe eden, günâhı olmayan kimse gibidir.” hadîs-i şerîfi gereğince cenâb-ı Allah onun günahını affeder.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Üstâdım Zünnûn-i Mısrî´yi gördüm, onun söz- lerinden hikmet yâni insanların din ve dünyâsı için faydalı olan şeyler damlıyordu. Sehl´i gördüm, o hikmetten başka bir şey söylemiyordu. Bişr-i Hafî´yi gördüm, onun da verâsı, haram ve helal olduğu bilinmiyen şüp­heli şeylerden sakınması vardı.”

“Siz bunlardan hangisine meylediyorsunuz ” diye sordular; “Üstâdı­mız Bişr-i Hafî´ye.” diye cevap verdi.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında bir iftar vaktinde yemek yerken, gâfil birine âid olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine vermişlerdi. O gece terâvih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına tesir edip zarar verdiğini belirterek; “Bu za­rardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur´ân-ı kerîmi dinlemekle kurtul­dum.” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübârek bâtınlarında nûr deryalarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa bizim hâlimize ne denir!” buyurmuş­tur. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, tâat ve ibâdetin nû­runu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı seç­meli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullah efendimi­zin; “Allah´ım! Âl-i Muhammed´in rızkını kâfi gelecek kadar kıl.” buyur­duğu duâsına uygun olarak, insan için lâzım olan şeyleri yeteri kadar is­temelidir.

Eshâb-ı kirâm da böyle duâ ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamama­lıdır. Ölüm, ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullah e- fendimizin dîdârını, mübârek yüzünü görmektir.”

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) haram ve şüpheli lokma yemezdi. Hattâ şüp­heli korkusuyla pek çok mübahlardan vazgeçerdi. Bir gün Fudayl bin İyad, İbn-i Mübârek ve İbn-i Uyeyne, Mekke de Vüheyb bin Verd´in ya­nına geldiler. Hurma üzerine konuşuluyordu. Vüheyb bin Verd; Eskiden en çok sevdiğim yemeklerdendi. Fakat Mekke hurmalığı, Zübeyde ve di­ğerlerinin bostanları ile karıştığı için, hurma yemiyorum. deyince, İbn-i Mübârek; Çok incelersen ekmeği de yememen lazım gelir. Çünkü Mek- ke arâzisi, kimsesi kalmayan insanların tarlalarıyla karıştığı için ek­mek de hurma gibi şüphelidir. diye cevap verdi. Bunu işiten Vüheyb bin Verd bayılıp yere düştü. Süfyân-ı Sevrî; Yâ İbn-i Mübârek! Vüheyb i öl­dürdün! dedi. İbn-i Mübârek; Ona kolaylık olsun diye söyledim, bir kas­tım yoktu. diye cevap verdi. Bir müddet sonra kendisine gelen Vüheyb bin Verd; Bundan sonra ekmek yemeyeceğim. dedi ve sadece süt iç­mek sûretiyle geçinmeye başladı. Bir gün annesi kendisine süt getirdi. Annesine; Bu süt hangi koyundan sağıldı Bu koyunun bedeli nereden ödendi Bu koyun nerelerde otladı diye sorunca, annesi cevap vere­medi. Çünkü koyunun otladığı yer şehrin ortak malıydı. Sütü içmedi. An­nesi; Oğlum! Allahü teâlâ, magfiret eder. dediğinde, Vüheyb bin Verd; Ben, böyle bilerek isyân edip, sonra magfiret olunmayı nasıl isterim dedi.

Share.

About Author

Leave A Reply