İnsan

0

Ehl-i sünnetin îtikâddaki iki imâmından biri ve büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Eş´arî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti sırasında insanın yaratılışını ve yaratılış safhalarını açıklayarak şöyle buyurdular:

İnsanın yaratılış safhaları, sûret ve şekillerindeki değişik durumlara; “Biz insanı (Âdem´i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Â- dem´in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bak ki, şekil ve­renlerin en güzeli olan Allahü teâlânın şânı ne kadar yücedir.” Meâlin- deki Mü´minûn sûresi 12-14 âyet-i kerimelerinde işâret buyuruldu.

Bunlar, Allahü teâlânın varlığının muhakkak lâzım olduğunu ifâde eden, O´nun irâde ve tedbîrine delâlet eden en açık delillerdendir.

İnsan, çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve du­rumlara kâbiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir sûretle değil de, kendisine has özellikleriyle mâlûm olan ve en güzel sûrette meydana gelmesi, mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.

İnsana baktığımızda şunları görüyoruz: 1. İnsanın başka varlıklarda bulunmıyan, kendisine mahsus bir sûreti vardır. 2. İşitmek, görmek, kok- lamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazır- lanmış bir takım vâsıtalara (duyu organları) sâhiptir. 3. İhtiyaç hâsıl ol­dukça, tertib üzere hazırlanmış gıdâ âletleri. Meselâ, yeni doğmuş çocuk gıdâsını, önce annesini emmek sûretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdâsını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, diş­lerle donatılır. Gıdâsını yemekle elde eder. 4. Ağızdan alınan gıdâlar, mîdeye gelir. Mîde, kendisine ulaşan gıdâları pişirir. Bu gıdâlara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, sonunda saç ve tırnak­lara kadar ulaşır. 5. Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücûdun şeker du­rumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hâle getirmek gibi bâzı vazîfeler için hazırlanmıştır. 6. Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır. 8. Ay­rıca alınan gıdâlardaki fazlalıkların atılması için gerekli âletler (âzâlar). Bunlardan başka, tesâdüfî olarak düşünülmesi imkânsız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayıla- mıyacak kadar çok şey vardır. Bütün bunların çamur özü ve su ile dü­zenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi ge­rektirir. Bunu, düşünen her akıl sâhibi anlar. Aynı şekilde, bir plân dâire­sinde düzenleyen, kasdeden bir binâ yapıcısı olmadan, bir binânın mey­dana gelmesi bile mümkün olmayınca, bütün bu saydığımız hâllerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Şerefli bir insan olabilmek için; edep sâhibi olmak, farzları edâ etmek, sâlihlerle bulunmak ve fâsıklardan uzak durmak lâzımdır.”

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Akıllı insan, önce îtikâdını düzeltir ve Rabbine ulaşmaya hazırlanır. Ni- yetini hâlis yapar, işlerini temiz kılar. İbâdetini güzel yapar ve âhiret azığı toplar. Kendisinin başıboş yaratılmadığını bilir.

İlkönce tevhide, yâni Allahü teâlânın birliğine ve şerîki (ortağı) olma­dığına inanmaktır. İnanır ki: Allahü teâlâ birdir. Fakat bu birlik rakam cin­sinden değildir. O birdir, fakat diğer şeyler (mahlûk olan varlıklar) gibi değildir. Yarattıklarından hiçbirine benzemez. Mülkünde hiçbir şey O´nun zıddı değildir. Yarattıklarının hiçbiri O´nun aynı değildir. Cisim ve cismânî değildir. Hiçbir hâdis (sonradan, yoktan var olanlar) veya hâdise O´nu kaplayamaz ve kaplayamayacaktır. Eşyâya hulûl etmez. Eşyâ da O´na hulûl edemez. Olmuş ve olacak her şeyi bilir. Henüz olmamış bir şeyin, nasıl olacağını bilir. Öncelik, sonralık ve zaman, mekân mahlûklar içindir. O, zamansız ve mekânsızdır.

Allahü teâlâ vardır. O, alîmdir (bilici), mâlûm (bilinmiş) değildir. O, kâ- dirdir (gücü yeten), makdûr (güç yetirilen) değildir. O her şeyi görür, ken­disi görülmez. Rızıkları O verir. Yaratandır, yaratılmış değildir.

Allahü teâlâ, ilim sıfatı ile âlimdir. Kudret sıfatı ile kâdirdir. O´nun isim ve sıfatları mahlûk değildir. Kıyâmet gününde müminler Allah´ı görecek- lerdir. İnsan, amelleri sâyesinde değil, yalnız Allah´ın ihsânı ve takdiri ile Cennet´e girecektir.”

Hindistan ın büyük velîlerinden Rükneddîn Ebü l-Feth (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir talebesi tarafından toplanan Mecma ul-Ah- bâr adlı eserdeki bir mektubunda buyurdular ki: O azîz, kesin olarak bil- melidir ki, insan iki şeyden ibârettir. Sûret ve sıfat. Hüküm sıfata göre­dir, sûrete göre değil. Hadîs-i şerîfte; Allahü teâlâ, sûretlerinize ve amelleri- nize bakmaz, kalblerinize bakar buyruldu. Ama sıfatın hükmü, hakîkat üzere, ancak âhirette görünür. Çünkü orada her şeyin hakîkatı zâhir olur. Bu sûret gidicidir ve herkes kendi sıfatına uygun şekilde haşrolunur. Ni- tekim Bel am-ı Bâurâ, o kadar tâatiyle birlikte, köpek sûretinde haşrolu- nacaktır. A râf sûresi 176. âyet-i kerîmede meâlen; Onun hâli köpeğe benzer buyruldu. Bunun gibi zulmeden, başkasının malına, ca­nına tecâ- vüz eden, kendini kurt sûretinde; kibirli olan, kaplan sûretinde; bahîl ve harîs olan da, kendini domuz şeklinde bulacaktır. Kâf sûresi 22. âyet-i kerîmede meâlen; Şimdi senin perdeni açtık! Artık bugün gözün kes- kindir buyrulması, bunu gösterir. İnsan, bu kötü sıfatlardan temiz­lenme- dikçe, hayvanlar sırasında yer almaktadır. A râf sûresi 179. âyet-i kerî- mede meâlen; İşte onlar, hayvanlar gibidir; doğrusu daha sapık ve aşağıdırlar buyruldu. Nefsin tezkiyesi, temizlenmesi ise, ancak Allah a sığınmak ve O ndan yardım istemekle mümkündür. Yûsuf sûresi 53. â- yet-i kerîmesinde meâlen; Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder. Ancak Rabbimin koruduğu nefs müstesnâdır. Çünkü Rabbim Gafûrdur, Rahîmdir buyruldu. Hakk´ın ihsânı ve yardımı olmadıkça, nefs tezkiye olmaz. Nûr sûresi 21. âyet-i kerîmede meâlen; Eğer üzerinize Allah ın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen (günah kirinden) temize çıkamazdı. Fakat Al­lah dilediğini temize çıkarır buyruldu. Bu ihsân ve rahmetin alâmeti, ayıplarının kendine gösterilmesidir. Bütün kâinâtın yanında yok hük­münde olduğu ilâhî azametin nûrundan bir şuâ onun kalbinde parlasa; bütün dünyâ büyüklükleri, onun nazarında toprak hükmünde olur. Kal­binde dünyâ ehlinin kıymeti kalmaz. Bu hâl kalbini kaplayınca; dünyâ eh­linin tutulduğu hayvânî sıfatlarından nefret eder ve onların yerine, melek ahlâkının sıfâtlarının görünmesini ister. Zulüm, gadap, kibir, bahillik ve hırs yerine; af, hilm, tevâzu, cömertlik ve îsâr hâsıl olur. Bütün bunlar, âhireti isteyenlerin hâlleridir. Hakk´ı isteyenlerin hâlleri ise, bunlardan daha yüksektir. Allah ın ahlâkı ile ahlâklanınız hadîs-i şerîfi, onların hâ­line uygundur. Herkesin anlayışı buna erişemez.

Beyt:

Ahdim vardır ki, senden gayri dost etmeyeyim,

Şartım vardır ki, senden başka istemeyeyim.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün vâz veriyordu. Sultânın adamlarından birisi, merâsim ile oradan geçerken; “Şuraya bir uğrayalım” deyip içeri girdi. O sırada Sırrîyi Seka- tî; “Mahlûkât içerisinde en âciz ve zayıf olan mahlûk, insandır. Bu­nunla berâber, bu kadar mahlûk arasında, Allahü teâlânın emirlerine in­san ka- dar isyân edip yüz çeviren mahlûk da yoktur. Eğer insan iyi olursa, me- lekler ona gıpta eder imrenirler. Eğer kötü olursa, şeytanın bile kendi- sinden nefret edip, kaçtığı, şerli bir kimse olur. Ne kadar hayret edilir ki, bu kadar zayıf ve âciz olan insanoğlu, kendisine her nîmeti ve­ren, her an varlıkta durduran, yaşatan, kudret ve azamet sâhibi olan Allahü teâlâya karşı gelmekte ve isyân etmektedir…” diye anlatıyordu. Sultânın yakın- larından olan bu kişi, bu hikmet dolu sözlerin tesiri ile, ağ­laya ağlaya kendinden geçti. Bir zaman sonra kalkıp evine gitti. Hiç ko­nuşmuyor, bir şey yiyip içmiyor, hep ağlıyordu. Sabah olunca, yürüyerek, Sırrî´yi Sekatî´nin sohbet ettiği yere gelip, anlatılanları dikkatle dinledi. Üçüncü gün yine geldi. Sohbet bittikten sonra; “Efendim! Sizin söyledik­leriniz ba- na çok tesir etti. Kabûl ederseniz, sizin talebelerinizden olmayı arzu edi- yorum.” dedi. Kabûl edildi. Ahmed ismindeki bu talebe, az za­manda çok yüksek derecelere kavuştu. Bir gün hocası Sırrî-yi Sekatî´nin huzûruna çıkıp; “Ey şefkatli ve merhametli efendim! Beni günah karan­lıklarından kurtarıp, huzûr ve saâdete kavuşturdunuz. Bunun için Allahü teâlâ size bol bol mükâfâtlar ve hayırlı karşılıklar ihsân buyursun” dedi. Kısa zaman sonra Sırrî-yi Sekatî hazretlerine biri gelip, “Efendim, beni talebeniz Ahmed gönderdi. Rahatsız olduğunu size bildirmemi söyledi.” dedi. O da gelen kimse ile talebesi Ahmed´in bulunduğu yere gitti. Şehrin dışında, sahrada çukur bir yerde yattığını ve ölmek üzere olduğunu gör­düler. Bu sâdık talebesinin başını kaldırıp dizine koydu. Yüzünün tozla­rını sildi. Ahmed gözünü açıp hocasını görünce çok sevindi.

Huzûr içerisinde rûhunu teslim etti. Gasl ve defin hizmetlerini yerine getirmek için şehre geri geldikleri bir zamanda, şehir halkının kendilerin­den tarafa geldiklerini gördüler. Hayret edip nereye gittiklerini sordular. Onlar; “Biz şehirde (Her kim, Allahü teâlânın velî kullarından birinin ce­nâzesinde bulunmak isterse, Şûnîzîye kabristanına gitsin) diye bir ses duyduk. Onun için yola çıktık.” dediler. Yıkayıp kefenledikten sonra Şûnî- zîye kabristanına defnettiler.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Semmâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Akıllı kimselerin arzusu, düşüncesi, Cehen- nem´den kur­tulmak ve haramlardan kaçmaktır. Ahmak olanın arzusu, o- yun ve eğlen­cedir.” ve “Ölüm meleği yastığının dibinde durduğu halde u- yuyup gaflete dalan kimseye çok şaşılır.” sözleriyle âhireti unutup gaf- lette olan insan­lara duyduğu hayreti bildirmiştir. Her şeyden evvel farzları yapıp haram­lardan ve şüpheli şeylerden sakınmayı söyler, nâfilelerle uğ- raşılacak zaman olmadığını bildirir; “Zarûrî din bilgilerini alıp, faydasız şeyleri terk etmek, akıl sâhiplerinin işidir.” buyururdu.

“Allahü teâlâ dünyâyı lezzetlerle ve âfetlerle doldurdu. Helâlleri güç­lüklerle, haramları da mesûliyetlerle berâber kıldı.” Yine; “İnsanlar üç kı­sımdır: Birincileri, günahkârlar sınıfı olup, günahlarına tövbe edip bir daha günahlara dönmek istemeyenlerdir. Bunlar iyidir. Makbûldür. İkin­cileri, günah işlerler, sonra tekrar tekrar günah işlerler, sonra üzülürler, sonra yine günah işlerler, sonra da ağlarlar. Bunların kurtulması umulur. Fakat helâk da olabilirler. Üçüncüleri, günah işlerlerken pişman olmazlar, pişman olurlar üzülmezler ve yine günah işlerler ağlamazlar. Bunlar Cennet yolundan Cehennem yoluna sapmış olanlardır.” buyurdular.

Yine; “İnsan günahlardan sakındığı kadar, Allahü teâlâyı tanır.” buyu­rarak Allahü teâlâyı tanıyan kimsenin günah işlemeyeceğini bildirmiştir.

Velî, aklî ve naklî ilimlerde âlim Sarı Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Umûmiyetle insanlar üç çeşittir: Hayvanlara benzeyenler, meleklere benzeyenler, peygamberlere benzeyenler.

İnsanlardan bâzıları dünyâya düşkün olurlar, âhireti hiç düşünmezler. Bunların kalbleri katılaşmış, kabuk bağlamıştır. Dünyâ malına âşık ol­muşlar, âhireti düşünme hâssasını kaybetmişlerdir. Sanki kalbleri mü­hürlenmiştir. Bir kısım insanlar da kâfi mikdârda dünyâ ile meşgûldürler. Bunlar Cennet´e gidecek müslümanlardır. Bâzıları da mukarrebûn olup Allahü teâlâya yakın olurlar. Bunlar Hak ve hakîkat yolunun yolcularıdır­lar. Bunlar, Allahü teâlânın rızâsını esas alıp dünyevî keyf, zevk ve lez­zetlere yaklaşmayan îmân ve vicdân sâhipleridirler. Bunlar ilâhî tecelli­lere, ilâhî sırlara şâhid olurlar, onları müşâhede ederler. Bunlar öyle kim­selerdir ki, Allahü teâlâ yanında dereceleri çok yüksektir. Dünyâ ile alâ­kalarını kesmişler, yalnız âhiret ile ilgilenir olmuşlardır. Allahü teâlânın emri ve rızâsı dâhilinde, insanları irşâd edip doğru yola dâvet ederler. Allahü teâlânın varlığına ve birliğine kendileri kalbden inandıkları gibi, di­ğer insanları da inandırmaya çalışırlar ve bu işlerinde muvaffak olurlar.

“Yükü hafifler kurtulur. Yükü ağır olanlar helâk olur. Allahü teâlâ, dün- yâyı kendilerine verilmiş bir emânet bilip, o emâneti sâhibine teslim ede- rek yüklerini hafifletmiş olanları magfiret eder, kurtuluşa erdirir.”

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasak- larına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.

Yine buyurdular ki: İnsanlar riyâzet deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki, dînimizin emrettiği kadar yimek için dikkat et- mek, binlerce sene nâfile oruç tutmaktan daha faydalıdır.

Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihâsı olduğu hâl- de ve hepsini yemek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazla- sını bırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üs­tündür.

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “İnsanoğlunu şu iki şey mahvetmiştir: İzzet, makam arzusu, fakirlik korkusu.”

Yine buyurdular ki: “İnsanların “Lâ ilâhe illallah” ifâdesine kalben îtikâd edip dil ile söylemeleri ve buna fiilen vefâ göstermeleri lâzım gelir.”

“Allahü teâlânın, insanlara şu şekilde hitâb etmediği hiçbir gün yok­tur: “Kulum! Hiç insaflı davranmıyorsun. Ben seni anıyorum ama, sen beni unutuyorsun. Seni kendime dâvet ediyorum fakat sen, başkalarının dergâhına gidiyorsun. Ben dertleri belâları senden uzaklaştırıyorum. Lâ­kin günah üzerinde ısrâr ediyorsun. Ey Âdemoğlu! Yarın kıyâmette huzû­ruma gelince mâzeret olarak ne söyleyeceksin ”

“Son Peygamber Muhammed aleyhisselâm gönderildiği zaman, dün­yâda şu yedi sınıf insan vardı: Krallar, zirâatle uğraşanlar, hayvancılıkla uğraşanlar, ticâretle meşgûl olanlar, sanatla meşgûl olanlar, işçiler, yok­sullar. Allahü teâlânın elçisi Sevgili Peygamberimiz bu sınıflardan hiçbi­rini başka bir sınıfa geçmeye zorlamadı. Onları Allahü teâlâya itâata, tak- vâya, ilme çağırdı. İnsanlara şöyle buyurdu: “Allah bütün bu varlığı in­san için, insanı da Allahü teâlâyı bilmek için yaratmıştır. Dünyâ nîmetle­rini Al- lahü teâlâya itâat için kullanan, hem dünyâyı, hem âhireti kazanır. Bunun tersini yapan kimse ise, hem âhireti, hem de dünyâyı kaybede­cektir.”

Tâbiînin büyük âlim ve evliyâlarından Ebû Hâzım Seleme bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanların günah ve yasak işleri işlediğini görürsünüz. Ona “Ölümü ister misin ” denirse, “Hayır istemem” der. “Ona günahları terk etmez misin ” denildiğinde; “Onları terk etmek istemiyorum, onları ancak öldüğüm zaman bırakırım. Fakat ölümü de sevmiyorum” der”.

“Biz tövbe etmeden ölmek istemiyoruz. Ölümden önce de tövbe et­miyoruz. İyi bil ki, öldüğün zaman malını mülkünü bırakırsın. Hiç bir şeyi götüremezsin. Öyleyse nefsini iyi tanı.”

Yine buyurdular ki: “Dünyâda insanı sevindiren bir şeyin peşinden, mutlaka onu rahatsız edecek bir şey gelir.”

“Sizden birinin, dînin emirlerine uyması beni çok memnun ediyor.”

“Ey Âdemoğlu, her şey ölümden sonra belli olup, ortaya çıkacak.”

“İnsanlar konuşmayı severler fakat, konuştukları ile amel etmeyi, bil­diklerini yaşamayı terk ederler.”

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “İnsanların en üstünü, kıymetlisi kimdir ” dediler. Ce­vâbında; “Şu dört kimsenin kıymeti, Allahü teâlâ katında yüksektir: 1) Şükreden zengin, 2) Kanâatlı ve sabreden fakir, 3) İşlediği günâhlara pişmân olup, Allahü teâlânın azâbından korkan kişi, 4) Takvâ, verâ, zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir.” buyurdular. Yine “Bu kıymetli insanların içinde en üstünü hangisidir ” diye sordular. Bu­yurdular ki: “İlim ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir.”

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ey insanlar! Dünyâ gündüzler ve gecelerdir. Bunlar birbirlerini tâkip eder. Eğer gündüz yapacağın işi yapmazsan va­kit geçer gece oluverir. O halde işlerini sonra yaparım diyerek geriye bı­rakma ve sen dâimâ sâimlerle (oruçlu olup, ibâdet edenlerle) berâber bulun”. Bu sözüne sâdık kalır, dünyâ ehli ile bir arada bulunmazdı. Za­manındaki bâzı devlet adamları onu yemeğe dâvet ettiler. Özür beyân edip gitmedi. Niçin gitmediğini soranlara; “Onların dâvetine gitmeyip ye­meği kaybetmek, dînimden bâzı şeyleri kaybetmekten daha kolay geldi. Müminin dîninin, midesinden çok daha kıymetli olması lâzımdır.” diye cevap verdi. İnsanın asıl gâyesi dînidir.

Şumeyt hazretleri, dînin muhafâzasına çok ehemmiyet verir ve İslâ- miyete uymayan her şeyi reddederdi. Buyurdu ki: “Müminin sâhip ol­duğu şeylerin ilki ve en kıymetlisi dînidir. Malı olduğu zaman dîni olan, malı olmadığı zaman dîni olmayan, dîni malına bağlı olan kimseler var­dır. Böyle kimseler mallarını hiç kimseye emânet edemezler. İnsanlar da onu emin bir kimse olarak bilmezler. Böyle olanlara yazıklar olsun.”

Yine buyurdular ki: “Şu iki insan dünyâda azâb içindedir: Dünyâ nî­metleri kendisine verilmiş, fakat bunları kâfi görmeyip dünyâ ile devamlı meşgûl olan insan. İkincisi ise; Dünyâ nîmetlerinden mahrûm olduğu halde devamlı onların hasret ve üzüntüsüyle ve ona kavuşma arzusuyla dolu insan.”

“Allah´a yemîn ederim ki, bedenleriniz sizi Allahü teâlâya yaklaştıran bineklerdir. O bedenlerinizi Allahü teâlâya itâatte kullanınız ki, Allahü te- âlâ o bedenlerinizi mübârek kılsın.”

“Allahü teâlânın; baktığı şeyden ibret alan bir göz, fasih bir lisan, hayrı anlayan, inanan ve amel eden bir kalb verdiği kimseler felâh bulur kurtulurlar.” Şumeyt hazretleri insanların üç kısım olduğunu beyân etmiş ve; “Birincileri hayırlı amel işleyen, ona devam eden ve ona devâm ettiği halde ölenler. İşte bunlar mukarreblerdir. İkincileri; ömürlerini günah ve uzun bir gafletle geçirip, sonra tövbe etmiş olanlar. İşte bunlar Eshâb-ı yemîndirler (Cennet ehlidirler). Üçüncüsü ise; ömürlerini Allahü teâlânın men ettiği şeylerle geçiren, harama günaha devâm eden ve o hâliyle dünyâdan ayrılanlar. İşte bunlar Eshâb-ı şimâldirler (cehennemlikdirler).

Şumeyt bin Aclân, her hâliyle İslâmiyete uygun hareket eden bir zât idi. Buyurdu ki: “Ölümü düşünen insan, ne dünyânın geçici sıkıntılarına üzülür, ne de gelip geçen nîmetlerine sevinir.”

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın dîni için en faydalı ah­lâk, dünyâya rağbet etmemesi, en kötüsü de, hevâya, arzu ve isteklere uy- masıdır. Hevâya uymanın bir kısmı; malı, makâmı ve herkes yanında medhedilmeyi sevmektir. Malı ve rütbeyi seven kimse, harâmlara düşer. Harâmları yapan, Allahü teâlâyı gazablandırır. Allahü teâlâyı gazab- landıran kimse, helâk olur.”

Evlliyânın büyüklerinden Abdülazîz Debbağ (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri buyurdular ki: “İnsanlar, varlık âleminin efendisi Muham- med aleyhisselâmı tanımadıkça, ilâhî mârifete kavuşamaz. Ho­casını bilmedikçe, varlık âleminin efendisini tanımaz. Kendi nazarında insanları ölü gibi kabûl etmedikçe, hocasını bilemez.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Hubeyk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “İyi insanları nasıl ayırd edebiliriz ” dediler. Cevâben buyurdular ki: “İyi insanların güzel âdetlerinden birisi, Allahü teâlâyı gece gündüz anmalarıdır. O´nu anma zikir kalb ve dille olur. Ancak kalbin zikri daha üstündür.” Sonra;

“Kalblerinizi, Allahü teâlâyı anmakla diriltiniz. Onun korkusuyla doldu­runuz. O´nun sevgisiyle nurlandırınız. O´na kavuşma arzusuyla sevinç- lendiriniz ve biliniz ki; O´na olan sevginiz derecesinde yükselir, niyetle- rinizin doğruluğu ile, nefsinizi kahreder, şehvetlerinizi yenip amelle­rinizi temiz kılabilirsiniz.” buyurdu.

Bilhassa helâl lokma yemeğe çok dikkat ederdi. Buyurdular ki: “Beş şey vardır, kalp katılaştığı zaman onun ilacı olur: Birincisi, sâlih kimse­lerle görüşmek ve onların meclisinde bulunmak. İkincisi, Kur´ân-ı kerîmin mânâsını düşünerek okumak. Üçüncüsü, karnını doyurmayıp, helâldan az bir şey yemekle yetinmek. Zîrâ helâl yemek kalbi aydınlatır. Dördün­cüsü, Allahü teâlânın kâfir ve günahkâr için hazırladığı acı azâbı ve teh­didini düşünmek. Beşincisi, kendisini Allahü teâlâya kulluk vazifesini yapmakta âciz ve noksan görmek, bununla berâber Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını düşünmektir. Bu tefekkür olup, bundan hayâ meydana gelir. Tefekkürden bir kısmı da şunlardır: Allahü teâlânın seni, her şeyinle, içini dışını bildiğini her an O´nun seni gördüğünü düşünmek, dünyâ hayâtını, dünyâ hayâtının meşgûliyetlerinin çokluğunu, dünyâ hayâtının çok çabuk geçtiğini, âhiretin ve nîmetlerin devamlı olduğunu akıldan çıkarmamak, işte tefekkür dünyâya düşkün olmayıp, âhirete rağbet etmek gibi mey­veler verir. Ölümün geleceğini, fırsatı kaçırdıktan sonra pişmanlık olaca­ğını düşünmek. Böyle tefekkürün meyvesi; uzun emel sâhibi olmamak, amellerini düzeltmek, âhirete hazırlık yapmaktır.”

Evliyânın meşhurlarından Abdullah bin Menâzil (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanlar kendi şekâvet ve haksızlıklarına, haddi aşmaya âşık olurlar. Yâni dâimâ kendilerini bedbaht edecek şeyleri yap- mak isterler.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanların iyiliğini isterdi. Yanına sık sık gelen kötü huylu bir kimse birgün ondan ayrıldı, gelmez oldu. Bunun ayrılmasına çok üzüldü; “Niçin üzülüyorsun ” dediklerinde; “O zavallı gitti. O kötü huylar kendin­den ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizim yanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi.” dedi.

Abdullah bin Mübârek hazretleri buyururdu ki: “İnsan; nefs, şeytan, münâfık gibi üç düşmanla karşı karşıyadır ve bunlardan kurtulmak çok güçtür.”

Abdullah bin Mübârek hazretlerine “İnsanların en alçağı kimdir ” diye sorulunca; “Din kisvesi altında dünyâ menfaati sağlayandır.” buyurdular.

“İnsandaki en üstün haslet hangisidir ” diye sorulunca da; “Kâmil akıl.” buyurdu. “Eğer o yoksa ” dediler. “Güzel edebdir.” buyurdu. “O da yoksa ” dediler. “Kendisiyle istişâre edilecek şefkatli bir kardeş.” bu­yurdu. “O da yoksa ” “Devamlı sükût.” buyurdu. “O da bulunmazsa ” dediklerinde; “Ölmek.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Bendâr Sayrafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “İnsanlar Allahü teâlâyı heves ve kolay­lıkla ararlar. Halbuki dünyâdan vazgeçmedikçe Hakk´ı bulmak mümkün değildir.

“İnsanlara muhâlefet etmekten uzak ol!”

İNSANIN ŞEREFİ
Ali bin Şihâb (rahmetullahi teâlâ aleyh)

Ali ibni Şihâb ki, evlâd-ı Resûl´dendir,

Hem o devrin en büyük, din âlimlerindendir.

Geçirirdi vaktini, hizmet ve ibâdetle,

Vakar sâhibi olup, heybetliydi gâyetle.

Ne vakit namaz için, çıkıp da hânesinden,

Câmiye gitse idi, insanların içinden,

Heybetinden insanlar, her işi terk ederek,

Câmiye koşarlardı, onu tâkib ederek.

Boş duran insanları, görse idi o eğer,

Derdi ki: “Ey insanlar, çok kısadır ömürler,

Boşa geçirmeyin ki, vaktinizi siz şu an,

Yoksa mahşer gününde, olursunuz çok pişman.”

Sülâle-i Resûl´den, olduğu halde bile,

Derdi: “Doğru değildir, öğünmek nesebiyle.

İnsana şeref veren, ilim ve edebidir,

Bir de ameli olup, neseb ve mal değildir.

Bilâl-i Habeşî´yle ve Selmân-ı Fârisî,

Îmân etmeden önce, köle idi ikisi.

Lâkin Resûlullah´ın, bir an durup yanında,

Mânevî sultanlığa, yükseldiler ânında.”

Derdi ki: “Mühim olan, değildir çok ibâdet,

Günahlardan sakınmak, mühimdir daha elbet.

Hak teâlâ indinde, kıymetli olmak için,

Haramlardan kaçması, lâzımdır her kişinin.”

Ömrünün sonlarında, Hacca gitti bir sene,

Dönüp hiç dinlenmeden, başladı hizmetine.

Dediler ki: “Efendim uzak yoldan geldiniz,

Hiç olmazsa birkaç gün, evde dinlenseydiniz.”

Buyurdu: “Dinlenmeğe, gelmedik bu dünyâya,

Bizlere çalışmağı, emretti Hak teâlâ.

Vakit keskin bir kılıç, gibidir ey insanlar,

İyi kullanılırsa, insana fayda sağlar.”

Hacdan sonra çoğaldı, ağlaması ve hüznü,

Gözünden akan yaşlar, ıslatırdı yüzünü

Vasiyyet eyledi ki, vefâtından az önce:

“Kabrim için bir nişan, koymayın ben ölünce.”

Hayâtından bahsedip, önceki velîlerin,

Sonra bir nefes aldı, çok hüzünlü ve derin.

Dedi: “Onlar gittiler, atlı kâfilelerle,

Biz onları izleriz, topal bir merkep ile.

Biz tâkib ediyoruz, o büyüklerimizi,

Onların yollarından, ayırma yâ Rab bizi.”

Oğlu naklediyor ki; Babam Ali bin Şihâb,

Derdi ki: “Hep helâlden, yememiz eder îcab,

Helâlle beslenirse, bir beden tam olarak,

Ölürse, o bedeni, çürütemez bu toprak.”

Buna, bâzı kimseler, îtirâz ederlerdi,

Peygamber ve Sıddıklar, hiç çürümez derlerdi.

Babamın vefâtından, geçince yirmi sene,

Halk içinde bu mevzû, gündeme geldi yine.

Bunun doğruluğunu, görmek için âşikâr,

Babamın mezârını, bir gün gidip açtılar.

Hiç çürümemiş görüp, düştüler bir hayrete,

O zaman inandılar, bu açık hakîkate.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Atpazarlı Osman Fadlı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, hocasından naklederek der ki; “İnsanlar dört kısımdır:

1. Zikir, fikir, maksat, niyyet ve himmetleri sırf dünyâdır. Bunlar kâfir­ler ve onlara tâbi olanlardır. Sırf fâni olan dünyâ nîmetleriyle nasibdâr olmuşlardır.

2. Dillerinin ifâdesine nazaran âhiret ehli gibi görünürlerse de, bunla­rın içten maksat ve niyetleri yine evvelkiler gibi tamâmen dünyâya yö­nelmiştir. Bunlar münâfıklardır. Önceki kısımdan çok aşağıdır. Bunlardan çok korkulur. Şeklen âhiret ehli gibi görünürler. Fakat mânen Allah´tan yüz döndürmüşlerdir. Niyyet ve himmetleri hep dünyâdır. Bunların îmâ­nının zevâlinden, kaybolmasından pek korkulur. Zîrâ ibâdetten maksad İslâm, îmân mertebelerinin tamâmiyle, ihsân mertebesine, Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etme şerefine ulaşmaktır. Bu mertebelere kavuşmak için çalışmamak ve bu hususta kusur ve ihmâlde bulunmak, cenâb-ı Hak´tan elindeki nîmetin kaybolmasını istemektir.

3. Zikir, fikirleri, âhiret ve kalplerindeki niyyet ve himmetleri de âhiret- tir. Bunlar umum müminlerdir.

4. Zikir ve fikirleri, düşünceleri âhiret ve kalplerindeki niyyet ve him­metleri de odur ki bunlar mukarreblerdir. Mukarrebler, Allahü teâlâ için olmayan her şeyden sakınırlar. Din için niyyet etmedikçe hareket et­mezler. Her sözleri Allah içindir.”

Büyük velîlerden ve tâbiînin meşhurlarından Avn bin Abdullah (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bir kimseyi övmekte ve yer­mekte acele etmeyin. Çünkü nice kimseler bu gün sizi memnun ve râzı eder de, yarın, kötülük yapıp sizi rahatsız edebilir. Aynı şekilde, bugün ondan memnun olmazsınız da, yarın memnun olabilirsiniz.

Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi Ayn-ül-Kudât Hemedânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurdular: Bir hadîs-i şerîfte; “İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer. İkinci kı- sım, meleklere benzer. Üçüncü kısım, Peygamberlere benzer.” buyruldu. Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yiyip içmektir. Bunlar hakkında A´râf sûresinin 179. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar.” İkinci kı- sımdakilerin maksadı, melekler gibi tesbîh, namaz, oruç gibi ibâdetler­dir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadı, aşk-ı ilâhî rızâ-yı Bârî, mu- habbetullah ve Allahü teâlâya teslim olmaktır.

Bağdât velîlerinden Câfer bin Ahmed Es-Serrâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir sohbetinde Sehl bin Abdullah-ı Tüstürî hazretlerinin şöyle naklettiğini buyurdu: “İnsanlar üç sınıftır: Bir kısmı, Allahü teâlânın sevgi ve muhabbeti ile doludurlar, bunlar keramet ehlidirler. Bir kısmı, tövbe edip, niçin hatâ ve isyânda bulunduklarının pişmanlığı içerisinde­dirler. Bunlar Allahü teâlânın affını ümid ederler. Diğer bir kısmı da, gaf­lete dalıp, şehvetlerinin peşinde koşarlar ki, bunlar da cezâlarını bekler­ler.”

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O´nun hakîkî vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid´at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”

Yine buyurdular ki “Kimde şu dört haslet bulunursa, bu hasletler o kimseyi yüksek derecelere kavuşturur. Hem Allahü teâlânın katında, hem de insanlar yanında kıymeti çok olur. 1. Hilm (yumuşaklık ve sabır) sâhibi olmak, 2. İlim sâhibi olmak, 3. Cömert olmak, 4. Güzel ahlâk sâ­hibi olmak. Yine dört haslet vardır ki, bu hasletler de sâhibini en aşağı derecelere düşürür. Allahü teâlâ katında ve insanların yanında sevilme­yen birisi olur. 1. Kibir (büyüklenme), 2. Ucb (amellerini beğenmek), 3. Cimrilik, 4. Kötü ahlâk.”

Hindistan´da yetişen çeştiyye yolunun büyük velîlerinden Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir süre hocası Nizâ- müddîn Evliyâ´nın yanında kaldıktan sonra, izin alıp annesinin ya­nına gitti. Fakat halkın, sohbetlerine çok rağbet etmesi sebebiyle, fazla meş- gûl edildiğinden, günlük husûsî vazîfelerini yapamaz hâle geldi. Bu du- rumu ve izin verirlerse gönül huzûru ile ibâdetle meşgûl olmak için sah- râlara gitmek istediğini Nizâmüddîn Evliyâ ile çok yakınlığı bulunan Emir Hüsrev vâsıtasıyla hocasına arz etti. Emir Hüsrev, her gün yatsıdan son- ra Nizâmüddîn Evliyâ´nın huzûruna gider, o gün herhangi bir durum ol- duysa onu arz ederdi. İşte bu sırada, Nasîruddîn Mahmûd´un isteğini arz etmişti. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ ona şu haberi gönderdi: “Alla- hü teâlânın kulları arasında kalmalı ve onların sıkıntılarına sabır ve mü- sâmaha göstermelisin. Bunun mükâfâtını göreceksin. Her insan, bir işe uygun olarak yaratılmıştır. O yüzden, talebelerimin bâzısının sessiz o- turmalarını, kapılarını dünyâya kapamalarını öğretirken, bâzılarının dün- yâya düşkün insanlar arasında kalmalarını, sıkıntılarına tahammül etme- lerini, onlarla iyi geçinmelerini tavsiye ederim. Zîrâ bu, peygamber­lerin ve velîlerin yoludur.” Nasîruddîn Mahmûd, bu emir üzerine Avaz´da in- sanlar arasında kalmaya devâm etti.

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanlar iki kısımdır. Birinci kı­sım, dünyâ ile uğraşanlar olup, onu îmâr etmeye çalışır. Onun yolunun esâsı dünyâ ile uğraşmaktır. İkinci kısım insanlar ise, mânâ âlemi ile, mânevî işlerle uğraşan kimseler olup, bunlar, matlûba (Allahü teâlâya) kavuş- mak, O´nu istemek arzusuyla yanarlar. Bütün gayretleri bunun içindir.”

Yine buyurdular ki: “Bir kimsenin dünyâ ve âhiretine faydalı olan bir hâli yoksa, o kimse, cansız maddelerden farksızdır. Şâyet bir kimsenin işi gücü şer, kötü işler ve mâsiyet, günah olursa, bu durumda o, bir şey­tandan farksız olur. Bir kimse hem dünyâ ve hem de âhiret işlerini birlikte yürütmeye çalışıp, dünyâlık işlere daha fazla önem verirse, o kimsenin hayvandan farkı kalmaz. Düşüncesi, işi, meşgûliyeti yalnız Allahü teâlâ için olan kimse ise, bir melek gibidir.”

“Eğer, insanlar velî zâtların kadrini, kıymetini bilip iyice anlayacak de­recede olsalardı, herkes karşılaştığı bütün insanlara karşı edebli olurdu. Çünkü, görünüş îtibâriyle velî de bizim gibi bir insandır ve karşılaştığımız bir kimse de, Allahü teâlânın bir velî kulu olabilir. Velî, şekil ve şemâil bakımından, giyinip kuşanma bakımından ve diğer birçok beşerî sıfat­larla, öteki insanlardan farklı olmayan bir kimse gibi görünür. Hâlbuki, haddizâtında o, diğer insanlardan tamâmen farklı, apayrı bir insandır. Her ân gönlü Allahü teâlâ iledir ve O´nun muhabbeti ile yanmaktadır. İşte velînin asıl hâlini bildiren bu husûsiyetini, ancak onun gibi olanlar anlar. Diğer insanlar ise, onu kendileri gibi bir kimse zannederler.”

“İnsanoğlu dünyâya etten bir kanat ile gelir. Üstünde çeşit çeşit nî­metlerin bulunduğu yükseklikler, altta ise Cehennem ateşi vardır. İnsa­noğlu bu kanadını iyi besleyip, damarlarını iyi kuvvetlendirmeli ki, kanat zayıf olup, vazîfesini yapamayacak hâle gelmesin ve sâhibini ateşe dü­şürmesin.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine İnsanların en aşağısı kimdir diye sordular. Ceva­ben; “İnsanların en aşağısı, zengine zengin olduğu için, kıymet verip, o- nun karşısında zelîl olan kimsedir. İnsanların kıymetlisi de, fakirlere hür- met edip tevâzu gösteren zenginlerdir.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ebû Abdullah Nibâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Fudayl bin İyâd hazretlerine; “İnsan Allahü teâ- lânın muhabbetinde ne zaman son dereceye ulaşır ” diye sorulunca; “Allahü teâlânın vermesi ile vermemesi o insan yanında müsâvî olduğu zaman.” (Her hâlukarda râzı olduğu zaman) diye cevap vermiştir.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Turuğbâdî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) insanlara karşı çok şefkat ve merhamet sâhibiydi. Onlara hiz- met etmeyi kendine şiâr edinmişti ve hizmette insanlar arasında fark gö- zetmezdi. Buyurdular ki: “İnsanlara hizmet ederken, aralarında fark gö- zetmekten sakının! Çünkü, kendisine hizmet etmek için fark gözetile­cek olanlar, geçip gitmişlerdir. Şimdi öyle birisini bulmak çok zordur. Mu­râdına kavuşmak istiyorsan ve maksadının da elinden kaçıp gitmemesini diliyorsan, herkese hizmet et!”

“Bir kimse, ömrünün tamâmından sâdece bir gününü, fütüvvet sâhibi olan Allah dostlarından birine hizmet etmekle geçirirse, bu hizmetinin be­reketine ve feyzine kavuşur. Bütün ömrünü, böyle kimselere hizmet ede­rek geçiren kimsenin hâli nasıl olur Varın bir mukâyese edin!”

Irak´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr el-Betâihî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanları, hor, hakîr ve aşağı görmen, senin için tedâvîsi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır.”

Büyük velî, hadîs ve kırâat âlimi Ebû Bekr bin İyâş (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyurdular ki: “Varlıklar dört kısımdır, birincisi mâzûr olanlar; bunlar hayvanlardır. Akılları olmadığı için, emir ve yasak­larla mükellef değildirler. İkincisi, imtihâna tâbi olanlar; onlar, insanlardır. Bu dünyâda yaptıklarından âhirette hesap verecekler, amellerinin karşılı­ğını orada göreceklerdir. Üçüncüsü; hep ibâdet ve tâat (Allahü teâlânın beğendiği iyi işler) üzere olanlardır ki, bunlar meleklerdir. Onlar, hiç gü­nah işlemezler. Devamlı, Allahü teâlâya kulluk edip, noksansız devâm ederler. Dördüncüsü; iblistir ki, Allahü teâlânın lânetine uğrayıp, helâk olmuştur.”

İran´da yaşayan büyük velîlerden Ebû Bekr Tamistânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde “İnsanların en hayırlısı, haklı olsa bile, karşı­sındakine sen haklısın diyebilendir.” buyurdular.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “İnsanlarda üç sınıf önemlidir: Devlet adamları, âlim- ler ve zâhidler. Devlet adamları bozulunca, halkın huzûru bozulur. Âlim- ler bozulunca, halkın dîni zayıflar. Varını yoğunu Allah yolunda har­cayan zâhidler bozulunca da, ahlâk fesâda uğrar. Devlet adamlarının kötülüğü zulüm ile, âlimlerin bozukluğu hırs ve tamah ile, dünyâya düş­kün olma- yanların, zâhidlerin bozulması da riyâ ve gösteriş ile olur.”

Yine buyurdular ki: “Yeterli ilme sâhip ve ehil olmadan kelâm ilmiyle uğraşmak, insanı dinsizliğe götürür.”

Bağdat´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed er-Râsi- bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsan ile Allahü teâlâ ara- sındaki en büyük perde, insanın Allahü teâlâya değil de, kendisi gibi âciz olan birine güvenmesidir.”

Nişâbur´da yetişen büyük velîlerden Ebû Muhammed Râzî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Bu insanların hâli ne tuhaftır. Ku­sur işler, kusurlu olduklarını bilirler, fakat bir türlü bu bozuk halden vaz­geçmezler ve doğru yola dönmezler. Böyle insanlar hakkında ne buyuru­yorsunuz diye soranlara; “Bunlar öğrendikleri ilimler ile amel etmekle değil, o ilim- ler kendilerinde bulunduğu için, öğünmekle meşgul oluyorlar. Hep zâhir ile uğraşıyorlar ve bâtın edepleri ile meşgûl olmuyorlar. Allahü teâlâ böy- lelerinin doğruyu ve hakkı gören basîret gözlerini kapatır. Böy­lece âzâları da ibâdet yapamaz olur.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “İnsanlar isteklerine karşı çıkılmadıkça, bulundukları ahlâk üzere halim selîmdirler. İsteklerine karşı çıkılınca iyi görünen insanlar hemen kötü ahlâklı kesiliverirler. Gerçekten iyi insanlar isteklerine karşı çıkılınca da değişmezler.”

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ey in­sanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsan kendisine verilen nîmete şükrederse, Allahü teâlâ, o nîmeti insanın elinden almaz. Eğer nîmete şükretmeyip, kıyme­tini bilmezse, o nîmet devâm etmez, elden gider.”

Evliyânın büyüklerinden Ebü´l-Abbâs Seyyârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Bir kimse, mutlakâ haklı olduğu halde, kendisini suç- lu kabul edip, karşısındakine; “Sen haklısın, ben kabahatliyim.” Derse, â- hirette bütün sıkıntı ve meşakkatlerden emin olur.”

Tebe-i tâbiînden meşhur fıkıh âlimi ve velîlerden Evzâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöy­leydi: Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, âkıbetlerinin (sonlarının) ne ola­cağını düşünürlerdi. Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğren­meye ve Kur´ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs ve fıkıh âlimi Eyyûb-i Sahtiyânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Kişi ancak şu iki hasletle üstün olur: Biri insanlardan bir şey beklememek, diğeri insanlar­dan gelen sıkıntılara katlanmaktır.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsana her ne gelirse, Allahü teâlâdan gelir.”

Yine buyurdular ki: “İnsana sıkıntı ve üzüntü gelirse, günahlarından temizlendiğini düşünmelidir. Bütün muhabbet ve sıkıntıların Allahü teâlâ- dan geldiğini düşünmelidir.”

“Dünyâda üç çeşit insan vardır:

1) Her zaman dünyâyı sevip ona tapanlar. 2) Dünyâyı kendilerine düşman bilip onu terk edenler. 3) Dünyâyı ne dost, ne de düşman bilme­yip, orta yol tutanlar. Bunlar, diğer iki sınıftan daha iyidirler.”

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kimin arzusu din, yâni âhiret olursa; bu hayırlı dü­şüncesi hürmetine, dünyevî işleri de âhiret işi hâline gelir. Bir kimsenin düşüncesi de dünyâ olursa; niyetinin bozukluğu sebebiyle, âhiret işleri de dünyâ işi hâline gelir.”

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam hazretlerinin hocası Şakîk-i Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Hâtim-i Esam´a sordu: “Ne kadar zamandır buraya geliyor, beni dinliyorsun ” “Otuz üç sene.” “Bu kadar zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifâde ettin ” “Sekiz şey istifâde ettim.” dedi. Şakîk, bunu duyunca; “Yazıklar olsun sana ey Hâ­tim! Bütün zamânımı sana harcadım, senin ise, sekiz şeyden fazla istifâ­den olmamış.” diye çok üzüldü. Hâtim; “Ey hocam, doğrusunu istiyorsan, böyledir. Bundan fazlasını zâten istemem. Bana bu kadar yetişir. Çünkü, dünyâda ve âhirette felâketlerden kurtulup ebedî saâdete kavuşmanın, bu sekiz bilgi ile olacağını iyi biliyorum.” dedi. Hocası; “Söyle bunları ben de anlayayım.” buyurunca;

Hâtim; “Ey hocam! Birincisi, insanlara baktım, herkes bir şeyi seçmiş, onu sevmiş gördüm ve bu sevgilerin çoğu, onlara ölüm yatağına kadar, bâzıları öldüğü vakte kadar, bâzıları da mezara girinceye kadar, arka­daşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar. Onunla berâber kimse mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hâli gö­rünce, düşündüm ve kendime dedim ki, dünyâda öyle dost seçmeliyim ki, mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibâdetlerden başka, böyle sâdık bir sevgili bulun­madığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım.” dedi.

Şakîk, bunu duyunca, çok güzel yapmışsın yâ Hâtim, çok doğru söylüyorsun, ikinci faydayı da söyle, anlıyayım dedi

Hâtim dedi ki: Ey hocam! İkinci faydam; insanlara baktım, herkesi, ar- zûları, keyifleri peşinde koşuyor, nefsin istekleri arkasında yürüyor gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâdan korkarak nefs- lerine uymayanlar, elbette Cennet´e gideceklerdir”. Çok düşündüm. Kur´- ân-ı kerîmin baştan başa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübele­rimle, aklımla, vicdânımla anladım ve tâm inandım. Nefsimi düşman bile­rek, ona aldanmamaya, uymamaya karar verdim ve mücâdeleye başla­dım. Nefsimin arzu ve isteklerini yapmadım. Nihâyet teslim olarak, ibâdet- lerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü teâlâya itâata koştuğunu, istek­lerden vazgeçtiğini gördüm. Şakîk bunları işitince, Allahü teâlâ sana iyi­likler versin, ne güzel yapmışsın, üçüncü faydayı da söyle dinleyeyim dedi.

Hâtim dedi ki, üçüncü faydam, insanların hâline baktım, herkes dün­yâda bir sıkıntıya girmiş, böylece dünyâlık toplamağa uğraşıyorlar gör­düm, sonra şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmıyacak, sizden ayrılacaktır. Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle beraber kalacaktır.” Dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukarâya dağıttım. Yâni bâkî kalmaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim. Şakîk bu sözleri işitince, ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun yâ Hâtim, dördüncü faydayı da söyle dinliyeyim dedi.

Hâtim dedi ki, dördüncü faydam; insanlara baktım, herkesin başkala­rını beğenmediğini gördüm. Buna sebeb, birbirlerine hased etmeleri, bir­birlerinin mevkilerine, mallarına ve ilimlerine göz dikmeleri olduğunu an­ladım ve şu âyet-i kerîmeye dikkat ettim: “Dünyâdaki maddî, mânevî bütün rızıklarını aralarında taksim ettik.” Herkesin ilim, mal, rütbe, evlâd gibi rızıklarının, dünyâ yaratılmadan evvel, ezelde taksim edildiğini, kim­senin elinde bir şey olmadığını ve çalışmağı, sebeblere yapışmayı em­rettiğinden, O´na itâat etmiş olmak için, çalışmak lâzım geldiğini ve hased etmenin büyük zararlarından başka, zâten lüzumsuz olduğunu anladım ve Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine râzı oldum. Bütün müslümanlarla sulh üzere olup herkesi sevdim ve sevildim. Şakîk bunları işitince, ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci faydayı da söyle dinliyeyim yâ Hâtim! dedi.

Hâtim dedi ki: Beşinci faydam; insanlara baktım, birçoklarının insan­lık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muh- tâc olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla iftihâr ettiklerini, öğündüklerini gördüm. Bâzıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlâd ile olur sanarak, bunlarla iftihâr ediyorlar. Bir kısmı da insanlık şerefi, malı, parayı, insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarfetmektir sanarak, Allahü teâlânın emrettiği yer­lere ve emrettiği şekilde harc edemiyorlar ve bununla öğünüyorlar gör­düm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır.” İnsanların yanıldıklarını, aldandıkla­rını anladım ve takvâya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsânlarına kavuş­mak için, O´ndan korkarak dînin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım. Şakîk bunları işitince, ne güzel söylüyorsun yâ Hâtim, altıncı faydanı da söyle dedi.

Hâtim dedi ki, altıncı faydam; insanlara baktım, birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka, parti parti ayrılarak, bir­birlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Sizin düşmanınız şeytandır. Yâni sizi, Allah yolundan, müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz!” Kur´ân-ı kerîmin doğru söylediğini bildim. Şeytanı ve onun gibi müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındık­larına tapmadım. Allahü teâlânın emirlerine itâat ettim. Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim, Allahü teâlâ meâlen; “Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayınız. O sizin en belli düşmanınızdır, diye sizden söz almadım mı idi, bana itâat, ibâdet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur.” buyuruyor. Onun için müslümanları aldatmağa uğraşanları dinlemedim. Muhammed aleyhisselâmın yolunu gösteren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım deyince, Şakîk; ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun, yedinci faydayı da söyle dedi.

Hâtim dedi ki, yedinci faydam; insanlara baktım, gördüm ki, herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden harâm ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakâretlere katlanıyorlar. Şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yeryüzünde bir canlı yoktur.” Kur´ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu ve elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek, O´nun emrettiği gibi çalıştım deyince, Şakîk, ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun, sekizinci faydayı da söyle! dedi.

Hâtim, dedi ki, sekizinci faydam; insanlara baktım, herkesin, bir kim­seye veya bir şeye güvendiğini, sırtını ona dayadığını gördüm. Bâzıları altınlarına, mal ve mülküne, bâzıları sanatına ve kazancına, bâzıları mevki ve rütbelerine, bâzıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Sonra şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenle­rin her zaman imdâdına yetişir.” Her zaman ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat yalnız O´na güvendim. O´ndan istedim ve O´ndan bekledim.

Şakîk bu sözleri işitince, yâ Hâtim, Allahü teâlâ, her işinde imdâdına yetişsin! hazret-i Mûsâ´nın Tevrât´ına, hazret-i Îsâ´nın İnciline, hazret-i Dâvûd´un Zebûr´una ve hazret-i Muhammed aleyhisselâmın Kur´ân-ı ke­rîmine baktım. Bu dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gör­düm. Bu sekiz esâsı ezberleyip bunlara uyanlar, hayatlarını bunların üzerine kuranlar, bu dört kitaba uymuş, emirlerini yapmış olurlar dedi.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, bâzılarını kendi hizmetinde bulundu­rur. Bâzılarına kendi muhabbetini verir. Her ikisine de imdâd-ı ilâhî gel­miştir. Bunlar, Rabbinin ihsânıdır. İsrâ sûresi 20. âyet-i kerîmesinde me- âlen; “Rabbinin ihsânı, hiç kimseden men edilmiş değildir.” buyruldu.

Yine buyurdular ki: “İhtiyâcını sakın O´ndan başkasından isteme! Sana gelen, O´ndan gelir. O´ndan başkasından nasıl istenir ki O´ndan başkası kendi ihtiyâcını gideremezken, kendisinden isteyenin ihtiyâcını nasıl görsün, istediğini versin ”

“Senin ibâdetinin O´na faydası olmadığı gibi, isyânının da hiçbir za­rarı yoktur. İbâdetleri, iyilikleri emir, günah ve kötülükleri yasak etmesi, hep senin içindir.”

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanı terbiye etmek, ona ihsânda bulunmaktan daha hayırlıdır.”

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İyi insanların, bütün varlığı ile bağlı olduğu murâdı, mak­sadı, Allahü teâlâ olmalıdır. Doğru, sâdık, kimselerle arkadaş olmalıdır. Açlık, iyi insanın gıdâsı, ibâdet rûhunun süsüdür.

Harput´ta yetişen meşhur velîlerden İmâm Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsan Allahü teâlânın nîmetlerini düşünse, bunların şükrünü nasıl yerine getireceğinden hayret eder. Şükrünü tam mânâsı ile edâ etmek mümkün değildir. Allahü teâlâ, emirlerine itâat ve yasakların­dan kaçma gibi azıcık bir şeyden râzı oluyor. Pekçok ikrâm ve ihsânda bulunuyor.”

Edirne velîlerinden ve Rufâî tarîkatı büyüklerinden Kabûlî Mustafa Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Her kişi kendini görüp bilmeye gelmiştir, görene, bilene ne mutlu.”

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şu üç grup insan aslâ iflâh ol­maz, salâh ve seâdete kavuşamaz: Allahü teâlânın kendisine bahşettiği nîmetleri onun lâyık kullarından esirgeyip cimrilik yapanlar. Hak teâlâya ibâdet e- dip de sonra bundan şikâyet edenler. Bunlar; “Eğer benim ibâ­detimin Hak teâlâ indinde değeri olsaydı ve kabûl görseydi, ben bu dün­yâda berhüdâr olur, murâdıma ererdim.” diye düşünüp üzülenler ve bu yüzden mahrum kalanlardır. Üçüncüsü ise, tembellik ve gevşeklikleri yü­zünden ibâdet, hizmet ve tâatten zevk alamazlar, bu sebeble bunları tam yapa- maz, yerine getiremezler.”

Büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “İnsan ölünce malını vârisler, canını melek-ül-mevt alır, etini kurtlar yer. Kemiklerini toprak çürütür. İyiliklerini ve sevaplarını da ha­sımları alır. Bunlar olacak, Allahü teâlâ îmânımızı şeytanın çalmasından bizi muhâfaza etsin.”

Tâbiînin ve âlimlerin büyüklerinden veli Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsan, iki ortağın birbi­rini hesâba çekmesinden daha şiddetli olarak kendisini hesâba çekme- dikce, tam müttakîlerden (takvâ sâhibi) olamaz.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Ebû Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanları şu iki husus felâkete sürükler. Biri, farzları bırakıp, nâfilelerle uğraşmak ve böylece farzları kaçırmak. İkin­cisi, kalbin gaflete dalıp, âzâların yaptığı işin farkında olmaması.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın izzeti, îmân ve mârifet iledir. Mal ve mevkî ile değildir.”

“İnsan her neye kavuşursa, başına ne gelirse bunların hepsi takdir-i ezeliyye iledir.”

“İnsandan bu fânî dünyâda istenen, kulluk vazifesini yerine getirip, ibâdetleri yapmasıdır.”

“Allahü teâlâ insanı beyhûde yaratmadı ki, insan kendi hâline terk olunsun. İstediğini yapsın, hevâ-yı nefse ve hoşuna giden şeye uysun! O, emirlere uymakla ve yasaklardan sakınmakla mükellef kılınmıştır. İn­san için bunu yapmaktan başka çâre yoktur. Bunu yapmayıp, nefsine, arzu ve hevesine uyanlar, âsi, inadcı olup, Allahü teâlânın gazabına uğ­rarlar ve çeşitli azablara müstehak olurlar.”

Tokat velîlerinden Mustafa Hâki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak ve tasavvuf yolunda ilerlemektir.

ŞEREFLİ İNSAN

Mutarrif bin Abdullah, Tâbiîn-i izâmdan,

Âlim ve takvâ ehli, evliyâ-yı kirâmdan.

Güzel elbise giyer, iyi ata binerdi,

Nasîhat vermek için, sultanlara giderdi.

Allah korkusu ile, hesap verme derdinden,

Dâim hüzünlü olup, geçiyordu kendinden.

Öyle fazla idi ki, onun bu endîşesi,

Keşke toprak olsaydım , idi hep düşüncesi.

Son derece sabırlı, tevekkül ehliydi pek,

Her dert ve musibete, katlanırdı severek.

Genç yaşında bir oğlu, vefât etti bir zaman,

Bu kederli hâlini, gizledi insanlardan.

Sakalını tarayıp, giydi güzel elbise,

Râzı oldu Allah´ın, takdîri her ne ise.

Gördü ki bu hâline, şaşırdı bâzı kişi,

Dedi: Hoş ve güzeldir, Rabbimizin her işi.

Yapabilmesi için, daha iyi ibâdet,

Gece uykularına, verirdi ehemmiyet.

Buyururdu: Yatsıyı, kılınca hemen yatmak,

Sabaha, boynu bükük, kırık kalb ile kalkmak,

Daha iyi geliyor, bana şöyle etmekten,

Çok ibâdet yapıp da, kendini beğenmekten.

Derdi: Kulun aynıysa, dışı gibi, içi de,

Rabbimiz buyurur ki, Gerçek kul budur işte.

İnsanlara hizmeti, vazîfe biliyordu,

Dünyâda en kârlı iş, işte budur diyordu.

Kimseyi gıybet etmez, dinlemezdi de hattâ,

Derdi ki: Bu korkunç bir, hastalıktır âdetâ.

Dünyâ çıkarı için, olursa kitap yazan,

Böylelere nasîhat, ederdi çoğu zaman.

Derdi ki: Âhirette, böyle olan kimseler,

Bu yaptıkları için, çok pişmanlık çekerler.

Derler: Ateş olsaydı, yazan kalemlerimiz.

Aslâ dokunmasaydı, onlara ellerimiz.

Bilin ki îmân ile, ölmekten daha fazla,

Kıymeti hâiz olan, bir nîmet olmaz aslâ.

İhlâs ile, zevk ile, ibâdet eylemeli,

Her tâatin peşinden, yine tövbe etmeli.

Bir yıl hacca gitmişti, duâ etti: Yâ Rabbî,

Yoktur bu toplulukta, günahkâr, benim gibi.

Benim günahım ile, reddetme bu hüccâcı,

Onların hürmetine, kabûl eyle bu haccı.

Hâlbuki herkes onu, vesîle ediyordu,

Onun hatırı için, Allah´tan istiyordu.

Derdi ki: Görse insan, sırf kendi günâhını,

Vakit bulmaz görmeye, başkasının aybını.

Her derdini Rabbine, arz eyliyen bir insan,

Dünyâ ve âhirette, şeref bulur her zaman.

Evinde el sürdüğü, su ve yemek kapları,

Zikrederdi onunla, duyardı başkaları

Geceleyin yürürken, elindeki bastonu,

Nûr saçardı etrâfa, tanırdı herkes onu.

Kim girseydi yanına, keder ve üzüntüyle,

Çıkardı huzûrundan, gülerek, neşe ile.

Çünkü o, bahsetmezdi, aslâ dünyâ işinden,

Söylerdi ölüm ile, Cehennem ateşinden.

EN AHMAK KİMSE

Ömer bin Abdülazîz, bir sarhoş gördü yolda,

Yakalayıp bir cezâ, verecekti orada.

Lâkin tam o sırada, hakaret etti sarhoş,

O ise saldı onu, kaldı yine başıboş.

Dediler ki: Siz ona, cezâ verecektiniz,

O hakâret edince, niçin salıverdiniz

Buyurdu: Sarhoş hâlde, gördüm onu ilk defâ,

Dînin emri îcâbı, verecektim bir cezâ,

O hakâret edince, öfke geldi kendime,

Korktum nefsim karışır, bu hâlis niyetime.

Buyurdu: Hak teâlâ, üç kişiyi çok sever,

Birincisi odur ki, herkese şefkat eder.

İkincisi, haklıyken, suçluyu affedendir.

Üçüncüsü, kızgınken, öfkesini yenendir.

Bir gece, hânesinde, misâfiri var iken,

Lâmbasının ışığı, azalmıştı âniden.

Misâfirler dedi ki: Yâ Emîr-el müminîn!

Lâmbanın yağı bitmiş, koyalım, izin verin.

Buyurdu: İş gördürmem, kendi misâfirime,

Zîrâ bu, hiç yakışmaz, benim mürüvvetime.

Dediler: Hizmetçiyi, kaldıralım, o koysun

Buyurdu: Yeni yattı, bırakın da uyusun.

Sonra kalktı kendisi, yağ koydu lâmbasına,

Şaştı herkes bu işi, kendinin yapmasına.

Buyurdu ki: Bu işi, yapmadan da Ömer´dim,

Kalkıp yaptım, bakınız, yine aynı Ömer´im.

İnsanın hayırlısı, Hak teâlâ indinde

Tevâzu gösterendir, her bir hareketinde.

Bir gün tanıdıkları, sordular kendisine:

İnsanların içinde, en ahmak kimdir diye.

Buyurdu: Dünya için, âhireti satandan,

Daha ahmak bir kişi, olamaz insanlardan.

Ömer bin Abdülazîz, bir gün Hasan Basrî ye,

Mektup yazdı Bana bir, nasîhat eyle diye.

Buyurdu: Bilesin ki, bu dünyâ bir konaktır,

En büyük akıllılık, ona aldanmamaktır.

Zîrâ onun üstünde, yaşıyanlar ölürler,

Sonra yaptıklarının, hesâbını verirler.

Eğer ki bu dünyâyı, üstün tutsa bir kişi,

Zillet içinde yaşar, çetin olur her işi.

Dünya zehir gibidir, bilmiyenler onu yer,

O da o kimseleri, öldürür, helâk eder.

Diriler ölülerden, hiç mi ibret almıyor

Ölmiyecekmiş gibi, dünyâya aldanıyor.

Her gün ayrı üzüntü, her gün ayrı bir keder,

Râhata kavuşmadan, âniden ölüp gider.

Zîrâ olmaz rahatlık, bu dünyada kat iyyen,

Rahatlık âhirette, olacak ebediyyen.

İnsan düşünmez mi ki, bir gün elbet ölecek,

Ne yaptıysa, tek be tek, hesabını verecek.

Aklı olan yaşamaz, dünyâda gaflet ile,

Aksi hâlde ne kadar, üzülse azdır bile.

Dünyâya sarılanı, dünyâ hep aldatmıştır,

Üzüntüsü üstüne, hep üzüntü katmıştır.

Dünyâda Allah için, çalışmak dünyâ olmaz,

Müminin malı olur, lâkin kalbine koymaz.

Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsan ölüm zamanın­dan önce nasıl yaşarsa, rûhunu o hâl üzere teslim eder. Ben mala, pa­raya karşı çok ihtirâslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandı­ğında ziyâret etmiştim. Son anlarını yaşıyordu. Yanında otururken, onun duyup okuması için Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhîdini okuyordum. O ise, her defasında para saymakla meşgul oluyordu.

Yine buyurdular ki: İnsanlar iki sınıftır: Bir kısmı mümindir. Ona ezi­yet etme! Bir kısmı da câhildir. Onu hiç karşına alma!

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen yedi büyük âlimden biri olan Saîd bin Müseyyib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanların hepsi Allahü teâlânın muhâfazası altındadır. O, insanlar için bir şey dilerse, buna kimse mâni olamaz.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “İnsan, düşünce sâ­hibi olursa, her şeyden bir ders alır.”

Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa´bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın sâlih olan çoluk çocuğuna, dünyâ sı­kıntılarından korunacak kadar mal bırakması, diğer şeylerden daha fa­zîletlidir.”

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanları tamamen râzı ve memnun etmek çok zor­dur. Bir kimsenin, bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün de­ğildir. Bunun için kul, dâimâ Rabbini râzı etmeye bakmalı, ihlâs sâhibi olmalıdır.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın kıymeti; idrâkinin, zekâsının, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.”

“Şeyh Ebû Tâlib-i Mekkî buyurdu ki: “Allahü teâlâdan başka hiçbir murâdın kalmayıncaya kadar gayret göster. Bu murâdın hâsıl olunca, i- şin tamamdır. İsterse senden kerâmetler, haller ve tecellîler hâsıl olma­sın, gam değildir.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri insanlara hizmet etmenin ibâdet ve ta­savvufun esâsı olduğunu bildirerek, buyurdular ki: “Biz bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettik. Herkesi bir yola götürür­ler. Bizi de hizmet yoluna götürdüler.”

Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyleri aramakta, ki­şiler için zillet, âhireti aramakta ise izzet vardır. Yok olacak şeylerin peş­lerinde koşarak zillete düşmek, ebedî olanı terkedip, kendisini izzete ulaştıracak şeyleri terkedene ne kadar çok şaşılır.

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: İnsanlar zarûret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Halbuki esas zarûret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan ka­çınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.

Hindistan âlim ve velîlerinden Ziyâüddîn Nahşebî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) buyurdular ki: İnsan, ölüm, fakr ve ateşin (Cehennem´in) ya­rış meydanındadır. Allahü teâlâ onun terbiyecisi, peygamberler sürü­cüsü, kitaplar öncüsüdür, o ise serkeştir, söz dinlemez.

Share.

About Author

Leave A Reply