Menkıbeler

0

Tîmûr Han Afyon taraflarına geldiğinde, Abapûş-i Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bölgesine girmedi ve bâzı ihsânlarda bulunmak isteyince; “Bizim abamız, elbisemizi terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir” deyip kabûl etmedi. Tîmûr Han Abapûşî hakkında; “Böyle zatlar boş değildir. Allahü teâlâdan başkasından ne korkarlar, ne bir şey beklerler. Şahların gönüllerinde onların heybeti, korkusu yer etmiştir.” dedi.

Abapûş-i Velî hazretlerinin defninden sonra bâzı hâller görüldü. Ta­lebeleri bunları hocalarının kerâmeti olarak kabûl ettiler. Bu sırada sâ­dece görünüşe bakarak konuşanlardan birisi bu hâllerin, talebeler tara­fından uydurulduğunu, bunların aslının olmayacağı gibi sözler söyledi. Ayrıca kabre inkâr gözü ile baktığı anda, Allahü teâlânın gazâbına uğra­yarak gözleri görmez oldu, dili tutuldu. Baştan ayağa kadar bütün vü­cûdu titremeye başladı. Bu hâle yakalandığının üçüncü günü kötü bir va­ziyette öldü. Allahü teâlânın evliyâsı hakkında uygunsuz konuşmanın, onu inkâr etmenin cezâsını hemen gördü.

Hâdîs âlimi, hatîb ve velî Abbâs bin Hamza en-Nişâbûrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Hasan bin Muhammed Nişâbûrî an- nesinden şöyle nakletti: Annem vefât etmeden önce bana; “Sana hâmile iken babandan izin alıp Abbâs bin Hamza´nın sohbet ettiği yere gittim. Münâsib bir yere durup, onu dinledim. Sohbetini bitirince; “Ayağa kalkı- nız” dedi. Herkes kalktı ve hep birlikte ellerini açıp duâ et­meye başladı- lar. Ben de el açıp; “Yâ Rabbî! Bana ilim sâhibi sâlih oğul ihsân et” diye duâ ettim. Sonra eve döndüm. Gece bir rüyâ gördüm, bir zât bana; “Müj- de Allahü teâlâ senin duânı kabul buyurdu. Sana bir erkek evlâd vere- cek. O âlim ve uzun ömürlü olacak” dedi.

Hasan bin Muhammed bunu anlattıktan dört gün sonra vefât etti. An- nesinin rüyâsında müjdelendiği gibi âlim ve uzun ömürlü bir zât idi…

Dokuzuncu yüzyıldaki hadîs âlimlerinin meşhûrlarıdan Abdullah bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Muham- med bin Harb el-Mekkî şöyle anlatır: Abdullah bin Abdülazîz Ömerî haz- retleri yanımıza gelmişti. Onun etrafına toplandık. Mekke-i mükerreme- nin ileri gelenleri de oradaydı. Bu sırada Abdülazîz Ömerî hazretleri ba- şını kaldırınca, Kâbe-i muâzzamanın etrafında yükselen sa­rayları gördü. Şiddetli bir şekilde bağırarak; “Ey bu köşkleri bu mukaddes mekanın ya- nına dikenler! Ölünce, yapayalnız kalacağınız mezarların zi­firi karanlık- larını hatırlayınız. Ey zevk ve sefâ sahipleri, ey dünyâ nîmet­leri içerisinde yüzenler! Kabirde, kurtların, böceklerin, yiyecekleri ve gı­dâları olacağı- nızı, şu güzel vücutlarınızın, toprak altında çürüyeceğini, o gören gözle- rinizin akacağını, konuşan dillerinizin susacağını hiç düşün­dünüz mü ” Abdülazîz hazretleri bunları söyleyince gözleri doldu.

Şeyh Muhammed bin Ebi´l-Fadl şöyle anlatmıştır: “Zamânın sultânı Sultan Îsâ, bir gün Abdullah bin Abdülazîz el-Yuneynî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin huzûruna gelip; “Efendim! Bize duâ ve nasîhat ediniz.” deyince; “Ey Sultan! Zulümden, kötülüklerden, şakî olmaktan sa- kın. Babanda bu haller görülmüştü. Sen öyle olma!” dedi.”

Bu sultan da, tebeasına âdil davranmıyordu. Bu bakımdan, söyleni­len sözlere kulak asmadan kalkıp gittiği gibi Abdullah bin Abdülazîz haz­retlerine de bir hîle yapmayı düşündü. Üç bin altın götürüp, hediyemizdir, ihtiyaçlarınıza harcayınız diye vererek deneyecek, kabul ederse hemen geri alacaktı. Ertesi gün hilesini yapmak üzere huzuruna tekrar gitti. Ya­nında götürdüğü üç bin dirhemi önüne bırakıp; “Efendim, bunlar size he­diyemizdir. Buyurun, dergâhınızın ihtiyaçlarına harcarsınız!” dedi. Ab­dullah bin Abdülazîz hazretleri sultana vakar ve heybetle bakıp; “Ey câ­hil! Kalk hemen buradan git! Bizi denemeye kalkışıyorsun! Biz Allahü teâlâya duâ edersek yer yarılır seni yutar. Bizi parayla ölçmek istiyorsun. Biz isteyince Allahü teâlânın izniyle şu oturduğumuz seccâdenin altın­dan, birinden gümüş diğerinden altın akan iki çeşme ortaya çıkar! Su gibi altın ve gümüş akar.” dedi.

Bu sözleri söyledikten sonra seccâdenin kenarını kaldırdı. Huzû­runda bulunanlar iki çeşme gördüler, birincisinden altın diğerinden de gümüş su gibi akıyordu.

Abdullah bin Abdülazîz hazretlerinin zamânında Melîk Emced bir imârethâne yaptırıyordu. Binânın inşâsında büyük taşlar kullanmak is­tedi. Beldesinde bulunan büyük taşların kırılıp yontulmasını emretti. An­cak bu işle uğraşanlar taşları parçalamaya güç yetiremediler. Ne kadar uğraştılarsa da âletleri bu iş için kâfi gelmedi ve çaresiz kaldılar. Abdul­lah bin Abdülazîz hazretlerine gidip durumu anlattılar ve yardım istediler. O da yardım etmeyi kabûl edip taşların bulunduğu yere geleceğini söy­ledi. Beklemeye başladılar. Baktılar ki havada yürüyerek geliyor. Sonra, gelip havada tam taşların üstünde durdu. Taşlar onun himmetiyle ve Allahü teâlânın izniyle gözleri önünde istenildiği gibi parça parça ayrıldı. Bu hâdiseye çok şaşan işçiler, gidip durumu Melik Emced´e anlattılar. Melik buna hem çok hayret etti hem de pek memnun oldu. Derhal huzu­runa gidip hürmetle elini öperek teşekkür etti.

Zamânın sultânı Melîk Zâhir Mücirüddîn, bir defâsında Evliyânın bü­yüklerinden Abdullah el-Acemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin köyüne gitmişti. Abdullah el-Acemî bahçelerde bekçilik yapıyordu. Melik onu bir bahçe içinde görüp:

“Ey Genç! Bize tatlı bir nar getir.” deyince, bulunduğu bahçedeki bir nar ağacından nar koparıp götürdü. Melik kesip tadına baktı ve; “Bu nar ekşi sen nasıl bekçisin narın ekşisini tatlısını ayırd edemiyorsun ” dedi.

Abdullah el-Acemî kendisine âid olmayan meyvelerden hiç yemediği için, ekşisini tatlısını bilmiyordu. Melîk´in sözleri üzerine hem üzüldü hem de mahcûb oldu. Gidip bir ağacın altında namaza durdu ve iki rekat na­maz kılıp şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî bana hangi narın tatlı olduğunu bildir, gidip Melîk´e vereyim…”

Onun namaz kılışını ve duâ edişini seyreden Melik hayretinden atın üstünde donakalmıştı. Çünkü ağaçlar da onunla secdeye gidiyorlardı. Hayatında ilk defa böyle bir halle karşılaşıyordu. Hayretle; “Ağaçlar! E- vet, ağaçlar! O secdeye kapandıkça ağaçlar da secdeye kapandılar! Demek bu genç erenlerden!” diyerek atından indi. Ayakta durarak Ab­dullah el-Acemî hazretlerine sevgiyle baktı. Sonra koşup ayaklarına ka­pandı.

Abdullah el-Acemî hazretleri geri çekilerek böyle yapmasına mânî olmak isteyince Melik Zâhir; “Sen namaz kılarken şu bahçenin bütün ağaçları seninle birlikte secdeye kapandılar. Bunun kerametiniz oldu­ğunu anladım. Sen mübârek bir kimsesin.” dedi. Abdullah el-Acemî´nin; “Belki hâyâl gördünüz…” buyurması üzerine;

“Hayır! Vallahi gerçek gördüm. Melik aslında sizsiniz. Biz Melik değil sizlerin hizmetçisiyiz.” dedi.

Bu konuşmalardan sonra Melik Zâhir ona duyduğu yakınlığı daha da artırmak istedi. Ona ısınmış, kalbi kaynamıştı:

“Benim edebli ve sana lâyık bir kızım var. Onu size nikahlamak iste­rim.” O; “Efendim ben, malı mülkü olmayan, bir garibim” cevabını verdi.

Fakat Melîk niyetinde kararlı ve çok ısrarlı idi. Abdullah el-Acemî hazretleri onun bu samîmî ve candan isteği karşısında teklîfini geri çe­virmedi. Nikâhları yapıldı.

Melik Zâhir saraya gidip durumu hanımına anlatınca o da memnun olup, kızının çeyizini düzdü. Sonra, kızını sultan kızına lâyık bir şekilde develer yükü çeyizle gönderdi.

Düğün alayı Abdullah el-Acemî´nin köyüne yaklaşınca haberciler du­rumu Abdullah Acemî hazretlerine bildirdiler. Bu haber üzerine düğün alayını karşıladı. Sultanın kızı bir deve üstünde tahtırevan içinde geli­yordu. Peşinde de katar hâlindeki develer üzerinde yükler dolusu eşyâ vardı. Sultanın kızına yaklaşıp; “Ey Sultân kızı! Benim hanımım olmayı mâdem ki kabul ettin, şimdi senden bazı isteklerim var!” deyince kız; “Evet, buyurun söyleyin.” dedi.

“O halde şimdi, sen üzerinde bulunduğun deveden in! Üzerindeki o süslü elbiselerin yerine benim vereceğim şu sâde elbiseyi giy. Sonra şu­radaki bahçıvan evine gir.” buyurdu.

Kız isteğini memnuniyetle yerine getirdi.

Melik Zâhir ile Abdullah el-Acemî hazretlerinin arasında geçen bu hâdise Irak´ta evliyâ bir zât ve talebeleri tarafından duyulmuştu. Ziyâret etmek için Abdullah el-Acemî´nin köyüne geldiler.

Köye geldiklerinde, Abdullah el-Acemî bahçede çalışıyor, bahçenin otlarını topluyordu. Gelen ziyâretçi heyetinin reisi Allahü teâlâya duâ etti ve otlara işaret etti. Allahü teâlânın izni ile otlar bir yere toplandı. Abdul­lah el-Acemî hazretleri onları karşıladıktan sonra; “Niçin böyle yaptınız ” diye sordu. O zât; “Efendim sizin yorulmamanızı, nasihat etmenizi iste­dim.” deyince de;

“Biz, böyle olmasını isteseydik, Allahü teâlânın izni ile otlar topla­nırdı. Lâkin biz alın teri ile lokma yeriz.” dedi ve alnında toplanan terleri sildi. Terleri parmaklarından damla damla toprağa döküldü. Sonra; “Ey bahçemin otları eski bulunduğunuz yere dönünüz.” dedi. Otlar bahçeye yayılıp eski hallerini aldılar.

Ziyâretine gelen zât onun yanından ayrılmadı. Vefâtına kadar hizme­tinde ve sohbetinde bulundu.

Hindistan evliyâsından ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri ileilgili olarak, Meyân Ahmed Yâr şöyle anlatır: Bir gün mübârek ho­cam ile birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine tâziyeye git­tik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitâben; “Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha iyisini ihsân eder.” dedi. Kadın; “Hocam! Ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz.” diye cevap ve­rince, hocam; “Hak teâlâ her şeye kâdirdir.” buyurdu. Sonra birlikte o ev­den çıktık ve eve bitişik bir mescide geldik. Hocam abdestini tâzeledi ve iki rekat namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp; “Allahü teâlâya, o kadına bir çocuk vermesi için arz-ı hâcette bulundum. Duâmın kabûl olduğuna dâir alâmetleri gördüm. İnşâallah çocuğu olacaktır.” buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi, Allahü teâlâ, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı.

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelik yıllarını şöyle anlatır: “Kışın cübbem yoktu. Hava da çok soğuk idi. Evimde an­cak üzerinde yatabileceğim kadar bir hasırım vardı. Üzerimi de bir keçe parçası ile örtüyordum. Keçeyi başıma doğru çeksem ayağım, ayağıma doğru çeksem başım açık kalırdı. Yastık olarak da bir kerpiç kullanırdım. Bir de, meclislerde giydiğim elbiseyi asacak bir çivi vardı. Bir gün, büyük zâtlardan birisi bize geldi ve hâlimi gördü. Parmağını ısırıp ağlamaya başladı. Bir müddet sonra, başından sarığını çıkarıp önüme koydu. “Buna benden çok sen lâyıksın.” demek istedi.”

Anadolu da yetişen büyük âlim ve velîlerden Seyyid Abdurrahmân Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kerâmetleri vefatından sonra da görüldü. Abdurrahmân Tâgî (Tâhi) şöyle anlattı:

Babam Budağ Hanın yanında çalışırdı. O anlattı: Han, askerleriyle berâber Seyyid Abdurrahmân Kutub hazretlerinin kabri yakınlarına gel­mişti. Mola verdikleri yerde, Yûsuf Efendi askerlerden ayrılıp, Seyyid Abdurrahmân´ın kabri başına geldi ve Seyyid hazretlerini kabrin üzerinde oturuyor gördü. Kendini görünce yüzünü çevirdi, başka yere bakmaya başladı, hiç iltifât etmedi. Yûsuf Efendi yüz bulamayınca, doğru askerin yanına gelip komutana silâhını ve elbiselerini çıkararak teslim etti. Silâ­hını teslim ettiğini gören Han, Yûsuf Efendiyi tehdîd ederek; “Bizden vaz geçersen seni Nirib nâhiye müdürlüğünden azlederim, evini oradan çıka­rır seni öldürürüm.” dedi. Yûsuf Efendi aldırış etmedi. Doğru Abdurrah- mân hazretlerinin kabri başına geldi. Bu defâ kabrinin üzerinde oturduğu hâlde ona güler yüzle bakıyordu ve; “Mevlânâ Yûsuf! İlk geldi­ğinde sen- den yüz çevirmiştim. Şimdi ise yüzümü sana döndüm, tövbe et!” buyur- du. O da şimdiye kadar yaptıklarına tövbe edip Abdurrahmân hazret- lerinin elini öptü. Ondan nasîhat alarak ayrıldı. O nasîhatlara uya­rak mutlu bir hayat yaşadı ve han da kendisine hiç bir kötülük yapamadı.

1974 Kıbrıs harekâtından sonra Van´ın Hoşab (Güzelsu) kazâsına âilesi ile birlikte bir hava binbaşısı gelip Seyyid Abdurrahmân Arvâsî haz­retlerinin kabrini sordu. Kabrin bulunduğu yere varıp, orada bir koç kesip fakirlere, şeker alıp çocuklara dağıttı. Kendisine bu yaptıklarının ve ziyâ­retinin sebebi sorulunca, şöyle anlattı:

Kıbrıs harekâtı sırasında adanın üzerinde uçuyordum. Beşparmak Dağlarındaki Rum yuvalarını, oyuklarını, mazgallarını ve müstahkem mevkı ve mevzilerini bombalayıp dönecektim. Omuzumda iki el hisset­tim. Korktum. Baktım ki sarıklı, sakallı, nûr yüzlü ihtiyâr bir zât. “Evlat, fi­lan mevzileri de bombala!” buyurdu. “Benzinim dönüşe yetmez.” dedim. “Korkma ben tekeffül ediyorum.” deyince döndüm. Gösterdiği mevzi ve hedefleri de bombaladım. Mersin´e doğru gelirken; “Gördün mü benzinin yetti.” buyurdu. Ben merak edip o zâta; “Siz kimsiniz ” diye sordum. “Van´ın Hoşab kazâsından Seyyid Abdurrahmân´ım.” buyurdu. “Sağ mı­sınız ” dedim. “Değilim ama, böyle savaşlarda ve sıkıntılı durumlarda yardıma koşarım.” buyurdular.

Seyyid Abdurrahmân Arvâsî hazretleri ihsân sâhibiydi. Mal ve canını Allahü teâlânın dînini yaymak için sarf etti. Zamânının kutbu olduğu için uzak yerlerde Allah yolunda, O´nun dînini yaymak için savaşanların yar­dımına koşardı. Hanımı şöyle anlattı:

Efendim, arada-sırada silâhlarını kuşanır, evden çıkar, sabahtan ön- ce yine eve gelirdi. Geldiğinde üstünde-başında kan lekeleri olurdu. Elbiselerini yıkar sesimi çıkarmazdım. Yine elbiseleri kan içinde kaldığı bir gün kendisine; “Efendi! Sık sık gidip, sabaha bu vaziyette geliyorsun. Nereye gidiyorsun ve elbisen niçin kan içinde dönüyorsun ” diye sor­dum. O da; “Hanım, sağlığımda iken kimseye söylemezsen, bu sırrı sa- na söylerim.” dedi. Ben de; “Söylemem.” dedim. Bunun üzerine; “Biz va- zîfemiz îcâbı zaman zaman dünyânın neresinde müslümanlarla kâfir­lerin harbi varsa oraya gideriz. Müslümanlara yardım eder, küffâr ile harbe- deriz. Ayrıca darda kalmış müslümanların da yardımına yetişiriz.” Buyur- du. Ben bu sırrı o vefât edinceye kadar kimseye söylemedim, sak­ladım.

Anadolu evliyâsından Abdurrahmân Efendi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri bir sabah ibâdet ile meşgûl iken odasından çıkıp, tale­belerine; “Misâfir gelecek, yiyecek bir şeyler hazırlayın.” buyurdular. Hâl- buki, dergâhta yemek yapacak bir şey yoktu. Talebeleri durumu arzedin- ce, dergâhtan dışarı çıkıp, çevresine baktı. Karşı tepeden bir ceylan sürüsü dergâha doğru koşarak geliyordu. Yanındakilere dönüp; “Bu cey- lanlar, misâfirlerimize ziyâfet için birbirleriyle yarışıyorlar.” dedi. Ceylan- lar önüne gelince; “Bizim misâfirimiz için canını fedâ edecek olan öne çıksın.” dedi. En öndeki ceylan, fırlayıp ileri atıldı. Talebeler; o cey­lanı tu- tup kestiler. Yemek hazırlandığı sırada misâfirler geldiler. İkrâm edilen yemeği yediler. Allahü teâlâya ibâdet için güç ve kuvvet kazandı­lar.

Yine bir sabah Abdurrahmân-i Erzincânî hazretleri, odasından dışarı çıktı. Çok üzüntülü idi. Talebeleri, üzüntüsünün sebebini sordular. O da; “Erdebîl´deki Safiyyüddîn Erdebîlî´nin talebeleri, bu zamâna kadar temiz îtikâdlı, Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolunda, bid´atlerden sakı­nıp, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet eden, kötülüklere meydan vermeyen kimselerdi. Ama şimdi, doğru yoldan ayrıldılar. İnançlarına bid´at pislikleri karıştırdılar. Şeytan, onları büyüklerin yolundan saptırdı.” buyurdu. Çok geçmeden, Erdebîl tarafından bir haber geldi. Safiyyüddîn Erdebîlî´nin torunlarından Cüneyd oğlu Haydar´ın, Ehl-i sünnet îtikâdın­dan, Selef-i sâlihînin yolundan ayrılarak sapıttığı haberi verildi. Haydar, Eshâb-ı kirâm efendilerimizin bâzılarına dil uzatmış, pâdişâhlık dâvâsına kalkışmıştı.

Seyyid Ömer anlatır: Abdurrahmân Mağribî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) Şeyh Ahmed bin Alvân´ın kabrini ziyâret etmek istedi. O gece İbn-i Alvân, rüyâda hizmetçisine; “Yarın şu şu vasıfta bir zât gelecek. Ona zi­yâfet hazırla, hürmet ve hizmette kusûr etme. Zîrâ o Allahü teâlânın sev­gili kullarındandır.” buyurdu. Hizmetçi sabahleyin hocasının buyurduğu hazırlığı yaptı. Ziyâretçiyi beklemeye başladı. Fakat gelen olmadı. Me­rakla ve bulurum ümîdiyle şehrin dışına çıktı. Kimseye de rastlamadı. Bir haber elde edemeden geri döndü. Üzgün bir vaziyette hocasının türbe­sine gitti. Orada hocasının târif ettiği zâtı gördü. Hâlbuki türbenin kapısı kilitli idi. Hemen yanına gidip, ellerinden öptü ve hocasının rüyâda kendi­sine verdiği vazîfeyi anlattı. Abdurrahmân Mağribî´yi alıp evine götürdü. Ziyâfet verdi. İzzet ve ikrâmda bulundu.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerinden olan Ârif-i bil- lâh Muhammed bin Hasan şöyle anlatır: Bir gece hocamın mescidinde idim. Hocam da odasında bulunuyordu. Karnım çok acıkmıştı. Bu sırada biri gelerek, hocamın beni istediğini söyledi. Kalkıp, yanlarına gittim. Hu­zûruna vardığımda, ortada lezzetli yemeklerin bulunduğu çok güzel bir sofra vardı. Karnımı doyurmamı söyledi. Gecenin bu geç vaktinde bu yemekleri kimin getirdiğini suâl ettim. “Birisi getirdi.” buyurarak, açıkla­mak istemedi. Allahü teâlânın izni ile, benim çok aç olduğumu anlayıp bu yemekleri benim için hazırlattığını anladım ve daha nice kerâmetlerine şâhid oldum.

Abdurrahmân bin Muhammed es-Sekkâf hazretlerinin hurma ağaçla­rından birisinin, boyu çok kısa ve dalları yere yakın olduğundan, gece köpekler gelerek hurmaları yerdi. Bunun için hizmetçilerden birisi, her gece o hurma ağacının yanında bekçilik yapar, köpeklerden korurdu. Bir gece Abdurrahmân hazretleri hizmetçiye; “Sabaha kadar beklemenize ne lüzum var. Ağacın etrâfında genişçe bir dâire çizin! Kendiniz de gidip istirahat edin!” buyurdu. Hizmetçi bildirilen şekilde yaptı. Sabahleyin bak- tıklarında, çizginin dışında köpek izleri görüldü, gerçekten içeri gire­memişlerdi.

Kardeşi şöyle anlatır: Kardeşim Abdurrahmân ile hurmaların taksimi husûsunda aramızda bir husûmet meydana gelmişti. Kendi kendime; “Onun benden üstün yanı nedir, o oruç tutuyorsa ben de tutuyorum, o namaz kılıyorsa ben de kılıyorum. Babamız birdir. Benim misâfirlerim ise ondan çoktur.” dedim. Rüyâmda bir kişi bana gelerek; “Kardeşin hak­kında böyle böyle söyledin mi ” dedi. Ben de; “Evet söyledim.” dedim. “Öyleyse benimle berâber gel.” dedi. Birlikte kardeşim Abdurrahmân´ın yanına gittik. Kardeşimin bedeninin nûr ile kaplı olduğunu ve uzuvlarının üzerinde nûr ile “İhlâs” ve “Lâ ilâhe illallah Muhammedürresûlullah” yazılı olduğunu gördüm. O kimse bana, bu makâma ulaştığın zaman böyle böyle konuş, eğer bundan sonra ona inat edersen bu rüyâyı hatırla.” dedi. Ben de ondan sonra kardeşim hakkında kötü düşünmekten vaz­geçtim.

Anadolu´da yetişen mutasavvıflardan Abdurrahmân Sâmi Niyâzi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün evinde yumurta gibi bâzı şeyleri önüne almış, onlarla meşgûl idi. Hanımı kendi kendine; “Efendi vaktini bu gibi şeylerle meşgûl ediyor!” diye düşündü. Ertesi gün bir grup talebe ziyâret için geldiler. Hanımı onlara çay demliyordu. Bir ara ayağı takılınca, kay­nar su ayağına döküldü. Hanımı can acısı ile “Allah” diye bağırdı. Sesi duyan Abdurrahmân Efendi, hemen hanımının yanına giderek, bir gün önce hazırladığı merhemi hanımının ayağının yanan yerine sürdü ve; “Hanım, dün benim bu merhem ile meşgûl olduğumu görünce; “Efendi vaktini bu gibi lüzumsuz şeylerle geçiriyor!” diye düşünmüştün. Gördün ya bu merhemi biz ne için hazırlamışız.” dedi.

Meşhûr velîlerden Abdurrahmân Tafsûncî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin talebelerinden biri anlatır: Hocam Irak sahralarının birinde bulunuyordu. O esnâda; “Ey çöldeki vahşî hayvanların, inlerinde tesbîh ettiği Allah´ım! Seni, bütün noksan sıfatlardan tenzîh edip, uzak tutar, kemâl sıfatlarla tesbîh ederim!” buyurdu ve hemen ne kadar vahşî hayvan varsa, yanına geldi, birlikte kendi dilleriyle tesbîh etmeye başla­dılar. Hattâ öyle oldu ki, aslanlar, tavşanlarla ve ceylanlarla bir araya ge­lip karıştı. İçlerinden bâzısı, sürünerek onun ayaklarının dibine kadar geldi.

Sonra; “Ey yüce Allahım! Kuşların yuvalarında, seni tesbîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyor, bütün noksanlıklardan tenzîh ediyorum!” dedi. Başını yukarıya kaldırınca, her cinsten binlerce kuşun gelip başının üs­tünde gökyüzünü doldurduğunu gördüm. Her biri, kendince ötüşüyor, seslerini alçaltıp yükseltiyorlardı. Ona yaklaştılar ve sonunda başı üze­rinde toplandılar.

Sonra; “Ey fırtınaların kendisini tesbîh ettiği Allahım! Ben de seni tesbîh ediyorum!” der demez, hemen dört bir taraftan, rüzgârlar esmeğe başladı. Ondan daha latîf esen bir rüzgâr görülmedi.

Sonra yine; “Ey Allahım! Şu kocaman ve yüksek dağların, seni tes- bîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyorum!” dediğinde, o anda, üze­rinde bulunduğu dağ sallandı ve ondan büyük kayalar, Allah´ı zikrederek düşmeye başladılar.

Evlliyânın büyüklerinden Abdülazîz Debbağ (rahmetullahi teâlâ aleyh) bâzı talebeleri ile sohbet ederken Ahmed bin Mübarek´e dönerek evini anlattıktan sonra; “Neden atını falan yere bağlıyorsun Oraya sâlih bir zât defnedilmiştir. Kabri tam atının ayağının altında bulunuyor.” dedi. Halbuki oralarda bir kabir izi yoktu ve oraya yakın bir kabristânlık da yoktu. Abdülazîz Debbağ tekrar; “Senin avlunda yedi kabir bulunuyor. Fakat sen sadece atının ayakları hizasında bulunan zâtın kabrine dikkat et. Atını oradan uzaklaştır, ona saygılı ol! Mümkünse kabirle at arasına bir duvar çek.” buyurdu. O sırada meclisteki talebelerinden biri; “Efendim o zât kimdir ” diye sorunca; “Arabdır. Tilmsan´a yakın bir yerde bulunan el-Lesbağat kabîlesindendir. Bu kabîle onu sâdece bir talebe bilir. Bir velî olduğunu bilip tanımazlar. Vefat edince bahsettiğim o yere defnetti­ler.” dedikten sonra Ahmed bin Mübârek´e dönerek; “İstersen bahsetti­ğim o yeri kaz. Onun bedenine rastlarsın.” dedi. O da gidip hocasının dediği yeri kazarak, o zatın mübârek bedenini buldu. Oraya hemen bir kabir yaptırdı. Tekrar hocasının yanına gittiğinde şöyle sordu:

“Efendim! Bizim avluda bulunan diğer kabirleri değil de, neden sâ­dece atın ayaklarının hizasındaki kabir üzerinde durdunuz ve onun or­taya çıkmasını istediniz ” Abdülazîz Debbağ bu suale şöyle cevap verdi: “Çünkü bu zât, Allahü teâlânın velî kullarındandır. Rûhu serbest ve hare­ket hâlindedir. Diğerleri ise berzah âleminde bekliyorlar. Oradaki ölülerin vefâtından bu yana üç yüz yıla yakın zaman geçmiş bulunuyor.”

Abdülazîz Debbağ hazretlerinin bir grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar. Yanlarında eşkıyâ saldırısına karşı koyacak hiç bir şey yok- tu. Geceyi tenha ve korkunç bir yerde geçirdiklerinden, içlerinden iki kişi uyumadı. Bunlar yakınlarında bir arslanın dolaştığını fark ettiler. Biri di- ğerine; “Kimseyi uyandırma sonra paniğe kapılabilirler.” dedi. Sabah olunca yakınlarında ölü bir tavşana rastladılar ve yollarına devam ettiler. İşlerini görüp geri dönerken konakladıkları yerde, bir kişi uyumayıp arka­daşlarını bekledi. Hocaları Abdülazîz Debbağ´ın huzuruna geldiklerinde uyumayan talebe; “Efendim! Müsâde ederseniz biraz uyumak istiyorum. Çünkü dün gece hiç uyumadım.” dedi. Abdülazîz Debbağ; “Niçin uyu­madın ” diye sorunca; “Arkadaşlarımı korumak için.” diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Senin gece uyumayıp arkadaşlarını beklemen bir fayda sağlamaz. Siz giderken falan gece yol kesiciler sizin yanınıza geldiğinde arslanı ve sizi koruyanı hatırlıyor musun ” dedi. Talebe; “O gece ne ol- du ” diye sual edince:

O gece falan yere vardığınızda üç kişi gelip size katıldı. Daha sonra sizden ayrılınca oradan gelip geçeni gözleyen dört kişi ile buluştular. Ve sizin konakladığınız yeri onlara haber verdiler. Siz uyuduktan sonra sizi soymak için yaklaştıkları sırada etrafınızda bir arslanın dolaştığını gö­rünce çok şaşırdılar. Kendi kendilerine; “Arslanı öldürürsek bunlar uya­nır, soygun yapmaya kalkışırsak arslan engel olur.” dedikten sonra bir çıkar yol bulamayarak başka bir kervanı soymaya gittiler.

Orada da bir şey bulamayınca tekrar sizin yanınıza geldiler. Arslan önlerine tekrar çıkınca, aralarında şöyle konuştular: “Bunlar nasıl insan­lardır ki hangi yönden yaklaşmaya çalıştıysak orada bir arslan çıktı.” Bu­nun iç yüzünü öğrenmek istedilerse de Allahü teâlâ onların kalblerini mühürledi, dedi.

Talebe; “Yolda rastladığım ölü tavşan neydi ” diye sorunca, Abdüla- zîz Debbağ; “Arslanın bir onuru vardır. Bir insanın yüzüne sinek konsa nasıl eliyle kovalarsa, arslan da sizi korurken, bir tavşan gelip önünde durdu. Sen ise onu görmedin. Arslan bir pençe vurarak öldürdü.” buyur- du.

Mısır evliyâsından Abdülazîz Dîrînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün bir yere giderken, onu tanımayan kimseler yanına gelip, “Kelime-i şehâdeti söyle bakalım.” dediler. O da peki deyip, okudu. Sonra onlar; “Şimdi kadıya gidelim. Onun huzûrunda yeni müslüman olanların yaptığı gibi, sen de oku.” dediler. Orada bulunan büyük küçük herkes berâberce kadıya gittiler. Kadı hemen Abdülazîz ed-Dîrînî´yi tanıdı ve; “Efendim, bu ne hâl Bunlar kim ” dedi. O da; “Bilmiyorum. Bunlar beni ne zannetti iseler, Kelime-i şehâdeti okumamı istediler ve buraya getirdiler. Ben de onları kırmayıp geldim.” dedi.

Abdülazîz ed-Dîrînî hazretleri; Ali Müleyhî ismindeki zâtı çok sever ve sık sık ziyâretine giderdi. Ziyâretlerinden birinde, Ali Müleyhî ikrâm ola- rak bir piliç pişirip getirdi. Sofraya koydu. Berâberce yediler. Yemek­ten sonra ed-Dîrînî hazretleri; “Bunun karşılığını inşâallahü teâlâ görür­sünüz.” buyurdu. Bir süre sonra Abdülazîz ed Dîrînî, Ali Müleyhî´yi tekrar ziyârete gitti. Ali Müleyhî tekrar bir piliç pişirdi ve ikrâm etti. Hanımı, pili­cin ikrâm edilmesini pek hoş karşılamadı. Piliç sofraya gelince, Abdüla- zîz Dîrînî kızarmış pilice bakıp, hişt demesiyle piliç canlandı ve yürüyüp gitti. Sonra da; “Çorba bize yeter. Hanımınız üzülmesin.” buyur­dular.

Bir gün talebeleri, hocalarının kerâmet göstermesini akıllarından ge­çirdiklerinde; “Yavrularım, bizler, yerin dibine batmaya müstehak kimse­ler olduğumuz hâlde batmamamız, bir de Allahü teâlânın bizi, yeryü­zünde bu hâlde bulundurması en büyük kerâmet değil midir ” buyurdu.

Büyük velîlerden Abdülbâki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retlerinin çocukluğunda, Şâbân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- leri Abdülbâki Efendi ye isimle­rini sorduklarında; “Abdülbâki” cevâbını verdi. Bunun üzerine Şeyh haz­retleri: “İsmin sâhibinin hâline tesiri vardır. İnşâallah sülûk edip, evliyâlık makamlarında ilerleyip, hakîkaten Abdül- bâki (Bâki olan Allah´ın kulu) olursun.” dedi.

Abdülbâki Efendi yıllarca Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâhında hiz­met etti. Şeyhine karşı pek saygılı ve hürmetkâr olup, tasavvuf yolunda ileri derecelere kavuştu. Şâbân-ı Velî hazretleri onun için:

“Eğer bizim Abdülbâki´nin bir gözü daha olsaydı, ince mânâları mü­tâlaa ederken, kitâbı delip öte yana geçerdi.” demiştir.

Yine; “Sen zâhir ve bâtın gibi iki ilim ile âlim ve ârif olacaksın. Yüksek makamlara çıkacaksın, balı yağa katacaksın!” diyerek Abdülbâki Efendi­nin kemâl ehli olmasına işâret ettiler. Çok geçmeden de kendilerine şeyhlik pâyesini vererek Çorum halkına doğru yolu göstermek üzere gönderdiler.

Abdülbâkî Efendi yıllarca burada insanlara vâz ve nasîhat vermekle ve ders okutmakla meşgûl oldu. Kıymetli halîfeler yetiştirerek memleke­tin her tarafına gönderdi.

O insanlara doğru yolu göstermek için bütün gayretiyle çalışırken Kastamonu´da Şâbân-ı Velî hazretlerinin vefâtından sonra tekkeye şeyh olan Osman Efendi ile Hayrüddîn Efendi de vefât etmişlerdi. Hayrüddîn Efendi vefât edince dervişler bir araya geldiler. Abdülbâki Efendinin şeyhlik makamı için uygun olduğuna karar verdiler. Kendisine geldikleri zaman Abdülbâki Efendi onlara dedi ki: Bir gün hocam Şâbân-ı Velî haz­retlerine sizden sonra seccadeye kim gelir diye sormuşlardı. O da; “Os­man gelir, sonra Hayrüddîn gelir, sonra seccade sahibini bulur.” demişti. Elhamdülillah bu hizmete lâyık görüldük, diyerek Kastamonu´ya geldi.

Hindistan evliyâsından Abdülehad bin Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin odasına bir gün, sâdık dostlarından birisi gir­mişti. İçeri girer girmez, Abdülehad hazretlerini, uzuvları kopmuş ve ke­silmiş, yere uzanmış bir hâlde gördü. İçeri giren kimse, bu işi yapan, ya hırsız yâhut da düşmandır diye düşündü. Sonra korkarak ve bağırarak, büyük bir üzüntü ile dışarı çıktı. Bir başkasına bu durumu bildirdi. Hemen ikisi birden odaya girdiler. Bir de baktılar ki, Abdülehad hazretleri, rahat ve sağlam bir şekilde murâkabe eder bir hâlde oturuyor. Ağlayarak ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırrı kimseye söylemeyin!” buyurdu. Bu hâlin sebebini sorduklarında da; “Öyle bir şey idi ki, onu anlatacak söz bulamam.” buyurdular. Fakat hâli ile sanki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin şu beytlerini terennüm ediyordu.

Düşmanız kendimize, o yâr bizi çekiyor

Gark olmuşuz denize, bizi dalga çekiyor.

Onun âşıklarına, Azrâil´in yolu yok,

Dostun âşıklarını, sevdâ aşkı çekiyor.

.

Susamışlar fîgân eder,

Gizlice yüz can verir, dildâr-i peydâ çekiyor.

Yeter, âşıkların katlinin sırrını söylersem,

Münkirleri kızdırıp, inkârını çekiyor.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dergâhına yakın bir yerde, Kudüs ve Kâhire´de kâdılık yapmış olan İsmâilzâde Efendi oturuyordu. Abdülehad Efendiye gider gelirdi. Yine bir gün dergâha acele ile gelerek; “Efendim! Mâlumu­nuz, bir oğlumuz kaldı. O da tâûn hastalığına yakalandı. Ölmek üzeredir. Duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim.” dedi. Abdülehad Efendinin, ya­pacak bir şeyi olmadığını bildirmesi üzerine, Kâdı İsmâilzâde Efendi; “Sizden murâdım nâil olmadıkça, buradan ayrılmam mümkün değildir.” diye ısrar etti. Duâ ve himmet etmeleri için çok yalvardı. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; “Bakalım Hak teâlâdan ne işâret buyurulur ” deyip dışarı çıktı. İki rekat namaz kılıp murâkabeye vardı. Bir müddet o hâlde kaldı. Sonra bulunduğu yerden çıkıp; “İsmâil Efendi, oğlun tâûndan kur­tuldu. Sıhhate kavuştu. Elbisesini giymiş bir hâlde odasında dolaşmak­tadır.” diye müjde verdi. Buna çok sevinen İsmâil Efendi, Allahü teâlâya hamd ve senâda bulunup, Abdülehad Nûrî´ye çok teşekkür etti. Evine vardığında oğlunu, Abdülehad Nûrî Efendinin haber verdiği şekilde, odada elbisesini giymiş ve dolaşır buldu.

Abdülehad Nûrî Efendi´ye; “Sultânım, böyle bir hastanın şifâya ka­vuşmasına vesîle olmak büyük bir iş, güç ve kuvvettir.” denildiğinde şöyle cevap verdi:

Evet öyledir. Fakat Allahü teâlânın dilediği şey elbette olur. Allahü teâlâya, bu hastalığı o çocuktan defetmesi için teveccüh edip yalvardı­ğım zaman, tâûn askerinden ellerinde bir defter ile dört kimse göründü. “Siz Kutbu âzam, gavs-ı âlem ve Allahü teâlânın sevdiği bir kul olduğu­nuz hâlde, niçin Allahü teâlânın kazâ ve kaderine karşı gelirsiniz. Bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefâtı yazılı olan kimsenin yaşamasını ni­çin istersiniz ” dediklerinde, onlara; “Benim Allahü teâlâya teveccüh et­mem, yalvarıp yakarmam da, Allahü teâlânın rızâsı, kazâ ve kaderi ile değil midir ” dedim. O dört şahıs susarak kaybolup gitti.

Abdülehad Nûrî bin Muslîhuddîn hazretlerinin; Doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile bilinen ve kâdılık yapan bir talebesi vardı. Çoluk-çocu­ğunu bir gemiye bindirerek, kâdı tâyin olduğu yere gidiyordu. Bir ara bü­yük bir fırtına çıktı. Geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. Gemide bulunan- ların hayattan ümitlerini kestikleri, ağlayarak Kelime-i şehâdet getirdikleri ve Allahü teâlânın rahmetini diledikleri bir sırada, Allahü teâlânın izni ile Abdülehad Nûrî Efendi onlara göründü. “Niçin feryâd edersiniz Deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir memurdur.” buyu­rup, denize; “Ey deniz! Allahü teâlânın izni ile sâkin ol!” dediğinde deniz sâkinleşerek durulup gitti. Bunu görenler Allahü teâlâya hamd ü senâda bulundular.

Körükçüzâde Efendi isminde bir âlim, bir gün Süleymâniye Câmiinde vâz eder, altı gün de umûmi ders verirdi. Abdülehad Nûrî Efendiye ve talebelerine gerek vâzında, gerekse derslerinde dil uzatır, aleyhinde ko­nuşurdu. Abdülehad Efendinin halîfeleri ve talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler, onu hocalarına şikâyet edip, vâzına ve dersle­rine mâni olmasını istediler. Abdülehad Efendi de onlara; “Birkaç gün ta­hammül edin. Onun bizi inkârı ve düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. Bizim talebelerimiz arasına girecek. Vefâtımızdan sonra otuz sene ta­savvuf yolunun doğruluğunu müdâfaa edecek.” dedi.

Çok geçmeden bir gün, Abdülehad Efendi talebeleri ile berâber soh­bet ederken; “İşte dostunuz Körükçüzâde Efendi geliyor.” dedi. Herkes hayretle onun gelişini bekledi. Ansızın huzûra girdi. Abdülehad Efendinin ellerine kapandı. Hıçkırarak ağladı. Abdülehad Efendi; “Gördüğünüz rü­yâdan haberimiz var. Murâdınız ne ise onu söyleyin.” dedi. Körükçüzâde Efendi; “Saâdetli Sultânım! Bu köleniz kırk seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. Bütün vakitlerim ders okutmak, vâz vermek, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesi ile amel etmekle geçtiği hâlde, niçin rüyâmda Resûlullah efendimizin mübârek cemâlini göremediğimi, yüksek ve bereketli sohbetleri ile şereflenemediğimi, niçin mahrûm oldu­ğumu düşünerek uykuya daldım. Gördüğüm rüyâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu anladım. Aman ne olur, benim bu der­dime derman olun.” diye ağlayıp inledi. Bunun üzerine Abdülehad Efen- di, onun kulağına bir şeyler söyledi. Körükçüzâde Efendi kalkıp gitti. O gün öğleden sonra tekrar gelip ağlayarak; “Bu ne büyüklüktür ki, kırk yıl- dır ilim ve amel ile, nefsi ıslâh ve takvâ ile müşerref olamadım. Fakat si- zin bir himmet ve işâretiniz ile, o Sultân-ı enbiyânın mübârek cemâlini görmekle şereflendim.” deyip Abdülehad Efendi´ye talebe oldu.

Büyük İslâm âlimi ve evliyâ Seyyid Abdülgafûr Hâlidî Müşâhidî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin zamânında, bir gün Şeyh İbrâhim Fasîh Efendi ve Mevlânâ Hâlid hazretlerinin dergâhının hatîbi Abdur- rahmân Efendi, Seyyid Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin meclisine gittiler. Allahü teâlânın ismi zikr edilip, ibâdet edildikten sonra açık olarak duâ edilmeye başlandı. Abdülgafûr Hâlidî, Nakşibendiyye yolu büyükle­rinin isimlerini saydıktan sonra, Hâlidiyye´den olan zâtların da isimlerini saydı. Fakat Abdullah (Ubeydullah) Hayderî´nin ismini söylemedi. Hatîb Abdur- rahmân Efendinin kalbinden; “Ne acâyib şey, Abdülgafûr Hâlidî hazret- leri ilk olarak terbiyesinde ve sohbetinde yetiştiği Abdullah (Ubeydullah) Hayderî´nin ismini zikr etmesin!” diye geçti. Kalb gözü açık olan Abdül- gafûr Hâlidî hazretleri bu sırada; isim silsilesini sayarak; “Efendimiz, Alla- hü teâlâyı tanıyan ârif, velî ve mürşid Seyyid Abdullah (Ubeydullah) Hayderî şeyhimin de ruhuna…” deyince, Hatîb Abdurrahmân Efendi e- linde olmadan Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Mec- listen ayrıldıktan sonra İbrâhim Fasîh Efendi Hatîb Abdurrahmân Efen- diye, Abdülgafûr Hâlidî´nin ayaklarına neden kapandığını sordu. Hatîb Abdurrahmân Efendi; “Şerefli silsilede Şeyh Ubeydullah Hayderî´yi ne- den zikr etmez diye gönlümden geçmişti. Tam bu sırada Abdülgafûr Hâ- lidî´nin o mübârek zâtın ismini de söylediğini işi­tince, şuursuz olarak a- yaklarına kapandım. Gaflet içinde olduğumu an­ladım ve Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin büyüklüğünü anladım.” dedi.

Şeyh İbrâhim Fasîh Efendi bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretle­rinin dergâhında yüksek bir yerde duruyordu. Seyyid Abdülgafûr Hâlidî hazretlerinin dergâhın yüksek olan yerine çıkmak istediğini düşünerek kendi kendine; “Ben bu genç hâlimde buraya çıkamıyorum. Nerede kaldı ki bu kadar ihtiyâr bir zat buraya çıkacak!” dedi. Bir de baktı ki, Abdül- gafûr Hâlidî on beş yaşındaki bir genç gibi yüksek yere çıkıp geldi. Son- ra da şöyle buyurdu: “Ey İbrâhim! Sen benim buraya çıkamayaca­ğımı mı zannediyordun ”

Onun yüksek hâl ve kerâmet sâhibi olduğunu anlayan Şeyh İbrâhim Fasîh hemen Abdülgafûr Hâlidî´nin ellerine kapanarak öptü. O da Şeyh İbrâhim Fasîh´in başını ve sırtını şefkatle okşadı.

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle­rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri­nin yanından otuz yıl boyunca ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır: Bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imâm yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa ca­mekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kıs­mında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve duâ bitince, so­faya geçtik. Gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: “Hayret! Arkanızda büyük bir cemâat vardı. Şimdi dağılmış.”

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri bir gün bana; “Tâhir Efendi, e- vinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver.” buyurdu­lar. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakîm Efendiyi gör- düm. “Tâhir, kitapları evden çıkardın mı ” buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdül- hakîm Efendi geldi. “Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun ” bu­yurup, celâl- lendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkar­dım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi ter­biye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

Ne zaman Abdülhakîm Efendi hazretlerine gitsem, Ziyâ Bey yanında otururdu. Ziyâ Beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziyâ Beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. İçimden, benim Arabî ve Fârisim Ziyâ Beyden iyidir. Niçin hep ona oku­turlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyâda Abdülhakîm Efendinin huzûrunda idim. Gene Ziyâ Beye bir kitap vermişler, okutu­yorlardı. Ama Ziyâ Beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. Abdülhakîm Efendi, Ziyâ Beyi bana gösterip; “Biz, boşuna emek vermeyiz.” buyur­dular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.

Bir gün Abdülhakîm Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Ab- dülhakîm Efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim kü- çük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesin­ler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Var- dım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selâm verip ellerini öptüm. Yü­züme bakıp; “Tahir, şu ağaç ne ağacıdır ” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu ne- dir ” buyurdu. “Gül” dedim. “Ya Tâhir! Bunların suyu bir, havası bir, top- rağı bir de, niçin boyları farklıdır Meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü ” buyurdu. “Hayır efendim.” dedim. “Demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tek­rar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim.” dedim.

Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. Helâk olacak halde iken; “Yâ Rabbî! Zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!” diye yalvarır. Hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tu­tup, istikamet verir ve; “Böyle git, şehre varırsın!” buyurur. Genç, o gayb- dan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. Otuz sene sonra, Bâyezîd Câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. Ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. Vâzdan sonra çıkarlarken, Abdülha- kîm Efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, Abdülhakîm Efendi; “Bitlis´teki tipi fırtınasını mı hatırladın ” diye kulağına hafifçe söyler. Gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper… öper.

Seyyid Abdülhakîm Efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. Talebe tıbbiyede sı­nıfın birincisiydi. Ancak anne ve teyzesi ise onun Eczacılığa geçme iste­ğine şiddetle karşı çıkarlardı. Böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. Genç büyük bir üzüntü içeri­sinde Fâtih Câmii avlusuna geldi. Na yapacağını bilmez bir hâldeydi. Bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden ak­lına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre et­meye karar verdi. Nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; “Efendim size bir şey danışmak istiyorum.” dedi. Buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; “Ben tıbbiyede talebeyim. Hocam tıbbi­yeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. Annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. Ne yapayım ” O zat; “Senin hocan kim evlâdım ” deyince, “Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri.” cevâbını verdi. Bu söz üzerine o zat; “Evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. Hiç düşünmeden sözünü tut!” dedi. Talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. Daha sonra meşveret ettiği o zatın yine Abdülhâkim Efendi hazretlerinin tale­belerinden Cevat Bey olduğunu öğrendi. Hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler.

Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi ken­dime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üze­rinde duruyor derdim. Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olaca­ğına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası rüyâsında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Ey Ebû Sâlih! Alla- hü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yük- sek olacak.” buyurdu. Yine oğlu hakkında; “On iki imâm dışında bü­tün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunla­rına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler Alla- hü teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar.” diye müjde­lendi. Doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şe­rîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır:

Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi

Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

Doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğre­nince, ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler.

On yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile berâ­ber yürüdüklerini görür, onlardan; “Yer açın evliyâdan bir zat geliyor.” dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; “Bu çocuk kim­dir ” diye sordu. Meleklerden birisi; “Bu asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısın­dan boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak.” dedi. Çocuklarla berâber oynamak istedi­ğinde; “Bana gel ey mübârek, bana gel.” diyen bir ses işitir, korku ve he­yecanla annesine koşardı.

Buyurdu ki: Irak´ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, taham­mül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla berâ­ber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır.” meâlin­deki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.”

Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından ve velî Abdülkerîm Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında, Fâtih Sultan Meh- med Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vil- dân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden ba­hisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz.” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin.” dedi. Sonra; “Molla Abdülkerîm sizin Cennet´e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz ” diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet´e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sa­bah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten son- ra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülük- lerden sakınasın.” dedi. Ben de; “Buyurun.” dedim. Sözüne de­vâmla; “Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geç- meden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik ma- kamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, te­miz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pislikle­rine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!” dedi. O bana bu nasî- hatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terle­dim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılma­dım.

Anadolu evliyâsından Abdürrahîm Tırsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Sultan İkinci Bâyezîd´in hanımı Şehzâde Korkut´un annesi bir gün dergâha gelip Abdurrahîm Tırsî´nin hanımından; “Beyin Abdürrahîm Tırsî´den ricâ edip, yardım taleb ederiz. Sultan Bâyezîd´den sonra oğlum Korkut pâdişâh olsun.” diye ricâda bulundu. O da bu dileği beyine sık sık hatırlatırdı. Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizin huzûrunda bir meclisin kurulduğunu gördü. Abdürrahîm Tırsî de orada idi ve Peygamber efendimize şehzâdelerin hangisinin tahta geçmesinin daha uygun olacağını soruyordu. Sultan-ül-Enbiyâ buyurdu ki: “Rûmun Kara oğlanının murâdı Sultan Selîm´dir. Kara oğlan Abdürrahîm Tırsî´- dir.” Uyanınca hanımı hemen Abdürrahîm Tırsî´nin yanına gidip rü­yâsını anlattı ve; “Siz Şehzâde Selîm´in pâdişâh olmasını istediniz. Biz sizden Korkut´un pâdişâh olmasını ricâ ederdik.” dedi. Bunun üzerine Abdür- rahîm Tırsî; “Ey hocamın kızı! Şehzâde Korkut´tan evlat gelmez. Âl-i Osmân´ın nesli yok mu olsun Bu, Hak teâlânın rızâsına muhâliftir.” buyurdu.

Mısır evliyâsından Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden Şeyh Rekîn isminde bir zât vardı. Seyyid Bedevî bir gün bu zâtı yanına çağırıp kendisine; “Ey Rekîn! Bana ileride büyük bir kıtlık olacağı ilhâm olundu. Bunun için sen, bol mikdârda buğ­day alıp muhafaza et! Kıtlık zamânında insanlar senin biriktireceğin buğ­daydan pekçok istifâde ederler. Buğday temin edebilmek için uzak memleketlere gitmek zahmetinden kurtulmuş olurlar. O zaman sen, elinde bulunan buğdayı insanlardan ihtiyâcı olanlara, Resûlullah´ın hür­meti için ikrâm ve ihsân olmak üzere çok ucuz fiyata sat!” buyurdu. O da; “Peki efendim.” diyerek hocasının elini öptü ve oradan ayrıldı. O sıra­larda buğday gâyet ucuz ve her tarafta bol miktârda mevcuttu. Elinde bulunan bütün parasını buğdaya yatırdı. Daha da ileri giderek âile ve ak­rabâsından izin alıp ellerinde bulunan zînet eşyâları ile de buğday satın aldı. Biriktirdiği bol mikdârdaki buğdayı mahzenlerde muhafaza etti.

Bu sırada, o bölgenin vâlisi Tanta´ya gelmişti. Bir yere çadırını kurup yerleşti. Atları için yem istedi. Rekîn´den başkasında da buğday yoktu. Vâlinin adamlarının gelerek, kendisinden buğday isteyeceklerinden kor­kup, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanına gitti ve durumu kendisine ar- zetti. O da, hiç üzülüp endişe etmemesini, kendisinden buğday iste­dikleri zaman kamh-ı zerî (buğday tâneleri, kırıntıları) bulunduğunu, başka bir şey bulunmadığını söylemesini tenbih etti. Nihayet vâlinin adamları ge- lip, kendisinden buğday istediler. O da anbarında, kamh-ı zerî´den başka birşey bulunmadığını bildirdi. Adamlar anbarın anahtarını alıp anbara girdiklerinde, hakîkaten, kamh-ı zerî denen kırıntılardan başka bir şey göremediler. Dönüp gittiler ve Rekîn´e de herhangi bir za­rar yapmadılar. O da gidip bu durumu Ahmed-i Bedevî´ye arzedince; “Sana bir zarar ya- pamadıkları için Allahü teâlâya şükret, yalnız O´na hamd-ü senâda bu- lun.” buyurdular.

Bir zaman sonra, buğday fiyatları son derece pahalandı ve yakın yerlerde bulunamaz oldu. İnsanlar, ihtiyaçları olan buğdayı bulabilmek için uzak memleketlere gitmek ve çok yüksek fiyat ödemek mecbûriye­tinde kaldılar. Rekîn, Ahmed-i Bedevî´ye gelerek bu durumu arzetti. O da; “Elindeki buğdayı insanlara sat! Fakat onlara karşı müsâmahalı dav­ran, ucuza sat! Allahü teâlâ katında bunun sevâbı pek fazladır.” buyurdu. Rekîn mahzenlerini açtı. Çok ucuz fiyattan buğday satmaya başladı. Fi­yatı çok düşük tutmasına rağmen çok fazla kâr etti. Yakınlarından aldığı zînet eşyâlarını fazlasıyla kendilerine iâde etti. Âilesine, gerdanlık, çeşitli ve güzel elbiseler ve zînet eşyâları aldı. Fakirlere, muhtaçlara pekçok ik­râmlarda bulundu. Herkes kendisine yaptıkları sebebiyle çok duâ etti. Bundan sonra hacca ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret et­meye niyet etti. Bu niyetini Seyyid-i Bedevî hazretlerine arz edince, izin verdi. Hazret-i Rekîn, yol hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarını tamamla­yıp, yola çıkacağı zaman, Ahmed-i Bedevî´nin huzûruna vardı. Ahmed-i Bedevî; “Allahü tealâya tevekkül ederek yola çık!” buyurdu. Rekîn orada, Ahmed-i Bedevî´ye ait olan ve kullanılmayan bir aba gördü. Bereketlen­mek için yanında bulundurmak niyetiyle bu abayı hocasından istedi. O da abayı verebileceğini fakat yolda kaybedip, bunun için de çok üzüle­ceğinden endişe ettiğini bildirdi. Fakat Rekîn, o anda bu inceliği anlaya­mayıp, abayı yanında bulundurmak arzusunda olduğunu söyledi ve ni­hâyet abayı alarak yola çıktı.

Hac vazîfesini îfâ edip geri dönerken, Akabe denilen yerde, abayı hatırladı. Eşyâları arasında aradı koyduğu yerde yoktu. Ararken abayı develerin ayaklarının altında, necâsete bulaşmış olarak gördü. Hemen alarak, güzelce yıkadı ve kuruması için bir yere serdi. Başka ihtiyaçları ile meşgûl olurken, abayı kaybetti. Ne kadar aradı ise, abadan hiçbir ha­ber alamadı. Üzüntü içinde, Mısır´a Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bulun­duğu beldeye geldi. Kaybettiği abadan daha güzel ve daha pahalı bir aba satın alıp, bunu hocasının yanına götürdü. Bir de ne görsün. Yolda kaybettiği aba, hocasının odasında duruyordu. Hayretler içinde abaya bakarken, Seyyid Bedevî, kendisine; “Ey Rekîn! Teaccüp etme! Sen onu yıkayıp serdikten sonra, ben, onun kaybolmasında endişe edip aldım ve buradaki yerine koydum.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin İdrîs (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Fas şehrinin kapısına gelmişti. O esnâda sultânın adamlarının, gelen geçen fakirlerin sebze ve meyvelerinden, haksız yere vergi aldıkla­rını gördü. Fakir fukarâ çâresizlikle; “İnşâallah Allahü teâlâ bize bir yar­dımcı gönderir.” diyorlardı. O zaman Ahmed bin İdrîs, hiçbir menfaat gö­zetmeden, sâdece Allahü teâlânın rızâsı için duruma müdâhale edip, yanlarına vardı ve; “İçinizden cesur birisini bana getirin.” buyurdular. Ortaya birisi çıktı. Ona; “Şimdi sen sultânın yanına git. Ona müslüman fakirlere yapılan bu zulmü kaldırmasını söyle ve; bunda senin için hayır vardır. Eğer böyle yapmaz isen başına geleceklere râzı ol! de. Yalnız benim ismimi söyleme diye tembih etti. O kişi de sultana gidip onun söylediklerinin aynısını iletti. Sultan bunları duyunca başını öne eğip bir müddet düşündü. Daha sonra başını kaldırıp; “Seni kim gönderdi ” diye sordu. O haberci de; “Bunu söyleyemem zîrâ bana ismini gizli tutmamı söyledi.” dedi. Sultan; “İsmini söyle, istediğin her şeyi vereceğim ve malları alınan fakirlerin mallarını iâde edeceğim. Yalnız benim de bir is­teğim var. Bâzı kabîleler bana isyân ettiler. Onları itâat altına almak için bir ordu hazırladım. Onların ıslâhı ancak itâatim altına girmeleriyledir.” dedi. Haberci gidip durumu Ahmed bin İdrîs´e anlattı. O, haberciyi tekrar gönderdi ve sultâna; “İstediğin olacak duâ ediyoruz.” dediğini bildirmesini söyledi. Çok geçmeden, âsîler Ahmed bin İdrîs hazretlerinin duâsıyla sultâna itâat ettiler. Her taraf huzûra kavuştu.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri zamânında, devrin ileri gelenlerinden makam sâ­hibi biri, bir sohbette; “Zamânımızın büyük velîsi kim ise onunla görüş­mek is- tiyorum.” diye yakınlarına sorar. Bunun üzerine orada Kuddûsî hazret- lerini tanıyan biri; “Zamânımızın büyük velîsi Ahmed Kuddûsî haz­retleridir.” deyince, kendisini İstanbul´a dâvet ederler. Ahmed Kuddûsî, İstanbul´a gelip huzûra girince, orada bulunan kimseler, onun taşralı kı­yâfeti ile huzûra girmesini pek beğenmeyip, yukardan bakıcı bir tavır ta­kınırlar. Ahmed Kuddûsî sohbet sırasında hiç konuşmaz. O makam sâ­hibi kimse; “Şeyh efendi! Siz de bir beyân buyursanız.” deyince; “Efen­dim! Bendeniz ilmi olmayan bir kişiyim. Huzûrunuzda konuşmaya hayâ ederim. Ancak emrinize uyarak başımdan geçen bir hâdiseyi anlatayım.” diyerek şu hikâyeyi anlatır:

“Bir gün bendeniz Sarayburnu´nda sahil boyunca gezerken, çok gü­zel bir hanım sandala bindi. Gönlümü cezbeden bu güzelin peşinden başka bir sandala binerek, onu tâkib ettim. Üsküdar iskelesinde karaya çıkıp, falan sokaktaki büyük bahçeli konağa giren bu hanımı bir daha gö­remedimse de aslâ unutmadım. Gönlüm onun hicrânı ile rahatsızdır efendim.”

O makam sâhibi kimse, bu hikâyeyi duyar duymaz, yanında bulu­nanların hepsini dışarı çıkararak, Ahmed Kuddûsî´ye; “Efendi, anlattığı­nız benim halen içinde yaşadığım elemli hâlimin ifâdesiydi. Şu anda ise o dertten kurtuldum. O hanım gönlümden silindi.” dedi. Sonra Kuddûsî hazretlerine görülmemiş ihsânda bulundu.

Yine bir gün sultan, huzûrunda bulunanlara; “Şu avucumda gizledi­ğim şeyi tahmin etmenizi istiyorum.” dedi. Herkes bir şey söylediyse de kimse bilemedi. Bir köşede oturan Ahmed Kuddûsî´ye; “Siz de bir tah­minde bulunun.” dediler. Ahmed Kuddûsî de; “Yedi iklim ve yedi deryâyı gezdim. Bir balığı, yavrusunu arar gördüm.” dedi. Meğerse pâdişâhın avucunda küçük bir balık varmış. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî´ye tâ­zim ve ikrâmda bulunularak, sarayda kalması teklif edildi. Fakat o; “Ben âciz bir kulum, burada kalsam dünyâ imtihânından berât edemem.” bu­yurdu ve kalmayı kabûl etmedi.

Ahmed Kuddûsî, bir gün Konya´ya giderek, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin kabrini ziyâret etmek istedi. Türbenin önüne vardığı zaman, türbedâr kapıları kilitleyip gidiyordu. Türbedâra türbeyi açması için ricâlar edip çok yalvardı. Fakat türbedâr; “Akşam oldu, açma müsâdesi yoktur.” diyerek kesin bir şekilde reddetti. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî şu medhiyeyi okumaya başladı;

Sensin velîler şâhı,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Affet şu ben gümrâhı,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Bed-kâr-u-âvâreyim,

Pür-zenb ü bî-çâreyim,

Âsî yüzü kâreyim,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Gâyet azîmdir câhın,

Mahbûbısın Allah´ın,

Dâr-ül-emân dergâhın,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Sen şol ulu sultânsın,

Ki server-i merdânsın,

Hem ma´den-i irfânsın,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Çün tıfl iken ey Sultân,

Eflâki etdin seyrân,

Oldu melâik hayrân,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Muhtâcınam in´âm et,

Mihmânınam ikrâm et,

İhsânını itmâm et,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Kapunda çok muhtâcân,

Erer murâda her ân,

Devrinde sürer devrân,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Bencileyin yok gümrah,

Lâkin dedim eyvallah,

Geldim sana şey´en lillah,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Âriflerin sultânı,

Dertlilerin dermânı,

Kuddûsî´nin cânânı,

Yâ hazret-i Mevlânâ!

Son dörtlüğü söylediği anda, kapılar kendiliğinden açıldı. Ahmed Kud- dûsî, türbedârın şaşkın bakışlarından habersiz, ziyâretini yaparak oradan ayrıldı. Ertesi gün bu hâdiseyi duyan Mevlevî şeyhleri ile bir kısım ulemâ; “Bu mutlakâ Bor´lu Kuddûsî´dir.” dediler.

Medîne-i münevverede saatçılık yapmakta olan Ali Osman isimli İz­mirli bir Türk vardı. Bu zât Medîne-i münevvereye hicret ettikten bir müd­det sonra, mesleği olan işi yapmak üzere bir dükkân açmak için izin al­maya çalıştı. Uzun süre bunu sağlayamadı. Parası bitti. Bir gece Allahü teâlâya iltica ile yalvardı. O gece rüyâsında esmer, kır sakallı, uzunca boylu bir zât; “Evladım, resmî dâireye girdiğinde sağ tarafında gördüğün şu üçüncü şahsa mürâcaat et. Gerisine karışma buyurdu. Ali Osman Efendi sabahleyin doğruca denilen şahsın yanına gitti. O şahıs, Ali Os­man Efendi´ye; “Seni Kuddûsî hazretleri mi gönderdi Git hemen dükkâ­nını aç, işine başla.” dedi. Ali Osman hemen gidip dükkânı izin almış gibi açtı. O şahıs izin belgesini sonradan gönderdi. Bir müddet sonra rüyâ­sında aynı zâtı gördü. O zât; “Oğlum bana Kuddûsî derler. Cebine bir he­diye koydum, onu al ve amel et.” dedi. Ali Osman Efendi uyandığında ce­binde Kuddûsî hazretlerinin şu şiirinin yazılmış olduğu kâğıdı buldu:

Ey rahmeti bol pâdişâh,

Cürmüm ile geldim sana,

Ben eyledim hadsiz günâh,

Cürmüm ile geldim sana.

Hadden tecâvüz eyledim,

Deryâ-yı zenbi boyladım,

Ma´lûm sana ki neyledim,

Cürmüm ile geldim sana.

Senden utanmayup hemân.

Ettim hatâ gizlü ayân,

Urma yüzüme el-emân,

Cürmüm ile geldim sana.

Aslım çü bi katre menî,

Halk eyledin andan benî

Aslım denî, fer´îm denî,

Cürmüm ile geldim sana.

Gerçi kesel fısk-ü-fücûr,

Ayb-ı-zelel çok hem kusûr,

Lâkin senin adın Gafûr,

Cürmüm ile geldim sana.

Zenbim ile doldu cihân,

Sana ayân zâhir nihân,

Ey lutfü bî-had Müste´ân,

Cürmüm ile geldim sana.

Adın senin Gaffâr iken,

Ayb örtücü Settâr iken,

Kime gidem sen vâr iken,

Cürmüm ile geldim sana.

Hiç sana kulluk etmedim,

Rah-ı rızâna gitmedim,

Hem buyruğunu tutmadım,

Cürmüm ile geldim sana.

Bin kerre bin ol pâdişâh,

Etsem dahî böyle günâh,

Lâ-taknetû yeter penâh,

Cürmüm ile geldim sana.

İsyânda Kuddûsî şedîd,

Kullukda bir battal pelîd,

Der kesmeyip senden ümîd,

Cürmüm ile geldim sana.

Ali Osman Efendi, o günden sonra bu şiiri okumadan işine gitmedi ve verilen vazifeleri devamlı yaptı.

Son yıllarda mezarlıkları şehir dışına nakletme hususundaki genel bir karar üzerine, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabri bugünkü kabristandaki ziyaretgâh olan yerine nakledildi. Bu nakil esnâsında halk karşı çıkmış ise de, devrin kaymakamı, belediye başkanı ve jandarma komutanı ola- ya müdâhale ederek, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabrine karşı hoş olmayan bâzı sözler sarfedip, edep dışı davranışta bulundular. Hepsi bir belâya mâruz kaldılar. Kabr-i şerîfi yıkmaya kimse râzı olmayınca hapis­haneden getirilen mahkûmlar, kabri yıktı. Bu esnâda orada olan jan­darma komutanı kabrin taşına tekme vurarak kazın diye emir verdiği anda yere düşerek beni kurtarın diye bağıra bağıra öldü. Kabri açtıkla­rında, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kefeninin bembeyaz duruyor oldu­ğunu gördüler. O anda kabirden çok güzel bir koku etrafa yayıldı. Yine o gün hava çok sıcak iken, semâ âniden bulutlanarak yağmur çiseleyip se­rinlik ve ferahlık hâsıl oldu. Ahmed Kuddûsî hazretlerinin nâşı yeni ke­fene sarılarak bugünkü kabrine nakledildi.

Evliyânın meşhûrlarıdan Ahmed Kuseyrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tahsîli sırasında bir gün ders bitince köyüne gitmek istedi. Ancak hava da sisli ve yağışlıydı. Bu yüzden amcası gitmesine râzı olmadı. Fakat o gitmekte ısrar edince, geçeceği Kuseyr Dağlarında yırtıcı hayvanlar bu­lunduğundan dikkatli olması için onu uyardı. Ahmed Kuseyrî yola çıktık­tan sonra amcası, içi bir türlü rahat etmediğinden peşine düşüp uzaktan gizlice onu tâkib etti. Bir ara ağaçlık bir vâdide onu gözden kaybetti. Sonra baktı ki bir kurdun sırtına binmiş neşeyle köyüne doğru yol al­makta. Hayretle bakakaldı. O vâdinin ismi Kurdderesi olarak kalmıştır. Amcası onun bu hâlini Ahmed Kuseyrî´nin babası Şeyh Abdurrahmân´a anlatıp; “Ona öğretecek ilmim kalmadı, başka bir hocaya gitsin.” diyerek onun üstünlüğünü, daha küçük yaşta kemâle erip, kerâmet sahibi oldu­ğunu ifâde etti.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Ahmed bin Mevdû Çeştî (rah-metullahi teâlâ aleyh) hazretleri, bir sene hac mevsimi yaklaşırken bir gece rüyâsında Fahr-i kâinât efendimizi gördü. Kendi­sine; “Ey Ahmed! Biz sana müştâkız, âşıkız.” buyurdu. Sabah olunca, Ahmed bin Mevdûd hazretleri, kendisine en yakın üç kıymetli dostu ile yola çıkıp, Mekke-i mükerremeye vardı. Hac vazîfesini yaptıktan sonra, Peygamber efendi- mizin mübârek kabr-i şerîflerini ziyâret için Medîne-i münevvereye gitti. Peygamber efendimize olan aşkından dolayı, oradan ayrılamadı. De- vamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı zikretmek ve Resûlullah efendimize salevât-ı şerîfe getirmekle meşgûl oldu. Altı ay orada kaldı. Ahmed bin Mevdûd hazretlerinin hâlini anlayamayan bâzı kimseler, onu Ravda-i mutahhera etrâfından uzaklaştırmak istediler. Bu sırada Ravda-i mütah- heradan şöyle bir ses duyuldu ki: “Sakın bu kim­seyi incitmeyiniz! O, bize müştâk ve cân atanlardandır. Biz de ona müş­tâkız.” diyordu. Orada bulu nanların hepsi bu sözü duydular.

Şam evliyâsından olan Ahmed Nahlâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Sâlihiyye, Meydân ve Bâb-ı Tûmâ mahallelerinde oturan üç talebesi birgün bir araya gelmişlerdi. Onlardan birisi, neşe ve sürûr ile ve diğerlerine güzel bir haber vermek için; “Elhamdülillah dün akşam hoca­mız bize teşrif etti ve bizde kaldı.” dedi. Talebelerin ikincisi dedi ki: “Ha­yır. Hocamız dün akşam benim yanımdaydı.” Bunları hayretle dinleyen üçüncü talebe; “Sizin ikinizin söylediği de doğru değil, Çünkü dün akşam hocamız benim yanımdaydı.” dedi. Bundan sonra her üçü de yemin ede­rek kendi sözlerinin doğru olduğunu iddiâ etti. Bunun üzerine talebelerin hepsi, bu hâlin hocalarının bir kerâmeti olduğunu, evliyânın, Allahü teâ- lânın izni ile bir anda çeşitli yerlerde görülebileceğini, buna benzer men- kıbelerin başka büyük zâtlardan da nakledildiğini, hepsinin söyle­dikleri- nin doğru olduğunu anladılar.

Horasan´ın büyük velîlerinden Ahmed Nâmıkî Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Büyüklerden Hâce Ebü´l-Kâsım isminde biri vardı. Malı da, hayrı da çoktu. Dâimâ âlimlerin ve velîlerin hizmetlerinde bulunurdu. Geçmiş evliyânın kabirlerini ziyâret eder, mübârek rûhâniyet- lerinden feyz alırdı. Hikmet-i ilâhî başına öyle bir hâl geldi ki, bütün malı elinden çıktı. Muhtaç bir hâle düştü. Kime gideceğini bilemi­yor, kimseden bir şey isteyemiyordu. Yaşlı ve zayıf olduğu için, çalışıp kazanması da mümkün değildi.

Bir gün sıkıntılı şekilde câmide oturuyordu. Yaşlı bir zât içeri girip iki rekat namaz kıldı. Sonra bir köşede sıkıntılı ve üzüntülü bir hâlde oturan Ebü´l-Kâsım´ın yanına gelip selâm verdi. Nûr yüzlü ve çok heybetli bi­riy- di. Heybeti Ebü´l-Kâsım´ı kaplamıştı. Selâma cevap verdi. Gelen zât; “Niçin sıkıntılı oturuyorsunuz ” dedi. O da, içinde bulunduğu durumu anlattı. Gelen zât; “Ahmed bin Ali´yi (Ahmed Câmî´yi tanır mısın ” dedi. Ebü´l-Kâsım; “Evet. Eski dostumdur.” dedi. O zât; “Onun yanına git. O, kerâmet sâhibi bir kimsedir. Senin derdine dermân olur.” dedi. Ebü´l-Kâ­sım, ertesi gün Ahmed Câmî hazretlerinin yanına gitti. Selâm verdi. Ahmed Câmî selâmını alıp; “Ne haldesin ” buyurdu. O da hâlini anlattı. Ahmed Câmî buyurdu ki: “Kaç gündür seni düşünüyordum. Başına bir iş gelmiş olabileceğini tahmin etmiştim. Fakat sen hiç üzülme. İnşâallah, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır. Bir çâresi bulunur. Biz de duâ edelim.”

Ahmed Câmî hazretlerinin bu güzel sözleri, Hâce Ebü´l-Kâsım´ı ra­hatlatmıştı. Ertesi gün tekrar Ahmed Câmî´nin huzûruna geldi. Ahmed Câmî onu görür görmez; “Allahü teâlâ senin işini kolaylaştırdı. Senin bir günlük ihtiyacın ne kadardır ” diye sordu. O da, bir günlük ihtiyâcına yetecek altın mikdârını söyledi. Ahmed Câmî hazretleri; “Senin ihtiyâcını şu taşa havâle eylediler. Her gün gelir ihtiyâcın kadar altını oradan alır­sın.” buyurdu. Hâce Ebü´l-Kâsım; “Peki efendim.” deyip teşekkür etti ve o taşın yanına gitti. Taşın altında bir mikdâr altın vardı. Onu aldı sonra, Ah- med Câmî´nin huzûruna gidip; “Efendim! Mâlûmunuz olduğu gibi ben ihtiyarım. Çocuklarım da var. Ben öldükten sonra onların hâlleri nice olur ” dedi. Bunun üzerine; “Hıyânet etmemek şartı ile, oğullarından hangisi gelirse, o altını alır.” buyurdu.

Hâce Ebü´l-Kâsım, her gün gider ihtiyacı kadar altını alırdı. Bu hal, vefâtına kadar devâm etti. Vefât ettikten sonra uzun yıllar oğulları gelip oradan altın aldılar. İçlerinden biri hıyânet edinceye kadar böyle devâm etti. Biri hıyânet edince bir daha o taşın altında altın bulamadılar.

Bir zamanlar, Ahmed Câmî hazretleri Herat´a gitmek istedi. Bu haber tellâllar vâsıtasıyla Herat ve civarında yayıldı. Genç-ihtiyar bütün halk sokaklara döküldü. Herkes, kendisini görmekle şereflenmek, mübârek sözlerini duyabilmek arzusuyla yanıyordu. Bir taht yaptırarak onun üs­tünde oturmasını ve tahtı da omuzlarında taşımak istediklerini bildirdiler. Kabûl etmedi fakat çok ısrâr edilince çâresizlikten kabûl etti. O zamanda bulunan en büyük velîlerden dört kişi, tahtın kollarından tuttular. Böylece bir saat kadar gittiler. “Tahtı yere koyunuz. Size bâzı söyleyeceklerim var.” buyurdu. İndirdiler. “İrade nedir, bilir misiniz ” diye sordu. “Siz bu­yurunuz.” dediler. “İrâde, söz dinlemektir.” buyurdu. “Öyledir.” dediler. “O halde siz atlarınıza bininiz, tahtı da diğerleri taşısınlar. Biz de sizinle aynı hizâda bulunmuş oluruz.” buyurdu. Bu teklifi kabûl edip, tahtı başkalarına verdiler. Herkes bereketlenmek için tahtı birkaç adım taşıdı, sonra sı­rayla diğerleri alırdı. Fakat insan çokluğundan herkese sıra gelmedi. Şehre geldikleri zaman, Şeyh-ül-İslâm Abdullah-i Ensârî hazretlerinin konağına indiler.

Herat şehrinde Abdullah zâhid isminde bir zat vardı. Senenin oruç tutması câiz olmayan beş günü hâriç, otuz senedir bütün sene boyunca oruç tutardı. Herkes tarafından tanınır, sözleri kıymetli olup, dinlenirdi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin Herat´a geldiğini haber alıp, hanı­mına; “Elbisemi getir. Üstad Ahmed hazretlerinin büyük velî olduğunu söylüyorlar. O gelmiş. Bakalım hâli nasıldır ” dedi. Hanımı dedi ki: “Eğer onu denemek, imtihan etmek için gidiyorsan sakın gitme, çünkü o senin zannettiğin gibi değildir. Eğer sohbetinde bulunmak, sözlerinden istifâde etmek niyetin varsa, git ve ne derse riâyet eyle. Eğer söylediklerine uy­mazsan ziyân edersin.” Zâhid kızıp; “Haydi elbisemi getir! Sen böyle şeyleri bilmezsin.” dedi.

Elbisesini giyip, Ahmed Câmî´nin huzûruna gelip, selâm verdi. Ah- med Câmî selâmını aldı ve; “Bize selâm vermeye niyet ettiğin zaman, hanımının sana ne söylediğini hatırlıyor muydun Söz dinler misin ” bu­yurdu. Zâhid; “Söylenilen söz doğru olduktan sonra niçin tutmayayım, ni­çin söz dinlemeyeyim.” dedi. Bunun üzerine Ahmed Câmî buyurdu ki:

“Geri dön. Falan mahalleye git. Muhammed Kassab-ı Mervezî´nin dükkânında, kenarda çengelde asılı olan kuzu etini satın al. Bakkaldan da biraz pekmez ve yağ al. Kendi elinle evine götür. Çünkü hadîs-i şe­rîfte; “Bir kimse kendi ihtiyâcını kendi taşırsa, kibirden uzak olur.” Buy- ruldu. Eti pişir, tatlıyı da yanına alıp, hanımınla berâber ye. Sonra gusül eyle. Sonra, bu zamâna kadar isteyip de elde edemediğin bir şey varsa, gel Ahmed Câmî´ye talebe ol. Onun sözünden hiç çıkma!” bu­yurdu.

Zâhid, bana yapamayacağım şeyleri söylüyor. Ben otuz senedir gündüz bir şey yemiyorum ki… diye düşündü. Bunun üzerine Ahmed Câmî hazretleri; “Zâhid, neler düşünüyorsun Haydi! Bunlar kolaydır. Korkma! Eğer bunları yapmak sana çok zor geliyorsa Hâce Ahmed´den (kendisinden) yardım iste!” buyurdu.

Zâhid kalktı ve Ahmed Câmî hazretlerinin söylediklerini yerine getirdi. Eti pişirdiler. Tatlı yaptılar ve yediler. Hamama gidip gusledince, şehrin dört duvarı arasında bulunan şeyler kendisine keşf olunmaya, onları görmeye başladı. Sonra Ahmed Câmî´nin yanına geldi. Ahmed Câmî kendisine; “Ahmed´in bunda kabahati yoktur. Eğer şehrin dört duvarı içinde olan şeylerin keşfini değil de, dünyânın dört bucağı arasında bu­lunan şeylerin keşfini isteseydin, elbette o da verilirdi.” buyurdu.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) annesini çok küçük, babasını da yedi yaşında kaybetti. Ba­bası son nefesinde Gevher Şehnaz ismindeki kızına: “Ey benim kızım! Kardeşin bu dünyâya ender gönderilen mübârek bir kişi olacaktır. Ona göz kulak ol. Benim dergâhımda, bağlı bir sofra durur. Ahmed o sofrayı kendi başına açtığı zaman onun cihan mülkünde görünme vaktinin gel­diğini bilmelisin. Zamânı gelmeyince, bu sırrı kimseye açma.” dedi.

Gerçekten Ahmed Yesevî´de çocukluğunda garib hâller ve yaşından beklenilmeyen fevkalâdelikler görülüyordu. Hızır aleyhisselâm ile görü­şüp sohbet ediyor, onun mânevî terbiyesi ile olgunlaşıyordu. Bu sırada meydana gelen bir hâdise, şöhretinin bütün Türkistan´a yayılmasına yol açtı. Menkıbeye göre, o sırada Türkistan´da Yesevî adında bir hükümdâr saltanat sürmekte idi. Bu hükümdar yaz gelince, Türkistan yaylalarına çıkar, kışın da Semerkant kışlalarında kalırdı. Ceylan avından çok hoş­lanan hükümdâr, bir defâsında ceylan peşinde koşarken, yolu Karaçuk Dağına çıktı. Karaçuk Dağının yamaçları sarp, kayaları yalçındı. Atı, kan tere battı ve avını kaçırdı. Buna ziyâdesiyle üzülen hükümdâr; “Bu dağı ortadan kaldırmak gerek.” diye söylendi. Nitekim ülkesindeki velîleri top­layıp, duâlarının bereketi ile bu dağı ortadan kaldırmayı düşündü. Topla­nan velîler, duâ ve niyâzda bulundular. Ancak istenilen netice elde edi­lemedi. Bunun üzerine oraya gelmeyen bir velînin olup olmadığı araştı­rıldı. Neticede, Hâce İbrâhim´in oğlu Ahmed küçük olduğundan kimsenin aklına gelip de çağrılmadığı anlaşıldı. Nihâyet, haberci gönderildi ve gelmesi istendi. Çocuk, dâveti ablasına danışınca, ablası; “Babamızın vasiyeti var, senin tanınma zamânının gelip gelmediğini, türbedeki ek­mek sofrası tâyin edecektir. Eğer o sofrayı açabilirsen, tanınma zamânın geldi demektir, var git!” dedi. Babasının türbesine giden Ahmed, sofrayı bulup açınca, dosdoğru hükümdârın istediği yere geldi. Kendisini bekle­yen velîlere sofradaki bir parça ekmeği gösterip duâ etmelerini isteyince, velîler Fâtiha okudular. O da ekmeği oradakilere taksim etti ve hepsine kâfi geldi. O toplantıda tam dokuz bin kişi vardı. Bu kerâmeti görenler, Hâce Ahmed´in büyüklüğünü ve mertebesinin yüksekliğini anladılar. Hâce Ahmed, sırtındaki babasından kalma hırkaya bürünerek, duâsının neticesini bekliyordu. Birdenbire gök yüzünden yağmur boşanarak, her yer suya garkolunca, velîlerin seccâdeleri su üstünde yüzmeye başladı. Sonunda Ahmed hırkasından başını çıkarınca, yağmur durdu ve güneş çıktı. Oradakiler baktıklarında, Karaçuk Dağının ortadan kalktığını gör­düler. Bu kerâmete şâhid olan hükümdar, Hâce Ahmed´den, kendi adı­nın kıyâmete kadar bâkî kalması için niyâzda bulunmasını diledi. Hâce Ahmed hazretleri de; “Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin” dedi. Bundan dolayı o günden beri ikisinin ismi birlikte, “Ahmed Yesevî” şeklinde anılır oldu.

Ancak Hâce Ahmed´in, daha çok Yesi´li olduğundan, Yesevî nisbe- siyle şöhret bulduğu kabûl edilmektedir.

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ali el-Harîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri: Derecesi yüksek, hâl ve kerâmet sâhibi, cesûr, vekarlı bir zât idi. Moğol istilâsı sırasında bir grup Moğol askeri Şam civârına gelmişti. Askerler, Büsr civarında çok zulüm ve eziyet yaptılar. Bu durum üzerine Ebü´l-Hasan el-Harîrî, talebelerinden birine;

“Gel seninle bu zâlimlere gidelim!” dedi. O talebe çok korktu ve; “Efendim, onlar bize zarar verirler. Biz yalnızız ve bir şey dememiz ha­lin- de, etrafa daha çok zarar verirler.” dedi. Ebü´l-Hasan el-Harîrî: “Kalk gi- diyoruz. Bakalım Allahü teâlâ ne gösterecek!” buyurarak, bineğine bin- di. Talebesiyle çadırlarının kurulu olduğu yere gitti. Onlar Ali el-Harîrî´yi tanımadıkları hâlde, Sultanları karşıladıkları gibi, karşıladılar. Ali el-Harî- rî, heybet ve şiddetle onların karşılarına geçip, yaptıkları zulme son ver- melerini, iyi kimseler olmalarını nasîhat etti ve her kelimeyi söy­lerken, elindeki asâsını yere vurarak tenbihte bulundu. Reisleri bu sözler karşı- sında bir şey diyemedi. Başını önüne eğdi. Daha sonra adamlarını alıp o bölgeden uzaklaşıp gitti.

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine bir kimse, Bana izin veriniz, sizin için bir türbe hazırlayayım. Vefât ettiğiniz zaman oraya gömülürsünüz. dedi. Ali Havâs bunu kabûl etmedi. Ali Havâs H.941 senesinde vefât ettiği zaman, Kâhire deki Hâ­kim Câmiinde cenâze namazı kılındı. Bu sırada çok şiddetli yağmur yağ- dı. Talebesi Abdülvehhâb-ı Şa rânî, kardeşi Efdalüddîn e;

Ali Havâs hazretleri nereye gömülecek söyler misiniz diye sordu. O da;

Fetihler kapısı dışında Şeyh Berekât ın zâviyesine defn olunacaktır. dedi. Tabutun oraya götürülmesine Şeyh Şerafüddîn Sagîr adında bir zât karşı çıktı ve İmâm-ı Şâfiî nin kabrinin yakınlarında bir yere defnedilme­sini söyledi. Efdalüddîn, Abdülvehhâb-ı Şa rânî ye; Sakın bir şey söy­leme. Bu kalabalığa, hazret-i Süleymân ın emrindeki cinler dahi katılsa bu cenâzeyi denilen yere götüremez. dedi. O sırada kalabalığın arasın­dan bir takım saçları kazınmış genç ve güçlü kimseler ortaya çıkarak, tabutu kaptıkları gibi, doğruca ilk gömülecek yer olan Fetihler kapısına götürüp, oraya defnettiler.

Irak evliyâsından Ali bin Heytî (rahmetullahi teâlâ aleyh) birgün, Irak´ın Nehr-ül-mülk beldesinin bir köyüne gidip sâhibini hiç tanımadığı bir evin kapısını çaldı. Misâfir kabûl edilmesini ricâ etti. Ev sâhibi de ta­nımadığı bu yabancı misâfiri kabûl etti. Misâfir olan Ali bin Heytî hazret­leri, ev sâhibine kapının önünde dolaşmakta olan tavuğu işâret ederek;

“Bu tavuğu tutun ve benim yanımda kesin!” buyurdu. Ev sâhibi îtirâz etmeyip, tavuğu kesti. Bu sefer misâfir;

“Tavuğun karnını yarınız!” deyince, ev sâhibi yine;

“Peki.” deyip karnını yardı. Bir de ne görsün, altın boncuklardan ya­pılmış bir gerdanlık. Meğer, ev sâhibi, kız kardeşine altın boncuklardan bir gerdanlık hediye etmiş, kız kardeşi de gerdanlığı iki gün önce kay­betmiş. Kızın beyi de;

“Bu gerdanlığı bul, yoksa seni öldürürüm!” demiş. Gerdanlık bulun­mayınca, o gece öldürmek üzere kararını verdiğinden, herkes üzüntü içinde bekliyorlarmış. Gerdanlık bulununca, kadının suçsuz olduğu anla­şıldı. Ali bin Heytî hazretleri, Rezîrân´dan kalkıp buraya kadar gelmesinin sebebini izâh edip;

“Kız kardeşinin temizliği, beyinin kötü niyetini ve Rabbimden, bu du­rumu açıklamak ve sizi helâk olmaktan kurtarmak için izin isteyerek gel­dim.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Mustafa Ömerî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Muhammed Bey şöyle anlatır: “Şeyh Ali Ömerî hazretleri ile birlikte Lazkiye´den Trablusşam´a gidiyorduk. Binek­lerimizle hayli yol katettik. Yolda karşımıza bir nehir çıktı. Nehrin öbür ta­rafında bir ağaç altında Nusayrî adı verilen dağ eşkıyâsından bir grup oturmuştu. Bundan çok korktum ve; “Efendim bunlar yol kesicilerdir. Bizi öldürürler.” dedim. Bana dönüp;

“Korkma, onlar bize bir şey yapamazlar!” buyurdu. Sonra atından in- di. Atın ayaklarından yakalayıp yukarı kaldırdı. Biraz taşıyıp nehre girdi. Bu hal ile nehri geçti. Bunu gören eşkıyâlar onu cin zannedip yerle­rinden kaçtılar. Bu acâib iş onun bir kerâmeti idi. Zîrâ bir insanın yapa­bileceği bir iş değildi. Şeyh Ömerî hazretleri tebessüm ederek; “Bak ka­çıyorlar.” buyurdu.

Başka bir seferinde de yine Lazkiye´den gidiyorduk. Âniden dağ ci­hetinden kalabalık bir eşkıyâ grubu üzerimize hücûma kalktı. Onlarla baş etmemiz imkânsız diye düşündüm ve çok korktum. Benim bu hâlimi farkeden Ali Ömerî hazretleri;

“Korkma, bak onlara ne yapacağım!” buyurdu. Kılıcını sıyırdı. Atını onların tarafına sürdü. Kılıcını savurmaya başladı. Hâlbuki aralarında ol­dukça mesâfe vardı. Uzaktan savrulan kılıç her bir eşkıyânın kellesini yere düşürüyordu. Çok geçmeden kalanları geri çekilip, kaçtılar. Bu ke­râmet onun en garip ve nâdir kerâmetlerinden biri idi.

Lazkiye´de, Genç Ağa isminde îtibâr ve imkân sâhibi birisi vardı. Şeyh Ali Ömerî hazretlerine hürmet eder, duâsını almaya çalışırdı. Bu­nun çok azgın bir atı olup, kimse üzerine binmeye cesâret edemezdi. Hatta seyis bile korkusundan ata uzaktan yem ve su verirdi. Bir gün Şeyh Ali Ömerî hazretleri buraya geldi ve; “Bugün senin âsî, huysuz atına binmem îcab etti.” buyurdu. Genç Ağa buna şaştı ve;

“Efendim burada dilediğiniz kadar binilecek at var. Onlardan birini seçiniz. Zîrâ binmek istediğiniz bu huysuz hayvanın yanına bile yaklaş­mak imkânsız.” dedi. Şeyh Ali Ömerî hazretleri bu hayvana binmekte ıs­râr etti. Bunun üzerine Genç Ağa seyise emredip huysuz hayvanı dışarı bırakmasını istedi. Seyis, denileni yaptı. Hayvan dışarı çıktı. Şeyh Ali Ömerî hazretleri, hayvana yaklaşıp eliyle başına vurdu. Hayvanın aksiliği geçip uysallaştı ve başını eğdi. Daha sonra Ali Ömerî hazretleri besmele ile ona bindi ve doğruca Şeyh Muhammed Mağribî Câmii tarafına gitti. Burası, merdivenlerle çıkılan yaklaşık yetmiş basamak idi. Şeyh hazret­leri buraya geldi. Başka yoldan da çıkma imkânı olmadığını anlayınca, üzerinde olduğu hâlde atı bu merdivenlere sürdü. Çok geçmeden at ba­samak basamak tırmanmış ve tepesine çıkmıştı. Oradakiler buna hay­retle baktılar. Ali Ömerî hazretleri attan indi. Ata ve kendine hiçbir şey olmamıştı. Ondan başka bu şekilde çıkan hiç işitilmedi.

On iki imâmın sekizincisi İmâm-ı Ali Rızâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Sâlih bir zât anlatır: “Bir gün İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmâm hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeğe başladı. Dertli ol­duğu belliydi. İmâm hazretleri bana sordu. “Biliyor musunuz bu kuş ne diyor ” Ben de dedim ki: “Ehl-i beytten olan Peygamber efendimizin ev­lâtları daha iyi bilirler.” Hazret-i İmâm; “Bu kuş, şu evde bir yılan oldu­ğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!” buyurdu. İmâm hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içe­ride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.”

Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) İsfehan´a gittiği zaman, bir çok kimse sohbe­tiyle şe- reflendi. Bunların arasında bir genç vardı. Babası sohbete katıl­masına mâni olunca, genç hastalanıp yatağa düştü. Amr bin Osman bir süre sonra sohbetine katılanlardan bir grup ile gencin evine gitti. Genç, ondan birşeyler okumasını istedi. Bunun üzerine Amr bin Osman gence işâret ederek şu beyiti okudu:

Görem ki hasta seni niçin gelmez o tabîb.

Bir âyetini görmeye cân veririm, ben garîb.

Genç, bu beyiti dinleyince yatağından kalktı ve oturarak biraz daha okumasını istedi.

Can dostunun yüz çevirmesi hastalıktan beterdir.

Bâri yüzünü çevirme benden sen ey Habîb!

beytini okuyunca, hasta tamâmen sıhhat buldu. Babasının içinden geçir­diği bütün endişe kayboldu. Tövbe ederek oğlunu Amr bin Osman´a tes­lim etti. O da İslâm âlimlerinden oldu.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Ankaravî İsmâil Rusûhî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin dergâhının civârında bir bakkal dükkanı vardı. Bir akşam vakti bakkal sâhibi Yûsuf Efendi dükkanını ka­payacağı sırada dükkana gâyet yakışıklı ve kendini mânevî hâl kaplamış bir genç girdi. Genç kendisinden geçmiş ve ne yaptığının farkında olma­dığı için, bakkal genci kovmaya hazırlanırken, ansızın dükkan kapısı sarsılarak açıldı, İsmâil Ankaravî göründü ve; “Bu bîçâre, Allah adamla­rının dergâhı civârına îtimâd edip, güvenip geldi ve bu dükkana sığındı. Ev sâhipliği ve insanlık kâidesince sakın ona dokunmayasın. Sakın hâ­neni harâb etmeyesin.” diye îkâz ettikten sonra kayboldu. Böylece hem genç bakkalın hışmından, hem de bakkal gönül kırmaktan kurtuldu. Fa­kat bakkal, İsmâil Ankaravî´nin heybetli teveccühlerinin tesiriyle altı ay yatakta yattı. Çok tövbe ve istiğfar etti. Sıhhat ve âfiyete kavuşunca bü­tün malını dergahdaki talebelere sarf etti. İsmâil Ankaravî´ye talebe ol­makla şereflendi. Çileli bir hizmetten sonra, icâzet aldıysa da, vefâtına kadar hocasının hizmetinden ayrılmadı.

İstanbul´da bâzı kimseler, Hasan Ağa isminde birinin evinde toplanıp, Mevlevîlerin aleyhinde konuştular. Konuşmalarını; “Eğer mümkün olsa bir lokma ve yudum su verilecek kimseler değil.” diye bitirmişlerdi. Hasan Ağa da onların bu sözlerini tasvip ve tasdik etti. O anda bedeninde umûmî bir bozukluk, rahatsızlık meydana geldi. Yakıcı bir hummaya tu­tuldu. Humma ateşini gidermek için soğuk su, buz konduğu için vücûdu­nun tabiî sıcaklığı azaldı. Şişme ve susuzluk görüldü. Tanıdık tabipler gerekli çârelere baş vurup bir netice alamayınca, şifâ bulması için Anka- ravî İsmâil Rusûhî hazretlerine mürâcaat edip yardım istemesini tavsiye ettiler. Bunun üzerine edeb ve anlayış sâhibi bâzı zâtlar, Hasan Ağanın durumunu İsmâil Ankaravî´ye arz etti. İsmâil Ankaravî; “Onun şi­fâsı, der- vişlerin susuzluğunu gidermektedir.” dedi. Bu müjde Hasan Ağanın kula- ğına varınca, kısa zamanda pekçok sadaka dağıttı ve hayır hasenât yap- tı. Bulunduğu yerde dervişlerin ve gelip geçenlerin içip su­suzluklarını gi- dermeleri için hemen bir çeşme yaptırdı. İsmâil Ankaravî bu çeşmeden bir kap su doldurup bunu şifâ ve devâ olması için hayır duâda bulun- duktan sonra Hasan Ağaya gönderdi. Allahü teâlânın izni ile âcilen şifâ- ya kavuşacağını müjdeledi. Ancak o sudan bir yudum olsun kendisinin içmemesini tenbih etti. Suyu alan Hasan Ağa, Allahü teâlânın izni ile der- hal sıhhat buldu. Hummanın harâreti ve susuzluk hâli gitti. Bu­nunla bir- likte, Mevlevîler hakkındaki bozuk düşüncelerden kurtuldu. He­men İsmâ- il Ankaravî´nin huzûruna varıp, talebesi olmakla şereflendi.

Tâbiînin büyüklerinden, velî, fıkıh ve hadîs âlimi Atâ bin Ebû Rebâh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Pekçok kimseye ve devlet adamla­rına ders verirdi. Emevî halîfelerinden Velîd ve Süleymân bin Abdülmelik ondan ders alan talebeler arasındaydı. Süleymân bin Abdülmelik, Atâ hazretlerinin huzûruna gelir, diz çöker, hac ziyâretinin usûlünü, edeb- lerini öğrenip, sonra çocuklarına ilim öğrenmelerini teşvik ederdi. Yine Halîfe Velîd bin Abdülmelik (H.86-96) rivâyete göre kapıcısına; “Kapıda dur ve yoldan geçen ilk şahsı huzûruma getir. Onunla konuşa­lım.” dedi. Kapıcısı bir müddet bekledikten sonra Atâ bin Ebû Rebâh´ın geçmekte olduğunu gördü, fakat tanımıyordu. Ona seslenip; “Emîr-ül müminîn seni çağırıyor. İçeri buyur!” dedi. Atâ hazretleri içeri girince; “Ey Velîd! Selâ- münaleyküm.” dedi. Halîfe selâmı alıp, onunla sohbet etti; “Cehennem´- de Hembeb adında bir vâdi var. Zâlim hükümdârlar orada yanacaktır.” buyurmasıyla Halîfe Velîd, bayılıp yere düştü. Devrin âlimle­rinden ve daha sonra halîfe olan Ömer bin Abdülazîz; “Emir´i öldürdün!” deyince; “Ey Ömer! İş ciddîdir. Zulüm kötü bir şeydir. Şakaya gelmez.” buyurup, onunla müsâfeha etti. Ömer bin Abdülazîz daha sonra; “Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” dedi.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´ni ziyâret için, bir gün Sultan Ahmed Han Üsküdar´a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî haz­retlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Der­hal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddet Hüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ar­dınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; “Sulta­nım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; “Pâdişâhlar rikâbında yürüsün.” diye duâ etmişti.” buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.

Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:

“Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.

Ahmedî der, “Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur”,

Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı.”

Sultan Ahmed Han öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mus­tafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; “Ve aleyküm selâm.” de­diğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; “Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacak­sın.” buyurdular.” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâ­zesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; “Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün.” buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede´yi gönderdi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir de­fâsında şöyle anlattı: Bizim rûhumuzu, semâlara götürdüler. Cennet´i, Ce- hennem´i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allahü teâlâyı düşü­nü- yordum. Nice makâmlardan geçirdiler. Nihâyet ezeliyyet ağacını gör­düm. Sonra; “Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar.” diye yalvardım. Bana bildirildi ki: “Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yak- laşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O´nun ayağının to- zunu, gözüne sürme yap. O´nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd´in mîrâcı denir.)

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Emîr Hüseyin şöyle anlatmıştır: “Benim evim Kasr-ı Ârifân´da idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namazdan ve niyâzdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Behâeddîn Buhârî hazretleri câmiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp tebessüm ederdi. Nihâyet bir gece rüyâmda Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Mübârek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uya­nın- ca, beni bambaşka hâller kaplamıştı. Âniden Behâeddîn Buhârî haz­retleri evime geldi. Bana dedi ki; “Aynayı sana kim verdi ” “Siz verdiniz efen- dim.” dedim. “Niçin namaz kılıp, Kur´ân-ı kerîm okumazsın ” buyurdu. “Kur´ân-ı kerîm okumayı bilmiyorum.” dedim. “Ben sana namazı ve Kur´- ân-ı kerîmi öğretirim.” buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pekçok ihsâna ve nîmete gark etti.”

Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri anlatır: “Merv´de, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûrunda idim. Buhâ- râ´daki ehlimi, akrâbamı görmeyi çok arzûladım. Kardeşim Şemsüddîn´in vefât haberi geldi. Hazret-i Hâce´den izin istemeğe cesâret edemedim. Yakınlarından olan Emîr Hüseyin´e, bana izin almasını ricâ et­tim. Cumâ namazını kılıp mescidden çıkınca, Emîr Hüseyin, kardeşimin ölüm habe- rini hazret-i Hâce´ye arz etti. “Bu nasıl haberdir! Onun kardeşi sağdır. Onun kokusunu alıyorum, hem de pek yakından.” buyurdu. Sözleri biter bitmez, kardeşim Buhârâ´dan çıkageldi. Behâeddîn Buhârî´ye selâm verdi. Bunun üzerine hocam; “Ey Emîr Hüseyin! İşte Şemsüddîn.” bu­yurdu.

Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri anlatır: “Hâce hazretlerini sevmem ve sohbetinde bulunmamın sebebi şudur: Bir gün Buhârâ´da dükkânımda idim. Gelip dükkânıma oturdu ve Bâyezîd-i Bistâmî´nin bâzı menkıbelerini anlatmağa başladı. Anlattığı menkıbelerden biri şu idi: “Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: “Elbisemin ete­ğine bir kimse dokunsa, bana âşık olur ve ardımdan yürür.” Ve sonra buyurdu ki: “Eğer kaftanımın kolunu hareket ettirsem, Buhârâ´nın bü­yükleri, küçükleri bana âşık ve hayran olup, ev ve dükkânlarını bırakarak bana tâbi olurlar.” O sırada elini yeni üzerine koydu. O anda gözüm ye­nine daldı. Beni bir hâl kapladı. Kendimi kaybettim. Uzun zaman öyle kalmışım. Kendime gelince, muhabbeti beni kapladı. Ev ve dükkânı terk edip, hizmetini canıma minnet bildim.”

Buhârâ´da yetişen hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Be- hâeddîn Kışlakî hazretleri, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerini daha ilk gördüğünde; “Sen öyle yük- seklerde uçacak bir kuşsun ki, bu yolda senin arkadaşın ve uçuş yol­da- şın Ârif Dikgerânî olsa gerektir.” dedi. Bu söz üzerine Şâh-ı Nakşibend, Mevlânâ Ârif´i bir an evvel görmek iştiyâk ve arzûsuyla yan­maya başladı. Onun bu hâlini anlayan Kışlakî, Behâüddîn-i Buhârî´ye; “Gönlün Mevlânâ Ârif´i çok çekiyorsa, çağırayım gelsin.” buyurdu. Vakit öğle vakti idi. Bu sırada Ârif-i Dikgerânî hazretleri oraya iki buçuk günlük mesâfede bulu- nan köyünde çiftini sürmüş öğle namazını da edâ ettikten sonra talebe- leri ile sohbet etmekte idi. Behâeddîn Kışlakî evinin damına çıkarak; “Â- rif, Ârif, Ârif!” diye üç defâ seslendi. Sesi Allahü teâlânın izni ile mekân duvarını aşıp Ârif-i Dikgerânî hazretlerine ulaştı. Mevlânâ Ârif derhâl sohbeti kesip yanındakilere; “Beni Mevlânâ Behâeddîn Kışlakî çağırıyor. Hemen gitmeliyim. Sizler evlerinize dönebilirsiniz.” dedi. Acele ile yola çıktı. Aralarında bulunan mesâfeyi bir anda aldı. Kışlakî ile Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin bulundukları yere geldi. Behâeddîn-i Buhârî ile Ârif Dikgerânî´nin ilk karşılaşmaları, Kışlakî hazretlerinin vâsı­tası ile bu şekil- de oldu.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Behrullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebesi Ahmed Efendi ile bir gün dere kenarında oturuyorlardı. Talebesi kahve yapmakla meşguldü. Hocasına doğru bakınca kucağında bir yılan gördü ve korktu. Sonra yılan, Behrullah Efendinin kucağından inip gitti. Talebesinin merak içinde kaldığını fark edince; “Cinnîlerden idi. Hasankale´den geliyor. Dersini verdim gitti.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden fıkıh âlimi Bekrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir defâsında Mekke-i mükerremede talebesi Abdurrahim Şa´râvî ile mücâvir, komşu idiler. Harem-i şerîfte, Bâb-ı İbrâhim denilen yerde oturdukları bir sırada, hizmetçisi gelip, bâzı ihtiyaçlarını almak için para istedi. O sırada parası olmadığı için hizmetçiye; “İnşâallah ben birazdan gönderirim.” dedi. Sonra hizmetçi gitti. Fakat tekrar gelip, ısrarlı bir şekilde para istedi. Muhammed Bekrî önceki gibi cevap verdi. Fakat hizmetçi ısrarla para is­tiyordu. Hizmetçinin bu ısrârı karşısında Muham- med Bekrî, Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek için kalktı. Talebesi de o- nunla birlikte gitti. Muhammed Bekrî tavâf ederken şu sözleri söylüyordu:

“Yâ Rabbî! Bitkiler kurudu. Onları lütfedeceğin yağmur ile sula. Bize yardım eyle. Çünkü biz, senin lütuf ve ihsânını umuyoruz.” Bir müddet sonra Hindistanlı bir zât, Muhammed Bekrî´nin yanına gelerek, elini öptü. Cebinden, içerisinde bir mikdâr dinâr bulunan bir kese çıkarıp verdi ve; “Efendim! Bu kese size hediyedir. Bunu, Hindistan Sultânı gönderdi.” dedi. Bunun üzerine Muhammed Bekrî bu ihsânından dolayı Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı. Sonra o keseyi hizmetçisine verdi. Hizmetçi sevinçle ihtiyaçları karşılamak için çarşıya gitti.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbe­tinde, “Bir gün Bağdât´ta bir adam gördüm. Bin kırbaç dayak yediği hâlde hiç sesini çıkarmadı. Sonra kendisini cezâevine götürdüler. Peşini tâkib ettim ve niçin dövüldüğünü kendisinden sordum. Bir kadına âşık oldu­ğundan bu hâle düştüğünü söyledi. Bu kadar dayak yediği hâlde neden ses çıkarmadığını sordum. Sevgilim bana bakıyordu, dedi. Bunun üze­rine kendisine; “Ya Allahü teâlânın seni devamlı gördüğünü bilseydin hâ­lin nice olurdu ” dediğimde, hemen haykırarak yere düştü ve öldü.” bu­yurdu.

Gençliğimde Abadan´a gitmiştim. Cüzzamlı ve kör bir adamla karşı­laştım. Sarası tutmuş, karıncalar vücûduna üşüşmüş etini yiyorlardı. Ba­şını kaldırdım, kucağıma aldım, ayılıp, kendisi ile konuşmayı bekledim. Ayılınca; “Benimle Rabbim arasına giren bu boş adam kimdir Rabbim beni parça parça yapsa, benim O´na ancak sevgim artar.” dedi. Bundan sonra artık kul ile Allah arasında gördüğüm hiç bir hikmeti merak edip de, niçin böyle oluyor demedim.”

“Bir gün evime girince bir zât ile karşılaştım. İzinsiz, evime nasıl gi­rersin, sen kimsin dediğimde; “Ben kardeşin Hızır´ım.” dedi. Bana duâ et deyince, O; “Allah´ım! İbâdette bulunmasını buna kolaylaştır.” diye duâ etti. Biraz daha duâ et dedim. “Allah´ım! İbâdetinin gizli kalmasını buna nasîb eyle.” dedi.

Adamın biri elinde bıçak ile bir kadına musallat oldu. Güçlü olduğu için kimse adama engel olamıyordu. Kadın çırpınıp duruyordu. Bu es­nâda Bişr-i Hâfî rahmetullahi aleyh oradan geçmekte idi. Adama iyice yaklaşıp bir şey söyledi. Adam birden yere düştü. Kadın kurtuldu. Etrâ­fındakiler adamın yanına gittiler ve adamın zor nefes aldığını gördüler. Sana ne oldu diye sorulunca, adam; “Bilmiyorum, ihtiyar zât bana; “Se­nin bu yaptığını Allahü teâlâ görüyor.” deyince, ayaklarımın bağı çözüldü ve gördüğünüz gibi yere düştüm. Bu zât kimdir ” dedi. Bişr-i Hâfî´dir de­diler. Bunun üzerine adam; “Eyvâh ben onu bir daha nasıl göreceğim.” dedi ve kuvvetli bir sıtma hastalığına yakalanarak kısa bir zaman içinde öldü.

Bişr-i Hâfî hazretleri bir gün kabristandan geçiyordu. Mezardakilerin hallerini Allahü teâlâ gösterdi. Mezarları üzerinde bir şeyi paylaşıyorlardı. “Yâ Rabbî! Bunların ne yaptıklarını bana bildir.” dedi. Git, kendilerine sor diye bir ses duydu. Gitti sordu. Bir hafta önce, bir kimse üç İhlâs-ı şerîf okuyup bize gönderdi. O günden beri onun sevâbını taksim etmeye çalı­şıyoruz, henüz bitiremedik.” dediler.

Hasan Hayyât anlatır: Bir gün Bişr-i Hâfî´nin yanında idim. Birkaç kişi gelip, Bişr-i Hâfî´ye selâm verdi. Bişr-i Hâfî onlara siz kimsiniz deyince; “Biz Şam´dan geliyoruz, hacca gidiyoruz. Duânızı almak için size uğra­dık.” dediler. Bişr-i Hâfî onlara; “Allahü teâlâ sizden râzı olsun.” dedi. Onlar; “Bizimle hacca gelmek istemez misin ” diye sorunca; onlara; “Üç şartla: Yanımızda bir şey taşımayacağız, hiç kimseden bir şey istemeye­ceğiz, eğer birisi bize bir şey verirse kabûl etmeyeceğiz.” dedi. Onlar; “Yanımızda bir şey taşımamaya evet! Kimseden bir şey istememeye de evet! Fakat bize verileni kabûl etmemeye gelince, buna gücümüz yet­mez.” dediler. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî; “Siz Allahü teâlâya değil, hacı­ların azığına güvenerek yola çıkmışsınız.” buyurdular.

Bişr-i Hâfî hazretleri ilim, irfân ve fazîlet sâhibi olup, güzel ahlâklı idi. Onun üstünlüğünü herkes kabûl ederdi, hâlleri ve yaşayışı ile ilgili olarak Abbâs bin Dehkam diyor ki: “Dünyâya geldiği gibi ölen tek insan Bişr-i Hâfî´dir. Dünyâya malsız geldi ve malı olmadan gitti. Ölüm döşeğine yat­tığı sırada biri gelerek ondan bir şey istedi. Onun bir gömleği vardı. Onu da çıkardı, dilenciye verdi ve bir başka kimseden ödünç gömlek aldı ve o şekilde öldü. Yâni ölünce bir gömleği de yoktu. Gömleksiz geldi, gömlek­siz gitti.”

Bişr-i Hâfî hazretleri´nin üstünlüğünü, âlimler, velîler kabûl ettiği gibi, diğer insanlar ve hattâ hayvanlar bile kabûl ederdi. O Bağdât´a geldikten sonra hayvanlar sokakları kirletmez oldu. Çünkü Bişr-i Hâfî hazretleri so­kaklarda yalınayak geziyordu. Bağdât halkından biri bir gece hayvanıyla Bağdât sokaklarında giderken, hayvanın sokağı kirletmesi üzerine; “Ey­vah Bişr-i Hâfî öldü.” diyerek üzüldü. Araştırıp öğrendi ki hakîkaten Bişr-i Hâfî vefât edip, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuştu.

Hadîs-i şerîf âlimlerinin en büyüklerinden ve velîlerden İmâm-ı Buhâ- rî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Nasr bin Hasan es-Semerkandî anlatır: “1071 se­nesi yağmursuzluk yüzünden Semerkant´ta büyük bir kıtlık oldu. Halk bir kaç defâ yağmur duâsına çıktıysa da yağ- madı. O civarda yaşayan sâlih bir zât, Semerkant kâdısına gelerek; “Bir rüyâ gördüm size arz edeyim mi ” dedi. Kâdı “Anlat dinleyelim.” dedi. Adam; “Gördüm ki sen önden, halk arkandan Semerkant´tan çıkıyorsu- nuz ve İmâm-ı Buhârî hazretleri­nin mezarı başında duâ ediyorsunuz.” dedi ve olur ki cenâb-ı Hak bu se­bepten bize yağmur gönderir.” diye de ilâve etti. Buna karşılık kâdı; “Ne güzel rüyâ görmüşsün.” dedi. Daha sonra Kâdı efendi önden halk arka­dan Hartenk´e doğru yola çıktılar. İ- mâm-ı Buhârî hazretlerinin kabrine gelince gönülden duâ ettiler. Kimisi gözyaşları döktü ve onun hürmetine Allahü teâlâdan rahmet dilediler. Duâdan az zaman sonra yağmur yağ­maya başladı. Öyle yağmur yağdı ki yedi gün Hartenk´te beklemek zo­runda kaldılar. Semerkant´a gideme- diler.

Çukurova Bölgesi velîlerinden Cabbâr Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin hâl ve kerâmetleri meşhûr olmuş, ünü zamânın pâ­dişâhına kadar gitmişti. Sultan Dördüncü Murâd Han, Bağdât seferine giderken, Ceyhan Nehri üzerindeki târihî Misis Köprüsünü geçip Havrâ- niye köyüne geldiği zaman; “Bu yörede Cabbâr Dede diye meşhûr bir zât olduğunu işitiriz. Çağırın gelsin, kendisiyle görüşmek dileriz.” dedi. Vazî- feliler gidip Sultanın emrini bildirdiler. Cabbâr Dede, Sultânın emrini alır almaz atına binerek huzûruna geldi. Allahü teâlânın kudretiyle kerâ­met olarak orada bulunanlar, Cabbâr Dede´nin atının kaplan, elindeki kamçı- nın da kara yılan olduğunu gördüler. O zamâna kadar Cabbâr Dede´nin üstünlüğünü kabûl etmeyenler ise, gördükleri bu kerâmet kar­şısında pişmân oldular. Sultan Dördüncü Murâd Han, Cabbâr Dede´ye;

“Bağdât´ın fethi bana müyesser olacak mı ” diye sordu. Cabbâr Dede cevâbında;

“Haşmetlü pâdişâhım! Havraniye köyünde Genç Osman isminde bir delikanlı vardır. Onu da götürürsen, Bağdât geri alınacaktır”. Sultan Dör­düncü Murâd Han, Genç Osman´ı sefere götürdü. Böylece Bağdât fetho- lundu.

Cabbâr Dede´nin büyüklüğünü anlayamayan, onun devlet adamları ve diğer insanlar yanındaki îtibârını çekemeyen bâzı kimseler; “Cabbâr Dede´nin koyunları ekinlerimizi yiyerek zarar veriyor.” diye, zamânın Mi- sis Zaptiye Karakol Kumandanına şikâyet ettiler. Karakol kumandanı, iki zaptiye göndererek Cabbâr Dede´yi getirmelerini emretti. Zaptiyeler, Cabbâr Dede´nin dergâhına varıp, hakkında şikâyet olduğundan bahisle kumandanın kendisini istediğini bildirdiler. Cabbâr Dede, zaptiyelere gü­ler yüz ve hoş bir edâyla;

“Evlatlarım! Siz gidin ben kısa zaman içinde geliyorum.” dedi. Zapti­yeler onun yanından ayrıldıktan kısa bir zaman sonra Ceyhan Irmağının kenarına gitti. Seccâdesini ırmak üzerine atıp üstüne oturarak kısa bir zaman içinde karşı tarafta bulunan Zaptiye Karakoluna ulaştı. Köprüden geçerek gelen zaptiyeler, Cabbâr Dede´nin kendilerinden önce geldiğini görünce hayret edip, büyük bir velî olduğunu anladılar. Zaptiye Karakol Kumandanı, Cabbâr Dede´ye;

“Köylüler senden şikâyetçi. Koyunlarına köylünün ekinlerini yediri­yormuşsun. Onlara zarar veriyormuşsun, aslı var mı ” dedi. Cabbâr Dede, Kumandana;

“İki asker gönder, koyunlarımı onların ekin tarlasına sürsünler. Eğer ekini yerlerse suçlu olduğumu kabûl edeceğim.” dedi. Bunun üzerine kumandanın vazîfelendirdiği iki zaptiye, Cabbâr Dede´nin dergâhının ya­nına gitti. Koyunlarını o civârdaki köylülerin ekin tarlalarına sürdüler. Fa­kat hiç bir koyunun başkalarına âid olan bu tarlalardaki ekin ve otları yemediğini, Cabbâr Dede´ye âid olan tarla ve otlağa sürdükleri zaman ekin ve otları yediklerini gördüler. Tekrar karakola gelip olanları kuman­danlarına anlattılar. Kumandan, Cabbâr Dede´nin iftirâya uğradığını hük- medip, köylüleri azarladı. Câhil köylülerin bu hareketlerine üzülen Cab- bâr Dede, köylülere hitâben;

“Mahsülünüz bol olsun, fakat bereketi olmasın.” diye duâ etti.

Cabbâr Dede´nin hayâtı boyunca birçok hâl ve kerâmetleri görüldüğü gibi, vefât ettikten sonra da görülmüştür. Bir Ermeni, Cabbâr Dede´nin türbesinin karşısından yüklü olan kağnı arabasıyla gidiyordu. Kağnısı çamura saplandı. Bir hayli uğraşmasına rağmen çabaları boşa çıktı ve bir türlü kurtaramadı. Kendi kendine;

“Müslümanlar darda kaldıkları zaman; “Yetiş yâ Abdülkâdir Geylâ- nî!” diyorlar. Bir de ben çağırayım.” dedi ve; “Yetiş yâ Abdülkâdir Geylâ- nî!” diye seslendi. Bu sırada Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyeti tecessüm ederek Ermeniyi ve kağnısını bataklıktan kurtardı. Ermeniye yönelerek; “Bizi Bağdât´tan buraya kadar yoracağına, işte şu karşıda Cabbâr Dede var. Çağırsan hemen yetişir, sizi kurtarırdı.” bu­yurdu. Za- man zaman darda kalanların imdâdına yetişen Cabbâr Dede´nin türbesi- nin üzerine büyük bir nûr indiği ve geceleri türbesinde Kur´ân-ı kerîm okunduğu nakledilmektedir.

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden in- sanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip:

“Ey Resûlullah´ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz ” deyince, buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümü­zün hakîkatı meydana çıktı.” ve şu iki beyti okudu:

Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da,

İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde.

Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında,

Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.

Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, İmâm-ı Câ- fer´i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.”

Vezir: “Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” dedi.

Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ ede­medi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cel- lâtlara emir verdi.

“İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım za­man hemen başını vuracaksınız!”

Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hüküm­dâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık´a: “Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım.” dedi.

Câfer-i Sâdık hazretleri; “Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.” bu­yurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğur­ladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz ”

Hükümdar; “O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; “Onu incitirsen seni parça parça ederim.” diyordu. Bunu gö­rünce ne yapacağımı şaşırdım.” dedi.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık´ın evine gitti. Câfer-i Sâdık: “Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!”

İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; “Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder.” buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arka­dan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; “Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin.” dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin mübârek hanımı anlatır: “Mevlânâ hazretleri, bir gün namaza durdu. Sükûnet ve tevâzu içinde tâzim ve hürmetle Kur´ân-ı kerîm okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Evde bulu­nanlarla birlikte Mevlânâ´nın bu hâlini görüyor, hayretle ona bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip cenâb-ı Hakk´a uzun uzun yalvarıp yakararak duâsını yaptı. Onun bu hâli bana çok tesir etti, ağlamaya başladım. Sonra; “Ey efendi! Dünyâda ve âhirette biz günah­kârların ümîdi sensin. Bu kadar çok ibâdetinle, böyle korkar, ağlar, yalva­rırsan, biz bu tenbel hâlimizle kıyâmet gününde ne yaparız ” diye sor­dum. Yemîn ederek; “Allahü teâlânın bana verdiği nîmetlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibâdet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim, ziyâde kusûr ve nihâyetsiz eksiklikten başka bir şey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; “Ey Kerîm olan Allah´ım! Benim gibi bir âcizin, bir çâresi­zin kuvveti ve tâkatı ancak bu kadardır, mâzur buyur yâ Rabbî!” demek istiyorum. Yoksa O´na lâyık bir ibâdeti kim yapabilir ” buyurdu.

Hüsâmeddîn Çelebi anlatır: “Mevlânâ hazretlerinin son günüydü. Fevkalâde yiğit bir delikanlının, hocam Mevlânâ´nın bulunduğu yerde be­lirdiğini gördüm. Mevlânâ, kalkıp bu delikanlıyı karşılayarak, bana; “Dö­şeği kaldırın.” buyurdu. Ben hayret ettim. Çünkü hocam hasta idi. O deli­kanlının yanına varıp; “Siz kimsiniz ki, hocam hasta yatağından kalkarak sizi karşıladı ” diye sordum. O da; “Ben Azrâil´im. Rabbimizin emrini ye­rine getirmek, Mevlânâ´yı öbür âleme dâvet etmek için geldim.” dedi. Mevlânâ da; “Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” deyip Kelime-i şehâdet getirdi. Cemâziyelâhirin beşine rastlayan Pazar günü ikindi vaktinde fânî hayâta gözlerini yumdu.”

Mevlânâ hazretleri vefât edince, İmâm-ı İhtiyârüddîn gasl eyleyip yı­kadı. Gasl ânında gördüklerini şöyle anlattı: “Mevlânâ´nın mübârek ce­sedini yıkamaya başlayınca, üzerime öyle bir ayrılık acısı çöktü ki ağla­maktan kendimi alamadım. Yıkamak şöyle dursun, zerre kadar hareket etmeye kâdir olamadım. Yüzümü yüzüne dayayıp ağladım. Yardımcıla­rım hiç ses çıkarmıyor, bana mâni olmuyorlardı. Bir ara dayanamadım. Vücûduna sarılarak ağlamak istedim. O anda Mevlânâ´nın eli bileğimi sı­kıca tuttu. Korkumdan aklım başımdan gitti. Bayılmışım. Kulağıma uğultu hâlinde, sâhibini göremediğim sesler geliyordu; “Nûr, nûra karıştı. Âşık, Mâşuka kavuştu. Bunda endişe edecek bir şey yoktur. Çünkü, Allahü teâlânın velî kulları için, hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmazlar. Müminler ölmezler, belki fânî âlemden, sonsuz âleme naklolunurlar.” Bu sözler beni kendime getirdi.”

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Celâleddîn Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında meşhûr seyyah ve âlim İbn-i Battûta, Seyahat- nâme´sinde anlatır: “Çin taraflarında Celâleddîn Tebrîzî hazretle­rinin zi- yâretine gittim. Onun ikâmet ettiği yere iki gün mesâfe kala, tale­belerine misâfir oldum. Akşamleyin bana, nereden gelip nereye gittiğimi sordular. Onlara; “Ben Acem memleketinden gelip, Çin memleketine Celâleddîn hazretlerinin ziyâretine gidiyorum.” deyince, onlar da onun talebeleri ol- duklarını söylediler. Bana; “Her gece yatsı namazından sonra Celâleddîn hazretleri yanımıza gelir, bir saat yanımızda kalır ve ondan sonra gider.” dediler. Ben bu hâle çok sevindim ve hakîkaten yatsı namazından sonra talebeler bir telâş içine girdiler ve Celâleddîn hazretleri geldi. Biz orada onunla müşerref olduk, bir saat sohbet ettiler ve kalkıp gittiler. Sabah olunca, ben yine onun bulunduğu dağ köyüne hareket ettim. Yanına vardığım zaman elini öptüm. Benim memleketimi suâl ettiler. Acemistan olduğunu söyledim. Sonra şehrimi suâl etti. Bu­lunduğum şehri de ona söyledim. Sonra talebelerine; “Bu, benim bir Arab misâfirimdir. Ona çok izzet ve ikrâmda bulunun.” buyurdu. Ben de; “Efendim! Ben Arab deği- lim, ben Acemim.” dedim. Bana; “Yâ İbn-i Battûta! Senin falan deden Bağdât´tan oraya gitmiştir. Onun için senin aslın Arabdır. Ben de ona istinâden size Arab dedim.” buyurdu. Daha önce, benim öyle bir şeyden haberim yoktu. Memleketime döndükten sonra araştırdım. Baktım, hakîkaten o hazretin buyurduğu gibi dedem, Bağdât´tan oraya hicret etmiş ve bizim esas soyumuz Arab imiş.

Celâleddîn Tebrîzî Bedâyin şehrine vardığı sıralardaydı. Birgün evin önünde otururken, sokakta bir yoğurtçu göründü. O, yoğurt satmak behânesiyle eşkıyâlık yapıp milleti soyan bir adamdı. Celâleddîn-i Tebrî- zî, ona acıdı. Merhametinden keskin nazarlarla bakıp; “Muhammed aleyhisselâmın dîninde, böyle adamlar da olur.” buyurdu. Adam, hemen tövbe etti. Şeyh, ismini Ali koydu. Evine gidip yüz bin gümüş getirdi. Celâleddîn Tebrîzî hediyesini kabûl etti ve buyurdu ki: “Bu gümüşleri yine sen sakla, söylediğimiz yere harcarsın.” Vel-hâsıl bu gümüşleri her­kese, her muhtâca, verdiriyordu. Kimine yüz, kimine elli, kimine daha az, kimine daha çok verin diyordu. En az verdiği beş gümüş idi. Bu dağıtma işi bir müddet devâm etti. Bütün gümüşleri verdi. Sâdece bir gümüş kaldı. Tövbekâr olan bu talebesi, bundan sonrasını şöyle anlatır: Kal­bimden; “Bende bir gümüş kaldı. Hocamın en az ikrâmı ise beş gümüş­tür, bir kimseye daha verin derse, ben ne yapacağım.” diye düşünüyor­dum. Böyle düşünürken, bir dilenci çıka geldi. Şeyh bana: “Bir gümüşü de ona ver.” buyurdular.

Osmanlı âlimi ve büyük devlet adamı Celâlzâde Mustafa Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: Hikâye; Sâlihlerden birisi vefât etmişti. Cenâzesini sabahleyin kaldırmalarına rağmen, çok kalabalık olduğun­dan, ancak ikindiden sonra defnedilebilmişti. O beldenin sâlihlerinden bi­risi, defnedilen zâtı rüyâsında görüp, ne hâlde olduğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâ beni af ve mağfiret eyledi. Pekçok ih­sânlarda bulundu. Fakat çok çetin hesap verdim. Çünkü bir gün oruçlu idim. Bir arkadaşımın anbarının önünde oturdum. İftar zamânı gelince o anbardan bir buğday tânesi alıp, ikiye böldüm. Tam yiyeceğim sırada, benim olmadığını düşünerek, iki parça buğdayı tekrar yerine koydum. Bu sebeple, kırdığım o bir tâne buğday yüzünden sevaplarımdan alıp, o buğdayın sâhibine verdiler.”

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Seyyid Cemâleddîn Ezherî (rahmetullahi teâlâ aleyh) traş olmak üzere bir berber dükkânına gidip, orada boş olan başberberin sandalyesine oturdu. Berber tam traş edeceği zaman, zengin bir müşteri geldi. Seyyid hazretleri fakir görü­nüşlü olduğu için, berber onu bırakıp, yeni gelen müşteriyi traş etmeye başladı. Seyyid hazretleri birşey söylemeyip bekledi. O kimsenin traşı bi­tip, berber hazret-i Seyyid´i traş etmeye başlayınca, önceki gibi, zengin bir müşteri daha geldi. Berber yine traşı bırakıp, yeni gelen kimseyi traş etti. Bu hâl üç defâ tekrarlanınca, Seyyid hazretlerinin gayretine do­kundu. Bunların paraya düşkün olduklarını, insanlara ona göre muâmele ettiklerini düşünüp üzüldü. Ortada bulunan biley taşına; “Ey taş! Altın ol ki, bu kimsenin gözü doysun ve gönlü zengin olsun.” buyurdu. O taş, Allahü teâlânın izni ile o anda som altın hâline dönüştü. O altını alıp, hayretler içinde kalan berberin avcuna koydu. Berber bunun velîlerden olduğunu ve ona karşı büyük hatâ ettiğini anlayıp, çok üzüldü. Pişmân oldu. “Efendim! Özür dileriz. Sizi tanıyamadık. Sizi üzdük. Bizi affedip, hakkınızı helal ediniz.” dedi. Seyyid hazretleri buna cevâben; “Ben hak­kımı helâl ettim. Ama sakın ola ki bir daha, zengin biri geldi diye, traşına başladığın birini bırakıp da yeni gelen kimseye gitme. Bir kimsenin gön­lünü almak, birçok altın almaktan daha kıymetlidir. Fakirleri de hor görme. Senin, fakir görünüşlü olduğu için hakîr gördüğün o kimse, Allahü teâlânın, hürmetine taşı altına çevirdiği makbûl ve velî bir kulu olabilir. Böylece sen de, gelip geçici olan bir parça altın için, o makbûl zât hür­metine kavuşacağın hakîkî ve ebedî birçok nîmetten mahrûm olabilirsin.” diye nasîhat edip, oradan ayrıldı. Berber ise, yaptığına çok pişmân olup, mahcub bir şekilde Seyyid hazretlerinin arkasından bakakaldı.

Evliyâ hanımlardan Cevhere Berâsiyye (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) hazretleri hakkında, Hakim bin Câfer şöyle anlatır: “Bir gün Ebû Abdul­lah´ın evine gittim. Kuru bir yer üzerine oturmuştu. Daha önceleri geldi­ğimde altında bir minder, döşek görürdüm. Lâkin bu defâ altındaki döşek yoktu. Ona; “Ey Ebû Abdullah! Daha önceleri oturduğun minderi ne yap­tın. Şimdi kuru bir yer üzerine oturmuşsun dedim. Bunun üzerine o; “Dün gece Cevhere Hâtun beni uyandırdı ve bana; “Ey efendi! Şu ha­dîs-i şerîfi duymadın mı “Yer, Âdemoğlu için; Ey insanoğlu benimle aranda sâdece bir perde var. Yarın ise benim altımda (içimde) olursun.” “Ben de evet öyledir dedim. Bana; “Öyleyse bu yaygıyı kaldır. Artık ona ihtiyâcımız yok.” dedi. Ben de o yaygıyı kaldırdım.

Fas´ta yetişen velîlerden ve hâdîs âlimi Muhammed Cezûlî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin kabrinin bulunduğu belde küffâr eline geçince, talebesinin talebesi, hocamızı orada bırakmıyalım diyerek kab- rini açtırdı. Aradan yetmiş sene geçmesine rağmen, mübârek bede­ninin nasıl defnedilmiş ise o hâlde olduğunu gördüler. Onu sevenlerden birisi, Muhammed Cezûlî´nin alnına parmağını bastırdı. Alnındaki kan dağıldı. Parmağını kaldırınca, yine toplandı. Sanki canlı idi. Oradan mü­bârek bedenini alıp, Merrâkûş´a getirip defnettiler. Kabrinin üzerine bir de türbe yaptırdılar.

Konya´da yetişen evliyânın büyüklerinden Çelebi Hüsâmeddîn (rah- metullahi teâlâ aleyh) dostlarıyla birlikte bir gün bağa gitmişti. Orada dostlarına nasîhat ederken bir kimse gelip; “Efendim! Mevlânâ hazretle­rinin türbesinin üzerindeki alem düştü. Bir türlü yerine konulamadı.” dedi. Bunu işiten Çelebi Hüsâmeddîn çok üzüldü. Yüzlerinin rengi bembeyaz oldu. Onun fevkalâde üzüldüğünü gören dostları, bu kadar üzüntünün sebebini sordular. O da; “Mübârek hocamız Mevlânâ´nın yakınlarından biri vefât edeceği zaman bu gibi işâretler meydana gelmektedir. Şimdi ise kubbenin üzerindeki alem yıkılmış. Bundan, yakınlarından büyük bi­rinin vefât edeceği anlaşılmaktadır. Hesaplayınız, hocamız vefât edeli kaç sene oldu ” Onlar da; “On yıl oldu.” dediler. Bunun üzerine; “Beni eve götürünüz. Vefât edecek olan bu fakîrdir. Artık bizim de ömrümüz bitmiştir.” dedi. Çelebi Hüsâmeddîn´i hemen eve götürdüler. Alemin ye­rine konmasını Hasta olduğu günler Mevlânâ´nın oğlu Sultan Veled sık sık ziyâretine gelirdi. Bir gün üzüntüsünü bildiren şu sözleri söyledi: “Ba­bamın vefâtından sonra, hepimizi kanatlarınız altına aldınız. Sizin zamâ­nınızda hiçbir dert ve keder çekmeden huzûr içinde yaşayıp gidiyorduk. Sizden sonra hepimiz büyük bir ızdırâba düşeceğiz. Sizi kaybedince, biz kiminle dostluk kurup, kiminle görüşürüz ” Sonra kendini tutamayıp ağ­lamaya başladı. Çelebi Hüsâmeddîn bu hâle dayanamayıp buyurdu ki: “Ey mübârek hocamın oğlu Sultan Veled! Benim vefâtımdan sonra bir müşkilât ile karşılaşırsanız, bana tevessül ediniz! Eğer beni vâsıta ya­parsanız, ben de Allahü teâlâya yalvarır, müşkilâtınızın halli için duâ ederim. Biiznillah duâmız reddolunmaz.”

Mevlânâ hazretlerinin türbesinin aleminin yerine konulduğunu 1284 (H. 683) senesi Kasım ayının üçüne rastlayan Cumâ günü kendisine ha­ber verdiler. Hüsâmeddîn Çelebi buna çok sevindi ve; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek rûhunu teslîm etti. Hocasının türbesinin içine defnedildi.

Çorum velîlerinden Çerkez Şeyhi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rini çok seven Kürevî Hâfız Mustafa Efendi isminde bir zât vardı. Çerkez Şeyhi ona, kısa boylu ve çok şişman olduğu için Kürevî lakabını takmıştı. Bu zât her hafta hocasını ziyârete gelir ve evinde yapılan yoğurttan bir tas getirirdi. Bir hafta yine hanımına; “Bugün yoğurt çal da hocamı ziyâ­rete gideyim.” dedi. O gün çamaşır hazırlığında olan hanımı; “Yarın da süt götürüver. Ölmezsin ya.” dedi. Hâfız Efendi de sütü alıp hocasının evine gitti. Sıkıntı ile içeri girdi ve sütü hizmetçilere verdi. Biraz üzüntülü olarak hocasının yanına girdi. Çerkez Şeyhi onu kucaklayarak; “Kürevî mesele süt, yoğurt değil, dostluktur dostluk.” diyerek gönlünü aldı.

Hindistan´da yetişen çeştiyye yolunun büyük velîlerinden Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Çırağ la­kabının verilmesi şöyle anlatılır: Nizâmüddîn Evliyâ´nın dergâhında, bir­çok ileri gelen âlim toplanmıştı. Nasîruddîn Mahmûd, toplantıya biraz geç gelmişti. Nizâmüddîn Evliyâ ona yer göstererek, oturmasını söyledi. Nasîrüddîn Mahmûd ise; “Efendim, oturursam, bu muhterem cemâate sırtımı dönmüş olurum.” dedi. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ; “Çıra­ğın ve kandilin önü, ardı yoktur.” buyurdu. Yâni lambanın ne yüzü, ne de arkası vardır. O, ışıklarını her yöne saçar, ondan sonra Nasîruddîn Mahmûd bütün talebeler arasında “Çırağ” adıyla anıldı ve bu lakab ile meşhûr oldu.

Diğer bir rivâyet ise şöyledir: “Nizâmüddîn Evliyâ´nın dergâhının su ihtiyâcını karşılayacak bir sarnıç inşâ edilmekte idi. Gece yapılan bu işi aksatmak için, Sultan Gıyâsüddîn Tuğluk, yağ gönderilmesini durdurdu. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ´nın emri ile Nasîruddîn Mahmûd de­reden su getirip, kandillere koydu. Su, yağ gibi yandı. Bundan sonra ona Çırağ lakabı verildi.”

Yemen´de yetişen evliyânın büyüklerinden Da´lec bin Ahmed (rah- metullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak, Ebû Bekr bin Ali bin Abdullah haz- retleri, bir zâtın şöyle anlattığını nakletmiştir: “Bir Cumâ günü Cumâ namazı kılmak için mescide gitmiştim. Önümdeki safta vekarlı, huşû´ sâ­hibi bir zât gördüm. Devamlı namaz kılıyordu. Cumâ namazının başla­masına kadar nâfile namaz kıldı. Heybetinden, kalbimde ona karşı bir muhabbet hâsıl oldu. Sonra Cumâ namazı kılmaya kalktık. O gördüğüm zât, tedirgin bir hâlde elbisesine bürünerek, hep kendini birinden gizli­yordu. Namazdan sonra sebebini sordum. Şöyle dedi. Benim bir zâta borcum var. Bu sebeple mahcûbiyetimden böyle yapıyorum, dedi. Kime borcun var dedim. Şu arkamda duran zâta dedi. Meğer alacaklı olan zât, Da´lec bin Ahmed imiş. Bu sözleri Da´lec bin Ahmed´in o safta bulunan bir arkadaşı işiterek, gidip durumunu ona anlattı. Da´lec bin Ahmed de, bu zâtı evine getirmesini söyledi. Evine gittiklerinde yemek ikrâm edip, borçlu zâta; “Senin borcun unutuldu.” diyerek alacağını bağışladı. Ayrıca beş bin dirhem de hediye verdi ve; “Mescidde beni görüp, borçlu oldu­ğundan dolayı üzülüp sıkıntıya düştüğün için hakkını helâl et.” dedi.

Anadolu´da yetişen velîlerden Dede Molla (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin meşhur menkıbesi şöyle anlatılır: Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu bu zâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunu farket- memiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üze­rinde onu seyreden Sultan; “Baba duydun mu Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır´a gidi- yormuş” der. “Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner.” dedikten sonra işine devam eder. Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönül bağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sâhibi bir zât oldu­ğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; “Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı der. Bunun üze­rine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işâret ederek; “Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!” der. Pâdi- şâh; “İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister.” deyince; “İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!” diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâm eder. Biraz sonra, ordu yakla- şınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola ve­ren askerler grup grup aksakallı ihtiyar zâtın pilavından yemek için sof­raya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsını alır ve ordusuna ilerle emrini verir.

Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul´a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; “Mendilimi isterim” der. Sultan önce bir şey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sar­dığını hatırlar. İşte o asker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâ­metini de anlayınca, ona hürmet gösterip, bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

Osmanlı âlimlerinden ve evliyânın büyülerinden Dede Ömer Rûşenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında Tebriz´e gitmişti. Sultan Hasan, bir Cumâ gecesi onu dâvet etti. Meşhur âlimleri ve velîleri de çağırmıştı. Sultan bir ara âlimleri göstererek, şikâyette bulundu. Bunun üzerine Dede Ömer Rûşenî sultana şöyle nasihat etti: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Dînin direkleridir.” dedikten sonra, evliyânın meşhurlarından Bişr-i Hafî hazretlerinin bir gün yolda yere düşmüş bir kâğıt üzerindeki besmeleyi alıp temizleyip, güzel kokular sürerek hürmet göstermesi se­bebiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmasını, bu sebeple büyük bir velî oluşunu anlattıktan sonra; “Bu âlimlerin kalplerinde Allahü teâlânın ke­lâmı Kur´ân-ı kerîm, O´nun mübârek isimleri ve ilmi vardır. Onların bere­ketli nefeslerini koklayıp, Cennet kokularına kavuşasın. Peygamber efendimiz, Veysel Karânî için; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı esiyor.” buyurdu. Veysel Karânî hazretlerinin mübârek nefesleriyle nefsinizi te­mizleyiniz ki, Allahü teâlânın rahmetine kavuşasınız. Resûlullah efendi­miz; “Kim bir âlime ikrâm ederse, bana ikrâm etmiş olur. Bana ikrâm eden, Allahü teâlâya ikrâm etmiş olur. Allahü teâlâya ikram eden, Cen- net´e girer.” buyurdu. Âlimlere hürmet husûsunda âyet-i kerîmeler vardır. Bu hususta hadîs-i şerîfler de çoktur. Dolayısıyla âlimlere hürmet mutla- ka lâzımdır. Onlara kötülük yapmayı düşünmek, insanın felâketine ve Allahü teâlâdan uzaklaşmasına sebeb olur. Âlimleri kim zemmedip kö- tülerse, onların etlerini yemiş gibi olur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Âlimlerin etleri zehirlidir. Kim koklarsa hastalanır. Kim yerse ölür!” buyurdu.” Sultan Hasan büyük bir dikkatle bu sohbeti dinledikten sonra misâfirler dağıldı.

Velîlerden ve meşhûr tefsîr âlimi Dehhâk bin Müzâhim (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir Cumâ gecesi mescide gitmek üzere evden çıktı. Mescide vardığında bir gencin secdede ağladığını gördü. O genç secdede bir şeyler söylüyordu. Dinlemek için yanına yaklaştı. Allahü teâlâya şöyle ni- yaz ediyordu:

“Ey Celâl sâhibi olan Allah´ım! Sana güveniyorum. Maksadı sen olan kimseye ne mutlu. Ne mutlu o kimseye ki, senden korkar. Sıkıntısını derdini sana arz eder. O, senin sevginle dertlenmiştir. Hava kararıp, yal­nız kaldığında, sana yalvarıp, yakarır ve sen onun dileklerini duâsını ka­bûl edersin.

“Ey Celâl sâhibi olan Allah´ım! Sana güveniyorum.” diye ağlayarak tekrarladıkça, Dehhâk bin Müzâhim de ağlamaya başladı. O sırada şöyle bir ses duyuldu: “Lebbeyk ey kulum! Sen benim himâyemdesin. Bütün dediklerini işittim. Senin sesine melekler âşıktır. Bütün günahlarını affet­tim.” Daha sonra Dehhâk bin Müzâhim, ona selâm vererek; “Allahü teâlâ seni ve geceni mübârek eylesin. Sen kimsin ” dedi. “Râşid bin Süley­mân´ım.” deyince onunla karşılaşmayı çok istediğini hatırladı. Ona; “Bi­zimle berâber olmanız mümkün mü ” diye sorunca; “Çok zor. Âlemlerin Rabbine yakın olmak, O´na yalvarmak lezzeti varken, mahluklarla berâ­ber olunur, onlarla yakınlık kurulur mu ” dedi ve gözden kayboldu. Ne­reye gittiğini anlayamayan Dehhâk bin Müzâhim, Allahü teâlâya ölmeden önce onunla tekrar buluşmayı nasîb etmesi için yalvardı. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Dehhâk bin Müzâhim hac farîzasını yerine getirmek için Mekke´ye gitti. Kâbe´nin gölgesinde Râşid bin Süleymân oturmuş, huzûrunda Kur´ân-ı kerîmden En´âm sûresini okuyan bir grup gördü. O zât kalkıp, Dehhâk bin Müzâhim´le kucaklaştı ve müsâfehâ etti; “Allahü teâlâdan ölmeden önce bizi bir daha birbirimize kavuşturmasını istememiş miydin ” dedi. Dehhâk bin Müzâhim; “Evet.” dedikten sonra mescidde bulundukları gece gördüklerini anlatmasını isteyince, onu bir hal kapladı ve kendinden geçti. Kendine gelince vedalaşıp; “Ey Karde­şim! Allahü teâlâ bizi Cennet´te berâber eylesin. Orada ayrılık, yorgunluk ve hüzün yoktur.” dedikten sonra kayboldu. Dehhâk bin Müzâhim o zâtı bir daha göremedi.

Hindistan´da yetişen ve Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden olan Muhammed Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Bahr-ul-Me´ânî adlı eserdeki kelimeler, Kur´ân-ı kerîmin açıklamasıdır. Onun için çok kıymetlidir. O bu eserle ilgili olarak; eseri yazarken rüyâmda Kuba Mescidinde, Resûlullah efendimiz ile Eshâb-ı kirâmın hepsini ve hocama kadar gelen bütün büyük velîleri gördüm. Peygamber efendimiz bana; “Ey oğlum! Bahr-ul-Me´âni´yi getir.” buyurdu. Ben yazdıklarımı verdim. Gözden geçirdi ve Allahü teâlâya hamd edip; “Allahü teâlâ ilmini artır­sın.” buyurduktan sonra Farsça olarak; “Ey Eshâbım! Bu Bahr-ul-Me´- ânî´nin müellifi öyle birisidir ki, bütün Kur´ân-ı kerîmin mânâlarını be­yân ediyor. Eğer bütün yeryüzünde ilim kalkmış, ilimden bir yaprak bile kalmamış olsa bu şahıs, kalemi eline alıp, bütün ilimleri ezberden yaza­bilirdi.” buyurdular. Sonra kitabı hazret-i Ali´ye verdiler. O da mütâlaa et­tikten sonra Hasan-ı Basrî´ye verdi. O da Hâce Abdülvâhid bin Zeyd´e verdi. Şeyh Nasîruddîn Mahmûd´a gelinceye kadar herkes birbirine verdi.” demektedir.

Konya´da yetişen evliyâ hanımlardan ve Mevleviye tarîkatının bü­yüklerinden olan Destîne Hâtun (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) zamânında, Karahisar Mevlevî Dergâhına âit vakıflar vardı ve dergâha mensup kim­seler tarafından işletiliyordu. Devlet, Mevlevîleri bâzı yükümlülüklerden muaf tutmuştu. O sırada Karahisar sancağı vâlisi bâzı kötü kimselerin teşviki ile devletin Mevlevîlere tanıdığı muâfiyet hakkına riâyet etmeyip, sırf onların mallarını müsâdere etmek için iftirâ ile zengin olanları yaka­latıp hapsettirerek, mallarına el koydu. Bunların çoluk-çocuğu gelip du­rumlarını Destîne Hâtuna anlattılar. O da; “Eğer vâli onları hapisten çı­karmazsa yakalanacağı hastalıktan kurtulamaz.” diyerek gelenleri teselli etti. O sırada vâli çeşitli yerlerinden rahatsızlandı. Doktorlara gidip ilaç kullandıkça hastalığı daha da arttı. Vâlinin hanımı, Destîne Hâtunu sever ve ona hürmet gösterirdi. Kocasının rahatsızlığına çâre bulunamayınca, Destîne Hâtundan duâ istemeye gitti. Destîne Hâtun; “Sevdiklerimiz ha­pisten ve ayakları zincirden kurtulmadıkça murâd hâsıl olmaz.” dedi. Vâ­linin hanımı bunları işitince kocasının hastalık sebebini ve o kadar tedâvî görmesine rağmen niçin iyileşmediğini anladı. Durumu kocasına bildi­rince, derhal hapsettiği o şahısları serbest bıraktı. O anda iyileşti ve yap­tığına pişmân oldu. Allahü teâlânın lütfu ile hastalıktan kurtulmasının şükrânesi olarak dergâhta bulunanlara ikrâmda bulundu.

Rumeli evliyâsının büyüklerinden ve gâzî dervişlerden Dimitrofçalı Muslihuddîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilim tahsîlinden sonra, memleketinde sanat ile meşgûl oldu. İnsanlara bildiklerini öğretir, yanlış­lıkları düzeltir, garib ve kimsesizlere yardımda bulunur, herkese iyilik ederdi. Soğuk bir kış gününde, çoluk-çocuğunun maîşetini temin ettiği dükkânında çalışırken, bir kadın ve iki çocuğunun yoldan geçtiğini gördü. Çocukların hâline çok acıdı. Garîblerin üşüdükleri, yürüyüşlerinden belli oluyordu. Hemen peşlerinden koşup:

“Bre kadın, bu garibleri bu kış gününde sokağa döküp de nereye gi­diyorsun ” dedi. Çâresiz kadın, iki gözü iki çeşme ağlayarak; “Bu garîblerin babaları vefât etti. Yakınımızda bulunan bir zâlim de, eline ge­çirdiği sahte hüccetle (senetle), yetimlere babalarından mîrâs kalan çift­liği elde etmek istedi. Bu kış günü bizi tâciz ediyor.” dedi. Kadıncağız bunları anlatırken, hasmı da geldi. Muslihuddîn Efendi, adama çıkışıp; “Behey adam, bu garîbleri niçin incitirsin Senin gibiler bunlara yardım edecek yerde, bu fakirleri incitirse, kimden merhamet beklenir ” dedi. O adam da, kendisini savundu. Muslihuddîn Efendi, onları kâdıya götürdü. “Resûlullah efendimizin hürmetine bu kadıncağızın işlerini hallediverin.” dedi. Deliller, senetler karşılaştırıldı. Adamın yalan söylediği anlaşıldı. Elindeki hüccet, senet alınıp yırtıldı. Yetimler için yeniden hüccet yazıldı. Muslihuddîn Efendi, yetimlerin ihtiyaçlarını görüp köylerine gönderdi. Kadın ve çocuklar, yana yakıla duâ ettiler. O gece Muslihuddîn Efendi rüyâsında Resûlullah efendimizi görmekle şereflenip, hazret-i Ali´nin ter­biyesi ile müşerref olarak, aynı yola hizmet etmesi işâret edildi.

Muslihuddîn Efendi hazretlerinin vefâtından yıllar sonra, İbrâhim Paşa, 1600 senesinde Kanije kalesini kuşattı. Muslihuddîn Efendiyi se­venlerden Dimitrofçalı Gaybî ve Belgratlı Münîrî Efendiler, Dimitrofça´da Muslihuddîn Efendinin kabrine vardılar. Selâm verip, kabrini ziyâret etti­ler. Sonra da; “Şeyh Efendi, nice üstünlüklerini duyduk, nice hâllerine şâhid olduk. Tahkîkim neticesinde meydanların arslanının sen olduğunu anladım. Kanije´nin de Allahü teâlânın yardımı, Enbiyâ ve Evliyânın himmetiyle fetholması murâdımızdır.” dedikten sonra, Muslihuddîn Efen­dinin rûhu için Fetih sûresini okumaya başladılar. Sûre-i şerîfin yarısına doğru, Münîrî Efendi; “Elhamdülillah, kalenin fethine dâir işâret verildi.” deyip, sûre-i şerîfin tamâmını okuyup ruhûna bağışladı. O haftanın Cumâ günü, Kanije´yi koruyan düşman kuvvetlerine yardım geldi. Bir hafta savaş oldu. Kalenin barut deposuna ateş düşmesi netîcesi mey­dana gelen patlamada, kale muhâfızlarının mâneviyâtı iyice bozulup, Cumâ gecesi bir kısmı firâr etti. Kalede kalanlar, Cumartesi günü aman taleb edip, 8 Kasım Pazar günü kale teslim alındı. Burçlara Osmanlı sancağı dikildi.

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Fıkıh âlimi Ebû Tâhir şöyle anlatır: “Bir gün Kudüs´te bir medresenin ö- nünden geç­tim. Fıkıh âlimleri medresenin kapısında, üzerlerinde süslü elbiseler ol­duğu hâlde toplanmışlardı. Oradan geçip Ebû Abdullah el-Kureşî haz­retlerinin yanına döndüm. Geceyi orada geçirdim. Ertesi gün Ebû Ab­dullah Kureşî bana; “O medreseye git. Orada hoca ol!” dedi. Bu, büyük ve olması imkânsız bir işti. Oraya gidince, kapıcıların beni içeri almaya­caklarını zannettim. Fakat hiçbiri, içeri girmeme mâni olmadı. İçe- ri gir­dim. Müderrisin bir yere oturduğunu ve etrâfında birçok zâtın dâire hâ­linde ders halkası teşkil ettiklerini gördüm. Ben de onların arasına ka- tıl­mak istedim. Beni hakîr görerek yer açmadılar. Bunun üzerine arkala- rına oturdum. Sonra medreseye bir zât geldi. Müderris onu görünce, yü- zünün rengi değişti ve ona doğru giderek karşıladı. Oradakiler de peşi sı- ra git­tiler. Ben, orada birisine gelenin kim olduğunu sordum. Ondan, mü- nâ­kaşa ve münâzarası çok kuvvetli biri olduğunu, o gelince kimsenin ona cevap yetiştiremediğini, herkesin ondan korkup çekindiğini öğren- dim. O kişi baş köşeye oturup konuşmaya başlayınca, bende birşeyler olduğunu hissettim ve sorularına cevap vermeye başladım. Neticede, söyleyecek bir şeyi kalmadı. Oradakiler ve müderris, benim böyle ona hiç zorlanma­dan cevap vermeme çok şaşırdılar. Sırf bu yüzden hürmet ve saygı göstermeye başladılar. Münâzara eden o zât, müderrise döne- rek benim kim olduğumu sordu. Müderris bilmediğini söyleyince; “Med- reseler bu gibiler için inşâ edilmiştir.” dedi. Müderris buna çok sevindi ve yanıma gelerek benim kim olduğumu sordu. Ben de söyleyince; “Sizi bu medre­seye hoca kabûl ettik.” dedi. Ben, Ebû Abdullah el-Kureşî´nin ya- nına gitmek üzere kalkınca, hepsi kalkarak bana; “Bizim âdetimiz med- rese­mize hoca kabul ettiğimiz kişiyi, evine kadar uğurlarız.” dediler. Med- re­seden çıkınca, büyük bir kalabalık arkamdan yürümeye başladı. Gel­memelerini söyleyince geri döndüler. Ebû Abdullah Kureşî´nin huzûruna varınca; “Ey Tâhir! Niye onların gelmelerine mâni oldun Âdetlerini ye­rine getirselerdi.” buyurunca; “Efendim, zâtı âlinizin hatırını düşünerek onlara mâni oldum.” dedim. Bu olanlar onun kerâmetiydi. Ebû Abdullah Kureşî´nin vefâtına kadar o medresede hocalık yaptım.”

Fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerinden Ebû Affân Osman el-Yemenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, şöyle anlatılır: “Os- man el-Yemenî´nin bulunduğu köyde bir zengin vefât etti. Zamânın sul- tânı köyde bulunanlara; “O kim­senin evinin kapısını mühürleyin. Bütün mallarını Şeyh Osman´ın tale­belerinden iki kişinin huzûrunda tesbit edip, buraya gönderin.” diye bir emir yazarak, elçi ile gönderdi. Elçi, Osman el-Yemenî´nin iki talebesinin yanına gelerek, durumu onlara anlatınca; hocamızdan izin alalım dediler. Osman el-Yemenî, talebelerine bu işe karışmamalarını söyledi. Talebe, elçiye durumu söyleyince, elçi, onu zorla götürmek istedi. Bu esnâda Ebû Affân´ın dersinden çıkan talebeler arkadaşlarını kurtardılar. Bunun üzerine elçi, huzûruna gelerek kendi kendini yaraladı ve böylece Ebû Affân´a eziyet etmek istedi. Bu arada, durumu bildiren ve Ebû Affân´ın talebelerini suçlayan bir mektubu da sultâna gönderdi. Duruma çok kı­zan sultan, askerleri ile birlikte Zebîd beldesine gitmek üzere yola çıktı. Akşam oldu. Çok iyi bildikleri Zebîd köyünün yolunu bir türlü bulamadılar. Bu duruma çok şaşırdılar. Sabaha kadar buluruz ümîdiyle dolandılar. Yine yolu bulamadılar. Sabah olunca, bütün gece aynı yerin çevresinde dolandıklarının farkına vardılar. Sultan, bütün bunların Osman el-Yemenî hazretlerinin kerâmetlerinden olduğu- nu anladı. Derhâl cân u gönülden tövbe etti. Sonra Osman el-Yemenî´nin yanına gitti. Ondan af ve özür diledi. Osman el-Yemenî de onu affetti.”

Irak´ta yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr el-Betâihî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin yanına, bir defâsında Ebû Muhammed Şenbekî gitmişti. Huzûrunda büyük bir arslan vardı. Arslan, Ebû Bekr el-Betâihî´nin huzûrunda ağzını yüzünü toprağa sürüyordu. Ebû Bekr el-Betâihî ise, bâzı suâllere cevap veriyormuş gibi arslana bir şeyler söylü- yordu. Biraz sonra arslan oradan ayrılıp gitti. Ebû Muhammed Şenbekî, Ebû Bekr el-Betâihî´ye yaklaşıp; “Size hayvanlarla konuşup onlara fay- dalı olmak gibi nîmetleri ihsân eden Allahü teâlâ için bana söyler misi- niz O arslan size ne dedi Siz ona ne söylediniz ” dedi. Buyurdu ki: “Yâ Şenbekî! Arslan bana dedi ki, üç gündür ağzıma yiyecek bir şey al- madım. Açlık beni çok rahatsız etti. Seher vakti Allahü teâlâya yalvar- dım. Bana, senin rızkın, Hemâmiyye köyündeki bir inektir. Onu parça- layıp yiyeceksin. Onu avlarken sana da bir zarar isâbet ede­cek, denildi. Ben ise şimdi, bana geleceği bildirilen o zarardan korkuyo­rum. Ne yapa- yım Ben de arslanın anlattıklarını dinledikten sonra ona, sana isâbet edecek zarar, sağ tarafında hafif bir yaradır. O yara sebe­biyle bir hafta elem çekersin. Sonra yara iyi olur, dedim. Çünkü o köy­deki bir ineğin bu arslanın rızkı olduğunu, o ineği avlarken o köyden on bir kişinin çıkıp bu- na hücûm edeceklerini, adamlardan üçünün çarpışma sırasında ağır o- larak yaralanacağını, arslanın da sağ tarafından bir yara alacağını, yara- lılardan birinin öleceğini, bir saat sonra ikincisinin ve yedi saat sonra ü- çüncüsünün öleceğini, arslanın da bir hafta sonra yarasının iyi olacağını Levh-i mahfûzda görmüştüm.” diye anlattı.

Ebû Muhammed Şenbekî, bu anlattıklarını hayretle dinledikten sonra, hâdiseyi tâkib etmek üzere Hemâmiyye köyüne doğru yola çıktı. Oraya vardığında arslanın ondan önce köye vardığını gördü. Durum aynen Ebû Bekr el-Betâihî´nin bildirdiği gibi olmuştu. Bir hafta sonra Ebû Bekr el-Betâihî´nin yanına tekrar geldi. Baktı ki yine o arslan, Ebû Bekr el-Betâ- ihî´nin huzûrunda duruyordu ve yarası da iyileşmişti.

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk hazretleri şöyle anlatır: Hocam Muhammed bin Ali Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün bana yazdığı eserlerden bâzılarını verdi. “Bunları götür, Ceyhun Nehrine at!” dedi. Bunları alıp atmaya kıyamadım, götürüp evime bıraktım. Huzû­runa gelince; “Kitapları nehre attın mı Ne gördün deyince; “Hiçbir şey görmedim.” dedim. “O halde atmadın.” dedi. Kendi kendime dedim ki: “Şimdi bu husûsu merak ediyorum. Atarsam acaba ne olacak ” diyor­dum. Evime dönüp kitapları aldım, gönlüm râzı değildi ama nehrin kena­rına varıp kitapları nehre attım. Bir de baktım ki nehrin suyu ikiye ayrıldı. Suyun dibinde ağzı açık bir sandık ortaya çıktı. Attığım kitaplar sandığın içine düştü. Sonra sandığın kapağı kapandı, nehrin yarılan suyu birleşti. Hocama gidip gördüğüm hâdiseyi aynen anlattım. “İşte şimdi atmışsın.” dedi. Bu işin sırrını sordum. Buyurdu ki: “Tasavvuf ilmine dâir yazdığım o kitapları benden kardeşim hazret-i Hızır istedi. O gördüğün sandığı onun emriyle bir balık getirdi. Su onu ulaştırır.” dedi.

Ebû Bekr Verrâk hazretleri gençliğinde Kâbe´yi ziyâret için giderken, yolda yaşlı bir kadın; “Delikanlı sen kimsin ” diye sordu. “Garip bir ada­mım.” deyince de; “Rabbinle berâberken, O´nun yolunda yürürken, gur­betin verdiği sıkıntıdan şikâyet mi ediyorsun ” şeklinde sordu. Ebû Bekr Verrâk hazretleri, yürüyecek tâkatı kalmayıp dona kaldı. Orada ona mâ­nevî kapılar açtılar. “Dile bizden dilediğini.” dediler. O da; “Yâ Rabbî! Sen bilirsin ki, peygamberlerin ve yaratılanların serveri olan Muhammed aley- hisselâmın başına her türlü dert ve belâ geldi. Halbuki sen hiçbir kimseye hayırdan başka bir şey vermezsin. Belâya katlanmaya tâkatım kalmadı. Bulunduğum çâresizlikten beni kurtar.” diye yalvardı.

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Ebû Muhammed Abdürrezzâk diyor ki: Hocam bir defâsında bir merkeb gör- dü. Bir arslan saldırmış, onu yiyordu; yarısını bitirmişti. Sâhibi de uzaktan bakıyor, yanına yaklaşamıyordu. Bu hâli biraz seyretti. Sonra merkeb sâhibinin yanına gitti. “Benimle gel.” dedi. Birlikte arslanın yanına gittiler. Sonra merkebin sâhibine baktı ve üzülmüş görünce; “Tut şu arslanın ku- lağından al götür, merkebin yerine kullan.” dedi. Adam; “Efendim! Ben ondan korkarım.” dedi. “Korkma, sana bir şey yapamaz.” buyurdu. Adam arslanın kulağından tuttu, üzerine bindi, gitti. Bu hâli gö­ren insanlar hay-retle onlara bakıyorlardı.

Bir zaman sonra o adam, arslan ile birlikte Ebû Midyen hazretlerinin huzûruna gelerek; “Efendim! Bu arslan ben nereye gidersem oraya gidi­yor. Bana çok itâat ediyor, yanımdan ayrılmıyor. Fakat ben, alışkın ol­madığım için kendisinden çok korkuyorum. Onunla birlikte olmaya tâkat getiremiyorum.” dedi. Ebû Midyen rahmetullahi aleyh, arslana; “Şimdi git! Bir daha dönme! Ne zaman âdemoğluna eziyet verirsen, onlar da size musallat olurlar.” buyurdu.

Yemen´in büyük velîlerinden Ebû Muhammed Talhâ bin Îsâ (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kızkardeşinin oğlu Hibetullah Sücâf anlatır: “Hanımımın bir elbiseye ihtiyâcı vardı. Param olmadığı için alamadım. Üzüntülü hâlimle Ebû Muhammed Talhâ´nın kabrine gidip yalvardım. Beni hafif bir uyku hâli kapladı. O anda karşımda onu gör­düm. Bana; “Falan yerdeki filan kişiye git. Benden selâm söyle ve benim şu sözümü bildir. O sana ihtiyâcını verecektir.” buyurdu. Derhal kendime geldim. Buyurduğu köye gidip, o kişiyi buldum. Selâmını söyledim ve Ebû Muhammed Talhâ´nın; “Senin her biri çeşitli yerlerde olan beş küp altının var. Birisi de falan ağaç altındadır. Senden kırk dirhem istiyorum.” sözünü naklettim. O kişi; “Evet, Ebû Muhammed Talhâ bin Îsâ´nın dediği doğrudur. Hoş geldiniz. Bundan sonra ne ihtiyâcınız olursa ben karşıla­yacağım.” dedi ve ihtiyâcım olan şeyleri verdi.”

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) aslen Yemenli olup sonradan Medî­ne´ye gelmiştir. Yemen´de yalancı peygamberlerden Esvedi Ansî, Ebû Müslim Havlânî´yi sorguya çekip hazret-i Muhammed´in peygamber ol­duğuna inanır mısın ” dedi. “Evet.” deyince; “Benim peygamber oldu­ğuma inanır mısın ” diye sordu. Onun yalancı peygamber olduğunu be­lirtmek için; “İşitmedim.” cevâbını verdi. Bu soruyu birkaç defâ tekrarladı aynı cevâbı aldı. Bunun üzerine ona çok kızan Esvedi Ansî onu öldür­meye karar verdi. Büyük bir ateş yakılmasını emretti. Büyük bir ateş yak­tılar ve ateş iyice alevlenip kızarınca, Ebû Müslim Havlânî´yi içine atma­larını söyledi. Attılar fakat kendisini ateş yakmadı. Bu hâline şaşırıp kal­dılar. Sonra da Esvedi Ansî´ye; “Bunu memleketinde bırakma, memleke­tini karıştırır.” dediler. Bunun üzerine onu Yemen´den çıkardılar. O da Medîne´ye gitti. Medîne´ye vardığı sırada hazret-i Ebû Bekr halîfe idi. Hazret-i Ömer onu görünce nereli olduğunu sordu. Yemen´den geldiğini öğrenince; “Allahü teâlânın düşmanı Esvedi Ansî ateşe atıp da ateşin yakmadığı Müslim kardeşimiz ne hâldedir ” diye sordu. O kimsenin ken­disi olduğunu söyleyince, iyice anladıktan sonra onun alnından öptü. Sonra hazret-i Ebû Bekr´in huzûruna götürdü ve; “Allahü teâlâya hamd olsun ki ölmeden önce Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden İbrâhim aleyhisselâma yapılan muâmele gibi muâmele edilen birini görmeyi nasîb etti.” dedi.

Büyük velîlerden Ebû Saîd bin el-Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlatır: “Bir zaman, gönül ehli güzel haller sâhibi bir kısım ce­mâatle Mekke´den Irak´a gidiyorduk. Yol güzergâhında konaklayıp bir kuyu başında mola verdik. Çok susamıştık. Lâkin kuyudan su çekecek ipimiz yoktu. Paltolarımızdan şerit hâlinde bağlar kesip birbirine ekledik. Sonra bunu kovaya bağlayıp kuyudan su çekerek o cemâatte bulunanla­rın herbirine dağıttım. Kana kana su içip susuzluklarını giderdiler. Sonra kendim için kovayı kuyuya sarkıttım. İp koptu. Kova kuyuya düşüp kay­boldu. O sırada Allahü teâlânın kudretiyle kuyunun suyu ağzına kadar yükseliverdi. Sudan içtim. Bu hâli oradakiler de görüp hayretler içerisinde kaldılar. O zaman onlara dönüp; “Ey yol arkadaşlarım! Niye buna şaşı­yorsunuz ” dedim. Onlar; “Bu hârikulâde bir iş.” deyince, ben; “Evet öyle! Lâkin âlemlerin rabbi olan Allahü teâlânın kudretiyle olan bir iştir.” diye cevap verdim.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) küçük yaşta iken babasının yanında velî zâtla­rın sohbetlerine giderdi. Kur´ân-ı kerîm okumaya başladığı zaman babası onu Cumâ namazlarına götürmeye başladı. Bir seferinde yolda zamânın büyük âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden Ebü´l-Kâsım Bişr ile kar­şılaştılar. Ebü´l-Kâsım onları görünce, Ebü´l-Hayr Muhammed´e; “Bu ço­cuk kimindir ” diye sordu. “Bizimdir.” cevâbını verdi. Bunun üzerine gözleri dalan Ebü´l-Kâsım; “Evliyâlık makâmının boş kalacağını, bu der­vişlerin, talebelerin bizden sonra zâyi olacaklarını görürken bu dünyâdan gönül huzûru ile nasıl ayrılabilirim. Şimdi bu çocuğu görünce gönlüm ra­hatladı. Zîrâ velîlik makâmı buna nasîb olacak. Namazdan çıkınca, ço­cuğu bizim yanımıza getir.” dedi. Namazdan çıkınca Ebü´l-Kâsım Bişr´in yanına gittiler. O büyük zât Ebû Saîd´in babasına; “Ebû Saîd´i tutuver. Şu yüksekçe yerde ekmek vardır. Onu uzanıp alsın.” dedi. Babası kaldı­rınca, Ebû Saîd oradan ekmeği aldı. Ekmek arpadan olup, sıcaktı. Sı­caklığını elinde hissediyordu. Ebü´l-Kâsım ekmeği alıp, yarısını Ebû Saîd´e verdi ve; “Ye!” dedi. Yarısını da kendisi yedi. Bunun üzerine ba­bası; “Efendim bu ekmekten bana vermeyişinizin hikmeti nedir ” diye sordu. Ebü´l-Kâsım Bişr; “Ey Ebü´l-Hayr! O ekmeği otuz sene önce oraya koymuştum. Bize; insanların mânen ihyâsı, irşadları, doğru yolu bulma­ları bu ekmeğin elinde sıcak olduğu kimse ile olacaktır.” diye bildirildi. Müjdelenen kimse senin bu çocuğundur.” buyurdu. Sonra Ebû Saîd´e dönerek; “Bu kelimeleri hâtırında tut. Dâimâ söyle. Sübhâneke ve bi hamdike alâ hilmike ba´de ilmike subhâneke ve bihamdike alâ afvike ba´de kudretike.” Ebû Saîd Mîhenî bu sözleri ezberleyip devamlı söylerdi.

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin elinin biri kesilmişti. Bu hâdiseyi kendisi şöyle anlatır: “Lübnan taraflarında bir yerde bulunuyordum. Sultan gazâdan zaferle dönmüştü. Kimi gördüyse avucuna bir altın koyuyordu. Birini de bana verdi. Altını elimin içiyle değil de dış tarafında tutarak aldım. Onu bir arkadaşımın eteğine fırlattım. Daha sonra oradan ayrıldım. Şehirde bir yerde tesâdü­fen abdestsiz olarak üzerinde âyet-i kerîme yazılı kâğıt parçalarını tut­muş ve kaldırmış bulundum. Buna çok üzülmüştüm. Pazarda tanıdık bir­kaç kişi ile birlikte dolaşırken hırsızlık yapan birkaç kişi kaçıp kalabalığın arasına girdi. Bütün halkta bir karışıklık başladı. O sırada ben; “Onların reisi benim. Kimse sesini çıkarmasın.” dedim. Nihâyet emniyet görevlileri beni alıp götürdüler ve bir elimi kestiler. Gelen birisi beni tanıyıp görevli­lere; “Siz ne yapıyorsunuz Göklerin üzerimize yıkılmasını mı istiyorsu­nuz Bu sâlih bir kimsedir. İsmi de Ebü´l-Hayr Tinâtî´dir.” dedi. Bunun üzerine görevliler; “Eyvah mahvolduk.” dediler ve yaptıklarından pişman olup, üzüntülerini dile getirmeye başladılar. Ben onlara; “Korkulacak, üzülecek bir şey yok. Çünkü elim hâinlik yaptı ve kesilmeye müstehak oldu.” dedim. Bana şaşkınlıkla ne yaptığını sordular. Ben; “Elim bir şeye değmişti. Halbuki elim ondan daha temizdi ve o şey de gâzilerin parası idi. Elim bir şeye daha değmişti ama o şey elimden çok çok daha te­mizdi. Bu şey de Mushaf-ı şerîfti. Onu abdestsiz tutup kaldırmıştım.” de­dim. Bana; “Hakkınızı helâl edin.” dediler. Ben de üzülmemeleri için; “Size hakkımı helâl ettim. Elimi kestiğiniz için sizden bir hak talep etme­yeceğim.” dedim ve ayrıldım.”

Ebü´l-Hayr Akta (bu halde) evine dönünce, âile efrâdı feryâd etmişti. Onlara da; “Ortada ağlanacak, tâziye edilecek bir şey yok, aksine tebrik edilecek bir hal var. Şâyet elimiz kesilmeseydi, kalbimiz kesilecek, gön­lümüz ölüp gidecekti. Elimizin ne önemi var.” diye cevap verdi.

Başka bir rivâyet de şöyledir: Bir kısım insanlar kendisine; “Elinizin kesilmesine sebep ne oldu ” diye sordular. O; “Gençliğimde bir günah iş- ledim. O yüzden kestiler.” buyurdu. “Bunun ne zamandan beri oldu­ğunu ve sebebini öğrenmek isteriz.” dediler. O; “Ben Magribli idim. İçimde se- fere gitmek arzusu uyandı. İskenderiye´ye gelip on iki yıl ikâmet ettim.” Onlar; “İskenderiye mâmur bir şehirdir. Orada kalmak mümkündür. Fakat Şitt ve Dimyat arasında mâmur bir yer yoktur.” dediler. Ebü´l-Hayr; “Dim- yat´a dökülen ırmak kenarında kamıştan bir ev yapmıştım. O sıra­larda birçok yolcu Dimyat´a gelirdi. Akşam yemekleri yer ve sofralarını kalenin surlarından dışarıya silkelerlerdi. Dökülen ekmek parçalarına kö­peklerle berâber üşüşür ben de nasîbimi alırdım.

Yaz mevsiminde bütün azığım buydu. Kış olunca şöyle yaptım. Evi­min etrâfında çok saz yetişiyordu. Onun kökünün beyazını ve tâzesini alarak yerdim. Kurumuşlarını veya yaşlarını atardım. Azığım buydu.

Bir gün hatırıma; “Ey Ebü´l-Hayr! Sen halkın azığına ortak olmadığını zannediyorsun ve tevekkül üzere olduğunu iddiâ ediyorsun.” diye geldi. Sonra: “İlâhî! Senin izzetin hakkı için, bundan böyle elimi yerden biten şeylere uzatmayacağım ve onlardan hiçbir şey yemeyeceğim. Sâdece bana ihsânın ile göndereceğin şeyleri yiyeceğim.” dedim. Bunun üzerin­den on iki gün geçti, namazın farzını, sünnetini ve nâfilelerini edâ ettim. Sonra nâfileleri kılmaktan âciz kaldım. On iki gün de farzı kıldım. Sonra kıyamdan da âciz kaldım. On iki gün de oturarak farzları edâ ettim. Sonra oturmaktan da âciz kaldım. Artık farzları da edâ edemiyordum. Sonra Hak teâlâya sığındım. Gizlice niyâz edip yalvararak; “İlâhî! Benim üzerime farz ettiğin bir hizmetten geri kaldım. Kefil olduğun rızkımı gön­dermeni beklerim; o rızkı bana ihsân et.” dedim. O zaman önümde iki sofra belirdi. O sofralar her gece bana gelir oldu.

Bir gün meyvelerinin bâzısı yeşil, bâzısı kızarmış bir ağaç gördüm. Üzerine çiğ düştüğü için parıldıyordu. Çok hoşuma gitti. Bunlar bana etti­ğim yemini unutturdular. Elimi uzattım ve yemişlerden topladım. Bâzıları ağzımda, bâzıları elimde iken yeminimi hatırlattılar. Elimde olanları serp­tim, ağzımda olanları tükürdüm. Kendi kendime, mihnet ve belâ vakti erişti dedim. Harbemi ve kalkanımı uzağa attım. Bir yerde oturdum, elimi şakağıma dayadım. Daha tam karar tutmamış iken bir bölük atlı ve yaya gelip etrâfımı sardılar. Sonra beni alıp deniz kenarına götürdüler. Orada, oranın emîri (sultânı) atın üstünde duruyordu. Atlılar ve piyâdeler etrâfına toplanmışlardı. Bir topluluk elleri bağlı duruyordu. Beni de emirin önüne getirdiler. Bana; “Kimsin, necisin ” dedi. Ben; “Allahü teâlânın kulların­dan bir kulum.” dedim. Emir, o eli bağlı olanlara; “Bunu tanıyor musu­nuz ” diye sordu. Onlar, tanımadıklarını söylediler. Emir; “Bu sizin büyü­ğünüzdür. Kendinizi buna fedâ ediyorsunuz.” dedi. Sonra kararını verdi. O cemâatı birer birer götürdüler. Birer el ve birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince; “İleri gel ve elini uzat.” dediler. Elimi uzattım, kestiler. Aya­ğımı da uzatmamı söylediler. Ayağımı da uzattım. Ellerimi göğe kaldır­dım ve; “İlâhî! Elim günah işlemiştir. Ayağım günah işlemedi.” dedim. Ansızın onların arasından atın üzerinde duran birisi kendini yere attı; “Siz ne yapıyorsunuz. Göklerin üzerimize yıkılmasını mı istiyorsunuz. Bu Ebü´l-Hayr olup, sâlih kişidir.” dedi. O zaman emir atından indi. O kesil­miş elimi yerden kaldırarak öptü. Beni kucaklayarak ağladı. “Hakkını he­lâl et.” dedi. Ben helâl ettim ve; “Bu günah işlemiş bir el idi.” dedim. On­dan sonra ağladım.”

Başka bir rivâyette ise şöyle anlatılır: Ebü´l-Hayr hazretlerinin eli cüzzam hastalığına tutulmuştu. Tabibler; “Bu elin mutlaka kesilmesi lâ­zım.” dediler. Ama o buna râzı olmadı. Bunun üzerine talebeleri tabib- lere; “Namaza durana kadar sabrediniz. Çünkü o namazda iken kendin- den geçer ve bunun eleminden haberi olmaz.” dediler. Böyle ya­pıldı. Namazını tamamladığında elini kesilmiş buldu. Bu sebeple Ebü´l-Hayr hazretleri, Akta, eli kesik lakabıyla tanındı.

Bir gün, Bağdât´tan yanına bir grup misâfir geldi. Herbiri kendi hâlini ve mânevî üstünlüğünü anlatmak istiyordu. Ebü´l-Hayr bu konuşmalar­dan sıkıldı ve dışarı çıktı. Biraz sonra içeri bir arslan girdi. Orada bulu­nanların hepsi korkup, bir köşeye sığındılar ve sustular. Önceki anlattık­ları şeyleri unuttular. Ebü´l-Hayr içeriye girdi ve; “Ey kardeşim! Deminki iddiâlarınız nerede kaldı Demek onların hepsi boşmuş.” buyurdu ve arslanı dışarı çıkarıp, onları korkudan kurtardı.

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hüseyin Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin hizmetinde bulunan, daha evvel de Ebû Hamza ve Cüneyd-i Bağdâdî´ye hizmet etmiş olan Zeytûne isminde bir hizmetçi vardı. Soğuk bir gün idi. Ebü´l-Hüseyin Nûrî´ye; “Sana bir şeyler getireyim mi ” dedi. “Evet.” buyurdu. “Ne istersiniz ” dedi. “Ekmek ve süt” bu­yurdu. İstediklerini getirdi. Yanında kömür vardı. Kömürü eli ile karıştırır­ken eli karardı. Böyle iken ekmek yiyor ve üzerinde kömürün siyahlığı bulunan elinden süt akıyordu. Zeytûne onun bu hâlini küçümsedi. Bu dü­şünce ile dışarıya çıktı. Dışarı çıkınca yanına gelen bir kadın onun ete­ğine yapıştı ve; “Benim bohçamı sen çaldın.” dedi. Halkı etrafına topladı. Zeytûne´yi zabtiyeler götürüp hapse attılar. Durumu haber alan Ebü´l-Hü­seyin Nûrî vâliye giderek; “Bu kadın için tâkibât ve tahkîkat yapmayın.” dedi. Vâli; “Ben bunu nasıl yapabilirim ki, karşıda dâvâcısı var.” dedi. Ebü´l-Hüseyin Nûrî hazretleri kaybolan bohçanın gelmekte olduğunu söylediyse de vâli aldırış etmedi. Tam bu sırada bir kadın kaybolan boh­çayı getirdi. Ebü´l-Hüseyin Nûrî´nin kerâmet ehli büyük bir zât olduğunu anlayan vâli yaptıklarına pişman oldu ve Zeytûne´yi serbest bıraktırdı. Ebü´l-Hüseyin Nûrî Zeytûne´ye; “Benim hakkımda küçümseyici düşün­celerde bulunacak mısın ” buyurdu. Zeytûne de hatâsını anlayıp pişman oldu ve; “Aslâ böyle bir şey düşünmeyeceğim.” dedi ve tövbe etti.

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, Sultan İkinci Mu- râd Hanın otuz bin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yak- laştırmıyordu. Birgün Sultan Murâd, Emîr Sultan´ı ziyâret için gitti­ğinde; “Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getire- cek birisini verin de atı size gönderelim.” dedi. Bu arada Emîr Sultan´ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı. Sultâ- nın sözü üzerine; “Ah! Hocam bu hizmeti bize verse de, atı alıp gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam.” diye kalbinden geçirdi. Emîr Sultan hazretleri ona dönerek; “Ey Hacı Babam! Gidin o ata, “Senin şimdiki sâ- hibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup, fermânına mahkûm olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itâat edip, kötü huy- lardan vazgeçer misin ” deyin. Bakalım ne işâret eder ” dedi. O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan´ın dediklerini söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emîr Sultan; “Hacı Baba, o kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin.” dedi. Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi. Emîr Sultan hazretleri o ata bi­nip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı Baba da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid´at, kötü îtikâd sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid´at sâhiplerine ya­nına yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Fakîrullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hayatta iken mevsim bir ara sonbahardı. Evlerin damlarında bulgurlar serilmiş, kurutuluyordu. Ayın on ikinci gecesi mehtaplı bir ha­vada herkes Cumâ gecesi yatsı vaktini bekliyordu. Vakit girince Erzu­rumlu İbrâhim Hakkı minâreye ezân-ı Muhammedî´yi okumak üzere çık­tığında Tillo´nun doğu tarafının yağmur bulutları ile kaplanmış olduğunu ve herkesin kendi zâhirelerini damlardan toplamak için acele ettiklerini gördü. Ezân-ı şerîfi aceleyle okudu. Hocasının bulgurlarını toplamak için yardıma gitmek istiyordu. Minâreden aşağı indiğinde hocası erkek ço­cuklarını, torunlarını, hizmetçilerini toplamış bekliyorlardı. Onlara; “Efen­dim! Yukarı mahalledekiler yağmur yağabilir korkusuyla bulgurlarını top­luyorlar.” dedi. Hizmetçilerden biri yavaşça; “Biz de o tedbire başvurmak istedik. Fakat hocamız bize mâni olup; “Bulguru, yağmuru bırakıp câ­miye gidiniz, Cumâ gecesine tâzim edip hürmet gösteriniz.” buyurdu.” dediler.

Hep birlikte câminin sofasında yatsı namazını kıldılar. Sonra gökyü­zünü incelemeye koyuldular. Tillo üzerinde bulut ikiye ayrıldı. Evlerin bulunduğu kısımda zerre kadar bulut kalmadı. Biraz sonra şiddetli bir yağmur başladı. Tillo´nun etrâfında seller aktığı halde kasabanın üzerine bir damla bile düşmedi. Böylece Allahü teâlâ, o sevdiği kulunun hürme­tine kasabanın halkına aydınlık ve rahatlık ihsân eyledi.

Bir bahar günüydü. Aklî dengesini kaybetmiş deli bir bey, otuz kadar hizmetçisiyle İsmâil Fakîrullah´ı ziyârete geldi. Dergâhın kapısından izin almadan içeri girip edebi gözetmeden, Fakîrullah´a; “Güzel cânım! Seni nasıl bulacağımı merak eder, dururdum. Meğer ki buradasın. Allah rızâsı için bir kalk da güzel boyunu göreyim. Sonra bu tatlı cânımı sana kurban edeyim.” dedi.

O mübârek zât Allahü teâlânın ism-i şerîfini duyar duymaz ayağa kalktı. Bey ise hemen İsmâil Fakîrullah´ın ellerine sarıldı, öpmeye baş­ladı, sonra düşüp bayıldı. O da hizmetçilerine işâret edip; “Bu emîri mi­sâfir odasına götürüp yatırınız. Üzerine de çok yorgan örtünüz, uyusun ve aklı başına gelsin.” buyurdu.

İsmâil Fakîrullah´ın emrini derhal yerine getirdiler. Günlerdir uyku uyumayan bey, altı yorgan altında altı saat uyudu. Bu sırada İsmâil Fakî- rullah bir tabak içinde kuru üzüm getirtti. Üzümlere Kur´ân-ı kerîm­den bâzı âyet-i kerîmeler ve duâlar okudu. Sonra da talebelerinden Er­zurumlu İbrâhim Hakkı´ya; “Molla İbrâhim! O mecnûnun yatağının baş ucuna otur. Uyandığında ne isterse onu sana verelim, gel, götür.” bu­yurdu. Bunun üzerine misâfirin odasına girdiğinde o da uyandı ve; “Ben, Şeyh´in önünde tabak içinde bulunan kuru üzümleri isterim.” dedi. Fakîrullah hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arz etti. Tabağı verdiler, götürdü. Hepsini yiyip bitirdi. Sonra kalkıp abdest aldı. Aklı başına geldi. Altmış gündür namaz kılmayan mecnûn, o günün öğle namazını kıldı. O gece talebelerle berâber kaldı. Sabahleyin Fakîrullah hazretlerinin huzû­runa, vedâ etmek üzere gitti. Fakat cesâret edip içeri giremedi. Utancın­dan içeri bile bakamayıp, ayak üzerinde kararsız bir halde durdu. Bir müddet sonra kapının eşiğini öpüp, sürûr ile memleketine gitti. Fakîrullah hazretlerinin himmeti ve duâsı bereketiyle aklı başına gelip beyliğini de­vâm ettirdi.

Bir yaz günü Sıhranlı Şeyh Ali Efendi isminde mübârek bir zât elli iki talebesiyle hacdan geldi. Öğleye yakın İsmâil Fakîrullah hazretlerinin huzûruna girdi. Ali Efendi içeriye girince selâm vermedi, konuşmadı, el öpmedi, müsafehâ yapmadı. Edeple bir köşeye oturdu, başını önüne eğip öğle namazına kadar huzurda kaldı. Namazdan sonra da Allah´a ısmarladık demeden, selâm vermeden huzurdan ayrıldı ve bizim kaldı­ğımız odaya geldi. Yine selâm vermeden, konuşmadan, başını önüne eğip oturdu. İkindiye kadar Molla Osman ile murâkabe yaptılar. Akşam iftarında her yemekten birer lokma veya kaşık aldı. Molla Osman, Ali Efendiye çok hürmet gösterdi ve hizmet etti. Gece Molla Osman ile sa­baha kadar murâkabe edip iç âlemlerine daldılar. O geceyi de böyle ihyâ ettiler. Sabahleyin yine İsmâil Fakîrullah´ın huzûru ile şereflendi. Yine sessizce oturdu, dinledi ve bir müddet sonra ayağa kalktı. İsmâil Fakîrul- lah da ayağa kalkıp ona duâ etti. Hacı Ali Efendi el öpüp, konuş­madan dışarı çıktı. İsmâil Fakîrullah´ın talebeleri de Ali Efendiye hürmet edip, elini öptüler. Atına bindirerek Tillo´dan çıkıncaya kadar arkasından gidip onu uğurladılar. Orada uğurlayanlarla vedâlaştı ve talebeleriyle memle- ketine gitti. Eve gelince İbrâhim Hakkı babasına; “Efendim! Bu nasıl misâfirdir ki, herkesten çok izzet ve hürmet bulmuştur ” dedi.

Babası da; “Bu misâfir diğerlerine benzemez. Kâmil, olgun bir velî olup gönül sâhibidir. Bizim muhterem hocamızın hal ve şânına yakın bir derecesi vardır. Zîrâ bu hâlini merâk ettiğin zât; “Uzun zamandan beri âlemi dolaşırım. Çok memleketler gezdim. Elli seneden beri pekçok evli­yâyı ziyâret ettim. Zâhirde bilinmeyen evliyâ ile mânevî meclislerde gö­rüştüm. Ancak bu mübârek zâtın cümlesinden üstün derecelere sâhip, Gavs-ı âzam makâmında olduğunu müşâhede ettim. Bu muhterem ho­camızın vücûd-i şerîfini Allahü teâlânın aşkı yakmıştır. Buraya gelip İs­mâil Fakîrullah hazretlerinin mübârek yüzünü gördüğümde, kendimi o- nun gönül aynasında gördüm. İşte benim seyâhatim tamam oldu ve mu- râdıma kavuştum.” dedi.”

İbrâhim Hakkı babasına; “Bu hiç konuşmayan misâfir, bunları size ne zaman söyledi ” diye sordu. Cevâbında; “Biz kalplerimizle konuştuk. Hatta bundan başka daha pekçok hikmetler üzerinde uzun uzun sohbet ettik.” dedi.

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında İstanbul´da, Kağıthâne´de sabun fabrikası olan Rıfat Beyin babası Abdülvehhâb Efendi 1963´te vefât etti. Vefâtından birkaç sene evvel dedi ki: “Erzurum´da medrese tahsîlini bi­tirmiştim. Daha okumak istedim. Aradığım büyük âlimin Bitlis´te Abdül- celîl Efendi olduğunu söylediler. Bitlis´e gittim. Kendisini aradım. Van´a gitti, yakında gelir, bekle dediler. Sabredemedim, Van´a gittim. Sordu- ğumda; “Müks şeyhi Seyyid Fehim Arvâsî hazretleri Van´a geldi. Şâbâni- ye Câmiinde, onun yanındadır.” dediler. Oraya gittim. Hem de büyük â- lim Abdülcelîl Efendi, kürsüye çıkmış, herkes onu dinleyip isti­fâde etmek- tedir, diye düşünüyordum. Câmiye girdim. Herkes başını eğ­miş, edeple oturuyordu. Karşıda nûr gibi, tatlı bakışlı bir zât vardı. Her­kes buna karşı saygı ile dönmüştü. Abdülcelîl Efendi, her hâlde karşıdaki heybetli, tesirli zâttır, diyordum. Fakat, soracak kimse yoktu. Herkes, boynunu bükmüş önüne bakıyordu. Ansızın, önüme bir genç geldi. “Ne arıyorsunuz ” de- di. “Abdülcelîl Efendi hazretlerini arıyorum.” dedim. “İşte budur.” diyerek, en geri sırada boynunu bükmüş edeple oturan bi­rini gösterdi. “İstersen sen de otur.” dedi. “Karşıda oturan kimdir ” de­dim. “Seyyid Fehim haz- retleridir.” dedi. Nice zaman sonra, bu gencin, Seyyid Abdülhakîm Efendi olduğunu anladım. Biraz sonra ezan okundu. Sünnetler kılındı. Seyyid Fehim hazretleri imâm oldu. Safları düzelttik. İmâmla birlikte tekbir geti- rirken, bütün cemâat, elektrik çarpan kimse gibi titremeye başladık. Şim- di altmış sene oluyor. İmâmın o tekbir sesi hâtı­rıma geldikçe, titriyorum. Kalbimde, o gün olduğu gibi, bir hal oluyor.”

Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin önde gelen talebesi Seyyid Abdül- hakîm Efendi, onun sohbetlerinden çok istifâde etmişti. Bir gece benzeri olmayan bir sohbet oldu. Seyyid Abdülhakîm bu sohbette dinle­diklerini kendisi için yeterli görerek; “Bu sohbet bana yeter, alabileceğim her şeyi bu gece aldım.” diye düşündü. Sabah olunca üstâdı kendisin­den ibriğini istedi. Abdülhakîm Efendi ibriği bir elma ağacının altında bu­lunan ho- casına götürdü. Bu sırada hazret-i Seyyid; “Abdülhakîm! Bu ağaç ne a- ğacıdır ” diye sordu. “Elma ağacıdır efendim.” diye cevap alınca; “Bu ağacın bir gövdesi, dalları, dallarında da meyveleri vardır. Şimdi bir el- manın içindeki çekirdeği yiyen bir kurt, ben bütün elmayı ve elma ağacını yedim, onda olanları aldım dese, doğru olur mu ” buyurdu. Böylece Sey- yid Abdülhakîm Efendiye akşamki düşüncelerinin yanlış ol­duğunu bildirip, daha çok gayret etmesi gerektiğini işâret buyurdu.

Hazret-i Seyyid talebelerinin en üstünü olan Seyyid Abdülhakîm Efendiye hilâfetnâme vermeden beş yıl önce, kardeşlerine yazdığı mek­tupta buyurdu ki:

“Sevdiğim, kıymetli Seyyid İbrâhim ve Seyyid Tâhâ. Allahü teâlâ iki­nize de selâmet versin. Size çok duâ ettikten ve selâm eyledikten sonra, bildiğiniz gibi kardeşiniz Seyyid Molla Abdülhakîm geçen sonbaharda buraya gelmiş, ders okumaya başlamıştı. Bu fakir de onun dersini gâyet dikkatle ve tahkik ederek anlattım. O da gerek derste, gerek kendi ça­lışmalarında öylece dikkat ve tahkik eyledi. İlimden başka bir şeye bak­masına vakit bırakmadım. Şimdi, zamânımızdaki usûle göre kitapları bi­tirdi. Bu fakir, âlet ilimlerini, fıkıh ve hadîs ilimlerini okutmak için, üstadla- rımdan nasıl mezun olduysam, onu da öyle mezun eyledim. Siz­ler artık ona kardeş gözüyle bakmayınız. İlmin şerefini gözetmek için ona karşı çok tevâzû gösteriniz. Bunları sizin iyiliğiniz ve yükselmeniz için yazıyorum. Bundan başka ilme tevâzû göstermek, Allahü teâlâya tevâzû etmek demektir. Bu kısa yazımdan çok şeyler anlayınız! Esseyyid Fehim.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hayatta iken Şems Dâbîr, za­mânının bilgili şâirlerinden biriydi. Genc-i Şeker´den ders almıştı. Bir gün hocası Ferîdüddîn Şeker´in huzûrunda bir kasîde okudu. Bu kasîde ho­casının çok hoşuna gitti ve ona; “Bu fakirden istediğin bir şey var mı ” diye sordu. O da; “Efendim, annem çok yaşlıdır ve yardıma muhtaçtır. Fakat ben, fakirliğim yüzünden ona karşı vazifemi yapamıyorum.” dedi. Genc-i Şeker; “Pekâlâ, biraz Allah rızâsı için sadaka getir.” dedi. O da bi­raz bozuk para getirdi. Genc-i Şeker bu parayı oradakilere dağıttı. Bun­dan sonra Genc-i Şeker, Şems Dâbîr´in zengin olması için duâ etti. Bir­kaç ay sonra Şems Dâbîr Delhi´deki Sultan Nâsırüddîn Mahmûd tarafın­dan iyi bir vazifeye tâyin edildi. Daha sonra Sultânın hazînedârı oldu. Şems Dâbîr, Sultan Nâsırüddîn´in yerine geçen Sultan Balban zamâ­nında bile bu makamda kaldı ve kalan ömrünü Genc-i Şeker´in bereke­tiyle refah içinde geçirdi.

Evliyânın büyüklerinden Habîb-i Acemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hanımı, bir gün nafakalarının bittiğini, ev için erzâk lâzım olduğunu bildirdi. Habîb-i Acemî bir şey demeyip sustu. Sabahleyin; “Çalışmaya gidiyorum.” diyerek evden çıktı. Kulübesine gidip ibâdetle meşgûl oldu. Akşam eve gelince hanımına: “Öyle bir zâtın işinde çalışı­yorum ki gâyet cömerttir. O zâtın kereminden utandım da bir şey isteye­medim. On günde bir ücret vereceğini söylüyorlar. On gün sabret. On günlük olunca kendisi verecektir.” dedi. Onuncu gün olduğunda, kulube- sinde öğle namazını kıldıktan sonra, “Bu akşam hâtuna ne söyle­yeyim.” diye düşünüyordu.

Tam bu sırada Habîb-i Acemî´nin hânesine beyaz elbiseli kimseler geldi. Birisinin sırtında un çuvalı, birisinin sırtında yüzülmüş koyun, biri­sinin sırtında, içinde yağ, bal, baharat, vb. eşyâların bulunduğu bir tulum ve birisinin elinde, içinde 300 gümüş bulunan bir kese vardı. Habîb´in hânesinin kapısını çaldılar. Hâtun kapıyı araladı. Gelenler ellerindekileri- ni bıraktılar ve; “Bunları, efendinizin çalıştığı yerin sâhibi gönderdi. Eğer, Habîb işini artırırsa biz de ücretini artırırız diye söyledi.” deyip gittiler.

Habîb-i Acemî, akşam mahzun ve mahcûb bir şekilde evine döndü. Daha eve girmeden, içeriden tâze ekmek ve yemek kokuları geldi. Ha­nımı kendisini karşıladı ve şöyle söyledi: “Efendi! Kime çalışıyorsan, ha­kîkaten o çok iyi bir kimseymiş, ikrâm ve ihsân sâhibi bir zâtmış. Bugün öğle vaktinde şunları göndermiş. Ayrıca, Habîb´e söyle, eğer işini artı­rırsa biz de ücretini artırırız, diye haber göndermiş.” Bunun üzerine Habîb, hayretle; “Allah Allah, on gün çalıştım. Bana bu ihsânlarda bu­lundu. Demek daha çok çalışırsam kim bilir neler verecek.” dedi ve ken­dini tamâmen Hak teâlâya ibâdete verdi. Böylece Allahü teâlâya ibâdet edip, Hasan-ı Basrî hazretlerinin kalplere tesir eden sohbetleri ile yük­selerek duâsı makbûl büyük zâtlardan oldu. Edebi ve anlayışı fevkalâde olup, ilm-i siyâseti çok iyi bilirdi.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Habîb Ömerî Karamânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Sultan İkinci Bâyezîd Hânın şehzadesi Şehinşâh Bey´in nişancısı şöyle anlatır: Şeyh Habîb ile berâber akşam namazını kılıyorduk. Bir akrep, secde yerinden geçip, safın bir tarafına gitti. Ne olduğunu bilemediğimden aklım karmakarışık oldu. Namazda huzûrum kaçtı. Namazdan sonra yemek getirdiler. Fakat akrep sanki kafamın içini sokuyordu. Hep onu düşünüyordum. Bir türlü yemeği yiyemiyordum. Gönlümden geçirdiğim bu düşünceyi Allahü teâlâ, Şeyh Habîb´in kalbine ilhâm edince, bana; “O zavallı akrep bizim yanı­mıza geldi. Peygamber efendimizin; “İki karayı (yılan ve akrebi) gördü­ğünüzde öldürünüz!” hadîs-i şerîfine uyarak, onu namazda iken öldür­dük. Gönlünüzü meşgûl etmesin!” dedi. (Namazda yılanı ve akrebi öl­dürmek namazı bozmaz.) Böylece zihnimdeki endişe ortadan kalkmış oldu. Benim âdetlerimden olduğu için, gönlümden geçirerek; “Eğer ye­mek helâl ise Bismillâh.” diyerek yemeğe başladım. Bunun üzerine Şeyh Habîb; “Helâldir, şüphen olmasın!” dedi.

Bağdât´ta yaşayan büyük velîlerden ve Tâbiînden Habîb-i Râî (rah- metullahi teâlâ aleyh) çobanken bir ağaç çanağı vardı. Birgün bu ça­nağı bir taşın altına tuttu, biri bal, biri süt olmak üzere iki çeşme akmaya baş- ladı. Yanındakilerden biri onun yüksek kerâmetini görerek; “Efendim! Bu dereceye ne ile kavuştun ” diye sordu. Habîb-i Râî; “Muhammed Musta- fa´ya (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakla.” buyurdu. Devâm ede­rek; “Mûsâ aleyhisselâmın kavmi kendisine karşı oldukları halde hâre taşı (granit veya sert mermer) onlara su verdi. Derecesi Mûsâ aleyhis- selâmdan yüksek olan Resûlullah efendimize uyduktan sonra taş bana süt ve bal vermez mi ” buyurdu. Soran kimse; “Bana nasihat et.” dedi. Habîb-i Râî; “Kalbini hırs kutusu ve mîdeni haram kabı etme. Bun­lara dikkat eden kurtulur.” buyurdu.

Hacı Bayram-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İstanbul´u, Fâ­tih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velîdir. Tür­belerin kapatılma kararı çıktıktan sonra, her yere olduğu gibi Hacı Bay­ram-ı Velî hazretlerinin türbesine de kilit vurulmuştu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kırılmış, kapıyı da ardına kadar açık gördüler. Olayın birkaç defâ tekerrür etmesi üzerine ilgililerden biri; “Böyle şey olmaz, bu kapıyı elbette bir açan var.” demiş. Sonra bunun için iki polis vazifelendirmiş ve; “Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Şu kapıyı kim açıyorsa, hemen yakalayın.” diye de emir vermişti.

Polisler aldıkları bu emir gereğince, hazret-i Şeyh´in türbesi önünde sabah ezânı okununcaya kadar beklemişler. Sabah vakti âniden kilidin çıkardığı “Çat” sesi ile irkilmişler. İşte o zaman açılan kapıdan Hacı Bay­ram-ı Velî hazretlerinin tebessüm ederek kendilerine baktığını görmüş­ler. Türebyi bekleyen polislerden biri şaşkınlıktan düşüp bayılırken, diğe­rinin dili tutulmuş. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapıda nöbet tutmaya cesâret edememiştir.

Osmanlı devletinin kurluş yıllarında yaşayan evliyânın büyüklerinden Hacı Bektâş-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) her gün gelip, şimdiki der­gâhının bulunduğu yere otururdu. Onu sevenler; “Gâliba Hacı Bektâş-ı Velî hazretleri burada bir dergâh binâ edilmesini istiyor, o yüzden gelip buraya oturuyor” dediler. Daha sonra Hacı Bektâş-ı Velî´nin hizmetini gö­ren Sarı İsmâil´e, Hacı Bektâş´ı sevenlerden biri, buraya bir dergâh yap­tırmaya niyet ettiğini söyledi. Sarı İsmâil de, gelip durumu hocasına arz etti. Hacı Bektâş-ı Velî; “Ona söyle. Bir usta getirsin. Biz istediğimiz bü­yüklükte bir dâire çizelim. Ayrıca yeteri kadar taş getirtip, yonttursun, ha­zır etsin.” dedi.

Sarı İsmâil, bu durumu o şahsa bildirince, çok sevindi ve hemen bir mîmâr getirdi. Hacı Bektâş-ı Velî de kalkıp, mübârek eliyle şimdiki der­gâhın bulunduğu yeri çizdi. O mîmâr da, dergâhın inşâsı için yetecek kadar taş getirtip, yontturdu. Taşların yontulma işinin bittiği gecenin sa­bahı, herkes, dergâhın yapılmış olduğunu gördü. Dergâhı yaptıracak kimse, derhâl Sarı İsmâil´in yanına gelip; “Ben bu binânın yaptırılması i- çin usta getirdim, taş getirdim ve yaptırma sevâbına kavuşmak istedim. Fakat her kimse bir gecede yaptırmış.” diyerek üzüntülerini belirtti. Sarı İsmâil, durumu derhâl hocası Hacı Bektâş-ı Velî´ye bildirdi. Bunun üze­rine Hacı Bektâş-ı Velî; “Ey İsmâil! O beni sevene söyle, bu dergâhı zâ­hirden birisi gelip yaptırmadı. Allahü teâlânın izni ile bir anda yapıldı. Se­vâbı yine onun amel defterine yazılmıştır.” dedi. İsmâil durumu derhâl o kimseye bildirdi. O zât da Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı.

Anadolu´da yaşayan büyük velîlerden Hacım Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Afyonkarahisar´a varınca, bir süre burada kaldı. O sırada Karahisar Beyi Tokuz isimli bir şahıstı. Karahisar halkı beyin yanına gi­dip; “Falan kayanın yanında bir derviş kırk gündür yemez içmez. De­vamlı Allahü teâlâya ibâdet eder. Yanında da kara bir boğa var.” diye anlattılar. Bey; “Gelin yanına birlikte gidelim.” dedi. Huzûruna varınca, Hacım Sultan onlarla bir müddet konuşmadı. Sıcak bir gündü. Herkes çok susadı. Bey, “Eğer bu mübârek bir zât ise, bize su verir. Biz de içe­riz.” diye içinden geçirdi. Beyin bu düşüncesi Allahü teâlânın izni ile Ha­cım Sultan´a mâlum oldu. “Yâ Allah!” deyip kalktı ve elini kayaya vurduğu gibi, kayadan berrak bir su çıktı. Bunun üzerine Tokuz Bey, af dileyip; “Efendim, bizi bağışla. Duâ ve himmet eyle. Bizim şeyhimiz rehberimiz ol. Sana bir dergâh yapayım. Bâzı köyleri vakfedeyim. Dört-beş hizmetçi vereyim.” deyince, Hacım Sultan; “Ey Bey! Allahü teâlânın emriyle ho­cam bana; “Senin makâmın Germiyan´da Susuz denilen yerdir. Git orada otur.” buyurdu. Biz oraya gideriz. Bu pınarcık bizim yâdigârımız olsun. Şimdi siz kendi yerinize gidin.” dedi.

Bir gün bâzı kimseler Hacım Sultan hazretlerinin yanına, (Germi- yan da) Susuz denilen yerden gitmesini, eğer gitmezse zarar ve­recek- lerini söylemek için birisini gönderdiler. O şahıs geldiğinde, Hacım Sultan namaz kılıyordu. Namazı kıldıktan sonra, o şahıs Hacım Sultan´ın yanına yaklaşınca, titremeye başladı. Kalbinde bu hal ile bir yumuşama meyda- na geldi. Yanına varıp selâm verdi. Hacım Sultan selâmını alıp; “Ey yiğit! Söyle bakalım, seni gönderenler ne dediler, dinleyelim.” bu­yurdu. Bunun üzerine o yiğit ayağa kalkıp, Hacım Sultan´ın ellerine sa­rıldı; “Efendim! affeyle. Bana bedduâ etme.” dedi. Hacım Sultan; “Allahü teâlâ seni bu- raya gönderenlere de insâf versin. Ey yiğit! Evlâd-ı Resûl´e tâbi ol, uy. Onları sevenlerden ol. Kimseyi gıybet etme. Çünkü Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; Birbirinizi gıybet etmeyiniz! (Hucurât sû­resi: 12) buyurmak- tadır. Şimdi git zikr ve Allahü teâlâyı anmakla meşgûl ol.” buyurdu. O şa- hıs, geri dönünce, kendisini gönderen kimselerin ara­sına karışmadı. Va- kitlerini ibâdet ve zikirle geçirdi.

Büyük velî, fıkıh ve tasavvuf âlimi Muhammed Hâdimî (rahmetullahi teâlâ aleyh) eserlerine aldığı hadîs-i şerîflerin, sahih olup olmadığını iyi- ce araştırırdı. Eğer şüphelenirse, bizzat Peygamber efendimizden so­rup öğrenirdi. Medîne-i münevverede, Ravda-i mutahhera harem ağalığı va- zîfesini yapan Beşir Ağa, bu mevzûu şöyle anlattı: “İstanbul´a gelmiş­tim. Pâdişâh Birinci Mahmûd Han, Harem-i şerîften mâlûmât almak için beni huzûruna çağırmıştı. Hâl hatır sorduktan sonra; “Haremeyn-i şerîfeyn de nelere muttalî oldun ” diye suâl ettiler. Ben de gördüklerimi şöyle anlat- tım: “Hayretle gördüğüm hâdiselerden biri şudur: Ravda-i mutahherada (Peygamber efendimizin mübârek kabr-i şerîflerinde) gece temizlik yap- mak için çalışıyordum. Gece yarısına doğru Cebrâil aleyhisselâmın Re- sûlullah efendimizle görüşmek için geldiği Cibrîl kapısı birden açıldı. Bu saatte gelen kimdir diye kapıya koştum. Sakallı, nûr yüzlü biri ile kar- şılaştım. Bana selâm verdi. Selamı aldım ve; “Hoşgeldiniz efendim.” de- dim. Bana, gâyet sessiz bir şekilde cevap ver­dikten sonra, Peygamber efendimizin mübârek kabrinin ayak ucuna doğru gitti. Arkasından baka- kalmıştım. Orada bir müddet bekledi. Kabr-i şerîfe karşı bâzı şeyler söy- ledi. Çok dikkat etmeme rağmen anlayama­dım. İşi bitince arka arka gi- derek huzurdan ayrıldı. Çok merâk etmiştim. Yanıma geldiğinde büyük bir edeple; “Siz kimsiniz ve nerelisiniz ” diye sordum. O da; “İsmim Mu- hammed, Diyâr-ı Rûm´danım. Hâdim´de ikâmet ediyorum.” dedi. Bu gece yarısı ziyâretinizin hikmeti nedir ” diye suâl edince de; “İmâm-ı Birgivî´- nin Tarîkat-ı Muhammediye isimli kitabını şerh ediyorum. Bir hadîs-i şerî- fin sahih olup olmadığında şüpheye düştüm. Hemen gelip gördüğünüz gibi, Resûlullah efendimizin huzûr-ı şerîfle­rinde, bunu suâl eyledim. Sa- hih olduğu buyruldu.” dedi.

Son devir Türkistan velîlerinden Halîfe Kızılayak (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilgili olarak Seyyid bir zât şöyle anlattı: “Bir gün Halîfe-i Kızılaya- k´ın türbesinde oturuyordum. Bir ara türbe şiddetli bir şekilde sallandı. Kabir sanki birden açılıp kapandı. Bu hâdiseden çok müteessir olmuş- tum. Gücüm kuvvetim kesilmiş olarak bir müddet oturduktan sonra dışarı çıktım. Hep bu hâdiseyi düşünüyordum. Fakat bu hâlim uzun sür­medi. Çünkü Halîfe-i Kızılayak´ın Belh tarafına seyâhate çıkan oğlu Sirâcüddîn o gün zehir verilerek şehîd edilmiş ve o günün akşamı nâşı Kızılayak´a getirilmişti.”

1978 yılında komünistler Afganistan´da ihtilâl yapmış, buna karşı ci­hâdın alevlenmesi netîcesinde Rusları çağırmışlardı. Fakat çatışmalar hızlanarak devâm etmişti. İşte bu savaşlar sırasında Kızılayak´ın bâzı yerleri komünist devlet askerleri tarafından bombalanmıştı. Bir keresinde iki zırhlı helikopter Halîfe-i Kızılayak hazretlerinin hücre ve hânegâhının avlusuna birkaç roket fırlattıktan sonra câmi bitişiğinde ve medresenin içinde bulunan havuza bir bomba attılar. Bu bombadan câmi bir hayli hasar gördü. Helikopterler bundan sonra da câminin diğer tarafındaki Halîfe-i Kızılayak´ın türbesine yöneldiler. Fakat türbeye tam yaklaştıkları an helikopterlerin biri bir anda alevler içinde kaldı ve köyün hemen dı­şına kadar gittikten sonra yere çakıldı. Helikopterin içindekiler zor kurta­rıldılar. Halbuki orada ne uçaksavar ne de mücâhid birlikleri vardı. O zaman birkaç asker hânegâha gelerek hücrede bulunan bâzı kıymetli kitapları almışlar ve yerine komünizm muhtevâlı kitaplar bırakıp gitmiş­lerdi. Ayrıca daha önce Ruslara karşı kullanılan ve orada durmakta olan birkaç eski silâhı da götürmüşlerdi.

Bu olayın üzerinden çok zaman geçmemişti ki, hânegâha girenler bir bir delirdiler. Durmadan kendi ellerini ayaklarını dişliyorlardı. Hiç bir şe­kilde de tedâvî edilemediler. Nihâyet durumu anlayan bâzıları tarafından bu kişiler Halîfe-i Kızılayak´ın dergâhına getirildiler. Götürülen silâhlar yerlerine bırakıldı. Böylece tövbe ettikten sonra deliler iyileşebildi.

Diğer taraftan komünistler helikopterlerin uçaksavarla vurulduğunu iddiâ etmelerine rağmen, pilotlar bunu reddetmiş ve şöyle anlatmışlardır: “Tam türbeyi vurmak üzereydik. Türbe kapısından uzun boylu nohudî el­biseli sarıklı biri çıktı. Avucunun içi ateş doluydu. Elindeki ateşi bize doğ- ru fırlattı. Helikoptere gelen ateş bir anda her tarafımızı kaplayıverdi.”

Bağdât´ta yetişen büyük velîlerden Hammâd bin Müslim Debbâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak El-Keymanî el-Bez­zâz ve Ebü´l-Hasan Ali şöyle nakletmektedirler: Hammâd bin Müslim hazretlerinin vefâtından bir süre sonra şeyhimiz Abdülkâdir, yanında bir­çok âlimler olduğu halde Şunûzî kabristanını ziyâret etti. Şeyh Hammâd bin Müslim´in kabrinde arkasındaki cemâatle birlikte bir hayli durdu. Ayrı­lıp giderken güldü, neşeliydi. Sebebini soranlara şu cevâbı verdi:

1106 yılı Şâban ayının ortasında bir Cumâ günü Şeyh Hammâd´ın talebeleri ile birlikte Cumâ namazını Resafe´de kılmak maksadıyla Bağ- dât´tan çıktık. Şeyh de berâberimizdeydi. Nehrin kenarına geldiği­mizde Şeyh beni tuttuğu gibi nehrin içerisine fırlatıp attı. Hemen Cumâ guslüne niyet ettim. Üzerimde yünden bir cübbe elimde de başka bir cübbe vardı. Beni bırakıp gittiler. Sudan çıktım, cübbeyi sıktım ve onları tâkib ettim. Haddinden fazla üşümüştüm. Yanımdaki insanlardan bâzıları beni ısıt- mak istedilerse de Şeyh râzı olmadı, onları bu hareketten men etti ve; “Ben onu imtihân için yapıyorum. Çünkü o kımıldatılamayan bir dağ gibidir…” dedi.

Şimdi ise onu kabrinde, üzerinde cevher işlemeli nurdan bir elbise, başında yakuttan bir tâc, ellerinde altın bileziği, ayaklarında altından pa­buç olduğu halde gördüm. Yalnız sağ eli yoktu, sebebini sordum. “Seni o elimle nehre atmıştım. O gün çok eziyet çektin değil mi ” diye sordu. “Evet.” dedim. “Şimdi Allahü teâlâya duâ et de o elimi bana geri versin.” buyurdu.

Bunun üzerine ellerimi semâya kaldırıp, Allahü teâlâya duâ etmeye başladım. Beş bine yakın velî de kabirlerinden kalkıp Şeyhin elinin geri verilmesi için benimle duâ etti. Nihâyet Allahü teâlâ duâlarımızı kabûl ederek, ona elini geri verdi. Şeyh ferahladı ve çok sevindi. Yüzümde gördüğünüz bu sevinç ve neşe alâmetlerinin sebebi işte budur.

Evliyânın büyüklerinden ve Uşâkîlik tarîkatının kurucusu Hasan Hü- sâmeddîn Uşâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin türbe ve der- gâhı bir zelzele yüzünden, harâb olmuş ve çökmüştü. Kabir, sokak ze- mininden çok aşağı kaymıştı. Yağmur suları kabre doluyordu. Zamâ­nın Pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd Hân bir gece rüyâsında onu gördü. Uşâkî hazretleri sultâna; “Kabrimdeki mahzuru izâle ediniz.” dedi. Sultan uyanınca, hemen yakını Hacı Ali Paşayı huzûruna çağırıp, rüyâ­sını an- lattı. Sultan Abdülhamîd Hân, dergâhın yerini bilmiyordu. Hacı Ali Paşa- ya dergâhın ve türbenin yerini bulmasını söyledi. Hacı Ali Paşa, Kasım- paşa´da dergâhın ve türbenin yerini araştırarak, buldu. Dergâhın zelze- leden ve su baskınından sonra yıkık ve dökük bir hâlde olduğunu sul- tâna bildirdi. Sultânın emri ile, dergâh ve türbe yeniden yaptırılarak şim- dikii hâline getirildi.

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün Belh´deki meclisinde; “Yâ Rabbî! Bu meclistekilerden bugün kim günah işlemiş, kimin defteri siyah olmuş, kim günaha cesâret etmiş ise onu bağışla” dedi. Orada mezar açıp, devamlı kefenleri soyan birisi vardı. Gece olunca, eskisi gibi kabristana gitti. Bir mezarı açarken mezarın içinden, “Utanmaz mısın ki, Esam´ın huzûrunda bağışlandın ve şimdi aynı günahı işlersin.” sesini duydu. Kalktı ve Hâtim´in huzûruna geldi. Başından geçenleri anlattı ve tövbe etti.

Evliyânın büyüklerinden Hayr-ün-Nessâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin böyle isimlendirilmesine sebeb olan hâdise şöyle nakledilir: Muhammed bin İsmâil, hacca gitmek üzere memleketinden ayrıldı. Kû- fe´ye geldiğinde şehrin kapısında biri kendisini gördü. Bu kimsenin Hayr isminde bir kölesi vardı. Bu köle efendisinden kaçıp gitmişti. Bu kimse Kûfe şehrinin kapısında karşılaştığı Muhammed bin İsmâil´i kaçan kölesi Hayr´a benzetip: “Ey kaçak! Sen benim kölem olan Hayr´sın. Ben­den kaçtın ha! Çabuk gel buraya!” dedi. O ise hayretler içerisinde kaldı. Ne olduğunu anlayamamıştı. İnsanlar etrafına toplanmaya başladılar. O kimseye dönerek: “Vallahi bu senin kölen Hayr´dır.” dediler. Köle sâhibi bunu alıp, diğer kölelerini çalıştırdığı yere götürdü. Orası kumaş doku­nan bir atölye idi. Bez dokuyan kimseye nessâc denirdi. Muhammed bin İsmâil´i bir tezgâhın başına oturtup, “Önceki yaptığın işine devam et!” dediler. Bu işi ilk defa gördüğü hâlde, senelerdir sanki o işi yapıyormuş gibi çalışmaya başladı. Günler ve aylar böyle geçti. “Yâ Hayr!” diye çağı­rılırsa, “Efendim, buyurun!” diye cevap verir, “Ben sizin köleniz Hayr de­ğilim, başka bir kimseyim.” demezdi. Bir gece kalkıp abdest aldı, namaz kıldı ve “Yâ Rabbî! Benim hâlim sana mâlûmdur. Beni buradan kurtar.” diye duâ etti. İşin sâhibi Hayr´ın edebini, çok ibâdet ettiğini yakından tâ- kib ediyordu. Ertesi günü, iş sâhibi baktığında, bu hizmetçinin, kaçıp gitmiş olan Hayr ismindeki köleye hiç benzemediğini gördü. Yanına çağı­rıp: “Sen benim kölem olan Hayr değilsin. Ben yanılmışım. Kusurumu affet, hakkını helâl et. İstediğin yere gidebilirsin, serbestsin.” dedi. Mu- hammed bin İsmâil, Mekke´ye gidip bir müddet kaldı. Evliyâlık yo­lunda yüksek derecelere kavuştu. Öyle ki, Cüneyd-i Bağdâdî; “Hayr, ha­yırlımızdır.” buyururdu. Hayr-ı Nessâc hazretleri kendisine (Hayr) ismi ile hitâb edilmesinden hoşlanır, “Müslüman bir kimsenin verdiği ismi değiş­tirmek iyi olmaz.” diye söylerdi. Bundan sonra Hayr-ı Nessâc diye meş­hûr oldu.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden İbn-i Fârid (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Babam vefât edince, her şeyden uzaklaşıp, tamâ­men kendimi bu yola verdim. Fakat bu şekilde bana hiçbir şey hâsıl ol­madı. Nihâyet bir gün, Mısır medreselerinden birisine girmek istedim. Bu sırada medrese kapısında, bakkal olan yaşlı bir zâtın abdest aldığını gördüm. Fakat, din kitaplarında, bildirilen şekilde abdest almıyordu. Önce kollarını, sonra ayaklarını yıkayıp, sonra başını mesh edip, daha sonra yüzünü yıkamıştı. Gönlümden; “Bu ihtiyar ne acâyiptir. Bu yaşta, bir müslüman memleketinde, medrese kapısında, müslümanların âlimleri arasında bulunuyor da, şöyle usûlüne uygun bir abdest alamıyor.” dü­şüncesi geçti. Bunun üzerine o yaşlı zât bana bakıp: “Ey Ömer! Sana Mısır´da perdeler açılmaz, istediğini burada bulamazsın. Senin perdele­rinin açılması ve istediğin Hicâz´da, Mekke-i mükerremede olsa gerek. Oraya git! İstediğin şeyin hâsıl olması yakındır.” dedi.

Ben, onun evliyâullahtan olduğunu bilememiştim. Meğer o, böyle usûlüne uygun olmayan abdest almakla hâlini setredip gizlermiş. Bu du­rumları anlayınca, huzûrunda oturup: “Efendim, ben nerede, Mekke-i mükerreme nerede Hac mevsimi değildir ki, bana arkadaş olacak biri­sini bulayım.” dedim. Bunun üzerine eli ile işâret ederek; “İşte Mekke-i mükerreme önündedir.” dedi. Baktığımda, Mekke-i mükerremeyi gör­düm. Sonra o ihtiyardan ayrılıp, Mekke-i mükerremeye doğru yöneldim. Mekke-i mükerreme benim gözümün önünden kaybolmadı. Nihâyet Mekke-i mükerremeye vardım. Artık mânevî perdeler bir bir açılıyordu. Bundan sonra, Mekke-i mükerremenin dağlarında ve vâdilerinde dolaş­maya başladım. Öyle ki, kendimi hiç bilmediğim bir vâdide bulmuştum. Oradan Mekke-i mükerremenin uzaklığı, on günlük yoldu. Her gün Ha­rem-i şerîfte beş vakit cemâatle namazda hazır bulunurdum. Bu yere ge­lip giderken, bir yırtıcı hayvan bana arkadaş olurdu. Deve gibi dizi üze­rine çöküp: “Efendim! Bin, bin!” derdi. Her zaman binerdim. On beş yılım böyle geçti. Bir ara, ansızın o ihtiyar bakkalın sesi kulağıma geldi. “Ey Ömer! Kahire´ye gel. Vefâtımda hazır bulun.” dedi. Bu söz üzerine Kâhi­re´ye gittim. O zâtın vefâtı yakın bir vaziyetteydi. Selâm verdim. Selâ­mımı aldı. Bana birkaç dînâr verdi. Bunlarla techiz ve tekfinimi yap. Bir dînâr daha verip, bunu da tâbutumu taşıyanlara ver. Karâfe´de falanca yere tabutumu koy, dedi. Sonra şunları söyledi: “Bu sırada dağdan aşa­ğıya bir kimse iner. Onunla namazımı kıl. Sonra Allahü teâlânın dilediği şeyin olmasını bekle.” Onun tavsiyesi üzerine hareket ettim. Tâbutunu dediği yere koydum. Dağdan bir kişinin aşağıya doğru indiğini gördüm. Kuş gibi süratliydi. Ayağının yere dokunduğunu görmedim. Fakat ben o şahsı tanıyordum. O, çarşıda dolaşır, herkes kendisiyle alay ederdi. En­sesine vururlardı. Yanıma gelince; “Ey Ömer, gel cenâze namazını bir­likte kılalım.” dedi. Biraz ileri varınca, yerle gök arasında, yeşil ve beyaz kuşların bizimle birlikte namaz kıldıklarını gördüm. Namazı bitirdikten sonra, büyük bir yeşil kuş, o kuşlar arasından aşağıya indi. Tabutun alt yanına kondu. O, tabutu tutup, diğer kuşların arasına karıştı. Hepsi tesbîh ederek uçtular ve gözlerimizin önünden kayboldular. Ben bu hâle çok hayret ettim. Sonra yanımdaki o zât bana; “Ey Ömer! İşitmedin mi ki, şehidlerin rûhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Cennet´ten çıkıp, is­tedikleri yerde uçarlar. Bunlar kılıç şehidleridir. Muhabbet ve İlâhî sevgi şehidlerinin hem cesedleri ve hem de rûhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Bu zât da onlardan birisidir.” dedi.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Ebû Abdullah Muhammed bin Ber´a hazretleri diyor ki: Babam ile Mekke´de parasız kaldık. Ebû Abdullah bin Hafîf de yanımızdaydı. Güç hâl ile Me­dîne´ye geldik. Ben çocuktum, acıktım diyerek ağlardım. Babamı çok üz­düm. Babam dayanamadı. Hücre-i seâdete gelip; “Yâ Resûlallah! Bu ge- ce sana misâfiriz.” dedi. Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, başını kaldırıp güldü. Sonra ağladı. Gözünü açıp; “Resûlullah elime para verdi.” dedi. Avucunu açtı. Paraları gördüm. Bunları hem kullandık, hem sadaka verdik. Rahatça Şirâz´daki evimize geldik.

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Nakledildiğine göre Mekke-i Mükerremeye ulaşabilmek için sahrayı on dört senede kat edebildi. Bir müddet gidiyor, iki rekat namaz kılıyordu. Bu şekilde Mekke´ye ulaştı. Böyle bir zâtın gelmekte olduğunu, Harem-i şerîfte bulunan âlimler haber aldılar ve kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. Böyle zâtları karşıla­mak âdetleriydi. O ise, kimse beni tanımasın diye, bir kâfilenin önüne düşmüş geliyordu. Başka kimseler de kendisini karşılamak ve görmek istiyorlardı. Kâfilenin önünde bulunan İbrâhim bin Edhem´e yaklaşıp: “Acaba İbrâhim bin Edhem yaklaştı mı Harem-i şerîfin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da…” dediler. O ise, “Bırakın o kötü kimseyi! On­dan ne istiyorsunuz ” buyurdu. O kimseler, İbrâhim bin Edhem´in ense­sine bir tokat vurdular ve; “Sen öyle yüksek bir zâta nasıl kötü diyebilir­sin. Böyle söylemekle asıl sen kötü oluyorsun.” dediler. İbrâhim bin Edhem de; “İşte ben de aynı şeyi söylüyorum.” buyurdular.

Onlar ayrılıp gittikten sonra kendi nefsine şöyle diyordu: “Sen ne ka­dar ahmaksın ve cüretlisin. Mekke âlimlerinin seni karşılamalarını mı arzu ediyorsun Halbuki onlar mübârek ve muhterem zâtlardır. Böyle bir şeyi istemeye sen nasıl cesâret edebiliyorsun Ama sen -tokat vurul­makla- sana asıl lâyık olana kavuştun.” Nitekim kendisini tanıyıp özür dilediler. Burada kısa zamanda kendisine eş-dost buldu. Çalışıp-kazana­rak, alın teri ile nafakasını temin ederdi.

Nakledildiğine göre, memleketinden (Belh´ten) ayrıldığında geride süt emen bir oğlu kalmıştı. Çocuk büyüdü. Zengin oldu. Vâlidesine, babasını sordu. O da, “Baban kayboldu. Mekke´de bulunduğuna dâir bâzı haber­ler var.” dedi. Oğlu; “Anneciğim, ben gidip, babamı bulmaya çalışacağım ve hizmetinde bulunacağım.” dedi. Her tarafa haber gönderip, bu sene hacca gitmek isteyenlerin kendisine gelmelerini, masraflarını kendisinin karşılayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine dört bin kişi geldi. Hep­sinin masraflarını karşılayıp, hem haccetme, hem de babasına kavuş­mak arzusuyla yola çıktı. Kâbe-i muazzamaya varınca, orada hırka giy­miş, yamalı elbiseli kimseler gördü ve onlara babasını sordu. Onlar; “O bizim hocamızdır, Mekke dışından, sırtında odun getirip, satar, parası ile de ekmek alıp bize verir.” dediler. Genç sahraya çıktı. Bir ihtiyarın ağır odun yüklenmiş olarak geldiğini gördü. Kendisini tâkib etti. O, pazara gi­dip odunları sattı. Parası ile ekmek alıp dostlarına ikrâm etti. Onlar ek­mek yerken, o da namaz kılıyordu. Dostlarıyla birlikte tavaf yaparlarken, güzel yüzlü bir genç karşısına gelip durdu. İbrâhim bin Edhem ona bakı­yordu. Tavafı bitirdikten sonra; “O gence bu kadar dikkatle bakmanızın hikmetini anlayamadık.” dediler. Buyurdu ki: “Ben, Belh´ten ayrılırken süt emme çağında bir çocuğum kalmıştı. Bu genç odur.” O genç, “Babam benden kaçar.” endişesiyle, kendisini belli etmiyor, fakat her gün gelip babasını seyrediyordu. İbrâhim bin Edhem bir gün, dostlarından birini alıp, Belh´ten gelen hacı kâfilesinin yanına gitti. Atlastan bir çadır orta­sında bir kürsü olduğunu ve oğlunun o kürsüde oturup Kur´ân-ı kerîm okuduğunu gördü. Genç; “Her halde, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir belâ ve imtihândır.” (Tegâbün sûresi:15) meâlindeki âyet-i kerî­meyi okuyordu. Bunu duyunca geri dönüp gitti. Yanındaki dostu, gencin yanı- na gitti. Kur´ân-ı kerîm okuması bittikten sonra gence; “Nerelisin ” dedi. O da “Belhliyim.” deyince, “Kimin oğlusun ” dedi. O da; “İbrâhim bin Ed- hem´in oğluyum. Onu ilk defâ dün gördüm. Ama o muydu, değil miydi, i- yice bilemiyorum. Benden uzaklaşır korkusuyla kendisine de so­rama- dım.” dedi. Gelen zât; “Gelin sizi onun yanına götüreyim.” dedi. Bundan sonra berâberce İbrâhim bin Edhem´in yanına geldiler. Genç, babasını görünce kendinden geçecek şekilde ağladı. Kendine geldiğinde baba- sına selâm verdi. Babası selâmını alıp, bağrına bastı ve; “Hangi din- densin ” diye sordu. Genç; “İslâm dînindenim.” dedi. İbrâhim bin Edhem; “Elhamdülillah! Kur´ân-ı kerîmi de biliyorsun. Peki ilim de tahsil ettin mi ” buyurdu. Oğlu; “Evet!” deyince, o yine hamdetti. Oğlunu ya­nına alıp el- lerini semâya çevirdi. “Yâ Rabbî! İmdâdıma yetiş!” diye yal­varmaya baş- ladı. Bunu gören yakınları; “Yâ İbrâhim, ne oldu, niçin yal­varıyorsun ” diye sordular. Onlara; “Oğlumu bağrıma basınca şefkati ve sevgisi kal- bimde kaynadı. Bunun üzerine bir nidâ geldi: “Yâ İbrâhim! Beni sevdiğini iddiâ ediyorsun. Fakat benimle berâber başkalarını da se­viyorsun. Dost- luğumuza ortak katıyorsun. Bir kalpte iki sevgi olur mu Bu dostluğa sı- ğar mı ” Bunu işitince duâ edip; “İzzet, ikrâm sâhibi olan Allah´ım! İmdâ- dıma yetiş! Eğer oğlumun muhabbeti, beni, senin sevgin­den alıkoya- caksa, ya benim, yâhut da onun canını al, diye duâ ettim. Duâm hemen kabûl oldu. Oğlum kucağımda can verdi.” dedi.

Tâbiînden, İslâm âleminde Eshâb-ı kirâmdan sonra yetişen evliyânın ve âlimlerin en büyüklerinden İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamanında Vâsıt şehrinde fazîletli bir zât vardı, ismi (Nu´mân´ın kölesi) idi. İsminin niçin böyle olduğu sorulduğunda, şöy- le cevap vermiştir: “Annem öldüğü zaman ben karnında canlı olup henüz doğmamışım. Annemin cenâzesi yıkanırken, benim anne kar­nında canlı olduğumu anlamışlar ve durumu İmâm-ı A´zam hazretlerine, yâni Nu´- mân bin Sâbit´e bildirmişler, o da hemen kadının karnının sol ta­rafını yarın, çocuk oradadır, çıkarın demiştir. Doktor dediği gibi yapıp beni ölen anemin karnından çıkarmış, ben bunun için kendimi onun âzâtlı kölesi kabûl eder, ona dâimâ duâ ederim.”

Harput´ta yetişen meşhur velîlerden İmâm Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Ömer Nâsûhî, Arabistan´a gitmek için izin istedi. İmâm Efendi; “Nâsûh, orada bizi tanıyan çok olur. Sorana se­lâmımızı söyle!” dedi. O zât kendi kendine; “Oralarda hocamı kim tanı­yacak ” diye düşünme cehâletinde bulundu. Arkadaşları ile yolda gider­ken tipiye tutuldular. Perişan bir halde ilerledikten sonra, bir köye vardı­lar. Orada büyük bir zât onları misâfir etti. Ömer Nâsûhî´ye dönerek; “Gel bakalım Osman Bedreddîn´in çırağı!” dedi. Şaşıran talebe yine kendi kendine; “Acabâ bu zât burada, hocam orada birbirlerini nasıl tanıyabi­lirler ” diye düşününce, o zât başını kaldırıp; “Evlâdım, biz birbirimizi hiç görmedik ama birbirimizi gâyet iyi tanırız.” dedi. Aradan zaman geçti ve Harupt´a geri döndü. Hocasını ziyârete gidip; “Efendim, sağlıkla gidip geldik. Orada soranlara da selâmınızı söyledim.” dedi. Bunları söylerken yine merakı geçmemişti. İmâm Efendi ona; “Ömer, biz Allahü teâlânın bildirmiş olduğu şekilde birbirimizi tanır ve biliriz. Rabbimiz bize hidâyet etmezse hiçbir şey bilmeyiz.” buyurdu.

Kânûnî Sultan Süleymân devri âlim ve velîlerinden Kalburcu Şeyhi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında şöyle bir hâdise anlatılır: Henüz ta­lebeyken, arkadaşlarıyla derse gidip gelirlerdi. Bir gün derse gittiklerinde, iki arkadaşıyla berâber her biri, gönüllerinden geçenlerin hâsıl olması için hocalarından duâ istediler. Hocaları bu talebelerini kırmadı. Onlar için duâ etti. Hocalarının duâsı bereketiyle, o talebelerden biri Pâdişâhın ordusunda komutan, biri de ilim ehli âlim bir kimse oldu. Ahmed Dede ise; hazret-i İbrâhim gibi çok mâl ve mülke kavuştu, zengin oldu. Daha sonra İstanbul´a geldi. Burada büyük zâtlardan olan Kütahyalı Merkez Efendinin yanında hizmet etti. Merkez Efendinin yanında İslâmiyetin gü­zel ahlâkını ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yo­lunu öğretmek için izin aldı. Yine büyük zâtlardan Kastamonulu Şâban Efendinin de iltifatlarına kavuştu.

İstanbul´dan ayrılıp memleketine geldi. Burada yaptırdığı zâviyesinde ikâmet eder, insanlara dünyâ ve âhiret saâdetinin yollarını öğretirdi. Ho­casının duâsı bereketiyle çok mal ve mülke kavuştuğundan, herkese çok fazla ikrâmlarda bulunurdu. Gece-gündüz, gelene geçene yemek yedirir, açları doyururdu. Zâviyesinde sofra hiç eksik olmazdı. Çok kerâmetleri görüldü. Ömrü boyunca hiç kimseden hediye, maaş ve sadaka gibi şey­leri kabûl etmedi. Çiftçilikle geçinirdi. Tarlalarından elde ettiği ürünlerden, misâfirlerine yedirmek ve ihtiyaç sâhiplerine vermek için bir mikdar ayır­mak âdetiydi. Hattâ hayvanlar ve kuşlar için bile yiyecek ve buğday ayı­rırdı.

Tarlaya ektiği buğday ve çavdarlar, normal tohumdan olmasına rağ­men, çok güzel ve benzersiz olurdu. Bu sebeple Ahmed Dede´ye halk arasında Çavdar Şeyhi de derlerdi. Tarlalardan elde ettiği buğdayı bir anbara koyar, kapısını kapatırdı. Buğdayı anbarın altındaki oluktan alır­lardı. Anbarın tamâmen boşaldığı hiç görülmedi. Bu sâyede hiçbir za­man zahire sıkıntısı çekilmezdi. Ahmed Dede´ye civar köy ve kasabalar­dan çok misâfirler gelirdi. Misâfirlere, ayrılırken birer çörek verir, onlar da bunu yol azığı yaparlardı. Her zaman; “Bu nîmetlerin hepsi, Ahmed Dede´nin hocası Abdüllatîf Efendinin duâsı bereketi iledir” diye Allahü teâlâya şükrederlerdi.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Kayyûm-i Zaman Muhammed Sibgatullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sefere çıktığında yolda hasta­landı, geçirdiği kaza neticesinde bir eli kırıldı. Yol üzerinde bir eve misâfir oldu. O evin avlusunda hurma ağaçları vardı ve o ağaçların altında otu­ruluyordu. Kayyûm-i Zaman sandalyede değil yerde oturdu. Herkes istirahate çekildikten sonra o, rahatsızlığından ve kolunun kırık olmasın­dan bütün gece uyumadı. Yere düşen hurmaları ve hurma yapraklarını hürmetle alıp edeple yüksekçe bir yere koydu. Sabah olunca ev sâhibi onun uyumadığını, yere düşen hurma ve hurma yapraklarını toplamakla ve yüksek bir yere koymakla meşgûl olduğunu, görünce bu hâlinin sebe­bini sordu. Ona cevâben buyurdu ki: Hadîs-i şerîfte; “Halanız olan hur­maya saygı gösteriniz. Çünkü bu ağaç Âdem aleyhisselâmın çamurun­dan kalan artıktan yaratılmıştır.” buyruldu. Emre uyarak hurmayı azîz tutmak, ona saygılı olmak îcâb ediyor.

Evliyânın önde gelenlerinden Kutbüddîn İznîkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri anlatır: “Bir zaman Tîmûr Han or­dusuyla Anadolu´ya gelmişti. İnsanlar başlarına bir zarar gelir düşünce­siyle çok korktular ve Kutbüddîn İznîkî hazretlerine gelerek; “Efendim! bize bir kurtuluş yolu gösterseniz.” diye ağlayıp sızladılar. Bunun üzerine Kutbüddîn İznîkî hazretleri bir mektup yazıp bana verdiler ve; “Var bunu Tîmûr Han ordusu içinde sâlih bir serdar vardır. Bizden selâm eyle ve bu kâğıdı ona ver.” buyurdu. Bunun üzerine askerin içine girdim. Târif edilen kimseyi buldum ve yanımdaki mektubu verdim. Serdar; “Emir onlardan­dır. Ne yapalım öyle olsun.” dedi ve harb âletlerini toplamaya başladı. Sonra etrâfa haberciler çıkarıp, hareket emrini verdi. Ordu kısa zamanda Anadolu´yu terk etti.

Evliyânın büyüklerinden Mâlik bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Câfer bin Süleymân şöyle anlatır: “Bir zaman Mâlik bin Dînâr hazretleri ile Basra´da dolaşırken, yeni yapılan bir köşk gördük. Köşkün mîmârı güler yüzlü bir gençti. Yanına varıp selâm verdik. O da selâmımıza cevap verdi. Mâlik bin Dînâr hazretleri ona; “Ey genç! Bu köşkü Allah için versen de Allahü teâlâ da sana Cennet´te bundan daha iyisini ihsân etse.” dedi. Genç kabûl edip; “Kefil olur musun ” de­yince, Mâlik hazretleri; “Evet.” buyurdu ve bir kâğıda; “Yâ Rabbî! Bu gence senin için verdiği bu köşke karşılık Cennet´te bir köşk ihsân eyle. Mâlik bin Dînâr bu kuluna kefildir.” şeklinde yazdı ve mektubu gence verdi. Ondan aldığı malı da fakirlere dağıttı. Bir zaman sonra genç vefât etti. Mâlik bin Dînâr hazretleri gencin vefât ettiği gece mihrabına konul­muş mânevî bir mektup buldu. Ona baktığında; “Bu Mâlik bin Dînâr´a bir berâttır. Senin söylediğinden yetmiş kat fazlasıyla gencin köşkünü ken­disine teslim ettik.” diye yazılı olduğunu gördü.

Doğu Anadolu´da yetişen evliyânın meşhurlarından Seyyid Mehmed Emîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Seyyid Muhammed Berzencî müftî olarak Doğubâyezîd´e gitmişti. Şehrin eşrafı ona hoş gel- dine gittiler. Müftü efendi; “Bu şehirde âlim ve âriflerden kimler var­dır ” diye sorunca, Seyyid Mehmed Emîn´den bahsettiler. Onun husûsî halle- rini bilmediği için bir müddet hoşgeldine gelmesi için bekledi. O gelme- yince, Müftî efendi kendisi ziyârete gitti. Evine varınca, ikinci kata çıka- rıp; “Efendi içerdedir. Siz içeri buyurun.” dediler. Müftî Efendi içeri gi­rip selâm verdi. Kendini tanıttı. Sonra da hoş geldine gelmediği için sitem etti. Bu sitem nezâket ehli için ağır ve incitici bulunduğundan, Mehmed Emîn Efendi çok müteessir olup oturmasını ricâ etti. Fakat o anda Müftî efendi büyük bir dehşet ve korku içinde titremeye başladı. Mehmed Emîn Efendinin hanımı Seyyide Medine Hanım, kerâmetiyle bu hâlin far­kına varıp alt kattan; “Şeyh Efendi misâfiriniz korkuyor, onu teskin edi­niz.” diye seslendi.

O sırada Mehmed Emîn hazretlerinin oturduğu sedirin altında, bir arslanın saldırmaya hazır vaziyette işâret beklediği görüldü. Kalkıp eliyle sedirin altına işâret etti. Arslan kayboldu. Misâfiri elinden tutup iltifat gös- tererek teskin etti. Aynı sedirin üzerine oturttu. Kerâmetlerini çok gizledi- ği halde, bu kerâmeti iradeleri dışında vukû bulmuştu. Müftî Seyyid Mu- hammed Berzencî başından geçen bu hâdiseyi Seyyid Mehmed Emîn hazretlerinin oğluna aynen anlattıktan sonra; “Senin ba­ban evliyâ idi. An- nen de ondan aşağı değildi. Bunu benden işitmiş ol.” demiştir.

İstanbul evliyâsının büyüklerinden Mehmed Emin Tokâdî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Seyyid Yahyâ Efendiden naklen, talebesi Seyyid Hasîb Efendi anlatır: “Bursa´da bulunan Şeyh İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, vefâtına yakın bir zamanda, talebelerin­den; İvaz Mehmed Paşayı, Yeğen Mehmed Paşayı ve el-Hâc Ahmed Paşayı Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine gönderip, tasavvufta yetişti­rilmesini ricâ etmişti. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri bu ricâyı kabûl edip, gön- derdiği bu üç talebeyle ilgilendi. Bunlardan Yeğen Mehmed Paşa, çeşitli vazîfelerde bulunduktan sonra, 1737 senesinde Nemçe (Avusturya) seferini yapmakla görevlendirildi. Yeğen Mehmed Paşa bu sırada Sultan Birinci Mahmûd Hânın vezîr-i âzamı idi.

Yeğen Mehmed Paşa, İstanbul´dan hareket etmeden önce, Aksaray civârında oturmakta olan kızının evini Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine tahsis edip, oraya dâvet etti. Mehmed Emîn Tokâdî de kabûl edip, orayı teşrif etti. Burada ikâmet ettiği sırada Yeğen Mehmed Paşa sık sık ziyâ­retine gidip, sohbetinde bulunurdu. Huzûruna girerken pâdişâhın huzû­runa girer gibi edeb ve hürmet gösterirdi. Mehmed Emîn Efendi, ona la­tîfe yollu takılırdı. Fakat o dâimâ edeb ve hürmetle huzûrunda dururdu. Yeğen Mehmed Paşa, çıkacağı Avusturya seferi ile ilgili yaptığı hazırlık­ları anlatıp duâ istedi. Mehmed Emîn Efendi de, gözyaşı dökerek zafere kavuşması için duâ etti.

Yeğen Mehmed Paşa, sefer devâm ettiği müddetçe, Mehmed Emîn Efendinin, tahsis ettiği evde ikâmet etmesini arzu ediyordu. Sefer için or­dunun hazırlanıp, Dâvûd Paşa semtine hareket edeceği sırada, tekrar ziyâretine gelmişti. Mehmed Emîn Efendi, sefer başlayınca kendi evine döneceğini söyledi. Bunun üzerine Yeğen Mehmed Paşa pek ziyâde üzülüp, tahsis ettiği bu evde kalmasını ve sefer boyunca duâ etmesini, böylece zafere kavuşacağını çok ümid ettiğini söyledi. Hattâ, tahsis ettiği bu evden ayrıldıklarını duyduğu yerde, vazifesinden istifâ edip, seferden de vazgeçeceğini söyledi. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, Vezîr-i âzam Yeğen Mehmed Paşayı kucaklayıp bağrına bastı. Bir müddet böylece tuttu. Sonra ağlayarak zafer kazanmaları için duâ etti. Fâtiha-i şerîfe okudu. Bundan sonra biraz daha sohbet ettiler. Sohbet sırasında yeğen Mehmed Paşaya; “Bizi eve dâvet edip getirmeni sana kim tavsiye etti ” dedi. O da; “İşlerin çokluğu sebebiyle benim hatırıma böyle bir şey gelmemişti. Fakat Dârüsseâde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa birâderi­niz hatırlattı.” dedi. Yeğen Mehmed Paşa, çok sevdiği hocası Mehmed Emîn Efendinin duâsını alarak, Avusturya seferine çıkmak üzere evden ayrıldı.

Osmanlı ordusu, Vezîr-i âzam Yeğen Mehmed Paşa komutasında Avusturya seferine çıktıktan sonra, Mehmed Emîn Efendi, ordunun za­fere ulaşması için çok duâ etti. Hattâ geceleri uyumayıp zafer için duâ edip yalvardı. Bu hâl yirmi günden fazla devâm etti. Bu sebeple tedâviye ihtiyâç duyacak derecede rahatsızlandı. Talebesi Seyyid Yahyâ diyor ki: “Bir sabah huzûruna gittiğimde, hastalanmış gördüm. Benden ilâç istedi, temin ettim. İlâcı kullandı. Sonra berâberce, talebelerinden Kafesdâr Abdülbâkî Efendinin evine gittik. Bu talebesi, Mehmed Emîn Efendinin neşeli hâlini görünce bana; “Hamdolsun İslâm askeri mansur ve muzaf­fer olmuştur. İnşâallah birkaç güne kadar fütûhât haberi gelir!” dedi. Sonra dostlara ziyâfet ve sadakalar verdi. Dört gün sonra Tatarlar, Ada kalesinin İslâm ordusu tarafından fethedildiği haberini getirdiler. Bundan sonra, İslâm askeri İstanbul´a geldi. Herkes birbirinin gazâsını tebrik etti. Yeğen Mehmed Paşa, Mehmed Emîn Efendinin ziyâretine geldi, ağlaya­rak mübârek ayaklarına kapandı. Her ikisi de bir müddet ağladılar. Paşa, Efendinin âdetini bildiğinden, seferde olanları anlattı. Koynundan iki atlas kese altın çıkarıp, seferde iken fakirlere vermek üzere adadığını bildirdi ve fakirlere dağıtmalarını ricâ etti. Mehmed Emîn Efendi de onların bu adağını övdü ve netîce verdiğini bildirdi. Kendilerinin halleri ve meşgûl olmaları dolayısı ile, bunu bizzat kendisinin dağıtmalarının daha çabuk ve kolay olacağını söyledi. “Haftada iki gün tebdîl-i kıyâfetle (kıyâfet de­ğiştirerek) çık. Her çıktığında cebini doldur. Yedikule civârından başla. Orada çok fakir evi vardır. Kapılarını çal. Kim çıkarsa saymadan eline ne gelirse ver. Ve böyle kapı çalarak devâm et. İnşâallah iki haftada dağıtır­sın. Şimdi biz versek, hâlimizce vermemiz îcâb eder. Geç verilir. Çok versek halk alışır. Hep umarlar. Böyle hareket bize yakışmaz” buyurarak, keseleri zorla yine Paşaya verdi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri birkaç gün sonra kendi evine döndü.”

Gâziantep te yaşayan büyük velîlerden Memik Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ölümünden bir süre önce; Şimdiye kadar ben size hizmet ettim, bundan sonra da siz bana hizmet edeceksiniz. dedi. Vefât edince, saban odunundan yeşeren ağaçların yanına defnedildi. Türbe bakıcılığı babadan oğula kalmak sûretiyle, kâhyalık ettiği âile ta­rafından yapılmaktadır.

Gâziantep bölgesinin Fransızlar tarafından işgâli sırasında Ermeniler birkaç defâ Göksüncük köyünü ve Memik Dede nin türbesini yıkmaya geldiler. Fakat köye ve türbeye yaklaşamadan geri döndüler. Savaştan sonra Ermeniler, türbenin ve köyün etrâfında çok kalabalık bir askerin mevzilenmiş olduğunu gördüklerinden yaklaşamadıklarını söylediler.

Tekke ve zâviyelerin kaldırılması sırasında bir karakol komutanı bu türbeyi yıktırmak istedi. O anda üzerine bir fenâlık geldi ve bacakları tutmaz oldu. Köylü karakol komutanını türbenin içine götürerek altı gün orada bırakıp, baktılar. Komutan yaptığı hatâyı anlayıp, tövbe etti. Bir süre sonra iyileşti.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Merkez Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânî- zâde´nin babası Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinân Efendi benim hocamdı. O vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Mer­kez Efen- di´ye hiç gitmemiştim. Bir gece rüyâmda hocam Sünbül Efendiyi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendiye teslim olmazsın O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eği­timini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendinin huzûruna gittim. Beni gö­rünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince ge­lirsin. Hâlbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hak­kımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz.” dedi. Şaşır­dım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.”

Zebid şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Merzûk Sârifî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğullarından birinin, bir kimsede alacağı vardı. Bir zaman sonra o kimseden alacağını istedi. O kimse borcunu inkâr ettiği gibi, Merzûk Sârifî ye gelerek, borcu olmadığı halde oğlunun kendisinden para istediğini bildirip, şikâyette bulundu. O da oğ­lunu çağırıp, ona; Sen borcu, alacağı, malı boşver! Nasıl olsa öleceksi­niz. Zâten ecelin geldi. buyurdu. O oğlu, o mecliste vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamânında Bağdat Vâlisi Dâvûd Paşanın ve­zirliği es- nâsında Osmanlı şehirlerinden birkaçını İranlılar işgâl ettiler. O kasaba- larda bulunan halkın kitaplarını yağmaladılar. Oradaki âlimlerden birisi, Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine geldi. Huzurlarına girip, başından ge­çen hâ- diseyi arz ederek; “Efendim bir kitap alamayacak hâle geldim. Ne yapa- yım Hangi işte bulunayım Sizin merhametinize güvenerek gel­dim.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri, yanlarındaki on yedi bin kitabı o âlime he- diye ettiler. Böylece yanlarında bir kitap bile kalmadı.

Hacı Halîl Efendi, Sultan Mahmûd Hanın saray hizmetçisiydi. Halil Efendi hacca gitmeye niyet etti. İstanbul´dan Üsküdar´a geçtiğinde, Üs­küdar mezârlıklarının içinden bir zât, elinde bir mektup olduğu hâlde hızlı adımlarla ona doğru koşarak geldi ve:

“Aman Hacı Halîl Efendi şu mektubumu al! Lütfen Şam´a vardığı­nızda, velîlerin önderi, âriflerin büyüğü Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazret­lerine ver. Buyurduklarını ve mektubu verdiğiniz târihi de unutmayınız. Döndüğünüzde cevâbı alırız.” dedi ve yine kabristanlığa doğru yürüyüp uzaklaştı.

Halîl Efendi Şam´a gidip, vâlinin konağına misâfir oldu. O akşam Mevlânâ Hâlid hazretleri, hizmetçisine feneri hazırlamasını emredip, vâ­linin konağına gideceklerini bildirdi. Konağı teşriflerinde vâli hürmetle karşılayıp; “Efendim, teşrifinizden çok memnun olduk. Bunun bu gecede olmasının bir hikmeti olsa gerek.” dedi. Halîl Efendi de orada idi. Mevlâ- nâ Hâlid hazretleri bir müddet oturup sonra ayağa kalktılar ve; “Gi­delim.” buyurdular. Vâli ve Hacı Halîl Efendi de saygıyla kalktı. Mevlânâ Hâlid hazretleri gitmekten vazgeçip durdu. Az sonra tekrar kalktılar. Bu hâl üç defâ tekrar etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri son defâ kalktıklarında, Hacı Halîl Efendiye dönerek; “Hacı Halîl Efendi! Bizim sizde bir emâne­timiz vardır.” buyurdu. Halîl Efendi de; “Efendim böyle bir emânet yok­tur.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri tekrar; “Elbet olacak. Cebinize ve eş­yânıza baksanız.” buyurdu. Halîl Efendinin hatırına mektup gelmeyince; “Halîl Efendi! Üsküdar kabristanlığından geçerken, şöyle şöyle bir zât size bir mektup vermişti.” buyurdu. Hacı Halîl Efendi hatırladı ve derhal mektubu çıkarıp verdi. O zaman Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdu ki: “Hacı Halîl Efendi bizimdir (bizim misâfirimizdir).” Vâli de; “Biz köleniz de Efendimindir.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “O başka.” buyurdular ve birkaç defâ; “Hâcı Halîl Efendi bizimdir.” buyurunca, Hacı Halîl Efendi: “İnşâallahü teâlâ hacdan sonra efendimizin ayaklarının toprağına yüz sü­rerim (ziyâret edip misâfir olurum).” dedi. O zaman Mevlânâ Hâlid-i Bağ­dâdî hazretleri; “Hacdan sonra gelirseniz bizi bulamazsınız.” buyurdu. Hacı Halîl Efendi de; “İnşâallah buluruz.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Nasîb!” buyurdu. Daha sonra mektubu açıp okudu ve; “Bize hüsn-i zan etmişler. Zannettikleri gibi olsun.” buyurdu.

Halîl Efendi hacdan sonra bizi bulamazsınız buyurmasının hikmetini anlayamayıp Hicaz yoluna koyuldu. Mekke-i mükerremeye geldi. Kala­balık bir topluluğun cenâze namazı kıldığını gördü. Onlara; “Ortada ce­nâze yok. Kimin namazını kılıyorsunuz ” diye sordu. Onlar da: “Şam-ı şerîfte Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri vefât etti. Onun namazını kılı­yoruz.” cevâbını verdiler. Bu vefât haberini alınca, Halîl Efendi kendine geldi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kerâmetini anladı. Haccı edâdan sonra, Şam´a oradan da İstanbul´a gitti. Üsküdar´a geldiğinde kabristanlığın kenarında mektubu veren zâtı gördü. O zât Halîl Efendiye; “Efendim! Siz mektubu verdiniz, bizim de işimiz oldu.” deyip, kabristan­lığa doğru uzaklaştı.

Anadolu´da yetişen meşhûr velîlerden Misâlî Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında Osmanlı Sultânı Dördüncü Murâd Han, Bağdât seferine giderken Misâlî Baba´nın bulunduğu köyün yakı­nında bir yerde ordusunu istirâhate çekmişti. Bu sırada çevreyi dolaşan Sultan, onun köyüne uğradı. Köyün alt tarafında küçük bir kulübe gördü. Yaklaşıp kapısını çaldı. Kulübenin kapısı açılıp, Sultanı, nûr yüzlü bir zât karşılayıp, tebessüm ederek içeri aldı. Onun velîlerden olduğunu fark eden Sultan, hürmetle huzûrunda oturup, bir müddet sohbetini dinledi ve duâsını aldı. Ayrılıp giderken Sultana birkaç avuç bulgur ve bir torba da saman verdi. Sultan bunları alıp ordusuna döndü.

O gün yemek zamânı kendisine Misâlî Baba tarafından hediye edilen birkaç avuç bulgurun pilav yapılmasını istedi. Sultanın emri üzerine bul­gur, pilav yapıldı. Bu bulgur pişirilirken gitgide artıp çoğaldı ve kazanlar dolusu pilav oldu. Bütün ordu bu pilavdan yiyip doyduğu halde yine de arttı. Samanı da atlara vermişlerdi. Saman da artıp atları doyurdu.

Sultan, Misâlî Baba´nın bu kerâmeti üzerine tekrar huzûruna gitti. Ona bâzı hediyeler verdi. Misâlî Baba, Sultanın hediyesine karşılık, elini koynuna sokup, daha yeni açılmış tâze bir gül çıkardı ve Sultana verdi. Sultan gül mevsimi olmadığı halde kışın böyle bir gül vermesinin de başka bir kerâmeti olduğunu görerek, bir müddet daha sohbetinde kaldı. Sonra duâsını alıp elini öptü vedâlaşıp ayrıldı.

Bağdât seferine giden Dördüncü Murâd Han, Misâlî Baba´nın ve yol boyunca ziyâret ettiği velî zâtların duâsı bereketiyle târihte benzeri az görülen bir zafer kazandı.

Büyük İslâm âlimi Mevlânâ Şemseddîn Molla Fenârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde gel- di. Göremez oldu. Sultanın vezîri olan Hacı İvâz Paşa bir konuda Molla Fenârî´ye kızmıştı. Gözleri görmez olunca, laf olsun diye; “Dilerim ki, o âmâ ihtiyârın namazını ben kıldırayım.” demişti. Bu söz Molla Fenâ- rî´nin kulağına ulaşınca; “Ol kimse câhildir. Cenâze namazını kıl­dırmayı beceremez. Cenâb-ı Hakk´ın kapısından ümîdim şudur ki, bana hemen şifâ buyurup, onu âmâ eyleye ve ben onun namazını edâ ede­yim.” dedi. Bir süre sonra, bir gece rüyâsında Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; “Tâhâ sûresini tefsîr eyle!” diye buyurdukta; “Yük­sek huzû- runuzda, Kur´ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor.” demişti. Peygamberlerin tabîbi olan Resûlullah efendimiz mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek tükrüğü ile ıs- lattıktan sonra gözleri üzerine koydu. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu göz- lerinin üstünde buldu, kaldırınca, görmeye başladı. Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman göz­leri üzerine kon- masını vasiyet etti. Tam bu günlerde, vezîrin gözleri gör­mez oldu. Vezir bir süre sonra vefât etti ve cenâze namazını Molla Fenârî kıldırdı. Gözle- rinin açılmasının bir şükrânesi olarak, H.833 sene­sinde Şam yolu ile ikinci defâ hacca gitti. Bu esnâda Mısır´a ve Kudüs-i şerîfe de uğradı. Bir çok âlim ile sohbet edip onlardan istifâde etti.

En büyük velîlerden ve On iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mekke ile Medîne arasında bir katıra binmiş gidiyordu. Yanında birisi daha vardı ve o da merkeb üzerindeydi. O kişi şöyle anlattı: “Bir ara dağdan aşağı bir kurt inip geldi. İmâm´ın bindiği katırın eyerine ayaklarını koydu. Kendi hâlince bâzı sesler çıkardı. Haz­ret-i İmâm´a bir şeyler söylediği belliydi. İmâm-ı Muhammed Bâkır onu dinledikten sonra: “Peki, sen şimdi git, ben arzu ettiğin gibi duâ ederim.” buyurdu. Kurt gittikten sonra bana dönüp: “Kurdun ne söylediğini biliyor musun ” diye sordu. Ben, “Allahü teâlâ, Resûlü ve Resûlün torunu bilir.” dedim. Buyurdu ki: “Kurt, eşim şiddetli bir ağrıya tutuldu. Duâ buyurun da ondan kurtulsun ve senin dostlarından hiç kimse benim neslime musallat olmasın.” dedi ve ben de duâ ettiğimi söyledim.”

Evliyânın meşhurlarından Muhammed Buhârâlı (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında bahçelerin arasından geçerken bir bahçe sâhibinin kiraz topladığını gördü. Bir miktar kiraz almak istedi. Ancak kirazın sâ­hi- bi; “Kurtludur, size yaramaz.” diyerek vermek istemedi. Bu cevap kar­şı- sında; “Öyle olsun kardeşim!” diyerek oradan ayrılıp gitti. O günden sonra o bahçe sâhibinin kirazlarına bir çeşit kurt musallat oldu. Etrâfa da yayıldı. Öyle ki kirazları yemek hiç mümkün olmadı. Hiç görmedikleri bu hâle çok şaştılar. Ertesi sene ise kirazları daha olgunlaşmadan kurt sardı. Bu sebeple pekçok kimse kiraz ağaçlarını kesip kiraz yetiştirmek­ten vazgeçti. Beldede âdetâ kirazın kökü kesilmişti. Halk arasında bu işin bir bahçe sâhibinin velî bir zâta kiraz vermemesi sebebiyle olduğu ya­yıl- mıştı.

Muhammed Buhârâlı hazretleri bir bahar mevsimi yine bahçeler ara­sında gezintiye çıkmıştı. Beldenin ahâlisinden onu tanıyanlar yanına top- lanıp, hallerini anlattılar. Bahçelerinde çok iyi kiraz yetiştiği halde bir­kaç senedir, daha yetişmeden kurtlandığını ve hiç istifâde edemedikle­rini, pekçok kimsenin de kiraz ağaçlarını kestiğini söylediler. Hürmet göstere- rek duâ etmesini istediler. Bunun üzerine; “İnşâallah bu musîbet üzeri nizden kalkar.” buyurup, duâ etti. O sene mevcud kiraz ağaçları gâ­yet bol kiraz verdi ve hiç kurt görülmedi.

Trablus´ta yetişen büyük velîlerden Muhammed Cisr (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak Hacı Abdülkâdir Efendi anlatır: Babam Hacı Osman bir sene Süveyş yoluyla Hicaz´a gittiğinde, Şeyh Muhammed Cisr bir gece bizim evi teşrif etti ve bizde kaldı. Otururken bir ara Mu- hammed Cisr´de bir hal meydana geldi. Sıkıntılı bir durumdaydı. “Yâ Latîf! Yâ Hafîz! Yâ Allah! Selâmet ver.” diyordu. Bir müddet bu halde kaldı. Ben ise hiçbir şey konuşmuyordum. Fakat Muhammed Cisr´in bu hâli sebebiyle bende bir korku meydana geldi. Biraz sonra önceki normal hâline döndü ve bana; “Selâmetteler, selâmetteler, kurtuldular, korkma.” buyurdu. Onun bu sözlerinden acabâ babamın başına bir şey mi geldi diye endişe ettim ve; “Efendim! Acabâ babamın başına bir şey mi geldi ” diye sordum. Yine; “Korkma! Selâmetteler, selâmetteler, kurtuldular.” buyurdu. Artık bir şey sormadım. Fakat yine de babam için endişeliydim. Aradan bir müddet geçtikten sonra babamdan mektup geldi. Mektu­bunda; “Falanca gece Kızıldeniz´de yolculuk ederken gemilerinin kayaya çarptığını, gemilerinin parçalandığını ve eşyâlarla birlikte battığını, ken­disinin ve yolcuların kurtulup, bir kaya üzerine, çıktıklarını, Allahü teâ- lânın lütfu ile oradan geçen bir gemiye bindiklerini, fakat ellerinde hiç­bir şey kalmadığını yazıyordu. O hâdisenin gecenin geçtiği târih ile Muham- med Cisr´in bizde kaldığı gecenin târihini karşılaştırdığımda, aynı zamâ- na denk geldiğini gördüm.

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velilerden Seyyid Muhammed Çelebi Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında Isparta´nın Barla kazâsından iki tüccar ticâret için Bursa´ya gitmişler. Bunlardan biri­nin eceli gelip paralarını kesesine koyarken vefât etmiş. Hacı İvaz adın­daki diğer arkadaşı onun böyle dünyâ sevgisi içinde öldüğünü ibretle gö­rüp ağlayarak o zaman Bursa´da bulunan evliyânın meşhurlarından Şeyh Tâceddîn hazretlerinin huzûruna gitti. Dünyâ malına ve dünyâya düşkünlüğünden dolayı gafletine tövbe edip, Şeyh Tâceddîn hazretleri­nin dergâhında kalbini toparlamak için halvete girdi. Şeyh Tâceddîn haz­retleri onun bu hâline bakıp, talebelerine; “Hacı İvaz´a siz de yardım edin. Kelime-i tevhîd okurken ona da niyet edin. Onun çok oturmaya gücü yoktur. Kendisi bir tüccardır.” dedi. O gece Hacı İvaz şöyle bir rüyâ gördü. Bir dere içinde kendini kanalizasyon pisliği, çöpler ve süprüntüler arasında buldu. Pislikler dağ gibi yığılmış. Çöpler ve pislik arasında bo­ğazına kadar gömülmüş, boğulmasına az kalmış! Bu haldeyken Şeyh Tâceddîn hazretleri bir dağ üzerinden kendisini seyretmektedir. Talebe­lerinin de pislikleri ve çöpleri kendi üzerinden alıp attıklarını gördü. Böyle perişan haldeyken Şeyh Tâceddîn hazretleri bulunduğu dağ üzerinden elini uzatıp Hacı İvaz´ın elinden tutarak dağ üzerine çekip kurtardı. Hacı İvaz sabahleyin uyanıp rüyâsını Şeyh Tâceddîn hazretlerine anlattı. O- na; “Üzerinde olan o pislik kalbindeki dünyâ sevgileridir. Allahü teâlânın inâyetiyle bunlar kalbinden gitti. Artık bütün dünyâ senin olsa, ona hiç sevgin olmasın. Asıl sevgi ve muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi­dir. Sev- gi, muhabbet, Allahü teâlâya ve Allah dostlarına olmalıdır. Allah adamları olan evliyâ ile birlikte bulunmaktan gâfil olma!” diye ona nasîhat etti. Sonra da memleketine dönmesi için müsâde etti. Hacı İvaz ayrılıp gider- ken; “Sultanım! Bizim memlekette bir Allah adamı yoktur. Kiminle berâ- ber olayım!” dedi. Şeyh Tâceddîn hazretleri, Pîrî Halîfe Sultanın kıymetli oğulları Şeyh Muhammed Çelebi Sultan ne oldu ” deyince, Hacı İvaz; “Efendim! Ona îtikâdım yoktur. İyi yünden elbise giyer. İyi cins at­lara bi- ner. Kılıç kuşanır. Onda öyle dervişlik görmedim.” dedi. Şeyh Tâceddîn hazretleri, Hacı İvaz´ın bu sözleri karşısında; “Bre öyle deme şimdi o sul- tan kutb-ı âlemdir. İnkâr etme yoksa belâya düşersin!” dedi. Hacı İvaz bu tavsiye üzerine memleketi Barla´ya varır varmaz hemen Eğ­ridir´e gidip Mezâr-ı Şerîf denilen yerde Muhammed Çelebi Sultanın ziyâ­retine gitti. Oraya yaklaştığında Muhammed Çelebi Sultan´ı Eğridir Gölü kenarında oturur halde gördü. Hızır aleyhisselâmı bekliyormuş. Yanına yaklaşınca; “Bize îtikâdın ve inancın olmadı. Bu evlâmıdır ” dedi. Hacı İvaz ağlama- ya başlayıp ayaklarına kapandı. Yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Sonra Muhammed Çelebi Sultan hazretlerine talebe oldu. Ta­savvufta yetişmek üzere sohbetlerini can kulağıyla dinleyip, emirlerini severek yerine getirdi. Bir müddet dergâhında kalıp, nefsini ıslah ile meşgûl oldu. Büyük bir azim ile cânu gönülden bu işe sarıldı. O mübârek zâtın himme- tiyle tasavvufta ilerleyip yüksek derecelere kavuştu. Kendi­sine halîfelik de verildi. Hacı İvaz´ın bir hizmetçisi vardı. Yanında kalıp tasavvufta ye- tişmek için çalıştı. Muhammed Çelebi Sultanın himmetiyle o da velîler- den oldu. Bu hizmetçi öyle hallere kavuşmuştu ki, bâzan ye­mek pişirir, uzun mesafelere kısa zamanda giderek yemek götürürdü. Bayram gün- lerinde bir çömlek yemek pişirir bu az yemeği dört yüz kişi yiyip doyardı. Bu kerâmetleri o diyarda meşhurdu.

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: Hocamın huzûruna babasının talebelerinden yaşlı bir zât geldi. Hocam onu benim halvette bulunduğum odaya getirdi. Orada günlerce berâber kalıp mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve riyâzete, nefsin iste­diklerini yapmamağa devâm ettik. Gece olduğu zaman bir müddet istira­hat etmek için husûsî yerlerimize çekildik. Ben o ihtiyar zâtın uyuyaca­ğını zannettim. Halbuki o zât Allahü teâlânın ismini zikrederek murâka­beye daldı. Ben de ona uyup aynı şeyleri yaptım. Her ne zaman başımı kaldırıp o zâta baktıysam, bu hâli üzere duruyordu. Yorgunluk hissetti­ğim zaman kendi nefsime dedim ki: “Ey alçak nefsim! Sen daha ömrün başındasın ve gençsin. Halbuki bu zât ihtiyar ve güçsüz hâle gelmiştir. O, Allahü teâlâya ibâdetle meşgûlken sen yorgun olduğunu söylemekten utanmıyor musun ” Böylece günler ve geceler boyu halvette kaldık. Bir gün hocam o ihtiyar zâta; “Bu Erbilli genç nasıldır ” diye sordu. O zât; “O genç çok yorgundur.” dedi. Ben hocama karşı saygısızlık yaptığımı zan­nettim. Hocam o zâta; “Niçin yorgundur ” diye sorunca; “Halvette bulun­duğum sırada ne zaman başımı kaldırsam bu genci oturmuş murâkabe eder halde buldum. Nefsim bana istirahat etmemi emrettiği zamanlar ona dedim ki: “Bu kimse genç yaşında uykuya ve istirahata daha çok muhtaçtır. O uyumuyor da sen nasıl uyumak istiyorsun. Halbuki sen dün- yâdan yüz çevirdiğini ve âhirete yöneldiğini iddiâ ediyorsun. Bu id­diân ile hareketlerin birbirini tutmuyor.” dedim.” dedi. Hocam tebessüm ederek buyurdu ki: “Senin onda gördüğünü, o sende gördü. Benim ya­nımda si- zin aranızda fark yoktur.”

Muhammed Emin Erbilî Efendi hazretleri hocasından izin alarak hac vazifesini yerine getirmek ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziya­ret etmek için Hicaz´a gitmek üzere yola çıktı. Bu yolculuğu sırasında Allahü teâlâya tevekkül ederek azık almadı. Kalbinde en ufak bir rızık endişesi ve Allahü teâlâdan başkasına güvenme düşüncesi yoktu. Allahü teâlâ onu bu tevekkülü ve niyeti sebebiyle bolca rızıklandırdı. Basra´ya vardığı zaman yolculuk için bir gemiye bindi. Geminin sâhipleri ondan hiç ücret almadılar. Gemide bulunduğu sırada bir kimse yanına geldi. Mu- hammed Emin Erbilî hazretleri o kimseye; “Sen filân kimse değil mi­sin ” diye sorunca, o kimse; “Evet.” dedi. Muhammed Emin Erbilî o kim­seye yanına aldığı iki emânet çantayı vererek; “Bu iki çantayı sana Muham- med Nûr gönderdi.” buyurdu. O kimse çantaları aldıktan sonra, Muham- med Emin Erbilî hazretlerine hediye etti. Muhammed Emin Erbilî çantala- rı açtığı zaman içlerinde para, bol mikdarda yiyecekler ve çeşitli giyecek- ler olduğunu gördü. Bunlardan pek az bir kısmını aldıktan sonra gerisini fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine sadaka verdi.

Horasan taraflarında yaşayan büyük velîlerden, tefsîr, kelâm ve ha­dîs âlimi Muhammed bin Eslem Tûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerini; bir zâlim, Kur´ân-ı kerîmin mahlûk olduğunu söylemesi için zorladı ise de, söylemeyip, zindana atıldı ve orada iki sene kadar kaldı. Bu za­man zarfında, her Cumâ günü gusledip, seccâdesini alır ve Cumâ na­mazını câmide kılabilmek için zindanın kapısına gelirdi. Câmiye gitme­sine izin verilmeyince geri döner ve; “Yâ Rabbî! Ben Cumâ namazını cemâatle câmide kılabilmek için çıkmak istiyorum. Fakat izin verilmedi­ğini sen görüyorsun. Elimden gelen bir şey yok. Hâlim sana mâlûmdur” derdi. Nihâyet zindandan kurtuldu. O sırada, Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, Nişâbûr´a gelmişti. Halk kendisini karşılamak için yollara döküldü. Tanışma merasimi üç gün sürdü. Üçüncü gün akşam, Abdullah bin Tâhir; “Tanınmış kimselerden bu merâsime gelmeyen kaldı mı ” diye sordu. “Evliyâdan Ahmed bin Harb ile Muhammed bin Eslem Tûsî var” dediler. “Niçin gelmediler ” deyince; “Bunlar iki büyük zâttır ki, hep kendi hâllerinde; Allahü teâlâya ibâdet eder ve her an O´nu hatırlamakla meş­gûl olur. İnsanlarla pek alâkadar olmazlar.” dediler. “Öyle ise bizim on­lara gitmemiz lâzımdır.” deyip, önce Ahmed bin Harb´in yanına geldi. Ahmed bin Harb, Abdullah´ı görünce, “Simânızın çok güzel olduğunu duymuştum. Görüyorum ki, yakışıklılığınız duyduğumdan da fazla imiş. Şimdi size yakışan odur ki, bu güzel yüzü, Allahü teâlânın emirlerine itâ- at etmek ve çeşitli günahları işlememek sûretiyle çirkin ve kara ol­mak- tan koruyasınız.” buyurdu. Abdullah bin Tâhir, bundan sonra Muhammed bin Eslem Tûsî´nin yanına gitti. Fakat eve giremedi. Kapıda, “Yâ Rabbî! Ben çok kötü bir kimse olduğum için, belki benden nefret edi­yor. Fakat, o senin sevgili kullarından olduğu için, onu senin rızân için çok seviyorum ve biliyorum ki, ben onun hizmetçisi bile olmaya lâyık de­ğilim. Bana lütfeyle. O mübârek zât hürmetine bu kötü kulunu affeyle.” diye duâ etti. O gün Cumâ idi. Dışarıda bekleyip, namaz vaktinde nasıl olsa dışarı çı- kar, o zaman kendisi ile görüşürüm diye düşündü. Namaz vakti gelip, Muhammed bin Eslem rahmetullahi aleyh dışarı çıkınca Vâli büyük bir hürmetle, kendisinden duâ istirhâm etti.

İstanbul velîlerinden Muhammed Kumul Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Mehmed Emin Tokâdî hazretleri anlatır: “İstanbul´a va­rınca doğruca Muhammed Kumul Efendinin kaldığı yeri buldum. Mek­tubu [Medine deki hocası Ahmed Yekdest Cüryânî hazretleri vermiştir. (Müsannif)] verdim. Beni kucaklayıp gözlerimden öptü. Bana izzet ve ikrâm­larda bulundu. Kalacağım yeri temin etti. Muhammed Efendinin sohbet­lerine iştirâk edip, yanıbaşında oturuyordum. Nice kimse sohbetlerini dinliyordu. Yalnız kaldığımızda bana tasavvufun inceliklerine âit bilgiler, mârifetler anlatırdı. Bir müşkilim olunca, ben sormadan bir menkıbe, ib­retli hâdise anlatır, anlattıkları ile derhal müşkilim ve suâlim hallolurdu.”

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Peygamber efendimizin mihrâbının yanında öğle namazını kılıyordum. Bu mübârek yerlerden ay­rılık düşüncesinin verdiği hüzün ve elemin tesiriyle ağlamağa başladım. Bu üzüntü ve gam içerisinde iken, kabr-i seâdetten, o temiz ve en güzel kokulu mezârdan etrâfa nûr saçılmağa başladığını gördüm. Peygamber efendimiz tam bir heybetle o nûrlar arasından göründü. Mübârek kabrin­den çıktı. Yanımıza geldi. Kerem ve ihsânının çokluğundan, benzerini hiçbir zaman göremediğim, sultanların tâcı ve hil´atı gibi, bir tac ve hil´atı bana giydirdi. Bu tac çok süslü ve pek kıymetliydi. O anda bana bildirdi ki: “Mübârek vücudlarına değen ve şimdi çıkarıp sana verdikleri bu hil´at, diğerlerine benzemez.” Görüyorum ki, Ravda-i mutahharadan, gece gün- düz devâm üzere, bütün mahlûkâta nîmetler ve bereketler nehir gibi akı- yor. Nitekim, onun hakkında Kur´ân-ı kerîmde Allahü teâlâ meâlen; “Biz seni ancak, âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruyor.

Sofî Pâyende Tılâ Kâbilî hazretleri anlatır: “Muhammed Ma´sûm haz- retleri bana icâzet verdikten sonra, memleketime gidip, insanları irşâd etmemi emretti. Bunun üzerine; “Efendim, irşâd makâmında bu­lunmak, masraf ister. Gelen giden çok olur. Benim ise sarfedecek bir şe­yim yok- tur.” dedim. Bu sözler üzerine bana; “Ey Sofi! Bir parça kırmızı ve bir parça da siyah kâğıt getir.” buyurdu. Hemen gidip getirdim. Mübâ­rek el- leri ile o kâğıtları, para şeklinde kesti. Sonra ıslatıp bana verdi. Bu kâ- ğıtlar o anda altın ve gümüş para oldu. Hayretler içerisinde kaldım. Kendi kendime; “Bu tasarrufu bana ihsan etselerdi, ne iyi olurdu” dedim. Kalbimden geçeni anlayıp, bana tekrar buyurdu ki: “Peki bu tasarrufu Hak teâlânın izniyle sana verdim. Ama ihtiyâcın olduğu zaman, kullanır­sın. Kırmızı kâğıdı yuvarlak yapar, ıslatırsan altın olur. Siyah kağıdı ısla­tırsan gümüş olur. “Sonra izin alarak, memleketime gittim. Evimize her gün misâfir geliyordu. Buyurdukları gibi yapıyordum. Kâğıtlar, altın veya gümüş para oluyordu. Hocamın bu tasarrufu ile gereken her masrafı karşılayıp irşâd vazifesine devâm ettim. Halk tarafından çok sevildim ve böylece onlara hizmet ettim.” Bu talebesinin ismi, altın yapan Kâbilli Sofi mânâsında; “Sofî Pâyende Tılâ Kâbilî” diye meşhûr olmuştur.

Büyük âlim ve velî Muhammed Reşîd hazretleri, babası Seyyid Fe- hîm-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin derslerine devâm e- dip, medreselerde okutulan bütün kitapları okuyup, tamamladı. Sâdece belâgat ilminde meşhûr bir kitap olan Mutavvel kitabını okumamıştı. Sıra gelince, bu kitabı, Şemdinli tarafında Şinû adındaki köyde çok meşhur bir hoca olan Molla Abdurrahîm adında bir müderristen okumayı arzu et- ti. Bunun için babası Seyyid Fehîm Arvâsî hazretlerinden izin istedi. Ba- bası bu hususta emsâlsiz bir âlim olmasına rağmen içine böyle bir arzu doğdu. Babası; “Oğlum buraya kadar seni okuttum. O kitabı da okutu- rum.” buyurdu ise de müsâde etmesini çok arzu ediyordu. “Efen­dim bun- da şüphem yoktur. Ne olur bu şevkimi kırmayınız, lütf buyurunuz da mü- sâde ediniz.” deyince müsâde etti.

Müderris Molla Abdurrahîm´in yanına gidip durumu anlattı. Bir sabah ders okuyacağı sırada Mutavvel kitabını hocasının önüne koydu. Hoca okumaya başlayınca; “Efendim bizim usûlümüzde talebe dersi okur, an­latır, hoca dinler. Eğer talebenin bir müşkülü olursa, hoca halleder.” dedi. Bunun üzerine hoca müsâde etti ve onun dersi okumasını ve anlatma­sını dinledi. Hoca onu dinlerken, ilimdeki derecesine ve dersi anlatmak­taki üstün mahâretine hayran kaldı. Hemen kitabı kapatıp; “Siz bu ilmi kimden öğrendiniz ” dedi. Seyyid Muhammed Reşîd; “Babamdan öğ­rendim.” dedi. “Babanız sizden âlim midir ” deyince; “Babam o kadar ilim sâhibi ki, benimle hiç mukâyese edilemez.” dedi. Molla Abdurrahîm bu sözleri dinleyince; “Şu söylediğiniz sözlere ve ilimdeki derecenize göre ben değil size ders vermeye, talebe bile olmaya lâyık değilim! Size bir şey okutamam. Öyle bir dahiyi bırakıp buraya gelmişsin. İlmimden fayda göreceğinize kâni değilim! Fakat buraya kadar gelmişken birkaç gün burada kalın da ilimde pekçok müşkül meselelerimiz vardır. Bunları lütfen halledin, sonra gidersiniz.” dedi. Kabûl edip kaldı. Onların ilimdeki müşkül meselelerini hallederken, hastalandı. O köyden Nehri köyüne gönderdiler. Nehri köyünden onu Seyyid Ubeydullah Arvâsî Van´a ora- danda halası Cevâhir Hanım onu Gevaş´ın Tığnîz köyüne götürdü ve orada vefât etti. Hacı Zive ismindeki kabristana defnedildi. Cenâzesinde gaybdan pekçok kuş toplandı.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Saîd Fârûkî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Yüksek babam vefâtından iki ay ka- dar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anla- tayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden îtibâren dı­şarı- daki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kim­se- den duyulmayan o sırları ve keşfleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsân ve ikrâmlar öncekilere kıyasla çok daha fazlaydı. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.”

Yüksek babamın son hastalıklarında, imâmeti bana verdikleri zaman, namazda imâm olmam sebebiyle, babama ihsân edilen ve örtülmesi lâ­zım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Saîd! Bütün bunlar senin imâm olman ve namazda öne geçmenin bereketleridir. Senin bu yüksek ihsânlardan ve derin sırlardan nasîbin ve payın tamdır.”

Hazret-i İmâm´ın bu iki oğluna, ihsân, merhamet ve muhabbet na­zarları son derece idi. Tenhâda ve kalabalıkta sırdaşı, hakîkat ve mah­rem bilgilerinde muhâtabı idiler. Dünyâ işlerinde emînleri, müşâvirleri ve mutlak vekilleri, ibâdet ve tâatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünyâ ve âhiret husûsunda büyük yardımcısı Muhammed Saîd hazret­leri idi.

Gâziantep´te yetişen büyük velîlerden Muhammed Sâmi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Sam köyünde uzun yıllar tâliplerine ilim öğretti ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır seferine giderken, Gaziantep´ten geçti. Bölgede meşhur olan Şeyh Muhammed Efendinin ziyâretine gitti. Bu büyük zâtı bağ budarken buldu. Hal ve hatırdan sonra, pâdişâh, Muhammed Efendiye; “Buranın nesi meşhurdur ” deyince; “Üzümü meşhurdur.” dedi ve mevsim üzüm mev­simi olmadığı halde, asmadan bir salkım üzüm koparıp sultana verdi. Bu zâtın büyük velî olduğunu anlayan sultan, onu çadırına dâvet etti. Uzun sohbetten sonra sultan Mısır´ı feth edip edemeyeceğini sordu. Muham- med Sâmi bir gün sonra feth müjdesini verdi. Sultan; “Sefere be­raber çıkalım.” deyince, Muhammed Sâmi; “Siz gidin biz geliriz.” dedi. Savaşın en şiddetli zamânında birçok bağ bıçakları ve asma çubukları­nın havada uçtuğu, karşı taraf askerlerine kayıplar verdirdiği görüldü.

Yavuz Sultan Selîm Han sefer dönüşünde Muhammed Sâmi Efen­diye arzusunu sordu. O da sağlığınızı dediyse de sultanın ısrarı üzerine, Sam köyünün aşarını istedi. Sultan, Sam´ı Şam anlar ve; “Şam uzak bir şehirdir. Halep´i vereyim.” dedi. Pâdişâhın yanındakiler yanlışlığı düzel­tince, Sultan, Sam köyünü Muhammed Efendiye vererek, bu konuda bir de ferman yayınladı. Bu ferman Kânûnî Sultan Süleymân Han zâma­nında yenilenmiştir.

Büyük âlim ve velî Muhammed Sıddîk Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Van´da müftü olduğu sırada Birinci Dünyâ Savaşı çıkmıştı. Bu sı­ralarda bir gün Mejingir (Yukarı Kaymaz) köyünde Mejingir Suyu kena­rında kollarını sıvamış abdest alıyordu. Sağ ayağını yıkamış sol ayağını yıkamak üzere iken o çevrede bulunan ermeni komitacılarından iki er­meni yakınında saklanmıştı. Ateş edip Muhammed Sıddîk Efendiyi vur­dular. Atılan kurşun sağ omuzundan girip sol böğründen çıkmıştı. Vurul­duğunu hissedince, belindeki kundaklı silahı çekip ateş etti. Kendisini ya­ralayanı vurup öldürdü. Diğerini de yaraladı. Arkadaşları da o yaralıyı öl­dürdüler. Muhammed Sıddîk hazretleri birkaç saat sonra şehîd oldu. Bu arada vasiyetini yapmıştır. Kabr-i şerîfi Mejingir köyündedir. Fehmî Efen- di adında fazîlet sâhibi bir oğlu vardı. 1969 senesinde vefât etmiştir. Kabri, babasının kabri yanındadır. Kerâmet sâhibi bir velî idi.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şenâvî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hakkında Abdülvehhâb-ı Şa rânî hazretleri şöyle anlatır: Muham- med Şenâvî nin bulunduğu beldenin devlete âit gelirlerini, İbn-i Yûsuf a- dında bir görevli topluyordu. Bu bölgede, şâir bitkisi denilen ze­hirli bir bitki yetiştirilirdi. Bu bitkinin geliri ile, devlet erkânının ve askerle­rin ge- çimi sağlanırdı. Bu zehirli bitkiyi toplamaya mecbur edilen halktan ölenler olurdu. Muhammed Şenâvî, bu bitkinin ekilmesinin yasaklanması için İbn-i Yûsuf a ne kadar söyledi ise kâr etmedi. Bunun üzerine Muhammed Şenâvî de, talebeleri ve halkla berâber şâir bitkisi toplardı. İbn-i Yûsuf buna çok kızardı. Bir gün İbn-i Yûsuf, Muhammed Şenâvî yi talebeleriyle birlikte yemeğe dâvet etti. Önlerine zehirli yemek koydu. Muhammed Şenâvî sofraya oturduğu zaman, Allahü teâlânın izni ile ye­mek kurtlandı. Bu durumu gören Muhammed Şenâvî; Artık zamânı geldi. Şâir bitkisini ektirmiyeceğim dedi. Osmanlı Sultânına, bu bitkiyi toplamayı yasaklat- ması için gitmeye karar verdi. O gece Sultan rüyâ­sında Muhammed Şenâvî´yi gördü. Muhammed Şenâvî, Sultâna; Bu İbn-i Yûsuf emri ile ekilen şâir bitkisi toplama işini iptâl et dedi. Sultan uyandığı zaman, ve- zîrlerine, Mısır vâlisine böyle birşeyin olup olmadığını sormalarını emret- ti. Mısır vâlisinden haberin doğruluğuna dâir bilgi ge­lince, Sultan, şâir bit- kisinin ekilmesini yasaklattı.

Şam´da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerin­den Muhammed Urre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili ola­rak, Necmüddîn-i Gazzî şöyle anlatır: Muhammed Urre, birgün câmi­sinde zikir ile meşgûl olurken, Allahü teâlânın aşkı ve kendisini kap­layan tasavvufî hâl sebebiyle kendinden geçerek ve elinde olmaya­rak Allah diye bir sayha etti. Câminin hemen yakınında bir yerde de, bâzı kimseler toplanmışlar, sohbet ediyorlardı. Bu kimseler arasında, Anadolu dan gelmiş olan biri de bulunuyordu. O toplulukta bulunanlar, Muhammed Urre nin sayhasını işittiler. Birisi dedi ki: Bu sayha kimindir. Başka birisi de; Muhammed Urre nindir. dedi. Anadolu dan gelen zât, bu ismi du- yunca hayretle; Muhammed Urre bu beldeden midir diye sordu. Diğer- leri Evet. dediler. Anadolulu; Allahü teâlâ ona uzun ömür­ler versin. dedi. Bu sefer diğerleri hayret edip; Sen onu nereden tanı­yorsun dedi- ler. Bunun üzerine o kimse yemin ederek; Ben onu Rodos vak asından tanıyorum. Rodos un fethi sırasında, Muhammed Urre yi Kânûnî Sultan Süleymân Hânın önünde, işte bu gözlerim ile görmüştüm. Şimdi acabâ nerededir. Yerini bilseydik gidip kendisini ziyâret ederdik. dedi. Onlar da; İşte şu yakındaki câmidedir. dediler. Anadolu dan gelen zât, hemen o câmiye gidip Muhammed Urre nin elini öptü. Duâsını ve gönlünü aldı.

Büyük velîlerden Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin türbesine çok yakın, evi olan Ahmed Halebî, bizzat gözleriyle gördüğü şu kerâmeti anlattı: “Bir gece yatsı namazın­dan son- raydı. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerini kötüleyenlerden biri, elinde bir ateş- le türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. He­men ateşi atacağı zaman, ateş söndü ve kabr-i şerîfinin yanıbaşında, ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam âniden çukurun içinde kay­boldu. Hâne halkı, onun kaybolduğunu anlayınca aramağa çıktılar. Ben durumu ken- dilerine haber verdim. Gelip gömüldüğü yeri kazmaya başla­dılar ve ba- şını buldular. Çekip çıkarmak istediler. Fakat bütün uğraşma­ları boşuna oldu. Zîrâ, onlar çıkarmağa çalıştıkça, o, durmadan aşağı doğru indi. Kazıldıkça indi ve çıkarmaları mümkün olmadı. Nihâyet kurta­ramaya- caklarını anladılar. Kazdıkları yeri tekrar toprakla doldurup, yor­gun ve perişân bir hâlde, elleri boş olarak bırakıp gittiler.”

Büyük velî Şeyh Yavsı Mustafa Muhyiddîn-i İskilibî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin bir tanıdığının oğlu suç işledi ve yakalanıp hapsedildi. Babası gelip, Muhyiddîn-i İskilibî´ye durumu arz etti ve ilgili yerlere başvurarak kurtarılmasını istedi. O zaman Muhyiddîn-i İskilibî; “Ben bu hususu onlardan daha büyük bir makama arz edeceğim.” buyu­rarak duâ etti. Cezâsını tesbit için, ertesi gün genci mahkemeye çıkarttı­lar. Dâvâcılar aleyhte konuşacak yerde, o genci affettiklerini söyleyip, üstelik de medh ettiler. Bunun üzerine o genç serbest bırakıldı.

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Âriflerden Mustafa Bekrî şöyle anlatır: “Şam´ın ileri gelenlerinden birisi, Murâd-ı Münzâvî´yi dâvet etti ve ayrıca gelirken Molla Abdürrahîm´i de berâberinde getirme­sini söyledi. Bunun üzerine Murâd-ı Münzâvî ona; “Siz dâvet sâhibisiniz dâveti siz yapınız” buyurdu. Dâvet sâhibi Molla Abdürrahîm´e gidip; “Şeyh Murâd-ı Münzâvî yarın bizim evi teşrif etmenizi istiyor.” dedi. Er­tesi gün Murâd-ı Münzâvî ve Molla Abdürrahîm, Şam´ın ileri gelenlerin­den olan dâvet sâhibinin evine gittiler. Bir müddet kaldıktan sonra, Molla Abdürrahîm hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı evine döndü ve; “Keşke Şeyh Murâd-ı Münzâvî, ev sâhibine beni çağırttırmasaydı.” dedi. Bir ara uyudu. Bu sırada rüyâsında Murâd-ı Münzâvî´yi gördü. Huzûruna varıp selâm verdi. Münzâvî ona dönüp; “Sizin bize ihtiyâcınız yok.” deyip, onun hâlini beğenmediğini ifâde eden bir tavır takındı. (Çünkü uyumaz­dan önce Murâd-ı Münzâvî´ye niçin kendisini çağırttığı için sitem etmişti.) Molla Abdürrahîm heyecanla uykudan uyandı. Hemen Murâd-ı Münzâ- vî´nin evine gitti. Murâd-ı Münzâvî onu görünce: “Geldin mi ” bu­yurdu. O da; “Evet efendim.” deyip özür diledi. Murâd-ı Münzâvî´nin elini öptü. Bu sırada büyük nîmetlere ve hâllere kavuştu. Onun kapısından bir daha ayrılmadı.”

Şam ulemâsından ve o beldenin ileri gelenlerinden olan Bekrîzâde Halil Efendi İstanbul´da ilim tahsîli yapıp kâdı olmuştu. Hazret-i Ebû Bekr´in neslinden olduğu için Bekrîzâde denmekle meşhur olan bu zât şöyle nakletmiştir: “Şeyh Murâd Efendi hazretleri İstanbul´da hazret-i Eyyûb el-Ensârî´nin türbesi civârında ikâmet ederdi. Dergâhında bere­ketli sohbetleriyle insanlara feyz saçardı. Ben de devamlı ziyâretine gi­der, sohbetini dinlemekle şereflenirdim. Her varışımda benim hazret-i Ebû Bekr soyundan olmam hasebiyle iltifat ve ikrâmda bulunurdu. Âdeti üzere kahve ve tatlı ikrâm eder ve bu ikrâmı her defâsında yapardı. Bâzan da kendine mahsus macun gibi olan ferahlatıcı bir çeşit tatlıdan ikrâm edilmesini emrederek, çok yakın ve samîmi iltifatta bulunurdu. Yine bir gün ziyâretine gidiyordum. Giderken macun şeklindeki husûsî tatlısından yemeyi canım çok istedi. Kendi kendime ben herkese ikrâm edilen tatlıdan istemem. Hususi tatlıdan isterim. Benim bu arzumu keşf ve kerâmetiyle anlayıp ikrâm etseler diye düşündüm. Bu düşünce ile hu­zûruna vardım. Oturduktan sonra hizmetçisi âdet üzere herkese ikrâm edilen tatlıdan getirip bana ikrâm etti. Hizmetçi o tatlıyı bana verirken Murâd Efendi hazretleri hizmetçiye; “Yok yok! Git bizim macundan getir.” buyurdu. Hizmetçi derviş gidip tatlı macundan getirdi. Bana verdi. Ben de alıp yedim. Şeyh Murâd Efendi bana bakıp tebessüm ederek; “Bir ka­şık daha yiyin, arzu ettiğiniz macundandır.” dedi. Ben hayret içinde, mahcub oldum. Sonra sohbet ve nasîhat ederek buyurdu ki: “Siz hazret-i Ebû Bekr´in torunlarındansınız. Bizlere feyz onun tarafından gelmiştir. Mâlûmunuz, keşf ve kerâmet derecesine yükselmek ve harika göster­mek sizden umulur, buna siz lâyıksınız. Biz sizlere göre yabancı sayılı­rız. Hal böyleyken sizin kalkıp bunları bizden beklemeniz lâyık mıdır Bu garîb bir iş değil midir ”

Murâd-ı Münzâvî hazretleri şöyle anlatmışlardır: “Bir defâsında İs­tanbul´a gitmiştim. Kalmaya niyetim yoktu. Hemen yola çıkacaktım. Lâkin Ramazân-ı şerîf girdi arkasından da kış başladı. O kış İstanbul´da kal­dım. Ordu, bir sefere çıkmak üzereydi. Çok kere bu fakire, adam gönde­rip duâ isterlerdi. Bir gece yarısı kitaptan bir meseleyi okuyordum. Vezir kethüdâsı geldi dediler, getirin dedim, yanıma gelip oturdu. Okuduğum meseleyi tamamlayıp kitabı kapattım. Hoş geldin Ahmed Ağa, bu vakitte ne oldu da geldin, deyince; “Acabâ bu vakitte bize duâ etmek Şeyh Efendinin hatırına gelir mi ” diye vezir beni gönderdi. Selâm söyledi.” dedi. Ben de dedim ki: “Biz Ehl-i sünnet vel cemâat mezhebindeniz. Mezhebimiz de şöyledir ki, mübârek vakitlerde ve namazlardan sonra selâtin-i İslâma ve ümerây-ı İslâmiyyeye duâ etmemiz lâzımdır. Fakat mahallî icâbet oldunuz dedim. “Mahalli icâbet” ne demektir dedi. Dedim ki daha önceden bir mazlumun bedduâsını almışsınız. Mazlumun bed­duâsı hakkında Resûlullah efendimiz; Allahü teâlâ mazlumun duâsı için; “Bir müddet sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim.” buyurduğunu bildirdi, deyince; Ahmed Ağa ağlayıp şimdi bizim işimiz harâb olmuştur, deyip hâlini îtirâf etti.”

Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini seven ve ondan isti­fâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî (kuddise sirruh) şöyle anlatıyor: “Hac- ca gidiyordum. Fâriziyye´ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday be­nizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gör­düm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; “Bu­nun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin” dedim. Yanı- na yaklaşınca, bana: “Ey Şakîk” diye hitâb ederek, meâlen; “Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günâhdır” buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime; “Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi” dedim. Arkasından, helâl- laşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titri­yor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım de­dim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; “Ey Şakîk!” diyerek, meâlen; “Ben tövbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim” buyrulan Tâhâ sûresi sek­sen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi ken­dime; “Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.” dedim.

Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sen­dedir, su içmek istiyorum.” diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uza­tıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığı­nına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Ya­nına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. “Hak teâlânın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır.”dedim. “Hak teâlânın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak teâlâya hüsn-i zanda bulun!” deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke´ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke´de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. “Bu zât kimdir ” diye sordum. “Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin´dir” dediler. “Yolda bu zât­tan şöyle şöyle acâib hâller gördüm” dedim. “Bu hâller bu seyyid için acâib değildir dediler.”

İstanbul´da yetişen evliyâdan Mustafa İzzî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hacca gitmek için yola çıktı. Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevveredeki vazifesini hakkıyla yerine getirmeye çalıştı. Peygamber efendimizin mübârek kabr-i şerîfini ziyâret edip Mısır´a geldi. Mısır´a gel­diğinde yol parası tükenmişti. Yoluna devâm edemeyip orada kaldı. Mev- sim de, Ahmed Bedevî´nin ziyâreti ve mevlîd-i şerîf cemiyetlerinin yapıldığı zamâna tesâdüf etmişti. Bu sebeple Tanta´ya gidip, oradaki Ahmed Bedevî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. O esnâda hâlini arzetti. Hüzn ile kendinden geçmiş iken, hiç tanımadığı birisi omuzuna eliyle dokunarak; “Hasırcıoğlu Mustafa Efendi siz misiniz ” dedi. O da; “Evet efendim.” diye cevap verince, o kimse koynundan bir kese çıkardı ve; “Şunu al. İhtiyâcın için sarfedersin. İstanbul´da karşılaşırsak alırım, yoksa helâl olsun.” dedi ve kalabalık içine karışarak kayboldu. İstan­bul´da da hiç görülmedi.

Anadolu´da yetişen evliyânın büyüklerinden Müştak Baba (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Hakkârî beylerinden olduğu halde dünyâ malı ve rütbelerinden yüz çevirmişti. Babalarından kendilerinin idâresine giren yirmi yedi köydeki ne kadar mal varlığı ve geliri varsa, hepsini terk et­mişti. Mânevî saltanat ona, dünyânın yanında üstün ve kıymetli olmuştu. Kâdirî yolu önde gelenleri arasına girmişti.

Müştâk Efendi elini ne zaman cebine soksa avuç avuç altın çıkarırdı.

Müştâk Efendinin ömrü, insanlara hizmetle geçti. Muş´ta iken bozuk îtikâd sâhibi kimselerin hücûmuna uğradı. Evinde seccâdesi üzerinde ibâdetle meşgûl iken boğularak şehîd edildi. Seccâdesinin altından bir kağıda yazılı şu na´t-ı şerîf çıktı.

“Yâ Resûlallah! Ulüvv ü şân senin,

Server-i kevneynsin, fermân senin,

Dest-i hükmünde şehâ çevgân senin

Top senin, cevlân senin, meydân senin,

Söz senin, sohbet senin, devrân senin.”

Büyük velîlerden Muhammed Nasûhî Üsküdârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti ü- zerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu´ya gitti. Bulgur- lu´ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd na­mazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; “Bize bugün Üsküdar´a git­mek ge- rekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu e- den bizimle gelebilir.” buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra Üskü- dar´a gelmek üzere yola çıktı. Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve; “Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. Efen- dim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu´dadır.” dediler. Çok şükür efendime bu- rada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar´da Bülbülderesi deni­len yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işle- memek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi. Ömrü­nün sonuna doğru bana; “Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât et­ti- ğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir.” buyurdu. Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti.” dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan tale­beleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi ol- du. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı. Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini ver- di.

1718 senesi Şâbân ayının son haftası, vâzında; “Bize bir sefer ge­rekti. Bu makamda son vâzımdır.” buyurarak cemâate vedâ etti. Der­gâh- larında da aynı şekilde vedâ etti. Onun bu sözlerini talebeleri her­halde Kastamonu´ya gidip oradaki büyükleri ziyâret edecek diye mânâlandır- dılar. O hafta Cumâdan sonra hastalandı. Ramazan ayının ilk günlerin- deydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasûhî Efendi, dergâhın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören ha­nımı, bah- çeye çıkarak yanına yaklaştı ve; “Muhterem efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz ” diye sordu. O da; “Allahü teâlâ bilir ama, bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyo- rum.” buyurdu. Hanımı bu haberi işitince üzüldü ve; “Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsun.” dedi. Nasûhî hazretleri; “Takdîr-i İlâhî böyledir.” cevâbını verdi. Aradan günler geçti. Ramazân-ı şerîf ayının ortasına gel- diğinde, sevenlerini etrâfına toplayıp, yerine oğlu Alâeddîn Efendiyi halî- fe tâyin etti ve vasiyetini bildirdi.

Abdülkerîm Dede, Canbazlar Kethüdâsı İbrâhim Ağa ve Nasûhîzâde Ahmed Efendi anlattılar: “Bir gün dergâha elinde bavulu ile biri geldi. Ba­vulunu emânete verip, bize Nasûhî hazretlerinin türbesini sordu. Biz de; “Yorgunsun, birazcık dinlen, sonra ziyâret edersin.” dedik. Fakat o; “Ön- ce ziyâret edeyim sonra dinlenirim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine tür- beyi gösterdik. O gidip kabrin başında bir müddet Kur´ân-ı kerîm okudu. Ziyâretten sonra yanımıza gelip oturdu ve şöyle anlatmaya baş­ladı: “Bu fakîr, seyahatim esnâsında bir vilâyete uğradım. Birisine; “Bu­rada tale- belerin, gariplerin kaldığı bir dergâh var mıdır ” diye sordum. O da; “Fi- lân yerde bir dergâh var. Aradığını orada bulabilirsin.” dedi. Oraya gidip misâfir oldum. Dergâhın idâresini yapan, mübârek kâmil bir zât imiş. O- nunla tanıştık, o gece berâber sabaha kadar sohbet ettik. Bana seya- hatimin sebebini ve nereye gideceğimi sordu. Ben de anlattım ve İstan- bul´a gideceğimi bildirdim. Bana; “Oğlum, bir ricâda bulunsam acabâ ye- rine getirebilir misin ” dedi. “Elbette gücüm yeterse yaparım, emrediniz.” Dedim. O da; “İstanbul´a gitmek için, Üsküdar´dan geçmen lâzım. Üskü- dar´ın Doğancılar semtinde Nasûhî hazretlerinin türbesi var­dır. Oraya uğ- radığında bizim hürmetimizi bildirip, mübârek rûhuna Yâ­sîn-i şerîf, üç İh- lâs ve bir Fâtiha okuyup sevâbını hediye eder misin ” dedi. “Peki, inşâ- allah emrinizi yerine getiririm.” dedim. Sonra ona; “Efen­dim! İstanbul´da pek büyük velîler, âlimler olduğu hâlde, niçin önce Nasûhî Efendiye git- memi arzu ettiniz ” diye sormaktan kendimi alama­dım. O da: “Babam Kâdiriyye yolunda olgun bir velî idi. O hayatta iken kıymetini bilemeyip nefsimin hevâsı peşinde koştum. O vefât ettikten sonra da huzûrum iyice kaçtı. Birgün babamın yerine bakan halîfesi bana; “Ey mübârek hocamın yâdigârı! Kıymetli ömrünüzü böyle geçirip giderseniz sonunuz hüsrân o- lur. Mübârek hocamızın bize bir emânetisi­niz. Zararın neresinden döner- seniz kârdır. Geç de olsa bir medreseye gidip ilim tahsîl etseniz, bir velî kulun hizmetine girip kalb ilimlerini öğre­nip buraya gelseniz ve babanızın yerine geçseniz ne güzel olur. Size elimizden geldiği kadar yardımcı olu- ruz. Size yakışan budur.” dedi. “Peki, nereye gideyim.” diye sorduğumda da; “Edirne´de tanıdığım âlim­ler var. Oraya gidebilirsin.” deyince, hazırlı- ğa başladım. İhtiyaçlarımı te­dârik edip yola çıktım. Yolculuk uzun ve yo- rucu oluyordu. Vakti gelince namazlarımı kılıyor, akşamları da uygun yerlerde uyuyup dinleniyordum. Bir gün dinlendiğim bir handa, önümüz- deki yolu eşkıyâların kestiğini, ge­çenleri soyduklarını söylediler. Ben on- ların bu sözlerine aldırmayıp Allahü teâlâya tevekkül ederek yoluma devâm ettim. Yol kesicilerin bu­lunduğu mahalle yaklaştım. Karşı tepenin üzerinde hareket eden bâzı karartılar görülüyordu. Belli ki onlardı. Git- sem mi, gitmesem mi diye tereddüd içinde yürürken, karşıdan siyah bir at üzerinde nûr yüzlü, sa­kallı ve heybetli bir zât göründü. Yanıma gel- diğinde; “Evlâd! Korkma, gel benimle.” diyerek geri döndü. Peşinden yü- rümeğe başladım. Eşkıyânın bulunduğu yerden geçtikten sonra bana dönerek; “Bundan ötesi selâ­mettir. Yolun açık olsun, Allahü teâlâ yar- dımcın olsun.” dedi ve kayboldu. Cenâb-ı Hak, ilim öğrenmek niyetimin bereketiyle, beni eşkıyânın şerrin­den bu tanımadığım mübârek zâtın vesîlesiyle kurtarmıştı.

Uzun yolculuktan sonra Üsküdar´a geldim. Oradan İstanbul´a sonra da Edirne´ye gidecektim. Üsküdar´da yürürken iki kimse yanıma sokuldu; “Ey efendi! Seni üstâdımız dergâhına dâvet ediyor. Lütfen oraya buyuru­nuz.” dedi. Beni burada kimse tanımazdı. Üstelik benim de tanıdığım bir kimse yoktu. Yine Rabbimize tevekkül edip; “Peki geleyim.” diyerek peşlerine düştüm. Dergâha geldik. Dinlenmemi söylediler. “Beni huzû­runa dâvet eden üstâdınızla görüşeyim.” dediğimde; “Üzülme, vakti ge­lince o sizi çağırır, görüşürsünüz.” dediler. O gece sabaha kadar uyuya­madım. Kur´ân-ı kerîm okuyup, namaz kıldım. Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Bana ilim, amel ve ihlâs ihsân eyle.” diye çok yalvardım. Sabah nama­zını kıldıktan sonra bana; “Şeyhimiz seni huzûruna bekliyor.” dediler. İçeri girdiğimde, beni eşkıyânın elinden kurtaran o nûr yüzlü zât kar­şımda duruyor, bana tebessüm ediyordu. Hayretimden dona kalmışım. Aklım başıma geldiğinde hemen eğilip elini öptüm. Sonra da; “Muhterem efendim! Tehlikeye girdiğimde hayâtımın kurtulmasına sebeb oldunuz.” derken, sözümü kesti ve; “Oğul! Ne garip kelâm edersin. Seninle ilk defâ karşılaşıyoruz. Orada senin gördüğün kimse bu vücûd değildir. Cenâb-ı Hak meleklerinden birini benim sûretimde oraya gönderip, seni tehlike­den kurtarmış.” diyerek hâllerini gizledi. Üç gün dergâhta kalıp istirahat etmemi emretti. Dışarı çıktıktan sonra, bu zâtın kim olduğunu sordum. Nasûhî Efendi olduğunu söylediler. Üç gün cana can katan, kalb hasta­lıklarına şifâ olan sohbetleriyle şereflendim. Bereketli teveccühleri ile kal- bim aydınlandı, haller sâhibi oldum. Üç gün sonra huzûruna çıktı­ğımda buyurdular ki: “Evlâdım! Şimdi memleketine geri dön. Pederinin dergâ- hında makâmına otur. Bu yolun âdâbına uyarak talebeleri yetiştir­meye çalış. Silsile-i aliyye büyüklerinin rûhâniyetleri seni terbiye ederler. O za- man yüksek haller, zevkler sâhibi olursun. Sana duâ ediyorum. Ba­şın dara düştüğü zaman bizi hatırla.” Bu sözleri can kulağımla dinledim. Mü- bârek ellerini öptükten sonra vedâlaştım. Memleketime gelip, gördü­ğün gibi burada talebelerin başında, onlara yardımcı olmaya çalışıyo­rum. İşte yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı Nasûhî Efendiyi ziyâret edip o- kumanı istedim.” dedi.”

Anadolu da yetişen büyük velîlerden Neccârzâde Muhammed Sıd- dık (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlatır: Dört oğlum tâûn hastalığından arka arkaya vefât etmişti. Hem oğullarımın vefât acıları hem de ben ve hanımım yaşlı olduğumuz için artık çocuğumuz olmayacağını da düşünerek üzgün ve perişan bir hal­deydik. Gerçi Şeyh Muhammed Sıddık Efendinin tesellileri ile biraz ra­hatlıyordum. Fakat yaşlılığımız sebebiyle artık çocuğumuz olmayacağı hatırıma geldikçe bir hayli üzülüyordum. Şeyh Muhammed Sıddık Efendi benim bu hâlimi anlayıp bir gün yine huzûrunda mahzûn mahzûn durur­ken; Sen evlâd acısıyla ve bundan sonra daha çocuğun olmayacağını düşünerek kendini perişan ediyorsun. İnşâallah Allahü teâlâ sana çocuk verir. buyurdu. Gerçekten bir müddet sonra hanımım yaşlı olmasına rağmen hocamın duâsı ile bir çocuğumuz oldu.

Talebelerinden birinin çocuğu üç yaşına gelmesine rağmen henüz yürümüyordu. Bu duruma babası çok üzülüyordu. Bir gün bu çocuğunu hocası Muhammed Sıddık ın huzûruna getirdi ve durumunu arz etti. Muhammed Sıddık hemen çocuğun elinden tutup, besmele çekerek yü­rütmeye başladı. Çocuk, Allahü teâlânın izniyle yürür oldu.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şeyh Necîbüddîn Mütevekkil (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Şeyh Nizâmüddîn Ev­liyâ hazretleri buyurdular ki; “Şeyh Ferîdüddîn´in huzûruna kavuşmadan ön- ce bir gün Şeyh Necîbüddîn´in huzûrundaydım. Kalktım ve; “Bir Fâtiha ile İhlâs okuyun ki, ben buranın kadısı olayım.” dedim. Şeyh Necîbüddîn gözlerini yumdu. Sesimi duymadığını zannettim. Tekrâr aynı cümleyi söyledim. Bu defâ tebessüm etti ve; “Sen kâdı olma, başka şey ol.” bu­yurdu.” Daha sonra Nizâmüddîn Evliyâ, Ferîdüddîn Şeker Genc´in tale­besi ve zamânın en büyük evliyâsından oldu.

Anadolu´da yaşayan velîlerden Necmeddîn İmâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yaşadığı asırda insanların dünyâ ve âhirette kurtu­luşları için gayret etmiş olan Necmeddîn İmâd hazretlerinin bâzı halleri ve menkîbeleri halk arasında anlatılmaktadır. Necmeddîn İmâd hazretle­rinin vefâtından asırlarca sonra 1600 yılı başlarında Samsun, Amasya ve Çorum taraflarında ortaya çıkan Karayazıcı adındaki zorba ve isyâncılar, Osmanlı idâresine baş kaldırdı. Osmanlı ordusunun Rumeli´deki savaş­larda bulunmasını fırsat bilen Karayazıcı, emrindeki çapulcularla Çorum yöresinden başlayarak, Amasya ve Tokat taraflarını yağmaladıktan son- ra Kayseri´ye yaklaştı. İdâreciler ve halk, saltanat merkezi İstanbul´a haber göndererek yardım istediler. İsyânı bastırmakla vazîfelendirilen Vezir Hacı İbrâhim Paşa, Kayseri´ye geldi. Karayazıcı´nın kuvvetleriyle çarpıştıysa da başarılı olamadı. Karayazıcı ve kuvvetleri Kayseri´ye gire­rek yağma ve talana devâm etti. Kayseri´yi istilâ ettiği günün gecesi Şeyh Necmeddîn İmâd hazretleri, Karayazıcı´nın rüyâsına girdi ve onu son de­rece sıkıştırdı. Ertesi gün eşkıyâ başı Karayazıcı, Kayseri´den kuvvetle­rini geri çekti. Böylece Kayseri ahâlisi büyük bir zulüm ve fitneden kur­tuldu. Bu menkîbe, halk arasında asırlardır anlatıla gelmiştir.

Şâfiî âlimlerinin büyüklerinden İmâm-ı Nevevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında İmâm-ı Sübkî hazretleri şöyle anlatır: Babam 1341 yı­lında Dâr-i Hadîs-i Eşrefiyye´de ders okutuyordu. Geceleri salona çıkar, teheccüd namazı kılardı. Zaman zaman yüzünü halılara sürer; “Buraya İmâm-ı Nevevî hazretlerinin mübârek ayakları değmiştir. Bu halılara âşık olmamın, hayran kalmamın ve yüzümün en şerefli yerlerini bu yaygılara sürmemin sebebi budur.” derdi.

Evliyânın büyüklerinden Niyâzî-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Şeyh Abdüllatîf Gazzî Efendi, Vâkıât adlı eserinde şöyle yaz­maktadır: “Birisi şeyhülislâmın huzûruna varıp, Niyâzî-i Mısrî hakkında tenkid mevzû olan sözü kastederek; “Efendim bu sözü söyleyenlerin ce­zâsı nedir ve dinde ne lâzım gelir.” diye suâl edince, ârif ve kâmil bir zât olan şeyhülislâm; “Bu sözü Niyâzî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söy­lerse, katlolunur. Fakat Niyâzî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zâhirî ilimlerde de kemâl mertebesindedir. Onların böyle söz­leri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kâdir olama­yız.” diyerek, o şahsı susturdu.

Niyâzî-i Mısrî´nin, talebelerinden Şeyh Ahmed Gazzî´ye yazdığı mek- tup şöyledir: “İzzetli, fazîletli ve kıymetli oğlum! Sonsuz selâmlar ve hayır duâlar takdîminden sonra, hâtır-ı şerîfleriniz suâl olunur. Ahvâli­mizden suâl olunursa, elhamdülillah sıhhat ve âfiyet üzereyiz. Bütün dostların hayırlı duâlarını devamlı bilip, şüphe noktalarını kovup ve hak eyleyip, tarîkat-ı aliyyenin gereğince, ameli elden bırakmayıp, dostlar ile iyi geçin- meyi en fazîletli amel biliniz. Bizim yolumuzda dostlar ile iyi ge­çinmeden daha fazîletli amel yoktur. İzzetli Târık Çelebi´ye selâmımızı tebliğ edip, onlar ile iyi geçinmeniz matlûbumuzdur. Kâsım Çelebizâde´ye, birâderi- ne ve oğluna selâm ederiz.”

Niyâzî-i Mısrî´nin, başka bir talebesine yazdığı bir mektup şöyledir: “Mısrî´nin her şeyi yağma oldu. Ancak görünür bir cesedi kaldı. Mısrî´yi şimdiden sonra isteyenler, muhabbet ehli ise, gönülde arasın. Mârifet ehli ise, sözlerimizde arasın. Her ne kadar uzak isek de evvelce ikrârı olanlardan biz ayrı değiliz. Ne kadar yakın olsalar da inkarı olanlar bizi göremez. Hakîkî âşinâlık ise gönülde olup uzak-yakın birdir. Doğru yolda olanlara selâm olsun.”

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) Sultan Alâeddîn, bir gün ordusunu güney bölgesine sefere göndermişti. Bir süre bu sefer hak­kında hiç haber alamadı ve endişeye kapıldı. Nizâmeddîn Evliyân´ın ta­lebelerinden olan bâzı komutanları ona göndererek, şu mesajı yolladı: “Sizin, İslâma sevgi ve saygınız bizden çok fazladır. Eğer mânevî gözü­nüzle, güneydeki seferin durumu ve sefer haberlerini öğrenip bize bildi­rirseniz, bizi çok sevindirmiş olacaksınız. Çünkü durumdan çok endişeli­yim.” Cevâb olarak Nizâmeddîn Evliyâ buyurdu ki: “Bu zaferden hâriç, başka zaferler de sizi bekliyor.” buyurdukları gibi, bir süre sonra ordu zafer haberi ile Dehli´ye geldi. Sultan, şükrân ifâdesi olarak, Kara Beğ ile Nizâmeddîn Evliyâ´ya beş yüz altın gönderdi. Kara Beğ bu para ile der­gâha vardığı sırada, dergahta bulunan Horasanlı bir derviş; “Hediye müşterek.” diye seslendi. Bunun üzerine Nizâmeddîn Evliyâ; “Yalnız bir kişi alırsa daha güzel olur.” diyerek, o beş yüz altını ona verdi.

Evliyânın büyüklerinden Nûreddîn Cerrâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün annesine; “Anneciğim! Bana izin ver de hacca gideyim. Dînin ba- na farz kıldığı vazîfemi yapayım.” dedi. Annesi bu isteğini uygun buldu. Nûreddîn Cerrâhî hazırlıklara başlayıp, gerekli parayı tedârik et­tikten sonra, annesi ve sevenlerine vedâ etti. Onu hacca götürecek ker­vanın yanına giderken, yolda iki gözü iki çeşme ağlayan bir adam gördü. Adam âdetâ kendisinden geçmiş, hem ağlıyor, hem Allahü teâlâya şöyle duâ ediyordu: “Yâ Rabbî! Ölümden evvel lütfet, bana borçlarımı ödemek nasîb eyle. Beni borçlu yatırma yâ Rabbî!” Nûreddîn Cerrâhî merak edip, adamın koluna girerek; “Kardeşim ne kadar borcun var ” diye sordu. Borçlu adam kendine suâl soran bu nûr yüzlü gence ümitle bakarak, mikdârını söyledi. Adamcağızın borcu, Nûreddîn Cerrâhî´nin cebindeki para kadardı. Nûreddîn Cerrâhî cebindeki para kesesini çıkarıp adama vererek; “Bu sana Allahü teâlânın bir ihsânıdır.” dedi ve oradan hızla uzaklaştı. Bir süre sonra; “Ben nereye gidiyorum Artık param da yok.” diye düşündü. Ayakları onu Edirnekapı Sakızağacı kabristanlığındaki namazgâha götürdü. Allahü teâlânın izni ile kilometrelerce uzaklıktaki Kâbe´ye giderek hac törenine katıldı. Arife günü, binlerce hacıyla birlikte; “Lebbeyk, lebbeyk!” derken, semâya uzattığı elleri, kavurucu güneş al­tında yanıp kavruldu. Hac töreni bitince, Nûreddîn Cerrâhî, Sakızağa­cı´ndan evine döndü. Annesi bu duruma hayret etti. Fakat bir şey söyle­medi. Kervanlar dönünce, İstanbul´da bir kaynaşma başladı. Yükünü eve bırakan doğru Nûreddîn Cerrâhî´nin dergâhına gelerek; “Tebrik ederiz, tebrik ederiz. Arafat´ta “Lebbeyk, lebbeyk!” çağırırken ne güzel, ne mü­bârektin! Hepimiz seni seyrederek nûrlandık. Çoğumuz rüyâmızda senin hürmetine haccımızın kabûl olduğunu gördük.” dediler.

Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîlerden Nûreddînzâde Muslihud- dîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf ehlinden Sofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müd- det kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu duru­munu anlayama- yan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilme- sini emretti. Tahkîkat için İstanbul´a geldi. Tahkîkat so­nunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu.

Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe´ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul´a geldi. Zeyrek Câmii civâ­rında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve be­rekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi. Nihâyet Cumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü´ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla mü- sâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslüman- ların arasındaydı. Ebüssü´ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakın- lık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında baş- kaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü´ûd Efendi- nin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâ­kere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde´ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerine Ebüssü´ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; “Nûreddîn- zâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir” dedi. Ebüssü´ûd Efen- di, sadrâzama haber gönderip; “Nûreddînzâde de­dikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şâ­nını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilenler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir” dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şey- hülislâm Ebüssü´ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Musli- huddîn Efendi´ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getir- mek üzere memleketine gönderildi. Döndük­ten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efen- dimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla va­zifelendirildi. Vâz ve soh- betlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okut­makla da meşgûl oldu. O- nun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde edi- yorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam So- kullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân da ona muhabbet edip, soh­bet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şe­reflenirdi.

Evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden Osman el-Hattâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerie Sultan Kayıtbay, hitâben; Başkalarının ihtiyaçla­rını karşılamak için kendinize çok sıkıntı veriyorsunuz. Bırakın hepsini! Gitsinler ve siz de biraz rahat edin! dedi. Sultânın bu sözlerini dikkatle dinleyen Osman el-Hattâb hazretleri; Siz de bizim durumumuzdasınız. Mâdem öyle, bu işi siz yapın! Bırakın köleleri, askerleri. Herkesi salın gitsinler. Tek başınıza oturun! Rahatınıza bakın! buyurdu. Bu sözleri hayretle dinliyen sultan; Nasıl olur Nasıl böyle söyleyebilirsiniz Bunlar İslâm askerleridir dedi. Bunun üzerine Osman el-Hattâb da buyurdu ki: İşte bunlar da Kur ân askerleridir. Bu cevap sultânın çok hoşuna gitti. Ona hak verip, kendi düşüncelerinin yanlış olduğunu anladı.

Bir defâsında Sultan Kayıtbay, geniş ve büyük bir saray yaptırıyordu. Osman el-Hattâb hazretleri sultânın yanına giderek; Ey efendim! Bu sa­rayın binâ edildiği arsanın dörtte birlik bir kısmı, önceleri câmi idi. Sonra bu câmiyi yıktılar. Yıkıntılar üzerini toprakla doldurup orasını bahçe yap­tılar. Siz de şimdi o yerin üzerine saray yaptırıyorsunuz dedi. Sultan hiç tereddüt etmeden bu sözleri kabûl etti ve bildirilen yerin derhâl yıkılıp, boşaltılmasını emretti. Dediği gibi yapıldı. Bâzıları bu durumu beğenme­yip, dedi-kodu etmeye başladılar ise de, sultan bunlara hiç îtibâr etmedi. Osman el-Hattâb ise, hakîkati meydana çıkarmak için o yeri kazmaya başladı. Biraz kazılınca, yıkılan mescidin kalıntıları olan mihrâb ve iki tâne de sütun meydana çıktı. Sultâna haber göndererek, gelip buraya bakmasını, kendi gözleri ile görmesini istedi. Sultan gelip baktı. Durum aynen o zâtın bildirdiği şekildeydi. Bu hâli gören îtirâzcılar da îtirâzların­dan vaz geçtiler. Böyle kerâmet sâhibi bir zâtın bildirdiği bir duruma îtirâz etmiş oldukları için çok üzüldüler. Bu hâli, Osman el-Hattâb ın orada daha çok tanınmasına, hürmet ve muhabbet görmesine sebeb oldu.

Hanefî mezhebi âlimlerinden Şeyhülislâm Nûreddîn et-Trablûsî ve Mâlikî âlimlerinden Seyyid Şerîf el-Hattâbî, Osman el-Hattâb ın şöyle anlattığını haber veriyorlar: Hocam Ebû Bekr ile hacca gittiğimizde, kendisinden, zamânımızın kutbu olan büyük âlim ile beni buluşturmasını istedim. Bana; Burada otur! dedi ve kendisi yürüyüp gitti. Bir saat kadar ortalarda görülmedi. Sonra geldi. Yanında o büyük zât vardı. Zemzem kuyusu ile Makâm-ı İbrâhim denilen yer arasında oturdular. Bir saat ka­dar kendi aralarında sohbet ettiler. Bu sırada bana öyle bir ağırlık çöktü ki, kendimi tutamıyordum. Öyle ki, başım dizime dayandı. O zât bana; Ey Osman! Bizi tanıdın ve bildin buyurdu. Sonra Fâtiha ve Kureyş sû­relerini okuyup duâ ettiler. Daha sonra da oradan ayrılıp gittiler. Aradan biraz zaman geçince, hocam Ebû Bekr geri dönüp yanıma geldi. Bana; Başını kaldır! buyurdu. Kaldıramadığımı söyledim. Bunun üzerine boy­numu biraz oğdu ve Allahü teâlânın izni ile boynumu hareket ettirebilir hâle geldim. Bunun üzerine bana; Yâ Osman! O zâtı görmediğin, sâ­dece sesini duyduğun hâlde bu hâle geldin. Ya görseydin nasıl olurdun buyurdu.”

Osman el-Hattâb hazretleri bundan sonra, oturduğu meclisden Fâ­tiha ve Kureyş sûrelerini okumadan kalkmazdı. Zamânında bulunan âlim ve velîler, Osman el-Hattâb hazretlerini severler, ona hürmet ve edepte kusûr etmezlerdi. Bununla berâber, kendisini âciz, zavallı ve kabahatli bilir, Cehennem e atılmaktan çok korkardı. Birisi kendisine yalvarıp duâ isteseydi; Osman, Cehennem odunlarından bir odundur. Onun hâtırı nedir ki, sana bir faydası dokunsun diye cevap verirdi.

Büyük velîlerden Şeyh Osman bin Merzûk el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yanına iki kişi geldi. Birisi Arapça´yı biliyor, di­ğeri de hiç bilmiyordu. Birbirlerinin sözlerini hiç anlamazlardı. Arapça bi­len; “Ne olsaydı da ben de Fârisî dilini bilseydim.” derdi. Acem de; “Ben de bir Arabî biliverseydim.” derdi. Bu ikisi Osman Kureşî hazretlerinin dergâhında gecelediler. Sabah Şeyh hazretlerinin huzûruna çıktılar. Ara- bî bilen Fârisî ile, Fârisî bilen Arabî ile konuşmaya başlayıverdi. Arabî bi- len; “Bu gece ben rüyâmda İbrâhim aleyhisselâmı gördüm. Yanında Osman Kureşî hazretleri vardı. İbrâhim aleyhisselâm, Şeyh Osman´a hi­tâben; “Bu kişi Fârisî dili bilmek istiyor. Ona tâlim eylersiniz.” diye em­retti. O da bana nazar edip ağzıma eliyle dokundu. Uyandığımda Fârisî konuşur oldum.” dedi. Diğeri bunu duyunca; “Ben de bu gece bir rüyâ gördüm. Peygamber efendimiz hazretleri ve yanında Osman Kureşî haz­retleri vardı. O zaman Efendimiz, Şeyh Osman hazretlerine emredip Arabî öğretmesini bildirdiler. O da eliyle ağzıma dokundu. Kalktığımda çok rahat Arabî lisânını konuşur oldum.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Osman Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini seven bir bezirgan vardı. Ticâret için bir şehre geldi. İşleri sebebiyle biraz fazla meşgul oldu. O sırada kervan arkadaşları oradan ayrıldılar. O buna çok üzüldü. Zîrâ kervandan geri kalmış ve bir kısım malları kervanla birlikte gitmişti. Kervan bir boğaz mıntıkasına vardığında eşkıyâların saldırısına uğradı. Bu baskın haberi her yerde duyuldu. Be­zirgan üzüntülü bir halde kendi kendine; “Varayım hiç olmazsa ölenleri defnedeyim.” diyerek yanına birkaç kişi alıp kervanın basıldığı yere gitti. Hakîkaten kervan soyulmuş ve kervandakiler öldürülmüşlerdi. Bezirgan etrâfı dolaşırken bir kenarda kendi develerinin çökmüş olduğunu gördü. Üzerindeki mallar da hiç zarar görmemişti. Develerin başında ise nûr yüzlü ihtiyar bir zât elinde asâ bekliyordu. Bezirganı görünce; “Be hey evlâdım! Biz senin için gözcülük ettik. Gel develerini ve mallarını al.” dedi. Bezirgan bu zâta yaklaştığında onun Şeyh Osman Şirvânî hazret­leri olduğunu anladı. Ellerini öpmek istedi. Lâkin ihtiyar zât birden kay­boldu. Bezirgan mallarını alıp memleketine döndü ve doğruca dergâha Osman Şirvânî hazretlerinin huzûruna vardı. Harezmî hazretleri Bezir­ganın ellerinden tutup bu hâdisedeki yardımımızı biz hayatta iken kim­seye anlatma diye tenbih etti.

Anadolu velîlerinden Pîr Emir Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Bur­sa´nın Yunan işgâli sırasında, bir Yunanlı asker, Pîr Emîr´in türbesine gi­rerek, ata biner gibi mezarın üzerine çıkıp, kötü sözler söylemeye baş­ladı. O anda askerin ayakları kurudu. Feryâdı üzerine arkadaşları tara­fından türbeden çıkarıldı. Durum Yunan komutanına bildirilince, Pîr Emî- r´in türbesinin bulunduğu çevre Yunan askerleri için yasak bölge îlân e- dildi.

Karabağ´da yetişen meşhur velîlerden Pîr Muhammed Gencevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin tasavvufta hocası Şeyh Abdülgaf- fâr hazretlerine gitmesi şöyle olmuştur: Pîr Muhammed Gencevî çocuk- luğunda bir gün çift sürmekle meşgûl olan kardeşine azık götür­müştü. Yanına varıp azığı bıraktıktan sonra bambaşka bir hâle girip kar­deşinin yanından süratle kaçmaya başladı. Kardeşinin peşinden koşup çağırma- sına rağmen bir türlü dönmedi. Tâ babasının evine kadar koştu eve girip babasını görünce orada da duramayıp kaçmaya başladı. Artık karşısına her kim çıksa ondan kaçıyordu. Hiçbir yerde duramıyordu. Ne­den böyle kaçıyorsun diye sorduklarında hiç cevap vermiyordu. Sonunda onu za- mânın meşhûr velîlerinden Şeyh Abdülgaffâr hazretlerinin huzû­runa gö- türdüler. Bu zât ona; “İnsanlardan niçin kaçıyorsun ” diye so­runca; “İn- sanlar benim gözüme vahşî hayvanlar sûretinde gözüküyor. Eğer kaç- masam rahat edemem. Mecbûren kaçıyorum” cevâbını verdi.

Bunun üzerine Şeyh Abdülgaffâr hazretleri babasına; “Üzülme oğ­lunda korkulacak bir hal yoktur. Allahü teâlâ oğlunun basîretini, kalp gö­zünü açmıştır. Her kime baksa onun ne sıfatta olduğunu kalp gözüyle görür. İnsanların çoğu vahşî hayvan tabiatında olduğundan onun gözüne o sûretde görünüyor. Bu sebeple o, insanlardan kaçıyor. Bundan sonra bizim yanımızda dursun. İnşâallah kâmil bir zât olur.” dedi. Babası bu sözler üzerine onu Abdülgaffâr hazretlerinin yanında bıraktı. Epeyce za- man onun hizmetinde kaldı. Derslerine ve sohbetlerine devâm edip, ta- savvufta kemâle erdi. Tasavvufta yetiştikten sonra hocasının izni ile ba- basının yanına döndü ve evlendi.

Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin Yassıboğa denmekle meşhur bir öküzü vardı. Yaylaya çıktıkları zaman Şeyh hazretlerinin komşuları Nahcivan tuzlasından tuz getirmeye gittiklerinde, Şeyh hazretleri Yassı- boğa´yı da tuz yüklenmesi için gönderirdi. Bir defâsında tuz getir­dikten sonra Şeyh hazretleri mescidden evine giderken, Yassıboğa kar­şısına çıktı. Ayaklarını yerlere sürerek bir müddet Şeyh hazretlerinin önünde durdu. Bunun üzerine; “Yassıboğa, lisân-ı hâl ile bize şikâyette bulu- nuyor. Allahü teâlâ size bu kadar nîmet ve izzet vermiştir ki hiçbir şeye ihtiyâcınız yoktur. Beni tuz getirmeye göndermesen olmaz mıydı Sırtım ve ayaklarım çok ağrıdı.” diyor.” Buyurdu. Sonra da; “Bundan sonra bu boğaya kimse yük yüklemesin. Çifte de koşulmasın, serbest bı­rakılsın. Evlâdıma vasiyet ederim ki, tuz getirmeye öküz götürmesinler. Tuz lâzım oldukça satın alsınlar.” Bu tenbihinden sonra Yassıboğa ser­best bı- rakıldı. Epey bir zaman sonra Merdekird köyü halkından bir kimse, çift sürerken Yassıboğa dolaşa dolaşa yanına yaklaşmıştı. Çiftçi Yassı- boğa´yı yakalayıp çifte koştu. İkindi vaktine kadar çift sürdürdü. Sonra da salıverdi. Yassıboğa oradan kurtulunca, koşarak Şeyh hazret­lerinin bulunduğu yere geldi. Bu sırada çift süren köylünün eli ayağı tut­maz oldu ve yığılıp kaldı. Yakınında çift süren çiftçiler hadi gel artık köye dönelim diye çağırdıklarında; “Elim ayağım felç oldu. Hâlim perişandır.” dedi. Çiftçiler bu sözü üzerine başına toplandılar. “Daha şimdi çift sürü­yordun sana ne oldu ” dediklerinde; “Şeyhin köyü tarafından bir semiz öküz geldi. Bu öküzü tutup çifte koştum. Bir müddet çift sürdüm sonra da salıverdim. O anda birdenbire elim ayağım tutmaz oldu.” dedi. Bu sözleri dinleyen çiftçiler arasından biri; “Herhalde Şeyh hazretlerinin serbest bı­raktığı öküzü çifte koşmuşsun. Bu sebeple başına belâ gelmiş!” dedi. Bu sırada Pîr Muhammed Gencevî hazretleri de mescidde ikindi namazını kıldıktan sonra, mescidin kapısında durdu. Bir de baktılar ki Yassıboğa koşarak ona doğru geldi. Bunun üzerine orada bulunanlara; “Yassı- boğa´nın şikâyeti vardır! Çifte koşmuşlar gibi!” dedi.

Eli ayağı tutmaz olan çiftçi ise durumun farkına varıp yanına bir mikdar hediye alarak; “Beni Şeyh hazretlerinin huzûruna götürünüz.” dedi. Akrabâları ısrarı üzerine onu Şeyh hazretlerinin huzûruna getirdiler. Özür dileyip affetmesini ve duâsını istedi. Şeyh hazretleri affedip hayır duâ etti ve o anda çiftçinin eli ayağı tutmaya başlayıp eski hâline döndü. Kalkıp yürüyerek köyüne gitti.

Erzurumlu Molla Ali adında bir zâtın babası Şeyh Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin talebelerindendi. Molla Ali babasından naklen şöy- le anlatmıştır: “Eshâb-ı kirâm düşmanlarından bir grup, Şâh Tahmasb´ın yanında Pîr Muhammed hazretlerinin aleyhinde konuşarak çok şeyler söylediler.” Karabağ´da bir sünnî kimse çıkmış o bölgenin halkı hediye- lerini hep ona veriyorlar. Şeyh Sâfî evlâdına hediye gelmez oldu.” dedi- ler. Bunun üzerine Şâh Tahmasb, Şeyh hazretlerini yanına getirmek için adamlarından bâzılarını görevlendirdi. Pîr Muhammed haz­retleri kerâ- metiyle bu kararı keşfedip; “Şâh Tahmasb bizi huzûruna gö­türmek için adam tâyin etti.” dedi. Sonra bâzı dostlarıyla istişâre edip, onun adamları gelmeden önce kendisi gitmeye karar verdi. Talebelerin­den bâzılarını da yanına alıp Kazvin şehrine gitti. Şahın ordusunda Şeyh hazretlerini se- ven Ehl-i sünnet îtikâdında meşhur bir kimse vardı. Şeyh hazretleri Kaz- vin´e varınca, bu kimsenin çadırında misâfir oldu. Bu sı­rada şâhın onu getirmek için vazîfelendirdiği kimseler hazırlık yapıyor, atlarını nalla- tıyorlardı. Misâfir olduğu kimse o askerlere haber yollayıp; “Gitmenize lüzum yok. Şeyh hazretleri kendisi geldi.” dedi. Gelip görüş­tüler ve onun bulunduğu çadırda misâfir kalmasına râzı oldular. Ertesi gün de Şah´a götürmek üzere bulunduğu çadırdan aldılar. Yolda gider­ken gören azılı düşmanlardan biri; “Şimdi Şah emreder ben de senin de­rini yüzerim, ça- rık yapıp ayağıma giyerim!” dedi. Pîr Muhammed hazret­leri bu azılı düşmana cevap olarak; “Allahü teâlânın dediği olur. Senin dediğin ol- maz.” buyurdu. Şah Tahmasb´ın yanına varınca, Şah adamla­rına; “Do- ğurması yaklaşmış olan bir ineği bulup buraya getirin.” dedi. İneği bulup getirdiler. Şah, önlerinde duran ineği göstererek, Şeyh haz­retlerine; “Bu ineğin buzağısı erkek mi dişi midir Alâmeti nedir ” diye sordu. Pîr Mu- hammed hazretleri ineğe bakıp; “Allahü teâlâ bilir ki, bu ineğin buzağısı erkektir. Rengi siyah ve kuyruğunun ucu beyazdır.” dedi. Şah Tahmasb adamlarına emredip; “Bu ineği boğazlayın ve karnından çıkan yavrusunu perdesi ile yanıma getirin.” dedi. Hemen ineği götürüp boğazladılar ve buzağıyı yavruluğundan çıkarmadan getirdiler. Önünde buzağıyı yavru- luktan çıkardılar. Baktı ki buzağı erkek, rengi siyah ve kuyruğunun ucu da beyaz. Aynen Pîr Muhammed hazretlerinin târif ettiği gibi.

Şah Tahmasb bu hâdiseye şaşırıp, ikinci bir plân kurdu. Şeyh haz­retlerine ve talebelerine belli etmeden zehirli şerbet vermelerini emretti. Adamlarına; “Bakalım zehirlenecekler mi ” dedi. Şahın adamları, Şeyh hazretlerine ve talebelerine içine zehir kattıkları şerbeti içirdiler. Sonra da Şahın yanından çıkardılar. Şeyh hazretleri oradan ayrılınca, talebelerine; “Bize içirdikleri şerbet zehirli idi.” dedi. Daha sonra tenha bir evde topla­nıp; “Lâ ilâhe illallah.” diyerek zikre başladılar. O kadar zikrettiler ki, hepsi çok terledi ve içtikleri şerbetteki zehiri ter ile vücutlarından dışarı attılar. Hiçbirine bir zarar olmadı. Şâhın adamları kin içinde Şâha; “Bun­ları katletmek lâzımdır.” dediler. Şah Tahmasb; “Biz onların hepsine ze­hir içirdik; eğer öldüler ise ne âlâ! Yok zehir tesir etmedi ve ölmediler ise onları öldürmek insafa sığmaz.” dedi. Sonra bulundukları yere adam gönderip durumlarını öğrenmek istedi. Hiçbirine bir zarar gelmediğini haber aldı. Bunun üzerine Pîr Muhammed hazretlerini yanına çağırıp; “Haydi evinize dönünüz. Benim vilâyetimde ne işlersen işle. Kimse seni incitmesin. Zîrâ senin velî olduğunda şüphem kalmadı.” dedi.”

Eriş şehrinden Molla Bâbâ adında biri, Pîr Muhammed Gencevî haz­retlerine talebe olmuş ve hizmetinde bulunmuştu. Bu kimse şöyle anlattı: “Bir defâsında Şeyh hazretleriyle bir yere gidiyorduk. Hocam at üzerin­deydi. Ben de yanında yaya yürüyordum. Giderken yol üzerinde bir kuş ölüsü gördük. Hocam bana; “Şu kuşcağızı bana ver.” dedi. Ben de alıp verdim. Bir müddet elinde tuttu. Sonra kuşcağız canlandı ve uçup gitti. Bunun üzerine dedim ki: “Efendim, Îsâ aleyhisselâm duâ edince, ölü diri­lirmiş. Elhamdülillah sizin nefesiniz ile de bu kuşun dirildiğini gözümüzle gördük.” dedim. Bunun üzerine buyurdu ki: “Kuşcağız ölmemişti. Fakat tesbihini yâni Allahü teâlâyı zikrederken söylediği şeyi unutup onu düşü­nürken kendini kaybetmiş. Tesbihini hatırlattım. Aklı başına geldi ve to­parlanıp uçtu gitti. Her varlığın kendi lisânına göre tesbihi vardır. Allahü teâlânın velî kulları ve mürşid-i kâmiller bunu bilirler. Bir senede gökten kaç damla yağmur düşeceğini ve yerden ne kadar ot biteceğini Allahü teâlâ mürşid-i kâmillere bildirir.”

Erbilli Muhammed Es ad Efendinin talebesi Ramazanoğlu Mahmûd Sâmi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Adana´da bulunduğu sırada oradan İs­tanbul´daki hocasına hediyeler göndermek âdetiydi. Fakat o, hediyeleri­nin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük îtinâ gösterirdi. Rivâyete göre ekinler biçildikten ve hasad yapıldıktan sonra tarlalara gider, yerlere dökülen başakları toplar, onları bulgur yapıp İstanbul´a gönderirdi. Onun bu hâlini işiten babası; “Oğlum, benim ambarlarım buğday dolu. Niçin hocana onlardan göndermiyorsun ” deyince; “O kapıya lâyık olan, el e- meği göz nûrudur.” diye cevap verirdi.

Büyük velîlerden Radıyüddîn Kazvînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ana dili Fârisî olmakla berâber, Arabîyi çok iyi bilirdi. Tahsil hayatının ilk zamanlarında zihni ve hâfızası zayıfdı. İmâm-ı Muhammed bin Yahyâ hazretlerinin medresesinde bulunuyordu. İbn-i Yahyâ hazret­leri âdet olarak her Cumâ günü talebelerinin ezberledikleri fıkıh bilgile­rinden onları imtihan eder, kimin ne derecede olduğunu anlardı. Normal olarak imtihanı kazananları bırakır. Kazanamayanları ise medreseden çıkarırdı. Radıyüddîn Kazvînî, bu imtihanı kazanamayınca medreseden çıkarıldı. Gece vakti medreseden çıktı. Nereye gideceğini bilemiyordu. Bir hamamın külhânında uyudu. Rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Peygamber efendimiz mübârek ağız sularından onun ağzına iki defâ sürdüler ve medreseye dönmesini emir buyurdular. Radıyüddîn Kazvînî, Peygamberimizden aldığı bu emir üzerine tekrar medreseye döndü. Medreseye girdiğinde, geçmiş derslerin hepsinin ve daha birçok ilimlerin hâfızasında bulunduğunu hissetti. Bundan sonra hâfızası, hakîkaten çok keskin ve kuvvetli oldu. Cumâ günü geldi. İmâm-ı Muhammed bin Yahyâ âdet olarak Cumâ namazlarını talebeleri ile berâber dünyâya kıymet ver- memesi ile tanınmış olan Abdurrahmân el-Ekkâf ın imamlık yaptığı câmide kılarlardı. Hep berâber câmiye gittiler. Abdurrahmân-ı Ekkâf, müc- tehid din imâmlarımızın bâzı meselelerde farklı ictihâd etmelerinin sebep ve hikmetlerini anlatan hılâf ilminden bâzı meseleleri anlatıyor, cemâat ise edeble dinliyordu. Bir ara, Abdurrahmân Ekkâf ın bir şeyi yanlış söylediğini farkeden Radıyüddîn Kazvînî îtirâz etti. Orada bulunan diğer ilim sâhipleri bu sözün sehven söylendiğini, edebe riâyet ederek susmasını işâret ettiler ise de, o, yaşı küçük olduğu ve hocasının ya­nında çok az ders gördüğü hâlde, diğer ilim sâhiplerinin işâretlerine iltifât etmeyip îtirâzına devam etti. Abdurrahmân-ı Ekkâf, zâten sehven söy­lenmiş olan o cümleyi düzeltti ve onun îtirâzına mâni olmak isteyenlere de; Onu bırakınız. Onun söylediği bu söz, kendisinden değil, ona öğre­tendendir (yâni Resûlullah efendimizdendir.) buyurdu. Orada bulunan cemâat, Ekkâf hazretlerinin bu sözünden bir şey anlayamadılar. Fakat Radıyüddîn Kazvînî, onun bu sözünden kastetdiği mânâyı iyi anladı ve onun keşif ve kerâmet sâhibi olduğunu yakînen gördü.

Velîlerin önde gelenlerinden Seyyid Molla Resûl Zeki Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) ömrünü ecdâdı gibi hak yola hizmetle geçirdi. Ve- fât ettikten sonra oğlu Ziyâeddîn Efendi, babasının yolunu bırakıp dünyâ ile meşgûl oldu. Yaylada çadır kurup günlerini avlanmakla geçir­meye başladı. Babasının fazîlet sâhibi talebeleri bu durumu görünce çok üzül- düler. Muş´taki Molla Resûl Sıbkî, Siirt´teki Molla Halil´e gidip; “Ho­camı- zın tâziyesine, başsağlığına gidemedik. Hem de oğlu ile ilgilenir na­sîhat ederiz” dedi. Molla Halil de; “İsterseniz önce bir mektup yazalım. Sonra netîceye göre hareket ederiz.” diye cevap verdi. Molla Halil Efendi, Sey- yid Ziyâeddîn´e bir mektup yazıp; “Mübârek hocamız Molla Resûl Zeki hazretlerinin oğlunun ava, eğlenceye başladığını öğrendik. Hocamızın yeni vefât ettiği anlaşıldı. İnnâ lillâh…” dedi. Mektup Seyyid Ziyâeddîn´e ulaşınca durumu anlayıp yaylayı, eğlenceyi, avı bırakıp Arvas´a indi. An- nesiyle görüştü. İzin alıp Molla Halil hazretlerine talebe olmak için Siirt´e mektup yazdı. Mektup Molla Halil´e ulaştığında, o; “Oğ­lum ben fakirim. Sana bakacak gücüm yok. Her gün bir altın verirseniz size ders verebi- lirim.” cevâbını yazdı. Bunun üzerine Ziyâeddîn bir çanta altınla Siirt´e geldi ve Molla Halil´e talebe oldu. Her gün hocasına bir altın verip ders aldı. Nihâyet bir gün altınlar bitti. Bunun üzerine Seyyid Ziyâeddîn Ar- vas´a haber gönderdi. Bu arada rahatsızlık bahânesi ile derse gitmedi. Birkaç gün geçti. Hocası onun bu durumunu anlayınca, daha önce ver- diği bütün altınları getirip kendisine iâde etti ve; “Biz sana para için ders vermedik. Arzu ve niyetimiz iyi öğrenmenizdi.” buyurdu. Onu güzel bir şekilde yetiştirdi.

Meşhûr velîlerden Rûzbehân Baklî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin dostlarından Şeyh Ebû Bekr bin Tâhir şöyle anlatmıştır: Her seher vakti onunla nöbetleşe Kur ân-ı kerîm okurduk. Biraz o okur ben dinlerdim, biraz da ben okurdum o dinlerdi. Vefât ettiği zaman çok üzül­düm. Vefât ettiği günün gecesinde kalkıp seher vakti namaz kıldım. Son- ra onun kabri başına oturup ondan ayrı düştüğüm için ağladım ve Kur – ân-ı kerîm okumaya başladım. Bir miktar okuyup durdum. Ben oku­mayı kesince Rûzbehân Baklî hazretlerinin kabrinden sesini duydum. Ben su- sunca o Kur ân-ı kerîm okumaya başladı. Cemâat toplanana ka­dar oku- du. Sonra ses kesildi. Bu hal hayatta olduğu gibi vefâtından sonra da bir müddet devâm etti. Bir gün bu sırrı dostlarımdan birine söyledim. Söyle- dikten sonra bir daha sesini duyamaz oldum.

Türkistan´ın büyük velîlerinden Sa´düddîn-i Kaşgârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini çok sevenlerden Pîr Ali anlattı: “Kaftancılık ya­pardım. Bir gün dükkanımda çalışırken, vergi memuru geldi. Bir sürü he­sap yapıp, sonunda benden öyle bir meblâğ istedi ki, onu ödemeğe gü­cüm yetmezdi. Bu verginin fazla olduğunu, sanatıma göre çok istendiğini anlatmak istedimse de kabûl ettiremedim. Memur, bana hakâret etmeye başladı. Bu sırada hocam Sa´düddîn hazretleri dükkâna geldi. Memuru dinlemeğe başladı. Memurun gittikçe hiddeti artıyordu. Hocam geldiği için, edebimden hiç cevap veremiyordum. Bir ara hocam memurun ya­nına yaklaşıp; “Memur bey! Lütfen dilinizi tutunuz. Kötü söz söylemeyi­niz!” buyurarak, elini memurun omuzuna koydu. O ânda, sanki tonlarca bir ağırlık adamın üzerine konmuş gibi memur yere yıkılıp, bayıldı. Bir müddet sonra hocam merhamet ederek, cemâl nazarıyla memura baktı. O teveccühten sonra, memur kıpırdamaya, kendine gelmeye başladı. Ayıldığında, büyük bir saygıyla hocamdan özür dilemeğe başladı. Ho­cam da onu affetti. Bu memur, daha sonra hocamın yakın talebelerinden oldu.”

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan evliyânın meşhurların­dan Mustafa Sâfî Âmidî Bolevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hac dönüşünden sonra, insanlar arasına karışmamak ve şöhretten kaç­mak için çok gayret gösterdi. İnsanların sohbetlerine olan arzuları da git­tikçe arttı. Devletin ileri gelenleri de kendisine çok hürmet ve alâka gös­terdiler, istifade etmek için sohbetine gelirlerdi. Mustafa Sâfî Efendinin insanlara irşâd ve rehberlik faâliyeti sâhasının çok genişlediği sıralarda Sultan Mahmûd Han vefât etmiş, yerine Abdülmecîd Han tahta çıkmıştı. Abdülmecîd Han, Mustafa Sâfî Efendiyi çok sever, ikram ve hürmette bulunurdu. Tahta çıktıktan sonra dergahının genişletilmesi, tâmiri ve yeni ilâveler yapılmasını emretmiş ve bu iş için lâzım olan parayı kendi ma­lından verileceğine dâir ferman çıkartmıştı. Bu işi yürütecek husûsî bir memur tâyin etmişti. Pâdişâh bu iş için her ne masraf lâzım olursa, ken­disine bildirilmesini, tarafından karşılanacağını ve binâlar yapılırken hiç­bir işçinin bir akçe hakkı kalmamasını, yevmiyelerinin, haklarının veril­mesini emretmiştir. Vazifelendirilen memur emredildiği gibi hareket ede­rek dokuz ayda dergâhı ve ilâve yapılarını yaptırıp tamamlamıştır. Der­gâhın inşâsı sırasında işçilerden biri bir gün çalışıp sonra ayrılıp başka bir memlekete gitmişti. Bu işçinin yirmi yedi kuruşluk yevmiyesi kendisine verilmek üzere aranmış ancak bir türlü bulunamamıştı. Durum Sâfî Efendiye arzedilince, fakirlere sadaka verilmesini söylemiştir. Dergâhın inşâsı için, o zamanki parayla altmış bin kuruştan fazla masraf yapılmış­tır.

Tâbiîn devrinde Basra´da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve velî Sâlih bin Beşîr el-Mürrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet eden sâlih bir zât idi. Herkese nasîhat eder, ibretli kıssaları ile insanlara emr-i mârûf yapardı. Çok güzel Kur´ân-ı kerîm okurdu ve çok ağlardı. Sâlih-i Mürrî´nin Kur´ân-ı kerîm okuyuşu, çok hüzünlü ve çok güzel olup, dinleyenlere tesir ederdi. Onun zamânında Bağdat´ta, ondan daha güzel okuyan kimse yoktu. Hattâ bir kerresinde Kur´ân-ı kerîm okurken, bayılıp yere düştü. Kendisi şöyle anlatıyor: Çok ibâdet eden birisine, Ahzâb sû­resinin: “O gün, yüzleri Cehennem ateşine döndürülünce, “Eyvah bize! Keşki, biz Allaha itâat etseydik, Peygambere itâat etseydik” diyecekler­dir” meâlindeki 66´ncı âyet-i kerîmesini okuyunca, adam bayılıp düştü ve öldü. Sâlih bin Beşîr de, böyle bayılıp düştükten sonra vefât etmişti.

Anadolu´da yetişen kıymetli velîlerden Seyyid Abdülazîz (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, doğurmak üzere olan bir ineği vardı. Bu hayvancağız bir gün evden çıkıp bir komşunun kışın kullanmak üzere yı- ğdığı ot yığınından yemeye başlar. Otun sâhibi komşu, bu hay­vanı gö- rünce döğer ve kimin olduğunu sorup öğrenir. Seyyid Abdülazîz hazret-lerinin olduğunu anlayınca, kapısına getirip bırakır ve çobanlara; “Hay- vanlarınıza neden bakmıyorsunuz, yem vermiyorsunuz.” diye bağı­rıp ça- ğırırken, Seyyid Abdülazîz hazretleri evin avlusuna çıkıp, ne olu­yor, diye sorar. Komşu hâdiseyi anlatınca, Seyyid Abdülazîz hazretleri ineğe dö- nüp; “Bu söylenenler doğru mudur ” deyince, hayvan dile gelir. Gâyet açık bir şekilde cevap verip; “Evet çobanlar bana yem vermiyorlar. Bili- yorsunuz yüklüyüm, mecbur kaldım.” der. Seyyid hazretleri çoban ve hiz- metçilere şöyle bir bakıp içeri girer. Bu kerâmeti gören komşu yaptı­ğına pişman olup, dehşet içinde özür dileyerek oradan ayrılıp gider.

Horasan´ın meşhûr velîlerinden Seyyid Ali Hemedânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “Yedi sene yorgan örtünmedim. Arpa ek­meğinden başka bir şey yemedim. Yedi seneden sonra bir büyük zât ge­lip güzel bir yorgan ile lezzetli bir yemek getirdi. Bunları Peygamber e- fendimizin işâretiyle getirdiğini, kabûl etmemi söyledi. Ben de; “Bunun böyle olduğuna dâir bir delîlin var mı ” dedim. O zât tebessüm ederek; “Nasıl bir şâhid istiyorsun ” dedi. “Öyle bir şâhid ki, bana da işâret buy- rulsun.” dedim. “Senin de Resûlullah efendimize teveccüh etmen ge­rekir.” dedi. O meclisten ayrılıp Resûlullah efendimize teveccüh ettim. Resûlullah efendimizi gördüm. Bana tebessüm buyurup; “O teklif benim işâretimledir.” buyurdu. Bunun üzerine o zâtın verdiği şeyleri kabûl ettim.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında nakledilir ki, bir köyde sâlih zâtlardan biri vefât edecegi sırada, cenâze namazını Emîr külâl hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emîr Külâl, uzak bir yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o bel­denin âlimleri, velîleri toplandı. Emîr Külâl´in çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; “Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allahü teâlânın izni ile mâlûm olur ve buraya gelir.” dedi. Bu arada iki kişi gidip, haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emîr Külâl hazretleri âniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce, karşılamaya koştular ve bu kerâ­meti karşısında onu daha çok sevip, bağlandılar. Bundan sonra Emîr Külâl, vefât eden zâtın cenâze namazını kıldırdı ve toplananlarla birlikte kabre götürüp, defnettiler. Cenâze defnedildikten sonra, kalabalık bir cemâat câmide toplandı. Oradaki âlimler, bu iş için kendisine bir işâret ulaşıp, ulaşmadığını ve nasıl mâlûm olduğunu sordular. Bunun üzerine Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: “Ey kardeşlerim, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kalb, kalbe karşıdır.” Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Mümin, müminin aynasıdır.” “Her kaptan içindeki sızar.” Emîr Külâl bunları söyledikten sonra, halk onun mârifet sahibi büyük bir velî oldu­ğunu anlayıp, kendi kendilerine; “Biz bu zâtın büyüklüğünü bilmiyormu­şuz.” dediler.

Evliyânın meşhurlarından Seyyid Muslihiddîn Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Merkez Efendiye dâmâd olunca, talebelerden bâzısı gıpta e- dip talebeler arasında ondan daha ileri kimseler varken acabâ hocamız neden onları tercih etmedi, diye düşünmüşlerdi. Merkez Efendi onların bu düşüncelerini anlayıp bir gece yemekhânede yemekten sonra; “Aca- bâ içinizden hanginiz bize Seyyid Muslihiddîn´i çağırır ” dedi. Tale­beler birbirine bakışıp; “Efendim kapılar kapanmıştır. Seyyid uzak yerde­dir. Bu mümkün değildir.” dediklerinde; “Biz çağıralım. Görelim kendi ge­lir mi ” deyip; “Seyyid gel!” diye oturduğu yerden seslendi. Bu hâdiseyi anlatan talebe der ki: “Yatsı namazında Seyyid Muslihiddîn Efendiyi gelmiş gör- dük. Merkez Efendi onu yanına alıp kulağına bir şeyler söy­ledi. Namazı kılıp gitti. Bu hâle şaşan talebeler onun kaldığı yere gidip oradakilere; “Bu gece Seyyid Muslihiddîn burada mıydı ” diye sordular. Onlar; “Evet yatsı namazını bizimle kıldı. Sabahtan beri mihrabda otur­maktadır.” de- diler. Bu hâdiseden sonra Merkez Efendi bâzı düşüncelere kapılan tale- belerine; “Nasıl, seyyid bize dâmâd olmaya lâyık mıymış, gördünüz mü ” dedi.

Büyük velîlerden Sirâceddîn Ömer Halvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Necmüddîn Hasan anlatır: Şehrin vâlisi ava çıkmıştı. Vâlinin önüne bir ceylan çıktı. Vâli avı görünce, ardına düştü ve atını peşinden sürdü. Bir zaman tâkib etti. Fakat yakalayamadı. Önüne bir ırmak çıktı. Avını yakalamak için atını ırmağa sürdü. Irmağı geçmek üzereyken sular yükseldi ve vâli boğulmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. O esnâda kıyıdan Sirâceddîn Ömer Halvetî vâliye seslene­rek; “Bize âid olan yerlerde hayvanları niçin incitirsiniz. Bir daha böyle yapmayın.” deyip elini uzattı. Tuttuğu gibi vâliyi atıyla birlikte çıkarıverdi. Vâli bunu görünce, af dileyip talebeleri arasına girdi.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sivâsî Abdülmecîd Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, Sultan Üçüncü Mehmed Han İs­tanbul´a dâvet ederken, kendi el yazılarıyla şu mektubu yazmışlardı:

“Fazîlet ve kerâmet sâhibi Sivaslı Abdülmecîd Efendi! Merhûm am­can Şemseddîn Efendinin, Eğri seferinde maddî ve mânevî çok yardım­larını gördüm. Döndükten sonra İstanbul´da kalmasını istemiştim. Fakat o arzu etmeyince, ihtiyârlığı sebebiyle memleketine gitmesine izin ver­dim. Şimdi sizin söz, fiil ve diğer özelliklerinizle ona tam olarak benzedi­ğinizi duydum. İstanbul´u teşrifinizi cân-ü gönülden istiyorum. Hatt-ı şerî­fim size ulaştığı zaman ihmal etmeyesiniz.” Bu mektup üzerine İstanbul´a geldi.

Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derece sâhibi olan Şeyhî Abdül- mecîd Sivâsî, güzel ahlâk ile ahlâklanmıştı. Birinci Ahmed Hâna sundu- ğu manzum şikâyetnâmede memleketin ve milletin içinde bulun­duğu hâli anlatmış, muvaffakiyet için kendisine adâlet ve meşveret tav­siye etmişti. İslâm dîninin hep ilerlemeyi emr ettiğini anlatmış, gelişme­lere karşı çıkan din adamı kılığına girmiş din düşmanlarıyla tarîkatçi ge­çinen câhil ve sapık kimselerle ve bid´at ehliyle mücâdele etmişti. İstan­bul´da vâz, irşâd ve ilim öğretmekle meşgûl iken H.1049 da vefât etti.

Nakledilir ki: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, mânevî hâl âle­minde, gelip Abdülmecîd Sivâsî´ye; “Benim Mesnevî kitabıma şerh yaz­manızı istiyorum.” buyurdu. Abdülmecîd Efendi de özür beyân edip; “Hâşâ benim haddim değildir. Sizin inci gibi sözlerinizi şerh etmek bir yana anlamaktan âcizim. Birçok şerhler yazılmıştır. Bizim şerhimize ne gerek var.” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Onlar da güzel, fakat söz başka hâl başkadır. Benim Mesnevî´mi şerh etmek sizin gibi hâl sâhibi, kelâm ilminde ve tasavvuf mârifetlerinde yüksek birisine gerekir.” buyurdu. Abdülmecîd Sivâsî hâl âleminden beşeriyet âlemine dönünce, emri bir­kaç gün ihmâl etmişti. Bir gün yine hâl âleminde iken Mevlânâ hazretleri zuhûr edip; “Size Mesnevî´me şerh yazın demedim mi ” buyurdu. Ab- dülmecîd Sivâsî hazretleri özür beyân etmek istediğinde; “Biz şimdi sizi topuz ile îkâz ederiz.” buyurdu. Ertesi sabah pâdişâh tarafından iki asker gelip, Şerh yazılmasına dâir fermanı ve yüz altın sikke getirdiler. Abdül- mecîd Sivâsî fermanda; “Benim fazîletli pederim, bu saat Mevlânâ haz- retlerinin Mesnevî´sine şerh yazılmasını emr ediyorum. Biz de emrolun- duk.” diye yazılı olduğunu gördü. Hemen emre uyup şerh yaz­mağa baş- ladı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin istediği özellikte, nefis bir şerh yazdı.

Van evliyâsından Sofu Baba hazretleri gençliğinde evliyânın büyük­lerinden ve Peygamber efendimizin soyundan olan Seyyid Fehîm-i Arvâ- sî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini tanımakla şereflendi. Tanı­ması şöyle anlatılır:

Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri her sene Van´a gelir, Şâbâniye ma­hallesindeki câmide halka vâz eder, ilim ve edep öğretirdi. Vâzlarına de­vâm edenler arasında Mustafa Efendi de vardı. Seyyid Fehîm hazretleri sıcak bir yaz günü dersine gelen talebeleri imtihan etmek maksadıyla; “Birisi olsa da Erek Dağından bir tabak kar getirse. Bir karlı su içseydik.” buyurdu. Mustafa Efendi sessizce bu işe tâlib oldu. Binbir zorlukla kısa zamanda dağa gidip kar getirdi. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri ona ismini sordu ve duâ etti. O sırada Mustafa Efendi´de bâzı haller görüldü ve ağlamaya başladı. Gönlü her şeyden boşalıp muhabbetle doldu. Sey- yid Fehîm-i Arvâsî hazretlerine candan âşık oldu. Sonra hocası Van´da kaldığı müddetçe yanından hiç ayrılmadı.

Sofu Baba´nın o târihte ışıklandırma için Arvas´a getirdiği yağ küpü­nün ve yakılan yağ ile isten kararmış duvarlarının hâlâ Arvas´taki medre­sede durduğu bildirilmektedir. Seyyid Fehîm hazretlerinin torunu rahmetli Tâhâ Arvas Efendiye, dergâhı ziyâret edenlerce; “Neden bu şekilde bı­rakıldığı ” sorulduğunda o, Sofu Baba´nın getirdiği küpü göstererek; “Eski mânevî havanın dağılmaması için o zamanki durum silinmesin diye badana yaptırmaya kıyamadık.” demiştir.

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yetişen âlim ve ve­lîlerin büyüklerinden Somuncu Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün fırına ekmeklerini sürdü. Pişmesini beklerken, yanına Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân´ın dâmâdı Seyyid Emîr Sultan geldi. Elinde bir çömlek vardı. “Selâmün aleyküm baba!” dedi. O da; “Ve aleyküm selâm” diyerek birbirlerine bakıştılar. Başka hiçbir kelime konuşmadan tanıştılar. Emîr Sultan, elindeki yemek çömleğini Somuncu Baba´ya verip, içindekinin pi­şirilmesini ricâ etti. Somuncu Baba, kabı alıp fırının ağzından içeri sür­mek istediyse de, çömleği fırına sokamadı. Bir daha denedi, yine olma­yınca, Emîr Sultan´a döndü ve; “Anladım ki, bu çömleği fırına sen süre­ceksin!” dedi. Emîr Sultan; “Peki” diyerek çömleği aldı ve fırının gözün­den içeri rahatlıkla sürdü. Fakat fırında hiç ateş yoktu. Somuncu Baba fı­rının ağzını kapattıktan sonra; “Birazdan pişer bekleyiniz.” buyurdu. Bir müddet bekledikten sonra kapak açıldı. Fırında hiç ateş olmadığı hâlde yemeğin piştiğini gören Emîr Sultan, Somuncu Baba´nın büyük velîler­den olduğunu anladı. Orada tasavvuf üzerinde bir mikdâr sohbet ederek dost oldular.

Hâmid-i Aksarâyî (Somuncu Baba) hazretleri bir gün zirâatla uğ­raşan talebelerinden birine bir mikdâr tohum verdi ve; “Bu tohumların ya­rısını, tarlanızın bir kısmına sizin için, yarısını da tarlanızın bir kısmına bizim i- çin ekiniz.” buyurdular. Talebe tohumları ekti. Ekinlerin yetiştiği mev- simde tarlaya gittiler. Talebenin tarlasında fevkalâde güzel yetişmiş bir ekin vardı. Diğerinde hiç ekin bitmemişti. Hâmid-i Velî, talebesine dö­nerek; “Bu tarlalardan hangisi bizim, hangisi sizindir ” buyurunca, talebe son derece utandı ve kendi tarlasını göstererek; “Bu tarla sizindir efen­dim” dedi. O da, ekinlere bakarak; “Biz âhiret için çalışıyorduk. Acabâ hangi günahımızdan dolayı dünyâmız mâmûr olmaya başladı ” deyip, üzüntüsünü dile getirdi. Hocasının müteessir olduğunu gören talebe, ha­kîkati söyleyerek üzüntüsünü giderdi.

Afyon´da yaşayan büyük velîlerden Sultan Dîvânî yâni Mehmed Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Burdur´a gitmişti. Burada Mehmed Efendi isminde bir dokumacının evinde misâfir kaldı. Mehmed Efendi tam bir bağlılık, ihlâs ve samîmiyetle Sultan Dîvânî´ye yardım etti. Sultan Dîvânî onun bu derece misâfirperverlik göstermesinden çok memnun oldu ve; “Gel bizim fedâimiz ol ve mükâfatını gör.” buyurdu. O da bu dâveti nîmet bilip, kabûl edip, Sultan Dîvânî´ye talebe oldu. Sultan Dîvânî onu oturtup, Mesnevî´nin ilk on sekiz beytini îzâh ederek okuttu. Sonra; “Artık Mesnevî´yi okutabilirsin.” buyurdu. Dokumacılıktan başka bir şey bilmeyen Mehmed Efendi, Sultan Dîvânî´nin teveccüh ve nazar­ları bereketiyle zâhirî ve bâtınî ilimlerle dolu hâle geldi. Burdur Mevlevî Dergâhı şeyhi oldu.

İbrâhim Gülşenî hazretleri, Mısır´da Allahü teâlânın emir ve yasakla­rını yaymak için çalışıyordu. Herkes kâbiliyeti nisbetinde ondan istifâde ediyordu. Onun ismini zamânın sultanı Kansu Gavri de duydu. Zâhirî ve bâtınî himmetlerine kavuşmak için çeşitli ikrâmda bulundu ise de İbrâhim Gülşenî onun bu ihsânlarını kabûl etmedi. Ayrıca, adâlet ve iyilik üzere olması, bozuk îtikâdından ve taşkınlıklardan vazgeçmesi husûsunda tehdîdkâr nasîhatlarda da bulunup, kendisine Allah için buğzettiği inti­bâını verdi. Bu sırada Kansu Gavri´nin kâtibi Tomanbay, İbrâhim Gülşenî hakkında koğuculukta bulundu ve İbrâhim Gülşenî aleyhine ona eziyet ve sıkıntı vermek için tahrik etti. Bununla da kalmayıp onu zindana at­tırdı. Bu sırada Yavuz Sultan Selîm Han, Eshâb-ı kirâm düşmanı Şâh İs- mâil üzerine sefere karar verince, Kansu Gavri, Şah İsmâil ile anlaşa­rak Osmanlı ordusunun İran tarafına geçmesine mâni olmak istedi. Sonra Mısır´a yapılan seferde iki ordu Mercidabık´da karşılaştı. Yapılan sa- vaşta Kansu Gavri öldü. Mısır ordusu büyük bir mağlubiyetle geri dön- dü. Tomanbay, Mısır sultanı oldu. Tomanbay, İbrâhim Gülşenî ve talebe- lerine daha fazla eziyet etmeye başladı. Bu sırada Sultan Dîvânî Mev- lânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin mânevî işâreti ile, İbrâhim Gülşenî´yi kurtar- mak için Mısır´a gitti.

Sultan Dîvânî, Mısır´da Bulak denilen yerde kendisi için hazırlanan yerde ikâmet etti. Bu sırada bir köşede unutulmuş olan İbrâhim Gülşe- nî´yi bulunduğu hapishâneye gidip, ziyâret etti. Mânevî bir himâye altında olduğunu müjdeledi. Buradaki sohbet sırasında hapishânenin içi ve dışı insanla doldu. Bunun üzerine Sultan Tomanbay ve devlet ricâli yapılan toplantı netîcesinde, topluluğun dağıtılmasına karar verdi. Gö­revli asker- ler Sultan Dîvânî´nin bulunduğu yere gelip, halkı dağıtmaya başladıkları sırada Sultan Dîvânî başındaki külahını eline alıp onlara doğru tuttu. Ge- len askerlerin hepsine bir hal gelip, kaçmaya başladılar. Külahın karşısı- na rastlayanların vücudunda vurulmuş gibi izler bulun­duğu görüldü. To- manbay´ın vücûdunun bâzı kısımlarına felç geldi. Bu durum karşısında çâresiz kalan Tomanbay ve devlet erkânı, özürler dile­yerek, İbrâhim Gül- şenî´yi serbest bırakmak mecburiyetinde kaldı.

Sultan Dîvânî, Mısır´daki vazîfesini tamamladıktan sonra, geri dön­mek üzere yola çıktı. Şam´ın bağ ve bahçelerine yaklaştıklarında henüz bahçelerde çiçekler daha yeni açmaya başlamıştı. Sultan Dîvânî´nin gel- mekte olduğunu duyanlar, onu karşılamaya çıktılar. Bunlar arasında bağ ve bahçelerin sâhipleri de vardı. Bahçe sâhiplerinden Sultan Dîvânî, ka- vun karpuz istedi. Onların; “Henüz daha çiçekte ve bir kısmı da daha ol- madı.” demeleri üzerine; “Belli olanı, bilineni beyâna ne hâcet. Siz gi­diniz getiriniz.” buyurdu. Bunun üzerine bahçe sâhiplerinden üç kişi ko­şup, bahçelerinde olgunlaştığını tahmin ettikleri bir karpuz ile kavunu alıp, Sultan Dîvânî´ye hediye ettiler. İlk önce getireninki, olgun çıktı. On­dan sonra getireninki, biraz olmuş, en son getireninki ise henüz olgun­laş- mamıştı. Sultan Dîvânî olgunlaşmış olanı kesip, orada bulunanlara ik­râm etti. Kavundan yiyenler, o zamâna kadar o tatta bir kavun yemedik­lerini söylediler.

Sultan Dîvânî bir müddet Şam´da kaldı. Bu sırada Şam´da bir kâdı vardı. Tasavvuf ehlinin aleyhine çalışırdı. Onlara eziyet ve sıkıntı verirdi. Hattâ Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin eserlerini satın alıp yakması, ta­savvuf ehlini çok üzdü. Onun bu hareketlerinin gayret-i ilâhiyyeye doku­nup cezâsını bulmasını bekliyorlardı. Sultan Dîvânî, Şam´ı teşrif edince, kâdının bu durumu arzedildi. “Onun hakkında hüküm verildi.” buyurdu. Afyon´a dönerken yolda, Mısır üzerine sefere çıkmış olan Yavuz Sultan Selîm Han ile karşılaşan Sultan Dîvânî, sultana bâzı nasîhatlerde bu­lundu. Muhyiddîn-i Arabî´nin kabrinin ortaya çıkarılmasını, temizlenip, tâmir ettirilmesi husûsunda Yavuz Sultan Selîm´e teşvik ve kâdının ter­biye edilmesi husûsunda nasîhatte bulundu. Sultan Dîvânî, Afyon´a dön­dükten sonra bir gün âniden; “O kâdı kendi ateşi ile yandı. Onun işi hal­ledildi. Muhyiddîn-i Arabî´nin türbesi temizlenip, tâmir edildi. Mısır, Yavuz Sultan Selîm´e teslim oldu.” buyurdu.

Babası Abapûş-i Velî ile Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî arasında nasıl yakınlık ve samimiyet var idiyse, Sultan Dîvânî ile Yavuz Sultan Selîm arasında da o derece yakınlık vardı. Yavuz ekseriyetle mühim ve müşkil zor meselelerde Sultan Dîvânî ile istişâre için mektuplaşırdı. Aldığı ce­vâba göre hareket etmesiyle o sıkıntısı gider, işleri hayırla netîcelenirdi.

Sultan Dîvânî, ömrünün sonuna doğru ansızın vefât edeceğine dâir bâzı alâmetler gördü. Bir Cumâ günü sohbetten sonra baş ağrıları baş­ladı. Ağrılar günden güne arttı. Ziyâretine gelen sevenleri ilaç almasını söylediklerinde; “Bu baş ağrısı, ölüm habercisidir. Ölümden başkası ile geçmez.” buyurdu. Hastalığının ikinci Cumâsında ateşlendi. Rahatsızlığı sebebiyle, sevenlerinin üzülmesini görüp; “Yarın Cumartesidir. O gün biz rahata kavuşuruz.” arkasından; “Yarın derd ve ilaç gâilesi düşüncesin­den kurtulacağız.” buyurdu. Cumartesi günü rûhunu teslim etti. Çok ka­labalık bir cemâatle kılınan namazdan sonra Abapûş-i Velî´nin yanına defnedildi.

Sadrâzam Kara Mustafa Paşa, Sultan Dîvânî´nin kerâmetlerini ve yüksek hallerini duyup, onun dergâhına hizmet etmek istedi. Türbesini ve dergâhının baştan başa tâmir ve yenilenmesi için çok miktarda para ve usta gönderdi. Tâmir sırasında âni bir yangın çıktı. Bunun üzerine ge­rekli hazırlıklar tamamlanıp tekrar tâmir işine başlandı. Bu sırada dergâ­hın hizmetçilerinden Gülüm Dede, Sultan Dîvânî´yi rüyâsında gördü. Ona; “Ayak ucumda gömülü olan hazîneyi aç. Türbenin tâmiri için lâzım gelen masraflara oradan sarfet. Hiçbir kimseden maddî yardım kabûl etme.” diye tenbihte bulundu. Gülüm Dede söylenilen yeri kazınca bir küp altın çıktı. Sadrâzamın memurları bu duruma çok hayret ettiler. Du­rumu sadrâzama bildirecekleri sırada paşanın ölüm haberi geldi ve dola­yısıyla tâmir için gerekli yardımın yapılamayacağı bildirildi. Çıkan altınlar ile Gülüm Dede türbeyi tâmir ettirdi ve kalanını da fakirlere ve Sultan Dîvânî´nin çocuklarına verdi.

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Sultân-ül-Ulemâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Moğolların Kâhire´ye saldıracakları haberi geldiğinde Ramazân-ı şerîf ayı idi. Sultan Eyyûb, ordunun hazırlanmasını emretti. Bayramdan sonra düşmanla harb et­meyi uygun gördü. O sırada yanına İzzeddîn bin Abdüsselâm yâni Sul­tân-ül-Ulemâ geldi ve; “Kalk! Hemen askerlerine haber ver, hiç zaman kaybetmeden harbe çıksınlar!” dedi. Sultan; “Askerler savaşa hazır de­ğil.” deyince, İzzeddîn bin Abdüsselâm; “Sen söz dinle ve askerlerinin harbe çıkmasını emret!” dedi. Sultan; “Sen, Allahü teâlânın bize zafer ih­sân edeceğinden emin misin ” diye sordu. İzzeddîn bin Abdüsselâm da; “Evet.” dedi. Bunun üzerine sultan, askerlerini Moğollarla harb etmeye gönderdi. İzzeddîn bin Abdüsselâm´ın dediği gibi, müslüman ordusu za­fer kazandı. Moğolları Bağdât´a kadar geri çekilmeye zorladılar.

Büyük velîlerden Mevlânâ hazretlerinin babası Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bütün halka vâz ve nasîhat vermesini, Alâeddîn Keykûbâd bir gün ricâ etti. Kaniî de­nilen yerde bir kürsî kuruldu. Bu yerin etrâfında mezarlık bulunmaktaydı. İnsanlar kürsînin etrâfında toplandılar. Kârîler (Kur´ân-ı kerîmi ezberli- yenler) Yâsîn-i şerîfi okuduktan sonra, Sultân-ül-ulemâ hazretleri bu sûreyi tefsîr etmeye başladı. Kıyâmetin kopmasını, kabirden kalk­mayı, mahşer meydanına toplanmayı, güneşin bir mızrak boyu yaklaş­masını, insanların grup grup ayrılmasını, defterlerin uçarak ele gelme­sini, mîzân terâzisini, sırat köprüsünü, cezâ ve mükafâtı uzun uzun an­lattı. Bunları inkâr edenlerin Cehennem´e, kabûl edip de, Ehl-i sünnet îti­kâdına uygun inanıp amel edenlerin, Cennet´e gideceğini bildirdi. Öyle anlattı ki, orada bulunanlar içinde ağlamadık kimse kalmadı. O kabris­tanda yatan bâzı kimseler, Allahü teâlânın emriyle kefenleri boynunda olduğu hâlde kabirlerinden çıktılar ve; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Mu- hammeden abdühû ve resûlühü” dedikten sonra; “Ey Allahın velî kulu! Senin bu anlattıklarının hepsi doğrudur. Biz bu hâlleri burada yaşıyoruz, hepimiz şâhidiz.” dediler ve tekrar mezarlarına girdi­ler. Duâ edilirken de, her kabirden iki el çıkmış olduğu hâlde âmîn sesleri duyuldu. Bu olanları, orada bulunan herkes hayretle görüp işitti.

Konya´da yetişen velîlerin büyüklerinden Sultan Veled (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlatır: “Babam hazret-i Mevlânâ, birini göndere­rek beni yanlarına istemişler; hemen huzûr-i şerîflerine çıktım. Bana, te­pemden ayağıma kadar dikkatle bakarak, öyle bir teveccüh buyurdular ki, bir hoş olup kendimden geçtim. Bir müddet sonra kendime geldi­ğim- de, tekrar nazar edip teveccüh buyurdular. Bu defâ ölecek gibi ol­dum. Yine kendimden geçtim. Ayıldığımda tekrar teveccüh ettiler. Ken­dimden geçtim. Ayıldığımda babam; “Ey Sultan Veled! Önceki teveccü­hümde, sende öyle bir güzellik ve üstün mertebe gördüm ki, şu ânda hiç kimsede böyle bir mertebe göremiyorum. İkinci teveccühümde başında gâyet gü- zel Süleymânî taç gördüm. Son teveccühümde, kulağında küpe gördüm ki, ay ve güneş gibi etrâfa ziyâ veriyordu.” buyurdu. Birinci na­zarlarının îzâhı; bana ihsân ettiği, tasavvuf yolunda kavuşturduğu yüce mertebele- rdir. İkinci nazarlarının îzâhı; kendilerinin, bizim ve bütün ta­lebe arkadaş- larımızın başında bulunmasıdır. Üçüncü nazarlarında gör­dükleri kulağı- mızdaki küpe ise; oğlumuz Ârif Çelebi´nin büyük bir âlim ve velî olacağı- na işâretti.”

Meşhur velîlerden Süfyân bin Abdullah Yemenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâsında Aden şehrine gitmişti. Oranın Sultanı, memurların­dan bir yahûdîye geniş salâhiyet vermişti. Öyle ki müslümanlar âdetâ bu yahûdînin esiri durumuna düşmüştü. Süfyân bin Abdullah hazretleri, bir fakir kıyâfetinde şehre girdi. O yahûdî bir kürsü üzerine oturmuş, müslü- man halkı etrafına toplamıştı. Yahûdîye yaklaşıp Kelime-i şehâdeti söyleyip îmân etmesini istedi. Bu sözlerini duyan yahûdî, gurur ve kibir içinde bağırıp çağırmaya başladı. Askerleri toplayıp Süfyân bin Abdullah hazretlerinin üzerine gönderdi. Ancak ona hiçbir şey yapamadılar. Tekrar şehâdet getirmesini söyledi. Fakat yine müslüman olmadı. Üçüncü defâ­sında da Kelime-i şehâdeti söylemesini istedi. Direnince, sol eline bir çakı bıçağı alıp yahûdînin boynunu kesti. Bu haber sultana ulaşınca ina­namadı. İşin doğru olduğunu anlayınca, kâtili yakalayıp bana getirin diye emir verdi. Askerler yakalamak için yanına gittiler. Fakat bir türlü yakla­şamadılar. Mânen korunuyordu. Müslümanları büyük bir sıkıntıdan kur­tarmıştı. Yakalamaya güç yetiremeyince şehri terketmesini istediler. An­cak o bâzı dostları ile istişâre ederek hapsedilmeye râzı oldu. Hapiste ellerini ve ayaklarını bağlamışlardı. Cumâ günü gelince namaza gitmek istedi. Bağladıkları kelepçeler kerâmetiyle çözüldü. Hapishâneden çıkıp câmiye gitti. Câmide sultanın yanına kadar gidip oturdu. Namazdan sonra câmiden çıkıp hapishâneye döndü. Bir müddet daha hapishânede kaldı. Sultan onun büyük bir velî olduğunu iyice anlayıp serbest bıraktı.

İstanbul un büyük velîlerinden Sümbül Sinan Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini Muhammed Çelebi ismindeki bir talebesi anlattı: Osmanlı Pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Hân, Şâh İsmâil i Çaldıran da mağlûb ettikten sonra, Mısır ı fethetmek üzere yola çıktı. Şam a geldi­ğinde, Mısır ın fethinin kendisine nasîb olup olamıyacağı düşüncesi zih­nini kurcalıyordu. Bunu çok sevdiği Hasan Can a anlattıktan sonra; Bizi bu hususta ferahlatacak, Allahü teâlânın dostlarından bir velî varsa, ona niyetimizi anlatalım. Aceb ne buyuracaktır, merâk eder dururum. bu­yurdu. Hasan Can da; Devletlü Sultânım! Emevî Câmiinin bir köşesinde, sabah akşam Allahü teâlâyı zikreden bir derviş var. Belki sizin mesele­nizi halleder. dedi. Bunun üzerine Sultan Selim Hân, sabahın erken sa­atlerinde câmiye gitti. Târif edilen bu zâtı, Allahü teâlâyı zikreder buldu. Yanına varıp selâm verdi. Selim Hân daha bir şey sormadan; Ey mu­zaffer Sultan! İnşâallahü teâlâ, cenâb-ı Hak Mısır ın fethini sana müyes­ser edecektir. Allahü teâlânın bütün sevdikleri seninle berâberdir. Allahü teâlâ muînin, yardımcın olsun. Mısır ın fethinden sonra İstanbul a dön­düğünde, oradaki Sünbül Sinân´dan gâfil olma sakın! dedi. Yavuz Sul­tan Selim Hân, bu müjdeye ziyâdesiyle memnun oldu. Şükür secdesine kapandı.

Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa´bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin halîfe Abdülmelik bin Mervân ile arası çok iyiydi. Onun yakın dostu ve sohbet arkadaşıydı. Anlatılır ki: Şa´bî, Abdül- melik tarafından sefîr (elçi) olarak Rum Kayserine (Bizans İmpa­ratoruna) gönderilmişti. Vazîfesini yerine getirdikten sonra, Kayserden bir mektub ile geri dönmüştü. Abdülmelik mektubu okuyunca, Şa´bî´ye; “Biliyor mu- sun, Kayser mektubunda ne yazmış ” dedi. Şa´bî; “Hayır bil­miyorum.” dedi. Abdülmelik; “Senin dindaşlarının hâline şaşılır, nasıl ol­muş da seni halîfe yapmışlar.” dedi. Bunun üzerine Şa´bî; “Ey müminle­rin emîri! O yalnız beni gördü. Seni görmüş olsaydı böyle yazmazdı.” dedi. O zaman Abdülmelik, Şa´bî´ye; “Hayır, o bu yazısı ile seni öldürmek için, beni tahrik etmek istemiş.” dedi. Gerçekten Kayserin o sözleri, bu maksadla yazılmış olduğu, daha sonra Kayserin kendi ifâdesinden anla­şılmıştır.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Şâh-ı A´lâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında rivâyet edilir ki: Şâh-ı A´lâ hazretleri´nin tatlıcılık yapan bir talebesi vardı. Bu talebe biriktirdiği paraları bir kutuya koyup, bir yere sakladı. Daha sonra ihtiyaç hâsıl olunca, paraları almak istedi. Fakat paraları bulamadı. Nihâyet gelip hocasına arzetti. O da; “Geri git. İyice ara inşâallah bulacaksın” buyurdu. “Peki efendim” deyip geri gitti. Tekrar aradı ise de yine bulamadı. Tekrar gelip arzedince, hemen kalktı ve talebesinin elinden tutup, berâberce o talebenin evine doğru gittiler. Eve yaklaştıklarında bastonu ile bir yere işâret edip, oraya bakmasını söyledi. Talebe oraya baktığında kutuyu buldu. Hocasının yanına gelip ellerine sarıldı. O altınlardan bir miktar hediye etmek istedi ise de hocası kabûl etmedi. Bunun benzeri bir hâdise de Behâr Hân isminde bir şahıs için olmuş, kaybettiği parasını Şeyh´in yardımı ile bulmuştur.

Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile Yahyâ bin Muâz hazretleri arasında iyi bir dostluk vardı. Aynı bölgede bulundukları halde, Şâh Şücâ, Yahyâ bin Muâz ın meclisinde bulun­maz- dı. “Niçin Yahyâ bin Muâz ın sohbetlerine katılmıyorsun dedikle­rinde, Doğrusu budur. derdi. Isrâr etmeleri üzerine, bir gün gidip bir kö­şede o- turdu. Yahyâ bin Muâz konuşamadı ve; Burada, konuşmaya benden lâ- yık birisi vardır. dedi. Şâh Şücâ, Benim buraya gelmem uy­gun olmaz demedim mi dedi.

Gaziantep velîlerinden Şâh Velî Ayıntabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün Gaziantep in ileri gelenlerinden biri, yardımcısı ile, yolda yürür­ken, câminin duvarını tâmir eden Şâh Velî ile karşılaştı. O şâhıs, Şâh Velî ye; Hoca ikiylen nasılsın diye sordu. Şâh Velî de; Üçlen iyiyim. karşılığını verdi. O şâhıs; Niye er kalkmadın diye sorduğunda; Er kalktım da el aldı. cevâbını verdi. Yine o zât; Bir kaz yollasam yolar mı­sın diye sorunca, Şâh Velî; O işi iyi beceririm. dedi. Vedâlaşıp ayrıl­dıktan sonra o zât yardımcısına; Biz ne konuştuk diye sordu. Yardım­cısı cevap veremedi. Bunun üzerine o zât; Sen ki benim yardımcımsın! Bir yaşlının anladığını niçin anlamazsın. Eğer yarına kadar anlamazsan seni yardımcılıktan azl edeceğim. dedi. Yardımcı hemen yaşlı adamı buldu ve; Siz ne konuştunuz Ne olur bana söyleyin. Ne isterseniz ve­receğim. dedi. Şâh Velî ondan câminin tâmir edilmesini istedikten sonra; O, ikiylen nasılsın, diyerek yâni ayakların tutuyor mu, kendi işini kendin yapabiliyor musun demek istedi. Bense, üçlen iyiyim, diyerek o dediklerini bastonla yapabiliyorum demek istedim. O, niye er kalkmadın, yânî, neden evlenip çocuk sâhibi olmadın, şimdi onlar bu işi sana bırak­mazlardı, demek istedi. Bense, er kalktım da, el aldı, diyerek evlenip ço­cuklarımın kız olduklarını, evlenip gittiklerini bildirdim. dedi. Yardımcı hemen; Ya o, bir kaz yollasam yolar mısın, diyerek ne demek istedi. Şâh Velî; Bana acıdı ve bana yardım etmek istedi. Bu iş için de seni gönderdi. dedi. Yardımcı bunları öğrendikten sonra câmiyi tâmir ettirdi.

Hindistan´da Bedâyûn şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Şeyh Şâhî Mûytâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kâdı Hamîdüddîn Nâgûrî´nin derslerinde yetişti. Kâdı Nâgûrî buna; “Şâhî rûşen-zamîr (Gönlü aydın­lık)” derdi. Onu mezun edip, zamânın büyük âlimlerinden Mahmûd Mu´- îndüz´ün sohbetlerine gönderdi. Oraya giden biriyle haber gönderip; “Bi- zim Şâhî´ye hırka verip kendisini mezûn etmemiz uygun olmuş mu diye sordu. Bu soruya karşılık o da; “Biz, sizin yaptığınız her şeyi beğeni­riz” diye cevap verdi. Şeyh Şâhî, ilim öğrenmekteki aşk ve gayreti ile kısa zamanda yetişip, büyük âlimlerden, zamânında bulunan evliyânın önde gelenlerinden oldu. Etrafında toplanan talebelere ders okutmaya başladı. Herbiri ilim âşığı olan talebelerini çok sever, onlara ve herkese şefkat ve merhamet gösterirdi. Bir defâsında talebeleri dışarıda güneş altında bek- liyorlardı. Beklemeleri uzun sürünce, terlemeye ve terleri top­rağa damla- maya başladı. Bu hâli farkeden Hâce Şâhî, hacâmatçıyı (kan alan kim- seyi) çağırmalarını istedi. “Onu ne yapacaksınız ” diye suâl edildiğinde; “Talebelerimden akan ter kadar benden kan almasını istiyeceğim” buyur- du.

Büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hzretleri Konya´ya geldiğinde halk onun hakkında; “Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir ” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu et­tiler. Şem- s-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalın- ca, mecbur kalıp; “Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir ya- hûdî ve hıristiyan gördüğümde onlara Hak teâlânın hak yola ka­vuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne ” buyurdu ve bir zaman in­sanlarla görüşmekten uzak durdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; “Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var.” diye düşü­nürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyuru­nuz! Bir arzunuz mu var ” dedi. O da; “İsminizi öğrenmek istiyorum.” de­yince, Mevlanâ; “Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi. Bunun üze­rine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür ” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm bü­yüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O´nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; “Peki, Muhammed aleyhisselâm; “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin “Sübhânî, benim şânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz ” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip; “Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî´nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından ine­rek Şems-i Tebrîzî´yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb ile evine götürdü. Bu zâtın, geleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; “Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır.” diyerek hizme­tine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun soh­betlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled gire­bilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarat­tıkları üzerinde tefekküre dalarlar, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakk´ı zikrede­rek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip, kitapları sordu ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerine, Mevlânâ; “Âh baba­mın bulunmaz yazıları gitti.” diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazret­leri elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ “Bu nasıl işdir ” dedi. “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlâ- nâ, Şems-i Tebrîzî´nin bu kerâmetini görünce, ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz bir kale gibi oldu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.

Sirâceddîn anlatır: “Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i Tebrîzî´nin bulunduğu bir mecliste; “Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi Yoksa emeğim boşa mı gider ” diye sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; “Cenâb-ı Hak isterse, böyle sebepsiz de yaratır.” derken, hırkasının altından bir demet gül çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce, hayretimizden şaşırıp kaldık.”

Sultânın bir oğlu vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa zamanda da unuturdu. Hocaları, onun unutkanlı­ğından usanmışlardı. Babası bir gün Şems-i Tebrîzî´nin huzûruna gelip, oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm edip, Kur´ân-ı kerîm öğ­retmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup; “İnşâallah her gün Kur´ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife) ezberler.” dedi. Orada bulu­nanlar, bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren, çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur´ân-ı kerîmin ta­mâmını ezberlemiş oldu.

Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve büyük velîlerden Şemseddîn İbn-i Münîr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Abdülvehhâb-ı Şa´rânî hazretleri şöyle anlatır: “İbn-i Münîr hazretlerinin hastalığı haberi bana ulaşınca, Ebü´l-Abbâs el-Harîsî ve Ebü´l-Abbâs el-Gamrî ile birlikte onu ziyârete niyet ettik. Ertesi günü sabah erkenden, Bâb-ün-nasr deni­len yerde buluşup yola çıkmaya karar verdik. Oraya erken gelen ötekileri bekleyecekti. Sabahleyin ben geldiğimde, arkadaşlarımı bulamadım. Oradaki kapıcı; “Onlar buraya geldiler. Epey müddet beklediler. Sonra da, Hânke yolundan çıkıp gittiler.” dedi. Ben onlara yetişirim ümîdiyle yola çıktım. Biraz sonra Yemen tarafından gelen bir derviş ile karşılaş­tım. Bana; “Nereye gidiyorsun ” dedi. “İbn-i Münîr hazretlerine gidiyo­rum” deyince; “Ben de aynı yere gidiyorum” dedi. Benim bindiğim hay­van topal, vakit de kış günü olduğu için, normalde akşama ancak varabi­lirdik. Fakat daha güneş az yükselmiş idi ki, birden kendimizi o zâtın ya­nında bulduk. Yanına girdik. Çok hâlsiz düşmüş, gözlerinde tâkat kal­mamıştı. Üç günden beri konuşmadığını öğrendik. Bizim girdiğimizi his­setti, fakat kim olduğumuzu tanıyacak hâlde değildi. “Kimsin ” diye sordu. “Abdülvehhâb” dedim. Bunu duyunca; “Kardeşim, buraya kadar niçin zahmet ettin ” dedi. “İnşâallah bu ziyâretimiz çok hayırlı olur. Se­vap kazanırız.” dedim. Bana çok duâ etti. Öğle namazından sonra vedâ edip ayrıldım. Hanke´ye geldiğimde ikindi vakti olmuştu. Biraz sonra bu­lunduğum yere Ebü´l-Abbâs girdi. Benim henüz gitmediğimi yeni geldi­ğimi zannediyordu. “Haydi, hayvanına bin gidelim” dedi. “Ben oraya git­tim, ziyâret ettim. Şimdi geri dönüyorum” dedim. Bu sözüme çok hayret ettiler. İnanmazsanız oraya vardığıma dâir işâretimi de size söyleyebili­rim. Meselâ, İbn-i Münîr hazretlerinin yaslandığı yastık kırmızı idi. İster­seniz gidince kontrol edersiniz.” dedim. Ben anladım ki, yanına giderken ve gelirken aradaki çok uzak mesâfeyi Allahü teâlânın izni ile çok kısa zamanda almam, hep İbn-i Münîr hazretlerinin bir kerâmetiydi.

Rumeli velîlerinden Şeyh Köstendilli Hasan Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri her hafta pazarda dolaşıp geldikten sonra hocasına: “Çarşı pazarda dolaşırken herkesi halleri ne ise, o hallerine uygun olan hayvan sûretinde görüyorum. Yalnız bir genç sipahiyi, asıl sûreti olan insan sûretinde görüyorum. Onu hiç hayvan sû­retinde görmedim.” diye anlatırdı. Hasan Efendi de bu anlattıkları karşı­sında sükut eder, bir şey demezdi. Hasan Efendi bir gün o talebesine; “Bizim bu günlerde bir işimiz var. O insan sûretinde gördüğün sipahi genci bana çağır!” dedi. Talebe gidip, o sipâhiyi çağırdı. Sipâhi huzura gelince Hasan Efendi, insanları irşad ve terbiye etmesi için yerine onu tâyin etti. Birkaç gün sonra da vefât etti.

Hasan Efendinin kabri şehir dışında olduğu için bir süre sonra yeri kayboldu. Köstendil sancağı mutasarrıfı Ali Paşazâde Abdi Paşa zamâ­nında ölüm cezâsına çarptırılan bir suçluyu yolda bir ağaca asmışlardı. O ağaç, Hasan Efendinin mezarının karşısına geliyordu. O gece Abdi Paşa rüyâsında Hasan Efendiyi gördü. Hasan Efendi; “O suçluyu niçin benim karşımda astın. Çabuk onu oradan kaldır.” dedi. Abdi Paşa kor­kuyla uyandı ve hayretler içinde kaldı. Tekrar yattı.Yine rüyâsında Hasan Efendiyi çok hiddetli gördü. Abdi Paşa korkarak uyandı ve hemen Ket­hüdâsını çağırttı. Ağaçta asılı olan suçluyu indirtti. Sabah olunca ulemâyı toplayıp, oralarda evliyâdan hangi zâtın olduğunu sordu. Hiç kimse bile­medi. Köstendil´de bulunan Şeyh Mustafa Efendi bildi ve kabri bizzat bil­dirdi. Bunun üzerine Abdi Paşa, kabrin üzerine türbe yaptırmak istedi. Hazırlıklarına başladığında bir gece rüyâsında Hasan Efendiyi gördü. Hasan Efendi; “Üstüme türbe yaptırma!” dedi. Bunun üzerine Abdi Paşa kabrin etrâfını kâgir bir duvarla çevirdi. Sıkıntısı olanlar, Hasan Efendinin kabrini ziyâret edip, onu vesile ederek Allahü teâlâya yalvarırlar.

Şeyh Merzübân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Anadolu´nun Türk­leşmesi ve İslamlaşması döneminde şeyhi, Tac´ül-Arifîn Ebü´l-Vefâ haz­retlerinin mânevî işaretleriyle on ikinci asır sonlarına doğru Buhara´dan Anadolu´ya gelmiştir. Sivas ili Zara ilçesi yakınlarındaki Tekke köyüne yerleşerek halkı irşâda başlamıştır. Pekçok kerâmetleri görülmüştür. Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad, doğuda bir sefere gider­ken, yolu üzerindeki Zara´ya uğramış ve Şeyh hazretleriyle görüşüp ke­râmetine mazhar olmuştur. Zara ilçesinin bugünkü yerinde “Zaro” isimli bir Ermeninin çifliği vardır. Ağa, sultanı akşam yemeği yedirmek için çift- liğine dâvet eder. Yemekten sonra, 3-4 km uzakta bir ışığın yandığını farkeden Sultan, Zaro Ağaya ışık yanan yerde köy olup olmadığını sorar. Ağa da; “Köy yok efendim, fakat orada bir sarhoş adam var, civar köy­lerden avane toplayıp âlem yapıyorlar. Bu yüzden zaman zaman bizi de rahatsız ediyorlar.” der. Zekî bir insan olan Alâeddin Keykubad, Ağa´nın bu sözlerinden şüphelenip; “Ağa, öyleyse o sarhoşa içki göndermek ge­rek.” der. Sabahleyin bir katır yükü içki yükletip askerleriyle Şeyhe gön­derir. Katır, Şeyhin Dergâhına yaklaşınca, daha ileri gitmez. Bunun üze­rine içkiyi götüren asker, Şeyhe gidip; “Sultanın kendisine içki gönderdi­ğini, fakat katır yorulduğu için getiremediğini, içkileri gelip kendisinin al­masını söyler.” Şeyh hazretleri askere; “Sultanına selam söyle, gönder­diği içkiler yağ bal olsun, askerine yedirsin.” der. Asker geri döner, du­rumu Sultan´a anlatır. Katırdaki yükler indirilir, gerçekten de içkilerin yağ, bal olduğu görülür. Alâeddin Keykubad bu zâtın büyük bir velî olduğunu anlar, gidip elini öpüp hayır duasını ister. Kendisine istediği kadar arazi vakfeder. Şeyh de bu arazilerin gelirleriyle medrese kurdurup yüzlerce insan yetiştirir.

Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî Şeyh Şâmil (rahmetullahi teâlâ aleyh) büyük bir îtinâ ile bütün şartlarına âzamî titizliği göstererek haccını yaptıktan sonra, ömrünü O´nun sünnet-i seniyyesini yaymak için uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek Peygamberi, iki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı şe­rîflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar her geçen sâniye daha da şiddetleniyordu.

Peygamber efendimize olan aşkının çokluğundan ve O´na kavuşma­nın heyecânından dolayı gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil, sürünerek Resûlullah´ın huzûr-ı şerîflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfız Paşa, seyyidler, dünyânın dört bucağından gelmiş hacılar, onu he­yecanla tâkib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübâ­rek ayak uçlarından Resûlullah´a, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd ile:

“Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah!

Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Habîballah!”

Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Seyyidel evvelîne vel-âhirîn!”

diyerek selâm verince, Resûlullah´ın, selâmına mukâbelesi ile şeref- lendi. Orada bulunanların şâhid olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fır- tınaları dindirdi.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Şeyh-ul-meşâyıh Beh- râm (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanlara doğru yolu göstermek için vazifeli olarak Bertâde´de bulunduğu sırada, Cemûn Nehrinin suları yük­selip Beytûlî kasabasını sel basma tehlikesi baş göstermişti. Beytûlî ka­sabasının halkı Kutb-i Rabbânî´ye çok bağlı oldukları için bu tehlike ânında ondan himmet (yardım) istediler. Pâni-pût´a gidip Beytûlî kasaba­sını teşrif etmesini özellikle arzu ettiklerini belirttiler. Kutb-i Rabbânî bir mektup yazıp onları Bertâde´de bulunan talebesi Şeyh Behrâm´a gön­derdi. “Ben gelemiyeceğim. Bu mektubu Bertâde´de bulunan Şeyh Behrâm´a götürüp verin. O muhakkak sizinle gelecek, orada kalacak ve onun bereketiyle Allahü teâlâ sizi bu tehlikeden kurtaracaktır.” dedi ve duâ ederek gönderdi. Onlar da emre uyup Şeyh Behrâm´ın huzûruna gittiler. Mektubu verdiler. Şeyh Behrâm mektubu alınca hürmet ve saygı ile ayağa kalktı, mektubu öpüp yüzüne sürdü, okudu ve Beytûlî´ye git­mek üzere yola çıktı. Beytûlî´ye yaklaşınca nehrin kenarına varıp, basto­nunu yere vurdu ve oraya yerleşti. Ertesi sabah nehrin suları çekilip ka­sabadan uzaklaştı. O günden zamânımıza kadar bir daha tehlike olmadı. Bunu gören halkın Şeyh Behrâm´a muhabbet ve bağlılıkları arttı. Şeyh Behrâm da orada yerleşti. Vefât edinceye kadar oradan ayrılmadı. Kabri de oradadır. Çok ziyâret edilip, çâresi bulunmayan hastalar oraya götü­rülür, oradaki kuyudan su alıp yıkanır. Allahü teâlânın lütfuyla şifâ bulur.

Nakledilir ki: 1647 senesinde Mirzâ Muzaffer, Beytûlî ve çevresini zabtetmesi için bir Hindûyu görevlendirip gönderdi. Dinsiz ve zâlim olan bu Hindû oraya gelince, kasaba halkı çok sıkıntı çekti. Müslümanlara yapmadığı zulüm ve işkence kalmadı. Beytûlî ve civârını istilâ edip, Şeyh-ül-Meşâyıh Behrâm hazretleri´nin türbesinin bulunduğu yeri dahî kendisine bağlamak istedi. Kasaba halkı ve ileri gelenleri, ne kadar mâni olmak istedilerse de fayda vermedi. Yaptığı zulüm ve işkence, insanların canına yetti. O sırada Seyyidlerden biri, Şeyh Behrâm´ın nûrlu kabrine gidip, onu vesîle ederek Allahü teâlâya duâ etti. İki elini yere vurarak; “Ey hazret! Murdar ve zâlim bir Hindû, hizmetçilerinin gününü kara etti. Evlerimizde bir günlük azığımız dahi kalmadı. Biz dünyâda ve âhirette senin mâkamını sığınak edindik. Dünyâda hâlimiz böyle olursa, âhirette hâlimizin nâsıl olacağını Allahü teâlâ bilir. Siz vilâyet sâhibi ve Allahü teâlânın sevgili kulusunuz, bu mel´ûnu îkâz ediniz” diyerek seslendi. He­nüz bu sözleri bitirmemişti ki, türbenin dışından kulağına büyük bir gü­rültü geldi. O zât hemen dışarı koştu. Bir de ne görsün. O kâfirin atı yı­kılmış ve iki ayağı da havada kalmıştı. Hayret edip nasıl olduğunu sordu. Orada bulunanlar dediler ki: “O zâlim, bu toprakları istilâ etmek niyetiyle geldi. Birçok kimse nasîhat yoluyla onu vazgeçirmek istediler. Kibrinden ve gurûrundan kimseyi dinlemedi. “Pâdişâhın malını sebepsiz yere niçin kalenderler yesin.” dedi ve zabtettiği toprakları ölçen memura işâret etti. Kendisi de kızıp atını ileri sürdü. Birkaç adım gitmeden atı tö­kezleyip yere yıkıldı. O zâlim eğerden öyle bir sıçradı ki, ayakları havada asılı kaldı.” O sırada seyyidin dilinden; “Ey hazret, bu alçağı niçin ha­vada durdurursunuz, niçin toprağa düşüp boynu kırılmaz ” sözleri çıktı. O anda öyle bir düştü ki, orada bulunanlar toprağa çakıldı zannettiler. İnsanlar başına toplandı. Gördüler ki ölmek üzeredir. Adamları onu kal­dırıp, Şeyh Behrâm´ın türbesine götürdüler. O seyyid de berâber idi. Kabre yaklaşınca şuuru biraz yerine gelip güçsüzlüğü ve aczi sebebiyle başını yere koydu ve adamlarına dedi ki: “Ey insanlar beni buradan ça­buk kaldırın. Siz görmüyorsunuz, fakat beni dövüyorlar. Çabuk, döve döve bu kâfiri dışarı atın diye emreden bir ses işitiyorum.” Adamları bunu duyunca, Hindûyu kaldırıp eve götürdüler. Bir divanın üzerine ya­tırdılar. Biraz sonra divan üzerinde duramayıp yere düştü ve divanın ayakları havaya geldi. Adamları divanı kaldırıp düzelttiler. Onu tekrar di­vana yasladılar. Tekrar düştü. Tekrar düzeltip oturtmak istediklerinde, öbür taraftan başı yere düşüp ayakları havada kaldı. Ne kadar uğraştı­larsa da düzeltemediler. Hayâtından ümidi kesip, ağlamaya, feryâd et­meye başladılar. O dergâhda hizmet edenlerin ayaklarına kapandılar. O kadar yalvardılar ve ısrar ettiler ki, hâllerine acıyıp özürlerini kabûl ettiler. O zâlim, bir parça iyileşti ve oraları istenilen şekilde bırakıp Delhi´ye gitti.

Anadolu velîlerinden Şücâeddîn-i Karamânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında bir gün Sultan İkinci Murâd Hân, Edirne´de abdest tâzelemek üzere çıktığı zaman ayağı kayıp düştü. O sırada nûr yüzlü bir kimse peydâ oldu. Sultânı elinden tutup, o tehlikeli hâlden kur­tardı ve âniden kayboldu. Sonra Pâdişâh, kendini tehlikeden kurtaran o zâtla görüşmek istedi. Edirne´nin bütün sâlih kimselerini huzûruna dâvet etti. Ancak, dâvet ettiği kimseler arasında aradığı zât yoktu. Nihâyet bü­tün Edirne halkını bir yere toplatıp, birer birer gözden geçirdikten sonra, aralarında, elinden tutup kurtaran Şücâeddîn Karamânî hazretlerini buldu. Ona hürmet edip, iltifât ve ihsânlarda bulundu. Debbaglar Mahal­lesinde ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Talebelerine Murâdiye ev­kâfından maaş bağlatıp, ihsânlarda bulundu.

Büyük velîlerden Tâcüddîn İbrâhim Halvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kayseri ve etrâfında hak yolun bilgilerini öğretmekle meşgûl oldu. Bir gün tanıdıkları onu alıp bir kır gezisine götürdüler. Bir bahçede otu­ruldu. Oradakilerden herbiri velîlik ve kerâmet hakkında bir şeyler söyle­diler. O sırada Seyyid İbrâhim´in talebelerinden biri de; “Acabâ hoca­mız- da böyle kerâmet, hârikulâde şeyler var mı ” diye gönlünden geçirdi. Tam o sırada bağ kapısına bir fakir gelip; “Allah için bir şey.” diye bir şeyler istedi. Seyyid İbrâhim hazretleri kerâmet isteyen talebesine hitâ­ben; “Oğlum git şu ağacı silkele. Her ne düşerse onu fakire ver.” bu­yur- du. O talebe de işâret edilen ağacı silkeledi. Yere bir mikdâr yaprak düş- tü. Talebe o yaprakları eline aldığında onların gümüş olduğunu gördü. Fakire verirken de tamâ edip, bir kısmını gizlice cebine koydu. Sonra hocasının yanına döndü. O zaman Seyyid İbrâhim hazretleri; “Oğlum! Bunlar onun nasîbidir. Sana bir faydası olmaz. Onları git şu nehre dök de gel.” buyurdu. O zaman talebe elini cebine sokup çıkardı­ğında gümüş yaprakların hepsinin çakıl taşları hâline geldiğini gördü. Hemen hocasın- dan af dileyip, tövbe etti. Bir daha da gönlünden böyle şeyler geçirme- meye karar verdi.

Evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn bin Rıfâî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir defâsında Anadolu beldelerinden birine gitmişti. Geldiğini du­yan âlimler toplanarak, ondan istifâde etmek istediler. Yanına, oradan ve çevre beldelerden birçok kimse geldi. Hattâ o beldenin vâlisi de gelip sohbetinde bulundu. Vâli, İbn-ür-Rıfâî´ye; “Efendim, siz asîl bir âiledensi­niz, şânınız, şöhretiniz her tarafa yayılmıştır. Birçok günahkâr, sizin der­gâhınıza sığınıyor. Onların tövbe etmesine, hak yolda yürümesine, iler­lemesine vesîle oluyorsunuz. İlim ve fazîlet sâhibisiniz. Bizler, sizden is­tifâde etmek istiyoruz. Sizden nakledilen güzel sözlerle bereketleniyoruz. Biz, size bâzı suâller sormak istiyoruz.” dedi. İbn-ür-Rıfâî, talebelerinin içinde en genç, ilim bakımından diğerlerinden aşağı olan birine işâret ederek, suâllere onun cevap vermesini söyledi. Vâli, zihnine takılan su­âlleri bu talebeye sordu. Talebe, suâllerin hepsine, açık, net ve pek gü­zel cevaplar vererek, vâliyi hayrette bıraktı. Vâli, yanında bulunan âlim­lere, suâllere verilen cevaplarda bir yanlışlık olup olmadığını sordu. Hepsi, cevapların çok güzel olduğunu, yanlışlık bulunmadığını söylediler. Vâli ve orada toplananlar, hayretler içinde kalıp, en aşağı talebesi, soru­lan suâle âlimleri bile hayrette bırakan cevaplar verirse, diğer talebeleri­nin ve hele kendisinin hâli nasıldır diyerek, İbn-ür-Rıfâî hazretlerine ve talebelerine olan muhabbetleri çok arttı.

Hülâgû´dan sonra yerine geçen hükümdarlardan Emîr Ahmed Tekü- dâr nâmındaki zât, Hülâgu´nun oğlu idi. Fakat dinsiz değildi. Müslüman- dı. Müslümanları sever, âlimlere çok hürmet ederdi. Fakat Tâcüddîn hazretlerine ve talebelerine olan muhabbeti, hürmet ve ikrâmı daha çoktu. Bâzıları kendisine bunun sebebini sorduklarında şöyle an­lattı: Siz bilmezsiniz. Ben, babamın askerleri ile bu zâtın arasında mey­dana gelen muhârebeyi gördüm. O muhârebede, bunların yaktıkları bü­yük bir ateş vardı. Onun yardımcıları, babamın askerlerini tutup bu ateşe atarlardı. Babamın askerlerinden o ateşe yaklaşanlar, ne kadar kaçmak istese de o ateşten kurtulamazdı ve ateş onu içine çekerdi. Fakat muhâ­rebenin sıkışıklığında bunlar o ateşin içine girerlerdi de, ateş bunlara za­rar vermezdi. Ben, Tâcüddîn hazretlerinin bu büyük kerâmetini gözle­rimle gördüm. Bunun için, ona çok hürmet ediyorum. Ona ne kadar hür­met ve hizmet edilse yine azdır.”

Rivâyet edilir ki, Tâcüddîn bin Rıfâî hazretleri´nin zamânında, İlhan­lılar devletinin başına geçen müslüman devlet reislerinden Mahmûd Ga­zân Hanın hükümdarlığı sırasında bir vakıf vardı. Bâzı kimselerin bu vakfın mallarını yedikleri söyleniyordu. Mahmûd Gazân, Tâcüddîn bin Rıfâî´yi çağırarak bu meseleyi anlattı. Fakirlerin ve talebelerin hakkı olan bu vakıftan kimin mal kaçırdığını, vakfın malını kimlerin yediğini tesbit etmesini ricâ etti. O da bir müddet susup, murâkabe ettikten sonra; “Sultanım, vakfın malını yiyenler filân filân kimselerdir.” diyerek isimlerini saydı. Onlar îtirâz edemeyip suçlarını îtirâf ettiler. Bundan sonra Mah- mûd Gazân, Tâcüddîn hazretlerini ahâlisi gayr-i müslim olan bir bel­deye, İslâmiyeti anlatması için gönderdi. O da kabûl edip, o beldeye gitti. Onlara İslâmı anlattı. Bir müddet böyle devâm etti. Kabûl eden olmadı. Bundan sonra, başkalarını bırakıp husûsen bâzı kimseler ile ilgilendi. Bir zaman sonra, böyle husûsî olarak ilgilendikleri kimselerin hepsi îmân et­tiler. Tâcüddîn bin Rıfâî de gelerek müslüman olanların isimlerini, Mah- mûd Gazân´a arzetti. Herkese değil de, husûsen bu kimselerle alâ­kadar olmasının sebebi sorulduğunda, Allahü teâlâ tarafından kendisine, bu kimselerin îmân edeceklerinin diğerlerinin kâfir olarak öleceklerinin bildirildiğini, bu yüzden yalnız onlarla meşgûl olduğunu bildirdi.

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn Zâhid-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Hacı Ali is­minde bir zât şöyle anlatır: “Şeyh Zâhid diye bilinen İbrâhim Zâhid-i Gey- lânî ile birlikte bir gemide yolculuk ediyorduk. O zamana kadar ben kendisini şahsen tanımıyordum. Fakat hâlinden derviş bir zât olduğu anlaşılıyordu. Gemide bir köşede oturuyor ve kimseye karışmıyordu. Bir ara bir fırtına çıktı. Gemi sallanmaya başladı. Hepimiz batacağız zannet­tik. Bu hengâmede, yine bir köşede sâkin sâkin oturmakta olan İbrâhim Zâhid´in yanına vardım. Kendisine; “Ey şeyh, böyle tehlikeli bir anda, bir köşede oturacağınıza, bir şeyler yapıp, kurtulmamıza vesîle olsanız, ol­maz mı ” demeyi düşünüyordum. Hemen yerinden kalkıp, gemicinin ya­nına geldi. Dümeni eline aldı ve çok güzel idâre etmeye başladı. Onun dümeni eline almasıyla fırtına sâkinleşti ve gemimiz düzgün gitmeye başladı. İbrâhim Zâhid bana hitâben; “Ey Hacı Ali! Gemi böyle kullanılır değil mi ” dedi. Ben de; “Evet.” dedim. Biraz sonra sâlimen karaya ulaş­tık. Gemide bulunanlar dışarı çıktılar. Ben de çıktım. İbrâhim Zâhid´in yanına yaklaşıp selâm verdim. “Ve aleyküm selâm ey Hacı Ali Erdebîlî!” dedi. Ben ellerine sarılıp; “Beni nasıl tanıdınız İsmimi ve nereli oldu­ğumu nereden öğrendiniz ” dedim. “Allahü teâlânın izni ile gönlünden geçeni bilen, ismini ve memleketini bilmez mi ” diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ, evliyâsının gözlerinden perdeyi kaldırır ve gizli şeyleri onlara gösterir.” sözünü hatırladım.

Bir gün İbrâhim Zâhid-i Geylânî hazretlerinin huzûruna, gözyaşları içinde bir kadıncağız gelerek, çok sıkıntıda olduğunu, duâsını almaya geldiğini, derdine hiç kimsenin çâre bulamadığını, lütfen kendisine bir çâre göstermesini ricâ edip, derdini şöyle anlattı: “Dünyâda bir oğlumdan başka kimsem yoktur. Oğlum bir hastalığa tutuldu. Hastalığın verdiği elem ile, kendinden geçmiş bir şekilde bir ağacın altında uyurken, bir yı­lan gelip, ağzından midesine girdi. Hâlen orada. Bâzan çok elem veriyor. Çok yerlere mürâcaat ettim. Fakat bir netîce alamadım. Ne olur siz yar­dımcı olunuz!” Kadının anlattıklarını üzüntü ile dinleyen İbrâhim Zâhid´in önde gelen talebelerinden Şeyh Sâfî de orada idi. İbrâhim Zâhid bu tale­besine buyurdu ki: “Git, o yılana; “Şeyh Zâhid´in emri var.” de. Oradan çekip gitsin ve bir daha o yiğide zarar vermesin.” Kadın biraz rahatlamış olarak evine döndü. Biraz sonra da Şeyh Safî o eve geldi. Bu hâli haber alanlar meraklanıp, acabâ nasıl olacak diye o kadının evine toplanmış­lardı. Şeyh Safî, delikanlının yanına varıp, hocasının söylediklerini söy­ledi. Sözünü bitirir bitirmez, gencin ağzından çıkan yılan, oradan uzakla­şıp gözden kayboldu. Bu hâli görenler, hayrette kaldılar. Genç ve annesi, sevinçlerinden Allahü teâlâya çok şükredip, İbrâhim Zâhid ve talebele­rine çok duâ ettiler. Onlara olan muhabbetlerini arttırdılar.

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) babasının vefâtından iki ay sonra dünyâya geldi. Dün- yâya gelir gelmez, o beldede bir takım değişiklikler oldu. Ekinler gelişti, hayvanlar çoğaldı. Her yerde bolluk ve bereket kendini gösterdi. Hiç âfet görülmez oldu. Beldede herkes zengin oldu.

Ebü´l-Vefâ hazretleri, daha bebek iken oruç tutmaya başladı. Rama­zan ayında, gündüzleri annesinin memesinden süt emmez, sâdece ge­celeri emerdi. Ne zaman Allahü teâlânın ismi zikredilse, başını oynatır, dilini hareket ettirirdi. Bebekliğinden îtibâren Allahü teâlâya ibâdet eden Ebü´l-Vefâ hazretleri, bir gün annesiyle birlikte bir yere gitmek için yola çıktı. Yolda, doğmadan önce annesinin kavun yiyip, o kavunu çıkarmak mecburiyetinde kaldığı ve eşkıyâların baskınına uğradığı yere geldiler. Ebü´l-Vefâ annesine; “Ey ana! Burasının neresi olduğunu hatırladın mı ” diye sordu. Annesi; “Ey oğul, burasının neresi olduğunu hatırlamadım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebü´l-Vefâ, o günkü hâdiseleri anlat­maya başladı: “Ey anne! Burası, babamın vefâtından sonra göç ederken konakladığınız ve kâfileden birkaç kişinin bostandan kavun çaldıkları yerdir. Kavun yerlerken, canın çekmiştir diye sana da vermişlerdi. Sen de bilmeden verilen kavunu yemiştin. O zaman bana hâmileydin. Ben karnında sana ızdırab vermiştim. Çünkü haram lokma yemiştin. Sonra size eşkıyâlar saldırdı. Üzerinizdeki elbiselere varıncaya kadar, her şeyi­nizi almışlardı. Siz, çok üzülmüştünüz. Bunun üzerine Allahü teâlâ me­leklerine, aslan ve yırtıcı hayvan sûretine girerek eşkıyâların üzerine sal­dırmalarını emretti. Melekler de bu emri yerine getirerek, eşkıyâların üzerine saldırdılar. Eşkıyâlar bütün aldıklarını bırakarak kaçtılar. Siz de bütün malınıza ve eşyâlarınıza kavuştunuz. İşte o yer burasıdır.” Annesi bunun üzerine; “Ey oğul! Sen o zaman daha doğmamıştın. Bunları nere­den biliyorsun ” diye sorunca, Ebü´l-Vefâ; “Bana Allahü teâlâ bildirdi an­neciğim.” dedi. Sonra; “Bana Ramazân-ı şerîfte meme verdin. Ben ise memeyi ağzıma alıp emmezdim. Çünkü Hak teâlâ bana hidâyet nûruyla muâmele ederdi. Bunun için meme emmeye ihtiyâcım kalmazdı. O vakit, sen beni hasta sanıp üzülürdün. İftar vakti meme emdiğimi görüp, hasta değilmiş diye sevinirdin.” deyince, annesi; “Ey oğul! Baban senin için “Çok kerâmetleri görülür.” derdi. Bunlar, o kerâmetlerden bâzılarıdır.” dedi. Ebü´l-Vefâ hazretleri; “Ey ana! Doğru söylüyorsun.” dedi.

Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri, hocasının emri ile Buhârâ´ya gitti. Orada zâhirî ilimleri tahsil etti. Sonra Buhârâ´dan tekrar hocası Şenbekî hazret­lerinin yanına döndü. Hocası, Ebü´l-Vefâ´ya çok izzet ve ikrâmda bu­lundu. Orada bulunanlar bu duruma çok şaşırdılar. Bunun üzerine Şenbekî hazretleri, Ebü´l-Vefâ´nın üstünlüklerini orada bulunanlara an­lattı. Hocası, Ebü´l-Vefâ için ırmak kenarında büyük bir ziyâfet verdi. Zi­yâfette Ebü´l-Vefâ hazretlerini tanımayan birçok kimse bulunuyordu. Zi­yâfette birçok ilmî konuşmalar yapıldı. Bu arada Şenbekî hazretleri; “Allahü teâlânın kulları arasında öyleleri vardır ki, hırkasını suya atsa suya batmaz ve su onu götürmez.” dedi ve hırkasını suyun üzerine bı­raktı. Hırka suda hiç batmadı ve olduğu yerden de bir yere gitmedi. Sonra Şenbekî hazretleri kalkıp, o hırkanın üzerinde iki rekat namaz kıldı. Allahü teâlânın izniyle, hırka hiç ıslanmamıştı. Namazdan sonra hırkasını alıp silkeledi. Hırkadan toz döküldü. Bunun üzerine Tâc-ül-Âri­fîn Ebü´l-Vefâ hırkayı aldı. Şenbekî hazretleri, talebesi Ebü´l-Vefâ´nın, kendisinden daha büyük kerâmet göstereceğini biliyordu. Ebü´l-Vefâ´nın boşluğa bıraktığı hırka, havada durmaya başladı. Ebü´l-Vefâ hırkanın üzerine çıkıp, iki rekat namaz kıldı. Ebü´l-Vefâ hazretlerinin üzerinde namaz kıldığı bu hırkanın, yerden yüz arşın (50 m) yükseklikte olduğu ri­vâyet edilir. Bu kerâmet, Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ hazretleri hakkında sû-i zanda bulunanları tövbe ettirdi. Hocası oradakilere; “Her mürîdin saâdeti şeyhindendir. Fakat benim saâdetim, talebem Ebü´l-Vefâ´dandır.” bu­yurdu. Ebü´l-Vefâ, hocasıyla birlikte üç gün üç gece sohbet ettikten sonra, üçüncü yolculuğuna çıktı. Bu yolculuğu on iki yıl sürdü.

Üçüncü seyahatinin sonunda, Allahü teâlânın kudretiyle yolu, Kisrine adıyla bilinen bir köye düştü. O köyde Şeyh Acemî adında velî bir zât vardı. Kerâmet sâhibi olan bu zâta, o beldenin halkı büyük bir zevk ile hizmet ederdi. Şeyh Acemî, o köye gelen misâfiri yemek yemeden gön­dermezdi. Ebü´l-Vefâ hazretleri, bu zâtın evinin yanındaki mescide na­maz kılmak için girdiğinde, cemâat namaza durmuştu. O da namaza durdu. Namaz bittikten sonra Ebü´l-Vefâ hazretleri gitmek isteyince, Acemî hazretleri; “Sizi dâvet ediyorum. Fakirhâneye buyurun, yemek yi­yelim. Dâvete icâbet etmek sünnettir.” dedi. Bunun üzerine Tâc-ül-Ârifîn Ebü´l-Vefâ dâveti kabûl etti ve Acemî hazretlerinin evine gittiler. Birlikte yemek yiyip, sohbet ettiler. Aralarında yakınlık hâsıl oldu ve arkadaş ol­dular. Acemî hazretlerinin ısrârı üzerine, Seyyid Ebü´l-Vefâ üç gün üç gece orada kaldı. Dördüncü gün Acemî hazretleri köyün bütün halkına, Seyyid Tâc-ül-Ârifîn´in gitmek istediğini anlattı. Bunun üzerine halk, Ebü´l-Vefâ hazretlerine; “Sizden burada yerleşip kalmanızı istirhâm edi­yoruz. Buradaki müslüman halk, sizden istifâde etsin. Sâyenizde birçok kimse hidâyete kavuşsun.” diye ısrâr ettiler. Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri; “İstihâreye yatayım. Allahü teâlâ ne buyurursa ona göre hareket ederim.” dedi. Bu sırada Acemî hazretleri bu sözü yerinde bularak; “Yâ Seyyid! Bir arzum daha var. Bu fakîrin kızını almak için de istihâreye yat. Baka­lım ne buyrulacak.” dedi. Ertesi gün Ebü´l-Vefâ; “Bana, ceddim hazret-i Ali´nin kabrine senin ile berâber gitmem ve o ne buyurursa ona göre ha­reket etmem emir buyruldu.” dedi. Bunun üzerine Acemî hazretleri ile Ebü´l-Vefâ hazretleri birlikte mezarlığa gittiler. Burası hazret-i Ali´nin esas kabr-i şerîfi değildi. O gece orada uyudular. Ebü´l-Vefâ hazretleri rüyâ­sında atası hazret-i Ali´yi gördü. Hazret-i Ali, ona orada kalıp Acemî´nin kızını almasına izin verdi. Ebü´l-Vefâ, sabah olunca Acemî hazretlerine durumu anlattı. Bu duruma çok sevindi ve büyük bir âlim, halk ve sâlihler topluluğu önünde kızını ona nikâhladı. Bu hâtunun ismi Huseynâ olup, gâyet güzel, zâhide ve âbide idi. Hanımı, Ebü´l-Vefâ hazretlerinin hizme­tini görmekle ve ibâdetle meşgûl olurdu.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) daha ilim ta­lebesi iken, bir gün Bağdât´a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; “Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz.” deyince; “Bu, mâ-i câridir, yâni akar sudur. Dînimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar.” buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; “Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamakta­dır.” deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerâmeti gören arkadaşları; “Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana îtirâz etmeyeceğiz.” dediler.

Amcası Seyyid Abdullah, Nehrî´de talebe yetiştirmek ile meşgûl iken, oraya çok yakın olan Berdesûr´a Seyyid Tâhâ´nın da gönderilmiş olma­sının hikmetini anlayamayan birçokları; “Böyle iki büyük halîfenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir ” dediler. Fakat bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefât ettiğinde anladılar. Bunun üzerine, oranın halkı ta­rafından Seyyid-i Büzürk (Büyük Efendi) diye bilinen Seyyid Tâhâ haz­retleri, Nehrî kasabasına gelip irşâda başladı. Burada kırk iki sene, ilim talebesine, Hak âşıklarına ve Hakk´ı arayanlara ilim, feyz ve nûr saçtı. Âşıklar, uzaktan yakından pervâne gibi bu irşâd ve nûr kaynağının etrâ­fına toplandılar. Nehrî, Cennet bahçelerinin gıbta edeceği bir gülistan oldu. Allah´ı arayanların arzusu ve rûhlarının mıknatısı hâline geldi. Şimdi birkaç harab evin bulunduğu Nehrî´de, o zaman nüfus on altı bine yükseldi. Nehrî birkaç câmi, mescid, medreseler, çarşı ve diğer dükkân, han, hamam ve benzeri binâlarla o civârın merkezi idi.

Seyyid Tâhâ´nın sohbetleri bereketiyle pekçok kimse Allahü teâlânın rızâsını kazandı.

Seyyid Tâhâ hazretleri, en büyük velîlerden olup, onu gören müslim veya gayr-i müslim, o anda Allahü teâlâyı hatırlardı.

Seyyid Tâhâ hazretlerine bir Ermeni gelip; “Çocuğum olmuyor, sizin büyük bir zât olduğunuza inanıyorum. Duâ edin de, çocuğum olsun.” dedi. Seyyid Tâhâ hazretleri, talebesinden birine; “Git bir beze iki tâne koyun tüyü koy, sar, getir!” buyurdu. Talebesi emri yerine getirdi. Seyyid Tâhâ, Ermeniye; “Bu bezi beline sar, hiç çıkarma!” buyurdu. Aynı Ermeni beş sene sonra gelip; “Efendim, her batında iki çocuk olmak üzere, beş senede on tâne çocuğum oldu. Artık yeter.” dedi. Seyyid Tâhâ da; “Be­lindekini artık çıkarabilirsin.” buyurdu.

Meşhûr velî, hadîs, usûl, nahiv, edebiyât ve Şâfiî fıkıh âlimi Takıy- yüddîn ibni Dakîk-ül-Îd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile il­gili olarak Burhâneddîn el-Mısrî hazretleri şöyle anlatır: “Kûs şehrinde uzun zaman ikâmet ettim. Bir vakfın mütevellîsi idim. Takıyyüddîn´in kar­deşi Şemseddîn, bunu elimden alıp bir başkasına verdi. Bu olay benim bir hayli ağırıma gitti. Şeyh Takıyyüddîn hakkında bir hiciv yazdım. Bir defâsında arkasında gidiyordum, birden bana döndü ve; “Ey fakîh! Bana gelen haberlere göre, beni hicvetmişsin.” dedi. Bunun üzerine bir müddet sustum. O devâm ederek; “Hicvini oku!” dedi ve ısrâr etti. Ben de; “Ya­zıklar olsun, zühd senden tamâmen gitmiş. Anladım ki, sen göründüğün gibi değilsin. Dünyâya yöneldin, dünyâ adamları ile oturup kalkıyorsun. Eğer bunda cebr olsaydı, o zaman mâzur olurdun.” dedim. Bu hicvi din­ledikten sonra bir müddet sustu. Sonra; “Seni böyle söylemeye teşvik eden nedir ” dedi. Ben de; “Ben fakir bir adamım. Bir vakfın işlerini yü­rütüyordum. Bunu benden falan kişi aldı.” dedim. “Bu durumu bilmiyor­dum. Sen yine eski işindesin.” dedi. Ben de eski işime yine bir müddet devâm ettim. Bu esnâda hacca gitmeyi arzu ettim. İzin istemek için ya­nına gittim. Arkasında durdum. Bana dönerek; “Başka hicivlerin var mı ” buyurdu. Ben de; “Yok, yalnız hacca gitmek istiyorum. Müsâadenizi al­mak için geldim.” dedim. “Selâmetle git. Sana kızgın değiliz.” buyurdu.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Terzi Baba (rahmetullahi teâlâ aleyh) pekçok rumuz ve işâretler yâni kapalı mânâlı şeyler söylerdi. Er­zincan ahâlisinden Hacı Hatip Efendi isimli zât, bir kazâya kâdılığa tâyin edildi. Hacı Hatîb Efendi öyle bir kazâyı bilmediğinden araştırdı. Fakat kimse de bilmiyordu. Gönlü ızdırap ve sıkıntı ile doluydu. Terzi Baba´nın sohbetlerinde ferahlamak için Sarıgül´de olan bahçesine gitti. Terzi Baba bahçede; “Her kim ne ederse kendine eder, yine kendi kendine eder.” diyerek dolaşıyordu. Hatib Efendiyi görünce; “Gel ağa bir kahve pişirdim berâber içelim.” dedi. Kahve içerken bir müddet murâkabeye dalan Terzi Baba; “Ağa, hem kahve içelim, hem de sana bir hikâye anlatayım. Dinle! Birisi İstanbul´da Aksaray´a doğru giderken bir kahve dükkanına uğra­mış. Dükkanda bir saz olduğunu görmüş ve çalmak istemiş. Sazın bozuk olduğunu görünce, kahveciye; “Saz bozuk.” demiş. Kahveci de; “Onu çalan öyle bozuk düzen çalardı. Sen de öyle çalarsan çal, çalmazsan bı­rak yerine demiş. Acayip bir hikâye değil mi ” deyip sözünü tamamladı. Hatîb Efendi bu konuşmadan hiçbir şey anlamadı, fakat bu hikâye bi­zimle alâkalıdır diye düşünüp, edebinden hikmetini soramadı. Birkaç gün sonra bir misâfiri geldi. Çok yer dolaştığından tâyin olduğu yeri bilip bil­mediğini sordu. O misâfir; “O kaza Aksaray dâiresinde Bozok sancağın­dadır.” demesiyle Hatip Efendi, Terzi Baba´nın ilk işâretini anlamış oldu. Doğruca o kazâya gitti. Fakat birkaç ay orada hâkimlik yaptıktan sonra halkı ve kazâsı ile uyuşamadığından istifâ edip geri döndü. Bundan da; “Çalabilirsen çal, çalamazsan bırak.” sözünün mânâsını anlamış oldu.

Velîlerden ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Tunusî (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: Mekke´ye gitmiştim. Kâbe-i muazzamayı tavaf ettim. Ha­re- m-i şerîfin ve Kâbe-i muazzamanın üstünlüklerini düşünürken, “Kim ora- ya girerse emîn olur” meâlindeki Âl-i İmrân sûresi 97´nci âyet-i kerî­mesi- ni hatırladım. Kendi kendime; “Âlimler, neden “Emin” olunduğunda ihtilâf etti, sözler çatıştı” dedim. Kendi kendime, âyet-i kerîmede bildirilen e- minliğin neye karşı olduğunu düşündüm. İşin hakîkatini öğrenmek isti­yor- dum. Bu sıra arkamdan bir ses duydum. O ses, iki üç defâ: “Cehen- nem´den emindir, ey İbrâhim” diyordu. Dönüp baktım, kimseyi gö­reme- dim.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “İlk zamanlarımda, bir gece Şeyh Ebû Bekr Kaffâl´ın mezarının başına gidip, oturmuştum. Bu mezar o kadar heybetli ve korku vericiydi ki, gün­düzleri bile yanına yaklaşmaktan korkarlardı. Taşkend´de bir adam vardı. Bize karşı inâd ve muârız idi. Bize bir zarar yapmak için fırsat kollardı. Meğer o gece beni gözetleyip, tâkib etmiş. Ben mezarın başına varıp oturdum. Başımı eğip murâkabeye dalınca, beni korkutup dehşete dü­şürmek için, birdenbire bir nâra atarak üzerime doğru gelmeye başladı. Hiç aldırmadım, murâkabe ve oturuşumu da bozmadım. O kişi, benim bu hâlimi görünce utandı. Ağlayarak önüme gelip, yüzüstü düştü. Benden özür diledi. Sonra bizim dostlarımızdan oldu.”

OĞLUM HORASAN´A GİT!

Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr´ın,

Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.

Horasan´dan gelerek, girmişti hizmetine,

Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.

Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,

Sordu: “Düşünmez misin, memlekete gitmeği ”

Arz etti ki: “Efendim, bir mecbûriyet hâriç,

Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç.”

Buyurdu ki: “Evlâdım, Horasan´a git hemen,

Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen.”

Peki efendim deyip, gitti o Horasan´a,

Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.

Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,

Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.

Dediler: “Biz beş vakit, namazı müteâkip,

Ubeydullah Ahrâr´a, biraz teveccüh edip,

Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,

Artık izin versin de, göndersin seni bize.”

O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,

Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.

Ubeydullah Ahrâr´ı, sevenlerden birinin,

Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.

Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,

Aradı Semerkand´ın, her ücrâ köşesini.

Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,

Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.

Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,

Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.

Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,

Ubeydullah Ahrâr´ı, gördü talebesiyle.

Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,

Ağlayıp arz etti ki, “Böyledir işte ahvâl.

O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,

Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz.”

O, eliyle gösterip, köylerden birisini,

Buyurdu: “Aradın mı, şu köyde kendisini.”

Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.

Buyurdu: “Yine ara, ordadır belki köle.”

“Peki” deyip doğruca, o köye vardı hemen,

Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.

Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,

Yaklaşıp, neredeydin , diyerek ona sordu.

Dedi: “Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,

Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.

Sonra da Köle diye, birine sattı beni,

Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.

Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,

Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.

Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,

Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.

“Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım” diye,

Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.

İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,

Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden.”

O kişi öğrenince, işin hakîkatini,

Anladı o velînin, büyük kerâmetini.

Şam´ın büyük velîlerinden Ukayl el-Münbecî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini, Şeyh Osman bin Merzûk anlatır: “Ukayl el-Münbecî hazretleri, Şeyh Mesleme hazretlerinin talebelerinden hal sâhibi on yedi kişi ile berâber bir mağarada oturdular. Herbiri bastonunu orada bir yere koydu. O esnâda bâzı kimseler gelip, bu asâları yerlerinden kaldırdılar. Sıra Ukayl el-Münbecî´nin asâsına gelince, onu kaldırmaya muvaffak olamadılar. Bu durumu gören bu sâlih kişiler, hocalarının yanına dönüp durumu arz ettiklerinde, Mesleme hazretleri; “Asâyı kaldıranlar bu za­mandaki Allahü teâlânın velî kullarıdır. Kaldırdıkları her asâ, sâhibinin derecesi kadardı. Fakat Ukayl´ın asâsını kaldıramadılar, çünkü onun de­recesi çok yüksekti.” buyurdu.

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, babası Sultân Veled hazretleri anlattı: “Oğlum Ârif Çelebi, küçük iken boynundan rahatsızlandı. Öyle ızdırab çekiyordu ki, biz ölecek sandık. Tabîbler tedâvisinde âciz kaldılar. Ârif, hastalığın güçlüğünden hiç süt emmedi, su içemedi. Artık hayâtından endişeye düştük. Onun çektiği ızdıraptan gözümüze uyku girmiyordu. Nihâyet onu, babamın huzûruna götürüp; “Muhterem efendim! Bundan artık ümîdimiz kesildi. Herhâlde vefât etmek üzeredir.” diyerek üzüntümü bildirdim. Bu sözlerimi sükûnetle dinleyen pederim Mevlânâ hazretleri; “Evlâdım Sul­tan Veled! Öyle şeyler söyleyip perişân olmayınız. Üzülmeyiniz. Zîrâ oğ- lumuz Celâleddîn Ârif, hemen gitmek üzere gelmedi. Onun, benim size bir yâdigârım olarak dünyâda uzun yıllar kalacağını, insanların hidâ­yete, doğru yola kavuşmasına vesîle olacağını ümîd ediyorum.” diyerek, Ârif Çelebi´yi kucağına aldı. Hastalığa sebeb olan yerin üzerine enine ve boyuna yedişer çizgi çizdi ve; “Aklı olana bu işâret yetişir.” yazısını yazdı. Bir ânda çocuk gözlerini açtı. Hemen annesine götürdüm, süt em­zirdi. Kısa zamanda hastalıktan kurtuldu. Bu, babamın kerâmetinden başka bir şey değildi.”

Ârif Çelebi´yi sevenlerden biri anlattı: “Bir kurban bayramı arefesi idi. Sultâniye şehrinde bir medresede, o gün kuşluk vakti, Ârif Çelebi haz­retleri kaylûle yaparak istirahat ediyordu. Bir ara uykusunun arasında; “Yapmayınız!” diyerek doğruldu ve tekrar uyudu. Bir müddet sonra uyandığında; “Efendim uykunuz arasında doğrulup, “Yapmayınız!” diye konuştunuz. Acabâ hikmeti nedir ” diye sordular. Cevâbında; “Konya´da bulunan talebelerimizden Nâsıruddîn ile Şücâeddîn, babamın türbesi ya­kınında münâkaşa ediyorlardı. Onları, münâkaşa ederek birbirlerinin kalblerini kırmamaları için îkâz ettim. Ben onlara böyle söylerken, yanla­rından geçmekte olan iki erkek ile bir kadın da beni orada gördüler.” bu­yurdu. Konya´ya geldiğimizde, Nâsıruddîn´e; “Siz arefe günü ne yaptı­nız ” diye sorduk. O da; “Şücâeddîn bana uygun olmayan bir söz söy­ledi. Onu bu sözden men edince, aramızda bir münâkaşa başladı. O sı­rada hocamız Ârif Çelebi hazretlerinin yanımıza gelip bize; “Yapmayı­nız!” sözü ile münâkaşayı kestik ve utanıp barıştık.” dedi. Bu hâdise olurken yanlarından geçen erkekler ve kadın ise; “Biz, Ârif Çelebi´yi orada hem gördük, hem de sesini işittik.” dediler.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahme-tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında, 1711 senesinde Ket­hüdâ Os- man Efendi, bir seferde ihmâli görüldüğünden, Sultan Üçüncü Ahmed Han tarafından Kavak Kalesine hapsedilmişti. Osman Ağa adamlarından birisiyle Ünsî Hasan Efendiye iki yüz altın gönderdi ve; “Selâm ve hür- metlerimi söyleyiniz. Mübârek ellerinden öperim. Bizim işimizin sonu ne- reye varır.” diye bir haber gönderdi. Osman Efendinin adamı gelip al- tınları Ünsî Hasan Efendinin önüne koydu ve haberini arzetti. Bunun ü- zerine Ünsî Hasan Efendi; “Biz bu sizin dediğiniz işin er­bâbı değiliz. Sen bu altınları yine sâhibine ver.” deyip geri gönderdi. O kişi ısrar ettiğinde; “Sen bu altınları geri götür. Osman Ağa da âhiret te­dâriki için fakirlere dağıtsın.” buyurdu. Hakîkaten çok geçmeden Osman Ağa îdâm edildi.

Rumeli velîlerinin büyüklerinden Üryânî Mehmed Dede (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili, olarak, Mustafa Bey anlatır: “1582 se- nelerinde İran´a yapılacak bir sefere katılmak için gidecektim. İzin ve duâ alıp, vedâ etmek için Mehmed Dede´nin yanına vardım. Hayır duâlarını istirhâm edip, ellerini öptüm. Himmet edip nasîhat ettikten sonra; “Musta- fa Çelebi, sefere gidersen bir çift Macar bıçağını yanından ayırma, zor zamanda insana ondan üstün silâh olmaz.” buyurdu. Emirle­rini yerine getirip, yola revân oldum. Günler sonra Demirkapı kalesine ulaştık. Ora- da iki sene kaldık. Bir gün buğday tedâriki için kaleden dışarı çıkıp, bir köyde geceledik. Düşmandan ses sedâ olmadığı için, herbirimiz bir kö- şeye çekilmiş, silâhlardan uzaklaşmış, uyumakla meş­gûldük. Birden ka- pı kırılıp, içeriye bir İran askeri girdi. Hiç aman verme­yip üstüme saldırdı. Uyku mahmurluğu ile yerimden fırladım. Yanımda hiç silâh yoktu. Ölüm- le aramda bir bıçak boşluğu kadar yer kalmıştı. O anda iki senedir Meh- med Dede´nin emriyle yanımdan hiç ayırmadığım Macar bıçağım hatı- rıma geldi. Elime alıp, hasmımın boşluğunu hedef al­dım. Allahü teâlânın takdîri ile, beni öldürmek için saldıran düşmanın kı­lıcı evin direğine denk gelip kırıldı. Benim bıçağım vazifesini yaptı, ada­mın işini bitirdi. Mehmed Dede´nin kerâmeti zâhir oldu.”

Evliyânın büyüklerinden Vecîhüddîn Ömer Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatır: Bir gün kendi bağımda zerdâli ağacına çıkmıştım. Meyve düşürüp dururken, Şeyh oradan geçiyordu. Şeyh ızdırabından beşeriyet hâli galebe edip, kendi kendine şöyle söyleniyordu: “Yâ Rabbî! Sen her şeye kâdirsin. Şu ağaçların yaprağını altın edip, onda olan meyveleri gümüş edersin.” O anda o ağaçların altın, meyvelerinin gümüş olduğunu ve yolu üzere önüne dökülmeye başladığını gördüm. Şeyh bu durumu görünce söyle­diğine pişman olup yüzünü toprağa sürdü. İnleyip ağlayarak istiğfâr etti. Ben yerimde duramadım. Bağdan çıkıp yanına vardım. Ellerine sarıldım. Bana; “Biz sağ oldukça bu gördüklerini söyleme!” dedi. Hak teâlânın kendi dostları ile bu gibi muâmelesi çok olur. Ben dahi o zaman bir altın almıştım. Vefâtından sonra müridlere bu hâdiseyi anlattım.

İstanbul´daki meşhûr velîlerden Vefâ Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî çok severdi. İlminin, ya­şayışının hayrânı idi. Bu sebepten vefât ettiği zaman cenâze namazında bulundu. Hattâ o esnâda, kefenini açıp, yüzüne bakarak, eskiden beri olan hasret ateşini bir parça gidermek istedi. Kefenini açıp baktıklarında, Ebü´l-Vefâ hazretleri yüzünü sağ eliyle kapatmıştı.”

Bursa evliyasından Veli Şemseddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) ke­râ- metleriyle meşhûr olmuştur. Nakledilir ki: Bursalı Hocazâde Efendinin babası bir ziyâfet verip, oğulları da güzel elbiseler giyerek bu ziyâfette bulunmuştu. Hocazâde Efendi eski elbise ile ayakkabı çıkarılan yerde i- di. Veli Şemseddîn Efendi, çocukların babasına; “Bunlar kimlerdir ” diye sorunca, oğullarımdır, dedi. Hocazâdeyi sorunca da; “O da oğlumdur. Fakat benim yolumu terk etti. Okuyup yazmaya heves etmediğinden do- layı gözümden düştü.” dedi. Bunun üzerine Veli Şemseddîn Efendi çok nasîhat etti. Sonra Hocazâde´yi yanına çağırdı. “Bu durumdan üzülme!” diye teselli etti. “İnşâallahü teâlâ yakın zamanda sen çok yük­sek derece- lere ulaşırsın. Kardeşlerin sana hizmetçi olurlar.” buyurdu. Aradan çok zaman geçmeden Hocazâde, Muallim-i Sultânî ve kâdıasker oldu. Baba- sı ziyârete geldiğinde babasıyla baş köşeye oturdu, kardeşleri de onlara hizmet etti.

Âlim ve velîlerden Ali el-Venâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet eder, nefsinin terbiyesi ile uğraşırdı. Bu gayretleri neticesinde kendisin­den kerâmet, hârikulâde hâlleri görüldü. Sık sık rüyâsında Peygamber efendimizi görür ve mânevî iltifatlarına kavuşurdu. Yine rüyâda, Pey­gam- ber efendimiz mübârek parmağını Ali el-Venâî nin ağzına koyup ha­reket ettirdi ve; Gece sana Lâ ilâhe illallah Vallahü ekber Allahü ekber de- men kâfidir buyurdu. Ali el-Venâî iki defa da Resûlullah efendimizi uya- nık gördü. İlkinde Tâhâ sûresini okurken görmüştü.

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleribuyurdular ki:

ELİMDE BERAT YOKTUR

Allah korkusu ile ağlardı çoğu zaman,

Günah şüphesi ile, kaçardı çok mübahtan.

Hanımı demiştir ki: Vüheyb in her bir günü,

Ağlamakla geçerdi, görmedik güldüğünü.

Sordular ki: Ne için, ağlarsınız her sâat

Buyurdu: Yok elimde, Cehennem´den bir berât.

Ben ve siz, bütün kullar, o kıyâmet gününde,

Geliriz hesap için, başlarımız önünde.

Allah´ın huzûrunda, hesâba çekiliriz,

Biz bunu bile bile, nasıl gülebiliriz

Günah işlememeye ediyordu çok gayret,

Devam üzre nefsine, ederdi muhâlefet.

Gece herkes uyurken, o ibâdet ederdi,

Âhiret derdi ile, ağlayıp yaş dökerdi.

Dediler ki: Ne için, rağbetin yok yatmaya

Buyurdu ki: Cehennem, insan bekler yakmaya.

Bir kul ki, bu ateşten, henüz emîn değildir,

O, nasıl râhat olur, nasıl uyuyabilir

Bir gece de ibâdet, ediyordu evinde,

Ağladı uzun süre, secdeye gittiğinde.

Gözlerinin yaşıyla, ıslandı seccâdesi,

Onun, umûmiyetle, böyleydi her gecesi.

Derdi ki: Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,

Sen dahî o kadar çok, kulluk yap kendisine.

Kudreti de ne kadar çok ise seninkinden,

Sen dahî o kadar çok, kork, titre kendisinden.

Ve rabbin ne kadar çok yakınsa sana şayet

Sen dahî o nisbette kendisinden hayâ et

Tevekkülü o kadar, çok idi ki Rabbine,

Bakıp hayret ederdi, herkes onun hâline.

Derdi ki: Yerler kalay, bakır olsa gök dahî,

Kapılmam endîşeye, rızık için vallahî

Zîrâ Rabbim kefildir, rızıkları vermeye,

O hâde ne lüzum var, bunu dert edinmeye

Annesi, içsin diye, süt verdi kendisine,

İçmeden sordu şunu, hemence annesine:

Bu sütü sağdığınız, o koyun, bu arada,

Acep otlamış mıdır, bir yabancı mer ada

Annesi söyleyince, otladığı yerleri,

İçmekten vaz geçerek, bardağı verdi geri.

Zîrâ öyle bir yerde, otlamıştı ki koyun,

O yerde hakkı vardı, insanların çoğunun.

Vâlidesi dedi ki: Evlâdım, al iç bunu,

Affeder Hak teâlâ, hatâ eden kulunu.

Buyurdu: İşleyip de, bir günahı bilerek,

Sonra uygun olur mu, affolmayı beklemek

Günah ateş gibidir, diye bilen bir insan,

Rabbine, bile bile, eder mi günah, isyân

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin ismini Mağripli birisi duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede olduğunu bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ Efendiyi aradı. Netîcede İstanbul a geldi. Gördüklerine dâimâ; Yahyâ nerede. Ey insanlar Yahyâ yı biliyor musunuz derdi. Birisi onun hâlini anlayıp aradığı kişinin Beşiktaş ta ol­duğunu haber verdi. Mağripli yürüyerek Beşiktaş a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu. Kapıyı çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ Efendinin Kavak taki bahçesine gittiğini söylediler. Âşık Mağripli; Âşığa Bağdât ırak değildir. diyerek Kavak taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi ha­vuzun yanında oturmuştu. Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahyâ Efendinin yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; Efendim ne olur beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım.” dedi. Yahyâ Efendi ona; “Acabâ maksadın ne­dir Bu kadar zahmete sebep ne oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim.” buyurdu. Mağripli, Yahyâ Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve; “Efendim ne olur kimyâ ilmini bana öğretin. dedi. Bu sözü üzerine Yahyâ Efendi; Sen yanlış haber almışsın. Biz o senin de­diğin şeyi bilmeyiz. buyurdu. Mağripli yine; Efendim! Derdimin dermânı sendedir. Ben arzuma kavuşmadan buradan gitmem. dedi ve sözlerinde ısrar etti. Meğer ki Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir si­yah taş gördü ve; Ey kişi! Şu kara taşı bana al da veriver. buyurdu. Mağripli eğilip yerdeki kara taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi. Yahyâ Efendi o taşa dikkatle baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra ha­vuzun içine atıverdi ve; Allahü teâlânın sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın oluverir. buyurdu. Bunu gören Mağripli; Elhamdülillah. Cenâb-ı Hak beni maksâdıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efen­dim beni kabûl edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza fedâdır. dedi ve ellerine sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebe­liğe kabûl etti. Bir bahçenin bakım işlerini ona verdi.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin babası Seyyid Behâeddîn önceleri Şeyh Sadreddîn haz­retlerinin ve oğlu Yahyâ nın üstün hallerini anlayamamıştı. Bu sebeple onları imtihan etmeyi düşündü. Bir gün oğluna; Oğlum Yahyâ! Yağmur­lar yağmadı. Ekinlerimiz kurudu. Ne olur bir duâ ediver de tarlalarımız sulansın. dedi. O da; Babacığım! Mâdem öyle şimdi sen Allahü teâlâ- ya; Oğlum Seyyid Yahyâ nın sana olan yakınlığı hürmetine yağmur ihsân eyle. diye duâ et dedi. Bunun üzerine babası; Yâ Rabbî! Oğlu­mun sana olan yakınlığı hürmetine bana yağmur ver. diye duâ etti. Der­hal yağmur yağmaya başladı. Yalnız ona âit olan tarlalar suya kandı. Hay- retler içinde kalıp tekrar oğluna; Oğlum! Maksad hâsıl oldu. Lâkin başkalarına bir fayda olmadı. Sebebi nedir diye sordu. Bunun üzerine Seyyid Yahyâ hazretleri; Babacığım! Duânda başkalarını da yâd edey­din o da olurdu. Müslümanları da birlikte söylememiz lâzım. buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ya kûb-i Çerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: Buhârâ nın âlimlerinden ilim tahsîl edip icâzet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behâeddîn-i Buhârî haz­retlerinin yanına gitmek arzusu hâsıl oldu. Huzûruna varıp; Beni hatır­dan çıkarmayınız. diye yalvardım. Tam gideceğin sırada mı bana geli­yorsun buyurdu. Gönlüm iştiyâkınızla dolu, sizi seviyorum.” dedim. Bu arzu ne sebepten geliyor dedi. Büyük bir zâtsınız ve herkesin makbûlüsünüz. dedim. Bunun üzerine; Bu sebep kâfi değil, daha mak­bûl bir şey bulman lâzımdır. Halkın beni kabûlü şeytânî olabilir. buyurdu. Bunun üzerine; Sahîh bir hadîs-i şerîfte; Allahü teâlâ bir kulunu se­verse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu sever­ler. buyrulmuştur. dedim.

Sözünü bitirince tebessüm etti ve; Biz azîzânız (azîzlerdeniz). Bu söz üzerine kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; Azîzân ın mürîdi, ta­lebesi ol! demişlerdi. Rüyâyı unutmuştum. Behâeddîn-i Buhârî hazret­leri; Biz azîzânız. buyurunca hatırladım. Tekrar; Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız. diye yalvardım. Buyurdu ki: Bir gün Azîzân – dan (Ali Râmitenî´den) böyle bir istekde bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vâsıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve ha­tırlamaya vesîle olacak bir şey istemişler. Bunu söyledikten sonra, bana mübârek takkesini hediye etti ve buyurdu ki: Senin bana verecek bir şe­yin yok, şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul.

Bundan sonra ayrıca tenbih edip; Bu yolculukta Mevlânâ Tâcüddîn Deştgûlegî yi bulmaya gayret et. Çünkü o, Allahü teâlânın velîlerinden­dir. buyurdu. Yola çıktıktan sonra, içime önce Belh şehrine, oradan da memleketime dönme arzusu düştü. Belh ile Deştgûlek arası çok uzaktı. Yolculukta öyle vesîleler oldu ki, birden kendimi Deştgûlek yakınlarında buldum. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin tenbihi hatırıma geldi. İşâretle­rinden dolayı şaşırıp, hayran kaldım. Deştgûlek e gidip, hemen Mevlânâ Tâcüddîn´in sohbetine can attım. Onun sohbetinde bulunduktan sonra Behâeddîn-i Buhârî ye geri dönüp ona teslim olmak arzusu beni sardı. Buhârâ da bir meczub vardı. Onu bir yolda oturur gördüm. Ona dedim ki; Ben gidiyorum! Bana; Hiç durma, çabuk git! dedi. Oturduğu yerde toprak üzerine çizgiler çizdi. Kendi kendime, bu çizgileri sayayım, eğer tek çıkarsa gitmem gerektiğine işâret sayayım diye düşündüm. Saydım tek çıktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine tekrar gitmeye karar verip, yola çıktım. Nihâyet Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Hâlimi arzettim. Bana zikretmemi ve zikirde teke riâyet etmemi bildirip; Elinden geldiği kadar zikirde tek sayıya riâyet et. buyurdu ve böylece yolda karşılaştığım meczub zâtın yer üzerine çizdiği çizgilerin tek olu­şuna işâret etti.

YA´KÛB-İ ÇERHÎ

Allah adamlarından, çok büyük bir evliyâ,

Gazne´nin Çerh köyünde, teşrif etti dünyâya

İlim tahsil etmeye, Herat´a gitti ilkin,

Mısır ve Buhârâ´da bulundu tahsil için.

Çeşitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,

Zâhirî ilimlerde, aldı mutlak icâzet.

Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,

Behâeddîn Buhârî´nin, tutuldu sevgisine.

Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,

Görünmez bir bağ ile, çekildi ona sanki.

Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardır diye,

Gitti büyük şevk ile, Behâeddîn Buhârî´ye.

İçeriye girince, buyurdu ki bâhusus:

“Tam dönecek zaman mı, bize geliyorsunuz ”

Dedi ki: “Ey efendim, seviyorum sizi ben,

Ve çok büyük zâtsınız, biliyorum yakînen.”

Buyurdu ki: “Yanılma, olabilir teşhiste,”

Dedi ki: “Resûlullah, buyurdu ki hadîste:

“Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,

Kulların kalbine de, düşürür sevgisini.”

Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,

Sonra “Biz azîzânız” buyurdu kendisine.

Bu Azîzân sözünü, işitince o zâttan,

Gördüğü bir rüyâyı, hatırladı o zaman.

Şöyle ki rüyâsında, denilmişti ki ona:

“Ey Ya´kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân´a.”

Ona karşı sevgisi, oldu daha ziyâde,

Sonra da gitmek için, istedi müsâade.

Dedi ki: “Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,

Çâre nedir, sizleri, çok hatırlamam için ”

Çıkarıp verdi ona mübârek takkesini,

Buyurdu: “Kullandıkça hatırlarsın hep beni.”

Ellerini öperek, ayrıldı huzurundan,

Lâkin memleketine, henüz vâsıl olmadan.

O zâtın muhabbeti, set oldu gitmesine,

Yarı yoldan dönerek, huzura geldi yine.

Dedi: “Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,

Lütfen kabul edin de, olayım talebeniz.”

Buyurdu ki: “Bu işe, büyükler verir karar,

Bakalım ki bu gece, bize ne buyururlar

Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,

Bakıp vâkıf olurlar, sizin himmetinize.

Eğer kabul ederse, sizi büyüklerimiz,

Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz.”

Ya´kûb-i Çerhî der ki: “Çıktım başım önümde,

Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.

“Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi ”

Diye düşünerekten, zor geçirdim geceyi.

O sabah namazını, kılar kılmaz beraber,

Buyurdu ki: “Ey Ya´kûb, müjde, kabul ettiler.”

Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtın,

Çıkardı zirvesine, beni her kemâlâtın.”

Büyük elîlerden Ya kûb Germiyânî hazretleri, Merkez Efendi (rah-metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbetlerine devâm etti. Aklî ve naklî ilimlerde kemâle erişti. Diğer taraftan Merkez Efendiye îtiraz eden­ler kalmayıp, ortalık sükûnete kavuşmuştu. Acabâ ne gibi bir vazife al­sam, hocam ne yapmamı münâsib görürler diye düşünüyordu. İstihâre etti. Rüyâsında Rumeli nin Yanya kasabası tarafından bir sesin kendi­sine hitâb ederek; Bu tarafta ilme rağbet edenler, tasavvuf yolunda iler­lemek istiyenler var. Buraya gelip, Resûlullah efendimizin Sünnet-i seniyyesini yayasın ve tasavvuf yolunda bulunanlara rehberlik edip, on­ları yetiştire- sin. dediğini duydu.

Yanya da, Tımar sâhibi Osmanlı subayı olan Mehmed Ağa isminde bir zât, o günlerde, Merkez Efendinin dergâhında misâfir oldu. Merkez Efendiye; Efendim, bendeniz uzak bir yerde, Rumeli de Yanya denilen beldede bulunuyorum. Oralarda îmânın ve İslâmın şartlarını öğretecek, dînî hükümleri bilip anlatacak bir kimse yok. O diyâra bir halîfenizi gön­derseniz, müslümanlar çok istifâde ederler. diye arz etti. Ya´kûb Germi- yânî, o zâttan Yanya sözünü işitince, rüyâda kendisine verilen işâreti hatırlayıp oraya gitmeye tâlib oldu. Gönlünden bu vazifeyi iste­meye niyet etti. Bu sırada Merkez Efendi, Mehmed Ağa ile kimi göndere­lim diye so- runca; Efendim müsâadeniz olursa biz gitmek isteriz. dedi. Merkez E- fendi; Öyle bir yerde ne yapacaksın Senin makâmın bizim yerimizdir dedi. Ya´kûb Efendi rüyâsında gördüğü işâreti arz edince; O diyâra git- meniz herhâlde lâzım gelmiştir. dedi. Bunun üzerine Merkez Efendi izin verdi. Ya´kûb Efendi, Mehmed Ağa ile birlikte yola çıkarak Yanya ya var- dı. Nice yıllar o diyarda müslümanların hak yolda ilerleme­lerine vesîle oldu. Çok talebe yetiştirdi.

Kânûnî Sultan Süleymân Hân devrinde, bir ara yağmurlar yağmaz olmuş, insanlar kuraklıktan çok muzdarip olmuşlardı. İstanbul halkı, yağ- mur duâsına çıkılmasına karar verdi. Pâdişâh da çıktı. Okmey­danı nda büyük bir kalabalık toplandı. Öyle ki bu toplulukta, başta pâdi­şâh olmak üzere, âlimler, vâliler, idâreciler, vezirler, kuvvetli-zayıf, zen­gin-fakir herkes vardı. Bilindiği gibi, Osmanlı sultanları yapacakları bütün mühim işlerde, mutlaka şeyhülislâma danışırlar, onun fetvâsına uygun hareket ederlerdi. Bunun için Şeyhülislâm Ebüssü ûd Efendiden, yağmur duâsını kimin yapmasının münâsib olacağı suâl edildi. O da; Duâyı, pâ­dişâh veya onun münâsib gördüğü bir zât eder. buyurdu. Bunun üzerine pâdişâh; Ya kûb Germiyânî duâ eylesin. dedi. Ya kûb Efendi ise, kendi­sini buna ehil, münâsib görmeyip mahcûb oldu ve bir tarafa gizlendi. Oğlu Yûsuf Efendinin, yerini bildirmesiyle arayıp buldular. Gelmek iste­medi ise de; Pâdişâh efendimizin emridir. dediler. Bunun üzerine mec­bûren kalkıp geldi. Minbere çıkıp duâ etti. Orada bulunanlar Âmîn de­diler. Bu duâ bereketiyle öyle yağmur yağdı ki, her taraf su ile doldu. İn­sanlar, onun büyük bir âlim ve yüksek bir velî olduğunu, bu hâdise ile daha iyi anladılar. O ise kendisini; âciz, aşağı, bu işe lâyık olmayan biri gördüğünden çok mahcub olmuştu. Ya´kûb Germiyânî hazretleri duâ günü, gizlendiği yeri haber verip meydana çıkmasına sebeb olduğu için, daha sonraları oğlu Yûsuf Efendiye sitem etti. Kendisini duâ etmeye, du­âsının kabûl olmasına lâyık görmeyerek ve çok tevâzu göstererek; Yağmur bollu­ğuna uğradık. Ben o meclise varmayacaktım. Bizi kırıklığa uğratıp, öm­rümde, çekemeyeceğim mahcûbiyete müptelâ olmama sebeb oldun. dedi.

Evliyânın büyüklerinden Yûsuf bin Abdullah el-Gürânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) vefât ettikten sonra, bir kişi onun kabrini ziyâ­ret etti. Bineğini dergâhın kapısına bırakıp, içeride bulunan türbesini zi­yâret etti. Dışarı çıkınca, bineğinin kapının önünde olmadığını gördü ve aramaya başladı. O anda Yûsuf el-Gürânî nin kabri açılıp kendisi içinden dışarı çıktı. Bir süre ortadan kayboldu. Sonra o şahıs, bineğinin Yûsuf el-Gü- rânî nin arkasından geldiğini gördü. Yûsuf el-Gürânî o şahsa; Bir daha bizi ziyârete geldiğin zaman önce bineğini bağla, içeriye öyle gir. Bize eziyet etme! buyurdu.

Anadolu evliyâsından Şeyh Yûsuf Harpûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, insanların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşma­la- rı için çalışan, vatan savunması için kahramanca davranan Muhammed Efendi bir ilkbahar gününde Kiğı´dan Zermek köyüne baba­sının kabrini ziyârete gidiyordu. Yanındakilerle birlikte Murat Nehrinin kolu olan ve ne zaman coşup ne zaman sâkinleşeceği belli olmayan Bü­yük Su yanına geldiklerinde suyun coşkun olduğunu gördüler.

Derenin suları köprünün seviyesine gelmişti. Köprünün sağlamlığına kanâat getirdiklerinden geçmeğe karar verip sıra ile atlarını sürdüler. Şeyh Muhammed Efendinin atı tam köprünün ortasına geldiği sırada yu­karıdan kopup gelen bir sele kapıldı. Orada bulunanların feryad ve fi­ganları arasında Muhammed Efendi de sel sularına kapılmıştı. Yüz elli metre kadar aşağıdan at kenara çıkabildi. Fakat Şeyh Efendi görünmü­yordu. Kayaları önüne katarak, akan suyun etrâfındaki aramalar aralıksız devâm etti. Dere boyunca bulunan köylüler genç, ihtiyar, kadın kız tara­fından üç gün üç gece arandı. Fakat bulunamadı. Dördüncü günü sabahı suların oldukça azaldığı bir sırada, köprüden aşağıya düştüğü noktada şehâdet parmağı havada sağ elinin sallandığını gördüler. Hiçbir şeye ta­kılı olmadan orada duran cesedini sudan çıkarıp gerekli techiz ve tekfin yapıldıktan sonra Kiğı Câmiinin bahçesine defnettiler. Türbesi hâlen orada olup ziyâret edilmektedir.

Büyük velîlerden Zarîfî Hasan Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kumkapı yakınında, kiliseden dönme bir mahalle mescidi edinip orada hizmete başladı. Sonra burası bir zelzele sonucu yıkılınca, Maktul İbrâ­him Paşanın hanımı Muhsine Hâtun yeniden bir câmi ve dergâh yaptırıp Hasan Efendinin hizmetine verdi. Oraya hizmetliler tâyin etti. Zarîfî Efendi burada sohbetleriyle çok talebe yetiştirdi. Yüz seneyi geçkin öm­ründe ibâdet ve insanlara doğru yolu anlatmakla meşgûl oldu. Sonra Boğazkesen Hisarına yerleşti. Orada verdiği vâzlara çok gelen olurdu. Ömrünü burada tamamlayıp, hisardaki kayalıklarda bir yere defnedildi. Vefâtından sonra kerâmetleri görüldü.

Bir iş için taşa ihtiyaç olmuştu. Bu sebeple hisar kayalıklarından aşa­ğıya taş yuvarlayıp bunları alıp götürüyorlardı. Taşlar yuvarlanıp aşağıya inerken aslâ Zarîfî Hasan Efendinin kabri üzerine gelmezdi. Sağından ve solundan aşağıya inerlerdi. Bu işle uğraşan taşkesen mîmâr hıristiyan olup, birkaç defâ bu hâli görünce hayretler içinde kaldı. Evliyâ bir zât olduğunu anlayıp, onun bereketiyle müslüman olmakla şereflendi. Sonradan orasını çevirip belirli bir hâle getirdiler.

Share.

About Author

Leave A Reply