Keramet

0

Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâ­diseler, üstünlükler kerâmet diye isimlendirilir. Allâme Ahmed Hamevî´nin dediği gibi, Allahü teâlâ, sevdiği kullarına kerâmetler ihsân eder. Velîler, kerâmetlerini saklarlar. Kimsenin duymasını istemezler. (E. Ans. c.1, s. 18) İmâm-ı Rabbânî “Kerâmet haktır. Şirkten yâni Allahü teâlâya ortak koşmaktan, kaçıp kurtulmak, mârifete kavuşmak, kendini yok bilmek ke­râmettir.” demektedir. (E. Ans. c.1, s. 18)

Abdülganî Nablüsî ise; “Kendisine kerâmet hâsıl olan velî, bu kerâ- me­tin yalnız Allahü teâlânın dileği ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dile- ğinin ve kudretinin hiç bir tesiri olmadığını bilmektedir.” demiştir. (E. Ans. c.1, s. 18)

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin talebelerinden iki tanesi bir yolculuktan hocalarına dönüyordu. Yolda kendi aralarında konuşurlarken; “Hocamızın yüksek huzurlarına kavuştuğumuzda, bize ikrâm olarak ne istiyelim ” dediler. Biri; “Bana bir seccâde vermesini isterim.” öbürü; “Bana bir takke vermesini arzu ede­rim.” diye konuştu. Huzurlarına varınca, Abdullah-ı Dehlevî herkese, ar- zu ettiği şeyi ikrâm etti.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Ebû Bekr el-Ayderûs (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Fakîh Îsâ bin Muhammed şöy- le anlatır: Uzak bir diyârda idim. Abdullah el-Ayderûs´u açıkça bulun­duğum yerde görmeyi temenni etmiştim. Mescide gittim. Oraya bir di­lenci ve yanında birisi gelip benden bir şey istedi. Bir şey vermedim. Oradan ayrılıp başka yere gittim. O dilenci ve yanındaki kişi benim ar­kamdan geldi. Sonra yine yanıma yaklaşarak benden bir şeyler istedi. Yine yüz vermedim. Bunun üzerine o dilenci ve yanındaki ayrılıp gitti. Bir müddet sonra ben, Abdullah el-Ayderûs´un bulunduğu yere döndüm. Şeyh Abdullah´ın yanına giderek; “Ben sizi gittiğim yerde alenen görmeyi temenni ettim. Lâkin bu isteğim hâsıl olmadı.” dedim. Bunun üzerine Ebû Muhammed el-Ayderûs; “Sana alenî görünmem hâsıl oldu. Falan gün duhâ vaktinde sen falan mescidde idin. Senin yanına bir dilenci geldi. Yanında birisi de vardı. Senden bir şeyler istediler. Onlara bir şey ver­medin. Sonra kalkıp bir yere gittin. Onlar da seni tâkib etti ve yine bir şeyler istediler. Yine yüz vermedin. İşte o dilencinin yanındaki ben idim. Ben, senin yanına o kılıkla gelmiştim.” dedi. Ben; “Efendim! Sizin dedik­leriniz doğrudur. Fakat o size fazla benzemiyordu.” deyince, Şeyh Ab­dullah da; “Eğer ben bu hâlimle senin yanına gelse idim, sen beni tanır ve insanlara haber verirdin.” buyurdu.

İsfehân´da yetişen evliyânın büyüklerinden ve meşhurlarından Ab­dullah-ı İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlânın velî kulların­dan birinin cenâzesinde bulundu. Cenâze defnedildikten, kabre konul­duktan sonra, birisi telkine başlıyacaktı. Telkîn için kalkınca, Abdullah-ı İsfehânî hazretleri tebessüm etti. Talebelerinden birisi sebebini sordu. Buyurdular ki: O hoca telkîne başlayınca, kabre koyduğumuz bu mübâ­rek zât bana; “Ey Necmüddîn! Hiç hayret etmiyor musun ki, kalbi ölü o- lan bu hoca, hakîki hayâta yeni başlayan diri bir kimseye telkîn veriyor.” dedi. Bunun için tebessüm ettim.

Yemen âlimlerinden birisi şöyle anlatmıştır: Bir sene hacca gitmiştim. Yola çıktığımda da, babam ağır hasta idi ve yatıyordu. Mekke-i müker- remeye ulaştım. Hac vazîfesini edâ ettim. Fakat devamlı babamın duru- munu düşündüğüm için, gönlüm perişân bir vaziyette idi. Abdullah-ı İsfe- hânî hazretleri de orada idi. Durumumu ona anlattım. Babamın durumu- nu anlayıp bana bildirmesi için yalvardım. Başını önüne eğip bir müddet düşündü. Sonra; “Babanız o şiddetli hastalıktan kurtulmuş, sedi­rinin üze- rinde oturuyor. Elinde misvâkı var. Etrâfına kitaplarını koymuş.” Buyu- rup, babamın şeklini ve şemâlini de tarif etti. Hâlbuki daha önce onu gör- müş değildi.

Abdullah el-Kassâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri şöyle anlat­mıştır: Bir zamanlar hacca gitmek üzere yola çıkmıştım. Şirâz âlimleriyle görüştüm. Bana dediler ki: “Abdullah-ı Tüsterî ile görüştüğün zaman o- nun fazîletini, üstünlüğünü kabul ettiğimizi ve selâmımızı söyle. Arefe gününde evinden çıkıp hacılarla vakfeye durduğunu işittik. Bu haber doğru ise bildirsin de bizim bu kerâmeti hususunda tereddüdümüz kal­masın.”

Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin yanına varınca selâm verdim. Üze­rinde uzun bir elbise vardı. Kendinden geçmiş bir halde oturuyordu. Onu görünce üzerime bir heybet düştü. Konuşmağa cesaret edemedim. Ya­nında bir yere oturdum O sırada bir kadın geldi;

-Efendim benim kötürüm bir oğlum var. Şifâ bulması için duânızı al­maya geldim. dedi. Abdullah Tüsterî:

-Onu niçin Rabbine havâle etmedin deyince, kadın:

-Siz Rabbimizin sevgili kulusunuz. dedi.

Abdullah-ı Tüsterî bana doğru baktı ve işâret etti. Hemen kalkıp elin­den tuttum. Ayağa kalkıp, ayakkabılarını giydi ve Şat Nehri kenarına gitti. Kadın da peşinden geldi. Kötürüm çocuk nehirde bir sandal içinde oturu­yordu. Çocuğa:

-Elini uzat! dedi.

Annesi: -Elini uzatamaz. deyince,

-Sen çocuğu bırak, ondan ayrıl. buyurdu.

Bu sırada çocuk elini Abdullah-ı Tüsterî hazretlerine uzattı. “Ayağa kalk!” deyince de kalktı. Sonra da sandal sâhibi onu kenara yaklaştırdı ve kötürüm çocuk artık yürümeye başladı. Abdullah-ı Tüsterî çocuğa ab- dest aldırdı ve iki rek´at namaz kılmasını söyledi. Çocuk namazı kı­lınca, annesine:

-Oğlunun elinden tut! buyurdu. Kadın da elinden tutup götürdü.

Onun bu kerâmetini görünce şaşırdım. Yanına yaklaşıp Şiraz âlim- leri­nin sözlerini söyledim. Bir müddet başını eğip durdu. Sonra:

-Ey dostum! Bu insanlar dilediğini yapan Allahü teâlâya inanırlar mı dedi.

-Evet efendim, dedim. Sonra;

-Onlar, ondan ne istiyorlar buyurdu.

Yemen´de yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyâdan Ab­dullah Yâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) etrafında toplanan insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı. Kabir ziyâretine karşı çıkan ve evliyâ­nın kerâmetini inkâr edenlere cevaplar verdi. Bozuk îtikâd, inanış sâhibi olan İbn-i Teymiyye´ye cevaplar verdi. Evliyânın kerâmetiyle ilgili olarak kendisine soru soran talebelerine şöyle buyurdu:

“Allahü teâlânın yardımı ile derim ki, evliyâda kerâmetlerin zuhûru, meydana gelmesi, aklen câiz ve naklen vâkidir. Aklen câiz olması: Alla- hü teâlâ her şeye kâdirdir. Kerâmetler de, mûcizeler kâbilinden mümkün olan şeylerdir. Ehl-i sünnet ve cemâat âlimleri eserlerinde böyle olduğu- nu bildirmişlerdir. Bu, şarkta, garbda, Arab diyârı olsun, Acem di­yârı olsun, her tarafta böyledir.

Kerâmetlerin vukûu naklen sâbittir; bu husus, Kur´ân-ı kerîmde, hadî- s-i şerîflerde ve haberlerde bildirilmiştir. Kur´ân-ı kerîmde, Âl-i İmrân sû- resi otuz yedinci âyetinde hazret-i Meryem hakkında meâlen; “Bunun üzerine Rabbi, Meryem´i güzel bir kabûl ile kabûl buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ Peygamberi de ona kefîl (himâyesine me´- mur) kıldı. Zekeriyyâ ne zaman Meryem´in bulunduğu mihrâba girdiyse, onun ya­nında bir yiyecek buldu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor ” dedi. O da; “Bu, Allah tarafından gönderiliyor. Şüphe yok ki, Allah diledi- ğini he­sapsız olarak rızıklandırır” dedi.” buyrulmuştur. Zekeriyyâ aleyhis- selâm, yazın hazret-i Meryem´in yanında kış meyvesi, kışın da yaz mey- vesi bu­luyordu. Yine Kur´ân-ı kerîmde, Meryem sûresi yirmi beşinci â- yetinde hazret-i Meryem hakkında meâlen; “Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş tâze hurmalar dökülsün.” buyrulmuştur. Bu tâze hurma, zamânının dışında oluyordu.

Yine Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğlu Mûsâ´yı Nil Nehrine bir se­pet içinde bırakması ilhâm olunmuştur. Ayrıca Eshâb-ı Kehf´in (r.anhüm) kıssası, köpeğin onlarla konuşması gibi hayret verici hâdiseler ve daha başkaları, kerâmetlerin naklen delilidir. Bütün buraya kadar zikredilenler, peygamber değil velîlerdendir.”

Abdullah Yâfiî hazretleri, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hâl ve ke­râmetlerinden çok anlatırdı. Buyurdu ki: Abdülkâdir-i Geylânî´ye âit şu kıssa çok meşhûrdur. Evliyânın büyükleri bunu bildirmişlerdir: “Bir kadın, Abdülkâdir-i Geylânî´ye çocuğunu getirip; “Oğlum seni çok seviyor. Ben, Allah için bu oğlumdaki hakkımdan vazgeçtim. Onu sana verdim.” dedi. Abdülkâdir-i Geylânî rahmetullahi aleyh de çocuğu kabûl etti. Ona, nef­siyle mücâdeleyi ve tasavvuf yoluna girmeyi emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra, annesi oğlunu görmeye geldi. Oğlunu, açlıktan ve uyku­suzluktan zayıflayıp sararmış gördü. Oğlunun sâdece arpa ekmeği yedi­ğini anladı. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî´nin huzûruna girdi. Bu sı­rada Abdülkâdir-i Geylânî´nin sofrada tavuk yediğini gördü. Abdülkâdir-i Geylânî´ye; “Sen kendin tavuk eti yiyorsun benim çocuk arpa ekmeği yi­yor.” dedi. Bunun üzerine Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, elini o kemikle­rin üzerine koydu ve; “Çürümüş kemikleri dirilten Allahü teâlânın izni ile kalk!” dedi. Tavuk, gıdaklıyarak kalktı. Sonra Abdülkâdir-i Geylânî, ka­dına; “Oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin.” buyurdu. Kadın da çocuğunun böyle bir hoca elinde olgunlaşacağını düşünerek Allahü teâlâya şükür etti.

Osmanlılar zamânında Anadolu´da yetişen velîlerden Seyyid Abdür- rahîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri sohbetlerinde Mevlâ- nâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî´sinden de parçalar okutu- yordu. Böyle sohbet meclislerinden birinde Mesnevî okunurken, orada bulunan İran ahondlarından (mollalarından) biri Mevlânâ´yı ve Mesnevî´yi küçültücü ve tahkir edici maksatla, bildiği hâlde “Ne okuyor­sun ” diye sordu. Abdürrahîm Arvâsî hazretleri; “Mesnevî okuyoruz.” buyurdu. İranlı ahond cevap olarak; “Meşnevî (dinlemeye değmez).” dedi. Bu söze din gayreti kabaran ve son derece hiddetlenen Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Mesnevî-yi şerîfi rastgele açıp İranlı ahonda; “Şu beyti oku!” buyurdu. İranlı ahond;

“Mesnevî ra meşnevî mehan

Ey sek-i gürgîn bed kerdeî”

yâni Mesnevî´yi meşnevî okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın, meâlinde beyti istemeyerek okuyuverdi. Bu manâlı beyân karşısında ahond ve meclistekiler dehşete kapıldılar. Ahond söyleyecek söz bula­madı. Arslan yuvasına düşmüş, zavallı tilki gibi titremeye başladı. Sonra mecliste bulunanlar Mesnevî´den bu beyti aradıklarında bulamadılar. Bu hâlin Abdürrahmân Arvâsî hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona karşı daha edepli ve ölçülü davranmaya başladılar. Buna benzer pekçok kerâmetleri görülmüş olan Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatılagelmiştir.

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok cömert olup, misafiri ve geleni gideni pek fazla olurdu. Bir gün hanımı ona; “Efendim gelenimiz gidenimiz çok. Beylerin, paşaların ve eşrâfdan olan kimselerin hanımları da geliyorlar. Büyük bir kapıya geldiklerini bildiklerinden çeşitli elbiseler, kıymetli enta­riler giyiyorlar. Benim üstümde ise hep bu entâri var. Mümkünse bir en­târi daha yaptırsanız da arada bir onu da giysem.” dedi. Seyyid Abdur- rahmân hazretleri; “Sen git mutfağında bulunan teknedeki hamu­runla meşgûl ol.” buyurdu. Hanımı mutfağa girdi. Tekneyi hamurla değil, altınla dolu buldu. Koşup efendisine geldi, bir yandan ağlıyor, bir yandan da; “Beni affet, bundan sonra senden bir şey istemiyeceğim.” deyip, özür di- liyordu.

Hindistan´da yetişen evliyâdan büyüklerinden Abdülehad Serhendî hazretlerinin tasavvuf yolunda daha yüksek derecelere kavuşması için amcası Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ona kırk defâ teveccühde yâni mânevî olarak çok yardımda bulunaca­ğına söz verdi. Muhammed Ma´sûm hazretleri otuz dört defâ teveccüh ettikten sonra vefât etti. Yeğeni Abdülehad ise, her gün amcasının kab­rine gitti. Amcası, Abdülehad´ın her gelişinde Allahü teâlânın izni ile ka­birden kalkarak yeğenine teveccühde bulundu ve onun yüksek mânevî derecelere kavuşması için yardımcı oldu. Yaptıklarını da bir kâğıda ya­zıp, onun eline verdi. Bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. Abdülehad Serhendî hâdiseyi Muhammed Ma´sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. Onlar babalarının bizzât kendi el yazısını görünce; “Bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur.” dediler.

Abdülehad Serhendî hazretleri şöyle nakletti: Peygamber efendimizin kabr-i seâdetlerini edeple ziyâret ediyordum. Üzerime güzel bir hil´at yâni elbise giydirildi ve; “Seni kardeşin ile kuvvetlendireceğiz.” buyruldu.

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle­rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. İlâhî hikmet öyle gerektiri­yor demektir. Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.

Hâlid Turhan Bey anlatır: Bir gün Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretle­rinin ziyâretlerine gitmiştim. Kütüphânelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; “Buyurun, okuyun!” buyurdular. Arapça idi. Oku­maya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; “Türkçeye çevirin!” buyurdular. Takıldığım çok ibâreler oldu. Yardım ettiler, hattâ kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefâtlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphâne müdürlüğü için, Ankara´da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dedi­ler. Bir de ne göreyim, Abdülhakîm Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphâne müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık ke­râmetini görünce hüngür hüngür ağladım.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Muhammed Ezher şöyle anlatır: Allahü teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.

Ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a´zamı iftâra dâvet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bere­ketlendirmek istiyordu. Her birinin dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu ha­ber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad´a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-âzam o akşam tek­kesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine gi­rip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.

Ebü l-Hacer Hâmid Hirânî şöyle anlatır: Abdülkâdir-i Geylânî hazret- leri buyurdular ki:

“Kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizle- me­yen dünyâya düşkündür. Bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve halî- fele­rime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebele­rinden Şerefüddîn bin Emir hastalanmıştı. Ağrılarının şiddeti, gün geç­tikçe daha da artıyordu. Öyle ki, artık ölümünü bekler oldu. Günlerce uy­kusuzluğun verdiği bir halsizlik içinde gözkapakları kapandı. Uyumağa başladı. Rü- yâsında büyük bir nehirde yüzüyordu. Nehrin aşağı tarafla­rında bir köprü ve onun da aşağısında bir çağlayan vardı. Bu çağlayan­dan canlı bir kim- se aşağı düşse, normalde parça parça olurdu. Akan sular onu sürükleye sürükleye köprüye doğru götürüyordu. Eğer köprüde tutunacak bir yer bulamazsa, çağlayandan aşağı düşecekti. Bütün gay­retine rağmen köp- rüye tutunamadı. Büyük bir korkuya kapıldı. Çağlaya­nın başına geldiği an, bir el onu tutup kenara çekti. Ölümden kurtul­muştu. Elin sâhibine baktığında, zamânın en meşhûr âlimi ve velîsi olan hocası Abdülvehhâb-ı Şa´rânî´yi gördü. Ona tebessüm ediyordu. Uyan­dığında da hastalığının geçtiğini, hiçbir derdinin kalmadığını gördü.

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlernin harikulâde halleri pekçoktu. Ömer bin Muhammed şöy- le anlatır: Adiyy bin Müsâfir hazretlerine yedi sene hizmet ettim. Çok hâ- ri­kulâde hâllerini müşâhede ettim. Onlardan biri şudur: Birgün, mübârek ellerine su döküyordum. Bana; “Bir arzu ve isteğin var mı ” buyurdu. Ben de; “Kur´ân-ı kerîmi doğru okumayı çok arzu ediyorum. Fâtiha ve birkaç sûreden de başkası ezberimde değil.” deyince, mübârek eliyle göğsüme vurdu. O anda bütün Kur´ân-ı kerîmi ezberimde buldum. Onun huzûrundan çıktığımda Kur´ân-ı kerîmi hakkıyla okuyordum.

Adiyy bin Müsâfir hazretleri hakkıda; Muhammed Reşâ şöyle anlatır: Birgün bir yere gidiyordum. Geçtiğim yol çok acâib dikenlerle kaplı idi. Kendi kendime; “Birçok insan buradan atlarla geçerler. Biz de ayakkabı ile geçmemize rağmen bu dikenler bizi rahatsız ediyorlar, Adiyy hazret­leri ise buralardan yalın ayak geçer. Acaba şimdi ne yapar ” diye dü­şündüm ve ağladım. O anda Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Adiyy hazretlerinin nurdan bir şeyin üzerinde yürüdüğünü, yerden yedi zırâ ka­dar yüksekte olduğunu ve dikenlerin ona zarar vermediğini gördüm.

Mısır evliyâsından Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin yanından, bir adam omuzunda süt dolu kap ile geçer- ken, Ahmed-i Bedevî, parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere dü- şüp süt tamâ­men döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü, ken­disi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri fakirlere, garîblere acır, onları himâye ederdi. Onlara yardım edebilmek için borç alırdı. Vefât edeceği sırada bu sebeple yedi yüz dirhem borcu vardı. Bu paranın tamamını fakirlere harcamıştı. Ölüm döşeğinde iken alacaklıları vefât etmek üzere olduğunu haber alarak, al­tınlarını istemek üzere hemen yanına gittiler. Bütün alacaklılar başında toplanmıştı. Bu durumu görerek; “Allah´ım benim canımı alıyorsun, fakat şu kimselerin rehini benim canımdır! Ben onların önünde rehin bulunuyo­rum. Şimdi güvenilir bir kefil arıyorlar. Bu borcu öyle birine havâle et ki, bunların alacakları ödensin. Ondan sonra canımı al!” diye duâ etti.

Daha duâsını bitirir bitirmez kapısı çalındı. Bir zât gelip; “Ahmed bin Hadraveyh´in evi burası mı ” dedi. “Evet burasıdır” diye cevap verdiler. Bu sefer: “Ebû Hâmid Ahmed bin Hadraveyh´den alacağı olanlar dışarı gelsin.” diye seslendi.

Alacaklılar bu sesi duyup hemen dışarı çıktılar. Gelen zât herbirinin alacağını ayrı ayrı ödedi. Borçlar ödenip tamamlanınca Ahmed bin Had- raveyh hazretleri vefât etti.

Ahmed bin Hadraveyh hazretleri gençliğinde bir defâ bir şeyhin der­gâhına gitti. Üzerinde eski elbiseler vardı. Onu gören talebeler kabulle­nemeyip, hocalarına; “Bu gelen misâfir dergâhın ehli değil.” dediler.

O ise dergâhta bir müddet kaldı. Bir gün dergâhın kuyusundan su çe­kerken elindeki kovanın ipi kopup kova kuyuya düştü. Bu sebeple der­gâhta vazîfeli olan hizmetkâr ona sitem edip üzdü. Ahmed bin Hadra- veyh hazretleri bu durum karşısında dergâhın şeyhine gidip; “Kova kuyu- ya düştü, çıkması için bir Fâtihâ okur musunuz ” diye ricâ etti.

Dergâhın şeyhi; “Bu nasıl bir istek.” diye duraklayınca; “Eğer siz oku­mazsanız izin verin ben okuyayım.” dedi.

Şeyh de izin verdi. Kuyunun başında Fâtihâ sûresini okudu kova bir­denbire kuyunun üzerine çıktı.

Dergâhın şeyhi onun bu ihlâsını görerek sarığını çıkarıp önüne koydu ve derecesinin onun derecesi yanında çok az bir derece olduğunu ifâde için; “Ey genç! Sen nasıl bir kimsesin ki benim harmanım senin danen yanında saman oldu” dedi.

Ahmed bin Hadraveyh şeyhin bu sözü üzerine; “Talebelerinize söyle­yiniz, misâfire kem nazarla bakmasınlar. Zaten ben gidiyorum.” diyerek, ayrıldı.

Horasan´ın büyük velîlerinden Ahmed Nâmıkî Câmî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerine bir gün, Herat´ta bulunan bâzı âlimler geldiler. A- ralarında sohbet eder­lerken, söz mârifet ve tevhîd konusuna gelince Ahmed Câmî; “Siz mâri­fet ve tevhîd hakkındaki sözleri taklid ile söylü- yorsunuz.” buyurdu. Onlar; “Nasıl olur. Bizim her birimizin zihninde, Alla- hü teâlânın varlığına bin­lerce delîl vardır. Siz ise bizim bunları taklid ile söylediğimizi söylüyorsu­nuz.” dediler. Onlara; “Eğer her biriniz on bin de- lîl hıfzetse, yine mukallidsiniz.” buyurdu. “Bize bu sözünüzün doğru ol- duğunu isbât ede­bilir misiniz ” dediler. O da, hizmetçiye bir leğen ve üç tâne inci getirme­sini emretti. Ahmed Câmî incileri leğendeki suyun içine bıraktı ve; “Her kim sözünde sâdık ise, leğenin yanına gelip Bismillâ- hirrahmânirrahîm dese, bu üç inci tanesi bir tâne olur.” buyurdu. Onlar; “Bu şaşılacak bir şeydir.” dediler. Ahmed Câmî; “Siz deyiniz! Sıra bana gelince ben de söyleyeceğim.” buyurdu. Onlar, sıra ile dediler. İncilerde herhangi bir de­ğişiklik olmadı. Sıra kendisine gelince, leğen üzerine ge- lerek; “Bismillâhirrahmânirrahîm.” Dedi. Üç inci, leğen üzerinde yuvar- lanmaya başladı. “Allahü teâlânın izni ile durunuz!” deyince inciler durdu. Birbirine karıştı ve deliksiz tek bir inci oldu. Hepsi hayret ettiler.

Mukrî Mehmed isimli bir zât bir gün Ahmed-i Nâmıkî´ye gidip; “Hiç bir şeyim yok, çalışıp kazanacak halde de değilim. Hem çok zayıfım. Ba­bama söyle de bana servetinden bir şeyler versin.” dedi. Ahmed Câmî; “Ey Mukrî! Gönlü böyle şeylere bağlamamalı. İnsan kanâatkâr olmalı.” buyurdu. Buna rağmen o; “Nasıl kanâatkâr olayım ki ” dedi. Ahmed Câmî; “Az veya çok bir şeyin de mi yok ” diye sorunca; “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Bunun üzerine Ahmed Câmî; “Sen önce falanca yere sakla­dığın altınlarını harca bakalım. Ondan sonra Allahü teâlâ sana başkasını ihsân eder.” buyurdu. Mukrî Mehmed; “Hangi altından bahsediyorsunuz ve ne kadar ” diye sorunca, Ahmed Câmî parmağı ile on sekiz dinara kadar saydı. “On sekiz buçuk dinarı da gördüm.” buyurdu. Bu durum karşısında o zât mahcûb oldu ve yaptığına tövbe etti.

Ahmed Nâmıkî Câmî´nin vefâtından bir süre sonra bir harb çıktı. Bu harpte Kâdı İmâdüddîn Vâsıtî isimli bir zât yaralanmıştı. Yaralı hâlde bir medresede kalıyordu. Talebelerinin çoğu dağılmış, yanında birkaç kişi kalmıştı. Medresede, yalnız, garip, kimsesiz bir halde kalıyordu. Durumu epeyce ağırlaşmıştı. Kendisini tedavî edecek kimse de yoktu. Çok sıkın­tılı bir durumdaydı. Bu hâlde iken bir gece bulunduğu odada bir nûr gö­ründü. Ne olduğunu bilmiyordu. Birisi gelip, elini onun başına koydu. O anda çok ferahladı. Ona; “Siz kimsiniz, sizi tanıyor muyum.” diye sordu. O zât; “Ben Ahmed-i Nâmık-i Câmî´yim.” dedi. Bunun üzerine onu tanı­yıp; “Ey efendim! Bak ne hâldeyim. Âciz, kimsesiz ve bîçâreyim.” dedi. Ahmed Nâmıkî; “Ben senin yaralarını tedâvî için geldim.” buyurdu ve elini yaraları üzerine koydu. Dokunduğu yer iyileşiyordu. Uyandığında elli kadar yaradan hiç eser yoktu.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Ömer Zeyla´î (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin dergâhına birkaç kişi geldi. Beraberlerinde, nezr ettikleri bir mikdâr altını getirip Ahmed bin Ömer hazretlerinin önüne koydular. Ahmed bin Ömer hazretleri onları teker teker çevirip baktı sonra üç tanesini ayırıp gelenlerden birine geri verdi. Daha sonra on altı altını ayırıp diğer birine verdi. Sonra da hizmetçisine emredip kalanları almasını söyledi. Orada bulunanlar kendisine üç altını geri çevrilen kişiye bunun sebebini sordular. O da; “Bunlar benim değildir. Bunları yetimleri himâye eden birisi gönderdi. Ahmed bin Ömer hazretleri Allahü teâlânın izni ile anlayıp ondan bir şey kabul etmedi. Ona âit altınları benim getir­diklerim arasından ayırdı. Bunlar aynısıyla ona aittirler.” dedi. Oradakiler bu defâ kendisine on altı altın geri verilen kişiye sebebini sordular. O da şöyle anlattı: “Bunlar Semiyyîn denilen kabîleden birisine âittir. Bunun atı hastalandı. İyi olursa Ahmed bin Ömer hazretlerine on altı dirhem ver­meyi adadı. Neticede atı iyi oldu. Kabîlesi yağmacılıkla meşhur olduğun­dan kendisini kabul etmeyeceğinden çekinip benimle gönderdi. Ben de kendi nezr paramın arasına katıp getirdim. Ahmed bin Ömer hazretleri altınlar içerisinden onunkileri de ayırıp kabul etmedi. İşte bunlar aynen ona âid olan altınlardır.

Bir keresinde Ahmed bin Ömer hazretleri, Luhayye kasabasından Mahmûl´e geldi. Halk etrafına toplanıp kendisine kuraklıktan şikayet etti­ler. O esnâda yanına bir hayvan geldi ve yalvarırcasına bir takım sesler çıkarmaya başladı. Ahmed bin Ömer hazretleri bu durum karşısında der- hâl Mahmûl mescidine girdi. Allahü teâlâya duâ edip; “Ey Mikâil aleyhis- selâm!” diye seslendi. O esnâda sıcağın harâretine rağmen her taraftan gökyüzünde bulutlar toplanıp bardaktan boşalır gibi yağmur yağmaya başladı. Kuraklık geçti.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin zamanında Haddâdiye köyünde, çocukları doğduktan sonra ölen bir kadın vardı. O kadın; “Eğer doğacak olan çocuğum yaşarsa, onu Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin hizmetine vereceğim.” diye vâd etti. Aradan zaman geçti, bir kız çocuğu oldu. Fakat çocuk kambur ve to­paldı. Çocuk büyüdüğünde, diğer çocukların alaylarına mâruz kalıyordu. Seyyid Ahmed Rıfâî, bir gün bu çocuğun köyüne gitti. Halk, kendisini kö­yün dışında karşıladılar. Bunlar arasında, sakat çocuk da vardı. Ahmed Rıfâî yaklaşınca, çocuk birden ileri fırlayıp ellerini öptü ve; “Efendim! Siz, annemin de üstâdısınız. Beni ne olur şu istihzâlardan, alaylardan kurta­rınız!” diye yalvardı. Onun bu yalvarışı Ahmed Rıfâî´ye çok tesir etti ve mübarek gözyaşlarını tutamadı. Başını ve sırtını okşayıp duâ edince, çocuk şifâya kavuşup, kamburluğu ve topallığı kalmadı. Bunu gören halk, Ahmed Rıfâî hazretlerine “Şeyh-ül-azca (topal kızın hocası)” laka­bını verdiler.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri hacca gitti. Hac dönüşü Medîne-i mü- nevverede Resûl-i ekremin mübârek türbesini ziyâreti esnâsında şu me- âldeki manzûmeyi söyledi:

“Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,

Kendim gelemez, vekîl rûhumu gönderirdim.

Şimdi seni ziyâret nîmeti oldu nasîb,

Ver mübârek elini, dudağım öpsün Habîb!”

Şiir bitince, Peygamberimizin kabrinden mübârek elleri göründü. Sey- yid Ahmed Rıfâî de, son derece tâzim ve hürmetle onu öptü. Orada bu- lunanlar hayretle hâdiseyi gördü. Peygamber efendimizin mübârek ellerini öptükten sonra, Ravda-i mutahheranın kapılarının eşiklerine yattı. Ağlayarak, oradaki cemâatın cümlesine; “Üzerime basarak geçiniz.” diye yalvardı. Âlimler başka kapılardan çıkmağa mecbur oldu. Diğer kimseler üzerine basarak kapıdan çıktılar. Bu kerâmet pek meşhûr olup, dilden dile günümüze kadar gelmiştir.

Bir gün Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin huzûruna bir kimse gelip; “Efendim! Abdest almak için kuyudan su çıkarıyordum. Bir arslan gelip öküzüme saldırdı, parçaladı ve yedi. Şimdi ne yapayım ” dedi. Ahmed Rıfâî; “O arslanı bana çağırınız. Korkmayınız, ondan size zarar gelmez.” buyurdu. Bir talebesi; “Peki efendim.” diyerek arslanı arayıp buldu. Sey- yid Ahmed Rıfâî hazretlerinin çağırdığını söyledi. Arslan geldi. Ahmed Rıfâî´nin huzûrunda yüzünü yere koydu. Ahmed Rıfâî arslana; “Ey Ars- lan! Bu fakirin hizmetini gören öküzü niçin yedin ” buyurdu. Arslan, Alla- hü teâlânın izniyle dile gelip; “Ey efendim! Ceddin Muhammed aleyhis- selâmın hâtırı için bana gadap edip, bedduâ etmeyi­niz. Zîrâ bir haftadır bir şey yemedim, çok açtım. Çâresiz kaldım, affede­ceğinizi ümid ede- rim.” dedi. Ahmed Rıfâî, arslanın özrünü kabûl etti ve; “Suçunu bir şartla affediyorum. O da, yediğin öküzün yerine bu fakire hizmet edeceksin.” buyurdular. Arslan kabûl edip, o kimsenin hizmetinde bulundu.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin büyüklük ve üstünlüğünü Horasan´da bulunan velîlerin bildikleri ve ona olan muhabbet ve bağlılıklarının daha da art­ması için, kendisiyle görüşmek, sohbetinde bulunmak istediler. Büyük bir toplantı tertib ettiler. Hâce hazretlerini de bu toplantıya dâvet için, arala­rından birini Yesi´ye gönderdiler.

Ahmed Yesevî hazretlerini toplantıya dâvet etmek üzere yola çıkan velî, Allahü teâlânın izni ile turna gibi uçarak Yesi´ye geliyordu. Hâce hazretleri bu hâli keşfederek, yanına talebelerinden bâzılarını aldı. Bun­lar da turna şeklinde uçmaya başladılar. Nihâyet, Semerkand yakınla­rında bir nehir üzerinde karşılaştılar. Bu sırada aşağıda büyük bir tüccar, nehirden geçerken akıntıya kapılıp, malı ve hayvanları suya düşmüştü. Bu tüccâr, su içinde boğulmamak için gayret ederken, bu sudan selâ­metle kurtulması hâlinde, kalan malının yarısını Allah rızâsı için verece­ğini nezr edip, adadı. Hâce Ahmed Yesevî, Allahü teâlânın izni ile tücca­rın sıkışık ve zor durumunu keşfederek aşağıya indi. Boğulmak üzere iken tüccarı çekip sâhile çıkardı. Sonra normal hâline döndü. Bu duruma çok teaccüb eden, şaşan tüccar, kendisini kurtaran bu zâtın ellerine sa­rılıp çok teşekkür etti; daha sonra malının yarısını bu zâta verdi. Hâce hazretleri istenilen yere geldi. Bir zaman orada kalarak talebeleriyle soh­bet etti. Suallerini cevaplandırdı. Hergün yüzlerce kişi huzuruna gelerek sohbetine katılır ve bereketlenirdi. Tüccarın verdiği parayı da orada bu­lunan yoksullara ve talebelerine dağıtan Ahmed Yesevî hazretleri daha sonra memleketine döndü.

İstanbul´un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocası Hacı Bayram haz- retleri Ankara´da fenâ âle­minden bekâ âlemine göç etmek üzere iken; son sözleri: “Benim nama­zımı Akşemseddîn kıldırsın ve cenâzemi yıkasın. Bu haberimi ona ile­tirsiniz!” oldu ve vefât etti.

O sırada Akşemseddîn orada değildi ve nerede bulunduğunu kimse bilmiyordu. Talebeler ile Hacı Bayram-ı Velî´nin yakınları, merak ve hay­ret içinde kaldılar. Bâzı kimseler;

“Hacı Bayram-ı Velî´nin bu sözü, ölüm hâlinde söylenen sözlerdendir. Buna pek îtibâr edilmez.” dediler. Kararsız ve üzüntülü bir halde yollara bakarlardı. O esnâda; “Akşemseddîn geliyor!” diye bir ses işitildi. Halk Akşemseddîn´i karşıladı ve olup biteni haber verdi. O da vasiyet üzerine yıkayıp namazı kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı Velî´yi defn etti. İşler bitince, Hacı Bayram-ı Velî´nin doksan bin akçe borcu olduğunu öğrendi ve otuz bin akçesini ödemeyi vâdetti. Kalanını da Hacı Bayram-ı Velî´nin yakınları ile dostları ödediler. Akşemseddîn, üzerine aldığı otuz bin ak­çenin yirmi dokuz binini ödedi ve geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn´e gelerek hepsini istedi. “Birkaç gün müsâade et.” dediyse de, faydası olmadı. Sert ve küstah bir şekilde bir dakika bile bekleyeme­yeceğini bildirdi. Bu söz üzerine fevkalâde müteessir olan Akşemseddîn hazretleri alacaklıyı içeri çağırdı. Evin önünde bir bahçe vardı. Ona;

“Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al. Fazlasını alma!” dedi.

O kimse, bundan sonraki durumunu şöyle anlatıyor:

“Bahçeye girdim. Bahçenin içinde yassı yapraklı bir ot vardı. Her yap­rağın üzerinde bir akçe vardı. O otta o kadar çok yaprak vardı ki, sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Onun yapraklarından bin akçe topladım. Fakat yaprakların üzerinden bir akçenin eksilmemiş olduğunu gördüm. Bahçe­nin içi de akçe ile doluydu. Bu hâli görünce, hayrette kaldım. Dışarı çıkıp, o bin akçeyi Akşemseddîn´in önüne koydum. “Bu akçeleri size bağışla­dım.” dedim, yalvardım ve özür diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl etmedi.”

Bir gece Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn hazretlerinin ziyâ- retine gitti. Fâtih, sohbet sırasında bir ara Akşemseddîn´e;

“Hocam! Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, mihmandâr-ı Resûlullah olan Ebû Eyyûb-i Ensârî´nin mübârek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir yerde olduğunu târih kitaplarından okudum. Yerinin bulunması ve bilin­mesini bilhassa ricâ ederim.” dedi. O zaman Akşemseddîn hemen;

“Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olma- lı­dır.” cevâbını verdi. Derhâl pâdişâhla oraya gittiler. Akşemseddîn haz­retleri, oradaki bir çınardan iki dal aldı. Birini bir tarafa, diğerini az öteye dikti ve;

“Bu iki dal arası, Mihmandâr-ı Resûlullah´ın kabridir.” buyurdu. Sonra, kaldıkları yere döndüler. Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn´in söylediğine inandıysa da, hiç şüphesi kalmasın istiyordu. O gece silâh- dârına;

“Gidin, Akşemseddîn´in diktiği çınar dallarının ortasına şu mührümü gömün ve o dalları yirmişer adım güney tarafına çekin.” dedi. Sabah olunca Sultan Fâtih, Akşemseddîn´den, hazret-i Hâlid´in kabrinin yerini tekrar tâyin etmesini ricâ etti, tekrar gittiler. Akşemseddîn silahdarın dik­tiği dalların dikildiği yere bakmadan doğruca gidip eski yerde durdu ve;

“Dalların yeri değiştirilmiş, hazret-i Hâlid buradadır.” dedi ve sonra silâhdâr ağasına hitâben;

“Sultân hazretlerinin mührünü çıkarın ve kendisine teslim edin.” dedi. Akşemseddîn hazretleri, silâhdâr ağanın gizlice gömdüğü pâdişâh yüzü­ğünün de orada olduğunu kerâmetiyle anlamıştı.

Bunun üzerine Fâtih, Akşemseddîn´e;

“Kalbimde hiç şüphe kalmadı. Ama tam inanmam için bir alâmet daha gösterir misiniz ” dediğinde,

Akşemseddîn:

“Kabrin baş tarafından bir metre kazılınca, üzerinde; “Bu Hâlid bin Zeyd´in kabridir.” yazılı bir taş vardır.” dedi. Kazdılar, Akşemseddîn´in dediği gibi çıktı. Bu hâli gören Sultan Fâtih´in vücûdunu bir titreme aldı. Bu hâl geçince Fâtih; “Zamânımda Akşemseddîn gibi bir zâtın bulunma­sından duyduğum sevinç, İstanbul´un alınmasından duyduğum sevinçten az değildir.” diye şükr etti.

Fâtih Sultan Mehmed Han, Ebû Eyyûb Ensârî´nin kabr-i şerîfinin üze­rine bir türbe ve Akşemseddîn ile talebelerine mahsus odalar, bir de câmi-i şerîf yaptırdı. Akşemseddîn´den orada oturmalarını ricâ etti. Fakat o, bu teklifi kabûl etmeyerek, memleketi olan Göynük´e döndü.

Osmanlı Sultânı İkinci Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velî´yi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) son derece severdi. Fırsat buldukça, sık sık ziyâretine gi­derdi. Bir defâsında, dört yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed ile berâber Hacı Bayram´a gelip, elini öptüler. Sultan Murâd Han, sohbet sırasında Hacı Bayram´a;

“Efendim, İstanbul´u alıp, kâfir diyârını İslâm´ın nûru ile nûrlandırarak, çan çınlamaları yerine ezân seslerinin yükselmesini arzu ederim. Bu hu­susta duâlarınızı beklerim.” dedi. Hâcı Bayram-ı Velî; “Allahü teâlâ, öm- rünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız, İstanbul´un alındığını sen ve ben göremeyiz.” dedi, sonra da, şehzâde Mehmed ile Akşemseddîn´i göstererek; “Ama şu çocukla bizim köse görürler.” buyurdu.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Alâeddîn-i Sâbir (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Şah Abdürrahîm´in bu dünyâdan ay­rılma zamânı geldiğinde, mîdesinde çok şiddetli bir ağrı baş gösterdi. Halk, Ali Ahmed´e babasının iyileşmesi için duâ etmesini söylediklerinde, onlara; “Resûlullah efendimizi gördüm. Cennet-i âlâda babamı görmeye hazır idiler. Ve buraya, ellerinde Cennet elbiseleri ile gelen meleklerin seslerini duyuyorum. Babamı götürmek üzere geliyorlar. Şimdi duâ et­menin hiçbir faydası yoktur.” dedi. Sözlerini bitirir bitirmez muhterem pe­deri, rûhunu teslim etti ve bütün ev değişik bir koku ile doldu. Bu güzel koku dünyâ kokularına benzemiyordu.

Babası Abdürrahîm´in vefâtından sonra, annesi ile birlikte zor günler geçirdiler. Fakat bu asîl hanım, hiç kimseden yardım istemedi. Bu zaman zarfında Ali Ahmed, sâdece su içer ve şâyet varsa dört veya beş günde bir, biraz ekmek kırıntısı yerdi. Bu kadar fakirlik zamânında bir gün, Ali Ahmed çok büyük bir açlık hissetti. Annesinden yemek için bir şeyler is­tedi. Annesinin pişirecek bir şeyi yoktu. Öğle namazından sonra Ali Ah- med tekrar yemek istedi. Annesi, su dolu tencereyi ateşe koyarak yemek pişirir gibi yaptı. İkindi namazına kadar sabrettikten sonra; “Ye­mek ne oldu ” diye sorduğu zaman, henüz pişmedi, dedi. İkindi nama­zından sonra dayanamayıp, kendisi kapağı kaldırdı. Tencerenin içi pi­lavla dol- muştu. Annesine dönerek; “Anneciğim, pilav olmuş.” dedi. An­nesi, hay- retler içerisinde koşarak geldi. Pilav daha önce hiç kokmadığı hâlde, şimdi değişik ve güzel bir kokuya sâhipti.

Münşî Muhammed Hân Emblevî anlatır: “Yatsı namazı için abdest a- lı­yordum. Alâeddîn-i Sâbir´in dergâhında, kabrinin başında, bir arslanı başı önüne düşmüş bir hâlde sessizce oturur gördüm. Durumu anlattı­ğım zaman, bir çokları, arslanların sık sık buralara gelip gittiklerini söy­le- di.”

Hâce Şerefüddîn Şah Pûrî, dergaha bâzan hanımı ile birlikte ziyâret için gelirdi. Kendisi bir parça ağır işitirdi. Hanımı diyor ki:

“Alâeddîn Sâbir´in kabrinde bir arslan gördüm. Durumu bilmeyenler kaçıştılar. Kocam arslana ne dikkat etti, ne de yerinden hareket etti. Ars- lan, kabrin önüne geldi, edeble birkaç dakika bekledi ve çıkıp gitti. Arslan gittikten sonra, efendime durumu söyledim. Bana dedi ki:

“Sen onu ilk defâ görüyorsun, ben çok defa rast geldim. Mahdûm Sâ- bir´in kabr-i şerîflerinin önünde hiç kimseye zarar vermeye cesaret ede- mez.”

Kemâl Şâh isimli bir zât anlatır: “Dergâhı ziyâretim esnâsında bir ge- ce örtünüp, dergâhdaki câminin avlusunda uyumuştum. Birisinin üzerim- deki örtüyü çekiştirdiğini farkettim. Uyandığım zaman, bir dişi arslan ile yavrularını gördüm. Yav­rularından birisi, neş´e içinde üzerimdeki örtüyü çekiştiriyordu. Biraz sonra dişi arslan yavrularını topladı. Gördüğüm manzaradan korkmuş olduğum için örtüyü sıkıca örttüm. Korku içinde gözlerimi kapadım. Fa­kat, Elhamdülillah, dişi arslan ve yavruları, dergâh- ta hiç kimsenin kılına dokunmadan ormana doğru gittiler. Ben de rahat bir nefes aldım.”

ÜÇ SENE KÂFİ GELİR

Şah Abdürrahîm idi, adı babasının da,

Ölüm hastalığına, yakalandı sonunda.

Mîdesine şiddetli, bir ağrı girdi artık,

Ev halkı endîşeye, kapıldı bir aralık.

Komşular haber alıp, ziyârete geldiler,

Onu çok hasta görüp, tesellî eylediler.

Henüz “Beş yaşında”ydı, Alâeddîn o günde,

Diz çökmüş otururdu, babasının önünde.

Gelenler dediler ki: “Alâeddîn duâ et,

Hak teâlâ babana, versin sıhhat âfiyet.”

Cevâbında dedi ki: “Edeyim, peki, fakat,

Şu anda ona duâ, sağlamaz bir menfaat.

Zîrâ Resûlullah´ı, görürüm ki âşikâr,

Bir Cennetin içinde, babamı bekliyorlar.

Melekler ellerinde, Cennet elbiseleri,

Buraya gelirler ki, götürsünler pederi.”

Vaktâ ki Alâeddîn, onlara dedi bunu,

Babası “Allah” deyip, teslîm etti rûhunu.

O da vefât ederek, göçünce bu dünyâdan,

Bir maddî sıkıntıya, girdiler hepsi o an.

Annesi gâyet asîl, bir hanım efendiydi,

Yine sıkıntısını, kimseye bildirmedi.

Alâeddîn o günler, sâdece “Su” içerek,

Üç-beş günde bir defâ, bir lokma yerdi ekmek.

Lâkin fenâ olmuştu, bir gün “Açlık hissi”nden,

Yemek için bir şeyler, istedi annesinden.

Evde ise pişecek, yok idi hiç bir şeyi,

Su doldurup ateşe, oturttu tencereyi.

Yemek pişirir gibi, göründü artık ona,

Zîrâ bir şey yoktu ki, yedirsin bu oğluna.

Bekledi Alâeddîn, öğleden akşama dek,

Sordu ki: “Anneciğim, pişmedi mi o yemek ”

O “Pişmedi” deyince, gelip kapağı açtı,

Zîrâ hiç tahammülü, yok idi, hayli açtı.

Kapağı açar açmaz, kavuştu bir sevince,

Bağırdı: “Anneciğim, pilav pişmiş iyice.”

O da gelip görünce, daha arttı hayreti,

Anladı ki bu dahî, oğlunun kerâmeti.

Zâten hârikulâde, hâlleri çoktu onun

Büyük zât olacağı, belliydi bu oğlunun.

Düşündü ki: “Bunu ben, âbime götüreyim,

Yetiştirmesi için, ona teslîm edeyim.”

Ferîdüddîn Genc Şeker, idi ki âbisi de,

Oğlu Alâeddîn´i, götürdü kendisine.

O dahi görür görmez, kardeşinin oğlunu,

Fark etti alnındaki, o “Büyüklük nûru”nu.

Sevinip buyurdu ki, hemen hemşîresine,

“Üç sene kâfi gelir, bunun yetişmesine.”

O dahî arz etti ki: “Âbicim, Alâeddîn,

Sever oruç tutmağı, lütfen çok dikkat edin!

Zîrâ korkuyorum ki, olunmazsa göz kulak,

Açlıktan ölebilir, yemeği unutarak.”

O, tebessüm buyurup, hemen kız kardeşine,

Dedi: “Korkma, veririm, onu mutfak işine.”

Hemşîresi o zaman, memnûn oldu pek fazla,

Ve lâkin Alâeddîn, yemezdi yine aslâ.

Dayısının yanında, üç senede nihâyet,

Tamâmiyle yetişip, aldı mutlak icâzet.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Ali (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri bir zaman sefere çıkmıştı. Dönüşlerinde, Mekke-i müker- remeye yaklaşınca kâfilede olanlardan birisi, Seyyid Alevî´ye;

“Efendim, süratle ileri gidip, çoluk-çocuğunuza ve tanıdıklara gelmek- te olduğunuzu haber vermek istiyorum. Buna işâret olarak da tesbihinizi onlara göstermek istiyorum. Acabâ izniniz olur mu ” dedi. Seyyid Alevî, izin vermedi. Bir müddet sonra kâfile bir yerde konakladı. Seyyid Alevî istirahât ederken (uyurken), o kimse habersiz olarak Seyyid´in tesbihini aldı ve uzaklaştı. Biraz sonra yolun üzerinde çok büyük bir yılan ile kar­şılaştı. Yılan bir türlü o kimsenin geçip gitmesine izin vermiyordu. O kimse Seyyid Alevî´nin tesbihini izinsiz ve habersiz aldığı için bu yılanla karşılaştığını anladı. İşlediği hataya pişmân olarak ve üzülerek mecbû­ren geri döndü. Seyyid hazretlerinden özür diledi.

Evliyânın büyüklerinden Alevî bin Muhammed Sâhib-üd-devîle (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamanında “Râsi´ bin Derviş adındaki bir sultânın adamları, Alevî bin Muhammed´in yakınlarından bi­risinin mahsûlünden zorla alıp, sâhibine zulümde bulundular. O mazlum kişi gelip, durumu Alevî bin Muhammed´e arzetti. Alevî bin Muhammed derhâl sultâna çıkıp, öteden beri yapmakta olduğu bu zulümden vaz­geçmesini tenbih ederek, iki parmağı ile sultâna işâret etti.

Sultan Râsi´ bin Derviş; “Peki efendim!” diyerek teslimiyet gösterdi. Alevî bin Muhammed ora­dan ayrılınca, sultanın yanındakiler;

“Niye korktunuz Onun dediğini niye tuttunuz ” diye sorduklarında, Sultan;

“Onun uzattığı iki parmağını, gözlerime saplanmak üzere olan iki mız­rak olarak gördüm. Az daha gözlerim çıkacaktı.” dedi ve bir daha zu- lüm yapmadı.”

Yemen´de yaşamış evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Üstâz-ül-Azam (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tasavvuf yoluna girdiği günlerden birinde babası ona koyunlar için yeşil otlardan toplamasını söyledi. O da bahçelere gitti lâkin bir tutam ot toplamadan geri döndü. Hiçbir şey koparmamıştı. Babası sebebini sorduğunda, o;

“Babacığım! Her şey Allahü teâlâyı tesbih ediyor, anıyor. Allahü teâ- lâyı zikreden yeşillikleri koparmak cesâretinde bulunamadım. Hayâ et- tim.” dedi.

Babası, oğlunun mânevî derecelerdeki bu üstünlüğü sebebiyle;

“Benim şu oğlum, Allahü teâlânın izniyle insanların hâllerini bilir, hâl­leri ona mâlûm olur.” buyurdu.

Seyyid Alevî hazretleri; Kâbe-i muazzamayı ziyâret ve hac için Mek- ke-i mükerremeye gitti. Tavâf esnâsında birisi yanına sokulup;

“Biz Sidre denilen yerdeki sınır karakolunda altı mücâhid gâziyiz ve açız. Bizden gâfil olma!” deyip kayboldu. Seyyid Alevî bunun üzerine ta­lebelerinden Ahmed bin Muhammed Bâ-Muhtâr´a altı kişilik yiyecek ha­zırlamasını emretti. Bu durumu talebesi şöyle anlatır:

“Hocam Seyyid Alevî hazretlerinin emrettiği yiyecekleri hazırladım. Sonra târif ettiği yerdeki sınır karakoluna gittim. Orada yalnız bir kişi var- dı. Yiyecekleri verdim. O kişi berâber yemek yememiz için beni de çağırdı. Ben yemek istemedim. İçimden de keşke onunla birlikte birkaç lokma alsaydım, berekete kavuşurdum diye geçirdim. O kişi yemeğe de­vâm etti. Tâ ki birkaç lokmacık kalmıştı. Bana; “Bereket için bari ye!” dedi. Sonra da:

“Altı aydır böyle bir yiyecek ağzıma koymadım.” dedi. Sonra oradan ayrıldım ve hocamın yanına gelerek olan bitenleri anlattım. Bana;

“Arkadaşları yanında idi. Lâkin o onları senden gizledi. Sen onları gö­remedin. Sonra yemeği de onlardan gizledi. Onlar da yiyecekleri göre­mediler. Şimdi tekrar oraya git. Yiyecekleri götür!” buyurdu. Ben de bu emir üzerine oraya vardım. Yiyeceklerle içeri girdim. İçeride altı mücâhid gâziyi gördüm. Getirdiğim şeylerin hepsini yiyip duâ ettiler.”

Irak´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ali bin Ebû Bekr el-İdrîsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Abdürrahîm bin Muzaffer şöyle anlatır:

“Zâlim bir kişinin çok zulmünü gördüm. Dayanamayıp, Ali bin Ebî Bekr hazretlerine giderek, durumumu arzettim. Çok heybetli idi. Bahçede ak­şam namazını kıldı. Daha sonra talebeleri etrafına oturdular. İçlerin- den birinin elinde, ok ile yay vardı. Onu aldı, oku yaya takıp bana döndü ve;

“At!” buyurdu. Ben de; “Başüstüne” diyerek, onun dilediği şekilde üç defâ attım. Sonra kendileri alıp attılar. Ok, az ilerideki bir ağacın gövde­sine isâbet etti. O zaman;

“Şimdi cezâsını gördü.” buyurdu. Ben; “Allahü ekber” deyip tekbîr ge­tirdim. Oradakiler de tekbîr getirdiler. Oradan ayrıldım. Sabahleyin öğ­rendim ki, o zâlim kişi, baygın bir şekilde yatağa düşmüş, nereden gel­diği bilinmeyen bir ok kendisine isâbet etmiş, cezâsını böylece görmüş.”

Irak evliyâsından Ali bin Heytî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Bir yere gidiyordu. Yol üzerinde iki topluluk, ellerinde kılıç çarpışıyorlardı. Ortada bir ölü vardı. Her iki grup da birbirlerini, bu kimseyi öldürmekle suçluyorlardı. Bunlar kavgaya devâm ederken, Ali bin Heytî hâdise ye­rine gelip, öldürülen şahsın yanına oturdu. Elini ölünün alnına koyup;

“Ey Allahü teâlânın kulu! Seni kim öldürdü ” diye sordu. Bu söz üze­rine ölü, Allahü teâlânın izni ile dirildi ve gözlerini açıp, Ali bin Heytî´yi başucunda görünce kalkıp diz üstü oturdu. Gözlerini kavga yapanların üzerinde gezdirip;

“Beni öldüren kimse filancadır” diyerek ismini ve babasının ismini söyledi, tekrar düşüp öldü.

Suriye´de yaşayan velîlerden Ali Kazvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Gençliğinde Hama şehrindeki Seyyid Ali bin Meymun Magribî adlı büyük bir zâtın talebesi idi.

Hama şehri o zaman bağlık, bahçelik, yeşillik bir yerdi. Birkaç kimse berâberce yolda giderken, önlerine bir arslan çıktı. Yollarına devâm ede- mediler. O kâfilede bulunanlar Hama´ya geri gelip, Seyyid Ali haz­retle- rine arslandan şikâyetçi oldular ve;

“Bizim yolumuza çıkıp, geçip gitmemize mâni oluyor.” dediler. Ars- lanın zararından kurtulmak için himmet ve yardımlarını ricâ ettiler. Sey- yid Ali;

“O arslan yolunuza çıkarsa, ona karşı ezân okuyunuz! İnşâallahü teâlâ ezânı işitince size bir şey yapmadan çeker gider.” dedi. Onlar tek­rar yola çıktılar. Yolda arslan yine önlerine çıktı. Seyyid Ali´nin emri üzere ezân okudular. Fakat arslan, yerinden ayrılmadı. Dönüp tekrar durumu Seyyid Ali´ye bildirdiler. Yine;

“Ezân okuyun!” dedi. Bunun üzerine yola çıktılar. Arslanın yakınına gelince ezân okudular. Fakat arslan, bu defâ da yerinden hiç kıpırda­madı. Durumu tekrar Seyyid Ali hazretlerine bildirdiler. Bunu duyan Ali Kazvânî, elinde olmadan yerinden kalkıp arslanın yanına gitti. Arslanın yanına yaklaşıp karşısına geçince, o anda arslan, oradakilerin gözünden kayboldu. Yer mi yuttu, yoksa eriyip gitti mi kimse bilemedi. Bu durumu, Ali Kazvânî´nin hocası Seyyid Ali´ye bildirdiler. Kerâmetini izhâr etmek, Seyyid Ali´nin yanında kusur sayılırdı. Bu bakımdan Ali Kazvânî´ye kırı­lıp;

“Kerâmet göstermekle sen bizim yolumuzu ifşâ eyledin, açığa çıkar- dın diyerek, bir daha dergâha gelmemesini söyledi.

Ali Kazvânî, üzgün bir hâlde memleketini terkedip, batı tarafına gitti. Şeyh Seyyid Ali´nin vefâtından sonra halîfesi olan Şeyh bin Arafa, Sey- yid Ali´nin talebelerinden Şeyh Alvân´a mektup gönderdi. Mektupta;

“Cenâb-ı Hakk´ın kapısından hiç kimse kovulmaz. Hocamız Seyyid Ali´nin, Ali Kazvânî´yi kovmaktan maksadı, terbiye ve hâlini düzeltmesi i- çindi. Siz onu niçin kabûl etmiyorsunuz ” diye yazıyordu. Bunun üze­rine, Şeyh Seyyid Ali´nin halîfelerinden Şeyh Alvân Hamevî, Ali Kazvânî´yi ta- lebeliğe kabûl etti. Ali Kazvânî, Şeyh Alvân´ın terbiyesi ile mânevî hâllere ve makamlara kavuştu. Bir müddet bu şekilde devâm etti. Ondan çok kimse istifâde etti. Daha sonra Anadolu´ya geldi. Buradan hac ibâdetini yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti.

Ali Kazvânî, Mekke-i mükerremede büyük âlim Abdülvehhâb-ı Şa´râ- nî ile görüşüp sohbette bulundu. Ali Kazvânî, insanlar arasında maka- mını gizlerdi. Bir sohbet esnâsında Abdülvehhâb-ı Şa´rânî´ye şöyle dedi:

“Burası, Mekke-i mükerreme. Allahü teâlânın beldesidir. Kim burada iyi hâl ile görünürse, insanlar onun yanına koşuşur. Onu Allahü teâlâ ile berâber olmaktan alıkoyarlar. İşte bu sebepten, Mekke-i mükerremeye girdiğim zaman, dünyâyı seven birisi olarak göründüm, onlardan sadaka istedim. Onlar da, bu, dünyâyı seven birisi deyip, benden uzaklaştılar. Ben de, daha fazla Rabbime ibâdet etme imkânı buldum.”

Büyük velîlerden Ali Semerkandî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin; Bulunduğu bölgeye Ankara´nın Çamlıdere beldesine ilk geldiği günlerde, köylülerin sığırlarını otlatacak çobanları yoktu. Arıyorlardı, fa­kat çobanlığa kimse yanaşmıyordu. Ali Semerkandî hazretlerinin de bü­yüklüğünü anlamış değillerdi. İnsanların bu sıkıntısını gören Ali Semer- kandî onlara; “Sığırlarınızı otlatabilirim. Bu işten dolayı sizden üc­ret talep etmiyorum.” buyurdu. Köylüler bu habere çok sevindiler. Köyle­rine yeni gelen, herkese dinden îmândan bahseden bu zâta dediler ki; “Biz, sı- ğırlarımızla birlikte, buzağılarını da otlattırmak istiyoruz. Eğer buzağıla- rın, annelerini emmeden otlamalarını sağlarsan memnûn oluruz.” O da kabûl etti. Ertesi gün inekleri ve buzağıları bir arada otlatmaya gö­türen Ali Semerkandî, otlak yerinde sığırlara dönerek; “Ey inekler ve bu­zağılar! Akşama kadar berâberce otlayınız. Yalnız buzağılar, annelerini emme- sin, anneler de yavrularını emzirmesin!” dedi. Bu söz üzerine, ak­şama kadar inekler buzağılarını emzirmedi. Buzağılar dahî annelerini emmek için uğraşmadı. Akşam merak içinde bekleyen köylüler, ineklerin meme- lerini süt ile dolu görünce hayretten şaşırıp kaldılar. Böylesini ne işitmiş ne görmüşlerdi. Bunun, Ali Semerkandî hazretlerinin bir kerâmeti oldu- ğunu ve onun büyük velîler arasında yer aldığını anladılar.

Irak evliyâsından Ali Sincârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün talebeleriyle otururken, Magribli Abdurrahmân isminde bir kimse geldi. Torbasından çıkardığı bir gümüş külçeyi Ali bin Vehb´in önüne ko­yup; “Efendim! Bu gümüşü, fakirlere dağıtmanız için size getirdim. Uy­gun gördüğünüz kimselere verebilirsiniz!” dedi. Ali bin Vehb de; “Fakir kim varsa, birer bakır tabakla buraya gelsin!” diye o kasabada oturanlara haber gönderdi. Herkesin yanlarında getirdiği tabakları, gümüş külçenin etrâfına koydurdu. Sonra kendisi ayağa kalkıp yürüyünce, gelen kapların bir kısmı altın, bir kısmı gümüş ile doldu. İki kaba ise hiçbir şey dolmadı. Gelen gümüş külçeden hiç eksilme olmadı. Herkes tabağını alıp götü­rünce, Magribli Abdurrahmân bu işin hikmetini sordu. Ali bin Vehb; “Kabı altın ile dolanlar günâhı az olup, Allahü teâlânın sevdiği evliyâya muhab­beti olan kimselerdi. Tabağı gümüş ile dolanlar, günahları diğerlerine gö- re biraz daha çok olanlardır. Tabağına hiçbir şey dolmayanlar da, âlim- lere, evliyâya muhabbet beslemeyen ve onları sevmeyen kimselerdi. Ey Abdurrahmân! Görüyorsun, bizim altına, gümüşe ihtiyâcımız yok. Allahü teâlâ bunların hepsini bize ihsân etti. Fakat biz, âhıreti dünyâya tercih ettik. Getirdiğini geri al!” buyurdu.

Ali Sincârî zamânında Hemedan halkından Muhammed bin Ahmed isminde bir zât vardı. Onun basîreti, kalb gözü açık idi. Arş´a kadar bütün melekût âlemini görürdü. Bir ara bu hâlini kaybetti. Çok tövbe ve istigfâr etti. Büyük bir velînin kendisine teveccüh ve duâ etmesi ile buna kavu­şabileceğini anladı. Eski hâline yeniden kavuşabilmek için, diyâr diyâr dolaştı. Sincâr´da Ali Sincârî´nin medhini duyup, huzûruna geldi. Ali Sin- cârî ona izzet, ikrâmda bulunduktan sonra; “Ey Muhammed Hemedânî üzülme! Allahü teâlânın izniyle eski hâlinden daha ziyâdesine kavuşa- caksın.” deyip gözlerini yummasını emretti. Gözlerini yuman Muhammed Hemedânî, melekût âlemini Arş´a kadar seyretti. Sonra gözlerini açtırıp buyurdu ki; “Bu gördüğün eski hâlin idi. Şimdi de yeni hâlini göreceksin.” Yine gözlerini yumdurdu. Bu defâ hiç görmediği yer­leri görüp, yedi kat yerin altından, Arş-ı âlâya kadar seyretti. Tekrar bu­yurdu ki: “Cenâb-ı Hak sana öyle bir kerâmet ihsân edecek ki, bir anda ufuklara ulaşacak- sın.” Bu söz üzerine Muhammed Hemedânî, bir adımda Sincâr´dan memleketi olan Hemedan´a vardı.”

Mısır evliyâsından olan Ali bin Şihâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri; Büyük âlim İmâm-ı Şa´rânî´nin dedesidir.

Ali bin Şihâb küçük yaşta babasını kaybetti. Annesinin terbiyesi ile bü­yüdü. Ücretle köylülerin hayvanlarını otlatırdı, nafakasını çobanlıktan sağlardı. Hayvan güderken, bir yandan da Kur´ân-ı kerîmi ezberlerdi. Bir gün, oradan geçmekte olan bir derviş, onun yanına gelip; “Yavrum, beni iyi dinle! Annene danış, Kâhire´ye git, orada ilim öğren.” dedi. Ali bin Şi- hâb akşam eve gidince durumu annesine anlattı. Annesi, ilim tahsîl et- mesini uygun görerek yanına dört ay kadar yetecek azık hazırladı. Kâ­hire´ye giden Ali bin Şihâb, El-Minhâc, Eş-Şâtibiyye, El-Minhâ adlı eser­leri okudu. Âdeti üzere annesi ona devamlı şekerli ve tahinli ekmek geti­rir veya gönderirdi. Bu onun gıdâsı idi. Annesi onun çamaşırlarını yıka­mak istedi. Oğlunun bülûğ çağına geldiğini anlayınca; “Yavrum! Bu belde ehlinden sana zarar gelmesinden korkarım. Gel seni kendi memleketin­den birisi ile evlendireyim.” dedi. Annesine çok itâatkâr olduğu için, em­rini dinledi. Ali bin Şihâb; “Ben, ilmi ve ahlâkı anamdan öğrendim.” buyu­rurdu.

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Erzurum´da talebelerinin birinin evinde, sohbet sonunda duâ ediyordu. Öylesine cânu gönülden bir istek ve arzu ile yakarışı var idi ki, etrafındakiler sanki Allahü teâlâyı görür gibi duâ et­tiğini zannediyorlardı. Yürekler yerinden fırlayacak gibi çarpmada, gö­nüller arşa açılmada idi. Duânın bitimi ile ortalığı sessiz bir sükût kapladı. Ev sâhibi fırsattan istifâde, hazırlattığı tatlıları getirdi. Bu sırada evin ço­cuğu, kapının arkasında; “Efe´ye büyük zât diyorlar, güyâ böyleleri ke­râmet de gösterirmiş, eğer aslı varsa tabakta ilk lokmayı bana uzatsın da göreyim onun kerâmetini Yoksa beni inandıramaz.” diye düşünüyordu.

Bu sırada lokmayı alan Efe, ağzına götürecek yerde birdenbire;

“Kapı arkasındaki genç! Buraya gelir misin ” diye seslendi. İkinci defâ tatlı bir sesle tekrar;

“Buraya gel, bu lokma senindir, başkası alamaz!” buyurdu.

Utanarak yanına gelen gence Bismillah diyerek ilk lokmayı verdi.

Evliyânın büyüklerinden Aslan Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin talebelerinden birinin evinin bitişiğinde kullanılmayan bir dük- kân vardı. Orayı satın alıp evini genişletmek istedi ve arzusunu o yerin sâhi­bine bildirdi. Dükkân sâhibi bu teklifi kabûl etmedi. Orayı kullanma- dığı hâlde, satmak da istemedi. Teklifini reddetmesine o talebe üzüldü. Aslan Dede sık sık talebesinin evine giderdi. Bu hâdiseden sonra yine geldi­ğinde, o komşu ile konuşmalarını kendisine haber vermediği hâlde, bunu kerâmet olarak anladı ve onun almak istediği dükkân tarafına giderek, sırtını duvara dayayıp bir müddet oturdu. Sonra kalkıp iç odaya geçerek sohbete başladı. Sohbetten sonra da evine gitti. Aynı gün, dükkân sâhibi gelip, dükkânı satabileceğini söyledi. Hayretini görünce de; “İnanmıyor musun İçimde, bu dükkânı mutlaka sana satmam îcâbettiği gibi bir his meydana geldi. Bunun için satmak istiyorum.” dedi. O da adamın bu hâ­line çok şaşarak bunun hocasının kerâmeti olduğunu anladı.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin yükselmesi bâzı talebelerin kıs­kançlı- ğına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışa­rıda kar ya-ğıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; “Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi.” dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;

“Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu ” diye düşünürlerken, A -zîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; “Mâdem ki bu sözü hocam söy- ledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır.” diyerek ayağa kalktı ve; “Efendim! Mü­sâade ederseniz bendeniz getireyim.” deyiverdi. Müsâade edilince, se­peti aldığı gibi Bursa´nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti. Bağ, karlar al­tında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası Üftâde´nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başara­madı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde´den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; “İmdât! Yâ mübârek hocam!” der demez, çukurun başından bir ses geldi. “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim.” diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet de­vâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Ta- lebeler, hocaları Üftâde´nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî ol­du- ğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.

Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti. Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan bo­şanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar´dan Saray- burnu´na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hün­kâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kira­layarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu´na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî haz­retlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî yolu” dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.

Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve ü- züntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulak­ları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldı­rım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını da­yayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.

Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler daya­namayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.

Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağ­landı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mür­şîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.

Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmış- lardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kı­zartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdi­şâha; “Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir.” buyurdu. Etten bir mik- dâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü gö- rüldü.

Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize dü­şürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâ- yî´ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün, Sultan Ahmed Hanla saray- da sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getir- di­ler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu dök- tü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; “Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin bir kerâmetini gör­seydim.” diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sulta- n´ın gönlünden geçenleri anlayarak; “Hayret! Bâzıları bizim kerâ­metimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn´in elimize su döküp, muhte­rem vâli- delerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur ” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hayatta iken; Bir defâsında Nesef´te büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur bekledi. Fakat bir damla bile düşmedi. Nesef halkı, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin duâsını almak için araların­dan birini huzûruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzûn ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allahü teâlâ onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zaman geçti, Nesef´e yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devâm etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu.

Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı Ârifân´a gelip, Behâed- dîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedâva özür kabûl edilmez.” bu­yurdu. Ge- len zât; “Bir öküzüm vardır, onu size vereyim.” dedi. “Onu ka­bûl etme- yiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir.” bu­yurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler ” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altınları sayıp, için- den bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlânın kullarına dağıt.” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır.” Buyur- du. Daha sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını ne­reden almıştın ” dediler. Behâeddîn Buhârî hazretlerini tanıyıp, ona ta­lebe ol- madan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.

Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebelerinden birini, bir işi için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak ol­ması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, uyuya kaldı. Uyur uyumaz rüyâsında hocası Behâeddîn Buhârî´yi gördü. Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp; “Uyan, kalk burası uyuyacak yer değildir.” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Birden, iki kurdun kendisine doğru yaklaştığını ve hü­cûm etmek üzere olduklarını gördü. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna de­vâm etti. Kasr-ı Ârifân´a varınca, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi ” buyurdu.

Mevlânâ Necmeddîn anlattı: “Birgün Hâce (Şâh-ı Nakşibend Behâed- dîn Buhârî) hazretleriyle Buhârâ´nın etrâfında bir sahrâda gider­ken, iki ceylânın gezdiğini gördük. Hâce hazretleri bana hitâben; “Hak teâlânın kulları yanına, bu ceylânlar gibi vahşî hayvanlar gelir. Sen de bunların yanına gelmesini dile.” buyurdu. Ben; “Benim ne haddime, sizin huzûru- nuzda kerâmet dileyeyim.” dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: “Sen onlara teveccüh eyle. Onlar senin yanına gelirler.” Ben de onlara doğru iki adım gittim. O ceylanlar, koşarak yanıma gelip durdular. Hâce haz- retleri buyurdu ki: “Hangisini tutarsan tut!” Ben hangisini tutmak iste­dimse, diğeri beni tut diye geldi ve onu tutayım dedim. Diğeri geldi. Ben hayretler içerisinde kalıp, birini tutamadım. O esnâda Hâce hazretleri bir ceylanın sırtına mübârek elini koyup; “Sana lüzum kalmadı, ben tuttum.” buyurdular. Sonra o ceylanları orada bırakıp gittik. Onlar ise arkamızdan bakıp durdular.”

Talebesinden biri şöyle anlatmıştır: Kasr-ı Ârifân´da bir bostan ektim. Sulama vakti geldi. Fakat sular kesildiğinden, bostanı sulayamadım. Hâ- ce hazretleri o günlerde bostanıma geldi ve buyurdu ki: “Bostanın sulama zamânı geldi.” Ben de; “Sulama vakti geldi ama, sular kesildi.” dedim. Hâce hazretleri buyurdu ki: “Yer ve gökleri yaratan, sana su ver­meğe kâdirdir. Sen su yollarını aç.” Acele ile su yollarını açtım. O gece sabah oluncaya kadar suyu bekledim. Sabah vaktinde su geldi. Bostanı suladım. Hattâ bir mikdâr soğan ve sarımsak var idi. Onları da suladım. Sonra su kesildi. Dağlara yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gittim, ır­mak tarafına su akıyor mu diye baktım. Aslâ sudan bir iz göremedim. Acabâ bu su nereden geldi, diye şaştım kaldım. Sonra Hâce hazretleri­nin ziyâretine gittim. “Bostanı suladın mı ” buyurunca; “Evet, suladım.” dedim. “Su kesildikten sonra ne yaptın ” buyurdu. “Irmağa gittim ve hiç su görmedim. Şaştım kaldım. Suyun nereden geldiğini anlayamadım.” dedim. Hâce hazretleri; “Bunu sen gördün, kimseye söyleme.” buyurdu.

Şeyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin halîfelerinin bü­yüklerindendi. O anlatır: Bir defâsında Kıpçak çölü askerleri, Buhârâ´yı bir müddet kuşattılar. Buhârâlılar çok zor günler yaşadı. Birçok insan öldü. Buhârâ vâlisi, husûsî adamlarından birini hazret-i Hâce´ye gönde­rip; “Düşmana karşı koyacak gücümüz yok. Her çâremiz tükendi, plânla­rımız bozuldu. Sizin yüksek kapınıza sığınmaktan başka çâremiz kal­madı. Bizi bu zâlimlerden siz kurtarırsınız. Müslümanların onların elinden kurtulması için Allahü teâlâya yalvarınız, duâ ediniz. Şimdi yardım za­mânıdır.” deyip, ricâda bulundu. Hazret-i Hâce; “Bu gece Allahü teâlâya yalvarırız. Bakalım Allahü teâlâ ne yapar.” buyurdu. Sabah olunca, on­lara; altı gün sonra bu belânın kalkacağı müjdesini verdi ve; “Vâlinize böyle müjde verin!” buyurdu. Buhârâlılar bu müjdeye son derece sevin­diler. Buyurduğu gibi oldu. Altı gün sonra, şehri kuşatan düşman asker­leri çekilip gitti.

Seyyid Burhâneddîn, Hâce hazretlerine bir mikdâr balık getirdi. Hâce hazretleri bağda idi. Balıkları da bağda pişirmek istediler. İlkbahar mev­simiydi. Hâce hazretleri balıkları pişirirken, gök yüzünü büyük bir bulut kapladı. Yağmur yağmaya başladı. Hâce hazretleri, Seyyid Emîr Burhâ- neddîn´e; “Duâ et, benim olduğum yere yağmur yağmasın!” bu­yurdu. Burhâneddîn; “Efendim, benim ne haddime ” dedi. Hâce hazret­leri; “Benim dediğimi yap.” buyurdu. Seyyid Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî ile Hâce hazretlerinin olduğu yere yağmur yağ­madı. Diğer yerlere o kadar yağdı ki, suları, sel gibi yanımızdan akı­yordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı. Bu kerâmetten çokları isti­fâde ettiler.

Hâce hazretleri, talebeleri ile bir kimsenin evinin terasında otururlar­ken, gönülleri yakan, kalblere tesir eden bir sohbet ettiler. Sohbet esnâ­sında talebelerine; “Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum ” dediler. Talebeleri; “Biz sizi bulduk.” dediler. “Mâdem ki, siz beni buldunuz, bu te­rasta beni bulun.” buyurup, talebelerinin gözünden kayboldular. Talebe­leri her tarafı arayıp, bulamadılar. Söyledikleri söze pişmân olup; “Sizin câzibeniz olmasa, siz lutf etmeseniz, kim sizin sohbetinize kavuşabilir ” deyip özür dilediler. Bunun üzerine Hâce hazretleri kendisini gösterdi. Bi­raz önce oturdukları yerde, aynı şekilde oturuyordu.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Behrullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, tütün kullanırdı. Sohbetine gelen Ahmed isimli zât, o- nun tütün kullandığını görünce, kalbinden; “Keşke sigara içmeseydi.” diye geçirdi. Behrullah Efendi ona doğru dönerek; “Ahmed Efendi siz si­gara kullanmıyorsunuz değil mi ” diye sordu. O da; “Kullanmıyorum e- fendim.” dedi. O kişi yine kalbinden; “Firavunun bahçesinde yetişen tü- tünü ne diye içiyor.” diye geçirir geçirmez; “Firavunun bahçesinde tü­tü- nün yetiştiğini sen ne biliyorsun Firavunun bahçıvanı mı idin ” de­yince, o zât tövbe ederek sâdık talebesi olmakla şereflendi.

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velîlerden Şeyhülislâm Berdeî Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün talebelerini toplayıp; “Bu gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm! Bana; “Oğul bu dünyânın sıkıntısını çektiğin yeter. Artık bana gel.” buyurdular. Ben de, “Yâ Resû- lallah! Sana ne ile geleyim! Sana lâyık armağanım yok.” deyince; “Oğul- larından birkaçıyla gel. Armağan olarak bu yeter.” buyurdular. Böyle söyler söylemez talebeleri feryâd edip ağlaşmaya başladı. Oğulla­rına; “Benimle hanginiz gider ” diye sordu. Hepsi cân-u gönülden âhiret yolculuğunu istediler. O gün hepsinin tabutlarını hazırlattı. Akşama doğru kendisi ve bütün oğulları vefât etti. Kendisinden sonra meşhûr talebesi, halîfesi ve dâmâdı Pîrî Halîfe Muhammed insanlara rehberlik edip, çok kıymetli hizmetler yaptı. Bu zâtın oğlu olan Muhammed Çelebi Sultan ve bunun torunu Şeyh Burhâneddîn hazretleri de orada yetişen meşhûr ve­lîlerdendir.

Evliyâ hâtunlardan Bîbî Cemâl (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) hazretle- ri´nin çok ke­râmeti görülmüştür. Bir defâsında bir mikdâr buğdayı kendi eliyle bir kaba doldurmuştu. Az mikdardaki bu buğdaydan fakir ve garip- lere bir sene boyu dağıtıldı, onun bereketiyle, bitmedi.

Yine bir gün kendisine balık getirilip hediye edilmişti. Buna çok mem­nun olup, balığa bir nazar etti. Balık üzerinde bir nûr parladı. Sonra da bunu saklayın, kurusun ve bütün yakınlarımız ondan istifâde etsin dedi. Hakîkaten dediği gibi oldu. Az bir ürün ve mal onun bereketiyle şaşılacak derecede artardı. Her kimin bir ihtiyâcı olsa halledilmesi için ona mürâ­caat eder, duâsını isterdi. Fâtiha okuyup duâ edince, o ihtiyaç hallolur, bir sebeple sıkıntı kalkardı.

Sevâbı büyüklerin rûhuna bağışlanmak üzere pişirilip dağılan yeme- ğe eliyle biraz tuz ekerdi. Ondan sonra o yemekten pekçok kimse yer, ye­mek bitmezdi.

Bağdât´ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yanına, Ebü´l-Hasan Hamza Hemedânî isminde birisi, bir akşam yanına geldi. Gelmeden önce de, evinde, tandırda bir tavuk kı­zarttırmıştı. Akşam yemeğini evinde çocuklarıyla berâber yiyecekti. Câ­fer-i Huldî´nin yanına gelip bir müddet sonra gitmek için izin istedi. Câfer-i Huldî; “Bu akşam burada kal.” buyurdu. O kimse, bu akşam burada ka­lırsam, sabah namazına kadar ayrılamam. Çocuklar da ben gitmeden yemek yemezler ve aç kalırlar diye düşünüp; “Müsâade ederseniz gide­yim.” dedi. Câfer-i Huldî; “Hayır bu akşam burada kalacaksın.” buyurdu. Gelen kimse; “Mühim işim vardır, gideyim.” deyince, Câfer-i Huldî; “Sen bilirsin.” buyurdu. O kimse evine gelip, hizmetçisine kızarmış tavuğu ge­tirmesini söyledi. Hizmetçi gidip, pişmiş tavuğu getirirken ayağı takılıp, yemek kabı elinden düştü. Yemek kabı kırılıp yemeğin suyu döküldü. Pişmiş tavuk da yola düştü. Ebü´l-Hasan hizmetçisine; “Hiç olmazsa pişmiş tavuğu getir, temizleyip yeriz.” dedi. Hizmetçi giderken, oradan geçmekte olan bir köpek, tavuğu kapıp gitti. Ebü´l-Hasan Hamza; “Her şeyi kaçırdık. Bâri, üstâdın sohbetini kaçırmıyalım.” deyip, Câfer-i Hul- dî´nin yanına geldi. Üstâd kendisini görünce buyurdu ki: “Evliyânın kalplerine bir parça gönül vermeyenin ve söz dinlemeyenin tavuğunu, Allahü teâlâ köpeklere verir.” Ebü´l-Hasan, bunu duyunca hatâsını anladı ve tövbe etti.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Celâleddîn-i Hindî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri zamânında, Şeyh Ahmed Kalender adında bir derviş, kemâl sâhibi bir kimse bula­bilmek için Hindistan´a gitti. Lüki-Çengel deni- len yerde ikâmet etti. Âlim ve talebe bulunduğunu duyduğu her yere mektup yazıp, onları dâvet etti. Bu dâvet üzerine, oraya pek çok kimse geldi. Kutb-i Rabbânî de gitti. Bir sofra yayıp herkesi sofranın başına dâ- vet etti. Sofradaki kazan kapakları açılınca, yemeklerin haram ve şüpheli şeyler oldukları görüldü. Her kazanın içinde, eti pişirilen hayvanın başı da vardı. Orada bulunanlar bu hâli gö­rünce, ellerini yemeklere uzatmadı- lar. Uzun zaman hayrette kaldılar. Hepsi Kutb-i Rabbânî´ye döndüler ve; “Ne yapmak lâzım ” diye arz etti­ler. “Dostlar! Niye şaştınız. “Hak teâlâ, kullarını koruduğu şeylerden kul­ları yemesin diye, onlara, onları haram eyledi.” diyen siz değil miydiniz Şimdi emredin de, o gibi şeyler bu sof- radan çıksın gitsin.” dedi. Bu söz ağızlarından çıkmakla, eti pişen ve kel- lesi kazanda bulunan hayvanların hepsi canlanıp yerinden fırladı ve doğ- ru kapıya koştu. Kazanlar boş kaldı. Ahmed Kalender bu büyük kerâmeti görünce, kalktı, Kutb-i Rabbânî´nin ellerine sarıldı ve; “Ey hazret, fakir bunun için bu ziyâfeti tertib etmiştim. Kemâl sâhibi arıyordum. Allahü te- âlâ benim istediğimi verdi. Bu nîmetin şükrünü hangi dille yapayım.” de- di. Sonra ziyâfeti tertib eden Ahmed Kalender, bütün âlimleri hürmetle uğurladı. Kutb-i Rabbânî orada bir müddet kaldı. O sâdık tâlib, dileğine hazretin hizmetinde bir defâda kavuştu ve kâmil evliyâdan oldu. Kutb-i Rabbânî ona hilâfet verdi ve Mültân´a gönderdi. Kendisi de Pâni-püt´e geldi.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, kârî, Kur´ân-ı kerîmi ezbere bilen Muhammed şöyle anlatır: “Hacca gidip vazîfemizi yaptıktan sonra Kon­ya´ya dönmüştük. Hacı arkadaşlarımızdan bir delikanlı, diğer arkadaşla­rımı zaman zaman Mevlânâ´ya götürüyor, onun sohbetlerine katılmayı teşvik ediyordu. Onun bu hâline şaşıyorduk. Birgün kendisine sebebini sorduğumuzda; “Hacca giderken bir konakda uyumuşum. Uyandığımda kâfilenin beni unutup gittiğini gördüm. Çok üzüldüm, zîrâ yolu bilmiyor­dum. Cenâb-ı Hakk´a yalvararak göz yaşları arasında yaptığım duâlar­dan sonra, herhangi bir istikâmete doğru yürümeye başladım. Bir müd­det gittikten sonra, kendimi büyük bir sahrâda buldum. İleride bir çadır vardı. Yanına vardığımda, içeride heybetli birinin helva pişirdiğini gör­düm. Durumumu ona anlattım ve bu helvayı kime pişiriyorsun diye sor­dum. Bana; “Bu helvayı Sultân-ül-Ulemâ´nın oğlu Mevlânâ için pişiriyo­rum. Her gün buradan geçip gider. Birazdan gelmesi lâzım. Sabredersen onu görürsün.” dedi. Hakîkaten biraz sonra Mevlânâ geldi. İkrâm edilen helvadan bir mikdâr yedi, ayrıca bana da verdi. Sonra kendisine duru­mumu arzedince, kerem sâhibi Mevlânâ hazretleri bana tebessüm ede­rek; “Hiç merak etmeyiniz, yalnız gözünüzü yumup biraz sonra açınız.” buyurdular. Ben gözlerimi yumdum. Açtığımda kendimi kâfilenin yanında buldum. İşte benim Mevlânâ hazretlerini çok sevmemin ve arkadaşla­rıma tavsiyede bulunmamın sebebi budur.” dedi.

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî hazretleri´nin talebelerinden biri, hac vazîfesini yapmak üzere Hicaz´a gitti. O Hicaz´da iken, evinde hanımı, Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlânâ´nın talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayı kabûl edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde, tep­siden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yedi­ler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helvâ dolu tepsiyi Mevlânâ mübârek eline alıp; “Bu tepsiyi sâhibine göndereyim.” diyerek dışarı çıktı. İçeri gir­diğinde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattı, ancak, bulamadı. Mevlânâ´yı da bunun için rahatsız etmedi.

Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâbe´den dönüp Konya´ya geldiğinde, o tepsi, eşyâlarının ara­sından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden dona kaldı. Beyine; “Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlânâ´nın talebele­rinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü arattığım hâlde bu­lamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti ” deyince, şaşırma sı­rası hacıya geldi. O da; “Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tep­siyi aldık, elin sâhibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyâların arasına koydum. Başka bir şey bilmiyorum.” dedi. Bunun Mevlânâ´nın bir kerâmeti oldu­ğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı.

BİR ANDA KIRK YERDE

Birbirinden habersiz, kırk kişi, ayrı ayrı,

Eve dâvet ettiler, bir gece Mevlânâ´yı.

Hiçbirini kırmayıp, eylediler icâbet,

Hepsi ile oturup, ettiler gece sohbet.

Ertesi gün onlardan; birbirini görenler,

Hemen birbirlerine, verdiler bunu haber.

Ve lâkin diğerleri, şaşırarak bir nice,

Dediler ki: “Mevlânâ, bizde idi dün gece.”

Halbuki hiçbirinde, değildi o büyük zât,

Kendi hânelerinde, yalnız idi o saat.

Osmanlı âlimlerinden ve meşhûr velîlerden Şeyh Muslihuddîn Cer- râhzâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: “Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkın­tılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hay­vandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşı­ladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. “Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde´nin se­lâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azık­sız yola çıkmayınız buyuruyor.” dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; “Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde´nin köyündenim. Bana; “Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin” buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim.” dedi.”

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimlerinden Ebû Abdullah el-Me- hâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak şöyle anlatılır: “E- bû Abdullah hazretlerinin bulunduğu köye bir gün düşman askerleri sal- dırdı. Köylüleri öldürmek için evlerine hücûm ettiler. Kime kılıçla vursalar, ona hiçbir şey olmuyor ve kan bile akmıyordu. Köy halkı ve Ebû Abdul- lah´ın talebeleri bu duruma çok şa­şırdı. Bu sırada talebelerinden biri ken- di kendine; “Burada harb var. Ben kaçıp memleketime gideyim, harb bitince geri dönerim.” diye düşündü. Hocasından izin almadan memleke- tine gitmek için yola çıktı. Köyden bi­raz uzaklaştıktan sonra, düşman as- kerleri onu yakalayıp öldürdüler. Düşman askerleri, buna kılıç darbele- rinin nasıl işlediğini, köyde bulu­nanlara ise neden işlemediğini merak ettiler. Bunun sebebini araştır­maya başladılar. Köylülere, bunun sebebini sorduklarında, onlar; “Bu­rada şöyle büyük bir zât vardır. İsmi, Ebû Ab- dullah Câfer´dir. Onun yüzü suyu hürmetine Allahü teâlânın izni ile kılıç darbeleriniz bize tesir etmez.” dediler.

Bunun üzerine düşman askerleri, Ebû Abdullah hazretlerinin evine git­tiler. Onu yakalayarak, kılıçla vurmaya başladılar. Ebû Abdullah hazret­leri darbelerle yere düştü. Düşman askerleri onu öldü zannederek, öy­lece bırakıp evi terk ettiler. Onların arkasından Ebû Abdullah´ın talebe­leri, hocalarının evine girdiklerinde, onu namaz kılarken buldular. Na­mazı bitince talebeleri ona; “Hocam! Size bu kadar kılıç darbesi vurduk­ları halde hiçbir şey olmadı ve vücûdunuzdan bir damla bile kan akmadı. Bu nasıl oldu ” diye sordular. Ebû Abdullah; “Allahü teâlâ her şeye kâ­dirdir. Ben onların bana vurduklarının farkında bile değildim.” deyince, talebeleri; “Hocam! O anda ne ile meşgûl idiniz ” diye suâl ettiler. Ebû Abdullah bunun üzerine; “Ben o anda Yâsîn sûresini okuyordum. Onlar gittikten sonra namaz kılmaya başladım.” dedi.

Düşman askerleri, bütün uğraşmalara rağmen bir şey yapamayacak­larını anlayınca çekilip gittiler. Ebû Abdullah, talebelerine ilim öğretmeye ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya, feyz ver­meye devâm etti.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri yüksek bir evliyâ olduğu halde kerâmet göstermekten çok sa­kınırdı. En büyük kerâmetin, Allahü teâlânın emirlerine ve Peygamber efendimizin Sünnet-i seniyyesine uygun olarak yaşamak olduğunu bildi­rirdi. Bu hususta buyurdu ki: “Hak teâlâ mûcizeleri ve diğer delilleri açık­lamayı peygamberler üzerine nasıl emretmişse, yabancıların gözü değ­mesin, kimse görmesin ve bilmesin diye aynı şekilde evliyâda zuhûr eden halleri, makamları ve kerâmetleri gizlemeyi de velîlere emretmiştir.

Halep bölgesinde yetişen velîlerden Şeyh Ebû Bekr bin Ebû Vefâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün dergâhda uyuyordu. Yanında bir zât vardı. O sırada bir seveni bir mikdar balmumu getirdi ve; “Bu, Şeyh Efen- dinindir.” dedi. Şeyhin yanındaki şahıs, Şeyhe gelen mumu kimse gör- meden ateşte ısıtıp yumuşattıktan sonra beline koydu. Biraz sonra Ebû Bekr Efendi uyandı. O zâta; “Elbisenin altındaki nedir ” diye sordu. O zât korkup, elbisesini açtı ve belinde bir yılanın sarılı olduğunu gördü. Büyük bir korku ile elbisesini çıkarıp attı. Bu sırada yılan mum olarak yere düştü. Bunun üzerine Şeyh; “Eğer onu alsaydın, seni sokardı.” dedi.

Kilis beldesinden bir kadının oğlu Frenk memleketinde esir düşmüş- tü. Kadın, Ebû Bekr Efendiye gelip oğlunun kurtulması için duâ istedi. Ebû Bekr Efendi; “Demek ki oğlunun kurtulmasını istiyorsun Öyleyse bana pirinç ile bir tavuk pişir getir.” dedi. Kadın, pirinç ile bir tavuğu gü- zelce pi­şirip, getirdi. Ebû Bekr Efendi; “Kızıl Hamûr!” diye seslendi. Ya- nına kızıl bir köpek geldi. Tavuğu onun önüne atıp; “Ye!” dedi. Köpek ta- vuğu yedi. Kadın bunu görünce, özen göstererek hazırladığı yemeğin köpeğe ve­rilmesine üzüldü. Köpek tavuğu bitirince, Ebû Bekr Efendi, asâsiyle işâ­ret ederek; “Haydi şimdi git!” dedi. Köpek dağlara doğru hızla gitti. Ara­dan bir süre geçince Ebû Bekr Efendi kadına; “Evine dön!” bu- yurdu. Ka­dın evine gidince oğlunun kapı önünde durduğunu gördü. Nasıl kurtul­duğunu sordu. O da şöyle anlattı: “Frenk memleketinde esirdim. Onlar beni domuz çobanı yaptılar. Domuzların başında çobanlık yapar- ken, kırmızı bir köpek gelip bana hücûm etti. Korkup kaçmaya başladım. Düşe kalka kaçıyordum. Nihâyet düşüp bayıldım. Ayıldığımda kendimi Kilis yakınlarında buldum.” Akrabâları ve annesi çok sevinçli idi. Annesi bâzı hediyeler alıp, Şeyhin yanına gelmek için yola çıktı. Yolda talebeleri onu geri çevirerek, Şeyhin yanına girmesine izin vermediler. Çünkü Ebû Bekr Efendi bu sırrın yayılmasını istemiyordu.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Ya´fûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Bir gün, bir mecliste bulundu. O mecliste velî ve birçok sâlih var idi. Bu meclisin toplanmasından maksad, kalblerde itminân hâsıl e- den delîllerin açıklanması idi. Herkes bir delîl ileri sürdü. Sonra Ebû Bekr Ya´fûrî´ye döndüler. O da; “Delîl göstermek lâzım mıdır ” deyince, onlar evet dediler. Ev sâhibi, küçük çocuklarını gürültü yapmasınlar diye başka odaya koymuştu. Ebû Bekr Ya´fûrî, eliyle çocukların bulunduğu odayı i- şâret etti. Kapı ortadan yarılarak açıldı. Orada bulunan çocuklar, tövbe ve istigfâr ediyorlardı. Meclis, titredi ve dalgalandı. Sonra tekrar eliyle işâret etti. Duvar yarıldı ve tavan açıldı. Orada bulunanlar yıldızları gör- düler. Bu durum onları korkuttu. Ebû Bekr Ya´fûrî; “Ey sâlihler bunu eski hâline getirin!” buyurdu. Onlar: “Allahü ekber! Buna gücümüz yet­mez.” dediklerinde; o, iki elini birbirine vurdu. Her şey eski hâline döndü.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; kerâmet peşinde koşanlardan değil, istikâmeti esas a- lanlardandı. Bir gün talebeleriyle birlikte hava almak için bir bahçeye gitmişlerdi. Sohbet tatlanıp talebelerin duygulandıkları sırada bir ceylan koşarak geldi ve başını Ebû Hafs hazretlerinin dizine koydu. Ebû Hafs hazretleri ceylanı yanından uzaklaştırdı. Yanındakiler; “Efendim niçin ceylanı kovdunuz ” deyince, onlara; “Sohbetimiz güzelleştikçe, keşke bir koyun olsa da kesip size ikram etsem de dağılmasanız, sohbetimiz de­vâm etse diye gönlümden geçirdim. Bir de baktım, ceylan dizime yas­lanmış. Hemen hatırıma Nil Nehrini ters akıtması için Allahü teâlâya duâ eden ve duâsı kabûl edilen Firavn geldi. Firavn´a benzemekten korkarak ceylanı kovdum.” dedi.

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerinin ve sevenlerinin yaptıkları işleri ve hattâ düşündüklerini Allahü teâlânın bildirmesiyle bilirdi.

Derslerine devâm eden talebelerinden birisi, bir gece hanımına çok hiddetlendi. Onu boşamaya kat´î olarak karar verdi. Sabahleyin, ders için hocasının meclisine geldiği zaman, Ebû Midyen hazretleri bu talebeye hitâben; “Zevceni nikâhında tut! (Onu boşama) Allah´tan kork!” meâlin­deki Ahzâb sûresi otuz yedinci âyet-i kerîmeyi okudu. Talebe; “Vallahi ben bu durumu hiç kimseye anlatmadım.” dedi. Ebû Midyen hazretleri buyurdu ki: “Mescide girdiğim zaman, sırtında bulunan hırkanın üzerinde bu âyet-i kerîmenin yazılı olduğunu gördüm. Aranızdaki meseleyi ve se­nin niyetini böylece anlamış oldum.”

Bir gün deniz kenarında abdest alıyordu. Yüzüğü denize düştü. “Yâ Rabbî! Yüzüğümü bir sebeb ile göndermeni istiyorum.” dedi. O anda de­nizden bir balık çıktı. Ağzında Ebû Midyen hazretlerinin yüzüğü vardı. Yüzüğünü balığın ağzından alıp, Allahü teâlâya şükretti.

Ebû Midyen Mağribî hazretleri bir gün deniz sâhilinde yürüyordu. Bu­lunduğu şehri istilâ eden düşmanlar, onu esir alıp sâhildeki gemiye koy­dular. Gemide pekçok müslüman esir vardı. Yakalayan kimseler, gemiyi hemen hareket ettirmek istediler. Fakat bütün uğraşmalarına rağmen buna muvaffak olamadılar. Müslüman esirler; “Son olarak getirdiğiniz o şahıs, Allahü teâlânın sevgili bir kuludur. O, gemide olduğu müddetçe bu gemiyi hareket ettiremezsiniz.” dediler. Bunun üzerine Ebû Midyen haz­retlerini serbest bıraktılar. Fakat o; “Gemideki bütün müslüman esirler serbest bırakılmadıkça, dışarı çıkmam.” dedi. Düşmanlar baktılar başka çâre yok, bütün esirleri bıraktılar. Gemi de normal şekilde hareket edip yoluna devâm etti.

Mağrib´de, müslümanlarla frenkler arasında harp çıkmıştı. Frenkler gâlip gelmek üzere iken, Ebû Midyen kılıcını alıp, talebelerinden biri ile sahraya çıktı. Bir kum tepesi üzerine oturdu. Uzaktan sahrayı dolduran domuzlar görüldü. Yakına gelinceye kadar bekledi. Sonra kılıcını kaldı­rıp, başlarına vurmaya başladı. Pek çoğunu öldürdü. Nihâyet, geri dönüp kaçtılar. “Bunlar nedir ” diyenlere; “Frenklerdir. Allahü teâlâ onları mağ- lûb ve perişân etti.” buyurdu. Bir zaman sonra, düşmanın kırıldığı haberi geldi. İslâm askerleri gelip; “Eğer siz ön safta olmasaydınız, mağlûb ol- muştuk.” dediler. Halbuki, Ebû Midyen hazretlerinin bulunduğu yer ile harbin yapıldığı yer arasında bir aylıktan çok mesâfe vardı.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed el-Yemenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin; Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocamın yanında idim. Bir kadıncağızın feryâd ettiğini ve doğum zamânı geldi de­diğini duyduk. Ebû Muhammed; “Yâsîn sûresini okuyun. İnşâallahü teâlâ selâmet bulur.” dedi. Biraz sonra da; “Şimdi o kadıncağız bir erkek ev­lâdı dünyâya getirdi. İsmini de Ali koydu.” buyurdu. Bir ara gidip olup bi­teni sorduğumda hâdisenin hakîkaten hocamın bildirdiği gibi olduğunu öğrendim.”

Şam´da yetişen âlimlerin ve evliyânın meşhurlarından Ebû Ubeyd el-Busrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine hizmet etmekle şereflenen bir talebesi şöyle anlatmıştır: Bir hac mevsiminde hacca gitmek üzere hocam Ebû Ubeyd Busrî´den duâ alıp yola çıkmak üzereydim. Hocam; “Yanında bir şeyin var mı ” deyince; “Su kabımdan başka bir şeyim yok.” dedim. Bunun üzerine bana; “Bir şeye ihtiyâcın olduğu zaman veya acıkınca yâhud da susayınca, iki rekat namaz kıl. O su kabını da sağ ta­rafına koy. Namazı bitirip selâm verdiğin zaman arzu ettiğin şey ne ise onu sağ tarafında bulursun.” buyurdu. Vedâlaşıp yola çıktım. Epey bir zaman gittim. Yolum öyle bir yere düştü ki orada hiç su yoktu. İnsanlar susuzluktan çâresiz bir halde inliyorlardı. Bu hâli görünce hocam Ebû Ubeyd Busrî´nin vedâlaşırken söylediği sözleri hatırladım. Hocam elbette doğru söyler, onun tembihinde bir hikmet vardır diyerek boş su kabımı sağ tarafımda çukur bir yere bırakıp iki rekat namaz kıldım. Selâm verdi­ğim zaman, bir rüzgâr esmeye başladı. Rüzgâr, su kabımı attığım çukur yerden üzerime su serpiyordu. Baktığımda kabımı bıraktığım çukur yer su ile dolmuştu. Kabı alıp, susuzluktan kıvranan insanları çağırdım. Su­yun yanına gelerek, içe içe kandılar. Böylece Allahü teâlânın izniyle ve hocamın kerâmetiyle susuzluktan kurtulduk.

Fas velîlerinin büyüklerinden Ebû Ya´zî Magribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin yanına arslanlar ve kuşlar gelir, o da onlarla sohbet ederdi. Arslanlar yaramazlık yapıp hayvanlara ve insanlara saldırınca, onları ya­nına çağırır, kulaklarını çekerek azarlardı. Hattâ bâzan: “Haydi! Ey Al­lah´ın köpekleri! Buralardan gidin, rızkınızı başka yerde arayın. Sizi bir daha burada görmeyeceğim.” buyururdu. Bu söz üzerine, arslanlar uslu uslu çekip giderlerdi.

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mezhe- bi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden birisi gelerek, Cumâ namazından sonra velime, düğün ye­meği vereceklerini, kabûl ederlerse, kendilerini de yemeğe dâvet ettikle­rini bildirdi. Ebü´l-Abbâs (rahmetullahi aleyh); “Peki, inşâallah gelirim.” buyurdu. Daha sonra, ayrı ayrı dört kişi daha gelerek, aynı zaman için kendisini yemeğe dâvet ettiler. Onlara da; “Peki, inşâallah gelirim.” dedi. Cumâ namazı vakti oldu. Namazdan sonra, talebeleriyle oturdu. Bir yere gitmedi. Daha sonra, o dâvet eden beş kişinin hepsi ayrı ayrı gelerek, yemeklerinde bulunmakla kendilerini çok sevindirdiğini ve teşekkür et­tiklerini bildirdiler. Orada bulunanlar, Ebü´l-Abbâs´ın yanlarından hiç ay­rılmadıklarını, bu hâlin, onun bir kerâmeti olduğunu anladılar.

Evliyânın büyüklerinden Ebü´l-Abbâs Sebtî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine, Ebû Hasan Habbâz, “İnsanlar kuraklık ve pahalılık sebe­biyle büyük bir sıkıntı içerisindeler” deyince, ona; “Cimriliklerinden do­layı, Allahü teâlâ onlara yağmur vermiyor. Eğer siz, elde ettiğiniz mah­sûllerin zekâtı ile fakirlere sadaka verseydiniz, buna karşılık Allahü teâlâ da size yağmur verirdi.” dedi. Ebû Abbâs´ın bu sözleri üzerine Ebû Ha­san Habbâz, fakirlere sadaka verip, yardımda bulundu. Güneş pek kız­gın, hava çok sıcaktı. Yağmurdan, ümîdini kesmişti. Ağaçların ve diğer bitkilerin kurumaya yüz tuttuğunu gördü. Bir müddet sonra, öyle bir yağ­mur yağdı ki, bütün her taraf suya kandı.

Bâzıları Ebû Abbâs Ahmed bin Âfir´e evliyânın kerâmeti hakkında sor­dular. O da şöyle cevap verdi: Ölüm ile velînin kerâmeti kesilmez. Merrâkûş´da defnedilmiş bulunan Evliyânın büyüklerinden Ebû Abbâs Sebtî´yi işâret ederek; fakirlere sadaka verdikten sonra, onun kabrinin yanında, onu vesîle ederek Allahü teâlâya duâ eden kimsenin ihtiyâcının nasıl giderildiğine bak!” dedi.”

Muzaffer bin Mühezzeb anlatır: “Bir gün Ebü´l-Hasan Ba´kûbî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhına giderek zulmü herkese dokunan birini şikâyet etmek istedim. Üç gün kadar o dergâhta kaldım. Ebü´l-Hasan hazretlerinin heybetinden dolayı bir türlü bu şikâyeti dile ge­tirmeye kâdir olamadım. Dördüncü gün Ebü´l-Hasan hazretleri bir bah­çede talebeleri ile akşam namazını kıldılar. Namazdan sonra orada bir ok ve bir yay gördüler; “Yayı ve oku bana veriniz.” buyurdu. Oradakiler ok ve yayı hemen verdiler. Ebü´l-Hasan oku yaya yerleştirip bana doğru döndüler ve; “Atayım mı ” buyurdular. “Ben de; “Siz bilirsiniz.” dedim. O, bu cevâbımdan sonra oku attı. Ok bir ağacın dibine saplandı. O zaman Ebü´l-Hasan hazretleri; “Ey Muzaffer! Doğrusu istediğine kavuştun. O zâlim cezâsını gördü.” buyurdu. Ben buna hayret edip; “Allahü ekber.” diye tekbir getirdim. Oradakiler de tekbir söylediler. O gecenin sabahı ol­duğunda bana; “O zâlim kişi akşam namazı sonrasında evinin damında yatarken nereden geldiği bilinmeyen bir ok ile öldü.” haberi bildirildi.

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâya hakkıyla îmân ve Resûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur.”

Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri; sonuncu defâ hac yolculuğuna çıktı. Bu seyâhatinde talebesine, yanına bir kazma, bir ibrik ve bir de kâfur al- ma­sını emretti. Bunları niçin aldırdığını soran talebesine; “Hamisre´ye va­rınca anlarsın.” buyurdu. Talebesi bilâhare şöyle anlattı: Sahrâ-i Ay- zâb´da Hamisre´ye vardık. Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, gusl ederek iki rekat namaz kıldı. Sonra seccâdede rûhunu teslim etti. Yanlarına al­dıkları kazma ile mezar kazılıp, ibrikle su taşınıp yıkandıktan sonra, kâfur konup hemen oraya defnedildi. Vefât ettiği yerin suyu tuzlu olduğundan bir şey yetişmezdi. Oraya definlerinden sonra, vücûdlarının bereketiyle o yerin suyu tatlılaştı ve münbit bir yer hâline geldi.”

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile il- gili olarak Hamzet bin Abdullah anlatır: “Bir gün Ebü´l-Hayr Tinâtî haz- retlerini ziyâret için yola çıkmıştım. Niyetim, işim acele olduğundan ziyâ- ret edip, evde bir şey ikrâm ederse yemeden çıkmaktı. O niyetle evine vardım. Hal hatır sorduktan sonra müsâade istedim. O da müsâade etti. Beni dışarıya çıkardı. Sonra biraz beklememi söyleyip, bir tabak içinde yemek getirdi. “Burası evin içi sayılmaz. Onun için bu­rada ikrâm edileni yiyebilirsin. Buraya kadar gelip de, bir şey yemeden gidilmez. Buradaki yemekler ihlâs ile pişirilmiştir. Onun için bunlarda şifâ vardır.” buyurdu. Ben de bir kenara oturup, ikrâm edilen yemeği yedim.”

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, muhterem pederleri ile bir gün tenhâ bir yerde sohbet ediyor ve bir âyet-i kerîmenin tefsîri hakkında konuşuyorlardı. O sırada kalbi mahzûn, çok çocuk sâhibi, borçlu, sıkın­tılar içinde bir kişi gelip, perişân hâlini; “Buhârâ´da bir bahçem vardı. Onun mahsûlü, her sene çoluk çocuğumun nafakasını karşılıyor ve ben de helâlinden geçiniyordum. Takdîr-i ilâhî, birgün bir fırtına esti. Bah­çemde bulunan tâze ağaçları ve yeni bitmiş sebzelerin çoğunu kuruttu. Bu durumda geçinmeğe gücüm olmadığı için, çoluk çocuğumu terk et­tim. Ey Resûlullah´ın evlâdı! Allahü teâlânın zayıf ve bîçâre kulu olan bana, inâyet gözüyle bak. Ayağına düştüm, bana yardımcı ol.” diye an­lattıktan sonra, yüzünü Emîr Sultân´ın babası Ali´nin ellerine sürdü. Emîr Sultân´ın mübârek pederi de; “Cenâb-ı Hak inşâallah seni arzuna kavuş- turacaktır.” diyerek onu tesellî etti. O ânda Emîr Sultan hazretleri, o ihtiyara merhamet etmeyi ve şefkatli davranmayı aklından geçirdi. O gece Emîr Sultan, bu muhtâç ihtiyarın bahçesine gizlice varıp, gönülden Allahü teâlâya duâ ederek yalvardı ve; “Ey nîmetler veren ve rızıkları taksim eden Allah´ım! Bu fakîrin ağaçlarını ve ekip diktiği sebze ve mey­velerini eski canlılığına kavuştur.” deyip, mübârek ellerini yüzlerine sürdü. Daha sonra Allahü teâlânın izni ile o fakîrin bahçesinde bulunan ağaçlar ve ekili sebzeler yeşerip canlandı. Sabah olunca, ihtiyarın kal­bine, ilhâm-ı ilâhî geldi ve hemen bahçesine gitti. Bahçesine girince ağaçların çiçeklenmiş, tâze yaprakları çıkmış ve sebzelerin de canlan­mış olduğunu gördü. İhtiyar adam bu durum karşısında hayrete düştü. Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve; “Ey rızkı veren ve mahlûkâtı yaratan Allah´ım! Yalvarmam ve niyâzım sanadır. Bana bu garip sırrı bil­dir. Yoksa bostanıma hazret-i Hızır mı geldi de, bahçemin ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi ” dedi. O esnâda Emîr Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü. İhtiyar durumun hakîkatini anlayıp, hemen Emîr Sultan´ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden kayboldu. Emîr Sulta- n´ın duâsı bereketiyle, bahçedeki ağaçlar ile sebzelerin yeşerip, ev­velki gibi meyveli olduğuna şükretti. İhtiyâr, Allahü teâlânın kudretine hayran kalıp, başından geçenleri Buhârâ halkına anlattı. Halk gelip, bah­çenin hâlini görünce, hayret etti. Bu kerâmeti görünce insanlar, Emîr Sultan hazretlerinden duâ talebinde bulundular.

Emîr Sultan hazretlerinin çok talebesi vardı. Bunlardan bâzıları gün­düzleri oruç tutar, geceleri de sabaha kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emîr Sultan hazretlerine gelip, ihtiyâçlarını alıp giderlerdi. Aldıkları ile bir hafta boyunca idâre ederlerdi. İhtiyaçları bitince, yine gelir alırlardı. Bir gün bu talebelerin biri, Emîr Sultan´ın huzûruna gelerek, elini öptü. Emîr Sultan talebesine; “Bulunduğunuz yerdeki müslümanlar iyiler mi Hâlleri nasıldır ” diye sordu. Talebe; “Sizin himmetinizle, sıhhat ve se­lâmetteler, hepsi duâcınızdır.” deyince, Emîr Sultan elini cebine soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve; “Bizden onlara selâm söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler. Bize duâ etsinler. Başkalarına muhtâc olmasınlar.” dedi. O talebe, o bir akçeyi alıp, arka­daşlarının yanına geldi ve onlara; “Emîr Sultan hazretlerinin size selâmı var.” dedi. Hepsi selâmı ayakta alarak; “Sultan hazretleri ne buyurdular ” diye sordular. Bunun üzerine o talebe; “Emîr Sultan hazretleri bir akçe verdi ve; “Ben ölünceye kadar bununla iktifâ etsinler, kimseye muhtâc olmasınlar.” buyurdu.” dedi. Bu söz üzerine hepsi dünyâ malından soğu­dular. Kimseden bir şey almaz oldular. Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyâcı olursa, o kutunun içinden bir akçeyi alır, iftar için herkese bir mikdâr ekmek ve üzüm alıp, onunla oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde dururdu. Emîr Sultan vefât edinceye kadar ihtiyaçlarını böyle karşıladılar. O akçe yerinden hiç eksilmedi.

Emîr Sultan hazretlerinin yayı ve bir de oku vardı. Bunlar, gazâda kullanılmak üzere asılı dururdu. O yaya ok koydukları zaman, kırk ok çı­kar, kırk kişiye isâbet ederdi. Her nereye atmak isterse, bir talebesinin eline verir, o tarafa atmasını emr ederdi. Şeyh-ul-İslâmın da hazır bulun­duğu bir gün, Emîr Sultan okunun ve yayının getirilmesini istedi. Getirilen ok ve yayın, Şeyhülislâma verilmesini emr buyurdu. Yay ile ok, Şeyh-ul-İslâma verildi. Emîr Sultan ona; “Oku doğuya doğru at. Ok nereye dü­şerse, mezarımız orası olsun.” buyurdu. Şeyh-ul-İslâm, emîrleri üzerine oku attı. Ok, şimdiki türbenin olduğu yere düştü. Orası, o zaman ağaçlık ve yeşillik idi. Hâlbuki ok atılan yer ile, düştüğü yer arası çok uzak idi. Atmak ile oraya gitmesi mümkün değildi. Zîrâ okun atıldığı yer ile düş­tüğü yer arasındaki mesâfe, üç ok atımlık idi. Orada bulunanlar, bu işin Emîr Sultan´ın kerâmeti olduğunu anladılar.

Emîr Sultan H.833 senesinde Bursa´da vebâ hastalığından vefât etti. Vefât ettiğinde 63 yaşındaydı. Emîr Sultan vefât ederken, Hacı Bayrâm-ı Velî´nin yıkayıp, cenâze namazını kıldırmasını vasiyet etti. Vefât ettiği gün Hacı Bayrâm-ı Velî mânevî bir işâret ile Bursa´ya geldi. Gasil ve tek­fin işlerini yaptı ve cenâze namazını kıldırdı. Okun düştüğü yer olan Bur­sa´nın doğu kısmında yüksekçe bir yere günümüzde kendi ismiyle anılan semte defnedildi.

Yavuz Sultan Selîm, Mısır seferine çıktığında Yenişehir´de bulunduğu sırada Bursa´ya gelerek, atalarının kabirlerini ziyâret etti. Emîr Sultan hazretlerinin türbesine gelip, onun rûhâniyetinden yardım dilerken, Emîr Sultan hazretlerinin kabrinden; “Yâ Selîm! Üdhulû Mısra İnşâallahü âmi­nîn! (Ey Selîm! İnşâallah Mısır´a emniyet içinde giresiniz!)” diye bir nidâ işitildi. Duyanlar; “Müjdeler olsun pâdişâhım! Size Mısır´ın fethi müjde­lendi!” dediler.

İznik´te medfun bulunan velîlerden Eşrefoğlu Abdullah sağlığında bir iş için Bursa´ya gitmişti. Fakat fırsatı olmadığı için, Emîr Sultan´ın kabrini ziyâret edememişti. İznik´e geri dönerken, yolda Halîl Paşanın oğlu İbrâ­him Paşayı gördü ve ona; “Siz her hâlde Bursa´ya gidiyorsunuz. Emîr Sultan hazretlerinin kabrini ziyâret ettiğinizde, selâmımı iletmenizi sizden ricâ ediyorum.” dedi. İbrâhim Paşa, Bursa´ya girer girmez Emîr Sultan´ın türbesinin bulunduğu yere gitti. İki rekat namaz kılıp, Kur´ân-ı kerîm oku­duktan sonra Emîr Sultan´ın türbesine girdi ve; “Sultânım! Eşrefoğlu Ab­dullah, size selâm söyledi.” dedi. O ânda türbeden; “Ve aleykesselâm.” sesi geldi. Orada bulunanlar bu duruma çok şaşırdılar. İbrâhim Paşa di­yor ki: “Bu heybetli sesten dolayı bir süre kendime gelemedim.”

Anadolu velîlerinden Eskici Mehmed Dede (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri hakkında, tüccardan Akkaşzâde Seyyid Abdurrahmân Efendi şöyle anlatır: “Bir zaman ticâret için bir mikdâr pirinç satın alıp, Bursa´da Yeni Han´daki bir anbara koydum. Bir müddet sonra gidip kont­rol ettim. Fakat ne göreyim pirincin tamamı böceklenmiş. Pirinci bu halde görür görmez çok üzüldüm. Handan üzgün bir halde çıkarken Eskici Mehmed Dede´yi kapı önünde oturur gördüm. Eskici Mehmed Dede bana yönelerek; “Emir Molla bizden tarafa bak. Bize pilav gönder.” dedi. Ben ona; “Çuval gönder ne kadar pirinç istersen göndereyim.” dedim. Bi­raz sonra gönderdiği çuvalı alıp pirinç koymak üzere anbara girdiğimde, gördüm ki, pirinçte böcekten eser kalmamıştı. Bu hâli görünce içim açıldı. Gam ve üzüntüm gitti. Çuvalı doldurup Eskici Mehmed Dede´ye gönderdim. Bu hâlin Eskici Mehmed Dede´nin kerâmeti olduğuna şâhid oldum.”

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında talebeleriyle Van Gölü kıyısında giderken, göldeki Ahtamar Adasında bulunan Ermeni kilisesinden bir pa­paz çıkarak su üstünde yürümeye başlar. Talebeler bunu görünce, bâ­zılarının hatırına; “Allah´ın düşmanı dediğimiz papaz, su üzerinde yürü­yor da, evliyânın büyüğü, Allahü teâlânın sevdiği, seçtiği kulu bildiğimiz, Seyyid hazretleri acabâ neden yürümez ve kıyıdan dolaşır” diye gelir. Seyyid Fehim, bu düşünceyi anlayıp, mübârek ayaklarındaki nalınları ellerine alıp, birbirine çarpar. Nalınları çarptıkça papaz suya batar. Bo­ğazına kadar gelince, bir daha çarpar. Papaz, batar ve boğulur. Sonra, böyle düşünen talebesine dönerek; “O, sihir yaparak, su üstünde gidiyor, böylece sizin îmânınızı bozmak istiyordu. Nalınları çarpınca sihri bozulup battı. Müslümanlar sihir yapmaz. Allahü teâlâdan kerâmet istemekten de hayâ ederler.” buyurdu. Kerâmeti ile papazın sihrini bozdu. Bu kerâmet, Abdurrahmân Arvâsî hazretleriyle ilgili olarak da anlatılmaktadır.

Diyarbakır´da adliye müfettişi Mustafa Necâti Bey isminde bir kimse vardı. Vazifeli olarak Van´ın Müküs kazâsına gitti. Bir bayram günü, bay­ram namazından sonra kaymakam ve kazânın ileri gelenleri Seyyid Fehim hazretlerini ziyârete gitmek üzere hazırlandılar. Mustafa Necâti Bey de onlarla birlikte gitmek istedi. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıktılar. Yolculuk esnâsında güzel şeylerden bahsedildi. Arvas´ın yakınındaki Kırmızı Köprüyü geçtikten sonra hepsi de ayrı bir mânevî havaya girdiler. Mustafa Necâti Bey de o havadan etkilendi. Fakat ken­disi içki içtiği için heybesinde iki şişe içki vardı. Arvas kabristanının altın­daki taşlıkta bu şişeleri kimseden habersiz, bir yere sakladı. Arvas´a va­rıp, Seyyid Fehim hazretlerini ziyâret ettiler. Hepsi sırasıyla saygıyla elini öptüler. Mustafa Necâti Bey de ellerini öpüp, tasavvuf yolunda talebesi olmak istediğini bildirdi. Seyyid Fehim hazretleri ona; “Şişe ile tarîkat bir arada olmaz. Git şişeleri kır, dök gel, öyle kabûl edelim.” buyurdu. Mus­tafa Necâti Bey şişeleri oraya koyduğunu kimsenin görmediğini düşündü. Fakat Allahü teâlâ velî kullarına kerâmetle bildirir diye düşünerek gitti. Şişelerden birini kırdı, diğerini de sıkışırsam kullanırım dedi. Seyyid Fe- him hazretlerinin huzûruna gelince; “Git öbürünü de kır gel!” buyur­dular. Mustafa Necâti Bey bu durum keyfî değil, zarûrîdir. O şişeyi oraya iste- yerek bırakmadım. Zarûrî kalırsam içerim, diye bıraktım.” dedi. Seyyid Fehim hazretleri; “Haramda zarûret olmaz.” buyurdular. Mustafa Necâti Bey gidip o şişeyi de kırdı. Sonra ellerini öptü ve talebeleri ara­sına girdi. Bundan sonra içki alışkanlığı kalmadı. Mustafa Necâti Bey, Seyyid Fe- him hazretleri hakkında; “Türkiye´yi hemen hemen tamâmen, Arabis- tan´ın bir kısmını gezdim. Her yerde meşâyıhtan pek çok kimseyle karşı- laştım. Bu zât gibi olgun bir ferd görmedim. Peygamber efendimizi ve Eshâb-ı kirâmı temsil ediyordu. Onlardaki ilim, hilim, yumuşaklık, va­kar, letâfet ve heybeti hiç kimsede görmedim.” diye anlatır ve ağlardı.

Van´ın Gürpınar Muhammed Pîrân aşîretinden Ali isminde bir zât ge- le­rek Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında vak- tiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Ali ismindeki zâtı öldürmek üzere si­lâhına sarıldı. Nişan aldığı sırada Ali ismindeki zât; “Beni öldürme! Haz­ret-i Şeyhe (Seyyid Fehim) talebe oldum. Bütün dünyâ düşüncele- rinden sıyrıldım.” diyerek, hasmını iknâ etmeye çalıştı. Fakat silâhlı kim- se onu dinlemeyip silâhının tetiğine bastı. Beş tane fişeği vardı. Hepsini attı fa­kat hiç ses duyulmadığı gibi, Ali Efendiye de herhangi bir şey ol- madı. Silâhlı kimse, fişek yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar kar- şısında şaşırıp kaldı. “Şeyhin seni öldürtmez.” diyerek ayrılıp gitti.

Ali Efendi bir müddet sonra Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerini ziyâret etmek üzere Arvas´a gitti. Ziyâret esnâsında Seyyid Fehim hazretleri o- na; “Köyün tepesinde çok korktunuz mu ” diye sordu. Ali Efendi; “Evet efendim.” dedi. Seyyid Fehim hazretleri oturduğu postun altından beş adet fişeği çıkararak Ali Efendiye verdi ve; “Kul hakkıdır. Üzerimizde kal- masın.” buyurup fişekleri sâhibine vermeyi emretti. Ali Efendi bu fi­şekleri sâhibine götürüp verdi. Hâdise sırasında zâten hayret içinde kal­mış olan silâhlı kimse, yaptıklarına pişman oldu. Tövbe edip, Arvas´a gitti ve Sey- yid Fehim hazretlerine talebe oldu.

Gaziantep´te yetişen velîlerden Fethullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelere ders vermek için Gaziantep´te bir tekke ile bir câmi yaptırdı. Câmi ve tekkenin inşâatı devâm ettiği günlerde Fethullah Efen­dinin hanımı hamama gitti. Burada iyi muâmele görmedi ve kirli suyla yı­kandı. Olup bitenleri Fethullah Efendiye anlattı ve fakirliği yüzünden uğ­radığı muâmeleden dolayı yakındı. Fethullah Efendi; “Hanım kovayla ku­yudan su çek!” dedi. Hanımı kuyudan su çekince kovanın altınla dolu ol­duğunu gördü. Fethullah Efendinin emri ile bunu kuyuya boşalttı. İkinci bir kova daha su çekti. Bunun da içerisi yılan, akrep ve çiyanla doluydu. Fethullah Efendi; “Ey hâtun! Eğer dünyâ malı olan altına rağbet etseydin, bu haşerat senin içindi.” dedi. Hanımı bu kovayı da boşalttı. Üçüncü kere kovayı çektiğinde çıkan su ile yıkandı. Bu durum üzerine Fethullah Efen- di câminin yanına bir de hamam yaptırdı. Hamam yapıldıktan sonra yedi sene bir mumla ısıtıldı. Ancak durum açığa çıkıp halkın öğrenmesi ile mum söndü ve odun kullanılmaya başlandı.

Bağdât´ta yaşayan büyük velîlerden ve Tâbiînden Habîb-i Râî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Süfyân-ı Sevrî ile birlikte hacca gitmek üzere yola çıkmıştı. Yanlarında rehberleri olmadığı gibi, içecek suları da yoktu. Yol- culuk esnâsında bir akşam vakti, yorgun ve açtılar. Yiyecek bir şeyler araştırıyorlardı. Âniden bir arslan karşılarına çıktı. Arslan yavaşça gelip önlerinde durdu. Habîb-i Râî´ye doğru başını çevirip gelmesi için işâret etti. Habîb-i Râî ve yanındakiler arslanı tâkip ederek bir mağaraya ulaş­tılar. Arslan tekrar işâret ederek bir tarafa doğru yürüdü. Onun gittiği yere giden Habîb-i Râî ve arkadaşları mağara içinde temiz bir su kaynağı ile, yeterli mikdârda ekmek buldular. Ekmeği yiyerek açlıklarını giderdiler ve kaynaktaki sudan doya doya içtiler.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Osman Hârûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin huzûruna bir şahıs gelerek; “Uzun zamandır kayıp oğlumdan bir haber alamadım.” deyip, Fâtiha ve duâ taleb etti. Osman Hârûnî bir müddet murâkabeye daldı. Sonra orada bulunanlara; “Niyet edip Fâtiha okuyun da bu zâtın oğlu bulunsun.” buyurdu. Orada­kilerin hepsi denileni yaptılar.

Osman Hârûnî bir müddet daha murâkabeye daldı. Sonra o zâta; “Git, oğlun inşâallah evine gelmiştir. Onu beni görmeye getir.” buyurdu. O zât evine yaklaşınca, oğlunun döndüğü müjdelendi. Hasret giderdikten sonra, Osman Hârûnî´nin huzûruna gittiler. Osman Hârûnî o zâtın oğluna nerede olduğunu ve başına gelenleri sordu. O da; “Bir gemide esir alınıp adalardan birinde zincirle bağlı iken, bir zât gelip zincirleri çözdü, gözünü kapat ve aç deyince kendimi evde buldum. Sonra da o pîr kayboldu ve o sizdiniz.” diye anlattı. Daha sonra bu zâtın oğlu, Osman Hârûnî´nin hâlis talebelerinden oldu.

Seydişehir´de yaşayan büyük velîlerden Hacı Abdullah Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Bergamalı İbrâhim Efendi, ziyâret maksadıyla Seydişehir´e geliyordu. Eskişehir´de bir gece bir arkadaşında misâfir oldu. Hacı Abdullah Efendiyi ziyârete gittiğini söyleyince ev sâhibi; “Ben de seninle ziyâret için gelip, o mübârek zâtın hayır duâsını alayım.” dedi. Ertesi gün birlikte yola çıktılar. Abdullah Efendi o gün talebelerinden birine; “Oğlum! Kasaptan et al eve götür. Hacı anneye söyle, eti topluca pişirsin. Helva ile pilav da yapsın. Akşam üzeri misâfirlerimiz gelecek. Onlar gelinceye kadar hazır olsun. Geldikle­rinde yemekleri aldırırız.” dedi. Talebe bu emri yerine getirdi.

Akşam üzeri iki misâfir geldi. Abdullah Efendi hizmetlerini gören tale­besine; “Oğlum! Misâfirlerimiz aç, yemek getir.” dedi. Biraz sonra ağız­ları kapalı yemekler tepsi üstünde önlerine konulunca, Eskişehirli olan hemen yemek tabaklarının kapaklarını açıp, baktı. O anda derhal ayağa kalkıp, Abdullah Efendinin elini öpüp, af diledi ve şöyle dedi: “Yolda hayli acıkmıştım. Şehre yaklaşınca; “Şeyh Efendi olgun bir zât ise, et, bir helva, bir de pirinç pilavı hazırlatır. Bize ikrâm eder.” diye kalbimden ge­çirdim. Aynı yemekleri önümde bulunca çok şaşırdım. Beni bağışlayın.”

Hacı Abdullah Efendi de; “Bizde bir şey yok. Her şeyi Allahü teâlâ em­reder, kulları yapar. Karnınızı doyurmaya bakın, buyrun âfiyet olsun.” dedi.

Harput´un büyük velîlerinden Hacı Tevfik Rıfkı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün câmiye giderken bir fırının önünden geçiyordu. Bir­den fırının önünde durdu ve içeri girerek hamur yoğuran işçiyi yanına çağırdı. Ona; “Oğlum! Bu parayı al ve hemen hamama git. Gusül abdesti alarak temizlen ve pislikten kurtul. Bir daha da burada bu vaziyette ça­lışma.” dedi.

Hacı Tevfik Rıfkı Efendinin bu sözleri karşısında utanan ve sıkılan fırın işçisi, hemen ellerine kapanarak af diledi. O ellerini gencin omuzuna ko­yup; “Af, Allahü teâlâya, merhâmet ise kula mahsustur. Maksad, hatâ- yı anlayıp ve bildikten sonra tekrarlamamaktır. Tekrarlamadığın müddet- çe, Allahü teâlâ affeder.” buyurdu.

Tevfik Efendinin bu sözlerini gözleri yaşlı bir halde dinleyen fırın işçi- si, hemen hamama giderek gusül abdesti aldı. Bir daha da abdestsiz do­laşmadı.

Son devir Türkistan velîlerinden Halîfe Kızılayak (rahmetullahi teâlâ aleyh) birkaç talebesiyle birlikte bir mezarlığın yanından geçiyordu. Bir ara yeni gömülmüş bir mezarın başında durdu. Sonra mezarın kime âit olduğunu sorup öğrendi ve mezar sâhibinin evine gitmek istediğini söy- ledi. Mezar bir gün önce gömülmüş bir gence âitti. Hep birlikte gencin e- vine gittiler. Gencin babası çıkıp onları karşıladı. Halîfe-i Kızılayak on-dan, ölen oğlunun yerine kendisini evlat kabûl etmesini istedi. Herkes bu istek karşısında şaşırmış durumdaydı. Halîfe-i Kızılayak; “Eğer istediğimi kabûl ettiysen beni istediğin gibi azarla, hattâ döv. Fakat dün ölen oğlu- nun kusurunu affet. Çünkü onun azaptan kurtulması buna bağlıdır.” dedi. Bunu duyan baba oğlunu affetti ve gönlü hoş bir şekilde onları uğurladı.

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerden Hallâc-ı Mansûr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hâtırından; “Peygamber efendi­miz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları di­lemedi ve, yâ Rabbî, cümlesini bana bağışla demedi.” diye geçti. Böyle düşünür- ken, Resûlullah efendimiz içeri girdi ve; “Biz kimi dilersek Hakk´ın fer- mânı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk´ın fermân evidir. O´nun irâdesinin ve fermânının gayrisinden pâk ve mâsumdur. Eğer O, hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim.” buyurdu. Bundan sonra Hallâc-ı Mansûr, başın- dan sarığını çıkararak Resûlullah´ın huzûrunda kerâmet gösterdi. Resû- lullah efendimiz buyurdu ki: “Bu sarık kerâmeti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben râzı olayım.” Onun idâm edilmesine hakîkatte, sebep, bu hüküm oldu.

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Hasan Sezâî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ıle ilgili olarak rivâyet edilir ki: Zamâ­nın E- dirne vâlisi, adamlarından ikisine birer kese altın vererek; “Gidiniz. Bun- ların birini Güzelcebaba´daki dergâhın şeyhi Enis Dede´ye, diğerini de Bostanpazarı´ndaki Hasan Sezâî´ye veriniz.” dedi. Vazifeliler Enis Dede´- ye gelip parayı vermek istediklerinde, Enis Dede; “Evlâdım, vâli paşaya selâmlarımı söyleyiniz. Biz bir şeyimiz kalmadığı zaman sâhib oldukla- rımıza bakarız ve Rabbimize şükrederek ne kadar çok nimete kavuştu- ğumuzu anlarız. Siz lütfen bunu muhtâc birine veriniz. O zaman ben de memnun olurum.” dedi. Bunun üzerine oradan ayrılan vazifeliler Hasan Sezâî´nin dergâhına doğru yola çıktılar.

Bu sırada Sezâî Efendi dergâhının esnafa olan borçları birikmiş oldu­ğundan, bâzı esnaf, alacaklarını istemek üzere dergâha gelmişlerdi. Ha­san Sezâî alacaklıları iltifât ile karşılıyarak; “Buyurunuz. Lütfen oturunuz. Paranız gelmek üzeredir.” dedi. Hasan Sezâî´nin yanında para olmadı­ğını bilen talebeleri bu alacaklıların sıkıştırmasından, bu sebeple hocala­rının zor durumda kalacağından dolayı üzgün idiler. Az sonra vâlinin adamları geldiler. Hasan Sezâî onları görünce; “Nerede kaldınız evlâtla­rım. Bizleri beklettiniz. Şu altınları verin de alacaklıların hesaplarını ka­patalım. Kendilerini bekletmeyelim.” dedi. Oradakiler Sezâî hazretlerinin bu kerâmeti karşısında şaşa kaldılar. Hepsi onun talebesi oldular.

Hasan Sezâî hazretlerinin hayâtında çok kerâmetleri görüldüğü gibi vefâtından sonra da böyle fevkalâde hâlleri, kerâmetleri çok görülmüştür. Vefâtından yüz sene kadar sonra, Kabrini su basmıştı. Dergâhın bulun­duğu yerdeki câminin hatîbi rüyâda birkaç defâ îkâz olundu. Bunun üze­rine, hürmetle ve hükümetin de mâlûmâtı olarak, tasavvuf ehli zâtların da huzûrunda, besmele ile kabir açıldı. Bu arada Hasan Sezâî´nin cesedi de göründü. Vefâtından sonra aradan yüz küsûr sene geçmiş olmasına rağ- men, vücûdu eskisi gibi duruyordu. Kabirden alınıp yan tarafta bir odaya kondu. Oraya konulduğu anda etrafı çok güzel bir koku kapladı. Kabir tâ- mir edilip ve su basması önlendikten sonra tekrar aynı kabre defnolundu. Bu hâli gören ve duyanların muhabbet ve bağlılıkları daha da arttı.

Bir gün içkiye mübtelâ olan bâzı gençler, torbalarına içki şişeleri ko- ya­rak, kıra içki içmeye gidiyorlardı. Giderken, Hasan Sezâî hazretleri´nin dergâhının önünden geçmeleri îcâbetti. Sezâî Efendi onları görerek; “Ev- lâtlar, nereye gidiyorsunuz. Torbaların içindeki şişelerde ne var ” diye sordu. Gençler, mûziplik olsun diye ve hâllerini gizlemek için güle­rek; “E- fendi baba! Kıra gezmeye gidiyoruz. Şişelerimizde de şerbet var.” Dedi- ler. Hasan Sezâî tebessüm edip; “Peki öyle olsun.” buyurdu. Genç­ler ay- rılıp gittiler. Kıra vardıklarında sofralarını kurdular. Şişelerindeki iç­kiyi içmeye başladıklarında hepsi birden çok şaşırdı. Çünkü şişelerin içindeki içkilerin hepsi şerbet olmuştu. Sonra yolda Sezaî Efendi ile karşılaş- tıklarını ve konuşmalarını hatırladılar. Bu hâlin, o büyük zâtın bir ke­râmeti olduğunu anlayıp, tövbe ettiler, artık bir daha içki içmediler.

Mısır´ın meşhûr velîlerinden Hıfnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin talebelerinden Allâme Şeyh Hasan Şemmet Mısrî şöyle anlatır: Muhammed Hıfnî, Seyyid Ahmed Bedevî için tertiplenen bir mevlid ce­miyetinde idi. Sevenlerinden birisi, tam on sekiz senedir konuşamıyordu. Yakınları onu alıp Muhammed Hıfnî hazretlerine getirdiler. “Murâdımız bunun konuşması için himmetinizi istemektir.” diyerek duâ talebinde bu­lundular. O da; “Bu öyle bir şeydir ki, ancak Allahü teâlânın kudretiyle olur.” buyurdu. Onlar duâ istemekte ısrâr ettiler. Bunun üzerine; “O hâlde şimdi doğruca Seyyid Ahmed Bedevî´nin kabrine gidiniz. Gece orada kalsın ve uyusun. Sabahleyin bana getirin.” buyurdu. Sabahleyin onu getirdiler. Konuşamayan kişiye; “Şimdi Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi- ni söyle.” diye üç defâ buyurdu. Allahü teâlânın izni ve keremi ile o kişi konuşmaya başladı.

Yemen´in meşhûr velîlerinden İbn-i Üstâd-ül-A´zam Seyyid Abdullah bin Alevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hizmetçilerinden birisi şöyle anlatır: “Bir defâ kendisi ile berâber bir sefere çıktık. Bir yere var­dığımızda bana, yüksekçe bir yere çıkıp, uzakta Fîl beldesinde bulunan Şeyh Ömer isimli bir zâtı çağırmamı söyleyince, emrettiği gibi yaptım. Üçüncü defâ seslendiğimde, o zâtın; “Lebbeyk, buyurun efendim!” diye cevap verdiğini işittim. Aradaki mesâfe çok uzaktı. Abdullah hazretlerinin çağırdığını söyledim. Biraz sonra çıka geldi. Sür´atle geldiği için, çok terlemiş ve terden elbisesi ıslanmıştı. Berâberce oturup sohbete başla­dılar. Öyle derin mânâlı konuşuyorlardı ki, ben yanlarında bulunup ken­dilerini dinlediğim hâlde bir şey anlayamadım. Bu hâlde akşam namazı vakti oldu. Namazdan sonra vedâlaştılar. Şeyh Ömer memleketine gitti. Abdullah bin Alevî, kendisi hayatta olduğu müddetçe bu hâli hiç kimseye haber vermememi emretti. Ben de bu kerâmetini, onun sağlığında hiç kimseye söylemedim. Vefâtından sonra anlattım.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İ- mâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yakın talebele- rinden, Şehzâde Veliahd´ın hocası Mîrek Şeyh şöyle anlatmıştır: “Ben önceleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerini sevenlerden değildim. Çünkü, “Kendini haz­ret-i Ebû Bekr´den üstün görüyor.” diye bir iftirâ yayılmıştı. Bu sıralarda Hindistan´a gitmiştim. Serhend şehrine varınca eski dostla- rımdan biriyle karşılaştım. Bu arkadaşım önceden çok kötü bir insandı. Fakat bu defâ onu çok iyi ve üstün bir hâlde, takvâ sâhibi gördüm. Yü- zünde bir nûr vardı. “Sen böyle değildin bu hâl nedir ” dedim. Cevap o- larak; “Ben İmâm-ıRabbânî hazretlerinin hizmetine ve sohbetine girdim, devamlı hu­zûrundayım. Onun sohbetinin bereketi ile bu nîmete kavuş- tum.” dedi. Bunun üzerine ben ona; “Senin bahsettiğin zât kendinin haz- ret-i Ebû Bekr´den üstün olduğunu yazmış. Onun sohbetinin tesir ve fay- dası olur mu ” dedim. Arkadaşım ben böyle deyince; “Aslâ! Binlerce as- lâ! Bilme­den, anlamadan inkâr etme! O yeryüzünün kutbudur. Eğer sen onu gö­rüp sohbetine kavuşsaydın, hakkında söylenilen bu iftirânın asıl- sız oldu­ğunu anlardın.” dedi. Fakat bendeki şüphenin çokluğu sebebiyle; “Gör­mek istemiyorum.” dedim. Arkadaşım bana İmâm-ı Rabbânî hazret- lerinin huzûruna gidip onu görmem için çok ısrar etti. Mutlakâ görmemi ve bu yanlış düşünceden kurtulmamı istiyordu. Bu ısrar üzerine İmâm-ı Rab­bânî hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verip kendi kendime; “E- ğer şu üç şeyden bahsedip beni iknâ ederse onu sevenlerden olurum.” dedim. Kendi kendime cevâbını almak üzere hazırladığım üç suâlden bi- rincisi, hakkında kendini hazret-i Ebû Bekr´den üstün görüyor diye söyle- nilen ifti­râya cevap vermesi, hemen bu mevzûyu açıp bu hususta benim şüphe­lerimi giderip tam iknâ etmesi idi. İkincisi; benim babam ve dedele- rimden bahsetmesi, üçüncüsü de Hâce Hâvend Mahmûd´dan anlatması idi. Bu karardan sonra arkadaşımla berâber, İmâm-ı Rabbânî hazretle- rinin hu­zûruna gittik. Onu uzaktan görür görmez bütün âzâlarım heybet ve deh­şete kapıldı. Kalbim ona tutuluverdi. Korkarak ve titreyerek huzû- runa yaklaştım. Oturmamıza izin verdi. Oturduktan sonra yastığının al- tından bir mektup çıkarıp benim elime verdi. Sonra verdiği bu mektubu okuyup öyle bir îzâh yaptı ki, hakkında yapılan ve kendini hazret-i Ebû Bekr´den üstün görüyor diyenlerin iftirâlarına cevap verip açıkladı. Benim bu hu­susta artık hiç şüphem kalmadı. Bundan sonra zihnimde tuttuğum ikinci meseleye geçip; “Mevlânâ Mîrek! Senin baban şöyle şöyle bir zât, deden de şöyle şöyle bir zât ve senin ecdâdının şerefi şöyledir.” diyerek medhetti. Ayrılmak üzere kalktığımızda vedâ ederken, üçüncü olarak tut- tuğum Hâce Hâvend Mahmûd´dan bahsetmedi diye geçti. Tam bu sı­rada yüzünü bana dönüp; “Hâce Hâvend bizim Pîrzâdemizdir ve cezbe sâhi- bidir.” buyurdu. Bir sohbetinde bu üç kerâmetini gördüm.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri vefât etmeden altı ay önce, Şâban ayının on beşinci gecesi olan “Berât kandili” gecesini, kendi husûsî odasında ihyâ eyledi. O gece yarısı, kıymetli hanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı dedi ki: “Bu gece ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kimbilir Allahü teâlâ kimin defterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! diye kaydetti.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu sözü duyunca; “Niçin tered­düt ve şüphe ile söylüyorsun Ya isminin, dünyâda yaşayacaklar sahife- sinden silindiğini görenin hâli nice olur ” buyurdu. Bunu söyle­yince, esrâr yatağı olan kalbinden bir âh çekti. Böylece İmâm-ı Rabbânî hazret- leri, o sene vefât edeceğine kerâmetiyle işâret buyurmuşlardı.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Kayyûm-i Zaman Muhammed Sibgatullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) Emk beldesinde, o memleketin kâdısının evinde misâfir bulunuyordu. O sırada kâdı evde yoktu. Rama­zân-ı şerîf ayı idi. Terâvih namazı kılınıyordu. Âniden şehirde bir gürültü ve büyük bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıklık ve kavga sesleri, şehrin kâdısının evine yâni Kayyûm-i Zaman´ın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bin kişi kadar olduğu tahmin edilen kalabalığın, kadının evini yağmaya geldikleri anlaşıldı. Kâdının âilesi ve yakınları bu hâli ha­ber alınca, çok korkup üzüldüler ve ağlamaya başladılar. Bu kalabalık eve yaklaşınca durakladı ve geri çekilmeye başladı. Sonra birbirine gir­diler. Birçoğunun başının kesildiği görüldü. O memleketi terk edip gidin­ceye kadar karışık hâlleri devâm etti. Ortalık yatışınca onlara bu gerile­mele- rinin ve hezîmetlerinin sebebi sorulduğunda, dediler ki: “Kâdının evine yaklaştığımızda, beyaz sakallı, heybetli bir zât gördük. Elinde öyle bir kılıç vardı ki, kime sallasa başını gövdesinden ayırıyordu. Bu hâli gö­rünce can korkusundan geri çekildik. Çoğumuz da o keskin kılıçtan kur­tulamayıp telef oldu. Kılıç sallayan zâtı iyice târif ettiklerinde, Kayyûm-i Zaman´ı gördükleri anlaşıldı. Hâlbuki, kendisi o sırada, bütün düşünce­lerden arınmış olarak namaz kılıyordu.

Sûfî Abdüllatîf isminde bir zât şöyle anlatır: Kayyûm-i Zaman hazret­leri Kâbil´i teşrif etmişti. Huştî Köprüsünün yanında, Mirzâ Muhammed Â- dil ismindeki bir zâtın evinde kalıyordu. Ayaklarında nikris denilen ra­hatsızlık vardı. Bu sebeble doktorlar soğuk su içmesini yasaklamışlardı. Bu yüzden yanında bulunanlar kendisine buzlu su getirmezlerdi. Kayyû- m-i Zaman bir gün bu fakîre; “Bâzı pınarlar vardır ki, suyu kardan daha soğuk olur. Bu yakınlarda böyle bir pınar biliyor musun ” buyurdu. “Buralarda öyle bir pınar yoktur efendim.” deyince; “Görmeden cevap vermeyin, kalkın, arayın.” buyurdu. Bu yakınlarda böyle bir pınarın bu­lunmadığı bilindiği hâlde emirlerine uyarak talebelerinden bir kısmı ile çıktık. Kapıdan çıkar çıkmaz bir pınar göründü. Duvarın dibinde su kay­nıyordu. Oraya yaklaşınca, bir su gördüm ki, hakkında; “Sütten daha be­yaz, baldan daha tatlı ve kardan daha soğuk.” sözü söylenebilirdi. Bu du­ruma oradan gelip geçenler de şaşırdı. Önce o sudan ben içtim. Sonra kabı doldurup huzûruna getirdim. Buralarda böyle bir suyun bulunmadı­ğını, bu hâlin, kendilerinin tasarruf ve himmetleriyle olduğunu arz ettim. Sevindi ve Allahü teâlâya şükreyledi. O pınara, “Nûr pınarı.” ismini verdi. O pınar, o güzel hâliyle epey müddet aktı.”

Muhammed Sibgatullah hazretlerinin kıymetli oğlu Meyan Şeyh Eh- lullah, sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bir sene geçtiği hâlde, iyileş­medi. Doktorlar âciz kaldıklarını söylediler. Bu hastalık devâm ederken, birgün Kayyûm-i Zaman talebelerine buyurdu ki: “Oğlum Şeyh Ehlullah´ın has- talığı çok uzadı. Çok zayıf düştü. Üstelik gittikçe ağırlaşı­yor. Hastalığı kendime çekmem ve bundan sonraki ağrılarını benim yüklenmem îcâb ediyor.” Bunu söyler söylemez oğlu tam sıhhate ka­vuştu. Kendisi ise iki sene kadar hasta yattı. Sonra iyileşti.

Kayyûm-i Zaman Muhammed Sibgatullah hazretlerinin daha yaşı çok gençken, babası İmâm-ı Ma´sûm hacca gidiyordu. Yanlarında talebele­rinden bir kısmı ile Muhammed Sibgatullah da vardı. Muhammed Sibga- tullah´ın yaşı çok genç olduğu için, kâfilede bulunanların ekmek ve su ihtiyaçlarını temin etmek vazifesi ona verilmişti. Bir gün diğer hizmet­çile- rin başı, Muhammed Sibgatullah´a gelerek; “Etrafta çalı, çırpı, odun gö- rünmüyor. Hamur hazır, fakat ateş olmadığı için pişirip ekmek yapa­mıyoruz. Hamur olduğu gibi duruyor. Arkadaşların ise yemek zamânı yaklaşıyor. Bu duruma bir çâre bulunuz.” diye arz etti. Bu söz üzerine Muhammed Sibgatullah; “Hamuru buraya getirin.” buyurdu. Hamuru ge­tirdiler. Hamuru eline aldı. “Kimse gelmesin. Ben şu tümseğin arkasında pişirip getireyim.” dedi ve gitti. Hemen başını açtı. Bir parça hamur alıp başına koydu. Çabucak pişiverdi. Böylece bütün hamuru ekmek yap­maya başladı. Arkadaşlarından biri, gideyim bakayım, ekmeği neyle pişi­riyor deyip, yanına geldi. Vaziyeti gördü. O da başını kapadı ve hâlini örtmek istedi. Az bir hamur kalmıştı. Ekmeklerle ve az hamurla babası­nın yanına gelip; “Odun kâfi gelmedi, hepsini pişiremedim efendim!” de­yince, kerâmetler hazînesi yüksek babası tebessüm ederek; “Şu arkadaş gelmeseydi, odun yetişecekti değil mi ” buyurdu.

Kıbrıs velîlerinden Kıbrıslı İbrâhim Sıdkı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin huzûruna gelen gayr-i müslimler için ayağa kalk­mazdı. Kıbrıs´a gelen bir İngiliz vâli bu durumu işitince; “Ben gideyim, benim için ayağa kalkmasın da görelim.” dedi. Medreseye gidip; “Bakın bakalım İbrâhim Efendi odasında mı ” diye söyleyince, talebeleri; “İçer- de oturuyor.” dediler. Vâli birden odaya girdi. Ayakkabıları eşikte ol­duğu halde İbrâhim Efendi odasında yoktu. Odaya girip oturduktan sonra İbrâhim Efendi odaya girdi. Vâli onun için ayağa kalkmak mecburiyetinde kaldı.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Lütfullah Efendi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) ile ilgili olarak Mansûr Halîfe adında birisinden naklolunur ki: Lütful- lah Efendinin bir dergâhı vardı. Kimseyi içeri almazdı. Sâdece bana izin vermişti. Ben orada Minhâc-ül-Âbidîn okurdum. Bir gün dersimiz vi­lâyet, velîlik ve kerâmet konusuna geldi. Ben bunun aslı yoktur, diye in­kâr ettim. Lütfullah Efendi; “İnkâr etmeyin.” buyurdu. Fakat ben inkârda ısrar ettim. Lütfullah Efendi gazâba gelip mübârek ayaklarını yere vurdu. Mübârek başı dergâhın tavanına kadar yükseldi. Sonra yerine oturup; “İnandın mı oğlum!” buyurdu. Ben şaşkın ve mahcûb bir halde kalkıp oradan ayrıldım.

Bir gün bir dânişmend, kâdı yardımcısı gelerek Lütfullah Efendi haz­retlerine intisab edip talebe oldu. Zâhiren onun üstünlüğünü kabûl ettiği halde, içinden kerâmet sâhibi olduğunu kabullenmedi. Bir gece yarısın­dan sonra Lütfullah Efendi dânişmendin odasının kapısını vurdu ve; “Kalk abdest al, mescide gidelim.” buyurdu. Dânişmend kalkıp abdest aldı ve Lütfullah Efendiyi tâkib ederek mescide vardı. Lütfullah Efendi bir köşede namaza durdu. Dânişmend de bir kenarda namaz kılmaya baş­ladı. Bir müddet sonra Lütfullah Efendi oturup sessizce Allahü teâlânın büyüklüğünü ve O´nun nîmetlerinin sonsuzluğunu düşünmeye, murâ­kabe etmeye başladı. Başını önüne eğdiği sırada, dânişmend onun ya­nına yaklaştı. Bakınca, Lütfullah Efendinin kaftanının kalıp gibi durdu­ğunu fakat içinde Lütfullah Efendinin olmadığını gördü. Bu hal üzerine dânişmend heyecan ve korkuyla halsiz yere düştü. Biraz sonra Lütfullah Efendi gelip danişmende; “Kalk!” dedi. Dânişmend kalkınca, Lütfullah Efendi; “Batı ile doğu arasını gezdim, uyanık bir kimse bulamadım. An­cak Edirne´de bir Hak âşığını kitaba bakarken, Keşiş Dağındaki bir râhibi de puta taparken gördüm. Bir müddet sonra o Hak âşığı kimse dervişler­den olur, o râhib de müslüman olup, Allahü teâlânın sevdiği bir kul olur.” buyurdu. Lütfullah Efendinin bu sözleri karşısında tamâmen şaşkınlaşan dânişmend, onun kerâmet sâhibi büyük bir velî olduğunu kabûl etti.

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Halîl Sayyâd şöyle anlatır: Oğlum Muhammed kaybol­muştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma´rûf-ı Kerhî´ye geldim ve; “Ey Ebâ Mahfûz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti.” dedim. “Ne istiyorsun buyurdu ” “Allah´a duâ edin de, çocuğumuzu bize iâde et­sin” dedim. “Yâ Rabbî, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Mu- hammed´i gönder” dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gör­düm. “Oğlum Muhammed, geldin mi ” dedim. “Şimdi Enbâr şehrinde idim, bir- den kendimi burada buldum.” dedi.

Zebid şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Merzûk Sârifî (rah- metullahi teâlâ aleyh) yaşadığı dönemde Zamânın kâdısı Zebid de bir câmi yaptırmıştı. Câmi inşâatı tamamlanmış, mihrâbın yerleştirilme­sine sıra gelmişti. Kalabalık bir cemâat toplanmıştı. Merzûk Sârifî de cemâat arasındaydı. Zâten evi de, yeni yapılan mescidin hemen yakı­nındaydı. Mihrâbın tam düzgün yerleştirilmediğini görünce, kâdıya mürâ­caat ede- rek durumu bildirdi. Kıble istikâmetinin tam o şeklide olmadığını, biraz daha dönülmesi îcâb ettiğini söyledi. Kâdı ise bunu kabûl etmedi ve mu- hâlefet etti. Merzûk Sârifî kâdıya; Kıble böyledir. İnanmıyorsan bak. İşte Kâbe-i muazzama! buyurdu. Kâdı, Merzûk Sârifî nin bildirdiği şe­kilde durarak bakınca, Allahü teâlânın izniyle Merzûk Sârifî nin bereke­tiyle, tam karşısında Kâbe-i muazzamayı gördü. Orada bulunan cemâa­tin hepsi de gördüler. Mihrâbı da, Merzûk Sârifî nin bildirdiği şekilde yer­leş- tirdiler.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Bağdat´tayken Hâcı Mahmûd Efendi isminde, servet sâ- hibi, kendisine bağlı bir talebesi vardı. Bu zât, Mevlâna Hâlid´in şerefli hânekâhlarına ve diğer yerlere kendi eliyle yüz bin kuruş harcayıp borç- lanmıştı. Bir gün Mevlânâ Hâlid´in huzurlarına gidip; “Efendim, borcumun çokluğundan dışarı çıkmaya yüzüm kalmadı.” deyince, Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: “Bir ay sabret.” O, bunun üzerine; “Aman efen­dim, sabra tâkatim kalmadı.” diyerek iki defâ tekrarladı. Bu tekrar çok yakınlığından ve samîmiyetindendi. Mevlânâ Hâlid de; “Mâdemki öyle, kaldır şu hasırı istediğin kadar al.” buyurdu. Mahmûd Efendi de hasırı kaldırdı ve altında bir altın gördü. Altını aldı, başka bir altın gördü ve böylece her aldığı altının yerinde yeni bir altın gördü. Yüz bin kuruş ta­mamlanıncaya kadar bu işe devâm etti. Mahmûd Efendi bu kerâmeti gö­rünce, Mevlânâ Hâlid´in ellerini öptü.

NÛR VE ZİYÂ

Muhammed Bâbâ Semmâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh)

Allah adamlarından, çok büyük bir velîdir,

Derecesi yüksek ve kerâmet sâhibidir.

Ali Râmîtenî nin, mübârek sohbetinde,

Yetişerek kemâle, geldi nihâyetinde.

Buhârâ nın Semmâs nâm, köyünde doğan bu zât,

Çok insan yetiştirip, orada etti vefât.

Resûl ün kalbindeki, ilim, feyiz ve nûrlar,

Kalbden kalbe akarak, ona vâsıl oldular.

Hocasından aldığı, nûrları o da yine,

Seyyid Emîr Külâl in, verdi temiz kalbine.

Ayrıca Behâeddîn Buhârî ye de bu zât,

Çok teveccüh ederek, ilgilenmişti bizzat.

Kasr-i Hinduvân diye, bir köy vardı ki meşhur,

Behâeddîn Buhârî, bu beldede doğmuştur.

Lâkin henüz doğmadan ve işitilmeden adı,

Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.

Şöyle ki, her geçişte, o, Kasr-i Hinduvândan,

Derdi: Bana bir koku, geliyor ki buradan,

Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ,

İnsanların kalbine, saçar o, nûr ve ziyâ.

Gelince yine bir gün, bu bereketli yere,

Buyurdu ki: O koku, fazlalaşmış bu kere.

Öyle zannederim ki, o gelmiştir dünyâya,

Büyüyüp yetişince, bu dîni eder ihyâ.

Bunu söylediğinde, hakîkaten o velî,

Henüz üç gün olmuştu, bu dünyâya geleli.

Dedesi, kucağına, alıp bu torununu,

Ve Bâbâ Semmâsî ye, getirdi derhâl onu.

Görür görmez, kalbini, sardı bir sevinç, huzûr,

Buyurdu: O dediğim, büyük zât işte budur.

Şefkat ve muhabbetle, bağrına bastı onu,

Buyurdu: Evlâtlığa, kabûl ettik biz bunu.

Sonra Emîr Külâl e, buyurdu ki: Ey oğlum,

Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.

Ne zaman ki gelmişti, o, evlenme çağına,

Geldi Bâbâ Semmâs ın, mübârek ocağına.

Huzûruna çıkmadan, mescide girdi önce,

Secdeye kapanarak, duâ etti şöylece:

İlâhî, belâlara, türlü sıkıntılara,

Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.

Oradan, üstâdının, yanına gelir gelmez,

Buyurdu ki: Evlâdım, öyle duâ edilmez.

Allah tan belâ değil, hep âfiyet istenir,

Yâ Rab, beni rızâna, vâsıl et demelidir.

Beraber yemek yiyip, kavuştu iltifâta,

Gözü ondan gayriyi, görmüyordu âdetâ.

Yüksek teveccühüne, nâil olup o yine,

Ellerini öperek dönüyorken evine.

Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: Evlâdım,

Al bunu, belki yolda, birine olur lâzım.

Düşündü ki Yemeği, yemiştik biz hâlbuki,

Verdikleri bu ekmek neye lâzım olur ki

Yolda misâfir oldu, bir fakirin evine,

Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.

Ekmeği ona verip, öğrendi hikmetini.

Anladı üstâdının, büyük kerâmetini.

Yâ ilâhî, bu büyük velîler hürmetine,

Nâil eyle bizleri, af ve magfiretine.

Evliyânın büyüklerinden Midyen bin Ahmed el-Eşmûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri nin, uzak bir yerden gelmiş bir talebesi vardı. Bu talebe bir gün hocasına gelerek dedi ki: Efendim, siz de münâsip gö- rür­seniz, ben memleketime gidip oradaki mallarımı satmayı, orası ile alâ­kayı kesip, burada tamâmen sizin yanınıza yerleşmeyi istiyorum. Onun bu fikrini münâsip gören hocası, izin verdi. O da memleketine gitmek ü- zere yola çıktı. Memleketine vardığında, ineğini ve satılabilecek malla­rını sattı. Bunların ücreti olan altınları bir keseye koyup, onu da sarığının a- rasına bağladı. Bundan sonra, hocasının yanına gitmek üzere yola çıktı. Bir gemiye bindi. Bir gün kadar gittikten sonra bir fırtına çıktı. Çok şiddetli esiyordu. Bu esnâda, o talebenin sarığı, şiddetli rüzgâr sebebiyle başın- dan uçup suya düştü. Böylece altınlar da gitmiş oldu. O talebe, bunda da bir hikmet bulunduğunu düşünerek yola devâm etti.

Hocasının yanına geldiğinde, başından geçenleri ona anlattı. Bunları dikkatle dinleyen hocası, tebessüm edip, üzerinde oturmakta olduğu seccâdenin bir köşesini kaldırdı. Oradan talebenin düşürdüğü kesesini çıkarıp, talebeye verdi. Bunun gemiden nehre düşürdüğü kesesi oldu­ğunu ve hâlâ ondan sular damlamakta olduğunu gören talebe hayretler içinde kalıp, bu hâlin, hocasının bir kerâmeti olduğunu anladı.

En büyük velîlerden ve on iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, bir gün, sohbet esnâsında, hazret-i Ebû Bekr´den rivâyetle bir hadîs-i şerîf okudular. Orada bulunanlardan birisi; “Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Ebû Bekr değil, başka bir zâttır.” dedi. Bunun üzerine İmâm; “Bu hadîs-i şerîfin râvisi Ebû Bekr´dir.” bu­yurdu. O kimse iknâ olmayıp, îtirâza devâm edince, İmâm-ı Muhammed Bâkır hazretleri toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve; “Ey hazret-i Ebû Bekr! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz ” dedi. Bunun üzerine “Evet, yâ Muhammed bin Ali, doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.” sesi duyuldu ki, herkes bu sesi işitti.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk: “Siz Resûlullah efendimizin torunlarındansınız.” de­dim. “Evet.” buyurdu. “Siz Resûlullah´ın vârisisiniz.” dedim. “Evet.” bu­yurdu. “Peki sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalı­ğını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır ” dedim. “Evet, Allahü teâlanın izniyle vardır.” buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübârek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sür- dü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki: “Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız Cennet´e girmek mi istersin ” diye sordu. Ben de dünyâda görmeyip, âhirette Cen- net´e hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.

Oniki imâmın dokuzuncusu, tanınmış büyük velîlerden Muhammed Cevâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ebû Hâlid adında bir zât şöyle anlatır: Irak´tayken, Şam´da bir kişinin Peygamberlik dâvâsı ettiği için zincirlere bağlanarak hapse atıldığını duydum. Delice konuşu­yor ve acâyib bir hikâye anlatıyor dediler. Merak ederek, o tutuklunun yanına gittim. Aklı yerinde idi. Başına gelenleri şöyle anlattı: Ben Şam´da hazret-i Hüseyin´in başının bulunduğu söylenilen câmide devamlı ibâdet ederdim. Bir gece ibâdet ederken, âniden mübârek yüzlü bir şahıs kar­şıma çıktı. Bana; “Kalk beni tâkip et.” dedi. Az bir süre yürüdükten sonra kendimi Kûfe câmiinde gördüm. Bana “Bu câmiyi tanıyor musun ” diye sorunca, “Evet, Kûfe câmisidir.” dedim. Doğrudur dedikten sonra iki re­kat namaz kıldık. Sonra o zât çıktı. Ben onu tâkip ettim. Kısa süre sonra kendimi Peygamber efendimizin Medîne´deki mescidinde buldum. Pey­gamber efendimize selâm verdikten sonra, orada da iki rekat namaz kıl­dık. Sonra o zât çıktı. Ben onu tâkip ettim. Kısa bir süre sonra kendimi Kâbe´nin yanında gördüm. Kâbe´yi tavaf ettikten sonra o zât yine bana; “Beni tâkip et” dedi. Bir müddet sonra o zât kayboldu. Baktım ki Şam´­daki câmideyim. Bu hâle hayret ettim. Bir sene bunun tesirinden kurtu­lamadım. Bir sene sonra yine aynı gece, o zâtı mescidde yanımda gör­düm. Bir sene önce yaptığımız gibi yaptık. Benden ayrılacağı sırada kendisine; “Sana bu kuvvet ve kudreti veren Rabbin hakkı için siz kimsi­niz ” diye sorduğumda; “Ben Muhammed Cevâd bin Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım bin Câfer Sâdık´ım!” dedi ve ayrıldı. Sonra ben bu durumu anlat­tım. Şam´ın vâlisi olan Muhammed bin Abdülmelik duymuş, beni çağırdı. Bana bu hâdiseyi sordu. Ben de başından sonuna kadar anlattım. Sen deli olmuşsun diye beni buraya, ellerimi ve ayaklarımı bağlayarak hap­setti.” dedi.

Ben bu anlattığı durumu vâliye bir mektup ile bildirdim. Mektubun ar­kasına vâli şunu yazmıştı: “Bir gecede o şahsı, Şam´dan Kûfe´ye, Kûfe´- den Medîne´ye, Medîne´den Mekke´ye ve oradan Şam´a götüren kimse, onu bizim zindandan kurtarsın.” Ben bunu okuyunca çok üzül­düm. Du- rumu o zâta bildirmek için hapishâneye gittiğimde, vâlinin adamları ve bekçiler telâş içindeydiler. Sebebini sordum. Bana; “Zincir­lerle bağlı olan deli, bu gece hapishânenin hiçbir kapısı açılmadan, hiçbir duvarı delin- meden kaçmış gitmiş. Kimin tarafından kurtarıldığı da bilin­miyor.” Dedi- ler. Bunu duyunca Allahü teâlâya hamdü senâlar ettim. Ve onu oradan, Muhammed Cevâd´ın kurtardığına inandım.”

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velilerden Seyyid Muhammed Çelebi Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Uluborlu Ovasında bulunan Yassıviran köyüne zaman zaman gidip halka vâz ve nasîhat ederdi. O köyden Be­devî Dede denilen bir zât şöyle anlatmıştır: Köyümüzün bir değirmeni vardı. Bu değirmeni çalıştıran akarsu ve içecek sularımız kesildi. Dağ­daki menbaı kurudu, akmaz oldu. Halk içecek suya muhtaç hâle geldi. Şeyh Sultan köyümüze gelmişti. Toplanıp susuz kaldığımızı, perişan hâ­limizi arzedip; “Sultanım siz kutb-i âlemsiniz. Resûlullah efendimizin hürmetine yaptığınız duâ makbuldür.” dedik. Bunun üzerine başını eğip sessizce oturdu, murâkabeye daldı. O hâle geldi ki teri sakalı üzerine damla damla aktı. Bir müddet âdetâ kendinden geçmiş bir halde kaldı. Mânâ âlemine dalıp gitti. Sonra başını kaldırdı. Gözleri iyice kızarmıştı. Merakla bekliyorduk. Bize bakıp; “Sizin suyunuz Ağras Suyu ile birmiş. Zelzele olunca bir taş sizin suyun önünü kapatmış. O taşa omuz vurup kaldırdım. Suyunuz yine sizden tarafa döndü. Varın görün.” dedi. Köy halkı gidip baktıklarında suyun yine dağdan aşağıya doğru çağlayarak akıp geldiğini gördüler. Böylece o zâtın himmetiyle susuzluktan ve sıkın­tıdan kurtuldular.

Uluborlu´dan Emir Halîfe anlatır: “Muhammed Çelebi Sultanın vefâ- tın­dan kırk sene sonra kabrinin bir tarafı çökmüştü. Tâmir etmek için kabrini açmamız îcâb etti. Kabrini açınca nûra gark olmuş bir halde yat- tığını gördük. Mübârek yüzü hiç solmamış, aynen hayattaki gibiydi. Ya- nımda sevenlerinden biri vardı. Bu kişi; “Benim bir oğlum var, bir sene- den beri sıtma tutuyor, hastadır. Bu zâtın sakalından bir kıl alayım, şifâ olarak götüreyim.” dedi. Biz şimdi durum başka, gâfil olma, alınca bir belâya düşebilirsin.” dedik. Fakat adam dinlemedi yanaşıp sakalından bir kılı tutarak çekti. Koparamadı. Şeyh hazretleri sanki canlanmış gibi başı- nı öbür tarafa çevirdi. O kişi yine aldırmayıp sakalından bir kıl koparmak için tutup çekti. Bu sırada Şeyh hazretleri o kişiye öyle bir tokat vurdu ki, adam düşüp öldü. Ben de korkumdan kaçıp bir kenara çekildim ve şaş­kın bir halde yığılıp kaldım. Sonra başkaları gelip Şeyh hazretlerinin kab­rini kapattı. Bu hâdisenin tesiriyle altı ay hasta yattım.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Ezherî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini bulunduğu yerin vâlisi, evine dâvet etti. Muhammed Ez- herî, vâlinin evinde birkaç gün kaldı. Onlara nasîhatlarda bulundu. Mu- hammed Ezherî, vâlinin yanından ayrılırken, vâli bir miktar para ver­mek istedi. Fakat o kabûl etmedi. Vâli alması için ısrar edince, dünyâlığa ihti- yâcı olmadığını göstermek için, bir kere; Lâ ilâhe illallah deyince, evin tavanından birkaç tâne altın düştü. İkinci olarak söyleyince, bir miktar al- tın daha düştü. Bunu gören vâli, ondan özür diledi. Muhammed Ezherî de onun özrünü kabûl edip, oradan ayrıldı.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Hazîn (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) zamânında Siirt ve havâlisinde uzun süre yağmur yağ- ma­mıştı. Dereler kurumuş, değirmenler çalışmaz olmuştu. Muhammed Ha­zîn bu günlerde talebelerine; “Kalkın! Unumuz kalmadı, değirmene gidip un öğütelim.” dedi. Talebelerinin; “Değirmenler su olmadığı için ça- lışmı­yor.” demelerine rağmen; “Gidelim!” dedi. Bir çuval buğday alıp de- ğir­mene gittiler. Muhammed Hazîn talebelerine değirmeni temizleme- lerini söyledi. Kendisi dolabı tâmir etti. Bu sırada gökyüzünü yavaş yavaş bu­lutlar kapladı. Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı. Bardaktan boşa­nırcasına yağan yağmur dereyi coşturdu ve değirmen çalışmaya başladı. Buğday öğütme işi tamamlanınca, yağmur dindi.

Anadolu velîlerinden Muhammed Kadri Hazîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında şeytana tapanlardan biri müslüman olup, Muhammed Kadri´nin talebesi olmuştu. Bir gün Cizre´den köyüne giderken yolda yağmura yakalandı. Müthiş şimşek çakıyor ve yıldırım düşüyordu. Bir ara yıldırımın, çok yakınlarında parladığını fark etti. Korkusundan hemen bir kayanın yanına siperlendi. Birkaç gün sonra Cizre´ye gidip Muhammed Kadri´yi ziyâreti sırasında, bu mevzu açılmamışken, Muhammed Kadri, onun îmânının kuvvetlenmesi için; “Geçen gün köyüne giderken şim­şekten çok mu korktun da, bir kayanın dibine saklandın ” diye sordu. Ta- lebe; “Evet. Bizim oralarda çok yıldırım düşer. Fakat o gün gibi kor­kulu bir an ömrümde geçirmedim.” dedi. Bunun üzerine Muhammed Kadri; “Şâyet ben yıldırıma teveccüh etmeseydim, yıldırım üzerine düşe­cekti. Allahü teâlânın izniyle nazarım yıldırımın hedefini değiştirdi.” bu­yurdu.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbetinde bulunmakla şereflenen ve talebesi Hâce Muhammed Sıddîk´ın talebesi olan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında hayvanıma odun yükleyip getirirken yük devrilip yıkıldı. Yalnızdım ve tekrar yüklemek için yardım edecek kimsem yoktu. Çâresiz kalakaldım. Tam bu sırada Muhammed Ma´sûm hazretleri birden bire karşıma çıkıverdi. Yıkılan yükü hayvanın üzerine koydu ve gözden kayboldu.”

Muhammed Ma´sûm hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden olan Hâce Mûsâ şöyle anlatmıştır: “Hocam Muhammed Ma´sûm hazretleri bana, icâzet-i mutlaka ve hilâfet verip; “Size itâat ederler, sözünüzü din­lerler.” buyurup, memleketime dönmemi söylediği zaman kendisine; “Bi­zim memleketimizdeki halk, sert tabiatlıdır, böyle şeyleri bilmezler, zâhirî bir kerâmet ve tasarruf görmezlerse bu yola girmezler. Hattâ böyle olunca alay ederler. Oradaki insanlar, sert tabiatlı ve sıkıntı vericidirler. Onlar hakkında öyle bir teveccüh buyurunuz ki, itâat etsinler. Böyle olunca elbette oradakiler de sevenlerden ve muhlislerden olurlar.” diye bildirdim. Bunun üzerine hocam; “Senin isminin anıldığı yerde, sana itâat ederler. Bir de, senin duân her hastalığa şifâdır. Onunla hastaları iyi edersin. Oradaki bütün insanlar sizi severler.” dedi. Gerçekten hocamın buyurduğu gibi oldu.”

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Ömer (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün yemek yiyordu. Bu sırada talebelerin­den birisi yanına gelip, ona küçük amcasının bulunduğu geminin bat­makta oldu- ğunu söyledi. Muhammed Ömer bu haberi duyunca yemek yemeyi bı- raktı. Çok üzüldü. Bir müddet murâkabe etti. Murâkabeden sonra başını kaldırdı ve şunları anlattı: “Geminin hâlini göstermesi için Allahü teâlâya bütün varlığımla yöneldim. Hamdolsun, Allahü teâlâ be­nimle gemi ara- sındaki perdeyi kaldırdı. Dalgalar arasında batmakta olan gemiyi göster- di. Gemiyi bu hâlde görünce üzüntüm daha da çoğaldı. Kı­rık bir kalble Allahü teâlâya çok yalvardım. Allahü teâlâ duâmı kabûl bu­yurdu. Bana mânevî bir yolla gemiyi dalgalar arasından çıkarmam emrolundu. Allahü teâlâ bana bu kuvveti verdi. O´nun izni ile bu işi yap­maya muvaffak kılın- dım. Gemiyi çıkarma işi ile meşgûl olurken, birisinin yüzünde öleceğine dâir alâmetler gördüm. Nihâyet gemi, Allahü teâlânın izni ile dalgalardan kurtuldu.” Talebeleri onun anlattıklarını yazdılar. Gemi onların bulunduğu yere gelince, küçük amcası yanındakilerle be­râber Muhammed Ömer´in yanına geldi. Başlarından geçeni aynen Muhammed Ömer´in anlattığı gibi anlattılar. Bununla Muhammed Ömer­´in büyüklüğünü daha iyi anla- dılar.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Saîd Fârûkî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir kimsenin oğlu ölmek üze- reydi. Oğlunu çok sevdiği için, vefâtının biraz daha gecikmesini arzu edi- yordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Saîd hazretlerinin huzûruna geldi ve; “Ey İmâm hazretleri! Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhisselâma ö- lüleri diriltme mucizesini ihsân etti. Siz de peygamberlerin aleyhimüsse- lâm vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirhâm ediyorum.” diye yalvardı. Muhammed Saîd bir müddet cevap vermedi, murâkabe ettikten sonra başlarını kaldı­rıp; “Oğ- lunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevine- rek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerât-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş buldu.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Muînüddîn-i Çeştî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en başta gelen talebesi ve halîfesi Kutbüd- dîn Bahtiyâr Kâkî şöyle anlatmıştır: “Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Hiç kimseye îtirâz edip, azarladığını görmedim. Bir gün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk. Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir adam gelip, Şeyh Ali Rı- zâ´nın yakasından tutarak; senden alacağım var, borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri adama yaklaşarak, son derece yumuşak ve gâyet nâzik bir hâlde birkaç gün daha mühlet ver­mesini söyledi. Fakat adam diretip, aslâ kabûl etmedi. Bunun üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş ile doldu. O adama; “Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma.” dedi. Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu. Feryâd ede­rek; “Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım” diyerek yal­vardı. Muînüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek, kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden ayrılmadı. Böylece saâdete kavuştu.”

Tokat velîlerinden Mustafa Hâki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) ke­râmet hakkında buyurdular ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu suyun üzerinde yürüdüğünü görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymak­taki hassasiyetine bakınız. Şâyet bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklarda gevşeklik varsa hemen ondan uzaklaşınız. Çünkü zararı dokunur.”

Fıkıh, hadîs âlimi ve büyük velî Yahyâ Münâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Kâdı Şerefüddîn Ensârî´nin ziyâretine gitmişti. Evin dışarı kısmında oturdular. Kâdı Şerefüddîn, Yahyâ Münâvî´ye; “Burada çok mikdarda kuş var. Bu kuşlar, gelip bizim kilimlerimizi ve kitaplarımızın üstünü kirletiyorlar. Biz ne yaptık ise çâresini bulamadık.” dedi. Yahyâ Münâvî hazretleri başını kaldırıp kuşlara baktı ve; “Ey kuşlar! Buradan gidin ve bir daha buraya gelip kilim ve kitapların üzerini kirletmeyin.” dedi. Ondan sonra bir daha Kâdı Şerefüddîn´in evinin üstüne kuşlar gelip konmadılar ve kilimleri ile kitaplarının üzerini kirletmediler.

Anadolu´da yetişen evliyânın büyüklerinden Müştak Baba Kadîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Erzurum´da konağı ve meyve bahçeleri vardı. Müştâk Efendi burada dinlenirdi. Bir zaman Müştâk Kâ­dirî hazretleri İstanbul´a gittiler. O sırada Erzurum´daki evinin bahçesinde meyveler ve sebzeler yetişmiş, olgunlaşmıştı. Bahçıvan bunları toplar­ken; “Âh Müştâk Efendi hazretleri burada olsaydı tâzece bunlardan ona takdim eder, o da bana bahşiş verirdi.” diye gönlünden geçirdi. O sırada Müştâk Efendi evden çıkıp yanına geldi ve bahçıvana selâm verdi. Ora­daki çimenlerin üzerine oturdu. Bahçıvan ile konuşup hal hatır sordu. Bahçıvan bu hâle şaşırdı. Hemen meyvelerden toplayıp getirdi. Müştâk Efendi de cebinden sedef çakısını çıkarıp, bir iki tane meyve soyup yedi. Koynundan bir avuç altın çıkarıp bahçıvana bahşiş verdi. Sonra da gel­diği gibi eve girdi. Fakat çakısını unuttu. Bunu gören bahçıvan çakıyı ala­rak arkasından koştu ve evinin kapısını çaldı. Kapıya evin hanımı çıktı. Ona; “Efendi hazretleri az önce çakıyı bahçede unutmuşlar. Onu getir­dim.” dedi. Evin hanımı ve hizmetçiler bu işe şaşıp; “Efendi hazretleri bu­rada değil, İstanbul´da biliyorsun.” dediler. Hanımı çakıya baktığında onun Müştâk Efendiye âid olduğunu anladı ve çakıyı alıp sakladı. Üç ay sonra Müştâk Efendi İstanbul´dan geri döndü. Durumu hanımı kendile­rine anlattığında, Müştâk Efendi; “Bunlar olan şeylerdir. Bahçıvan bizi çağırmıştı. Biz de gönlü hoş olsun diyerek geliverdik. Sonra da gittik.” buyurdu. Çakıyı ise bahçıvana hediye ettiler.

Büyük velîlerden Nasûhî Üsküdârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retlerini, lodosun şiddetle estiği fırtınalı bir günde talebeleri ziyârete gitti- ler. Bir miktar sohbet ettikten sonra, Harem İskelesine doğru geldiler. Sonra Nasûhî Efendi; “Harem´den Galata´ya cenâze namazına kim gi- der ” dedi. Orada bulunanlar; “Ey Sultanımız! Bu fırtınalı havada karşıya geç­mek mümkün müdür ” dediklerinde; “Aslına sonra vâkıf olursunuz. Se­vâba ihtiyâcı olan gider.” buyurdu. İki ihtiyar kimse ile gitmeye karar ver­diler. Talebeleri de Aşağı Çınar´a kadar berâber gidiyorlardı. Hacı Pa- şa Hamamı önünde bir mevlevî dervişi zuhûr etti. Gelerek Nasûhî haz- retle­rinin elini öptü. Derviş konuşmaya başlamadan önce Nasûhî Efendi; “Fasîh Dede ne zaman vefât etti.” diye sordu. Derviş; “Bu gece yarısın­dan önce Derviş Osman´ı odasına çağırıp; “Bu gece yolcu olsak gerektir. Lâkin beni Şeyh Nasûhî gasl etsin (yıkasın). Namazımı dahi onlar kıldır­sınlar.” diye vasiyet eyledi ve iki saat geçtikten sonra vefât etti. Biz sa­bah namazını kıldıktan sonra Derviş Osman beni çağırıp denizde fırtına var. Lâkin elbette Fasîh Dedenin söylediklerinde bir hikmet vardır. Bura­dan bir kayığa bin, İstanbul´a (Eminönü´ne) var. İstanbul´dan büyük bir kayık bulup git, Nasûhî Efendi hazretlerine durumu haber ver. Elbette onlara dahi malûm olmuştur. İcâbet buyururlar diye, Sultanım hazretle­rine ben kölenizi gönderdi. Ben büyük bir kayık getirdim. Şimdi Şemsipa- şa´dadır.” dedi. Nasûhî Efendi talebeleriyle birlikte Şemsipaşa´ya kadar yürüdüler. Orada bekleyen kayığa bindiler. Talebe­leri hocalarının sözündeki hikmeti anladılar ve bir kerâmetine daha şâhid oldular.

Şam vâlisi, Câmi-i Emevî Kütüphânesindeki kitapları, İran´a naklet- mek istediği zaman, Şâfiî âlimlerinin büyüklerinden İmâm-ı Nevevî (rah- metullahi teâlâ aleyh) ona mâni oldu. Vâli, onu iknâ etmek istedi. Vâ­linin evinde halı olarak kullanılan kaplan ve yırtıcı hayvan derileri vardı. Neve- vî onlara işâret etti. Allah´ın kudreti ile dirilip, vâliye dişlerini göster­diler. Vâli ve yanındakiler oradan kaçtılar. Sonra vâli, İmâm-ı Nevevî hazretle- rinden özür diledi ve elini öptü.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi altıncısı Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin huzûruna bir gün ihtiyar bir kadın gelip; “Cinler kızımı kaçırdılar! Ne yaptıysak bir çâre bulup onların elin­den kurtaramadık. Sizden istirhâm ediyorum, kızımın cinlerin elinden kurtulması için bir çâre bulunuz!” dedi. Bunun üzerine Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri bir müddet oturup murâkabeye daldı. Sonra o ihtiyâr kadına; “İnşâallah kızın falan vakit gelecek!” dedi. Buyur­duğu gibi vâki olup, cinlerin kaçırdığı kız işâret ettiği vakitte geldi. Cinle­rin elinden kurtulup gelen kıza nasıl kurtulup geldin diye sorduklarında; “Sahrâda cinlerin elinde esirdim. Birden bire mübârek bir zât gözüküp beni onların elinden kurtardı ve bir anda buraya getirdi” dedi. Bu hâdi­seye şâhid olan bir zât, Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerine; “Neden oturup murâkabeye daldıktan sonra, kadına, kızın falan vakit gelecek dediniz de murâkabeye dalmadan hemen söylemediniz ” diye sorunca; “O kızın kurtulması için himmet gösterip Allahü teâlâya duâ et­tim. Sonra bana ilham-ı ilâhî ile kurtulacağı bildirildi. Bu fakîrin teveccühü ve himmeti bu işe tesir etti” buyurdu.

Büyük velîlerden Şeyh Osman bin Merzûk el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Şeyh Ahmed bin Berekât şöyle an­latır: Şam´a gidiyorduk. Üç gün üç gece yiyecek ve içecek bir şey bula­madık. Şiddetli açlık ve susuzluktan adım atamaz hâle geldim. Şeyh Os- man hazretleri benim bu hâlimi görünce; “Kumdan küçük bir tepe üze­rine çıktı ve iki eli ile kum aldı. Benim elime verdi. Kumlar elime değince, yi- yecek gıdâ oldu, doyuncaya kadar yedim. Sonra Şeyh Osman hazret­leri eli ile yere vurdu. Hemen tatlı bir su çıktı. Kana kana içtim. Bu onun açık bir kerâmetiydi.”

Irak´ta yaşamış olan evliyâdan Şeyh Ömer Ziyâeddîn Tavîlî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, Senendec müftüsü Molla Lütfullah Efendi, birkaç defâ evine dâvet etti. Ömer Ziyâeddîn hazretleri bir mâze­ret beyân ederek dâvete icâbet etmedi. Bir gün müftünün ısrarlı dâveti karşısında onu kıramadı. Yanında bulunanlarla birlikte dâvete icâbet etti. Müftünün evinin kapısına geldiği zaman eşiğin önünde durdu ve; Estağ- firullah. diyerek birkaç adım geri çekildi. Ev sâhibinden kazma ve kürek istedi. Onun emri üzerine eşiğin bulunduğu yer bir insan boyu ka­zıldı. Bu derinliğe ulaştıklarında bir mermer taşın olduğu görüldü. Taş yukarıya çıkartıldığında üzerinde Bismillâhirrahmânirrahîm, lâ ilâhe il­lallah Mu- hammedün resûlullah yazısının bulunduğunu hayretle gördü­ler. Ömer Ziyâeddîn hazretleri; Kapı eşiği altında böyle bir yazı varken, üzerinden nasıl atlayıp geçebiliriz. buyurarak bir kerâmetini izhâr etti.

Şam´ın büyük velîlerinden Rislan Dımeşkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Ebû Ahmed Muhammed bin el-Kürdî şöyle anla­tır: “Rislân ed-Dımeşkî hazretlerini, bir defâsında Şam´ın dışında gördüm eline çakıl alıp, havaya atıyordu. Ne yapıyorsun diye sorunca, İslâm askerleri, kâfir ordusu ile çarpışıyor. Onlar, düşman üzerine oktur. Kâfir askerlerini öldürmek için atıyorum dedi. Sonra askerler Şam´a dönünce şöyle anlattılar: Savaş sırasında, gökten düşman askerlerinin üstüne ça­kıl taşları düşüyordu. Kime isâbet etse öldürüyordu. Hattâ çakıllardan biri bir süvâriye isâbet etti, atı da kendi de düşüp öldü. Böylece çok düşman askeri kırıldı.”

Konya´nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Konya´ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescidde imâmlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve îtibâr etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Bir gün Selçuklu Sultanı Alâeddîn´e, şahdan kıymetli bir cevher hediye geldi. Sultan, kuyumcubaşısını çağırıp cevheri süslemesini emretti. Kuyumcubaşı, cevheri alıp giderken düşürdü. Sul­tan Alâeddîn cevherin düştüğünü görünce, veziri Sâhib-i Atâ´yı gönderip onu aldırdı ve bir yerde muhâfaza etmesini söyledi.

Kuyumcubaşı dükkanına gelince, yolda cevherin düştüğünü anladı­ğında korkudan rengi sarardı ve feryâd edip; “Mahvoldum.” dedi. Aklı başına geldiğinde, büyük bir üzüntü içinde bu hâlini yakınındaki câmide bulunan Sadreddîn-i Konevî´ye arz etmek istedi. Sadreddîn hazretleri onun hâlini öğrenince; “Ey kuyumcubaşı! Eğer sır aramızda kalır da kim­seye söylemezsen, cevheri bulmamız kolay olur.” buyurdu. Kuyumcu buna sevinip söz verdi. O zaman Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir mik- dâr toprak getirtip cevherin büyüklüğünü sordu. Kuyumcubaşı da; “Yu- murta kadar.” deyince, Sadreddîn hazretleri mübârek ağzının suyun­dan bir mikdâr katıp çamuru güneşte kuruttu. Çok geçmeden o toprak par- çası misli bulunmayan bir cevher hâline dönüverdi. Sadreddîn haz­retleri cevheri kuyumcuya verdi. Kuyumcu çok sevinip hemen onu Sultan Alâ- eddîn´e götürdü. Sultan cevheri görünce, hayretler içinde kaldı. Vezîri Sâhib-i Atâ´ya emredip önceki cevheri getirtti. Vezir cevheri getirip Sulta­nın huzûruna koydu. Kuyumcudan bu işin sırrını açıklamasını istediler. Kuyumcu çâresiz kalıp başından geçenleri tek tek Sultana anlatıp, Sad- reddîn-i Konevî hazretlerinin kerâmetini haber verdi. Sultan derhal hazır- lanıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret için onun mescidine koştu.

Sultanın, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret ettiği mevsim, narla­rın olgunlaştığı sonbahar mevsimi idi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona bir tas içinde nar hediye etti ve bunları götürmesini söyledi. Sultan bu narları alıp sarayına döndü. Kaptaki narlara baktığında her birinin mü­cevher hâline döndüğünü gördü. Bunun bir kerâmet olduğunu anladı ve Sadreddîn-i Konevî´ye karşı sevgisi daha da fazlalaştı. Sonradan bu mü­cevherlerle Konya iç kalesini yaptırdığı rivâyet edilmektedir.

Büyük velîlerden Saltuk Türkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak; aralarında Seyyid Behram Şâh Haydârî´nin de bulunduğu îti- mâd edilir bir cemâat, topluluk şöyle anlattılar: “Saltuk Türkî´nin bulundu- ğu şehirden mevcudu binden az bir grup, düşmanla muhârebe etmek üzere yola çıkmışlardı. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Saltuk Türkî, bulunduğu yerde ayağa kalkıp, muhârebe eder gibi hareketlerde bulun- du. Vücû­dundan kanlar aktı. Yanında bulunanlar kanları sildiler. Üç saat böyle devâm etti. Sonra oturup, sükûn buldu. Yanındakiler, bunun sebe- bini sordular. “Birkaç gün önce buradan ayrılanların karşısına, büyük bir düşman kuvveti çıktı. Sayıları üç bine yaklaşıyordu. Müslümanların zayıf olduğunu anlayınca, Allahü teâlânın izni ile onlara katıldım. Düşmana karşı ben de harb ettim. Müslümanlardan üç kişi şehîd oldu. Onlardan ilk grup, yedi gün sonra buraya gelecekler.” dedi. Bunun üzerine yanında bulunanlar, o günün târihini attılar. Yedi gün sonra, ilk grup gelmeye baş- ladı. Gelenler, evlerine gitmeden önce Saltuk Türkî´nin zâviyesine geldi- ler ve Saltuk Türkî´nin önünde boyunlarını büktüler; “Uzun zaman­dan beri senin büyüklüğünü, senin kıymetini bilemedik. Ey Allah´ın velîsi! Biz bin kişiden azdık. Üç bin civârında kâfir karşımıza çıktı. Tam, mağlûb o- lup helâk olacağımız sırada sen yetiştin. Bizim ile berâber harb ettin. Biz seni görüyorduk. Onları, Allahü teâlânın izni ile üzerimizden def ettin. Sağ-sâlim onlardan kurtulduk.” dediler. On gün sonra geride kalanlar da geldi. Onlar da aynı şekilde anlattılar.

Bir hıristiyan, Saltuk Türkî hazretlerine gelip; “Efendim! Fransızlar, kardeşimi, elinde bulunan ticâret malı ile berâber esir aldılar, hâlbuki onlar da hıristiyandır.” dedi. O zaman Saltuk Türkî, hıristiyana; “Eğer kardeşinin esirlikten kurtulmasını temin edersem müslüman olur mu­sun ” dedi. Hıristiyan; “Evet olurum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine SaltukTürkî, bir müddet olduğu yere çöktü. “Kardeşin kurtuldu. Yakında gelecek!” buyurdu. Birkaç gün sonra esir, yanında malları ile geldi ve şöyle anlattı; “Biz falanca gün otururken, alaca bir doğan gelip; “Ben Saltuk Türkî´yim.” dedi ve beni esir alan şahsın başını kesti. Onlar bunu görünce, beni ve yanımdakileri serbest bıraktılar. Bu hâdise, üzerine iki hıris- tiyan kardeş, çoluk-çocukları ve daha pekçok kimse ile berâber müslü- man oldular.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör- dün­cüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamâ­nında nakledilir ki, Emîr Külâl bir imâret yaptırmakta idi. Bu binânın in­şâsı için pekçok kimse toplanmış çalışıyordu. Bir gün Emîr Külâl, â- niden evine gitti. O gidince, orada çalışanlar dediler ki: “Emîr Külâl gerçekten velî ise, bizim her birimize birer sıcak ekmek verir. Bir müddet sonra Emîr Külâl geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca, binâ- nın in­şâsında çalışanlardan bâzıları bir birine; “Eğer velî olsaydı, bizim arzu ettiğimiz şeyi getirirdi.” diyerek, aralarında konuşmaya başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emîr Külâl hemen ayağa kalkıp; “Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz!” diyerek, elini koltuğunun altına so- kup, herbirine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da söyledikleri sözler- den dolayı pişman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra, Emîr Külâl hazretle- ri onlara buyurdu ki: “Ey dostlarım, biz arzu ederiz ki, siz bizden âhireti, âhirette kurtulmayı taleb ediniz. Nefsinizin istekelrini terkediniz ki, âhi- rette utanıp, mahcûb olmayasanız. Eğer şükrederseniz, Alahü teâlâ size her istediğinizi ihsân eder. Bu dünyâda ne yaparsak âhirette onun kar- şılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanık olunuz! Bir kimse hevâ ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allahü teâlâyı unutur, gaflete dalarsa, be- lâya ve musîbete düşer. Ne yazık ki, ömür bitmek üzere olduğu hâlde, insan dünyâlıklara dalmış, nefsinin esîri olmuş ve âhiret yolculuğunu u- nutmuş, ihmâl etmiştir.

Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri´nin talebelerinden bir kısmı, E- mîr Külâl hazretlerine, evliyânın kerâmetinden sordular. Buyurdular ki: “Evliyânın kerâmeti haktır. Aklen ve naklen câizdir. Bu hususta evliyâdan çok nakiller vardır. Mâlûm ve meşhûr olup, hiç şüphe yoktur. Kalbi îmân nûruyla aydınlanmış olan herkes, evliyânın kerâmetine inanır ve bu hu­susta hiç şüphe etmez. Buna misâl çoktur. Süleymân aleyhisselâmın ve­zîri Âsaf´ın, Saba melîkesi Belkîs´in tahtını bir ânda Sana´dan Kudüs´e getirmesi gibi. Bir başka misâl, hazret-i Ömer, bir defâsında Medîne-i münevverede mescidde, Peygamber efendimizin mimberi üzerinde hut- be okuyordu. Bu sırada çok uzaklarda düşmanla cihâda çıkmış olan İs- lâm ordusunun tehlikeli bir durumda olduğunu görüp, ordu kumanda­nına; “Yâ Sâriye, dağa dağa!” buyurdu. Uzakta olan kumandan Sâriye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücu­mundan korundu. Bu, apaçık bir kerâmettir. Eğer bir kimse, bu kerâmet, mûcizeden aşağı değil derse, bu yanlıştır. Çünkü, hiç bir velî, Peygam­ber derecesinde olamaz. Evliyâ-i kirâm buyurmuşlardır ki: “Evliyâdan meydana gelen kerâmet, Peygamber efendimizin mûcizesinden dolayı­dır ve peygamberin peygamberliğini tasdîk eder. Ona tâbi olmayı göste­rir. Eğer peygamberler doğru sözlü olmasaydı, evliyânın kerâmeti de hâ­sıl olmazdı. Çünkü evliyâ, Nebî´ye tâbi olmuştur.”

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sivâsî Abdülmecîd Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Şeyh Lütfi Efendi Hediyyetü´l-İhvân adlı eserinde bildiriyor ki: Lemezât kitâbı sâhibi Şeyh Hulvî Mah- mûd Efendi şöyle nakletti: “Kocamustafapaşa Dergahında irşâdla vazîfeli olan hocam Necmeddîn Hasan Efendi ikinci defâ hacca gittiklerinde vedâ edecekleri zaman bana; “Hulvî Çelebi! Olgun ve ol­gunlaştırabilen kardeşlerimizden kime kalbin meylederse ondan tasavvuf yolculuğunu tamamla!” deyince, kalbimde Sivâsî Abdülmecîd Efendiye karşı bir meyl ve muhabbet peydâ oldu. Bilâhare Şeyhî Abdülmecîd Sivâsî´nin huzû- runa varıp hâlimi arz ettim. Bana Halvetiyye yolunun usûlüne göre zikir telkîn etti ve hocana teveccüh et buyurdu. Onun bil­dirdiği şekilde zikirle meşgûl oldum. 1610 senesi Rebîulevvel ayının on beşinci günü tekrar huzûruna vardığımda zikir telkîninde bulunduktan sonra bana; “Bundan sonra bize teveccüh et!” dedi. Ben, kendi kendime, her defâsında hoca- na teveccüh et diyordu bunda ise “Bize teveccüh et.” dedi. Bunun bir hikmeti vardır; diye düşündüm. Aradan bir müddet ge­çince, hocam Nec- meddîn Hasan Efendiyle hacca gidenler döndü. Fakat hocamı onlar arasında göremedim. Sorduğumda, Necmeddîn Hasan Efendinin, Abdül- mecîd Sivâsî hazretlerinin; “Bize teveccüh edin.” buyur­duğu zaman Yemen´de vefât ettiğini öğrendim. Abdülmecîd Sivâsî haz­retlerinin huzû- runa girip; “Sultanım bu ne büyük kerâmettir.” dediğimde; “Hulvî Efendi! Görünen kerâmete îtibâr edilmez. Asıl kerâmet mânevî ke­râmet olup İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktır.” buyurdu.

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yetişen âlim ve ve- lîle rin büyüklerinden Somuncu Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- lerinin

DUÂ ÇINARI

Niğbolu dan dönünce, Yıldırım Bâyezîd Han,

Bir câmi yaptırmayı, düşünmüştü bir zaman.

Bursa Ulu Câmiyi, inşâya etti niyet,

Câminin yapılması, sona erdi nihâyet.

Bir Cuma günü idi, ilân edildi o gün,

“Câmi, merâsim ile, açılacaktır bu gün”

O gün, başta pâdişâh, dâmâdı Emir Sultan

Molla Fenârî ile, kim varsa ulemâdan,

Hazır oldu her biri, hem de hâfız olanlar,

Doldurmuştu câmiyi, Bursalı müslümanlar.

Hutbe okumak için, pâdişâh hazretleri,

O gün Emir Sultan a, verdiğinde bu emri,

Dâmâdı Emir Sultan, emre peki diyerek,

Ve Somuncu Baba yı, eliyle göstererek,

Arz etti ki: Sultanım, baş üstüne ve fakat,

Hutbeyi okumağa, lâyıktır ancak şu zât.

O dahî mecbûr kaldı, emre peki demeğe,

Kalkıp mimbere doğru, başladı yürümeğe.

Geçerken de, Emîr e, dedi Ey Emîrimiz,

Niçin böyle yapıp da, beni ele verdiniz

O da ona cevâben, arz etti ki: Bu yerde,

Yok idi bir başkası, sizden daha ilerde.

Cemâat olanları, görüyor, duyuyordu,

Bu sebepten durumu, çok merak ediyordu,

Zîrâ Somuncu Baba, onların nazarında,

Ekmek satan biriydi, Bursa sokaklarında.

Bunun için bu işi, etmişlerdi çok merak,

Ki Cumâ hutbesini, o nasıl okuyacak

Çıktı Somuncu Baba, biraz sonra mimbere,

Öyle bir hutbe irâd, etti ki müminlere,

Asla duymamışlardı, böyle bir hutbe onlar

Onun büyüklüğünü, o zaman anladılar.

Hutbede Fatiha nın, yirmi ana ilimde,

Yedi türlü tefsîri, yapılmıştı o günde.

Molla Fenârî dahî, demişti ki ertesi:

Onun büyüklüğüne, şâhittir bu hutbesi.

Yedi türlü tefsirden, birincisini, yalnız

İyice anladılar, cemâatten her şahıs.

İkinci tefsîrini, bir kısmı anladılar,

Üçüncüsünü ise, çok azdı anlıyanlar.

Dördüncü ve sonraki, tefsîrlere gelince,

Onlardaki mânâlar, çok yüksek ve pek ince,

Olduğundan onları, anlamadı kimseler,

İlim ve mârifette, deryâ imiş o meğer.

Namaz sona erince, câmideki cemâat,

Mübârek ellerini, öpmek istedi, fakat,

Câminin üç kapısı, var idi dışarıya,

Acep hangi kapıdan, çıkardı bu evliyâ

Lâkin üç kapıdan da, çıkan seviniyordu,

Hepsi de, Öpmek ile, şereflendim diyordu.

Sonra Molla Fenârî hânesine giderek,

Talebesi olmağı, arzu eylemişti pek.

Lâkin o, Bu şehirde, sırrım faş oldu diye,

İstedi ki Bursa dan, gitsin başka bir il e.

Bir sabah, bu niyetle, çıkmıştı ki Bursa dan,

Duyup Molla Fenârî, yetişti arkasından.

Bir çınarın dibinde, geri döndürmek için,

Çok yalvardı ise de, mümkün olmadı lâkin.

Bursa ya doğru dönüp, mübârek zât o ara,

Duâ etti Bursa ya, hem de Bursalılara.

Duâyı, o çınarın, dibinde etti diye,

Bu gün Duâ Çınarı, deniyor o bölgeye.

Meşhur velîlerden Süfyân bin Abdullah Yemenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir talebesinin, yabancı bir kadına yaklaşmak istediğinde gözü­küp, bir tokat vurdu. Talebenin gözleri görmez oldu. Gelip ağlayarak yal­vardı. Tövbe eder misin deyince, evet ederim dedi. Bunun üzerine gözle­rin açılır ama sonunda kör olarak ölürsün dedi. Bu talebesi ölü­münden birkaç gün önce kör oldu ve o hal üzere vefât etti.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri devrinde, o zamânın en büyük âlimlerinden İmâm-ı A´zam hazretleri, Süfyân-ı Sevrî hazretleri, Mis´âr bin Kedâm ve Şüreyk, halîfe tarafından kâdı tâyin edilmek isteniyordu. Lâkin bunlar bu mesûliyetli işten çekini­yorlardı. Halîfe Mensûr bunları yanına çağırttı. İmâm-ı A´zam hazretleri yolda giderken arkadaşlarına; “Netîcenin nasıl olacağını size tahmin edeyim mi Ben yolunu ve çâresini bularak, Süfyân firâr ederek ve Mis´âr kendini deli göstererek bu işten kurtuluruz. Şüreyk kâdı olur.” bu­yurdu. Nihâyet yolda giderken, Süfyân-ı Sevrî hazretleri; “Kâdı tâyin edilen kimse, bıçaksız boğazlanmıştır.” hadîs-i şerîfini düşünerek oradan uzaklaştı bir vapura sığındı. “Beni gizleyiniz zîrâ öldürecekler.” buyurdu. Gizlenip kâdı olmaktan kurtuldu. İmâm-ı A´zamın buyurduğu gibi Şüreyk kâdı oldu.

Büyük velîlerden Süveyd Sincârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak Osman Sincârî şöyle anlatır: Hocam Süveyd Sincârî ile Sincar da bir sokakta giderdik. Hocam bir adamın bir kadına dikkatli bir şekilde baktığını gördü. Adam gözü ve gönlü ile ona yönelmişti. Hocam ona yak- laşıp haram olan bu işi yapmamasını bildirdi. Lâkin adam bundan vaz- geçmedi. Hocam o zaman; Yâ Rabbî! Bunun bakışını al. Tâ ki bir daha nâmahreme, yabancı kadınlara bakmasın. buyurdu. O sırada adamın gözleri görmez oldu. Aradan bir hafta geçtikten sonra o kişi Süveyd haz- retlerinin dergâhına gelip tövbe ve istiğfâr ederek günâh iş­lediğine piş- man olduğunu bildirdi. Gözlerinin açılması için duâ ricâ etti. Süveyd haz- retleri ellerini açıp; Yâ Rabbî! Bunun görür hâle gelmesini nasîb eyle. Zîrâ o, tövbe ve istiğfâr etti. Zâtına karşı özür diledi. bu­yurdu. Bunun üzerine o kişinin gözleri görmeye başladı. Sonradan o ki­şinin gözü ha- rama değse derhal gözleri görmez olur, haramdan uzak dursa görür hâle gelirdi.

Süveyd Sincârî hazretleri bir mescidde ibâdetle meşgûldü. O sırada içeri bir âmâ girdi. Kıbleyi bilemeyip ters yöne namaza durdu. O zaman Sincârî hazretleri; Yâ Rabbî! Bu kulunun gözünü nûrun ile aydınlat. bu­yurdu. Allahü teâlâ bu hâlis duâyı kabûl edip derhal o kişinin gözleri görmeye başladı. O kişi, gözlerinin açıldığını anlayınca çok sevindi ve yirmi sene daha yaşadı. Gözlerine hiç zarar gelmedi.

Ahmed bin Hâmid Sincârî anlatır: Süveyd Sincârî hazretleriyle bir yıl hacca gittik. Çölde giderken su bulamadık. Çok şiddetli susuzlukla karşı karşıya kaldık. Ölmeye az bir şey kalmıştı. Süveyd hazretleri yanımızdan biraz ayrılıp az ileride iki rekat namaz kıldı. Ben de onun gibi yaptım. Namazdan sonra ellerini açıp duâ etti. Sonra yanında bulunan sert bir kaya parçasına ellerini dokundurdu. Hemen ondan bir su fışkırdı. Çok lezzetliydi. Mübârek elleriyle bana su verdi. İçtim, susuzluğum tamâmen geçti. Süveyd hazretleri de içti. Sonra elleriyle yine o taşa mesh edip do­kundular. Hemen önceki hâle döndü. Ondan sonra tam yedi gün hiçbir şey yemedik. Aslâ açlık hissi duymadık.

Meşhûr velîlerden Şeyh Hasan (rahmetullahi teâlâ aleyh) efendiyi se­venlerinden bir zât şöyle anlatır: Borçluydum ve bir türlü ödeyemiyor­dum. Alacaklılar ise devamlı sıkıştırıp para istiyorlardı. Bir Cumâ günü Hasan Efendinin vâzını dinledim. Bir taraftan da içimden borcumu öde­yebilmem için duâ ettim. Vâzdan sonra Hasan Efendinin elini öpmek için huzûruna vardım. Bana; “Beşiktaş´ta falan yere var. Orada senin işini gö­rürler. Durma, hemen git!” buyurdu. Beşiktaş´a gittim. Gemi kaptanı kı­yâfetinde birisi beni görüp, ismimi de söyledi; “Sen falan değil misin ” dedi. Evet deyince, beni yanına alıp evine götürdü. Önüme içi para dolu bir kese koydu. İçinde borcumu ödeyecek kadar para vardı. “Efendinin emri bu kadardır.” dedi. Bunun üzerine; “Sana bu haberi kim verdi.” diye ısrarla sordum. “Bize bir kimse gelip söylemedi. Gelmesine de lüzum yok. Bizim birimizin kalb aynasında olan düşünce diğerimizin kalb ayna­sında akseder, mâlum olur.” dedi.”

Zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde toplayan İslâm âlimlerinden ve evli­yânın büyüklerinden Şeyh İbrâhim bin Ali (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Ahmed Sayyâd el-Yemenî şöyle anlatır: “Bir defâ­sında Cebel bölgesinde bulunan büyük zâtlardan birini ziyâret için Cebe- l´e gitmiştim. Orası bizim bulunduğumuz yere bir günlük mesâfede idi. Oraya vardığımda, beni, o zâtın talebelerinden biri karşıladı. Bana; “Sizin oralarda (Tihâme´de) bizim hocamız gibi büyük bir zât var mıdır ” dedi. Anladım ki, bunlar, hocam fakîh İbrâhim hazretlerini tanımıyorlardı. O talebeye cevâben; “Evet, var.” dedim. O talebe hocamı tanımadığı için, kendi hocasının daha üstün olduğunu söyledi. Aramızda böyle biraz konuştuktan sonra, elimden tutarak beni hocasının huzûruna götürdü. Bana bir şey yapılacağından çok korktum. Ben bu hâlde iken, birden ho­cam fakîh İbrâhim hazretlerini yanımızda gördüm. Allahü teâlânın izni ile, aradaki bir günlük yolu bir ânda gelmişti. Bana; “Filan kimseden mi kor­kuyorsun Korkma!” buyurdu. Sonra onların arasına girdi. Onlara; “Size gelen bu Sayyâd, size iyilik yapmak istiyor. Siz ise onun kalbini kırıyor­sunuz.” buyurdu. Sonra elimden tuttu. Oradan ayrıldık. Hocamın buna benzer kerâmetleri çoktur.”

Samsun evliyasından Şeyh Kutbeddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri için Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunu olduğu rivâyet edilmekte olup türbesi, Samsun Eski Mezarlıkta kendi ismini taşıyan câ­minin yanındadır. Bir kerâmeti şöyle anlatılır:

Rus donanmasının 1853 Sinop baskını sırasında 3-5 savaş gemisi de Samsun açıklarına kadar gelerek şehri topa tutar. Şehirde karşılık ve- re­bilecek bir kuvvet de bulunmamaktadır. Ancak Şeyh Seyyid Kutbeddîn hazretlerinin bulunduğu eski mezarlıktan top atışları ile karşılık verilir. Rus gemileri de bir miktar hasara uğradıktan sonra çekilip gitmek mec­bûriyetinde kalırlar.

Meşhûr velîlerden Şeyh Reyhan Adenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin de aralarında bulunduğu bir cemâat bir gece Aden surları­nın kapılarının kapatılması sebebiyle dışarda kalmışlardı. Geceyi Aden sâhilinde geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Gece vakti onu sevenlerden biri huzûruna varıp; “Acıktım. Canım herise yemek istiyor.” dedi. “Ben heriseci miyim ” dediyse de o kimse ısrar etti. Bunun üzerine bir de baktı ki, önünde tabak içinde herise duruyor. Bu işin Reyhan bin Abdullah haz­retlerinin kerâmeti ile olduğunu anlayıp, bu defâ herisenin üzerine yağ istedi. Şeyh hazretleri; “Şuna bakınız. Ben yağcı mıyım, bir de benden yağ istiyor ” dedi. O kimse ısrar etti. Bunun üzerine ona bir kap verip; “Al şu kabı git denizden su doldur gel de abdest alalım.” dedi. Gidip suyu getirince, o sudan herisenin üzerine biraz döktü. Kerâmetiyle döktüğü su gâyet nefis bir yağ oldu. Hayatta o yemekten daha lezzetli bir yemek ye- medi.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin hizmetinde bulunan Bekr Dîneverî şöyle anlatır: “Hazret-i Şiblî´nin ömrünün son günlerinden bir cumâ günüydü. Hastalığı biraz geçtiği için bana; “Câmiye gidelim.” dedi. Berâber giderken bana karşıdan gelmekte olan şahsı işâret etti ve; “Şu şahsı görüyor musun ” deyince; “Evet.” Di- ye cevap verdim. Bunun üzerine; “İşte onunla yarın bizim işimiz ola­cak.” dedi. O gece Şiblî hazretlerinin hastalığı arttı ve vefât etti. Bana; “Falan yerde sâlih bir kimse var sabahleyin haber ver de cenâzeyi yıka­sın.” dediler. Sabah olunca târif edilen zâtın evine gidip kapısını çaldım. Hâne sâhibi; “Şiblî hazretleri vefât mı etti ” diye sorunca; “Evet.” dedim. Dışarı çıkınca bir de baktım ki, Şiblî hazretlerinin dün işâret ettikleri kimse değil mi Hayret ederek “Lâ ilâhe illallah” dedim. O zât; “Neden hayret ettin ” deyince, Şiblî hazretlerinin, kendisini göstererek söyledik­lerini naklettim.”

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şihâbüddîn-i Sühreverdî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Evliyâdan, yüksek mertebede bulu- nan birine, hiçbir kerâmet ve hârika verilmiyebilir. Çünkü kerâmetler, ya- kîni, inanmayı arttırmak için verilir. Yakîn ihsân edilen birinin kerâ­met- lere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler, Zât-ı ilâhînin zik­rin- den ve kalbin bu zikirle zînetlenmesinden aşağıda kalır.”

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin

BAŞI YARIM TIRAŞLI

Berberde saç tıraşı, olurken Ebü´l-Vefâ,

Yarısında kalkarak, koşturdu bir tarafa.

Berber bunu görünce, merak sardı içini,

Çünkü anlamamıştı, ne için gittiğini.

Ve lâkin geçer geçmez, aradan yarım saat,

Gelip yine yerine, oturdu mübârek zât.

Tıraş tamamlanırken, sordu berber: “Efendim,

Öyle âcil nereye, gittiniz, merak ettim ”

Buyurdu ki: “Gittiğim, Irak´ta falan yerdir,

Orası bu diyârdan, bir günlük mesâfedir.

Şimdi sen, yârın sabah, yola çık, oraya git,

Şöyle şöyle bir kimse, göreceksin o vakit.

Ona de ki: Denizde, seyahat ederken siz,

Fırtınaya tutulup, batacaktı geminiz.

O zaman dediniz ki, “Kavuşursak felâha,

On bin dînar verelim, Seyyid Ebü´l-Vefâ´ya.”

Başı yarım tıraşlı, biri geldi âniden,

Düzeltti geminizi, kurtuldunuz sâlimen.

İşte onun yanından, geliyorum bendeniz,

On bin dînar adağı, bana teslîm ediniz!”

Berber gelip o zâtı, buldu aynı şehirde,

Anlattı hâdiseyi, ona aynı şekilde.

Adam hayret ederek, dinleyip o berberi,

On bin dînarı verip, gönderdi onu geri.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, misâfirlerin hizmetiyle vazîfeli levâzım âmiri, bir akşam üzeri huzûruna gelerek; “Efendim! Bu fakîr, bu akşam üzeri, bin erkek ve beş yüz kadın misâfirin yemeklerini çıkartıp yedirdim. Şu anda beş yüz kişi Nehrî´ye girmektedir. Anbarlarda un kalmadı, ne yapayım ” diye arzedince, Sey- yid Tâhâ; “Anbarlarda olması lâzım.” buyurdu. “Efendim, süpürdüm, bir şey kalmadı.” deyince; “Bir daha bak.” diye emretti. Bunun üzerine âmir gidip baktığında, anbarların unla dolu olduğunu hayretle gördü.

Kırım´da yetişmiş olan âlim ve velîlerden Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebesi olan Mahmûd Kefevî hocasının şu kerâmetini anlattı: “Gemiye binip İstanbul´a gitmek üzere yola çıktık. Ben o zaman gençtim ve bu benim ilk yolculuğumdu. Hoş bir rüzgârla dört gün gittik. Sonra şiddetli bir rüzgârla deniz kabardı. Dalgalar her taraftan vurmaya başladı. Gemide bulunanlar korku, dehşet ve ümitsizlik içinde bâzı mal ve eşyâlarını denize attılar. Bu ızdırap ve sıkıntı bana da ümitsizlik vermeye başladı. Hocam Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, geminin alt katında sâkin ve telaşsız bir halde oturuyordu. Dalgaların şiddetli vuruşları gemide bulunanların ve benim korkumu iyice arttırdı. Hocam bana bakıp; “Korkma! Allahü teâlâ bizi kurtaracak ve biz Erikli Kasabasının doğu tarafındaki Hacı Baba Dergâhında kuşluk vakti oturup süt içeceğiz ve incir yiyeceğiz.” buyurdu. Gemicilerin hesâbına göre seksen mil yolumuz kalmıştı. Ebû Bekr Kefevî hazretleri sükûn ve vekar içinde tatlı ve güzel sesiyle Kehf sûresini okumaya başladı. Biz ra­hatladık ve korkumuz kalmadı. Halbuki dalgaların vuruşları hâlâ devâm ediyordu. Nihâyet Allahü teâlâ bizi, hocam Ebû Bekr Kefevî hazretlerinin duâsı bereketiyle kurtardı. Gecenin sabahında Erikli sâhiline çıkıp doğ­ruca Hacı Baba Dergâhına ziyârete gitti. Biz de onu tâkib ettik. Hep bir­likte oturduk. Hocamız Kur´ân-ı kerîm okuyor biz de dinliyorduk. O sırada dergâhın çevresinden bir kadın iki elinde birer çanak ile çıkageldi. Kap­ları önümüze bıraktı. Biri süt, diğeri incirle doluydu. Şeyh Ebû Bekr Kefevî tebessüm ederek bize baktı ve; “Bismillah ile yiyiniz!” buyurdu. Biz besmele ile yedik. Hocamın bu kerâmetine şâhid olduğumuz zaman, H.949 senesiydi.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on sekizin­cisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir ilk­bahar mevsiminde, Herat´dan Taşkend´e gitmek üzere yola çıkmıştı. Ak­şam olunca, yolda bir talebesinin bulunduğu yere ulaşmış ve o gece orada misâfir olmuştu. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Gece yatacağımız zaman bana; “Sen benim yattığım odada yat!” dedi. Bunun üzerine onun yattığı odada, ondan uzak bir köşeye çekilip, orada geceledim. Gece- yarısı ismimi söyleyip; “Uyuyor musun! Uyanık mısın ” dedi. Ben de; “Uyumuyorum efendim.” dedim. “Hemen kalk, kıymetli eşyâlarını topla ve derhâl dışarı çık!” buyurdu ve kendisi de süratle dışarı çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Kıymetli eşyâlarını toplayıp hayvanlara yüklesinler. Beni tâkib edip peşimden geliniz ” dedi. Süratle uzak bir te­peye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu tâkib ettik. Tepeye çı­kıp, üzerinde durdu. Biz de yanında durduk. Bizimle gelenler, bu duruma şaşırarak; “Sebeb nedir ki, geceyarısı uykumuzu bölüp buraya geldik.” diyorlardı. Bir kısmı da ihmâl gösterip, gelmemişti. Biz tepe üzerinde iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ev ve ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Kendilerini, selle uzun bir mücâ­deleden sonra zor kurtardılar. Pekçok yeri harab eden bu selin, o bel­dede bir benzeri görülmemişti. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bu kerâmetini görerek, onun büyük bir velî olduğunu anladılar. Ona daha çok bağlanıp, sevdiler.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinden Şeyh İyân hazretleri şöyle anlatmıştır: Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rast- ladı. Karşıya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, sudan geçtiler. Ubeydullah-ı Ahrâr haz­retleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareket- ten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek salı dağıtıyordu. Ben çok korktum. Karşı sâhile bir ok atımı mesâfe vardı. Suyun şiddetle ak­tığı ye- ri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar git gide biraz daha çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniy- yetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-ı Ahrâr haz- retleri bu durum karşısında birdenbire “Allah!” diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, neticeyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiç­biri çözül- meden, sal karşı kıyıya ulaştı. Kıyıya gelince, hocam bana; “Kalk!” bu- yurdu. Kalkıp, sal üzerinden kıyıya atladım. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarını yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yığını hâ­line gelip, su üzerinde dağılıverdi.”

Şam´ın büyük velîlerinden Ukayl el-Münbecî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin davranış ve konuşmaları hikmetli idi. Bir gün, Şeyh Mesleme hazretlerinin talebelerinden birkaçı ile birlikte Fırat Nehri kena­rına geldiler. Herbiri seccâdesini su üzerine sererek, oturup karşıya geç­tiler. Ukayl el-Münbecî de seccâdesini serdi. Üzerine oturmasıyla suya battı ve bir müddet sonra karşı kıyıdan çıktı. Fakat üzerinde en küçük bir yaşlık görülmedi. Talebeleri, bu durumu gidip hocaları Şeyh Mesleme hazretlerine arzedince; “O, rahmet deryâsına dalanlardan biridir.” bu­yurdu. Bu sebeple ona Gavvâs dendi.

Yine, Ukayl el-Münbecî şarktaki köylerden birinde iken, başka bir yere gitmek istedi. Kaldığı köyün minâresine çıktı ve halka seslenip oraya ça­ğırdı. Halk toplanınca, kendisini minârenin şerefesinden boşluğa bırakı­verdi ve uçmaya başladı. Peşinden gidenler onu Münbec denilen köyde buldular. Bu sebeple de kendisine Tayyâr, havada uçan denildi.

Ukayl el-Münbecî bir gün Münbec´de bir dağ kenarındaydı. Yanında da sâlih, temiz kimselerden müteşekkil bir topluluk vardı. Bunlardan biri; “Tasarruf sâhibi olmanın alâmeti nedir ” diye sorunca; “Karadaki hay­vanlar, denizdeki balıklar toplansınlar dese, derhal toplanırlar.” buyurdu. Daha sözünü bitirmeden dağdan hayvanlar inmeğe başladı. Balıkçılar da, Fırat´ın çeşit çeşit balıkla dolduğunu haber verdiler.

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini babası Sultan Veled hazretleri anlattı: “Ârif Çelebi, beş yaşlarında idi. Bir gün, başı iple bağlı bir öküzün yularından tutmuş götü­rüyordu. Onu o hâlde görünce; “Ey Ârif, bu öküz de nedir Onu nereye götürüyorsun ” dedim. Cevâbında; “Bu yular, filân beyin başına takılan yulardır. Çünkü Mevlânâ dergâhına dil uzatmaktadır.” dedi. Çocuğun bu hâline güldüm, fakat üç gün sonra duyduk ki, o beyin evini yağma edip, başını kesmişler.

Ârif, yine bir gün toprakla oynuyordu. Bir müddet onu seyrettim. Top­rağı mezar gibi balık sırtı yapıp, başlarına taş dikti. Ona; “Ârif bu nedir ” diye sordum. Cevâbında; “Bu, falanın kabridir.” dedi. O gün, dediği gibi o kimse vefât etti.

Ârif Çelebi on iki yaşlarında idi. Birgün medresede dolaşırken, cübbe- sini yere serip; “Buyurun, cenâze namazını kılalım.” dedi. Ben yine hay- retle; “Bu kimin cenâzesidir ” diye sorduğumda; “Üstâdımız Hüsâmed- dîn Çelebi´nin cenâzesidir!” dedi. O gün, Hüsâmeddîn Çelebi´nin bağda hastalandığı haberi geldi. Birkaç gün sonra da vefât etti.

Ârif Çelebi´yi sevenlerden Kerîmüddîn anlattı: “Ârif Çelebi, bir gün ka­leye gitmek istedi. Hemen kale muhâfızına haber verdik. Muhâfız ve yar- dımcıları hazırlanıp, Ârif Çelebi´yi hürmetle karşıladılar. Ârif Çelebi uygun bir yerde oturup sohbet etmeye başladılar. Sohbet esnâsında, kale mu- hâfızı kalbinden; “Ârif Çelebi hazretlerine ne ikrâm etsem ki, bostan tar- lasına kavunları da yeni ekmiştim. Keşke daha önce eksey­dim, şimdiye kadar biter, olgunlaşırdı.” gibi şeyler geçirdi. Bu sırada Ârif Çelebi, muhâ- fıza dönerek; “Bize kavun ikrâm etmeyecek misiniz dedi. Muhâfız da; “Efendim! Ben de şimdi bunu düşünüyordum. Fakat kavu­nun çekirdek- lerini yeni ekmiştim, daha çıkmamıştır bile” dedi. Ârif Çelebi ise tekrar; “Siz gidiniz, misâfirlerinize kavun ikrâm ediniz.” buyurunca, muhâfız; “Bunda bir hikmet olsa gerektir.” diyerek bostana girdi. Kavun­ların ekil- diği yere varınca, hayretinden aklı gidecek gibi oldu. Yeni diktiği çekir- dekler, yetişmiş, kavunlar meydana gelmiş ve olgunlaşmıştı. Hemen en olgunlarından birkaç tâne alıp götürdü. Kesip, ikrâm etti. Bu hâdiseye, orada bulunanlar da hayret etti. Kale muhâfızı Emîr Necmeddîn kalbin­den; “Acabâ şimdi Ârif Çelebi´nin bu kerâmeti gibi kerâmet gösterebilen var mıdır ” diye düşünüyordu. Ârif Çelebi, bu kerâmetini görüp hayret edenlere karşı da; “Allahü teâlâ, hazret-i Meryem için kuru hurma ağa­cından tâze hurma yarattı. Cenâb-ı Hakk´a, bir dostunun hâtırı için birkaç kavun yaratmak zor değildir. Bunda hayret edecek bir şey yoktur.” bu­yurdu. Sohbet bittikten sonra, Ârif Çelebi evine döndü. Orada olanlar, muhâfızla birlikte bostana gittiler. Bostana geldiklerinde, tohumların daha yeni çimlenmekte olduğunu ve yaprakların çıkmaya başladığını gördüler. Hepsinin de Ârif Çelebi´ye olan bağlılıkları arttı. Ona kalblerinde daha çok muhabbet beslediler.”

Ârif Çelebi, Konya´nın Akşehir kazâsına dostlarını ziyârete gitmişti. Akşehir´de her gün sohbetler ederek, birkaç gün geçirmişti. Şehrin hâ­kimi olan İzzeddîn ismindeki kimse düşündü ki; “Akşehir´in yedisinden yetmişine herkes, Ârif Çelebi´ye pek fazla muhabbet besliyorlar. Ola ki tarafımdan, onun hoşuna gitmeyen bir hareket meydana gelir de kalbi kı­rılır. Bu durum ise bizim mahvolmamız demektir. En iyisi, Ârif Çelebi´yi uygun bir şekilde Konya´ya göndermek lâzım.” Hâkim İzzeddîn, bu dü­şünce ile evinden çıktı. Atına binmiş giderken, yolda Ârif Çelebi´ye rast­ladı. İzzeddîn daha bir şey söylemeden, Ârif Çelebi; “Ey İzzeddîn! Bâzı dostlarımız bizi Akşehir´den göndermek isterler. Sanırım ki, biz daha bu­radan ayrılmadan, onlar tekrar yalvarıp yakararak kalmamızı isterler. Fa­kat artık iş işten geçmiştir. Onların tekliflerini red ederiz. Bir daha da Ak­şehir´e gelmeyiz ve ebedî olarak pişmân olurlar.” dedi. Bunları ter döke­rek dinleyen Hâkim İzzeddîn, atından aşağı atladı ve Ârif Çelebi´nin elle­rini öpmek için sarıldı, suçunu îtirâf etti. Bundan sonra, Ârif Çelebi´yi en çok sevenlerden ve ona en bağlı talebelerinden oldu.

Ladik şehrinde Nâzıroğlu isminde bir Emîrzâde vardı. Şehrin ileri ge­lenlerinden bâzıları Emîrzâdeye; “Hepimiz Ârif Çelebi´ye talebe olmakla şereflendik. Allahü teâlânın velî kullarına talebe olmak bulunmaz nîmet­tir. Onlar ki, vefât ânında şeytânı kovalarlar, âhirette şefâat edip kurta­rırlar. Gel sen de onun talebesi ol ve kurtul!” dediler. Emîrzâde de; “Elbet ben de talebesi olmak isterim. Fakat bir şartım var, o da; bana duâ edip, cenâb-ı Hak bir çocuk ihsân ederse, talebe olurum. Yoksa talebesi ol­mam.” dedi. Ertesi gün Emîrzâde, sabahın erken saatlerinde hamama gitmek için evinden çıktı.Yol üzerinde durmakta olan birini gördü. Yanına yaklaşırken; “Acabâ bu saatte yol üzerinde bekleyen kimdir Yoksa sar­hoş falan mıdır ” diye düşünüyordu. Yanına geldiğinde, o kimsenin Ârif Çelebi hazretleri olduğunu görünce şaşırdı, öyle düşündüğüne pişmân oldu ve ellerini öpmek için eğildi. Ârif Çelebi ise; “Düşüncelerinde yanılı­yorsun Emîrzâde! Ben sarhoş değilim. Bu erken saatte burada olmamın sebebi ise, senin kurtuluşuna vesîle olmak içindir. Al bu gül demetini evine git! Allahü teâlâ sana hayırlı evlât ihsân eylesin.” buyurdu. Emîrzâ- de, Ârif Çelebi´nin ellerini öptükten sonra, gül demetini alarak evine gitti. Bir sene kadar sonra bir erkek evlâdı oldu. Emîrzâde de Ârif Çelebi haz- retlerine gelerek, hizmetiyle şereflendi ve onun en kıymetli talebelerin- den, keşif ve kerâmet sâhibi bir kimse oldu.

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Muhammed Üftâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir kadın gelip; “Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftirâcıların şikâyeti ile hapse attılar. Hakkımızı ara­yacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oğlumun suçsuz ol­duğu anlaşılsın.” dedi. Bunu derken, kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allahü teâlâya duâ etti. Kadına dönerek; “Evinize gidebilirsiniz.” buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın, evlâdına sarılıp gözlerinden öptü ve; “Yavrucuğum! Seni hapishâneden nasıl oldu da bıraktılar ” deyince, oğlu; “Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Şaşırıp kaldım.” dedi. Kadın, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladı.

Muhammed Üftâde hazretlerinin yanına, bir ikindi vaktinde, yaşlı bir kimse geldi. “Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Va­zifelerimizi yaptıktan sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getireme­dim. Yanlarına bir mikdar para bıraktıktan sonra, kendim geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim.” diye yalvardı. Üftâde de; “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim.” bu­yurdu. Hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra; “Şimdi bakınız! Kâbe-i muazza- manın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi ” buyurdu. Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kâbe´nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklara hitâb ede- rek; “Annenizle birlikte, Harem-i şerîfin dışındaki deveye binip acele ge- liniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden de- veye binip Bursa´ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün göre bil- diği uzaklığı katediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde, deveye bir şeyler söyleyince, birden kay­boldu. O, hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme!” diye tekrâr tenbih eyledi.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerinin sevdiklerinden Baba Tarak anlatır: Balıkçı idim. Ba­lık avlar, onunla geçinirdim. Bir seher vakti Yahyâ Efendi hazretlerinin dergâhına vardım. Beni gördükte; Gel, teknen ile beni denizde bir gezdi­river. Allahü teâlânın kudretini düşünelim. Deryâyı bir güzel seyredelim. buyurdu. Ben de; Başüstüne efendim! dedim. Hemen gidip kayığa bin­dik. Yahyâ Efendi hazretleri kayığa oturdu. Kıyıdan biraz ayrılınca, gön­lümü bir üzüntü kapladı. Gam ile doldum. Zîrâ hanımım bana o gece fa­kirlikten yakınıp; Evin ihtiyâcını karşılayamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çe­yizi bile yok. Sen ise durmadan Yahyâ Efendiye gidersin. O da böylece seni işten alıkoymaktadır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl îcâbıdır.” de­mişti. Gece söylediği bu sözleri hatırıma gelmişti. Kimseye bir şey söy­lememiştim. Birden Yahyâ Efendi hazretleri bana; Evlâdım! Yanında ba- lık tutmaya ağın var mı diye sordu. Ben de; Efendim, denizde balık olmayınca, ağ olmuş neye yarar. diye cevap verdim. Yahyâ Efendi yine; Balık yok ise üzülme. Allahü teâlâ sana rızkını elbet ihsân ediverir. Ağı bana ver. Şimdi sana Allahü teâlânın kudretini göstereceğim. buyurdu. Yahyâ Efendi bu sözü söyler söylemez denizin yüzü balıkla dolup kay­namaya başladı. Ağı attı, içi balıkla doldu. Onları kayığın içine boşalttı. Herbiri iri iri, tâze kefallerdi. Bana dönüp; Evlâdım! Şimdi beni kenara bırak, sen de balıkları satmaya git. Bu balıklar ne kadar para ederse, onunla kızına babalık yap. Çeyizini alıp, hazırla. Hanımının da istedikleri böylece yerine gelsin. buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım. Zîrâ benim üzüntü sebebimi anlamıştı. Hemen Yahyâ Efendi hazretlerini kıyıya bıraktım ve balıkları pazarda satmaya gittim. Balıkları satıp para­sını getirerek, durumu hanıma anlatıp parayı saydım. Hanım buna çok sevindi. Bütün ihtiyaçları karşıladım. Çeyizi aldık. Hanım ondan sonra bana karşı hiç huysuzluk yapmaz oldu. Sonra koşarak Yahyâ Efendi hazretlerinin huzûruna geldim. Beni tebessüm ile karşıladı ve; Balığı şu kadara sattın ve ihtiyaçlarını da karşıladın herhalde. buyurdular. Ben de; Evet efendim. Size canım fedâ olsun. Bize kereminizle yardım etti­niz. dedim. Sonra bana; Ey Baba Tarak! Sen bu sırrı kimseye söyleme. Allah için yayma. Bizdeki yardım doğrudur. Kısmetmiş ve senin hakkın olmuştur. buyurdu.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin daha küçüklüğünde garip halleri görüldü. Bir gün annesi ile berâber şehrin dışında gidiyorlardı. Âniden bir kimse geldi. Yahyâ Şirvâ- nî nin elinden tuttu. Havaya yükselip gözden kayboldular. Bu hâli gören annesinin içine korku düştü. Üzülüp ağlamaya başladı. Çâresiz kalıp, hiçbir yere de gidemedi. Şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemedi. Bir de baktı ki, biraz sonra oğlu Seyyid Yahyâ Şirvânî yanında duruyor. Kavuş- manın sevinç ve şaşkınlığı ile oğluna; Oğul nereye gittiniz Ben üzüntü- den helâk olacaktım! dedi. Seyyid Yahyâ da; Bir yere vardık. Orada bu dînin ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Beni ortalarına al­dılar. Hepsi bana iltifât etti. Hayır duâ buyurdular. İçlerinden biri ayağa kalkıp, bunu (Yahyâ Şirvânî yi) bana satın dedi.

Beni ona teslim ettiler. O zât bana, şimdi annenin yanına git. Ben seni yine bulurum dedi. Bunun üzerine kendimi burada buldum. dedi.

Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin talebesi Mîr Gülle anlatır: Seyyid Yahyâ hazretleri çok merhâmetliydi. Bir gün talebeleriyle şehir dışına ge- zintiye çıktı. Bir nehir kenarına geldiklerinde, Seyyid Yahyâ hazretleri bir kilim üzerine oturdu. Talebeleri de her biri bir iş için etrâfa dağıldılar. O sırada zâlim bir kişi av peşine düşmüş ve oraya gelmişti. Bu kişi Seyyid Yahyâ hazretlerini tanımayıp ona; Hey âşık! Gel şu matarayı al, su doldur getir içeyim. diye seslendi. Seyyid hazretleri tefekkür hâlinde olduğundan söylediğini duymadı. O zaman o zâlim kişi atından inip nehre su almaya gitti. O sırada da Seyyid hazretleri yerinden kalkıp ne­hirden su almakta olan kişiye hitâben; Hey kan içici adam ne yapıyor­sun diye seslendi. O kişi suyu harâretle içmek üzere iken mataradaki suyu döktü. Su kan olmuştu. Tekrar doldurduğunda yine kan olduğunu gördü. Bunun üzerine hemen yaptıklarına pişman olup, Seyyid Yahyâ hazretlerinin ayaklarına kapandı. Talebeleri arasına girdi.

Âriflerin ve evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından Yâkût-i Arşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kerâmetlerinden biri şuydu: Ken­disine yemesi için bir yemek getirilse ve o yemek şüpheli olsa, o yeme­ğin üzerinde bir zulmet ve ağırlık olduğunu hissederek, aslâ yemezdi ve terkederdi.

Tasavvuf ehli ve halk şâiri Yûnus Emre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kerâmeti:

İŞ HİZMETTE

Yûnus Emre, mânevî, bir işâret alarak,

Vardı Tapduk Emre´nin hizmetine koşarak.

Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,

İlerleme olmadı, mânevî âleminde.

Üzüntüden kendini, atıverdi dağlara,

Baş açık, yalın ayak, dolaşırken bir ara,

.

Bir gün iki kişiye, rastladı birden bire,

Onları çok severek, dost oldu onlar ile.

Yemek vakti gelince, duâ etti birisi,

O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.

Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah´a,

Akşam vakti öbürü, duâ etti bir daha.

Yine aynı şekilde, bir tepsi indi gökten,

Öyle ki bu yemekler, nefisti ötekinden.

Üçüncüde Yûnus´a dönerek o müminler;

“Sıra sende, şimdi de, sen duâ et.” dediler.

O zaman Yûnus Emre, kaldırdı ellerini,

Dedi ki: “Yâ İlâhî, mahcup eyleme beni.

Onlar kimin ismiyle, duâ ettiler ise,

O zâtın hürmetine, bir sofra gönder bize.”

Duâsı biter bitmez, baktılar biraz sonra,

İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.

Dediler: “Ey arkadaş, nasıl oldu bu öyle,

Sen kimin hürmetine, duâ ettin ki böyle ”

Dedi ki: “Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz

Siz kimin yüzü suyu, hürmetine derdiniz ”

Dediler: “Taptuk Emre, yanında hizmet yapan,

Yûnus´un hürmetine, istiyorduk her zaman.”

Yûnus bunu duyunca, dergâha döndü yine,

Yattı Taptuk Emre´nin, kapısının önüne.

O zaman hocasının, görmüyordu gözleri,

Evde, el yordamıyla, yürüyordu ekseri.

Çıkıyorken, ayağı, takılınca bir şeye,

Dedi: “Bizim Yûnus mu, gelip yatmış eşiğe.”

Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden,

Yûnus, Yûnusluğunu, kazanmıştı o günden.

Dağdan odun taşırdı, yıllarca o dergâha,

O mânevî kapıdan, ayrılmadı bir daha.

Yûnus unutulmadı, yüzyıllar geçse bile,

Zîrâ hizmet etmişti, üstâdına zevk ile.

Evliyânın büyülerinden Yûsuf Mahdûm (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhında çok talebe bulunduğundan, su yetmiyordu. Bu­nun için bir yerden su getirilmesi gerekiyordu. Bu durum Yûsuf Mah­dûm a arz edilince; Dergâhımızda âb-ı hayat gibi su varken, uzaktan su getirmeye ne lüzum var buyurup, ellerinde bulunan asâsı ile dergâhın avlusunda münâsip bir yeri işâret etti. Orası kazıldığında, fazla derine inmeden, çok tatlı ve güzel bir su çıktı. Yûsuf Mahdûm, sonra şöyle bu­yurdu: Talebeler belki her zaman su çekecek bir kap bulamazlar, bu se­beple zahmet çekebilirler. Ey su! Kuyunun ağzına yüksel! buyurdu. Su, Allahü teâlânın izni ile tam kuyunun ağzına kadar geldi, fakat bir damla bile taşmadı. Hâlen kuyu, ağızına kadar su dolu hâldedir. Kullanmakla hiç eksilmeyip, Şirvan halkının îtibâr ettiği ve kıymet verdiği bir sudur.

Büyük velîlerden ve Mısır da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ramazân-ı şerîfin son on gününde, Câmi-ül-Ezher de îtikâfta bulunurdu. Bu sırada Şamlı bir tüccar geldi. Zekeriyyâ Ensârî ye; Gözlerim görmüyor, herkes, sen duâ eder­sen, Allahü teâlânın senin duânı kabûl edeceğini, senin duân hürmetine gözlerimin açılacağını söylediler. dedi. Zekeriyyâ Ensârî, Allahü teâlâya onun gözlerinin görmesi için duâ etti. O tüccara da; Allahü teâlâ duâmı kabûl etti. Fakat sen buradan ayrıldıktan bir süre sonra gözlerin açıla­cak. dedi. Tüccar kalmakta ısrar edince, Zekeriyyâ Ensârî; Eğer gözle­rinin görmesini istiyorsan buradan gitmen gerekiyor. dedi. Tüccar bunun üzerine oradan ayrıldı. Gazze ye gelince gözleri açıldı. Bir mektup yaza­rak gözlerinin açıldığını Zekeriyyâ Ensarî ye bildirdi. Zekeriyyâ Ensârî ona cevap olarak; Eğer Mısır a gelirsen tekrar gözlerin kapanır. diye bir mektup yazdı. Tüccar vefât edinceye kadar Kudüs te kaldı.

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse- yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle- ri ile ilgili olarak, Abdülmelik bin Mervan, Haccâc a; Abdülmuttalib in oğulla­rını öldürmekten çok sakın, onlara iyi muâmele et! diye bir mektup yaza­rak gizlice gönderdi. Bu, Zeynelâbidîn e mâlûm oldu. O da Abdül- melik bin Mervan a; Falan gün ve saatte Haccâc a şöyle bir mektup yazdın. Resûlullah bana, bu yaptığının Allahü teâlânın katında makbul olduğunu, bunun karşılığı olarak da mülkün sende sâbit kalıp, pâdişâhlık zamânı­nın biraz daha arttırıldığını haber verdi. diye bir mektup yazdı. Ve bunu kendi devesiyle birine verip gönderdi. Abdülmelik mektuptaki târih ile yazdığı târihin aynı olduğunu görünce hayret etti. Deveye götü- rebileceği kadar hediyeler yükletip Zeynelâbidîn e gönderdi.

ALTIN TUTAN BALIKLAR

Evliyânın büyüğü olan Zünnûn-i Mısrî,

Allahü teâlânın, aşkıyle yanan biri.

Gemiyle yolculuğa, çıkmış idi bir ara,

Bir yolcu, cüzdanını, kaptırdı hırsızlara.

Arayıp bulamadı, o cüzdanı alanı,

Parası gittiğinden, sıkıldı hayli canı.

Gemide bulunanlar, Zünnûn hazretlerine,

Dediler ki: “Sen aldın, çıkar ver sâhibine.”

Ne kadar “Ben almadım.” dediyse de onlara,

Mârûz kaldı yine de, çok ağır ithâmlara.

Başlayacaklardı ki, işkenceye, dövmeye,

O başladı Allah´a, kalbden duâ etmeye:

“Yâ Rabbî, senden gayri, kapı yok yalvaracak,

Suçum olmadığını, sen biliyorsun ancak.

Hakâret ediyorlar, dövecekler hem dahi,

Beni bu zâlimlerden, sen kurtar yâ İlâhî!”

O, kalbinden gizlice, böyle duâ edince,

Bir anda suyun yüzü, balık doldu bir nice.

Birer altın vardı ki, ağzında her birinin,

Sanki yarışırlardı, Zünnûn´a vermek için.

Alıp verdi onlara, birinden tek altını,

Şaşkına çevirmişti, bu hâl gemi halkını.

Onlar bunu görünce, geldiler hep insâfa,

İşkence eylemekten, vaz geçtiler bu defâ.

Anladılar Allah´ın has kulu olduğunu,

Dediler: “Başka biri, almıştır elbet onu.”

Biri çıkıp dedi ki: “Ben almıştım vallahi,

Bu zâtın hürmetine, affedin beni dahi.”

Balıklar böyle yardım, edince bu velîye,

Ona Zünnûn dediler, Balık sâhibi diye.

Aşk-ı İlâhî ile, yanıyordu kalbi hep,

Rabbinden gayrisinden, etmezdi bir şey talep

Doğru yolu bulması, anlatılır şöylece:

Bir yerde fakirlerle, sabahladı bir gece.

Ertesi gün o yerde, buldu bir küp altını,

Ve açtı merak edip, üstünün kapağını.

Çevirip baktığında, neşe doldu yüzünde,

Zîrâ Allah yazısı, var idi iç yüzünde.

Gerçi velî değildi, o zamanlar kendisi,

Lâkin Hak teâlâya, pekçok idi sevgisi.

Dağıttı altınları, fakirlerin hepsine,

Yalnızca o kapağı, ayırdı kendisine.

Kârlı buldu kendini, o kapağı alarak,

Ona göre altından kıymetliydi o kapak.

O Allah yazısını, öpüp koydu başına.

O gece nûrlu bir zât, girerek rüyâsına.

Buyurdu ki: “Dün gece, buldun bir küp altını,

Kapağının içinde, gördün Allah adını.

Ve çok kıymet vererek, sen Rabbinin adına,

Yazı olan kapağı, tercih ettin altına.

Mâdem Allah ismini, tuttun sen böyle azîz,

Seni dahi yüceltsin, azîz etsin Rabbimiz.”

Uyanınca gördü ki, pekçok idi sevinci,

Zîrâ baktı tamâmen, nûr dolmuş kalbi, içi.

Zâten yaratılıştan, müsâitti bu yola,

Oldu kısa zamanda, o da büyük evliya

Share.

About Author

Leave A Reply