Keramete İtiraz

0

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sekkâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında bir defâsında, bâzı kimse­ler gemi ile bir yere gidiyorlardı. Yolcular arasında Abdurrahmân hazret­lerinin talebelerinden birkaç kişi de vardı. Bir ara, geminin tabanından bir yer delindi. Ne yaptılarsa delinen yeri tıkayamadılar. Vazîfeliler çâresiz kalıp, geminin batmasından korktular. Onlardaki bu telaşı görüp, vaziyeti anlayan talebeler, hocaları Abdurrahmân bin Muhammed´den yardım istediler. O esnâda hocalarını gemide gördüler. Ayağını, gemiye su giren yere koydu. Sonra bir şeyler ile o delik yeri kapadı. Su girmez oldu. Bu duruma yolcular çok sevindi. Herkes rahatlamıştı. Abdurrahmân hazret­leri, birden gözden kayboldu. O büyük zâtın talebeleri hürmetine, diğer­leri de kurtuldular ve yollarına devâm ettiler.

Bu hâdiseyi işitenlerden bâ­zıları, onun bu kerâmetini inkâr ettiler. “Böyle şey olmaz.” dediler. Îtirâz­cılar, bir yolculuğa çıkmışlardı. Yollarını kaybettiler. Üç gün üç gece do­laştıkları hâlde yollarını bulamadılar. Ellerinde bulunan yiyecek ve suları da bitmişti. Başlarına gelen bu sıkıntının, o zâtın kerâmetini inkâr et­mekten olduğunu anladılar. Îtirâzlarına tövbe ederek, bu sıkıntıdan kur­tulmaları hâlinde mallarından belli mikdârını o zâta vermeyi ve hizme­tinde bulunmayı adadılar. Tam bu sırada yanlarına, hiç tanımadıkları biri geldi. Bunlara tâze hurma ve su verdi ve yolu târif edip gitti. O kimseler, hurmalarla karınlarını doyurdular ve sudan içtiler. Târif edilen yere doğru gidince, yollarını kolayca buldular. Memleketlerine vardıkları zaman a- daklarını yerine getirdiler.

Evliyânın büyüklerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi İbn-i Kavvâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bulunduğu yerde bir kişi vefât etti. Cenâze namazında, o beldenin ileri gelenleri de bulundu. Cenâze defnedilirken; vâli, kâdı ve imâm bir tarafa oturdular. Ebû Bekr bin Kav- vâm ve talebeleri bir tarafa oturdular. Vâli ve kâdı, evliyânın kerâ­metleri hakkında konuştular. Evliyânın kerâmetleri için, hakîkat olmadı­ğını söy- lediler. İmâm ise, sâlih bir kimse olduğu için, o konuda hiçbir şey söy- lemedi. Defin işi bittikten sonra, orada bulunanlar Ebû Bekr bin Kav- vâm´ın yanına gelip selâm verdiler. O da, imâma dönüp; “Ya imâm! Se- nin selâmına cevap vermem.” dedi. O da sebebini sorunca; “Çünkü sen, evliyâ hakkında gıybeti reddetmedin ve onlara mâni olmadın.” bu­yurdu. Sonra kâdı ve vâlinin bulunduğu yere gitti ve onlara; “Siz evliyâ­nın kerâmetlerini mi inkâr edersiniz Sizin ayaklarınızın altında ne oldu­ğunu biliyor musunuz ” dedi. Onlar, ne olduğunu sordular. Ebû Bekr bin Kav- vâm da; “Sizin ayaklarınızın altında bir mağara var. İçinde bir kimse ile hanımı medfundur. Onlar şimdi kalkacak ve benimle konuşacaktır. Bu kişi, bundan bin sene evvel bu beldelerin meliki idi. Kendisi, hanımıyla birlikte bir sedirin üzerinde oturmaktadır.” dedi. Sonra kimsenin gitme­sine izin vermedi ve orayı kazmalarını emretti. Kazılan yerde her şeyin İbn-i Kavvâm´ın söylediği gibi olduğunu gördüler.

Bu olaydan sonra, vâli ve kâdı, evliyânın kerâmetlerini inkâr etmedi.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sakın velîlerin kerâmetini inkâra kalkışmayın. Zîrâ kerâmet, Kur´ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler ile sâbittir. Âdet dışı hâlle­rin olması, velîler için câizdir. Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin îtikâdı böyledir. Çünkü, rivâyete göre İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, bir ara duâ etti ve kendisine semâdan bol yemeklerle dolu bir sofra indi.”

Endülüs te yetişen büyük velîlerden Osman es-Serûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak bir kimse şöyle anlatır: Ben Elbîr de, Osman Serûcî nin yakınında bulunurdum. Fakat yüksek bir zât olduğunu bilmezdim. Bir gün sefere çıktım. Uzak bir memlekete vardım. Orada bir kimseyle karşılaştım. O kimse benim Elbîr den geldiğimi anla­yınca, Osman Serûcî hazretlerinin nasıl olduğunu sordu. Onu çok sevi­yor, hürmet ve edeble bahsediyordu. Ona selâm ve hürmetlerini götür­memi, duâ etmesini istiyordu. O kimseye; Sen bu zâtı bu kadar büyük tutuyorsun. Üstünlüğünden bahsediyorsun. Peki sen onu gördün mü diye sordum. O da şöyle anlattı: Benim böyle söylememe hayret mi edi­yorsun Onun büyüklüğünden şüphe mi ediyorsun dedi. Ben bir defâ­sında, yüz adam boyu yüksekliğindeki bir yerden düşmüştüm. Havada iken ondan yardım istedim. Hemen o anda Osman Serûcî hazretlerinin elini gördüm. Beni havada tuttu ve yavaşça yere koydu. Bunları dinle­yince, onu denemek için inkârda bulundum. Böyle değildir gibi sözler söyledim. Bunun üzerine o kimse; Ben evliyânın kerâmetine inanırım. Bu işin hakîkati de böyledir. Doğru söylüyorum dedi. Sonra Elbîre ye döndüm. Fırat Nehri üzerinde bir kayıkla gidiyordum. Osman Serûcî nin dergâhının önünden geçiyordum. Dergâhın kapısında idi. Beni görünce, benden uzakta olduğu ve iyi tanımadığı hâlde bana ismimle seslenerek; Ey filân! Sana göre fakirlerin, evliyânın kerâmetine inanılmaz, sâlihlerin hâlleri ve onlara inananlar inkâr edilir öyle mi buyurdu. Bu söz üzerine bir kerâmetine şâhid oldum ve evliyânın kerâmetlerinin hak olduğuna inandım. Önceki inkârıma da pişmân olup tövbe ettim. Cehâletimi ve ku­sûrlarımı îtirâf ederek yanına geldim. Ellerini öptüm. Uzak memleket­lerde, seferde iken karşılaştığım ve bana evliyânın kerâmetinin hak ol­duğunu bildiren zâtın selâm ve hürmetlerini de arzettim. O kimsenin se­lâmını aldı ve kendisine hayır duâ etti. Ben de bu zâtın talebelerinden oldum.

Share.

About Author

Leave A Reply