Hırsızlık

0

Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Şemseddîn Îcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Safd beldesinin ileri gelenlerinden tüccar bir zât şöyle anlatır: “Ticâret için Şam´a gidip gelirdim. Bir defâsında git­tiğimde, elli dinâr kazandım. Kazandığım paraları cebime koyup, akşama doğru evime gitmek üzere yola çıktım. Biraz gidip ıssız bir yere gelince, karşıma bir adam çıktı. Daha önceden tanışıyormuşuz gibi bana selâm verdi. Babamı ve kabîlemi de biliyordu. Beni tanıdığını, babamla çok ya­kın dost olduklarını ve bu gece beni misâfir etmek istediğini söylüyor, kat´iyyen bırakmak istemiyordu. Ben çok hayret ettim. İster istemez kabûl ettim.

O kimsenin evine gitmek üzere beraberce yolumuzu değiştirdik. Başka bir yolda ilerlemeye başladık. Issız yerlerden geçiyorduk. Ferâdis denilen kabristana vardığımızda o kimseden şüphelenmeye başladım. Sağa-sola baktım, hiçkimse görünmüyordu ve güneş de çoktan batmıştı. Şüphelendiğimi ve endişelendiğimi anlamış olacak ki, kendisinden çe­kinmememi ısrarla söyleyip tekrar etti. Evinin nerede olduğunu sordum. Yakında olduğunu söyledi. Kabristanı ve kabristandan sonra gelen de­ğirmenleri de geçtik. Şimdi bahçelerin içindeydik. Kaçmak mümkün de­ğildi. Çünkü kaçsam nasıl gidecektim Yolları tanımam lâzımdı. Etrâfı bilmiyordum. Nihâyet kuytu bir yere vardık. Orada bâzı kimseler vardı. Bana alâka ve yakınlık gösteriyorlar ise de, bunların hırsızlar olduğunu anladım. Bana yer gösterdiler. Beni getiren, orada bulunanlarla benim anlamadığım bir lisanla konuştu. Artık, paramı almak için öldürmeye ka­rarlı olduklarını anladım. Serbest bırakmaları için kendilerine yalvarmaya başladım. Bana; “Korkma! Bu gece yiyip-içmek, rahat etmek üzere ara­mızda bulunuyorsun.” dediler.

Biraz sonra beni başka bir yere götürdüler. Çok kötü bir duruma düşmüştüm. Korku ve endişe ile gidiyorken, hayret edilecek birşey oldu. Bir grup kimse ile karşılaştık. Karşılaştığımız kimseler arasında bir yaşlı kimse ata binmişti. O yaşlı kimse, gâyet vakûr ve heybetliydi. O ihtiyar, yanlarında bulunduğum kimseleri tanıyordu ve onlara isimleri ile hitâb ederek; “Ey cürüm (suç) işleyiciler! Bu yanınızdaki kimdir ” dedi. Onlar da; “Bizimle berâber bulunan bir misâfirimizdir” dediler. Bunun üzerine o heybetli zât; “Biz onu misâfir etmeye sizden daha lâyıkız. Onun bizimle bulunması daha münâsiptir.” dedi ve onları azarladı. Onlar hiçbir şey di­yemeden ayrılıp gittiler. Beni onlardan kurtardığı için, o zâta çok teşek­kür ettim. Şimdi rahatlamıştım. Sonra biz, o heybetli zât ve yanında bu­lunanlar ile birlikte yürüdük. O zât beni teselli ediyor ve; “Nasıl oldu da onların eline düştün! Onlar, eşkıyâ ve hırsız insanlardır. Onların düşün­celeri seni misâfir etmek değil, olsa olsa senin paranı almak ve seni öl­dürmektir” dedi. Ben de başımdan geçenleri anlattım. Berâberce bir müddet yürüdükten sonra, bir pınara vardık. Orada başka zâtlar da vardı. Kalkıp bizi karşıladılar. O büyük zât ile müsâfeha edip elini öptüler. O zât, onların aralarına oturdu. Sabaha kadar Allahü teâlâyı zikretmekle, O´nun emir ve yasaklarından anlatmakla meşgûl oldular. Orada bulu­nanların hepsi, o büyük zâtı pürdikkat dinliyorlardı. Sabah olunca kalkıp abdestlerini tâzelediler. O zât imâm olup sabah namazını kıldırdı. Na­mazdan sonra birbirleriyle vedâlaşıp ayrıldılar. Biz yine o zât ile birlikte epey yol gittikten sonra, o zât bana vedâ edip ayrılırken; “Ey oğul! Bun­dan sonra öyle kimseleri dost sanıp, peşlerine düşme. Çok dikkatli dav­ran. Allahü teâlâya emânet ol” dedi. Onlardan bir kimse bana arkadaşlık etti. Ona bu zâtı, nerelere gittiğimizi, şimdi nerede olduğumuzu suâl et­tim. O da şöyle cevap verdi: “O zât, Şeyh Muhammed el-Îcî´dir. Gittiğimiz yer Lübnan Dağının yakınında bir yerdir. Şimdi bulunduğumuz yer de, Şam yakınlarında bulunan Sâlihiyye´dir. Seni kaçıranlar hırsızlardır. Üs­tâdımız olan Muhammed el-Îcî onları bir bir tanır. Onlar da hocamızdan çok korkarlar. Allahü teâlâ onun bereketi ve vesîlesi ile seni hırsızların, eşkıyânın elinden kurtardı.” Böylece ben de, Şemseddîn Ebü´n-Nu´mân Muhammed Îcî hazretlerini tanımış ve bir kerâmetine de şâhid olmuş ol­dum.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin pek çok kerâmetleri vardır. Bir gece, hırsız, Seyyid Tâhâ hazretlerinin anbarına girip bir çuval un almak istemişti. Çuvalı doldurdu, fakat kaldı­ramadı. Yarıya kadar boşalttı, yine kaldıramadı. Biraz daha boşalttı. Yine kaldırıp götüremedi. O sırada, Seyyid Tâhâ hazretleri anbara geldi ve; “Ne o, çuvalı kaldıramıyor musun Yardım edeyim.” deyince, hırsız, do­nakalıp birşey diyemedi. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp, hırsızın sırtına verdikten sonra; “Bunu al git, bizim adamlarımız görmesin, belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyâcın olursa, anbara değil, bize gel!” buyurduğunda hırsız, tövbe edip, sâdık talebelerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Ebû Bekr el-Ayderûs (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir gün kadının biri kü­çük çocuğuyla birlikte bir bahçenin önünden geçiyordu. Kadın bahçedeki meyvelerden çalmak istedi ve çocuğu bir kenara bırakıp ağaca çıktı. Bir mikdâr meyve topladı. Aşağı indiğinde oğlunu hareketsiz bir hâlde buldu. Bunun üzerine ağlayıp feryâd etmeye başladı. Oradan geçenler bu bah­çenin Seyyid Abdullah hazretlerine âid olduğunu söylediler. O zaman kadın tövbe etti. Topladığı meyveleri geri verdi. Çocuğunu alıp giderken çocuğunun tekrar eski hâline geldiğini gördü.

Şâfiî mezhebinde derin fıkıh alimi ve meşhûr veli İmâm-ı Abdurrah- mân bin Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ha­nımı Hurre binti Abdurrahmân anlatıyor: Evimize hırsız girmiş, giyecek eşyâların hepsini alıp götürmüştü. Hattâ üzerinde namaz kıldığım sec­câdem dahî alınmıştı. Kocam İmâm-ı Abdurrahmân´ın cübbesi, evin or­tasındaki bir ipin üzerinde bulunduğu halde alınmamıştı. Hırsız, beş ay sonra bulunup yakalandı. Çalınanların çoğunu geri verdi. Fakat bazı şeyleri getirmedi. Kocam hırsıza; “Niçin cübbemi almadın ” diye sordu. Hırsız da; “Ey Şeyh! O gece birkaç defa almak istedim. Ona yaklaşınca her defâsında, ondan bir ateş parladı. Hattâ beni yakacaktı. Sonunda onu ipin üzerinde bırakarak, evden ayrıldım.” diye cevap verdi.

Büyük velîlerden Atâ el-Ezrak (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir kere gece namazını kılmak için bir yere gidiyordu. Bu esnâda önüne bir hırsız çıktı. Hemen; “Allah´ım! Beni bu hırsıza karşı nasıl dilersen öyle muhâ­faza et.” diye duâ etti. O anda hırsızın iki eli ve ayakları kurudu. Hırsız, hatâsını anlayıp yaptıklarına pişman oldu. Bir daha böyle bir şey yapma­yacağını söyleyince, onu affetti. Hırsız iyileşti ve Atâ hazretlerine ısrarla; “Allah aşkına söyle sen kimsin ” diye sordu. O da; “Atâ´yım.” dedi. Sa­bah olunca herkese; “Gece falanca yere namaz kılmaya giden birisini tanıyor musunuz ” diye sordu. “Evet tanıyoruz. O Atâ es-Sülemî´dir.” dediler. Hırsız, Atâ es-Sülemî´ye gidip hâlini arz edip, tövbe etmek iste­diğini söyleyince; “Aradığın ben değilim. Senin aradığın Atâ el-Ezrak´tır.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) “Hacılardan kim bir hırsızlık yaparsa ve bununla ihtiyâcını temin etmek isterse, Allahü teâlâ böylesini zâtından uzaklaştırır; kalbine hırs, cimrilik, başkalarının yapacağı iyiliğe engel olma hâlini koyar. Dili dâimâ şikâyetçi olur. İnsanlar arasında Allahü teâlânın gadabına uğramış kişi olarak dolaşır.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) namaz kılarken bir hırsız gelip, omuzundaki elbisesini aldı ve satmak için pazara götürdü, ama eli derhal kurudu. Ona; “Senin yapacağın iş, bunu geri verip, sâhibinin duâsını almandır. Senin için duâ ederse, Allahü teâlâ senin elini iyileştirir” dediler. Bunun üzerine hırsız geri geldiğinde, Kettânî hâlâ namazda idi. Aldığı elbiseyi Kettânî´nin omuzuna koydu ve namazını bitirinceye kadar oradan ayrılmadı. Namazını bitirince ayakla­rına kapanarak yalvardı ve hâlini anlattı. O zaman Kettânî; “Allah´a ye­mîn ederim ki elbisemin ne götürülmesinden, ne de getirilmesinden ha­berim var.” dedi ve; “Allah´ım! O, onu götürmüş ve getirmiş, sen de on­dan aldığını geri ver.” diye duâ edince, hırsızın eli iyileşti.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün abdest alırken, kalbine bir hâl oldu. Odasında olduğu hâlde, nalınının birini alıp attı. Nalın havada uçup gitti. Hâlbuki odanın çatısında çıkacak bir delik yoktu. Hizmetçisine: “Eşi gelinceye kadar bu tek nalını yanına al!” buyurdu. Bir müddet sonra, Şam´dan yanında bir­çok hediyelerle gelen bir adam, o tek nalını getirdi ve şöyle dedi: “Cenâ- b-ı Hak size hayırlar versin. Yolda hırsız göğsüme oturmuş, beni kesmek üzere idi. Kendi kendime; “Yâ efendimiz Muhammed! Yâ Ha­nefî!” dedim. Hırsızın göğsüne bir nalın gelip çarptı. Hırsız, baygın bir şekilde yere düştü. Sizin bereketinizle Allahü teâlâ beni o hâlden kur­tardı.”

Evliyânın büyüklerinden Ömer Muhdâr bin Abdurrahmân (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerine âit bir deveyi, Çöldeki köylülerden bir grup çalıp, üzerindeki yiyeceği gasbettiler. Ömer Muhdâr, onların rei­sine haber gönderip, deveyi üzerindeki eşyâ ile birlikte göndermesini söyledi. Reis deveyi gönderdi, fakat eşyâ ve yiyecekleri göndermedi. Bunun üzerine Ömer Muhdâr buyurdu ki: Yiyecekleri zorla alan o kim­seyi iyi tâkib ediniz. Biz zayıf olanları değil, iyice semizleşmiş olanları keseriz. Yâni kötülüklere bulaşıp, başkalarına zararı çok olan ve artık cezâyı hak etmiş olanlara cezâ veririz. O kişi yatsı vakti öldürülür. Ay­nen buyur- duğu gibi oldu.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuya kaldı. Bu arada evine bir hırsız girdi. Her tarafı aradı, çalacak bir şey bulamadı. Giderken; “Girmişken boş çıkma­yayım” diyerek, Râbia hazretlerinin dışarıda giydiği örtüsünü aldı. Evden çıkarken yolunu şaşırdı, kapıyı bulamadı. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bıraktı. Bu sefer rahatlıkla kapıyı buldu. Kapıyı bulunca tekrar geri dö­nüp, örtüyü aldı. Fakat yine kapıyı bulamadı. Bu hâl yedi defa tekrar­landı. Yedinci defâ tekrar örtüyü eline alınca şöyle bir ses duydu: “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yok iken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür Git, yorulma, boşuna uğraşma. O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu koru­maktadır.” Bu hâdiseden korkup dışarı fırlayan hırsız, tövbe edip bu kötü huyundan vazgeçti.

Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) kimseye bedduâ etmezdi. O, her şeyi Rabbinden bilir, O ndan gelene sabr eder, tevekkülünü bozmazdı. Bir gün namaz kılarken, yirmi bin dirhem değerindeki atının çalındığını gördü. Fakat ne namazı bozdu, ne de üzüldü. Yanında bulunanlar: Na­sıl oldu bu iş, yazık oldu atına! diye kendisini teselli ediyorlardı. O ise; Atın yularını çözerken çalan adamı görmüştüm dedi. Onların; O halde niçin mâni olmadınız demeleri üzerine; Atımdan daha sevimli olan bir şey ile, yâni namaz kılmakla meşguldüm. Onu kaçıramazdım. dedi. Adamlar hırsıza bedduâ etmeye başlayınca, Rebî; Hayır, bedduâ etme­yin. Ben atımı ona hediye ettim. Sadakam olsun dedi.

Anadolu´da yetişen evliyânın en büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz ikincisi olan Seyyid Sâlih (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evini, bir gece hırsızın biri soy­maya karar verdi. O gece ay çıkmamıştı, zifiri karanlıktı. Hırsız, bahçe duvarından içeri atladı. Fakat o anda bahçenin birdenbire gündüz gibi aydınlandığını gördü. Hayret etti. Görürler korkusuyla hemen dışarı çıktı. Ortalık yine karanlık oldu. “Herhâlde bu defâ aydınlık olmaz.” düşünce­siyle tekrar bahçeye girdi. Ortalık bir anda yine aydınlandı. Yine çıktı, tekrar girdi. Nihâyet evin pençeresine baktığında, Seyyid Sâlih hazretle­rini gördü. Seyyid Sâlih, hırsıza; “Buyurun, her ne isterseniz vereyim. Bir şey almaya geldiyseniz söyleyin.” buyurdu. Hırsız onun güneş gibi parla­yan mübârek yüzünü görüp, o cömertçe tatlı sözünü işitince hayran kaldı. Bahçeye girince meydana gelen aydınlığın Seyyid Sâlih hazretle­rinin nûru olduğunu anlayıp, yaptığına pişmân oldu. Huzûruna varıp tövbe etti. Ondan sonraki günlerde onun derslerine giderek, ilim öğren­meye başladı. Talebelerinden oldu.

Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Hazret-i Tâvûs bin Keysân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evine bir hırsız girmişti. Hazret-i Tâvûs, hırsızı yakaladı. Nasîhat etti, biraz da para verdikten sonra ser­best bıraktı.

Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden Zâhid İsfehânî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri hakkında, İsfehanlı biri şöyle anlatır: Bir grup eş­kıyâ, çobanlarımızı bağlayarak hayvanlarımızı çaldı. İçinde Muhammed bin Yûsuf un (Zâhid İsfehânî) hayvanları da vardı. Bizden biri onlarla gö­rüşmek üzere gitti. Şakîlerin reisi Ona; Muhammed bin Yûsuf un hay­vanlarını bize göstermek şartıyla, kendi hayvanlarını götür. O, büyük ve­lîdir. Biz, onun bedduâsından korkarız. Onun hayvanlarının hepsini geri göndereceğiz dedi. Ama, daha sonra göndermedi. Bir müddet sonra çaldıkları hayvanların hepsi telef oldu. Onlardan bir fayda göremediler. Yalnız Muhammed bin Yûsuf hazretlerine âit hayvanlardan hiçbiri telef olmadı.

Share.

About Author

Leave A Reply