Kalb

0

Evliyânın meşhûrlarından Ahmed bin Âsım Antâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, “Allahü teâlâya kendisiyle yakın olabileceğimiz en üstün şey nedir ” diye sordular:”Kibir, riyâ, haset (çekememezlik), gıybet, kin, kızma, dünyâya düş­künlük, uzun emel sâhibi olmak gibi, insanın içine dâir günahları (kalp hastalıklarını) terk etmektir.” buyurdular.

Bunun üzerine “İnsanın içine ait günahlarının, dışına ait günahlardan üstün olması nasıl olur ” diye sorduklarında: “Çünkü, bâtına ait günahlar terkedilince, zâhirî (dış) günâhlar kendiliğinden kaybolur.” buyurdular.

Ahmed bin Âsım Antâkî hazretlerine; “Kalbin selâmeti nedir. Kalbi­mizi mânevî hastalıklardan korumak için ne yapalım ” denildikte de şu veciz ve tesirli sözlerini söyleyiverdi:

“Kalbin mânevî hastalıklardan muhâfazası için şunlara dikkat etmek lazımdır: 1. Ahlâkı güzel olanlarla oturmak, 2. Kur´ân-ı kerîm okumaya devâm etmek, 3. Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devâm etmek, 5. Seher vaktinde Allahü teâlâya yalvarmak, istiğfâr etmek (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini istemek).”

Evliyâ sultan Ahmed Câhidî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine; Talebelerinden birisi sohbet esnâsında kalbin ne şekilde ter­biye edileceğine dâir sorduğu suâle şu cevâbı verdi:

“Tarîkatlarda asıl olan kalbin çeşitli hastalıklarından temizlenerek şifâ bulmasını temin etmek, onu güzel sıfatlarla süslemektir. Allahü teâlâya yaklaşmanın yolları tövbe, nefsini hesâba çekme, yaptığı işlerden gurura kapılmama ve ümitli olmak gibi kalbî makamlarla, doğruluk, samîmiyet, ihlâs, sabır gibi güzel hasletlerdir. Tasavvuf yolunda yürüyen kimse bu vasıflarıyla cenâb-ı Hakk´a yaklaşırsa, mârifet ehlinden olur ve bu sûretle en yüksek derecelere kavuşur.”

Buhârâ´da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) anlatır: “Dervişlerden biri, birgün bana, kalbin nasıl ol- duğunu sordu.

“Nasıl olduğunu bilmiyorum.” dedim. O;

“Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum.” dedi. Bunu üstâdım ve efendim Şâh-ı Nakşibend hazretlerine anlattım.

“Bu, onun kalbine göredir.” buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcûdâtı, Arş-ı a´lâyı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince;

“Gördüklerini anlat.” buyurdu. Anlattım. Bunun üzerine;

“Gönül budur. O dervişin sandığı gibi değil. Allahü teâlâya, kalbin ya­kın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mahlûkların en üstünü, en şe­reflisi kalbdir. Kalb, bilinmiyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur. Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latîfedir. Böyle olunca, onu bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Yere ve göğe sığmam, mü´min kulumun kalbine sığarım.” bu­yurdu. Bu, derin sırlardandır.” buyurdular.

Alâeddîn-i Attâr hazretleri; Gönülde Allahü teâlânın sevgisini bulun­durmak hakkında: “Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, şu üç şey­den boş olmamalıdır. 1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyı sessiz sessiz zikretmeyi, anmayı sağlamak, 3. Kalb halle­rini gözetmek.

“Gönüle Allahü teâlânın düşüncesinden başkasını koymamaya ça­lışmak zordur. O gönüle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaşmak ise, mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadı.”

“Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri araştırmaktır. İyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir.” Buyurdular.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerinin zaman zaman sohbetlerinde sorduğu suâllere karşı şöyle buyurdular: “Allahü teâlâ, mümin bir kulunun gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder.” sözünün mânâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetler­den lezzet alınır.”

Bir gün bir kişi Ali Râmitenî hazretlerinin huzuruna gelip, kalbinin da­ğınıklığından ve kendisini ibâdetlere tam veremediğinden bahsetti. Şeyh hazretleri şu şiiri okudular:

Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa,

Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa,

Onun ile sohbetten etmez isen teberrî,

Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri.

Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi Ayn-ül-Kudât Hemedânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde şöyle buyurdular: “Kalp, Allahü teâlânın evidir. Dâvûd aleyhisselâm; “Yâ Rabbî! Seni nerede arayayım!” deyince, cevap olarak; “Ben, benim için kalpleri kırılmış, benim için kalpleri harâb olmuşların (evliyânın) yanındayım.” buyruldu. Yine bu mâ­nâdaki hadîs-i kudsîde buyruldu ki: “Yere ve göğe sığmam, ancak mü­min kulumun kalbine sığarım.”

“Hadîs-i şerîfte buyruldu ki; “Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, kalbleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yâni kerâmetleri vardır). Onlar, Allah katında şehîdler mertebe­sindedirler.”

Bir talebesine şöyle nasîhat etti: Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nef­sine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.” Yine hadîs-i şerîfte; “Helâl olan şeyler belli­dir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bil­diklerinizi yapınız!” buyruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalıdır. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur. Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı. Kalp çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer fazla çarparsa, yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalp sâkin olur. Ha­ram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!” Îmânı olan kimse, büyük günâha düşmemek için, küçük günahtan kaçar.

Mısır´ın büyük velîlerinden Ebüssü´ûd Ebü´l-Aşâir el-Bâzinî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir vâzında, güzel ahlâkın ve kötü huyların menşe- ini, kaynağını şöyle anlattı: “Bütün güzel huylar kalbden, kötü huyların tamâmı ise nefsten doğar. İyi huylu olmak istediğini söyleyen doğru söz- lü bir kimse, hemen nefsini tezkiye edip, dînin emir ve yasakla­rına itâat eder bir hâle getirmeli, kalbini de tasfiye ile, Allahü teâlâdan başka şey- lerin sevgisini ondan çıkarmalı, bütün günahlar ve kötü düşün­celerden temizlemelidir. Tâ ki böylece, kötü huylar, güzel ahlâka çevril­miş olsun. Kötü huylar gidip, yerini iyi huylar alınca, kalbden şek ve şüphe kalkıp, yerini tasdîk alır. Şirk yok olur. Gizli ve âşikâr Allaha ortak koşulmaz. Kalpte ve bütün âzâlarda Allahü teâlânın tevhîdi yâni O´nu, eşi ve benze- ri bulunmayan tek bir varlık olarak tanımak hâsıl olur. Dilde ve kalpteki çekişme duygusu yok olup, Hakka teslimiyet meydana gelir. Başa gele- ne ve emredilene kızıp îtirâz etmek şöyle dursun, tam teslimi­yet hâli hâ- sıl olup, cenâb-ı Hakkın takdîr ettiği her şeye râzı olunur. Her iş, Allahü teâlâya ısmarlanır. Gaflet sona erer, cenâb-ı Hakka yakınlık ve her ân O´nunla olmak düşüncesi hâsıl olur. Tefrikadan kurtulup, cemiyyete, yâni Allahü teâlânın dostları ile bir ve berâber olmaya çalışı­lır. Tabiatındaki sertlikler, kabalıklar, kırıcı ve incitici davranışlar yok olup, onların yerini yumuşaklık, latîfeler ile güzellikler ve tatlılıklar alır.

Kalb temizlenip, nefs doğru yola girince, insanın her hâli değişir. Ar­tık kimsenin ayıpları görülmez olur. Gözler, insanların hep iyi hâllerini gö­rür. Onlara karşı kalbde bulunan katılık, acıma duygusu, şefkat ve mer­hamete dönüşür. Kin, hased gibi düşmanlıklar terkedilip onlara nasîhat etmek, hep iyilik yapmak duyguları ortaya çıkar. İnsanlar arasında düş­manlıklar tamâmen ortadan kalkıp, herkes birbirine nasîhat etmeye başlar. Güzel ve tatlı nasîhatlerle, insanlar birbirini doğru yola çağırırlar. Artık bundan sonra, cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşmak isteyen bir kim­sede, nazlanmak kalmaz, korku başlar. Bu korku ondaki hâllerin iyiliğe çevrilmesi sebebiyledir. Kendisinde iyi hâllerin meydana çıktığı kimse, kusûrunu bildiği ve aczini anladığı için korkar ve kusurlarının hesâba sığmayacak kadar çok olduğunu bilir. Allahü teâlânın kendi üzerindeki hakkını, hiçbir zaman ödeyemeyeceğini, kendisine nasîb edilen sayısız nîmetlerin, hayırlı işlerin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu anlar. İşte bu anlayışa erişen kimse, Allahü teâlâya hakkı ile kulluk etmeye başlar. Kalbinde tam bir tevhîd hâsıl olur. Gönlündeki mâbûdlar teker teker yıkı­lıp gider. Hâlleri ve yaşayışı güzelleşir. Cennet´tekilerin yaşayışı gibi, hep Allahü teâlâ ile berâber olarak yaşar. Daha dünyâda iken, Cennet hayâtı yaşamaya başlar. Buraya kadar sayılan bu güzel huyların hepsi, pey­gamberlerin, sıddîkların, evliyânın, sâlih kulların, ilmiyle amel eden âlim- lerin ahlâkıdır.”

Ebüssü´ûd el-Bâzinî hazretleri; Nasihat isteyen bir talebesine şöyle buyurdu: “Bir kimse, seni dünyâlık şeylerle anar ve senin yanında onları överse, ondan kaçın! Yine bir kimse, Rabbine karşı senin gaflete dal­mana sebeb olursa, ondan yüz çevir, derhal ayrıl! Dünyâ sevgisini doğu­ran her türlü maddî düşünceyi ve buna benzer meşgaleleri kalbinden söküp at. Seni, Allahü teâlâyı hatırlamaktan alıkoyan her ne olursa ol­sun, bundan yüz çevir! Kafanda ve kalbinde yer eden lüzûmsuz hâtıra­larla oyalanıp durmaktan sakın. Böyle düşüncelerden keder meydana gelir. Çok kerre kederden de gaflet hâsıl olur. Böyle olunca, insanda nefsânî arzular harekete geçer. Bu istek kuvvet bulunca, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak arzusu hâsıl olur. Bu arzular gâlip gelince, kalp za­yıflar ve nûru söner. Çok defâ tamâmen telef olur ve akıl ondan sıyrılıp gider. Artık bundan sonra, sanki kalbin üzerine bir perde gerilmiş olur.”

Kalbin temizlenmesi, Allahü teâlâdan başkasına orada yer verme­mekle ve tam bir sadâkat ile olur. Kalbin bozulması da, Allah´tan başka­sına gönül bağlamak, başkalarını O´na ortak koşmakla ve riyâ, gösteriş yapmakla olur. Kalpte tevhîdin, tek olan Allah´a bağlılığın bulunduğunun alâmeti; O´nunla berâber bir ikincisinin olmadığını her ân müşâhede et­mektir. Bu da, ancak Allahü teâlâdan korkmak ve her şeyi O´ndan ümîd etmekle anlaşılır. Sadâkatın alâmetine gelince; fânî olan her şeyden so­yunmak, yâni onlara bağlılığı kalpten çıkarmak ve ebedî, sonsuz var ola- na bağlanmaktır. Görünüşte var olan her şey, zaten yok olacaktır. Kalbi- nin mahlûkâta meylettiğini fark ettiğin zaman, orada şirk var de­mektir. Ondan şirki temizlemeye bak, kalbini şirkten uzak tut. Kalbinde dünyâya karşı bir meyil gördüğün zaman, orada bir şek, şüphe var de­mektir. Der- hal ondan kalbini temizle!

Dâimâ Allah´a istigfâr edici olman lâzımdır. O´na istigfâr etmekten, yalvarıp bağışlanmanı istemekten âciz kalırsan; o takdirde, Allahü teâlâ ile meşgûl ol, dâimâ O´nu hatırla. Bundan da âciz kalırsan, Allah´a tâat ve kulluk ile meşgûl olmalısın. Artık, Allahü teâlâya tâat ile meşgûl ol­maktan, seni herhangi bir şeyin alıkoyacağını sanmıyorum. Senin için, bundan uzaklaşmana yol açacak bir özür kapısı da göremiyorum. Çün- kü, insanı yükseltecek şeylerin başı tâattır. O´na kulluk etmektir. O´nu terk eden, terakkî yoluna giremez ve yükselemez.”

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Kalbin kıymetini ve vaktin ehemmiyetini şu sözle­riyle beyân etti ve: “Kalbin ve vaktin, sana bir sermayedir. Fakat sen kal­bini kötü zanlarla (Allahü teâlânın sevgisinden başka şeylerle) doldur­dun. Vaktini de mâlâyânî, boş ve faydasız şeylerle geçirdin. İflâs etmiş, ser- mâyesini kaybetmiş olan bir kimse, nasıl kâr edebilir ” buyurdular.

“Kalblerin kemâli, Allahü teâlâdan korkmaktaki kemâl ile, nefslerin itminâna kavuşması (azgınlık ve taşkınlıktan kurtulması) da, takvânın (haramlardan uzaklaşmanın) kemâli iledir.”

Büyük velîlerden Mimşâd ed-Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “İnsanın tapındığı, yâni ömrünü kendisi için harcayıp, çok sevdiği şeyler çeşit çeşittir. İnsanların bir kısmı, nefsine, bir kısmı çocu­ğuna, bir kısmı malına, bir kısmı parasına, bir kısmı hanımına, bir kısmı, makam ve mevkiye tapar. Herkes gönlünü bunlardan birisine bağlamış­tır. Bunların bağından kurtulmak çok zordur. Bunlara tapınmaktan sa­dece; kendine, malına, makamı ve mevkiine güvenmeyip, her şeyin sâ­hibi ve yaratıcısı Allahü teâlâya hakkıyla kulluk yapamadığını bilip, yap­tıklarını hep kusurlu ve noksan görerek, nefsini ayıplayanlar kurtulabilir.”

“Bir kimse yalnız Allahü teâlâyı düşünürse, ona hiçbir şey ve kimse zarar veremez.”

“Sâlihlerle sohbet etmek, onlarla berâber bulunmak kalpte iyilik mey­dana getirir. Bozuk kimselerle sohbet etmek ve onlarla berâber bulun­mak kalpte fesâd ve kötülük meydana getirir.”

“Hocalarımın huzûruna girdiğim zaman, onları görmenin ve sohbetle­rinde bulunmanın bereketini istediğim için dünyâ düşüncelerini tamâmen unuttum. Çünkü bir kimse hocasının huzûruna dünyâ, mal ve makam düşüncesiyle girerse onu görmenin ve onunla bulunmanın bereketini bulamaz ve sözlerinden istifâde edemez.”

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Muhammed Osman Sâhib Müceddidî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın kalbi gökyüzü gibidir. Bâzan açık, berrak olur, bâzan da kapalı, kederli (bulut- lu) olur. Kuvvetli düşman olan şeytan ise pusuda beklemektedir. Kim bilir hangi hîlesi ile zavallı insanı aldatmak için devamlı uğraşır. O halde Alla- hü teâlâya tevekkül ederek, kulluk vazîfesini yapmaya bak­malı, hiçbir şe- ye iltifat etmeden kalbin selâmete kavuşması için çalışma­lıdır. İstikâmet üzere olmalı ve bu yoldan hiç sapmamalıdır.

Dünyâ bir fırsat yeridir. Zarûrî işler dışında bâtını, kalbi toparlamakla meşgûl olmalı. Bu, her işten mühimdir. Aslâ ihmâl edilmemelidir. Bu dün- yâda vakit iyi ameller yapma zamânıdır. Yoksa yarın âhirette pişman ol- maktan başka bir şey ele geçmez.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Üç kimse, Kur´ân-ı kerîmin mânâsını anlıyamaz. Birincisi; Arabîyi iyi bilmeyen ve tefsîr okumamış, ilmi olmıyan kimse. İkincisi; büyük bir günâha devâm eden fâsık. Üçüncüsü, îtikâd bilgilerin­den birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için hak sözü kabûl etme­yen bid´at sâhibi. Çünkü bid´atın zulmeti, kalbi karartır.”

“İnsanı, Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, dünyâ düşüncelerinin kalbe yerleşmesidir. Bu düşünceler, kötü arkadaşlardan ve lüzumsuz şeyleri seyretmekten hâsıl olur. Çok uğraşarak bunları kalbden çıkarmak lâzımdır. Faydasız kitap okumak, lüzumsuz şeyler ko­nuşmak da bu düşünceleri arttırır. Bunların hepsi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Kalbin hasta olması, Allahü teâlâyı unutmasıdır. Allahü teâ- lâya kavuşmak isteyenlerin bunlardan sakınması, hayâli arttıran her şeyden kaçınması, uzaklaşması lâzımdır. Allahü teâlâ, çalışmayan, sı­kıntıya katlanmayan, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu nîmeti ihsân etmez.”

“İnsanlar, ölüleri dirilteni büyük bildiğinden, Allahü teâlâya yakın olan- lar, bunu yapmak istemeyip ölü kalbleri diriltmişler, talebelerinin ölü kalb- lerini diriltmeğe çalışmışlardır. Doğrusu da, kalbleri diriltmek yanında ölü- leri diriltmenin hiç kıymeti yoktur. Hattâ abes, yâni faydasız şeylerle vakit kaybetmek olur. Çünkü ölüyü diriltmek, ona birkaç günlük ömür ka­zandırır. Kalblerin dirilmesi ise, sonsuz hayâta (ebedî saâdete) kavuştu­rur. Zâten Allahü teâlâya yakın olanların vücudları kerâmettir. İnsanları Allahü teâlâya dâvet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir. Ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyüğüdür. İnsanların selâmeti, onların varlığı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ, onlar ile rahmet yağdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri devâdır. Acıyarak bir bakışları şifâdır. Allahü teâlânın lütufları, ihsânları, onların bulunduğu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü ol­maz. Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz.”

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâlâ insanı kalp ve bedenden meydana gelen bir varlık olarak yaratmıştır. Be- denin ve kalbin kemâle ermesi, Peygamber efendimizde son bul­muştur. Ümmetine ise bu kemâlâttan O´na tâbi oldukları kadar ulaşmış­tır. Resû- lullah vâsıta olmadan kemâlât gelmez. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Es- hâb-ı kirâm bu kemâlâtı Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden al- mıştır. Tâbiîn ise onlar vâsıtasıyla almışlardır. Bâzıları da daha çok vâsı- ta ile almışlardır. O halde herkesin zâhirî ve bâtınî kemâlâtı ancak Resû- lullah aleyhisselâm vâsıtasıyladır.

Bütün bu olgunluklara kavuşmanın yolu, Allahü teâlâya muhabbettir. Bu muhabbetin ele geçmesi ise Resûlüne tâbi olmakladır. Nitekim Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki: Eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da sizi sevmesini is­tiyorsanız, bana tâbi olunuz. Allahü teâlâ, bana tâbi olanları sever.” bu­yuruyor. (Âl-i İmrân sûresi: 31)

O halde bu kemâlâta, olgunluklara kavuşmanın Resûlullah´a tâbi ol­maktan başka yolu yoktur. İttibâ da iki kısımdır. Biri zâhiren, diğeri bâtı- nen tâbi olmaktır. Zâhiren tâbi olmak âlimlerin yazdıkları bilgilere uymak ile olur. Âlimler Resûlullah´ın emirlerini, sözlerini ve işlerini nok­sansız ve ilâvesiz aynen yazmışlar ve zaptetmişlerdir. Bunlar fıkıh ilmi, hadîs ilmi ve tefsîr ilminde bildirilmiştir.

Bâtınen tâbi olmak ise Resûlullah´ın beğendiği işleri yapmak, hal­lerde ve ahlâkta tâbi olmaktır. Bunların bir kısmını ulemâ beyân etmiş­lerdir. Lâkin tamamını beyân etmeye kelimeler ve ibâreler kâfi değildir. Ancak bâtınen mânâ anlatılabilir. Bu işle de meşâyıh (tasavvufda yetiş­miş ve yetiştirebilen rehberler) vazifelidir.”

Yine buyurdular ki: “Allahü teâlâ insanın yüreğine rûh âleminden bir gönül yâni kalb yerleştirmiştir. Bu gönülün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi husûsiyetleri vardır. Meselâ bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle; kendisini yaratanı bilmek, O´nu sevmek, rı­zâsına kavuşmayı arzu etmek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmanın yolu olan Resûlullah´a her bakımdan tâbi olmak, O´ndan başka her şeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyâda kalb huzûru içinde vakti Allahü teâlâya ibâdetle geçirmek ve Allahü teâlânın rızâsına muvâfık şekilde konuşmak lâyıktır.

Böyle bir gönüle sâhip olmayan bir kimse, insan sûretinde bir mah­lûktur. Böyle bir seâdetten mahrûm olan kimse, kat´î olarak hastadır. Bu­nun ilâcı ise, gafletten uyanıp pişman olmak, af ve magfiret etmesi için Allahü teâlâya yalvarmak, kabûlünü, tevfîkini ve yardımını istemek, üze­rinde bulunan Allahü teâlânın ve kulların haklarını ödemek, hak sâhiple­rini râzı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sâhip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat´î karar vermeli, sünnet-i seniy- yeye uyup, işlerinde azîmetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bid´at ve ruhsatlardan sakınmalı, her işinde ve her hâlinde Resûl-i ekreme ve O´nun Eshâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır.”

Yine buyurdular ki: Îtikâdda ehl-i hak, yâni Ehl-i sünnet ve cemâat îti­kâdı üzere bulunup, bilinmesi zarûri olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir.

Kalbinde Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey bulunmaması için, doğruluk ve ihlâsta kemâl sâhibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbe­tinde bulunmalı, dilde ve gönülde dâimâ Allahü teâlâyı anmalı, bunda aslâ gevşeklik göstermemelidir. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutma­lıdır. Allahü teâlâdan başkası hatıra geldikçe istigfâr okumalı, mâsivâdan kurtarması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzûruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa mâsivâyı (Allah´tan başka her şeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zâhirde halk ile bâtında Hak ile bulun­malı, böylece gönülde Allahü teâlânın rızâsından başkası kalmamalı, mâsivâyı tamâmen unutmalı, nefsi de benlik dâvâsından kurtarıp, kalb huzûru ve rahatlığı ile kulluğa dâir bütün vazifeleri yapmalıdır. Böylece Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile fânî-fillah ve bâkî-billah olunur ve Allahü teâlânın pekçok feyz ve mârifetlerine kavuşulur.

Bu mertebeye erişebilmek için, nefy ve isbâtı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi yâni “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah”ı çok söylemelidir… Mânâsı; hak olan mâbûd yalnız Allahü teâlânın zât-ı pâki- dir. O´nun rızâsından başka hakîkî bir maksûd yoktur. Muhammed aley- hisselâm, Allahü teâlânın resûlüdür. O´na tâbi olmak vâcibdir. İşte bu Kelime-i tayyibe ile bahsedilen seâdete kavuşulur.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin, Allahü teâlâdan ve O´nun dost- larından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işâ­rettir.”

Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, Allahü teâlânın azâ­bını çabuklaştırır.”

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalb ile ilgili ameller işleyi- niz. Zîrâ kalb ile yapılan ameller zâhirî amelleri güzelleştirir.”

Bâzı derslerinde fıkıh ilminin fazîletinden bahsederdi. Bu sebeple oğlu Ömer bütün ömrünü fıkıh ilmini öğrenmeye hasretmişti. Bir gün der­sin bitiminde oğluna şöyle buyurdular: “Ey Ömer! Kalb ile ilgili amellere çalış. Çünkü fıkıh âlimlerinde ateşin alevi, tasavvuf ehlinde ise ateşin kor kısmı vardır.”

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İki kalbin yok ki, biri ile Allahü teâlâya, diğeri ile Allahü teâlâdan başkalarına yönelesin.”

Hindistan evliyâsından ve ha­dîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birine yazdığı bir mektup şöyledir: Şerh-i sadr; göğsün yâni kalbin açılması, en yüce ma­kam, en büyük nîmet ve en azîz ilâhi hediyelerdendir. Zîrâ Hak teâlâ bü­yüklerin efendisi, kâinâtın hülâsâsı, habîbi ve Resûlünü bu husûsi ihsân ile nî- metlendirmiştir.

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Kalbe îmân nûru girince, genişler ve açılır.” Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân); “Yâ Resûlallah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir ” dediler. Buyurdu ki: “Alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.” Dünyâ görü­nüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Peygamberlik basîreti, gözüyle ve îmân nûru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhiret ise dâimî ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fânî, geçici dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevap azıklarını bulundurur. Kişinin göğsünün açılmasından nasîbi, bu îmân nûrundan olan nasîbi kadardır. Bunun da mikdârı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nûrun, sînenin açılmasında ve kalbin ferâhında tesiri tamdır. Bu sebeptendir ki, dünyâ­daki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalp ferahlığına, karanlığın da, sıkıl­maya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için de­mişlerdir ki, nefs-i nâtıka (insânî rûh), nûra, ışığa âşıktır. Nerede bir ışık hüzmesi, demeti parlasa o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden ay­dınlık yerde uyku az gelir. Zîrâ rûh, aydınlığa nûra olan teveccühü sebe­biyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar.

Beyt:

Sana visâl meclisinde, göz uyku yüzü görmez.

Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

Anlaşıldı ki, nûrun zuhûru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalpler onunla açılır. Göğsün açılması genişlemesi sebeplerinden biri de ilimdir. İlim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sînesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murâd, her ilim değil, Peygamber efendimizden mîras kalan ilimdir. Pey­gamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. Hadîs-i şerîfte; “Pey­gamberler, vâris- lerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar.” Buyurulması o ilme işârettir. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Fel­sefe karanlıkları zuhûr etti. İslâm semâsını kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardı- lar. Bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.

Göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sînesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsân, Allahü teâlâ ve kulları katında bü­yük mertebedir. Dünyâ ve âhirette izzettir, iyiliktir ve sevâptır. Makamla olan ihsân, kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.

Göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, Allah yolunda kahraman­lık, insâf sâhipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. “Canını düşün­meden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başka­ları kırk sene halvette kalmakla göremez.” demişlerdir. Ama bu cesâret ve yiğitlik, Allah için ve Allah´ın dîninde olursa her şeyden daha yüksek­tir. Bunun için onların karşılığı Âl-i İmrân sûresi 169 ve 170. âyetlerinde meâlen bildirilen; “Onlar Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. Onlar, Allahın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç için­dedirler.” büyük nîmetlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

Sînenin açılması sebeplerinden biri de, kalbi, sıfât-ı zemîme, yâni kö- tü sıfatlar denilen; hased, ucb, kibir, riyâ, buğz, kin ve Allah için olma­yan mal ve makâm, yâni dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemek­tir. Çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve göğsün genişlemesine se- beb olan îmân nûrundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrûm bırakırlar. Kalb sâhasını karartır ve daraltırlar.

Beyt:

Dışarı çıkmaz isen tabîat sarayından,

Nasıl haberin olur, hakîkat diyârından.

Bu güzel sıfatlar, en kâmil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i ekremde mevcûd idiler. O´ndan sonra, uyma mikdârınca, O´na tâbi olanlarda bulunur. Mütâbeatta, yâni Resûlullah´a uymada, kim daha ileri gitmişse, göğsü daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. İmrân sûresi, otuz birinci âyetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever.” buyruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu tâkib ederse onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. Gerçi Resûlullah´ın makâmı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yük­sektir. O´nun makâmında hiç kimse yoktur, herkes O´ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrafında makamlar vardır. O parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrafında olanlara da bir şuâ, bir serpinti ulaşır. Âyet-i ke­rîmede meâlen; “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyruldu.

Bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, birlikte bulunmayı îcâbettirir. Hadîs-i şerîfte; “Kişi sevdiği ile berâberdir.” buyruldu. (41´inci Mektup)

Suriye´de yetişen evliyâdan Seyyid Abdülhakîm Hüseynî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ömrünün son zamanlarında soh­betine ge- len insanlara buyurdu ki: İnsanın kalbi dâimâ Allahü teâlâya bağlı olmalı, Allah insanın aklından, fikrinden hiç çıkmamalı. İnsanın kalbi hem mah- zûn olmalı, hem de Rabbine yalvarış içinde bulunmalı. Kişi ne kadar mahzûn, ne kadar nefsinden ve benliğinden uzaklaşmışsa Allahü teâlâ- nın yanında o kadar makbûl ve yüksektir. Zâlim olan, zulm eden, zevk ve safâ peşinde koşan kişinin, elbette Allahü teâlâdan haberi olmaz.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Şeyh Abdülhay Celvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvufdaki derin ve ince mânâlara vâkıf idi. Kalb (gönül) hakkında şöyle buyurmaktadır:

Hadîs-i kudsîde buyruldu ki: “Ben yere göğe sığmam. Fakat haram­lardan sakınan temiz mümin kulumun kalbine sığarım.” Allahü teâlâ nefs ile sır makâmı arasında bir kalb (gönül) şehri yaratmıştır. Bu şehir dâimâ mâmur olmak ister. Gönlün mâmur edilmesi usta ve mîmâr ile olmaz. Ancak Allahü teâlânın lütfu ile olur. Hacı Bayrâm-ı Velî talebelerine; “Kalp şehrinizi mâmur ediniz. Allah adamlarının sözlerini dinleyiniz. İlim öğreniniz.” buyurmuştur. Yine Aziz Mahmûd Hüdâî; “Talebe Allahü teâlâ- nın rızâsını kazanmakta gayretli olmalı, taş gibi katı olan kalpleri rehber olan zâtın terbiyesinde yumuşatmalıdır. Kalbi yumuşayınca, bu hâlini hocasına arz edip, onun tavsiyeleri, yol göstermesi ile önündeki yollar- dan engeller kalkar ve matlubuna, maksûduna kavuşur. Îmân-ı kâmil (ol- gun insan) olur.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalb dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz.”

İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Abdülvâhid-i Lâhorî´ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurulmaktadır:

Kıymetli kardeşimin mektûbu geldi. Kalbin selâmeti için yazdıklarınız anlaşıldı. Evet, kalbin selâmeti, onun mâsivâyı unutmasına bağlıdır. Öy- le ki, zorla hatırlatmak isteseler hatırlayamamalıdır. Allahü teâlâdan baş- ka her şeye, yâni mahlûkların hepsine “Mâsivâ” denir. Bu hâle “Fenâ-i kalb” denir. Bu yolun birinci basamağı, bu fenâya kavuşmaktır. Bu fenâ, vilâyet derecelerine kavuşulacağının müjdecisidir. Talebeler, yaradılışla- rındaki uygunluklara göre, çeşitli derecelere yükselirler. Çok yükselmek istemeli, bunun için çok çalışmalıdır. Çocuklar gibi, yolda önüne çıkan kozalaklara, cam parçalarına bağlanıp kalmamalıdır. Hadîs-i şerîfte; “Al- lahü teâlâ, yüksek şeylere kavuşmak isteyenleri sever.” buyruldu. Dünyâ işleri ile çok uğraşmakta, dünyâ işlerine gönül bağla­mak korkusu vardır. Kalbin selâmete kavuşmasına da sakın aldanmayı­nız! Yine geri dönebi- lir.

Dünyâ işleri ile elden geldiği kadar az uğraşınız ki, dünyâya gönül bağlamak tehlikesine düşmeyesiniz! Dünyâya düşkün olmak felâketin­den Allahü teâlâya sığınırız. Dünyâya gönül bağlamayan fakir bir çöpçü, gönlünü dünyâya kaptıran koltukdaki zenginden kat kat daha kıymetlidir. Birkaç günlük hayatta dünyâya gönül vermemek, hiçbir şeye düşkün ol­mamak için çok uğraşınız! Dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düş­kün olanlardan, aslandan kaçmaktan daha çok kaçmalıdır. (1. cild, 116. mek- tup)

Hindistan´da yetişen meşhûr velîlerden Abdülvehhâb Müttekî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerini tanıyan Yemenli bir velî, Mekke ve Medîne halkına bir mektup göndererek; “Ey Harameyn halkı! İçinizde Allahü teâlânın nûrunu saçan Abdülvehhâb´ın kıymetini biliniz ve ondan istifâde etmeye bakınız.” diye yazmıştır.

Yemen´de tanınan ve halk arasında meşhûr olan Seyyid Hâtem, yüksek hâller, kerâmetler sâhibi bir kimseydi. Abdülvehhâb Müttekî haz­retleri ile görüşmek için yollara düştü ve Mekke´ye geldi. Görüşmek için izin istedi. O ise; “Kalblerin görüşmesi yeterlidir, bedenen görüşmeye ih­tiyaç yoktur.” buyurdu. Seyyid Hâtem; “Bu söze bile râzıyım.” diyerek geri dönüp, görüşmeden ayrıldı.

Anadolu evliyâsından Abdürrezzâk Ali Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile diri olanın ölümü hayattır. Kalbi nefsin arzuları ile ölmüş olanın hayâtı ölüdür.”

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Allahü teâlanın kullarına verdiği ilk ve en büyük nî- meti, onların kalplerini îmâna açması ve kalblerine îmânı yerleştirme­sidir.

Bu nîmetten sonra, Allahü teâlâyı bilmek en büyük nîmettir. Allahü teâlâyı bilmek dînen vâcibdir. Allahü teâlâyı bildikten sonra, O´nun kazâ­sına, kaderine, hayrına, şerrine, azına, çoğuna, acısına, tatlısına, mah- bûbuna sevgili gelene ve mekrûhuna kötü gelene rızâ gösterip, hepsinin Allahü teâlâdan olduğuna inanmak ve teslîm olmak büyük nî­mettir. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Allah, kime hidayet etmeyi diler- se, İslâma onun göğsünü açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapık- lıkta bırakmak isterse, onun kalbini öyle daraltır sıkıştırır ki, îmân teklifi karşısında göğe çıkacakmış gibi olur. Allah, îmân etmeyenler üze­rine, böyle âzâb bırakır.” (En´âm sûresi: 125)

Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü l-Havârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Çok günah ve dünyâ sevgisiyle hastalanan kalble- rinizi, dünyâdan soğuyarak ve günahları terk ederek tedâvî ediniz.”

Yine buyurdular ki: “Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalp, bir takım kaplardan ibârettir. Allahü teâlânın sevgisiyle dolduğu zaman, nûrun fazlası diğer uzuvlara yansır. Bâtılla dolduğu zaman da, ondaki karanlık diğer organlara geçer.”

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Kulun kalbini ıslâh etmesi, dü­zeltmesi için, iyilerle berâber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasık- larla berâber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi ka­dar zararlı bir şey yoktur.”

Ahmed bin Hanbel hazretleri; sık sık talebesine buyururdu ki: “Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Halıktan râzı olmak, kadere rızâ göstermektir.”

Ebû Hafs Ömer bin Sâlih Tarsûsî isimli velî bir zât, Ahmed bin Han- bel hazretlerine; “Kalbler ne ile yumuşar ” diye sordu. Başını eğip biraz düşündükten sonra; “Evlâdım! Helâl yemekle yumuşar.” buyurdu.

Büyük velîlerinden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; “Müminin kalbi Allahü teâlânın zikri ile kuvvetlenir.” buyururdu.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Git­mez- se, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç. Yine git- mezse, her hâli iyi bilen Allahü teâlâya yalvarmaya, sızlanmaya başla.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki: Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O´nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O´ndan gâfil olmamakla mümkündür.

Yine buyururdu ki: “Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”

Amasya da yetişen velîlerden Ali Hâfız Efendi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) sohbetlerinde buyururdu ki: “Kalp üç şeyle hayat bulur: 1) Dün­yâyı sevmemek, 2) Allahü teâlâyı çok zikretmek, 3) Allahü teâlâya yakın ol- mak.

Kalp dört şeyle ölür: 1) Nefsin arzû ve isteklerini yapmak, 2) Şey­tana uymak, 3- Dünyâya dalmak; âhireti, ölümü unutmak, 4- Kötü dü­şünce- lere sâhib olmak.”

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri, Allahü teâlânın izni ile, herkese simâlarına, makamlarına göre de- ğil, kalblerindeki duruma göre muâmele ederdi. Birgün, Ali Havâs´ın ya- nına nûr yüzlü birisi uğramıştı. Ali Havâs ona doğru baktı ve şöyle bu­yur- du: “Allah´ım! Bizi kötü hâle düşmekten muhâfaza buyur.” Sonra devâm ederek; “Şüphesiz, Allahü teâlâ bir kulu hakkında hayır murâd edince, nûru onun kalbine koyar. Fakat dış görünüşü bakımından diğer insan- lar­dan birisi gibidir. Allahü teâlâ, bir kulu hakkında hayır murâd etmezse, o şahsın kalbinde bulunanı yüzüne çıkarır. Kalbini ise karanlık kılar.”

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyu­rurdu ki: “Kim kalbini anlayışlı kılarsa, o kalp dünyâdan ve dünyâda olan şeylerden yüz çevirir. Kim kalbini cehâlette bırakırsa, o kalp aldatıcı ve geçici zevklere tâbi olur.”

Büyük velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Ali bin Muhammed bin Beşşâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yanına bir zât gitmişti. Üzerinde yünden bir cübbe vardı. Ali bin Beşşâr kendisine, “Kalbini mi güzelleştirdin, yoksa bedenini mi ” diye sordu. Sonra; “En önemli olan, kalbin güzelleştirilmesi ve temizliğidir.” diye buyurdular.

Meşhûr velîlerden Ali Müzeyyen (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir kimse, görünüş îtibariyle sıddîklar mertebesinde de olsa, bir göz açıp kapayacak kadar zaman, kalbi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaş­tıran şeylere meylederse, o kimse ilerleyemez.”

Irak evliyâsından Ali Sincârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, sevdiği kulunun kalbine, kendine arzu etme isteğini yerleş­tirir.”

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri talebelerine dâimâ kalp kırmamak husûsunda tel­kinde bulunurdu:

Ol fakîr ki, yüzen bakar

Gözlerinin yaşı akar

Mümin olan kalb mi yıkar

Boynuna la´net mi takar

Sakın incitme bir cânı

Yıkarsın Arş-ı Rahmân´ı

Bilirsin haram helâli

Bilirsin sevab vebâli

Aman olma lâ-übâli

Terk eyle boş kîl-u-kâli

Sakın incitme bir cânı

Yıkarsın Arş-ı Rahmân´ı

Bu dünya seni terk eder

Devletin hep elden gider

Ölüm bir gün kabre güder

Biri sürer biri yeder

Sakın incitme bir cânı

Yıkarsın Arş-ı Rahmân´ı.

Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allah bir kimsenin kalbini İslâma açmış- sa, o kimse Rabbinden bir nûr üzerine olmaz mı hiç.” (Zümer sûresi: 22) meâlindeki âyetin mânâsını sorduklarında buyurdu ki: Bunun mânâsı şudur: “Kulun nazarı, vahdâniyet ilminin azametine ve rubûbiyetine, haşmetine düşünce, nazarına düşen ve gözüne çarpan başka hiçbir şeyi göremez olur.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri buyurdular ki: Bir zaman; “Artık ben, zamânın en büyük evliyâsı­yım.” düşüncesi kalbime geldi. Hemen buna pişman olup gönlüm hü­zünle doldu. Şaşkınlık içerisinde Horasan yolunu tuttum. Bir müddet git­tikten sonra; “Allahü teâlâ beni, kendime getirecek birini bana gönderin­ceye kadar buradan ayrılmayacağım.” diye niyet ettim ve orada üç gün bekledim. Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözü görmeyen biri geldi. “Nereden geliyorsun ” dedim. “Sen niyet ettiğin zaman üç bin fer­sah uzakta idim. Oradan geliyorum. Kalbini koru. “Zamânın en büyüğü benim.” gibi düşünceleri hatırına getirme!” dedi ve kayboldu.

Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: “Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibâdetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.” Bâyezîd; “Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir ” dedi. Kalbime ilhâm olundu ki: “Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hacda iken, Kâbe´yi tavaf sırasında, ak sakallı bir ihtiyârın, Kâbe´nin örtüsüne sarılarak ağladığını ve göz yaşları ile orayı ıslattığını gördü. İmrenilecek bir hâlde olan ihtiyârın, bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle gördü ki, ihtiyârın kalbi tamâmen dünyâlık şeylerle meşgûl. Minâ pazarında ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, aşağı yukarı elli bin altın değerinde alış veriş yapıyordu. Görünüşte tamâmen dünyâya dalmış gözüken gencin kalbine teveccüh ettiğinde, kalbini hep Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl bir hâlde gördü.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kalpte Allahü teâlâya olan aşk ateşi yok ise, o kalp ölü bir leş eti gibidir. Ama aşk ateşi varsa, o kalp, zât-ı ila- hînin ve nîmetlerinin aynası hâline gelir.”

Irak´ta yetişen evliyâdan Bekâ bin Batû (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kalp, insanları kötülükten çekmek ve onlara faydalı ol- mak için çırpınmıyorsa, o kalp virânedir.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini karartır.”

Yine buyurdular ki: “İki haslet vardır ki, kalbe sıkıntı verir: Çok ko­nuş- mak, çok yemek.”

Evliyânın büyüklerinden Câfer bin Süleymân Dâbiî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) Mâlik bin Dînâr hazretlerinden naklederek buyurdular ki: “Al- lahü teâlâ kalplere ve bedenlere çeşitli musîbetler verir. Bunlar, rızık dar- lığı, ibâdetlerde gevşekliktir. Bunlardan daha şiddetlisi kalbin katılığı­dır.”

“Kalp mahzûn olmadığı zaman, içinde oturan kimse bulunmayan evin harâb olduğu gibi, harâb olur.”

“Müminlerin göğüsleri, kalpleri hayırlı güzel işler sebebiyle kaynar, coşar. Fâcir kimselerin göğüsleri de kötü işler yüzünden coşar. Allahü te- âlâ sizin kalbinizden geçenlere, niyetlerinize bakar. Niyetlerinize dikkat ediniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin.”

Ebû İmrân el-Cûnî´den naklederek de buyurdu ki: “Mûsâ aleyhisse- lâm kavmine nasîhat ettiği sırada, kavmi arasından bir kişi, göğsünü aç- mak için gömleğini yırtıyordu. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahye- derek buyurdu ki: “O gömleğini parçalayan kimseye kalbini bana gös- termek için gömleğini yırtmamasını söyle. Yâni benim onun kalbinden geçenleri bilmem için gömleğini yırtması gerekmez.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Hazret-i Ebû Bekir, bir gün Medîne-i münev- verede, Peygamber efendimizin minberi yanında durdu. Resûlullah´ı ha- tırladı ve ağladı. Sonra Resûlullah efendimiz hicretin bi­rinci yılında burada durdu ve şöyle buyurdu, dedi: “Ey insanlar! Allahü teâlâdan âfiyet dileyiniz. Çünkü Allahü teâlâ yakinden sonra âfiyetin benzeri olan bir nîmeti hiç kimseye vermemiştir.” (Âfiyet: Kalbin günah lekesine bulaş- madığı, günahlardan sâlim olduğu zamandır. Evliyâdan bi­risi; “Yâ Rabbî! Âfiyette olduğum bir gün ihsân eyle!” diye yalvarıyordu. Dediler ki: “Siz âfiyette değil misiniz ” Buyurdu ki: “Afiyette olduğum gün; Allahü teâlâya hiç bir günâh işlemediğim gündür.”)

Hindistan´da yetişen çeştiyye yolunun büyük velîlerinden Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “Derviş­lerde görülen haller nasıl meydana gelmektedir ” diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Hal, doğru amellerin netîcesindendir. Amel iki kısımdır. Biri beden ile olan amel olup, herkesin mâlumudur. Diğeri kalbin amelidir. Buna “murâkabe” denir. Murâkabe, kalbinde Allahü teâlânın seni gör­düğü ve sana baktığı düşüncesini dâimâ bulundurmandır. Önce nûrlar, rûhlara iner. Sonra onun eseri kalplerde, ondan sonra bedende, âzâ­larda zâhir olur. Beden ve âzâlar kalbe tâbidir. Kalp harekete gelince, beden de hareketlenir. Eğer derviş aç uyur, gece yarısında kalkar, ibâ­detle meşgûl olur ve kalbini hiçbir şeye bağlamazsa, nûrların rûhlara ini­şini görür. İsterse şimdi bir kimse gitsin kalbinden bütün düşünceleri çı­karsın, mücâhedeyi seçsin bu haller ona hâsıl olur. Bunda şüphe yok­tur.” Sonra şu beyi okudu:

“Eğer kusur varsa, oluyor gözden.

Yoksa yârim gizli değil kimseden.”

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gözden yaş çıkmamak kalp katılığın- dan ileri gelir. O dahi günah çokluğundan gelir. Günah çokluğu ölümü unutmadan ileri gelir. O dahi uzun emel sâhibi olmasından ileri gelir. O dahi dünyâyı sevmeden ileri gelir. Dünyâyı sevmek ise bütün günahların başıdır.”

Yine buyurdular ki: “Herkes hâlinin ne olduğunu şu hadîs-i şerîf ile görsün: “Kalbin hayâtı îmân iledir. Ölümü küfürledir. Sıhhati ibâdet ve tâat iledir. Hastalığı günâhla meşgûl olma iledir. Uyanıklığı Allahü teâlâyı zikretme iledir. Uyuması Allahü teâlâdan gâfil olma iledir.”

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin tam bir ihlâs ile “Lâ ilâhe illallah (Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh yoktur)” diyerek bir defâ Allahü teâlâya yönelmesi, Allahü teâlâdan gâfil olarak yapılan yer dolusu ibâ­detten ha- yırlıdır.”

“Mümin kulların kalbleri, evliyânın kalblerinin gölgeleri altındadır. Ev­liyânın kalbleri, enbiyânın kalblerinin gölgesi altındadır. Enbiyânın kalble- ri de, Allahü teâlânın inâyet ve yardım nûrları altındadır.”

Yine buyurdular ki: “Bir kimse, sâhibi olan Allahü teâlâyı bırakır, O´n- dan başka birine kalb gözünü çevirip, ona bakar ve ona gönül ve­rirse, başına şu üç şey gelir: 1. Kalbinde, ilâhî nûrları müşâhede etme­sine, hakkı ve hakîkati görmesine mâni olan perde hâsıl olur. 2. Kalbini hangi sebeple mahlûklara kaptırdığına dâir hesâba çekilir. 3. Allahü teâlâdan başka bir şeye gönül verdiği ve niyeti bozuk olduğu için azap görür.”

“Senin, az amel, nûrlu ve parlak bir kalb ile Allahü teâlânın huzûruna çıkman; çok amel, fakat nûrsuz bir kalb ile çıkmandan daha hayırlıdır.”

“Kadir gecesi, o senenin kalbidir. Îmân dolu bir kalb de, içinde bulun­duğu cesedin kadir gecesidir.”

Büyük velîlerden Ebû Abdullah Nibâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Allahü teâlâdan gelen şeyleri, nîmetleri ve ken­disinden Allahü teâlânın neyi istediğini bilmeyen kimse, kalbini perdele­miş olur.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Sübeyhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Seni, herhangi bir şey diğer bir şeyden alıkoyma­sın, veya alıkoyan daha üstün olsun. Diğeri eşit olmasında hüküm, kalbe gelene göre verilir.”

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “İnsanların giydiklerini giy, yediklerini ye, fakat kalben onlardan ayrı ol.”

“Kalbi kırık, hüzün sâhibi olanlar, hüzünlü olmayanların senelerce ka- tedemedikleri, Allahü teâlâya giden yolu bir ayda katederler. Peygam­ber efendimiz; “Allahü teâlâ, kalbi hüzün içinde olan bütün kullarını se­ver.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin sohbetini Harem-i şerîfte herkes dinler, konuşmaya başladığında herkes büyük bir huşû içerisinde kendinden geçerdi. Fazî­letleri üstünlükleri pek çoktu. Mekke-i mükerremede mücâvir yâni komşu olup geçici kalanlar için; “Kim ki Harem-i şerîfte mücâvir kalırken, kalbini Allahü teâlâdan başkasına bağlarsa, ziyân içinde olduğunu kendi hâli ile açığa çıkarmış olur.” buyurur, gelenleri îkâz ederdi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr-i Dükkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kalpte Allahü teâlâya kavuşmak arzusu doğar, bu aşk- la yanarsa, beşeriyet kötülükleri o kalbden ayrılır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Ölümü yaklaştığı zaman, “Hayatta iken ne durumda idin de, bu makâma ulaştın ” diye sordular. “Şâyet ecelim yaklaşmamış olsaydı söylemezdim.” dedi ve devâm etti: “Kırk yıl kalbimin bekçisi oldum. Alla- hü teâlâdan başka her şeyi kalpten uzaklaştırdım. Nihâyet kalp, Allahü teâlâdan başkasını bilmez hâle geldi.”

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin talebelerinden Bekr-i Sugdî; “Hocam, ibâdetini Allahü teâlâyı tâzim için yapardı. Ondan karşılık almak için değil.” derdi.

Yine talebelerinden Hâşim-i Sugdî nakleder: Ebû Bekr-i Verrâk haz­retleri buyurdular ki: “Çok uyumak, çok yemek, çok konuşmak gönlü ka­tılaştırır.”

“Çok sözden murâdım hayır ve şerden bahsederken sarfedilen söz­lerdir. Hiçbir işe yaramayan kelimeler ise, değil katılaştırmak, kalbi öldü­rür bile.”

Ebû Bekr Verrâk hazretleri buyurdular ki: “Uzuvlarını nefsinin istekle­riyle tatmin ederek memnun eden, kalbine pişmanlık ağacı dikmiş de­mektir.”

“Kalbin altı hasleti vardır: Hayâtı ve ölümü, sıhhati ve hastalığı, uya­nıklığı ve uyuması. O, hidâyetle diri olur. Dalâletle ölür. Temizlik ve saf­lıkla sıhhat bulur. Dünyâya meyletmek ve kararmakla hastalanır. Zikirle uyanır, gafletle uyur. Bunlardan her birinin alâmetleri vardır: Kalbin dirili­ğinin alâmeti; iyiliğe rağbet, kötülükten el çekmek ve hayırlı amel işle­mek. Ölümü de bunların tersidir. Sıhhati, bunlarla sıhhat ve lezzet bul­ması, hastalığı da tersidir. Uyanıklığının alâmeti duyması ve görmesidir. Uyuması da sağırlığı ve körlüğüdür.”

“Seçilmişlerin kalbleri temiz, ahlâkları güzeldir. Onlar insanların ön­derleridir. İnsanları hayırlı amellere dâvet eder, sultan ve devlet adamla­rına emr-i mârûf nehy-i anilmünker yaparak, yâni Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirerek huzur ve âsâyişi sağlarlar. Seçilmişler bozulduğu zaman yalancılar hâkim olur.

Suriye´de yetişen velîlerden Ebû İshâk İbrâhim bin Müvelled (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Başlangıçta; “İnsan, kalbini dü­zeltmek için meşgûl olduğu zaman mahluklar ondan korkarlar.” sözünü kendisine düstûr edinen Ebû İshâk İbrâhim bin el-Müvelled, her an Alla- hü teâlâyı düşünür, O´nunla meşgûl olurdu. Bu sebeple de diğer mahluk- lar ondan korkarlardı.

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti sırasında buyurdular ki: “Kalp, bir­çok tarafa yönelebilir. Onu hangi tarafa yönlendirirsen, diğer tarafları ka­palı kalır. Bir kimse dünyâ ve âhiretin ikisine birden yönelemez. Bunlar­dan bi- ri diğerine mâni olur.”

Yine buyurdular ki: “Kalbinde, kendisini kötülükten koruyan bir kuvvet bulunmayan kimse, harâb olmuştur.”

“Allahü teâlâ, vicdanlardaki gizli sırlara, insanın her nefeste ve her haldeki hâline muttalîdir, hepsini bilir. Hangi kalbi kendisine yönelmiş gö­rürse, onu felâketlerden, sıkıntılardan, sapıklıklardan ve fitnelerden mu­hâfaza eder.”

Bağdat´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed er-Râsibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki; “Allahü teâlâ- nın haram ettiklerinden sakınan bir kalpten, dünyâ sevgisi ve arzula­rına düşkünlük çıkıp gider.”

Nişâbur´da yetişen büyük velîlerden Ebû Muhammed Râzî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Şikâyet ve gönül darlığından suâl edildi. Cevaben; “Şikâyet ve gönül darlığı, mârifet azlığından Allahü teâlâyı tanımamaktan ileri gelir.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ebû Osman Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Bir kimse zenginlerle sohbeti, fakirlerle bulunmaya tercih ederse, kalbi ölür.”

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi gelip; “Benim kalbimde bir katılık var. Bâzı kim­selerle istişârede bulundum. Bana çeşitli tavsiyelerde bulundular. Fakat kalbimdeki bu katılık, yine gitmedi. Bunun üzerine Ebû Yâkûb; “Onlar ha- tâ etmişler. Sen şöyle yap, herkes uyuduğu zaman, Kâbe-i muazzama- daki Mültezeme´ye (Hacer-ül-esved ile Kâbe-i muazzamanın kapısı a- rasındaki yere) git, orada namaz kıl. Allahü teâlâya yalvarıp ya­kar. Yâ Rabbî! İşimde şaşırıp kaldım. Bana yardımını ihsân eyle diye duâ et.” dedi. O şahıs da Ebû Yâkûb´un dediği gibi yaptı. Kalbindeki o katılık gitti.

Meşhûr velîlerden Ebü´l-Abbâs Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Gözler bakmakla görür, kalblerin mükâşefesi, görüp açıl­ması ise, her an cenâb-ı Hakk´ı zikredip onu bir an unutmamakla olur.”

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetle­rinin birinde buyurdular ki: “Yağcıdan yağ satın alırken, normalinden kıl kadar fazla yağ isteyen, satın aldığı mikdârdan fazla olarak, satıcının elindeki malda gözü olan kimsenin dîninin kuvveti kıl gibi zayıftır. Bunun gibi, kömürcüden kömür alan kimse, normal alacağı tamam olduktan sonra; “Biraz daha ver!” diyen, yâni aldığı ile yetinmeyen, kalanda gözü olan kimsenin kalbi, o kömürden daha karadır.”

Ebü´l-Abbâs-ı Mürsî rahmetullahi aleyh kerâmet sâhibi olup, kendi­sine gelenlerin hallerini, derecelerini, Allahü teâlâ indindeki mertebelerini, Allahü teâlânın izni ile bilirdi. Gelenlere de hallerine göre iltifât ve ik­râmda bulunurdu. Bâzan huzûruna, görünüşte dînin emirlerine çok bağlı birisi gelir, ona hiç iltifât etmez, daha sonra görünüş îtibâriyle günahkâr bir kimse gelir ona iltifât eder, yakınlık gösterirdi. Birincisinin, ibâdetine ve ilmine güvenerek geldiğini, ikincisinin ise, aşağı gönüllülükle, kırıklıkla geldiğini, dolayısı ile ikinci gelenin birinciden hayırlı olduğunu bildirirdi.

Evliyânın büyüklerinden Ebü´l-Abbâs Seyyârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Gönlünün Cennet bahçesi misâli çok güzel olması için Allah yolunda yürüyen bir kimse hangi ameli işlemelidir ” dediler. Cevâ­bında; “Allahü teâlânın emirlerini yapmaya ve yasaklarından sa­kınmaya sabırla devâm etmek, sâlihlerle berâber olup, sohbetlerinde bu- lunmak ve dostlarına hizmet etmekle.” buyurdu. Yine; “Bu yolda iler­le- mek nasıl mümkün ve kolay olur ” diye sorulunca; “Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet etmek ve sâlihlerin sohbetine devâm etmekle.” bu- yurdular.

Yine buyurdular ki: “Her kim kalbini Allahü teâlâya karşı sadâkat üze- re muhâfaza ederse, sıdk üzere olursa, Allahü teâlâ onun dilinden hikmet akıtır.”

Evliyânın önde gelenlerinden Ebü´l-Fadl Ahmedî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kalp ve gönül temizliğinden anlatırdı. Bu hususta; “İçinizi hırs, kin, hased gibi kötü huylardan temizleyiniz. Bunlardan biri varken kimse size yakın olmaz. Böyle olunca Allahü teâlânın sevgisi kalbinizde meydana gelmez.” derdi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin altıncısı olan Ebü´l-Hasan-ı Harkânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün sohbetinde bulunanlara şöyle sordu: “Dünyâda en iyi şey nedir ” Orada bulunanlar; “Siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Siz bildirin.” dediler. Bunun üzerine Ebü´l-Hasan hazretleri, “En iyi şey, Allahü teâlâyı unutmayan gönüldür.” bu­yur- dular.

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Kalp; niyetleri düzeltmek, yaptıklarımızı sırf Allah için yap­makla, riyâ ve gösteriş kirlerinden temizlenir. Beden de, Allahü teâlânın velî ve sâlih kullarına hizmet etmekle kıymet kazanır.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hüseyin Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ bütün kalplere nazar kıldı. Kendisini görmeye Muhammed aleyhisselâmın kalbinden daha şevk ve iştiyak du­yan bir kalp bulmadı. O sebeple Allahü teâlâyı görme ve O´nunla ko­nuşma hâlini çabuklaştırmak için kendisine mîrâcı nasîb eyledi.”

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın yolunda olan bir kimsenin kalbinde, Allahü teâlâya kavuşmaktan başka bir arzu bulunmaz.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin Allahü teâlâya olan bağlılığındaki sevinci gideren şeyi terk et!”

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Yemek yemekten ve ilaçtan ke­silen hasta misâli ilim ve hikmetten mahrûm kalan kalp de ölüme mah­kûm- dur.”

“Kendi arzularından ziyâde Allahü teâlâyı isteyenin kalbinde Allah sevgisi doğar.”

“Allahü teâlâyı arzu eden, ondan gayri her şeyden yüzünü çevirir.”

“Kalbine dikkat ve teveccüh edenin kalbinde, Allahü teâlânın sevgisi meydana gelir.”

Evliyânın büyüklerinden Hâce Evliyâ-i Kebîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün, Buhârâ çarşısında nûr yüzlü bir zât gördü. Elinde bir pa­ket olduğu halde yürüyordu. Gönlü bu zâta meyletti. Hemen yanına yak­laşarak; “Efendim! Müsâade buyurursanız, bu paketi evinize kadar ben taşımak istiyorum.” dedi. Bunun üzerine nûr yüzlü zât, taşıması için pa­keti ona verdi. Eve kadar birlikte geldiler. Bu zât, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden olan Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretleriydi. Evin önüne geldiklerinde Abdülhâlık hazretleri ona; “Teşekkür ederim. Bir saat sonra gelin! Yemeği berâber yiyelim.” buyurdular.

Anadolu´da yetişmiş velîlerden Hacı Muhammed Sâmî Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti sırasında buyurdular ki: “Kimsenin kal- bini kırmayınız. Herkese hürmetle muâmele ediniz. Zîrâ karşınızdaki bir velî olabilir. Böylece onların nazarına, himmetine kavuşursunuz. “Ev­liyânın nazarı ve bakışı kimyâdır.” denilmiştir. Eğer onu bunu incitmeyi huy ve tabiat edinirseniz bir gün bilmeden Allahü teâlânın sevdiklerinden birinin kalbini kırar, üzersiniz de, sonra perişân olursunuz. Nitekim hadîs-i kudsîde; “Ben kalpleri kırık olanların yanındayım.” buyruldu. Bunun için “Her gördüğünü Hızır bil!” demişlerdir.

Peygamber efendimiz; “Cemâatte rahmet vardır.” buyurdu. Cemâat­ten birinin duâsı, dileği kabûl olursa cemâatin hepsinin birden duâsı ka­bûl olur. Cemâatle namaz kılmanın hikmeti budur.

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Eğer kulun başına bir belâ gelecekse, bunun alâ­meti kalbin Allahü teâlâyı anmamaya başlamasıdır. Artık kalb, bundan sonra, gaflete dalar.”

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin bozulması altı şeyden­dir: 1) Allahü teâlânın rahmetini umarak, tövbeyi terk etmek, 2) İlmi ile amel etmemek, 3) Amelinde ihlâs sâhibi olmamak, 4) Allahü teâlânın ih­sân buyurduğu rızkı yiyip, şükür etmemek, 5) Allahü teâlânın taksimine râzı olmamak, 6) Vefât edenleri kabrine defnedip, onlardan ibret alma­mak. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kabir, âhiret konaklarının ilkidir. Ondan kurtulana, ondan sonrası daha hafif ve kolay, ondan kurtulamayana, ondan sonrası daha zor ve çetindir.”

Vâz ve nasîhatler öyle kamçılardı ki, onlarla kalplere vurulur. Nasıl gözümüzle gördüğümüz kamçılar bedene vurulduğu zaman tesir ederse, nasîhatler de öyle kalbe tesir eder. Büyüklerden birisi şöyle buyurdu: “Ancak temiz bir kalpten çıkan nasîhatler tesir eder. Çünkü kalpten gele­rek yapılan nasîhat kalbe gider. Sâdece dille yapılan nasîhatler bir ku­laktan girip diğer kulaktan çıkar, tesirli olmaz. İlmiyle amel etmeyen âlim mum gibidir. İnsanları aydınlatır fakat kendisini yakıp bitirir.”

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Beş türlü kalp vardır. Kalp vardır ölüdür, kalp vardır hasta­dır, kalp vardır gâfildir, kalp vardır mühürlüdür, kalp vardır sapasağlam- dır. Kâfirin kalbi ölüdür. Günahkârın kalbi hastadır. Nasîbsiz kimsenin kalbi gâfildir. Kalbimizde perde vardır diyerek fenâ iş yapanın kalbi de mühürlüdür. Allahü teâlâdan korkup dâimâ ibâdette bulunan kimsenin kalbi de sağlam olan kalptir.”

Harrân´da yetişen evliyânın büyüklerinden ve âriflerin ileri gelenlerin­den Hayât bin Kays el-Harrânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbinde, Allah korkusu bulundurmak ve sıddîklerin hâlleri ile hâllenmek isteyen kimse, her işinde sünnet-i seniyyeye yapışmalı, onu mutlaka ye­rine getirmeli ve helâl lokma yemelidir. İnsanın meleklik sıfatından mah­rûm olması; haram yemesi ve Allahü teâlânın yarattıklarına eziyet etmesi sebebiyledir.”

“Kalb yumuşaklığını, Allah adamı olan evliyânın sohbetlerine devâm etmekte aramalıdır. Kalb nûrunu da, sohbete olan gayreti devâm ettir­mede aramalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir kimsenin kalbinde, kendisini nefsin isteklerinden, kötülük­lerden koruyacak kadar âhiret düşüncesi yoksa, bunları terk etmeye güç bulamaz.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin ölü olmasının alâmetlerinden biri, insanın kaçırdığı iyiliklere üzülmemesi ve yaptığı kötülüklere pişmân olmaması­dır.”

Yine buyurdular ki: “Şehveti kalbden, kökünden söküp koparan, Allah korkusu, yâhut kalbden taşacak kadar O´na olan sevgidir.”

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin olgunlaşması, Allahü teâlânın zikri ile olur.”

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Seyyid İbrâhim Desûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta; “Allahü teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey in­sanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!” buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin ilâcı beştir: Kur´ân-ı kerîm okumak ve Kur´ân-ı ke- rîme bakmak, mîdeyi boş tutmak, gece kalkıp ibâdet etmek, seher vak- tinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle berâber bulunmaktır.”

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kalbin tasvi- yesi (temizlenmesi); İslâmiyete uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid´at- lerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikr ve rehberi, doğru yolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylaştırır.

Kalbin birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefsdir.

Yine buyurdular ki: Sâlih ameller İslâmın beş şartıdır. Sâlih amelleri yapmadan kalb selâmette olmaz.

Gönül dalgınlığının ilâcı; gönlünü Allahü teâlâya vermiş olanların sohbetidir.

Büyük velî, fıkıh, tefsîr, hadîs ve kelâm âlimi İmâm-ı Kuşeyrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kalbi huşû´ içinde bulunan kim­seye şeytan yaklaşamaz.

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün; “Kimin gözü ve gönlü, şu fânî hayattan ebedî hayat için iyi bir ders almamış ise, onun kalbi perdeli ve ameli azdır.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi, Kur´ân-ı kerîm de kalbin yağmurudur ve onu canlandırır.”

“Üç şey gönlü öldürür: Çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak.”

Medîne-i münevverede yaşayan âlim ve velîlerden İmâm-ı Mâlik bin Enes (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir kimse bâtın (kalp) ilimle­riyle ilgili bilgi sordu. Mâlik bin Enes bu kimsenin suâlini hoş karşılamadı ve ona; “Bâtın ilmi zâhir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zâhirî ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allahü teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nûrlanması ile elde edilir.” buyurup, suâli so­ran şahsa dönüp; “Sen açık ve zâhir olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yol­lara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak.” buyurdular.

Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanların en yumuşak ve ince kalblisi, günâhı az olanlardır.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim el-Metbûlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kalbini dünyâ muhabbetinden temizle ki, kalbine, îmân kanalları açılsın. Kalbini temizlemeyenin kalbine îmân kanalları açılmaz.

Tâbiînin ve âlimlerin büyüklerinden veli Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsan bir günah işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta yerleştirilir. Tövbe edince kalbi cilâlanır ve parlar. Dolayısı ile o siyah nokta kaybolur. Ama tövbe etmezse ve günah işlemeye de devam ederse, nokta nokta kalb kararır. Nihâyet bu siyahlık bütün kalbi kaplar. İşte buna (rân) kalbin tamamen kararması denir.

Evliyânın büyüklerinden Ahî Mîrim Halvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün sevdiklerine buyurdular ki: “Hak yolunun yolcusu gönlünü âhirete vermeli, dünyâlıklara kapılmamalıdır. Bir olan Allahü teâlâya bağlanmalı, başka şeylere heves etmemelidir.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Anân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bir evliyânın, bu âlemde kalbinden başka sermâ­yesi yoktur. O kalbe, dünyâlık işlere dâir birşeyler doldurmak ona yakış­maz. Kalb, sâdece Allahü teâlânın sevgisi ile dolu olmalıdır.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sözün özü şudur ki: Gönül dostla olmalı, be­den de işte bulunmalıdır.”

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kalbini Allahü teâlânın zikrinden başkasıyla meşgûl etmediği gibi, meşgûl eden- lere; “Kalp ev gibidir. Allahü teâlâdan başkasıyla meşgûl etmek, tozlu bir yolun tozlarını üzerine toplamak gibidir. Ev süpürülmediği za­man tozlar yığılır ve temizliği zor olur. Kalbini başka şeyle meşgûl eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kir- letmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zor- laşır.” buyururdu.

Büyük velîlerden Muhammed bin Fadl Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İslâmiyet nûrlarının kalblerden ayrılıp, kalblerin ka­rarmasına dört şey sebeb oldu: Bildikleri ile amel etmemek. Bilmeyerek yapmak. Bilmediklerini öğrenmemek. Başkalarının öğrenmelerine mâni olmak.”

Hindistan´da yetişen büyük âlim ve velî Muhammed Hâcı Efdal (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbin gafletten kurtulup, Allahü teâlâyı zikretmeye başlaması, hakîkî İslâm âlimlerinden bir velînin tevec­cühü ile olur. Bu saâdet, Allahü teâlânın muhabbetini kazandıran sermâ­yedir.”

Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en üstünlerinden Muhammed Ubeydullah Serhendî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili ola­rak rivâyet edilir ki; “Bir gün o zamânın âlimlerinden Mevlânâ Abdülhakîm, hazret-i İmâm-ı Ma´sûm´un huzûruna gelerek; “Efendim, kalb, bir parça ettir. Nasıl zikredebilir ” diye suâl etti. O sırada Muhammed Ubeydüllah da orada bulunuyordu ve o zamanlar daha yedi-sekiz yaşlarındaydı. Bu suâli işitince, hiç düşünmeden; “Dil de bir parça ettir. Allahü teâlânın kudreti ile nasıl konuşuyor ve zikr ediyor Kalb ne için zikretmesin ” dedi. Orada bulunanlar bu tatminkâr cevap karşısında bu çocuğun ilmi- ne, idrâkinin kuvvetine hayret ettiler.”

Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki; Şu dört şey kalbi öldürür: Günah işlemeye devam etmek, kadınlar ile fazla mü­nâsebet, ahmaklarla sohbet, ölülerle oturmak. Sohbetindekiler; Ölülerle oturmak da nasıl olurmuş. diye sorduklarında, şu cevâbı verdi: Ölüler­den kastım, şımarık zenginler, zâlim idârecilerdir.

Yine buyurdular ki: Bir kimse kalbini Allah´a çevirirse bütün kulların kalbini kazanmış olur. Allahü teâlâ, onu bütün kullarına sevdirir.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) birinin; “Yâ Rabbî, bana rahmet kapısını aç!” diye duâ ettiğini işitince, Râbia-i Adviyye; “Ey câhil, Allahü teâlânın rah­met kapısı kapalı mı idi de şimdi açmasını istiyorsun. Rahmetin çıkış ka­pısı her zaman açık ise de giriş kapısı olan kalbler, herkeste açık değil­dir. Bunun açılması için duâ edilmelidir.” dedi.

Râbia-i Adviyye hazretleri, bir gece; “Yâ Rabbî! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, veya kalb huzûru ile kılamadığım namazımı ka- bûl buyur. Allah´ım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdet- mek, âhirette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anla- yışıma bağışla!” diye yalvardı.

Erbilli Muhammed Es ad Efendinin talebesi Ramazanoğlu Mahmûd Sâmi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir seferinde buyurdular ki: “Kalb-i selîm, ne incinen ne de inciten kalbdir. İncinmemek incitmemekten daha zor­dur. Çünkü incitmemek eldedir, fakat incinmemek elde değildir.” Kendile­rinin terbiyesi ile meşgûl oduğu kimselerin hallerini gördükçe üzülür, fa­kat yüzlerine karşı ve arkalarından tevilli sözler bile olsa bir şey demezdi. “Hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım.” derdi. Hiç kimseye; “Şunu niye yaptınız veya şunu niye yapmadınız.” demez, yeme, içme ve giyinme husûsunda; “Şunu alın yiyelim, bunu alın içelim, şöyle olsun veya böyle olmasın.” demezdi.

Ramazanoğlu Mahmûd Sâmi hazretleri, bir sohbet sırasında büyük­lerden şu sözü nakletti; “Kalbin nûrlanması için beş şey lâzımdır. Birin­cisi; az yemek, az uyumak, ikincisi; devamlı Allahü teâlânın ismini an­mak, üçüncüsü; seher vaktinde kalkarak teheccüd, gece namazına de­vâm etmek, dördüncüsü; namazlarda huşû üzere bulunmak, beşincisi; sâdıklarla berâber olmak.”

Meşhûr velîlerden Rûzbehân Baklî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: Kalb, şehvete batarsa, aklın almadığı kederler kendisine yükle­nir.

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin çok sevilen talebesi Alâeddîn anlattı: “Hocam Sa´düddîn hazretlerine teslim olmuş, onun hizmetiyle şerefleniyor, dert­lere dermân olan sohbetlerini can kulağı ile dinliyordum. Bir gün, tasav­vufta kabz hâli denilen müthiş bir sıkıntıya düştüm, bunalmaya başladım. Kalbim kararmaya başladı. Gönlüme, söylenmeyecek derecede kötü şeyler geliyordu. Beni gökyüzünden atıp parça parça etseler de, bunlar hatırıma gelmese diyordum. Çâresiz kaldım. Durumumu hocama anlat­mak için huzûruna vardım. Daha bir şey konuşmadan, bir eliyle göğ­sümden diğer elinin şehâdet parmağıyla da ensemden bastırdı. O ânda, hocamın kerâmeti olarak öyle müthiş birşey oldu ki, gönlümdeki bu dü­şünceler silindiği gibi, kalb gözüm açılıp, melekler âlemini görmeye baş­ladım. Elhamdülillah bendeki o sıkıntı kayboldu. Hocamın himmetiyle bu derdimden kurtuldum.”

Sa´düddîn-i Kaşgârî hazretleri buyurdular ki: “Bir insanda bir kalb vardır. Oraya sâdece Allahü teâlânın sevgisi doldurulmalıdır. İnsan, her nefeste bir hazîneyi kaybeder. Ancak cenâb-ı Hakk´ı hatırladığı zamanlar bu hazîne kaybolmuş olmaz. Bu şuur insanda hâkim olunca, Allahü teâlâdan utanma duygusu da berâber gelir ve gafletten uyanır. Gönül, cenâb-ı Hakka yöneldiği zaman, içinde bir pencere açılır ve o pencere­den, ilâhî feyz nûru girer. Bu nûr, doğudan batıya kadar her zerreye ha­yat verir. Yalnız penceresiz olan evler nasîbini alamaz.”

“İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, dünyâ düşüncelerinin kalbe yerleşmesidir. Bu düşünceler, kötü arkadaşlardan ve lüzûmsuz şeylerle uğraşmaktan hâsıl olur. Çok uğraşarak bunları kalbden çıkarmalıdır. Allahü teâlâya kavuşmak isteyenlerin, bunlardan ve hayâli arttıran her şeyden sakınması lâzımdır. Çalışmayan, sıkıntıya katlanmıyan, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu nîmeti ihsân et­mez. Bu, Allahü teâlânın âdetidir.”

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan evliyânın meşhurların­dan Mustafa Sâfî Âmidî Bolevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın izni ile benim bütün âlemin kalbinden haberim vardır. Şöyle ki, bir bardak içine sâfî bir su konulsa, onun içinde bir toz olsa, o toz bardağın dışından göründüğü gibi, cümle âlemin gönlü içinde ne dü­şünce varsa bilirim. Hattâ o kalb sâhibi gönlündekini benim kadar bil­mez.” Gerçi böyle âlemin hâlini keşfedip, kalp gözü ile görüp söylemele­rine rağmen, nâdânın, câhillerin esrârını, gizli hallerini, açığa vurmaz, yalnız bâzı dervişlerin hâline münâsib ve îtikâdlarını düzeltmeye dâir ke­râmetler gösterirdi.

Tâbiînin büyük âlim ve evliyâlarından Ebû Hâzım Seleme bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalb, her türlü kötü düşünce­lerden temizlenip, niyetler düzeltilip, ihlâs üzere olunduğu zaman büyük günahlar bağışlanır. Kişi günahlarını terketmeye azmettiği, yöneldiği za­man, onda mânevî yönde büyük ilerleme ve gelişmeler olur.”

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden bir cemâate şöyle buyurdular: “Kalbine ilâhî bir nûr penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:

1) Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzûra dalsın.

2) Mîdesini pek fazla doldurmasın.

3) Sefih kimselerle düşüp kalkmağı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın.

4) İlimleriyle yalnız dünyâlık arzu eden kimselere yaklaşmasın.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şerâfeddîn Ebû Ali Kalender (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ey kardeşim! Kalb gözünü aç! İyi gör ve bil ki, Allahü teâlâ senin için neler yarattı, neler gösterdi. Ağaçlara güzellik koydu. Ağaçlarda çeşitli meyveler yarattı. Her birinin tadını ayrı ayrı yarattı. Hâlbuki o ağacın, kendinden, çiçeğinden ve mey­vesinden haberi bile yoktur. Bunun gibi, nice mahlûklarda senin fayda­lanman için nice güzel şeyler yarattı ki, bu güzel şeylerin kendisinde bu­lunduğu mah- lûklar, (ağaç misâli) kendilerinde bulunan bu güzel şeyler­den habersiz- dirler. Kamışta şekeri, ceylanda miski, sığırda anberi, ke­dide zebatı ve ağaçta kâfûru yaratması böyledir.

MÜHİM OLAN GÖNÜLDÜR

Ebû Bekr-i Şiblî ki, âşıktı Zülcelâle,

Ve tasavvuf yolunda, ermişti tam kemâle.

Nefsî arzûlarının, yapmazdı bir tekini,

Yaşıyan ölü gibi, addederdi kendini.

Bir elbise yaptırdı, üstüne yeni, düzgün,

Ve onu giyinerek, dışarı çıktı bir gün.

Gördü kimin üstünde, var ise, yeni esvâb,

İnsanlar onun ile, oluyor hep muhâtab.

Kimin üzerinde de, varsa eski elbise,

Onlarla ilgilenen, olmuyordu hiç kimse.

İşbu hâl, kendisine, oldukça etti tesir,

Durdu, düşündü biraz, oldu çok müteessir.

Oracıkta evine, dönerek tekrar yine,

Eski elbisesini, giyindi üzerine.

Dediler ki: “Efendim niçin böyle ettiniz

Yenileri çıkarıp, tekrar eski giydiniz ”

Buyurdu: “İnsanların, hâline ettim nazar,

Çok taaccüp eyledim, üzüldüm bî-ihtiyar.

Gördüm ki hep insanlar, bakıyor dış kalıba,

Halbuki mühim midir, giyilen kaftan, abâ

Hak teâlâ indinde, zâhir mühim değil hiç,

Mühim olan gönüldür, her şey onda mündemiç.

Bakmıyor Hak teâlâ, kişinin dış hâline,

Lâkin nazar ediyor, niyetine, kalbine.

Zarftan daha ziyâde, mazruftur mühim olan,

Zîrâ niyete göre, hüküm verir Yaradan.

Kalbi bozuk bir kişi, giyse kıymetli libâs,

Ne kıymeti vardır ki, azâbdan olmaz halâs.

Kalbi mâmur olan da, çul giyse üzerine,

Hak teâla indinde, makbûldur o kul yine.

Zîrâ cenab-ı Allah, kalblere nazar eder,

Kalbleri ihlâs ile, süslemektir tek hüner.

Eğer ki bu ihlâstan, mahrum ise bir gönül,

Rızâ-i ilâhîye, edemez hiç temâyül.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlat­mıştır: “Bir gün Seyyid Kâsım hazretleri bana; “Bâbu! Zamânımızda hik­met ve hârika niçin az zâhir oluyor, bilir misin Çünkü bu zamanda bâtı­nın tasfiyesi, kalbin temizlenmesi pek az insanda kalmıştır. Olgunluğa ulaşmak, bâtının, gönlün, kalbin tasfiyesi iledir. Bâtının tasfiyesi, kalbin temizlenmesi, helâl lokma yemekle mümkündür. Bu zamanda helâl lokma yiyen pek azdır. Bâtınını tasfiye etmiş insan da yok gibidir ki on­dan ilâhî esrâr nasıl tecellî etsin ” dedikten sonra kendisi ile ilgili olarak da; “Elim tuttuğu zaman, takye diker onun parası ile geçinirdim. Felç ge­çirip elim tutmaz olduktan sonra, babamdan kalan kütüphâneyi satarak, ticâret sermâyesi yaptım ve onunla geçinmeye başladım” dedi.

Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda rüyâda kendimi Şeyh Ebû Bekr-i Şâşî´nin mezarı yanında gördüm. Mezarın eşiğinde Îsâ aleyhis- selâm vardı. Hemen ayaklarına kapandım. Elleri ile başımı kaldı­rıp; “Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!” buyurdu. Rüyâyı anlattı­ğım zâtlar, tıb ilmi ile tâbir ettiler. Yâni tıb ilminden nasîbim olacağını söy- lediler. Ben bu tâbire râzı değildim. Tâbirim şuydu: Îsâ aleyhisselâm, ölü- leri dirilten bir Peygamberdir. Evliyâdan ihyâ sıfatına mazhâr büyük­lere de “Îsevî meşreb” denirdi. Mâdem ki, Îsâ aleyhisselâm bu fakîrin terbiye- sini üzerine aldılar, demek bana ölü kalbleri ihyâ sıfatı verilecek. Nitekim kısa bir zaman sonra, Allahü teâlâ bana öyle bir hâl ve kuvvet bahşetti ki, bende o mânâ, kemâliyle meydana geldi. Vâsıtamızla nice ölü kalbler, gaflet karanlığından şühûd ve huzûr ışığına çıktılar.”

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir talebesi anlatır: “Ben hamama gittiğimde iyice yıkandıktan sonra bir tas içindeki suya okuyup sonra ba­şımdan aşağı dökmeyi âdet edinmiştim. Bu hâlimi kimseye söylemedim. Bir gün bir rüyâmı tâbir için Ünsî Hasan Efendinin huzûruna gittim. Rü­yâmı tâbir ettiler, sonra da; “Hamamdaki bu âdeti terk et. Zîrâ suya okur, sonra onu orada başına dökersin. Bu uygun değildir. Zîrâ okunmuş su­dur. Aşağılara yayılması günahtır. Onu bir daha yapma. Yıkan ve çık.” buyurdular. O zaman ben; “Efendim! Bu hâli kimse bilmezdi, size kim söyledi ” diye sordum. O zaman Hasan Efendi hazretleri; “Bir gönül ki, cenâb-ı Hakk´ın hazînesi oldu. İşte o gönül haktan haber verir. O gönlün görmediği ve bilmediği olmaz. Onun gibi bizden yine bize bir söyleyici vardır. O haber verir.” buyurdu. Ben de o âdetimi bir daha yapmadım.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Yâr Muhammed Kadîm Talkânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, icâzet vererek, insanların Cehennem e düşmekten kurtulmasına vesîle olma­sına izin verdi. Mektûbât ın birinci cildinde 117 ve 211. mektuplarını Yâr Muhammed Kadîm e yazdı. Birinci cild, yüz on yedinci mektup şöyledir:

Mevlânâ Yâr Muhammed bizi unutmamış. Kalb, çok zaman his or­ganlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, kalbden de uzak olur. Hadîs-i şerîfte; Göz görmeyince, gönülden de uzak olur. buyruldu. Bu hadîs-i şerîf, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. Tasavvuf yolunun nihâyetine varılınca, kalbin his or­ganlarına bağlılığı kalmaz. Hisden uzak olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, bu yolun büyükleri, başlangıçta ve yolda olan­ların, olgun bir rehberin yanından ayrılmalarına izin vermemişlerdir. Bir şeyin hepsi yapılmazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır! Bu söze uya­rak, bulunduğunuz yolu değiştirmeyiniz! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık etmekten, elden geldiği kadar sakınınız! Meyân Şeyh Müzzemmil in ya­nınıza gelmesini, saâdete kavuşmanızın başlangıcı biliniz! Onun sohbe­tinde, yanında bulunmayı büyük nîmet biliniz! Vakitlerinizin çoğunu onun yanında geçiriniz! Çünkü, kendisi, ele az geçen nîmetlerdendir. Vesse­lâm.

Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmak lâzımdır diye sorduklarında; Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur ân-ı kerîm o- kumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak cevâbını verdi.

Kalbini en güzel koruyan kimdir diye sorduklarında; Diline en çok hâkim olan. cevâbını verdi.

Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhat­ten istifâde etmez.

Share.

About Author

Leave A Reply