Kul

0

Her insan, kulluk vazîfelerini yapmak için yaratıldı. Onun için herkes, Allahü teâlâyı yaratıcı, kendisini yaratılmış bilmelidir. Bir kimsenin, Allahü teâlâya kul olması için, O´ndan başka şeylere kul olmaktan ve bağlan­maktan tam kurtulması lâzımdır. Bunun için büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî vilâyet yâni evliyâlık mertebelerinin so- nunun, en yükseğinin abdiyyet (kulluk) makâmı olduğunu ifâde etmiş­tir. (E. Ans. c.1, s. 6)

Evliyânın büyüklerinden Abdülmecîd Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Mevlânâ hazretlerinin şu sözünü sık sık söylerdi.

“Men bende şüdem, bende şüdem, bende, şüdem

Men bende behaclet beser efkende şüdem

Her bende şeved şâd ki âzad şeved

Men şâd ezânem ki türâ bende şüdem”

(Allahım ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Kulluktaki vazîfemi ya- pamadığımdan utanarak başımı eğdim. Her kul kapısından âzâd ol­du- ğunda sevinir mesrûr olur. Bense ne zaman sana tam kul olursam o va- kit şad olur, neşelenirim.)

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ bir kulundan şunları ister. Kalbin; Alla- hü teâlânın evine hürmet, yarattıklarına şefkat etmesi. Lisanın; Ke­lime-i tevhidi söyleyip, yaratıklara yumuşaklıkla muâmele etmesi. Bede­nin; ibâ- det ve tâatte bulunup, müminlere yardım etmesi. Huyun; Allahü teâlânın hükmüne sabır gösterip, yarattıklarına karşı halîm-selîm ol­ması.”

Allahü teâlânın emirlerine uymayı tercih etmek, nefsi ayıplamak ve dostların nasîhatini öğüt kabûl etmek husûsunda da şöyle buyurmuştur: “Kul, gizli ve açık her zaman Allahü teâlâya itâat eder, hiç bir an O´nun emrinden çıkmaz. Kendisine kötülük edene iyilik eder, nefsin arzusuna uymaz, nîmet zamânında şükreder, şiddet zamânında sabreder. Ken­dinden aşağı olana ikrâm eder. Kendisiyle istişâre edenin sözünü dinler.”

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Kulu Allahü teâlâya yaklaştıran en iyi iş nedir dedi­ler. Haddâd hazretleri; “Kulu, Allahü teâlâya yaklaştıran en iyi vesîle, kulun her hâlükârda dâimî sûrette O´na ihtiyaç duyması, bütün işlerde sünnet-i seniyyeye dört elle sarılması ve gıdâyı helâl yoldan temin etme­sidir.” buyurdular.

“Ubûdiyyet (kulluk) nedir ” diye sordular. O; “Malı bırakıp emrolunan husûsa sımsıkı sarılmakdır. Hak aramak yerine vazîfeye koşmaktır.”

“Öyleyse kerem nedir ” “Dünyâyı ona muhtac olanlara bırakıp, Alla- hü teâlâya kulluğa yönelmektir.” buyurdular.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ ile kul arasında perde, yer ve gök değildir. Arş ve Kürsî de değildir. Perde, insanın benli­ğidir. Bu a-radan kaldırılırsa Allah´a kavuşulur.”

“Kim kendini iyi zannederse o kendisini bilmiyordur.”

“Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse, Allahü teâlâ ona karşılık daha hayırlısını verir.”

“Kişinin helâkı, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağladığı şeydir.”

Dîvân şâirlerinden ve mevlevî şeyhi Esrâr Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) ve hocası Şeyh Gâlib in Osmanlı Sultanı Üçüncü Selîm Hana tam bir muhabbet ve bağlılıkları vardı. Bu durum Sultanın aleyhinde olanların onlar hakkında ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu. Bunlara karşılık bir gazelinde;

Ne Süleymân ne Selîm´in kuluyuz,

Hazret-i Rabb-i Rahîmin kuluyuz.

Husrev-i âleme yok minnetimiz,

Öyle bir şâh-ı kerîmin kuluyuz.

diyerek çok güzel bir cevap vermiştir.

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerden Hallâc-ı Mansûr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kul, ubûdiyetin, kulluğun bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah´tan başkasına kul olmanın yorgunlu­ğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde Allah´a kul olmanın zîneti ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddîkların ma­kâmı budur. Bu durumdaki kula ibâdet ve tâat zor gelse bile, Allahü teâlânın yardımı ile onu zevk ve gönül rahatlığı ile îfâ eder. İslâmiyet yö­nünden bu nevî ibâdetlerle süslü bulunduğu halde ibâdetlerinde kalbine en küçük bir meşakkat, sıkıntı ârız olmaz.”

“Kim hürriyeti murâd edinirse ubûdiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde de­vâm etsin. Hakîkî hürriyet Allah´tan başkasına kulluk yapmamaktır.”

“Azîz ve celîl olan Allah´tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümid eden kimsenin yüzüne, Allahü teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdî bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur.”

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ bir kuluna hayır murâd ederse, ona sâlih ve ihtiyar zât­lara hizmet etmeyi, onların istedikleri işleri yapmayı, hayır yollarına gir­meyi ve bu hayırları görmeyi nasîb eder.”

“Kula lâzım olan şey, sünnete uygun olarak kulluğa yapışmak ve bu yolda yürümektir.”

Yine buyurdular ki: “Emirleri hafif tutmak, o emri veren âmiri az tanı­maktan ileri gelir. Eğer kul, emir veren, âmir olan Allahü teâlâyı tam hak- kı ile tanırsa, emirlerini hafif görmez.”

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kul ile Rabbi arasında olan muâmele, henüz sütten yeni kesilmiş mâsum bir çocuk ile annesi arasında olan muâmele gibi olmalıdır. Mâsum çocuk annesini kaybetmiş, oturmuş ağlar. Annemi isterim, der. Annenin ismi nedir oğul dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. Annenin evi nerededir dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. İşte bu şekildeki çocuğu herkes korur, yardımcı olur.”

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kul; nâfileleri yaparken farzları yapmayı unutursa ve be­deni ile ibâdet ederken, kalbi Allahü teâlâdan gâfil olursa, Hak teâlâdan uzaklaşır.”

Yine buyurdular ki: “Kulun amellerini boşa çıkaran, kalbleri bozan, kulu en süratli helâke götüren, devamlı hüzne boğan, cezâyı çabuklaştı­ran, riyâyı sevdiren, ucba (amellerini beğenip güzel görmek) götüren, baş olmak hevesine kaptıran şey, insanın nefsini tanımaması, kendi ayıblarını bırakıp, başkalarının ayıblarını görmesidir.”

“Kul dört şeyle yükselir. Bunlar: İlim, edep, emânet ve iffettir.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kulun, Allahü teâlânın emirlerine göre hareket etmesi gerektiğini söylerdi.

“Kul olduğunu iddiâ edip, şahsî arzuları da bulunan kimse bu iddiâ­sında yalancıdır. Çünkü, kulun arzuları bulunmamalı, sâhibinin irâdesi istikâmetinde hareket etmelidir.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Sübeyhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Allahü teâlâya karşı gerçek kulluktan soruldu. O za­man; “Allahü teâlâya karşı gerçek kulluk, Resûlüne, sallallahü aleyhi ve sellem tam uymakla isbât edilir. Bu da, ahde vefâ, O´nun emirlerine uy­gun hareket, mevcûd olana rızâ, kayıp olana sabretmektir.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Cürcânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kulun, Allahü teâlânın beğendiği işleri kolayca yapa­bilmesi, sünnete göre hareket etmesi, sâlih kimseleri sevmesi, eş-dost ile güzel geçinmesi, Allah rızâsı için insanlara iyilik yapması, müslüman- ların işini görmesi ve vakitlerini Allahü teâlânın dînine hizmetle geçirme- si, saâdet alâmetlerindendir.”

“Bir kulun ereceği saâdet, emredilen ibâdetleri ve tâatleri kolayca yapmasıdır. Bütün işlerinde sünnet üzere yürümeyi başarmasıdır. Sâlih kullara karşı içten sevgi beslemesi, hangi işte olursa olsun, ahlâkını de­ğiştirmemesidir.”

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) nasîhat isteyen birisine; “Sen kimin esiri ve mülküysen onun kulusun. Eğer nef­sinin esiri (ve mülkü) isen nefsinin kulusun. Eğer dünyânın esiriysen, dünyânın kulusun (ve kölesisin).” buyurdular.

Zaman zaman hocası Nasrabâdî´den anlatırdı. Hocam buyurdular ki: “Kul olanın kıymeti, mâbudu olan Allahü teâlâya göredir. Ârifin şerefi de mârufa (bilinene tanınana) göredir. Maddeye tapanın değeri maddeye göre, Allahü teâlâya tapanın değeri de O´na göredir. Kulluktan daha şe­refli bir şey yoktur. Mümin için ubûdiyetle, kullukla ilgili isim almaktan da- ha mükemmel bir isim yoktur. Bundan dolayı Allahü teâlâ mîrac ge­cesi Peygamber efendimizi vasfederken meâlen; “Bir gece kendisine âyetle- rimizden bir kısmını gösterelim diye kulumu (Muhammed aleyhisselâmı) Mescid-i Haramdan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâya götü- ren Allahü teâlâ, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsrâ sûresi: 1) buyurdular.

Tebe-i tâbiînden meşhur fıkıh âlimi ve velîlerden Evzâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kul, dünyâdaki her ânından kıyâmette hesâb ve sorguya çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allahü teâlâyı anmadığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parça­lamak ister.”

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kulluk, insanın, âcizliğini idrâk edip, anlamasıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Anân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâlânın sevgili bir kulu, vâcibi bırakmadığı gibi, sünnetleri de bırakmamaya dikkat etmedikçe; büyük günahlardan nedâmet, pişmanlık duyduğu kadar, küçük günahlardan da pişmanlık duymadıkça, edeb makâmına yükselemez.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) içi dışına, dışı içine uygun bir zât olup; “Bir kulun içi dışı bir olunca; cenâb-ı Hak; İşte benim gerçek kulum budur. buyurur.” derdi.

Evliyânın büyüklerinden Nesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: Allahü teâlâya sevap umarak veya azâbından korkarak hizmet eden, tamahını ve hasisliğini ortaya koyar. Kulun efendisine bir bedel (men- faat) karşılığı hizmet etmesi ne kötü şeydir.

Büyük velîlerden Osman bin Merzûk el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, “Hakîki kul kime denir ” dediler. O; “Hakîkî kul, Mev- lâsı hâriç, her şeyden ümidini kesendir.” buyurdular.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rah- metullahi teâlâ aleyhâ) buyurdular ki: “Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başka- larının kusurlarını göremez olur.”

Evliyânın büyüklerinden Semnûn Muhib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kulun Hakk´a ulaşmasının başlangıcı, vücûdunun ihti­yaç- larını gidermekle uğraşmaktan vazgeçmesidir. Haktan uzaklaşması­nın başlangıcı da, nefsine uyup onunla haşır-neşir olmasıdır.”

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kulların en aşağısı, namazını ve tesbîhini kendi gözünde büyülten, yaptığı ibâdetler sebebiyle, Allahü teâlâ katında kıymeti oldu­ğunu zanneden kimsedir. Eğer Allahü teâlânın ihsânı ve rahmeti olma­saydı, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) işlerinin bile ne kadar zor ol­du- ğu görülürdü. Nasıl böyle olmasın. Peygamberlerin en üstünü ve Allahü teâlâya en yakın olan Resûlullah efendimiz bile, Allahü teâlânın rahmeti- nin kendisini örttüğünü buyurmuşlardır.”

“Kulluğun en güzeli, kulun Allahü teâlânın verdiği nîmetler karşı­sında, şükürden âciz olduğunu bilmesidir.”

Evliyânın meşhurlarından Abdullah bin Menâzil (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Nefsi için bir hizmetçi istemediği müddetçe kul, kuldur. Kendisi için bir hizmetçi istedi mi, yüksek derecesinden düşmüş ve kulluğun edeblerini terkedip sınırlarını aşmış olur. Çünkü başkasının kendisine hizmet etmesini isteyecek kadar nefsini büyük görmüştür.”

“Eğer bir kul ömrü boyunca bir an riyâ ve nifaksız kalırsa, o bir ânın bereketini ömrünün sonuna kadar duyar.”

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Kul, Allahü teâlânın sevgisini, Allahü teâlânın sevme- diklerine düşman olmakla kazanır. Allahü teâlânın sevmedikleri ise, insa- nı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsidir.”

“Kul ne ile muhabbete nâil olur ” diye sorulunca; “Allahü teâlânın ev­liyâsına dost olmak, düşmanlarına da düşman olmakla” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Kul, muhabbet makâmına, Allahü teâlânın dost­larını sevmek ve Allahü teâlâya düşman olanlara düşmanlık etmekle ka­vuşur.”

İstanbul´un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kulluk beş kı­sımdır: Bi- rincisi ten kulluğudur. Bu, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. İkincisi; nefs kulluğudur. Bu kulluk, nefsi terbiye etmek, ıslâh etmek, mücâhede ve nefsin istemediği şeyleri yapmak, ri- yâzet çekip nefsin istediği şeyleri yapmamaktır. Üçüncüsü; Gönül kullu- ğudur. Bu ise, dünyâdan ve dünyâda bulunan şeylerden yüz çevirip, âhirete yönelmektir. Âhirete yarar iş yapmaktır. Dördüncüsü; sır kulluğu- dur. Bu, her şeyi bırakıp, tamâmen Allahü teâlâya dönüp, O´nun rızâsını kazanmaktır. Beşincisi; can kulluğu. Bu kulluk, müşâhedeye er­mek için kendini Allah yoluna vermekle olur…”

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, kulluk hakkında buyurdular ki: “İnsanoğluna verilen mükellefi­yet ve mes´ûliyet, mahlûklardan hiçbirine verilmemiştir. İnsanın, bâzı ibâ- det ve tâatları yapmasıyla iş bitmez. Bunlarla berâber, kulluğa sımsıkı sarılmak, söz söylemekte, yemek yemekte, hattâ etrâfına bakınmakta fevkalâde dikkati gerektirir. Çünkü, her söz ve hareketinden mes´ûldür, hepsinden Allahü teâlâya hesap verecektir.”

Evliyânın meşhûrlarıdan Ali bin Meymûn Mağribî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) talebelerinden birisini başkasının mülkü olan duvar üzerinde ceviz kırarken gördü. Orada ceviz kırmamasını söyleyince talebe me­rakla sebebini sordu. O da; “Sen öyle ceviz kırarken duvarın toprakları döküldüğünden başkasının malına zarar vermektesin. Bu da kul hak­kına girer.” buyurdular.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temiz­lik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eş­yâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olma­sıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi Cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazar- gâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yol­dan gel- miş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur ” Yâni ha­ram yi- yenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâ­detlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşula­maz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan söz- leri söylemeyip susması, Kur´ân-ı kerîm okuması, emr-i ma´rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasakların- dan kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberi- miz; “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem´e atılırlar.” buyurdu­lar.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa ça­lışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygam­ber efendimiz; “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözle­rine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır.” buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehennem´e kalkandır.” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, “Lâ ilâhe illallah”tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dün- yâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; “İlâhî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum!” der. Nitekim Resûlullah efendimiz, “Lâ ilâhe illallah” demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur´ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Al­lah´ı çok zikrediniz.” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine ge- len düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nef- sânîdir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola ka- vuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytâ- nî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, iste- mektir. Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine tes­lim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Al­lah´tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mümin, ümitsizliğe de düş­mez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz; “Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız.” buyurdu.

Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Ni­tekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin yüz altmış sekizinci ayet-i kerîme­sinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz.” bu­yurmaktadır. Peygamber efendimiz ise; “İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yi­yen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

Tâbiîn devri âlim ve evliyâsından Amr bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: “Önceki ümmetlerden birisi bir deniz sâhiline gitti. Orada yüksek sesle bağıran birisini gördü. Şöyle diyordu: “Beni gören kimse bir başkasına aslâ zulmetmeyecek!” Gelen kişi yanına yaklaşarak; “Ey Allah´ın kulu! Senin bu sözün nedir, ne demek istersin ” diye sordu. O da ona şöyle cevap verdi: “Ben bir zamanlar emniyet mensubu idim. Bir gün bu deniz sâhiline geldim. Şurada balık avlayan birini gördüm. Avladığı balığı bana hîbe etmesini söyledim, fakat râzı olmadı. Daha sonra satmasını istedim. Yine kabûl etmedi. Canım sıkıldı. Kızdım, kır­bacımla başına vurmaya başladım ve o balığı zorla aldım. Elimde salla­yarak geri dönmek için yola koyuldum.

Eve yaklaştığım bir sırada balık parmağımı kaptı. Parmağımı kurtar­mak için yere atmak istedim, fakat bırakmadı. Hemen acele eve girip içe­ridekilerden yardım istedim. Onlar da uzunca bir zaman uğraştılar. Netî­cede zorlukla parmağımı kurtardık. Lakin parmak şişti, kabardı. Balığın dişlerinin izleri göz göz açıldı. Bunun üzerine iyi bir tabibe gittim. Parma­ğımı görünce; “Bu kangren olmuş, eğer kesilmezse, helâk olursun.” dedi. Sonra da kesti. Bu defâ hastalık elime sıçradı. Yine o tabîbe koştum. Ba- na; “Eğer elini kesmezsek helâk olursun.” dedi. Rızâm üzerine eli de kesti. Bu defâ hastalık koluma geçmişti. Yine tabîbe koştum. Hastalığın kola yayılmış olduğunu söyleyip kolumu da kesti. Hastalık bu defâ pazu- ma çıkmıştı. Korku ve şaşkınlıkla evimden çıktım. Deli gibi koşuyor ve hayvanlar gibi bağırıyordum. Oralarda büyük bir ağacın gölgesine sı­ğındım. Dalları arasında uyudum kaldım. Rüyâmda birisinin benim ya­nıma geldiğini gördüm. Bana; “Senin uzuvların kaç kere kesildi ve parça parça atıldı. Hakkını sâhibine götür ver. O zaman kurtulursun.” dedi.

Uyandığımda aklım başıma geldi. Hak sâhibini hatırladım. Bu bana Allahü teâlâdan gelen bir cezâ idi. Hemen deniz kenarına gittim. Balık avcısını buldum. Ağını denize atmıştı. Onu çekinceye kadar bekledim. Çok balıklar çıkardı. O zaman balıkçıya seslenip; “Efendim ben senin kölenim!” dedim. Bana dönüp; “Sen kimsin ” dedi. Ben de; “Efendim fa­lan zaman sizi dövüp zorla balığınızı gasbeden kimseyim.” dedim. Sonra ona kolumu gösterdim. Onu görünce böyle belâdan Allahü teâlâya sı­ğındı. “Sen şimdi serbestsin gidebilirsin.” dedi. Ayrılmak istedim. Bana; “Dur. Bu benden sana adâlet olmaz. Çünkü bir balık için sana bedduâda bulunmuştum.” dedi. Beni elimden tutup evine götürdü. Oğlunu çağırdı. Bir yer gösterip; “Şurasını kaz.” dedi. Oğlu orasını kazdı. İçinde otuz bin dirhem olan bir kese çıkardı. Balıkçı oğluna emredip içinden benim için on bin dirhem saymasını söyledi ve bana; “Bunlarla ihtiyâcını gider.” dedi. Sonra yine bir on bin dirhem daha verip; “Bunları da komşularına ve akrabâna dağıt!” dedi. Ben ayrılmak istediğimde ona; “Allah için bana söyle nasıl bedduâ ettin ” dedim. O da bana şöyle dedi: “Sen bana vu­rup balığı aldığında semâya baktım ve ağladım. Sonra da yâ Rabbî! Onu da beni de sen yarattın. Onu kuvvetli, beni zayıf kıldın. Sonra onu bana musallat eyledin. Onun zulmünü benden geri çevirmedin. Beni de onun zulmüne mâni olmaya kuvvetli kılmadın. Kudretin hakkı için onu âleme ibret olacak hâle koy! dedim.” Bunun üzerine verdiklerini alıp oradan ay­rıldım.

Tâbiînin büyüklerinden, velî, hadîs ve fıkıh âlimi Atâ bin Ebû Rebâh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine soruldu: “Kullara verilen en kıy­metli şey nedir ” O da; “Dîni bilmektir.” cevâbını verdi.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtâc olduğunu bil- mek ve O´nun Resûlüne tam tâbi olmaktır.”

İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ bir kulu için hayır murâd edince, onun kalbine hakîkî ilimleri yerleştirir.”

Yine buyurdular ki: “Bir kul, kalbini Allahü teâlâya tevcih edip dön­dür- düğü müddetçe, Allahü teâlâ onun bütün dağınık işlerini toparlar, bir araya getirir. Fakat kul, Allah korusun, kalbini bir kula tevcih eder, ken­disi gibi âciz bir mahlûktan meded umarsa, bütün işleri darmadağınık olur.”

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Uzun emele dalan bir kul, üzerindeki kul borçlarını unutur ve tövbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız.”

“Her an kusur ve günahları çoğalan, kabahatları yenilenen bir kul, nasıl olur da üzülmez.”

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kul, ibâ­detlerinde doğru olursa, ummadığı yerden yardımlara kavuşur.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Abdullah Seczî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Âzâlarıyla ve kalbiyle günâh işleyip de, sâdece dili ile tövbe eden, âzâsını ve kalbini günahlardan uzak tutmayan kimse ne kötü kuldur.”

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Gönlü bir gün bile rahat olmamıştı. Nitekim; “Ey Yâkûb! Sen kulsun. Kul rahat olmaz.” diye bir ses işitti.

Ebû Yâkûb Nehrecûrî hazretleri, buyurdular ki: “Kul mânevî yönden yüksek mertebelere erişip kemâle gelince, artık ona, belâ ve sıkıntılar nî- met şeklinde görünür. Çünkü, onun Allahü teâlâya olan muhabbet ve sevgisi o kadar fazladır ki, artık O´ndan gelen her şey, ona güzel ve tatlı gelir.”

Yine Buyurdular ki: “Kişi, kendi benliğinden sıyrılıp, Hak ile berâber olursa, o zaman kulluk makâmına kavuşur. Kul olabilmek pek yüksek bir makamdır.”

Meşhûr velîlerden Ebü´l-Abbâs Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şunu iyi bilmelidir ki, kul, Allahü teâlâdan bir şey isteye­ceği zaman; O´nun kendisine ihsân ettiği nîmetlerini, emir ve nehiyleri (yasakları) husûsundaki kusurlarını düşünerek bir şey istemelidir.”

Yine buyurdular ki: “Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, Allahü teâ- lâyı doğru olarak tanıyıp her şeyi Allah rızâsı için yaparlar. Bu tanı­maları sebebiyle, O´nun (Allahü teâlânın) hizmetinde bulundurulurlar. Yine öyle kullar vardır ki, Allahü teâlâyı doğru olarak bilemez ve her şeyde Allahü teâlânın rızâsını gözetmezler. Bu sebeple, onlar da bu hâlleri sebebiyle pekçok nîmetlerden mahrûm kalırlar.”

“Şunu iyi biliniz ki, insanın dışı (ne olursa olsun) içini değiştirmez.”

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kul, ancak dünyâdan yüz çevirmekle Allahü teâlâya ulaşır.”

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (kuddise sirruh) hazretlerine “Sen kimin kulusun ” dediler. Titredi, yere düştü ve kendinden geçip yerde çırpınmaya başladı. Bir müddet sonra kendine geldi, kalktı ve bir âyet-i kerîme okudu. “Niçin ce­vap vermedin ” dediler. İbrâhim bin Edhem; “Korktum, eğer O´nun kulu­yum desem, benden kulluk haklarını ister, değilim desem, bunu da di­yemem.” buyurdular.

Büyük velî, fıkıh, tefsîr, hadîs ve kelâm âlimi İmâm-ı Kuşeyrî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Herkes kendisi için bir şey seçti. Ben ise, Hak teâlânın benim için seçtiği şeyi seçiyorum. Şâyet Allahü teâlâ beni zengin kılarsa, dîninin emirlerini yapmayı terk etmem. Şâyet fakir kılarsa, harîs ve O´nun emirlerinden yüz çeviren bir kul olmam.

Şam´ın büyük velîlerinden Ukayl el-Münbecî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir gün Münbec´de bir dağ kenarındaydı. Yanında da sâlih, temiz kimselerden müteşekkil bir topluluk vardı. Bunlardan biri, “Sâdık bir kul olmanın alâmeti nedir ” diye sordu. Ukayl el-Münbecî de; “Sâdık bir kul, bu dağa hareket et dese, hareket eder.” buyurdu. O esnâda dağ sallan­maya başladı.

Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, İnsan, Allahü teâlânın saf kullarından olduğunu, ne zaman ve nasıl anlar diye sordukları zaman; İnsan bu durumu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandan verirse, fakirleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmek kendisine aynı gelirse cevâbını verdi.

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) her sene Van´a gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı. Genellikle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir sene Ahmed Bey hac- ca gitmişti. Van´a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; “Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çı­kıp, falan eve gideceğiz.” buyurdu. O kimse; “Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı ” dedi. “Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ah- med Beyin oğullarına da haber ver.” buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. “Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsân ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız.” dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehim hazretleri; “Hayır sizden çok râzı­yım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere duâ etmekteyim. Fakat şimdi git- memiz lâzım.” buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; “Emir bu­yurduğunuz gibi olsun.” dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkası­nın evine gittiler.

Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pekçok üzüldüklerini söyledi ve; “Babacığım o evde sabaha kadar kal­saydık ne olurdu ” diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri; “Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefât etti. Ev yetim evi oldu. Mal mîrâsçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yi­yip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve helâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mîrâsçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kul­lanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım.” bu­yurdu. Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. “Bir gece yarısı Mekke´de vefât etti.” dediler. Hesâb ettiler, Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu. Onun kerâmeti oldu­ğu- nu anladılar.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanları haram ve şüphelilerden sakındırırdı. Bu hususta; “Sakın şüp­heli bir şeyle Mekke yoluna koyulayım demeyiniz. Biliniz ki haram ve şüpheli şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sâhibine iâde etmek, içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz nâfile hacdan Allah yanında daha kıymetlidir.” buyurdu.

Kıbrıs´ta yetişen velîlerden Kıbrıslı Hafız Ali Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerini bir gün bir grup cemâat ziyârete gidiyordu. Hepsi atlıydı. Kıbrıs´ta çok olan zeytin ve keçiboynuzu ağaçlarının al­tında gidi- yorlardı. Keçiboynuzları salkım salkım sarkıyor, olmuş meyve­ler insan- ların başına değiyordu. İçlerinden biri; “Ne güzel ballanmış, bir tâne ye- sek.” deyince, diğeri; “Kul hakkı geçer, yeme.” dedi. Üçüncüsü; “Hem hoca ziyâretine git, hem hak ye bu olmaz.” dediyse de, o kimse bir tâne keçiboynuzu koparıp yedi. Hâfız Ali Efendinin huzûruna vardıkla­rında sohbet ediyordu. Sohbetin bir yerinde Ali Efendi onlara bakıp; “Kul hak- kından çok sakının. Haram yemeyin. Başınıza Keçiboynuzları değse de, bir tâneden ne olur demeyin. Hiç bir zaman kul hakkını yemeyin bu­yur- du. İçlerinden biri; “Size yemeyin demedim mi ” Müminin firâseti var. En sonunda söylettiniz.” dedi.

Osmanlı evliyâsından Şa´bân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri buyurdu ki:

MİNDERİN ALTINDA

Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı,

O devrin parasıyla bez yüz akçe kadardı.

Bunu ödemek için, çok çalıştığı hâlde,

Bir türlü biriktirip, veremedi yine de.

Alacaklı adam o adam,zaman zaman gelerek,

İsterdi parasını, hem de sitem ederek.

biraz mühlet ver diye yalvardıysa da,

O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna.

Bir Velînin kabrine, gitmeye karar verdi,

Onu vasıta edip, şöyle duâ eyledi:

Mâlumdur elbet sana, yâ Rabbî, benim hâlim,

Bu velî hürmetine, yardımcım ol sen benim

.

Ödeyebilmem için, beşyüz akçeyi buna,

Bu borcum miktarınca, parayı gönder bana.

O velî hürmetine duâ edip dönerken,

Şâban-ı Velî geldi aklına onun birden

Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde,

Diz çökmüş otururdu, ibâdet mahallinde.

O içeri girince, gösterip minderini,

Buyurdu: “Gel al bunun, altındakilerini.”

Hâlbuki henüz ona, bir şey söylememişti,

Ondan başka kimse de, yanına gitmemişti.

Çekinerek oradan, bir miktar para aldı,

Ve lâkin utancından, hepsini alamadı.

Allah´ın velî kulu, buyurdu ki o zaman:

“Rabbimin ihsânıdır, al hepsini oradan.”

“Peki” deyip o dahi, alıverdi hepsini,

Şâbân-ı Velî ise, kaldırdı ellerini,

Acıyıp onun için, duâ etti Allah´a:

“Yâ Rabbi, bu kulunu, darda koyma bir daha.”

Bu kişi hem parayı, hem duâyı aldı ve,

Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve.

Oradan getirdiği, paraları çıkardı,

Saydığında gördü ki, tam da borcu kadardı.

Gitti hemen koşarak, o alacaklısına,

Borcunu ödeyerek şükretti Mevlâsına.

Yâ Rabbî, kul borcundan bizi de eyle halâs,

İhsân et kalbimize, kavî îmân ve ihlâs.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât etmeden biraz önce buyurdular ki: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardır. Onun sâhibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla berâber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”

Osmanlı âlimlerinden Yazıcızâde Muhammed Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine ait bir beyt;

İlâhî, sen ganîsin ben fakîrem,

Kapında elleri bağlı esîrem.

Share.

About Author

Leave A Reply