Kıssadan Hisse

0

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası Edhem, Belh şehri pâdişâhıydı. Kendisi Şehzâde olup, tahtta oturur, avlanmayı se­verdi. Her türlü imkâna sâhip, her istediğini yer, her istediğini giyer, her emri hemen yapılırdı. Bir yola çıktığı zaman, kırk altın kalkanlı asker önünden, kırk altın gürzlü asker arkasından yürürdü. O bütün bunları terk etmiş ve Allahü teâlâya gönül vermiştir. Mübârek sözleri ve kerâmetleri dilden dile dolaşmış, muhabbeti hep gönüllerde yaşamıştır. Dünyâ sultânları unutulmuş, fakat O unutulmamıştır.

Tâcını, tahtını bırakıp evliyâdan olması şöyle olmuştur:

Bir gece tahtı üzerinde uyuya kalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavan sallanıyordu. seslendi: “Kim o ” Damdaki, “Tanıdık biriyim, de­vemi kaybettim onu arıyorum” dedi. İbrâhim Edhem, “Hey şaşkın, ne di- ye damda arıyorsun Damda deve mi olur ” deyince, damdaki zât, “Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak bundan daha mı acâyib ” dedi. Bu sözlerden sonra kalbi Allahü teâlânın aşkı ile yandı ve şimdiye kadar yaptığı bütün gü­nahlara, hatâ ve kusurlara tövbe etti.

Başka bir rivâyette: Bir gün sarayda umûmi bir ziyâfet verildi. Devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler beklerken, gayet heybetli bir zat çı­kageldi. Ne askerlerden ne hizmetçilerden hiçbir kimse ona, sen kimsin, burada ne işin var deme cesaretini bulamadı. Bu heybetli zâta İbrâhim Edhem sordu: “Ne istiyorsun ” O zât, “Bu handa konaklamak istiyorum.” dedi. İbrâhim Edhem; “Burası han değil, benim sarayımdır.” diye cevap verdi. O zât, “O halde bu saray bundan evvel kimindi ” diye sorunca, İb­râhim Edhem; “Pederimindi!” dedi. Gelen zât; “Ondan evvel kimindi ” diye tekrar sordu. İbrâhim Ethem; “Filân zâtın!” dedi. O zât; “Ondan ev­vel kimindi ” diye sorduğunda, İbrâhim Edhem; “Filân oğlu filânın!” ce­vâbına, o zâtın; “Bunlara ne oldu ” suâline de İbrâhim Edhem; “Öldüler!” cevâbını verdi. Gelen heybetli kimse; “Bu nasıl senin sarayın ki, biri gel­meden biri gitmede ” diyerek geldiği gibi geri çıktı. İbâhim Edhem o zâ­tın peşine düştü ve sordu; “Sen kimsin ” O zât da, “Ben Hızırım.” dedi.

Bundan sonra İbrâhim Edhem hazretlerinin derdi çoğaldı. Kalbindeki Allah aşkı fazlalaştı.

Başından geçen bir başka hâdise de şöyledir: Bir gün atının hazır­lanmasını istedi ve av köpeğini de yanına alıp ava çıktı. Karşısına bir hayvan çıktı. Onu yakalamak için atını sürdü, gâibden; “Yâ İbrâhim sen bunun için yaratılmadın ve bununla emr olunmadın!” diyen bir ses işitti. Durdu, sağına soluna baktı hiçbir kimseyi göremedi. “Allah lânet etsin! Bu İblis´tir!” dedi. Atını tekrar sürdü. Biraz öncekinden daha kuvvetli ve daha açık; “Ey İbrâhim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın!” dendi.

Durup, sağına soluna baktı, hiçbir kimseyi göremedi: “Allahü teâlâ lâ- net etsin! Bu İblis´tir!” dedi. Atını tekrar sürdü ve aynı sözleri atının eyeri tarafından işitti ve durdu: “Âlemlerin Rabbinden bana bir ikaz geldi. Al- lahü teâlâya yemin ederim ki bu günden sonra Allah´a isyân etmeye­ceğim. Rabbim, sâlih insan olmamı istiyor!” dedi. Bu hâdise üzerine pek fazla ağladı ve elbiseleri göz yaşlarıyla ıslandı. Sonra geri döndü. Bir ço­bana rastladı. Dikkat edince bunun, babasının çobanlarından birisi oldu­ğunu anladı. Onun abasını ve başlığını alıp kendi elbiselerini ona verdi. Her şeyi bırakıp Allahü teâlânın yoluna girdi.

Merv şehrine doğru giderken yolda âmâ bir adamcağız bir köprüden geçiyordu. Gözleri görmediği için nehre tam düşerken, İbrâhim bin Ed- hem bunu gördü. Adamcağıza çok acıdı ve (Allahümmahfezhu= Ey Al- lah´ım. Onu muhâfaza et, koru!) diye duâ etti. Bunu söyleyince köprü­den düşmekte olan âmâ, köprü ile nehir arasında, boşlukta kaldı, düş­medi. Etrafta bulunanlar, âmâyı tutup yukarı çektiler ve İbrâhim bin Edhem´in büyüklüğünü tasdik ettiler. Bundan sonra Nişâbur´a gitti. Hep nefsi ile meşgûl olmak, her an Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte bulunmak için, ken- disine dünyâ meşgalelerinden uzak, sâkin bir yer aradı. Burada bu lunan bir mağarada dokuz sene ibâdet etti. Bu mağarada bulunduğu bir gece yıkanması icab etti. Zemherir günleriydi ve çok şiddetli soğuk vardı. Buzu kırmak sûretiyle gusül abdesti aldı ve seher vaktine kadar ibâdet etti. Soğuktan donmak üzere olduğunu hissetti. Isınmak için biraz ateş olsa veya üşümemek için sırtımda bir kürk olsa diye hatırından geçti. Birden sırtında bir kürk bulunduğunu ve bedenini ısıtmakta oldu­ğunu hissetti. Böylece, birazcık istirahat edip, uyumak imkânı hâsıl oldu. Az zaman sonra uyandı. Bu kürkün, çok heybetli bir hayvanın derisinden yapılmış olduğunu anladı. Allahü teâlâya hamd etti.

İbrâhim bin Edhem hazretleri Sahraya çıkmıştı. Bir kuyudan su çek­mek için kovayı sarkıttı. Geri çektiğinde kovanın gümüşle dolu olduğunu gördü. Hemen geri boşalttı ve tekrar sarkıttı. Bu çekişinde, altınla dolu olduğunu gördü. Bunu da geri boşaltıp, kovayı tekrar daldırıp çıkardı­ğında, kovanın mücevherle dolu olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle niyazda bulundu. “Yâ Rabbî! Bana hazine veriyorsun. Benim arzum bunlar değildir. Ben abdest almak için su istiyorum. İhsân et” diye yal­vardı. Kovayı tekrar kuyuya daldırıp çıkardığında su ile dolu olduğunu gördü.

Yolda bir taş gördü. Üzerinde “Çevir ve altını oku!” yazılıydı. Çevirdi; “Eğer öğrendiğinle âmel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek isti­yorsun ” yazısını okudu ve; “Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıya­ma- mıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur.” dedi ve ağ­ladı.

İbrâhim bin Edhem hazretleri bir bağda bekçilik yapardı. Bir gün uyu­duğunda, ağzında nergis dalı ile bir yılan gelip, dalı sallayarak ona serin­lik yaptı.

Kendisi anlattı: Bağ sâhibi bir gün gelip bana; “Tatlı nar getir.” dedi. Götürdüm. Ekşi çıktı. Yine; “Tatlı nar getir.” dedi. Bir tabak daha götür­düm. Bu sefer de ekşi çıktı. Bunun üzerine bağ sâhibi, “Sübhanallah! Bunca zamandır burada bekçisin, narın tatlısını ekşisinden ayırd edemi­yorsun!” dedi. Ben de; “Benim vazifem bağı beklemek, hiç tatmadığım narın tadını nereden bileyim ” diye cevap verdim. Bağ sâhibi, “Sendeki bu hâle bakınca İbrâhim bin Edhem´sin diyeceğim geliyor.” dedi. Bu sözü işitince tanınmamak için hemen oradan ayrılıp gittim.

Huzeyfe-i Mer´aşî, İbrâhim bin Edhem´e hizmet ederdi. Sebebini sor­duklarında şöyle anlattı: “Mekke´ye giderken çok acıkmıştık. Kûfe´ye ge­lince, açlıktan yürüyemez oldum. “Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın ” dedi. “Evet!” dedim. Hokka, kalem, kağıt istedi. Bulup getirdim. “Bismillâhirrah- mânirrahim. Herşeyde, her hâlde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi ve- ren sensin. Sana her an hamd ve şükr eder, Seni bir an unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım. İlk üçü, benim vazifemdir. Elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekliyorum.” yazıp, bana verdi ve; “Dışarı git ve Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın adama bu kâğıdı ver.” dedi. Dışarı çıktım. İlk olarak, deve üstünde biri ile karşılaşdım. Kağıdı ona verdim. Okudu, ağlamaya başladı. “Bunu kim yazdı ” dedi. “Câmide birisi” dedim. Bana bir kese altın verdi. İçinde alt- mış dinar vardı. Bunun kim olduğunu sonradan, et­raftakilere sordum. Nasranîdir (yâni hıristiyandır) dediler. İbrâhim bin Edhem´e bunları anlattım. “Keseye elini sürme. Sâhibi şimdi gelir.” bu­yurdu. Az zaman sonra nasrânî, İbrâhim bin Edhem´in huzûruna geldi. “Bu yazıyı yazan siz misiniz ” dedi. “Evet!” cevâbını alınca; “Çok düşün­düm, böyle bir yazıyı yazanın Allah´a olan tevekkülü, ancak hak olan bir dinde olur. Bu parayı verdiğim kimseyi tâkib ederek huzûrunuza geldim. Bana İslâmiye- ti anlatır mısınız ” diyerek, kelime-i şehadeti söyledi ve müslüman oldu.”

İbrâhim bin Edhem hazretleri bir gün deniz kenarında oturmuş, elbi­sesini dikiyordu. Memleketin vâlisi yanındakilerle birlikte oradan geçer­ken İbrâhim bin Edhem hazretlerinin başında durdu. Vâli onu seyreder­ken şöyle düşündü: “Bak şu dünün hükümdârına! Böyle yapmakla eline ne geçti ” İbrâhim bin Edhem vâlinin aklından geçenleri anlamıştı. Kaldı­rıp iğnesini denize fırlattı. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin.” deyince, bir balık, ağzında İbrâhim Edhem´in denize attığı iğneyi getirdi. İbrâhim bin Edhem iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra vâliye döndü: “Elime bu iğne geçti!” buyurdu. “Yâni; ben Allahü teâlâdan gayri olanları bırakıp, bütün varlığımla O´na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerâmeti verdi!” demek istedi.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyü­dükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir ” dedi. Sonra kendi kendine; “Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim.” deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez ” dedi.

-Allahü teâlâ´yı ne ile biliyorsun

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O´nu nasıl bilirsin

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir o- lan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim.

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benze­mezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Ab­dullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O´nu bileyim. O´nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O´nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O´nu hatırlatanları dile getirmeği, O´ndan bahset- miyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O´na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerin­dir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet´e kavuşamazsın, dedi.

Mısır Evlîyasından Abdülkâdir Deştûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Sultan Kayıtbay ile birlikte otururken, elbisesine sinekler kondu. La­tîfe yoluyla sultâna dedi ki: “Şu sineklere söyle de, benim üzerimden git­sinler.” Kayıtbay; “Efendim! Sinekler benim sözümden ne anlarlar. Ben onlara nasıl anlatabilirim ” dedi. Bunun üzerine Abdülkâdir Deştûtî haz­retleri buyurdu ki: “Sen nasıl sultansın ki, sineklere dahi sözün geçmi­yor ” Yânî, bunu söylerken nükte yolu ile; “Dünya sultanlığına güvenme. Bu her ne kadar yüksek görünüyor ise de, sineklerin bile kendisine itâat etmediği bu sultanlığa sultanlık denir mi Buna aldanıp gururlanmamak lâzımdır.” demek istedi. Bundan sonra; “Ey sinekler, üzerimden ayrılı­nız.” buyurdu. Bu söz üzerine sinekler üzerinden çekilip gittiler. Bu hâdi­seden çok ibret alan Sultan Kayıtbay, hakîkî sultanların bu büyükler ol­duğunu, onlara tâbi olmakla şereflenen bir çöpçünün, o büyükleri tanı­mak nasîb olmayan sultanlardan kat kat kıymetli olduğunu daha iyi an­ladı.

Anadolu evliyâsının büyüklerinden Abdullah-ı İlâhî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri´nin sohbetleri çok tesirli ve faydalı olurdu. Sohbe- tlerinde ve diğer zamanlarda herkesin gönlünü almaya çok dikkat göste- rirdi. Sohbette bulunanlardan birinin bir sıkıntısı, bir müşkülü olsa onun hâlini keşfeder sıkıntısını giderirdi. Soh­betiyle, tereddütleri ortadan kaldırırdı.

Yine bir gün sohbette, söz çalışmak ve gayretten açılmıştı ve; “İnsan çalışıp, gayret göstermedikçe olgunlaşamaz ve bir mertebeye ulaşa­maz.” buyurmuştu. Bu sırada sohbetinde bulunan bir âlim, bu sözleri işi­tince, “at hırsızı kıssası” diye bilinen bir hâdiseyi hatırladı. “Peki onun hâli nasıl oldu ” diye düşündü. Abdullah-ı İlâhî, o âlimin kalbinden geçen düşünceleri kerâmetiyle anlayıp, ona doğru dönerek; “Söylediğim söze, at hırsızlığı yapan kimsenin hâli ile karşı çıkmak hâtıra geldi değil mi Fakat ona da cevap vardır.” dedi. Sonra sohbetinde bulunanlara dönüp; “Hiç o hâdiseyi işiteniniz var mıdır ” diye sordu. Ve hâdiseyi şöyle an­lattı:

“Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle hebâ ederdi. Bir defâsında da, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsının atını çal­mak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarı yarılıp, içeriye bir nûr yayıldı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözüktü. Hır- sız bu hali görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp giz­lendi. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sı­rada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nûr gözüktü. Bu nûr arasında da, o zamânın kutbu, en büyük velîsi olan ev sâhibi çıktı. Önce­kiler onu görünce hürmet göstererek selâm verdiler. Ev sâhibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; “Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun ye­rine kimi tâyin edeceğiz Size arzetmek istedik.” dediler. Atların sâhibi olan zât; “Onun yerine, at hırsızını tayin ettik.” dedi. Soran iki zât da ev­liyâ olup ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. At hırsızlığı yapmaya ge­len kimsenin, gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik ede­rek kucakladılar. Atların sâhibi ve zamânın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşlarının cenâze­sini kaldırmaya gittiler.”

Abdullah-ı İlâhî, sohbetinde bulunanlara bunu anlattıktan sonra şöyle dedi: “Şimdi at hırsızlığı yapmaya giden kimse, nasıl bir çalışma yaptı da ricâl-ül-gayb denilen evliya arasına girdi diye bir sûal hâtıra gelmesin. Çünkü o zavallının gübreler arasında mahcûbiyetinden ne kadar zorluk ve ne kadar pişmanlık çektiği bellidir. Kurtuluş yolu kalmadığını kesinlikle anlayınca, at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün kalbiyle pişmân olup, o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki, işlediği kötü işlerden gönlü temizleniverdi. Allahü teâlâya yönelip riyâzet çeken kimseler, onun o anda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.”

Sohbetin başında kalbinde itirazlar bulunan o âlim, Abdullah-ı İlâhî hazretlerinin bu güzel îzâhını ve tatlı sözlerini dinleyince, içindeki şüphe ve yanlış düşünceler temizlendi. Abdullah-ı İlâhî hazretlerinin elini öpüp, özür diledi ve hâlis talebelerinden oldu.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin­den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlat­mıştır: Bir defâsında Eyyûb Sahtiyânî ile bir yolculuğa çıkmıştık. Şam´a doğru bir müddet yol aldıktan sonra siyah renkli bir köleye rastladık. Bir odun dengini sırtına alıyordu. Köleye:

“Senin sâhibin kimdir ” dediğim zaman; “Benim gibi bir kul!” cevabını verdi.

Aslında, benim asıl sâhibim Allahü teâlâdır demek istedi. Sonra ba­şını kaldırıp; “Ey yüce Rabbim! Şu odunlar altın olsun. Bunları altına çe­vir.” diye duâ etti. Bir de baktık odunlar altın olmuş!

Bize bakıp; “Görüyorsunuz değil mi ” diye sordu. “Evet görüyoruz.” dedik. Sonra tekrar; “Allah´ım bu altınları tekrar odun haline çevir.” diye duâ etti. Duâsı kabul olunup tekrar odun halini aldı. Sonra; “Âriflere so­runuz şüphesiz onların şaşılacak halleri bitmez, tükenmez.” dedi.

Eyyüb Sahtiyânî de şöyle demiştir: “Kölenin bu hâlinden ve sözün­den dolayı hayretler içerisinde kaldım ve son derece mahcub olup utan­dım.” Sonra köleye; “Yanında yiyecek bir şeyler var mı ” dedim.

Bu sözüm üzerine eliyle işâret etti. Bir de baktık ki, önümüze bir cam kap içerisinde bal geldi. Balın rengi kardan beyaz, kokusu miskten gü­zeldi. Bize; “Yiyiniz! Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu bal arının yaptığı bal değildir.” dedi. Hayâtımızda bu baldan daha tatlı ve lezzetli bir şey yememiştik. Bu işe çok şaştık. Köle sonra bize: “Allahü teâlânın yarattığı böyle hallere şaşanlar ârif değildir. Kim bu işlerden dolayı şaşarsa, Al­lah´tan uzaktır. Kim de bu hârikulâde işleri görerek bu sebeple ibâdet ederse, şüphesiz o da câhildir.” dedi.

Yine şöyle anlatmıştır: Bir defâsında Beyt-i Mukaddese gitmek üzere yola çıktım. Fakat yolu şaşırdım. Nereden gideceğimi bir türlü bileme­dim. Bu şaşkın halde karşıma bir kadın çıktı. Bana yaklaştı; “Ey garib kimse, yolunu mu şaşırdın ” diye sordu. Sonra: “Allahü teâlâyı tanıyan kimse nasıl garib olur O´nu seven nasıl yolunu şaşırır ” dedi. Sonra da bana elindeki değneği uzatıp; “Bu asânın ucundan tut, önümden yürü.” dedi.

Asânın ucundan tutup önünde yürümeye başladım. Yedi adım kadar yürüdüm ve kendimi Mescid-i Aksâ´da buldum. Gözlerimi oğuşturarak kendi kendime; “Herhalde yanlış görüyorum, nasıl olur ” dedim.

Bunun üzerine bana yol gösteren kadın; “Ey kişi! Senin yürüyüşün zâhidlerin, benimki de âriflerin yürüyüşüdür! Zâhid yürüyerek, ârif ise uçarak gider. Yürüyerek giden uçarak gidene nasıl ulaşabilir ” dedi ve gözden kayboldu. Onu bir daha hiç görmedim.

Hizmetlerimi görmesi için bir köle satın almıştım. Gece evimde kal­masını istedim. Fakat geceleri kapılar kapalı olduğu halde evde yoktu. Sabah olunca eve geldi ve bana üzeri işlenmiş bir dirhem altın verdi. Bunu nereden aldın deyince: “Efendim, ben size her gün böyle bir dir­hem vereceğim. Karşılığında geceleri beni serbest bırakmanızı istiyo­rum.” dedi.

O günden sonra her gece evden çıkıp gider, sabahleyin döner ve bir dirhem getirirdi. Aradan bir müddet geçti. Bir gün komşum yanıma gelip; “Kölen mezarları açıyor, kefen soyuyor.” dedi. Bu söz beni çok üzdü. “Ben onu eve hapsedeceğim.” dedim. Kapıları kilitledim, akşam oldu, yatsı namazından sonra kölem evden gitmek üzere kalktı. Tâkib ettim, kapalı kapılara işâret edince, kapılar açılıveriyordu. Evden çıktı. Bu halde peşine düşüp, gizlice onu tâkib ettim. Kurak bir yere vardı. Elbise­sini çıkarıp üzerine eski bir çul giydi. Sabaha kadar namaz kıldı. Sabaha doğru şöyle duâ etti:

“Ey yüce sâhibim! Efendime götüreceğim ücreti gönder!”

Gökten üzerine bir dirhem düştü alıp cebine koydu. Bu işe çok hayret ettim. Kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kıldım. Onun hakkında yanlış düşündüğümden dolayı tövbe edip, Allahü teâlâdan af diledim. Sonra da bu kölemi âzâd etmeye, serbest bırakmaya karar verdim. Fa­kat kölem kayboldu. Bir türlü bulamadım. Bu sebeple çok üzüldüm ve kederim gittikçe arttı. Bulunduğum kurak yerin de neresi olduğunu bilmi­yordum. Bir müddet sonra karşıma kırata binmiş biri dikildi ve; “Ey Abdülvâhid! Burada ne oturuyorsun ” dedi. Durumu baştan sona anlat­tım. Atlı; “Senin bulunduğun bu yer ile memleketin arası ne kadar me­sâfedir Biliyor musun ” dedi. “Hayır bilmiyorum.” cevâbını verdim.

“Süratli giden bir süvâri için altmış konaklık mesâfedir. Şimdi sen bulunduğun yerden ayrılma. Kölen bu gece yanına dönecek dedi.”

Oturup bekledim, ortalık kararınca bir de baktım ki, kölem geldi. Ya­nında bir sofra vardı. Sofranın üzeri her çeşit yiyecekle doluydu. Bana; “Buyur ye efendim!” dedi.

O benzerini görmediğim yiyeceklerden yedim. Sabah namazından sonra kölem elimden tutup, duâ etti. Sonra birkaç adım attık. Birdenbire kendimi evimin önünde buldum. Kölem bana dönüp; “Efendim, siz beni âzâd etmeye karar vermediniz mi ” dedi. “Evet.” dedim. Yerden bir taş alıp âzâd edilme bedeli olarak bana verdi. Bir de baktım ki, taş altın oldu. Sonra ayrılıp gitti. Onun ayrılığından dolayı çok üzüldüm ve hep hasretini çektim.

Bu hadiseyi komşularıma anlatıp; “O, mezâr soyan değil nûr saçan imiş.” dedim. Komşularım onun kerâmetlerini duyunca ağlayıp, hakkında yanlış düşündüklerinden dolayı pişman olup, tövbe ettiler.

Abdülvâhid bin Zeyd şâhid olduğu ibret verici başka bir hâdiseyi de şöyle nakletmiştir:

Bir defâsında gazâya niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mec­liste bir şahıs meâlen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öl­dürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah Cennet karşılığında satın aldı.” (Tövbe sûresi: 111) buyrulan âyet-i kerîmeyi okudu. Bunun üzerine on beş yaşında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş, kendisine pekçok mal kalmıştı. Âyet-i kerîmeyi okuyan zâta dedi ki:

“Efendim, Allahü teâlâ mü´minlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın aldı mı Allah yolunda canını ve malını fedâ edene Cennet verilecek mi ”

O zât: “Evet, Allahü teâlânın kelâmı doğru ve vâdi haktır.” dedi.

Genç büyük bir azim ve kararlılıkla şunları söyledi; “Şâhid olunuz ki, ben nefsimi ve malımı Allahü teâlâya sattım.” Bu sözlerini dinleyen zât; “Vallahi bu büyük bir iştir. Sen küçüksün. Korkarım ki, sabredemezsin ve çâresiz kalırsın.” dedi.

Bunun üzerine, genç; “Ey Şeyh! Bir kimse Cenâb-ı Hakla ahitleşsin ve çâresiz kalsın! Hâşâ ve kellâ. Hiç böyle şey olur mu Şâhid ol hakî­katen ben nefsimi ve malımı Allahü tealâ için fedâ ettim, Allah yoluna adadım ve pişmân olmayacağım.” dedi. Sonra bütün malını sadaka ola­rak dağıttı. Bizimle birlikte cihâd için sefere çıktı. Bize ve hayvanlarımıza hizmet etmeye başladı. Biz uyurken o nöbet tutardı. Gündüz oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Hepimiz onun bu haline hayrandık. Tâ ki, Rum diyârına vardık. Biz harp hazırlıkları yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayran bir vaziyette:

“Aynâ-yı merdiyyeye müştâkım ona kavuşmak istiyorum.” deyip du­ruyordu.

Genç o hale gelmişti ki, herkes aklını kaybetti zannederdi. Bir gün o- nu yanıma çağırıp; “Bu söylediğin sözün mânası nedir ” diye sordum.

Şöyle anlattı: Bir gün uyumuştum. Rüyâmda birisi bana; “Aynâ-yı merdiyyeye git!” diyordu. Sonra birdenbire bir bahçe karşıma çıktı. Bu bahçenin içinde berrak sulu bir ırmak ve kenarında da güzelliği gözler kamaştıran süslenmiş hûriler vardı. Bu hâli anlatmam mümkün değildir. Beni görünce birbirlerine: “Müjde işte Aynâ-yı merdiyyenin zevci.” dedi­ler.

Onlara selâm verip; “Aynâ-yı merdiyye aranızda mı ” diye sordum. “Bizim aramızda değildir, biz onun hizmetçileriyiz daha ileri git.” demeleri üzerine ilerledim. Bir başka bahçe gördüm. İçinde her türlü güzellikler vardı. Hâlis sütten bir nehir gördüm. Nehir kenarında, benzerini o âna kadar görmediğim güzellikte hûriler vardı. Onların güzelliğine hayrân ol­dum. Beni görünce birbirlerine baktılar ve: “Bu gelen Aynâ-yı merdiy- yenin zevcidir.” dediler. Onlara selâm verip; “Aynâ-yı merdiyye si­zin ara- nızda mıdır ” diye sordum. “Hayır biz onun hizmetçileriyiz.” dedi­ler.

İlerledim. Bir Cennet ırmağına rastladım. Etrafında güzellikleri gözler kamaştıran hûriler vardı. Bunları görünce önceki hûrileri unuttum. Onlara da selâm verdim. “Sana selâm olsun ey Allahü teâlânın velî kulu!” dedi­ler. Aynâ-yı merdiyyeyi sordum. “Biz onun hizmetçileriyiz, daha ileri git.” dediler.

İlerledim. Saf bal akan bir ırmağa vardım. Bu ırmağın da etrâfında hûriler vardı. Bu hûriler güzellikte öncekilerden daha da üstündüler. Ön­cekilerin hepsini unuttum. Selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdiyye aranızda mı ” diye sordum. Daha ilerde olduğunu söylediler. İlerledim. İnciden yapılmış, ipleri nûrdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Beni görünce; “Ey Aynâ-yı merdiyye! İşte sana eş olacak kimse geldi.” dedi. Çadıra yaklaşıp içeri girdim. Aynâ-yı merdiyye adlı hûri; inci ve yâkut kaplı altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftûn oldum. Bana: “Hoş geldin ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Sabret sen dünyâdasın, henüz vakit var. Yarın gece bizim yanımızda olacaksın.” dedi. Bu rüyâdan sonra birdenbire uyandım. O güzelliğe ve nîmetlere kavuşmak için sabırsızlanıyorum.

Genç bunları anlattıktan biraz sonra savaş başladı. Genç de savaşıp kahramanlıklar gösterdi. Büyük bir yara alıp, yere düştü. Onu kaldırıp baktıklarında gülüyordu. Gülerek rûhunu teslim edip, şehîd oldu.

Gelibolu´da yetişen velîlerden Ahmed Bîcân (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir gün, Gelibolu´nun en büyük câmisinde vâz veriyordu. Herkes huşû içinde söylenenleri dinliyordu. “Kardeşlerim! İnsanı Rabbinden u- zaklaştıran perdelerin en büyüğü, kalbi öldürmek, karartmaktır. Kalbin ölmesine kararmasına sebep de dünyayı sevmektir. Bir hadîs-i kutsîde buyruldu ki: “Ey Âdemoğlu! Kanâat et zengin ol. Hasedi terket, râhat ol! Dünyâyı terket, dînin halis olsun.”

Kim gıybeti terkederse, Allahü teâlâya karşı olan sevgisi çoğalır. Kim az ve doğru konuşursa, aklı tam olur. Kim aza kanâat ederse, gerçekten Allahü teâlânın ahdine inanmış olur. Kim dünyâ için kaygılanırsa Allahü teâlâdan uzaklaşır.”

Ahmed-i Bîcân hazretleri vâz ettiği kürsüden bir ara başını kaldırdı. Câminin giriş kapısında ağabeyini gördü. Ayakta bekliyor ve kendisine tebessüm ediyordu. İçeri girip bir yere oturmamasına hayret etmişti. Sonra mânevî bir huzurla vâzına devâm etti. Ağabeyinin bu şekilde bek- lemesi bir türlü aklından çıkmıyordu.

Akşam annesi ile sohbet ederken bu aklından çıkmayan şeyin sebe­bini öğrenmek istedi ve; “Anneciğim! Bugün dikkatimi çeken bir şey oldu. Vâz ederken ağabeyim câmi kapısında durmuş, bana bakıyor ve tebes­süm ediyordu. Ama içeri girip oturmadı. Sebebini ondan bir suâl eyle­sen.” dedi. Evlâdını kıramayan anne ertesi gün büyük oğlu Muhammed Bîcân´a giderek sohbet arasında kardeşinin vâzı arasında niçin câmiye girmediğini sordu. O da; “Kardeşim âlim, ârif biridir. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerini görünce bir başka Ahmed oldu. Sözleri hikmet dolu. Gönül­leri alan, ruhları cezbeden bir üslûbu var. İlminden, irfânından istifâde edenlerin sayısı belli değil. Ben de mübârek sözlerini dinlemek için git­miştim. Meleklerin kanatlarını sererek vâzını dinlediklerini gördüm. Bas­mamak için içeriye girmedim.” dedi.

Bu duruma çok sevinen annesi, eve dönerek durumu küçük oğlu Ahmed-i Bîcân´a anlattı. Ahmed Bîcân sevineceği yerde durgunlaştı. Bunu fark eden annesi sebebini sorunca; “Ağabeyim melekleri gördüğü hâlde ben niçin göremiyorum, acabâ sebebi nedir ” dedi. Annesi hiç beklemediği bu soru karşısında şaşırdı. Ahmed-i Bîcân hazretleri sonra ilâve etti; “Anneciğim bunun sebebini senin bilmen lâzım. Biraz düşün bulacaksın.” dedi.

Annesi bir süre düşündükten sonra yaşlı gözlerle oğluna; “Sen henüz süt emme çağında idin. Namaza durmuştum. O esnada komşularımdan bir hanım geldi. Sen ağlamaya başladın. Selâm vermeme de az kalmıştı. Kadıncağız ağlamayasın diye seni emzirmeye başladı. Selâmı vermemle birlikte mâni oldumsa da sen bir kaç yudum almıştın. Sonra sordum ha­nım abdestsiz imiş. Ben seni hiç abdestsiz emzirmedim. Her halde se­bebi odur.” dedi. Ahmed Bîcân; “Doğru söyledin.” dedi.

Meşhûr velîlerden Ahmed bin Ebü l-Havârî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle nakletmiştir:

Bir gün çöle gitmiştim. Araplar develerini koşturuyorlardı. Onlar bu işle meşgûl olurken köylü bir Arap köşeye çekilmiş Allahü teâlâyı zikredi­yor ve kendi hâlinde oturuyordu. Dikkatimi çekti yanına gittim. Selâm verdim selâmımı aldı. Biraz konuştuktan sonra bana; “Allahü teâlâyı zik­retmek en lezzetli şey ve şifâ verici bir iştir. Şaşıyorum insanlar nasıl bo­yun büküp, yalvarmazlar! Halbuki ölüm onların peşinde, onları tâkib edi­yor. İnsanlar ise tehlike ve musîbetler içinde. Buna rağmen boş şeylerle meşguller.” dedi.

“Allah´ın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi musîbetler ve hangi tehlikeler içinde ” diye sordum:

“Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi, ölümden öncesi ve sonrası!” dedi. Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım. sonra tekrar: “Neden yapayalnız duruyorsun ” diye sordum:

“Ben yalnız değilim, Rabbimle berâberim.” dedi. Fakir ve muhtâç ol­duğunu zannederek; “Bir şey ister misin ” deyince; “Evet kalbimin der­dini tedavî edecek bir tabib isterim.” dedi.

“Tabîbin kimdir ” “Rabbimdir.” “Kalbinin derdi nedir ” “Günahlar…” dedi. “Peki bunlardan kim kurtuldu ” diye sordum. “Allahü teâlânın râzı olduğu kimseler.” dedi. Tekrar sordum: “Yolculuğun nereye ” “Kabire- dir.” dedi. “Yolcu musun ” “Annemden doğduğumdan beri yolcu­yum. Âhirete gidiyorum.” dedi.

Sonra devâm ettim ve; “Azığın nerede ” dedim.

“Azığım son derece az.” cevâbını verdi.

Bu sefer; “Yanında yiyeceğin nedir ” “Sübhânallah, Rabbimin vere­ceği rızık.” dedi. “Peki yalnız hâlinle korkmuyor musunuz ” dedim. “Nasıl korkarım. Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim.” “Yol neresidir ” diye sor­maya devâm ettim.

Ellerini açıp; “Yâ Rabbî! İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle meşgul! Sen her işin karşılığını vereceksin… Ey gariblerin yardımcısı, âcizlerin sığınağı! Ey azı çoğaltan, sapmışları hidâyete erdiren! Ey ken­disine herkesin sığındığı Rabbim! Senin ihsânını ve rızânı isterim… Se­nin rızân olmadan dünyâ ve âhiret güzel olmaz.”

Hem böyle duâ ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu tâkib ediyor­dum. Bana:

“Allah´ın rahmeti üzerine olsun. Senin için benden daha hayırlı olan bir kimseye git! Beni meşgûl etme…” dedi. Sonra benden uzaklaşıp gitti. Arkasından gözden kayboluncaya kadar baktım. Sonra ağlayarak geri döndüm.

Anadolu´da yaşamış âlim ve velîlerden Ahmed Eflâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Selçuklu Sultanı Alâeddîn Keykûbâd büyük bir top­lantı tertib edip Şeyh Bahâeddîn Veled hazretlerini de saraya dâvet etti. Şehrin bütün âlim, evliyâ ve ileri gelen kimseleri bu toplantıda hazır bu- lundular. Bahâeddîn Veled kapıdan içeri girince, Sultan Alâeddîn ayağa kalkarak onu karşıladı. Saygı göstererek, tahta oturmasını istedi ve; “Ey dînin pâdişâhı! Ben kulum. Bugünden sonra senin subaşın olmak ve efendimin de sultanlık etmesini istiyorum. Zîrâ bütün görünen ve görün­meyen sultanlık eskiden beri sizindir.” dedi. Bahâeddîn Veled de ona karşı güzel muâmelede bulunup gözlerinden öptü. Mecliste bulunanlar Sultânın, âlim ve velî bir zâta böyle muâmelede bulunmasına çok sevinip onu methedici sözler söylediler. Bu sırada söze başlayan Bahâeddîn Veled hazretleri; “Ey melek huylu, mülk sâhibi hükümdar! Dünyâ ve âhiret mülkünü kendine mâl ettiğine hiç kuşkusuz emîn ol.” buyurdu. Sultan Alâeddîn şevkle ve sevinerek ayağa kalktı. Bahâeddîn Veled´in müridi, talebesi oldu. Pâdişâha uyan bütün kumandanlar ve askerler de Bahâeddîn Veled´e talebe oldular. Sultan Alâeddîn ihtiyâcı olan kimse­lere sadakalar dağıtılmasını ve ihsânlarda bulunulmasını emretti.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evine bir gün hırsız girdi. Her tarafı aradı, fakat götü­recek bir şey bulamadı. Eli boş döneceği zaman Ahmed bin Hadraveyh; “Ey genç! Şu kovayı al su doldur. Abdest al ve namaz kıl. Bu arada evi- me belki bir şey gelir, sana veririm. Böylece evimden boş dönmemiş olursun.” dedi. Genç onun emrettiği gibi hareket etti. Sabah olunca zen­gin birisi Ahmed bin Hadraveyh´e yüz elli altın getirdi. Ahmed bin Hadra- veyh hazretleri bu parayı o gence vererek; “Al bu gece kıldığın namazlar sebebiyle sana mükafattır.” dedi.

Genç onun bu merhamet ve iltifâtı karşısında şaşırdı, hâli de değişti. Sonra; “Yolumu kaybetmiş, bozuk işlere dalmıştım. Bir gece hayırlı bir iş yapıp Allahü teâlâya ibâdet ettim. Rabbim de bana böyle ihsânda bu­lundu.” diyerek tövbe edip Ahmed bin Hadraveyh hazretlerine talebe oldu.

Bir müddet Bistam´da kalan Ahmed bin Hadraveyh hazretleri hanımı ile oradan ayrılıp, Nişâbur´a gitti. Nişâbur´da iken Yahyâ bin Muâz-ı Râzî oraya geldi. Gelen bu misâfiri Ahmed bin Hadraveyh evine dâvet etmek istedi. Hanımına bu zâtın dâvetinde neler yapılmasının gerektiğini so­runca, Fâtıma şöyle cevap verdi: “Birçok hayvan kesmeli, ayrıca şunlara da ihtiyaç vardır; çokça şamdanlar, buhûr ve misk alınmalı, bunlara ilâ­veten birkaç merkep kesmeli.” deyince, Ahmed bin Hadraveyh; “Merkep kesmek de ne oluyor ” diye sordu. Hanımı; “Kerem sâhibi bir kimse, ke­rem sâhibi bir kişiyi evine dâvet edip misâfir edince, mahallenin köpekleri de bundan nasiblerini almalıdır.” diye cevap verdi.

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı, Ahmed bin Hanbel (rahme- tullahi teâlâ aleyh) H.241 senesi Cumâ günü vefât etti. Vefât ha­beri, bü- tün Bağdat halkını ağlattı. Cenâze namazını kılmak üzere çevre­den ge- lenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp; “Cenâze namazı için abdest almak isteyen gelsin.” diye bağırdı- lar. Cenâze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. Cenâze namazında yüz bine yakın kişi bu­lundu. O gün yâhûdî ve hıristiyanlardan pekçok kimse, bu hâdiseyi göre­rek müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak; “Lâ ilâhe illallah.” dediler.

Suriye´de yetişen evliyâdan Ahmed Haznevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bereketli sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine ka­vuşmaları için çırpındığı ve şöhreti etrafa yayıldığı sırada birçok kimseler hocalarını bırakıp Ahmed Haznevî´nin etrafına toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye´de kendinin şeyh olduğunu iddiâ eden pekçok kimse arasında bir de “Yeşil Şeyh” diye anılan biri vardı. Elbisesi, cübbesi, sa­rığı, entarisi, hülâsa baştan aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona “Yeşil Şeyh” derdi. İşte bu Yeşil Şeyh´in de talebeleri kendisini terk edip Ahmed Haznevî´nin kapısına gittiler. Onun yanında hiç kimse kalmadı. O da kalkıp o civarda ne kadar ağalar ve ileri gelenler varsa hepsini topladı. Ahmet Haznevî´ye de haber gönderip toplantıya çağırdı. Topladığı kişilere güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu.

Ahmed Haznevî dâveti kabûl edip gitmeye karar verdi. Talebeleri ona; “Müsâde ederseniz biz de otuz-kırk kişi sizinle birlikte gelelim.” de­diklerinde; “Ne diye geleceksiniz Biz aşîret dâvâsına mı gidiyoruz ” bu­yurdu ve onların isteklerini kabûl etmedi. Devâm ederek; “Mâdem dâvet etmiş, icâbet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kişi bana refâkat etse kâfidir.” buyurdu. Yanına iki talebesini alarak yola çıktı. Yeşil Şey- h´in köyüne vardı, kapısını çaldı. Kapı açıldığında o civarın ağaları ve halkın ileri gelenlerinden kırk-elli kadar kişinin orada olduğunu gördü. İçeri girerek selâm verdi. Yeşil Şeyh hiç iltifât etmedi. Fakat Ahmed Haz- nevî hazretleri Yeşil Şeyh´in bu davranışına aldırış etmeden yanına gidip müsâfeha yaptıktan sonra oturdu. Ahmed Haznevî oturur oturmaz, Yeşil Şeyh konuşmaya başladı; “Yetmez mi bize yaptığın, hakâret ve zulüm, bütün talebelerimizi elimizden aldın. Etrâfımızda hiç talebe bı­rakmadın. Nedir bu senin yaptığın Ne kadar benim babamdan, dedem­den kalan talebem varsa, hepsini etrafına topladın. Olur mu böyle şey ” diyerek uzun uzun konuştu.

Yeşil Şeyh´in hakaret dolu bu sözlerini sabır ve tahammülle dinleyen Ahmed Haznevî, susarak dinlemeye devâm etti. Ahmed Haznevî´nin bu derece sabırla susmasına dayanamayan Yeşil Şeyh; “Sen niye konuş­muyorsun ” deyince, Ahmed Haznevî; “Benimki sâdece iki kelimedir, dinle! Eğer işim ve niyetim Allah içinse, vallahi değil sen, senin gibi yüz kişi daha olsa bunu bozamaz. Yok eğer işim Allah için değilse, sabret altı aya kalmaz, darmadığın olur giderim.” buyurdu. Yeşil Şeyh; “Çok doğru söyledin. Hakîkaten öyle, eğer Allah içinse yüz tâne benim gibisi gelse sana hiç bir zarar gelmez. Çünkü Allah için çalışana kimse dokunamaz. Yok eğer Allah için değilse, talebelerimiz hâliyle geri gelirler.” diyerek hakkı teslim etti ve Ahmed Haznevî hazretlerinin büyüklüğünü kabûl etti.

Endülüste´te yetişen büyük velîlerden Ahmed Necibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İşbiliye´de bir müddet kaldıktan sonra, Mısır´a gitmek için yola çıktı. Mısır´da iken büyük bir kıtlık ve vebâ olmuştu. Ahmed Necibî, yolda giderken açlıktan süt çocuklarının öldüklerini gördü. “Yâ Rabbî! Bu hâl çok acı.” diye niyâzda bulundu. Bunun üzerine; “Ey kulum! Sana bir zarar verdim mi ” diye bir ses işitti. “Hayır!” cevabını verince; “Bu hale îtirâz etme. Ölen çocuklar veled-i zinâdır. Halktan ölenler ise, benim emirlerime uymayıp yasaklarımdan sakınmayanlardır. Bunun için onları cezâlandırdım. Bu hususta kalbinde bir sıkıntı keder olmasın.” dedi ve ses kayboldu. Bunun üzerine halkın o hâli sebebiyle üzüntüden kurtuldu.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin talebelerinden ikisi birbirlerini çok severlerdi. Aralarındaki bu yakınlık ve duydukları mânevî hazdan kendilerinden geçerlerdi. Bir gün böyle bir anda, bir tânesi ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Cehennem´den azâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir belge gönder.” deyiverdi. Öbürü; “Hak teâlânın keremi çoktur, fadl ve ihsânı hududsuzdur.” dedi. Böyle konuşurlarken, âniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt indi. Kâğıdı aldılar. İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed´in önüne geldiler. Hâllerini anlatmayıp, o kâğıdı ona verdiler. Kâğıda bakınca, Allahü teâlâya secde etti. Secdeden başını kaldırınca; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, eshâ- bımın Cehennem´den azâd olduğunu, âhiretten önce, dünyâda bana gösterdi.” buyurdu. “Efendim, bu kâğıt beyazdır.” dediklerinde; “Kudret eli siyâh ile yazmaz. Bu, nûr ile yazılmıştır.” buyurdu.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri herkese iyilik eder, kimsenin kalbini kırmaz ve kin tutmazdı. Hiçbir zaman büyüklük taslamazdı. Çok müte- vâzi idi. Bir gün yoldan geçen kendini bilmez bir grup, Ahmed Rıfâî´ye hakâret etmeye başladılar. Uygun olmayan sözler sarfettiler. Ahmed Rıfâî onların bu hakâretleri karşısında başını açtı, yerlere yüzünü sürdü, toprağı öptü. Onlara; “Benim hatâlarımı îkaz edip, hatırlatan bü­yüklerim, efendilerim! Bu kölenizi bağışlayın.” buyurdu. Sonra o kimsele­rin ayaklarına kapandı, ellerini öptü ve; “Ne olur, benden râzı olunuz. Sizler çok yumuşak huylu kimselersiniz. Şüphesiz sizin bu yumuşaklığı­nız beni bu hâle getirdi.” buyurdu. Bu hâl, o kimseleri âciz bıraktı, ezildi­ler. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Nihâyet; “Senin gibi sabırlı bir kimse görmedik. Bu kadar hakâret ettiğimiz hâlde, rengin bile değişmedi, ta­hammül ettin ve yine tevâzu gösterdin.” dediler. Ahmed Rıfâî hazretleri de; “Bendeki bu hâl, sizin bereket ve himmetiniz sâyesinde olmuştur efendim.” buyurdu.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Saîd-i Fârûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Delhi´de uzun müddet kalıp talebe yetiştirdi. 1857 se- nesinde İngilizler Hindistan´ı işgâl ettiler. Ahmed Saîd çoluk-ço­cuğu ve sevenleri ile birlikte Delhi şehrinden ayrıldı. Dergâhında talebe­lerinden Hacı Muhammed´i vekil bıraktı ve Hindistan´da bulunan talebe­lerim için yerime halîfe olarak, Allahü teâlânın râzı olduğu bir kimse olan Hacı Dost Muhammed´i vekil ettim. Onun teveccühlerine, mânevî nazar­larına yapışılsın ve kıymet verilsin.” buyurdu. Dehli´den ayrıldıktan sonra Saf- der-i Cenk denilen Makberer-i Mansûr´a gitti. Burada İngilizlere karşı ayaklanma olduğu sırada, İngiliz subayı Ahmed Saîd´in yanına gelip; “Sen âsilerdensin. Seni rezîl ve rüsvâ ederek asacağım.” dedi. Bu sırada Ahmed Saîd´in yanında birâderleri ve çocukları da vardı. Ahmed Saîd, İngiliz subayına; “Sizinle berâber gideceğimi aklınızdan çıkarın.” deyip, hizmetçisine arabayı hazırlamasını söyledi. Hizmetçisi arabayı getirince, yanına zarûrî eşyâlarını alıp, arabaya bindi. Bu hazırlıklar sırasında Ahmed Saîd hazretlerinin hâlindeki asâlet ve vakar İngiliz subayının dik­katini çekti. Arabaya bindiği sırada İngiliz subayına; “Söyleyiniz bizi ne­reye götürüyorsunuz ” diye sorunca, subayı bir korku hâli kapladı ve as­kerlerle birlikte hemen oradan ayrıldı. Bir asker ile; “Pîr yerinde kalsın.” diye haber gönderdi.

Mısır evliyâsından Ahmed Satîha (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin büyüklüğünü, bir beldenin ahâlisi inkâr edip, ona karşı çıkardı. O da buna çok üzü­lürdü. Bu bozuk düşüncelerinin cezâsı olarak, o beldenin ahâlisi birbirine düştü. Aralarında, öldürme hâdiseleri ve nihâyet harb meydana geldi. Bu hâl şiddetlendi ve sonunda o belde harâb bir hâle geldi. Talebesi Abdülvehhâb-ı Şa´rânî, o beldenin bu durumuna çok üzülerek hocasına arzedip, bu beldeyi îmâr etmesini, (aralarının düzel- mesi için duâ etme­sini) istirhâm etti. Ona; “Bunlar münâfık kimselerdir. Birbirlerine düşmele­rinde fayda vardır. Onlar öyle olmazlarsa, hep birlikte müslümanlara za­rar verirler.” buyurdu.

Evliyânın meşhûrlarıdan Ali bin Meymûn Mağribî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin vefâtından seneler sonra birkaç âlim kabrini zi­yârete gitti. Bunlardan biri yolda kendi kendine;

“Kerâmetini görmediğimiz bir kimsenin kabrini ziyârete gidiyoruz.” dedi. Kabre yaklaştıklarında, o çevrede bir avcının, köpeği ile birlikte bir ceylanı yakalamak için kovaladığını gördüler. Sağa sola kaçan ceylan en sonunda Ali bin Meymûn hazretlerinin kabri başına gelip durdu ve hiç bir yere gitmedi. Bu hâl ziyâretçileri şaşırttı.

Avcı gelip, ceylanı yakaladı. Avcıya; “Bu kabrin yanına gelip, sığınan hayvanı bırak. Onu kesip yemen senin için iyi olmaz. Bu kabirde evliyâ bir zât yatıyor…” dediler.

Avcı bu söze kulak asmadı. Ceylanı çeke çeke götürdü ve bir ke­narda kesip etinden pişirip yedi. Yedikten sonra karnına bir ağrı girdi. Kıvranmaya başladı. Şiddetli ağrıdan bir türlü kurtulamadı. Gece vaktine kadar ağrı devam etti ve gece yarısı öldü. Sabahleyin cenâzesini yıka­yanlar vücudunu yırtıcı bir hayvan yemiş gibi parça parça olmuş gördü­ler!

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hikmetli sözleri ve güzel ahlâkıyla insanlara rehber oldu. Oğlu anlatır:

“Babam vefât ettiğinde, cenâzesini yıkaması için birisini çağırdık. Yı­kamak için yanına vardı, fakat hemen dışarı çıkıp; “Bu vefât etmemiş!” dedi. Biz yanına vardığımızda bir hareket göremedik. O kimse korkup gitti. Başka birisini çağırdık. O da korkmuş hâlde çıkıp; “Ben yanına va­rınca eliyle beni itti.” dedi. Sonra yakın akrabâmızdan sâlih ve hal sâhibi birini çağırdık. O gelince ona hiçbir şey yapmadı ve rahatça yıkayıp, ke­fenledi.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) 63 yaşına gelmişti. O, çocukluğundan bu âna gelinceye ka­dar Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşek­lik göstermedi. Resûlullah efendimizin âhirete teşrif buyurduğu andan îti­bâren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münâsip görmediler. Bu se­beple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda topla­yıp;

“Ey gönül dostları, Allahü teâlânın en sevgili kulu olan Peygamberi­miz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek, öm­rümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım…” buyurdu.

Müridlerinin gözleri yaşlı olarak; “Ey sultanımız bizim hâlimiz nice olur.” sözlerine karşı;

“Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.” dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi.

Ahmed Yesevî hazretleri mezar misâli olan o yerde, vefât edinceye kadar, devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devâm etti. Kendisini vefât etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû´ bağlılık ve tesli­miyetle ibâdetlerini yaptı. Burada evliyâlık yolundaki makam ve derece­leri kat kat arttı. 63 yaşından sonra ömrünün diğer yarısını orada ibâ­detle geçirdi. 125 veya bir rivâyete göre ise 133 yaşında vefât etti.

Ahmed Yesevî hazretlerinin önde gelen halîfelerinden Seyyid Man- sur Atâ çile kuyusuna ilk defâ indiği zaman gördüğü manzaradan ci­ğeri parçalandı. “Hocam bu dar yerde ve sıkıntılı bir haldedir” diye düşü­nerek gözyaşlarına boğulduğu sırada perdeler açıldı.

Kalp gözüyle, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, diğer ucu ise batıda gördü. Bu hâl karşısında kalbinden geçirdiklerinin yersiz olduğunu anlayıp, kendi kendine, “Allahü teâlâ, evliyâsına sıkıntı çektirmez. Diğer insanların onlarda sıkıntı görmeleri, çok acı çekiyor zannetmeleri, hakî­katte onlar için bir nîmettir. Bu saâdet sâhipleri, görünüşte çok acı zan­nedilen o sıkıntılardan öyle zevk ve tad alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duy­mazlar. Allahü teâlâ, bu sevgili kulu için, daracık bir hücreyi çok geniş yapar. Mânevî bakımdan öyle lezzetler, tadlar ihsân eder. Zâhir olarak, görünürde çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun rûhu, zevk ve neş´eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam…” diye söylendi.

Ahmed Yesevî hazretleri yetiştirdiği talebelerin her birini bir memle­kete göndermek sûretiyle İslâmiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bâzıları sonraları Moğolların katliamından kaçıp kurtulmak sûretiyle Anadolu´ya da geldi­ler. Bu sûretle onun yolu Anadolu´da yayılıp tanındı. Anadolu´nun müslü- man Türklere yurt olması onun mânevî işâretleri ile hazırlandı.

Ahmed bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Tasavvuf ehli ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi olup, Yemenlidir. Haramlardan, şüpheli şey­lerden sakınması ve üstün ahlâkı ile tanınmıştır. Yaşayışı çevresindeki insanlara tam bir örnek idi. Bu sebeple çok sevilen, sözü dinlenilen ve çevresinde kendisine mürâcaat edilen bir âlim idi. Bütün işi ve maksadı Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimizden naklen bildirdiği îmân ve ibâ­det bilgilerini, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak, insanlara anlatıp öğretmek idi. Din ile alâkası olmayan iş ve davranışların, bid´atlerin dîne sokulma­ması için çok gayret gösterirdi. Bid´at ehli ile mücâdele eder, insanların inancını bozmamaları için çok çalışırdı. Bulunduğu bölgede bid´at fırkala­rından Zeydîler çok yaygın ve hâkim idiler. İnsanların Sünnet-i seniyyeye yapışmalarını, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmeleri ve öğrendikleri doğru bilgilere göre amel etmeleri, bid´atlerden ve bid´at ehlinden sakınmalarını gâyet güzel anlatan bir kitap yazmıştı. Bu kitabı yazması sebebiyle bid´at ehli ona düşmanlık besledi. Bid´at ehlinden olan Muhammed bin Ali Mehdevî adında bir vâli kalabalık bir askerle birlikte, Ahmed bin Zeyd´in bulunduğu yere geldi. Ahmed bin Zeyd´in evine hücûm etti. Herhangi bir karşılıkta bulunmadıkları hâlde, Ahmed bin Zeyd´i, oğlu Ebû Bekr´i, ço­luk-çocuğunu ve onu sevenlerden bir kısmını şehîd ettiler. Evinde pekçok mal vardı. Bu mallar halka âit idi. O havâlide herkesin îtimâd edip güvendiği bir zât olduğu için, halk, mallarını onun yanına emânet olarak bırakıyorlardı.

Vâli Muhammed bin Ali Mehdevî, Ahmed bin Zeyd hazretlerini şehid ettikten sonra âkıbeti çok kötü oldu. Bir gün katıra binmişti. Katır, yolda giderken birdenbire ürküp, vâliyi üzerinden yere attı. Vâlinin ayakların­dan birisi üzengiye takılıp kaldı. Katır, koştukça koşuyordu. Vâliyi de yerde sürükleyerek götürüyordu. Bir müddet katırı kimse yakalayamadı. Ancak büyük bir çabadan sonra yakalayabildiler. Ona, katırın niçin ürküp kaçtığı sorulduğunda, şöyle anlattı: “Âniden Ahmed bin Zeyd´i gördüm. Katırın karşısına çıkıp, eliyle katıra işâret etti. Bunun üzerine katır bir­denbire süratle kaçmaya başladı ve beni üzerinden düşürdü.” dedi. Vâli yaralı hâlde bir müddet yattı ve sonra öldü.

Bu hâdise Ahmed bin Zeyd hazretlerinin şehit edilmesinden bir ay kadar sonra vukû buldu. Âlimlerden bir zât, Ahmed bin Zeyd´i şehîd edil­dikten sonra rüyâsında bu zâtın elinde bir kâğıt üzerinde şöyle bir beyit yazılı olduğunu görmüş:

“Günler bizim lehimize dönünce, onların da aleyhinde olan günler gelecek (cezâlarını görecekler).”

Hemedan´da yetişen Evliyânın meşhûrlarıdan Ahnef el-Hemedânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir halini şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında çöle çıkıp yalnız başıma kaldım. Ellerimi açıp, Allahü teâlâya şöyle duâ ettim:

Yâ Rabbî ben zayıfım, sen her şeye kâdirsin. Senin ziyâfetine (Kâ­be´yi ziyârete) gitmek isterim. Böyle duâ edince gönlüme seni kim dâvet etti diye suâl geldi. Sonra yâ Rabbî! Kâbe öyle bir yerdir ki, oradaki sâ- lih kullarının hürmetine bana da orada bulunma nasîb olur diye duâ ettim. Bu sırada âniden bir ses duydum. Baktım ki arkamdan biri bana sesleniyor. Deveye binmiş birisi idi. Bana; “Nereye gidiyorsun ” dedi. “Mekke´ye.” dedim. “Seni kim davet etti ” dedi. “Bilmiyorum.” dedim. “Peki böyle yola çıkmak güç kuvvete bağlıdır.” deyince, “Öyledir, fakat ben tufeylî olarak, beni sevenlerin yanında geldim.” dedim. “Ne güzel tufeylîlik ve dost sevgisi! Haydi yürü sana yol açıldı.” dedi. Sonra deve­sini gösterip;

“Bu devenin hakkından gelebilir misin ” deyince, “Evet!” dedim. De­veden inip bana teslim etti. Haydi bin Kâbe´ye doğru yola devâm et.” de- di.

İstanbul´un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün küçük oğlu Hamdi Çe­lebi ile meşgûl olurken;

“Bu küçük oğlum yetim, zelîl kalır; yoksa bu zahmeti, mihneti çok dünyâdan göçerdim.” deyince, hanımı;

“A efendi! Göçerdim dersin yine göçmezsin.” dedi.

Bunun üzerine Şeyh hemen:

“Göçeyim.” deyip, mescide girdi. Evlâdını topladı. Vasiyetnâmesini yazdı. Helâllaştı, vedâ eyledi. Yâsîn sûresi okunurken sünnet üzere yatıp rûhunu teslim eyledi. Göynük´teki târihî Süleymân Paşa Câmiinin bahçe­sine defn edildi. Daha sonra oğullarının kabri ile berâber bir türbe içine alındı.

Şeyh Alâeddîn Harezmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin şöyle naklettiğini, İmâm-ı Yâfiî bildirdi: “Anadolu sâhillerinden bir yerde idim. Ramazân-ı şerîf bayramı erişti. Bayram namazı için müslümanların köylerinden birisine vardım. Namazı kıldım, müminlerle bayramlaştıktan sonra kaldığım yere döndüm. Bir de baktım, kaldığım evde biri namaz kılıyor. Fakat evin kapısı açılmadığı gibi, evin önündeki kum üzerinde de bir iz yoktu. Bu zât nereden girdi diye kendi kendime düşündüm. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra o kimse feryâd ederek ağladı. Ben kendi ken­dime; “Bayram günüdür, bu zâta ne ikrâm edeyim!..” diye düşünürken, bana yönelip dedi ki:

“Ey Alâeddîn! Benim için düşünme. Allahü teâlânın gâib hazînesinde senin bilmediğin hususlar vardır. Eğer yanında su varsa getir.” dedi. Su getirmek üzere kalktım. İbrikle suyu getirdiğim zaman o zâtın yanındaki tabakta yiyecek bir şeyler gördüm. Bu kaplarda ekseriyetle bâdem içi vardı. Tabakları önüne ittim. O zât bâdemi önüme döktü. Ayağa kalkarak bâdem içinden bir mikdarını bana verdi. Ben o bâdemden az bir kısmını yedim. O ise bir veya iki bâdem yedi. Bana bu yiyeceklerin hazır oluşu garib geldi. O zât bana; “Bu hâle şaşma. Allahü teâlânın öyle kulları var­dır ki, nerede olursa olsun her ne dilerse bulurlar.” dedi. Bu sözler karşı­sında merâkım daha da arttı. Kendi kendime; “Bu zât büyük bir kimsedir. Onunla kardeş olmayı isteyeyim.” dedim. Daha bir şey söylemeden;

“Acele etme, inşâallah yine geleceğim.” dedi ve birden kayboldu. Şevval ayının yedinci gecesi tekrar geldi, benimle kardeşlik akdeyleyip gitti.

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Alevî bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında müslüman olmayan biri fevkalâde mâli sıkıntıya düşmüştü. Bu sebeple Seyyid Alevî hazretlerine gelip hâlini arz etti. Sey- yid hazretleri ona; “Şu Hindistan cevizini al!” buyurunca, alıp hür­meten evine götürdü. Özel bir yere koydu. Sonra her alıp sattığından kâr etti. Netîcede çok mal sâhibi bir zengin oldu. Bu zengin ticâret için başka yerlere gönderdiği malın üzerine teberrüken Seyyid Alevî hazretlerinin isimlerini yazmayı âdet edindi. Bir gemide bu kişinin yine çok malı vardı. Bir kısmının üzerine Seyyid hazretlerinin ismi yazılmış, diğerlerinin üze­rine yazılmamıştı. Bu sırada gemi battı. İçindeki mallardan Seyyid Alevî hazretlerinin ismi yazılı olanlar dışında hepsi telef oldu. İsmi yazılı olan­lar ise, su üzerinde yüzerek sâhile gitti.

Birgün Seyyid Alevî hazretlerine birisi geldi. “Fakirim, muhtâcım bana yardım edin.” deyip yardım istedi. Seyyid hazretleri ona;

“Falan tüccara git istediğin kadar parayı vermesini ricâ et!” dedi. Fa­kir, tüccara gidip istediğini söyledi ve kendisini Seyyid hazretlerinin gön­derdiğini bildirdi. Tüccar o fakire istediği parayı vermekten kaçındı. Fakir mahzun olarak geri döndü. Bir zaman sonra aynı tüccar, işlerini idâre eden bir adamından bir kese altın getirmesini istedi. Adam, altın dolu ke­seyi götürüp teslim etti. Tüccar keseyi açtığında kesedeki altınların ba­kıra dönmüş değersiz şeyler olduğunu gördü. Çok üzüldü. Sebebini dü­şünüp hatâsını anladı ve koşup Seyyid Alevî hazretlerinden özür diledi.

Seyyid hazretleri bir öğle namazı vaktinde bir câmi-i şerîfe gitmişti. Câmide büyük bir kalabalık vardı. Daha sonra kâmet okunup namaza kalkıldı. Herkes imâma uydu. Seyyid hazretleri ise saftan çıkıp dışarıda yalnız başına namazını kıldı. Halk, namazı bitirince, Seyyid Alevî haz­retlerinin bu davranışından hayrette kalıp, sebebini birbirlerine sormağa başladılar. İçlerinde şehrin hâkimi ile âlimler ve eşraf da vardı. Bunlar seyyid hazretlerinin namazı yalnız kılmasının sebebini sorunca, onlara tebessümle;

“Namazda, sütü çok olan ineğin arkasına düşmüş bir imâma uymak istemediğimden yalnız kıldım.” buyurdu. Sonra herkes câmiden dışarı çıktı. Seyyid hazretlerinin bu cevâbını öğrenenler, imâma gelip Seyyid hazretlerinin sözlerini naklettiler. İmâm da;

“Doğrudur, zevcem hastadır. Tedâvîsi için hergün süt içmesi lâzım. Cemâat içinde sütü çok bir ineğin sâhibini gördüm. Namaz sonunda kendisinden istemeye karar verdim. Zihnim bunlarla meşgul oldu.” dedi. Bunun üzerine oradakiler Seyyid Alevî hazretlerine hüsn-i zan edip, onun büyük bir zât olduğuna daha çok inandılar.

Evliyânın büyüklerinden Ali Bekkâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin çok ağlamasının ve “Bekkâ” çok ağlayan lakabının verilme se­bebi şöyle anlatılır: Sâlih ve kendisi gibi velî bir arkadaşı vardı. Hâller ve kerâmetler sâhibi idi. Bir defâsında ikisi birlikte Bağdat´tan bir yolculuğa çıkmışlardı. Gidecekleri yer ile Bağdat arası, yürümekle bir senelik yol idi. Onlar, kerâmetleriyle bir senelik yolu bir saatte almışlardı. Bu arka­daşı ona;

“Ben, falan vakitte, falan memlekette öleceğim. O zaman yanımda bulun.” diyerek, Ali Bekkâ hazretlerine vasiyet etmişti. Fakat bu arkadaşı, son nefesde îmânsız öldü. Bu hâdise karşısında Ali Bekkâ hazretleri, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamamaktan ve son nefes endişesi ile kor­karak çok ağlardı. Îmânsız giden arkadaşının hâlini, kendisi şöyle anlattı:

“Söylediği vakit gelince yanına gittim. Hayâtının son anlarını yaşıyor ve can çekişiyordu. Yönünü doğu tarafına dönmüştü. Tutup kıbleye çe­virdim. Tekrar doğuya döndü. Tutup yine kıbleye çevirdim. Bu arada gözlerini açıp bana dedi ki:

“Hiç uğraşma, ben bu tarafa dönmüş olarak öleceğim!” Hıristiyan ruhbanlarının söylediği küfür olan, îmânı gideren sözler söylemeye baş­ladı. Dîn-i İslâmdan çıktı. Nihâyet îmânsız öldü. Ölüsünü kaldırıp, ora­daki bir kiliseye götürdük. Bir de gördük ki, kilisede bir kalabalık toplan­mış ve çok üzgün bir hâlde idiler. Önlerinde yatan bir cenâzenin etrâ­fında duruyorlardı. “Nedir bu hâl ” dediğimizde;

“Bizim meşhûr bir ruhbanımız vardı, yüz sene yaşadı. Bugün öldü. Fakat, ölmeden önce dînimiz olan hıristiyanlıktan çıktı. Müslüman oldu­ğunu söyledi ve müslüman olarak öldü.” dediler. Biz de onlara;

“Bizim elimizdeki cenâze de müslüman idi. Son nefesinde hıristi- yanlık dîni üzere öldü ve îmânsız gitti. Siz bunu alın, o, müslüman olarak ölen ruhbanınızın cenâzesini de bize verin.” dedik. Bu teklifimizi kabûl et- tiler. Biz o müslüman olanın cenâzesini alıp, yıkadık, kefenledik, müslü- man mezarlığına defnettik. Onlar da öbürünü alıp, hıristiyan me­zarlığına defnettiler. Allahü teâlâdan, son nefesimizde îmân ile gitmeyi nasîb etmesini dileriz, yalvarırız!” âmin.

Amasya da yetişen velîlerden Ali Hâfız (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Şamlar türbesinin etrâfındaki ağaçları, bir talebesi ile dikti. Birgün armut fidanlarının yan sürgünlerini budarken yanında bulunan ta- lebesine dönerek; “Evlâdım! Bu yan sürgünler budandıkça fidan daha çok boy verir. Tez büyüyüp meyve verir.

Zikr eyle her nefes

Kalpten gitsin kötü heves.

Müslüman zikirle kalpten kötü istekleri kestikte, kalpteki îmân nûru kuvvetlenir, meyve verir. Bu fidanları buradan sökelim, şuraya dikelim.” dedi. O talebenin îtirâz etmek hiç âdeti olmadığı hâlde o gün; “Efendim! Burası iyidir.” dedi. Ali Hâfız; “Bu fidanları buradan sökelim şuraya dike­lim.” deyince, talebesi tekrar; “Hocam buranın yeri iyidir, etrafı boştur.” dedi. Bunun üzerine Ali Hâfız; “Evlâdım! Allahü teâlâ yakında vefât ede­ceğimi bildirdi. Benim yerim burasıdır. Vefât ettiğimde türbede yatan zâ­tın akrabalarından izin alıp, buraya defn edersiniz.” dedi. Fidanları söküp başka bir yere diktiler. Aradan bir süre geçince rahatsızlanan Ali Hâfız, doktor getirilmesini istedi. O talebe hocasının yüzüne doktora neye lü­zum der gibi bakınca; “Allahü teâlâ sebepler halk eder. Sebebe yapış­mak lâzım.” dedi. Doktor gelip muâyene ettikten sonra bir şey yok deyip gitti. Gece yarısına doğru Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti (1957). Vefât ettiğinde altmış beş yaşında idi. Dediği yere defnedildi.

Vefâtından dört sene sonra talebeleri kabrini yaptırmak için açtılar. Bu esnada birkaç kerpiç düştü ve içerisini gördüler. Nâşı hiç bozulma­dan, defnedildiği günkü gibi duruyordu. Alnında hafif bir ter vardı. Bir ta­lebesi başından sakalına kadar sıvazladı. Kabir yapıldıktan birkaç gün sonra, talebe rüyâsında Ali Hâfız´ı gördü ve ona; “Âşık beni incittin.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ali Müttekî el-Hindî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin vefâtından on iki veya on dört sene sonra, kardeşinin oğlu Ahmed vefât etmişti. Onu, Ali Müttekî hazretlerinin yanına defnet­mek istediler. Bu sebeple Ali Müttekî hazretlerinin kabrini açtıkları za­man, mübârek vücûdu çürümemiş, kefeniyle tertemiz duruyor gördüler. Hâlbuki, Mekke toprağı ölüyü üç-dört ay içerisinde çürütürdü.

Meşhûr velîlerden Ali Müzeyyen (rahmetullahi teâlâ aleyh) başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Tebük Çölünde idim. Su almak için bir kuyunun başına gittim. Kuyunun başında iken ayağım kayıp birden­bire kuyuya düştüm. Kuyunun içinde geniş bir yer gördüm. Orada bir yeri düzeltip oturdum. Kendi kendime dedim ki: “Eğer Allah indinde makbûl bir kul isem, bende bir şey varsa, burada, ölüp kalmam. Suyun bozulup, insanlar için faydasız hâle gelmesine sebeb olmam. Böyle dedikten sonra heyecânım gitti, sâkinleştim, kalbim rahatladı. Bu halde otururken birdenbire bir hışırtı işittim. Merak edip etrafıma bakınırken kocaman bir yılanın yukardan aşağıya doğru kuyuya indiğini gördüm. Hâlime bakıp, kendimi kontrol ettim sâkindim, telâşım yoktu. Yılan kuyuya indi, etra­fımda dolaşmaya başladı. Ben son derece sâkindim. Hiç ürpermiyor, ra­hatsız olmuyordum. Yılan etrâfımda dolaştıktan sonra kuyruğunu sıkıca vücûduma sardı. Sonra beni çekerek kuyudan çıkardı. Dışarı çıkınca vü­cûduma doladığı kuyruğunu çözüp beni bıraktı ve gözden kayboldu. Ne­reye gittiğini göremedim. Sanki yer yarıldı yere girdi veya gökyüzüne uçup kayboldu!”

Ali Müzeyyen hazretleri şöyle anlatmıştır: “Mekke´de idim. İçime bir yolculuğa çıkmak arzusu düştü. Yola çıktım. Birr-i Meymun denilen yere vardığımda, ölmek üzere olan birini gördüm. Yaklaşıp; “Lâ ilâhe illallah de!” dedim. Gözünü açıp şu beyti okudu:

Bulursa cân azığı gönlüm muhabbet gibi doludur.

Âşıkların ölümü muhabbet borcunun üzerine olur.

Sonra vefât etti. Lâzım olan hazırlıkları yapıp namazını kıldırıp def­nettim. Bu hâdiseden sonra içimden yolculuk arzusu çıktı; Mekke´ye geri döndüm.”

Anadolu velîlerinden Ali Osman Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir gün Eksel köyünde (yeni ismi Koçak) oturan Eksel şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendinin saati bozuldu. Talebele­rine tâmir edilmesini söyleyince, onlar; “Efendim, karşı Holay köyünden Ali Osman isminde birisi var ona tâmir ettirelim.” dediler. Talebelerinden biri Ali Osman Efendi ile Erbaa´da karşılaşınca, hocasının saatinden bahsetti. Ali Osman Efendi de Eksel köyüne gitti. Saati tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendiye; “Tamam çalışıyor efendim.” dedi. Behrullah Efendi saate bakınca çalışan saat durdu. Ali Osman Efendi tekrar yapıp duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Ali Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Yine Behrullah Efendi saate bakınca, saat durdu. O zaman Ali Osman Efendi kendi kendine; “Bu zât evliyâ bir zât­tır. Şu an kalbimin saatini tâmir edecek kalp ustasının huzûrundayım.” dedi ve Behrullah Efendiye talebe oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; “Bende ne varsa Ali Osman Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı.” buyurdu.

Yine bir gün talebeleri ile Ladik´e ders vermek için gidiyordu. Tale­belerinden birinin kalbine vesvese gelip hocası için; “Bu da insan biz de insanız.” gibi bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Bu sı­rada bir kurt, Ali Osman Efendinin önüne gelip iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerine durunca; “Dağ ve taşlardaki hayvanlar inandı da bâzıları hâlâ anlıyamadı.” buyurdu. O talebe düşüncesinden dolayı hemen tövbe etti.

Dînî vecîbeleri yerine getirmenin yasak olduğu dönemde Ali Osman Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ederken jandarmalar köyü bastı. Ali Osman Efendi tutuklanarak önce Vezirköprü daha sonra da Samsun ce­zâevine gönderildi. Ali Osman Efendi Samsun´da bir hücreye kondu. Hücrede namaz kıldığını gördüklerinde, kılmaması için su vermediler. Bir süre sonra su olmamasına rağmen, yine onu namaz kılarken gördüler. Mahkeme esnâsında savcı, Ali Osman Efendiye akla gelmedik hakâret­lerde bulundu. Duruşmada Ali Efendi sâdece; “Savcı bey biz insanlara namaz kılın, âhirete hazırlanın dedik. Söylediklerimizin hepsi bu kadar.” dedi. Ertesi gün savcı kalp krizinden öldü. Bir süre sonra mahkeme, Ali Osman Efendiyi serbest bıraktı.

Ali Osman Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce atına binip, Erbaa´­dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub arka­sından; “Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!” diye ba­ğırdı. Deli diye kimse bu meczûbun sözlerini dikkate almadı. Bir süre sonra Erbaa´da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Ali Osman Efendi­nin 14 yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Zelzeleden sonra Erbaa´ya dönen Ali Osman Efendiye kızının vefât ettiği söylenince;

“Daha büyük belâ gelmemesi için evladımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed´in sözlerine deli zannettikleri için inanmadılar.” buyurdu.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler. Hâce Azîzân, vefâ­tından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İb­râhim´e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî ilimlerde çok ileri idi. İn­sanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmi- tenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu.

Ali Râmitenî hazretleri ömrünün sonlarına doğru kalbine gelen ilâhî bir emirle Buhârâ´dan Harezm´e göçtü. Harezm´e geldiği zaman sur ka­pısında konakladı ve o yerin pâdişâhına iki talebesini gönderdi.

Talebelerine; “Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumacı, şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gide­cektir, deyiniz. Şâyet izin verirse, sultânın elinden mühürlü bir vesîka alı­nız.” buyurdu. Talebeleri gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için tuhaf karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kır­mayarak mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayı talebeler hocalarına ge­tirdiler. Azîzân hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti. Her gün iş­çilerin toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara gün­lük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi na­mazına kadar sohbetimize katılınız. İkindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönünüz.” buyururdu. İşçiler, çalışmadan oturmak sûretiyle, ibâdetlerini de yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar, akşama doğ- ru ise ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı. Ali Râmitenî´nin sohbe­tine bir defâ katılan kimse, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre yayıldı. Herkes Ali Râmitenî´nin talebesi olmak, câna can katan sözlerini işit­mekle şeref- lenmek için kapısına koştular. Her gün evi dolup dolup bo­şaldı, duâsını almak için herkes birbiriyle yarıştı. Nihâyet bâzıları, du­rumu sultâna şöy- le anlattılar: “Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dediği iki edilmiyor. Bir arzu­sunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar. Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine bakmazsanız, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz…” Sultan, Ali Râmitenî´nin şehirden çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gön­derdi. O da gelen adam- lara; “Biz, koynumuzda şehre girebileceğimize ve orada yerleşeceğimize dâir altı imzâlanmış, mühürlenmiş bir ferman ta­şıyoruz. Sultan, eğer ken- di imzâsını, mührünü ve müsâdelerini inkâr edi­yorsa, biz çıkıp gitmeye râzıyız.” cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna bil­dirdiler. Sultan, verdiği mü- sâdeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ay­rıca Ali Râmitenî hazret- lerini ziyâret edip sohbetine katıldı. Onun sohbe­tindeki lezzeti, nasîhat- lerindeki inceliği iyi anlıyan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu.

On iki imâmın sekizincisi İmâm-ı Ali Rızâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin babası İmâm-ı Mûsâ Kâzım´ın üstün talebelerinden biri şöyle anlattı: “Bir gün İmâm-ı Mûsâ Kâzım; “Mağrib (Fas) tüccarlarından gelen oldu mu ” diye sordu. “Bilmiyoruz.” dedik. O da; “Gelmiştir.” bu­yurdu. Atlara binip gittik. Orada câriye satan bir Mağribli vardı. Bize yedi câriye gösterdi. İmâm hazretleri hiçbirini kabûl etmedi. Bir daha bulun­duğunu fakat hasta olduğundan göstermediklerini öğrendik. Hazret-i İmâm bana; “Yarın gel. Ne kadar ücret isterse kabûl edip o câriyeyi al!” buyurdu. Ertesi gün Mağriblinin yanına vardım. “Dün isteyip de hasta ol­duğu için göremediğimiz câriyeyi istiyorum.” dedim. Yüksek bir fiat söy­leyip; “Daha aşağı olmaz.” dedi. Ben de; “O fiyata kabûl ettim.” dedim. Bana; “Bunu kimin için alıyorsun ” diye sorunca; “Dünkü berâber geldi­ğimiz zât için.” dedim. Tüccar; “O kimlerdendir ” dedi. “Benî Hâşim´- dendir.” deyince, Magribli tüccar, bu câriye hakkında şöyle anlattı: “Ben, bu câriyeyi Magrib´in en uzak beldesinden aldım. Bir kadın bana; “Bu câriyeyi kimin için aldın ” dedi. Ben de; “Kendim için aldım.” diye söy- leyince, o kadın; “Hayır! Bu senin olacak bir câriye değildir! Bu câ­riye, yeryüzünün en kıymetli zâtınındır! Bunların bir çocuğu olur. O bü­yüyüp yetişince, yeryüzünün en âlimi olacaktır.” dedi. Daha sonra câri­yeyi Mûsâ Kâzım´a getirdim. Bu câriyeden İmâm-ı Ali Rızâ dünyâya geldi.

Mûsâ Kâzım hazretlerinin annesi Hamîde Hâtun, Peygamber efen­dimizi rüyâsında gördü. Ona buyurdu ki: “Yakın zamanda, zamânın in­sanlarının en üstünü olan bir torunun olacaktır.”

Ali Rızâ´nın annesi anlatır; “Hâmile olduğum zaman hiçbir ağırlık duymazdım. Geceleri uykuda karnımda tesbih, Sübhânallah ve tehlil, Lâ ilâhe illallah sesleri işitir, korkardım. Uyandığım zaman hiç ses duymaz­dım. Oğlum doğduğu zaman ellerini yere koyup, bir söz söyleyen veya münâcaat eden bir kimse gibi dudaklarını oynattı.”

Huzâa kabîlesinden Da´bel bin Ali ismindeki zât zamânının en meş­hûr şâirlerinden ve güzel söz söyleyenlerindendi. Şâir şöyle anlattı: “Ehl-i beyte muhabbeti anlatan Medâris-i Âyât isimli kasîdeyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ´ya arzettim. Çok beğendiler ve; “Benden izinsiz hiç kimseye oku- ma!” buyurdular. Ben; “Peki!” deyip ayrıldım. Halife Me´mûn, bu ka­sîdeyi yazdığımı duyup beni çağırdı. Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasîdeyi okumamı istedi. Ben özür dileyip hazret-i İmâm´ın em­rini bildir- dim. Halîfe, hazret-i İmâm´ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasîdeyi okudum. Halîfe çok memnun olup bana elli bin akçe hediye etti. İmâm-ı Ali Rızâ da o kadar ihsânda bulundu. Ben de; “Efendim! Ben giydiğiniz elbiselerinizden istirhâm ediyorum. Bereketlenmek için ya­nımda bulundururum. Öldüğüm zaman kefenim olur.” dedim. İhsân edip, giydiklerinden bir gömlek ve çok güzel bir havlu verip; “İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emin olursun.” buyurdular. Bir zaman Irak´a gidiyordum. Yolda eşkıyâ yolumuzu kesip, neyimiz varsa hepsini almaya başladılar. Eşyâların alındığına değil de, İmâm hazretlerinin he­diyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından çok korktum. Bir ta­raftan da hazret-i İmâm´ın; “Belâlardan emin olursun.” sözlerini düşünü­yordum. Bu sırada haydutlardan birinin, benim atıma bindiğini ve benim yazdığım kasîdeyi okuyup ağladığını gördüm. Haydudun Ehl-i beyte olan muhabbetine hayret ettim ve dedim ki: “O kasîdeyi kim yazdı ” Eşkıyâ; “Bu kasîdeyi yazan, İmâm-ı Ali Rızâ´nın şâiri, meşhûr Da´bel bin Ali´dir. Fakat sen onu tanımazsın.” deyince; “Da´bel bin Ali benim!” dedim, inanmadı. Kâfilede bulunanlar tasdik edince, eşkıyâ kâfileden aldığı bü­tün malları sâhiplerine iâde etti. Bize de kılavuzluk edip tehlikeli yerler­den selâmetle geçmemize vesîle oldu. Hazret-i İmâm´ın hediyelerinin be­reketiyle bütün kâfile belâdan kurtulduk.”

Edirne evliyâsından Aşçı Yahyâ Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) sâ­dece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımın­dan sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; “Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın.” diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıkla­rına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârın- dan az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkla­rın nasî- bini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî´nin; “Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir ” demesi üzerine, binlerce balık ba­şını sudan çıkarıp; “Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyor­sun .. Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır ” dedi. Aşçı Yahyâ orada sec- deye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anla­yamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze me­râsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi.

Büyük velîlerinden Atâ el-Ezrak (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine hanımı, pazardan bâzı ihtiyaçlarını temin etmesi için iki dirhem ver- di. Atâ el-Ezrak pazara varınca, ağlayan bir köle gördü. Ona niçin ağladığını sordu. Köle; “Efendim bana iki dirhem vermişti. Onlarla pazar­dan bâzı ihtiyâçlarını alacaktım. Fakat iki dirhemi kaybettim. Şimdi ben efendime ne cevap veririm, benim hâlim nasıl olur ” dedi. Atâ el-Ezrak elinde bulunan iki dirhemi o şahsa verdi. Oradan ayrılarak mescide gitti. Kendi kendine Allahü teâlâ bu müddet içerisinde bir kapı açar dedi. Ak­şam olunca, akşam namazını kıldıktan sonra, tanıdığı bir marangoz dostunun yanına gitti. Marangoz ona; “Şu talaşlardan al. Belki lâzım olur. Onunla tandır yakarsınız. Başka size verip gönül alacak bir şeyim yok.” dedi. Atâ el-Ezrak da talaş ile torbasını doldurdu. Evine bırakıp, hanı­mına görünmeden yatsı namazını kılmak için mescide gitti. Evdekiler uyuduktan sonra eve gitmeye niyet etti. Çünkü hanımının verdiği iki dir­hem ile evin ihtiyâcını görmemiş, bir şahsı sevindirmişti. Bu yüzden de evde bir huzûrsuzluk çıkabilir, diye düşünmüştü. Ev halkının uyuduklarını tahmin ettiği bir zamanda eve gitti. Hanımının uyumadığını ve ekmek pi­şirmiş olduğunu gördü. Hanımına unu nereden bulduğunu sorunca, ha­nımı; “Senin getirdiğin torbadan aldım. Ne de güzel unmuş, bir daha hep bundan alın.” dedi. Allahü teâlâ, onlara hiç ummadıkları bir şekilde lü­tufta bulunmuştu.

Büyük velîlerden ve fıkıh âlimi Ayn-ül-Kudât Hemedânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Halk arasında çok sevilen, îtibâr edilen bir zât idi. Bu se- bepten kendisini çekemeyenler, hased edenler çıktı. Vezir Ebü´l-Kâsım, bunlardan biriydi. Fakat sultanın sevdiği, devletin ileri ge­lenlerinden olan Azîz ise, Ayn-ül-Kudât´a çok hürmet eder, muhabbetini izhâr ederdi. Bir ara Azîz, bir musîbete uğrayıp, bulunduğu mevkîden ay­rılınca, vezîr E- bü´l-Kâsım, Abdullah Ayn-ül-Kudât imzâsıyla, dînin emir ve yasaklarına aykırı bir yazı hazırladı. Devrin âlimlerini toplayıp, bu ya­zıyı okuttu ve; “Böyle söyleyen bir kimsenin dînimizdeki yeri nedir ” diye sordu. Âlimler de; “Öldürülmesi lâzımdır.” diye cevap verdiler. Böyle bir iftirâya uğrayan Abdullah Ayn-ül-Kudât, Hemedan´da H.525 senesinde idâm edilerek şe- hîd oldu. “Abdullah Ayn-ül-Kudât´ın öldürülme zamânı yaklaşıp, asılmak için darağacına getirildiğinde, Şuarâ sûresinin son âyetini, meâlen; “Zâ- limler yakında nereye rücû edeceklerini (dönecekle­rini) bilecekler.” Oku- du.”

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri Sultan Ahmed Han´ın hocasıdır.

Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfi­nin izi bulunduğu bir taşı Mısır´da Kayıtbay Türbesinden İstanbul´a ge­tirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuştu. Sultanahmed Câmii tamamla­nınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir rüyâ gördü:

Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendi­miz kâdılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan “Ka­dem-i şerîf” resmini kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed´den dâvâcı­dır. Pey- gamber efendimiz dâvâcıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde karar verir. Suçlu mevkıinde oturan Ah- med Han, kan ter içerisinde uyanır ve derhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî hazretleri, rüyâyı; “Emânetin derhâl yerine gönderilmesi.” şeklinde yorumlar ve Ka­dem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.

Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, “Kadem-i Saâdet-i Pey­gamberî” şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen “Kadem-i şerîfin” kenarına da:

N´ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ı Rusülün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.

kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; “Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; “Bu söz doğrudur.” buyurdu. Sonra Padişâh; “Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur ” diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: “Yâ Rab- bî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve öm­ründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe o- lanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesin- ler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler.” diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kim­senin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) genç­lik yıllarında yaptığı bâzı ibâdetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu za­man zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; “Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı İçimde beni Rab- bimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmi­yo- rum.” derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; “Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni sus­turmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin al­maksızın parmağımı batırıp ağzına koydum.” dedi. Bunun üzerine anne­sinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helallik dile­dikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine; “Mürşidin, yol göstericin kim­dir ” diye sordular. O da; “Bir kadın.” dedi. “Bu nasıl olur ” dediler. Ce­vâbında şöyle buyurdu: “Bir gün Allahü teâlânın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye dü­şündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açı­lıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp ta­nımadığını öğrenmek için; “Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin ” dedim. Kadın; “Zâlim Bâyezîd´i gördüm diyeceğim.” dedi. Ben hayretle; “Neden ” diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin Bu zulüm değil de nedir Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ.” dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, “Lâ ilâhe illallah Muham- medün resûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah” yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meyda- na gelen hâllerin doğru olduklarının, Allahü teâlâ tarafın­dan tasdik olun- duğunu anlıyorum.”

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri; Kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece ge­zerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.” dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir mikdar da tatlı ile berâber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye ver­mesini söyledi. Mektup şöyle idi: “Muhterem Bekçi efendi, belki beni hır­sız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmesey­dim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allahü teâlânın selâmı üzerine ol­sun.” Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyâsını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; “Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi ” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; “A- caba yükü taşıyan deve midir Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı ” dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtın­dan bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; “Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş.” deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; “Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göster­sem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum ” buyurdu ve yoluna devâm etti. Ziyâretleri esnâsında ken­disine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm´a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm´a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle duâ ediyordu:

“Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Bü­yükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur…” Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin “Kim o ” suâline, Bâyezîd-i Bistâmî; “Senin garîb oğlun.” cevâbını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; “Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü.” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri; Bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sâhibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; “Bu kandilde bir gariblik görüyo­rum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir ” diye sordu. Ev sâhibi; “Efendim. Biz bu kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet al­mıştık. Bu akşam ikinci gece yakıyoruz.” deyince, Bâyezîd, kandili sön­dürdü ve hemen kandili sâhibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin.” buyurdu. Ev sâhibi kandili alıp kom­şusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve ge­lince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: “İşte şimdi ışığını görüyorum.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri şöyle anlatmıştır: “Hak yolda ilerle­yip, günahlardan arınmağa ve olgunlaşmağa çalıştığım günlerde, bir gün yolum bir kumarhâneye uğradı. İnsanların kumar oynadıklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki, hiçbir şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devâm ettiler. Nihâyet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyâlık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı kimseye şöyle diyordu: “Bu kadar kaybıma rağmen, bu oyunda başımı dahî versem oyundan vaz­geçmem.” Kumarbazın, kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyân görme­sine rağmen, o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret hâsıl oldu ki, o gün­den îtibâren Hak yolunda talebim her gün biraz daha arttı.”

Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden Şeyh Ömer Taşkendî şöyle anlatmıştır: “Benim, Behâeddîn Buhârî´ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir: Önce Taşkend´de talebelerinden bir kısmını tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum. Sohbet sırasında ba- na, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin fazîletini, hâllerini anlatırlardı. Böylece görmediğim hâlde ona karşı içimde bir muhabbet hâsıl oldu. Bir gün Taşkend´deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasını hatırlıyor ve ona râbıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi. O anda Behâeddîn Buhârî hazretleri gözüme göründü ve kulağıma; “Senin Horasan´a gitmen gerekir.” diye söyledi. Yemekten sonra Horasan´a git­mek üzere yola çıktım. Horasan´a, oradan da Beheâddîn Buhârî´nin ya­kın talebelerinden Mevlânâ Celâleddîn´in bulunduğu yere gittim. Evine varıp kapıda durdum, kendisi tarafından çağrılmamı bekledim. Bir saat sonra evinden bir cemâat çıktı. Beni çağırıp huzûruna kabûl ettiler ve; “Sen geldiğin sırada, gelişinden haberim var idi. Fakat seninle başbaşa görüşmek istedim. Onun için beklettim.” dedi. Bundan sonra hâlimi ona anlattım ve çok ağladım, yardımcı olmasını istedim. Yemîn ederek dedi ki: “Behâeddîn Buhârî sana kâfidir, teveccühüne kavuşursun.” Sonra onun fazîletinden, menkıbelerinden bahsedip, huzûruna kavuşmak için hemen yola çıkmamı söyledi.

Yolculukta başıma bâzı hâdiselerin geleceğini de işâret etti. Derhâl Nesef tarafına doğru yola çıktım. Oradan da Horasan´a hareket etmek üzere bir gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldıktan sonra sabah na­mazının vakti girdi. Gemide bir ezân okudum. Hiç bir yolcu namaza kalkmadı. Bu duruma üzülüp, onlara nasîhat ettim. Fakat bana kızdılar. Bu durum karşısında bende öyle bir hâl oldu ki, kendimi suya atmak is­tedim. Ayaklarımı suya uzatıp gemiden ayrıldım, fakat batmadım. Öyle bir hâl oldu ki, suyun üzerinde yürümeye başladım. Gemidekiler bu hâ­limi görünce ağlamaya başladılar. “Biz yanlış bir iş yaptık, yaptığımıza tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu yapacağız.” dediler. Bunun üzerine tekrar bindim. Sabah namazını, gemideki yolcular ile cemâat olup kıldık. Bir müddet yolculuktan sonra Âmûre kalesine vardık. Orada da acâib hâdiseler oldu. Behâeddîn Buhârî hazretlerine ilticâ edip, sığın­dım. Şîrmüşter denilen bir dergâha vardım. Yola devâm ederken bir ker­vana rastladım. Bana;

“Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür, yolunu şaşırırsın. Burada dur, şâyet yola devâm edecek olursan sağ tarafa yönel, sol tarafdan gidersen sonunu bulamazsın ve helâk olursun.” dediler. Kervan geçip gittikten sonra, kendi kendime; “Ben, Behâeddîn Buharî hazretlerinin huzûruna gitmek üzere yola çıkmış bulunuyorum. Ona tâbi olup, hak yola girece­ğim için bana tehlike gelmez.” dedim. Çöle dalıp yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten sonra aç olduğumu hatırladım. Kendi kendime bâzı nefis yemekleri düşünerek; “Âh o yiyecekler olsa da yesem!” dedim. Ben böyle düşünürken, o anda önüme birdenbire bir sofra geldi, üzerinde ak­lımdan geçen yemekler vardı. Bu durum karşısında hâlim değişti. Ağla­maya başladım. “Ey Allah´ım, senin rızânı arayan kimseye her ne lâzım olursa ihsân ediyorsun. Ben de senin rızândan başka bir şey aslâ taleb etmeyeceğim.” dedim. O yemekleri yiyip, çölde yola devâm ettim. Yolda karşıma bir ceylan sürüsü çıktı. Beni görünce sağa sola kaçışmaya başladılar. “Eğer bu yoldaki arzum ve isteğimde samîmî isem, ceylanlar benden kaçmazlar” dedim. Böyle der demez, ceylanlar yanıma toplanıp bana yüzlerini sürmeye başladılar. Bu durum karşısında da hâlim değişti ve çok ağladım. Behâeddîn Buhârî hazretlerine karşı muhabbetim o ka­dar arttı ki, huzûruna bir an evvel kavuşmak için can atıyordum. Ehan denilen yere vardığımda, yine Behâeddîn Buhârî hazretlerinin bereketi ile acâib hâllere kavuştum. Oradan Serahs´a vardım. Kendi kendime;

“Her yerde Allahü teâlânın dostları, sevgili kulları bulunur. Bu civarda da vardır. Onlardan müsâade almadıkça bu şehre girmeyeyim.” dedim. Böyle düşünürken, karşıma dîvâne hâlde bir kimse çıktı. Halk onu gö­rün ce; “Divâne Dâvûd geliyor.” dediler. Benim yanıma yaklaşınca, onu kar- şılayıp, selâmün aleyküm diyerek selâm verdim. “Ve aleykesselâm. Gel- din Türkistanlı derviş!” dedi. Beni yanına yaklaştırıp koynundan bir ek- mek çıkardı. Ekmeği parçalayıp yarısını ba na verdi, ve;Ey derviş, bu ekmeğin yarısını sana verdiğim gibi, bu mülkün yarı­sını da sana verdim!” dedi. Bu hâdiseden sonra Serahs şehrine girdim. Çarşıya girince, bir başka divâne gördüm. Çocuklar taşa tutuyorlardı. “Bu divânenin adı nedir ” diye sordum.”Câvadâr´dır. Bu beldenin divâ­nelerindendir.” dedi- ler. Kendi kendime; “Bundan da izin alayım.” dedim. Bir tarafdan da çocuklar onu taşa tutuyorlardı. Bana bakıp; “Ey Türkis­tanlı derviş, söz divâne Dâvûd´un söylediği gibidir!” diyerek ilk karşılaştı­ğım kimse ile görüşüp kavuştuğumuz şeylere işâret etti. Bundan sonra bende güzel bir hâl, cem´iyyet hâsıl oldu. Yemek arzu ettim ve;

“Her hâlde bu şehirde Behâeddîn Buhârî hazretlerinin sevenlerinden bir kimse bulunur ve ilk lokmayı onun elinden yerim.” dedim. Bu sırada yanıma biri gelip; “Ben Behâeddîn Buhârî hazretlerinin hizmetçilerinde­nim. Evime buyur.” dedi. Beni evine götürdü. Üç çeşit yemek getirdi. Sonra bana; “Behâeddîn Buhârî hazretleri Behrâb denilen yere gitmişler, oradan burayı teşrif edecekler. Burayı teşrif edinceye kadar sen bizde kalacaksın, senin yerin burasıdır.” dedi. Birkaç gün sonra Behâeddîn Buhârî hazretlerinin orayı teşrif etmek üzere oldukları haberini aldık. Karşılamak üzere derhâl dışarı çıktık. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir merkeb üzerinde ve etrâfında talebeleri olduğu hâlde teşrif ettiler. Bir mezarlığa yöneldiler. Ziyâretinde o kadar insan toplanmıştı ki, kalaba­lık- tan yanlarına yaklaşmak mümkün olmadı. Kendi kendime;

“Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere katlandım. Acabâ bana ne­den hiç iltifât etmediler Artık ben kendi başıma kaldım.” diye düşündüm. Bu düşünceler hatırımdan geçtiği sırada, Behâeddîn Buhârî hazretleri merkebden indiler ve yanına yaklaşmamı istediler. Bana;

“Hoş geldin ey Taşkendli Derviş Ömer, yanlış anlama, daha sen bu­raya geldiğin saatte haberdâr oldum. Şimdi şu gördüğün kalabalık ile bir müddet meşgûlüm.” buyurdu. Sonra eve gittiler ve kalabalık da dağıldı. Beni huzûruna kabûl edip;

“Başından geçen hâdiselerin hepsini bilmekteyiz. Gemide iken de­nize inince sana biz yardım ettik. Çölde önüne sofra bizim tasarrufu­muzla geldi. Ceylanların sana yaklaşması ve iki divâne ile karşılaşman ve vukû bulan diğer hâdiseler hep bizim teveccühümüz ile oldu.” bu­yurdu. Bu sohbeti sırasında bana öyle teveccüh ve tasarrufda bulundular ki, bambaşka bir hâle girip, çok ağladım. “Niçin ağlıyorsun ” diye sordu. Ben de; “Şimdiye kadar geçen ömrü zâyi etmişim.” dedim. “Öyle söy­leme; yalnız bundan evvel bunu bilmiş olsaydım diyebilirsin. Şu andaki müşâheden ve teslimiyetin ondan daha büyüktür.” buyurdu. Sonra; “Şimdi sen, bulunduğun hâli mi, yoksa geçen hâlini mi istersin ” diye sordu. Ben de; “Bu hâlimi isterim.” dedim. “Bu iş tâbi olmadan olmaz.” buyurdu. “Ne işâret buyurursanız, ne emrederseniz yerine getiririm. de­dim. Ben böyle deyince; “Huyunuz mübârek olsun!” buyurdu.”

Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hâce hazretlerinin sohbetlerine kavuşma ar­zusu içime doğdu. O arzu ile Taşkend vilâyetinden Buhârâ´ya hareket ettim. Hanımım bir mikdâr altın getirip bana verdi ve; “Bu altınları Hâce hazretlerine ver!” dedi. Niçin gönderiyor diye merak edip sordum, fakat söylemedi. Hazret-i Hâce´nin sohbeti ile şereflendiğim zaman, o altınları önüne koydum. Görünce, tebessüm ederek buyurdu ki: “Bu altınlardan çocuk kokusu geliyor. Ümid ederim ki, cenâb-ı Hak sana bir çocuk vere­cektir.” Hâce hazretlerinin bereket ve himmetlerinden Hak sübhânehu ve teâlâ hazretleri bana bir sâlih oğul ihsân etti.”

Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan Behlül-i Dânâ (rahme- tullahi teâlâ aleyh)

HER KOYUN KENDİ BACAĞINDAN

Behlül Dânâ şehirde, dolaşıp ara sıra,

Nasîhat ediyordu, bir kısım insanlara.

Ve eğer görür ise, bâzı yanlış işleri,

Derhal îkâz ederdi, gidip o kişileri.

Bu durumdan rahatsız olan bâzı kişi de,

Şikâyet eylediler, onu Hârûn Reşîd´e.

Dediler ki: “Behlül´e, söyleyin de ey sultan,

Yaptığımız işlere, karışmasın her zaman.

Bizim günahımızla, ne derdi var ki onun,

Hem kendi bacağından, asılmaz mı her koyun ”

Çağırdı Hârûn Reşîd, Behlül´ü sarayına,

Halkın şikâyetini, söyledi aynen ona.

O, terk etti sarayı, hiç bir cevap vermeden,

Ve bir kaç koyun alıp, onları kesti hemen.

Her sokağın başına, o kesik koyunları,

Kendi bacaklarından, asıverdi onları.

İnsanlar bunu görüp, dediler: “Ne olacak,

Delinin yapacağı, nihâyet budur ancak.”

Lâkin günler geçtikçe, o etler kokuyordu,

Bundan bütün mahalle, rahatsız oluyordu.

Artık durulmaz oldu, bu kokudan nihâyet,

Halk gidip halîfeye, eylediler şikâyet.

Dediler: “Ey halîfe, Behlül´e söyleyiniz,

Astığı koyunlardan, bîzar olduk hepimiz.”

Hârûn Reşîd, Behlül´ü çağırıp sordu hemen,

O ise şöyle dedi, halîfeye cevâben:

“Kendi bacaklarından, astım ben her koyunu,

Ne için şikâyete, geldiler size bunu

Demek ki bu şekilde, asılsa da her koyun,

Kokunca, her insana, zararı varmış onun.

Anlatmak istedim ki, onlara ben bu halle,

“Bir kötünün şerrini, çeker bütün mahalle.”

Evliyânın meşhûrlarıdan Bekr bin Ömer Fersânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Bulunduğumuz yerde garib biri vardı. Bu kimse başını bir örtüyle devamlı örter, kimseye gös­termezdi. Bir gün bu kimse bir yerde uyumuş başı da açılmıştı. Onu uyur hâlde ve başı açık vaziyette gördüm. Başında saç ve deri yoktu. Bu hâ­line çok şaştım. Bu sırada uyandı ve telâşa kapıldı. Telaşlanmamasını ve başının görülmesinden dolayı endişe etmemesini söyledim. Sonra bu hâlinin sebebini sorunca şöyle anlattı:

“Ben kabirleri açan ve kefen soyan biri idim. Bir gün bir tüccarın kızı­nın öldüğünü ve kıymetli kefene sarıldığını duydum. Gece gizlice gidip kabrini açtım. Tam kefenini alacağım zaman kabirden bir el çıktı, başı­mın derisini sıyırıp aldı. Ben dehşet içinde; “Yâsîn, Yâsîn.” dedim ve Allahü teâlâya sığındım. Bu arada; “Ey bedbaht insan! Allah´tan korkup tövbe edeceğin zaman gelmedi mi ” diyen bir ses işittim. Kimseyi gör­müyordum. Tövbe ettim, dedim. “Eğer gerçek tövbe ettinse zarar gör­mezsin.” diye bir ses daha işittim. O günden sonra başımın bu hâlini âi­lemden ve diğer insanlardan hep gizledim.” diye anlattı.”

Evliyânın büyüklerinden fıkıh âlimi Bekrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında “Hüseyin Paşa, Bahîra vâlisi Ömer bin Îsâ´ya bir işinden dolayı kızdı. Adamlarını gönderip yanına getirmelerini emretti. Ömer bin Îsâ´yı getir­dikleri vakit öldürecekti. Vâli yolda, Hüseyin Paşanın adamlarından, ken­disini önce Muhammed Bekrî´ye götürmelerini ricâ et- ti. Hüseyin Paşanın adamları bu isteği kabûl ettiler. Muhammed Bekrî´nin evine vardıkları zaman, onun husûsî odasında yalnız başına olduğunu söylediler. Muhammed Bekrî bu sırada kimse ile görüşmezdi. Bunun üzerine Vâli, Muhammed Bekrî´nin talebelerinden Abdülvehhâb-ı Şa´râ- nî´nin yanına götürülmesini istedi. Hüseyin Paşanın adamları bu isteği de kabûl ettiler. Oraya varınca, Vâli, Abdülvehhâb-ı Şa´rânî´den, Hüseyin Paşanın ya­nında kendisine şefâatçi olmasını istedi. O da Vâliye:

“Hüseyin Paşa ile hiç görüşmemiz yoktur. Fakat ben Muhammed Bekrî´ye gidip, senin için Paşanın huzûrunda şefâatçi olmasını isterim.” dedi. Sonra hemen Muhammed Bekrî´nin huzûruna gitti. Durumu Mu- hammed Bekrî´ye arzetti. O sâdece;

“Vâliye dayısını tavsiye ederim.” buyurdu. Abdülvehhâb-ı Şa´rânî o- nun bu sözünün mânâsını anlayamadı. Vâli Ömer bin Îsâ´nın annesi, oğ- lunun bu hâlde götürüldüğünü öğrenince, Hüseyin Paşanın hanımları­nın yanına gitti. Oğlunun durumunu onlara anlattı. Vâlinin annesinin bu hu- sus için geldiği haberi Hüseyin Paşaya ulaşınca, hazırlanıp makâmına gitti. Vâlinin annesi onunla görüştürüldü ve oğlunun durumu hakkında Hüseyin Paşa ile konuşmaya başladı. Hüseyin Paşa, Vâlinin annesine nereli olduğunu sordu. O da, memleketini ve âilesinin kimlerden oldu­ğunu açıkladı. Hüseyin Paşa, kadına:

“Senin hiç kardeşin var mı ” diye sordu. Kadıncağız; “Evet, filan isim- li bir kardeşim var.” dedi. Bunun üzerine Hüseyin Paşa, o kadının kendi kardeşi olduğunu anladı ve; “Ben senin kardeşinim.” dedi. Böy­lece Mu- hammed Bekrî´nin; “Ona dayısını tavsiye ederim.” sözünün mâ­nâsı an- laşıldı. Hüseyin Paşa, yeğeni olan Îsâ bin Ömer´i derhâl huzû­runa ça- ğırdı. Durumu ona anlattı ve eski vazîfesine onu tekrar tâyin etti. Vâli hu- zurdan ayrıldı. Doğruca Abdülvehhâb-ı Şa´rânî´nin yanına gitti. Durumu ona anlattı. O da, bu durumun Muhammed Bekrî´nin bereketiyle oldu- ğunu; gidip ona teşekkür etmesini söyledi. Vâli derhâl Muhammed Bek-rî´nin huzûruna giderek elini öptü ve hayır duâsını aldı.”

Anadolu evliyâsından Beyzâde Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sene hacca gitmeye karar verdi. Arkadaşları ile anlaşıp, para biriktir­meye başladı. Hanımı o sene hâmile idi. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu gelir. Canı bu etten yemek ister ve Beyzâde Efen­diye; “Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti.” deyince, Beyzâde Efendi;

“Heey hâtun hey!.. Bu kadar zenginliğimiz boşunaymış meğer. İste­diğin et olsun, kebâb olsun. Hemen çarşıya gidip, en âlâsından sana ke­bap getiririm.” cevâbını verdi. Hanımının ısrarla bu kızaran etten iste­mesi üzerine, Beyzâde Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıktı. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anladı. Utanarak kapıyı çaldı ve ayak üstü mevzuyu söyledi. Kapıyı açan kadıncağız; “Olmaz efendim! Pişirdiğim et size lâyık değildir.” dedi. Beyzâde Efendinin ısrârı üzerine kadın gerçeği söylemek mecbûriyetinde kaldı ve;

“Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kıza­ran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum.” dedi. Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzâde Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın büyük kısmını kadına verdi. Geri kalanını çevresindeki fakirlere dağıttı ve hacca gitmekten vaz geçti.

Arkadaşları ile kararlaştırdıkları gün gelince, Beyzâde Efendi arka­daşlarına hacca gidemeyeceğini söyledi. Sebebini öğrenmek istedilerse de, Beyzâde Efendi söylemedi. Bunun üzerine arkadaşları yola koyuldu. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke´ye varan arkadaşları hay­ret içinde kaldılar. Çünkü Beyzâde Efendi kendilerinden önce gelmişti. Bâzıları; “Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip ge­çerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı.” dediler. Kâbe´nin tavâfı esnâsında, namaz kılarken, Arafat´a çıkarken hep en ön saflarda Beyzâde Efendiyi gördüler. Harput´a döndüklerinde Beyzâde Efendiye bu durumun hikmetini sordular. O da; “Hayır ve hasenât yüzünden. Siz Kâbe´ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız ” dedikten sonra, olanların hepsini anlattı. Bundan sonra Harput´ta fakirler hiç bir zaman muhtaç du­ruma düşmedi. Zenginler fakir aramak için yarıştılar.

Peygamber efendimizin arkadaşlarının yetiştirdiği âlim ve velîlerden Bilâl bin Sa´d (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bir oğlu gazâda şehîd oldu. Bir kimse gelip; “Vefât eden oğlunuzda 20 dînâr alacağım vardı.” dedi. Gelen kimseye; “Buna dâir bir şâhidiniz veya elinizde bir ya- zınız var mı ” diye sordu. O kimse; “Yok.” dedi. “Peki bunun için ye­min eder misiniz ” buyurdu. O kimse; “Yemin ederim.” deyince, yemin etme- sini istemeden 20 dînârı verdi ve; “Eğer doğru söylüyorsan oğlumun bor- cunu ödemiş olurum; yalan söylüyorsan sadakam olur.” buyurdu.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin bir gün eşyâsını çaldılar. Ağlamaya başladı. “Mal için ağlanır mı ” deni­lince; “Mal için değil, hırsızın günah işlediğini, kıyâmet gününde bunun azâbını çekeceğini düşünüp ağlıyorum.” dedi.

Büyüklerden bir zât anlatır: Bişr-i Hâfî´nin yanında idim. Hava çok so- ğuk idi. Gâyet ince giymiş, titriyordu. Yâ Ebâ Nasr bu havada çok kalın giyerler, siz giydiklerinizi çıkardınız dedim. “Fakirleri hatırladım. Malım, param yok ki onlara yardım edeyim. İstedim ki, ben de onlar gibi olup, sı- kıntılarını çekeyim.” dedi.

Âlimleri seven ve iyi bir kişi olan Cünd vâlisi bir gün âlim ve velîler­den Câfer bin Abdürrahîm Kilâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine haber gönderip insanlara ilim ve irfânıyla, fetvâlarıyla yol göstermesini ricâ etti. Câfer Kilâî bunun üzerine vâliye bâzı şartlar ileri sürdü. Kendi­sine hâkimlik teklif etmemesini ve evine dâvet etmemesini bildirdi. Vâli bunları kabûl edince Câfer Kilâî Cünd´e gelip yerleşti ve insanlara ilim öğretmeye başladı.

Bir zaman sonra Süleyhî adında biri şehre vâli tâyin edildi. Süleyhî şehre gelince burada en büyük âlimin kim olduğunu sordu. Ona; “Burada en büyük âlim Ebû Abdullah Câfer´dir.” dediler ve herkesin ona mürâcaat ettiğini bildirdiler. Vâli, Câfer Kilâî´yi çağırtıp; “Bu şehrin kâdısı, hâkimi sen olacaksın.” dedi. Ebû Abdullah Câfer; “Ben bu vazîfeye lâyık değilim ve o vazîfe de bana uygun bir iş değildir.” diyerek kabûl etmedi. Teklifini kabûl etmemesi, vâli Süleyhî´yi kızdırdı. Ebû Abdullah Câfer de oradan ayrılıp köyünün yolunu tuttu. Çok geçmeden Süleyhî, Ebû Ab­dullah Câfer´in nereye gittiğini öğrenip adamlarıyla peşine düştü. Yolda yetişip ona hücum ettiler, kılıçlarıyla vurdular. Allahü teâlânın hikmeti kı­lıçları kesmedi. Lâkin onlar bunun farkına varmadılar. Ebû Abdullah Câ­fer bu darbelerden bayıldı. Süleyhî ve adamları öldü zannedip geri dön­düler. Oradan geçmekte olan birisi Ebû Abdullah Câfer hazretlerini tanı­yıp köyüne götürdü. Başına gelenden sordular. O da başından geçenleri anlattı ve; “O sırada Yâsîn-i şerîf sûresini okuyordum. Vurdukları kılıçlar hiç bir yerimi kesmedi.” buyurdu. Daha sonra durumunu Süleyhî´ye ha­ber verdiler. Süleyhî yaptıklarından pişman olup af diledi ve Ebû Abdul­lah Câfer hazretlerine hürmet etmeye başladı.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ezân-ı şerîf okunmaya başladığı zaman, ya ayakta durur veya dizi üstüne oturarak huşû içinde dinlerdi. Bitince de ezân-ı şerîf du­âsını okuyup, salevât-ı şerîfe söylerdi. Sonra namaza kalkar, talebele­rine, namazı vaktinde kılmalarını tavsiye ederdi. Buyururdu ki: Belh şeh­rinde bir kimse vardı. Her ne zaman ezân okunmaya başlasa bütün işini bırakır, iki dizi üstüne gelerek otururdu. Ezânı, mütevâzî bir hâlde dinler, bitince salevât-ı şerîfe getirir, ezân duâsını okurdu. Sonra araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Bu kimse devamlı böyle yapar, hiç bu âdetini bozmazdı. Nihâyet bir gün vefât etti. Cenâzesini teneşirde yıkarken ezân-ı şerîf okunmaya başladı. Cenâze birden doğruldu, ezân bitinceye kadar diz üstü oturarak hareketsiz bekledi. Sonra tekrar yattı. Cenâzeyi kabre koyduklarında, suâl melekleri geldiler. Bu sırada onlara Allahü teâlâdan; “O kulum, ismim anıldığı zaman, ismimi aziz tutarak hürmetle beklerdi. Siz de onu ziyâret edip aziz tutun.” hitâbı geldi.

Deyr-i Eflâtun yâni Eflâtun Kilisesinde bir kimse vardı. Üzerine râhip elbisesi giyer, kiliseye gelenlere İslâmiyetin üstünlüğünü anlatır, konuş­tuğu kimselerin müslüman olmasına vesîle olmaya çalışırdı. Bu arada Mevlânâ hazretlerinin talebelerine de çok saygılı davranırdı. Bir gün kendisine; “Senin, Mevlânâ´nın yakınlarına bu kadar hürmetli olmanın, il­tifât göstermenin sebebi nedir ” diye sordular. O da cevap olarak; “Biz Mevlânâ´nın pekçok kerâmetlerini gördük. İsterseniz size içlerinden birini anlatayım. Bir gün biz kırk papaz, cümlemiz Mevlânâ´ya bir suâl sormak için giderken, kendisiyle bir fırının önünde karşılaştık. İçimizden biri; “Kur´ân-ı kerîmde, Meryem sûresinin yetmiş birinci âyet-i kerîmesinin meâlinde; “İçinizden, hiçbiri istisnâ edilmemek üzere, mutlaka Cehenne- m´e varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hüküm­dür.” Buyru- luyor. Bu âyet-i kerîmeye göre, müslüman olsun kâfir olsun, herkesin Cehennem´den geçeceği bildiriliyor. Mâdem ki herkes Cehennem´e gire- cek, o zaman İslâmiyetin üstünlüğü nereden belli ola­caktır ” dedi. Mev- lânâ; “Evet. Âyet-i kerîmede bildirildiği gibi, herkes Cehennem´e uğra- yacaktır. Müminler Cehennem´e uğradığında, Cehennem´in ateşi ona tesir etmiyecektir. Hattâ Cehennem; “Ey mümin, çabuk geç, nûrun ate- şimi söndürüyor.” diyecektir. Aynı ateş, Allahü teâlânın emriyle kâfiri ya- kacaktır. Ateş, aynı ateştir. İsterseniz deneyelim ve şimdi size bunu gös- tereyim.” dedi. Bizden, üzerimize giydiğimiz gömlekleri çıkarmamızı iste- di. Çıkarıp, kendisine verdik. O da hırkasını çıkarıp, bizimkilerin içine sardı. Öylece fırının içine attı. Biraz sonra fırı­nın kapağını açıp, elini a- levlerin içine soktu. Biz hayretle hâdiseyi tâkib ediyorduk. Sonra içerden hırkayı alıp önümüze koydu. Hırkada en ufak bir yanık izi yoktu. İçini aç- tığında, bizim gömleklerimizin hepsinin yanıp kül olduğunu gözlerimizle gördük. Sonra Mevlânâ bize dönerek; “Ey râ­hip­ler! İşte gördüğünüz gibi, biz ateşe böyle uğrarız. Siz de böyle uğ­rar­sınız.” deyince, hepimiz insâf edip, Kelime-i şehâdeti getirerek müslüman olduk. Her birimiz de, bun dansonra İslâmiyetin yayılması için çalışacağımıza, hıristiyanların doğ- ru yola gelmesi için uğraşacağımıza söz verdik. İşte benim Mevlânâ´nın talebelerine hürmet ve iltifât etmemin sebebi budur.”

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî hazretlerinin talebelerinden biri, incir getirmişti. Mevlânâ hazretleri inciri aldı ve; “Hayli güzel incir, fa­kat kemiği var.” buyurdu ve yere bıraktı. Talebe; “İncirin nasıl kemiği o- lur ” diye hayret etti ve yavaşça incirleri alıp gitti. Bir zaman sonra tek­rar bir sepet incirle dönüp geldi ve sepeti Mevlânâ hazretlerinin önüne koy- du. Mevlânâ hazretleri bir tane alıp yedi ve; “Bu incirin kemiği hiç yoktur.” buyurdular ve incirleri orada bulunanlara dağıtmasını emrettiler.

Herkes bu duruma şaşakaldı. O talebe dışarı çıktığında oradakiler o- na gidip inciri nereden topladığını sordular. O da; “Vallahi bir dostum vardı. Onun bahçesine uğradım. Bahçıvanı bağda bulamadım. İzni ol­maksızın bir sepet toplayıp Mevlânâ hazretlerine getirdim. Fakat niyetim bahçıvanı gördüğümde topladığım incirlerin bedelini ödemekti. Mevlânâ hazretleri velîlik nûru ile bunu anladı ve yemedi. İşte incirin kemiği buy- du. Bu defâ doğruca o dostun bağına vardım. Ondan iyi incir satın alıp bedelini ödedim ve helâllaştım. O da kabûl etti. İşte Mevlânâ haz­retleri bunu kabûl edip iltifâtlarda bulundu.

Moğolların Anadolu umûmî vâlisi Baycu Noyan, Konya´yı muhâsara etti. Konyalılar gâyet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı. Muhasaranın kaldırılması için Mevlânâ hazretlerinin huzûruna çıkıp; “Efendim! Bize merhamet ediniz. Baycu Noyan, bildiğiniz gibi Konya´yı muhasara etti. Çoluk-çocuğumuzla gâyet sıkıntıya düştük. Korku içinde yaşıyoruz. Şâ­yet bize yardım etmezseniz, sonumuz felâket olur. Çünkü Baycu Noyan, hangi şehri fethettiyse halkı kılıçtan geçirip, mallarını yağmaladı. Bu işe bir tedbir istirhâm ediyoruz.” dediler. Mevlânâ;

“Siz, Allahü teâlâya tevekkül edin. Doğru bir îtikâd ile cenâb-ı Hakk´ın evliyâsını vesîle ederek duâ edin. İnşâallah sıkıntınız def olur.” buyurdu. Sonra şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu. Kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı. Etrafta binlerce Moğol askeri vardı. Baycu No- yan´a kocaman bir çadır kurmuşlardı. Askerler hemen komutanlarına koşup;

“Şehirden yaşlı bir kimse çıktı. Mâvi kaftanlı, sarıklı, heybetli bir kim- se… Meydanda namaz kılmaya başladı. Ne bir korku, ne bir heye­cânı var. Askerlerden hiçbiri yanına yaklaşmaya cesâret edemiyor….” dediler. Baycu Noyan, askerlerine; “Ok yağmuruna tutarak derhal öldü­rün!” dedi. Bu emir üzerine, okçular ellerini sadaklarına atmak için dav­randıklarında, herbirinin kolları yerinden kalkmaz hâle geldi. Hiçbirisi ok atamıyordu. Bu durumu gören Baycu Noyan, süvârilere; “Atlara binip kı­lıçla üzerine sal- dırın!” emrini verdi. Süvâriler hemen ata binip sürmek istediler, fakat atla­rın ayakları toprağa battı. Atlar, üzerindeki askeri götü­remez hâle geldi. Bunu da hayretle gören Baycu Noyan´ın canı sıkıldı. Kendisi okunu çekip yayını gerdi. Nişan alarak Mevlânâ´ya fırlattı. Attığı üç ok da hedefe de- ğil, Baycu´nun önüne düştü. Bu hâli de gören vâli Noyan, iyice öfkele- nip atını getirmelerini emretti. Ata bindiyse de, atı bir türlü hareket etti- remedi. Hiddeti ziyâdeleşen Baycu, attan inip yaya ola­rak hücûm etmek istedi. Fakat ayakları tutulup yüzüstü yere düştü. Yüzü yaralanan Baycu, ne yapacağını şaşırdı. Olanları şehirden tâkib eden halk, hayretten hay- rete düştüler, hep bir ağızdan tekbîr getirdiler. Nihâ­yet Baycu Noyan hiç- bir şey yapmaya kâdir olamayacağını ve Mevlânâ karşısında âcizliğini anlayınca;

“Bu kimse, şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemi­yor. Bunun, Allahü teâlânın himâyesi altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor. Bu kadar askerî gücümle, değil kendisiyle mücâdele etmek, üzerine doğru bir adım bile atamadık. Dolayısıyle bununla iyi geçin­mekte, anlaşma yapmakta fayda vardır.” diyerek, askerini toplayıp mu­hâsaradan vaz geçti.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) yedi yaşında iken, mektepten gelince babasının ağladığını görüp, sebebini sordu: “Zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekâtî´ye birkaç gümüş gön­dermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip alma­dığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum.” dedi. Cüneyd-i Bağ­dâdî; “Babacığım, parayı ver ben götüreyim.” deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca; “Ben Cüneyd´im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!” dedi. Dayısı; “Al­mam!” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; “Adl edip babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!” dedi. Dayısı; “Allahü teâlâ babana ne emretti ve bana ne ihsân etti ” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Ba­bamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi.” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî´nin çok hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce seni kabûl ettim.” dedi ve kapıyı açıp pa­rayı aldı.

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün pazara çıktı. Tâze hurmaları gördü. Almak istedi, fakat parası yoktu. Hurma satıcısına; “Bana, parasını yarın vermek üzere bir dirhemlik hur- ma ver.” dedi. Hurmacı da “Veresiye hurma satmıyorum.” cevâbını verdi. Biraz sonra satıcı, bu kimsenin, Dâvûd-i Tâî hazretleri olduğunu öğrendi. Çok üzüldü. Hemen Dâvûd-i Tâî´nin bulunduğu yeri öğrenip, yanına geldi. İçinde yüz dirhem olan bir kese uzatarak; “Kusurumu ba­ğışlayınız. Biraz önce ben sizi tanıyamadım. Bir dirhemlik hurma istedi­niz, verme- miştim. Şimdi ise size, yüz dirhem hediye ediyorum, ihtiyâcı­nıza harca- rsınız, lütfen kabûl buyurunuz.” deyince, Dâvûd-i Tâî hazret­leri; “Benim bunlara ihtiyâcım yoktur. Nefsimin istekleri yerine gelecek mi diye tec- rübe için yapmıştım. Elhamdülillah, nefsimin isteği yerine gel­medi ve bu dünyâda bir dirhemlik bile îtibârının olmadığını gördü.” bu­yurdu. Dâvûd-i Tâî hazretleri bir kabrin yanından geçiyordu. Bir ses işitti: “Ben zekât vermedim mi Namaz kılmadım mı Oruç tutmadım mı Fa­lan falan hayırlı işleri yapmadım mı ” diyordu. Bir ses ona cevap verip; “Evet yap- tın ey Allahü teâlânın düşmanı! Fakat yalnız kalınca, Allahü teâlâya karşı geldin. Allahü teâlânın seni gördüğünü düşünüp O´ndan korkmadın.” di- yordu.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Demirtaş Muhammedî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) önceleri Sultan Kayıtbay´ın yanında çalışı­yordu. Onun adamlarından idi. Bir defâsında Sultan Kayıtbay, içinde di­nârlar (paralar) bulunan bir keseyi Demirtaş´a verdi ve bu keseyi o za­mânın evliyâsından olan Ahmed bin Akabe el-Hadramî hazretlerine gö­türüp vermesini söy- ledi. O da keseyi alıp o zâtın yanına geldi. O zât pa­rayı kabûl etmek istemeyince, keseyi kabûl etmesi için üsteledi. Hattâ bıktırıncaya ve usandırıncaya kadar ısrâr etti. O da nihâyet keseyi eline aldı ve sıktı. Bunun üzerine, kesenin alt kısmından kan sızmaya başladı. Demirtaş Muhammedî´nin hayret dolu bakışları arasında, Ahmed bin Akabe el-Hadramî keseyi sıktıkca, altından kan sızıyordu. Sonra Demirtaş´a hitâben; “İşte sizin altınınız!” buyurdu. Demirtaş, bu dehşet verici hâl karşısında dona kaldı. O büyük velînin açık bir kerâmetini gö­rünce, tuhaf oldu. Âdetâ aklı başından gitmişti. Getirdiği paranın uygun olmayan bir yoldan kazanılmış olabileceğini düşünerek tövbe etti. Artık dünyâ işleriyle uğraşmamaya karar verdi. Sonra Sultan Kayıtbay´ın ya­nına döndü ve sultandan, kendisini serbest bırakmasını isteyip, istifâ et­tiğini bildirdi ve bu isteğinde çok ısrâr etti. Bunun üzerine Sultan, kendi­sini serbest bıraktı ve dilediği yere gidip, dilediği işle meşgûl olabileceğini bildirdi.

Sultanın yanından ayrıldıktan sonra, tekrar Ahmed bin Akabe el-Hadramî´nin yanına dönen Demirtaş Muhammedî, artık o zâtın talebesi oldu ve o vefât edinceye kadar sohbet ve hizmetinden ayrılmadı. Ahmed bin Akabe´nin vefâtından sonra, tekrar böyle bir zât bulmak ve ona teslim olup, feyz ve bereketlerinden istifâde edebilmek için seyâhate çıktı. Halvetiyye yolunun büyüklerinden olan Dede Ömer Rûşenî hazretlerinin yanına varıp, onun talebeleri arasına girdi. O büyük zâtın sohbet ve hiz­metinde bulunmakla ve çok gayret etmekle, üstün derecelere, yüksek mertebelere ve kıymetli hâllere kavuştu. Dede Ömer Rûşenî´nin yanında, zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsîl edip, kemâlâta ve yüksek olgunluklara ka­vuştuktan sonra, talebelere ders okutmaya, insanlara, iki cihan saâde­tine kavuşmaları için lâzım olan bilgileri anlatmaya başladı.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlattı: “Vezirin birisi bir gün pâdişâhın huzûrunda iken, orada bulunan hizmet­çilerin birisinden bir ses duyup ona baktı. Pâdişâh vezirin kendisiyle ilgi­lenmeyip, başka bir yere baktığını gördü. Vezir, bunu anlayınca, o tarafa bakmasını, pâdişâhın yanlış anlamaması için bakmasına devâm etti. Bundan sonra bu vezir, pâdişâhın huzûrunda bulunurken, hep bir yere bakardı. Öyle ki, pâdişâh, bu vezirin tabiî hâlinin böyle olduğunu ve göz- lerinde şaşılık bulunduğunu zannetti. Allahü teâlânın mahlûku olan bir kimsenin, kendisi gibi mahlûk olan başka bir kimse huzûrunda, bu de­rece dikkat ve riâyet ettiği, edeb ve korkunun, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın huzûrunda nasıl olması icâb ettiğini iyi düşünmek lâzım­dır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün bir kimse misâfir gelmişti. Fakat o gün vefât etti. Ke- fenlenip namazı kılındıktan sonra mezara konuldu. Ebû Ali Rodbârî; “A- ziz ve celîl olan Allah, bu kimseye garipliği sebebiyle rahmet etsin.” di­yerek yüzünü açarak toprağa koymak istedi. Bu sırada vefât eden kimse gözünü açtı ve; “Ey Ebû Ali! İkrâmına nâil olduğum zâtın huzûrunda ba- na ikrâm mı ediyorsun ” dedi. Ebû Ali Rodbârî; “Efendim ölümden sonra hayat manzarası mı görüyorum ” dedi. O kimse; “Evet ben ha­yattayım. Aziz ve Celîl olan Allahü teâlâya âşık olan her insan hayatta­dır, ölmez. Ey Rodbârî, elde ettiğim makamla yarın sana yardımcı ola­cağım.” dedi.

Irak velîlerinden ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Bekr Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir hac mevsimi sonrası Mekke-i mü- kerremede uzun süre aç kaldı. Açlığını giderecek bir şey de bula­madı. Nihâyet bir gün ibrişim bir kese görüp aldı. Doğruca kaldığı eve gidip o ibrişim keseyi açtı. İçinde pırıl pırıl, benzeri bulunmayan, inciden bir ger- danlık olduğunu gördü. Bir ara bir ses duyup dışarı çıktı. İhtiyar bir kişi bağırarak; “İçinde inci olan kaybolmuş keseyi bulup getirene, şu el­bise ile beş yüz dinar vereceğim.” diyordu. Onun yanına giderek, kendi­sini tâ- kib etmesini söyledi ve onu kaldığı yere götürdü. O ihtiyar kaybo­lan ke- senin ve içindekilerin vasıflarını söyleyince, keseyi çıkarıp teslîm etti. O da vâd ettiği elbiseyi ve beş yüz dinarı verdi. Ebû Bekr Ensârî onun ver- diklerini almak istemedi ve; “Benim onu size geri vermem uy­gundur. Bunun için bir karşılık istemem.” dedi. O; “Mutlaka alman lâzım.” diyerek ne kadar ısrar ettiyse de kabûl etmedi. O ihtiyar, nihâyet yanın­dan ayrılıp gitti.

Bir süre sonra Ebû Bekr Ensârî Mekke-i mükerremeden ayrıldı. Bir sâhilden gemiye bindi. Gemi yola çıktıktan bir zaman sonra fırtına çıktı ve dalgalar gemiyi parçaladı. Gemide bulunanların çoğu boğuldu. Malları telef oldu. Ebû Bekr Ensârî büyükçe bir tahta parçasına tutunup bir müddet denizde kaldı. Sonra bayıldı, ancak dalgalar onu bilmediği bir yere sürükleyip kıyıya attı. Kendine gelince, sonra orasının bir ada oldu­ğunu öğrendi. Oradaki insanlarla tanıştı. Mescidlerinden birinde Kur´ân-ı kerîm okudu. Oranın halkının büyük bir kısmı onu dinlemek için mescide koştu. Ondan, kendilerine ve çocuklarına Kur´ân-ı kerîmi öğretmesini is­teyince, dileklerini yerine getirdi. Daha sonra ona; “Aramızda yetim bir kızcağız var. Onunla evlenmenizi isteriz.” diyerek ısrar ettiler. O da ıs­rarlarına dayanamayarak evlendi. Akrabâları kızı, boynunda pırıl pırıl parlayan gerdanlık olduğu halde evine getirdiler. Bu gerdanlık, yolda bulduğu kesenin içindeki gerdanlığın aynısı idi. Ona dikkatle bakmaya başladı. Gerdanlığa dikkatle bakması, kızın akrabâlarının dikkatini çekti. Sebebini sorduklarında, onlara, Mekke-i mükerremede başından geçen gerdanlık hâdisesini anlattı. O zaman onlar, tehlîl ve tekbîr getirmeye başladılar. Onlara; “Siz niye böyle yapıyorsunuz ” diye sorduğunda; “Anlattığın hikâyedeki o gerdanlığın sâhibi olan ihtiyar, bu kızın babası­dır. O duâ eder ve senin için; “Ben, onun gibi müslüman görmedim. Ey Allah´ım! Onunla benim aramı birleştir. Kızımı da ona nikâh edeyim.” derdi. İşte şimdi o durum hâsıl oldu. Siz onun kızıyla evlendiniz.” dediler. Bu evlilikten iki çocuğu oldu. Daha sonra zevcesi vefât etti. Gerdanlık, çocuklarıyla ona kaldı. Sonra iki çocuğu da vefât edince, o gerdanlık ona intikâl edip elinde kaldı. O da onu sattı ve eline geçenleri Allah yoluna sarfetti.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Emîr-ül-müminîn hazret-i Ali´ye karşı, bende biraz soğuk­luk vardı. Bunun sebebi de; Resûlullah efendimiz; “Ali´den başka yiğit yoktur.” buyurmuşlardır. Gerçi hazret-i Ali hak üzere idi. Fakat halîfeliği hazret-i Muâviye´ye bırakıp çekilseydi, bunca kan dökülmezdi. Asıl yiğit­lik budur.” diyordum.

Kendisi şöyle anlatır:

Safâ ile Merve arasında bir evim vardı. Resûlullah efendimizi rü­yâmda gördüm. Eshâbıyla birlikte oturuyorlardı. Beni yanlarına çağırıp, hazret-i Ebû Bekr´e işâret ederek; “Bu kimdir ” buyurdu. Ben; “Hazret-i Ebû Bekr´dir.” dedim. Sonra; hazret-i Ömer´e işâret ederek; “Bu kimdir ” buyurdu. “Hazret-i Ömer´dir.” dedim. Sonra hazret-i Osman´a işâret ede­rek; “Bu kimdir ” buyurdu. Ben de; “Hazret-i Osman´dır.” dedim. Sonra hazret-i Ali´yi işâret ederek; “Bu kimdir ” buyurunca, ona karşı kalbimde olan kırgınlık sebebiyle utandım. Peygamber efendimiz beni hazret-i Ali ile kardeş yaptılar. Sonra kucaklaştık ve Eshâb-ı kirâm dağıldılar. Haz­ret-i Ali ile başbaşa kaldık. Bana; “Ebû Kubeys Dağına çıkalım.” deyince kabûl edip, bu dağın tepesine çıkıp oradan Mekke´yi seyretmeye başla­dık. Uyandığım zaman kendimi bu dağın başında buldum. Bu rüyâdan sonra hazret-i Ali ve hazret-i Muâviye´nin kıymetini daha iyi anladım.”

Şöyle anlatır: “Gençliğimde hacca gitmek için annemden izin alıp yola çıkmıştım. Çölde giderken, üzerim kirlendi. Galiba şartlarına uygun olarak yola çıkmadım, diyerek geri döndüm. Eve gelince annemi kapının arkasında oturup bekler gördüm. “Anneciğim bana izin vermemiş miy­din ” dedim. “Verdim fakat bu evi sensiz görmek gücüme gitti. Sen yola çıkalıdan beri oturuyorum. Dönüp gelmene kadar buradan kalkmamaya karar vermiştim.” dedi.

“Biri benim sohbetime devâm ederdi. Ama onun sohbetimde bulun­ması bana ağır geliyordu. “Hediyeleşiniz, sevişirsiniz.” hadîs-i şerîfine uyarak ona hediye verdim. Yine kalbimdeki duygu gitmedi. Nihâyet bu zâtı evime götürdüm; “Ayağını yüzüme bas.” dedim, ama basmadı, ısrâr ederek ayağını yüzüme bastırdım. Kırgınlık gidip, kalbime sevgi yerle­şene kadar ayağını yüzümden kaldırtmadım.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) ömrü boyunca Hızır´la (aleyhisselâm) görüşmeyi murâd ederdi. Her gün kabristana gider gelir ve bu arada bir cüz Kur´ân-ı kerîm okurdu. Bir gün yine bu maksatla evinden çıkarken, kapıda nûrânî yüzlü bir ihti­yar kendisine selâm verip; “Benimle sohbet etmek ister misin ” diye sordu. O da “İsterim.” deyince, berâberce konuşarak kabristana gidip geldiler. Evin kapısına gelince, o nûr yüzlü ihtiyar; “Bunca zamandır görmek iste- diğin Hızır benim. Benimle sohbet edeceğim derken bugün bir cüz Kur´- ân-ı kerîm okumaktan mahrûm kaldın. Hızır´la sohbet etme­nin sonucu bu olunca, diğer insanlarla konuşmanın netîcesi ne olur ” buyurdu.

Biricik oğlunu mektebe gönderdi. Birgün çocuğun benzinin sararıp bedeninin titrediğini gördü. Sebebini sorduğunda: “Hocam bana bir âyet-i kerîme öğretti. O âyette cenâb-ı Hak meâlen; “Eğer siz (dünyâda) küfre­derseniz, çocukları aksaçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günde (kıyâmet gününün şiddet ve azâbından) kendinizi nasıl koruyabilirsiniz ” (Müzzemmil sûresi: 17) buyuruyordu. Bu âyetin şiddetinden böyle ol­dum.” dedi. Çocuk hastalandı. Bir müddet sonra da vefât etti. Babası Ebû Bekr el-Verrâk oğlunun mezarının başında ağlayarak kendi kendine şöyle dedi: “Ey Ebû Bekr! Çocuğun bir âyet işitmekle hastalanıp can verdi. Bunca yıldır Kur´ân-ı kerîm okur hatmedersin, sana birşey olmu­yor. Yoksa kalbin taş mıdır ”

Allahü teâlânın velî kullarından Ebû Câfer el-Meczûm (rahmetullahi teâlâ aleyh) cüzzamlı bir deri altına gizlenmiş, Allahü teâlânın sevgili bir kulu idi.

İbn-i Hafîf, Ebü´l-Hasan ed-Derrâc´ın başından geçip anlattığı şu hâ­diseyi haber verdi: Şeyh Ebü´l-Hasan ed-Derrâc buyurdu ki: “Bir sene, arkadaşlarla gitmeyip, yalnız başıma hac yolculuğuna çıktım. Kadîsiye mescidine vardığımda, orada cüzzam hastası olan bir ihtiyar gördüm. Üzerinde büyük musîbet vardı. Beni görünce, selâm verdi ve: “Ey Ebü´l-Hasan! Hacca gitmek ister misin ” buyurdu. Ben onun bu hâlinden çeki­nerek; “Evet.” dedim. “Benimle yol arkadaşı olmak ister misin ” buyurdu. O zaman kendi kendime; “Sağlam arkadaşları terkettim de, şimdi cüz- zamlı bir ihtiyarın eline düştüm.” dedim ve ona; “Yok istemem.” diye ce- vap verdim. O; “Sana yol arkadaşı olayım.” buyurdu. Ben “Allah hakkı için senin ile yol arkadaşı olmam.” dedim. O; “Ey Ebü´l-Hasan! Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; güçlü kuvvetli kimse ona şaşırıp kalır.” buyurdu. Ben; “Öyledir.” dedim ve onun teklifini kabûl etmeyerek yoluma devâm ettim. Kuşluk vaktinde istirahat için bir yere uğramıştım. Onu orada, rahat bir şekilde oturmuş vaziyette gördüm. Bana daha önce söylediğini tekrarladı. “Ey Ebü´l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf bir kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır.” buyurdu. Ben hiçbir şey söylemeden yoluma devâm ettim. Fakat onun hakkında bende şüphe ve tereddüt meydana geldi. Acele ile yoluma devâm ederek, sabah vakti bir köye ulaştım. Bir de ne göreyim; oradaki mescidde rahat bir şekilde oturuyordu. Bana: “Ey Ebü´l-Hasan, Allahü teâlâ öyle şeylere kâdirdir ki, zayıf olan kuluyla öyle bir iş yapar; kuvvetli kimse buna şaşar kalır.” buyurdu. Önüne varıp, yü­zümü önüne eğdim ve ona; “Allahü teâlâdan af ve senden özür dilerim.” dedim. O; “Maksadın nedir ” buyurdu. Ben; “Hatâ ettim, sizinle yol arka­daşı olmak istiyorum.” dedim. O; “Sen yol arkadaşı olmak istemedin ve yemin ettin. Senin yeminini bozup da, seni yalancı çıkarmak istemem.” buyurdu. Ben; “Hiç değilse öyle ol ki, seni her istirahat ettiğim yerde gö­reyim.” dedim. O; “Peki, dediğin gibi olsun.” buyurdu. Bu sözünü du­yunca bütün açlığım ve yol yorgunluğum kayboldu. Tek düşüncem ve arzum, çabucak bir sonraki menzile varıp onu görmek oldu. Mekke-i mükerremeye ulaştığım zaman, olanları oradaki büyük velîlere anlattım. Ebû Bekr el-Kettânî ve Ebü´l-Hasan el-Müzeyyen; “O anlattığın zât, Ebû Câfer el-Meczûm´dur. Biz dâimâ onu görmeye çalışıyoruz. Keşke onu bir defâ olsun görebilseydik.” buyurdular. Sonra kalkıp tavâf etmeye gittim. Onu da tavâf eder gördüm. Tekrar yanlarına gelip, onu gördüğümü ha­ber ettim. Onlar; “Eğer bir daha görürsen, iyi dikkat et ve bizi de çağır.” buyurdular. Ben de “Peki.” deyip ayrıldım. Arafat´a çıktım. Sonra Minâ´ya gittim. Onu orada aradım, fakat bulamadım. Minâ´da cemre atılması yâni şeytan taşlama sırasında birisi arkamdan; “Selâmün aleyküm ey Ebû Hasan!” dedi. Dönüp baktığım zaman Ebû Câfer el-Meczûm´u gördüm. Onun teveccühleri bereketiyle o anda bende değişik hâller meydana geldi. Vücûdumu bir titreme aldı, kendimden geçerek yere düştüm. Hîfe mescidine geldiğim zaman, olanları arkadaşlarıma anlattım. Vedâ gü­nünde Makâm-ı İbrâhimin arkasına geçmiş, namaz kılıyordum. Birisi beni çekip; “Ey Ebü´l-Hasan! Daha fazla duâ etmek ister misin ” dedi. Ben de; “Kat´iyyen efendim, sadece bana duâ buyurun yeter.” dedim. Buyurdu ki: “Ben duâ etmem. Fakat sen duâ et ben âmin diyeyim.” Ben üç defâ duâ ettim. O, “Âmin” buyurdu. Duâlarımdan birisi şöyle idi:

“Yâ Rabbî! Kuvvetim günden güne artsın.” Gerçekten de öyle oldu. Nice seneler vâki oldu ki, ben bir gecede ertesi günkü ihtiyaçlarımı top­ladım ve hiçbir ibâdette aslâ yorgunluk ve bıkkınlık duymadım. İkinci duâm: Allahü teâlânın kendine giden yolu ve dervişliği bana sevdirmesi için oldu. Ondan sonra dünyâda hiçbir şey bana Allahü teâlânın rızâsın­dan daha tatlı gelmedi. Dünyâyı unutup Allahü teâlânın sevgi denizine daldım. Üçüncü duâmda da şu istekte bulundum: “Yâ Rabbî! Yarın mah­şer gününde, insanları haşrederken, beni sevdiğin dostlarının (evliyâul- lahın) arasında bulundur ve bana yol ver! (Cehennem´den mu­hâfaza et.)

“İnanıyor ve ümid ediyorum ki, inşâallah öyle olacaktır.”

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün sokakta gözleri görmeyen birinin; “Eğer, yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet gününde azâbın fenâlığından (kurtulmak için) elbette bunları fedâ eder­lerdi. Halbuki o gün onlar için, Allah tarafından, hiç hesâba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır (zulmedenlerin karşılarına çıkacak şeyler, ilâhî gazap ve azaptır. Çünkü bunları hiç zannetmiyor ve hatırlarına getirmi­yorlardı).” (Zümer sûresi: 47) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuduğunu işi­tince, kendinden geçti. Elini ocağa sokup, kızgın demiri çıkarıp, örs üze­rine koydu. Çıraklar hayret içinde; “Bu ne hâl usta!” diye bağrıştılar. Ebû Haf- s-ı Haddâd; “Dövün!” buyurdu. Çıraklar; “Usta, bu dövülüp temizlen­miş!” dediler. Ebû Hafs, kendine gelince; “Yıllardır bu işi bırakmaya ça­lıştım, fakat başaramadım, ama meslek bizi bıraktı.” buyurup işini ter- ketti. Ebû Hafs hazretleri bundan sonra Rabbine ibâdete yönelip, halka karışmaz oldu. Kendilerine yakın bir yerde, hadîs-i şerîf okunur ve dinlenirdi. Ebû Hafs´a; “Sen niçin gelip de dinlemiyorsun ” dediklerinde; “Bir hadîs-i şe- rîf işitmiştim, otuz senedir bu hadîs-i şerîfe uygun hareket etmek istiyo- rum, fakat yapamıyorum. Diğer hadîs-i şerîfleri işittiğimde nasıl yapa- rım ” buyurduklarında, onlar; “O, hangi hadîs-i şerîftir ” dedi­ler. Ebû Hafs; “Kişinin işine yaramayan şeyleri terketmesi, iyi bir müslüman oluşundandır.” hadîs-i şerîfidir.” diye cevap verdi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebeleri, kendisine “Efendim, sizi üzen, unutamadı­ğınız bir hâdise var mıdır ” diye sordular. Cevâbında buyurdu ki: “Bir gün ikindi namazında mescidimize, hâlinden garîb olduğu anlaşılan bir kimse geldi. Abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra başını önüne eğip tefekküre başladı. O gün akşam yemeğinde, halîfe bizleri dâvet et­mişti. Gideceğimiz zaman o kimsenin yanına yaklaşıp; “Biz dâvete gidi­yoruz siz de bulunmak ister misiniz ” dedim. Başını kaldırdı. “Dâvete gitmeyeyim. Bir bulamaç aşı getirebilirseniz yerim. Yoksa siz bilirsiniz.” dedi. Ben de, her halde bizim arkadaşlarla berâber olmak istemiyor diye düşünüp, kendisine fazla iltifât etmedim. O gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Yanlarında yaşlıca iki zât ve arkalarında kendilerini tâkib eden birçok kimseyle geliyorlardı. Yanımdakilere, Peygamber efen- dimizin yanındaki iki zâtın kim olduklarını sordum. Birisi İbrâhim Halî- lullah, diğeri Mûsâ Kelîmullah ve arkalarındakiler de binlerce nebîdir, de- diler. İleri atılıp kendileri ile konuşmak istedim. Fakat, Peygamber efen- dimiz bana iltifât etmediler. “Yâ Resûlallah! Ne kabahatim var ki, mübâ- rek yüzünüzü benden çeviriyorsunuz ” dedim. “Dostlarımızdan biri sen- den bulamaç aşı istedi. Sen ise vermekten çekindin.” buyurdular. Ağla- yarak uyandım. Hemen mescide koştum. O zât hâlâ başı önüne eğik olarak tefekkür ediyordu. Kendisine; “Ey efendim! Arzunuzu yerine geti- rebilmem için bir mikdâr bekleyiniz.” dedim. Tebessüm edip; “Bir kimse bir ihtiyâcını size söylüyor. Siz de, yüz yirmi bin nebî şefâat etme­dikçe onu yerine getirmiyorsunuz değil mi ” dedi ve çıkıp gitti. Bundan sonra ne kadar aradım ve sordum ise kendisini bulamadım. İşte kırk yıl­dır bu hâdisenin üzüntüsü bende devâm ediyor.” buyurdu.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası ile Sultan Gazneli Mahmûd bir- birlerini çok severlerdi. Babası Meyhene´de bir köşk yaptırdı. Günümüz- de Üç Şeyhin Sarayı diye meşhurdur. Sarayın duvarına Sultan Mahmû- d´un komutanlarının, fillerinin ve gemilerinin isimlerini yazdırdı. Küçük bir çocuk olan Ebû Saîd, babasına; “Bu köşkte bana âid bir yer tahsis et.” dedi. Babası sarayın üst katında ona bir yer yaptırdı. Ta­mamlanınca, Ebû Saîd oranın duvar ve tavanına hep Allahü teâlânın ism-i şerîfinin yazılmasını emretti. Bunu gören babası; “Oğlum! Böyle ne yapıyorsun ” diye sorunca; “Herkes kendi evinin duvarlarına kendi emirinin ismini ya- zıyor. Ben de Rabbimin ism-i şerîfini yazdırıyorum.” dedi. Onun bu sözle- ri babasının çok hoşuna gitti. Hemen köşkün duvar­larına yazdırdıklarının hepsini sildirdi.

Hucvirî Keşf-ül-Mahcûb isimli eserinde şöyle anlatıyor: “Mihene şeh­rinde, Ebû Saîd-i Ebü´l-Hayr´ın türbesinde bulunuyordum. Türbenin üze­rinde bir kumaş parçası vardı. Beyaz bir güvercin uçarak gelip o kuma­şın altına girdi. Herhalde bir şeyden kaçıyordu. Onun için oraya gizlendi diye düşündüm. Biraz sonra merakım arttı. Kumaşı kaldırdığımda güver­cin yoktu. Hayret ettim. Ertesi ve daha sonraki gün bu hâdise tekrar etti. Hikmeti nedir diye düşünürken, bir gece rüyâmda Ebû Saîd´i gördüm. Gördüğüm hâdiseyi kendisine sordum. “O güvercin, amellerimin safâsı- dır. Her gün kabrime gelip bana nedîm (sohbet arkadaşı) olur.” buyurdu. Anladım ki, o büyük zâtın güzel amelleri, beyaz bir güvercin şeklinde kabrine geliyor ve kendisi ile tatlı tatlı sohbet ediyorlar.”

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: Bir gün Kâbe-i muazzamayı tavâf eden tek gözlü birisini gördüm; “Allah´ım senden sana sığınırım.” diyordu. Ona; “Bu nasıl duâ­dır ” diye sorduğumda bana şöyle cevap verdi: “Ben elli seneden beri buradayım. Bir gün bir kadın gördüm. Çok beğendim, ondan lezzet al­dım. Bu sırada gözümün üzerine bir tokat indi. O anda gözüm yanağımın üzerine aktı. Ben, ah, dedim. Bir ses; “Bir bakış, bir tokat karşılığındadır. Ne kadar bakarsan, o kadar tokat atarız.” dedi.

Mekke´de iken bir fakir, elinde bir dînarla yanıma geldi. “Ben yarın öleceğim. Bu paranın yarısı ile beni techiz ve tekfin et. Diğer yarısı ile de mezarımı kazdır.” dedi. Gâlibâ bu genç delidir diye düşündüm. Ertesi gün tavâf sırasında o genci gördüm. Bir kenara çekildi ve yere uzanı­verdi. Gâlibâ ölmüş gibi gözükmek istiyor dedim. Yanına yaklaştım. Bir de baktım, gerçekten vefât etmiş. Vasiyet ettiği gibi defnettim.

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ali bin Îsâ el-Kummî anlatır: “Ev ihtiyâçları ile meşgul olduğunu tahmin ettiğim bir vakitte İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerinin yanı- na gittim. Benimle görüşeceğini hiç tahmin etmiyordum. Fakat düşündü- ğüm gibi çıkmadı. Kapıyı çaldığımda dışarı çıktı. Beni içeri buyur etti. Ev- de yalnız imiş. Oturduğu yerin dört bir yanı kitap doluydu. Onları mütâlaa ediyordu. Bana; “Bu gördüğün kitaplar, verdiğim hükümlerdir. Yarın kıyâ- met gününde niçin böyle hüküm verdin denildiğinde, ne cevap verece- ğim. Şimdi onları hazırlamakla meşgûlüm.” buyurdu.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Emîr Hüsrev Dehlevî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin ho­cası Hâce Nizâmüddîn hazretleri´nin, her tarafa yayılan cömertliğini duyan fakir bir adam, Hindistan´ın uzak bir yerinden yola çıkıp, mâlî sıkıntısını halletmek için, ondan çok mikdarda yardım almak ümîdiyle Dehli´ye geldi. Fakat o gün hazret-i Hâce´nin, bir çift eski ayakkabısından başka verebilecek birşeyi yoktu. Zavallı adam, bu yüce şahsiyetten aslâ böyle bir hediye beklemiyordu; fakat onu red- detmeye de cesâret edemedi. Bununla berâber, içinden, çok rahatsız ol- du ve bu büyük zâttan böyle kıymetsiz bir hediye aldığı için, büyük bir hayâl kırık­lığına uğradı. Aşırı bir kederle ve bu mevzu üzerinde düşün- ceye dalarak ayrıldı. Geri dönüşünde, yol üstünde gece dinlenmek için bir handa kaldı. Yine aynı gece Emîr Hüsrev, Bengal´den bir iş gezisin- den, Dehli´ye dönüyordu. İhtişamlı maiyet, hizmetçiler ve zenginliklerle oraya varıp, aynı handa kaldı. Emîr Hüsrev, mücevher ve kıymetli taşla- rın ticâretini yapıyor ve Dehli´nin en zengini biliniyordu. Ertesi sabah E- mîr Hüsrev kalktığında, hayret edip; “Şeyhimin kokusunu duyuyorum.” diye bağırdı. Han didik didik arandı ve sonunda tenhâ bir köşede, gece- leyin Dehli´den gelen fakir bir yolcu bulundu. Dehli´de kaldığı zaman haz- ret-i Nizâmüddîn-i Evliyâ´nın yanına gidip gitmediği sorulduğunda, a- dam üzüntülü bir şekilde; “Evet, hakîkatte ben bu uzun seyâhati, sâde- ce o büyük velîyi görmek ve sıkıntılarımı halletmek ve onun cömertlik ve ih­sânından faydalanmak için yaptım. Eski ayakkabıları göstererek; fakat beni sadece kendisinin bu kıymetsiz ayakkabıları ile gönderdiği için üz­günüm” diye cevaplandırdı. Aşk ve muhabbetle yanan Hüsrev, derhâl adamdan; bütün bu büyük servet, köleler ve sâhib olduğu her şey karşı­lığında ayakkabıları kendisine vermesini istedi. Nakledildiğine göre, o zaman Emîr Hüsrev, diğer kıymetli eşyâlarından başka 500.000 gümüş para taşıyordu. Zavallı adam, bunu bir şaka kabûl etti. Fakat Hüsrev, üzerinde durarak, yeminle teklîfini tekrarladı ve hemen, sevgili hocasının ayakkabıları karşılığında bütün servetini vererek pazarlığı bitirdi.

Fakir adamın nasıl memnun olduğunu uzun uzun anlatmaya lüzum olmadığı açıkça bellidir. O, hazret-i Nizâmüddîn´in hayırseverliğinden ha- yâl ettiğinin yüzlerce katını, yine onun hürmetine başka biri vâsıtasıyla almıştı.

Emîr Hüsrev, Dehli´ye vâsıl olduğunda, hocasının ayakkabılarını, bü­yük bir hürmetle el üstünde taşıyarak, hazret-i Nizâmüddîn´in huzûruna çıktığında, yolda olan hâdiseyi kendisine arzedip ayakkabıları satın aldı­ğını söyledi. Hazret-i Hâce; “Ona ne kadar para verdin ” dedi. O da; “Benim bir şeye yaramaz servetimin hepsini.” diye cevap verdi. Hâce hazretleri tebessüm edip; “Onları ucuza almışsın.” buyurunca, Emîr Hüs- rev; “Efendim, çok şükür ki, onlara sâhip olan adam, yalnız servetimi teklif etmekle tatmin oldu. Hürriyetimi de isteseydi, benim sevgili hoca­mın bu mukaddes ve paha biçilmez hâtırasına sâhib olmak için memnû­niyetle onu da verirdim.” dedi.

Hüsrev, çok para kazandıran bir mesleğe sâhib olmasına rağmen, sâdık bir sûfî olarak, ilâhî bir ihsânla, böyle bir imtihânı en iyi şekilde ba­şardı. Hocasının muhabbeti uğruna zenginliğini fedâ etti.

Meşhur tefsîr âlimi ve velî İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerin Herat´a gittiği zaman, orada bulunan âlimler, sâ- lihler ve devlet ileri gelenleri, onun ziyâretine geldiler. Kendisine pek- çok hürmette bulundular. İmâm, bir gün acabâ görüşmediğimiz kimse kaldı mı diye sordu.Yanında bulunanlar, evet sâlih bir zât var, o gel­medi, dediler. Ben müslümanların imâmı olayım, herkesin bana hürmeti vâcib olsun da, o beni niçin ziyâret etmesin, diye belirtti.

Bu durumu, o sâlih zâta ulaştırdılar. Fakat o zât hiç cevap vermedi. Şehrin ileri gelenlerinden birisi, Fahreddîn-i Râzî ile o sâlih zâtı bir ye­meğe dâvet etti. Her ikisi de bu dâveti kabûl ettiler. Ziyâfet bir bahçede verildi. Orada İmâm, o sâlih zâta:

“Niçin ziyâretime gelmediniz ” diye sorunca: “Ben fakîr bir kimseyim. Bu sebeple, ziyâretinize gelip gelmemem, sizin şerefinizi ne arttırır, ne de ondan bir şey eksiltir.”

Bunun üzerine İmâm; “Bu söz edeb sâhiplerinin yâni ehl-i tasavvufun sözüdür. İşin iç yüzünü bana anlat da merâkım gitsin.” dedi. O sâlih zât; “Seni ziyâret hangi bakımdan vâcibdir ” dedi. İmâm; “Ben müslüman- ların hürmet etmeleri lâzım olan birisiyim.” dedi. Bunun üze­rine o sâlih zât; “Mademki, ilimle iftihâr ediyorsun, ilmin neticesi, mârifetullahdır. Şimdi sana soruyorum:

“Allahü teâlâyı nasıl tanıdın ve matlûbuna nasıl yol buldun ” dedi. İ- mâm:

“Yüz bürhân ve delîl ile ilim ve yakîn elde ettim.” dedi. O zaman o zât:

“Bürhân, şüpheyi gidermek içindir. Allahü teâlâ benim kalbime öyle bir nûr verdi ki, onun olduğu yerde şüphe bulunmaz. Nerede kaldı ki, bürhân ve hüccete ihtiyaç duyulsun.” buyurdu.

Bu söz, İmâm´a çok tesir etti. O mecliste, herkesin gözü önünde, o sâlih zâtın elini öpüp tövbe etti. O zâta tâbi oldu. Çok yüksek mertebe­lere ulaştı. Ondan sonra Tefsîr-i Kebîr adlı eserini te´lif eyledi. Bu büyük zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleriydi. Fahreddîn-i Râzî, Necmüddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Ondan çok istifâde etti.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Fakîrullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) kırk sekiz yaşında olduğu 1702 senesi Şâban ayının ilk Cu- mâ gecesiydi. Akşam namazından sonra komşularından birine tâzi­yeye gitmişti. Yatsı olmadan câmiye gitmek için ayrılan İsmâil Fakîrullah haz- retleri karanlıkta evin avlusuna çıktı. Avluda, içinde su olmayan on beş metre derinliğinde içi boş ve ağzı açık bir kuyu vardı. İsmâil Fakîrullah, karanlıkta bu kuyuyu takdîr-i ilâhî fark edemeyerek içine düştü. Fakat Allahü teâlânın koruması ile bir şey olmadı ve incinmedi. Sâdece sol ka- şının üzerinde ince bir sıyrık vardı. Burada kendisini Allahü teâlânın celâl sıfatıyla imtihân ettiğini anlayan İsmâil Fakîrullah, bu kadar yüksekten bir sıyrık ile kurtulmasına hamd ederek Allahü teâlâya secdeye kapandı, hu- lûs-ı kalp ile rabbine sığındı.

O anda etrâfında mânevî bir meclis kuruldu. Hızır aleyhisselâm Ab- dülkâdir Geylânî, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri gibi pekçok velînin rûh- ları orada hazır oldular. Kuyunun içi genişleyip yemyeşil bir nûra gark ol- du. Evliyâlıkta Gavs makâmı denilen derecelere kavuştuğu müjdelendi. Kendisine muhabbet şerbeti içirdiler. Böylece zamânın velîlerinin sultânı oldu.

O, bu hâldeyken saatler geçti. Câmide yatsı namazını kılmak için bekleyen cemâat, İsmâil Fakîrullah hazretlerinin gelmediğini görünce evinden ve komşularından soruşturdular. Bulamayınca da aramaya baş- ladılar. Dokumacılık yapan bir usta, kuyunun içinden tatlı bir sesin geldi- ğini fark edince komşularına haber verdi. Herkes kuyunun başına mumlarla birikti ve kuyuya inerek İsmâil Fakîrullah´ı çıkardılar.

İsmâil Fakîrullah, kuyuda içtiği muhabbet şerbetinin tesiriyle sekiz se- ne istigrâk hâlinde, dünyâyı unutarak kendinden geçip, devamlı mest o- lup, kaldı. İnsanlardan tamâmen uzlet edip, hanım ve evlâdından bile ay- rı kalmaya başladı. Sâdece büyük oğlu Abdülkâdir Efendi huzûruna gi­rip hizmetiyle şereflendi.

İsmâil Fakîrullah, bu istigrâk hâlindeyken söylediği bir kasîdede ku­yuda olanları şöyle anlattı:

“Allahü teâlânın aşkı ile kendimden geçmiş bir haldeyken, duvarı mermer taşlarla örülmüş kuyuya düştüm.

On beş metre kadar derin olduğu hâlde, kendimi bir karış yerden düşmüş gibi hissettim.

Düştüğüm an, kuyudan ilâhî yeşil bir nûr yükseldi. Öyle ki, verdiği aydınlığı birçok nûrlar veremezdi.

O gece, benim için Kadr gecesi kadar kıymetlidir. Çünkü, Allahü teâlâ bana orada pekçok lütuf ve ihsânlarda bulundu.

Bu lütfun bereketiyle okyanusların dibinde ve semâvâtta bulunan her şey gözlerimin önüne getirilerek gösterildi.

Allahü teâlâ bana o gece öyle büyük nîmetler ihsân etti ki, onu, daha önce yaşıyan evliyâsının çoğuna vermedi.

Bir anda etrâfımda kurulan mânevî mecliste, Hızır ve İlyas aleyhi- messelâm, Abdülkâdir Geylânî, Ahmed Rıfâî ve Cüneyd-i Bağdâdî haz- retleri bana çok ikrâmlarda bulundular ve müjdeler verdiler.

Şeyh Hamza Kebîr hazretleri elinde yeşil âsâsıyla, arkasında da ona mensûb olanların hepsi geldi ve hâlimin güzelliğine hayrân kaldı. Ya­nında yıldız gibi parlayan oğlu Şeyh Mücâhid, Şeyh Mûsâ ve Şeyh Mu- hammed Radî de vardı.

Çok sevdiklerimden ve makamları yüksek olan Şeyh Bürhân, Şeyh Alemeyn ve Halil Ferd dahî yanıma gelerek bu meclisin sonuna kadar bana izzet ve ikrâmlarda bulundular. Önlerinde Şeyh Hasan´ın bulun­duğu Fatîriyyûnlar da ziyâretime geldi. Hepsi cübbelerini giymişlerdi.

Ayrıca Veysel Karânî hazretleri, Şeyh Hasan Hutvî, Şeyh Mustafa Kürdî ve Şeyh Neccâr bin Neccârî de hazır oldular.

Hâlid bin Velîd hazretleri elinde demir bir âsâ ile teşrîf buyurdu. Hepsi de bana ihsân edilen nîmetlere hayrân oldular.

Etrafıma saf saf dizilip ellerinde ilâhî şerbetle dolu kadehler tutuyor­lardı. Ben ise, onların ortasında ve bakışları altında olduğum hâlde, Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olup tefekkür ediyordum. Hepsi de, elle­rindeki şerbeti içmemi bekliyorlardı.”

İsmâil Fakîrullah hazretleri, istigrâk hâlini bıraktıktan sonra dostlarıyla görüşmeğe başladı. Onlara, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yoluna çok benziyen kendine mahsûs “Üveysiyye” yolunun âdâbını öğretmeye baş­ladı.

Tillo kasabasının kuzey tarafında dört saatlik mesafede bir kale var- dı. Şirvan Beyi bu kaleyi müdâfaa ediyordu. Van Paşası itâatsizliği se- bebiyle Şirvan Beyine cezâ vermek için bin kadar askerle kaleyi ku­şattı. Topa tutmak istiyordu. Şirvan Beyi durumu hazret-i Fakîrullah´a bil­direrek Paşaya mâni olmasını istirhâm etti ve duâ talebinde bulundu. Bunun ü- zerine Fakîrullah hazretleri paşaya bir mektup gönderdi. Mek­tupta:

“Ümmet-i Muhammed´in fukarâsına merhamet edesin. Bağlarını yağ- ma etmeden çekip gidesin. O âsî olan beyin cezâsını âhirete bıraka­sın.” yazıyordu.

Mektup paşaya ulaştığında kuşluk vaktiydi. Paşa mektubu okudu, fa­kat İsmâil Fakîrullah´ın ricâsına aldırış etmeyip:

“Ben buraya sultânın emriyle gelmişim. Kaleyi, bu âsî beyin başına yıkmalıyım.” diyerek söz tutmadı.

Paşa, topçularına ateş emri verdi. Atılan toplardan bir tânesi kale du­varına çarpınca parçalandı. Parçalardan biri geri teperek paşanın atına isâbet etti. O anda altındaki at öldü. Arkasından gökyüzünde bulutlar toplanmaya, kısa bir müddet sonra da şiddetli ve iri iri dolu yağmaya başladı. İki saat aralıksız yağan dolu, kale dışında ne kadar insan varsa perişan etti. Doludan hayvanlar kaçacak, sığınacak yer aramaya başla­dılar. Askerler, kaçan atlarını yakalamak için peşinden koştu. Bu sırada kabarıp büyüyen seller askerlerin çadırlarını söküp götürdü.

Bu hâdiselerden sonra paşanın aklı başına geldi. Yakaladıkları atlar­dan birine binip yanına sekiz asker alarak Tillo´nun yolunu tuttu. Maksadı Fakîrullah hazretlerinin huzûruna kavuşmaktı. Akşama doğru kasabaya giren Paşa, Molla Osman ile Fakîrullah hazretlerinin huzûruna çıktı. Paşa kan ter içinde, perişan bir haldeydi. Boynu bükük bir vaziyette İs­mâil Fakîrullah´tan özür dilemeye başladı, fakat hiç iltifât görmedi. Sâ­dece; “Ey zâlim! Sen Allahü teâlâdan korkmaz mısın ” buyurdu.

Paşa sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başladı ve Molla Osman´ın işâ­reti ile geldiği gibi perişan bir halde huzurdan çıktı. O gece Molla Os­man´ın hücresinde kaldı. Sabaha kadar hiç uyumadılar. Bir ara Paşa dedi ki: “Ben, Sultan Ahmed Hanın sohbetinde bulunur, hizmetiyle şe­ref- lenirdim. Yemin ederim ki, sizin hocanız gibi heybetli bir zât görme­dim.”

“Bir musîbet, bin nasîhattan daha tesirlidir.” sözüne uygun olarak sa­bahleyin geldiği gibi geri gitti. Hocamızın himmeti ve duâları bereketiyle Şirvan Beyi, bu kuşatmadan kurtuldu. Paşa da, Allahü teâlânın sevdiği bir velî kulunun sözünü dinlememenin cezâsını fazlasıyla çekti.

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ilim tahsîline ara verdiği günler­deydi. Bir bayram günü Şırnak´ta îmâl edilen meşhûr tiftik yününden ya­pılmış bir elbise giymişti. Kendi güzelliğiyle, elbisenin hoşluğu birbirine eklenmiş, fevkalâde bir güzellikle dikkatleri üzerine çekiyordu. Arvas´a yakın bir köyde oturan, akıllı ve olgun, Arvâsîlere çok bağlı Şeyhu diye anılan bir zât, Arvas Câmiinin karşısındaki damda duruyordu. Onu gö­rünce; “Bir zamanlar Arvas´tan meşhur âlimler çıkardı. Şimdi ise güzel ve yakışıklı gençler çıkıyor. Ah, “çok yazık” diye inledi. Bu sözü işiten Sey- yid Fehim; “Bu sözü niçin söyledin ” diye sorunca; “Hiç, içimden öyle geldi.” dedi. Seyyid Fehim; “Bu sözü söylemenizin bir sebebi vardır mu­hakkak, söyleyiniz.” dedi. Şeyhu; “Medrese âlimsiz, müderrissiz kaldı. Biz inşâallah filan efendimiz yetişir diyorduk. Şimdi bakıyorum da, o efendimiz giyinmeye, süslenmeye başlamış.” cevâbını verdi. Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Seyyid Fehim hemen eve gidip güzel el-biselerini çıkardı. Kitaplarını çantasına yerleştirip gerekli hazırlıkları yap­tıktan sonra yeniden ilim tahsîline çıktı.

Mısır´da yetişen velîlerden Ferec Meczûb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Şeyhülislam Zekeriyyâ el-Ensârî´nin oğlu Şeyh Ce- mâleddîn anlatır: Bir zaman gusül abdesti için hamama gitmiştim. Orada Ferec Meczûb da vardı. Yanıma geldi. Bana; “Yanında olandan ver.” dedi. Ben de onun hâlini bildiğim için yanımdaki gümüşlerden bir mikdâr verdim. “Yine ver.” dedi. Bir mikdar daha verdim. Tekrar istedi, tekrar verdim. Benden aldığı paranın toplamı otuz dokuz adet gümüş para oldu. Sonra yine istedi. Ben de dayanamayıp; “Ey Ferec yanımda sâde- ce bir tâne kaldı. Onu da hamamcıya vereceğim.” dedim. Bunun üzerine bana baktı ve; “Yahûdî Şamuel´e yazdım. O gelip seni görecek.” dedi. Sonra hamamdan çıkıp gitti. Çok geçmeden hakîkaten bir yahûdî geldi. Bana otuz dokuz altın verdi. Ona; “Bunlar nedir, neden veriyor­sun ” de- dim. Yahûdî; “Baban bana bunları borç vermişti. Uzun zamandır ödeye- medim. Ancak şimdi ödeme imkânım oldu. Hemen hazırlayıp onun vârisi olarak sana getirdim. Lâkin bu hâdiseyi baban ile benden başka bilen yoktur.” dedi.

Daha sonraları Ferec Meczûb ile karşılaştık. Lâkin bu karşılaşmala­rımızda benden hiçbir şey istemedi. Onu her görüşümde içimden; “Alla- hü teâlânın sevgili bir kulu benden az bir şey istedi, ben ise onu ver- mekten kaçındım diyerek hâdiseyi hatırlayıp üzülür ve tövbe eder­dim.”

Evliyânın büyüklerinden Ferîdüddîn-i Attâr (rahmetullahi teâlâ a- leyh) Moğol istilâsında, bir Moğol askerinin eline esir düştü. O asker onu öldürmek istediğinde, askere halk; “Bu ihtiyarı öldürmekten vazge­çersen, kanına bedel olarak bin altın akçe veririz.” dediler. Moğol askeri onu bu fiata satmak istedi. Fakat Ferîdüddîn-i Attâr ona; “Sakın beni bu fiata satma. Çünkü sana kanım için daha fazla fiat verirler.” deyince, as­ker satmaktan vazgeçti.

Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; “Bu yaşlı zâtı öldür­mekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman vereyim.” deyince, Ferîdüddîn-i Attâr; “İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiatımı, ve kanımın değerini buldum. Bundan fazla para etmem.” dedi.

Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri onu şehîd etti. Şehâdet şer­betini içen Ferîdüddîn-i Attâr, kesik başını elleri arasına alarak yarım fer­sahlık (3 km´lik) bir mesâfeyi koşarak kat etti. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, rûhunu teslim etti ve oraya düştü.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Fethullah-ı Verkânisî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hocasının izni ve emri üzerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere köy köy dolaşıyor ve bir taraftan da talebe yetiştiriyordu. Hattâ kışın karda kızağına binip köylere irşâd için giderken Muhammed Ziyâüddîn-i Nurşînî´ye kendi kızağını çekmesini emretti. Onun hocasının oğluna böyle muâmele etmesine, Abdurrahmân Tâhî´nin diğer talebeleri îtirâz ettiler. “Muhammed Ziyâüddîn, şeyhinin oğludur, onun için hâtırını hoş tutması, onu incitmemesi, ona hürmet etmesi lâzım olduğu halde, nasıl olur da o kızağa binip keyif sürerken şeyhinin oğlu zahmet ve meşakkatla kızağını çekiyor.” dediler. Onların bu îtirâzlarına Fethullah-ı Verkânisî; “Üstâdım Seydâ (Abdurrahmân Tâhî) oğlunu bana teslim etti ve ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz.” şeklinde cevap verdi.

Şeyh Fethullah-ı Verkânisî, Şeyhinin oğluna hürmet etmesi, önünden kalkıp arkası sıra gitmesi gerektiğini biliyordu. Fakat hocasının oğlunun kendisine hizmet edip mânevî derece kazanması için böyle yapıyordu.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerinden birinin vefâtı yaklaşınca, onun yanına giderek Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Talebe; “Ey hocam! Bunu bana okuma.” deyince, Fu- dayl hazretleri sustu. Sonra o talebeye kelime-i tevhîdi telkîn etti. Ta­lebe; “Ben o mübârek sözü söyleyemiyorum. Çünkü ondan uzağım.” dedi ve vefât etti. Fudayl bin İyâd hazretleri evine dönerek evden çık­maksızın bir müddet mahzûn oldu, ağladı. Sonra rüyâsında talebeyi Cehennem´e gö- türürlerken gördü ve; “Ey oğul! Sen talebelerimin en iyi­lerindendin. Ne- den Allahü teâlâ senden mârifet nûrunu aldı ” diye sordu. Talebe; “Üç şey sebebiyle Allahü teâlâ benden mârifet nûrunu aldı. Bi­rincisi, nemime. Çünkü ben size başka, arkadaşlarıma başka söyler, söz taşırdım. İkincisi hased. Ben arkadaşlarıma hased ederdim. Üçüncüsü, içki. Bir defâsında hastalanmıştım. Hastalığımı tedâvî ettirmek için he­kîme gittim. Hekim bana; “Her sene bir kadeh şarap içeceksin, yoksa iyi olmazsın.” dedi. Ben de böylece alışıp gittim.” dedi.

Bağdât´ta yaşayan büyük velîlerden ve Tâbiînden Habîb-i Râî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerini evliyâdan birisi ziyârete gitmişti. Habîb-i Râî hazretleri namaz kılıyordu. Koyunlarını ise kurtlar otlatı­yordu. Namazını bitirdikten sonra o zât, Habîb-i Râî´ye selâm verdi. Habîb-i Râî selâma cevap verdikten sonra o zâta; “Ey oğul! Ne için gel­din ” diye sor- du. O da; “Efendim ziyâretinize geldim. Allahü teâlâ size hayırlar versin. Kurtlarla koyunları bir arada görüyorum.” dedi. Habîb-i Râî hazretleri; “Koyunları güden Hak´la berâberdir de onun için böyledir.” buyurdular.

İstanbul´u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen bü- yük velî Hacı Bayram-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ankara´nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisâb edenler, talebe olan- lar burada toplansın.” diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî´nin talebesi oldu- ğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bay­ram-ı Velî; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bu­gün bu- rada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin.” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yük­seldi. Ver- giden kaçmak için talebe görünenler; “Bu ne biçim mürşit; bu nasıl mürit- lik.” diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada top­luluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arka- larından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; “Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bun­lardan başka herkes, vergi vermek ve asrelik yapmak sûre­tiyle, devlete olan borcunu ödemelidir.” buyurdu.

Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allahü teâlânın emirle­rini bildirip, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayâtı, hep verâ ve takvâ üzere, haramlardan şiddetle kaçıp, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk etmekle geçti.

Meşhûr velîlerden Hakîm Senâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- leri´nin sultanları medhetmeye ve onların yanına gidip gelmemeye yemin etmesinin sebebi şu hâdise oldu: Sultan Mahmûd Sebüktekin (Gazneli Mahmûd), Hindistan taraflarını fethetmek için sefere hazırlanı­yor ve asker topluyordu. Hakîm Senâî de Sultan Mahmûd´a yazdığı bir kasîdeyi götürüyordu. Yolda bir meyhânenin kapısı önünden geçerken içerden bir takım konuşmalar işitti. Lay-Har adlı bir dîvâne kendisine şa­rap dolduran birine; “Bir kadeh daha doldur. Sultan Mahmûd´un körlüğü için içeyim!” dedi. Sâkî; “Bu sözü doğru söylemedin. Yiğit ve büyük pâdi­şâh için neden böyle söylüyorsun ” diye cevap verdi. O zaman dîvâne adam; “Çün- kü o, Allah´ın verdiklerine şükretmiyor. Bunca devlete sâhip­ken, bir memleket daha istiyor!” dedi. Dîvâne tekrar bir kadeh daha istedi ve; “Bir kadeh de Hakîm Senâî´nin körlüğü için doldur!” dedi. Sâkî mü­dâhale etti ve; “Hakîm Senâî iyi huylu, bilgili, fazîletli tanınmış bir şâirdir. Neden böyle dersin ” diye karşılık verdi. O zaman dîvâne adam; “Eğer o, bilgili, yiğit bir kişi olsaydı, dünyâda ve âhirette faydası olan bir işle uğ­raşırdı. O hergün bir şeyler alırım ümidiyle Sultanın yanına gidiyor. Saçma sapan sözler toplamış, ona şiir adını vermiş. Bir aptalın yanına gidip yaltaklık ediyor. O, işe yaramaz bir takım kâğıtlar doldurup ömrünü ziyân ediyor. Akıllı ve bilgili olan ömrünü ziyân eder mi Belki neden ya­ratıldığını düşünürdü. Eğer kıyâmet gününde ondan; “Ey Senâî! Bizim huzûrumuza ne getirdin ” diye sorsalar acaba ne mâzeret beyân ede­cek.” dedi. Hakîm Senâî bu sözleri işittiğinde kendinden geçti ve gönlü dünyâdan soğudu. Sultanların medhi için yazdığı kasîdeleri toplayan Dîvân´ı suya attı. Hak yoluna girip, ibâdetle meşgûl oldu. Dünyâ ve dün­yâlıkla ilgili şeylerden uzak durdu. Mubahları da zarûret miktarı kullandı ve böyle bir hayat sürdü. Bu husustaki duygu ve düşüncelerini şiirlerle ifâde etti. Öyle bir hâle ulaştı ki, Gazne´de yalınayak dolaşırdı. Dostları akrabâları onun bu hâlini görünce üzülür ve kendisi için ağlarlardı. Senâî akrabâsına; “Benim bu hâlime üzülmeyin. Bilâkis sevinin.” derdi.

Hakîm Senâî hazretleri nasihat olarak; körlerin hakikatleri göremeye­ceklerine dâir şöyle bir misâl anlatmıştır: Vaktiyle küçük bir şehrin sâ­kinlerinin ekserisi âmâ olup görmezdi. O belde sultanı büyüklüğünü göstermek için büyük bir fil beslemişti. Günün birinde şehir sâkinlerinin içinde herkesin dillerinde dolaşan bu fili görmek arzusu uyandı. Bu se­beple tanımadıkları bu yaratığı görmek ve kendilerine haber getirmek için bir heyet seçtiler. Her biri âmâ olan heyet, incelemelerini yapmak için filin bulunduğu yere gitti ve filin bir tarafına dokunarak tanımaya çalıştı. Neticede fili tanımış olmanın sevinciyle şehirlerine döndüler. Herkes bü­yük bir merakla etrafını sarıp onları soru yağmuruna tuttular ve kalbinin nasıl olduğunu sordular. Bunun üzerine üyelerden sadece filin kulağına dokunmuş olan; “Korkunç, halı gibi sert yassı ve geniştir.” dedi. Ancak fi­lin hortumunu ellemiş olan ise buna îtirâz etti ve; “Hayır! Hayır! Hiç de değil. Bir su hortumu gibidir. Ben doğruyu söylüyorum. İçi boş, öldürücü ve tahrif edici.” dedi. Bir başka üye ise sâdece filin ayaklarını yoklamıştı. O da buna îtirâz etti ve; “Hayır! Ey insanlar! Biliniz ki o öyle değildir. O yukarı doğru genişleyen bir kolon, bir sütun gibidir.” dedi. Her birisi filin bir parçasını tanımıştı. Lâkin tamâmen tanımamışlardı. Bu sebepten bü­yük hatâlara düştüler.

Türkistan evliyâsının büyüklerinden Hakîm Süleymân Ata (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamanında bir Kurban bayramı günü, Ahmed Yesevî hazretlerinin dergâhında bütün sevenleri toplandı. Hoca Ahmed Yesevî imâm oldu. Namaza başladılar. Cemâatte, Hakîm Ata ile Sûfî Muham- med Dânişmend de vardı. Na­maz esnâsında Hoca´dan bir ses çıktı. Cemâat; “İmâmın abdesti bo­zuldu.” diyerek namazı terk etti. Hakîm Ata hiç çekinmeden namazına devâm etti. Sûfî Muhammed Dânişmend de, Hakîm Ata´ya bakarak de­vâm etti. Hoca selâm verince; “Ben sizin bu yoldaki derecenizi anlamak istedim. O ses benden değil, belime soktu- ğum ağaç parçasından çıktı. Sizin bu halinizden, benim bir tek mürîdim, bir de yarım mürîdim olduğu anlaşıldı.” deyip, Hakîm Ata´ya; “Yarın se- her vakti sana bir deve gelecek, ona bin, nerede durursa orada inersin.” buyurdu. Ertesi sabah seher vaktinde bir deve geldi. Hakîm Ata, deveye binip yularını salıverdi. Deve bildiği gibi gitti. Harezm taraflarında bir yerde çöktü. Kaldırmak istedi, kalkmadı ve bağırdı. Bundan dolayı oraya Bağırgan, Hakîm Ata´ya da Süleymân Bağırganî dediler.

Hakîm Ata, devesinden indi. Orası Buğra Hânın at sürülerinin otla­dığı bir yerdi. At sürücüleri, onu buradan kovmak istediler. O da; “Ben bir garîb dervişim, başka bir yere gitmem!” dedi. Onlar da, ellerindeki şey­lerle onun üstüne saldırdılar. Hakîm Ata, ağaçlara seslenip onları tut­malarını istedi. Ağaçlar, Hakîm Ata´nın üstüne saldıranları dallarıyla sar­dılar. İki tânesi kaçıp, hâli Buğra Hana anlattılar. Buğra Han, velîleri se­ven sâlih bir kimseydi. Bu habere çok memnun oldu. “Üç gündür erenle­rin mübârek kokularını alıyordum. Demek, memleketimizi bir Allah dostu şereflendirmiş.” deyip, durumu öğrenmek için adamlarından birini gön­derdi. O kimse Hakîm Ata´ya gelip hâlini öğrendi.

Bu sırada ağaçlardan; “Allah dostlarına saldıranlar böyle olur!” diye bir ses gelip, at sürücüleri serbest bırakıldı. Buğra Han da hâle vâkıf olunca, Hakîm Ata´nın gönlünü almak ve Allahü teâlânın rızâsına yakın olmak için kızını ona verdi. Kızının adı Anber olup, çok güzeldi. Çeyiz olarak da birçok deve, koyun ve at verdi. Hakîm Ata kabûl etti. Buğra Han ve yardımcıları ona mürîd, talebe oldular. O da Bağırgan´a yerleşti. Çok meşhûr olup, o beldeleri yıllarca nûruyla aydınlattı. Eline geçen malı da Allah yolunda harcadı. Burada, Anber Ana´dan; Muhammed Hoca, Asgar Hoca, Hubbî Hoca adlarında evlâtları oldu. Birçok talebe yetiştirdi. Halîfeleri arasında Zengi Ata meşhûr oldu. 1186 yılında vefât eden Ha­kîm Ata Harezm´de Bağırgan´a (Akkurgan) defnedildi.

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerden Hallâc-ı Mansûr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) idâm edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hattâ tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yeri- ne gül attı. O zaman Mansûr hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda; “Taş atanlar beni yakînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki halden anlamazlar. Hal- den anlayanların bir gülü bile beni incitti.” cevâbını verdi.

Bu arada kendisinden nasîhat istemek için gelen hizmetçisine; “Nef- si, yapması gereken bir şeyle, ibâdetle meşgul et! Yoksa o seni ya­pılma- ması gereken bir şeyle, haramlarla meşgul eder.” dedi.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Kâbe-i muazzamayı ziyâret ederken bir zâtın, arkasında bir zenbille tavâf ettiğini gördü. Hasan-ı Basrî haz­retleri o kimseye; “Kardeşim arkandaki yükü koyup öyle tavâf etsen daha iyi olmaz mı ” buyurdu. O kimse; “Bu arkamdaki yük değil babamdır. Bu- nu Şam´dan yedi kere sırtımda getirip hac yaptırdım. Çünkü bana dî­nimi, îmânımı o öğretti. Beni İslâm ahlâkı ile yetiştirdi.” cevabını verdi. Sonra; Hasan-ı Basrî hazretleri; “Kıyâmet gününe kadar böylece ar­kanda geti- rip, tavâf eylesen, bir kere kalbini kırmakla bu yaptığın hizmet boşa gider ve yine bir defâ gönlünü yapsan bu kadar hizmete mukâbil olur.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin çok güzel on erkek evlâdı vardı. Bir gün onlarla berâber sefere çık­mıştı. Yolda eşkıyâlar çevirdi. Eşkıyâların reisi, İbn-i Atâ´nın gözü önün- de çocuklarını sırayla öldürdü. Çocuklarının her birinin öldürülü­şünde, başını semâya kaldırarak, gülümsüyordu. Sıra sonuncu çocuğa geldi- ğinde, çocuk babasına dönerek: “Sen ne kadar şefkatsiz bir baba­sın. Dokuz yavrunu öldürdükleri hâlde, hiç sesini çıkarmıyorsun ve gülü­yor- sun.” dedi. İbn-i Atâ oğluna dönerek: “Babasının ciğerpâresi! Bunu ya- pan zâta bir şey söylenmez ki! Aslında O, biliyor ve görüyor. Dilerse hep- sini korumaya da kâdirdir.” dedi. Bunun üzerine eşkıyâ reisinde bir hâl hâsıl oldu ve İbn-i Atâ´ya: “Şâyet bu sözlerini önceden söyleseydin, ço- cuklardan hiçbirini öldürmezdik.” dedi ve oğlunu serbest bıraktı. İbn-i Atâ bunun üzerine: “Takdir böyle imiş, söyleseydim bile bir şey değiş­mezdi.” dedi.

İbn-i Atâ, çölde yolunu şaşıran bir talebesinin başından geçen bir hâ- diseyi şöyle anlatır: “O çölde yolunu şaşırdı. Dolaşırken kendisini bir su başında buldu. Pınarbaşında çok güzel bir kız gördü. Kızın karşısında durdu. Kız ona; “Benden uzak ol.” deyince, “Sen bütün varlığınla benim ol.” dedi. Kız; “Şurada, öyle güzel bir kız var ki, ben ona hizmetçi bile o- lamam.” dedi. O talebe dönüp o tarafa baktı. Kimseyi göremedi. Tekrâr kıza dönünce, kız ona: “Doğruluk ne kadar güzel, yalan ne kadar kötü, bütün varlığınla bana bağlı olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki, benim yanımda, bir başkasına bakmak istiyorsun.” dedi. Talebe utancından ba­şını önüne eğdi. Başını kaldırdığında, karşısında kimseyi göremedi.”

İbn-i Atâ´nın vefâtı şöyle anlatılır: Hallâc-ı Mansûr´u öldüren vezir, İbn-i Atâ´ya “Hallâc-ı Mansûr hakkında ne dersin ” diye sordu. İbn-i Atâ bu soru üzerine; “Sen kendi işlerine bak, evliyâ ile uğraşma.” dedi. Vezir, Hallâc-ı Mansûr hakkında kötü sözler söylemeye başlayınca, İbn-i Atâ ona, “Sâkin ol! Doğru konuş!” dedi. Buna sinirlenen vezir, İbn-i Atâ´nın dişlerinin sökülmesini ve bunların, başına çakılması için emir verdi. İbn-i Atâ, bu eziyetin tesiriyle vefât etti.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: “Tasavvufta ilerlediğim ilk sıralarda hacca gitmek için yola çıktım. O za- man kendimi bir başka görüyordum. Bağdât´a geldiğimde, Cüneyd-i Bağ- dâdî´yi bile ziyâret etmedim. Çöl yoluna çıktığımda çok susamıştım, ya- nımda bir ip ve su kovası vardı. Bir kuyu gördüm. Bir ceylan bu kuyu­dan su içiyordu. Kuyunun başına geldim ve suyun dibe çekildiğini gör­düm. Susuzluğa dayanamayarak; “Yâ Rabbî! Bu kulunun şu ceylan ka­dar da mı değeri yoktur ” dedim. Sonra bir ses duydum. “O ceylanın ya­nında, ipi ve kovası yoktu. O bize güveniyordu.” Bunun üzerine ipi ve ko­vayı at- tım ve yoluma devâm ettim. Bir süre gittikten sonra yine bir ses; “Ey İbn-i Hafîf! Biz seni nasıl sabredeceksin diye imtihan ettik. Şimdi geri dön ve suyunu iç!” dedi. Geri döndüğümde, kuyunun ağzına kadar dolu olduğu- nu gördüm ve suyumu içip abdest aldım. Medîne´ye varıncaya kadar hiç susamadım. Mekke´den geri dönüşümde Bağdât´a uğradım. Cumâ günü câmiye gittiğimde Cüneyd-i Bağdâdî´yi gördüm. Bana; “Eğer sabretsey- din, su, ayaklarının altından fışkıracak ve arkandan akacaktı.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim Gülşenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında bir gün şehzâdelerden biri, düşman olduğu birisinin zarar görmesini istedi. Bu niyet ile İbrâhim Gülşenî hazretlerine gelip, o zâtın zarar görmesi için yazı yazmasını istedi. İbrâhim Gülşenî de; “İşi Hak te- âlâya havâle etmek iyidir. Kin tutarak, öfkelenerek bir müslümana za­rar vermeye kalkmak, hattâ uğradığı bir zarara sevinmek câiz değildir.” buyurdu.

İbrâhim Gülşenî´den bu yazıyı alamayacağını anlayan şehzâde atına bindi, başka birinden böyle bir yazı almak kasdıyla yola çıktı. Yolda at şahlanarak, iki ayağı üzerine doğruldu. Şehzâde, atın arkasına düştü ve kendinden geçip bayıldı. Görenler yetişip, bu hâliyle evine getirdiler. Şehzâde ayılıp kendine gelince; “İbrâhim Gülşenî´ye gidin, ben tövbe et­tim, pişmân oldum. Beni affetsin.” diye haber gönderdi. İyi olup ayağa kalkınca, hemen İbrâhim Gülşenî´nin yanına gitti. Huzûrlarında tekrar tövbe etti ve Sâdık talebelerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) nehrin kenarında hurmalıkların olduğu bir yerde oturup, hurma liflerinden zenbil örüp, gayri ihtiyârî elinde olmadığı halde nehre atıyordu. Bu hâl dört gün devam etti. Sonunda bu işin hikmeti nedir Ben niçin böyle yaptım diyerek nehrin akıntısına doğru yürümeye başladı. Derken neh­rin kenarında oturup ağlayan yaşlı bir kadına rastladı. Kadına “Vâlide, niçin ağlıyorsunuz ” diye sorunca, kadın; “Evlâdım! Beş yetim çocuğum var. Onlara yedirecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Dört gündür bu nehirden, yapılmış zenbiller akarak geliyordu. Bunları alıp satıyor geçimimizi sağlı­yorduk. Bugün gelmedi.” diye cevap verdi. Bunları işiten İbrâhim-i Hav- vâs hikmetini anladı ve kadına; “Şimdi sen müsterih ol. Evinizi bana gös- teriniz, geçiminizi ben halledeceğim.” buyurdu.

Tâbiînden, İslâm âleminde Eshâb-ı kirâmdan sonra yetişen evliyânın ve âlimlerin en büyüklerinden İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebeleri arasında bulunduğu bir sırada vücûdunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri akrebi öldürmek isteyince; “Onu öldür­me- yiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalım haklarında ha- dîs-i şerîfte; “Âlimlerin kanı zehirdir.” buyrulan âlimlere dâhil miyim ” de- di. Talebeleri akrebe baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.

Derin ilim, güzel ahlâk ve yüksek mânevî dereceler sâhibi olan Şeyh Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birçok kerâmetler gös­terdi. Bir gün talebeleri ve sevenleriyle sohbet ediyorlardı. Bu sohbette âlim biri vardı. Kâzerûnî hazretleri pekçok şey anlattı, vâz ve nasîhatte bulundu. Sohbet bittikten sonra ayrılacakları sırada âlim zât Ebû İshâk hazretlerinin ellerine, ayaklarına kapandı. Ebû İshâk hazretleri adama sordu: “Sana ne oldu da böyle hareket etmek ihtiyâcını duydun ” Âlim anlattı: “Siz mecliste konuşurken benim içimden şöyle bir fikir geçti:

Benim ilmim onunkinden ziyâdedir, buna rağmen ben rızkımı çalışıp çabalayarak kazanıyorum, bir lokmayı zahmet ile elde ediyorum. Bu ise bunca nüfûz ve îtibâra sâhip, elinden hadsiz hesapsız mal geçmektedir. Acabâ bundaki hikmet nedir, diye düşünüyordum. Tam ben böyle düşü­nüyorken, siz yağ kandiline bakıp şöyle bir îzâhatta bulundunuz.

Kandildeki su ile yağ birbiriyle öğünme yarışına girerler. (Bilindiği gibi su ile yağ birbiriyle karışmazlar, yağ hafif olduğundan suyun üstünde du­rur.) Su yağa der ki: “Ben senden daha aziz ve daha fazîletliyim. Senin ve bütün canlıların hayâtı benim sâyemdedir. Hâl böyleyken sen niçin benim üzerimde bulunuyorsun ” Yağ, suya şu cevâbı verir: “Çünkü ben çok eziyet çektim. Beni kırdılar, hasad ettiler, dövdüler, saçtılar, cende­relerde sıktılar.

Sen böylesine meşakkatlere mâruz kalmış değilsin. Bütün bu say­dıklarım yetişmemiş gibi bir de yanıyor ve etrâfı aydınlatıyorum. Sen ise istediğin yerlerde akıp duruyorsun. Üzerine bir şey atacak olsalar feryâdı basıyor ve ortalığı karıştırıyorsun. İşte bundan dolayıdır ki tepene çıkıp oturuyorum.” Bunu dinleyince kalblerden geçenleri bilen bir zât olduğu­nuzu anladım.”

Anadolu´da yetişen evliyâdan Lütfullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir Cumâ günü Tire´deki Zinciriye Câmiinde müslümanlara vâz ve nasîhatte bulunuyordu. Fakat insanlar gâfil oldukları için onun vâzından fazla istifâde edemediler. Kürsünün önünde büyük bir taş vardı. Lütfullah Efendi cemâate; “Benim sözlerim size tesir etmedi. Fakat şu taşa tesir etti.” buyurdu. Hakîkaten baktıklarında, bu büyük taş parça parça oldu. Lütfullah Efendinin bu kerâmetine şâhid olan insanlar, halsiz ve perişan oldular.

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) yanına bir köpek gelip oturduğu zaman ona bir şey yapmaz ve kovala­mazdı. “Neden kovalamazsın ” denildikte, o; “Bu köpek, kötü arkadaş­tan daha iyidir; kişinin iyi insanları yanında bulup da doğru yola gitme­mesi, kötülük olarak kendisine yetişir.” buyurdular.

Mâlik bin Dînâr hazretleri anlatır: Hacca gitmek üzere yola çıktım. Çölde gider­ken ağzında bir parça ekmek olan bir karga gördüm. Bunda bir iş var, deyip takip ettim. Bir mağara önünde durdu. İçeri girdi. Ben de öyle yap­tım. İçeride elleri ayakları bağlı sırt üzerine yatmış birisi vardı. Karga ge­tirdiği ekmekten parça parça gagasıyla onun ağzına veriyordu. Daha sonra uçup gitti. Bir daha da dönmedi. Adama bu ne hal, dedim. O da; “Hacca gidiyordum. Hırsızlar yolumuzu kesti ve bütün malımızı aldılar sonra gördüğünüz gibi bağladılar ve bu mağaraya attılar. Beş gün aç su­suz bu halde kaldım. Sonra Rabbime duâ ettim. Bana bu kargayı gön­derdi. Her gün yedirip içiriyordu.” dedi. Sonra adamcağızın bağlarını çözdüm. Yola koyulduk. Yolda çok susadık. Yanımızda su yoktu. Çölde bir kuyu gördük. Orada ceylanlar vardı. Allahü teâlâya hamd ettik ve işte bir kuyu bulduk diye sevindik. Yaklaşınca, bu sırada kuyunun suyu dibe çöktü. Ceylanlar da uzaklaştılar. Yanımızda ip ve kova yoktu. Biz; “Yâ Rabbî! Ceylanlara ihsan ettin. Biz yüz zira´ uzunluğunda ipe ve kovaya muhtacız.” dedik. O zaman bir ses duyuldu; “Ey Mâlik! Ceylanlar bize te­vekkül etmiştir. Biz onları sularız. Siz ise ipe ve kovaya tevekkül etmişsi­niz. Siz de onunla su içersiniz” buyruldu.

Mâlik bin Dînâr bir yıl hacca gitti. Haccını tamamladığı gece rüyâ­sında bir ses işitti; “Yâ Mâlik! Hacca gidenlerden Muhammed oğlu Abdur- rahmân affedilmedi.” dedi. Sabahleyin çevresinde Muhammed oğlu Ab- durrahmân´ı aramaya başladı. Sordukları kimse ona: “Aradığın kimse Kur´ân ehlidir. Her yıl hacca gelir.” dediler. Araya araya onu bir köşede Kur´ân okurken buldu. Abdurrahmân onu görünce bir âh çekip bayıldı. Daha sonra şöyle dedi: “Beni rüyânda gördün. Bana, Allahü teâlânın beni affetmediğini söylemeğe geldin değil mi ” Mâlik bin Dînâr hazretleri çok şaşırdı. Ona hayret edip sordu: “Sâlihlerden birine benziyorsun. Çok merak ettim. Acaba, Allahü teâlâ seni niçin affetmiyor. Ne günâh işle­din ” “Bir Ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sı­rada babam beni aramış ve bir yerde yatar bulmuş. Beni çekince ben de sarhoşluktan ona vurup bir gözünü çıkarmışım. O da bana bedduâ etmiş. Ertesi günü ayılınca neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi âzât ettim. Yaptıklarıma pişman olup, doğru yola girdim. Her yıl böyle hacca gelir duâ ederim. Fakat, her sefe­rinde sizin gibi birisi rüyâmda: “Allah seni affetmedi.” diye söyler.”

Tekrar ağlamaya başladı. Onun bu hâline Mâlik bin Dînâr acıdı, ba­basını sorup yerini öğrenerek onun yanına gitti. Babası o büyük âlimi gö­rünce şöyle karşıladı: “Hoşgeldin yâ Mâlik!” “Beni nasıl tanıdın ” “Bugün Allahü teâlâya duâ edip, seni görmeği dilemiştim.” “Seni ziyâretimin bir sebebi var.” “Buyurun bir isteğiniz varsa hemen yerine getiririm.” “Farzet ki kıyâmet kopmuş, oğlun Abdurrahmân´ı tutup Cehennem´e götürüyor­lar. Onu bu hâlde görsen üzülmez misin ” Bunu duyunca babası ağla­maya başladı. Daha sonra kendine gelip dedi ki: “Sen şâhit ol ki, oğlu­mun kusurunu affettim ve ona hakkımı helâl ettim.”

Daha sonra Mâlik bin Dînâr, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi: “Baban senin suçunu bağışladı. Biraz sonra seni görmeye gelecek.” Bunu duyunca Abdurrahmân ağlayarak tekrar bayıldı. Bu sı­rada babası geldi. Mâlik bin Dînâr´a ricâ etti. “Oğlumu affettim. Öbür âleme yakın zamanda göçeceğini zannediyorum. Şehâdet getirip rûhunu teslim etsin.” Mâlik hazretleri, şehâdeti telkin etmeğe başladı. Fakat Abdurrahmân cevap vermiyordu. Nihâyet gözlerini açıp, karşısında ba­basını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki: “Babacığım ne olur, gel sende benim gözümü çıkar ki, kıyâmete kalmasın!” Babası; “Ey gözü­mün nûru! Ben suçunu bağışladım. Senden râzı oldum.” dedi

Bu sırada Abdurrahmân iki defâ şehâdet getirdi. Mâlik bin Dînâr ona sordu: “Hâlin nasıldır ”

“Baygın halde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: “Baban senden râzı değil! Bu topuzla senin başına vuracağım” dedi. Az sonra, başka bir melek gelip yeşil bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: “Şehâdet getir! Baban ve Allahü teâlâ senden râzı oldu.” dedi.

Bunları söyler söylemez rûhunu teslim etti.

Büyük velîlerden Mansûr el-Betâihî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin vefâtı yaklaşınca hanımı; “Oğluna vasiyet et, onu yerine vekil bırak.” dedi. “Hayır, kızkardeşimin oğlu Ahmed Rıfâî´yi vekil bırakaca­ğım. ” buyurdu. Hanımı bu hususta ısrâr edince, oğlunu ve kızkardeşinin oğlu Ahmed´i yanına çağırıp; “Gidin bana biraz çiçek toplayıp getirin.” dedi. Gittiler, sonra oğlu bir demet çiçek getirdi. Kızkardeşinin oğlu Ah- med Rıfâî ise eli boş döndü. “Neden toplamadın ” diye sorunca; “Elimi uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Koparmaya kı­yama- dım.” dedi. Hanımı bu hâli görünce, onun kerâmetini ve Ahmed Rıfâî´nin üstünlüğünü anlayıp ısrarından vazgeçti.

Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Mehmed Zâhid Kotku (rahmetullahi te- âlâ aleyh) müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerek­tiğini açıklarken şöyle buyurdu: “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji sant­rallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahti­yarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz. Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve berâberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz.” diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işâret etti.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Merkez Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) insanlara vâz ve nasîhat verirken gözlerini kapayarak anla­tırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıke­sir´e gittiğinde, bir Cumâ günü namazdan sonra kürsiye çıkıp vâz etti. Halk, Merkez Efendiyi tanımadıkları için, pek iltifât etmediler. Vâzı dinle­meyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolu­nun büyüklerindenmiş.” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendiye; “Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unut- ma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâ­ike-i kirâm dinlemektedirler.” buyurdu ve vâzına devâm etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz oldu.

Merkez Efendi çocuklara karşı çok şefkatliydi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindi­rirdi. Çocuklara buyururdu ki: “Benim için hayr duâ ediniz. Siz günâhsız, mâsumsunuz. Sizin duâlarınızı Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” Ço­cuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu mâsumların duâlarını red eyleme.” diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhamet­liydi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim el-Metbûlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün, çok ibâdet eden, çok hayır ve hasenâtta bulunan, herkesin hâlini övdüğü bir talebesine; Evlâdım, çok ibâdet etmene rağmen dereceni düşük olarak görüyorum. Umulur ki, baban senden râzı değildir. bu­yurdu. Talebe de; Evet efendim, babam benden râzı değildir. dedi. Bu­nun üzerine Metbûlî; Babanın mezarını tanıyorsan, kalk oraya gidelim, ziyâret edelim. Belki senden râzı ve hoşnûd olur da, ameline uygun yük­sek mertebelere çıkmış olursun. buyurdu. Gencin; Peki efendim. de­mesi üzerine, berâberce kabristana gittiler. Bundan sonrasını, Yûsuf el-Kürdî şöyle anlatır: Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kabristana gidip o gencin babasının mezarını ziyâret ettiğimizde, babası başını kabirden çıkardı ve başındaki toprakları sağa sola saçtı, sonra doğruldu. O zaman Metbûlî; Ey Allahü teâlânın kulu! Bu sâlih kimseler, oğlun hakkında, se­nin hakkını helâl etmeni istemek için geldiler. Tâ ki o, kavuşamadığı mâ­nevî derecelere yükselsin. buyurunca, babası; Siz şâhid olunuz ki, ben ondan râzı oldum ve hakkımı helâl ettim. dedi. Metbûlî de; Şimdi siz, rahatça mezarınıza giriniz. buyurdu. O gencin babası, kabrine girip u- zandı. Bu kabir, Hüseyniyye deki Şerefüddîn Câmiinin yakınındaydı.

Mevlânâ Seyyid Hasan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri küçük bir çocuk­ken babası onu Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetine gö- türdü. Kü­çük Hasan odaya girdiğinde, Ubeydullah-ı Ahrâr´ın yanında du- ran balı görünce hemen ona koştu ve yemeye başladı. Hâce Ubeydullah gülüm­seyerek durumu seyretti ve Küçük Hasan´a; “Yavrum senin ismin ne ” diye sordu. Bal yemekle meşgûl olan Mevlânâ Hasan; “Bal.” Cevâ- bını verdi. Hâce Ubeydullah bu cevaptan çok hoşlandı ve; “Kâbiliyeti, ye- te­neği çok kuvvetli. Zîrâ küçücük bir bal lezzetini almakla ona kendisini öyle verdi ki, onun sevgisinde eridi ve kendisini o zannetti. Başka bir şey tadınca, onda da öyle olacak.” buyurdu.

Ubeydullah-ı Ahrâr, babasından küçük Hasan´ı istedi. Kendi terbiyesi altına aldı. Mektebe gönderdi. Kur´ân-ı kerîmi hatmettikten sonra, ona ilim tahsîl etmesini emretti. İlim tahsîli yanında, Ubeydullah-ı Ahrâr´ın sohbetlerinde de bulunarak, kemâle ulaştı.

Bir gün Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr Keşmir´e gitmişti. Semerkand sulta- nı ve ileri gelenleri Hâce Ubeydullah´ı ziyâret ettiler. Ziyâretler sebe­biyle talebeler üç gün Hâce Ubeydullah´ın sohbetlerinden uzak kaldı. Talebe- ler keşke hocamız sultanlar ve emirlerle görüşmekten uzak durup, tale- belerini terbiye ile meşgûl olsaydı diyorlardı. Talebelerinden Mevlânâ Ali bin Hüseyin bu düşünce ile Seyyid Hasan´ın yanına gitti. Mevlânâ Ha- san, İhyâu-Ulûmiddîn adlı eseri mütâlaa ediyordu. Onu görünce mü­tâlaayı bırakıp, bir müddet durdu, sonra Mevlânâ Ali´ye şöyle dedi: Bir â- lim şöyle anlattı: Bir kere Hâce Ubeydullah hazretlerinin huzurlarına var- dım. Hatırımdan; “Hace Ubeydullah, sultanlar ve zâlimlerin gelip git­mesi ile kendilerini rahatsız ediyor. Bunun yerine bir mikdar talebe ile meşgul olup, onları yetiştirse.” diye geçti. Huzurlarına varıp oturdu­ğumda, bana yönelip buyurdular ki: “Benim bir müşkil meselem vardır. Sizden ona ce- vap isterim. Meselem şudur: Bir kimse var. İdâreciler ve zâlim kimseler onun sözünü dinleyip, onun ricâsı ile müslümanlar, zu­lümden kurtulurlar. O şahıs zâlimlerin zulmüne mâni olur. Acabâ; maz­lumları, zâlimlerin eli- ne bırakıp, bir dağ köşesine çekilip tâat, ibâdet ve talebeleri terbiye ile meşgûl olması câiz olur mu Bu iki işin hangisi ile meşgul olmak daha i- yidir ” dedi. Ben de; “Bu durumda uzleti, yalnızlığı bırakıp zâlimler ile be- râber olması evlâ değil, belki farzdır. Müslümanları zâlimlerin elinde bı- rakıp, uzlet ve ibâdeti tercih etmek günahtır.” dedim. Bunun üzerine U- beydullah-ı Ahrâr tebessüm edip; “Bak şimdi kendin fetvâ verdin. Ya ni- çin îtirâz edersin.” buyurdu.

Bunu dinleyen talebe hemen aklından geçen düşüncelere tövbe etti.

Oniki imâmın dokuzuncusu, tanınmış büyük velîlerden Muhammed Cevâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak şöyle anlatılır: Bir gün halîfe Me´mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. O es­nada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Muhammed Cevâd da orada ço­cukların yanında duruyordu. Yalnız o olduğu yerden ayrılmadı. Bunun üzerine halîfe Me´mûn ona yaklaşarak: “Ey çocuk! Bütün çocuklar kaçtığı halde, sen neden kaçmadın ” diye sorunca, İmâm-ı Takî: “Ey Emîr-ül-Müminîn, yol dar değil ki, kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki, senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyo­rum.” diye cevap verdi. Bu güzel yüzün ve tatlı sözlerin sâhibi olan çocuk halifenin hoşuna gitti. Ona; “Sen kimin oğlusun ” diye sorunca, “İmâm-ı Ali Rızâ´nın oğluyum.” cevâbını verdi. Halîfe, İmâm-ı Ali Rızâ´yı rahmetle andı. Muhammed Cevad o sırada dokuz yaşındaydı.

Büyük velîlerden Muhammed Karsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) öm­rünü Allahü teâlânın dînine hizmetle geçirdi. Çocukları da sâlih kimseler idiler. Vefâtlarından yedi yıl kadar geçtikte oğullarından biri vefât etti. O- nu babalarının kabri yanına defnetmek istediler. Kabri açtıklarında, top­rak çöktü ve Muhammed Karsî hazretlerinin mübârek vücûdu taptâze or- taya çıktı.Yalnız mübârek beyni biraz çökmüş bir haldeydi. O günlerde zamânın evliyâsından biri rüyâsında Muhammed Karsî hazretlerini gördü ve ona kabir hâlinden sordu. Muhammed Karsî hazretleri de ona; “İlk ta- lebe olduğum yıllardaydı. Bir gün sokaklardan birinde giderken güzel bir kadınla karşılaştım. İnsanlık icâbı ona baktım. O kadın yanımdan ge­çerken de güzel kokular saçmıştı. O zaman içimden; “Bunun hakîkî gü­zelliği kimbilir nasıldır ” diye geçirdim. Daha sonra pişman oldum, tövbe ve istiğfâr ettim. Kabrimde beynimin çökmüş olması, onun cezâsıdır.” buyurdu.

Evliyanın büyüklerinden Muhammed Rûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlatır: Mescidde îtikâf yapıyordum. Üç gün geçtiği hâlde, yi­yecek getiren kimse olmamıştı. Hâlsiz bir hâlde kalkıp yiyecek bir şeyler bulmak için mescidden çıkmak istedim. Sol ayağımı mescidin dışına koymuş, sağ ayağım mescidin içinde iken; “Ekmek için bizimle berâber olmayı bırakıyor musun ” diye ilâhî bir düşünce kalbime geldi. Bunun üzerine dışarı çıkardığım ayağımı tekrar içeri soktum. Elim ile yüzüme bir tokat vurdum. Tokat izi uzun müddet yüzümden çıkmadı. Kendi ken­dime; “Bir daha kendime yemek aramak için aslâ çıkmayacağım.” de­dim. Bunun üzerine büyüklere kuvvetli bir bağlılık hâsıl oldu. Bir ara, daha önce görmediğim ve tanımadığım birisi gelip, önüme bir mikdâr şe­ker koydu. Sonra konuşmadan gitti. O zâtın konuşmadan dönmesi ve ibâde­timden alıkoymaması, o şekeri getirmesinden daha çok sevindirdi.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok pahalı elbiseler giyerdi. Evliyânın hâlleri hakkında bilgi sâhibi olmayanlardan birisi, bundan dolayı ona kızdı ve; “Evliyânın, sul­tanlara yakışacak böyle elbiseler giymekten uzak durması lâzımdır. Eğer bu zât gerçekten velî ise, onu bana verir; ben de satar, parasını çoluk çocuğuma harcarım.” dedi. Muhammed Şâzilî toplantıdan ayrılınca, elbi­seyi çıkardı ve; “Bunu filân kimseye verin. Satsın ve parasını çoluk-ço­cuğuna harcasın.” buyurdu. Adam onu aldı, sattı ve; “Bu, Allah için veri­len yardımdır.” dedi. İkinci toplantıya gelişinde, o elbiseyi yine Muham- med Şâzilî´nin üzerinde gördü. Elbiseyi, onu sevenlerden birisi satın al- mıştı. O zaman adam şöyle dedi: “Bu (elbise), Muhammed Şâzilî´den başkasına yakışmaz.” Bunun üzerine Muhammed Şâzilî, elbi­seyi yine aynı adama hediye etti.

Muhammed Şâzilî hazretlerine bir adam geldi ve; “Ey efendim! Ben çoluk-çocuk sâhibi, fakir hâlli biriyim. Bana kimyâyı öğret.” dedi. Bunun üzerine; “Şu şartla: Yanımızda tam bir sene kalırsın. Her abdest bozdu­ğunda, mutlaka abdest almalı ve iki rekat namaz kılmalısın.” buyurdu. Adam, kabûl edip bu şartlarda sebât gösterdi. Müddetin bitimine bir gün kalınca, Muhammed Şâzilî´nin yanına gitti. O da; “Yarın, hâcetinizi yerine getiririz” buyurdu. Ertesi günü olunca, Muhammed Şâzilî ona: “Kalk! Abdest için kuyudan su doldur.” buyurdu. Kuyudan bir kova doldurdu. Kovanın altınla dolu olduğunu görünce; “Ey Efendim! Şu ânda bir tek ku­ruş dahî isteğim kalmadı.” dedi. Muhammed Şâzilî; “Onu yerine dök ve memleketine git. Gerçekten sen, her hâlinle kimyâ oldun.” buyurdu. Memleketine döndü. İnsanları Allahü teâlâya dâvet etti. Bu hareketiyle büyük nîmetlere kavuştu.

Bir defâsında, gece yarısında Muhammed Şâzilî´ye bir kişi geldi. Ka­pıda durdu. Muhammed Şâzilî ona; “Kimsin ” diye sordu. “Bir harâmi­yim.” dedi. Muhammed Şâzilî; “Ne çalarsın, ne iş yaparsın Meşgalen nedir ” diye sordu. Dedi ki: “Ey Efendim! Allahü teâlâya tövbe etmiştim. Günah işleyerek tövbemi bozdum.” Muhammed Şâzilî ona; “İçeri gel. Sana korku yoktur.” buyurdu. O kişi, tövbe etti ve tövbesi makbûl oldu. Ölünceye kadar Muhammed Şâzilî´nin dergâhına devâm etti.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şüveymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin yanına biri gelerek, sıkıntıda olduğunu, bunun için kendisine yardımcı olmasını istedi ve çok yalvardı. Bu kimse, bir kadınla evlenmek istiyordu. O kadın ise bunu kabûl etmiyordu. Gelen kimsenin derdini dinleyen Şüveymî, ona ıssız bir odayı göstererek Buraya gir. Ka- pıyı kapat. Devamlı olarak o kadının ismini söyle! buyurdu. Orada bulu- nanlar, ilk bakışta bir mânâ veremediler ise de, onun sözlerinde mutlakâ hikmet bulunacağını düşünüp, netîceyi beklemeye başladılar.

O kimse, o kapalı odada gece-gündüz sevdiği kadının ismini tekrar etmeye devâm ederken, bir müddet geçtikten sonra kapı vuruldu. O kimse bu işin netîcesinin ne olacağını hiç bilmiyordu. Kapıya kulak verdi­ğinde, kendisi için odaya girdiği kadın şöyle diyordu: Ben filan kadınım. Senin için geldim. Kapıyı aç! Adam bu kadının önceki hâlini, bir de şim­diki hâlini düşündü. Birden kalbi değişti. Mâdem ki iş böyledir. Mâdem ki sevdiğine, ismini çok anmakla kavuşuluyor. O hâlde ben niye başka şeyler ile meşgûl oluyorum. Rabbimin ismini zikretmekle meşgûl olur, O na ulaşmayı tercih ederim diye düşündü. Kadını geri gönderip, kendisi Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olmaya başladı. Böyle beş gün devâm ettikten sonra kalb gözü açıldı ve evliyâlık yolunda ilerlemeye başladı.

Bu hâli görenler, Muhammed Şüveymî nin o kimseyi, o ıssız odaya koymasının hikmetini böylece anlamış oldular.

Velîlerin önde gelenlerinden Seyyid Resûl Zeki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) velî bir zât olan babasının terbiye ve himâyesinde yetişti. Babası Seyyid Lütfi Efendi, Seyyid Abdurrahmân Kutb hazretlerinin oğ­luydu. Molla Muhammed Kutb hazretlerinden gelen ilim ve irfân dersleri Resûl Zeki Efendinin babası Seyyid Lütfi Efendiye kadar devâm etmiş, çok kimse hak yolun bilgilerini öğrenmiştir. Resûl Zeki Efendi babasının önde gelen talebeleri arasındayken, babası Seyyid Lütfi Efendi vefât etti. Âilede başka âlim ve müderris kalmamıştı. O sırada Resûl Zeki Efendi de çocuk yaşlardaydı. Babasının talebeleri, hocasız kalmalarına çok üzülmüşlerdi. Bir müddet bekledikten sonra hocalarının evine gelip ha­nımannelerine; “Efendim! Burada bize ders verecek kimse olmadığından izniniz olursa kendimize hoca aramak için başka yerlere gitmek istiyo­ruz.” dediler. Bunu duyan Resûl Zeki Efendi, Arvas´ın medresesi dağıla­cak diye üzüntüsünden hastalanıp yatağa düştü. Bu durum karşısında annesi çok üzüldü ve talebelere haber gönderip; “Sizin ayrılıp gitmek is­temenize Resûl Zeki dayanamadı, hasta oldu. Biraz daha bekleyin. İyi olsun o zaman gidersiniz.” dedi. Talebeler bu arzu üzerine bir müddet daha medresede kaldılar. Bir zaman sonra tekrar izin istediler. Resûl Zeki yine hastalandı. Talebelere yine istedikleri izin verilmedi. Bir gün Resûl Zeki annesinden babasının cübbesini ve sarığını isteyip giydi. Sonra da babasının kitaplarını istedi. Sıra ile kitapların sayfalarını çevir­meye başladı. Sonra da babasının son ders verdiği kitabı koltuğuna alıp medresesine gitti. Talebeleri çağırıp medreseye topladı ve; “Allahü teâ- lânın izniyle size ders vermeye geldim.” dedi. Talebeler; “Herhalde Resûl Zeki hastalık sebebiyle aklını yitirdi. Ama gönlünü kırmayalım, de­diğini yapalım.” dediler. En iyi durumda olan talebe, kitabını alıp Resûl Zeki´nin önünde oturdu. Resûl Zeki babasından daha mükemmel ders vermeye başladı. Talebeler bu hâli görünce hayretle etrâfında toplandı­lar. Allahü teâlâ tarafından bütün ilimlerin ona öğretildiğini anladılar ve çok sevinip zâhirî ilimler yanında, mânevî ilimler de tahsîl etmekle şe­reflendiler.

Molla Resûl Zeki Arvâsî hazretleri´nin güzel hal ve kerâmet sâhibi talebesi Fakih Tayran bir gün Müks Suyu üzerindeki Kırmızı Köprüde du­rup suya hitâben; “Ey su, ey su! Sen böyle akıp nereye gidersin. Gece gündüz durmadan inler devâm edersin ” deyince, su akmayıp ona şu karşılığı verdi:

“Ey insan! Bunca nebî, bunca velîler geldi. Hiçbiri sebebini öğrenmek istemedi.” Fakih şöyle dedi:

“Onlar büyüklerdi. Bilip de sormadılar. Bense bilmiyorum. Aramızda çok fark var.” Su cevâben;

“Bak ben de senin gibi birisine tutkunum. Bunun için gece gündüz, onu arar dururum.” dedi.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu. Anlatılır ki: Biri vardı. Baba­sını bir yerde dövüyordu. Ona babanı niçin dövüyorsun, o senin baban­dır, ayıp, günah değil mi dediler. Bunun üzerine babası: Onu bırakın, beni dövsün. Çünkü aynı yerde ben de babamı dövmüştüm. Şimdi de oğlum beni dövüyor, eden buluyor, dedi.

Evliyânın büyüklerinden Şakîk-i Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine, zengin zâtlardan birisi dedi ki: Ben senin ihtiyaçlarını, kendi malımdan karşılayayım. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Kabûl ediyorum, ama şu şartla, bana verdiklerinden dolayı hazinende noksanlaşma olursa, malların hırsızlar tarafından çalınıp telef olursa, -olur ya- bir gün bu niye­tinden ayrılıp bana nafaka vermekten vazgeçersen, bende bir kabahat görüp vermekte olduğun nafakayı kesersen ve ömrün bitip ölürsen ve ben de nafakasız kalırsam ne olacak. Bütün bunların olmıyacağına dair bana bir teminât verebilirsen teklifini kabûl edeyim. Halbuki, benim rız­kımı öyle bir zât veriyor ki, bütün mahlûkların rızıklarını verdiği halde ha­zinelerine zarar verme durumu yoktur. Bu kadar günahlarımız olduğu ve en ince teferruatına kadar bütün yaptıklarımızı bildiği halde ihsânı ve merhameti o kadar boldur ki, kimsenin rızkını kesmiyor. Sonra onun için ölüm diye bir şey yoktur. Böyle bir zât rızkıma kefil olmuş iken başkasın­dan bir şey beklemekliğim kulluğuma yakışır mı Her türlü ayıb ve ku­surlardan uzak böyle bir zâtı bırakıp da, kendim gibi âciz bir kula el açar­sam Rabbim gücenmez mi ve böyle yapan kimselerin ne kadar zavallı ve akılsız oldukları meydanda değil midir Bunun üzerine o zengin kim- se bir şey diyemedi.

Evliyânın büyüklerinden Şeyh Sa´dî-i Şîrâzî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin Gülistan adlı eserinde “Hikâye olunur ki: Bir sultan, halkına çok ezâ ve cefâ eder, halkın mallarını gasbederdi. Sultânın zul- mü o kadar ileri gitti ki, halk o beldeden akın akın kaçmaya başladı. Hal- kın azalmasıyla, hazîne boşaldı, devletin gücü zayıfladı. Düşmanlar sağ- dan soldan saldırmaya başladı. Bir gün pâdişâhın meclisinde Şeh­nâme kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhak´ın saltanattan hal´i ve Fe- ridun´un sultan olması hakkında idi. Vezîr, Padişâha; “Feridun´un hazi- nesi, malı, mülkü, hizmetçileri ve adamları yok iken nasıl oldu da pâdi- şâh oldu ” diye sorunca, padişâh; “İşitmişsindir, bir takım halk onu bü- yük bir istekle desteklediler, onu kuvvetlendirdiler. Böylece pâdişâh oldu” diye cevap verdi. Bunun üzerine vezîr; “Madem ki halkın toplan­masına pâdişâh sebeb oluyor, sen niye halkını eziyor, perişân ediyor­sun Yoksa sen pâdişâh olmak istemiyor musun ” dedi. Beyt tercümesi:

Sevmek lâzım halkı ve askeri cân u gönülden,

Çünkü halkı sâyesinde hüküm sürer sultan.

Pâdişâh, vezîre; “Dağılan asker ve halkın toplanması için ne yapma­lıdır ” diye sorunca, vezir; “Pâdişâh, âdil ve merhametli olmalıdır. Pâdi­şâh âdil ve merhametli olursa, halk onun etrafında toplanır ve rahat ya­şar. Hâlbuki sende bu ikisi de yok” dedi. Fârisî şiir tercümesi:

Nasıl ki kurt çoban olamaz.

Zâlim de pâdişâhlık yapamaz.

Zulmün temelini atan hükümdar,

Saltanâtın direğini yıkmış olur.

Vezîrin bu sözleri pâdişâhın hoşuna gitmedi. Vezîri hapse attırdı. Çok geçmeden pâdişâhın amcasının çocukları saltanat dâvasına düştü­ler. Etraflarına bir ordu toplayarak pâdişâha hücûm ettiler. Pâdişahın zul- münden bezen halk da pâdişâha karşı baş kaldırdılar. Sonunda pâdi­şâh tahtını kaybetti. Saltanat, amcasının çocuklarının eline geçti. Şiir ter­cümesi:

Zâlim pâdişâha felâket gününde,

Güçlü düşmanı kesilir dostu bile.

İyi muâmelede bulunsa halka,

Olur bir ordu bütün halkı ona.”

“Hikâye: Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile ge­miye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz gör­memişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra; “Mü- sâde ederseniz ben onu susturayım” dedi. Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Ge­minin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldı­lar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; “Köle suya girmeden evvel, gemi­deki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğra­madıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Sadreddîn Hayâvî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri ile ilgili olarak Seyyid Yahyâ hazretleri şöyle anlatır: “Şid- detli bir kış mevsimi idi. Çok üşümüştüm. Isınmak için Tennûr´a (Tandı- r´a) girdim. Orada üzerime rehâvet çöktü ve câmiye yatsı nama­zını ce- mâatle kılmaya gidemedim. Sonra kalkıp namazımı bulunduğum yerde kılmak istedim. Lâkin iki ayağım çalışmaz olmuş ve şiddetli bir ağrı baş- lamıştı. Hayâtımda böyle ağrı görmemiştim. Bu halde iken epey za­man geçti. Bir gece karşımda Sadreddîn hazretlerini gördüm. Sanki ba­cadan girmişti. Bana; “Niçin yatarsın Kalk.” buyurdu ve elimden tutup ayağa kaldırdı. Sonra gözümden kayboldu. Hakîkaten ayak üzeri durabi­liyor ve yürüyebiliyordum. Ayaklarımdaki ağrılar da dinmişti. Câmiye git­tim. Ora- da Sadreddîn hazretlerini gördüm. Bana; “Bundan sonra na­maza gecik- me.” buyurdular.

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) anlattı: “Murâkabeyi, kendi iç âlemime dönüp kontrol etmeyi kediden öğrendim. Bir gün bir kedinin, deliğin başında kılını dahî kıpır­datmadan beklediğini gördüm. Geriden tâkib etmeye başladım. Kedi, de­liğin ağzında, fârenin çıkmasını saatlerce hareketsiz bekledi. Bu sırada kendi kendine; “Ey kendisine dahî bir faydası olmayan Sa´düddîn! Bir kedi, maksadına kavuşmak için bu kadar dikkatli olursa, sen kalbini te­mizleyip, Rabbinin emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmakta niçin dikkatli olmazsın. Yazıklar olsun sana ey nefsim!” demekten kendimi alamadım. O günden sonra, bir ân bile Rabbimi hatırımdan çıkarmadım.”

Tâbiîn devrinde Kûfe´de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hapiste iken, bir gece sa­baha karşı, boynu vurulacağı haberini verdiler. Bekçilere: “Sabaha ola­cak, işin haberi geldi. Beni şimdi salın, gideyim. Ölüm için hazırlığımı ya­payım. Gelmez diye korkmayın, sabah erkenden gelirim” dedi. Bekçiler, kaçar diye korkmuşlardı. Aralarında ihtilâfa düştüler; sonra, doğruluğuna inananlar galip geldi, bıraktılar. Gitti, sabah erkenden geldi. Ölüm mey­danına götürdüler. Vurulunca, başın üzerine düşeceği deriyi yaydılar. Cellâtlar geldi. Cellâtlardan müsâde alıp şu duâyı yaptı: “Allah´ım, ben­den sonra Haccâc´ı kimseye musallat etme!” O mübârek başı yere düş­tüğü zaman, iki defa “Lâ ilâhe illallah” dedi. Üçüncüsünü demeye baş­ladı, ama bitiremedi. Hasan-ı Basrî hazretleri, Saîd bin Cübeyr´in katle­dildiğini duyunca, “Eyvah! Doğudan batıya kadar, ilmine, irfanına bütün müslümanların muhtac olduğu değerli âlimi kaybettik” dedi. Daha sonra olacak oldu. Haccâc, âkile denen yiyici hastalığına tutuldu. Uyuyamı­yordu. Uyuyacağı sırada sıçrayıp kalkıyordu. Hâline bakıp şaşanlara: “Saîd bin Cübeyr ile hâlim ne olacak Uyuyacağım anda, ayağımı çekip sarsıyor ve beni uyandırıyor” dedi. Bu acıklı durumuyla ancak on beş gün yaşayabildi. Saîd bin Cübeyr şehîd edildikten on beş gün sonra Haccâc da öldü.

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin evine Cumâ namazından önce, bir kimse geldi. İçe­ride büyük bir yılan gördü. Durakladı. Sehl-i Tüsterî hazretleri; “İçeri gir! Kişi, yer yüzündeki yılandan bu kadar korkarsa, âhiretteki yılanlardan daha çok korkması lâzım değil mi ” buyurdu. Sonra yılanı tuttu. Beni başka bir odaya aldı. “Kişi dünyâda yılanlarla arkadaşlık edebilirse, me­zarda diğer yılanlar, çıyanlar ona dokunmaz.” buyurdu ve; “Cumâ na­mazı kılar mısın ” buyurdu. O zât; “Câmi ile aramız bir günlük mesâfe var.” dedi. Sehl hazretleri onun elini tutup, hemen câmiye getirdi. O kim- se dedi ki: “Birlikte namaz kıldık. Sonra çıktı. Câmiden çıkanlara ba­kıp: “Lâ ilâhe illallah diyen çoktur, ama ihlâs sâhipleri azdır.” buyurdular.

Cezâyir´de yetişen, hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak rivâyet edilir ki, sıcak bir yaz günü, bir kimse çarşıdan bir mikdâr et alıp evine götürürken, Senûsî hazretlerinin mescidinin yanından geçiyordu. Bu sırada cemâat namaza durmak üzere idi. İkâmet okunuyordu. O kimse, burada namazı kılıp, on- dan sonra gitmek istedi. Sonra, etin kaybolma veya bozulma ih­timâli bu- lunduğunu düşünüp, tereddüt etti. O kimse bu tereddüt içinde iken, na- mazın bir rekati kılındı. Nihâyet o kimse cemâate uydu ve na­mazdan sonra eti alıp gitti. Etin üzerindeki kanlar duruyordu ve hiçbir bo­zulma i- şâreti görülmemişti. Eve gelince pişirmek istediler. Tencereye ko­yup yat- sı namazına kadar kaynattıkları hâlde, ette bir değişiklik görülmü­yordu. Hattâ üzerindeki kanlar bile aynen duruyordu. Et, aynen Senûsî´nin mes- cidine girerken bıraktığı hâlde duruyor, hiç bir değişme olmuyordu. O kimse bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, Senûsî´nin yanına geldi ve durumu anlattı. O da buyurdu ki: “Yavrucuğum, ben Allahü teâlâdan ü- mîd ediyorum ki, bana tâbî olup arkamda namaz kıla­nın etini ateşte yak- maz. Bu et bu sebeble yanmıyor (pişmiyor) olabilir. Lâkin sen bu hâli giz- le. Hiçkimseye anlatma.” O da Senûsî hayatta iken bu hâdiseyi hiç kim- seye anlatmadı.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yaşadığı diyârda bulunan Kermîne şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu Emîr külâl´i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; “Eğer avlamak istediğim kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emîr Külâl´e götürüp hediye edeceğim.” diye niyet etti. Nihâyet bir mikdâr kaz avladı. İki tânesini Emîr Külâl´e vermek için ayırdı. Evine, şehrin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazı görüp, gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; “Bu kazları pişir de yiyelim.” dedi. Ev sâhibi; “Onları, Emîr Külâl hazretlerine vermek için ayırdım. Onları yememiz uygun olmaz, ben buna cesâret edemem.” dedi. Gelen adam ısrâr edip; “Ne olursa ol­sun bunları yiyeyim, ben oğlu vâsıtasıyla ondan özür dilerim.” diyerek, ev sâhibini iknâ etti. Ev sâhibi kazları pişirtip, o şehrin meşhûrlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyeceği sırada, yüzüne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki, gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı işe pişmân oldu, tövbe etti. Hemen Emîr Külâl hazretlerine bir at hediye etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra göz­leri iyileşip eski hâline döndü.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) büyüklerin yoluna girmesini şöyle anlatır: “Bir gün hocam Mârûf-i Kerhî hazretlerini, hurma çekirdeği toplarken gördüm. Ona; “Bunları ne yapa­caksın ” diye sordum. Bana: “Şu çocuğu ağlar vaziyette gördüm ve niçin ağlıyorsun diye sordum. O zaman çocuk: “Ben yetimim. Annem babam yok. Bütün arkadaşlarımın güzel elbiseleri var. Fakat benim ne elbisem var, ne de oyuncağım.” dedi. Ben de şimdi bunları toplayıp, satacağım ve onun ihtiyâcını alacağım.” dedi. Bunun üzerine ben de Ma´rûf-i Ker- hî´den izin isteyip, çocuğa bir takım elbise ve oyuncak aldım. Yetim çocuk çok sevindi. Ma´rûf-i Kerhî hazretleri bu durumu görünce; “Sen bu çocuğu sevindirdiğin gibi, Allahü teâlâ da seni sevindirsin. Dünyâ sevgi­sini kalbinden çıkarsın, seni bu meşgûliyetten kurtarsın.” diye duâ etti. İşte bu duâ sebebi ile kurtuldum.”

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: “Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin ömürlerinin son günlerinde ziyâretine gitmiştim. Yakınımda bir yelpâze vardı. Elime alıp, mübârek yüzlerine sallamaya başladım. Gözünü açtı. Elimde yelpâzeyi görünce: “Ey Cüneyd, yelpâzeyi elinden bırak! Sal­lama! Çünkü ateş, yellenince daha çabuk ve çok yanar.” dedi. Kendile­rine; “Bir emriniz var mı ” diye sorduğumda; “Dâimâ Allahü teâlâyı ha­tırla! Bundan gâfil olma! Âhireti unutturacak kadar dünyâ işlerine dalma!” buyurdu.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yanında biri olduğu halde Mekke´ye gidiyorlardı. Süfyân hazretleri yolda hep ağlı­yordu. Yanındaki; “Günahların sebebi ile mi ağlıyorsun ” dedi. Hazret-i Süfyân; “Günahlarım çoktur. Lâkin beni en fazla endişelendiren ve ağ­latan şey acabâ îmânımı muhâfaza edebilecek miyim korkusudur.” bu­yurdu. Mekke´ye vardılar. Hac esnâsında bir genç, Allah korkusuyla öyle bir “Allah” dedi ki, dayanamadı düşüp vefât etti. Süfyân-ı Sevrî hazretleri bu hâli görünce, gencin cesedinin yanına geldi ve; “Dört defa hac yap­tım. Bunların sevâbını senin rûhuna hediye ettim. Sen de bu söylediğin “Allah” sözünden meydana gelen sevâbı bana versen.” deyince, gencin cesedinden; “Verdim” sesi duyuldu. Süfyân-ı Sevrî´ye o gece rüyâsında; “Sen çok kâr ettin. Eğer bu aldığını bütün Arafat´ta bulunanlara dağıtsan hepsi zengin olurlardı.” denildi.

Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin gençliğinde sırtı kamburlaşmıştı. Sebe­bini sordular. Onlara; “Üç üstâda talebelik yaptım. Hepsi de zamânının en âlimleriydi. Ölüm zamanında üçü de dünyâdan îmânsız gittiler. Ben onların hâlini görünce, korkudan omurga kemiğim eğrildi. Hele üstâdımın birine uzun seneler hizmet ettim, talebelik yaptım. Hiçbir edebi terketti- ğini görmedim. Dünyâdan âhirete göçeceği zaman başucunda idim. Gözünü açıp; “Ey Süfyân! Bana ne olduğunu görüyor musun ” dedi. Ben de; “Ey üstâdım, kendinizi nasıl buluyorsunuz ” dedim. O; “Beni dergâ- hından kovuyorlar, kabûl etmiyorlar. Sen buradan git, bize lâyık değilsin diyorlar.” dedi. Sonra Süfyân hazretleri yanındakilerden Kur´ân-ı kerîm istedi ve elini kitabın üzerine koyarak; “Şâhid olunuz ki o, bu mushaftan ve içinde bulunanlardan nasipsiz öldü. Yahûdî dînini seçti ve can verdi. Allahü teâlâ dilediğini yapar.” dedi.

Osmanlı evliyâsından Şa´bân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine bir gün fakir bir kimse gelerek; Efendim! Fakirim. Bir merkebim vardı, o da öldü. Şimdi ne ile çocuklarımın geçimini temin edeceğim Ne olur duâ buyurun da, cenâb-ı Hak beni nâmerde muhtâc etmesin. dedi. Şa´bân-ı Velî de, ellerini açarak bu fakir için Allahü teâlâya yalvardı. O sı­rada bir atlı, yedeğinde bir katır ile Şa´bân-ı Velî hazretlerinin huzûruna varıp; Efendim! Bu katırı size hediye etmek niyetiyle tâ memleketimden geldim. Lütfen kabûl buyurunuz. dedi. Şa´bân-ı Velî, yanında duran fa­kîre dönerek; Ey fakîr! Allahü teâlânın sevdiklerine olan bağlılığın ve muhabbetin sebebiyle, cenâb-ı Hak sana, merkebin yerine daha güçlü bir katır ihsân etti. Nîmetinin şükrünü bil ki, daha da çoğaltsın. buyurdu ve katırı fakîre teslim etti. Katırı getiren kimse, bu işe şaşırıp kaldı ve hayretinden; Sübhânallah deyince, etraftakiler; Niçin hayret ediyor­sun diye sordular. O kimse de; Bu katırı yarın getirecektim. Lâkin içime, hayırlı işi geciktirme, diye bir düşünce geldi. Bunda bir hikmet var diyerek acele ettim. dedi.

Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine ait türbenin yanında, Hâce Ali Sirgâhî yemek verirdi. Böyle bir gün; Yâ Rabbî! Bir misâfir gönder! dedi. Âniden bir köpek geldi. Hâce Ali köpeği kovaladı. Köpek kaçtı. Sonra Şâh ın kabrinden bir ses geldi: Misâfir istiyordun. Gönderdik, kovdun. dedi. Derhal kalktı, dışarı koştu. Köpeği aradı bulamadı. Şehrin dışına gitti. Köpeği orada bir ağacın al­tında yatıyor halde buldu. Yemeği onun önüne koydu. Köpek yemeğe dönüp bakmadı. Hâce Ali utandı ve istigfâra başladı. Tövbe etti. Köpek; Ey Hâce Ali, şimdi iyi ettin. Misâfir çağırıp kovmak ne demektir. Dikkatli ol! Eğer Şâh Şücâ orada olmasaydı, göreceğini görmüştün. dedi.

Evliyânın büyüklerinden Şakîk-i Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri nin tövbe etmesine Türkistan daki bir putperest sebeb oldu. Ticâret için Türkistan a gitti. Merak edip bir puthaneye girdi. Puta, isteklerini ya- na yakıla anlatan bir putpereste; Seni ve her şeyi yoktan var eden, alîm ve kudretli bir yaratanın var. Sana hiç bir fayda ve zararı olmayan puta tapacağına Allahü teâlâya ibâdet et. dedi. Putperest, Eğer söyle­diğin doğru ise, O, sana senin memleketinde rızk vermeye kâdirdir. Mâ­dem öyledir, niçin tâ buralara kadar geldin dedi. Şakîk-i Belhî hazret­leri, bu söz üzerine derin düşüncelere daldı ve Belh şehrinin yolunu tuttu. Yolda gelirken bir mecûsi ile yolculuk yaptı. Mecûsi, Şakîk-i Belhî nin tüccar olduğunu öğrenince; Eğer kısmetin olmayan bir rızık peşindey­sen, kıyâmete kadar gitsen onu ele geçiremezsin. Şâyet kısmetin olan bir rızk peşindeysen onun arkasında koşmana lüzum yoktur. Çünkü sana ayrılan rızkın seni bulur. dedi. Bu söze Şakîk-i Belhî hayran kaldı. Dünyâ ya karşı meyli azaldı. Artık âhiret için çalışacağına kendi kendine söz verdi. Belh şehrine geldi. Belh de müthiş bir kıtlık vardı. İnsanlar yi­yecek bir şey bulamıyorlardı. Bu yüzden kimsenin yüzü gülmüyordu. Şakîk-i Belhî, çarşıda neşeli bir köleye; Ey köle, herkes üzüntü içindey­ken, senin neşene sebep nedir deyince, köle, Niçin üzüleyim. Benim efendim zengin bir kimsedir. Beni aç, çıplak bırakmaz ki! dedi. Şakîk-i Belhî, bu söze şaştı ve; Aman yâ Rabbi! Az bir dünyâlığı olan şu zengi­nin kölesi böyle neşeli. Halbuki, sen bütün canlıların rızıklarına kefil ol­dun. Biz niçin gam ve keder içinde olalım. deyip dünyâ meşgûliyetlerin­den elini çekti. Samîmi bir tövbe ile âhirete yöneldi. Allahü teâlâya olan tevekkülü son derece fazlalaştı. İbrâhim Edhem hazretlerinin sohbetle­rine başladı. Ondan feyz alarak olgunlaştı.

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile Mevlânâ hazretleri mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara Şems, etrâfına bir göz gezdirerek; “Hiçbir pencereden ışık görünmüyor, herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uya­nık olsalar da, âhiret için birazcık çalışıp, kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu hâlleriyle ölüden farkları yok.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan kullarını uyandır!” diye duâ etti. Duâ­nın akabinde, gökyüzünde bir anda bulutlar toplanmaya, şimşekler çak­maya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden “Allah! Allah!” sesleri gelmeye başladı. Bir müd­det bu sesleri dinlediler ve Şems; “İnsanların, Rabbimizin hıfz-u emânın- da (korumasında) olabilmeleri için, âlim, kâmil bir rehbere ihti­yaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar, yer ve gök âfetlerin­den, maddî ve mânevî bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki, şu insanların uykudan uyanıp “Allah! Allah!” demeleri, gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi, bu insanların hakîkî uykudan uyanmaları, cenâb-ı Hakk´ın sevdiği bir âlimi veya velîsi sebebiyle olmaktadır.” buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün yolda giderken, buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk gördü. Şiblî hazretleri cevizi alıp onlara; “Sabredin, bu cevizi size paylaştırayım.” de- di. Sonra cevizi açınca, cevizin içi boş çıktı. Bu sırada şöyle bir ses duy- du: “Eğer taksim yapan ve kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu da taksim etsene.” Bunun üzerine Şiblî hazretleri, “Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz için, taksim etmek ise bir hiç içinmiş!” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine, Ebü´l-Vefâ denilmesinin sebebi şöyle anla- tılır: Ebü´l-Vefâ daha on yaşında iken, Şenbekî hazretleri onun vasıflarını işitip, görmek istedi. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri çoğunlukla tenhâ yerle- re gider, buralarda Allahü teâlâya ibâdet ederdi. Şenbekî haz­retleri, sık ağaçların bulunduğu ormanlık bir yerde onu ibâdet ederken buldu. Ya- nında, bir köpekle arslan birbirleriyle oynuyorlardı. Şenbekî hazretleri Ebü´l-Vefâ´nın arkasından yanına vararak selâm verdi. Ebü´l-Vefâ hazret- leri selâmı aldıktan sonra Şenbekî hazretleri; “Sana bir suâ­lim vardı. Şimdi iki oldu.” dedi. Ebü´l-Vefâ; “Buyur, kaç suâl sorarsan sor!” deyince, Şenbekî hazretleri; “Arslanla köpek yaradılış îtibâriyle bir­birine düşman- dır. Hâl böyle iken, nasıl oluyor da senin köpeğinle bu arslan oynuyor, bunun sebebi nedir ” diye sordu. Seyyid Ebü´l-Vefâ haz­retleri; “Allahü teâlâ kudret ve inâyeti ile kalbimi temizlediğinden beri, kö­peğimle bu arslan dost ve arkadaş oldu.” dedi. Şenbekî hazretleri; “İkinci suâlim ise, herkesin bir derecesi vardır. Sana selâm verdim. Selâmımı iâde ederken niçin ayağa kalkıp, bana doğru dönüp de selâmımı iâde etmedin ” diye sorunca, Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Yâ Şenbekî! Bu hususta Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından gelin ve Allahtan korkun ki, kurtulasınız.” (Bekara sûresi: 189). Eğer sen karşım­dan gelseydin, senin selâmını iâde ederken ayağa kalkardım. Fakat sen, âdet olanın aksini yaparak arkamdan geldin. Ben de senin bu hareketi­nin karşılığında, ayağa kalkmadan selâmını aldım.” diye cevap verdi.

Daha sonra Ebü´l-Vefâ hazretlerinin evine berâber gelip, bir süre sohbet ettiler. Sonra Şenbekî hazretleri; “Ey Muhammed! Sende nihâ­yetsiz bir nur müşâhede ettim ve başının üzerinde Hak teâlânın nûrun­dan bir alem gördüm ki, kıyâmete kadar senin evlâdının kerâmetleri zâ­hir olup, dillerde söylense gerektir. Sana bu müjdeyi vermeye ve talebe­liğime dâvete geldim.” dedi. Ebü´l-Vefâ hazretleri de; “Annemden izin alıp öyle geleyim.” dedi. Bir süre sonra annesinden izin alarak, Şenbekî hazretlerinin yanına gitmek için yola çıktı. Yolda, bütün hayvanlar ona selâm verirdi. Huzûruna vardığında Şenbekî hazretleri; “Merhabâ Ebü´l-Vefâ´ya! Ahdine vefâ eyledi, sözünde durdu.” dedi. Bunun üzerine ona, Ebü´l-Vefâ künyesi verildi.

Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri buyurdular ki: “Her kim mevlâsına ka­vuşmak isterse, yolunun üstünde kendisini bekleyen zahmet ve meşak­katlere sabredip, göğüs germelidir. Meselâ keten bitkisi, zahmet ve me­şakkatlere sabredip göğüs gerer, sonunda da kâğıt olur, üzerine Allahü teâlânın ismi yazılır. Muazzez ve mükerrem olur. Allahü teâlânın isminin azîzliğini ve bereketini görmez misin ki; keten önce toprağın altına habsolunur. Sonra yeryüzüne çıkıp büyüdükten sonra koparılır, vatanın­dan olur. Ayrıca gurbet acısı çeker. Sıcağa bırakılır, güneşin harâretinde kalır, dövülür ve posası ayrılır. Sonra daha temiz hâle gelmesi için tara­ğın dişlerinden geçirilir. Eğrilir, bükülür, en sonunda ibrişim gibi olup, in­san eliyle kumaş yapılır.

Bütün bunlar oluncaya kadar, haddi ve hesâbı olmayan eziyet çeker, meşakkatlere katlanır. Burada da kibirli olduğu sürede, o kibir gidinceye kadar sıkılır. Bu elemden parça parça olup, lüzumsuz oluncaya kadar kurtuluş yoktur. Lüzumsuz olunca da çöplüğe atılır. Ayaklar altında sürü­nür. Kâğıt imâl edicisi onu o hâlde yerlerde sürünürken görür ve kâğıt yapmak için alır. Temizce yıkadıktan sonra, yepyeni, bembeyaz, pırıl pı­rıl kâğıt yapar. (O zamanlar kağıt, eski kumaş parçalarından yapılı­yordu.) Kâğıdın üzerine Allahü teâlânın ismi, Kur´ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve meârif-i ledünnî yazılır. Keten, öyle hadsiz ve hesapsız eziyet ve me­şakkatler çeker ki, anlatmakla bitirilemez.

İşte bunun olduğu gibi, talebenin hocasına nisbeti de böyledir. Keten o kadar zahmet ve meşakkat yüzü gördükten sonra kâğıt olup, üzerine yazı yazılarak nasıl değeri artıp ellerde dolaşıyorsa, talebe de zahmet ve meşakkatler çekerek, o yollardan geçtikten sonra azîz olup, derecesi yükselir.”

Peygamber efendimiz zamânında yaşamış büyük velî Veysel Karânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok dediler. Beni oraya götürün. buyurdu. Veysel Ka- rânî yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah dan alıkoydu. Sen Allah ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün. buyurdu. O kişi, onun nûruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryâd ederek o kabre düşüp can verdi.

Veysel Karânî hazretlerini çocuklar bâzan taşa tutardı. O ise çocuk­lara; Yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp namaz kılmakta bana zorluk olma­sın. derdi.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında Yalova da bir imâm vardı ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve çok severdi. Zaman zaman ziyâretine gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yah- yâ Efendi hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda oturdu. O sırada dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu. Yahyâ Efendi ona; Ey te­miz insan! Gel seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü teâlânın lütfunun sonu yoktur. buyurdu. Berâberce çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ Efendi; Sen bize candan bağlısın. Şimdi sana Allahü teâlânın lütfuyla bir iş göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak. Fakir­lik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız. buyurdu. Sonra yere asâsını vurdu ve; Burasını kaz! dedi. İmâm Efendi orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona; Ne durursun, fakirlik hastalığına çâredir. Bunları sana sonsuz hazîneler sâhibi Allahü teâlâ gönderdi. İstediğin ka­dar al. buyurdu. İmâm Efendi bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi ona; Ey İmâm Efendi! Dünyâ üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet anlatır­san o zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın. buyurdu. İmâm Efendi de; Efendim, ben bu işe çok şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl dö- nerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları benden alır- lar. Nasıl varacağımı bilemiyorum. dedi. Bunun üzerine Yahyâ Efendi; Sana kimse zarar veremez. Bu senin nasîbindir. Var selâmetle git. buyurdu. İmâm Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir şey gelmeden Yalova ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altın- ları görünce, hayretler içinde kaldı ve; Bunları nereden buldun diye sordu. O da; Bu işi sana açıklayamam. Sâdece Allahü teâlânın ih­sânı olarak bil! dedi. İmâm Efendi bundan sonra etrâfına yardım etmeye baş- ladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü hayır yapmakla geçti. İnsanlar onun hakkında; Nereden buluyor bunları demeye başladı. Bâzısı da; Bi- risinden emânet almış gâlibâ! Kimisi de; Anlaşılan defîne bulmuş. dedi. Herbiri bir şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince, komşularını başına çağırdı ve onlara; Size bu malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime girmesine sebep, Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye söylemedim. Zîrâ bana, söy- leme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu yaklaştığından onun ke­râmeti unutulmasın diye söylüyorum. dedi ve Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.

Evliyânın meşhûrlarından Yûsuf bin Abdürrahîm Aksûrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün Ebû Ci rân denilen bir böcekden çok ibret aldı- ğını söyledi. Bunu işitenler, nasıl oldu dediler. Şöyle anlattı: Bir kış ge- cesi uyuyamamıştım, uyanık dolaşıyordum. Baktığımda Ebû Ci rân bir kandil üzerine çıkmak için uğraşıyordu. Kandil çok kaygandı. Tırmanıyor, kayıyor, bir türlü çıkamıyordu. Fakat çok azimli ve kararlı idi. Tekrar tekrar tırmanmaktan yılmıyordu.Yedi yüz defâ tırmandı ve kayıp düştü, çıkamadı. Çıkamayacak, hâlâ vaz geçmiyor dedim. Sonra sabah namazını kılmak için gittim. Namazdan sonra dönerken bir de baktım ki, tırmanmayı başarmış, kandilin yanında duruyordu. Bu hâdiseden çok ib­ret aldım. Böylece, bir işte kararlı olmanın ve sebâtın, başarıya ulaştıra­cağını anlattı.

Büyük velîlerden Yûsuf bin Hüseyin Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) seyâhatlerinden birisinde, Arabistan da bir kabîleye uğradı. Kabîle reîsi­nin kızı, kendisini görüp âşık oldu. Bir yolunu bulup, Yûsuf bin Hüseyin yalnız iken yanına geldi. Yûsuf bin Hüseyin hemen kaçarak başka bir yere gidip oturdu. Başını dizlerine koydu. Çok yorulmuş olduğu için uyu­yuverdi. Rüyâsında, benzerini hiç görmediği bir yerde, yeşiller giyinmiş kimseler gördü. Birisi de, pâdişâh misâli taht üzerinde oturuyordu. Ken­dilerine yaklaşıp kim olduklarını sordu. Onlar, kendisine çok saygı ve hürmet gösterip yol açtılar ve; Bizler melekleriz. Taht üzerinde oturan da Yûsuf aleyhisselâmdır. Yûsuf bin Hüseyin i ziyârete geldi. dediler. Yûsuf bin Hüseyin, çok hayret etti ve mahcûb oldu. Ağlamaklı bir ses ile; Has- bünallah! Ben kim oluyorum ki, Allahü teâlânın Peygamberlerinden birisi benim ziyâretime gelsin, olacak şey değil! dedi.

Bu sırada hazret-i Yûsuf, tahttan inip kendisiyle müsâfeha etti ve kendisine sarıldı. Yûsuf bin Hüseyin ona; Ey Allah ın peygamberi, ben kim oluyorum ki, bana bu kadar iltifât ediyorsunuz dedi. Hazret-i Yûsuf buyurdu ki: O kabîle reîsinin güzel kızı, yalnız iken yanına gelince, sen Allahü teâlâdan korkarak ve Allahü teâlâya sığınarak oradan çıkınca, Allahü teâlâ, senin hâlini bana ve meleklere gösterip; “Ey Yûsuf! Bak, senin, Zelîha dan kaçtığın gibi, bu Yûsuf da kabîle reîsinin kızından nasıl kaçtı. buyurdu ve beni bu meleklerle birlikte seni ziyârete gönderip sana söylememi emretti ve buyurdu ki: Her şeyin bir nişânesi vardır. Bu za­mânın nişânesi Zünnûn-i Mısrî dir. İsm-i âzam ona verildi. Huzûruna git. Hem de sana şu müjdeyi vermemi emretti ki, (Sen, Allahü teâlânın se­çilmiş kullarındansın). buyurdu.

Yûsuf bin Hüseyin uykudan uyandığında aşk-ı ilâhî her tarafını kap­lamıştı. Kendisine verilen işâret üzerine Mısır a doğru yola çıktı. Bir an önce Zünnûn-i Mısrî´ye kavuşmak arzusunda idi. Nihâyet Zünnûn-i Mıs- rî nin meclisine gelip oturdu. Beş sene, bu sohbet meclisine devâm etti. Beşinci yıl sonunda hocası kendisini çağırıp; Artık memleketine git. Al- lah rızâsı için insanlara nasîhat et. Allah için konuş. buyurdu. Peki e- fendim. deyip ayrıldı. Memleketi olan Rey şehrine gelince bir meclis ku- rup, insanlara nasîhat etmeye başladı. Bu hâl, elli sene böyle devâm etti. Çok talebe yetiştirdi. İbrâhim-i Havvâs, Yûsuf bin Hüseyin in talebesi o- lup, bunun sohbeti bereketi ile çok yüksek hâllere ve makamlara ka­vuştu.

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin bir devesi vardı. Yolda kamçı vurmadan gider ve üzerindekini hiç incitmezdi. Zeynelâbidîn vefât edince, devesi kabri üzerine gelip göğ­sünü yere koyup inledi. Hiç kimse bu deveyi mezar başından kaldıra­madı. Oğlu hazret-i Muhammed Bâkır orada bekleşen halka buyurdu ki: Kalkması için fazla uğraşmayın. Bu deve burada ölecek! Üç gün sonra deve orada öldü.

Hindistan âlim ve velîlerinden Ziyâüddîn Nahşebî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) şöyle anlatır: Derler ki, bir gün bir genç, zengin bir kadının kapısına geldi ve; Ben ona âşık oldum dedi. Bu haberi kadına ulaştır­dılar. Kadın onu çağırdı ve onunla konuşmaya başladı. Sakın bir daha bu sözü söyleme! dedi. Edemem ki dedi. İki bin gümüş vereyim dedi. Yapamam dedi. On bin gümüşe kadar çıkardı. Genç, on bin gümüşü duyunca râzı oldu. Kadın bu durumu görünce, onun dilini kesmelerini emretti ve; Bizi sevdiğini iddiâ edip de, bize değil malımıza râzı olanın cezâsı budur. dedi.

Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Bir gün dağlarda dolaşırken bir topluluk gördüm. Hepsi bir yerinden rahatsızdı. Siz burada ne yapıyorsunuz diye sor­duğumda bana; Şurada bir âbid var, her sene bir sefer dışarı çıkar, bize okuyunca hepimiz şifâ buluruz dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Bir adam çıktı. Yüzü sarı, vücûdu zayıf ve gözleri çukurlaşmıştı. Heybetinden dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, sonra semâya baktı, onlara doğru üfleyince, hepsi şifâ buldu. Ye­rine gitmek isterken, eteğine yapışıp; Allah için onları maddî hastalıklar­dan kurtardın. Benim de mânevî hastalığımı tedâvi et. dedim. Ey Zün- nûn, elini eteğimden çek! Allahü teâlâ seni gördüğü hâlde, O nu bı­rakıp benim eteğimi tuttun. Allahü teâlâ ikimizi de helâk eder. dedi.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına bir gün bir çocuk, gelip; Bana büyük mikdârda para mîrâs kaldı. Bunu sizin hizmetinizde sarf etmek is­tiyorum. dedi. Zünnûn-i Mısrî; Bülûğ ve reşîd çağın geldi mi deyince, çocuk; Hayır. dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri o zaman; Senin paranı harcamak uygun olmaz, rüşd oluncaya kadar sabret. dedi. Çocuk reşîd olunca hazret-i Zünnûn un hizmetinde bulunmaya başladı ve bütün pa­rasını fakirlere dağıttı. Bir gün önemli bir ihtiyâcı karşılamak için borç pa- ra almak îcâb edince, çocuk; “Keşke daha fazla param olsaydı da, bu yolda harcasaydım. dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri bu sözleri üzerine çocuğun daha olgunlaşmadığını anladı. Genci yanına çağırarak; Falan attara git, falan ottan üç dirhem versin. dedi. Genç gidip söylenileni alıp getirdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; Bunları havanda ez, yağda hamur hâ­line getir, ondan üç boncuk yap ve hepsini iğne ile delerek bana getir. dedi. Genç söylenilenleri yapıp onun yanına gitti. Zünnûn-i Mısrî hazret­leri üç boncuğu eline aldı, biraz oğuşturdu ve duâ etti. Herbiri hiç kimse­nin görmediği birer mücevher oldu. Gence dönerek; Bunları al pazara götür, değerini öğren gel. dedi. Genç pazara gitti, bunların herbirine yüz bin dirhem altın verildiğini öğrendi. Gelip durumu Zünnûn-i Mısrî ye bildi­rince, ona; Bunları havana koy, ufala ve suya at gitsin. Şunu bil ki tale­belerim ekmek bulamadıkları için aç değil, istedikleri için açtırlar. dedi. Bunun üzerine genç tövbe etti. Gönlünde dünyânın hiçbir değeri kal­madı.

Kendisi anlatır: Bir gün Mekke de Kâbe-i şerîfi tavaf ederken, Kâbe ile gök arasında bir nûrun sütun gibi durduğunu gördüm. Sonra kaybolan bu nûrun, kimden veya kim için yükseldiğini merak ettim. Tavâfımı bitir­dikten sonra iki rekat namaz kıldım. O nûru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimden geldiğini merak ettim ve bir kadının Kâbe nin ör­tüsüne tutunup göz yaşı döktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dö­külüyordu; Ey dostlar dostu, sen bilirsin! Ey gönül dostum sen bilirsin! Sana olan sevgimi o kadar gizledim ki, kalbim ve rûhum daralmaya başladı. Kadının muhabbet ateşi içinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti. Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: Allahım! Ey tek sâhibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla! Buna şaşırdım ve kendisine yaklaşarak; Allah­´ım! Sana olan muhabbetim hürmetine, deseydin olmaz mıydı diye sordum. Bana dikkatle baktı ve; Yaklaş ey Zünnûn! Bilmez misin Allahü teâlâ Kur ân-ı kerîmde sevdiği bir milletten söz ederken; Allah onları se­ver, onlar da Allah´ı sever. buyurmuştur. Bunun için benim O na olan sevgim hürmetine demedim. O nun bana olan sevgisi hürmetine dedim diye cevap verdi. Ben ona; Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnûn ol­duğumu nereden bildiniz dedim. Ey Zünnûn! Cebbâr olan Allahü teâlânın mârifetiyle tanıdım. deyince, vilâyet makâmına ulaşmış bir hâ­tun olduğunu gördüm. Daha sonra bana; Ey Zünnûn! Dön arkana bak, ne var deyince, arkama baktım, hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.

Share.

About Author

Leave A Reply