İftira

0

Anadolu velîlerinden Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kötülük etmeyen temiz bir kim­seye iftirâda bulunmak, göklerden de ağır bir suçtur.”

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) memleketinden İskenderiyye´ye geldiğinde, o zamânın sultânı bir mektup yazarak kendisini dâvet etti. Sultan, dâveti kabûl edip gelen Ebü´l-Hasan´a çok izzet ve ikrâm gösterip hürmette bu­lundu. Sonra İskenderiyye´ye, büyük bir saygıyla uğurladı. Sultâna, bir müddet sonra Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî aleyhinde iftirâlarda bulundular. Öyle ki, sultan çok kızıp, muhâfızına, onu öldürme emrini verdi. Muhâfız, İskenderiyye´ye, Ebü´l-Hasan´ın huzûruna gelip sultânın emrini bildirdi ve; “Efendim, benim size çok hürmetim ve muhabbetim vardır. Sizin, Allahü teâlânın sevgili kullarından olduğunuza inanıyorum. Öyle bir şey yapınız ve söyleyiniz ki, sultan bu kararından vazgeçsin.” dedi. Bu söz­leri dinleyen Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî dışarı çıktı. Muhâfız da onu tâkib etti. Muhâfıza dedi ki: “Şu taşa bakınız!” Muhâfız, biraz önce taş olarak gör­düğü cismin, şimdi altın olduğunu görerek hayret etti. Taş, Allahü teâlânın izniyle Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî´nin teveccühleri ile altın olmuştu. Muhâfıza; “Bu taşı alıp sultana götürünüz. Beyt-ül-mâl hazînesine koy­sun.” buyurdu. Muhâfız altını alıp sultânın huzûruna gitti ve iftirâ duru­munu anlattı. Bu hâdise üzerine sultan, İskenderiyye´ye kadar gelip Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî´yi ziyâret etti. Özür diledi ve ona pekçok mal ve er­zak gönderip, ihsânlarda bulundu. Fakat Şâzilî hazretleri hiçbir şey kabûl etmeyip; “Biz Rabbimizden başka hiç kimseden bir şey istemeyiz.” bu­yurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Şam´da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çeke- meyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd´a; “Asker ve si­lâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan ko­ruyasın.” diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna ça­ğırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; “Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; “Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın.” buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler.”

Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydi­rip araştırmak için Şam´a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler giz­lice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki mi­sâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bula­madılar.

Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul´a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Olmaz. En uygunu İstanbul´a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız. Verilen görevi tam yerine getirmiş olursu­nuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur.” buyurdu.

Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam´a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî´nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi.

Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet E- fendi, Mevlânâ Hâlid´in şöhret ve îtibârını çekemeyerek, kendisini halî­feye çekiştirdi. “On binlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikeli­dir. Ortadan kaldırılması lâzımdır.” dedi. Sultan Mahmûd Han; “Din adamlarından devlete zarar gelmez.” diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; “Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip cezâsını verecektir.” buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmûd Han Mora İsyânına sebeb olduğu için onu Konya´ya sürdü. Orada îdâm olundu.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul-ahi teâlâ aleyh) hazretlerini çekemeyenler onu Ziyâd bin Ebîh e şikâyet ettiler, çirkin iftirâlarda bulundular. Ziyâd da askerlerine Mutarrif hazretle- rini getirmelerini emretti. (Bu sırada kendisi Basra da idi.) Hazret-i Mutar-rif i Ziyâd a getirdiler. Ziyâd adamlarına sordu: Siz onu çağırırken şek- linde, hâlinde bir değişiklik oldu mu Hayır. dediler. Bunun üzerine; O halde bu hâl ancak sâlih kimselerde bulunur. Onu derhal serbest bırakın ve özür dileyin. diye emretti.

Anadolu´da yetişen meşhûr velîlerden Pîr Ali Aksarâyî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Sultan Süleymân Han İran´a sefer yaptığı sırada Pîr Ali hazretlerine bâzı hasetçiler iftirâ atıp; “Aksaray´da bir kimse Mehdîlik dâvâsında bulunuyor.” demişlerdir. Bunun üzerine Pâdişâh araştırılmasını, durumun öğrenilmesini emretti. Bâzı kimseler aleyhinde idiler. Durumu soruşturmak üzere kurulan mecliste, Pîr Ali hazretleri, aleyhinde bulunanlara bakıp celâlli bir şekilde; “Bizim aleyhi­mizde bulunan siz misiniz ” diye işâret etti. Aleyhinde bulunanlardan biri orada düşüp öldü. Diğeri de istifrâ etmeye başladı. Ağzından pislik geldi. Mecliste bulunanlar onun heybetinden korkup, bu hususta soruşturma­dan vaz geçtiler.

Pâdişâh Aksaray´a uğradığında ziyâret edip; “Sizi bize yanlış anlat­mışlar. Hamdolsun sohbetinizle şereflendik.” dedi. Pâdişâh onun büyük bir velî olduğunu görüp, hürmet etti ve duâsını aldı. Acem seferinden sonra dönüşte yine ziyâretine geldi.

Evliyânın büyüklerinden Semnûn Muhib (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, Bağdât´ta bir kadın gördü. Ona âşık oldu. Gelip, Semnûn´- dan kendisiyle evlenmesini istedi. Reddedilince, Cüneyd-i Bağ­dâdî haz- retlerine gitti. “Semnûn´a söyle, benimle evlensin.” dedi. Cüneyd-i Bağ- dâdî hazretleri kadını huzûrundan çıkarttı. O sırada Bağ­dât´ta Gulam Ha- lil adında fitneci bir adam vardı. Tasavvuf ehli olan, Allahü teâlânın sev- gili kullarıyla uğraşmakla meşgûldü. Semnûn Muhib´in de halk tarafından çok sevilmesini hiç hazmedemiyordu. Kadın, Gulam Halil´e gitti. Allah´tan korkmadan iftirâ ederek; “Semnûn benimle zinâ etti.” dedi. O da bunu fır- sat bilip, doğru halîfenin yanına gitti. Semnûn´u şikâyet etti. Halîfe Sem- nûn´u yakalatıp, îdâma mahkûm etti. Cellât gelip, îdâm için izin istendi- ğinde, halîfenin dili tutulup bir şey söyleyemedi. Semnûn hazretlerinin î- dâmı tehir edildi. Halîfeye o gece rüyâsında bir adam; “Senin saltanatın, Semnûn´un hayâtına bağlıdır. Onun ölümü, se­nin de sonun olur!” dedi. Halîfe ertesi gün Semnûn´u serbest bırakıp özür diledi. Yaptığı hatâya pişman oldu. Çok ikrâmlarda bulundu.

Son asır İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyâdan Yûsuf Nebhâ- nî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kudüs tarafında yaşayan velîlerden Abdül- hamîd bin Necîb Nûbânî ile görüşüp sohbet etti. Bir gün Abdülhamîd bin Necîb Nûbânî ona; Zamânın evliyâsı seni seviyor ve işlerine de yardım- cı oluyorlar. Bu velîlerden ikisi ile büyük câmide gö­rüştüm. Hani Lazki- ye de bir iş için yardım istemiştin de sana yardım et­mişlerdi. dedi. Bu sözleri işiten Yûsuf Nebhânî hazretleri hayretler içinde kaldı. Çünkü se- neler önce meydana gelen bu hâdiseyi kimseye anlat­mamıştı. Hâdise şuydu:

Lazkiye de Cezâ Mahkemesi Reisi iken bir hıristiyan öldürülmüştü. Onun akrabâsı ve diğer hıristiyanlar, kâtil olarak köyün ileri gelen müslü- manlarından birini gösteriyorlar, hapsedilmesi veya îdâm edilme­sini istiyorlardı. Halbuki o müslüman suçsuzdu. Ona iftirâ ediyorlardı. Vilâyetin vâlisi ile bu hususta telgrafla haberleştiler. Birçok yalancı şâhit buldular. Mahkemede, müslüman şahsı, öldürülen hıristiyana kurşun sı­karken gördüklerini söylediler. Nihâyet müslüman şahıs hapse atıldı ve üzerinden aylar geçti. Halk arasında bu işin iftirâ olduğu konuşuluyordu. Müslümanlardan pekçok kimse Yûsuf Nebhânî ye gelerek hâdisenin ifti­râdan başka bir şey olmadığını, gerekirse aleyhte bâzı deliller bulabile­ceklerini söylediler. Yûsuf Nebhânî hazretleri onlara; İnşâallah hak or­taya çıkıncaya kadar bu meseleyi tetkik edip inceleyeceğim. dedi. An­cak hâdisenin ortaya çıkışından îtibâren gelen haberlerden bunun kesin olarak yalan ve iftirâ olduğunu iyi anladı. Fakat hıristiyan yalancı şâhitler çok olduğu için, o müslümanı kurtarmak çok zordu. Kânun, şâhitlik hu­sûsunda müslüman ile kâfir arasında fark görmüyordu. Bu sebeple Yû­suf Nebhânî hazretleri müslümanı kurtaramama endişesi içindeydi. Çünkü mahkeme heyetinde onunla beraber karar veren dört kişi daha vardı. Üçü müslüman kimsenin aleyhine hükmetseler ekseriyete göre ka­rar verilir, müslüman zâtın suçlu olduğu sâbit olurdu. Böyle bir durumda onun hakkında verilecek hüküm îdâmdı. Yûsuf Nebhânî hazretleri kendi­sinin bulunduğu mahkemede suçsuzluğunu bildiği bir müslümanın zarar görmesine çok üzülüyordu. Mahkeme günü geldi. Evinden üzgün ve zihni karışık bir halde çıktı. Yolda giderken bu işin kolay olması için Ehl-i nevbet denilen zamânın evliyâsından yardım istedi. Çünkü onlar Allahü teâlânın izniyle gizli tasarruf sâhibi olup, yardım ederlerdi. Yûsuf Nebhâ- nî hazretleri; Ey Allahü teâlânın sevgili kulları! Ey Ehl-i nevbet! Bu zor dâvâyı bir nazar buyurun da, eziyet ve meşakkat olmadan, bu müslü- man, Allahü teâlânın izniyle kurtulsun. diye yalvardı.

Mahkeme salonuna girdiği zaman herkesin iknâ olacağı bir usûl hâtı­rına geldi. Müslüman kimsenin suçsuzluğunun ortaya çıkması için şâhit­lere işlenen suçun ne zaman ve nasıl meydana geldiğini, cinâyetin nasıl bir âletle işlendiğini, orada kimlerin hâzır bulunduğunu ve daha başka hususları sordu. Şâhitlerin bunların hepsini bilmesi mümkün olmadığı gi- bi, hepsinin aynı ifâde üzerinde birleşmeleri de mümkün değildi. Şâ­hitlerin hepsi de yalnız cinâyetin nasıl işlendiği ile ilgili hususta aynı ce­vâbı verdiler. Diğer sorulara çok farklı cevaplar verdiler. Şâhitlerin ifâde­leri tek tek alınıyor ve diğerlerinin de ifâdeleri alınıncaya kadar bırakılmı­yordu. Nihâyet şâhitlerin hiçbirinin ifâdesi diğerini tutmadığı için yalancı oldukları ortaya çıktı. Müslüman ve hıristiyanlardan meydana gelen mah- keme heyetinin hepsi müslüman kişinin suçsuz olduğunu anlayıp, berâ- atine, serbest bırakılmasına ve mazlum olduğuna söz birliğiyle karar ver- diler. Hıristiyanlar çok üzerinde durdukları ve ehemmiyet verdikleri halde, Allahü teâlânın izniyle bu zor mesele kolaylıkla halledildi.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, bir zaman iftirâ sebebiyle Zünnûn-i Mısrî hazretlerini hapsettiler. Günlerce aç kaldı. Bir kadın iplik parası ile hazırladığı ye­mekten ona gönderdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri o yemekten yemedi. Ka­dın bunu işitince, üzüldü. Helâl para ile yaptığımı biliyorsun, niçin ye­medin dedi. Evet yemek helâldi. Fakat zâlimin tabağı içinde getirdiler. buyurdu. Yemeği zindancıların tabağında getirmişlerdi.

Zamânın hükümdârı bir gün Zünnûn hazretlerini, hakkındaki ithamla­rın aslını öğrenmek için huzûruna çağırttı. Hükümdârın yanına götürü­lürken yolda bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar, Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bakarak; Şimdi seni hükümdârın yanına çıkartacaklar. Sakın ondan korkma, onu üstün görme, asıl korkulacak Allahü teâlâdır. Kendini haklı göstermeye çalışma. Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık ya­pılmışsa Allahü teâlâya sığın, seni kurtarır. dedi.

Hükümdârın karşısına çıkarılınca, hükümdar; Senin için zındıktır, doğru yoldan ayrıldı, kâfirdir, diyorlar. Bu ithamlara karşı ne dersin diye sordu.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri; Ne söyleyeyim. Hayır, değilim desem, ba- na bu isnâdı yapmış olan müslümanları itham etmiş, onların yalancı ol- duklarını söylemiş olurum. Evet, öyledir desem, yalan söylemiş olu­rum. Bu bakımdan siz reyinize mürâcaat ediniz ve hükmünüzü buna göre veriniz. Ben nefsimden yana olup, onu müdâfaa edecek değilim. dedi.

Bunun üzerine, hükümdâr biraz düşünüp; Bu kimse yapılan iftirâlar­dan uzaktır. diyerek onu serbest bıraktı.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Yesi şehrine yakın bir yerde, Sabran (Savran, Şûrî) diye bir kasaba vardı. Bura ahâlisinin çoğu hıristiyan olup, müslü- man Yesi halkına ve bilhassa Ahmed Yesevî hazretlerine çok düşmandı. Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklüğü, kerâmetleri etrâfa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayıları her geçen gün arttıkça, Sabranlılar ziyâde- siyle rahatsız oluyorlar, Hâce hazretlerine olan düş­manlıkları daha da artıyordu.

Birgün hazret-i Hâce´ye iftirâ etmek istediler. Bir yere toplandılar. İç­lerinden birinin öküzünü getirip mezbahada kestiler. Sâdece ayaklarını bıraktılar. Ertesi gün de kadıya gidip şikâyet ettiler. Öküzlerinin çalınıp mezbahada kesildiğini, kanları akarak acele ile götürüldüğünü, kan izle­rini tâkip ettiklerini ve öküzlerinin Ahmed Yesevî´nin tekkesine götürül­düğünü anladıklarını bildirdiler. Kâdı izin verip, Hâce´nin tekkesine girip, öküzlerini arayabileceklerine izin verince, gelip durumu bildirdiler. Haz­ret-i Hâce, kalb gözleri ile ve yüksek firâseti ile, iftirâcıların hazırladıkları çirkin tertibi görmüş ve anlamıştı. Talebeler bundan habersiz oldukların­dan, çok şaşırdılar. Nihâyet içeri girmelerine izin verildi. İftirâcılar, doğ­ruca gece bıraktıkları öküzün yanına vardılar. Tam maksatlarına kavuş­muş olduklarını zannediyorlardı. Bu sırada Hâce hazretlerinin kerâmeti tecellî edip ortaya çıkıp iftirâcıların hepsi bir anda köpek oldular. O öküz etine hücûm edip kısa zamanda bitirdiler. Böylece esas hâlleri anlaşıl­mış oldu.

Yine birgün aralarında anlaşıp, Hâce´yi hırsızlıkla ithâm etmeye ka­rar verdiler. Bir sığırı kesip parçaladılar ve gece gizlice Hâce´nin hâne- gâhının bir yerine bıraktılar. Hazret-i Hâce´den başka hiç kimse de, bunların yaptıklarını farketmedi. Ertesi gün bu sığırı aramak bahânesi ile, o kasaba halkından birçok kimse tekkenin önünde toplandı. Sığırla­rını aramak için içeri girmek istediklerini söylediler. Hâce hazretleri bu ahmakların yaptıklarına çok üzüldü, bir an elini kaldırıp dergâhın kapı­sını işâret etti. Arkasından:

“Girin köpekler, girin itler!..” diye bağırdı.

Bu söz üzerine dergâha akın eden ve içeriye adımını atan “Hav, hav, havv” diye yürüyordu. Sabranlılardan dergâha adımını atan köpek hâline geliyor ve getirdikleri sığırın üzerine atılıyordu. Dışarıda kalıp bu müthiş manzarayı seyredenler hayret, dehşet ve korku içerisinde Ahmed Yesevî hazretlerinin eteklerine yapıştılar. Mahcup ve pişman olduklarını bildirip affedilmeleri için yalvarmaya başladılar. Hâce hazretleri merha­met edip duâ etti. Böylece tekrar eski hallerine döndüler.

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Hasan Sezâî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak rivâyet edilir ki: Kendi zamâ- nında, Edirne´de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller işle- meye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın Hasan Sezâî´ye gelerek yardım istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve tâatla meşgûl ol­maya başladı.

Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hakkında çirkin ifti­râlar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapı­sına geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine sabredi­yor, hiç ses çıkarmıyordu.

Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne´de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve de­dikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların bütün vü­cûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.

Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı. Mü­bârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak; “Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî´dedir.” deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Has­talığa tutulan herkes çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına sü­ren herkes Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üze­rine para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Seyyid İbrâhim Desûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri birkaç talebesini alış-veriş için şehre gön- derdi. Şehirde talebeler, bir iftirâya uğrayıp, zâlim bir vâli tarafından zin- dana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desûkî hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:

Gece okları ulaşır hedefe,

Atılırsa huşû yayları ile.

Menzile kavuşmak için erler kalkar,

Rükû ile berâber secdeyi uzatırlar.

Ellerini açıp Allah´a,

Gönülden ederler duâ,

Ok yaydan çıkınca,

Zırh bile etmez fayda.

Mektup vâliye ulaşınca, vâli, arkadaşlarını topladı. “Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş.” dedi ve ağır hakâretlerde bu- lunup, mektuptaki şiiri okumaya başladı. Tam (Ok yaydan çıkınca) mıs- rasına gelince, bir ok gelip, vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü. Vâlinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aley) Ecmir beldesinde talebelere ilim öğreten doğru yolu gösteren hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayrılığına ta­hammül edemeyip, bir zaman Ecmir´e gitmek üzere yola çıktı. Giderken yolu Dehlî´ye uğradı. Buranın emîrî, Sultan Şemseddîn Altamış kendi­sine çok alâka gösterdi. Orada kaldığı birkaç gün içinde, kendisine olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha artıyordu. Ayrılma­sını hiç istemiyordu. Fakat Hâce hazretlerinin de, hocasının ayrılığına tahammülü kalmamıştı. O bakımdan Ecmîr´e gitti. Ecmir´den dönüşte, tekrar Dehlî´ye uğradı. Dehlî´nin hemen yakınında bulunan ve Kelû Kherî denilen yerde yerleşti. Sultan, her ne kadar onun Dehlî´de kalmasını arzu ettiyse de, o Dehlî´nin dışındaki bu yere yerleşmeyi tercih etti. Sul­tânın, ona olan muhabbet ve bağlılığı pek fazlaydı. Feyz ve bereketlerin­den is- tifâde etmek maksadıyla, haftada iki defâ hizmetine gelirdi. Sonra­dan Sultan, Hâce Kutbüddîn´in devamlı ve en sâdık talebelerinden oldu. Bu makamdayken de, tekrar hocasının Dehlî´ye yerleşmesini, orada kendisi- yle birlikte kalmasını istedi. Çünkü kendisine daha çok hizmet edebilmek ve sohbetlerinde daha çok bulunabilmek arzusu çok fazlaydı. Hem ho- cası Dehlî´de bulunursa, yanına gidip gelmek için harcayacağı zamanı devlet işlerine ayırabilirdi. Hâce Kutbüddîn, bu arzuyu şimdilik yerine ge- tiremeyeceğini bildirdi.

Hâce hazretleri burada kaldığı zaman içinde, bir taraftan sohbetine koşanları yetiştiriyor, bir taraftan da sultâna yol gösteriyor, doğru yolda yürümesini ve ahâlisine nasıl muâmele etmesi icâb ettiğini öğretiyordu. Sultan da bu nasîhatlere uyarak, bildirilenleri seve seve yerine getiri­yordu. Bu sırada Dehlî´de Şeyhülislâm olan Nûreddîn-i Gaznevî´nin ve­fâtı üzerine, Sultan, Hâce Kutbüddîn´in bu vazifeyi almasını teklif etti ise de kabûl etmedi. Bunun üzerine, Şeyhülislâmlık makâmına Necmeddîn-i Sugrâ isimli bir zât getirildi. Bu kimse, bu yolun büyüklerinden Hâce Os­man Hârûnî´nin talebesi olmakla berâber, bu makâma gelince, Sultânın ve diğer insanların, Hâce Kutbüddîn hazretlerine çok alâka gösterdikle­rini çekemedi, kıskandı. Ne pahasına olursa olsun, onu Dehlî´den uzak­laştırmaya karar verdi. Necmeddîn-i Sugrâ isimli bu kimse, insanların te­veccühüne, makam sevgisine ve benlik duygusuna kapılmakla, Allahü teâlânın bir velî kuluna karşı olmak gibi çok büyük bir felâkete düşmüştü. Bir fırsat bulup Hâce´ye iftirâ etmenin yollarını arıyordu.

Hâce Kutbüddîn hazretleri, yanında Sultan Şemseddîn Altamid ile berâber bir gün öğle üzeri geziyorlardı. Sultânın mâiyeti de kendilerini tâkib ediyordu. Âniden ağlayan, feryâd eden bir kadın ortaya çıktı. Bu kadın Sultâna yaklaşarak, çok zor durumda bulunduğunu, kendisine yar- dımcı olmasını, nikâhlarını kıymasını, istiyordu. Sultan, perişan vazi­yetteki bu kadına kiminle nikâhlanmak istediğini sorunca, kadın; (Hâce hazretlerini göstererek) “Yanınızda yürüyen bu kimse ile bizi nikâhlama­nızı istiyorum. Zîrâ gayr-i meşrû bir şekilde ondan hâmile kaldım.” dedi. Orada bulunanların hepsi, Hâce Kutbüddîn´in böyle bir fiili işlemiş olabi­leceğine ihtimâl vermiyorlardı. Bunun için, Hâce Kutbüddîn hazretleri dâhil, orada bulunan herkes hayretler içerisinde kaldılar. Hâce Kutbüd- dîn, hayâtında ilk defâ karşılaştığı böyle bir hâl karşısında ne ya­pacağını şaşırdı. Yönünü, hocasının bulunduğu Ecmîr beldesine çevire­rek, kar- şılaştığı bu çirkin iftirâ ve çok zor durum karşısında kendisine yardımcı olması için bütün kalbi ile hocası Muînüddîn-i Çeştî hazretlerin­den yar- dım istedi. Bulundukları belde ile hocasının bulunduğu Ecmîr beldesinin arasındaki mesafe 258 km idi. O anda, orada bulunan herkes Hâce Muînüddîn´in kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Zâten şa- şırmış vaziyette bulunan Sultan ve berâberindekilerin şaşkınlıkları, Muî- nüddîn hazretlerini görünce daha çok arttı. Hemen koşup karşıladı­lar. Muînüddîn-i Çeştî, orada bulunanlarla müsâfeha ettikten sonra, Hâce Kutbüddîn´e dönerek; “Bizden niçin yardım istemiştin ” buyurdu. O ise, bu hâdisenin tesiri ile bir şey konuşamıyor, sâdece gözlerinden yaşlar akıyordu. Kalb gözü ile bu hâdiseyi zâten bilmekte olan Muînüddîn haz- retleri, orada bulunan iftirâcı, ahlâksız kadına döndü. “Ey bu kadının rahminde saklı bulunan çocuk! Annen olacak bu kadın, senin babanın bu Kutbüddîn olduğunu iddiâ ediyor. Şimdi sen konuş ve doğ­ruyu söyle!” buyurdu. Allahü teâlânın izniyle, o fâhişe kadının rahminde bulunan ço- cuk orada bulunanların hepsinin duyabileceği bir ses ile ko­nuşmaya baş- ladı ve dedi ki: “Annem olacak bu kadının sözleri, kahredici bir yalandır, iftirâdır. Bu kadın edebsizin, fâhişenin biridir. Hâce Kutbüddîn´e düşman olanlar, onu kıskananlar, kendisini halkın gözünden aşağılamak için bu iftirâyı hazırladılar. Zâten fâhişe olan ve falan kimse­den hâmile kalan bu kadını kullandılar.” Ana rahmindeki çocuğun bu sözlerini orada bulu- nanların hepsi duydular ve çok hayret ettiler. Kadın bu hâl karşısında, Sultânın ve orada bulunan diğer zâtların huzûrunda suçunu îtirâf etmek mecburiyetinde kaldı. Hakîkat de anlaşıldı.

Büyük velîlerden Süveyd Sincârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak Abdullah bin Ahmed şöyle anlatır: Sultan Sincar a Şeyh Süveyd hazretlerini gammazlayıp, aleyhinde konuştular. Bunun üzerine Sultan Sincar onun huzûruna getirilmesini emretti. Süveyd hazretlerinin talebe­leri bunu duyunca çok korktular. Sultanın ona bir zarar vermesinden çe­kindiler. Süveyd hazretleri talebelerine; Korkmayn. O bize zarar vere­mez. buyurdu. Doğruca hazırlığını yapıp Sultanın kapısına vardı. O sı­rada Sultan şiddetli bir kulunca tutuldu. Sultanın bu rahatsızlıktan aklı başından gidecek şekildeydi. Benzi solmuştu. Onun bu hâlini görenler; Bu belâ değildir. Ancak Süveyd hazretlerinin bedduâsı olsa gerektir. dediler. Hemen oradakiler Süveyd hazretlerini karşılayıp durumu bildir­diler ve; Sultanın şifâ bulması için duâ temennî ettiler. Süveyd hazretleri de Allahü teâlâya duâ etti. Ellerini yüzüne sürdüğünde Sultanın, kuluncu bıçak gibi kesilip, ağrıları yok oldu. Sultan Sencer durumu anlayınca, Süveyd hazretleri hakkındaki kötü zandan vazgeçip kendisinden af diledi ve sevenlerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) halka hizmet edip gâfilleri doğru yola sokmak için devamlı çalışır gören Ehl-i sünnet düşmanları, onu çekemediler. Ha­lîfe Kâim Biemrillah´a; “Zeynel Âbidîn oğullarından bir kimse vardır. Ona büyük bir halk topluluğu tâbi oldu. Hilâfet benim hakkımdır diye iddiâda bulunuyormuş. Şimdiden çâresine bakılmazsa, ileride büyük fitne olur.” diye Ebü´l-Vefâ hazretlerine iftirâ ederek şikâyette bulundular. Bu şikâyet üzerine halîfe hayli tasalanıp, şüpheye düştü. Ebü´l-Vefâ hazretlerinin nasıl bir zât olduğunu merak ederek, onu çağırmak için adam gönderdi.

Gönderdiği kimseler, Tâc-ül-Ârifîn´in yanına gelip; “Halîfe hazretleri sizi istiyor.” dediler. O da; “Dâvete icâbet etmek lâzımdır.” deyip, halîfe­nin yanına gitmeye niyet etti. Bunu duyan halk; “Sizinle biz de gelelim.” dediler. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri onları bundan men etti ise de, Dicle kenarına vardığında, arkasında büyük bir halk kalabalığı vardı. Bunları geri döndüremedi. Bu kalabalık için, bâzı kimseler on bin kişi, bâzıları da daha fazla idi, dediler.

Kıyıda bekleyen gemiciler, Ebü´l-Vefâ hazretlerinin arkasında o kala­balığı görünce; “Halîfenin huzûruna bu kadar adam götürmek doğru ol­maz.” diyerek, gemilerine binip oradan uzaklaştılar. Sâdece Osman Mi´berânî adındaki bir gemici, Ebü´l-Vefâ nasıl bir zâttır Dedikleri gibi kerâmet ehli midir ” diye merak ederek ve bunları öğrenmek için orada kaldı. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerinin yanına gelerek; “Yâ Seyyid, gemi şimdi ücrete tâbidir. Karşıya geçebilmen için ücret vermen gerekir.” dedi. Ebü´l-Vefâ da hizmetçisine; “Hazırda ne varsa ver.” buyurdu. O da, ha­zırda olan yüz elli dînârı Osman Mi´berânî´nin önüne koydu. O zaman o; “Ben böyle bir ücret istemiyorum.” deyince, Tâc-ül-Ârifîn; “Nasıl bir ücret istiyorsun ” diye sordu. Osman Mi´berânî de; “Yarın kıyâmet gününde, Sırat köprüsünü geçmeme kefil olmanı ve açık bir delîl göstermeni iste­rim.” dedi. Bunun üzerine Tâc-ül-Ârifin murâkabeye daldı. Sonra da Os­man Mi´berânî´ye dönüp; “Allahü teâlânın isminde ibret vardır. Sırat´ı ge­çersin inşâallah!” dedi. Osman; “Yâ Seyyid, buna açık bir delîl istiyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyyid Ebü´l-Vefâ, Allahü teâlâya duâ etti. O anda Osman´a bir hâl oldu ve kendini kaybetti. Bir süre sonra tekrar kendine geldi. Daha sonra Tâc-ül-Ârifîn ve yanındaki büyük âlimler gemiye bine­rek, halk ise, kimi suyun üzerinden yürüyerek, kimi bir adımda karşıya geçtiler.

Bâzı kimseler ve oğlu, Osman Mi´berânî´ye; “Kendini kaybettiğin za­man ne gördün ” diye sordular. O da; “Kıyâmetin koptuğunu gördüm. Halk mahşer yerine toplanmış, kimi sevinçli kimi üzüntülüydü. Sırat köp­rüsü kurulmuştu. İnsanlar Sırat´tan geçmeye başladılar. Fakat pek az kimse Sırat´ı geçebildi. Çoğu Sırat köprüsünden yuvarlanarak, Cehen- nem´e düştü. Ben bu durumu görünce, içimde bir korku hâsıl oldu. O anda yanıma Ebü´l-Vefâ hazretleri geldi. Elimi tutup beni Sırat köprü­sünün yanına götürdü. Besmele çekti ve; “Durma geç!” dedi. Tâc-ül-Ârifîn´in bu sözlerinden sonra, “Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ hürmetine, Os­man Mi´berânî ve onun zürriyeti geçsin.” diye bir nidâ işittim. Bunun üze­rine ben, Besmele çekerek, Sırat köprüsüne ayak bastım ve yıldırım gibi geçtim. Arkama baktığım zaman, bir grup insanın arkamdan geldiğini gördüm. “Bunlar senin zürriyetindir.” diye bir nidâ duydum” diye anlattı.

Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri Bağdat´a yaklaştığı zaman, bütün halk onu karşılamaya geldi. Büyük bir hürmetle şehrin kapısından içeri aldılar. Ebü´l-Vefâ hazretleri câmiye girdi. Câmiye o kadar çok insan geldi ki, iğne atsan yere düşmezdi. Tâc-ül-Ârifîn mimbere çıkıp, halka vâz ve nasîhatta bulundu ve hakîkatleri açıkladı. Daha sonra, halkı geç­miş günahları için tövbe etmeye dâvet etti. Allahü teâlânın inâyetiyle, halkın kapalı olan göz ve kalbleri açıldı. Çok kimseler Ebü´l-Vefâ hazret­lerinin huzûrunda tövbe etti. Yatsı namazına kadar, halkın huzûruna ge­lip tövbe etmesi sürdü. Yatsı namazından sonra Ebü´l-Vefâ hazretleri hizmetçisine; “Halka söyleyin, kalabalık yapmasınlar, evlerine gitsinler.” dedi. Bunun üzerine halkın büyük çoğunluğu evlerine gitti ise de, bir kısmı kalıp ibâdetle meşgûl oldu. Bu durum halîfeye bildirildi. Halîfe kı­yâfet değiştirerek, Tâc-ül-Ârifîn´in bulunduğu câmiye geldi. Onun nûra gark olmuş bir hâlde oturmakta olduğunu, yanındaki zâtların Allahü teâlâya ibâdet ettiklerini, kendilerini ilâhî bir rûhâniyetin nûrunun sardı­ğını gördü. Halîfenin yanında Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Saîd ibni Ebî Nasr da bulunuyordu. Halîfe ona; “Ben bu Seyyid Ebü´l-Vefâ´yı imtihân etmek istiyorum, sen ne dersin ” diye sordu. Saîd ibni Ebî Nasr ise; “İmtihan etmeye gerek yoktur. Zîrâ hak üzere oldukları gün gibi açıktır.” dedi. Ha­lîfe onun sözünü hiç kâle almadı. O Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerini imti­han etmek ve böylece kalbini tatmin etmek istiyordu. Câmiden ayrılarak sokakları ve kalabalık yerleri dolaşmaya başladı. Bir yerde kadınlar top­lanmış, Allahü teâlâya ibâdetle meşgûl idi. Halîfe bunların arasına girip bir kadının eline yapışıp sıktı. Kadın, tebdîl-i kıyâfetle dolaşan halîfeyi tanıyarak; “Yâ halîfe! Benden uzak dur. Ben Allahü teâlâya ibâdetle meşgûlüm.” dedi. Halîfe bu duruma çok şaşırdı. Biraz ileride gördüğü bir kızın elini tutup sıktı. O kız da halîfeyi tanıyarak; “Ey halîfe! Utanmıyor ve Allahü teâlâdan korkmuyor musun Şâyet biraz önce elini tutup sıktığı­nız benim kızkardeşim olmasaydı, seni bağırarak rezîl rüsvây ederdim. Yanımdan git. Şimdi biz Allahü teâlâdan başkasıyla meşgûl değiliz.” dedi. Halîfe utanılacak bir duruma düştü. Saîd ibni Ebî Nasr; “Yâ emîr-ül-müminîn! Ben size denemeye lüzum yok dememiş miydim. Zîrâ onun nûru buradaki bütün halka sirâyet etmiş. Bu zâtın velî olduğu mâlûmu­nuzdur. Fakat ille de tecrübe etmek istiyorsanız, ulemâdan ve fukahâdan yüce kimselerin hazır bulunduğu bir meclisde Tâc-ül-Ârifîn´e çözülmesi zor konularla ilgili sorular sorulsun. Eğer o âlimler, Ebü´l-Vefâ´yı sorulara cevap veremez hâle getirirlerse, Tâc-ül-Ârifîn dâvâsında yalan söylüyor­dur. Fakat sorulan sorulara cevap verirse, onun arkasını bırakmaktan başka çâre yoktur.” dedi.

Bu teklif, halîfenin hoşuna gitmedi. Güvendiği hizmetçilerinden biri olan Muhammed Kâdirî´ye yedi parça hamur tulumu vererek Ebü´l-Vefâ hazretlerine gönderdi. Ve hizmetçisine; “Bunları al, Ebü´l-Vefâ´ya götür. Ona selâmımı söyle. Halîfe size, erkeklerle kadınların bir arada meclis kurmasını ve bu gönderdiklerimi yemelerini, çünkü onun bulunduğu meclise böylesi gerekir diyesin.” dedi.

Muhammed Kâdirî, o yedi parça hamur tulumunu alıp, Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerinin huzûruna gitti. Fakat korkusundan halîfenin söyledikle­rini ona söyleyemedi. Halîfeye de gidip; “Emriniz üzere Seyyid Ebü´l-Ve- fâ´nın huzûruna gittim. Fakat söylediklerinizi korkumdan söyleyeme­dim.” diyemezdi. Tâc-ül-Ârifîn hazretlerine, Allahü teâlânın izniyle bu du­rum mâlûm oldu. Muhammed Kâdirî´yi yanına çağırıp ona; “Yâ Muhammed Kâdirî! O tulumların içinde yağ ve baldan başka bir şey yok. Bu yağ ve balları, halîfe dervişlere gönderdi diyesin.” dedi. Sonra içeriye seslene- rek, “Ey dervişler, tabaklarınızı getirin. Halîfe sizlere yağ ve bal gönder- miş.” dedi. Dervişler tabaklarını alıp getirince, Ebü´l-Vefâ hazret­leri; “Ey Muhammed Kâdirî! Bunları eşit şekilde dağıt!” diye emir bu­yurdu. Mu- hammed Kâdirî tulumlardan birini açınca, içinde bembeyaz bal olduğunu gördü. Bal çok temiz ve güzeldi. Allahü teâlânın kudreti, Ebü´l-Vefâ haz- retlerinin himmetiyle, tulumun içindeki hamur, bembeyaz bir bal olmuştu. Dervişlere bu balı taksim etti. Daha sonra tulumlardan birini daha açınca, içindekinin yağ olduğunu gördü. Bunu da dervişlere dağıttı. Dervişlerin tabakları yağ ve bal ile doldu. Balın güzel kokusu hiç unutul­madı.

Tâc-ül-Ârifîn, bir kabın içinin bir tarafına ateş, bir tarafına pamuk, bunların ortasına da kar koyarak, Muhammed Kâdirî ile halîfeye gön­derdi. Ebü´l-Vefâ hazretleri bununla halîfeye; “İşte erkeklerin şehveti ateş, kadınların ki ise pamuk gibidir. Ateşle pamuk bir arada durmaz. Bu kabda karın, ateşin pamuğu yakmasına mâni olduğu gibi, araya bir velî­nin himmeti girerse, ateşin pamuğu yakmasına mâni olur.” demek istedi. Halîfe kabı açıp içindekileri görünce, Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerinin ne demek istediğini çok iyi anladı. Kabın içindekileri boşalttırarak, içine yılan yavrusu koydurdu ve Muhammed Kâdirî´ye; “Bu kabı alıp Ebü´l-Vefâ´ya götür. İçinde ne olduğunu kimseye söyleme!” dedi. Muhammed Kâdirî o kabı alıp, Ebü´l-Vefâ hazretlerinin huzûruna getirip önüne koydu. Seyyid Ebü´l-Vefâ o zaman; “Ey Muhammed Kâdirî! O mahcûb halîfeden getir­diğin kab nedir O hiç utanmaz mı ” dedi. Muhammed Kâdirî; “Yâ Sey- yid! Halîfe bunun içinde olanı söylemememi ve senin keşif yoluyla bilmeni istedi.” dedi. O zaman Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Halîfeniz evliyâyı böyle âdî bir şeyle mi imtihan eder Bu çok çirkin bir harekettir.” bu­yurdu. Küçük bir çocuk olan kardeşinin oğlu Seyyid Matar´a dönerek; “Yâ Matar! Bu kabın içinde ne olduğunu keşif yoluyla bunlara söyle!” bu­yurdu. O da; “Yâ Seyyid! Bütün makamları, yerleri keşif yoluyla incele­dim. Bir yılan yavrusunu, annesinin yanında göremedim. Meğer o yavru tutulup, bu kaba konmuş. Bu kabın içindeki yılan yavrusudur!” dedi. Muhammed Kâdirî bunları duyunca kendini kaybetti. Bir süre sonra ken­dine gelince, üzerinde bulunan değerli elbiseleri çıkararak, yamalı ve ucuz bir elbise giydi. Varını yoğunu fakirlere dağıttı. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerinin eline yapışarak, cân-u gönülden ihlâs ile tövbe etti ve Ebü´l-Vefâ hazretlerinin talebesi olmak istedi. Bu isteği Seyyid hazretleri tara­fından kabûl edildi.

Halîfe bunları duyunca, çok huzursuz oldu. Sebebi ise, en yakın adamı olan Muhammed Kâdirî´nin Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerine talebe olması ve diğer yakınlarının da o zâta talebe olacağından, makâmının elden çıkacağından korkması idi. Hâlbuki, Tâc-ül-Ârifîn hazretlerinin na­zarında, onun makâmının hiç önemi yoktu. Halîfe hâlâ tereddüd içinde idi. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerini bir daha imtihan etmek istedi. Bunun için helâl yoldan kazanılmış yüz dînârın içine, haram yoldan kazanılmış on dînâr koydu. O on dînârın üzerine, kendisinin anlıyabileceği bir işâret koydu. Bunların hepsini bir kese içine koyarak, adamlarından birine verdi ve; “Bunları Ebü´l-Vefâ´ya götür, talebelerine dağıtsın!” dedi. Gönderdiği kimse, Ebü´l-Vefâ´nın huzûruna gelerek, halîfenin dediğini söyledi. Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Keseyi çevir de mührü açılsın.” buyurdu. O kimse söy­lenileni yaptı ve kesenin içindekileri bir tabağa boşalttı. Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Şunları ayır. Şunları da, şunları da.” diyerek, halîfenin karıştırdığı haram yoldan kazanılmış olan on dînârı birer birer ayırdı. Helâl yoldan kazanılmış olan yüz dînârı alıp kabûl etti. On dînârı da bir keseye koydu­rarak; “Bu dînârlar, fakirlere nafaka olarak harcanamaz. Götür kendisi harcasın.” diyerek, halîfeye geri gönderdi. Halîfe, on dînârı eline alınca, bunların işâretlediği, haram yoldan kazanılan dînârlar olduğunu gördü. O zaman anladı ki, Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, Allahü teâ- lânın velî kullarındandır.

Muhammed Kâdirî, Ebü´l-Vefâ´ya talebe olunca, kendisine Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Sana, halîfenin karşısında iftihâr edebileceğin ve onun seni o vaziyette görüp niyetini düzeltebileceği bir vazife vereyim.” dedi ve onu talebelerin helâsını silip süpürmek ve temizliği ile uğraşmak işiyle vazi­fe- lendirdi. Muhammed Kâdirî bu vazifeyi kabûl edip, ihlâs ve gönül rızâsı- yla, seve seve talebelerin helâsını temizlemeye başladı. Halîfenin yanın- da ve onun yakın adamlarından olmayı, Ebü´l-Vefâ hazretlerinin ya­nında bulunarak, dervişlerin helâsının temizliğiyle uğraşmaya tercih edi­yordu.

Bâzı kimseler halîfeye; “Senin en yakın adamın ve en iyi hizmetçin Muhammed Kâdirî, Seyyid Ebü´l-Vefâ´nın en iyi itâat eden talebelerinden olmuş ve senin yanında olmayı ve sana hizmet etmeyi, talebelerin helâ­sını temizlemeye tercih ediyor. Senin adamlarını ayartıp, kendi hizme­tinde tutan bu gibi kimseleri şehirde bulundurmanız doğru değildir. Eğer biraz daha burada kalırsa, bütün adamlarınızı ayartıp yanında çalıştıra­cak.” dediler. Böyle sapık kimselerin sözleri, halîfe üzerinde etkisini gösterdi. Ulemâyı toplayarak, onlarla meşveret etti ve onlara; “Nasıl ha­reket edelim.” diye sordu. Âlimler sükût edip bâzıları cevap vermediler. Sonra bâzıları; “Şehirden uzaklaştıralım” dediler. Bâzıları da; “Câmi­lerde, minberlerde vâz ve nasîhat etmesine ve halkın tövbe etmesi için meclisler tertip etmesine müsâade etmeyiniz.” dediler. İbn-i Akîl ise; “Yâ Emîr-ül-müminîn! Ulemâ toplansın. Bunların herbiri, ayrı ayrı gâyet güç suâller hazırlayıp ona sorsunlar. O suâlleri cevaplandırırsa, ne âlâ. Yok bu suâlleri cevaplandırmaktan âciz ise, gerisini siz bilirsiniz.” dedi. İbn-i Akîl´in bu teklifi halîfenin hoşuna gitti ve; “Ne kadar âlim ve büyük fıkıh âlimi var ise toplansınlar. İçinden çıkılması zor olan ne kadar güç mesele ve suâl varsa sorsunlar. Eğer bu suâllere cevap verebilirse, onu kendi hâline bırakalım. Şâyet cevaplandıramazsa, kürsüsünü başına yıkıp şe­hirden sürelim.” dedi. Sonra Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerine durumu bil­dirdiler. O da; “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretlerinin türbesinin batı ta­rafında, gömülü bir minber vardır. O minber demirdendir. O demir min­beri halîfenin topladığı âlimlerin, bana suâl soracakları yere koysunlar. Sonra etrâfında ateş yakıp, kıpkırmızı oluncaya kadar kızdırsınlar. O minberin üzerine çıkıp, Allahü teâlânın izniyle, soracakları suâllerin hep­sinin cevâbını veririm.” buyurdu.

Onun bu sözleri halîfeye iletildi. Halîfenin emri ile o yeri kazdılar. Ebü´l-Vefâ hazretlerinin dediği gibi o minberi buldular. Binbir güçlükle onu çıkarıp, geniş bir alana koydular. Etrâfına ve yanına çok büyük odunlar yığdılar. Sonra odunları ateşe verdiler. Ateş, üç gün üç gece yandı. Minber ateşin tesiriyle kıpkırmızı oldu. Bağdat halkı, o alanda toplandı. Halîfenin ve ulemânın oturacağı yerin yakınındaki ateşi temiz­lediler. Halîfe minbere yakın bir yere oturdu. Halkın birçoğu; “Kıpkırmızı olmuş demire, insanoğlunun yaklaşması hiç mümkün mü Nerde kaldı üzerine çıkıp oturmak ve kendisine sorulan suâllere cevap vermek.” de­diler. Halîfeye daha önce Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretlerini kötüleyenler de o alana geldiler. Ebü´l-Vefâ hazretlerinin, ateşten kızarmış minberin üze­rinde yanmasını ve ona sorulacak suâllere cevap verememesini istiyor­lardı. Suâl soracak âlimlerin sayısı kırk kadardı. Bunların onu Hanefî mezhebi, onu Şâfiî mezhebi, onu Mâlikî mezhebi, onu da Hanbelî mez­hebi fıkıh âlimi idi. Dört mezhebde, o zamanda onlar kadar âlim kimse yoktu. Onlar gelip yerlerini aldıktan sonra, Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri­nin minbere çıkması istendi. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, Besmele çeke­rek minbere çıktı. Peygamber efendimize salâtü selâm getirdikten sonra hutbe okudu. Ateşten kıpkırmızı olan demir minberin üzerinde, ayağını bile kıpırdatmadı. Bu hâldeki minber, vücûdunu zerre kadar incitmedi.

Bu hâli gören halîfe, âlimler ve halk çok şaşırdılar. Halîfenin, Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri hakkındaki tutumu değişti. Hiç kimsenin onu inkâr edecek hâli kalmadı. Başta halîfe olmak üzere, oradaki herkes, Tâc-ül-Ârifîn´in Allahü teâlânın velî bir kulu olduğunu kabûl ve tasdîk etti. Esâ­sında bu durumu, Tâc-ül-Ârifîn´i sevmeyen ve ona düşman olanlar, onu halîfenin gözünden düşürmek için hazırlamışlardı.

Daha sonra Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Kim suâl sormak ve münâzara etmek istiyorsa gelsin.” dedi. Fakat kalabalık meydandan, özellikle o kırk âlimden hiç kimse ona cevap vermedi. Sapıklar, âlimlere; “Biz sizi niye buraya getirdik Hazırladığınız suâllerinizi sorsanıza.” dediklerinde, âlim- ler; “Vallahi biz, gerçekten cevâbı zor sorular hazırlamıştık. Fakat şimdi onların hiçbirini hatırlayamıyoruz. Bildiğimiz her şeyi unuttuk.” de­diler. O âlimlerin arasından bir zât; “İslâm nedir ” diye sordu. Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Hangi İslâmı soruyorsun. Senin İslâmından mı soruyorsun, yoksa benim İslâmımdan mı ” diye söyleyince o zat; “İslâm iki türlü mü­dür diyorsun ” dedi. Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Evet iki türlüdür. Sizin İslâmınız, îmânınızın aynıdır. Sen; Allahü teâlâ birdir, eşi ve benzeri yoktur. Muhammed Mustafâ hak peygamber diye dilinle söyler, kalbinle buna inanırsın. Hak te- âlânın ve Resûlünün emrini tutup onunla amel edersin. Ama bizim İs- lâm anlayışımız ve kabûl edişimiz bâzı değişiklikler arz eder. Şöyle ki: Biz, îmânın yanında, hiçbir zaman Allahü teâlâdan gâfil olmamak İslâm- dır, deriz. Sizin orucunuz; Ramazân-ı şerîfte fecrin ağar­masından, güneş batıncaya kadar, yemeden-içmeden, cimâdan sakın­mak ve akşam olun- ca da iftar etmektir. Bizim orucumuz ise; yiyecekler­den, giyeceklerden ve bütün kâinattan uzak durmaktır. Biz, dünyâ nî­metlerinden, sâdece ibâdet ve tâatte güç kazanmak için faydalanırız. Bi­zim için esas, bütün ahlâk bozucu şeylerden uzak durmaktır. Zekâta ge­lince; altından bu kadar, gümüşten şu kadar ve davardan şu kadar de­yip, fıkıh kitaplarında beyan buyurulduğu gibi verirsiniz. Bizim zekâtımız; mevcud olan her şeyi, fazla fazla vermektir ve Allahü teâlânın indinde makbûl olan nesnelerle zen- ginlik hâsıl edip, bütün varlıklardan el çek­mektir.

Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, sonra haccı ve diğer emirleri çok açık bir şekilde anlattı. Sonunda; “Bu anlattığım İslâma kim sâhiptir ” diye so­runca, hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Ey Cemâat! Benim için çok şiddetli bir ateş kızdırdınız, ama Allahü teâlâ söndürdü. Bâzı zor suâller hazırlayarak, onların cevâbının verilmeme­siyle beni âciz bırakmak istediniz. Fakat, Allahü teâlâ beni değil, sizi âciz bıraktı. Kendinizin fesâhat ve belâgatla konuşup suâl sormanızı, benim ise, fesâhat ve belâgattan uzak suâllerinizi cevaplandırmamı istiyordu­nuz. Fakat siz de gördünüz, ben de fasîh ve beliğ söz söylemeye muk­tedir imişim.” dedi. Ve; “Hani bana sormak için suâl hazırlayanlar ne­rede Gelsinler, suâllerini sorsunlar!” diye üç sefer yüksek sesle ses­lendi. Hiç kimse cevap vermeyince kendisi; “Bana sormak için hazırladı­ğınız hâlde, Allahü teâlâ tarafından size unutturulan suâlleri, O´nun yar­dımıyla sizlere ben sorayım ve cevâbını vereyim.” dedi.

Suâl hazırlayan kırk âlimden ilkine; “Yâ falan! Senin hazırladığın suâl şu değil miydi ” diye sorunca, ondan “Evet.” cevâbını aldı. “İşte cevâbı da budur.” diyerek, o suâli çok güzel bir şekilde açıkladı. Verdiği cevâbı orada bulunan herkes çok beğendi. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, orada bulunan diğer otuz dokuz âlimin hazırladıkları suâlleri tek tek söyleyerek, cevaplarını gâyet açık bir şekilde söyledi. Bu durum, başta halîfe ve orada bulunan kırk âlim olmak üzere, herkesi hayretler içinde bıraktı. Orada bulunanların hepsi, Ebü´l-Vefâ hazretlerine hayrân oldular. Tâc-ül-Ârifîn sonra onlara; “Ey âlimler! Ey fakîhler! Biliniz ki, medresede öğre­nilen ve kâğıt üzerine yazılan ilim zamanla unutulur. Fakat Ledün mek­tep ve medresesinde öğrenilen ilm-i ledünnî´nin kâğıdı gönül sahifesidir. O, gönül sahifesine yazılır ve aslâ unutulmaz. İlm-i ledünnî´yi öğrenin. Bu ilmi öğrenen, iki cihanda mesûd olur, saâdete erer ve bahtiyâr bir hayat yaşar.” dedi. Sonra minberden inerek iki rekat namaz kıldı ve bir kenara oturdu. Oradaki halkın bâzıları, onun yanına gelerek oturdular. İbn-i Akîl ve İbn-i Hübeyre de Tâc-ül-Ârifîn hazretlerinin yanına gelerek himmet istediler. Ebü´l-Vefâ onlara; “Siz, beni fasîh ve beliğ konuşamayan acemi bir kimse mi sanmıştınız ” diye sorunca, onlar; “Evet öyle zannediyor­duk.” dediler. Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Biliniz ki, Allahü teâlânın lütfu kime erişmişse, o kimse nâkıs ise kâmil olur. Dilsiz ise konuşur. Konuşması düzgün değilse, fasîh olur. Kör ise gözleri görür. Ne eksiği varsa, hepsi tamamlanır, hiçbir eksiği kalmaz. Allahü teâlâ bana da lütufta bulundu. Ceddim Muhammed Mustafâ, gece rüyâmda görünüp, ağzıma mübârek tükürüğünden bulaştırdı. O sabahtan beri çok fasîh ve beliğ konuşmak­tayım.” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Hübeyre, Seyyid Ebü´l-Vefâ haz­retlerinin eline sarılarak, cân-u gönülden tövbe etti.

Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, sonra ikinci defâ büyük bir vâz ve nasîhat verdi. O sırada, daha halîfenin kalbinde inkâr kokusu vardı. Çünkü Ehl-i sünnet düşmanları münâfıklar, Ebü´l-Vefâ hazretleri hakkında gece-gündüz çeşit çeşit yalanlar söylüyor ve ona iftirâ ederek, doğruyu bâtıl olarak göstermeye çalışıyorlardı. Seyyid Ebü´l-Vefâ´nın vâzını dinlerken halîfeye bir hâl oldu ve onun anlattıklarını cân-u gönül­den dinlemeye başladı. “Çok güzel yâ Tâc-ül-Ârifîn” diyerek kendini kay­betti. Bu durum, birkaç defâ daha tekrarlandı. Ebü´l-Vefâ hazretlerini kö­tüleyenler, onun böyle söylemesine çok şaşırdılar. Kendisine gelince, ona; “Sizinle Seyyid Ebü´l-Vefâ arasında bir yakınlık yok iken, ona bu şekilde seslenmenizin sebebi nedir ” diye sordular. Halîfe; “Vallahi o sözü kendi isteğimle söylemedim. Minberin üzerinde yeşil bir kuş bulu­nuyordu. O kuş; “Çok güzel yâ Tâc-ül-Ârifîn.” deyince, kendi isteğim ol­madan o kuşun sözlerini tekrarladım.” dedi. Sonra Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri minberden inince, birçok kimse yanına gelerek tövbe etti. Yap­tıklarından ızdırap duyan halîfenin, Tâc-ül-Ârifîn hazretlerinin yardımıyla kalbi yumuşadı ve düşmanların sözlerine bakmayarak ona bîat etmek istedi. Tenhâ bir yerde vâz kürsüsü kurmaları için adamlarını görevlen­dirdi. Sonra da Ebü´l-Vefâ hazretlerine, gelip bize tenhâ bir yerde vâz versin. Lutfedip bizi şereflendirsin.” diye haber gönderdi. Seyyid Ebü´l-Vefâ; “Canla başla.” dedi. Kürsünün kurulduğu yere gitti ve vâz u nasîhatta bulundu. O mecliste, o kadar çok ilmi-ledünnî ve feyz saçtı ki, anlatılması mümkün değildir. Oradakilerin hepsi, derecelerine göre his­selerine düşeni aldılar. Halîfe ve hazır bulunan âlim ve fakîhler ona hay­ran kaldılar. Bunların arasında Tâc-ül-Ârifîn için; “Bu kadar ilmi nereden öğrendi Bu kadar çok kitap bilgisine nasıl sâhib oldu ve nasıl mütâlaa edebildi Zâhirî ve bâtınî ilimlerde bir benzeri olmayan bu zât, hangi âlimlerden, nerede ve ne zaman ders aldı ” diye hatırlarından geçirenler oldu. Onların bu düşünceleri ona mâlûm oldu ve; “Ey insanlar! İyi bilin ve anlayın. Cenâb-ı Hak bir kuluna ihsan edip feyz vermişse, o kimse zâhirî ve bâtınî ilimlerde öyle söz sâhibi olur ki, sizin âlimlerinizin uzun yıllar çalışarak elde ettikleri çok ilim, O´nun verdiği ilme nazaran denizde bir damla gibidir. Bir tarafın ilim öğreteni Allahü teâlâ, bir tarafın ilim öğreteni insan olursa, hangi tarafın ilminin daha tutarlı olduğunu siz kıyâs ediniz.” buyurdu. Orada bulunanlar, onun bu sözünü işitince çok ağladılar. Bu konuşmadan sonra, birçok kimsede derecesine göre bir hâl hâsıl oldu. Bâzıları düşüp bayıldılar. Halîfeyi de dehşet kaplıyarak vücûdunu bir tit­reme aldı. Kalbinde Allah korkusu yer edip, evliyâ sevgisi hâsıl oldu. Tâc-ül-Ârifîn hazretleri, minberden inip halîfenin yanına geldiler. Elleriyle halîfenin vücûdunu sıvazladı. O titreme hâli halîfeden gitti. Bunun üze­rine halîfe; “Yâ Seyyid, bana hâssaten vâz et.” dedi. Ebü´l-Vefâ hazretleri de; “Ey Emîr-ül-müminîn! Sen gerçeği gördün. Amma sen bir inat yü­zünden bunu anlamadın veya anlamak istemedin. Bir kimseye kendisinin vâzı tesir etmezse başkasınınki hiç tesir etmez. Fakat ben sana bir kıssa anlatayım, sen ondan hisse çıkar:

Bir çoban, güttüğü koyunlara şefkatli ve merhametli davransa, onları incitmezse ve zayıf-sağlam demeden her birini iyi ve otlu yerlerde otla­tırsa, sıcak bastığı vakitlerde ağaç altlarına götürüp onları gölgelendi­rirse, susadıklarında onları güzel berrak sulardan sularsa, hülâsa ne ka­dar iyi beslerse, koyunlar besili olur ve sürü çabuk artar. Koyunların süt­leri de çok olur. Koyunları böyle olan sürü sâhibi de, çobandan memnun olarak daha fazla ücret verir. Eğer bunları yapmayıp da tersini yaparsa, koyunların sütleri ve sayısı azalır. Sürü sâhibi memnun kalmayarak ço­banı işten çıkarır, onun yerine başka çoban getirir.

İşte böyle olduğu gibi, ey halîfe, bir bakıma sen de bir çobansın. Sana itâat eden tebean da koyun gibidir. Sen insaf ve adâletle hareket ederek onlara zulüm etmezsen, Allahü teâlâ da senin hukûkunu görerek, adâletle hareket ettiğin için seni makâmında devamlı tutar ve sen de böylece ülkeni günden güne genişletebilirsin. Eğer tebeana şefkat ve merhametle davranmazsan, onlara ezâ, cefâ ve zulüm edersen, Hak teâlâ seni memleket pâdişâhlığından ve hilâfet makâmından alır. Böy­lece hem bu dünyâda, hem de âhirette kovulmuş olursun.

Ebü´l-Vefâ hazretleri söze devamla; “Ey Emîr-ül-müminîn! Şimdi iyi düşün ve gözünü aç. Kendi hâline dikkatle bak. Hangi taraftansın Ona göre amel et ve durumunu düzelt. Kimseye güvenme, âhirette yarayacak işi kendin gör!” buyurdu. Bunun üzerine halîfe; “Ey Seyyid! Allahü teâlâ seni ve ecdâdını, bütün müminlere yardım ve onlardan faydalanmaları için gönderdi. O yardım ve faydadan, bugün özellikle ben istifâde ettim. İdârem altında bulunan âmirlere, halka adâlet üzere muâmelede bulu­nup, kimseye zulüm etmemeleri için emir göndereceğim. Söylemek ben­den, emrimi yerine getirmek ise onların vazifesidir. Eğer emrimi yerine getirmezlerse, günaha girer ve yarın Allahü teâlânın huzûrunda kendileri mesûl olurlar.” dedi.

Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Ey halîfe! Güzel söylüyor­sun, fakat sâdece dil ile söylemek yetmez. Yapılan işi tartarak yapmak ve her durumda adâlete riâyet etmek lâzımdır. Ey halîfe! Şüphen olma­sın ki, günün birinde öleceksin. Burada öyle bir amel işle ki, yarın kıyâ­met günü o amelin sana faydası dokunsun. Günün birinde seni, seni ya­ratan yüce bir varlığın huzûruna götürecekler. O her şeyi bilir, hiçbir şey O´na gizli kalamaz. Burada işlediğin her şeyin karşılığını orada görecek­sin. Şunu hiç unutma ki, Allahü teâlâ seni bir damla meniden yarattı. Sana can verdi, akıl verdi. Göz, kulak, ayak ve dil verdi. Bunlara benzer daha nice âzâlar ve saymakla bitmeyecek nîmetler verdi. Bütün bunları insanoğlunun emrine âmâde kıldı. Böyle nîmetler verdiği insanlar üze­rine hükmetmen ve emir vermen için, Allahü teâlâ seni hâkim kıldı ve halîfe yaptı. Sana tâbi olan bütün insanların hâlleri senden sorulacaktır. Bu yüzden makâmınla öğünüp mağrur ve gâfil olmayasın.” deyince, ha­lîfe çok ağladı ve harâreti arttı. İçmek için su istedi. Bir maşraba su getir­diler. Tam suyu içeceği sırada, Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Ey halîfe, suyu içme! Sabret.” dedi. Bunun üzerine halîfe onun diyeceğini beklemeye başladı. Tâc-ül-Ârifîn; “Ey halîfe! Çok susamış bir hâlde sahrâda olsan ve bir damla içecek su bulamasan, susuzluktan ölecekmiş gibi olsan. Bir kimse elinde bu maşrabayla sana su getirse ve karşında tutarak; “Şâyet saltanatının yarısını bana verirsen, şu suyu sana vereceğim.” dese ne yaparsın ” deyince, halîfe; “Susuz ölmektense, diri kalıp yaşamak daha iyi olacağından, saltanatımın yarısını verir, bir maşraba dolusu soğuk suyu alırdım.” dedi.

Bunun üzerine Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Suyu içtiğinizi kabûl edelim. O içtiğin su, bir müddet sonra idrâr olarak yol bulup çıkmak istese, fakat Al- lahü teâlâ o suyu veren kimseye bir imkân verse, o kimse seni, idrârını yapamaz hâle getirse ve sen de idrârını yapamasan, o zaman, o kimse; “Eğer saltanatının diğer yarısını da bana verirsen, idrârını yapmanı sağ­larım. Yoksa seni bu hâlde bırakırım.” dese ne yaparsın ” diye sordu. Halîfe cevap olarak; “Ezâ, cefâ içinde çâresiz kalmaktan dirlik iyidir. Sal- tanatımın yarısını ona verir, o zahmetli hâlden kurtulurum.” dedi ve elin- deki suyu içti. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri başını kaldırıp; “Ey halîfe! Bil ki, yarısı bir içim suya, yarısı da bir defâ idrâr çıkarmak karşılığında el- den çıkacak olan bir devlete, bir makâma, ârif olan kimse hiç tamâ eder mi Onun için, beylik ve makamın benim yanımda zerre kadar bir değeri yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine halîfe; “Ey Seyyid! Beni mâzur görünüz. Sizin asıl hâlinizi bilememişim. Biliyorsun ki, nefs kâfirdir. İn­sana türlü türlü endişeler verir ve kişi, kendisini vesveseye iten herkesin sözüne uyar.” dedikten sonra, Ebü´l-Vefâ hazretlerinin elini öptü ve; “Ey-Seyyid! Bu andan îtibâren senin emrinden dışarı adımımı atmayacağım. Yapa- cağım işleri, önce sizinle istişâre edeceğim, sonra yapacağım.” dedi. Ebü´l-Vefâ hazretleri de; “Ey Emîr-ül-müminîn! Benim sana, senin de bana ihtiyâcın yok. Fakat ne yaparsan Allahü teâlânın emrinden dı­şarı çıkma, Peygamber efendimizin sünnetini bırakma. Dâimâ Allahü teâlâ- dan kork. Resûlünden utan.” dedi. Bunun üzerine halîfe; “Ey Seyyid! Ba- na, gönlümün dünyâya karşı aşırı ve fazla bir hırs gösterme­yeceği bir nasîhatta bulun ” deyince, Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Dünyânın lezzetleri üç şeyde toplanmıştır. Bunların ilki yemek-içmek, öbürü giyin­mek, diğeri ise cimâ´dır. Yiyeceklerin en tatlısı baldır. Bal, küçük ve zayıf olan arıdan hâsıl olur. O hayvancığı, insan dilerse kolayca öldürebilir. Giyeceğin en iyisi ipek olup, onu da küçücük bir böcek yapar. O böcek, gökgürültü- süyle ölür. Cimâ ise, bir bevli yerli yerine ulaştırmaktır. Bu da bir anlık lezzettir. Dünyânın, insan için geçen süre kadar bile kıymeti yoktur. Kâ- mil ve ârif kimse dünyâya gönül bağlamaz. Böyle zâtların gö­nülleri, Allahü teâlâdan bir ân bile uzak olmaz.” buyurduktan sonra, tale­bele- rinden birine işâret etti. Talebesi hâl ehlinden olduğu için, hocasının ne için işâret ettiğini hemen anladı. Ebü´l-Vefâ hazretleri onun eline, o za- mâna kadar görülmemiş bir inci koydu. İncinin parlaklığından her taraf ı- şıl ışıl olmuştu. Halîfe bunu görünce, Seyyid Ebü´l-Vefâ´dan bakmak için izin istedi. Ebü´l-Vefâ hazretleri inciyi halîfeye verdi. Halîfe eline alınca, inci basit bir taş oluvermişti. Onu tekrar geri verdi. Seyyid Ebü´l-Vefâ o taşı eline alınca, yine pırıl pırıl parlayan bir inci oluverdi. Halîfe o inciyi tekrar eline aldığında, yine değersiz bir taş oluverdi. Halîfe onu tekrar Seyyid Ebü´l-Vefâ´ya geri verince, o taş, tekrar gözleri kamaştıran, par­laklığıyla insanları cezbeden bir inci oldu. Halîfe bu duruma çok şaşırdı. Bunun neden ileri geldiğini anlıyarak, cân-u gönülden tövbe etti. Adâlet üzere hareket edeceğine, kimseye zulüm etmeyeceğine gönülden söz verdi.

Sonra Emîr-ül-müminîn, çeşitli yemekler hazırlamaları için adamla­rına emir verdi. Tâc-ül-Ârifîn hazretlerine ziyâfet verecekti. Adamları çok mikdârda ve çeşitli yemekler hazırladılar. Sofralar kurularak, o yemekleri onların üzerlerine koydular. Halîfe ve Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, tale­beleriyle sofraya oturdular. Seyyid Ebü´l-Vefâ talebelerine; “Ramazan Mecnûn aranızda mı ” diye sorunca, Ramazan Mecnûn; “Buradayım.” diyerek ayağa kalktı. Ebü´l-Vefâ; “Ey halîfe! Önce bu Mecnûn´un karnını doyur.” dedi. Halîfe de; “Hay hay, yemeğin sonu yoktur. Ne kadar isterse yesin.” deyince, Ebü´l-Vefâ hazretleri Ramazan Mecnûn´a işâret etti. Ramazan Mecnûn yemekleri yemeğe başladı. Orada bulunan bütün ye­mekleri yedi ve ey halîfe! Daha yemek yok mu Karnım doymadı.” dedi. Halîfe de; “Bağdat´ta ne varsa yersin, fakat yine doymazsın.” deyince, Ramazan Mecnûn; “Bugün rızkımı senden talep ettim, aç kaldım.” dedi. Bunun üzerine halîfe özür diledi ve tövbe istigfâr etti.

Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, yola çıkmak için halîfeyle vedâlaştı. Ha­lîfe ona, şehirden çıkıncaya kadar refâkat etti. Seyyid Ebü´l-Vefâ talebe­leriyle Bağdat´tan uzaklaştıktan sonra, halîfe, Mâcid-i Kürdî´yi istedi. Seyyid Ebü´l-Vefâ, Mâcid´e izin verince, Mâcid, halîfenin yanına geldi. Halîfe kâtibine; “Kasendi´nin etrâfında olan bütün köylerin uşrlarını Seyyid Ebü´l-Vefâ´ya yaz.” diye emir verdi. Kâtip, halîfenin bu emrini yazdı. Halîfe, bunu Mâcid-i Kürdî´ye vererek; “Bunu Seyyid Ebü´l-Vefâ´ya götür. Fakat Seyyid hazretleri beldesine varmadan bunu ona verme ve gösterme.” dedi.” Mâcid-i Kürdî; “Peki.” diyerek mektubu aldı ve Seyyid Ebü´l-Vefâ´nın arkasından yetişti. Ona hiçbir şey söylemedi. Hepsi ge­miye bindiler. Fakat gemi, ne yaptıysalar bir türlü hareket etmedi. Bunun üzerine Ebü´l-Vefâ hazretleri, Allahü teâlânın yardımıyla geminin neden yürümediğini anladı ve Mâcid-i Kürdî´yi yanına çağırdı. Ona; “Ey Mâcid sende bir şey var.” dedi. Mâcid de; “Evet yâ Seyyid.” deyince; “Nedir o ” diye suâl etti. Mâcid; “Bende halîfenin size gönderdiği bir mektup var.” dedi. Ebü´l-Vefâ; “Daha önce bana onu niye vermedin ” dedi. Mâcid de; “Yerinize varmadan size vermememi ve ondan bahsetmememi halîfe vasiyet etmişti. Ondan dolayı vermedim.” deyince, Ebü´l-Vefâ; “Yâ Mâcid! Görüyorsun ki gemi hareket etmiyor. Ne yapmamız lâzım Getir mektubu bir göreyim.” dedi. Mâcid-i Kürdî mektubu cebinden çıkarıp ho­casına verdi. Seyyid Ebü´l-Vefâ mektubu okuduktan sonra, yırtıp, parça parça ederek suya attı. O anda gemi, kendi kendine hareket etti. Çok hızlı bir şekilde varacağı yere vardı. Bâzı kimseler; “O kâğıtta her hâlde Seyyid hazretlerine bir şey vakfedilmişti. Seyyid hazretleri neden böyle yaptı acabâ Kendisi kabûl etmedi, bâri zürriyetine veya talebelerine verseydi.” dediler. Bu durum Ebü´l-Vefâ hazretlerine mâlûm oldu ve; “Ey insanlar! Velî olan kimsenin, Allahü teâlâdan başka bir şey istemesi, O´ndan başka bir şeye gönül bağlaması doğru değildir. Ben ve benim neslimin, benim silsilemin, kıyâmete kadar Allahü teâlâdan başka hiç kimseye muhtac olmayacağına ve bütün âlemin onlara muhtac olaca­ğına inanıyorum.” buyurdular.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevmeyen birisi gelip, devlet adamlarından Mustafa Paşaya onun aleyhinde sözler söyledi. Cezâlan­dırılmasını iste- di. Paşa bu sözler üzerine; “Peki onu nefy edelim. Bir yere sürelim.” De- di. O gece Paşa yatmak için başını yastığa koydu. Lâkin yastığı alevli bir ateş sardı. Paşa birden bire geriye çekilip ayak ucunda durdu ve korkuy- la bakmaya başladı. Etrafına seslendi. Ev halkı koşup geldi. “Ne oldu ” dediklerinde; “Başımı yastığa koyunca, yastığı bir ateş kapladı. Ondan korktum!” cevâbını verdi. Bunun üzerine evdekiler; “Paşa hazretleri ateş falan yok. Okuyun da yatın.” dediler. O da; “Oku­madan yattığım yoktur. Mutlakâ okur, öyle yatarım.” dedi. Paşa tekrar yatağa girip başını yastığa koyduğunda yine aynı ateşli alevi gördü. He­men sıçrayıp; “Söndürün, söndürün!” diye bağırmaya başladı. Gelenler yine bir şeyler görmedikle- rini söylediler. Netîcede bu hal sabaha kadar sürdü. Sabahleyin Paşa, yakınlarına bu hâli anlattı. Hiç kimse bir mânâ veremedi. Sonradan sev- diklerinden birisi; “İzin verirseniz ve darılmazsa­nız bunu size açıklarım.” dedi. Paşa da; “Darılmam söyle!” deyince, o; “Efendim! Siz ya birine zu- lüm ve haksızlık yapmışsınız veya haksızlık yapacaksınız! Öyle bir niye- tiniz olmalı. Zîrâ böyle ateş görmek, ancak Allahü teâlâ tarafından bir îkâzdır, uyarmadır, tenbihtir. Sizlere bundan sakınmak lâzımdır.” dedi. Bunu işiten paşa şaşırdı ve; “Ben kimseye haksızlık etmedim. Lâkin, Acemağa Câmiinde Hasan Efendi isminde bir zât varmış, uygunsuz hal- ler ve işleri yaparmış. Bana onu zemmedip kö­tülediler. Ben de onu nef- yetmeyi, uzaklaştırmayı niyet etmiştim.” dedi. O kimse bunu duyunca; “Efendim! Sakın öyle bir işe kalkışmayın.” dedi. Orada Hasan Efendinin talebelerinden birisi vardı. Bunu duyunca Pa­şaya Hasan Efendinin üs- tünlüklerini, güzel hallerini, dünyâya düşkün olmadığını anlattı ve hak- kında söylenen şeylerin iftirâ olduğunu belirtti. Paşa bunun üzerine ni- yetinden vaz geçip ona ikrâm ve iyilik yapmak, duâsını almak istedi ve; “Hakîkaten gece gördüğüm ateş, ona olan hak­sızlık niyetimin sebebi idi.” dedi ve şüphesi kalmadığını belirtti. Sonra Ünsî Hasan Efendiye birkaç kese altın gönderdi ve duâ istedi. Ayrıca; “Ona lâyık bir dergâhı da hiz- metine vereceğim.” diye haber gönderdi.

Asrındaki Mevleviyye yolu büyüklerinden Yûsuf Sinâneddîn Sîne- çâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânının usûlüne göre ilim tahsil ettikten sonra büyük evliyâ İbrâhim Gülşenî hazretlerinin sohbetinde ve hizmetin- de bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. İçine düştüğü aşk ve mu­habbet sebebiyle çeşitli memleketleri dolaştı. Edirne´ye gelerek Mevlevî Der- gâhına yerleşti. Orada bulunduğu sırada insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Yûsuf Sinâneddîn-i Mevlevî hazretlerinin ilim ve fazi- letteki yüksekliğini çekemiyen bâzı câhil kimseler, onun hakkında çe­şitli dedikodular yaydılar. Hattâ bir kimseyi öldürdüğü şeklinde iftirâda bulun- dular. Yapılan araştırma ve soruşturma neticesinde söylenenlerin iftirâ olduğu anlaşıldı. Edirne´nin ileri gelenleri ve halkı ona yalvarıp Edir­ne´de kalmasını istedilerse de o kabul etmeyip İstanbul´a geldi. Sütlüce´de bu- lunan dergaha yerleşti. Talebe yetiştirip insanlara İslâmiyetin emir ve ya- saklarını anlatarak, dünyâ ve âhiret seâdetine ka­vuşmaları için çalıştı.

Share.

About Author

Leave A Reply