İtaat

0

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki: “Allahü teâlâya isyân ederken, O´nu sevdiğini açıklarsın. Bu ise kıyasta acâibdir. Eğer sevgin doğru olsaydı, O´na itâat ederdin; çünkü seven, sevdiğine itâat eder.” İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birkaç defâ hacca gitti. Bir sene hac dönü­şünde, yolda düşman ve eşkıyâ tehlikesi olduğunu haber aldılar. Memle­ketlerine başka bir yoldan geldiler. Yolda gelirken, bir yerde mola verip; “Burada birkaç gün istirahat etmemiz îcâb ediyor.” dedi. Yol arkadaşları kabûl edip, orada konakladılar. Fakat Hâce Selâhaddîn isminde bir vezîr ve ya- nındaki birkaç kişi, yola çıkmakta acele ettiler. Onlar yola çıkınca, geride kalanlardan birkaçı biz de çıkalım diye Abdüllatîf Câmî hazretle­rine arzettiklerinde, müsade etmedi ve gitmede yine acele etmedi. Fakat a- cele ile yola çıkanlar, eşkıyâ eline düşüp şehîd edildiler. O büyük zâtı dinlememeleri sebebiyle, başlarına bu hâdise geldi. Abdüllatîf Câmî ise birkaç gün sonra yola çıktı. Tehlike de geçmiş idi. Sâlimen memleketle­rine döndüler.

Amasya´da yetişen velîlerden Ali Hâfız Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyururdu ki: “Peki deyin, îtirâzcı olmayın.”

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ön­celeri kumaş ticâretiyle uğraşan bir zâtı gördü. Bu zât, ticâreti bırakıp, şeyhlik yapmaya başlamıştı. Ali Havâs ona; “Sen ilk sanatına ve işine dön! Zîrâ bu, senin için daha iyi, kalbin için de daha temiz bir iştir.” dedi. Fakat o zât, bu nasîhati dinlemedi. Kendi bildiğine göre hareket etti. Bu­nun üzerine, Ali Havâs, bu kişinin dünyâyı sevmesi, fakat ondan mahrum olması için duâ etti. Allahü teâlâ Ali Havâs hazretlerinin duâsını kabûl etti. O kişi, öyle bir duruma geldi ki, kazancından ne yiyebildi, ne de sa­dakasını verebildi. Kendisine verilen emrin sırrını anlamadığı için, bütünü ile telef oldu. Bu kimse, her ticâret kervanında on beş bin dinârlık mal götürüp getiriyordu. Halk ona “cimri sûfî” diyordu.

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Mustafa Ömerî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Haznedâr Mahmûd Ağa şöyle anlatır: “Bir zaman Trablusşam emniyet âmiri Binbaşı Osman Ağa idi. Ben o zaman devlet memuriyetinde değildim. Ali Ömerî hazretlerini ziyârete gittim. Bana; “Seni yakında Osman Ağa´nın yerine tâyin edeceğiz.” dedi. Ben de; “Efendim! O kişi vefât etmeden yerine geçmem mümkün değil.” dedim. Bana; “O vefât edecek, sonra sen onun yerine geçeceksin.” bu­yurdu. Hakîkaten çok geçmeden Osman Ağa vefât ediverdi. Hâlbuki sıh­hati yerinde idi. Ben de Osman Ağa´nın yerine geçip emniyet âmiri ol­dum. Vazîfeye başladım. Ali Ömerî hazretleri âdeti üzere bâzı mühim şeyleri benim de yapmamı istedi. Bunlar oraya göç etmiş bâzı kimselerin bir takım ihtiyaçlarının âcilen karşılanması idi. Emirlerini derhâl yerine getirdim. Fakat bu iş uzayınca bıktım ve onun emirlerini geri çevirmeye başladım. Çok geçmeden sebepsiz yere azledildim. Bunun ona itâat et­mememin netîcesi olduğunu anladım.”

Buhârâ´da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin hocası Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehrin üzerinden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabardığından birçok ağacı kökün- den söküp götürüyordu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri;

“Alâeddîn atla!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen nehrin azgın sularına attı. Sular Alâeddîn´i derhâl yuttu. Diğer talebeler şaşkınlık ve korku içinde idi. Ancak hocalarına da bu işin esrarını sora­mıyorlardı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebeleriyle yoluna devâm ederek kırlarda bir müddet gezdi. Akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, talebelerine;

“Biz kaç kişiydik, bir eksiğimiz var mı ” diye sordu. Talebeler de;

“Bir kişi eksiğimiz var. O da sabahleyin buradan geçerken nehre at­lamıştı.” dediler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ellerini nehre uzatarak;

“Alâeddîn gel!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr nehirden çıktı. Elbiseleri hiç ıslanmamıştı. Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki:

“Görüyorsunuz, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâeddîn´in kökü sağlam olduğundan söküp götüre­medi.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, birgün bir yere gitmekte iken, yol­ları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emîr Hüse­yin´e; “Kendini bu suya at.” buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüse­yin hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve suyun içinde kay­boldu. Ara- dan bir müddet geçti. “Ey Emîr Hüseyin, çık gel!” buyurdu. Emîr Hüseyin derhâl sudan dışarı çıktı. Elbisesinde en ufak bir ıslaklık yoktu. Be- hâeddîn Buhârî hazretleri ona; “Ey Emîr Hüseyin, kendini suya atınca ne gördün ” diye sordu. Emîr Hüseyin dedi ki: “Emriniz üzerine kendimi size fedâ ederek suya atınca, bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, kendimi birden bire gâyet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zâtı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz. İşte bu kapıdan çık buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım. İşte huzûrunuza geldim.” dedi.

Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: “Hâce hazretleri bir gün bu fakirin hânesini şereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldım, gel­dim. Behâeddîn Buhârî hazretleri unu görünce; “Bu unu, çoluk çocuğun ile pişirip yiyin ve bunun sırrını kimseye söylemeyin.” buyurdu. Hâce hazretleri o zaman evimde iki ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbâblarım, hepimiz, hattâ Hâce hazretleri gittikten sonra, o undan çok zaman yedik. Un hâlâ ilk al­dığımız gibi duruyordu. Aslâ eksilmedi.

Sonra Hâce hazretlerinin mübârek sözünü unutup, o sırrı çoluk ço­cuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan bereket kesilip, un tükendi.”

Alâeddîn-i Attâr hazretleri; Şöyle anlatmıştır: “Hocamız, (Şâh-ı Nakşi- bend Behâeddîn Buhârî hazretleri) Emîr Hüseyin´e, kış mevsi­minde çok odun toplamasını emr etti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü, kırk gün devâm eden kar yağmağa başladı. Sonra Hâce hazretleri, Hârezm´e gitmek için yola çıktı. Şeyh Şâdî de hizmetinde idi. Hırâm Neh­rine geldik- lerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Şeyh Şâdî korktu, çe- kindi. Bir defâ daha emretti. Yine yapamadı. O zaman büyük bir tevec- cühle ona baktı. Bununla kendinden geçti. Kendine gelince, ayağını su- yun üzerine koyup yürüdü. Suya batmadı. Hocamız da arka­sından yürü- dü. Suyun üzerinden karşıya geçince, Hocam; “Bak bakalım, pabucun hiç ıslandı mı ” buyurdu. Baktığında, Allahü teâlânın kudreti ile, en kü- çük bir ıslaklık yoktu.”

İTÂAT BÖYLE OLUR

Allah adamlarından, “Bâyezîd-i Bistâmî”,

Dîne hizmet uğrunda, bir hayli çoktu azmi.

Üstâdından aldığı, feyiz ve ilhâm ile,

Hizmete adamıştı, kendini tamâmiyle.

Gâye, bir kişi olsun, kurtarmaktı Ateş´ten,

Daha mühim iş yoktu, ona göre bu işten.

Buyurdu: “Kardeşlerim, verenler olur azîz,

Zîrâ veren kulları, çok seviyor Rabbimiz.

Almak istemeyin ki, bu, hiç makbûl şey değil,

Hep almak düşünenler, olurlar hor ve zelîl.

İnsanlar arasında, olan her türlü kavga,

Hepsi almak yüzünden, vukû bulur mutlaka.

Fakat “vermek” yüzünden, çekişme olmaz zinhâr,

Görülmüş mü vermekten, kavga etsin insanlar ”

Buyurdu: “Peki deyin, kaçının îtirazdan,

Zîrâ peki demeyip, kovuldu la´in şeytan.

Eshâb, Resûlullah´a, tam itâat ederdi,

O´nun her bir emrine, hemen “peki” derlerdi.

.

Mübârek huzûrunda, edepliydiler gâyet,

Sessizce oturur ve etmezlerdi hareket.

Hattâ ağaç zannedip, kuşlar o kimseleri,

Gelip üzerlerine, konarlardı ekserî.

Bir kabahat işledi, eshâbdan biri, bir gün,

Mübârek kulağına, gitti bu da Resûl´ün.

Resûl´e erişince, vukû bulan hâdise,

Buyurdu ki: “Onu ben, hapsettim öyle ise.”

Bu haberi o zâta, gidip dediklerinde,

Bir “mıh gibi” çakılıp, kala kaldı yerinde.

Bu emri aldığında, nasılsa vaziyyeti,

Öylece dondu kaldı, aslâ değiştirmedi.

Allah´ın Resûlünün, emrine muhâlefet

Olur diye, bir milim, eylemedi hareket.

Hattâ bir ayağını, öbürünün yanına,

Bile getirmedi ki, îtiraz olur O´na.

Resûl´e bu derece, itâat ederlerdi,

“O´nun için canımız, fedâ olsun.” derlerdi.”

Bir gün de buyurdu ki: “Kardeşlerim, bu nefis,

Öyle bir canavar ki, aman dikkat ediniz!

Bir ahtapot misâli, insanın vücûdunu,

Kollarıyla sarmıştır, böyle düşünün onu.

Başı, tam alındadır, sanki bu canavarın,

İşi, mâni olmaktır, secdesine insanın.

Haram ile beslenir, nefis denen canavar,

Serpilir, kuvvetlenir, işlendikçe haramlar.

Sâdece tek gâyesi, vardır ki işbu nefsin

Sâhibini ebedî, azâba sürüklesin!

Siz düşman aramayın, sizin hâricinizde,

En büyük düşmanınız, nefistir içinizde,

Onu öldürmek için, iki yol vardır ancak,

Birisi, gıdâsını, kesmektir tam olarak.

Yâni, işlenmez ise, en küçük günah bile,

O, gıdâsız kalarak, zayıflar tamamiyle.

Öbürü, kelime-i tevhîdi söylemektir.

Bu kelime, nefs için, en te´sîrli kötektir.”

Bu sohbet sâhibinin, hürmetine İlâhî

Nefsimizin şerrinden, hıfz eyle bizi dahî

Bağdât´ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya itâatte tam kul ol ki, mahlûklar karşısında tam hür olasın. Allahü teâlâya ibâdet eden kimseye, mahlûklar itâat ve hizmet ederler.”

Büyük velîlerden Seyyid Câfer Mekkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri hakkında Şirâbâtî şöyle anlatır: “Câfer Mekkî´nin sayılamayacak kadar çok kerâmetleri vardır. Câfer Mekkî, Mekke-i mükerremede iken yanına bir kervancıbaşı gelip, Medîne-i münevvereye gitmek için izin ve duâ istedi. O da; “Şimdi gitmeyiniz.” buyurdu. Birkaç gün sonra tekrar gelip izin istedi. Câfer Mekkî izin vermedi. Kervancıbaşı söz dinlemeyip yola çıktı. Yolda eşkıyâlar yollarını kesip birkaç kişiyi öldürdüler. Malla­rını da aldılar. Kervancıbaşı o zaman Câfer Mekkî´yi hatırlayıp ondan yardım istedi. Eşkıyâlar da ona dokunmadılar. O da Mekke´ye döndü ve Câfer Mekkî´nin huzûruna gitti. O zaman ona; “Medîne´ye gitmeyiniz de­dim söz dinlemedin ve gittin. Birkaç kişinin katline ve mallarının telef ol­masına sebeb oldun. Hem bizden izinsiz gidersin hem de bizden yardım istersin. Mâdem ki kendi fikrine göre hareket ettin. Niçin bizden yardım istedin ” buyurdu. Bunun üzerine o şahıs tövbe etti ve bir daha evliyânın sözünden dışarı çıkmadı.”

Irak´ta yetişen büyük velîlerden Câkîr el-Kürdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri (Fussilet sûresi: 30) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyup, burada geçen “İstikâmet üzere oldular” kelimesinin tefsîrinde; “İstikâmet üzere olmak demek, müşâhede üzere bulunmak demektir. (Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin sevgisinin kalpte bulunmamasına müşâhede denir.) Çünkü Allahü teâlâyı tanıyan, O´ndan başka hiçbir şeyi bilmez. O´ndan başka her şeyi unutur. Kim bir şeyi severse, ondan başka bir şeye mut- talî olmaz. Başka şeye itâat etmez, tâbi olmaz.” buyurmuştur.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden bir kimse, Mısır´a ticâret yapmak i- çin gitmeye hazırlandı. Akrabâsı gitmemesi için çok zorladı ise de, din­lemedi ve kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine yakınları, durumu Mevlânâ´ya bildirip, gitmemesini istirhâm ettiler. Mevlânâ da: “Gitme!” dedi. Ancak o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı. Gemi ile yolculuk ya­parken, bir küffâr gemisi bu gencin bulunduğu gemiye saldırdı. Pek çok yolcu ile berâber, bu genci de esir aldılar. Memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırdılar. Genç, başına gelen felâketlerin sebeblerini, Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anlayıp, çok pişmân olup, tövbeler edip istigfârda bulundu. Bu şekilde kırk gün devâm etti. Ertesi gün rüyâsında Mevlânâ´yı gördü. Ona; “Yarın senden bâzı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa, biliyorum, de!” diye tenbihte bulundu. Bir hastalık ile ilgili ilâç târif etti. Genç uyandığında sevince gark olup, sabahı iple çekti. Sabahleyin yanına gelenler kendisine; “Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı ” diye sordular. Genç de; “Var!” deyince, genci alıp o ye­rin hükümdârına götürdüler. Meğer o yerin hükümdârı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çâre bulamamış, hükümdâr da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç, hasta hükümdârı görüp; “Bana, şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan şu kadar getirin.” dedi. Kısa zamanda bulup getirdiler. Genç, hepsini güzelce öğütüp karıştırdı ve mâcun hâline getirerek has­taya yedirdi. Hasta, Allahü teâlânın izniyle bir anda şifâ buldu. Hükümdâr bu hastalıktan ümidini kesmiş iken, birden şifâya kavuşunca, gence; “Bir murâdın varsa söyle, yerine getireyim. Mal, mülk istersen seni zengin edelim.” diye ısrârla sorunca, genç; “Ben, hiçbir şey bilmeyen bir kimse­yim. Âilemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esir alıp, buralara getirdiler. Esir olunca, başıma gelen bu musîbetin sebebini anlayıp, çok tövbe ettim ve hocam Mevlânâ hazretle­rinden mânen af diledim. Kendisini, kurtulmam için Allahü teâlâya vesîle eyledim. Bu akşam hocam Mevlânâ, bana bu size yaptığım şeyleri târif eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi, bütün bunlar, hocamın himmeti ve bereketiyle oldu.” dedi. Hükümdâr genci serbest bıraktı. Çok para vererek zengin eyleyip, memleketine gönderdi. Mevlânâ´ya da pek çok hediyeler gönderdi.

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir gün insanlara nasîhat ediyordu. İleri gelen talebe- lerinden Ahmed bin Ebü´l-Havârî, hocasının nasîhat ettiği meclise gelip; “Efendim, fırın ısındı. Bugün ne pişirmemizi emredersiniz ” diye sordu. Hazret-i Ebû Süleymân cevap vermedi. Talebesi aynı suâli birkaç defâ tekrar edince, talebesine; “Gidip içine oturunuz!” buyurdu. Talebe; “Ho- camın her sözü hikmetlidir. O, mâdemki böyle buyurdu, onun dediği doğ- rudur.” diyerek, gelip fırının içine girdi. Ebû Süleymân Dârânî sohbet bit- tikten sonra etrâfındakilere; “Derhal gidip, Ahmed´i fırından çıkarın!” bu- yurunca, yanındakiler hayretle; “O, hakîkaten dediğinizi yapmış, fırına girmiş midir ” dediler. Ebû Süleymân Dârânî; “Elbette. O söz dinler. Nef­sine uymaz. Bana muhâlefet etmez.” buyurdu. Oradakiler merakla fırına gelip, kapağı açtılar. Ahmed, hakîkaten kızgın fırında oturmakta, bir kılı dahi yanmamış hâlde beklemekteydi.

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri gittiği yerlereki âlim ve velîlerle görüşüp sohbet etti. Şakîk-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bâyezîd-i Bistâmî´yi ziyâret etti. Bu ziyâret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı.

Şakîk ile Ebû Türâb, Bâyezîd´e hizmet eden bir gence; “Delikanlı gel, yemeği berâber yiyelim.” dediler. Genç; “Ben orucum.” dedi. Ebû Türâb; “Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın.” dedi. Fakat genç bu teklifi kabûl etmedi. Sonra Şakîk; “Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın.” dedi. Fakat genç bunu da kabûl etmedi. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; “Allahü teâlânın rızâsından uzaklaşan şu he­rifi ne dâvet edip durursunuz.” buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezâlandırıldı.

Endülüs´te yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Abbâs el-Basîr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hanımı, yüksek rütbeli emîrlerden birinin evinde verilecek olan bir düğün yemeğine dâvet edildi. Hanım, efendisi- ne danıştı. O da, bu düğün yemeğine gidebileceğine dâir izin verdi. Bu hanımın da, yamalı bir elbisesinden başka elbisesi yoktu. “Bu elbise ile gidebilirim değil mi ” diye arzedince; “Evet, bu elbise ile gidi­niz!” buyur- du. Hanımı hiç îtirâz etmeden “Peki efendim.” deyip gitti. Yolda giderken, Allahü teâlânın izni ile mantosunun altındaki o yamalı elbise ipeğe çevril- di. Hem öyle ki, bu ipek elbise, gümüş tel ipliklerle çok güzel süslenmişti. Ayrıca yüzük ve benzeri şekilde öyle kıymetli zînet eş­yâsı olmuştu ki, bunlar, sultânların hazînelerinde bile bulunmayan cins­tendi. Ebü´l-Abbâs hazretlerinin hanımı bu hal ile düğün evine vardı­ğında, orada bulunan kadınlar hayretler içinde kaldılar. “Bu fakir bir kadın idi. Bu zînet nasıl o- luyor ” dediler. Hattâ orada bulunan zengin kadınlar­dan biri, gelen hanı- mın üzerinde bulunan çok kıymetli mücevherlerden sâdece bir tânesini bin dînâra almak istedi ise de, o; “Bana bunları sat­mak için izin yok.” dedi. Daha sonra dâvet bitip, hanım eve dönünce, Ebü´l-Abbâs hazret- lerine olanları anlattı. O da tebessüm ederek; “Allahü teâlâ kullarından dilediğini gizler.

Yâni, Allahü teâlâ indinde senin derecen çok yüksek olmakla berâ­ber, Allahü teâlâ seni o yamalı elbise içinde gizliyor.” Bu söz üzerine, Ebü´l-Abbâs hazretlerinin hanımı çok sevindi ve hâline çok şükretti.

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Yahyâ i- simli bir zât düşman ile yapılan savaşlardan birine katılmak istedi. Bu­nun için hocası Emîr Sultan´dan izin aldı. Emîr Sultan; “Bu gittiğin gazâ­dan başka gazâya gitmeyesin.” diye tenbihde bulundu ve onun için hayır duâ etti. Düşmana karşı yapılan savaşa katıldı. Düşman yenildi ve çok mikdârda ganîmet elde edildi. Aradan zaman geçti. Arkadaşları o tale­beye; “Bir gazâya daha gidelim, sen hayırlı bir kişisin, aramızda bulun.” dediler. Onlara; “Hocam ikinci defâ savaşa katılmama izin vermedi.” demesine rağmen, arkadaşları ısrar etti. Onların ısrârına dayanamaya­rak yola çıktı. Yolda kalabalık bir düşman topluluğu ile karşılaşınca sa­vaşa başladılar. Bu savaşta kimisi şehîd oldu, kimisi esir düştü. O talebe de esirler arasında idi. Onları bir kaleye götürüp, zindana attılar. Yahyâ Efendi, hocasını vesîle ederek Allahü teâlâya yalvarıyordu. Bir gün kale kapıcısının bir yakını, onu yanına getirtti. Yanındaki adamları çıkardı. Başbaşa kaldılar. Ondan hocası Emîr Sultan´ı sordu. Kendisinin îmân ettiğini söyledi. Sonra ona; “Bundan sonra sana düşman elbisesi ver­sinler, çekinmeden giy. Ben de onlara; “Bu esir, bizim dînimize girdi, buna zahmet vermeyin diyeyim. Sen, hiç olmazsa tenhâ yerlerde Allahü teâlâya ibâdetle meşgûl olursun.” dedi. O da onun dediklerini kabûl etti. Tenhâ yerlerde Allahü teâlâya yalvarıp, hocasını düşünüyordu. Bir gün oturduğu yerde, kulağına çeşitli gürültüler geldi. Bir alay askerin yaklaş­tığını sandı. Kalbinden de; “İnşâallah, kurtuluş zamânı gelmiştir.” diye geçiriyordu. O sırada kendisini bir elin tuttuğunu gördü. Fakat elin kime âid olduğunu tahmin edememişti. Birden kendisini Bursa´da buldu. Düşman diyârında iken günlerden Cumâ idi. Bursa´daki müslümanların Cumâ namazı için câmiye gittiklerini gördü. Bulunduğu yer, hocasının dergâhına yakın bir yer idi. Karşı tarafta birkaç kişi; “Bu filân değil mi­dir ” diye söyleşiyorlardı. Onu ismiyle hatırladılar, fakat üzerindeki düş­man kıyâfeti onları şaşırtmıştı. Gidip durumu Emîr Sultan´a anlattıkla­rında, “O, bizim dostlarımızdan olup, yedi yıldır düşman elinde esir idi. Kurtulması için Allahü teâlâya yalvarıyordu. Elimizi uzatıp, Allahü teâlânın yardımı ile kurtardık. Gidip onu yanıma getirin.” Onlar Yahyâ Efendiyi Emîr Sultan´ın huzûruna götürdüler. Emîr Sultan hazretlerinin eşiğine yüz sürdü ve teşekkür etti. Ondan sonra uzun yıllar hocasının hizmetinde bulundu.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya itâat etmenin lüzumundan anlatır, kendinden misâl verirdi. “Ben Allahü teâlâya karşı itâatsizlik ettiğimi merkebimin ve hizmetçimin huyundan ve bana itâatsizlik etmesinden anlarım.” buyurdular.

Bağdât´ta yetişen büyük velîlerden Hammâd bin Müslim Debbâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Ebû Necîb Sühreverdî şöyle anlattı: “Halîfe Müsterşid´in hizmetçilerinden birisi, Hammâd bin Müslim´i ziyâret etti. Hammâd bin Müslim o kimseye, “Sen, yüksek derecelere kavuşacak kâbiliyette bir kimsesin. Dünyâya gönül bağlama, âhirete yönel de, so­nunda pişmân olmayasın.” buyurdu. Hizmetçi bu sözü kabûl etmedi. Çünkü kendisinin, halîfe Müsterşid´in yanında büyük bir yeri vardı. Başka bir gün, o hizmetçi Hammâd bin Müslim´i ziyâret etti. Hizmetçiye, aynı sözleri yine buyurdu. Hizmetçi, bu doğru sözü dinlemekten kaçınınca, “Allahü teâlâ, seni daha yüksek derecelere çıkarmak için, dilediğim şe­kilde hareketi bana bildirdi. Şâyet kabûl etmezsen, seni baras hastalığına uğratmakla emrolundum.” buyurdu.

Ebû Necîb der ki: Vallahi, Hammâd Debbâs´ın sözü daha tamam ol­mamıştı ki, hizmetçinin vücûdunu baras hastalığı kapladı. Hizmetçi kalk- tı, halîfenin huzûruna gitti. Halîfe doktorları çağırdı. Onu tedâvî için toplandılar. Fakat tedâvîsi mümkün olmadı. Halîfe, hizmetçinin saraydan çıkarılmasını emretti. Hizmetçi saraydan çıkarılınca, doğru Hammâd bin Müslim´e geldi. Ne emrederse yapacağını ve sâdık bir talebe olacağına söz verdi. Bunun üzerine hizmetçinin gömleğini çıkarttırıp, “Ey baras! Bu vücuttan çıkıp, dilediğin yere git!” buyurunca, hizmetçi bir ânda sıhhate kavuştu ve ölünceye kadar Hammâd bin Müslim´in talebesi olmakla şe­reflendi. Dünyâyı bırakıp, âhiretini kazandı.

Mısır´ın meşhûr velîlerinden Hıfnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri hakkında Şeyh Muhammed Münîr şöyle anlatır: “Bir zaman Muhammed Hıfnî´yi ziyâret için Kâhire´ye gittim. Talebeleri beni huzû­runa götürdüler. Sohbetlerini dinledim. Onun yanında kaldım. Nihâyet geri dönmek için i- zin istedim. İzin verince yanından ayrıldım. Bulak´a geldim. Sonra onun yanında bir şey unuttuğum hatırıma geldi. Bir tale­bemi ona gönderdim. Talebem oraya varınca Hıfnî onu kapıda karşılayıp niye geldiğini sor- muş. O da unuttuğum eşyâyı söylemiş ve almış. Daha sonra Hıfnî ona oruçlu olup olmadığını sormuş. O da oruçlu olduğunu söyleyince, ona; “Yavrum bilhassa bu günlerde oruç sana meşakkatli olur. Üstelik sen mi- sâfirsin. Orucun da nâfiledir. Sen iftâr et öyle git.” demiş. Talebem onun sözüne ehemmiyet vermeden yola koyulmuş. Yolda hıyar satan birini görmüş. Ondan bir mikdâr hıyar almış. Oruçlu olduğunu unutup yolda gi- derken yemeğe başlamış. O esnâda kendisini çölde bulmuş. Şaşkınlık- la; “Sübhânallah, sanki Tih Çölündeyim, buralar da neresidir Ben nere- deyim Bulak şehri nerede kaldı diye hayretler içine düşmüş. Birisi ile karşılaşıp ona Bulak yolunu sormuş. O da böyle bir şehir bilmediğini söy- leyince bir başkasına sormuş aynı cevâbı almış. Korkudan ve o yerlerin meşakkatinden bîtâb hâle düşmüş. Sonra bu hâ­linin sebebi kendisi ol- duğunu anlayarak, Hıfnî hazretleri benim orucumu açarak gitmemi söy- lemişti. Onu dinlemedim. Emrine karşı geldim. Gü­nah işledim. Ey Hıfnî hazretleri imdâdıma yetiş. Ben ne yaparım diye­rek ağlamaya başlamış. Kesin olarak söz verip; “Bundan sonra Allahü teâlânın sevgili kullarına muhâlefet etmeyeceğim.” demiş. O anda ken­dini hıyar aldığı zâtın karşı- sında görmüş. Talebem sonra da Bulak şeh­rine geldi. Gecikme sebebini sorduğumda başından geçen hâdiseyi bana böylece bildirdi.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “İtâatların en fazîletlisi, devamlı olarak Allahü teâlâyı düşün­mektir.”

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hak­kında şöyle anlatılır: İbn-i Hafîf´in iki talebesi vardı. Bunlardan birinin ismi Ahmed-i Mih, diğerininki Ahmed-i Kih idi. İbn-i Hafîf daha çok Ahmed-i Kih´i severdi. Sohbetine katılanlar bunu kıskanmışlardı. Bu durumu öğ­renen İbn-i Hafîf, Ahmed-i Kih´in daha üstün olduğunu onlara göstermek istedi. Dergâhın kapısının önünde bir deve uyuyordu. İbn-i Hafîf “Ey Ah- med-i Mih! Şu deveyi dergâhın damına çıkar” deyince, Ahmed-i Mih; “Hocam deve dama nasıl çıkarılır ” dedi. İbn-i Hafîf “O hâlde bırak kal­sın.” deyip, diğer talebesine “Ey Ahmed-i Kih! Şu deveyi dama çıkar.” buyurdu. Bunun üzerine Ahmed-i Kih, peki efendim diyerek hemen dışarı çıktı ve iki elini devenin altına sokarak kaldırmaya çalıştı, fakat kaldıra­madı. İbn-i Hafîf; “Ey Ahmed-i Kih, iş tamam olmuş ve hâlin öğrenilmiş­tir.” deyip, sohbetinde bulunanlara dönerek; “Ahmed-i Kih, Ahmed-i Mih´- den daha iyi hareket etti, emre itâat etti ve îtiraz etmedi. Bu iş yapılır ve- ya yapılmaz diye mütâlaa yapmadı. Ahmed-i Mih ise, uzun uzadıya delil- ler getirmek istedi ve münâkaşaya tutuştu. Zâhir hâlden bâtın hâl açıkça anlaşılır.” dedi.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Küçüklüğümde Kur´ân-ı kerîmi ezberleyip hâfız ol- muştum. Sonra Serhend´den İlâhâbâd´a gittim. Zamanla işe dalıp ez­berimi unuttum. Bende hâfızlık kalmadı ve bu hal üzere aradan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim Serhend´e döndüm. Bu sırada Ramazân-ı şerîf ayı idi. Serhend´e geldiğimde İmâm-ı Rabbânî hazretleriyle görü­şünce bana; “Hâfız! Terâvih namazını, hatim ile kıldır!” buyurdu. Kur´ân-ı kerîmin ezberimde kalmadığını, hâfızlığımı kaybettiğimi söyledim. Fa­kat; “Okuyacaksın!” buyurdu. Üç defâ hâlimi arzedip; “Bende hâfızlık kalmadı.” dedimse de kabûl etmediler. Çâresiz emre uydum. Terâvih namazını kıldırmak üzere imâm oldum. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin himmeti ve emirlerinin bereketi ile, unuttuğum hâlde ilk gün yirmi bir cüz´ü ezberden okumak sûretiyle terâvih kıldırdım. İmâm-ı Rabbânî hazretleri kıyamda dinledi. Diğer cemâat uzun müddet kıyamda dur­maya güç yetiremedi. İkinci gün terâvihde hatmi tamamladım. Bende hâfızlık kalmadığı hâlde böyle okuyabilmem, İmâm-ı Rabbânî hazretle­rinin bereketi ile idi.”

Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sizden biri doğuda, Cehennem ateşi de batıda olsa, sonra Cehennem ona gösterilse, ateşinin sıcaklığına aslâ dayanamazdı. Ey insanlar! Alla- hü teâlânın beğendiği şeyleri yapmak daha kolaydır. Bu yüzden Allahü teâlâya itâat ediniz. Bu ateşe düşmeyiniz. Çünkü dayanamazsı­nız.”

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velilerden Seyyid Muhammed Çelebi Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Eğridir Gölünün kenarında otu- rurken bir ulak gelip Afşar yolunu sordu. Şeyh ona; “Afşar, gölün öte ya- kasındadır. Dolaşıp neylersin. Hemen göl üzerinden yürüyüver.” dedi. Ulak böyle bir zâtın sözünü severek ve inanarak kabûl edip yürüdü. Su- yun üzerinde batmadan gidiyordu. Afşar halkı onun gölün suyu üzerinde yürüyerek geldiğini görerek; “Hızır mısın ” diye etrâfına toplandılar. U- lak; “Bende bir şey yoktur. Karşı yakada bir sultan var onun nefesine uğradım (kavuştum) ve su üstünden yürüyüp geldim!” dedi. Bu hâdiseye şâhid olan, ulağın sözlerini duyan Afşar halkı, Muhammed Çelebi Sultan hazretlerinin büyük bir velî olduğunu anlayıp muhabbetle sevdiler.

Emir Ali Çelebi, Radmos köyünden bir dervişten naklen şöyle anlat­mıştır: “Bir gece hocam Muhammed Çelebi Sultan hacca gitmek üzere yola çıktı. Yanında Hızır aleyhisselâm da vardı. Hazret-i Hızır´ın önünde bir lamba asılıydı. Bana; “Bir balta al.” dediler, aldım. Beni de yanlarına aldı ve virâne bir yere gittik. Virânede bir yeri kazmamı emrettiklerinde, kazdım. Bir altın hazînesi çıktı. Bana da verseler diye düşünürken ho­cam bana bir akik taşı verdi ve; “Derviş! Bunu İstanbul´da sat! Başka yer- de satma.” dedi. Sonra benden ayrılıp, hacca gittiler. Bu hâdiseden son- ra bir işim sebebiyle İstanbul´a gittim. İstanbul´dayken param kal­madı. Aklıma Şeyh hazretlerinin verdiği akik taşı geldi. Bunu beş-on ak­çeye satabilsem diye düşündüm. Bir yahûdînin dükkanına girip; “Satılık bir şeyim var.” dedim. Beni yalnız bir köşeye çekip; “Ne satıyorsun Çı­kar göreyim.” deyince, çıkarıp gösterdim. Akik taşını görünce; “Ne vere­yim ” diye sordu. Beş akçe mi, on akçe mi desem diye düşünmeye başladım. Bir türlü fiyat söyleyemedim. Hocamın himmetiyle; “Sen söyle.” deyiver- dim. Önce elli bin akçe verdi. Alay ediyor zannederek akik taşını geri istedim. Hemen yüz elli bine çıktı ve satmam için ısrar etti. Ben de kabûl ettim. Beni evine götürüp parayı keseler içinde verdi. Bu taşın çok kıy- metli olduğunu söyleyip; “Şimdi ben bunu iki yüz elli bin ak­çeye bile sat- mam.” dedi. Muhammed Çelebi Sultan´ın bu talebesi, aldığı paralarla kö- yünde bir hamam yaptırdı ve zengin oldu.”

Velîlerin önde gelenlerinden. Pîr Fethullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, bir zaman hac için yola çıkmak üzere olan kervandan bir­kaç kişi, gelerek; “Efendim, hacca gidiyoruz. Hayırlı duâlarınızı istirham ederiz.” diyerek duâ taleb ettiler. Pîr hazretleri de onlara hayırlı duâlarda bulundu ve; “Sizlere tavsiyem olacak! Yolda giderken bir ırmak kenarına geldiğinizde bir ceylan yanınıza gelebilir. Onu avlamak için peşine düş­meyesiniz. Zîrâ tehlike vardır.” buyurdu. O kimseler Pîr hazretlerine vedâ edip yola çıktılar. Kervan yolda giderken hakîkaten bir ırmak kenarına geldi. Kervandakiler orada Pîr Fethullah hazretlerinin haber verdiği şe­kilde bir ceylan gördüler. Bir kısmı ceylanı avlamak hevesine kapıldı ve onun peşine düştü. Lâkin Pîr hazretlerinin duâsını almak için gelenler o- nun nasîhatine uyup kervandan ayrılmadılar. Ceylan, avcıları kervan­dan hayli uzaklaştırmıştı. Bu sırada kayalıklardan çıkan eşkıyâlar onları yakalayıp soydular ve bir-ikisini de yaraladılar. Sonra bu kişiler perişan bir halde kervanın bulunduğu yere geldiler. Onların bu hâlini görenlerden Pîr Fethullah hazretlerini sevenler, onun nasîhatlerini onlara anlattılar. Bunu duyanlar, Pîr hazretlerinin duâsını almadıklarına pişmân oldular.

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Alâeddîn anlatır: “Sa´düddîn hazretle­rine yeni talebe olmuştum. Arabî, mantık, kelam, fıkıh gibi derslere ara verip, tasavvuf üzerinde çalışmamı emrettiler. “Başüstüne” deyip ken­dimi tasavvufa verdim. Fakat o sıralarda hadîs ilmi üzerinde bir hocadan ders alıyordum. Kendi kendime; “Hadîs ilmini okumak herhâlde hocamın bu emri dışındadır, bunu öğrenebilirim.” diye içimden geçti. Kitabı bitir­meye karar verdim. Bu kararımdan sonra, kitabı okutan hocanın yanına gitmek üzere evimden çıktım. Kapıdan çıkar çıkmaz, sanki ayaklarıma kalın zincirlerle büyük bir ağırlık bağlamışlar gibi adım atamadım. Ayak­larımı kaldırmak için sarfettiğim gayretlerden ter içinde kaldım. Ayakla­rımı sürükleye sürükleye yürümeye başladım. Yolda bir köprü vardı. Ora- ya yaklaşırken şiddetli bir fırtına çıktı, başımdan takkemi alıp gö­türdü. Gözüme kum tânecikleri kaçtı. Dehşet içinde kaldım. Gitmekten vazgeç- tim. Geriye döner dönmez fırtına kesildi, ayaklarımdaki ağırlık kayboldu ve başımdan uçup giden takkem önüme geldi. Hayret ettim. Anladım ki, bu iş hocamın emrine muhâliftir. Derhâl hocamın huzûruna koştum. Onu câmide murâkabe ederken buldum. Beni görünce gülüm­seyerek; “Söz dinleyen kurtulur.” buyurdular.”

Tâbiîn devrinde Kûfe´de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâ- lâya itâat edip, emirlerini yerine getiren, O´nu zikr ediyor demektir. O´nun verdiği emirlere göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin, ne kadar Kur´ân-ı kerîm okursa okusun, zikir etmiyor sayılır. “İn­sanların en çok ibâdet edeni, kalbini günahla yaralayıp, sonra tövbe eden ve bir daha yapmıyan, hatâlı işlerini her hatırladıkta, iyi amellerini az ve eksik bulandır.”

Evliyânın büyüklerinden Seyfeddîn Halvetî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini bir yere vâza dâvet ettiler. Seyfeddîn hazretleri o yeni talebesi olan kişiyi diğer talebeleri ile gön­derdi ve vâzı onun yapmasını bildirdi. Talebeler hayrette kalıp; “Bu nasıl olur. Daha yeni geldi.” dediler ve îtirâz ettiler. Seyfeddîn hazretleri on­lara; “Söz tutunuz.” buyurdu. Her- kes sesini kesti. O yere vardıklarında o genç kürsüye çıktı ve vâz etti. Vâzdan sonra ona nasıl vâz ettin diye sorduklarında, o; “Ben kürsüye çıktığımda benimle birlikte hocam da çıktı. O söyledi ben tekrarladım.” dedi.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, İbrâhim Gülşenî hazretleri şöyle anlatır: Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretleri talebeleriyle birlikte Bakü den Şirvan a giderken bir ulak, haberci gelip Seyyid Yahyâ hazretlerinin arabasının atlarını al­mak istedi. Oradakiler de mâni olmaya çalıştılar. Lâkin haberci aldırış et- meyip atları arabadan çözmeye başladı. Talebelerden Baba Kutb adında biri, Seyyid Yahyâ hazretlerine hitâben; Efendim! Siz niye ses­lenmi- yorsunuz diye söyleyip arabanın bir ağacını aldı ve haberciyi dövmeye başladı. Seyyid Yahyâ hazretleri bırak dediyse de Baba Kutb aldırış et- meyip haberciyi dövmeye devâm etti. Netîcede haberci onlara; Sizin re- isiniz kim diye bağırınca, oradakiler; Seyyid Yahyâ hazretleri­dir. De- diler. Adam hemen onun yanına koşup pişman olduğunu arzetti ve af di- ledi. Seyyid hazretleri affedip, duâ etti. Sonra haberci oradan ay­rıldı. O zaman Seyyid Yahyâ hazretleri, Baba Kutb a dönüp; Otuz yıldır yanımı- za gelip gidersin. Lâkin bir kıl ucu kadar bizden istifâde etmemiş­sin. bu yurarak azarladı. Sonradan Seyyid Yahyâ hazretleri, sözünü dinleme- yenlere Baba Kutb un bu işini misâl verirdi.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldi­ler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, bu­yur- du. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defâ bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından baka­kaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri din­leyen kimse- nin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğu- na yakînen inandılar.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır da iken bir talebesi ona ge­lip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasîhat istedi. Bunun üzerine o; Git, lâkin Allah tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere ben­zemez. buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasîhatlarını unutup hıristiyanlarla haşır neşir oldu. Onların âdet ve ibâ­detlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Ziyâeddîn haz­retlerini ziyârete geldi. Ziyâeddîn hazretleri onu görünce; Özrün bizce kabûl edilmez. Îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bi­zimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şey­tan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür. buyurdu ve artık onunla görüşmedi.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerinin talebesi anlatır: Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul daydım. Çoluk ço­cuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mek- tupta; Bu işi istişâre et, danış ona göre hareket et. deniyordu. O sı­rada İstanbul u teşrif eden Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; Mâdem ki sen bizlere danıştın o halde em­rimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir za­rar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur. buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Ziyâeddîn hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten âilem ve ya­kınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.

Share.

About Author

Leave A Reply