Hayr-Himmet-İyilik-Lutf

0

Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdu ki:

KEŞKE YARDIM ETSEYDİM!

Abdullah-ı Mürteiş, evliyâ-yı kirâmdan

Şiddetle kaçınırdı, şüpheli ve haramdan.

Dünyâya zerre kadar, vermez idi bir değer,

Methetti kendisini, evliyâ ve âlimler.

Hânesinin önünde, otururken bir zaman,

Genç bir kişi gelerek, para istedi ondan.

Vardı gencin üstünde, hem de “yeni bir abâ”

Düşündü: “Bu ne için, dileniyor acaba

Yaşı genç, sakat değil, hem yeni elbisesi,

Yakışır mı bu gence, el açıp dilenmesi ”

Bunları düşünerek, vermedi cevap bile,

Genç ayrıldı ondan, “kırılmış bir kalp” ile.

Eli boş, boynu bükük, gidince öyle mahzun,

Bu sefer pişman oldu, düşündü uzun uzun.

Para vermediğine, çok üzülüp içinden,

Göremedi bir daha, koştuysa da peşinden

Dedi ki: “Ne olaydı, kırmasaydım hiç onu,

Nereden biliyordum nâ ehil olduğunu,

Rabbimiz bakıyor mu, hiç benim günâhıma

Devamlı gönderiyor, rızkımı her gün ama.

Belki o, Rabbimizin, çok sevdiği kuluydu,

Heyhât! Bana yakışan, muâmele bu muydu ”

Yaptığı o hatânın, kalarak tesirinde,

Yatıp, bir rüyâ gördü, o günün gecesinde.

Şöyle ki otururdu, Allah arslanı Ali

Dikkat etti, vardı hem, yanında o genç dahi.

Hazret-i Ali ona, buyurdu ki hemence:

“Ne için bir tasadduk, eylemedin bu gence

Hâlbuki bir kimsenin, varken malı, parası,

Tasadduk eylemezse, sevmez onu Mevlâsı.

Uyanınca kapladı, kendisini bir keder,

Dağıttı nesi varsa, kalmadı maldan eser.

Hiç unutamıyordu, buna rağmen o ânı

“Ben niçin boş çevirdim, o fakir müslümanı ”

Ve hemen çıktı yola, Bağdat medresesine,

İlim tahsil eyledi, orada on beş sene.

Babası zengin olup, çoktu malı, parası,

Vefât edip tamâmen, ona kaldı mîrâsı.

Onu da fakirlere, dağıtarak bittamam,

Başladığı tahsîle, gece-gün etti devâm.

Ebû Hafs-ı Haddâd´dan, alıp tasavvuf dersi,

Vilâyet makâmında, yükseldi derecesi.

Buyurdu ki: “Allah´ı, hakkıyla sevmek için,

O´nun düşmanlarını, sevmesin kalbin, için.

Ne ki uzaklaştırır, seni Hak teâlâdan,

Yaklaşma yanlarına, uzak dur hep onlardan.

Eğer ki meyl ederse, kalbin “Hak”tan gayriye,

O kalp hasta demektir, bak hemen tedâvîye.

Dünyalık kimselerle, kurma hiç münâsebet,

“Allah adamları”yla, bulunmağa gayret et.

Onların her bakışı, “devâ”dır kalp derdine,

Şakî olmaz gidenler, onların sohbetine.

Hindistan´da yaşayan evliyânın büyüklerinden Seyyid Abdülvehhâb Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurmuştur ki: “En büyük hayır ve iyi­lik; söz, işler ve davranışlarda Resûlullah´a (sallallahü aleyhi ve sellem) uymaktır. Resûlullah´a tam tâbi olmak için, kâmil bir zâtın, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehberin sohbetinde bulunmak lâzımdır. Öyleleri vardır ki, Allah adamlarından biri ile bir sohbette, mârifet ve saâdete kavuşur. Kalbinde Allah sevgisi artar ve o zâtın kalbinden kendi kalbine feyz akar. Bu bir sohbet, onun ömrünü arttırıcı olur. O zâta olan muhabbeti, Allah ve Resûlüne olan muhabbetini arttırır.

Anadolu velîlerinden Çelebi Cemâleddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ihsan ve ikramlarda bulunurdu. Sultan da kendisine pek çok ikram ve iltifatta bulundu. Evinde sabah akşam misâfirlere, komşularına, fakir, yetîm ve dullara devamlı yemek çıkardı. Yolculara yemek ve binek temin ederdi. Gezdiği yerlerde, muhtaçlara imkanları dahilinde bir şeyler vere­rek, onları sevindirirdi. Bâzı kimselere verdiği elbiselerini talebeleri mu­hâfaza etmek için yüksek fiyatla satın alırlardı. Hayır, hasenât ve iyilik yapmakta acele ederdi. Sebebi sorulduğunda; “Hayır yapmakda acele etmek lâzımdır. Tehir ve sonraya bırakmakda, çabuk geçen ömre gü­venmek ve cimrilik korkusu vardır.” buyururdu.

Devamlı yemek verdiği, ikram ve ihsanda bulunduğu için maddî ihti­yâcı olabilir diyerek, onu seven zenginler kendisine yardımda bulunmak düşüncesiyle huzûruna geldiklerinde, düşündüklerinin aksine gâyet bol­luk içinde olduğunu gördüler. Hattâ daha söze başlamadan “Allahü teâlâ, kendisi için verenlere, bire yüz ihsân eder.” buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimi Dırâr bin Mürre (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hayırlı kimse, âilesine, çoluk-çocuğuna fay­dalı olan kimsedir.”

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki “İyiliğin sevâbından da- ha güzel bir şey yoktur. İyilik yapmaya gücü yeten herkeste iyilik yapma niyeti bulunmaz. Bir kimsede hem iyilik yapma gücü hem de ni­yeti var- sa, saâdet hâsıl olur. Kalplere en çok tesir eden şey iyiliktir. Ci­ğerleri se- rinleten iyilik, beklenen ve vâd edilip geciktirilmeden yapılan iyi­liktir.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) en büyük ihsân sâhibi olan Allahü teâlâya şükretmek gerektiğini söylerdi. Peygamber efendimizin; “Kendilerine ihsânda bulunanları sev­mek, kalplerin yaratılışında mevcuddur.” hadîs-i şerîfiyle ilgili olarak bu­yurdu ki: “Bir kimse bir şahsa iyilik yaparsa, muhakkak sûrette o şahıs iyiliğe bedel olarak o kimseyi sever” hadîs-i şerîfine dayanarak derim ki: Şaşarım o kimseye ki bütün âlemde Allahü teâlâdan başka ihsânda bu­lunan bir zâtı görmediği halde, nasıl olur da kalbini tamâmen ona yö­neltmez. Çünkü hakîkî mânâda ihsân, her şeyin sâhibi olan Allahü teâ- lânın yaptığı şeydir. Zîrâ ihsan, iyiliğe muhtâc olana, iyilik yapmaktan ibârettir. Bir kimse başkasına bir iyilik yapınca, ona teşekkür etmeli ve o kimseye iyilik yapmak istidâdını ve gücünü veren yâni iyiliğin hakîkî sâ­hibi olan Allahü teâlâya da şükretmelidir.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Baş­kalarına iyilik yaptığın zaman kendine iyilik yaptığını bil.”

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) iyilik ve ihsân husûsunda; “İnsan, ihsân ve iyiliğin her şeklini yerine ge­tirse, fakat sâdece kümesindeki tavuğa kötülük etse, yine de muhsin de­nilen iyi insanlardan olamaz.” buyurdular.

Tâbiînin ve âlimlerin büyüklerinden veli Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Din kardeşlerine iyilik etmeden, onların rızâsını talep etmek şaşkınlıktır.

En büyük velîlerden On iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyurdular ki: “Dünyâda insana en iyi yardımcı, din kardeşlerine iyiliktir.”

KURT UN RİCÂSI

Resûl-i müctebânın, torununun torunu,

Feyz kaynağı bildiler, bütün velîler onu.

Vâkıf oluduğu için, ilimlerin hepsine,

Bâkır, yâni çok üstün, dediler kendisine.

Bir hadîsi okuyup, buyurdu ki kendisi:

Hazret-i Ebû Bekir, nakletti bu hadîsi

Dinleyenlerden biri, îtirâz eyleyerek,

Dedi: Onun râvisi, başkası olsa gerek.

Söylediğim gibidir buyurduysa da, fakat,

Yine tam mânâsıyla, iknâ olmadı o zât.

Bu kere toparlanıp, oturdu kürsüsüne,

Ellerini edeple, koydu dizi üstüne,

Dedi ki: Yâ hazret-i Ebû Bekr efendimiz!

Bu hadîsin râvisi, sizler değil miydiniz

O ara bir ses geldi, diyordu: Yâ Muhammed!

Söylediğin hadîsin, râvisi benim elbet.

Orada olanların, hepsi duydu bu sesi,

Îtirâz edenin de, kalmadı bir şüphesi.

Yolculuğa çıkmıştı, bir gün de bir zât ile,

O, katırla giderdi, kendi ise at ile.

Bir dağın eteğinden, giderken konuşarak,

Üst taraftan, sür atle, bir kurt geldi koşarak,

Atının eğerine, koyup ayaklarını,

Anlatmak istiyordu, sanki bir meramını

Kendi hâline göre, sesler çıkarıyordu,

Belli ki derdi vardı, onu arz ediyordu.

Sükûnetle dinleyip, dedi ki o hayvana:

Peki, duâ ederim, şifâ olur hastana.

O kurt sevinç içinde, dönüp gitti geriye,

Sonra sordu o zâta; Ne anladın sen diye.

Dedi ki: Allah ile, O nun resûlü bilir,

Bir de O nun torunu, bunu anlayabilir.

Buyurdu: Kurt dedi ki, Hastadır bir kardeşim,

Müstecap duânızı, almak için gelmişim.

Duâ edeceğimi, söz verince kendine,

Sevinip, neşe ile, dönüp gitti yerine.

Gözleri âmâ biri, sordu ki ona bir gün:

Siz torunu musunuz, Allah´ın Resûlünün

İmâm “Evet” deyince, sordu yine: “Peki siz,

Âmâ gözü açacak, güce sâhip misiniz

Bu suâline dâhi, buyurdu yine: Evet,

Allah´ın izni ile, açabilirim elbet.

Ve mübârek elini, sürer sürmez yüzüne,

Nûr geldi birden bire, onun iki gözüne.

Karanlık dünyâsını, bir anda aydınlattı,

Lâkin şu hakîkati, peşinden hâtırlattı:

Kardeşim, âmâ iken, kolaydı senin işin,

Âhirette hesâb, çekilmezdin göz için.

Lâkin şimdi gözlerin, açık kalırsa şâyet,

Âhirette hesap var, çetindir hem de gâyet.

Ben sana hakîkati, söyledim ki bilesin,

Şimdi yap tercihini, hangisini dilersin

Dedi ki: Tek hesâbım, olmasın da orada,

Varsın iki gözüm de, görmesin bu dünyâda.

O, böyle arz edince, tercihini İmâma,

Gözleri kapanarak, tekrardan oldu âmâ.

Oniki imâmın dokuzuncusu, tanınmış büyük velîlerden Muhammed Cevâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İhtiyaç sâhiplerine iyilik ve yardım yapanlar bu iyiliğe ihtiyaç sâhiplerinden daha çok muhtaçtırlar. Çünkü iyilikleri sebebiyle sevâba ve övgüye kavuşurlar. Her kim iyilik ya­parsa başta kendine iyilik yapmış olur.”

Bir kimse, büyük velîlerden Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi. Her namazı­nın sonunda da, ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife ka­bûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i A- rabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk´a yalvardı. De- finden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i Arabî´yi evine dâvet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: “Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü te- âlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rû­huna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

Evliyânın büyüklerinden Nesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: İyilik ve mürüvvet, dînin muhâfızı, insanın koruyucusu, müminin bek- çisidir.

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin hayâtının derinliklerinde, hayırseverlik ve takvâ kök salmıştı. Zîrâ kendisi, çocuklu­ğunda ve gençliğinde, fakirlik ve mahrûmiyetin en acılarını tatmıştı. Bu sebeple o, Hindistan´ın fukarâsının refâhı için yaşadı ve bu yolda vefât etti. Vefâtından bir gün önce, husûsî hizmetlerini gören İkbâl´e, dergâ­hında ve erzak deposunda ne varsa, hepsini fakirlere dağıtmasını em­retti ve böylece; “Allahü teâlânın huzûrunda hesap vermekten kurtula­yım.” buyurdu. Talebelerden birisi, dergâhta kalanlar için biraz yemeklik bırakmıştı. Bunu işittiklerinde; “Lütfen fakirler her şeyi alsın ve siz de er­zak deposunun zeminini silin.” buyurdu. Bu emir, aynen yerine getirildi.

Meşhûr velîlerden fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi Takıyyüddîn Sübkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bütün sa­lâhı, iyiliği, Resûl-i ekremin şu iki mübârek sözünde buldum: Nefsine yapış ve evin geniş olsun. Nefse yapışmaya gelince; insan kendisi ile meşgûl olursa, nefsini mânevî kirlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Nef­sine iyi ve övülen güzel hasletleri ve sıfatları kazandırır. Bu vesîle ile Allahü teâlâya yakın kimselerden olur. Hem, insanlarla uğraşmakta hayır ve fayda yoktur. Evin geniş olsun sözüne gelince; burada, selâmetin insanlardan uzak olmakta olduğu beyân buyrulmaktadır. İnsan evinden çıktığı zaman, her türlü rezâlete bulaşır ve kötü işler yapar. Bu mevzûda şöyle bir şiir yazdım: Kalbin kibri, doğru yolu kabûl etmeye mânidir. Onun için kendini büyük görme, mütevâzî ol. Evinde kal, ondan bir karış bile ayrılma. Eğer evden ayrılırsan, pekçok kötülüklerle karşılaşırsın.

Lügatte kasd, irâde, kuvvetli istek, arzu gibi mânalara gelen himmet, ıstılahta Allahü teâlânın velî kullarından bir zatın kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allahü teâlâdan dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması demektir. Ubeydullah-ı Ahrâr; “Allahü teâlânın isimleri ile münâsebeti olan bir zât, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurur ve bu şeye himmet eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez; yalnız o işin yapılmasını is­terse, Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir.” demiş­tir. (E. Ans. c.1, s. 32)

Mahbûbiyyet, sevilen olmak, mahbûb olmaklık, sevilmeklik demektir. İmâm-ı Rabbânî; “Peygamber efendimize tâbi olmanın en yüksek dere­cesi mahbûbiyyet ve ma´şûkiyyet (âşık olmak) kemâlâtına (üstünlükle­rine) sâhib olmaktır. Bu, Allahü teâlânın çok sevdiklerine mahsustur ve lutf ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır.” demektedir. Abdülhak-ı Dehlevî ise, âhirette azâblardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe (Hazret-i Muhammed´e) uymakla olur. Bunun için O´na uymakla mahbûbiyyet makâmına erişirler. O´nun yolunda bulunmakla, Allahü teâlânın zâtının tecellîsine kavuşurlar demiştir. (E. Ans. c.1, s. 32)

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İrâde, nefsin arzularına muhâ­lefet edip, onu Allahü teâlânın emirlerine yöneltmek ve kendisi için Allahü teâlânın takdir ettiğine râzı olmaktır.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında birisi Dehli civârında bulunan çok yüksek bir tepeye çıkmış, kendini oradan aşağıya atıp intihar etmek istiyordu. Tam kendi- sini dağdan aşağı atacağı sırada arkasından birisi onu kuvvetle tuttu. Dönüp baktığında, kendisini tutanın Ebü´l-Hayr Fârûkî olduğunu gördü. Ebü´l-Hayr Fârûkî buyurdu ki: “İntihar etmeye utanmıyor musun İrâden kadınlardan da aşağı imiş.” Sonra ona birkaç dirhem verip; “Al şu balta ile ipi; odun satarak helal kazan.” dedi. O şahıs yaptığına tövbe etti ve talebelerinden oldu.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri sohbetlerinde talebelerine buyurdular ki: “Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyâya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda göz yaşları dökerek ağlama­dıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir.”

EVLİYÂ ŞEFKATİ

Mevlânâ hazretleri, merhamet sâhibiydi,

Hayvanlara bile o, gâyet şefkatli idi.

Bir gün sevdiklerinden, para verip birine,

Bir ekmek aldırarak, aldı onu eline.

Sonra bir virâneye, gidiverip o saat,

Yedirdi bir köpeğe, eliyle onu bizzat.

Tâkib etti o kimse, nereye gittiğini,

Ve gördü bir köpeğe, ekmek yedirdiğini.

Mevlânâ ona gelip, buyurdu ki: “Ey filân,

Bilirim, yedi gündür, aç duruyor bu hayvan.

Yeni yavrulamıştır, hem de şu virânede,

Onları bırakıp da, ayrılmıyor yine de.

Bir anne şefkatiyle, yavrulara bakıyor,

Yanlarında bekleyip, bir yere ayrılmıyor.

Resûlullah hadîste, buyuruyor ki zîrâ;

“Allah da rahmet eder, merhametli kullara.

Ey Eshâbım, siz dahi olun ki merhametli,

Merhamet eylesinler size de semâ ehli.”

O kişi ağlayarak, dedi ki Mevlânâ´ya:

“Efendim, hamd olsun ki, Allahü teâlâya,

Sizleri tanımakla, şereflendirdi bizi,

Himâye edersiniz, dünyâda hepimizi.

Âhiret için dahi, ümitliyim şimdiden,

Bizi kurtarırsınız, Cehennem ateşinden.”

Buyurdu: “Velîlerin, pek fazladır şefkati,

Kurtarır dostlarını onların şefâati.”

Horasan bölgesinde yetişen velîlerden Ebû Bekr-i Ebherî (rahmetul-

lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Her sınıf insanın bir himmeti, ulaşmak için gayret ettiği bir gâyesi vardır. Sâlihlerin himmeti de Allahü teâlâya isyân etmeden, O´nun râzı olduğu işleri yapmaktır. Âlimlerin himmeti se- vâbın artmasına gayret etmektir. Âriflerin himmeti kalplerinde Allahü teâ- lânın büyüklüğünü bulundurmak, Allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan şeyleri terk etmektir.”

Büyük velîlerden Mimşâd ed-Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir seyâhatinde yaşlı bir zâttan aldığı nasîhatı şöyle anlatır: Bir yolculuğumda, yaşlı bir zât gördüm. Hayrı yüzünden okunuyordu. “Bana nasîhat et.” dedim. Bunun üzerine; “Himmetini koru. Himmet, niyet; bü­tün işlerin başlangıcıdır. Himmeti temiz olanın, gayreti iyiye yönelen kim­senin, yaptığı işleri de temiz olur. Halleri ve amelleri de düzelir.”

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini çok sevenlerden Pîr Ali anlattı: “Hanımım üç ay­lık hâmile idi. Haberim yokken çocuğu düşürmek için bâzı çârelere baş­vurmuş. Fakat başvurduğu çâreler tam tersine netice verince, sancılar içinde kıvranmaya başlamış. Eve vardığımda, vaziyeti hiç iç açıcı değildi. Başına, yakın akrabâ ve komşular gelmiş ağlıyorlar, mâneviyâtını daha çok bozuyorlardı. Benim de yapacağım bir tedbir yoktu. Hemen mübârek hocamın huzûruna gittim. Yanında bir takım yüksek rütbeli kimseler vardı. Hiçbir şey söylemeden, bir kenarda beklemeye başladım. Bir müddet sonra o kimseler yanından ayrılıp gitti. Yalnız kaldığımızda, ben daha bir şey konuşmadan, hocam; “Hanımınıza gidip deyiniz ki; “Bu işi daha önce yine yapmak istemiştin. O zaman seni affetmiştik. Şimdi de affediyoruz. Eğer bir daha yapmak istersen, senin için kurtuluş yoktur.” Hocamın kurtuluş müjdesini duyunca ferahladım. Müsâade alarak eve koştum. Evde durum bir ânda iyiye dönmüş, hanımım iyileşmişti. Ha­nıma durumu anlattım. Dedi ki: “Hocamız doğru buyurmuş. Daha önce yine böyle bir iş yapmış ve ölümden kurtulmuştum. Demek ki hocamızın himmeti bereketiyle kurtulmuşum. Şimdi de bir ânda iyileştiğimi hisset­tim. Hocamızın büyüklüğü karşısında yaptığım bu işten dolayı utanıyo­rum. Artık böyle bir iş yapmaktan cenâb-ı Hakka sığınırım.” dedi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir kimsenin neyi maksad edinirse, ona kavuşacağını bildirerek buyurdu ki: “Himmet et­mek; Allahü teâlânın isimleri ile münâsebeti olan bir zâtın, kalbinde yal­nız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder. Kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez. Yalnız, o işin yapılmasını is­ter. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hâsıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana bu kuvveti ihsân etmiştir. Fakat, bu makâmda edep lâzımdır. Edep de, kulun kendisini Hak teâlânın irâdesine tâbi etmesidir. Kendi irâdesine tâbi olmamak, Hak teâlânın fermânını beklemek lâzımdır.”

BİR NAZAR

Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,

Tahsîl-i ilim için, geldiler Buhârâ´ya.

Zâhirî ilimleri, öğrenip bir âlimden,

İçlerine bir ateş, düşüverdi âniden.

Dediler ki: “Öğrendik, zâhirî ilimleri,

Lâkin ihlâs olmazsa, gidemeyiz ileri.

Bu ihlâsı kazanmak, mümkün olmaz bu yerde,

Yükselmemiz gerekir, bâtınî ilimlerde.

Bâtın ilmini dahi, öğrenemezsek eğer,

Bu tahsîl ettiğimiz, ilimler boşa gider.”

Bir kâmil-i mükemmil, kişi bulmak üzere,

Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.

Bu dört gençten birinin, ismi Seyyid Atâ´dır,

Yâni Resûlullah´ın, evlâdından bir zâttır.

Semerkant yakınından, geçer iken bu gençler,

Bir ihtiyar kimseyi görür ve eyleşirler.

O kişi, çalılıktan, yakmak için evinde,

Odun topluyor idi, onların geldiğinde.

Dediler: “Şunun için, seferdeyiz şimdi biz,

Bir kâmil rehber bulup, bağlanmaktır gâyemiz.”

Meğerse o ihtiyar, Zengî Atâ nâmında,

Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.

Zengî Atâ cevâben, şöyle dedi gençlere:

“Aradığınız benim, gitmeyin başka yere.”

Onlardan iki tanesi, ona tam inandılar,

Velâkin Seyyid Atâ, hiç etmedi îtibâr.

Düşündü: “Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek,

Bu siyâhî kişi mi, beni irşâd edecek ”

Kalben geçirdiyse de, bir an için bu fikri,

Yine de yapıyordu, günlük vazifeleri.

Yaptı o da yıllarca, riyâzet, mücâhede,

Lâkin bir ilerleme, pek olmadı yine de.

En son Anber Ana´ya, gelip arz eyledi ki:

“Anacığım, üstâda, şunu haber verin ki,

Seyyid Atâ soruyor: “Ne olacak benim hâlim

Yıllarca buradayım, açılmadı bu kalbim.

Diğer arkadaşlarım, yükseklere çıktılar,

Bendeyse ilerleme, olmadı zerre kadar.”

Dedi ki: “Sen bu gece, bir keçenin içine,

Sarılıp, tevâzuyla yat kapı eşiğine.

Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar,

Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar.”

Seyyid Atâ o gece, girdi keçe içine,

Uzandı üstâdının, kapısı eşiğine.

O gece Zengî Atâ, namaza kalktığında,

Gördü ki biri yatar, eşiğinin altında.

Tam basacak idi ki, göğsünün üzerine,

O tutup ayağını, öpüp sürdü yüzüne.

Buyurdu ki: “Kimdir o, yatmış eşik önüne ”

Dedi: “Seyyid Atâ´yım, muhtâcım himmetine.”

Buyurdu ki: “Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin,

Üzülme, bundan sonra, açılır artık kalbin.”

O anda bir teveccüh, etti Seyyid Atâ´ya,

Çıkardı tasavvufta, en üstteki noktaya.

Onların bir nazarı, bulunmaz ganîmettir,

İnsanı en alçaktan, bâlâlara yükseltir.

Onların hürmetine, yâ Rabbî, affet bizi!

Onların sevgisiyle, tenvîr et kalbimizi.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Ayderûs (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri, fakirlere yardım etmek ve ihtiyaçlarını görmek için çok borç para isterdi. Hattâ borçları iki yüz bin dinârı geçti. Bununla birlikte o, zâhiren ödeyememe korkusu içinde görünmüyordu. Sonunda bâzıları onu kötülediler. O, şöyle buyurdu: “Rabbimle benim arama girmeyiniz. Ben bu şekilde aldığım parayı, O´nun rızâsından başka yere sarfetme- dim. Rabbim, benim borcumu ödemeden, beni bu dünyâdan çıkar- mıyacağını bana vâdetti.” Söylediği gibi oldu. Allahü teâlâ, kendi nezdin- de ihsânı bol birinin vâsıtasıyla, ölmeden önce onun borcunun öden- mesini kolaylaştırdı. Emîr Nâsıruddîn bin Abdullah, Ayderûs´un oğ­luyla parayı gönderdi. Sonra çarşıda; “Kimin Ebû Bekr Ayderûs´da ala­cağı varsa gelsin!” diye nidâ edildi ve bütün borçları ödendi.

Derin âlim ve büyük velî Ebû Hamza Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir keresinde hiç kimseden bir şey istemeden ve hiç kimseye iltifat etmeden tevekkül ederek çölde sefere çıkmayı nezr etti. Bu nezir sebe­biyle su tulumu ve ip almadan yola çıktı. Cebinde kız kardeşinin verdiği bir mikdâr gümüş para vardı. Yolda giderken nefsinden tevekkül esâsı üzerine olmasını isteyerek; “Utanmıyor musun Semâyı direksiz olarak muhâfaza eden Allahü teâlâ, senin mîdeni gümüş para olmadan doyur­maya kâdir değil midir ” dedi. Hemen o parayı çıkarıp attı ve yoluna de­vâm etti. Derken yol üzerinde kazılmış bir kuyuya düştü. Nefsi; “İmdat.” diye bağırması için kendisiyle çekişmeye başladı. Nefsine karşı; “Olmaz böyle şey, vallahi Allahü teâlâdan başka kimseden yardım istemem.” dedi. Kendi kendine mücâdele ederken kuyunun yanından geçen iki adamdan birinin diğerine; “Şu yol üzerindeki kuyunun ağzını kazâra bir kimsenin düşmemesi için kapatalım.” dediğini işitti. Biraz sonra kuyunun yanına gelen yolcular kuyunun ağzını ağaç ve odunlarla kapattılar. Yerle bir oluncaya kadar toprakla örttüler. Bu sırada Ebû Hamza Horasânî´nin feryâd etmek aklına geldi. “Ey şu adamlardan bana daha yakın olan!” diye nidâ etti ve sustu. Kuyunun ağzını kapatan adamlar oradan ayrılıp gittikten sonra bir hayvanın kuyunun ağzından ayaklarını; “Bana sarıl.” der gibi aşağıya doğru sarkıttığını gördü. Ona sarılan Ebû Hamza Hora­sânî yapışıp kuyudan çıktı. Bunun bir arslan olduğunu gördü. O zaman ona gâibden bir ses dedi ki: “Ey Ebû Hamza! Seni kuyuda mahvolmak­tan arslanla bir tehlikeden başka bir tehlike ile kurtarmamız güzel bir şey değil mi ” Ebû Hamza Horasânî hazretleri olanlar üzerine şu ilâhîyi oku­yarak yoluna devâm etti: “Gizlediğim şeyi sana anlatmaktan korkuyorum. Gözümün gönlüme anlattıklarını sırrım açıklıyor. Senden hayâ etmem aşkımı gizlememe engel oluyor. Bana bahşettiğin fehm (idrak) sâyesinde keşfe muhtâc olmaktan beni kurtardın. İşlerim konusunda bana lütfettin ve dış yüzümü iç yüzüme gösterdin. Zâten lütuf, lütf ile idrâk edilir. İh­sâna ihsânla kavuşulur.”

Fas velîlerinin büyüklerinden Ebû Ya´zî Magribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ebû Medyen Şuayb Endülüsî şöyle anlatır: “Magrib´de kıtlık oldu. Her canlı, açlık ve sıkıntı çekiyordu. Bir gün Ebû Ya´zî Magribî hazretlerinin yanına gittim. Bir meydanda oturuyordu. Çev­resini çepeçevre arslan ve kaplan gibi yırtıcı hayvanlar ve kuşlar kuşat­mışlardı. Hepsi sessizce durmaktaydılar. Hiçbiri diğerine saldırmıyor, tam bir teslimiyet içerisinde bulunuyorlardı. Yanlarına yaklaşınca, üstâ­dımın onlarla sohbet ettiğini gördüm. O sırada büyükçe bir kuş geldi ve açlıktan şikâyet etti. Ebû Ya´zî hazretleri de: “Falan yere git, senin rızkın oradadır.” buyurunca, kuş uçup gitti. Diğer hayvanlara da çeşitli yerler tâ­rif etti. Onlar da dağılıp gittiler. Daha sonra bana dönüp: “İşte görüyor­sun, böyle, günde binlerce kuş ve vahşî hayvan gelip açlıktan yakınırlar, ben de onlara rızıklarının nerede olduğunu söylerim. Gidip oradan yerler. Bu hayvanlar benim yanımda durmaktan hoşlandılar. Açlık pahasına be­nim yanımda kaldılar. Benim için, uzun zaman açlık çektiler. Bu bana Allahü teâlânın bir lütfudur. Benimle berâber kalmayı arzu ederseniz ka­labilirsiniz.” buyurdular.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) istasyonda tren beklerken bir köşede oturuyordu. Yanında da Hâ­fız Hafîzüddîn isminde bir talebesi vardı. Bu talebenin birden kalbine; “Böyle büyük bir zâtın talebesiyim, fakat nasîpsizim.” diye geldi. O anda Ebü´l-Hayr Efendi onu yanına doğru çekerek; “Ey kardeşim! Hem dîne, hem de dünyâya kavuştun. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânından başka ne istersin.” buyurdular. Bir müddet sonra cenâb-ı Hakk´ın lütuf ve ihsânı ile hem mânevî derecesi arttı, hem de dünyevî makam, mevki, mal ve ser­vete kavuştu.

Suriye´de yetişen evliyâdan Seyyid Abdülhakîm Hüseynî hazretleri­nin, hocası Şeyh Ahmed Haznevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin vefâtından sonra sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen in­sanlar onun ilim ve feyzinden istifâde etmeye çalıştılar. Ona olan bu bü­yük rağbet civar kasabalardaki bâzı şeyhlerin gıptasına, bâzılarının da kıskanmalarına sebeb oldu. Çünkü onlara bağlı olan bâzı kimseler de gelip Abdülhakîm Efendinin sohbetine katılıyorlardı. Bu şeyhlerden biri ona gönderdiği mektupta; “İnsan düşünür ve kabûl eder ki yanyana ko­yun otlatan iki çobandan birinin birkaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iâde etmek lâzımdır. O hâlde sen de bizim sürüden ayrı­lanları iâde etmelisin.” diyordu. Bu mektubu okuyan Abdülhakîm Hüseynî tebessüm ederek; “Biz cedd-i pâkimizin (Peygamber efendimizin) üm­metine hizmeti gâye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok tarafdâr toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim mîrâs bı­rakmıştır. Bu ilme kim sâhipse vâris odur. Biz inşâallah mîrâs gerçek vâ­rislerinin eline geçer diye duâ ediyoruz.” buyurdu.

Ahmed Mekkî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yakın­larından birisi şöyle anlatmaktadır: Merhameti o kadar çoktu ki, kendi­sine el açanları bir defâ olsun geri çevirmezdi. Kalp kırmaktan böylesine sakınan bir kimseyi bizim aklımız anlamaktan âcizdi. Nitekim bir gün müftülükte birlikte oturuyorduk. Orta yaşlı bir adam içeri girdi. Müftü Efendiye dönerek; “Efendim bir ay önce Kars´tan gelmiştim. Fakat iş bu­lamadım. Beş parasız kaldım. Memleketime döneceğim ama bilet al­maya param kalmadı. Otobüs kalkmak üzere, ne olur bir bilet parası ve­riniz.” diyerek yalvardı. Ahmed Mekkî Efendi adama acıyıp istediği pa­rayı derhal verdi. Akşamleyin Müftü Efendi ile berâber dönüyorduk. Va­pura bindiğimizde baktık ki, gündüz yol parası alan adam orada oturu­yor. Ben gâyet sinirlenmiştim, ancak belli etmiyordum. Müftü Efendi ise bana dönerek; “Bu kimse bugün bize yalan söylemiş. Şimdi beni görürse utanır, mahcûb olur. Onun için gel, bizi görmesin.” diyerek onun görme­yeceği bir tarafa gittik.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hay- vanlara karşı çok merhametli idi. Bir köpek cüzzam hastalığına ya­ka- lanmıştı. Hiç kimse köpeği bu iğrenç hâlinden dolayı kapısına koy­madı. Köpek, bu şekilde kapılardan kovula kovula, Seyyid Ahmed Rıfâ- î´nin kapısına geldi. Dermansız, yara bere içindeydi. Köpeğin bu hâ­lini gören Ahmed Rıfâî, alıp, şehirden dışarı bir yerde ona bir gölgelik yaptı. Köpeği orada tedâviye başladı. Temizledi, yarasına merhem sürüp karnını do- yurdu. Kırk gün bu şekilde tedâvî gören köpek sıhhate ka­vuştu. Cüzzam- dan eser kalmadı. Sonra köpeği güzelce yıkayıp şehre getirdi. Kendisi- ne, “Efendim! Bu köpeğe çok ilgi gösterdiniz, hikmeti ne­dir ” diye sordu- lar. Onlara; “Kıyâmet günü Rabbimin bana, bu köpeğe niçin acımadın Onu uğrattığım bu belâdan niçin kurtarmadın Aynı be­lâya seni de dü- şürmem ihtimâlini niçin düşünmedin diye sormasından korktum. Ey in- sanlar! Kalblerinizi Allahü teâlânın yarattıklarına karşı merhamet hissiyle doldurunuz. Cenâb-ı Hakkın sizi de aynı derde müp­telâ kılmasından kor- kunuz.” buyurdular.

Bir gün Ahmed Rıfâî´nin paltosunun eteğinde, evin kedisi gelip uyu- du. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müd­det onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca kedinin yattığı yeri kes- ti. O hâliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan git­mişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki, kesildiği yer hiç belli değildi.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki: “Gariblere merha­met etmek, Resûlullah´ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.”

“Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.”

On iki imâmın sekizincisi İmâm-ı Ali Rızâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün hamama gitti. Oturup yıkanırken bir asker geldi ve ona; “Başıma su dök de yıkanayım.” dedi. O da, “Peki.” deyip askerin başına su dök­meye başladı. Biraz sonra İmâmı tanıyanlardan biri gelip, bu hâli gö­rünce çok üzüldü ve askere; “Ey asker! Senin, kendine hizmet ettirdiğin bu zât, hazret-i Aliyyül Mürtezâ´nın ve hazret-i Fâtımat-üz-Zehrâ´nın to­runu İmâm-ı Ali Rızâ hazretleridir. Sen ne yaptığının farkında mısın ” dedi. Asker bunları duyunca, yaptığına pişman olup, Ali Rızâ hazretleri­nin ayaklarına kapandı ve; “Aman efendim, niye bana kendinizi tanıtma­dınız! Niçin bana hizmet ettiniz! Kusûrumuzu affediniz!” diye özür dileyip ağladı. Özrünü kabûl edip; “Müslümana hizmet etmek sevâb olduğu için senin isteğini kabûl ettim.” buyurdu.

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) yani Efe hazretleri herkese, bilhassa hasta ve düşkünlere karşı çok merhamet ve şefkatli idi. Fakir ve yoksullara hiç beklemedikleri anda yardım eder onların ne halde olduklarını kendilerinden iyi bilirdi. Birçok fakire fırınlardan ekmek göndererek günlük ihtiyaçlarını karşılardı. İhtiyacından dolayı huzûruna gelenler, derdini söylemeden, kendisi Alla- hü teâlânın izniyle onların isteğinin ne olduğunu anlar ve ihtiyaçlarını giderirdi.

KÖTÜLÜĞE İYİLİK

Müslüman, kardeşine, güler yüzlü olmalı,

Din ve dünyâ işine, yardımda bulunmalı.

Bir köylü, Medîne´de, sordu efendimize,

Dedi: “Yâ Resûlallah, din nedir, öğret bize ”

Buyurdu ki: “Allah´ın, emrine itâattir,

Onun mahlûklarına, merhametli olmaktır.”

Güzel ahlâk hakkında, suâl eden birine,

Buyurdu ki: “İhsân et, senden yüz çevirene!”

Çok defa Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri,

Kabristanın içinde, gezerdi geceleri.

Yine dolaşır iken, bir gece kabristanda,

Onu gece bekçisi, farketti karanlıkda.

Ve lâkin tanımadı, vurdu asâsı ile,

Bâyezîd-i Bistâmî çıkarmadı çıt bile.

Devâm etti vurmaya, bitsin diye cezâsı,

Sonra kırılıverdi, birden bire, asâsı.

Bâyezîd hazretleri, gelince hânesine,

Asânın fiyatını, sordu talebesine.

O miktarda parayı, koydu kese içine,

Gönderdi tatlı ile, o gece bekçisine.

Bir de mektup yazmıştı, kendisine şöyle ki,

“Sayın Bekçi Efendi, bu gece, dövdün beni.

Evet suç bende idi, kabâhatin yok senin,

Dövmezdin tabî ki, ben orada gezmeseydim.

Senin asân kırıldı, benim sebebim ile,

Bu parayla asâ al, hakkını helâl eyle.

Ye âfiyet üzere, gönderdiğim tatlıdan,

Korusun Hak teâlâ, seni her sıkıntıdan.”

Okuyunca o bekçi, bu mektup geldiğinde,

Huzûruna gelerek, tövbe etti o günde.

Ve hattâ bu sâyede, geldi bir çok bekçiler,

Onun ile birlikte, hak yoluna girdiler.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın yarattığı bütün mahlûkâta merhamet sâhibi idi. Bir gün Nefîsüddîn Sivâsî´ye bir kuruş verip ekmek aldırdı. Ekmeği eline alıp bir virâneye gitti. Nefîsüddîn de gizlice onu tâkibe başladı. So­nunda, Mevlânâ´nın o ekmeği yeni yavrulamış bir köpeğe kendi elleriyle yedirdiğini gördü. Mevlânâ dönüşünde, Nefîsüddîn´in kendisini tâkib etti­ğini anlayıp; “Bu hayvan yedi gündür açtır ve yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfle­rinde; “Merhametlilerin en büyüğü olan Allahü teâlâ, kullarından merha­metli olanlara merhamet eder. Ey ümmet ve Eshâbım! Siz de O´nun ya­rattıklarına merhamet ediniz ki, size de semâ ehli merhamet etsin” bu­yurdu. Nefîsüddîn bu sözler üzerine ağlayarak Mevlânâ´nın ellerini öptü ve hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz, tabiatiyle ahbâb ve dostlarınıza da merhamet edersiniz.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ; “Evliyâullahın merhameti pek çoktur; bütün mahlûkâta ve ahbâblarına da şüphesiz merhamet eder.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri fakir fukarâya merhâmetli olmayı anlatırdı. Bu hususta; “Allahü teâlânın takdirine râzı olup sıkıntılara sabreden fakirler, yeryü­zünde, Allahü teâlânın emin kullarıdır. Onlar hürmetine, Allahü teâlâ di­ğer insanları belâlardan muhâfaza eder.” derdi.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerini, Merv´de bir zât yemeğe dâvet etmişti. Yolda giderken bir evden; “Yâ Rabbî! Biz aç ve muhtaç bir halde kaldık. Bu sabileri, yavrularımı da bana havâle ettin.” diye sızlanan bir kadıncağızın sesini işitti. Sonra yo­luna devâm edip, dâvet yerine geldi. Ev sâhibinin iznini alıp, derhal bir sofra hazırlanmasını emretti. Dâvet sâhibi bu işe şaştı; “Herhâlde Ebû Ali Dekkâk hazretleri ziyâfet yemeğinden kendi hânesine götürecek.” di- ye çok sevindi. Sofra hazırlanınca, Ebû Ali hazretleri, dışarı çıktı ve ba- şına koyduğu tepsiyi doğruca o kadıncağızın evine götürüp ona verdi.

Osmanlılar zamânında yetişen velîlerden Hacı Ramazan (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin memleketi olan Kastamonu´da vazife ya- pan müderrislerden birisi şöyle anlatır: “Bir arefe günüydü. Bakmakla mükellef olduğum kimselerin bayramlık ihtiyaçlarını ve eve lâ­zım olacak şeyleri almak için hiç param yoktu. Bu hâle çok üzülüyordum. Şehrimizin ileri gelenlerinden hemen herkese de borcum vardı. Bu se­bepten, on- lardan yardım istemek veya borç almak gibi bir imkânım da yoktu.

Bu hâlin verdiği ızdırapla, çâresizlik içinde ve kimin kapısına gidece­ğimi bilemez bir hâldeyken, istigfâr edip, allahü teâlâya sığınıyor ve yal­nız O´na güveniyordum. Tam bu sırada kapı çalındı. “Bu sıkıntılı hâlde bizi arayan kim olabilir” diye düşünerek, hayret ve merâkla kapıyı açtım. Kapıda Hacı Ramazan Efendi vardı. Selâm verip, kapıyı kendisinin çal­dığını söyledi. Benimle biraz konuştuktan sonra, bana dürülmüş bir kâğıt vererek;

“Bu kâğıdın içinde abîr (hoş kokulu otların terkîbinden meydana geti­rilen ve sürülen bir çeşit koku) vardır. Onu sürünüz. Güzel koku sürün­mek sünnettir.” buyurdu. Ben daha kâğıdı açıp içindeki abîri koklama­dan, o zâtın güleryüzlü hali, misk ve anber misâli tatlı olan o sözlerini dinlemekle zâten rahatlayıp ferahlamıştım.

Öyle büyük zâtları görmek, bir iki sözünü duymak bile insanı rahatla­tıp kalbini ferahlatıyordu. O mübârek zât da, bu sıkıntılı hâlimde gelerek, kalp hânemi ıtr ve güzel kokuyla kokulandırıp, beni çok sevindirdikten sonar vedâ edip ayrıldı.

İçeri girip dürülü kâğıdı açtığımda, hayretler içinde kaldım. Çünkü kâğıdın içinde bir miktar abîr ve bundan başka iki büyük altın vardı. Öyle ki, bu altınlardan sâdece biri, bütün borçlarımı ödemeye, diğeri de bütün ihtiyaçlarımızı rahatlıkla almaya kâfi geliyordu. Hemen çarşıya gidip, borçlarımın tamâmını dağıttıktan sonra, ihtiyaçlarımızı da aldım. Hacı Ramazan hazretlerine çok duâ ederek evime döndüm. Demek ki, kerâ­met olarak benim durummu anlamış ve hiç belli etmeden bana bu altın­ları vermişti. Onun daha böyle nice kerâmetleri görülmüştür.

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın kullarına ve dînine hizmet edecek olanların, tevâzu ve teslimiyet sâhibi olması şarttır.”

Evliyânın büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tan­dıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı.Tâze ekmeği dergâhta bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi.Yaptığım en iyi iş, o fazî­letli oğlum Muhammed Bâkî-billah´a ve talebelerine ekmek ve yemek pi­şirmek idi. Onu da benden aldılar.” dedi. Tevâzuunun, inkisârının, kırıklı­ğının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”

Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çoktu ki, bir defâsında Lâhor şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da, Lâhor´da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzurlarına yemek getirseler; “İnsan­lar, sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa sığmaz.” derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor´dan Delhi´ye giderken çok defâ, yaya yürüyen bir zavallıyı görür, hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ tanıdıklarından biri bu yaptığını gö­rerek: “Kendisi yaya gidiyor.” denmesin diye, tevâzuundan sarığını ba­şına iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi.

Tâbiînden Muhammed bin Sûka (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: Bir insan, müslüman kardeşinin ihtiyâcını görürse, Allahü teâlâ da ona çok yüksek dereceler verir, o kimse çok yüksek derecelere yük­selir.

Cezâyir´de yetişen, hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rah- metullahi teâlâ aleyh) mahlûklara karşı çok merhametli idi. Bir defâ­sında bir yerden geçerken, avcıların ve av köpeklerinin bir kurdun pe­şinde ol- duklarını gördü. Köpekler, kurdu yakalayıp, yere yıktılar ve kan­lar içeri- sinde bıraktılar. Mahlûklara olan merhametinin fazlalığından bu hâle çok üzüldü ve; “Lâ ilâhe illallah. Vicdan buna nasıl dayanır ” diye­rek ağla- maya başladı.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) insanlara maddî ve mânevî her türlü yardımı yapardı. Yar­dım- laşmanın önemini belirterek buyurdular ki: “Allahü teâlâya hamd ol­sun. İki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât ü selâm olsun. Alla- hü teâlâya vâsıl olanların imâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî, Kırk Hadîs-i Şerîf adlı kitâ- bında, İbn-i Ömer´den (radıyallahü anh) rivâyet ediyor: “Resûlullah sal- lallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kar- deşinin ihtiyâcını temin ederse, mahşer günü ameller tartı­lırken terâzinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefâat ede- ceğim.” İbn-i Abbâs Peygamber efendimizden şöyle rivâyet etmiştir: “Ha- yır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine veril- miş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları elle­rine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Mâlik´ten (radıyallahü anh) rivâyet olunmuştur; “Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onla­rın her türlü ihtiyâcını irâ- de ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O´nun kul- larına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever.” Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi a- leyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: “Peygam­ber efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, insanların ihtiyaçlarını gör­dürmek için öyle kullar yarat- mıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kı­yâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesâba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler.” Ali ibni Ebî Tâlib (radıyallahü anh) rivâyet etti. Pey- gamber efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyâcını temin etmek için harekete ge­çip yürürse, Allahü teâlânın yo- lunda harb eden mücâhidler sevâbı veri­lir.” Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti. Peygamber efendi­miz buyurdular ki: “Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, Allahü teâlânın yakın dos- tu ve velî kulu olur. Bir kimse mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mümine mah­şerde, sırâtı geçerken iki tâne nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyâsının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir.” Vesselâm evvelen ve âhiren.”

Şam´da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerin­den Muhammed Sumâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´ya geldi­ğinde, zamânın sultânı olan Kânûnî Sultan Süleymân Hân ile görüştü. Kânûnî, onun ilim ve evliyâlık yolundaki derecesini, yüksekliğini pek iyi anlayıp, Şam´a bağlı köylerden birinin gelirini ona ihsân etti. Ayrıca her sene ona seksen çuval buğday verilmesini, kırk çuvalının; zâviyede bu­lunan fakirler ve ziyâretçiler için, kalan kırk çuvalın da Muhammed Su- mâdî´nin çocuklarına ve neslinden gelenlere verilmesini, onların ihti­yaç- ları için kullanılmasını istedi.

Tâbiînin büyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Ha­lîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri insanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyaçlarını temin ederdi. Katırı çalıştıran iş­çisi, bir gün normalden fazla para getirince: Neden böyle fazla para geldi dedi. Pazar kalabalık ve bereketliydi. cevâbına karşılık; Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir. Emrini verdi.

Anadolu velîlerinden Ömer Füâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın yarattıklarına karşı güzel muâmele etmek husûsunda buyurdu ki:

.

Gülü bülbülden ayırma zinhâr

Elini hâr-i gülistân ısırır

Kimseyi kemlikle yâd etme

Dil ucundan seni bühtân ısırır.

Akrabâ kalbini vîrân etme

Nâgehân akreb-i vîrân ısırır

Âlimin ilmi hilimsiz olamaz

Ânı bir câhil-i gazbân ısırır

Hüsn-i hâle melekiyetle eriş

Melekiyyetsizi şeytân ısırır

Hiç müdâra etme sen kimse ile

Düşman olur seni dûstân ısırır

Bakma şehvetle güzeller gözüne

Müjesinden dil-i Sükkân ısırır.

Dil beheştini Füâdî yıkma

Dûzâh içre seni nirân ısırır.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) mahlûk­lara karşı çok şefkatliydi. Bir gün çarşıda kafeste ötüp duran bir kuş gör- dü. Satın alıp Salıverdi. Bu kuş her gece evine gelir namaz kılarken onu seyrederdi. Bâzan da omuzuna konardı. Vefât ettiğinde yine geldi. Bula- mayınca kabrine gidip üstüne kendini attı ve orada öldü. O esnada bir ses işitildi ki; “Allahü teâlânın mahlûkuna olan aşırı merhameti yü­zün- den, Süfyân´a Allahü teâlâ çok merhamet etmiştir.”

Bir gün elinde bulunan bir ekmekten hem kendisinin yediğini, hem de yanında bulunan bir köpeğe yedirdiğini gördüler. “Niçin böyle yapıyorsu­nuz ” diye soranlara; “Sabaha kadar beni bekliyor, ben de namaz kılıyo­rum.” cevâbını verdi. Süfyân hazretleri sâde yaşamayı sever, aza kanâat eder, fakirlere çok îtibâr gösterirdi.

Âriflerin ve evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından Yâkût-i Arşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanlara olduğu gibi, hayvanlara karşı da çok merhamet sâhibiydi. Kuşlar ve diğer hayvanlardan bâzıları gelerek, ona bâzı şeyler sorarlardı. Allahü teâlânın izni ile onların ne söylediklerini an- lar ve yardım ederdi. Bir defâsında dostları ile birlikte otururlarken, bir güvercin gelerek Yâkût-i Arşî nin omuzuna kondu. Bir şeyler söylüyor­muş gibi sesler çıkardı. Yâkût hazretleri bu güvercine; Senin yanına dervişlerden birini katayım mı Onunla gider misin dedi. (Sonradan an- laşıldığına göre) güvercin; Senden başka kimseyi kabûl etmem diye­rek ısrâr ediyordu. Yâkût hazretleri kalkıp hayvanına bindi. İskenderiyye den Eski Mısır denilen yere gitti. Oradan Amr bin As Câmi­ine vardı. Orada bulunanlara; Bana filân müezzini çağırır mısınız dedi. Çağırdılar. O müezzine; Ey müezzin kardeş! Bu güvercin İskenderiyye ye kadar gelip bana şikâyette bulundu ki, minârede bu gü­vercinin bir yuvası varmış. Güvercin yavrulayıp, yavruları biraz büyü­yünce, sen bunun yavrularını kesip yermişsin. dedi. Müezzin bu hâlini îtirâf edip; Doğrudur. Bu hâl birkaç defâ oldu dedi. Yâkût hazretleri mü­ezzine, bu hâlin bir daha tek- rarlanmamasını tenbih etti. Müezzin tövbe etti. Bir daha yapmamaya söz verdi. Yâkût hazretleri de hayvanına bine­rek tekrar İskenderiyye ye döndü.

Share.

About Author

Leave A Reply