Hidayet

0

Evlîyanın büyüklerinden Abdullah bin Abdülazîz el-Yuneynî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Kâdı Yâkûb şöyle anlatır: Birgün Şam´da bir mescidin kenarınday­dım. Orada bir köprü vardı. Hava çok sıcaktı. Abdullah el-Yuneynî, abdest almak için dereye indi. O sırada bir nasrânî, şarap yüklü katırı ile köprüden geçiyordu. Katır bir ara ürktü ve yük yere yıkıldı. Çevrede başka kimse yoktu. Abdullah el-Yuneynî, yukarı çıkıp bana; “Yükü yüklemeye yardım et!” dedi.

Nasrânîye yardım ettim ve yükü katıra yükledik. Nasrânî, oradan uzaklaşıp gitti. Kendi kendime; “Bu zât böyle yapmamı niye istedi ” diye düşündüm. Sonra nasrânîyi tâkib ettim. Nasrânî, katırıyla şarap satan bir dükkânın önüne geldi. Katırdaki yükü indirip açtı. Hepsi sirke olmuştu. Şarap satıcısı; “Yazıklar olsun sana! Senden şarap getirmeni istedim. Bunlar sirke!” dedi.

Nasrânî hayretten dona kalmıştı. Şaşkınlığından ağlamağa başladı ve; “Bunlar şaraptı. Fakat neden sirke oldu sebebini anladım!” diyerek hemen katırını bir yere bağladı. Doğru Abdullah bin Abdülazîz hazretle­rinin dergâhına koştu. Huzûruna girer girmez: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü.” diyerek müslüman oldu ve artık huzûrundan ayrılmayıp talebeleri arasına girdi.

Mısır Evlîyasından Abdülkâdir Deştûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bir kimsenin hidâyete kavuşması başka insanların elinde değildir. Bize düşen, doğruyu anlatmaktır. Allahü teâlâ o kimsenin hidâ­yete kavuşmasını murâd etmiş ve bunda da bizi vesîle kılmış ise, çok büyük nîmettir. Her kim; saâdet, Allahü teâlâdan başka bir kimsenin elindedir dese, yalan söylemiş olur” buyururdu. Bununla berâber, evliyâ­lık yolunda ilerlemiş olan büyükler, açık olan kalb gözleri ve firâset nûr­ları ile, bâzı kimselere hidayet nasîb olacağını anlayıp, onlarla ilgilenir, alâkadâr olurlar. Dışarıdan gören ve bu inceliği anlıyamıyanlar da, bu hâle hayret ederler.

Evliyânın büyüklerinden, Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Muhammed Ezher şöyle anlatır: Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlattı: Ben Ye­menliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen´deki İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; “Irak´a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o za­mânındaki âlimlerin en büyüğüdür.” buyurdu.

Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştır­dılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini gör­medikleri bir ses; “Bağdad´a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz.” diyordu.

Bu hâdiseler, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü, derece­sinin yüksekliğini göstermektedir. Yoksa, İslâmiyette, müslüman olmak için, müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. Bir kimse ke­lime-i şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur.

HIRSIZIN HİDÂYETİ

Abdülkâdir Geylânî, küçükken yaşı bir gün,

Tarlaya, çift sürmeye, gitmiş idi gündüzün.

Öküzün kuyruğundan, tutunmuş gider iken,

Hayvan dile gelerek, konuştu ona birden.

Dedi: “Ey Abdülkâdir, şunu bil ki şüphesiz,

Seni, bu işler için, yaratmadı Rabbimiz.”

Korktu ve eve geldi, dedi ki: “Anneciğim,

Bana izin verirsen, Bağdat´a gideceğim.

İlim tahsîl etmektir, gitmekte asıl gâyem,

Ayrıca evliyâyı, ziyâret ederim hem.”

Annesi memnun olup, dedi ki: “Ey evlâdım,

İlim öğrenmen idi, benim dahi murâdım.”

Koltuğunun altına, dikerek kırk altını,

Dedi ki: “Doğruluktan, ayırma lisânını.

Git, yolun açık olsun, emânet ol Allah´a,

Belki de görüşmemiz, nasîb olmaz bir daha.”

Abdülkâdir böylece, annesinden ayrılıp,

Bağdat´a yola çıktı, bir kervana katılıp.

Bir müddet yol gidip de, geçince Hemedan´ı,

Âniden eşkıyâlar, bastılar bu kervanı.

Kervanda mal ve eşya, var ise her ne kadar,

Teker teker sorarak, gasbeyleyip aldılar.

Abdülkâdir´e dahi, sordu bir eşkıyâ;

“Ey çocuk, üzerinde, neyin var, mal ve eşyâ ”

.

Dedi: “Benim sâdece, kırk altınım var ki hem,

Onları koltuğumun, altına dikti annem.”

İnanmadı eşkıyâ, onun bu sözlerine,

Gitti ve ikincisi, geldi onun yerine

O da alay ederek, sordu: “Ey fakir çocuk,

Yanında mal ve para, neyin var, söyle çabuk.”

Ona dahi dedi ki: “Kırk altın var yanımda,

Onlar da dikilidir, koltuğumun altında.”

İnanmadı ise de, o dahi buna yine,

Gidince haber verdi, bunu reislerine.

Reisleri çağırtıp, sordu ki o da tekrar:

“Ey çocuk doğru mudur, yanında altın mı var ”

Dedi: “Evet efendim, kırk altınım var ki hem.

Koltuğumun altına, dikmişti tek tek annem.”

Söylediği o yeri, sökerek eşkıyâlar,

Altınları görünce, şaşıp dona kaldılar.

Reisleri dedi ki: “Pekâlâ ey evlâdım,

Ne için doğrusunu, söyledin anlamadım.

Eğer söylemeseydin, bulamazdık biz bunu,

Niçin sen bile bile, söyledin doğrusunu.”

Dedi ki: “Ben anneme, sözverdim ki efendim,

Her ne olursa olsun, yalan söylemeyeyim.

Doğrudan sapmamaya, söz vermiştim anneme,

Değer mi altın için, bu ahdimden dönmeme.”

Reis bunu duyunca, başladı ağlamaya,

Dedi: “Eyvâh benim de ahdim vardı Allah´a.

Lâkin bunca senedir, yaparım eşkıyâlık,

Şu andan îtibâren, tövbe ettim ben artık.”

Diğer eşkıyâlar da, bakarak bu reise,

Dediler: “Bizler dahi, vazgeçtik öyle ise.”

Hâlisen tövbe edip, o gün bunca eşkıyâ,

Aldıkları ne kadar, var ise, mal ve eşyâ,

Tekar sâhiplerine, vererek teker, teker,

O günden îtibâren, o işi terk ettiler.

Irak´ta yetişen büyük velîlerden ve Şâfîî mezhebi fıkıh âlimi Abdül- kâhir Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâ­hına bir gün üç hıristiyan ile üç yahûdî gelmişti. Onlara îmânı ve İslâmı anlattı. Kabûl etmediler. Bunun üzerine Abdülkâhir Sühreverdî, herbirinin ağzına bir yudum süt verdi. Sonra herbiri kelime-i şehadet getirerek müslüman oldular ve; “O sütü içince kalbimizdeki (hıristiyanlık ve yahûdîliğin) bütün küfür pisliklerinin dışarı çıktığını hissettik.” dediler. Abdülkâhir Sühreverdî hazretleri ise; “Allahü teâlâya yemin ederim ki, si­zin önce müslüman olmayışınızın sebebi, şeytanlarınızın mâni olması idi. Burada önce onlar yenildi. Size Allahü teâlânın hidâyet vermesi için biz de duâ ettik.” dedi. Sonra Sühreverdî hazretleri mübârek ellerini onla­rın gözlerine sürdü. Kerâmet olarak onlar uzak yerlerdeki tanıdıklarını gördüler ve onlara müslüman olduklarını bildirip İslâm dînine dâvet etti­ler.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin­den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Bir defâsında deniz yolculuğuna çıkmıştık. Bindiğimiz gemi fırtınaya tu­tuldu. Sonunda dalgalar bizi bir adaya sürükledi. İnip dolaşmaya başla­dık. Puta tapan bir adama rastladım. “Neden bu puta tapıyorsun. Bu ne fayda ne de zarar verir!” dedim.

“Siz kime taparsınız ” diye sorunca; “Her şeyi yaratan, her şeye kâ­dir olan Allahü teâlâya ibâdet ederiz.” dedim.

“Bunu size kim bildirdi ”

“Allahü teâlâ bize kerîm bir peygamber gönderdi, o bildirdi.”

“O peygamber nerededir ”

“Bize Allahü teâlânın gönderdiği dîni bildirip, tebliğ vazîfesini ta­mamladıktan sonra vefât etti. Allahü teâlâya kavuştu.”

“Ondan hiçbir alâmet kaldı mı ”

“Evet O, Allahü teâlâdan bir kitap getirdi. Bizim yanımızdadır.”

Aramızda geçen bu konuşmadan sonra: “O kitâbı bana gösterin.” deyince Kur´ân-ı kerîmi ona gösterdim.

“Ben bunu okumasını bilmiyorum.” dedi. Sonra açıp bir sûre okudum. Ben okudukça o ağladı. Sûreyi bitirince; “Lâyık olan şudur ki, kimse bu kelâmın sâhibine âsi olmasın!” diyerek hemen müslüman oldu. Ona Kur´- ân-ı kerîmden birkaç sûreyi ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrettik.

O gece yatsı namazını kıldık. Yatma zamânı gelince O yatmadı ve sabaha kadar ibâdet etti. Talebelerime; “Bu yeni müslüman oldu. Ara­mızda biraz para toplayıp verelim de sıkıntı çekmesin.” dedim. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir ” dedi. “Bunu al, kendine nafaka alırsın, sıkıntı çekmezsin.” dedim.

“La ilâhe illallah. Ben daha önce bu adada iken, puta tapardım. Al- lahü teâlâyı bilmezdim, fakat O beni zayi etmedi, korudu. Şimdi ise O´nu tanıyorum. Beni hiç zâyi eder mi ” dedi.

Üç gün sonra onun hastalanıp yatağa düştüğünü haber aldım. He­men yanına koştum. “Bir isteğin var mıdır ” dedim. Benim ihtiyâcımı, her ihtiyacı gideren Allahü teâlâ karşıladı.” dedi.

Bu görüşmemizden bir gün sonra da vefât etti. O gece onu rüyâmda bir bahçe içinde gördüm. Bahçenin üzerinde yüksek bir kubbe, kubbenin altında bir taht üzerine oturmuştu. Yanında da bir hûri vardı. Meâlen; “…Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: Sab­rettiğiniz için, size selâm olsun! Âhiret saâdeti ne güzeldir!” (Ra´d sûresi: 23-24) buyrulan âyet-i kerîmeyi okuyordu.

Bir gün Habeşistanlı bir gayri müslim, Mısır´a gelmişti. Abdülveh- hâb-ı Şa´rânî´nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) nâmını duyduğu için, onunla görüşmek istiyordu. İmâm-ı Şa´rânî onu kabûl etti. Habeşis­tan ile ilgili ko- nuşmaya başladılar. Abdülvehhâb-ı Şa´rânî, Habeşistan´ı öyle anlatıyor- du ki, en ince ayrıntılarına kadar îzâh ediyordu. O gayri müslim dinle- dikçe, yaşadığım yeri benden daha iyi biliyor diye hayret ediyordu. Da- yanamayıp Abdülvehhâb-ı Şa´rânî´ye; “Siz Habeşistanlı mı­sınız ” diye sordu. O da; “Dünyâda nereyi görmek arzu etsem, Allahü teâlâ bana orayı gösterir. Bu, cenâb-ı Hakk´ın bana bir ihsânıdır.” bu­yurdu. Bunu işi- ten gayri müslim, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri ile ilgili olarak, Şeyh Lâhık şöyle anlatır: Bir gün Adiyy bin Müsâfir´in huzurunda idik. Bize bir şeyler anlatıyordu. Bir ara batı ta­rafına yönelip; “Bize gel, bize gel!” dedi ve konuşmasına devâm etti. Bir müd- det sonra ikinci defâ; “Bize gel, bize gel!” dedi. Bu sırada talebele­rinden birisi; “Efendim! Bize gel, bize gel, buyurdunuz bunun mânâsı ne­dir ” diye sordu. “Şu anda Kostantiniyye´de (İstanbul´da) birisine Allahü teâ- lânın hidâyeti yetişti ve müslüman olmak istiyor. Oradan, kendisine İslâm´ın emirlerini öğretecek birini aramak için yola çıktı. Oradakiler yo­lundan çevirmek için uğraştılarsa da muvaffak olamadılar. İşte bunun için onu yanıma çağırıyorum. Allahü teâlâdan, onun talebelerimden ol­masını istedim. Allahü teâlâdan onun hemen buraya ulaşmasını diliyo­rum.” buyurdu.

Bu sebeple iki gün Adiyy bin Müsâfir´in yanında kaldık. Üçüncü gün ikindi namazı vaktinde Şeyh bize döndü; “Kalkınız Konstantiniyye´de Al- lahü teâlânın hidâyet buyurduğu kardeşinizi karşılayınız.” buyurdu. Zâ­viyeden dışarı çıktığımızda o zâtın dağdan aşağı doğru inmekte oldu­ğunu gördük. Üzerinde papaz elbisesi vardı. Adiyy bin Müsâfir´in huzu­runa girip müslüman oldu. Adiyy bin Müsâfir ona; “İsmin nedir ” diye sordu. “Abdulmesîh.” dedi. Ona Abdullah ismini verdi. Adiyy bin Müsâ- fir´in yanında kaldı. Adiyy bin Müsâfir hazretleri ona namazın şartla­rını ve İslâm´ın diğer emirlerini öğretti. Kur´ân-ı kerîmden bir mikdâr ez­berletti. Nihâyet sâlih bir müslüman oldu. Sonra onu İrşâd etmesi, in­sanlara doğru yolu göstermesi, terbiye etmesi, onlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretmesi için Acem taraflarına gönderdi. Orada hocası Adiyy bin Müsâfir´in ismini koyduğu bir zâviye yaptı. Pekçok ta­lebe yetiştirdi.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Harb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Behram adlı ateşperest bir komşusu vardı. Bu komşu bir defâsında ticâret için bir yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin Harb durumu haber alınca, yanındakilere; “Haydi komşumuza gidelim. Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her ne kadar ateşe tapıyorsa da komşumuzdur.” dedi. Behram´ın evine gelince, kendilerini hürmetle karşıladı ve çok saygı gösterip ikramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan bir şeyler yemek için gelmiş olabileceklerini de düşünerek ayrıca yemek hazırla­mak istedi. Bunu gören Ahmed bin Harb hazretleri; “Zahmet etmeyiniz. Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, halinizi, hatı­rınızı soralım diye geldik.” buyurdular. Behram; “Evet öyledir, ama bunda üç şeye şükretmem lâzım oluyor: Birincisi, başkaları benden çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi, malımın yarısını aldılar, diğer ya­rısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü, din bende kaldı, dün­yâyı aldılar.” dedi.

Bu sözler Ahmed bin Harb´in pek hoşuna gitti ve yanındakilere; “Bu sözleri yazın. Bundan îmân kokusu geliyor.” dedi. Sonra Behram´a; “Ni­çin ateşe tapıyorsun ” diye sordu. Behram:

“Ona tapıyorum ki yarın beni yakmasın, kendisine yakmak için odun verdim ki beni Allahü teâlâya ulaştırsın.” cevâbını verdi.

Ahmed bin Harb: “Çok yanılıyorsun. Ateş zayıftır. Ona tapmakla he­saptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk, bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf bir şey başkasına nasıl kuvvet verebilir Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allah´a nasıl kavuşturur Ateş câhildir. Bir şey bilmez, yakarken misk ile necaseti ayıramaz. Hepsini ay- nı anda yakar ve hangisinin daha iyi olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş se- nedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde bir kere ona tapmadım. Gel iki- miz de elimizi ateşe sokalım. Seni koruyup korumadığını gör.” bu­yurdu.

Behram ateş getirdi. Ahmed bin Harb hazretleri elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme hissederek:

“Size dört şey soracağım. Cevaplarını verirseniz îmân edeceğim.” dedi. Ahmed bin Harb “Sor.” buyurdu. Behram dedi ki:

“Allahü teâlâ, insanları niçin yarattı Mâdem ki yarattı niçin rızık ver- di Mâdem ki rızık verdi. Niçin öldürdü Mâdem ki öldürdü. Niçin diril- tecek ”

Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi:

“Allahü teâlâ kendini tanımaları için insanları yarattı. Razzâk, ziyâde­siyle rızık verici olduğunu bilsinler diye onlara rızık verdi. Kahhâr oldu­ğunu anlamaları için onları öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir.”

Behram bunları duyunca; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü.” diyerek müslüman oldu.

Anadolu velîlerinden Baba Yûsuf Sivrihisârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri zamânında Sultan İkinci Bâyezîd Han, Bâyezîd Câmiini yaptırınca, bir Cumâ günü câminin açılışı için geldi ve Baba Yûsuf Sivri- hisârî´yi de dâvet etti. Baba Yûsuf Sivrihisârî, namazdan sonra kürsüye çıkıp vâz etmeye baş­ladı. Tesirli vâzıyla, Pâdişâh ve câmide bulunan ce- mâat ağlamaya baş­ladı ve bu ağlama ile câmi inledi. Câminin açılışını seyretmek için gelip, dışarıda bekleyen üç hıristiyan, Baba Yûsuf hazret- lerinin tesirli sözlerin­den ve cemâatin topluca ağlamasından çok etki- lenmişlerdi. Bu üç hıristiyan, müslüman olmaya karar verdiler. Hemen câmiye girip, Baba Yûsuf Sivrihisârî´nin huzûrunda müslüman oldular. Bu hâdiseyi gören Sultan İkinci Bâyezîd Han, yaptırdığı Bâyezîd Câmiinin ilk açılışında böyle bir hâdisenin vukû bulmasından dolayı çok sevindi. Son- ra bunlara pek çok para ve mal hediye etti. Ayrıca vezîrlerinin de verme- lerini söy­ledi. Böylece müslüman olmakla şereflenen üç kişi, dünya ve âhiret saâ­detine kavuştular.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yağ­murlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye ka­dar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek; “O- nunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin Başkasının du­varını kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun ” diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecûsî; “Buyrun bir arzunuz mu var ” diye sorunca; “Sizden özür dilemeye gel­dim.” dedi. Mecûsî hayretle; “Ne özrü ” diye sordu. O da; “Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksa­dıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu.” deyince, Mecûsî hayretle; “Peki ama ne zararı var Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez.” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; “Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır.” dedi. Mecûsî; “Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dî­niniz mi öğretti ” diye sorunca; “Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti.” dedi. Mecûsî; “O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz ” diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin, Mecûsî olan bir komşusu ve süt em- me çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini ay­dınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Sultân-ül-Ârifîn her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd´e karşı kal­binde bir sevgi hâsıl olduğu halde; “O zâtın aydınlığı varken bizim karan­lıkta bulunmamız hiç uygun değildir.” dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî´- nin huzûruna gidip müslüman oldu.

Bâyezîd-i Bistâmî kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepe­sinde oturuyordu. Nefsi ona; “Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır Kırk beş defâ haccettin ve binlerce defâ hatmetme bahtiyarlığına eriştin.” diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kala­balığa; “Kim benim kırk beş defâ yapmış olduğum haccı bir ekmeğe sa­tın alır ” diye sordu. Bir adam başını kaldırıp; “Ben alırım.” dedi ve ek­meği uzattı. Bâyezîd-i Bistâmî aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyârına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir râhip ile karşılaştı. Râhib, Bâyezîd-i Bistâmî´nin elini tutup, evine misâfir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bâyezîd-i Bistâmî kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini Allahü teâlâya çevirdi. Râhip her gün onun yiyeceğini sabah akşam geti­rip önüne koyardı. Bu hal bir ay devâm etti. Bâyezîd-i Bistâmî daha sonra nefsine dönerek;

“Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırıl­mıyorsun.” dediği sırada râhip içeri girdi ve; “İsmin nedir ” diye sordu. O da; “Bâyezîd!” cevâbını verdi. Râhip; “Ne güzel adamsın. Keşke Mesîh­´in kulu olmuş olsaydın!” deyince, bu sözler Bâyezîd-i Bistâmî´ye ağır geldi ve evi terketmek isterken râhip;

“Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok de­ğerli bir vâizimiz, sâdece bu günlerde bir defâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum.” deyince, bu teklifi kabûl ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün geldiğinde râhib odaya girerek; “Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi.” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî dışarı çıkmak için ha­zırlandı. Fakat râhib ona; “Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip elbiselerini giy ve boynuna İncil´i as!” dedi. Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği giysileri giydi. Râhip­lerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşma­dığı sorulduğunda; “Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var!” diye cevap verdi. Halk ve râhipler galeyâna gelerek; “Onu göster parça­layalım.” diye bağrıştılar. Başrâhip; “Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim.” dedi. Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunma­yacaklarına dâir yemin ettiler. Başrâhip;

“Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster.” diye ses­lenince, Bâyezîd-i Bistâmî ayağa kalktı. Baş râhip; “Adın ne ” diye sor- du. “Bâyezîd!” cevâbını verdi. “Tahsil gördün mü ” diye sorunca; “Rab- bim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum.” dedi. Bunun üzerine râhip; “O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altın­cısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir ”

Bâyezîd-i Bistâmî baş râhibe; “Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allahü teâlâdır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur´ân-ı kerîmdir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve ye­rin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Do­kuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş´ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir. On bi­rincisi olmayan on, Mûsâ aleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl ço­banlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.” dedi. Râhip tebes­süm ederek; “Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, ha­vada ne muhâfaza olundu ve kim hava ile helâk edildi bunlardan haber ver.” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;

“Îsâ peygamber havadan yaratıldı, havada muhâfaza edildi. Âd kav- mi hava ile helâk edildi.” diye cevap verdi. Râhip; “Doğru söyledin. Ağaç- tan kim yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu ” diye sorunca; “Mûsâ aleyhisselâmın asâsı ağaçtan yaratıldı, Nûh aleyhisse- lâm ağaç içinde (gemide) korundu, Zekeriyyâ aleyhisselâm ise ağaç içinde testere ile biçilip helâk edildi.” cevâbını verdi. Râhip tekrar; “Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu ” diye sordu. O da;

“İblîs ateşten yaratıldı. İbrâhim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu.” dedi. Râhip tekrâr; “Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu ” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;

“Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi.” cevâbını verdi. Râhip; “Doğru söyledin. Âlimler, Cennet´te dört nehir vardır, biri baldan, biri süt- ten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kay- naktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır ” diye sordu.

“Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır.” cevâbını verdi. Râhip yine; “Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyâda bir benzeri var mıdır ” diye sorunca;

“Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur.” ce­vâbını verdi. Râhip; “Doğru söyledin. Cennet´te Tûbâ ağacı vardır. Cen- net´te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokun­masın. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır ” diye sordu.

“Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir ” cevâbını verdi. Râhip; “Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çi­çek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir ” deyince:

“Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yap­rak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder.” cevâbını verdi. Son olarak râhip şöyle sordu: “Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavâf yapmış ve o makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir ” Bâyezîd-i Bistâmî;

“Nûh peygamberin gemisidir.” dedikten sonra, râhibe; “Ey râhip! Bir­çok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsâde eder­seniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayaca­ğım. O da şudur:

Cennet´in anahtarı nerededir Cennet kapılarının üzerinde ne yazılı­dır ” Râhip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve; “Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun ” dediler. O da; “Hayır mağlûb olmak istemiyorum.” deyince; “Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun.” dediklerinde; “Şâyet cevap verirsem benim cevabıma ka­tılır mısınız ” dedi. Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler. Râhip; “Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet´in anahtarı ve kapılarının üze­rinde yazılı olan ibâre; Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullahdır.” de­yip müslüman oldu. Diğer râhipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bâyezîd-i Bistâmî de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.

Irak´ta yetişen evliyâdan Bekâ bin Batû (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün deniz sâhilinde oturuyordu. Bulunduğu yere yakın, sâ­hilden bir gemi geçiyordu. İçinde askerler ve halktan bir grup, bir yere gi­diyordu. Gemide bulunan bâzı kimseler içki içip eğleniyorlar ve yolcuları rahatsız ediyorlardı. Bekâ hazretleri karada idi. Fakat, keşf hâli ile onla­rın yaptıklarını anlayıp üzülüyor, rahatsız oluyordu. Denizin kenarından geminin kaptanına seslendi. “Allah´tan kork!” buyurdu ve bâzı nasîhat­lerde bulundu. O azgın kimseler, buna iltifât etmediler. Buna daha çok üzülen Bekâ hazretleri, derhal suya emredip; “Ey üzerindeki gemiyi taşı­yan deniz! O günâhkârları içine al!” buyurdu. Derhal denizin suları yük­seldi. Dalgalar çoğaldı. Gemi batmaya başladı. Gemidekiler feryâd edi­yorlardı. Bekâ hazretleri, Allahü teâlânın izni ile su üzerinde yürüyerek, batmakta olan geminin yanına geldi. Gemidekiler, yaptıklarına pişman olduklarını, tövbe ettiklerini açıkladılar. Bekâ hazretleri su üzerinde na­maz kılıp, sonra Allahü teâlâya duâ etti. Daha duâsını bitirmeden su sâ­kinleşti, dalgalar durdu ve gemidekiler kurtuldu. Bu kimseler, bu hâdise ile Bekâ hazretlerinin büyüklüğünü anladılar. Kendisini sık sık ziyâret e- dip, sohbetlerinde bulundular.

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velîlerden Bur- hâneddîn bin Muhammed Eğridirî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri ile ilgili olarak Kınalızâde Ali Çelebi şöyle anlatmıştır: Bursa´dan İstan- bul´a gitmeye niyetlenmiştim. Gitmeden önce bir gece akrabâ ve bâzı ar- kadaşlarımla, müderris ve medrese mensupları ile sohbet ettik. Söz şeyhlerden açıldı. Bu arada hayatta olanlardan Şeyh Burhâneddîn Efen- diden de söz edildi. Ben onun hakkında bâzı uygunsuz sözler söy­ledim. Ertesi gün Mudanya´dan gemiye binip yola çıktım. Rüzgâr ters yönden esiyordu. Bozburun denilen yere geldiğimizde bindiğimiz gemi batma de- recesine geldi. Artık gemide bulunan herkes geminin batmakta olduğuna kanâat getirdi. Ben de geminin kaptan odasında oturup, hayâ­tımdan ü- midimi kesmiş ve şaşkın bir halde ölümü bekliyordum. O sırada birden- bire deniz üzerinde Şeyh Burhâneddîn hazretleri göründü. Batmak üzere olan geminin sereninden kucaklayıp doğrulttu. Gemi batmaktan kurtuldu. Bu hâdiseyi görünce biraz kendime gelip ayağa kalktım. Şeyh hazretleri- ne doğru yürüdüm. Yanına yaklaşınca gözden kayboldu. Ge­mideki yol- cuların hepsini deniz tuttuğundan, âdetâ baygın gibi yatıyor­lardı. Gemi- nin serendibine yakın bir yerde bir gayr-i müslim yolcu da vardı. O müs- lüman olmayan yolcuya yaklaşıp; “Az önce bir zât serendibinde gözüktü! Sen de gördün mü ” diye sordum. “Evet gördüm! Gelip batmak üzere o- lan gemimizi doğrulttu. Sonra da deniz üzerinde yürüyüp sâhile doğru gitti!” dedi. Daha sonra bu gayr-i müslim kimse gördüğü bu hâdise üzeri- ne müslüman oldu. Allahü teâlânın izni ile ge­mimiz batmadan İstanbul´a ulaştık. İstanbul´a varınca, bir de öğrendim ki Şeyh Burhâneddîn hazret- leri İstanbul´a gelmiş. Ona çok minnetdâr idik. Mübârek elini öpmek için ziyâretine gittim. Huzûruna varınca ayaklarına kapanıp; “Sultanım! Bizim kurtulmamıza sebep oldunuz. Denizde bat­mak üzere iken yardımlarınız yetişti. Sizi deniz ortasında bize yardım ederken gözümle gördüm!” de- dim. Ben böyle deyince; “Hey Ali Çelebi! O gördüğün senin hayâlindir. Bizim gibilerden hiç böyle bir kerâmet gö­rülür mü ” diyerek, Bursa´da o- nun hakkında konuştuğum uygunsuz sözlerimize işâret etti. O sırada öy- le mahcûb oldum ki anlatılamaz. He­men mübârek elini öpüp suçumdan dolayı özür dileyip, affetmesini iste­dim.”

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, hocasının emri üzerine ilim tahsîli için Şam´a gi- derken, Nu­saybin´de hıristiyan papazlarının toplantısına rastladı. Papaz- lar sihir ya­pıp âdet dışı bâzı şeyler gösteriyorlardı. Mevlânâ´yı görünce, bir oğlanı havaya uçuruverdiler. Mevlânâ bu işe ilgi göstermeyip murâ- kabeye, Allahü teâlâyı düşünüp kalbini uyanık bulundurarak, gâfil olma- ma hâlini muhâfazaya vardı. Oğlan, havada olduğu yerde kaldı. “Beni kurtarın, yoksa düşüp öleceğim.” dedi. Papazlar ne yaptılarsa bir çâre bulamadı­lar. Nihâyet oğlan; “O yanınızdaki zâtın murâkabesi yüzünden ben bu hâle düştüm. Onun yardımı olmazsa, muhakkak helâk olurum.” dedi. Papazlar ister istemez Mevlânâ´ya yalvardılar. Mevlânâ; “Onu bir şey kurtaramaz, ancak Kelime-i şehâdet kurtarır.” buyurdu. Oğlan bunu du­yunca, hemen Kelime-i şehâdet getirdi ve kolayca yere indi. Mevlâ- nâ´nın ellerini öptü. Bu hâli gören papazların hepsi müslüman olmakla şeref­lendi.

Mevlânâ hazretleri, müslim veya gayr-i müslim herkese karşı yaptığı iyi muâ­mele ve güler yüz ile her tarafta meşhûr oldu. O zamanlar İstan- bul´da bulunan meşhûr bir hıristiyan papaz, merâk edip Mevlânâ´yı gör- mek is­tedi. Yollara düşüp Konya´ya geldi. Konya´da yaşayan hıristiyanlar onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlânâ´yı gördüler. Papaz süratle yeti- şip, Mevlânâ´ya çok tâzim ve hürmet gösterdi. Mevlânâ da onu iyi karşı- ladı. Papaza, papazın yaptığından daha fazla iltifatta bulundu. Papaz ve orada bulunan diğer hıristiyanlar, Mevlânâ´nın bu iltifât ve güzel ahlâkı ve bu olgunluğu karşısında dayanamayıp, Kelime-i şehâdet getirip müslü- man oldular.

HEPSİ ÎMÂN ETTİLER

Mevlânâ, tahsil için, Konya´dan bir gün yine,

Şam´a gidiyordu ki, uğradı Nusaybin´e.

Hıristiyan papazlar, bir yere gelmişlerdi,

Acâyip istidraçlar, halka gösterirlerdi.

Gösteriş yapmak için, hazret-i Mevlânâ´ya,

Bir oğlan çocuğunu, uçurdular havaya.

Celâleddîn-i Rûmî, bir duâ etti o an,

Havada kala kalıp, düşmedi yere oğlan.

Feryâd ediyordu ki, korkusundan o çocuk;

“Düşüp de öleceğim, indirin beni çabuk!

Çok uğraştılarsa da, papazların birçoğu,

Hiç indiremediler, havadan o çocuğu.

Oğlan bağırdı ki: “Sizin yanınızdaki,

O zâtın duâsıyla, işbu hâl oldu vâki.

Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,

Yoksa helâk olurum, yere düşüp buradan.”

Papazlar bil-mecbûri, ona gelip bu kere,

Dediler: “Duâ et de, o çocuk düşsün yere.”

Buyurdu ki: “Hiçbir şey kurtarmaz o çocuğu,

Kelime-i şehâdet, kurtarır yalnız onu.”

Oğlan bunu duyunca, sevinip bu habere,

Kelime-i şehâdet, söyleyip indi yere.

Papazlar bunu görüp, hayrette kaldı hepsi

Ve insâfa gelerek, îmân etti cümlesi.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri´nin gözlerinde bir zaman ağrı meydana geldi. Tabib ça­ğırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muâyene edip; “Gözlerinize su değ­dirmeyeceksiniz.” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Su değdirmesem nasıl ab- dest alırım ” deyince, tabib; “Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeye­ceksiniz.” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses; “Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı aldık.” diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip; “Nasıl yap­tın da iyi oldu ” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Cüneyd-i Bağdâdî´nin elini öpüp îmân etti ve; “Esas ağrıyan göz sizinki değil be­nim gözlerim imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim” dedi.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamanında müslümanlardan birinin yahûdî bir ortağı vardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise, müslümanlığı kabûl etme- di. Hattâ bu ortağına; “Eğer müslüman olursan, malımın üçte birini sana veririm.” dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi. O müslüman başka bir gün; “Eğer müslüman olursan, malımın yarısını sana veririm.” demesine rağmen yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar bir süre sonra; “Eğer müs- lüman olursan, malımın üçte ikisini sana veririm.” dedi.Yahûdî yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. O müslüman, bir gün Ebû Saîd Mîhenî´nin dergâhının yanından geçiyordu. Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada dergâha girdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı da kendi kendine; “Ben de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk arasında kabûl görmesinin sebebi nedir bir göre­yim Yahûdî oldu- ğuma dâir üzerimde her hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz.” dedi. Yahûdî, gizlenerek mescide girdi. Bir di­reğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî sohbet esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek; “Ey yahûdî! Direğin arkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin.” dedi. Yahûdî gayri ihtiyârî ayağa kalktı. Ebû Saîd Mîhenî´nin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını söyleyince, bu dâveti kabûl edip, müslüman oldu. Ebû Saîd hazretleri ona; “Şimdi ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı gelince olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte birine, yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz.” buyurdu.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin altıncısı olan Ebü´l-Hasan-ı Harkânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hayatta iken Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya´ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân´a Şeyh Ebü´l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermiş ve Şeyh haz­retlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî´ye bildirilince, “Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim.” dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd´a giydirdi ve kendisi de silâhtar olarak, Kâdı İyâd´ın yanında Ebü´l-Hasan-ı Harkânî´nin evine gir- di. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü´l-Hasan hazretleri selâmını al- dı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü´l-Hasan-ı Harkânî´ye; “Sultan için neden ayağa kalkmadınız ” diye sorunca, Ebü´l-Hasan, Sultan Mahmûd´a; “Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım.” dedi. Soruya o ânda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebü´l-Hasan-ı Harkânî´ye; “Bâyezîd-i Bis- tâmî nasıl bir zât idi ” diye sordu. Ebü´l-Hasan-ı Harkânî: “Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allahü teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu.” diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve; “Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Ser- ver-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelme­diler. Hâl böyle o- lunca, Bâyezîd´i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun ” dedi. O, Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini, üs- tünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Pey­gamberini gören, küfür- den kurtulamadı da, Bâyezîd´i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebü´l-Hasan; “Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed olarak gör- mediler. Ebû Tâlib´in yetimi, Abdullah´ın oğlu ola­rak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görse- lerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi.” buyur- du.

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazreteri buyurdular ki:

KIR O ŞİŞELERİ

Necâti Bey isminde, var idi ki bir kişi,

Vaktiyle Adliye´de, müfettişlikti işi.

İşte bu Necâti Bey, vazîfeyle bir sene,

Bir Arefe gününde, gitti “Müks” ilçesine,

Kendisi anlatır ki: Müks´e vardığımda ben,

Bayram namazı için, câmiye gittik hemen.

Kaymakam ve ilçenin, bâzı mühim zâtları,

Baktım, namazdan sonra, çıkardılar atları.

Tahmîn ettim, bir yere, gidiliyordu derhâl,

“Bir yere yolculuk mu, var ” diye ettim suâl.

Dediler: “Bayramlarda, şudur ki âdetimiz,

Namazı müteâkip, Arvas´a gideriz biz.

Orada Seyyid Fehîm, diye var bir evliyâ,

Onu ziyâret edip, alırız hayır duâ.”

Dedim ki: “Vaziyetim, değilse de pek iyi,

Beni dahî götürün, göreyim o velîyi.”

“Olur” deyip bana da, hazırladılar bir at,

Yola düştük ise de, bir hoş oldum ben fakat.

Çünkü benim aslında, din ile yoktu ilgim,

İslâmî husûslarda, yok idi hiç bir bilgim.

Ayrıca da mâlesef, mübtelâydım içkiye,

Şimdiyse gidiyorduk, bir evliyâ kişiye.

Vaktâ ki sınırından, duhûl ettik Arvas´ın,

Sanki başka bir âlem, zuhur etti ansızın.

Ömrümde hiç böyle şey, görmemiştim doğrusu,

Girince sardı bizi, sanki “Cennet koku”su.

Alışkın olduğumdan, içkiye ve lâkin ben,

Heybeme “iki şişe”, koymuştum ihtiyâten.

Zîrâ mübtelâ idim, içmeden edemezdim,

İçmediğim zamanlar, kararırdı gözlerim.

Varınca biraz sonra, Arvas kabristanına,

Sakladım şişeleri, taşların arasına.

Kimseye sezdirmeden, yapmıştım ben bu işi,

Yol arkadaşlarımdan, görmedi hiç bir kişi.

Orada “Fâtiha”lar, okuyarak mevtâya,

Sonra gittik hepimiz, o büyük evliyâya.

Huzûruna girip de, görür görmez o zâtı,

Düşündüm ki “Var bunda, sanki melek sıfatı.

Önce görmüş olduğum, insanlardan değildir,

Bu çok büyük bir insan, bu mürşid-i kâmildir,”

Kendisine gönülden teslîm oldum bin aşkla,

Ellerine sarılıp, öptüm bir iştiyâkla.

Büyük bir arzû ile, arz ettim ki: “Efendim,

Bu tasavvuf yoluna, ben de girmek isterim.”

Gülerek buyurdu ki: “Bu, böyle olmaz fakat,

Olur mu bir arada, şişe ile bu hayat

Gidip kabristandaki, kır o iki şişeyi,

Ondan sonra gel bizden, talep eyle bu şeyi.”

“Peki efendim” deyip, birini kırıp attım,

Her ihtimâle karşı, öbürünü bıraktım.

Huzûruna gelince, buyurdu: “Ey müfettiş,

Git, öbür şişeyi de, kır gel ki, bitsin bu iş.”

“Peki” dedim ve gidip, kırdım öbürünü de,

Gelip tövbe eyledim, o büyüğün önünde.

Çok memleket dolaştım, çok âlim gördüm, fakat,

Görmedim hiç bir yerde, onun gibi büyük zât.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tövbesinden önce, hangi kervandan bir mal gasbetmişse, onla­rın üzerine o kâfiledekilerin isimlerini yazar ve mallarını saklardı. Tövbe ettikten sonra o malları sâhiplerine götürüp helallaştı ve affını diledi.

Yalnız Ebîverd şehrinde bir yahûdî hakkını helâl etmiyordu. Hiçbir teklifi de kabûl etmiyor, Fudayl bin İyâd´ı zor durumda bırakmak için ol­mayacak şartlar ileri sürüyordu. Ona; “Eğer hakkımı helâl etmemi istiyor­san, filân yerde kayalık bir tepe var. O tepeyi kazarak oradan kaldır. Oralar dümdüz olsun!” dedi.

Fudayl bin İyâd hakkını helâl ettirmek için buna râzı oldu ve kazmaya başladı. Hazret-i Fudayl´ın bu gayreti sebebiyle Allahü teâlânın ihsânıyla, bir seher vakti rüzgâr çıktı ve orayı dümdüz etti. Yahûdî bunu görünce hayretten dona kaldı. Bu sefer de; “Benden aldığın malımı iâde etme­dikçe hakkımı helal etmeyeceğim.” diye yemin etmiştim. Benim yastığı­mın altında altınlar var. Sana hakkımı helâl edebilmem için oradan altın­ları alıp bana vermen lâzım.” dedi. Yahûdî yastığın altına çakıl taşları koymuştu. Fudayl elini yastığın altına soktu. Allahü teâlânın izniyle, çakıl taşları altın olmuştu. Bir avuç altını yahûdîye verdi. Yahûdî hayret için­deydi. “Sana hakkımı helâl etmeden önce bana İslâmı anlat!” dedi. Fudayl; “Bu ne haldir ” diye sorunca yahûdî şöyle anlattı: “Ben Tevrat´ta; “Tövbesinde sâdık ve samîmî olanın elinde çakıl taşları altın olur.” diye okudum. Aslında yastığın altında çakıl taşları vardı ve ben seni imtihân için öyle söylemiştim. Elinde, çakıl taşlarının altın olduğunu görünce an­ladım ki, senin dînin haktır ve tövbende sâdıksın.” dedi ve îmân edip, müslüman oldu.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Osman Hârûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok seyâhat ederdi. Bir gün halkı mecûsî, ateşperest olan bir yerin yakınına geldi. Bir ağaç altında namaz kılmaya başladı. Yemek pi­şirmek için Fahreddîn isimli yardımcısı ateş almak için mecûsi köyüne gitti. Köylülerden ateş yakabilmek için kor istedi. Fakat halk, ateşe tapın­dıklarından, istediğini vermedi. Ateş almadan geri dönüp, durumu arz edince, Osman Hârûnî abdestini tâzeleyip bu defa kendisi gitti ve halkı ateşe tapar buldu. Başkanlarının yedi yaşındaki oğlu da oradaydı.

Osman Hârûnî onlara; “Allahü teâlânın önemsiz bir mahlûku olan ve az bir su ile sönebilecek ateşe tapmaktan maksadınız nedir Ateş, cenâ- b-ı Hakk´ın âciz bir yaratığıdır. Onun ve her şeyin sâhibi yalnız Allahü teâlâdır. Niçin O´na tapmıyorsunuz O´na taparsanız ebedî kurtu­luşa ka- vuşursunuz.” dedi. Mecûsîlerin başkanı; “Ateşin, bizim dînimizde yeri büyüktür. Biz ona kıyâmet günü yakmasın diye ibâdet ediyoruz.” de­yince, Osman Hârûnî ona; “Bu kadar kıymetli yıllarını kendisine tapmakla harcadığın ateşe bir uzvunu koy da yakmasın.” dedi. Başkan; “Ateşin âdeti yakmaktır. Buna kim karşı gelebilir ” deyince, Osman Hârûnî; “Ateş de, bütün âlemin yaratıcısı olan Allahü teâlânın emrindedir. O´nun izni olmadan bir saç teli bile yakamaz.” dedikten sonra yaşlı adamın kuca­ğındaki çocuğu aldı. Besmele çekerek; “Ey ateş! İbrâhim´in üzerine serin ve selâmet ol.” (Enbiyâ sûresi:69) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak ateşin içinde kayboldu.

Bir müddet sonra Osman Hârûnî kucağında çocuk ile ateşin içinden çıktı. Yaşlı râhib ve etrâfındakiler çocuğu sağ sâlim görmekten memnun oldular ve ona ateşin içinde ne gördüğünü sordular. Çocuk; “Şeyhin sâ­yesinde bir bahçede oynadım.” diye cevap verdi. Mecûsilerin hepsi bu duruma hayran kalarak, müslüman oldu. Başkanın ismini Abdullah, oğ­lununkini İbrâhim koyan Osman Hârûnî bir süre orada kalarak, onlara İslâmiyeti öğretti. Söz konusu ateş mâbedinin yerine bugün de mevcûd olan çok güzel bir câmi inşâ edildi.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Şem´ûn adlı mecûsî bir komşusu vardı. Onun müslüman olması için Allahü teâlâya geceleri niyâz ederek ağlayıp yalvarırdı. Komşusu bir hastalığa tutuldu. Tutulduğu hastalıktan kurtulamayan mecûsî son derece halsiz düştü. Hasan-ı Basrî onu ateş­ten korumak için yanına gitti. Sonra ona Kelime-i tevhîdi telkîn etti. Allahü teâlânın sıfatlarını açıkladı ve buyurdu ki:

“Ey Şem´ûn! Şu kadar müddetten beri ömür sürüp, rızkın için çalışıp didindin. Ama bu gayretlerin boşa çıkacaktır. Zîrâ sen uzun yıllar ateşe taptın, gece ve gündüz yaratıcı sanarak ona secde eyledin ve küfründe ısrâr ettin. Bu sebeple yerin ateş olacaktır. Ancak şimdiden sonra tövbe ederek “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” deyip, O´nu zikredip verdiği nîmetlere şükredici olmalısın ki, Hakk´ın dergâhına vardığında kendine Cennet´i mekân bulasın.” buyurdu. Mecûsî bâzı bahâneler ileri sürerek îmân etmek istemedi. Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Se­nin dediğin hususlar teferruattır. Asıl olan îmândır. Îmânla şereflenenler Cehennem ateşine girseler bile elîm azâba uğramazlar. Hattâ Cehen­nem ateşi bile îmânı kuvvetli bu kişilere pek tesir etmez. Cehennem müminlere hitâb ederek; “Günâha müptelâ olanlara günâhları kadar azâb olursa da sonra çok sevaplara kavuşurlar. Ama kâfirler ebedî, son­suz azâb içinde nice bin türlü eziyete düçar olacaklardır. Hak teâlâ mü­minleri dünyâda da kerâmet ehli kılıp, hakîkati göstermek için peygam­berlerin vârisleri olarak onları kuvvetlendirmiştir. Eğer diğer ateşe ta­panlar gibi acıklı bir azâba uğramak istemiyorsan, gel ikimiz elbiseleri­mizi çıkarıp yanan fırına girelim. Bakalım hangimizin bedenini ateşin alevleri yakmayacak.” buyurdu.

Hasan-ı Basrî orada yanan bir ateşin içine kollarını sıvayıp soktu ve; “Ey Şem´ûn! Ateş dünyâ ve âhiret mahlûkudur ve Hakk´ın emriyle yakar. Allah´ın emriyle ateşin mizâcı su gibi, suyun mizâcı ateş gibi olur.” buyu­rarak kor hâlindeki ateşten kollarını çekti. Fakat ellerinde en ufak bir yanma alâmeti görülmedi. Bu hal karşısında gönlü yumuşayan mecûsî, İslâma meyletti ve; “Ey Hasan! Bütün sözlerin ve davranışların güzel. Fakat bu kadar telef edilmiş ömürden ve işlediğim kötülüklerden sonra affa ve merhâmete lâyık olur muyum O Kelîme-i tevhîdi söylemekle Cennet´e girip hûrilere ve gılmâna nâil olabilir miyim ” dedi. Hasan-ı Basrî hazretleri; “Evet.” buyurdu. Mecûsî; “Ey Hasan! Eğer bana bir ahit­nâme yazıp bana kefil olursan, îmâna gelirim. Yoksa korkarım.” dedi. Hasan-ı Basrî gereken teminâtı vererek onun Kelîme-i tevhîd ile îmân etmesine vesîle oldu. Şem´ûn Hakk´ın affına kavuştu. Sonra da vefât etti. İsteği üzerine ahidnâme ile birlikte mezârına koyup defnettiler.

Hasan-ı Basrî hazretleri evine döndüğünde kendi kendine yaptığına pişman oldu ve; “Ey Şeyh Hasan! Sen gayba hükmederek, küstahlıkta bulundun, acâip sözler söyledin.” dedi. Bu düşünceyle uykuya vardı­ğında, rüyâsında Şem´ûn´un yeni müslüman olmuş, nûrlar ve ışıklara bo­yanmış başına kıymetli Cennet taşlarıyla süslenmiş bir tâc, beline altın bir kemer kuşanmış bir halde Cennet´e doğru gittiğini gördü. Şem´ûn Ha­san-ı Basrî´ye yönelerek; “Allahü teâlâ bir zengin pâdişâhmış. Kullarına lütfu büyük ve merhâmetinden bir damla içmekle benim gibi binlerce âsîler rahmetine gark olurmuş. Allah´ın yardımıyla bu âsînin günahları ve hatâları iyiliğe çevrilip Cennet-i âlâ bize nasip kılınmıştır.” dedi ve; “Senin yazdığın o kâğıda ihtiyaç kalmadı. İşte kâğıdın.” deyip Hasan-ı Basrî´nin eline verdi. Sabahleyin uykudan uyanan Hasan-ı Basrî hazretleri o kâğıdı elinde buldu.

Çeştiyye yolunun büyüklerinden Hâce Hübeyret-ül-Basrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hocası Huzeyfetü´l-Mer´âşî hazretleri ile bir beldeye gittiklerinde, başlarından geçen hâdiseyi şöyle anlatır: Huzeyfetü´l-Mer´- âşî hazretleri, kendisini karşılamak için toplanan halkı görünce, Allah korkusundan ağlamaya başladı. Yanına biri gelip; “Ey üstâd! Niçin bu ka- dar ağlayıp sızlayıp, sıkıntı çekmektesin Yoksa Allahü teâlânın, Ra- hîm, Kerîm, Gafûr olduğunu bilmiyor musun ” dedi. Huzeyfe hazretleri de; “Allahü teâlâ, bir fırka Cennet´te, bir fırka Cehennem´dedir buyuruyor. Ben acabâ, bunların hangisindeyim. Bunu bilmediğim için ağ­lıyorum.” buyurdu. Soran kimse; “Senin kendinin ne olduğundan haberin yok, nasıl başkalarına yol gösterirsin ” dedi. Huzeyfetü´l-Mer´âşî, bu söz üzerine kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiği zaman orada bulunan herkesin duyduğu, gâibten bir ses geldi: Ses; “Ey Huzeyfe! Biz seni dost edindik, kıyâmet günü seni Cennetlikler arasına koyacağız.” diyordu. Bu müj- deyle orada bulunan üç yüz kadar kâfir müslüman olup, Huzeyfe haz­retlerine talebe oldular.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Bağdât´ta sâlihlerden bir kaç kişiyle birlikte, bir yerde oturuyordu. O esnâda yanlarına bir genç geldi. İbrâhim-i Havvâs hazretleri arkadaş­larına buyurdu ki: “Bu gencin yahûdî olduğunu zannediyorum.” Arka­daşları, bu söze pek kulak vermediler. Genç gelip oradakilere sordu: “Bu zât benim için neler söyledi ” Onlar da; “Senin yahûdî olduğunu söyledi.” dediler. Genç, hemen İbrâhim-i Havvâs hazretlerinin ellerine sarılıp, Ke­lime-i şehâdet getirerek müslüman oldu. İbrâhim-i Havvâs hazretleri müslüman olmasının sebebini sordu. Genç; “Efendim, biz kitabımızda şöyle okuduk ki: Sıddîk, yâni hakîkî bir müslümanın firâsetinde yanlışlık olmaz. Kendi kendime müslümanları imtihân etmek istedim ve dedim ki: Müslümanlar arasında sıddîk olanlar bulunabilir. Çünkü onlar; “Biz Allahü teâlâdan başka her şeyi kalbimizden çıkarırız.” diyorlar. İşte bu düşünce ile sizin yanınıza geldiğimde, benim yahûdî olduğumu hemen anladınız. Buradan sizin sıddîk olduğunuzu anladım. Bunun için müslüman oldum.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında iki mecûsî kardeş vardı. Ateşe taparlardı. Bir gün küçüğü bü­yüğüne; “Ey ağabey! Sen yetmiş üç sene ben ise otuz beş senedir bu ateşe taparız. Gel bakalım kendisinden başkasına tapmadığımız bu ilâ­hımız bizi yakacak mı Eğer bizi yakmazsa devamlı ona tapar gideriz. E- ğer yakarsa ona tapmayı terk ederiz.” dedi. Büyükçe bir ateş yaktılar. Küçüğü büyüğüne; “İster sen önce elini ateşe koy, ister ben koyayım.” dedi. Büyük de; “Sen önce elini koy.” diye karşılık verdi. Küçük elini ate- şe uzatınca; parmağı yandı ve elini geri çekti. Sonra; “Ah! Sana bu kadar sene ibâdet ederim. Sen ise bana eziyet ediyorsun.” dedi. Sonra ağa- beyine; “Şimdi bizi doğru yola ulaştıracak bir delile gidelim.” dedi. İs­tişâre ile yola çıkıp, Mâlik bin Dînâr´a gitmeye karar verdiler. Onu Bas­ra´da bir yerde insanlara vâz ederken buldular. Onu görünce büyüğü kü­çüğüne; “Ben müslüman olmayacağım. Zîrâ ömrümün çoğu ateşe ibâ­detle geçti gitti. Şâyet müslüman olursam, ev halkımın ve akrabâlarımın beni ayıplamalarından korkarım. Ateşe tapmak, ayıplanmadan bana daha sevgilidir.” dedi. Küçük olan da ona; “Böyle yapma, onların ayıpla­maları bir zaman sonra unutulur gider, yok olur. Ateşe tapman ise kalır.” dedi. Fakat büyük olanı bunu dinlemedi. Geri döndü. Küçük kardeş, Mâ­lik bin Dînâr hazretlerinin yanına gitti. Sonra da çoluğunu çocuğunu ge­tirdi. Onun huzûrunda oturdular. Küçük kardeş başından geçenleri anlattı ve kendilerine İslâmın anlatılmasını istedi. Mâlik bin Dînâr hazretleri on­lara, îmânı ve İslâmı anlattı. Tesirli sözleriyle hep birlikte müslümanlığı kabul ettiler. Küçük kardeş ehliyle birlikte huzûrundan ayrılmak istedi. Mâlik bin Dînâr onlara; “Size yardım olarak müslümanlardan bir şeyler toplayıp vereyim.” dedi. Onlar da istemediklerini bildirdiler ve harâbe ev­lerine yöneldiler. Döndüklerinde evlerini güzel, bakımlı buldular. İçeriye girdiler. Sabah olduğunda hanımı; “Çarşıya git çalış. Akşam da kazandı­ğınla süt al getir.” dedi. Adamcağız gitti. Lâkin ona kimse iş vermedi. O zaman kendi kendine; “Ben de Allah için çalışırım.” dedi. Orada harâbe bir yerde ibâdet etti. Akşam namazını kılınca eli boş olarak evine döndü. Hanımı; “Niye bir şey getirmedin ” deyince; bugün bir Melik için çalıştım. Lâkin bir ücret vermedi. Yarın veririm dedi, diye söyledi. O gece aç yat­tılar. Sabahleyin yine çarşıya gitti. İş aradı. Lâkin yine bulamadı. Dünkü yaptığı gibi yaptı. Akşam da yine eli boş döndü. Hanımının sorusuna yine aynı şeyleri söyledi ve kendisi için çalıştığım Melik, Cumâ günü ödeye­cek dedi. Nihâyet Cumâ günü oldu. Çarşıya gitti. Yine iş aradı. Yine bu­lamadı. İbâdet yerinde iki rekat namaz kıldı. Ellerini semâya kaldırıp; “Yâ Rabbî! Bize İslâmı ikrâm ettin. Hidâyete yönelttin. Bu din hürmetine, bu mübârek gün hürmetine kalbimden çoluk çocuğumun nafaka düşüncesini çıkar. Ben ehlimden hayâ eder oldum. Onların hâlinin değişmesinden korkarım.” dedi. Daha sonra öğle namazı için câmiye gitti. Hakîkaten evlâdı açlık çekiyordu. Bu sırada yoksul adamcağızın evine bir zât geldi ve kapılarını çaldı. Kadın çıktı. Bir de gördü ki yüzü güzel, genç birisi elinde altından bir tabak ve üzeri bir mendil ile örtülü bir şekilde duruyor. Kadına; “Buyurun bu sizindir. Zevcine söyle, zevcinin iki günlük çalışma­sının karşılığıdır. Eğer çalışmayı arttırırsa, biz de arttırırız.” dedi. Kadın tabağı aldı. İçinde bin dinar vardı. Birini alıp sarrafa gitti. Sarraf hıristiyan idi. Altını tarttı. Oldukça ağır geldi. Sonra üzerindeki süslemelere baktı. Onun dünyâ dînarlarından olmayıp, âhiret dînarlarından olduğunu anladı. Kadına dönüp; “Bunu nereden buldun veya kimden aldın ” deyince, ka­dın, olup bitenleri anlattı. O zaman hıristiyan; “Bana İslâmı anlatıp öğre­tin.” dedi. Kadın da îmân esaslarını öğretti. Sarraf müslüman oldu. Sonra kadına bin dirhem verdi. Bunları nafaka yap. Bittiğinde bana haber ver.” dedi. Kadın onları aldı. Eve giderken alınacak gerekli şeyleri aldı. Yemek pişirdi. Kocasını beklemeye başladı. O sırada mescidde ibâdetini bitir­mişti. Evine dönmek istedi. Mendilini yayıp iki rekat daha namaz kıldı. Sonra mendile birkaç avuç toprak doldurdu. Sonra da kendi kendine; “Eğer hanım benden bir şey sorarsa işte un. Al bununla bir şeyler pişir derim.” düşüncesiyle evine geldi. İçeri girdiğinde her tarafı dayalı döşeli buldu. Yemekler buram buram kokuyordu. Mendilini kapı eşiğine koydu. Hanımının onu görmesini istemedi. Sonra gördüğü şeylerden sordu. Ka­dın her şeyi olduğu gibi bir bir anlattı. Adam o zaman şükür secdesine vardı. Kadın da ona mendille getirdiği şeyden sordu. Adam ona; “Getir­diğim şeyden bana sorma ” dedi. Sonra mendili koyduğu yere gitti. Ge­tirdiği toprağı dökmek istedi. İçini açtığında, toprak, Allahü teâlânın iz­niyle un hâline dönmüştü. Allahü teâlânın ikrâmından dolayı ikinci defâ secdeye vardı. Vefâtına kadar Rabbine ibâdetle sâdık bir kul olarak ya­şadı.

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sofiyye-i aliyyenin de büyüklerindendir. H.200 de Bağdat´ta vefât etti. Kabri ba­şında yapılan duâ makbul ve müstecabdır.

İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğ­renmesi için bir râhibe gönderildi. Kardeşi Îsâ onun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma´rûf okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan râhip, çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür: Baba, Oğul, Ruh´ül kudûs derdi. Kardeşim Ma´rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu hal uzun zaman devâm etti. Nihâyet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem ona olan sevgisinden her gün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dîne gireceğim.” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma´rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır: “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kû- fe´ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Bir mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nur saçan bir zâtın etrâfında bir kısım insanlar halka ol­muş, onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı da kaçmasın diye hareketsiz duru­yorlardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâ- lâdan tamâmen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamâmen yüz çevi- rir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O´na ko­şarsa, Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O´nun mu- habbeti hâsıl olur, O´na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsân eder.” Bu zât Muhammed ibni Semmâk idi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Rabbime kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk âniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle “Bağdâtlı genç nerede ” diye sor- du. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk´a götürdüler. İbn-i Semmak başımı ok- şadı ve; “Merhabâ ey Rabbin´i arayan kişi! Merhabâ ey Allah´ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi!” dedi. Bu sözleri işi­tince, babama beni kö- tüleyen râhibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağ- lıyor musun ” dedi: “Evet efendim” dedim ve râ­hibin sözünü hatırladım. Çünkü o râhip hep hakâret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sıra- da; “Râhibin sözü mü ..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet.” dedim. Bana; “Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtır (kabûl olur).” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra râhibin müslüman ve sâlih olup sâlihler arasına karıştığını öğrendim. Sonra İbn-i Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ´ya götürdü. Durumu ona anlattı ve onun elinde müslüman oldum.”

Müslüman olan ve ilim tahsil eden Ma´rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma´rûf, İslâm dîni üzere­yim deyince annesi; “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhamme- den abdühû ve resûlüh.” diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün âile müslüman oldu.

Ma´rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, haram ve şüphe­lilerden kaçmada çok meşhûr idi. İmâm-ı Ali Rızâ´nın hizmetinde bulun­muş, O´nun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı Ali Rızâ; “Ma´rûf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakı­mından, Selmân-ı Fârisî´nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.” buyurmuştur.

Âmir bin Abdullah el-Kerhî hazretleri anlatır: Benim hıristiyan bir kom- şum vardı. Bir gün bana geldi ve “Ey Ebâ Âmir, benim senin üze­rinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricâm var. Beni bir evlat verip duâ etmesi için Allahü teâlânın sevgili bir kuluna götürmedin” dedi. Bu­nun üzerine komşumu Ma´rûf-ı Kerhî hazretlerine götürdüm. Onun duru­munu ve ricâsını anlattım. Ma´rûf-i Kerhî de onu İslâm´a dâvet etti. Müs­lüman olmasını istedi. Komşum; “Yâ Ma´rûf, benim hidâyetim senin elinde de- ğildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden duâ istemeğe geldim. Müslüman olmağa gel­medim.” dedi. Bunun üzerine Ma´rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı; “Allah´ım senden bu kimse- ye anne ve babasına itâatkâr bir evlât vermeni istiyo­rum. Anne ve babası da onun elinde müslüman olsun.” diye duâ etti. Allahü teâlâ duâsını ka- bûl etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir râhibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İn­cil´i öğretmesini istedi. Râ- hip onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tah­tası verdi ve benim okudu- ğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk; “Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise, Allahü te- âlânın sevgisiyle meşgûldür.” dedi. Râhip; “Ey oğ­lum ben sana bunu sor- madım.” dedi. Çocuk; “Peki neyi sordun ” dedi. Râhip; “Ben sana, ben- den sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum.” dedi. Bunun ü- zerine çocuk; “Aklımın kabûl edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret.” dedi. Râhip; “Ey oğlum, ELİF de.” diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: “(Lafza-i celâlın başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sâhibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Râhip; “Oğlum BE de.” diye söyledi. Çocuk yine şiir- le! “BE, Allahü teâlânın BEKÂ (sonu olma­mak) sıfatının harfidir” dedi. Râhip, SE, CİM, HA ve bütün harfleri söy­ledi. Çocuk da hepsine man- zum ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfat­larını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca râhip şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duy- du ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîni­nin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Râhipteki bu değişikliği görünce genç:Ağlatan, güldü- ren, öldüren, dirilten bir Allah´a yemîn ederim ki,

O´nun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir.

Allahın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmış­tır.

Hakîki maksad, Allahü teâlânın rızâsıdır. O´ndan başkasına giden­lere yazıklar olsun.

Af ve ihsân eden Allahü teâlâ, O´ndan başkasından ne zarar gelir ne fayda.

Hâlık-ı âlem Allahım ne âlâdır, ne âlâ kul isyân eder de, yine örter o aliyy-ül-âlâ.

Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, her noksanlıktan mü­nezzehtir.

Sever kendisinin emirlerine, nehiylerine uyanları ol münezzeh.

beyitle rini söyledi. Râhip işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve bu hikmetli sözleri söyletenin Alla- hü teâlâ olduğunu anladı. İşte tam bu sırada içinden gelerek; “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.” di- yerek îmân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına ge­tirdi. Babası oğlunun râhiple beraber geldiğini görünce, ona doğru yö­neldiler. Râhibe bakınca yüzünde bir nur parladığını gördü. Râhibe; “Oğlumun zekâsını nasıl buldun ” diye sordu. Râhip; “Onun sözlerine kulak ver.” dedi. Son- ra söylediklerini babasına anlattı. Babası; “Muhtaç­lara yardım eden Alla- hü teâlâya yemîn ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma´rûf-ı Kerhî´- nin duâsı bereketiyledir. Onun kerâmetidir.” dedi. Sonra; “Ey oğlum, senin vâsıtanla bizi Cehennem´den kurtaran Allahü teâlâya hamdederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, îmânsız idik” dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, îmân etti. Sonra bütün âilesi de müslüman oldu. Evlerin- deki haçları kırdılar. Allahü teâlâ, Ma´rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir gün yolda yürürken bir hıristiyana nazar ve iltifât etti. Hıristiyan, feryâd edip cezbeye kapıldı ve ağlayarak Mevlânâ´nın arkasından yürüdü. Hânekâha girdi. Müslüman oldu. Saâ­dete kavuşan- lara katıldı.

Evliyânın büyüklerinden Midyen bin Ahmed el-Eşmûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhına yakın bir yerde, yahûdî bir dok- tor vardı. Bu doktor, zaman zaman dergâha gelip, orada bulu­nanları üc- retsiz olarak muâyene ederdi. Etraftan bâzı kimseler de Bu yahûdî dok- toru dergâhına niye sokuyor diye Midyen Eşmûnî yi ayıp­larlardı. Hattâ bir gün, bu düşüncelerini ona söylediler. O da bunlara; Siz o doktoru ya- hûdî zannedersiniz. Fakat birkaç gün daha sabredin, baka­lım ne göre- ceksiniz dedi. Bu hâdiseden az bir zaman geçmişti ki, o yahûdî doktor müslüman oldu. Böylece Eşmûnî nin, bu doktora niçin ilti­fât ettiği anla- şılmış oldu.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Hânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin zamânında Bağdât vâlisi Mehmed Reşîd Paşa, Şam´a be- şinci ordu komutanı ola­rak gelmişti. Mehmed Reşîd Paşa, Fransız ter- biyesi ile yetişmiş, İslâmiyetin yüksekliğini ve kemâlini anlayamamış bi- riydi. Şam´a gelince, bir arefe günü, askerin et ihtiyâcı için kurban paza- rına gitmişti. Kurban pazarı, Muhammed Hânî´nin bulun­duğu mescide yakındı. Mehmed Reşîd Paşa, pazarda ihtiyaçlarını kar­şıladıktan sonra, kurbanların semiz olup olmadığına bakarken, elleri kir­lendiğinden, ab- dest alınan yerde ellerini yıkamak için mescide geldi. Bu sırada Muham- med Hânî abdest alıyordu. Muhammed Hânî´nin üzerinde görülen vakar ve olgunluk alâmetleri, Mehmed Reşîd Paşanın dikkatini çektiğinden, içinden elini öpmek geçti. Ancak kendi kendine; “Böyle bir müslümanın elini nasıl öperim. Çünkü bunlar benim en kızdığım kimse­ler.” dedi. Bir müddet bu düşünceler içerisinde tereddüt gösterdikten sonra karar verdi ve Muhammed Hânî hazretlerinin yanına gidip elini öptü. Muhammed Hânî ona sâdece elini uzattı. O öptükten sonra elini çekti ve abdestine devâm etti. Mehmed Reşîd Paşa da oradan ayrıldı. Fakat kalbi elini öp- tüğü zâtla meşgûldü. Bir süre sonra Müşîr Mehmed Nâmık Paşa ile kar- şılaştı. Ona olup bitenleri anlattı. Mehmed Nâmık Paşa; “O karşılaştığın zât, evliyâdan Muhammed Hânî hazretleridir. Hattâ onu ziyâret ettiğim i- çin sen beni ayıplıyordun.” deyince, Mehmed Reşîd Paşa; “Bu gibi zâtlar müslümanların iftihar ettiği kimselerdir. Hamdolsun ben şu anda onun bereketi ve vesîlesi ile İslâm dîninin yüce­liğini, kemâlini ve hak bir din ol- duğunu anladım. Artık müslümanları sevi­yorum. Allahü teâlâ onun vâsı- tası ile bana hidâyet nasib eyledi.” dedi. Ondan sonra Mehmed Reşîd Paşa, Muhammed Hânî´yi ziyâret etmeye başladı. Hidâyete kavuşma- sına vesîle olduğu için Muhammed Hânî´ye hep teşekkür ediyordu.

Büyük velîlerden Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri şöyle anlatır: “Bir defâsında deniz yolu ile uzak mem- leketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu. Onunla biraz ko­nuştuk. Peygamberlerden meydana gelen mûcizelerle, evliyâdan hâsıl olan ke- râmetlere inanmıyordu. Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular. İçlerinden biri, yerdeki seccâdeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dik- katlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Na­maz- dan sonra bana dönerek; “Bunu, şu münkir kimse için yaptım” dedi. Mû- cize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insâf edip müslüman oldu.”

YAKMAYAN ATEŞ

Muhyiddîn-i Arabî, zamânında bir kişi,

Felsefeyle îzâha, çalışırdı her işi.

Açık mûcizeleri, ederdi o hep inkâr,

Derdi ki: Bu şeylere, câhiller inanırlar.

Geldi bir gün bu kişi, Muhyiddîn-i Arabî ye,

Kapıdan izin alıp ve girdi içeriye,

Soğuk bir kış günüydü, mangal vardı odada,

Şöyle söze başladı, bu filozof orada.

Bâzı câhil insanlar, şuna inanırlarmış,

Nemrud Halîlullah´ı, bir gün ateşe atmış.

Ve lâkin Halîlullah, yanmamış o ateşte,

Bu işi akıl mantık, kabûl etmiyor işte.

Ateşin özelliği, yakıcıdır muhakkak

Böyle hurâfelere, câhil inanır ancak.

Üzüldü o velî zât onun bu sözlerinden

Ona cevap olarak, kalktı hemen yerinden,

Ateş dolu mangalı, alarak ellerine,

Boşalttı tamamını, kilimin üzerine.

Karıştırdı eliyle, hem de o ateşleri,

Sonra da avuç avuç, mangala döktü geri.

Bunu gören filozof, şaşırdı hayretinden,

Dedi ki: Bu gördüğüm, gerçek mi hakîkaten.

Peşinden buyurdu ki, Muhyiddîn-i Arabî:

Sok sen de şu ateşe, elini, benim gibi.

O dahî bir elini, uzatınca ateşe

Ateşin şiddetinden, geri çekti acele.

Çok hayret etmiş idi, o kişi olanlardan,

Muhyiddîn-i Arabî, buyurdu ki o zaman:

Ateşin özelliği, yakıcıdır ve fakat,

İbrahîm peygamberi, yakmadı, bu hakîkat,

Bıçak da kesicidir, mantığa bakar isek,

Ve fakat İsmâil i, kesmedi, bu da gerçek.

Sen yanlış biliyorsun, hakîkat işte budur,

Her şey Hak teâlânın, dilemesiyle olur.

Pişman oldu o kişi, önceki sözlerine,

Şehâdeti söyleyip, girdi İslâm dînine.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Muînüddîn-i Çeştî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) havuz başında iken, bir şahıs; “Ey muhterem zât! Bu otur­du- ğumuz yer Mîr Seyyîd Hüseyin´in makâmıdır. Zamânında bu diyâr, onun emrinde idi” dedi. Muînüddîn-i Çeştî bunu öğrenince; “Allahü teâlâ- ya hamd olsun ki kardeşimin mülkünde bulunuyorum! Ecmîr şeh­rinde putperestlere âit pek çok puthâne vardır. İnşâallah Peygamberimiz Mu- hammed aleyhisselâmın işâret ve yardımı ile bunları yıkacağım.” bu­yurdular.

Muînüddîn-i Çeştî geldiği bu yerde oturuyordu. Hizmetçileri arada bir, inek satın alıp kesiyor ve birlikte yiyorlardı. Bu durum ineğe tapanlar ve putperestler tarafından öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya başladılar. Toplanıp, Muînüddîn-i Çeştî ve talebelerini ora­dan çıkarmayı kararlaştırdılar. Nihâyet büyük bir kalabalık hâlinde, elle­rinde taş, sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperest­ler yanlarına geldikleri sırada, Muînüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. Na­mazda iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üze­rine gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Muînüd- dîn-i Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak aldı. Âyet-el-kürsî´yi okuyup avucundaki toprağı gelen putperest- lere doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, ol­duğu yerde kaskatı kesilip, hareket edemez hâle geldi. Ne yapacaklarını şaşırıp peri- şân oldular.

Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler, savaşmaktan vazgeçtiler. Puthânelerine dönüp gittiler ve âciz kaldıklarını belirterek râhiplerinden yardım istediler. Râhib bir müd­det susup, sonra; “Ey dostlarım! Sizin o karşılaştığınız zât, kendi dîninde kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yene- rim.” dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim edip okudu. Sonra putperestlerin önüne düştü. Muînüddîn-i Çeştî´nin bulunduğu yere doğru yürüdüler. Muînüddîn-i Çeştî´ye durum bildirilince; “Onun sihri bâtıl bir iş­tir, hiç tesiri olmaz. İnşâallah onların râhibi doğru yola girecek” buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, namaz kıldığını gördüler. Hiç birinin yürümeye tâkatı kalmadı. Oldukları yerde donup kaldılar, yaklaşamadılar. Muînüddîn-i Çeştî, namazını bitirince dönüp onlara baktı. Önlerine düşüp gelen râhipleri, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye başladı. Bu hâl­den kurtulmak için, her ne kadar putlarının ismini söylemek, râm, râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm, sesi çıkıyor, Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, yanındakilerden birine bir bardak su verip, râhibe vermesini söyledi. Râhip, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü temizlenip müslüman oldu. Muînüddîn-i Çeştî, râhibin ismini Şâdî koydu.

Raca, bu hâdiseden sonra, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, Hin- distan´ın en meşhûr sihirbâzı olan Ecipâl´ı, Ecmir´e çağırdı. Ecipâl, Muî- nüddîn-i Çeştî´ye doğru giderken yapmak istediği sihri düşünüp ha­zır- lamak istiyor, fakat aklına gelen sihiri hemen unutuyordu. Bir türlü zih­nini toplayıp, sihir yapma gücünü kendinde bulamadı. Ecipâl, Muînüddîn-i Çeştî´nin yanına gelince, Muînüddîn hazretleri Şâdî´yi yanına çağırdı ve bir bardak vererek; “Ey Şâdî! Şu bardağı al ve şu havuzdan doldur. Dol­dururken, “Yâ Bedûh, de!” buyurdu. Şâdî “Yâ Bedûh!” diyerek bardağı havuzun içine daldırdı. Bardak doldu, havuzda hiç su kalmadı. Bu kerâ­met karşısında putperestler, hayretler içinde kalıp, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler.

Muînüddîn-i Çeştî´nin kerâmeti karşısında âciz ve çâresiz kalındığını gören sihirbaz Ecipâl, geri dönüp Raca´ya; “Bütün sihirbâzlar âciz kaldı­lar. Bu iş benim işimdir. Ancak ben bu işi tek başıma başarırım.” dedi. Fakat o da âciz kaldı. Sonunda, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin verdiği bir bardak suyu içince, hemen değişti, gönlü aydınlanıp küfür ve sapık­lıktan kurtuldu. Kelime-i şehâdet söyleyerek müslüman oldu. Muînüddîn-i Çeştî´nin teveccühü ile yüksek makâmlara ve üstün derecelere kavuştu.

Bütün bu hâdiseler, Ecmir racası ve Hindistan´ın diğer racaları tara­fından hayret ve şaşkınlıkla tâkib edildi. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çâresiz kaldılar. Müslüman olup, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine uymakla şereflenen Şâdî ve Ecipâl, hocalarına; “Efendim, Ecmîr şehrinin ortasında bir yere yerleşmenizi, böylece bütün halkın siz­den istifâde etmesini arzu ediyoruz” dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Muînüddîn-i Çeştî, Muhammed adında bir talebesine; “Git, şehrin orta­sında bizim için münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz.” buyurunca, emri yerine getirildi. Muînüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup, talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Sonra, talebelerinden bir kaç kişiyi Raca´ya gönderdi. Ona; “Ey katı kalbli kimse! Putperestliği bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol! Yoksa hakîr, zelîl ve çok pişmân olur, âh edersin” demelerini tenbîh etti. Talebeleri emir üzerine, Raca ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler. Fakat Raca´nın kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve aslâ îmân etmedi, müslüman olmaktan mahrum kaldı. Gelenleri geri çevirdi.

Raca´yı İslâma dâvet etmek için giden talebeler, Raca´nın kabûl et­memesi üzerine gelip, durumu Muînüddîn-i Çeştî´ye bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; “Eğer bu bedbaht kimse, Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim ederim.” buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu Ecmîr´e geldi.

Sultan Muizzüddîn (Şihâbüddîn) Gûrî, Horasan´da bulunduğu sırada, rüyâsında Muînüddîn-i Çeştî hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Muînüddîn-i Çeştî ona; “Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultânlığını ihsân etmiştir. Hemen bu tarafa doğru hare­kete geç! Bedbaht Raca´yı tutup, cezâsını ver.” buyurdu. Uyanınca hay­rete düşen Sultan Şihâbüddîn, rüyâsını fazîlet sâhibi âlimlere anlatıp, tâ­birini sordu. Âlimler; “Sana müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, oraları fethedeceksin! Endişelenme, gönlünü hoş tut. Muînüddîn-i Çeştî hazret­leri sana himmet edecek” dediler. Bunun üzerine Sultan Şihâbüddîn, or­dusunu alıp, Hindistan´a hareket etti. Hindistan´da Ecmîr racasının ordu­suyla karşılaştı. Şiddetli savaşlar yapıldı. Netîcede, Sultan Şihâbüddîn gâlip geldi ve Raca yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr´- den Dehli üzerine yürüyen İslâm ordusu, Dehli racası Pethûra´nın ordu- sunu mağlûb edip, kendisini esir aldılar. Sultan Şihâbüddîn, Dehli´de saltanat tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan´da kaldıktan sonra Gazne´ye döndü. Muînüddîn-iÇeştî hazretlerinin himmet ve tasar­rufla- rıyla, İslâmiyet, Hindistan´da her tarafa yayıldı. Pekçok insan küfür hastalığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi. Muînüddîn-i Çeş- tî´nin talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan´da asırlarca İslâma hizmet ettiler.

ATEŞ SİZİ YAKACAK

Muînüddîn-i Çeştî, kendi evinde her gün,

Yemek yedirir idi, fukaraya her öğün.

Var idi bu iş için, hizmet eden bir kişi,

Her gün yemek pişirip, dağıtmaktı tek işi.

Para lâzım oldukça, bu işte hizmetçiye,

Gelirdi çekinmeden, Muînüddîn Çeştî ye.

Namaz kıldığı yerde, bir çekmece dururdu,

Onu çeker, içinde, hazîneler bulurdu.

Alırdı kâfi miktar, günlük ihtiyâcını,

Onunla erzak alır, yakardı ocağını.

Var idi o zamanlar, Bağdat ta yedi kimse

Ateşe tapıyordu, onların yedisi de,

Çekerlerdi hem dahi, her gün sıkı riyâzet

Yâni nefislerine, ederlerdi eziyyet.

Öyle yapmış idi ki, bu riyâzet onları,

Altı ayda bir lokma, ekmekti gıdâları.

Böyle açlık, susuzluk, çekerek gün ve gece,

Bir hayli istidrâca, kavuştular böylece.

Çok insanlar görerek, onların bu hâlini,

Büyük zât bilirlerdi, mâlesef herbirini.

Muînüddîn Çeştî yi, işitip bu kâfirler,

Onun ile tanışıp, görüşmek istediler.

Geldiler bu maksatla, bulunduğu ülkeye,

Sordular insanlara: Hânesi nerde diye.

Girdiler, oturdular, karşısında bir yere,

Dehşete kapıldılar ve lâkin birden bire.

Zîrâ henüz onlara, gelmişti bir nazarı,

O an büyük bir korku, kaplamıştı onları.

Peşinden bir titreme, aldı bedenlerini,

Hemen kalkıp öptüler, mübârek ellerini.

Buyurdu: Siz Allah´tan, hiç utanmaz mısınız

Hak teâlâ dururken, ateşe taparsınız

Dediler: Biz ateşe, tapıyoruz elbette,

Ki yakmasın bizleri, dünya ve âhirette.

Buyurdu: Ey ahmaklar, ateş mâbûd olur mu

Hiç ateşe tapanlar, yanmaktan kurtulur mu

Zîrâ tek Allah vardır, ibâdete müstehak,

Böyle îmân etmeyen, yanacaktır muhakkak.

Siz eğer ki Allah´a, koşarsanız böyle eş,

Dünyâ ve âhirette, yakar sizi bu ateş.

Ben ise tek Allah´a, inanırım şu anda,

Bu yüzden ateş beni, yakmaz iki cihanda.

Onlar hayret ederek, dediler: Öyle ise,

Bunun doğruluğunu, isbât et şimdi bize.

Onlar merak içinde, mübâreğe bakarken,

O içerden getirdi, bir yığın kor, yanarken,

Allah´a duâ edip, avuçladı közleri,

Açık kaldı dehşetten, kâfirlerin gözleri.

Hem de onun elinde, söndü yanan ateşler,

Hayretle şâhid oldu, buna ateşperestler.

Ve onlar görür görmez, bu müthiş kerâmeti,

Nakşoldu kalblerine, İslâmın muhabbeti.

Ve duydular gâibden, şöyle söylendiğini:

Ateşin gücü var mı, yaksın senin elini.

Onlar bütün bunları, işiterek, görerek,

Hepsi îmân ettiler, şehâdet getirerek.

Oldular yedisi de, makbûl bir talebesi,

Hattâ kısa zamanda, evliyâ oldu hepsi.

Nice kâfir kimseler, bir bakmakla yüzüne,

O anda îmân edip, inanırdı sözüne.

Kendisinin Bağdat ta, bulunduğu yıllarda,

Gayr-i müslim bir kişi, kalmadı o diyârda.

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin Bedâyun´da çocukluktaki arkadaşı Hâce Hasan Sencerî idi. 73 yaşında iken, Nizâ- meddîn Evliyâ tarafından bu yola çekilmiştir. Bu durum şöyle anlatı­lır: “Bir gün Nizâmeddîn Evliyâ, bâzı talebeleriyle berâber Hâce Kutbeddîn Bahtiyâr Kâkî´nin türbesini ziyâretten dönüyorlardı. Yolda bâzı türbelerin yanında Fâtiha okumak üzere durdular. O sırada çocukluk ar­kadaşı Ha- san Sencerî´yi çok neşeli bir hâlde gördü. Sencerî, Nizâmeddîn Evliyâ´yı ve yanındakileri görünce, şu Fârisî şiir tercümesini alaylı bir şekilde oku- du: “Yıllarca berâber bulunduk, fakat senin sohbeti­nin bir faydası olmadı. Senin acıman benim günahkâr hayâtımı düzelt­medi. O hâlde, benim gü- nahkâr hayâtım, senin acımandan daha kuvvet­lidir.” Nizâmed dîn Evliyâ gülerek; “Hasan, insanın sohbetinin ve arkadaşlığının netice vermesi de zaman ister. Sohbetin etkisi, insandan in­sana değişir” dedi. Bu sâde ve doğru sözler, Hasan Sencerî´nin kalbine ok gibi işledi. O neşeli ve alaycı hâli birden kayboldu ve çocuk gibi ağla­maya başladı. Büyük velînin önüne çöktü, geçmiş kötü hayâtı için tövbe etti ve onun sâdık bir talebesi oldu. 1301 senesinden 1319 senesine ka­dar hocasından duyduklarını kaydederek bir kitap yazdı ve bu kitaba Fevâid-ül-Fevâd ismini verdi.”

Tâbiîn devrinde Kûfe´de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Emevî vâlilerin­den Haccâc, güvendiği bir kimseyi on kişi ile Saîd bin Cübeyr´i çağır­maya gönderdi. Bir râhibin kilisesine geldiler. Saîd bin Cübeyr´i o râhip­ten sordular. Râhip onlara yol gösterdi. Saîd bin Cübeyr´i secdede bul­dular. Selâm verdiler. Başını secdeden kaldırdı. Namazını bitirip selâmla­rını aldı. Haccâc seni çağırıyor dediler. Allahü teâlâya hamd ve senâ, Resûlüne salevât getirip on kişiyle beraber Haccâc´a gitmek üzere yola çıktı. Râhibin bulunduğu kiliseye geldiler. Râhip onlara kilisenin etrafında arslan ve başka yırtıcı hayvanlar olduğundan yukarı çıkmalarını söyledi. Saîd bin Cübeyr çıkmadı. Râhip, herhalde kaçmak istiyorsun dedi. Ha­yır, kaçmak istemiyorum. Yalnız müslüman olmayanların evine girmek istemem, buyurdular. Yırtıcı hayvanlar seni parçalar dediler. Allahü teâlâ, beni onların zararından muhafaza etmeye kâdirdir. Sabaha kadar burada kalacağım buyurdu. Râhip on kişiye: “Siz yukarı geliniz ve yaylarınızı ku­rup da salih kulu muhafaza etmek için bekleyiniz” dedi. Gece oldu. Râhip ve on kişi, canavarların gelip Saîd bin Cübeyr´e sürünüp gidip bir yerde oturduklarını, sonra aslanların da gelip aynı hareketi yaptığını gördüler. Râhip sabahleyin aşağı inip müslüman oldu.

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir gün müslüman olmayan biri yoldan geçi­yordu. talebelerine onu gösterip; “Bu adamda müslümanlık alâmeti var!” buyurdu. Aradan birkaç sene geçtikten sonra Sehl-i Tüsterî hazretleri vefât ettiler. Talebelerinden biri hocasının mezarını ziyâret ederken, o adam da yakından geçiyordu. Hocasının sözleri hatırına gelerek hemen yanına vardı. Ona hocasının kendisi hakkındaki sözlerini anlattı. Bunun üzerine o adam dedi ki: “Gel Bakalım! Mezarına varalım. Bana müslü- man ol desin, ben de müslüman olayım!” dedi. Berâberce kabre vardılar. O anda kabirden şöyle bir ses işittiler: “Ey falan! Cehennem eh­linden, Cennet ehli daha üstündür!” Adam bu sözü işitince, şehâdet geti­rip müslüman oldu.

BİR KERÂMET

Bir gün Sehl-i Tüsterî, son hastalık ânında,

Kendinden geçmiş hâlde, yatarken yatağında,

Sordu talebeleri: Efendim yerinize,

Sizden sonra acabâ, kim vekil olur size

Gözlerini açarak, o an Sehl-i Tüsteri

Şâdıdil adındaki, bir kâfiri söyledi.

Etrafında olanlar, şaşıp hayret ettiler,

Herhâlde hocamızın, aklı gitti dediler.

Bu kadar çok müslüman, âlim varken, o yine

Ne için bir kâfiri, geçiriyor yerine

Buyurdu ki: Kalkınız, gürültü yapmayınız,

Şâdıdil i acele, yanıma çağırınız!

Çağırdılar ve geldi, Şâdıdil, huzuruna,

Yatağından doğrulup, buyurdu ki ona:

Ey Şâdıdil, dinle ki, ölür isem ben şâyet,

Mimberime çıkıp da, insanlara sen va z et.

Şâdıdil de şaşırdı, Peki dedi cevâben,

Sonra Sehl-i Tüsterî, göç etti bu âlemden.

Üç gün sonra Şâdıdil, ikindi namazında,

Hazır bulunuyordu, cemâat arasında,

Zünnârını belinden, çıkarıp daha sonra,

Çıktı o gün mimbere, dedi ki insanlara:

Ey Sehl-i Tüsterî nin, kıymetli cemâati,

O mübârek insanın işte bir kerâmeti.

Zîrâ o, birgün bana, demişti Dinle beni!

Hâlâ îmân etmenin, zamanı gelmedi mi

Ey insanlar, bilin ki, şimdi geldi o zaman,

Ve ben de sizin gibi, işte oldum müslüman.

Cemâat Şâdıdil i, hayretle dinler iken,

O, şehâdet söyleyip, îmân etti gönülden.

Sehl-i Tüsterî hazretleri vefât edince, insanlar cenâze namazı için toplandı. O şehirde bir yahûdî vardı. Yaşı yetmişi aşmıştı. İniltileri du­yunca, ne oluyor diye dışarı çıktı. Cenâzeye bakınca yanındakilere; “Be­nim gördüğümü siz görüyor musunuz ” dedi. Ne görüyorsun dedikle­rinde; “Gökten inip, cenâze ile giden kimseler görüyorum.” dedi. Ve ar­dından Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

Meşhûr hanım velîlerden Seyyidet Nefîse (rahmetullahi teâlâ aley- hâ) zamanında Mısır´da, Hıristiyan bir kadının, genç bir oğlu vardı. Bu genç, bir sefere çıktı ve yolda, esir düştü. Annesi kiliselere gidip çok araştırdı ise de, oğlundan bir haber alamadı. Bir gün kocasına, “Bu şe­hirde Seyyidet Nefîse isminde, duâsı makbûl bir hanım varmış, ona git. Belki çocuğumuzun bulunması için duâ eder. Eğer onun duâsı hürmetine oğlumuz bulunursa, ben de o hanımın dînini, İslâmiyeti kabûl edeceğim.” dedi. Kocası gelip, Seyyidet Nefîse´yi buldu ve durumlarını anlattı. O da duâ etti. Adam eve gelip hanımına; “Oğlumuzun bulunması için duâ etti.” dedi. Gece olunca evlerinin kapısı çalındı. Kadın kalkıp kapıyı açınca, oğluyla yüz yüze geldi. Kadın hem hayret etti, hem de çok sevinip, nasıl geldiğini sordu. Genç; “Nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum. Ancak, beni bağladıkları zincirin üzerinde bir el gördüm ve; “Bunu salın. Buna Sey- yidet Nefîse şefâat etmiştir” diye bir ses duydum. Zincirlerim çözüldü ve birden kendimi burada buldum.” diye anlattı. Gencin anlattıklarını dinli- yen annesi hemen müslüman oldu.

Zâlim bir kimse, eziyet etmek için bir adamı çağırttı. O adam Seyyi- det Nefîse´ye gidip, yardım istedi. Kurtulması için duâ ettikten sonra; “Gi- diniz. Allahü teâlâ seni zâlimlerin gözünden saklar.” buyurdu. Adamca- ğız, zâlim kimsenin adamları ile berâber, onun huzûruna vardı­lar. Zâlim, “O kimse nerededir ” diye sordu. “Huzûrunuzda duruyor.” de­diler. “Be- nimle alay mı ediyorsunuz Ben onu göremiyorum” dedi. Adamları; “Bu adam buraya gelmeden önce Seyyidet Nefîse´nin yanına gidip duâ istedi ve duâ aldı. “Gidiniz Allahü teâlâ seni zâlimlerin gözlerin­den saklar” bu- yurdu.” dediler. Zâlim kimse bunları duyunca, demek ben zâlimim, dedi. Yaptığı işlere çok pişman oldu. Başını eğip tövbe ve istigfâr etti. Sonra başını kaldırdığında, o kimseyi karşısında gördü. Ya­nına çağırıp ona sa- rıldı. Kendisine kıymetli elbiseler ile başka hediyeler verip yolcu etti. Son- radan da Seyyidet Nefîse´ye yüz bin dirhem gönde­rip; “Bu, Allahü teâlâ- ya tövbe etmesine vesîle olduğunuz kulun şükrân borcudur.” dedi. O da bu paranın hepsini fakirlere dağıttı.

Seyyidet Nefîse hazretlerinin yahudî bir kadın komşusunun, bir kötü­rüm kızı vardı. Annesi hamama gitmek istedi. Kızı da onunla gitmek arzu edince annesi; “Olmaz, sen evde yalnız otur.” dedi. Çocuk; “Bâri sen ge­linceye kadar komşumuzun yanında kalayım.” dedi. Kadın, Seyyidet Nefîse´ye gelip çocuğunun arzusunu bildirince o da izin verdi. Kadın ço­cuğunu getirip gösterilen bir odaya bıraktı ve kendisi de hamama gitti. Kötürüm kız otururken Seyyidet Nefîse diğer tarafta abdest alıyordu ve abdest suyu kötürüm kızın yanından akıyordu. Allahü teâlânın hikmeti, o kızın aklına, yanından akıp giden abdest suyundan biraz alıp ayaklarına sürmek geldi ve düşündüğünü yaptı.

Hemen sıhhate kavuştu. Sanki hiç hasta değilmiş gibi ayağa kalkıp yürümeye başladı. Seyyidet Nefîse olanlardan habersiz, öbür tarafta na- maz kılıyordu. Kız, dışardan gelen seslerden, annesinin hamamdan gel- diğini anlayınca, hemen evlerinin kapısına gidip kapıyı çaldı. Annesi ka- pıya gelip kim olduğunu sorunca; “Senin kızınım.” dedi. Hemen kapıyı açıp, kızını sapa-sağlam karşısında görünce; “Nasıl oldu da iyileştin Anlat!” dedi. Kız olanları anlatınca, kadın hüngür hüngür ağlayıp; “Vallahi bizim dînimiz bâtıldır. Onun dîni haktır.” dedi. Hemen gidip, Seyyidet Ne- fîse´nin elini öptü. Ayaklarına kapandı. Kelime-i şehâdet getirip müslü- man oldu. Seyyidet Nefîse de bu hâle sevinip, bu ihsânından do­layı Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Sonra kadın evine gitti. Kızın baba­sının ismi Eyyûb olup, kavminin ileri gelenlerinden idi. Akşam eve gelip kızının sağlam hâlini görünce, sevincinden aklı gidecek gibi oldu. Hanımı hâdi- seyi ve müslüman olduğunu anlatınca, kendisinden geçer gibi oldu ve; “Yâ Rabbî! Sen dilediğine hidâyet verirsin. Vallahi, İslâm dîni haktır. Bizim şimdiye kadar bulunduğumuz din bâtıldır.” dedi. Sonra Seyyidet Nefîse´nin hânesine gelip, yüzünü gözünü kapının eşiğine sürdü ve Ke­lime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Kızın iyileşmesi ve annesinin, ba­basının müslüman olmaları hâdisesi, kısa zamanda her tarafa yayıldı ve komşu yahudilerden birçoğu îmân etti.

ALTMIŞ ABDEST ALMIŞTI

Bir gün Süfyân-ı Sevrî, âniden hastalandı,

Bir doktor getirdiler, lâkin hıristiyandı,

Bu hıristiyan doktor, duymuştu önce onu,

Bilirdi evliyâdan, bir kimse olduğunu.

Süfyân ın hânesine, o doktor geldiğinde,

Sohbet etti onunla, tıp ilmi üzerinde.

Lâkin öyle bilgiler, verdi ki ona Süfyân,

Ağzı açık dinledi, Süfyân ı hıristiyan.

Zîrâ hiç duymadığı, bilgilerdi onlar hep,

Çok hayretler içinde, kalmıştı bundan sebep.

Merak etti, bunları, nasıl biliyor diye,

Başladı daha sonra, onu muâyeneye.

Vücûdunu dinleyip, dedi: Aman efendim!

Nasıl yaşıyorsunuz, buna çok hayret ettim.

Korkudan parça parça, olmuş ciğerleriniz,

İmkânsız bu durumda, sizin ömür sürmeniz.

Ben ki bunca senedir, tabîblik yapıyorum,

Böyle bir hâdiseye, ilk defâ rastlıyorum.

Tıp bilgisine göre, böyle olan ciğerle,

Değil ki yıllar yılı, yaşanmaz bir gün bile.

Buyurdu ki: Tıp ilmi, doğru söyler muhakkak,

Ve lâkin her şeye de, kadirdir cenâb-ı Hak.

O hıristiyan doktor, düşündü, durdu biraz,

Süfyân ın bu sözüne, etmedi hiç îtiraz.

Dedi ki: Parça parça, olmuş böyle ciğerle,

Mâdem ki yaşadınız, sıhhatle, senelerle,

Öyleyse inandım ki, bu sizin dîniniz hak,

Ve elbette her şeye kadirdir cenâb-ı Hak.

Kelime-i şehâdet, getirerek o zaman,

Süfyân ın huzûrunda, hemen oldu müslüman.

Zamânın hükümdarı, işitince bu hâli,

Hem sevindi ve hem de, hayret etti bir hayli.

Dedi: Doktor gitmişti, bir hastanın yanına,

Meğerse hasta gitmiş, doktorun ayağına.

Ölüm hastalığında, çok karnı ağrıyordu,

Bu sebepten abdesti, sık sık bozuluyordu.

Fakat tekrar alırdı, her abdest bozuluşta,

En ufak bir gevşeklik, etmedi bu hususta.

Abdestliyken ölmeyi, arzû ediyordu hep,

Çok abdest almasına, bu idi esas sebep.

Bu yüzden altmış defâ, abdest aldı o gece,

Ve nihâyet vefâtı, çok yaklaştı böylece.

Buyurdu: Vakit tamam, indirin yere beni.

Derhâl îfâ ettiler, Süfyân ın bu emrini.

Bu hâli dostlarına, söylemek maksadiyle,

Çıkınca, gördüler ki, cümle halk gelmiş bile.

Girdiler içeriye, o ara, gelen zevât,

Süfyân Allah diyerek, o anda etti vefât.

O arada gâibden, duyuldu bir ses yine:

Takvâ sâhibi Süfyân, vâsıl oldu Rabbine.

Birisi, rüyâsında, uçarken gördü onu,

Sordu bu dereceye, nasıl kavuştuğunu.

Buyurdu ki: Allah´ın, her emir yasağına,

Uydum hassâsiyetle, büyük ve ufağına.

Evliyânın büyüklerinden Şakîk-i Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) gençliğinde gençlerin reisi idi. Bir gün arkadaşlarıyla birlikte, mecûsilerin taptıkları ateşin bulunduğu tapınağa geldiler. Arkadaşlarına, Haydi içeri girelim. Mecûsiler ne yapıyorlar, ateşe nasıl tapıyorlar, bakalım. dedi. İçeride güzel yüzlü bir gencin ateşe tapınmakta olduğunu gördüler. Şakîk-i Belhî o gence, müslüman olmasını teklif etti. O genç, Şakîk-i Belhî nin yanına gelip ona bir tokat vurdu. Şakîk-i Belhî ve arkadaşları buna bir mânâ veremeyip, dışarı çıktılar. Şakîk-i Belhî; Kendi kusurlarım sebebiyle bu mecûsi müslüman olmadı. Sözüm tesir etmedi. diyerek, tövbe ve istigfâr eyledi. Hattâ, kusur ve günahlarının affı için ağladı, çok gözyaşı döktü. Uzun yıllar ilim öğrendi. Büyük âlimler arasına girdi. Alla- hü teâlânın katında sevilen kimselerden oldu. Aradan uzun yıllar geç- mişti. Bir gün talebeleriyle yine o mecûsilerin tapındığı yere geldiler. Ta- lebelerine; Geliniz mecûsileri görelim de, onlar gibi olmadığımız için Al- lahü teâlâya şükredelim. buyurdu. İçeri girdiklerinde, ihtiyar bir mecûsi- nin ateşe tapınmakta olduğunu gördüler. Şakîk-i Belhî ona; Niçin müs- lüman olmuyorsun Güzel simâlı bir ihtiyarsın. deyince, ihtiyar; Bana İslâmı anlat. dedi. Şakîk-i Belhî ona İslâmiyeti anlattı, o da müslüman oldu. Berâberce dışarı çıktılar. Giderken, Şakîk-i Belhî, yeni müslüman olan ihtiyara; Filan târihte, mecûsilerin bu tapınağında bir genç vardı. Şimdi ne hâldedir diye sordu. İhtiyar; İşte ben o gencim. dedi. Şakîk-i Belhî çok hayret etti ve; Sana o zaman müslümanlığı an­lattım, müs- lüman olmanı teklif ettim, kabûl etmedin. Şimdi anlattım, he­men müslü- man oldun. Hikmeti nedir diye sordu. İhtiyar bunu şöyle ce­vaplandırdı: O zaman senin sözün bana tesir etmedi. Şimdi ise o kadar temiz ve nurlusun ki, benim pislik ve zulmetimi giderip temizledin. Allahü teâlâ da senin nûrunu arttırsın. dedi. Oradakiler Âmin dediler.

Şakîk-i Belhî hazretlerine bir gün yolda bir gayr-i müslim dedi ki: Bir kimse, kendisine rızık verdiği için Allahü teâlâya îmân ve ibâdet ederse, o kimsenin bu yaptığı yalancılıktır. Şakîk-i Belhî bunu duyunca yanında­kilere; Bu kimsenin söylediği sözü bir yere yazınız.” buyurdu. O gayr-i müslim dedi ki: “Nasıl olur, senin gibi yüksek bir zât, benim gibi birinin söylediği sözü kaydeder mi Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Evet biz, kim olursa olsun doğruyu söyleyen kimsenin sözünü alır, kabûl ederiz. Pey­gamber efendimiz; Hikmet, müminin gayb ettiği malıdır. Nerede bulursa alsın. buyurdu. Bu sözler karşısında hayrette kalan gayr-i müslim; Bana İslâmiyeti anlat. Ben de müslüman olacağım. Senin dînin hak dindir. Te­vâzu ve hakkı kabûl etmeyi emretmektedir. dedi ve müslüman oldu.

Meşhûr velîlerden Şeyh Hasan (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili ola­rak Ali Dede isminde bir zât şöyle anlatmıştır: “Bir gün, meşhûr velîler­den Hasan Efendi ile birlikte bir yere gidiyorduk. Yol üzerinde gayr-i müs- lim bir kimseye rastladık. Merkebine yük yüklemiş gidiyordu. Hasan Efendi; “Ali Dede merkebin yükü nedir bir sor bakalım.” dedi. Sordu­ğumda merkebin şarap yüklü olduğunu öğrendim ve; “Sultanım, şarap­mış.” dedim. “Söyle bir tas doldurup versin. dedi. Gidip gayr-i müslimden bir tas şarap aldım. Getirince; “Ali Dede iç!” dedi. Önce tereddüd etdim. Üçüncü defâ iç deyince, hatırıma şeyhin kerâmetinin zuhûr edebileceği geldi. İçmeye başladım. Fakat tastaki şarap bal şerbeti olmuştu. Bu du­rumu görünce hemen Hasan Efendinin elini öptüm. Şimdi tasta kalanı o şarap taşıyan gayr-i müslime ver.” dedi. Götürüp verdim. Aldı içti. Hasan Efendinin kerâmetiyle şarabın bal şerbeti olduğunu gördü ve müslüman olmakla şereflendi.”

Tâbiînin meşhûrlarından velî Ubeyde bin Muhâcir (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Abdullah bin Yûsuf´dan şöyle nak­ledilmiştir: “Ebû Abdürrab Ubeyde bin Muhâcir köleleri satın alır, sonra serbest bırakırdı. Bir gün Rum asıllı ihtiyar bir köle kadını satın aldı, ser­best bıraktı. İhtiyar kadın, nereye gideceğim, nerede barınayım bilmiyo­rum dedi. Bunun üzerine o ihtiyar kadını kendi evinde kalması için evine gönderdi. Akşam evine gidince, o ihtiyar kadınla birlikte akşam yemeğini yediler. Sonra da kim olduğunu, nereden getirildiğini sormaya başladı. Kadın Rumca konuşuyordu. Sonunda o kadın annesi çıktı. Buna çok se­vinip oralara çeşitli vesilelerle getirilen ve kendisine kavuşan annesine müslüman olmasını söyledi. Fakat kadın ilk anda kabûl etmedi. Ona çok iyilik ve ihsânlarda bulundu. Nihâyet bir Cumâ günü ikindi namazından sonra, annesinin müslüman olduğunu müjdelediler. Buna o kadar sevindi ki, şükür secdesine kapanıp, güneş batıncaya kadar secdede kaldı.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin Apostol isminde hıristiyan bir komşusu vardı. Bir gün bu Apostol, denizde fırtınaya tutuldu. Kendisi hıristiyan olduğu hâlde, Yahyâ Efendinin hürmetine duâ ederek kurtuldu. Evine gelince, Yahyâ Efendiye hediye götürmek istedi. Kendi âdetlerince, mühim ve kıymetli hediye sayılan yıllanmış şarap alarak Yahyâ Efendinin dergâ­hına gitmek için yola çıktı. Getirdiği şarap, dergâhın yokuşunda, daha oraya varma- dan nar suyu hâline döndü. Bu apaçık kerâmetleri gören Apostol, müslü- man olmakla şereflenip, Ali ismini aldı. Arsasını Yahyâ Efendiye hediye etti ve kendisi de onun talebeleri arasına katıldı. Bu zât, Yahyâ Efendi ile aynı türbede, onun kabrinin ayak ucunda yatmaktadır.

Avrupa da Kara Pehlivan ismiyle meşhûr ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul a geldi. Bütün güreşçilere meydan okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesâret edemeyeceğini söylüyordu. Yahyâ Efendi İslâmiyetin şerefini, vekarını korumak için, güreşmek üzere o meşhûr pehlivanın karşısına çıktı. Ken­disi daha önce hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehli­vanlar meydana çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve en­dişe ile netîceyi bekliyorlardı. Nihâyet Yahyâ Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O meşhûr, mağrûr ve kendini beğenen Kara Pehlivan ı bir elense ile yeniverdi.

Kara Pehlivan, bu zâtta gördüğü kuvvetin normal bir şey olmadığını, bu hâlin o büyük zâtın bir kerâmeti olduğunu anladı. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Gönlü âdetâ Yahyâ Efendiye bağlanıp kaldı. Nihâyet onun huzûrunda müslüman olmakla şereflenip, talebeleri arasına katıldı.

Belbân isminde gayr-i müslim bir çobanın sürüsünden, iki koyun kay­bolmuştu. Kaybolan koyunlar, Yahyâ Efendinin dergâhının bahçesine gelmişlerdi. Çoban, koyunlarını bütün aramalara rağmen bulamadı. Ni­hâyet orada bulunduklarını öğrenip, doğruca dergâha geldi. Yahyâ Efen­dinin, müslümanların büyük bir âlimi ve velîsi olduğunu işitmişti. Acabâ bana nasıl alâka gösterir, benimle ilgilenir mi, ilgilenmez mi Eğer be­nimle ilgilenir, aç ve yorgun olduğumu anlayıp; tâze ekmek, tereyağı ve bal ikrâm ederse, onun hakîkaten büyük bir zât olduğunu anlarım. gibi düşünceler ile Yahyâ Efendinin huzûruna girdi. Yahyâ Efendi onu gö­rünce, o daha hiçbir şey söylemeden; Bu kişi, koyunlarını ararken, dağ taş demeden dolanıp çok yorulmuş ve acıkmıştır. Buna tâze ekmek, te­reyağı ve bal getirin. diye hizmetçiye emretti. Emredilen yiyecekler, der­hâl hazırlanıp getirildi. Ortaya konunca, Yahyâ Efendi Belbân a; İşte sana tereyağı, mumlu bal ve tâze nân (ekmek), Dilersen yağa ban, diler­sen bala ban. dedi ve tebessüm ederek, yemesi için işâret etti. Belbân da o yiyeceklerden yedi. Gönlü ve kalbi yumuşadı. Evliyânın lokması kalp hastalığına şifâ olmuştu. Bunun üzerine Belbân îmân etmekle şe­reflenip müslüman oldu. Bu nîmetin şükrânesi olarak, Allah rızâsı için, kendisinin olan o iki koyunun kesilmesini ve orada bulunanlara ikrâm edilmesini istedi.

Yahyâ Efendi hazretlerinin elbiselerini bir Rum terzi dikerdi. İsmi Kusta Usta idi. Yahyâ Efendi ona zaman zaman; Ey Kusta Usta! Küfür hâlinde olman uygun değil. Îmâna gelsen de seninle bir kardeş olsak. Âhiret yolunda da yoldaş olsak, daha iyi değil mi derdi. O da; Sözleri­niz doğrudur. Bir gün gelir başımızın yazısını elbet görürüz. Hak nasîb ederse oluruz. diye cevap verirdi. Yahyâ Efendi bir zaman terziye dik­mesi için bir elbise verdi. O da kısa zamanda biçip dikti ve Yahyâ Efendi hazretlerine getirdi. Yahyâ Efendi onu eline alınca, ceplerini aramaya başladı. Terzi Kusta Usta; Bir noksanı mı var diye sordu. Yahyâ Efendi de; Onun bir noksanı yoktur. Acabâ bunun ceplerini dikmediniz mi diye sordu. Bunun üzerine Kusta Usta; Efendim! Cebini dikmiştim. Cep ağızları dikişlidir. Verin bana ağızlarını açayım. dedi. O zaman Yahyâ Efendi, ona; Ellerini ceplerine sok ne çıkar, ne bulursan senin ol­sun. buyurdu. Terzi Kusta bu söze bir mânâ veremeyip şaşırdı ve elle­rini, ipliklerini söktüğü ceplere soktu. Bir avuç altın çıkardı. Kusta Usta nın aklı başından gitti ve kendisini bir titreme aldı. Sonra Yahyâ Efendinin ellerine sarıldı ve; Ey Allah ın sevgili kulu! Bana yardım edin. Mümin olma zamânım geldi. Îmân etmek istiyorum. Bana îmânı öğreti­niz. dedi. Yahyâ Efendi onun başına kendi tülbendini sardı ve; Artık is­min Ali Usta oldu. buyurdu. Ali Efendi Kelime-i şehâdeti söyleyip Yahyâ Efendinin talebeleri, sevdikleri arasına girdi ve dergâhta ömür boyu hiz­met etti.

Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden Zâhid İsfehânî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Sâlih bin Mehdî şöyle anlatır: Muham- med bin Yûsuf (Zâhid İsfehânî) ile beraber Yahûdiyye beldesine gidiyor- duk. Yolda bir hıristiyanla karşılaştık. O, hıristiyanın selâmını çok güzel bir şekilde aldı. Ona çok hürmet etti. Nasıl olur da bir İslâm âlimi ve velî, bir kâfire böylesine hürmet eder diye düşündüm. Hıristiyan ya­nımızdan ayrılınca bunun sebebini sordum. Bu nasrânî gözüken kimse, gizlice îmân etmiştir. Müderris olan kardeşim, dokuz talebesiyle birlikte bunun köyüne geldi. Bu adam da hizmetçisini gönderip köyde misâfir olup ol- madığını araştırdı. Durumu anlayınca, bizzat kendisi gidip onları evine dâvet etti. Onlara izzet ve ikrâmda bulundu. Ayrıca içinde yüz bin dirhem bulunan bir keseyi yol harçlığı vermek istedi. Ama onlar; Bizim ihtiyâcı- mız yoktur. diyerek kabûl etmediler. buyurdu.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri yaz aylarında bâzan Beykoz daki Yûşâ Tepesi adı veri­len mevkiye çadır kurarak, talebeleriyle sohbet ederlerdi. Birçok kerâmeti görüldü.

Beykoz da kaldıkları günlerden bir gün huzûruna bir hıristiyan geldi ve ona; Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor. dedi ve sonra da o hıristiyan hidâyet nûruna kavuşup müslüman oldu.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup yahûdî geldi. Berâberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Ziyâeddîn hazretlerinin huzû­runa koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Ziyâeddîn hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Ya­hûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; Bu zât acabâ kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricâmız budur. Getir­diğimiz şu hastamıza bir duâ ediversin. Biz kendimizce ona hürmet et­mek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip duâ etse de hastamız iyi olsa. dediler. Talebeler bu arzularını gidip Ziyâeddîn hazretlerine haber verdiler. Ziyâeddîn hazret­leri merhamet edip onların bu arzularını kabûl etti. Sonra yahûdîler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâeddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titre­meye başladılar. Yahûdîler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip îmân etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.

Share.

About Author

Leave A Reply